HOME

TABERİ TEFSİRİ

SEBE SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Sebe' Suresi elli dört âyettir. Birinci âyeti Medine'de diğerleri Mekke'de nazil olmuştur.

Bu Sure-i Celile, Allaha hamd ile başlayan surelerdendir. Hamdin yalnız­ca Ailaha mahsus olduğunu, Allanın, yerin içine gireni, yerden çıkanı, göklen ineni ve göğe çıkanı ve diğer bütün şeyleri bildiğini beyan ediyor.

Kıyametin gelmeyeceğini söyleyen kâfirlere karşı yeminle kaydediliyor ki, kıyamet gelecektir. Göklerde ve yerde bulunan zerre miktarı birşey dahi Al-lahın İlmi dışında değildir ve herşey apaçık bir kitapta yazılmıştır.

Sure-i Celilede devamla, Davud (.s.)a Allah tarafından bir üstünlük veril­diği, dağlara ve kuşlara "Davudla beraber teşbih edin." diye emir verildiği ve demirin, Davud (a.s.)a yumuşak kılındığı ve ona zırh yapma sanatının öğretildi­ği haber veriliyor.

Sure-i Celilede bundan sonra, rüzgarın Süleyman (a.s.)ın emrine verildi­ği, erimiş bakırın, onun için, kaynağından su akar gibi akıtıldığı, cinlerin bir kıs­mının da, Allah tealamn emriyle Süleyman (a.s.)ın emrinde çalıştıkları, onun için saraylar, havuzlar kadar çanaklar ve sabit kazanlar yaptıkları beyan edili­yor. Cinlerin, Hz. Süleyman'ın öldüğünü, onun dayandığı bastonun kırılıp yere düşmesiyle öğrendiklerini, böylece cinlerin, gaybı bilmediklerinin ortaya çıktığı açıklanıyor.

Bundan sonra Sebe' kavminden haber veriliyor. Sure adını

Sure-i Celilede bundan sonra, Peygamber efendimizin, bir uyarıcı olarak gönderildiği, müşriklerin ise vaadedilen kıyametin ne zaman geleceğini sorduk­ları beyan ediliyor ve herkes için dünyada belirli bir zamanın bulunduğu bu sü­renin ne öne alınabileceği ne de geri bırakılabileceği beyan ediliyor.

Âhireiie, bu dünyadayken büyüklük tamlayanlarla onlara tabi olan zayıfla­rın münakaşa edecekleri ve zayıfların, kendilerini hak yoldan alıkoyan ve bü­yüklük taslayanları suçlayacakları, onların da bu suçlamaları reddedecekleri ha­ber veriliyor.

Rızkı ancak Allanın tayin ettiği, onun, dilediğine bol rızık verip dilcdiği-ninkini de daralttığı beyan ediliyor.

Peygamberimizin, müşriklere, Allaha yönelmelerini ve bu tebliğ için on­lardan bir ücret istemeyeceğini söylemesini de emrediyor ve Sure-i Celile, kâfirleri uyaran ve onları tehdit eı.\en ifadelerle son buluyor.[1]

Rahman ve Rahim olan Altahın adıyla.

1- Hamd, göklerde ve yerde ne varsa kendisinin olan Allaha mahsus­tur. Âhirctlc de hamd ona mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, lıcr-şeyden haberdardır.

Allah teala bu âyet-i kerimede, övülmenin, dünyada da âhirette de ancak kendisine mahsus olduğunu, zira dünyada da âhirette de övülmeyi gerektiren bütün nimetlerin ve lütuflann kendisi tarafından verildiğini ve emirlerinde ve yaptıklarında hikmet sahibi olduğunu ve herşeyden haberdar okluğunu beyan etmektedir. [2]

2- O, yerin içine gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe çıkanı bilir. O, çok merhamet edendir, çok affedendir.

Allah öyle bir yaratıcıdır ki, yerin içine giren.sular, tohumlar ve ölüler gi­bi şeyleri, yerden dışarıya çıkan ağaçlan, bitkileri, kuyuları, mücevherleri ve madenler gibi şeyleri, gökten inen yağmur, rıziklar, bereketler ve vahiy gibi şeyleri ve göğe yükselen melekler ve ameller gibi şeyleri bilir. Allah, tevbe edenlere karşı merhamet edendir ve onların günahlarını çok bağışlayandır. [3]

3- Kâfirler: "Kıyamet saati bize gelmeyecektir." dediler. Ey Muham-med, sen onlara şöyle de: "Hayır, gaybı bilen rabbimc yemin olsun ki kıya­met saati size mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar birşey da­hi ondan gizli değildir. Bundan daha küçük ve daha büyük hiçbir şey yok­tur ki apaçık bir kitapta mevcut olmasın."

Ey Muhammet!, Allanın, varlıkları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu inkar eden kâfirler, kıyametin kopacağını yalanlarlar. Senin vaa­dinle alay etmek için bunu böyle yaparlar. Sen onlara de ki: "Gaybı bilen rabbi-me yemin olsun ki kıyamet mutlaka birgün gelip çatacaktır. Ancak onun ne za­man gelip çatacağını sadece rabbim bilir. Zira göklerde ve yerde zerre kadar bir­şey onun bilgisi dışında değildir. O, zerreden daha küçük veya daha büyük her­hangi bir şey yoktur ki apaçık bir kitap olan Levh-i Mahfuzda yazılmış olmasın veya Allanın bildiği şekilde apaçok ortada olmasın.

AIlah teala, Kur'an-ı Kerim'de üç yerde kıyametin kopacağına dair rab-bine yemin etmesini emretmiştir. Bunlardan biriı Yunus Suresinin elli üçüncü âyeti, ikincisi bu âyet-i kerime, üçüncüsü ise Teğabün Suresinin yedinci âyetidir. [4]

4- (Kıyamet saati mutlaka gelecektir ki) Allah, iman edip salih amel­ler işleyenleri mükafaallandırsın. İşte onlar için, mağfiret ve güzel bir rizık vardır.

Kıyamet saati mutlaka gelecektir. Veya Allah, herşeyi Levh-i Mahfuzda tesbit etmiştir ki, Allaha ve Peygamberine iman eden, Allahın ve peygamberinin emirlerini tutup yasaklarından kaçınanları yaptıklarına karşılık müafaatlandır-sın. İşte bu kişiler için, rableri tarafından, günahlarının bağışlanması ve cennette güzel rızıklar vardır. [5]

5- Âyetlerimiz hakkında bizi âciz bırakmaya yeltenenlere gelince: Onlar için çok kötü ve can yakıcı bir azap vardır.

Allah, herşeyi Levh-i Mahfuzda tesbit etmiştir ki, Allahın âyetleri husu­sunda ona galip gelmek için uğraşanları cezalandırsın. İşte onlar için çok kötü ve can yakıcı bir azap vardır.

*Müşrikler: "Bu Kur'anı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bu yolla galip gelirsiniz."[6] âyetinde de beyan edildiği gibi, Aliahı, âyetleri husu­sunda âciz bırakabileceklerini zannediyorlardı. İşte bu âyet-i kerime, böyle dü­şünenlerin akıbetlerinin nasıl olacağını açıklamaktadır. [7]

6- Kcndilcrinc ilim verilenler, rabbinden sana indirilen Kıır'anırı hak olduğunu "Aziz" ve "Hamia*" olan Allahın yoluna sevkettiğini bilirler.

Âyette zikredilen: "Kendilerine ilim verilenlerden maksat, Fihl-i Kitap­tan olan ve iman eden Abdullah b. Selam gibi miislümanlar veya Resulullahın diğer sahabileridir. Bunlar, Allah tarafından Resulullalıa indirilen Kur'anın hak bir kitap olduğunu ve herşeye galip olan Allahın doğru yoluna ilettiğini görürler ve anlarlar. Kâfirler ise Kur'ana karşı kördürler ve kıyametin kopmasıyia alay ederek şöyle derler: [8]

7- Kâfirler birbirlerine şöyle dediler: "Vücudunuz parça parça ayrı­lıp toprak olduktan sonra, yeniden yaratılışla dirileceğinizi haber veren bir adam gösterelim.mi size? [9]

8- Acaba o, Allaha karşı yalan mı uyduruyor? Yoksa onda bir deli­lik mi var?" Hayır, âhirde inanmayanlar, azap ve büyük bir sapıklık için­dedirler.

Allah ve peygamberi Muhammed'i inkar eden ve Muhammed'in, öldük­ten sonra dirilmeyi haber vermesini garip karşılayan kâfirler, Muhammed'i kas-dederek birbirlerine şöyle derler: "Ey insanlar, biz size, sizler ölüp parça parça olduktan sonra tekrar yepyeni bir şekilde dirileceğinizi size bildiren bir adamı gösterelim mi? Muhammet!, bu iddialarıyla ya Allaha karşı yalan uyduruyor ve insanların ölüp toprak okluktan sonra tekrar dirileceklerini söylüyor veya onda bir delilik var da abuk sabuk konuşuyor. "Hayır, durum bu kâfirlerin iddia ettik­leri gibi değildir. Âhirete iman etmeyen bu kâfirler azaba uğratılacaklardır. Bunlar, haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Bu sebeple böyle iddialar ileri sü­rerler. [10]

9- Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyor­lar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz ki bunda, rabbinc yönelen her kul için elbet bir ibret vardır.

Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan ve Muhammed'i yalancılık ve deli­likle suçlayan bu kâfirler, kendilerini önlerinden ve arkalarından kuşatan göğü ve yeri görmüyorlar mı ki cehaletlerinden vazgeçip yalanlamayı terketsinler. Onlar hiç korkmuyorlar mı ki yere emredip onları yerin içine gömeriz veya gö­ğe emreder oradan bir parça düşürüp onları helak ederiz. Şüphesiz ki göğün ve yerin, Allahın kullarını kuşatmasında, yaptıklarından vazgeçip rabbîne yönelen her kul için, Allahın varlığını ve kudretini gösteren büyük bir delil vardır. Bun­ları yaratan, dilerse herşeyi yapar. [11]

10- Şüphesiz ki biz, Davud'a nezdimizden bir üstünlük verdik. Jağlar ve kuşlar Davud'la birlikte teşbih edin." dedik. Ona demiri yu

"Ey dağlar ve kuşlar Davud'la birlikte teşbih edin." dedik. Ona demiri yumu­şak kıldık.

Allah tcala bu âyet-i kerimede, Hz. Davud'a bir lütuf olarak vermiş ol­duğu nimetleri zikrediyor. Allah teala onu hem peygamber seçmiş hem de dağ­ların, taşların ve kuşların, kendisiyle birlikte Allahi zikredeceği güzel bir ses vermiştir.

Resulullah (s.a.v.) birgiin Ebu Musa el-Eş'ari'nin Kur'an okuduğunu işit­miş ve ona:

"Ey Ebu Musa, şüphesiz ki sana, Davud ailesine verilen güze! nağmeler­den bir nağme verilmiştir." buyurmuştur. [12] Ayrıca Hz. Davud'a, demiri İşleme sanatı .verilmiştir. Uz. Davud, demiri ateşte kızdırmadan ve dövmeden işleyebilme gücüne sahip itli. Bu sebeple âyette: "Biz demiri ona yumuşak kıldık." ifadesi zikredilmiştir. [13]

11- Davud'a: "Geniş zırhlar imal et. Dokumasını ölçülü ve sağ­lam yap." diye variyettik. Davud'a ve ailesine şöyle dedik: "Salih amellerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görüyorum."

Katade diyor ki: "Zırhları ilk defa halkalar şeklinde yapan Hz. Da­vut'tur. Ondan önce zırhlar teneke şeklinde oluyordu."

Allah teala âyet-i kerimede, Hz. Davud'a zırhın nasıl dokunacağını öğre­terek halkaları birbirine denk yapmasını veya halkaları birbirine bağlayan çivi­lerin halkalarla mütenasip olmalarını emretmektedir. Âyet-i kerimenin sonunda, Hz. Davud'a ve ailesine salih ameller işlemeleri ve Allaha itaat etmeleri emredi­liyor. Böylece Hz. Davud'a bu nimetlerin veriliş gayesi beyan edilmiş oluyor. [14]

12- Rüzgarı da Süleyman'ın emrine verdik. O rüzgar estiğinde, sa­bahleyin bir aylık yol alır, akşamleyin de bir aylık yol alırdı. Süleyman için erimiş bakırı, kaynağından su akar gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun emrinde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıktıysa ona, alev alev yanan ateşin azabını tattıracağız.

Allah teala bundan Önceki âyetlerde Hz. Davud'a verdiği nimetleri zik­retmiş bu ve bundan sonra gelen âyetlerde ise Hz. Davud'un oğlu Süleyman'a, lütfuyla vermiş olduğu nimetleri zikretmiştir. Bunlardan biri, rüzgarın, onun emrine amfide kılınmasıdır. Hz. Süleyman bir gün içinde, rüzgardan istifade ederek iki aylık bir yola gidebiliyordu.

Hasan-ı Basrî diyor ki: "Hz. Süleyman sabahtan öğleye kadar rüzgarla "İstahr" şehrine gider öğleden sonra da "Kâbil"e vanrmış."

Hz. Davud'a verilen nimetlerden biri de, bakır madeninin onun için su gi­bi akıtılmasıdir. Katade. bu maden eritme ocağının Yemen'de olduğunu söyle­miştir.

Hz. Süleyman'a verilen nimetlerden biri de, cinlerden bir kısmının, Alla-hın emretmesiyle onun emrinde çalışmalarıdır. Hz. Süleyman'ın emrine verilen cinlerin, onun emrine itaat etmedikleri takdirde, Allahın emrine karşı gelmiş olacaklarından, cehenneme atılacakları beyan edilmektedir. [15]

13- Cinler, Süleyman'ın istediği gibi saraylar, heykeller, havuzlar ka­dar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, AHahın nimetlerine şürketmek için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükreden pek az­dır.

Allah leala bu âyet-i kerimede, Hz. Süleyman'ın emrine verilen cinlerin yaptıkları işlerden bir kısmım zikretmektedir. Cinler, Hz. Süleyman için güzel binalar yapıyorlardı. Bu binalar Mücahid'e göre köşk gibi binalardı.

Dehhak ve İbn-i Zeyd'e göre, meskenler, Katade'ye göre ise mabcdlerdir. Aynca cinler, Uz. Süleyman için bakırdan veya topraktan yahut camlardan hey­keller yapıyorlardı. [16]

Cinler, Hz. Süleyman için havuzlar kadar büyük çanaklar ve yerimlen kaldırılamayacak kadar büyük sabit kazanlar yapariarmış. Bu da Hz. Davud ai­lesinin ordusunun ve etrafının çok kalabalık olduğunu göstermektedir.

Allah teala bu âyetin sonunda da Hz. Davud'un ailesine hitabederek ver­diği nimetlere karşılık kendisine şürketmesini emretmektedir. Fakat ne yazık ki kulların pek azı rablerinin verdiği nimetlere karşı hakkıyla şükrctmcmektedirler. [17]

14- Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, öldüğünü cinlere ancak asasını yiyen bir haşere gösterdi. Süleyman yere düşünce, cinlerin durumu anlaşıldı kî, eğer onlar gaybı bilmiş olsalardı, öyle küçük düşüren bir azap içinde kalıp durmazlardı.

Allah teala bu âyet-i celilede, Hz. Süleyman'ın nasıl vefat ettiğini, gaybı bildiklerini iddia eden cinlerin, onun Öldüğünü bilemediklerini bu nedenle Sü­leyman'ın kendilerine vermiş olduğu ağır vazifeleri, Süleyman'ın değneğini ha­şereler yeyip onun yere düşmesine kadar yerine getirdiklerini beyan ediyor, Böylece cinlerin gaybı bilmediklerini bizlere haber veriyor.

Hz. Süleyman vefat etmeden Önce asasına dayanır bir halde duruyormuş vefat edince yere düşmemiş böylece bir müddet ayakta durmuştur. Nihayet ağaç kurtları, dayandığı değneği,ycmiş ve âsâ zayıflayarak kendisini taşımaz olmuş ve Süleyman'ın cesedi yere düşmüştür. Böylece cinler onun öldüğünü anla­mışlar ve yaptıkları işi bırakarak dağılmışlar, gaybı bildiklerini iddia eden cinle-1 rin yalan söyledikleri de ortaya çıkmıştır. [18]

15- Şüphesiz ki Scbc1 kavminin oturduğu yerde büyük bir delil vardı. Scbc'lilerin oturduğu yerler, sağından ve solundan iki bahçeyle çevriliydi. Onlara: "Rabbinizin nzıklarından yeyin de ona şükredin. İşte hoş bir memleket ve bağışlayan bir rab." denilmişti.

Âyet-i kerimede, Sebe' kavminin kıssası zikredilmektedir. Bir kişi Peygamber efendimize gelip:

"Ey Allahın Resulü, Sebc' nedir? O bir yer midir yoksa bir kadın mıdır?" diye sormuş, Resuullah (s.a.v.) de:"O, ne bir yer ne ile bir kadındır. Sebc1 Arap-larda bir adamın ismidir. Onun on çocuğu olmuştur. On çocuğundan altısı Yemen'de yerleşmiş dördü.de Şam'da yerleşmiştir. Şam'da yerleşenler: Lalı, Cü­zam, Gassan ve Âmile'dir. Yemen'de yerleşenler ise: Ezd, Eş'arî, Himyer, Muz-hee, Enmar ve Kinde'dir." buyurmuştur.

Yine bir adam: "Ey Allahın Resulü, "Enmar" nedir?" diye sormuş, Resu-lullah: "Has'em ve Becile kabilelerinin mensup oldukları atