FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

YASİN SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Seksenüç âyet olup Mekki'dır.

Hurûf-i Mukatta'a

"Yâ, Sîn. Kur'ân-ı Hakim'e yemin olsun ki..." (Yasîn, 1-2).

(Bazı sûrelerin başında yer alan bu şekildeki), hecâ harfleri hakkında, Ankebût Sûresinin başında, birtakım külli (genel) hususları ele almış ve Allah Teâlâ'nın, bu harflerle başladığı her sûrenin evvelinde, zikir, kitap ve Kur'ân gibi konuların yer aldığını söylemiştik. Şimdi burada da bazı diğer hususlardan bahsedeceğiz:

Birinci Bahis: Bazı sûrelerin basında bu harflerin bulunmasında, bu harflerin hikmetten (manadan) uzak ve halî olmadıklarını gösteren bazı şeyler vardır. Fakat insanın İlmi, bunları tam olarak kavrayamıyor. Binâenaleyh diyoruz ki: Bunlarda bulunan genel mana ve hikmet nedir? Bunlardaki hikmeti anlatan şeyi izah şöyledir: Allah Teâlâ, hecâ harflerinin yananı, yani ondört harfi bu şekilde zikretmiştir. Harflerin tamamı ise, eğer hemzenin, harekeli bir elif olduğunu nazar-ı itibara alırsak, yirmisekizdir. Arap dilindeki harflerin tamamı bundan ibarettir. Cenâb-ı Allah, bu harfleri üç kısma ayırmıştır. Birinci kısım, eliften zal'a kadar olan 9 harftir. İkinci kısım da, elifbâ'nın, son dokuz harfini teşkil eden fa'dan ya'ya kadar olan dokuz harftir. Üçüncü kısım ise, bu ikisinin ortasında yer alan, râ'dan gayn'a kadar olan on harftir. Allah Teâlâ, birinci kısımdan iki harfi, yani elif ile hâ'yı, sûre başlarındaki hurûf-u hecâ'dan olarak getirmiş, bu kısımdan geriye ise, sadece fâ ile vâv harflerini almamış, geriye kalan yedisini zikretmiştir. Birinci kısımda, "hurûf-u halk" (boğaz harflerinden sadece, hî'yı zikretmemiştir. Son kısımda da, şefevT (dudaktan çıkan) harflerden sadece mîm'i zikretmiştir. Orta kısımdaki on harften ise, bir harf zikretmiş, bir harf bırakmış, meselâ, rfl'yı zikretmiş, ze'yi bırakmış; sln'i zikretmiş, şın'î bırakmış; sâd'ı zikretmiş, dâd'ı bırakmış; tı'yı zikretmiş zî'y« bırakmış ve ayn'ı zikretmiş, gayn'ı bırakmıştır. Bütün bunlar tesadüfi olmayıp bir maksada yöneten bir sıradır. Öyle ise bütün bunlar, bir hikmetten ötürü yapılmıştır.

Bu hikmetin bizzat kendisinin bizce bilinmediği açıktır. Farzet ki birisi bu hususta birşey iddia etse, bu kimse, bazı sûrelerin, meselâ nün, kâf ve sâ'd gibi iki harfle; bazılarının, "elif, lâm, mîm", "elif, lâm, râ" gibi üç harfle; bazılarının, "Elif, lâm, mîm, râ", "elif. lâm, mîm, sâd" gibi dört harfle; bazılarının da, "hâ, mîm, ayn, sîn, kâf", "kâf, hâ, yâ, ayn, sâd" gibi beş harfle başlamaları hususunda ne diyebilir? Farzedellm ki birisi, "Bütün bunlar, sözün (kelimenin) ya harf, ya fiil yahut da isim olduğuna işarettir. Çünkü harflerden (edatlardan) genel olarak, atıf vâv'ı, tâkibiyye fâ'sı, istifham hemzesi, teşbih kâfi, ilsâh bâ'sı gibi, tek harf üzere olanlar vardır. Kimileri de, "tebTz" için olan , muhayyerlik ifade eden , araya giren ve istifham manası taşıyan , şart için olan gibi, iki harf üzere olurlar. İsim, fiil ve harf de, mesela harfte ve gibi isimde, ve fiilde de, gibi, üç harf üzere gelenler vardır. İsim ve fiil, dört harf üzere de olurlar. Özellikle isim, "turp""defter-kayıt" ve gibi, üç dört ve beş harf üzere gelir. Kur'ân'da bulunan bu hurûf-u mukatta'alar, bu harflerden meydana gelen, Arapça terkiblerin (kelimelerin) bu kalıplarda geldiklerine bir işarettir. Fakat bunu söyleyen kimse, sûrelerin bazısına bir harfin, bazısının başına da birden fazla harfin getirilmesine ne diyecektir? Dolayısıyla bu husustaki tam sırrı, ancak Allah Teâlâ ve O'nun bunları öğrettiği kimseler bilebilir.

Bunu iyice kavradığına göre şimdi diyoruz ki: Bil ki, ibadetlerin bir kısmı kalb ile, bir kısmı dil ile, bir kısmı da diğer uzuvlarla yapılır: Bunların her biri de İki kısma ayrılır. Bir kısmı, manası, hakikati ve hikmeti anlaşılabilen, bir kısmı ise anlaşılmayandır. Kalbî olarak yapılan ibadetler, şekkten ve cehaletten uzak olmalarına rağmen, içlerinde delili aklen bilinmeyen (anlaşılmayan) vardır. Bunlara, ancak naklen imân vâcib olur. Mesela kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprüsüne inanmak gibi... Mü'min ve yakîn sahibi kimseler, bu köprüden, bir şimşeğin çakışı gibi hızla geçerler. Yine görünürde ağırlıkları olmayan amellerin tartıldığı ilahî mîzan (terazi), cennet ile cehennemin nasıl oldukları gibi... Bütün bunların var oldukları, aklî delille bilinmez. Bunların aklen bilinen tarafı, mümkün oluşlarıdır. Bilfiil gerçekleşecekleri hususu ise, naklî delillerle kesin olarak bilinir. Kalbî ibadetlerin (inançların) bir kısmının ise delilleri aklen bilinir. Meselâ, Allah'ın birliği, peygamberlik müessesesi, Allah'ın kudreti ve peygamberlerin doğruluğu gibi... Bedenî ibadetlerden de, manası, hakikati ve hikmeti anlaşılanlar olduğu gibi, anlaşılmayanlar da vardır. Meselâ, "nisab" miktarları ve namazın rekâtlarının sayısı gibi hususlar, anlaşılamayanlardandır. Bu husustaki hikmetten bahsetmiştik. Bunun hikmeti şudur: Kul, emrolunduğu şeyi, hikmetini bilmediği halde yerine getirdiğinde, o onu sırf ibadet maksadıyla (niyetiyle) yapmış olur. Fakat fayda ve hikmetini bildiği şeyler böyle değildir. Çünkü o, çoğu kez faydasını bildiği o şeyi, faydasından " *ürü yapar. Bu tıpkı, bir efendinin kölesine, kölesi ondaki faydayı anlamaksızın, "Şu taşı şuradan götür" deyip, onun da onu oradan götürmesi gibidir. Fakat efendi kölesine, "Şu taşı şuradan kaldır. Çünkü altında, senin için bir hazine var" dese, köle buna inanmasa bile, onu oradan kaldırır. Bu anlaşıldığına göre, dil ile yapılan ibadetlerde de, durum aynıdır. Yine bunlardan da bir kısmının mana ve hikmeti bilinmez. Kul, onu diliyle yerine getirdiğinde, bundan kulun sırf, emirler veren, yasaklar koyan ma'bûdunun emrine boyun eğme maksadını taşıdığından başka mana anlaşılmaz. Binâenaleyh kul, dediğinde, bundan, ya o kulun, manalarını anlamadan bunları söylediği, yahut da manalarını anladığı için, emrolunduğu şeyi yerine getirmek maksadıyla bunları telaffuz ettiği anlaşılır[1]

Yâsin

İkinci Bahis: "Yâsîn" ifadesiyle ilgili olarak şunlar ileri sürülmüştür:

1) Bu bir nida olup, "Ey insan" demektir. Bunu şöyle izah ederiz: "İnsan" kelimesinin, ism-i tasğîri, şeklindedir. Buna göre sanki bu ism-i tasgirin başı hazfedilmiş, sonu alınarak, "Ey üneysîn" manasında, "Yâsfn" denilmiştir. Buna göre, bu hitabın, Hz. Muhammed (s.a.s)'e yapılmış olması ihtimal dahilindedir. Bunun delili bundan sonraki "Sen, hiç şüphesiz peygamberlerdensin"ifadesidir.

Üçüncü Bahis: "Yâsîn", ya mahzüf bir mübtedâmn haberi olarak merfûdur. Bu mübtedâ da, "Bu" kelimesidir. Buna göre Allah Teâlâ sanki, münâdâ olarak, yahut da gibi mebnî olarak, mazmûmdur. "Yâsîn" lafzı, "Yâsîn'i oku" takdirinde, (mef'ûl olarak) mansubtur, yahut da ve gibi meftuhtur. Yine bu kelime, "Cayıl" kelimesi gibi, yâ'nın sükûnu ve makablinin meksûr oluşundan ötürü, kesre ile okunmuştur. Yasîn'in mecrûr olduğu söylenemez. Çünkü (burada) bir harf-i cerrin takdiri oaiz değildir ve burada açıkça görülen bir kasem harfi de yoktur.

CenâbH Hak, "Kur'ân 'ı Hakîm'e yemin olsun ki..." demiştir ki bu, ya "rızâ" sahibi manasındaki ifadesi gibi, "hikmetli kılınmış Kur'ân" manasınadır, yahut da "hikmeti konuşan Kur'ân" manasınadır. Buna göre Kur'ân, tıpkı konuşan bir cantı gibi kabul edilmiş olur.

"Sen hiç şüphesiz, gönderilen (peygamberlerdensin, dosdoğru bir yol üzeresin"

(Yâsin, 3-»).

Bu, hakkında "Kur'ân-ı Hakîm'e yemin olsun ki" diye yemin edilen husustur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: [2]

Kasemin Hikmeti

Kâfirler, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bir peygamber olduğunu inkâr ettiler. Halbuki isbat edilmeye çalışılan şey, yemin ile değil, delil ile sabit olur. Öyle ise, burada böyle yemin edişin hikmeti nedir?

Cevap: Diyoruz ki, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Araplar, yalan yere yemin etmekten çekinirler ve "Yalan yere yemin etmek, dünyayı harab eder" diyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s) bu hususu, "Yalan yemin, yurtları ıssız ve boş bırakır"[3] diyerek, doğru olduğunu ifade etmiştir. Kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, ilahları kabul ettikleri yıldızlardan, bazı kötülükler dokunacağını söylüyorlardı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s), Allah'ın emrine, kendisine indirdiği Kur'ân'ına ve çeşitli şeylere yemin ediyordu. Başına da hiçbir şer gelmediği gibi, her gün kıymeti artıyor ve karşı çıkılamaz bir hale geliyordu. İşte bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yalancı olmadığına o kâfirlerin inanmalarını gerektirir.

2) Karşılıklı olarak münakaşa edenlerden biri diğerine, delilini iyi kullanarak gâlib gelip, onu susturduğunda, mağlub olan şöyle der: "Sen bunu, mücâdele-münakaşa kabiliyetinle kazandın. Astında kalbinde, sözünün zayıf olduğunu, her nekadar şeklen bir delil getirmiş ve ben de onu çürütmekten aciz olmuş görünüyorsam da, durumun senin dediğin gibi olmadığını biliyorsun" der. Bu, münakaşa eden kimseler arasında çokça görülen bir haldir. Bu durumda galip gelenin başka bir delil getirmesi uygun değildir. Çünkü susturulan, onun getireceği son delil hakkında da, önceden söylediğini yine söyleyecektir. Binâenaleyh bu kimse, sonunda yemin etmekten başka bir çare bulamaz ve "Allah'a yemin ederim ki ben, bile bile haksızlıkta direten birisi değilim, iş benim söylediğim gibidir. Eğer aksinin doğru olduğunu bilseydim, mutlaka ona dönerdim. Bu durumda yemin etmekten başka çare kalmadı" der. İşte Hz. Peygamber (s.a.s)'in durumu da böyledir: Hz. Peygamber (s.a.s), delillerini getirdiği halde, kâfirler, "Bu, ancak sizi saptırmak isteyen bir adamdır"(Sebe, 43) ve "Hak" onlara geldiğinde, "Bu, ancak apaçık bir sihirdir" (Sebe, 43) deyince, deliller artık fayda vermediği için, çare olarak yemin kalmıştır.

3) Bu, sırf bir yemin değildir. Fakat yemin şeklinde gelmiş bir delildir. Çünkü Kur'ân bir mucizedir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğinin delili ise mucizedir. İşte Kur'ân bu vazifeyi görmektedir. Buna göre eğer, "Öyle ise Cenâb-ı Hak bunu niçin delil şeklinde getirmemiştir? Bu delilin, yemin şeklinde getirilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Delilin yemin şeklinde getirilmesi halinde, bazan bunu duyan, buna aldırmaz, dolayısıyla da kalbi onu kabul etmez. Ama işe yeminle başlayıp, yemin de özellikle büyük zatlardan, ancak çok Önemli konularda sâdır olunca, büyük bir işe kulak vermek için, bütün sebepler biraraya gelmiş olur. Yemin edilmesi halinde, bedenler ona kulak kesilir, yeterli delili olduğu İçin de, kalbler onu içlerine sindirir. Böylece bu iş, hem kulağa, hem kalbe hitab etmiş olur. [4]

Münkirler Nezdinde Yeminin Değeri

Kur'ân'ın, o kâfirlerce "hâkim" olması, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabule bağlıdır. Binâenaleyh onlar, "Bu bir yemin değil" diyebilirler?

Cevap: Diyoruz ki: Buna şu iki yönden cevap veririz:

a) Kur'ân'ın mucize oluşu, çok açık ve nettir. Eğer onlar bunu inkâra kalkarlarsa, onlara, "Haydi öyle ise, bunun gibi bir sûre getirin, söyleyin" denilir.

b) İnsan, başkasının yeminine, yemin eden şahsın, yemin ettiği şeyin ululuğuna inandığı zaman güvenir. Binâenaleyh kâfir eğer, Hz. Muhammed (s.a.s) adına yemin etse, o kâfirin, haça ve putlara yenin etmesi halinde, tasdik ettiğimiz gibi, tasdik etmeyiz. Yine bu kâfir, hak olan dinimize yemin ettiğinde, bu yeminine, kendi bâtıl dinine yemin edişine güvendiğimiz gibi güvenmeyiz. Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının, Kur'ân'ı ululadıkları, ona saygı duydukları malumdur. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'in Kur'ân'a yemin etmesi, o kâfirlerin peygambere güvenmelerini gerektiren bir husus olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Dosdoğru bir yol üzeresin" ifadesi, haberden sonra gelen ikinci haberdir, yani "Sen dosdoğru bir yol üzeresin" demektir. "Müstakim", maksada (gayeye, hedefe) ulaştıran en kısa yol demektir. Din de böyledir. Çünkü din, Allah'a yönelip, başkasından yüz çevirmek demektir. Zaten maksad da Altah'dır. Maksada yönelen ise, ondan yüzçevirip kaçandan, O'na daha yakındır.

Hiç kimse, Allah Teâlâ'nın, "O peygamberlerden olarak sen, dosdoğru bir yol üzeresin" ifadesinden Hz. Muhammed (s.a.s)'i o peygamberlerden ayırdığı manasını çıkaramaz. Çünkü bu ifade, "İnsanlardan Muhammed (s.a.s) seçilmiştir" cümlesi gibidir. Binâenaleyh bundan bu mana çıkmaz, çünkü bütün peygamberler, dosdoğru yol üzeredirler. Bu ifadenin maksadı, Hz. Muhammed (s.a.s)'in, diğer peygamberlerin de üzerinde bulundukları o dosdoğru yolda oluşunu anlatmaktır. Ayetteki bu ifadede, mükelleflerin, hakka ulaşması halinde, üzerlerinde bir mükellefiyet ve zorluğun katmayacağını söyleyen "İbahiyye"nin inancının yanlışlığını ortaya koyan bir İncelik var: Çünkü Allah Teâlâ, peygamberlerin, dünyada oldukları sürece hak yolda olup, onun üzerinde gittiklerini, hidayeti bulduklarını ve dosdoğru yolu takib ettiklerini beyan etmiştir. Ya bu âciz ve câhil insan (kul) niçin böyle olmasın? [5]

Tenzil'dekl Kıraatler

"(Bu Kur'ân), azîz ve rahîm Allah'ın indirdiği bir kitaptır. (Bunun sebebi de), yakın ataları azab ile korkutulmamış, bu yüzden gaflet içinde kalmış bir toplumu korkutma, ikâz etmendir"

(Yasin, 5-6).

Bu ifade, geçen ayetteki "Kur'an"dan bedel olarak cer ile, şeklinde de okunmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Kur'ân-ı Hakîm'e, yani Azîz ve Rahîm Allah'ın indirdiği bu kitaba yemin olsun ki, sen peygamberlerdensin ve bu kitap sana, inzâr edesin diye indirilmiştir" demek istemiştir. Yine bu kelime, nasb ie şeklinde de okunmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, f'i!i zihnen takdir edilen, mef'ûl-ü mutlaktır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Kur'ân'a, Azîz ve Rahîm'in tenzili (indirmesi) olarak indi" demiştir. Binâenaleyh takdir, "Allah", Kur'ân, yahut kitab-ı hakîm'i indirdi" şeklindedir.

b) Bu, niyette gözetilen bir fiilin mef'ûlüdür. Buna göre sanki, "Hakîm olan Kur'ân'a yemin ederim, Azîz ve Rahîm'in indirmesi (tenzili olan kitabı kastediyorum), ki sen peygamberlerdensin ve bu kitap, inzâr etmen için indirilmiştir" denilmiştir. Bu, Zemahşerî'nin tercih ettiği izahtır. Bu ifade, menvî (zihinde takdir edilen) bir mübtedanın haberi olmak üzere de merfu okunmuştur. Buna göre sanki, "Bu, inzâr etmen için, Azîz ve Rahîm Allah'ın indirdiği kitabtır" denilmiştir. Bu kıraate göre, bir başka takdir de, "tenzil" kelimesinin mübteda, "inzar etmen içindir" ifadesinin de bunun haberi olmasıdır. Buna göre sanki, "Azîz ve Rahfm'in indirmesi (tenzili), inzâr etmen içindir" denilmektedir.

Ayetteki, "Azîz ve Rahîm" ifadesi şuna işarettir. Melik (padişah), bir elçi (resul) gönderdiğinde, kendilerine elçi gönderilenler ya gönderilene karşı çıkıp, ona hainlik ederler. Bu durumda da, o melîk onlardan, eğer azîz İse intikam alır. Yahut da onlar, bu elçiden çekinip, ona ikıamda, itaatta bulunurlar. Bu durumda da, melik eğer rahîm ise, onlara acır. Yahut şöyle de diyebiliriz: Elçi olarak gönderilenin elinde, bazı şeyleri yasaklama, bazı şeyleri ise serbest etme yetkisi vardır. Binâenaleyh yasaklama işi, azîz (kudretli) oluşla ilgilidir, serbest etme, mubah kılma işi ise, rahmetle ilgilidir. [6]

Mâ'dakl Çeşitli İhtimaller

Cenâb-ı Allah "Yakın ataları azabla korkutulmamış, bu yüzden gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarman için..." buyurmuştur. Bunun tefsiri Secde Sûresi (3. ayette) geçmişti. Bu ayetteki mi ile, müsbet mananın da kastedilmiş olabileceği söylenmiştir. Bu da şu iki şekilde olur:

a) Bu, "Sen, babaları inzâr edildiği gibi, o kavmi de inzâr edesin diye..." manasınadır. Bu durumda mâ, masdariyye olur.

b) Bu mâ, ism-i mevsul de olabilir. Buna göre mana, "Babaları inzâr edilen bir kavmi inzâr edesin diye... Çünkü onlar gafildiler" şeklinde olur. Bu edatın, mâ-i nafiye (olumsuzluk mâ'sı) olduğunu söylememiz halinde, bunun tefsiri açıktır. Çünkü babalan korkutulmayan bu kimseler, inzârdan sonra yine gafil olabilirler. Buradaki mâ'nın, müsbet manada olduğunu söylememiz halinde de, cümlenin manası açıktır. O zaman bunun manası, ' Onların babalarının inzâr edilişi gibi, onları inzâr et. Çünkü onlar gafildirler" şeklinde olur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var: [7]

Birinci Mesele

Bu iki izahtan birisi, babalarının inzâr edilmemiş olduğu neticesini, diğeri ise inzâr edildikleri neticesini verip, ikisi arasında bir tezad olunca, daha nasıl bu şekilde iki mana anlaşılabilir?

Buna karşı diyoruz ki: Ayetteki ma'nın, nâfiye olduğunu söylememiz halinde, manası, "Babalan korkutulmamış olan" şeklinde olur. Halbuki onların atalarının inzâr edilmeleri, atalarından önce geçenlerin inzâr edilmiş olmalarına, sonraki atalarının ise inzâr edilmemiş olmalarına ters değildir. [8]

Tebliğin Evrenselliği

Cenâb-ı Hakk'ın, "Yakın ataları azabla korkutulmamış bir kavmi korkutman, inzâr etmen için..." ifadesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, yahudileri inzâr etmekle emredilmemiş olmasını gerektirir. Çünkü, onların ataları inzâr edilmişlerdi. Ne dersin?

Biz diyoruz ki: Durum böyle değildir. Bu, bizim, buradaki mâ'nın olumsuzluk değil de, müsbet bir mâna ifade eden "mâ" olduğunu söylememize göre, açık bir husustur. Ve yine bu, bizim buradaki "mâ"nın, olumsuzluk mâ'sı olduğunu söylememiz halinde de böyledir. Kİ biz bu hususu, Secde Sûresi 3. ayetin tefsirinde izah etmiş ve şöyle demiştik: Bundan maksat, onların atalarının, sapıtmalarından ve önceki peygamberlerden sonra uyarılmış olmalarıdır. Çünkü Allah, bir elçi göndereceği zaman, kendisine bu elçiyi göndereceği o kavim içinde, (önceki) o peygamberin dinini açıklayan ve o dini emreden bir kimse bulunduğu müddetçe, genelde o peygamberi göndermez. Ama, onların içinde, böyle bir açıklamada bulunan kimse kalmaz, hepsi sapıtır, aradaki zaman uzar, küfür de yayılırsa; ya, önceki peygamberin dinini aynen anlatmak için veyahut da başka bir şeriat vaz etmek için başka bir peygamber gönde­rir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın buyruğunun anlamı, "Önceki peygamberin yolundan saptıktan sonra inzâr edilmeyen bir kavmi uyarman için" şeklinde olur. Ki, yahudî ve hristiyanlar, bu ifadenin içine böylece girerler. Çünkü bunlar, sapıttıktan sonra, yakın ataları korkutulmamış olan kimselerdir. Binâenaleyh, işte ayetin bu ifadesi de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bütün insanlığa hak peygamber olarak gönderildiğinin bir delilidir. [9]

Üçüncü Mesele Ayetteki "Bu yüzden gaflet içinde kalmış" ifadesi, peygamber gönderme hususunun, kendilerine peygamber

gönderilenlerin gaflet halinde olmaları halinde tahakkuk edeceğinin bir delilidir. Bu da, ya, onlardan kendilerine o şeriatı tebliğ eden kimsenin bulunması ve o kavmin de bu kimselere muhalefet etmesi, böylece de, onlara helak olmanın vacib olması sebebiyle, onların Allah'ın indirdiği şey hakkında bilgileri olmuş olur; dolayısıyla da bu helak, Allah'ın onlara peygamber göndermeden Önce yapmış olduğu bir azâb olmuş olmaz. Yine, peygamber göndermeksizin, peygamberlerin açıklamalarına ihtiyaç duyulmayan hususlara muhalefet eden kimselerin, helak olunmayı hak etmeleri de böyledir. Bizim bu söylediğimiz, Mu'tezlle'nin "Bir şeyin güzelliği ve çirkinliği aklen bilinir" şeklindeki görüşleri gibi değildir. Tam aksine demek istediğimiz, Allah Teâlâ'nın, bir kavmin içinde, birtakım şeylerin vacib olduğuna dair bilgi yaratıp, onların da o hususları terketmeleri halinde, onların bundan gafil olmamaları; onlara azâb etmenin de, onlara peygamber göndermeye dayandırılmamasıdır. [10]

Ezelî Hüküm

"Andolsun ki, bunların çoğunun üzerine, o söz hak olmuştur. Artık bunlar, iman etmezler"

(Yâsin, 7).

Cenâb-ı Hak, peygamber göndermenin ya da kitap İndirmenin "inzar" için olduğunu beyan edince, hidâyete ermeyi gerektiren hidâyetin, peygambere ait olmadığına; ona düşenin "uyarma" olduğuna; buna rağmen uyarılanların pekçoğunun iman etmeyeceğine bir işarette bulunmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki, o söz hak olmuştur" ifadesiyle ilgili olarak bir takım izahlar yapılmıştır:

a) Meşhur olan görüşe göre, buradaki "söz" ile kastedilen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun, cehennemi senden ve onların içinden sana tâbi olanların hepsi ile dolduracağım" (sad. 85) ayetidir.

b) Bu, "Benim ilmimde, falanın iman edeceği, falancanın da iman etmeyeceğine dair bilgi vardır. Dolayısıyla ben, bazıları hakkında "iman etmeyecek", bazıları hakkında da, "iman edecek" dedim. Dolayısıyla, böylece söz hak oldu. Yani, bu tahakkuk etti ve başkasıyla değiştirilmeyecek bir biçimde artık sübût buldu" manasındadır.

c) Bundan maksad, "Allah'ın, ifâdesini peygamberlerin lisanında bulan ve delili de açık olan tevhîd, vb. şeyler gibi sözler hak oldu. Ama buna rağmen, onların ekserisi iman etmezler. Çünkü, delili dinlemek isteyen kimseye zaman verilmiştir; o husustaki delil ve burhan zuhur ettiğinde, onun iman etmesi beklenir. O şey tahakkuk edip, bazılarının iman etmesiyle de güçlenip kuvvetlenip, buna rağmen onların ekserisi iman etmeyince, o ekseriyetin iman etmelerini umma zamanı geçtiği için, böylece artık iman etmeyecekleri hususu ortaya çıkmış olur. Bir de, onlar, "söz" hak olduğunda iman etmeyip eski hallerini sürdürdüklerinde, eğer onlar burhandan daha açık bir şeyi istiyorlarsa, -ki bu, ayan beyan görmedir-; halbuki, ayan beyan görme halindeki ikrar ise imânı ifade etmez" demektir. Buna göre, ayetteki, "Bunların çoğunun üzerine" ifadesinin anlamı, "Kendisine davet ve burhanların ulaşmadığı kimseler azdır. Binâenaleyh, kendisinden iman sudur etmeyen kimselerin çoğuna bu söz hak oldu" şeklinde olur. Bu mana, birinci ve ikinci izaha göre de açıktır. Çünkü, kâfirlerin ekserisi, iman etmeksizin küfürleri üzere ölmüşlerdir. Bu hususta yapılabilecek bir dördüncü izah da "Onların ekseri üzerine, dünya azabı hak oldu. Çünkü onlar iman etmeyecekler" denilmesidir ki, bu mana da birinci İzaha yakın bir manadır. [11]

Boyunduruk Cezası "Biz onların boyunlarına öyle bukağılar geçirdik ki, bunlar, çenelerine kadar dayandı. Şimdi onlar, kafaları ve burunlan yukarı kaldırılmış haldedirler"

(Yasin, 8).

Cenâb-ı Hak, onların iman etmeyeceklerini beyân buyurunca, bu işin kendisinden olduğunu beyan ederek, "Çünkü, biz onların boyunlarına öyle bukağılar geçirdik" buyurmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılabilir:

a) Bundan murad,"Biz onları, eli sıkılar, Allah yolunda infakda bulunmayanlar kıldık" demek olup, bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Elini boynunu bağlama"M.29) ayeti gibidir.

b) Bu ayet, Ebu Cehil ile Manzum kabilesine mensub iki arkadaşı hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil, Hz. Muhammed (s.a.s)'in başını kıracağına dair yemin etmişti. Derken onu, secde ederken buldu. Eline bir kaya parçası alarak, onun başına bırakmak için o taşı kaldırdı, ama o taş, Ebu Cehll'in eline, eli de boynuna, omuzuna yaptşiverdi.

c) Bu görüş, diğerlerinden daha kuvvetli olup, önceki ifadelerle daha fazla münasebet arzetmektedir. Buna göre ayetin bu ifâdesi, Allah'ın, bu kimseleri, hidâyete ermekten men etmesinden bir kinayedir. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [12]

Birinci Mesele

Peki bu ifâdenin, ilk İki izah açısından önceki ayetlerle bir münasebeti var mıdır?

Cevap: Biz diyoruz ki, birinci izahın böyle bir münasebeti vardır ve bu şöyledir: "Artık bunlar, iman etmezler"(Yasin, 7) ifadesinin içine, onların namaz kılmayacakları hususu girebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allah imanınızı zayi edici değildir" (Bakara, 43) buyurmuştur.

Bazı müfessirlere göre, buradaki "İman" sözü ile, "namaz" manası kastedilmiştir. Zekâtın, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, namazla münasebeti vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, (bu iki ayet birlikte mütalaa edildiğinde), onlar namaz kılmaz, zekât vermezler" demek istemiştir.

İkinci izaha göre de, sezilmeyen şöyle bir münasebet söz konusudur. Cenâb-Hak, "Andolsun ki, bunların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur" buyurup, biz de, bundan kastedilen mananın, "burhan" "açık delil" olduğunu beyân edince, bundan sonra Cenâb-ı Hak, "Hayır, hayır, onlar, elinin boynuna yapışıp, taşı da peygamberin boynuna atamaması, son derece kesin ve açık olan bir şeyi görüp müşahede ettiler -ki bu, aslında kişiyi, İman etmeye sevkedecek olan bir hadisedir-, ama onlar buna rağmen iman etmediler. İşte onlann, hiçbir zaman iman etmeyecekleri de, böylece anlaşılmış oldu" buyurmuştur. Fakat bu hususta esas tefsir ve açıklama, üçüncü açıklamadır. [13]

İkinci Mesele

Ayetteki zamiri, neye racidir? Cevap: Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu zamir, "eller"e racidir. "Eller" ifadesi, her ne kadar ayette yer almamış ise de, ancak ne var ki, malûm ve bilinmektedirler. Çünkü, bağlanmış olan şey, o kimselerin iki eli olup, bu iki eli de bir bukağı ile boynuna raptedilmiştir.

b) Zemahşerî'nin tercih ettiği görüşe göreyse, zamir, ayetteki "bukağılar" kelimesine raci olup, ayetin manası, "Biz, onların boyunlarına, çenelere kadar varıp dayanan ve böylece de boynuna bunların takıldığı kimsenin kendileri sebebiyle başını eğme imkânı bulamadığı, kalın ve ağır bukağılar ve tasmalar takdık" şeklinde olur. [14]

Boyunduruktan Maksad

Boyunda bukağıların olması hâdisesinden, onların iman etmeyecekleri hususu nasıl anlaşılabilir? Ki böylece bu boyunlarına bukağıların takılması, iman etmemeden bir kinaye olabilsin?! (Bu mümkün mü?)

Cevap: Biz diyoruz ki: Boynuna, çenesine kadar varan bukağılar takılmış ve böylece de başı dimdik yukarda kalıvermiş kimseler, ayağının Önündeki yolu iyi göremez. Cenâb-ı Hak, bu ifadenin akabinden de, bu kimsenin hem önünde hem de arkasında setler bulunduğunu beyan buyurmuştur. Binâenaleyh, bu demektir ki bu kimse, o yola girmeye ve onu görmeye muktedir olamaz. Yine Allah Teâlâ biraz önce, peygamber olarak gönderilen şahsın, dosdoğru bir yol üzere bulunduğunu belirtmiştir. Binâenaleyh, peygamberin, kendisini aklî olan bu dosdoğru yola hidayet edip çağırdığı bu kimse, tıpkı maddî yolu görmekten alıkonulan "mağlub", yani boynuna bukağılar takılmış olan kimse gibi, âdeta engellenilmiş gibi olur.

Şöyle bir izah da yapılabilir: "Boyunlarda bukağılar bulunması", o kişinin inkiyâd ve itaat etmemesi anlamındadır. Çürkü itaat eden kimse hakkında, "Onun başını eğdiği ve emre boyun büküp uyduğu" söylenilir. Halbuki boynunda, çenelere kadar varıp dayanan tasmalar bulunan kimse ise, başını eğmez ve o başını, tasdik edip hakka boyun eğen kimse gibi hareket ettiremez. Bunun böyle olduğunu "Şimdi onlar, kafaları ve burunları, yukarı kaldırılmış haldedirler" kelimesi de doğrular. Çünkü, "mukmeh" kelimesi, tıpkı bir şey hususunda direnip başını diken kimse gibi, başını diken kimsedir. Çünkü, başını dikip, böylece de su içmeyen veya başını su içmek için eğmeyen deve hakkında, pul denilir. İman da, kendisiyle hayatiyetinin sağlandığı soğuk ve tatlı bir su gibidir. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Biz onların boyunlarına öyle bukağılar gerçirdik ki, bunlar, çenelerine kadar dayandı. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukan kaldırılmış haldedirler" buyurmuştur ki, bu sanki, "Onlar, Allah'ın emirlerine boyun eğmezler" demektir.

Buna göre "Biz, hem Önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik. Böylece onları salıverdik. Artık göremezler" (Yâsin, 9).

Ayeti, Cenâb-ı Hakk'ın onları, mağlul (bukağılı) kılışı anlamını tamamlayan bir ifade olmuş otur. Çünkü "Biz, hem önlerinden bir set çektik" cümlesi, onların gerçek yola giremeyeceklerine bir işarettir. Şu halde Cenâb-ı Hak sanki, set bulunduğu için, onlar gerçeği görüp ona boyun eğemezler. Onlar, sana itaat etmezler ki gerçeği görüp ona boyun eğsinler" elemek İstemiştir.

Yakînen İnanmayı doğuran iman, ya önce" peygambere tabi olmakla olur da hakikatler bilahare zuhur eder. Yahut önce gerçekler zuhur eder de onun peşinden peygambere tabi olma gelir. Halbuki bunlar, ilk önce peygambere tabi olmamışlardır. Çünkü bunlar, boyunlarına bukağılar takılmış olan kimselerdir. Dolayısıyla da, ikinci sıradaki, hak olan hususlar, peygamber tarafından onlara açıklanamamıştır. Ve yine, ilk olarak hak da onlar için zuhur etmemiştir. Çünkü onlar, bir şeddin İçine düşmüşlerdir. Böylece de onlar, ikinci olarak peygambere tabi olamamışlardır.

Bu husustaki diğer bir izah da şudur: Engel, ya bizzat kişinin içinde bulunur, yahut da onun dışında bulunur. Halbuki onlar için, iman etmelerine dair iki engelin ikisi de mevcuttur. Çünkü, nefislerinde, yani içlerinde bukağı vardır. Kendileri dışında da set vardır. Binâenaleyh bunlar, kendilerini göremezler ki, böylece de kendilerindeki o ayet ve delilleri görebilsinler! Çünkü Cenâb-ı Hak, "Onlara gerek dış dünyada, gerek kendi varlıklarında, onlara ayetlerimizi göstereceğiz"(Fussiiet. 53) buyurmuştur. Zira, "mukmeh" yani, "başını yukarıya diken", kendisini de ellerini de göremez. Bunlar, dış dünyayı (âfâkı) da göremezler. Çünkü, iki set arasında kalan kimse, ufukları göremez; dolayısıyla onlar için, âfâkdaki deliller de görülemez. Yaptığımız bu izaha göre Cenâb-ı Hakk'ın "Biz onların boyunlarına öyle bukağılar geçirdik ki" (Yasin, 8) ifadesiyle, "Biz, hem önlerinden bir set çektik" (Yâsin,9> ifadeleri, onların, hem kendilerindeki, hem de afâktaki ayet ve delilleri görüp anlayamadıklarına bir işarettir. [15]

Sed'den Maksad

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz, hem önlerinden bir set çektik" ifadesinin tefsiri hususunda birkaç mesele vardır: [16]

Birinci Mesele

Onların önlerinde bir engelin bulunduğunu belirtmenin faydası açıktır. Çünkü onlar, dünyada iken bir yol tutmuşlardır. Fakat ne var ki onların, dosdoğru bir yola girmeleri uygun olurdu. Önlerinde böyle bir set bulunduğu için, bu dosdoğru yola girememişlerdir. Ama, onların arkalarında da bir engelin bulunduğunu belirtmenin hikmeti nedir?

Cevap: Biz diyoruz ki: Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

1) İnsan için, fıtrî bir hidâyet bulunur. Kâfir kimse ise, hem bu fıtrî hidayeti, hem de nazarî (tefekkür! ve istidlali) hidayeti terketmiştir. O halde bu demektir ki, kâfir bunu anlayamamıştır. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Biz, hem önlerinden bir set çektik..." Böylece de onlar, nazarî olan hidâyet yoluna giremezler. "Onların arkalarından da bir set çektik." Böylece de onlar, fıtrî olan ve yaratılıştan getirilen hidayete de müracaat edemezler" demek istemiştir.

2) İnsanın, başlangıcı Allah'tan olduğu gibi, sonu ve akibeti de, O'na dönmek olacaktır. Binâenaleyh bu demektir ki, kâfir kimse, Önünde olan Allah'a varma işini, arkasında bulunan, Allah'ın yaratmasıyla varlık âlemine girme işini göremeyen bir kör olmuştur.

3) Sâtik için bir yola mutlaka sülük etmesi gerekince, onun önünde olan o yol kapandığında, maksadını ve matlûbunu elden kaçırır; fakat o geriye döner, işte, hem arkasındaki hem de önündeki yol kapandığı vakit, onun bulunduğu o yer bir ikâmet yeri değildir; çünkü orası, helak olunan bir yerdir. O halde, "Biz, hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik" cümlesi, onlann imha edilmelerine bir işarettir.

Ağşeynâ'nın Manası

Cenâb-ı Hakk'ın, fâ harfiyle gelmiş olan , "Böylece onları sarıverdik" ifadesi, bürüyüvermenin set çekme ile bir alâkası olmasını ve bürümenin set çekmeye bağlı ve ona mevkuf bulunmasını iktizâ etmektedir. Bu nasıl olur?

Biz deriz ki: Bu iki bakımdan böyledir:

a) Bunun, birbirine bağlı ve biri diğerinin sebebi olan bazı şeylerin bir beyanı olması... Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Biz onların boyunlarına bukağılar ve tasmalar geçirdik de, kafaları dik ve yukarıda olduğundan dolayı kendilerini göremezler. Hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik de, bu yüzden de âfâkda olan şeyleri müşahede edemezler." O zaman da onların, semâ ile, sağ ve sol yanlarının üzerinde bulunan şeyleri mümkün olabilir ki, işte bütün bunlardan sonra da Cenâb-ı Hak, "Gözleri üzerine perdeler gerdik de, artık asla hiçbir şey göremezler" buyurmuştur.

b) Bunun, bu şeddin, gözleri üzerine bir perde olacak denli, onlara çok yakın olduğunun bir beyanı ve açıklaması olması... Çünkü hem önünde hem arkasında, ikisi arasına sıkışıp kalacak denli kendisine yakın ve bitişik iki set, duvar bulunan kimsenin gözleri ve bakışları, şeddin üzerine ilişir, ama hiçbir şey göremez. Şedden başkasına gelince, bu, bir perde ve hicaptan Ötürüdür; bizzat şeddin kendisine hu Ha nftrülflcek olan sevin, aöze cidden vakın olmaması sebebiyledir. [17]

Öbür Yönler Niçin Zikredilmedi?

Cenâb-ı Hak, önlere ve arkalara çekilen iki setten bahsetti de, sağdan ve soldan bahsetmedi. Bunun hikmeti nedir? Biz deriz ki: Bizim, "Bu, fıtrî hidayet ile nazarî (istidlali) hidâyete bir işarettir" sözümüze gelince, bu gayet açıktır. Bunun dışındaki açıklamalara gelince, bu hususta da deriz ki: Zikredilen şeyler ile, umumî bir mana ve (onların) müstakim olan yol ve gidişatlara tabi olmaktan (kendilerini) alıkoydukları anlaşılmıştır. Zira onlar, sağ ya da sol cihetlerine yönelmeyi amaçladıklarında, o zaman, bir şeye yönelmiş, ama bir şeyden de yüz çevirmiş olurlar. Yönelişlerinin kendisine olduğu şey de, Önlerinde olan şey olmuş olur. Bundan ötürü Cenâb-ı Hak oraya da bir set çeker, bu da onu oraya sülük etmekten alıkor. Binâenaleyh, kâfir olan kimse her nereye yönelirse yönelsin, Allah onun önüne bir set çeker.

Zikrettiğimizden daha güzel olan bir başka izah da şudur: Biz, set çekmenin, onları kuşatmanın bir sebebi olduğunu beyan edince, o zaman o set(ler) o kâfire yapışmış, o kâfir de, bu setlere yapışmış olur da, artık ne sağa ne de sola kımıldayamaz. Bu sebeple de artık, sağa ve sola ayrıca setler çekmeye gerek kalmaz.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Böylece onları salıverdik. Artık görmezler" ifadesi, zikrettiğimiz şeye muhtemel olabilir. Yani, "Onlar hiçbir şey göremezler" demektir. Bundan muradın şu olması da muhtemeldir: "Kâfir, mâni olunmuş ve engellenmiştir. Hakkın yolu da, (artık) ona kapatılmıştır. O, ne şeddi görür, ne de engellenmiş olduğunu. Bu yüzden de kendisinin, hak yol üzerinde olup, sapıtmadığını zanneder." [18]

Uyarmanın Faydasızl ığı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, aşağıda gelen ifadesiyle, onlara yaptığı bukağılar, setler, bürüme ve kör etmeler sebebiyle, yapılacak uyarının onlara fayda vermeyeceğini beyân eder ve buyurur ki:

"Onları ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın, onlarca birdir, iman etmezler"

(Yasin, 10).

Yani, "Onların imanına nisbetle, onları uyarman ya da uyarmaman birdir. Çünkü her durumda da, onlarda imân meydana gelmez" demektir.

İmdi, "Uyarma ile uyarmama bir olunca, daha uyarmanın anlamı nedir?" denilirse, deriz ki: Biz buna başka yerde cevap vermiş ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlara birdir" dediğini, ama, "Sana birdir, değişmez" demediğini söylemiştik. O halde, Hz. Peygamber (s.a.s)'e nisbetle uyarma işi, uyarmamak gibi değildir. Çünkü bunlardan birisi, (yani uyarma işi), onu sorumluluktan kurtarırken, aynı zamanda hem dünyevî üstünlüğünün artmasına sebep olur, hem de uhrevî saadetinin. Onlara nisbetle bunun eşit olmasına gelince, Peygamber (s.a.s)'in uyarması, onu üzerinde bulunduğu sorumluluktan kurtarırken, ahiret yurdunda onlar hakkında helak yazılmış olduğundan, her ne kadar kâfirler bundan yararlan masal ar da, inzâr ve uyandan dolayı sevaba ve mükâfaata nail olur. [19]

Uyarmadan Fayda Görenler

Cenâb-ı Hak daha sonra şöyle buyurmuştur:

"Sen ancak o zikre uyan ve Rahmân'a gâibâne büyük saygı gösteren kimseleri inzâr edeceksin. İşte sen onu, hem mağfiretle, hem de çok şerefli bir mükâfaatla müjdele" (Yasin, 11). [20]

Birinci Mesele

Ayetin öncekilerle tertib ve münasebeti açıktır. Tefsirle alâkalı bazı meseleler vardır:

Cenâb-ı Hak daha önce "uyarman İçin" buyurmuştu. Bu, açıkladığımız üzere, umumî olan bir inzân gerektirir. Burada ise, "Sen ancak (...) inzâr edeceksin" buyurmuştur. Bu da tahsis manası ifade eder. O halde, bu ikisi nasıl uzlaştırılabilir? Biz diyoruz ki: bu birkaç bakımdandır:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, li-tünzire (Ytetn, 6) ifadesi, "Nasıl olursa olsun, birdir; ister faydalı olsun, isterse olmasın" anlamındadır. Buradaki ifadesi ise, "Faydalı ve neticesi olan inzâr, ancak zikre tâbi olup haşyet duyan kimselere nisbetle olur ve meydana gelir" anlamındadır.

b) Cenâb-ı Hak, resul göndermenin ve kitap indirmenin uyarma için olduğunu beyan edip, küfür ve inad ehline nisbetle uyarmanın ya da uyarmamanın bir ve mûsavî olduğunu açıklayınca, bu sefer Peygamberine, "Senin inzârın bütün yönlerden faydasız değildir. Binâenaleyh sen, genel biçimde uyar ve inzâr et. Bu umumî ve genel inzârınla sen ancak zikre tâbi olanı uyarıp ikaz edeceksin" demiştir. O sanki şöyle der: "Ey Muhammedi Sen bu inzarınia ancak, hidayetin yolunu gösterirsin. Ama, kimlerin hidayete ereceğini bilemezsin. Binâenaleyh, siyahı da uyar, kızıl tenliyi de. Maksûduna nail olacak olan ise, bu uyarına tâbi olan ve öğütlerinden faydalanandır."

c) Bu, bizim şöyle dememizdirKelimesi, şu manadadır: Yani, "İlk kez (uyarman için). Binaenaleyh sen \nzarda bulunup, tebliğ yaptığında, btr kmm tallhza eder, yüz çevirir, büyüklenir ve arkasını dönerse, sen de bundan sonra yüz çevir. Muhakkak ki sen ancak, sana tabi olanları uyarabilirsin" demektir.

d) Bu, üçüncüye yakın olup, şu anlamdadır: Sen, usûl bakımından herkesi inzâr edersin. Amma fürû bakımından ise, namaz ve zekâtı terketmiş olan (ama bununla beraber) zikre tâbi olup iman etmiş olan kimseleri inzâr edersin." [21]

Zikre Uymak

Cenâb-ı Hakk'ın "O zikre uyan" ifadesi, birkaç manaya muhtemeldir:

a) Meşhur olan bu görüşe göre, "Kur'ân'a uyan" anlamındadır.

b) "Kur'ân'daki ayetlere tâbi olan" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Zikir sahibi olan Kur'ân'a andolsun(sad, 1) ayeti de buna delâlet eder. Binâenaleyh, Kur'ân'ın bizzat kendisi zikir (öğüt, şan) şeref kılınmamıştır.

c) "Delil ve burhana tâbi olan" demektir. Çünkü burhan, bir zikir ve öğüt olup, fıtratı kemâle erdirir. Her halükârda mana "Sen ancak, haşyet duyan bilginleri uyarırsın" şeklinde olur ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'dan (hakkıyla) ancak, âlim kullan korkar"(Ffitır,28) ve "îman edip de salih ameller işleyenler (yok mu)" ayetleri gibidir. O halde, "zikre uydu" ifadesi, "iman etti" anlamındadır. ifadesi de, "salih ameller işleyen" anlamındadır. Bu izah şekli, Cenâb-ı Hakk'ın, "işte sen onu, hem mağfiretle, hem de çok şerefli bir mükâfaatla müjdele" ifadesiyle de kuvvet kazanır. "ez-Zikr" kelimesinin "Kur'ân" olarak tefsir edilmesi, ez-Zikr" kelimesinin elif-lâm ile marife kılınmış olmasıyla da te'kid olunur. Daha önce, "Hakîm olan Kur'ân'a yemin olsun" (Yasin, 2) ayetinde Kur'ân zikredilmişti. [22]

Rahman İsmindeki İncelik

"Çok esirgeyen Rahmân'a saygı gösterin" ifadesinde bir incelik ve letafet vardır ki, bu da şudur: Rahmet, tevekkül ve ümidi doğurur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kendisi her ne kadar Rahman ve Rahîm olsa da, akıllı kimseye gerekenin, haşyeti elden bırakmaması olduğunu; çünkü, nimetinin rahmeti sebebiyle olduğu bir kimseden, kendisine olan nimetlerini sona erdireceği korkusuyla daha çok korkulması ve haşyet duyulacağını, duyulması gerektiğini söylemiştir.

Bu letafeti şöyle tamamlayabiliriz: Allah'ın isimlerinden iki isim vardır ki, bunlar ancak Allah'a mahsustur: Allah ve Rahman. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "İster AHah (diye) duâ edin, isterse Rahman (diye) duâ edin"fart, no> buyurmuştur Hatta bazı imam ve alimler şöyle demiştir: Bunlar, alem olan iki isimdirler. Sen bunu iyice anlayınca, bilesin ki Allah ismi, O'nun heybet ve azametinden haber verir. Rahman ise, O'nun merhamet ve ilahî şefkatinden. Nitekim Cenâb-ı Hak bir yerde "Allah'ı umar" (Ahzab, 21) buyururken, burda da, "Rahmân'a saygı duyar" buyurmuştur. Yani, "O her ne kadar azamet ve celâl sıfatıyla muttasıf ise de, siz O'ndan ümidinizi kesmeyin; ama, o her ne kadar merhamet sahibi ise de, azabından da külliyyen emin olmayın" demektir. [23]

Bl'l-Gayb'in Manası

Ayet-i kerimedeki tabirine gelince, "Her ne kadar O, görülen ve müşahede edilen derecesine varmamış olsa da, O'ndan delil ile haşyet duyar" anlamındadır. Zira, (varlık) bu dereceye vardığında, O'ndan haşyet duymanın bir anlamı kalmaz.

Meşhur olan görüş ise şudur: Gayb, bizden gâib ve gizli olandır ki bu, Kıyametin hallerindendir, Vahdâniyyetin de buna dahil olduğu söylenmiştir.

"Onu müjdele" ifadesinde, risaletin iki gayesinden ikincisine bir işaret bulunmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) hem uyarıcı, hem de müjdeleyicidir Allah, daha önce, uyarması için onu resul yaptığını bildirmiş, sonra inzârın ancak zikre tâbi olduğunda faydalı olacağını beyan etmiş, nihayette de, "Tıpkı, uyarıp da faydalandırdığın gibi, şimdi de müjdele" buyurmuştur. [24]

Mağfiret ve Mükafaat

"bir mağfiretle" İfadesi, nekire, yani belirsizdir. Yani, "Onu bütün yönlerden kuşatacak olan geniş bir mağfirette" demektir. Öyle ki, artık onun üzerinde nefsin izlerinden hiçbir şey görülmeyecek, üzerinde de, ruhun, mücellâ nurları zuhur edecektir" demektir.

ise, "şeref sahibi olan bir mükâfaatla" anlamındadır. Biz, kelimesi hakkındaki manaları, Cenâb-ı Hakk'ın "Kerîm bir rızik" (Hacc, 50) ve "kerîm bir nzıkla" (Ahzâb, 31) ayetlerinde zikretmiştik. [25]

Ölüleri Dirilten Kudret

Cenâb-ı Hak daha sonra şöyle buyurmuştur:

"Hakikat, ölüleri Biz diriltiriz Biz. önden gönderdikleri şeyleri ve (bıraktıkları) eserleri de biz yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta saymışadır"

(Yasin, 12).

Ayetin tertibi hakkında birkaç izah şekli bulunur:

a) Allah Teâlâ, mükellefin ancak kendisi sayesinde mü'min ve müslüman olacağı üç asıldan birisi olan risâleti beyân edince, bundan sonra da başka bir aslı zikretmiştir ki, bu da "haşr"dir.

b) Cenâb-ı Hak inzarı ve "Onu bir mağfiretle müjdele" ifadesiyle de müjdeyi zikredip, bu da tam olarak dünyada zuhur etmeyince, "Her ne kadar (bunların neticesini) dünyada görmediyse de, bilsin ki, Allah ölüleri diriltir ve uyarılanlar ile müjdetenenlerin hak ettiklerini verir" buyurmuştur.

c) Allah, rahman olan Allah'a o gaybde olsa dahi, saygı gösterilmesi gerektiğini zikredince, daha sonra bunu vurgulayan ifadeyi getirmiştir ki, bu da ölülerin diriltilmesidir. Ayetin tefsiriyle alâkalı birkaç mesele vardır:

İnna Nahnu Sözü

ifadesi, iki manaya muhtemeldir:

a) Şu ifadelerde de olduğu gibi, mübtedâ ve haber olabilir. "Ben, Ebu'n-Necm'im ve şiirim de maruftur," Böyle ifadeler, büyük bir şöhret söz konusu olduğunda söylenir. Çünkü, tanınmayan bir kimseye, "kimsin sen?" denilir. O da, "Ben, falancaoğluyum" der, böylece de kendini tanıtır. Ama, tanınan ve meşhur olan bir kimseye, "Kimsin sen?" denildiğinde o, "Ben!" der. Yani, "beni, kendimden daha iyi tanıtacak bir şey yoktur!" der. İste bunun gibi Cenâb-ı Hak da "Muhakkak ki biz, biziz! Kemâl sıfatlarıyla muttasıftz. O halde biz, zâtımızla bilinip tanındığımızda, ölüleri diriltmeye dair güç ve kudretimiz de inkâr olunamayacaktır" buyurmuştur.

b) Haberin, nuhyl kelimesi olması... Buna göre sanki "Biz ölüleri dirilteceğiz" buyurmuştur. Nahnu ise, bir te'kîd ifadesi olur. Ama, birincisi daha uygundur. [26]

İkinci Mesele

Ayetteki, ifadesinde bile, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine işaret vardır. Çünkü ortaklık, o nefsin dışında kalanlarla,

(o nefsin) ayırdedilmesini gerektirir. Çünkü meselâ iki kişinin adı da Zeyd olsa, bu durumda, birisi "Ben Zeyd'im" dese, bu tam bir anlatım olmaz. Çünkü bu sözü duyan, "Hangi Zeyd'sin?" diyebilir. Eğer o, bunun üzerine "Amr'ın oğlu" dese ve orada da, babasının adı Amr olan başka bir Zeyd daha olsa, bu söz de yeterli olmaz. Binâenaleyh Cenflb-ı Hak, "Biz biziz" dediğinde bu şu manaya gelir "Bize ortak olan bir başkası yoktur ki, biz, "Ben şuyum" diye, kendimizi anlatıp diğerlerinden ayırmış olalım." Bu durumda, burada hem risâlet, hem tevhîd, hem de haşr demek olan, üç temel esas zikredilmiş olur. [27]

Amellerin Kaydedilmesi

Ayetteki, "önden gönderdikleri şeyleri biz yazanz" ifadesi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Bu, "önceden ve sonradan yaptıkları şeyleri" demektir. Böylece, bunlardan sadece biri zikredilmekle yetinilmiş olup, tıpkı aslında soğuk da kastedildiği halde, "Sizi sıcaktan koruyan elbiseler" (Nahi, si) denilmesi gibidir.

2) Bu, "İster sâlih, ister fâsid olsun, onların daha Önce yaptıkları amelleri" demek olup, bu da tıpkı, "Ellerinin takdim ettiği şeyler" (şnn,4e) ayeti gibidir. Bu, "Ellerinin, var etmede, yapmada, başka şeylere öncelik verdiği şeyleri, böylece yaptığı şeyler" demektir.

3) Bu, "Onların niyetlerini yazarız, çünkü bu niyetler, amellerden önce (mukaddem) olur ve bu niyetlerin eserlerini, yani amellerini yazarız" demektir. [28]

Âsar (İzler} Ne Demektir?

Ayetteki, "eserlerini'1 ifadesi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Ayaklarının izlerini... Çünkü bir grup sahabenin evleri mescidden uzaktı. Dolayısıyla mescide yakın bir yere yerleşmek istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Şüphesiz Allah sizin adımlarınızı yazar ve o adımlarınıza karşılık size mükâfaat verir. Binâenaleyh evlerinizi bırakmayın" buyurmuştur.

2) Bu, meselâ yazılmış kitaplar, yapılmış köprüler, Allah'ın dinine hizmet için ayrılmış (vakfedilmiş) evler gibi güzel eserler veya bir zâlim tarafından başlatılmış daimî karanlıklar gibi (kötü âdetler), saptıran kitaplar, eğlence aletleri ve sürüp gelen, yapılmış menhiyyât alet-edevâtları gibi, kötü eserlerdir. Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisinde kastedilen manadır: "Kim güzel bir çığır açarsa onun sevabı ve yapanların ücretinden (sevabından) hiçbirşey eksiîtilmeksizin, o çığırda gidenlerin ücretinin (misli) bu kimseyedir. Yine kim kötü bir âdet başlatırsa, ona kendi günahı ile birlikte o yolda gidenlerin günahı vardır." Binâenaleyh ayetteki, "önden gönderdikleri" ifadesi, bunların fiilleri; "eserleri" ifadesi de şükredenlerin filleridir. "Dolayısıyla onlar böyle muamele görüp, buna göre mükâfaatiandırılacakları için, onları müjdele."

3) Daha önce de bahsettiğimiz gibi, "eserlerini" ifadesiyle onlann amelleri, "önden gönderdikleri" ifadesiyle de, niyetleri kastedilmiştir. Çünkü niyet amelden önce gelir. [29]

İhya Kayıttan Sonra Değil mi?

Yazma işi, diriltme işinden öncedir. O halde, Cenâb-ı Hak niçin bu ayette, önce diriltilmeden, sonra yazmadan bahsetmiş ve "Önden gönderdikleri şeyleri yazarız ve onları diriltiriz" dememiştir?

Cevap: Biz diyoruz ki: Diriltme İşine önem kazandıran şey, amellerin yapılmasıdır. Çünkü eğer diriltme işi, hesap vermek için olmazsa, bir önemi olmaz. Aslında yazmanın da, eğer yeniden diriltme olmasaydı, bir manası kalmazdı. O halde, nazar-ı dikkate alınacak esas şey, diriltme işidir. Yazma ise, bu diriltmeye önem kazandıran ve onu destekleyen bir husustur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, önce diriltmeden bahsetmiştir.

Bir de Allah Teâlâ, "Biz biz..." deyip, bu, bir Ululuğu İfade eden bir husus olup, diriltme işi O'na mahsus büyük birşey olup, yazma işi de bundan daha aşağı bir derecede olunca, bu önemli diriltme işini, lâm-ı ta'rif'li olan el-mevtâ (ölüler) kelimesiyle birlikte zikretmiş, daha sonra da zaten büyük olan bu şeye iyice önem kazandıran hususu, yani yazma işini zikretmiştir. [30]

Herşey Kaydedilir

Hak Teâlâ'nın "Biz herşeyi apaçık bir kitapta saymı-sızdır" beyanı hakkında şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, onların önden gönderdikleri, yani yaptıkları şeylerin ve eserlerinin, yani tesirlerinin, değişmeyen bir biçimde, onlar iğin yazılmış birşey olduğunu anlatmaktadır. Çünkü kader kalemi, olacak şeyleri yazmış, tamamlamıştır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, "Önden gönderdiklerini yazarız" deyince, bundan önce bir başka yazının daha bulunduğunu anlatmıştır. Çünkü Allah Teâlâ, onlar için, "Onlar şöyle şöyle yapacaklar" diye yazmış, sonra da onlar bu şeyleri yaptıklarında, onların bunları yaptıklarını yazmıştır.

2) Bu, ayetteki "yazarız" ifadesini te'kid etmektedir. Çünkü, bazı kâğıtlara birşeyler yapıp, onu atan kimse, onu bir daha bulamayabilir. Böylece de o, sanki yazılmamış gibi olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Biz yazarız ve yazdığımızı, İmam-ı Mübîn'de muhafaza ederiz" demiştir. Bu tıpkı, "O (Kıyametin bilgisi), Rabbimin yanındaki bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır, ne unutur" çtua, 62) ayetinde beyan edildiği gibidir

3) Bu, "tahsis"öen sonra tamîm (genelleme) bildiren bir ifadedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Önden gönderdikleri şeyleri ve eserlerini biz yazarız. Bu yazı, sadece bunlara da has değildir. Aksine herşey bir Kitab-ı Mübîn'de yazılıp toplanmıştır" demiştir ki bu, söz ve fiillerden hiçbirinin, Allah'ın ilminin dışında kalmadığını, Allah Teâlâ'nın herşeyi bildiğini bildirir. Bu tıpkı, "Onların yaptıkları

herşey, defterlerdedir" Her küçük ve büyük şey satırlara yazılmıştır." (Kamer, 52-53) ayetinde ifade edildiği gibidir, yani kaydedilen şeyler onların yaptıkları fiillere münhasır olmaksızın, yaptıkları büyük-küçük herşey de yazılmaktadır. [31]

İmam-ı Mübîn

Ayetteki, "Onu saymışızdır" cümlesi, "yazdık" ifadesinden daha beliğdir. Çünkü, birşeyi parça parça yazan kimse, ne kadar yazdığını anlamak için toplamaya muhtaçtır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Bu yazılan şeyler, o kitapta sayılıdır" buyurmuştur. Burada kitaba, İmam-ı Mübîn denilmiştir. Çünkü melekler ona uyar, onu takib ederler. Binâenaleyh "siz de, o kitapta yazılı olan, ecel, rızık, diriltme ve öldürme gibi şeylere uyun" anlamındadır. Buradaki "İmâm" sözüyle, Levh-i Mahfuz'un kastedildiği söylenmiştir. "İmâm" kelimesi, "Her insanı, imamlarıyla birlikte çağırdığımız o gün" (fert, 71) ayetinde, cemî olarak getirilmiştir. Binâenaleyh "İmâm" kelimesi müfred olursa, "kitap" ve "hicâb" gibi olur, cemî olursa, "cibâl" ve "hibâl" gibi olmuş olur. Mübîn, herşeyi ortaya koyan, apaçık gösteren demektir. Kitaba bu ad konulmuştur. Çünkü bu hem meleklere yaptıklarını hem de insanlara ne yapılacağını göstermektedir. O halde bu, insanların durumlarını ayırıp, gösteren bir fârık (ayırıcı) demektir. Böylece bir kısmını cennete, bir kısmını cehenneme sokar. [32]

Yalanlayan Şehir

"Onlara, o şehir ahalisini örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişlerdi. Biz o zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de, onian yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü ile, onian takviye etmiştik ve "Biz size gönderilmiş elçileriz"

demişlerdi"

(Yasin. 13-14).

Bu hususta şu iki izah yapılabilir ve her iki izaha göre de, ayetin kendinden Öncekilerle münasebeti açıktır:

1) Bu, "Onlar için, bir darb-ı mesel (örnek) getir" demektir.

2) Bu, "O şehir ahâlisinin halini, kendin için örnek getirerek, o kâfirlere darb-ı mesel yap, yani nefsine karşı o şehir ahalisini örnek getir" demektir. Birinci manaya göre, diyoruz ki: Allah Teâlâ, "Sen hiç şüphesiz, (gönderilen) peygamberlerdensin" (Yftsin,3) ve "Onları uyarman ıçin"(Ytaîn.e) buyurunca, "Onlara "Ben peygamberlerin ilki değilim. Aksine, benden az bir zaman önce de, o şehir ahalisine peygamberler geldi. Bu peygamberler, onları, benim sizi inzâr ettiğim şeyle uyardılar, Allah'ın birliğinden bahsettiler, Kıyametle korkuttular, cennet yurdunun nimetleriyle müjdelediler" de" buyurmuştur.

İkinci manaya göre ise, irtibat (münasebet) şöyledir: Cenâb-ı Hak, "İnzâr, benim saptırıp, iman etmemelerini takdir ettiğim kimselere fayda vermez" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Üzülme. Kendin ile kavminin durumunu bir örnekle göster, yani, onlara kendinin misalini ver. Çünkü o şehir ahalisine de üç tane elçi gelmiş, ama onlar iman etmemişlerdi. O peygamberler, öldürülme ve eziyetlere karşı sabretmişlerdi. Sen ise kavmine tek olarak geldin. Kavmin, o üç peygamberin kavminden daha çok. Çünkü onlar bir şehre vazifelendiril m işlerdi. Sen ise, bütün âleme peygamber olarak vazifelendirildin" demiştir.

Ayetin tefsiriyle ilgili birkaç mesele vardır: [33]

Birinci Mesele

Arapça'da "darb", ya bir şeyi bir şeye sert bir şekilde vurmak demektir, yahut da "Yeryüzünde darbettiğiniz

(yani sefere çıktığınız) zaman" (nisa, 101) ayetinde olduğu gibi, harf-i çerle kullanıldığında, yürümek manasınadır. Bununla birlikte, "mesel darb olundu" ve ayetteki ifadesinde bu kelimenin manası nedir?

Cevap: "Mesel darb olundu" deyimi (misal getirildi, örnek verildi) demektir. Çünkü "darb", aynı zamanda "çeşit" manasınadır. Nitekim Arapça'da, "Bu şeyler aynı "darb"tandır, yani, "bunları aynı çeşit say" denilir. [34]

İkinci Mesele

Ayetteki "Ashab-ı Karye" (o şehir ahâlisinin manası, "Onlara, o şehir ahâlisinin misali gibi bir misal ver" şeklinde

olup, buradaki mesel (misal) kelimesi hazfedilmiş ve "ashab" kelimesi i'rab açısından onun yerine getirilmiştir. Bu tıpkı, "O köye (şehire) sor" (Yusuf. 82) ayetinin, ("O şehir ahâlisine sor" takdirinde olması gibidir). Bu, Zemahşert'nin Keşsâf 'daki görüşüdür. Ama şöyle de denilebilir: "Böyle bir takdire gerek yok. Aksine mana, ya "O şehir ahalisini onlara bir misal yap" şeklindedir, yahut da, "Onlara, o şehir ahâlisini misâl ver" şeklindedir. [35]

Üçüncü Mesele

Ayetteki İz, mahallen mansubtur. Çünkü bu kelime, "Ashab-ı Karyemden bedeldir ve sanki, "Ya onlara, peygamberin geldiği vakti darb-ı mesel (örnek) yap, yahut da o vakti, senin geliş vaktine misal getir" manasınadır. Bu, Zemahşerî'nin de görüşüdür. Bizce bu misal, tesellî etmek için, Hz. Muhammed (s.a.s)'e verilmiş bir darb-ı mesel olur. Şöyle de denebilir: Ayetteki İz kelimesi, (ıdnb) ile mansubtur, yani, "Onların geldiği ve bu işin yapıldığı o zamanı darb-ı mesel yap" demektir. [36]

Şehrin Adı?

Ayette bahsedilen "karye" (şehir) Antakya olup, gönderilen o elçiler de, Hz. İsa (a.s)'nın ümmetindendir. Bunlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in zamanına yakın bir kavme gönderilmiş peygamberler olup, Cenâb-ı Hakk'ın da beyan ettiği gibi, üç kişidirler. Ayetteki İz erselnâ kelimesi ile ilgili olarak şu iki izah yapılır:

a) Bu, önceden geçen iz caehft ifadesinden bedeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Biz o şehir ahâlisine, iki peygamberi gönderdiğimiz zamanı, onlara misal getir" demiştir.

b) En doğru ve en açık olan görüşe göre bu ifadenin başındaki iz edatının zarf olup, fiillinin ise kendinden önce geçen câe olmasıdır. Buna göre mana, "O peygamber oraya, onları gönderdiğimiz zaman gelmiş (gitmiş)lerdi, yani, onlar kendiliklerinden gitmemişlerdir. Onlar oraya emrolunduklan için gitmişlerdi" şeklindedir. Burada şöyle bir incelik var: Bu anlatıştan o peygamberin Hz. İsa (a.s) tarafından Antakya'ya gönderildikleri çıkmaktadır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak "Hz. İsa'nın göndermesi, bizim göndermemiz sayılır. Allah'ın izni alınarak gönderilen, Allah'ın elçisinin elçileri, Allah'ın elçileri sayılır. Binâenaleyh ey Muhammed, aklına, "Bunlar, peygamber otan Hz. İsa'nın elçileriydi, ben ise Allah'ın elçisiyim" diye bir düşünce gelmesin. Çünkü onları yalanlamak tıpkı seni yalanlamak gibidir" demiş ve bu teselli, "Göndermiştik de" ifadesiyle tamamlanmıştır. Bu, şöyle bir fıkhî meseleyi destekler: Müvekkilin izni ile tayin edilen vekilin vekili (avukatın avukatı), vekilin avukatı değil, müvekkilin avukatı sayılır. Binâenaleyh vekilin onu azletmesiyle, o azlolunma*. O ancak müvekkil azlederse, azlolunmuş olur. Bu izah, ayetteki "Onlara örnek ver" ifadesinin, Hz. Muhammed (s.a.s) için getirilmiş bir mesel oluşu, görüşümüz hususunda çok açık bir delildir.

Cenâb-ı Hak, "Biz o zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de, onları yalanlamışlardı" buyurmuştur. Bu elçilerin, önce iki kişi olarak gönderilmesinde şöyle bir hikmet yatmaktadır: Onlar, Allah'ın izniyle Hz. İsa (a.s) tarafından gönderilmişlerdi. Binâenaleyh üzerlerinde, durumu Hz. \aa (a.s)'ya iletmek ve Allah'ın emrini yerine jatrme görevleri vardı. Allah Teâlâ, yanında hiçbir şahidin sahiciliğine ihtiyaç «■ymayan ve herşeyi bilen bir âlimdir. Hz. İsa (a.s) ise bir insandır. İşte bu sebeple CanAb-ı Hak ona, o ikisinin sözü, o şehir ahalisi aleyhinde Hz. İsa (a.s) yanında tam ar lûccet olsun diye, iki kişiyi göndermesini emretmiştir.

Cenâb-ı Hakk, "Biz de bir üçüncü ile onları takviye etmiştik" buyurmuştur. Bu kelime, bir kimse, birisine galip geldiğinde kutlanılan, den olarak, şeddesiz şeklinde de okunmuştur. Buna göre sanki, o peygamberler, "Biz galip geldik, üçüncüsü ite de ezdik geçtik" demişlerdir. Fakat birinci mana daha açık ve daha meşhurdur. Allah Teâlâ şöyle bir incelikten ötürü, burada mef'ul getirmeyerek "Biz o ikisini takviye ettik" buyurmamıştır. Çünkü o ikisinin gönderiliş maksadı, hakka yardımcı olmalarıdır. Yoksa, onların kendilerine yardım değildir. Binâenaleyh bunların üçü birden, apaçık delillerle, metin dini desteklemişlerdir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [37]

Adedin Önemi?

Hz. Peygamber (s.a.s), etrafa elçiler göndermiştir. Ama bunları teker teker göndermiştir. Hz. İsa (a.s) ise, bunları

iki kişi olarak göndermiştir niçin?

Diyoruz ki: Hz. Peygamber (s.a.s), furû {itikadla İlgili olmayan) meseleleri anlatmak için elçiler göndermiştir. Fer'î meseleler, itikadî meselelerden daha az önemlidir. Dolayısıyla bir kişi göndermekte yetinmiştir. Çünkü fer'T meselelerde bir tek kişinin haberi geçerlidir. Fakat bu iki resul (elçi), İtikâdî hususları anlatmak için gönderilmişlerdir ve daha inandırıcı olsunlar diye, onlara mucizeler de verilmiştir. Aksi halde, ne iki kişinin, ne de üç kişinin gönderilmiş olması yetmezdi. [38]

İkinci Mesele

Hak Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'dan bahsederken, "Senin (kolunu) pazunu güçlendireceğiz" (Kasa», 35) buyurmuş ve

mef'ûlü zikretmiştir. Tefsir ettiğimiz ayette ise, maksad hakkı desteklemek olduğu halde, mef'ûlü açıktan zikretmemiştir, niçin? Diyoruz ki: Musa (a.s), (Allah'ın kendisiyle onu güçlendirdiği) Harun (a.s)'dan daha üstündü. Harun (a.s), onunla birlikte, onun isteği üzerine gönderilmişti. Çünkü Hz. Musa (a.s), "Onu benimle birlikte gönder" (Kasan. 34) demişti. Binâenaleyh Harun (a.s), Musa (a.s)'ı sözlerinde tasdik etmek ve emrettiklerini yerine getir/nek için gönderilmişti. Fakat bu ayette bahsedilen iki elçi, herbiri müstakil olarak, hakkı söylemekteydiler. Binâenaleyh orada maksad, Musa (a.s)'nın takviye edilmesi ve alışmış olduğu Harun (a.s)'ın onunla gönderilmesidir. Burada ise maksad, hakkı takviye etmektir. Böylece aradaki fark ortaya çıkmış olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onlardan sâdır elan ve aleyhlerine olan şeylerin, tıpkı Hz. Musa (a.s)'dan sâdır olan şeyler ile aleyhine olan şeyler gibi olduğunu beyan buyurarak, "Biz size gönderilmiş elçileriz" dediklerini söyledi. Nitekim, Hz. Muhammed (s.a.s)'in de, "Hiç şüphesiz ben, peygamberlerdenim"(Yâsin, 3) dediğini haber verdi. [39]

Risalet Allah'ın Dilemesine Bağlıdır

Yine Cenâb-ı Hak, o kavmin şöyle dediklerini haber verdi:

"Onlar: ''Siz, bizim gibi insandan başka kimseler değilsiniz. Hem sonra Rahman, hiçbir şey indirmemişür. Siz ancak yalan söylüyorsunuz" dediler"

(Yasin, 15).

Onlar, o elçilerin, kendileri gibi insan olmalarını, peygamber olarak gönderi İçmeyeceklerine bir delil kabul ettiler. Bu, müşriklerin genel tavrıdır. Çünkü bu müşrikler de, "Bu zikir (Kur'ân), aramızda ona mı indirildi?" (Sâd,8) demişlerdi. Onlar bunu, Allah'ın hür ve irade sahibi olduğuna inanmadıkları için, bir delil sanmışlardı. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın, otomatik (iradesiz olarak hareket eden) bir varlık olduğunu söylüyorlardı. "Binâenaleyh insan olma bakımından hepimiz eşitiz. Aramızda tercih yapıp, birimizi seçmek mümkün değil" diyorlardı. Allah Teâlâ ise, onların bu görüşlerini, "Allah, peygamberliği kime vereceğini bilir" (En-am, 124) ve "Allah dilediğini seçer" (şurâ, 13) buyurarak, reddetmiştir.

Hak Teâlâ'nın "Hem sonra Rahman, hiçbirşey sıdirmemiştir" ifadesi, şu iki manaya gelebilir:

1) Bu, onların iddia ettikleri sözün devamıdır. Böylece bu ifadelerin hepsi, tek : • şüpheyi ortaya koymuş olur. Bunun izahı şöyledir: Onlar, "Siz insansınız. Allah katından gelmediniz. Allah size hiçbir kimseyi indirmedi. Öyle ise nasıl, Allah'ın elçileri oluverdiniz?" demişlerdir.

2) Bu cümle, ayrı bir şüpheyi ortaya koymaktadır. Bunun izahı şöyledir: Onlar, Siz de bizim gibi insansınız, öyle ise bize bir Üstünlüğünüz olamaz" dediler ve bu şüphelerini, peygamberler açısından ileri sürdüler. Sonra da peygamber gönderen açısından olan diğer bir şüpheyi ileri sürüp, "Allah Teâlâ bu âleme hiçbirşey indirmemiştir. Çünkü O'nun tasarrufu ulvî âlem (gök) ile İlgilidir. Süfli âlemde dünyada) ise tasarruf (irade), ulvî âlemde bulunan (yıldızlar vs.)'ye aittir" dediler. Onlar bunu, kendi inançlarına göre söylediler ve netice olarak, "O halde Allah oınyaya hiçbirşey İndirmedi. Öyle ise o vahiy, sizlere nasıl indi?" demek istediler. Ayetteki "Rahman" ifadesi, bu görüşlere bir reddiyedir." Çünkü Allah, dünyanın Rahm&n'ı olup, peygamber göndermek de bir rahmet olduğuna göre, Rahman ola ola, o nasıl rahmetini indirmez" demektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onlar, Rahman hiçbirşey indirmedi" dediler. Halbuki Rahman, rahman olduğu halde, nasıl ıçotrşey, yani tam rahmetini indirmez?" buyurdu.

Daha sonra onlar, "Siz ancak yalan söylüyorsunuz yani, +aiancılarsmız" dediler. [40]

Rabbimin Bilmesi Yeter

"(Elçiler) dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki, biz gerçekten size gönderilmiş kimseleriz. Üzerimize düşen iş, apaçık bir tebliğden başkası değildir"

(Yasin. 16-17).

Bu ifade, o elçilerin, sırf yalanlanma ile bu işi bırakmadıklarına, bıkıp usanmadıklarına, aksine hakikati onlara defalarca, tekrar tekrar anlattıklarına ve yemin ederek te'kid ettiklerine bir işarettir. Çünkü onlar böyle demişler ve sözlerini, lâm-ı te'kid ile, vurgulamışlardır. Çünkü "Allah'ın bilmesi" yemin yerine geçer (ve yeminin cevabı lâm İle gelir). Zira olmayan şeyler hususunda, "Allah biliyor ki" diyen kimse, Allah'a cahillik isnad etmiş olur ki bu, tıpkı yemini bozmanın cezayı gerektirmesi gibi, bir ikab sebebidir. Ayetteki, "Rabbimiz biliyor" ifadesinde, kâfirlere bir red vardır. Çünkü o kâfirler, "Siz de insansınız" demişlerdi. Bu böyledir, çünkü Allah onların elçi olduğunu bilince, bu tıpkı, "Allah, peygamberliği kime vereceğini bilir"(En1im, 124) ayeti gibi olur, yani, "O, herşeyi bilen ve herşeye kadir olan bir zattır. Binâenaleyh ilmi ile, bu göreve bizi seçti" demektir. [41]

Resulün Görevi Tebliğdir

Daha sonra onlar, kendilerini teselli için, "Üzerimize düşen iş, apaçık bir tebliğden başkası değil" elemişlerdir. Bu, "Biz üzerimize düşeni, elimizden geleni yapıp, mes'ûliyetten kurtulduk" demektir. Onlar böylece, o kavmi düşünmeye teşvik etmişlerdir. Çünkü onlar, "Bizim görevimiz sadece tebliğ" deyince, bu, o elçiler onlardan hiçbir ücret istemedikleri, bir makam ve mevki elde etme sevdasında olmadıkları, işlerinin sadece bir tebliğ ve hatırlatma olması açısından, o kâfirlerin elçilerin halleri üzerinde iyice düşünmelerini gerektirir. Bu, insanı tefekküre sevkeden şeylerdendir. Ayetteki "mübîn" (apaçık) ifadesi, şu manalara gelebilir:

a) Bu, "hakkı, bâtıldan mucize ve burhanlarla ayıran bir tebliğdir" demektir.

b) "Bu, bizim herkes için gönderildiğimizi gösteren bir tebliğdir." Yani, "Bu peygamberlik göreVimizi, bir-ıki şahsa tebliğ etmemiz, bu hususta yeterli olmaz."

c) Bu, hakkı alabildiğine açıklayan bir tebliğdir. Binâenaleyh bu iş yapıldığı hakte, onlar bunu kabul etmezlerse, oranın helaki gerekli olur." [42]

Uğursuzluk İddiası

Kâfirlerin, bundan sonraki cevapları şöyle demeleri olmuştur:

"Dediler ki: "Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız. Şüphesiz bizden size muhakkak acıklı bir azab da dokunur"

(Yâsîn, 18).

Bu böyledir, çünkü o elçilerin tebliğde iyice ciddî davrandıkları görülünce, müşriklerin de yalanlamada ileri gittikleri görülüyor. Çünkü o elçiler, "Biz size gönderilmiş elçileriz" deyince, onlar, "Siz ancak yalan söylüyorsunuz" demişlerdi. Elçiler, sözlerini, "Rabbimiz biliyor ki" diye, yeminle pekiştirince, onlar da, o peygamberler yüzünden uğursuzluğa uğradıklarını te'kidle söylemişlerdir.

Buna göre sanki onlar, birinci sözlerine karşı, "Siz yalancılarsınız"; ikincisinde ise, "Siz yalanda ısrar ediyor, yalan yere yemin ediyorsunuz. Halbuki yalan yere yemin etmek, memleketleri ıssız ve harabe bırakır, uğursuzluk getirir. Dolayısıyla başımıza uğursuzluk geldi. Birincisinde, size ses çıkarılmadı. Ama ikincisinde, yüzünüzde başımıza uğursuzluk geldiği için, artık sizi rahat bırakacak değiliz" demek istemişlerdir. Bundan dolayı da, "Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız. Şüphesiz bizden size, muhakkak acıklı bir azab da dokunur" demişlerdir. [43]

Recm'in Manası Ayetteki, "Sizi mutlaka taşlarız" ifadesi, şu iki manaya gelebilir:

a) Bu, "Sizi söz, sövüp-sayma ile adetâ taşlarız" demektir. Buna göre, "Size dokunur" ifadesi, cezalandırmada, bir artırmayı gösterir. Binâenaleyh sanki onlar, "iş sövüp saymayla da kalmaz, dövmeye ve işkenceye kadar uzanır" demek istemişlerdir. '

b) Bununla, bizzat taş yağmuruna tutma manası kastedilmiştir. Bu durumda, ayetteki, "size dokunur" ifadesi, bu recmin (taşlamanın) nasıl olacağını anlatmış olur, yani, "Bu, sizi bir-iki taşta taşlayıp bırakma ile olmaz. Aksine bu, sizler ölünceye kadar sürdürülür. O ölüm de, elem verici bir azabtır" demektir. Ayetten kastedilen mana, "sizi recmederiz ve böylece bizden size elîm bir azab dokunur" şeklinde olur. "Effm" lafzının mü tim (acı veren) manasına geldiğini söylemiştir. "Fâ'il" vezninin, müfîl ism-İ fail manasına gelmesi azdır. Bu kelimenin "razı olan bir hayat" deyiminde olduğu gibi, elemli manasında olması da mümkündür. Bu durumda da, fail vezni fail (yapan) manasına olmuş olur, böylesi çoktur. [44]

Haddi Aşanlar

O peygamberler daha sonra şöyle diyerek onlara cevap vermişlerdir:

"Dediler ki: "Sizin uğursuzluğunuz, sizledir. Size öğüt verildi diye mi böyle söylüyorsunuz? Hayır, hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz"

(Yâsin, 19)

Bu, "Sizin uğursuzluğunuza sebeb olan küfrünüz, sizin kendinizdedir" demektir. Daha sonra bu elçiler, onların, "Sizi recmederiz" sözlerine, yani, "Size nasihat edilip, hakikat mucize ve delillerle açıklanınca, yine bize böyle yapar mısınız? Hayır, hayır, siz, sayesinde uğur ve bereket elde edeceğiniz kimseleri, uğursuz sayarak, kendilerine ikram etmeniz gereken kimselerin canına kastettiğiniz için, haddi aşan bir güruhsunuz" demişlerdir. Yahut da bu ifade, "Sizler, kâfir olduğunuz, mucize ve burhanlarla hak ortaya çıkmasına rağmen haksızlıkta ısrar ettiğiniz için haddi aşmışsınız" demektir. Çünkü kâfir, günahkârdır. Kendilerine deliller tamamen anlatılıp, herşey izah edilip, buna rağmen küfürde ısrar edince, müsrif olmuş olurlar. Çünkü müsrif, hakkın zıddı olan şeyde ileri gitmiş olduğu için, haddi asan kimse demektir. O kâfirler de, pek çok hususta böyle idiler. Birşeyden uğur veya uğursuzluk kapmaları hususundaki israflar anlaşıldı; yine onlann "elem verme" ve "ikram etme" bakımından israfları da anlaşıldı, küfürdeki israflarına gelince, onlara düşen delile tabî olmalarıydı. Bu olmazsa, en azından, onuruzıddı hakkında kesin konuşmamaktı. Ama bunlar, iman hakkında apaçık deliller ortaya çıktıktan sonra bile, küfre çakılıp kalmışlardı. ,

İmdi, eğer "Ayetteki bel (Haytr, hayır) edatı, "Idrâb" içindir. Öyleyse burada vazgeçilen fikir nedir?" denilirse, biz deriz ki: Onların, "Siz ancak yalan söylüyorsunuz" demelerine karşı söylenen, "Size nasihat edilirse de mi?" ifadesi, onların peygamberleri yalanlamalarına karşı söylenen bir sözdür. Buna göre, sanki o peygamberler, "Biz aklî deliller getirirsek de mi, yine yalan söyleyici oluruz. Hayır, hayır tam aksine, siz haddi aşan bir güruhsunuz" demişlerdir. Yahut da bu, "Biz, ileri sürdüğümüz şeyin doğruluğunu ortaya korsak, yine de recmedilir ve elim azaba müstehak olur muyuz? Hayır, hayır, siz müsrif bir kavimsiniz" demektir. Yahut da, "Biz, üzerinde olduğumuz şeyin doğruluğunu ortaya korsak, yine de mi, uğursuz kabul ediliriz. Hayır, hayır, aslında siz müsrif bir kavimsiniz" demektir.

Hz. İta (a.s)'nın Elçileri

Bu kıssa meşhur olup şöyledir: "Hz. İsa (a.s), Antakya'ya iki elçi gönderdi. Bu iki zat, oradakileri Allah'ın birliği inancına davet ettiler, anadan doğma körleri ve alaca hastalığını iyileştirme, ölüleri diriltme gibi mucizeler gösterdiler. Ama oranın kralı bunları hapsetti. Derken, bunların peşisıra bir üçüncüsü olan, Şem'Ûn gönderildi. O, kralın yanına vardı ve (açıktan) peygamberlik iddiasında bulunmadı, güzel bir tedbir (siyaset) ile, kralın yanına yaklaşabildi ve sonra ona, "Duyuyorum ki hapiste, enteresan şeyler iddia eden iki kişi varmış. Ne dediklerini duyalım-görelim diye, huzura çıkarılamazlar mı acaba?" dedi. Kral da, "olabilir" dedi ve o ikisi huzura getirildi. Onlar, hak sözlerini söylediler. Bunun üzerine Şem'Ûn onlara, "Bir deliliniz var mı?" deyince, o İkisi, "evet" deyip, anadan doğma körleri, alacalı hastaları iyileştirenler, ölüleri dirilttiler. Bunun üzerine Şem'ûn, "Ey kral, onları yenmek istiyorsan, taptığınız ilahlara söyle de, onlar bunu halletsin" dedi. Bunun üzerine kral, "O ilahların görmediklerini, duymadıklarını, kadir olmadıklarını ve bilmediklerini sen biliyorsun" dedi. Şem'Ûn da, "Öyleyse hak, bu ikisi tarafında demektir" dedi. Kral ve bir grub insan, bunun üzerine iman ettiler. Ama diğer insanlar küfürde devam ettiler ve üstünlük yine o kâfirlerde kaldı. [45]

Elçilere İnanan Kişi

"O şehrin en uzak köşesinden bir adam koşarak geldi ve dedi ki: "Ey kavmim, o gönderilmiş olanlara uyun"

(Yâsin, 20).

Bu ayetin manası ve önceki kısımla münasebeti hususunda şu iki izah yapılabilir:

a) Bu ifade, o elçilerin kendilerine bir adamın koşarak gelip iman edeceği bir şekilde, apaçık bir tebliğde bulunduklarını göstermektedir. Buna göre ayetteki, "O şehrin en uzak köşesinden" İfadesinde açık bir belagat vardır: Çünkü şehrin en uç köşesinden bir adam, iman etmiş olarak gelince, bu, onların inzar ve tebliğlerinin, tâ şehrin (o beldenin) en uzak noktalarına kadar ulaştığına delâlet eder.

b) Ayetteki darb-ı mesel (örnek), Hz. Muhammed (s.a.s)'in kalbini teselli için yapılınca, Hak Teâlâ, o elçilerden bahsetmesinin peşisıra, o elçileri tasdik ve kâfirlerin eziyetlerine sabır hususunda ve en büyük mükâfaatın onların olacağı hususunda, tıpkı o elçilerden bahsetmenin, Hz. Muhammed (s.a.s)'e teselli için olması gibi, ashabın kalbine bir teselli olsun diye de, o mü'minlerin gayretlerinden bahsetmiştir. [46]

Raculün'deki Tenvin

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayette bahsedilen zat, Allah katında bilinen birisi olmasına rağmen, "racul" (adam) kelimesinin nekire getirilmesinin şöyle iki faydası var:

a) Bu, o kimsenin kıymetinin çok fazla olduğunu gösteren birşeyolup, "O, adam •* bakımından mükemmel bir zat idi" demektir.

b) Elçilerin gerçeği tam manasıyla tebliğ ettiklerini gösterir. Zira, hiç tanımadıkları bir kimse bile tebliği duyup iman etmiştir. Onların onunla anlaşmış oldukları da ileri sürülemez. Ayette bahsedilen o adam, Habibu'n-Neccflr'dır ki, o, put yapıyordu. Hz. Muhammed (s.a.s) dünyaya gelmeden önce, ona iman etmişti; zira Allah'ın kitaplarını okuyan ve onu anlayan birisi idi. Dolayısıyla da, o kitaplarda Hz. Peygamber (s.a.s)'le alâkalı vasıfları ve onun, peygamber olarak gönderileceği haberini görmüş okumuştu. [47]

İkinci Mesele

Ayetteki yes'a kelimesi, "O kimse, mü'minlerin, yapacakları nasihatler hususunda bütün gayretlerini

sarfetmeleri için, onlara yol göstermek gayesiyle koşar, çaba sarfeder" anlamındadır. Biz Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki "O şehrin en uzak köşesinden" ifadesinin, faydasını az önce anlatmıştık ki, bu da, o elçilerin tebliğlerinin, şehrin ta en uç köşesinde bulunan kimselere kadar ulaşmış olduğunu anlatmadır. Ayette bahsedilen şehir, Antakya otup, o zaman çok büyük bir şehir idi. Şu andaki büyüklüğü, önceki kadar değildir. Buna rağmen, yine de büyük sayılır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Deki: "Ey kavmim, o gönderilmiş olan elçilere uyun" cümlesinde şöyle birtakım ince manalar vardır:

1) Ayetteki, "Ey kavmim" ifadesi, onun onların üzerine titrediğine ve onlara çok şefkat gösterdiğine işaret eder. Çünkü onları, "Ey kavmim" diyerek kendisine izafe etmesi, onlara, hayırdan başka hiçbir şey dilemediğini ifade eder. Bu, tıpkı, Firavun hanedanının iman edenlerinin, "Ey kavmim, bana tabi olunuz" (Hümer, 2B) demesi gibidir.

İmdi, şayet, "Bu kimse, "elçilere tabi olunuz" demiştir. O ötekisi ise, "bana tâbi olunuz" demiştir. O halde, aradaki fark nedir?" denilirse, biz deriz ki: Burada bahsedilen kimse, o kimselere gelmiş ve gelir gelmez de onlara nasihatta bulunmuş, ama onların gidişatlarını görmemiştir. İşte bu sebeple, "Size, delilleri açıklayan, yolları izah eden bu kimselere tabi olunuz" demiştir. Ama, Firavun hanedanından İman eden kimse ise, o hanedanın içindeydi. Hz. Musa (a.s)'ya tabi olmuş ve o hanedana, defalarca nasihatta bulunarak "Musa ve Harun'a iman etmek hususunda bana uyunuz. Ve, biliniz ki, şayet bu güzel ve bir hayır olmasaydı, bunu ben kendim için tercih etmezdim. Halbuki sizler, benim bunu tercih ettiğimi biliyorsunuz" demiştir. Halbuki o şehrin en uç köşesinden gelen o adam, "Sizler benim o elçilere tabi olduğumu biliyorsunuz" diyememiştir.

2) Bu zât, nasihat etmekle iman ettiğini ihzar etmeyi beraberce yapmıştır. O halde, ayetteki "uyun" ifadesi bir nasihat, "elçilere" ifadesi de, kendisinin iman ettiğini ortaya koymakta olan bir ifadedir.

3) Bu zât, nasihati, iman ettiğini ortaya koymaktan önce yapmıştır. Çünkü o, o anda nasihat etme gayreti içindedir. İman etme işi ise, daha önce olmuş bitmiş bir hadisedir. Ayetteki, "koşan bir adam" ifadesi, bu zâtın, iyilik isteyen bir zât olduğuna delâlet eder. Bu zât ile ilgili olarak anlatılan kıssa da, onun, "Allahım, kavmimi hidayete erdir" dediği sırada öldürüldüğünü bildirir. [48]

Ücret İstemeyenlere Uyun

"Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere. Onlar hidâyete ermiş zâtlardır"

(Yasin, 21).

buyurmuştur ki, bu, son derece güzeldir. Zira, burada bahsedilen kimse, "elçilere uyun" deyince, "sanki o müşrik kimseler, onların elçilik görevini yapmalarına mani olmuşlar da, böylece de bu zât (bu ifadeyi) bir derece yumuşatarak, "Şüphe yok ki, dünyada insanlar, bir yola sülük etmekte ve istikameti aramaktadırlar. O yolda karşılarına bir kılavuz çıkarsa, ona uymak vacib olur. Halbuki, uymaktan geri durmak, ancak şu iki halde uygun olabilir: Ya, o kılavuzun, ücret talebinde aşın gitmesi halinde, yahut da onun, yol göstericiliği ve yolu iyi tanıdığı hususunda itlmad olmadığında. Ne var ki, bu kılavuzlar, hiçbir ücret talep etmemektedirler. Üstelik bunlar, hem hidayete ermiş, hem de Hakk'a ulaştıran müstakîm yolu bilen kimselerdir. Farzedin ki bunlar, hidayete götüren elçiler değillerdir. Ama, kendileri hidayete ermemişler midir? (Yani, hidayete ermişlerdir). Şu halde, onlara uyunuz" demiştir. [49]

Yaratana Kulluk Borcu

"Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek misim? Siz, (hepiniz) ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz"

(Yasin, 22).

Bu zât, "Onlar hidayete ermiş zâtlardır" deyince, onların hidayete erdiklerini, "Çünkü onlar, putlara tapmaktan, Hayy ve Kayyûm olana ibadete; hiçbir faydası olmayan bu şeylere tapmaktan, her türlü faydanın, ancak kendisinden kaynaklandığı zâta ibâdet etmeye davet etmektedirler" demek suretiyle, açıklamıştı. Bu ayetle alâkalı birkaç incelik bulunur:

1) O şahsın, yani, "Bence bir engel yoktur" şeklindeki ifadesi, mabûd cihetinden durumun açık olduğuna, herhangi bir kapalılık bulunmadığına bir işaret olup, bu, "Kim, o mabuda ibadet etmekten kaçınırsa, kendisi buna engel olmuş olur. Halbuki, benim cihetimden bu ibadete bir engel bulunmamaktadır, işte bu nedenle, hiç şüphesiz ben, o mabuda ibâdet ettim" manasındadır. Bu zâtın, kavme hitap etmeyip de kendi durumunu ele almasında ayrı bir hikmet yatmaktadır.

2) Bu zât şayet, "size de ne oluyor ki, sizi yaratan zâta ibadet etmiyorsunuz?" demiş olsaydı, beyan konusunda, bu söz, onun "Ben, O'na niye ibadet etmeyeyim ki?!" şeklindeki sözü gibi olmazdı. Çünkü o, "Ben O'na niye ibadet etmeyeyim ki?!' deyip, herkes de, kişinin kendi durumunu bildiği hususunda şüphe etmeyince, onun, bu hususta bir sebep ve sebebin beyanını da hiç kimseden istemediği anlaşılmış olur. Çünkü bu zât, kendi durumunu en iyi bilendir. Dolayısıyla da bu konuda bir engel bulunmadığını beyan etmiştir. Ama şayet o, "Size de ne oluyor ki, O'na ibadet etmiyorsunuz?" demiş olsaydı, başkası, kendi durumunu daha iyi bildiği için, onun bu sözünden, bu sözü söyleyenin bu husustaki illetin açıklanmasını istediği anlaşılmış olurdu.

İmdi eğer "Cenâb-ı Hak, "Ne oluyor size ki, Allah'a gereken saygıyı göstermiyorsunuz?" (Nûh. 13) buyurmuştur" denilirse, biz deriz ki: Burada bu sözü söyleyen, davet edilen durumunda olmayıp, tam aksine davet eden durumundadır. Halbuki, tefsirini yapmakta olduğumuz ayette bahsedilen şahıs ise, İmana davet edilen kimselerdendir. İşte bu sebeple bu şahıs, "Bu, benden istenirken, bana ne oluyor da ben O'na ibadet etmeyecek misim?" demiştir.

3) Ayetteki, "beni yaratan" ifadesi, (bu ibadeti) gerektiren bir muktezî ve bir sebebin mevcudiyetine bir işarettir. Çünkü ayetteki "Bana da ne oluyor" ifadesi, bir engel bulunmadığına bir işarettir. Halbuki, muktezî (sebep) bulunmadığı sürece, engel bulunmasa bile, fiil bulunmayabilir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın "beni yaratan'1 ifadesi, ibadeti gerektiren bir sebebin bulunduğunu bildiren bir tabirdir. Çünkü, doğrudan doğruya yaratan zât, mâliktir. Kendisine mâlik olunana düşen görev ise, mâlike ikram ve tazimde bulunmaktır. Yine yaratan, îcâd etmesi sebebiyle, in'âmda bulunandır. Kendisine nimet verilenlere düşen görev ise, O'nun nimetlerine şükretmektir.

4) Fiili gerektiren şey bulunup da, o fiilin meydana gelmesine bir engel bulunmadığı zaman, fiil meydana geleceği için, daha uygun ve güzel olanı, sebebin başa alınması iken, bu zât, manianın bulunmayışını, sebebin bulunmasından önce zikretmiştir. Çünkü, fiilin meydana gelmesini gerektiren şeyin müstakil olarak beyan edilmesi gerekmez. Binâenaleyh burada, kendisine ihtiyaç duyulduğu İçin, en azından açıklanması eviâ olan şey başa alınmıştır.

5) Bu zât, (Cenâb-ı Hakk'ın varlığına dair delillerden), kendisinin yaratılışı delilini tercih etmiştir. Çünkü bu şahıs, ibadet etmeyi kendisine izafe ederek, "Bana da ne oluyor ki ibadet etmeyeyim?!" deyince, ibâdet etmesini gerekli kılan en yakın delili tercih etmiştir. Bunu şu şekilde beyan edebiliriz: Amr'ı yaratan zata, Zeyd'in de ibadet etmesi gerekir. Çünkü, Amr'ı yaratan zât ancak tam bir kudrete sahip, ilmi her şeyi kapsamış ve vâcibu'l-vücûd olan bir zât olur. O halde bu zât, bütün mükelleflere nisbetle ibadete lâyık ve müstehaktır. Ancak ne var ki, Zeyd'i yaratması sebebiyle, Zeyd'in ibadet etmesi, onun için daha gerekli ve aşikâr bir vazifedir.

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın kelimesi hakkında meşhur olan mana, "Beni Icad ederek ve bir örneğe göre olmaksızın yarattı" şeklindedir. Bu konuda ilginç olan mana ise, "Beni fıtrat Üzere kıldı. Nitekim Allah da, "Sen yüzünü, Allah'ın o fıtratına çevir ki o, İnsanları bunun üzerine yaratmıştır" (Rûm, ao) buyurmuştur" den ilmesidir. Buna göre ayetteki, "Ben O'na niye ibadet etmeyecekmişim?!" ifadesi, "Benden yana bir engel yoktur. Çünkü ben, Rabbimin fıtratı üzereyim. Gerek şehâdet, gerekse ibadet hususlarında fıtrat yeterlidir" anlamındadır.

İmdi eğer: "Sizin yaptığınız bu izaha göre, Cenâb-ı Hakk'ın, (fatır) ifadesindeki "Fatır" kelimesinin anlamı farklı olur" denilirse, biz deriz ki: Buradaki "Fâtır" kelimesinin, yarmak anlamına olan fatr kökünden geldiği söylenmiştir. O halde, aynı mahzur burada da söz konusudur. Yahut da şöyle deriz: Bu iki yerde de mana aynıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Mükellef kendi fıtratı üzere yaratıldı. Gökler de kendi fıtratları üzere yaratıldı" demek istemiştir. B'rinci izah, daha açıktır. [50]

İbadet Saikleri

Ayetteki, "Siz (hepiniz) ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz" ifadesi, "korku ve ümif'e işaret olup, bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona, korkarak ve umarak duâ edin "(A'rw, 56) buyurması gibidir. Çünkü nihaî varış kendisine olan zâttan hem korkulur, hem de ümitlenilir.

Burada da söyle bir nükte vardır: İbâdet edenler, daha önce, defaatla zikrettiğimiz gibi, üçe ayrılırlar:

a) İster in'âmda bulunsun isterse bulunmasın bir ilâh ve bir mâlik olduğu için Allah'a ibadet edenler... Bu tıpkı, efendisi kendisine ister iyilik isterse kötülükte bulunsun, efendisine hizmeti kendisine vâcib kılan kölenin durumu gibidir.

b) Kendisine ulaşan nimetlerden dolayı Allah'a ibadet edenler...

c) Korktuğu için, Allah'a ibadet edenler... Bunlardan birincisinin misali, cömert bir zâta hizmet eden kimse; ikincisinin misali, zâlim bir kimseye hizmet eden kimsedir. İşte bu sebeple, mevzubahs ayetimizde bu sözü söyleyen zât, kendisini en üst kısımdan addederek, "Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek misim?" demiştir. Yani, "O, benim mâlikimdir, sahibimdir. Ben O'na, bana vereceklerini ve bana azftb etmeyeceğini nazar-ı dikkate almaksızın ibadet ederim" demektir. Bu zât onları, bu mertebenin aşağısında görerek, "Siz (hepiniz) ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz" demiştir, ki bu da, "Sizin korkunuz O'ndan, ümidiniz de O'ndandır. O halde daha nasıl O'na ibadet etmeyeceksiniz" anlamındadır. İşte bundan dolayı bu zat, "Beni yarattı" dediği gibi, "O'na döndürüleceğim" dememiştir. Çünkü bu zât, İlk kısma giren âbidlerdendir. Binâenaleyh, onun Allah'a varışı, ancak ikram için olacaktır. Dolayısıyla onun, ibâdet sebebi bu değil, başka bir şeydir. [51]

Fayda Veren Şefaat

Daha sonra Cenâb-ı Hak, tevhidi tamamlamak için,

"Ben, O'ndan başka tanrılar edinir miyim? Eğer o, Rahman, bana bir zarar vermeyi dilerse, onların şefaati, bana hiçbir surette fayda vermez. Onlar, beni asla kurtaramazlar"

(Yasin, 23).

buyurmuştur. Çünkü tevhîd, "ta'tîl" (Allah'ı tanımama) ile, "işrâk" yani şirk koşma arasında bir noktadır. İşte bu sebeple, bahsedilen zât, bir İlâhın varlığına işaret olmak üzere "Ben, beni yaratana neden kulluk etmeyecek misim?" (Yâstn,2i); başkasının olmadığına bir işaret olmak üzere de, "Ben, O'ndan başka tanrılar edinir miyim?" demiştir ki, böylece, "Allah'tan başka tanrı yoktur" ifâdesinin manası tahakkuk etmiştir.

Bu ayetle ilgili olarak, güzel olan başka nükteler de vardır:

a) Cenâb-ı Hak bu ifadeyi istifham üslubuyla zikretmiştir ki, bu üslûbda, o işin çok açık ve net olduğu manası yatmaktadır. Zira, bir şeyden bahsedip de, meselâ, "edinmem" diyen kimsenin bu sözünü duyan kimse, ona, "Niçin edinmezsin?" der, ve ona^bunun sebebini sorar. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, "edinir miyim?" buyurunca, onun bu sözü, haber verme anında, talep edilen o sebebi beyana gerek bırakmaz. Buna göre sanki bu şahıs, "Sana danıştım, o halde bana yol göster" der, bunun üzerine kendisine danışılan kimse, düşünmeye başlar. Böylece o ona sanki, "O İş hususunda düşün. Böyle yaparsan sen meseleyi ben sana haber vermeksizin anlarsın" demiş olur.

b) Ayetteki, ifadesi de söyleşi ilginç bir hususiyet taşımaktadır: Bu zât, "Beni yaratan " ifadesiyle, Allah'a ibâdet ettiğini beyan edince, O'ndan başkasına ibadet etmenin caiz olmayacağını beyan etmiştir. Çünkü eğer bu zât, Allah'dan başkasına ibadet etmiş olsaydı, o zaman, Allah'dan başka mâbud edinmiş olduğu bütün şeriklere ibadet et­mesi gerikirdi. Çünkü her şey, muhtaçtır; fânidir, sonradan meydana gelmedir. Binâen­aleyh şayet bu zât, "Ben ilâhlar edinmem" demiş olsaydı, o zaman ona, "Bunda iki farklı durum muhtemeldir: "Seni yaratandan başkasını tann edinirsen, hadsiz sayıda tanrı edinmen gerekir. Yok eğer senin İlahın senin rabbin ve halikın ise, bu takdirde senin başka ilahlar edinmen caiz değildir" denirdi.

c) Ayetteki, tabiri O'ndan başkasının ilâh olmadığına bir işarettir. Çünkü, tanrı edinen, ilah olmaz, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ne eş ne de oğul edindi" (cin, 3) ve "Hamd, oğul edinmemiş olan Allah'a mahsustur"(tsrâ, m) buyurmuştur. Çünkü Allah'ın hakiki anlamda oğlu olmaz, bu caiz de değildir. Hristiyan'ar ancak, "Allah İsa'yı oğul edindi" demişler ve İsa'ya "oğul" adını vermişlerdir. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Allah oğul edinmedi" (Isrâ, m) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, kendisi hakkında, "O'nu bir vekil edin" (Mozzemmii, 9) buyurmuştur. Çünkü O, "(O), doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde, güvenek ve dayanak olarak O'nu tut" (Müzzemmiı, 9) buyurmuştur da denilemez. Çünkü biz diyoruz ki bu, yeni bir şeydir: Zira insanın, başlangıçta sabrı az ve gücü kuvveti ise yetersizdir. Binâenaleyh, insanın dünyevî sebepleri bir kenara iterek, "Ben tevekkül ettim" demesi caiz değildir. Çünkü içimizden herhangi bir kimsenin, artık hiçbir şeyle meşgul olmayacağını; çocuklarını ihtiyaç içinde bırakacağını; ailesine, nafakalarını iletmeyeceğini; ümidi de, Zeyd ve Amr'ın bağışlarına bağlı olduğu halde mescidde oturacağını söylemesi hiç de güzel değildir. Ama ne zaman ki kalbi ibadetle güçlenir, başkası şöyle dursun kendini de unutur, bütün kalbi ile Rabbinin ibadetine yönelir, dünyayı ve dünyevî sebepleri bırakır da işini Allah'a havale ederse, işte bu durumda ebrârdan ve ahyârdan olur. İşte bu sebeple Allah, Resulüne, "Sen bütün işlerin, Allah'ın kudret elinde olduğunu bildin. Allah'ı gerçek manada tanıdın. Doğunun, batının, doğuda batıda ve İkisi arasında bulunanların Allah'ın emriyle olduğuna ve ihtiyaçların giderilmesinin kendisinden istendiği yegâne ilahın O olduğuna kesinkes inandın. Öyleyse O'nu vekil edin ve bütün işlerini O'na havale et. Çünkü sen, daha önce de, helâl kazanç elde edenlerden olduğun halde, artık şimdi helâl kazançla emredilenlerin derecesinden daha yükseğe yükseldin" demiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O halde, dayanak olarak O'nu tut" (Müzz«mmn. 9) emri, "bütün işlerinde..." demektir.

Ayetteki, "bana hiçbir surette fayda vermez" ifadesi hakkında şu iki izah yapılabilir:

a) Bu ifade tıpkı bir vasıf gibi olup, sanki o zât, "Rahman, bana bir zarar vermek istediğinde, bana hiçbir faydası dokunmayan ilâhlar edinir miyim hiç?!" demek istemiştir.

b) Bu ifade, müste'nef bir cümle olup, buna göre bu şahıs sanki, "Allah'ın dışında ilâhlar edinmem" demek istemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer Rahman, bana bir zarar vermeyi dilerse, onların şefaati hiçbir surette fayda vermez. Onlar, beni asla kurtaramazlar" buyurmuştur. Bu ifadeyle alâkalı birkaç mesele vardır: [52]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hak, buyurmuş da, dememiştir. Yine "Allah bana herhangi bir zarar dilerse sizin Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun bu zararını giderebilirler mi?" (zomer, 38> buyurmuş, ama dememiştir. Niçin?

Biz diyoruz ki: Fiil, tek bir mef'ûl aldığında, tıpkı lâzım fiilin, meselâ Arapların "Onu götürdü; onu çıkardı" sözlerinde olduğu gibi, harf-i çerle müteaddi olması gibi, ikinci mef ûlü harf-i çerle alır. Sonra, belagat ehli olan, konuşan kimse, harf-i cersiz olan mef'ulü ötekinden Öne alır; harf-i cerli olanı ise sonraya alır. Binâenaleyh meselâ bir kimse, "Falancanın durumu nasıldır?" dediğinde, karşı taraf, "Ona, hükümdar hassaten ikram etmiş ve nimetlerini vermiştir" der. Beriki, "Hükümdarın ikramı nasıl?" dediğinde, ötekisi, "Hükümdar, o ikramını Zeyd'e tahsis etmiştir, (başkasına değil)" der, böylece, sorulan şeyi harf-i cersiz olarak getirmiş olur. Çünkü esas amaç budur.

Bunu iyice anladığına göre, şunu bil ki, şu anda tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin maksadı, kulun, Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufu altında olduğunu; onu dilediği gibi evirip çevirdiğini; dilerse sıkıntılara sokacağını ve yine dilerse bolluklara gark edeceğini beyân etmektir. Yoksa esas maksat, zararın beyânı değildir. Nasıl böyle olmasın ki? Bu sözü söyleyen, Allah'ın vaadinin hükmüne İman etmiş olduğu İçin, O'nun rahmet ve nimetini uman, halis bir mü'min kimsedir. Bu hususu, o zâtın daha önceki, "Beni yaratan zâta" şeklindeki sözü de destekler. Çünkü bu zât da, kendisini, fıtratın (fatara fiilinin) mef'Ûlü yaparak, "Beni yarattı" demiştir. Aynen bunun gibi, yine kendisini "İrâde" fiilinin mef'Ûlü yaparak, "bana... dilerse" demiştir. Ayetteki, "zarar" kelimesi ikinci derecede zikredilmiştir. Allah Teâla'nın, (zümer, 38) ifadesinde de durum aynıdır. Çünkü maksat, halin, Allah'ın dilediği gibi olduğunu belirtmektir; yoksa burada esas maksat olarak zarar zikredilmem iştir. Bu ayetteki izomer, 38) mananın böyle olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetten Önce getirdiği, "Allah kuluna yetmez mi?"(zomer, ao) ifadesi desteklemekledir ki bu da, "O, benim iradem altındadır" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Size bir fenalık dilerse Allah'dan sizi koruyacak kimdir?" (Ahzto, i?) ayeti de desteklemektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, burada bu sıraya muhalefet etmiş, zarar demek olan "es-sû'u" kelimesini harf-i cersiz mef'ûl yapmış, mükellefi yani f& ifadesini de harf-i cerli olarak getirmiştir. Bu böyledir, zira buradaki maksat, korkutmak için zararı zikretmek ve onların da bu zarara mahal olduklarını, (yani bunu hak ettiklerini) belirtmektir. Nasıl böyle olmastn ki? Onlar, küfürleri sebebiyle o azabı hak etmiş ve ona müstehak olmuşlardır. Böylece burada, onlart men etmek için, esas maksat olarak zarar zikredilmiştir.

İmdi eğer, "Allah, rahmeti de bu şekilde zikretmiştir. Çünkü "Yahut size bir rahmet dilerse"(Ahzâb, 17) buyurmuştur" denilirse, biz deriz ki: Burada da esas maksat, "rahmet" kelimesinin zikredilmesidir. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, bundan hemen sonra, "Onlar, Allah'dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulamayacaklar" (Ah*4b. 17) buyurmuş olmasıdır. Cenâb-ı Hak burada rahmeti, hasr üslubuyla yapılan taksimatla hasıl olan şeyi ve durumu tamamlamak için zikretmiştir. Durum, "Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Sen de ki: "Allah size bir zarar diler, yahut size bir fayda dilerse Allahfm kazasından) herhangi bir şeyle sizi kim koruyabilir?" pim, n) ayeti hakkında düşündüğünde de böyledir. Çünkü burada esas maksat, kâfirlerle konuşmaktır. Fayda ise, taksimatla meydana gelen hasr işine tabi olarak ondan Ötürü zikredilmiştir. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın, "Doğrusu Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır"'{Fetih, 11) ayetidir. Çûnkû bu, korkutmak için getirilmiş olan bir İfadedir. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Her halde ya biz, ya siz mutlak bir hidayet, yahut apaçık bir sapıklık üzerindeyiz" ıs*»», 14) ayeti gibidir ki, bu ayette denilmek istenen, "Ben hidayet üzerindeyim, siz ise, sapıklıktasınız" manasıdır. Binâenaleyh, şayet bu z&t da, herhangi bir engelin mani olmasından ötürü böyle söyleyecek olsaydı, o zaman sözünü, böyle bir taksimatla yapardı da şöyle derdi: "Burada maksadım, başınıza gelen zararı belirtmektir" İşte bu engeli savuşturmak için, burada hem zararı hem de faydayı ifade etmiştir. [53]

Rahman İsminin Hususiyeti

Burada, Zümer Sûresi'nde ise, (zomar, 38) buyurulmuştur. Binâenaleyh, orada, mazî sîgasını ("diledi"); burada, muzarî sığasını ("dilerse") tercih etmesinde; burada, dileyen zâtı "Rahmin" ismiyle; orada ise, "Allah" ismiyle getirmiş olmasındaki hikmet nedir? Biz deriz ki: Mazi ve muzari meselesine gelince, şart cümlesindeki maziyi muzari haline getirir. Bu böyledir, ara burada daha Önce bahsedilen şey, meselâ (Yasin, 23; Yasin, 22)

ifadelerinde olduğu gibi, muzari sığalardır. Orada daha önce zikredilen ise, meselâ (zomer,38) ifadesinde olduğu gibi, mazi sîgasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinden önce zikredilenin muzari sîgasıyla, (Enam, 16) kelimesi olmasından dolayı, yine aynı ayetin peşinden "Allah sana bir zarar dokundurursa" (En'am. 17) ayetinde ve "Eğer asî olursam, korkarım " (En'ım, 15) ayetinde de böyledir. Bunun hikmeti şudur: Kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, kendilerinin taptıkları o sutlardan ona bir zarar isabet edeceğini söyleyerek, tehdit ediyorlardı. Buna göre -iabfbu'n-Naccâr sanki, "Sizden korkutma sâdır olmuştur. Bu ise, sizden daha önce oe sudur etmiş olan sözdür. Bu sizin âdetinizdir" demiştir. Burada ise bir gerçeği iyice belirlemek için bir mü'minin söylediği yeni bir cümle sözkonusudur. Bunun cevabı şudur: Bu, onlardan sudur etmesi mümkün olan şeydir. Binâenaleyh, bu iki durum, birbirinden farklıdır.

Orada (zümer. 36), irâde eden zâtın, Allah ismiyle getirmesi meselesine gelince, biz diyoruz ki: Biz daha önce, vâcibü'l-vücûd olan zâta mahsus iki isim bulunduğunu, bunların da Allah ve Rahmin kelimeleri olduğunu zikretmiştik. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "De ki: "Gerek Allafy diye çağırın, gerek Rahman diye çağırın. Hangisi ile dua ederseniz edin, en güzel isimler O'nundur"(\an. 110) buyurmuştur. "Allah" kelimesi, heybet ve azamet ifade eder. "Rahmin" kelimesi ise, şefkat ve merhamet manaları tedaî ettirir. Burada, Cenâb-ı Hak kendisini, "Allah intikam sahibi, mutlak birgalib değil midir?" (zomer, 37) diyerek, İzzet ve intikam sahibi olmakla da tavsif etmiş, "Onlara, "o gökleri, o yeri kim yaram..." çmmt. 38) ifadesiyle de, kendisinin ululuğuna delâlet eden hususu zikretmiş, böylece de kendisinin azametine'delâlet eden ismi getirmiştir. Burada ise, "Beni yaratan zât" ifadesiyle, rahmetine delâlet eden şeyi getirmiştir. Çünkü yaratılma işi, diğer nimetler için Öncelikle olması gereken bir nimettir. İşte bu sebeple o zât önce, "Eğer Rahman, bana bir zarar vermeyi dilerse" demiş, daha sonra da, insanlardan sudur eden tertibe göre, "Onların şefaati, bana hiçbir surette fayda vermez. Onlar beni asla kurtaramazlar" elemiştir. Bu böyledir, zira, kendisine bir şahsın zarar verebildiği şahıstan zararı def etmek isteyen kimse, bunu en güzel bir biçimde savuşturur. Böylece de, önce ona, aracı olmak ister. Eğer kabul ederse ne alâ, aksi halde, onu ister de, "Bana onların şefaati lazım değil; onlar beni herhangi bîr şekilde kurtaramazlar" der. Bu ayetlerde, Cenâb-ı Hak tarafı nazar-ı dikkate alındığında, Allah'ın, her yönden mâbûd bir zât oluşunun beyanı söz konusudur. Çünkü O, yaratandır, Rab'dır. Mâlik'tir, ihsan da ister bulunsun isterse bulunmasın, her halükârda ibâdete müstehaktır. İhsanına nisbetle Rahmân'dır; O'ndan duyulan korkuya nazaransa, o zararları def edendir. Böylece, O'nun dışında kalanların hiçbir surette ibâdete müstehak olmadıklarının beyânı ortaya çıkmış olur. Çünkü, ibâdeti gerektiren sebeplerin en aşağısı, bu ibadetin, kötü bir günde kişinin lehine ve yararına olacağı için yapılmasıdır. Halbuki Allah'ın dışındakiler, Allah dilemediği müddetçe, hiçbir şeyi savuştu ram azlar. Yok, eğer Allah dilerse, zaten def ediciye de ihtiyaç kalmaz. [54]

Şehidin Mükafaatı

"Şüphesiz ben, o takdirde mutlaka apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Gerçek, ben Rabbinize iman ettim. İşte bunu benden duyun. (Ona) "gir cennete" denildi. (O da) "Ne olurdu, kavmim bilselerdi..." dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni, (cennetle) ikram olunanlardan kıldığını!"

(Yasin, 24-27).

Ayetteki, "Şüphesiz ben, o takdirde mutlaka apaçık bir sapıklık içindeyimdir" cümlesi, "Eğer ben bunu yaparsam, ben apaçık bir biçimde sapıtmış olan bir kimse olmuş olurum" demektir. Buradaki, "mübîn" kelimesi, "fail" manasındadır. Bu tıpkı, aksinin yani "fail''in, meselâ "etim" İfadesinin "mü'ftm" manasında olması gibi, "müfit" manasına gelmesi gibidir. Şöyle de denebilir: "Dalal-I mübîn", "bakanlara, durumu apaçık ortaya koyan, anlatan" demektir ki, doğru olan birinci izahtır. Daha sonra "Gerçek, ben Rabbinize iman ettim. İşte bunu, benden duyun" buyurulmuştur.

Buradaki, "Rabbiniz" ifadesiyle kime hitap edildiği hususunda şu İzahlar yapılmıştır:

a) Bunlar, gönderilen o elçilerdir. Müfessirier şöyle demişlerdir: O müşrik topluluk, o zâtı öldürmek için ona hücum ettiler de, bunun üzerine o da, o elçilerin yanına sokularak, "Ben sizin Rabbinize iman ettim. O halde şimdi benim sözümü duyun da, bana şahit olun" dedi.

b) Bunlar, o kâfir topluluktur. Buna göre sanki bu zât, onlara nasihat edip de, nasihat onlara tesir etmeyince, "Ben, iman ettim. Şimdi beni dinleyin" demiştir.

c) Bununla, bu sözü dinleyenler ve duyanlar kastedilmiştir. Buna göre bu zât, genel anlamda, "şimdi beni dinleyiniz" demiştir ki, bu tıpkı bizim bir vaiz efendinin: "Ey miskin, ne kadar da tûl-i emel sahibisin ve amelin de ne kadar azdır" dediğinde, onun, bu sözüyle, bunu duyan herkesi kastettiğini söylememiz gibidir.

O zâtın, "İşte bunu, benden duyun" ifadesinde şu incelikler bulunur:

a) Bu, teennî ile hareket eden ve tefekkürde bulunan bir kimsenin diyeceği bir sözdür. Çünkü o, "Beni dinleyiniz" demiştir. Zira konuşan kimse, kendisinin sözünü dinleyen bir grubun bulunduğunu bildiği zaman o zaman, (rastgele konuşmayıp)

düşünür.

b) O, kavmin dikkatini çekmiş ve "Ben size yaptığınızı haber verdim ki, "Niçin, durumunu bizden gizledin? Şayet açıktan açığa hareket etseydin, biz de seninle beraber iman ederdik" demeyesiniz diye" demiştir.

c) Buradaki, "dinleme" ifadesiyle, kabul etmek anlamı kastedilmiştir. Nitekim bir kimse, "Falancaya nasihat ettim de, sözümü dinledi, yani kabul etti" der.

Buna göre sen şayet, "O zât, daha önce, "Ben niye beni yaratana ibadet etmeyecek misim?" demiştir. Burada ise, "Rabbime iman ettim" dememiş, "Rabbinize iman ettim" demiştir. Niçin?

Cevap: Biz diyoruz ki, buradaki hitabın o elçilere olması halinde, mana açıktır. Çünkü o zât, "Ben sizin Rabbinize iman ettim" deyince, o zaman o elçilerce, bu zâtın onların sözünü kabul ettiği ve kendisine davet ettikleri o Rabbe iman etmiş oldukları anlaşılmış olur. Binâenaleyh şayet bu zât, "Rabbime" demiş olsaydı, belki de elçiler, "Her kâfir, benim Rabbim vardır. Ben, Rabbime iman ettim" derdi. Ama, buradaki hitabın, kâfirlere olması durumunda, bu ifadede Cenâb-ı Hakk'ın birliğini beyân bulunmaktadır. Zira bu zât, önce "Ben niye beni yaratana ibadet etmeyecek misim?" deyip, sonra da, "Rabbinize iman ettim" deyince, onun bu sözünden, "Benim ve sizin Rabbiniz tektir ve bu Rab, beni yaratan zâttır ki O, aynı zamanda sizin de Rabbinizdir" demek istediği anlaşılmış olur. Ama bu zât şayet, "Rabbime iman ettim" demiş olsaydı, o zaman kâfir de, "Ben de benim Rabbime iman ettim" derdi. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah hem bizim hem de sizin Rabbinizdir" (Şûr», ıs> ayeti de böyledir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Ona) "gir cennete" denildi"buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili olarak iki izah yapılır:

a) O önce öldürüldü, sonra da ölümünü müteakip kendisine, "gir cennete" denildi.

b) Onun, "iman ettim" demesinin peşinden, ona, "gir cennete" denildi.

Birinci izaha göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "(O da) Ne olurdu kavmim bilselerdi..." ifadesi, o zâtın bu sözü ölümünden sonra söylediği; Allah'ın, onun bu sözünü haber verdiği manasına gelir.

İkincisine göre ise o bu sözü hayatta iken söylemiş olur. Buna göre o sanki, kendisinin cennete gireceklerden olduğunu o elçilerden duymuş, onları tasdik etmiş, buna kesinkes inanmış ve bunun böyle olduğunu bilerek, "Keşke kavmim de, benim bildiğimi bilselerdi, böylece de, benim iman ettiğim gibi, iman etselerdi!" demiştir.

Ayetteki "denildi" ifadesinin manası hususunda, o vaktin ne zaman olduğu hususunda iki izahın yapılması gibi, iki izah yapılmıştır:

a) Bu kelime, kavl masdarındandır.

b) (Bu), "gir cennete" demektir. Ki bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın "Onun emri, bir şeyi dilediği zaman, ona sadece, "ol" demesinden ibarettir. O da oluverir"{YMn.eg ayetindeki gibidir. Çünkü burada, "söylemek" manası kastedilmemiştir. Tam aksine, bununla fiil kastedilmiştir. Yani "O, o işi hemen o anda, araya hiçbir zaman girmeksizin yapar" demektir. Durum, "Denildi ki: "Ey arz, suyunu yut" (Hüö. 44) ayetinde de böyledir ki, bu, arzın o suyu yutar hale gelmesi demektir. (Yani burada, demek işi söz konusu değildir).

Ayetteki, "Rabbimin beni bağışladığını..." ifadesi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Buradaki mâ, istifhamiyyedir. Buna göre sanki o zât, "keşke kavmim, Rabbimin beni neden ötürü bağışladığını bilselerdi de, böylece onlar da onunla meşgul olsalardı!" demek istemiştir. Bu görüş zayıftır. Aksi halde, (istifham olması halinde), en güzel olan hal mâ'nın elifinin hazfedilmesi hali olurdu. Çünkü Arapça'da, <* "neden?" "ne hususunda?" neden?" denilir.

b) Bu mâ haberiyyedir. Buna göre sanki, "Ah kavmim, Rabbimin beni kendisinden dolayı bağışladığı şeyi bilselerdi!" demiştir.

c) Buradaki mâ masdariyyedir. Buna göre o zât sanki, "Ah, kavmim Rabbimin bana olan mağfiretini bilselerdi!" demek istemiştir. Tercihe şayan olan son iki izahtır.

Daha sonra O, "Beniikram olunanlardan kıldığını (bilselerdi)" demiştir. Biz, iman ve amel-i sâtihin, iki şeyi, yani ilahi mağfiret ve İlahî İkramı sağladıklarını daha önce söylemiştik. Bu, "İman eden ve s&lih ameller işleyenler var ya, işte bunlar için bir mağfiret ve kerîm bir rmk vardır" (hkc, so) ayetinde de böyledir. Burada bahsedilen zat da, sâlih ve mü'min kimselerdendir. İkram olunan kimse ise, hor ve hakir kılınan gibi değildir. Kişiyi ihtiyaç içerisinde bırakmak, onu hor ve hakir kılmak; kişiyi zengin kılmak da ona ikram etmektir. Böylece Allah, sâlih kullarını, hiç kimseye muhtaç etmez, onun bütün ihtiyaçlarını kendisi giderir. [55]

İmandan Geri kalanlar

Cenâb-ı Hak, bu zâtın durumunu anlatınca, kavminden ona karşı çıkanların ve imandan uzak duranların hallerini de, onların çok hızlı bir şekilde helak olunduklarına işaret olarak, şöyle buyurup anlatmıştır:

"Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu (bile) indirmedik, indiriciler de değildik. Bir tek sayhadan başka birşey değildi bu. Artık hemen sönüverdiler"

(Yâsin, 28-29).

Bu böyledir, çünkü Allah Teala'nın, onları helak etmek için, bir ordu göndermeye ihtiyacı yoktur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [56]

Meçhul Siganın Manası

Cenâb-ı Hak burada, "indirme" fiilini kendisine isnad ederek, ''indirmedik" buyurmuştur, Mü'minlerin durumunu

beyan ederken ise, "demek" fiilini, meçhul olarak getirerek, "Ona cennete gir" denildi" buyurmuştur. Çünkü azab etme, heybeti gerektiren şeylerdendir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, o azabtan bahsederken, saygı ifade eden bir üslûpla, "Biz indirmedik" buyurmuştur. Diğer ifadede ise, "denildi" buyurmuştur. Böylece onun melekler tarafından tebrik edildiğine işaret edilmiştir. Çünkü o zâta, her gören melek ve sâlih,' 'Orada ebedî kalmak üzere haydi cennete gir" demiştir. Kur'ân'ın pek çok yerinde, "Haydi gir" denildi" ifadesi kullanılmıştır. Bu, o girişin bir ikram ve törenle olan bir giriş olduğuna İşaret etmektedir ve tıpkı bir gelinin, herkesin gözü önünde ve herkesin tebrikleriyle, o süslü gelin odasına girmesi gibidir. [57]

Kavm Mefhumu

O zat, oradaki cemaatin, kendilerinin kavmi olmasına elçiler daha uygun iken, niçin oradakileri kendine nisbetle, "ey kavmim" demiştir? Çünkü bir insanın kavmini, kendi sülâlesi ve arkadaşları teşkil eder. Resul (elçi) İse,

gönderilen bir elçi olduğu için, bütün insanlar ve kendilerine gönderildiği herkes, onun kavmi sayılır. Bu, şu iki sebepten ötürüdür:

a) Bu, aynı kabileden olan ve biri iman etmiş olması sebebiyle, son derece izzet ve ikram gören, diğeri ise inkarı sebebiyle, alabildiğine hor ve hakir kılınan iki kimsenin arasındaki farkı ortaya koymak içindir. Çünkü bu iman eden zat da, neseb bakımından o kavimdendi.

b) Bu İlahi azab, o zatın akrabalarının başına geldi. Çünkü o elçilerin kavmi olan başka kimseler, onlara İman etmişlerdi. Dolayısıyla bu azab, onların başına gelmedi. [58]

Gök Ordusu

Allah Teâlâ, daha önce de hiç kimseye, bir (gök) ordusu indirmediği halde, bu indirmeyişi, bu zatın Ölümünden sonrası için zikretmiştir, bunun hikmeti nedir?

Cevap: Diyoruz ki: Onların bu azabı hakedişleri, o zâtın ölümünden sonra olmuştur. Çünkü oniar, küfürde ısrar edip, ki bir gösterdiler. Böylece Cenâb-ı Hak, o helak edişin bir ordu ite olmadığını beyan buyurmuştur. [59]

Dördüncü Mesele

Hak Teâlâ onlara, gökten hiçbirşey indirmediği ve yerden de bir ordu göndermediği halde, ayette "gökten"

buyurmuştur. Bunu gökle kayıtlamanın hikmeti nedir?

Cevap: Buna şu iki yönden cevap verilebilir:

a) Burada kastedilen mana, "Biz onların üzerine gökten gelen bir emir ile, bir ordu göndermedik" şeklinde olabilir, böylece de (hem göğü, hem yeri içine alan) genel bir ifade olur.

b) Bu azab onlara gökten indi. Bundan dolayı, Hak Teâlâ, inen şeyin azameti olan bir ordu değil, ancak onların ocaklarını söndüren, memleketlerini alt-üst eden bir sayha olduğunu bildirmişir. [60]

Beşinci Mesele

Ayetteki, "indirmedik" ifadesi de, o azabın gökten inmiş olmadığını gösterdiği halde, yeniden, "indiriciler de

değildik" denilmesinin hikmeti nedir? Diyoruz ki: Hak Teâlâ'nın, "Değildik" ifadesi, "İndirmemiz uygun da olmaz. Çünkü durum, bu olmaksızın da yerine gelir. Bundan dolayı indirmedik, indirmeye ihtiyaç da duymadık" manasınadır. Yahut şöyle deriz: "Ayetteki "indirmedik", "indiriciler de değildik" ifadeleri, "Bu hadisede indirmedik" ve "Diğer hadiselerde de indirmiş değildik" manasınadır.

İmdi eğer, "Allah Bedir savaşında ve diğer bazı savaşlarda ordular indirmiştir. Çünkü, "(Aİlah) sizin görmediğiniz ordular indirdi" [Mudb, 9) buyurmuştur" denilirse, deriz ki: Bu, Hz. Muhammed (s.a.s)'in şerefinin yüceliğinden dolayıdır. Aksi halde, o Mekke müşriklerinin kökünü kazımak için, bir tek meleğin kanadının, tek tüyünü hareket ettirmesi bile yeterdi. Hz. İsa (a.s)'nın elçileri ise, Hz. Muhammed (s.a.s) derecesinde değillerdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Olay, bir tek sayhadan başka birşey değildi" ifadesi ile, olanları anlatmıştır. Zemahşeri bu ifadenin, "Bu şey ancak bir tek sayha idi" şeklinde olduğunu, fiilin müzekker olmasının asıl olduğunu, ama fiilin, kendinden sonra gelen ve açıklayan kelime olan, "sayha" kelimesinden ötürü müennes getirildiğini söylemiştir. Ayetteki, "bir tek" ifadesi, bu işin Allah'a çok kolay olduğunu te'kidle gösteren bir ifadedir. [61]

Derhal Sönüverdiler

Cenâb-ı Hakk'ın "Artik hemen sön üverdiler" ifadesinde, bu helakin çok hızlı olduğuna bir işaret vardır. Çünkü onların sönüp mahvolmaları, o sayha ile anında, derhal meydana gelmiştir. Onların halinin "sönme" olarak anlatılması çok güzeldir. Çünkü canlı olanda, çokça hararet (sıcaklık) vardır. Ne zaman bu (umûd) harareti fazla olursa, gazab (öfke) ve şehvet de o nisbette artar ve ileri olur. Onlar da böyle ateşli idiler, öfkeli oluşları, kendilerine nasihat eden mü'min bir kimseyi öldürmelerinden de anlaşılmaktadır. Şehvetli oluşları da, o andaki bazı (geçici) dünya lezzetlerini elden kaçırmama gayretiyle, devamlı olan (ahiret) azabını hesaba katmamalarından anlaşılmaktadır. Binâenaleyh onlar, cayır cayır yanan ateş gibi, hararetli İdiler. Bir de, onlar tıpkı ateş ve ateşten yaratılan varlıklar (şeytanlar) gibi, zorba ve kibir taslayan kimselerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onlar hemen sönüverdiler" buyurmuştur.

Burada, şöyle bir başka izah da yapılabilir: Dört ana unsurun bazısı, varlığın, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı şekildeki tabiattndan kaynaklanır, bazıları ise, Allah'ın iradesiyle oluşur. Binâenaleyh taşlar, su olabilir, sular taş olabilir. Aynen bunun gibi, kaynadığında su, hava (buhar) olur, hava da soğuduğunda su (yağmur) olur. Fakat bu, bir müddet için âdeten böyle olur. Ama hava, ateş; ateş de kısa zamanda yanıp-sönme ile hava hâlini alır. İşte bu sebeple, Allah Teâlâ, "onlar o sayha sebebiyle söndüler" demiştir. Binâenaleyh hız bakımından büyük bir ateşin sönmesi, bir kandilin ve alevin sönmesi gibi olur. [62]

Pişmanlık

"Ey kulların (gönlüne) çöken pişmanlık! Onlar, kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla istihza ederlerdi"

(Yasîn, 30).

Bu, "İşte şimdi hasret vaktidir. O halde ey hasret (pişmanlık) haydi gel, tam zamanınl" demektir. "Hasref'in nekire oluşu, pişmanlığın çokluğunu gösterir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

İbâd (kullar) kelimesinin elif-lamı, şu iki manaya gelebilir:

a) Ahd (belirlilik) ifade edip, "O sayha tarafından mahvedi­len kullar" demektir. Buna göre mana, "Ey bu kultar için olan pişmanlık!" şeklindedir.

b) Bu, cins ifade eder ve "Yalanlayan bütün kâfir kullar cinsi" kastedilmiş olur. [63]

Failin Hazfi

"Bu pişmanlığı duyanlar kimlerdir?" Diyorum ki bu hususta şu izahlar yapılabilir;

a) Burada gerçekte pişmanlık duyan yok. Çünkü bu ifadeden maksad, o azab gerçekleştiğinde, bir pişmanlık da gerçekleştiği için, o ânın, böyle pişmanlığı davet etme vakti olduğunu beyân etmektir. Burada gramer (nahiv)bakımından şöyle bir inceleme yapılabilir: Herhangi bir maksad taalluk etmediği zaman, bazan mef'ûl zikrediImeyebilir. Nitekim, "Falanca verir, vermez" denilir. Burada verilen birşey yoktur. Çünkü maksad, onun verip vermeme gücünü göstermektir. Mef'ûlün böyle hazfi çoktur. Bizim konumuzda ise, fail hazfedilmiştir. Failin hazfi ise azdır. Bu hususun izahı, işte biraz önce bahsettiğimiz gibi, burada hasret (pişmanlık) duyanı zikretmenin, esas anlatılmak istenen şey olmamasıdır. Aksine burada esas anlatılmak istenen şey, böyle bir pişmanlığın, o vakitte olmasıdır.

b) Bu sözü, mecazî olarak, o işin vehametini belirtmek için, Allah Teâlâ söylemiştir. Bu durumda bu ifade, Allah hakkında diğer ayetlerde kullanılan, gülme, unutma, alay etme, şaşma ve temenni etme gibi lafızlar cümlesinden (mecazî manada) olmuş olur. Yahut da diyoruz ki: Bu gibi ifadeler bunu söyleyenin pişmanlık duyması manasına değil, aksine böyle bir pişmanlığın olduğunu haber verme manasınadır. Bu durumda, Hak Teâlâ'nın bu sözü mecazî manada söylediğini belirtmeye ihtiyaç kalmaz. Deriz ki: O, münâda (sesleniş) olması hariç, hakiki manada olmak üzere, bir haber vermektedir. Çünkü bu ifade, nida olması halinde, bu Cenâb-ı Hak için mecaz olup, esas maksad haber vermedir.

c) Bu pişmanlığı duyanlar, üzülen müslümanlar ve meleklerdir. Baksana, anlatıldığına göre, Habibü'n-Neccâr, kendisi Öldürülürken, "Allah'ım, kavmime hidayet ver" demiş, öldürüldükten sonra ve "Haydi gir cennet" denildikten sonra da, "Ah, keşke kavmim bilebilselerdi ki..." demiştir. Binâenaleyh bir müslümanın, bir kâfire bile üzülmesi ve onun aleyhine olan şeylere hayıflanması mümkündür. [64]

Üçüncü Mesele

"Hasret" kelimesi, tenvinle veya alâ harf-i cem olmaksızın, izafetle, şeklinde de okunmuştur. Yine, vaslı vakıf (duruş) gibi yaparak, hâ ile şeklinde de okunmuştur. [65]

Dördüncü Mesele Buradaki "kullar" ile kimler kastedilmiştir? Diyoruz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bunlar, o üç elçidir. Sanki kâfirler, meşakkat ve sıkıntı

başgösterince, o elçiler için, "Vah yazık oldu! Keşke şu anda olsaydılar, onlara iman ederdik" demişlerdir.

b) Bunlar, Habtb'in kavmidirler.

c) Bunlar, kâfir olup, küfürde ısrar eden ve kibir taslayan herkestir. Birincisine göre, "kullar" mü'minler için kullanılmış olup, tıpkı, "Senin benim kullarım özerinde bir hükümranlığın (nüfuzun) yok, (ey şeytan)" {Hicr, «) ve "Ey kendilerine karşı müsrif olan kullarım" (Zümar, 53) ayetlerindeki "kullar" gibidir. İkincisine göre ise bu, kâfirler için kullanılmış olur. Mutlak manadaki kul ile, Allah'a nisbet edilen kullar arasında fark vardır. Çünkü şerefli olana nisbet edilme, nisbet edilene şeref kazandım-. Nitekim mesela "Beytullah" (Allah'ın evi) dersin. Bu izâfetli ifâdedeki şeref, sırf "el-Beyt" (o ev) cenilmesinde yoktur. Buna göre, "Rahmân'ın kullan" (Furtan, 63) ifadesi, tıpkı, ''kullarım"(hict, 42) gibi olur. "Allah'ın kulları" ifadesi de böyledir. [66]

Peygamberle Alayın Cezası

Cenâb-ı Allah, bundan sonra, onların pişmanlıklarının sebebini de, "O "Onlar kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla istihza ederlerdi" buyurarak açıklamıştır. O nedametin sebebi, budur. Çünkü bir padişah çöle gelip kendisini bir şahsa tanıtsa ve ondan çok kolay bir hizmet istese, ama o, padişahı "Sen padişah değilsin" diye yalanlasa ve istediği hizmeti yapmasa, sonra da o padişah tahtına geçip otursa ve bu şahıs huzuruna varıp, onun gerçekten padişah olduğunu anlasa, onun duyacağı bu pişmanlıktan daha büyüğü yoktur. İşte o elçilerin durumu da böyledir: Bunlar da birer padişah gibi idiler. Hatta Allah'ın, onları şereflendirip, padişahları onların kapıcısı kılması bakımından, padişahlardan daha büyüktürler. Çünkü Allah, "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabî olun ki, Allah da sizi sevsin ve bağışlasın"{Animrân, ai) buyurmuştur. Bu elçiler de gelmişler, kendilerini tanıtmışlar. Ama üzerlerinde görülecek maddî bir büyüklük alameti yoktu. Kıyamet günü veya o sıkıntı başgösterdiğinde, onların Allah nazarında büyüklükleri, davet ettikleri şeyin de, menfaati kutlara raci olacak olan, ibâdet gibi kolay bir şey olduğu, üstelik bu davetlerine karşılık hiçbir ücret de istemedikleri iyice ortaya çıkınca, kâfirler tam bir nedamet duyarlar. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü onlar, bu elçilerin dediklerinden yüzçevirmekle kalmayıp, onlarla alay etmiş, işkenceye uğratmış, onları hafife almış ve küçümsemişlerdir. Hak Tefilâ'nın, "kendilerine geldiğinde" ifadesindeki zamirin, Habibü'n-Neccâr'ın kavmine ait olması mümkündür. Yani, "Onlar, üç peygamberden birisi geldiğinde, hasret ve nedametin onların üzerine olacağını söylediğimizden dolayı, mutlaka onunla istihza ederlerdi" demektir. Bu zamirin, küfürde ısrar eden kâfirlere raci olması da muhtemeldir. [67]

İhzaren Getirilecekler

Sonra, Cenâb-ı Hak birincilerin halini beyan edince, o andaki muhataplara şöyle buyurmuştur:

"Kendilerinden evvel nice nesilleri imha ettiğimizi, bunların bir daha onlara dönmez olduklarını görmediler mi? Hepsi de muhakkak, toptan bizim karşımıza ihzâren getirilmişlerdir (getirileceklerdir)"

(Yâsin, 31-32).

Yani, "Geride kalanlar, onlardan öncekilerin başına gelenleri görmezler" demektir. "Haklarında" "ey pişmanlık" denilen kimselerin haklarında, "görmediler mi?" denilen kimseler olduğunu söylemek de mümkündür. Bunun manası; "Vaki olan her helakten önce, hakkı yalanlayan bir toplum vardır ve bu Nuh (a.s) kavmine ve daha öncesine kadar çıkmaktadır" şeklinde olur. [68]

Rücu Etmenin Manası

cümlesi, mana bakımından "helak ettik" ifadesinden bedeldir. Çünkü mana, "Ne de çok helak ettik, onlar helak edişimizin çokluğunu görmediler mi?" şeklindedir ki, bunda, "Onlar, bizim çokça imha etmiş olduğumuz o kimselerin, onlara dönemez olduklarını görmediler mi?" anlamı yatmaktadır. O zaman da bu, "bedel-i istimal" gibi olmuş olur. Zira, "Bunların bir daha onlara dönmez olduklarını..." ifadesi, helak edilenlerin hallerinden bir haldir. Yani, "Onlar, artık onlara bir daha geri dönmeleri mümkün olmayacak biçimde helak edildiler" demektir. O zaman bu ifade, senin, "Zeyd'e bakmaz mısın? Onun terbiyesine ve edebine!" sözün gibi olmuş otur.

Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Bunların bir daha onlara dönmez oldukları..." ifadesinde iki izah şekli bulunur:

a) Bu, "Onlar, artık dünyada bulunanlara bir daha geri dönüşü olmayan bir helak edişle helak oldular" anlamındadır.

b) Bunun anlamı, "Onlar onlara geri dönmezler" şeklindedir. Yani, "Geride kalanlar, artık ne neseb cihetinden ne de doğum yoluyla o helak olmuş olanlara varıp dayanmazlar" demektir ki, bu da, "Biz onları imha ettik ve nesillerini kestik" anlamındadır. Nesli kesmekle birlikte, meydana gelen helak etmenin, daha tam ve daha mükemmel olduğunda şüphe yoktur. Birinci izahın, nakil bakımından daha meşhur olmasına mukabil, ikinci açıklama da aklen daha açık ve aşikârdır.

Cenâb-ı Hak daha sonra "Hepsi de muhakkak, toptan bizim karşımıza ihzâren getirilmişlerdir" buyurmuştur. Allah Teâlâ, imha ettiğini beyan edince, kendisinin helak ettiği kimseleri o hal üzere bırakmayacağını, aksine helakten sonra bir araya getirme, hesaba çekme, medhetme-hapsetme, cezalandırma gibi şeylerin de bulunduğunu; şayet helak ettiklerini o hal üzere bıraksaydı, Ölümün ve helakin bir rahatlık olacağını" açıklamıştır. Bu anlamda olmak üzere söylenmiş olan şu söz ne de güzeldir: "Şayet biz öldüğümüzde öylece bırakılmış olsaydık, ölüm, her dirinin rahatlığı olurdu. Fakat ne var ki biz öldüğümüzde diriltildik (diriltileceğiz) ve bundan sonra, her şeyden sorgulanacağız."

Hakk Teâlâ'nın, ifadesindeki İn edatı hakkında iki açıklama yapılmıştır.

a) Bu nün, şeddeli olan "inne"den muhaffeftir. Lemmâ'daki lâm ise, bu nün ile olumsuzluk nûnunu ayıran I âmu'Mân kadir. Lemmâ'daki "mâ" ise zait olup, manayı kuvvetlendirmektedir. O halde lemmâ kelimesi, şeddesiz olarak lemâ şeklinde okunur.

b) Bu in olumsuzluk ifade etmekte olup, lemmâ da, (illâ: ancak) anlamındadır. Sibeveyh şöyle demiştir: Arapça'da, denilir ki, bunun anlamı, "Senden Allah aşkına (ne) istedimse, sen de onu hemen yaptın" şeklindedir. Buradaki "ancak" anlamındadır. O halde, buradaki kıraat, şeddeli olarak şeklindedir. Ubeyy fbn Ka'b'ın bu ifadeyi, şeklinde okumuş olması da, bu manayı teyid eder. Sibeveyh'in, "lemmâ" kelimesi, illâ anlamında varid olur" şeklindeki açıklaması uygun bir manadır. Şöyle ki lemmâ sanki, bir araya getirilmiş iki nefy harfi olup; bunlar da lem ile mâ'dır. Böylece de olumsuzluk kuvvetlenmiş olur. İşte bundan dolayıdır ki, "(O), muhakkak ki yaptı" diyen kimseye cevap verirken, "Hayır, şu ana kadar yapmadı"; yaptı" diyen kimseye cevap verirken de, "yapmadı" denilir. (illa edatı ise, sanki ve dan meydana gelmiş olan bir nefy edatıdır. Buna göre, nefy edatlarından birisi diğerinin yerine kullanılmış olur.

Zemahşerî şöyle demiştir: "Eğer birisi, ile aynı anlamdadır. O halde daha nasıl olur da, başına tâm harfini getirerek kelimesi kelimesinin haberi tutulabilir? Zira bu ifadenin takdiri şeklî, şeklindedir?" derse, cevaben deriz ki: Buradaki kelimesi ism-i mef'ûl sîgasında olup, (bir araya getirilmiş, toplanmış) anlamındadır. Küllün kelimesi ise, hiç kimse hüküm dışı kalmamak üzere, "Herbir fert" anlamındadır. Böylece ifadenin anlamı, "Herbir fert diğeriyle bir araya getirilir ve ona eklenir" şeklinde olur. ifadesi" onun söylediği şeye gerek bırakmaz" denilmesi de mümkündür. Bu böyledir, çünkü, Cenâb-ı Hak demiş olsaydı, söz doğru olmuş olur ve Zemahşeri'nin zikrettiği cevaba da gerek kalmamış olurdu. Daha doğrusu sahih olan, burada muhdarûn kelimesinin, cemî kelimesinin sıfatı olmasıdır. Buna göre sanki "Hepsi de, ihzâren getirilmiş olan bir yığın ve topluluktur" demiştir. Nitekim Arapça'da "O adam, alîm bir adamdır"; "O nebt, resul olan bir nebidir" denilir. 'deki vâv, hikayeyi başka bir hikayeye atfetmek için getirilmiş olan bir atıf harfidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Zikrettiğimi sana açıkladım. Yine sana, onların herbirinin, ihzâren huzurumuza getirileceklerini de açıklayayım" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın müteakip ayetindeki vâv da böyledir. [69]

Ölü Arzın Dirilişi "Ö/ü toprak -ki biz onu canlandırdık, içinden dane çıkardık da, ondan yeyip duruyorlar- onlar için bir ibrettir. Biz orada, hurmalıklardan, üzüm bağlarından nice bostanlar yaptık, içlerinde nice pınarlar fışkırttık, mahsulden

ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Hâlâ şükretmeyecekler mi?"

(Yasin 33-35).

Cenâb-ı Hak sanki, "Yine diyorum ki: Ölü arz da onlar için bir ayet ve ibret levhasıdır" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [70]

Birinci Mesele

Ayetin, Önceki ifadelerle münasebeti nedir? Deriz ki: Münasebet, iki yondendjr; ,

a) Cenâb-ı Hak, buyurunca, bu ifade, haşre bir işaret olmuş olur. Bunun üzerine Allah Teatâ, onların inkârını, imkansız görmelerini, inâd ve ısrarlarını kırmak için, haşrin mümkün okluğuna delalet eden şeyi zikretmiş ve "ölü toprak, onlar için bir ibrettir. Biz onu diriltiyoruz. Aynen bunun gibi, ölüleri de dirilteceğiz" buyurmuştur.

b) Cenâb-ı Hak, resullerin hallerini, yalanlayanların hetak edilmesini anlatıp, (o resullerin) meşgaleleri de tevhid olunca, Cenâb-ı Hak buna delâlet edeni zikretmiş ve yeryüzünü de, ister hareket isterse sükun halinde olsun, kendisinden ayrılamayacakları mekânları olduğu için, Cenâb-ı Allah söze yeryüzüyle başlamıştır. [71]

İkinci Mesele

Yeryüzü, mutlak anlamda bir ayettir. O halde niçin, "Onlar İçin bir ibrettir" buyurarak, orantn ayet olmasını, onlara tahsis etmiştir? Cevaben deriz ki: (Söz konusu olan) şeyi bilmeyen kimseye, en beliğ ve etkili bir biçimde ayetler tâdâd olunur, ona devamlı anlatılır. Ama, o şeyi görme yoluyla bilen ve tanımış olan kimseye gelince, ona dettl zikredilmez. Çünkü, Peygamber (s.a.s) ve Allah'ın ihlasiı kullan, Allah TeâJâ'yı, yerden ve gökten önce tanımışlardı. O halde yeryüzü onlar için, Allah'ı tanıtıcı değildir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın,"B/z onlara, hem dış dünyada, hem kendi varlıklarında delillerimizi göstereceğiz. Ta ki böylece, Kur'ân'ın hal olduğunu anlayacaklar" (Fim**, ss> ve "Rabbinin her şeye şahit olduğu (sana) yetmez mi" (Fumhm. W) buyurduğu gibidir. Yani, "Tanıtıcı olarak, Rabbin sana yeter. O'nunla bildin her şeyi. O senin için, her şey hakkında bir şahittir. Ama bunlara gelince, hak onlara, âfâk ve enfüs yoluyte zuhur etmiştir. Aynı şekilde, burada (yeryüzünde) de onlar için bir ayet ve ibret vardır" demektir. [72]

İhyanın Nûmuneleri

Eğer biz, "ayet, ölülerin diriitilmesinin mümkün olduğuna dair istidlalde bulunmak için zikredilmiştir" dersek, bunun için "Onu canlandırdık" ifadesi kâfi idi. Binâenaleyh, "içinden dane çıkardık" vd. demeye gerek ve ihtiyaç yoktu. Eğer biz, ayetin, Alladın varlığı ve birliğine istidlalde bulunmak İçin olduğunu söylersek, o zaman da, ifadesinin bir faydası olmaz. Çünkü, arzınbizzat kendisi.açtk bir delil ye göz alıcı bir burhandır. Farzedelim ki, bu kâfi gelmesin; o zaman, İfadesi, tevhidi vurgulamak için yeterliydi. O halde, "içinden dane çıkardık" ifadesinin fayda» nedir? Deriz ki: Bu ayet, buna istidlalde bulunmak için zikredilmiştir ve Allah'ın zikrettiği her şeyin de bir anlamı vardır. Onun 'İçinden dan* çıkardık" ifadesine gelince, bunun, ölülerin diriltilmesini açıklamaya nisbette, ayn bir fayda» vardır. Çünkü, Allah Teâlâ arzı diriltip ondan dane çıkarınca, bu, tam btr diriltme olmuş olur. Çünkü, ekin bitirmeyen ve danelerin çıkmasına elverişli olmayan araziler, dünya hayatı bakımından, bunları bitirenden daha değersizdir. [73]

Yerdeki Nimetler Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: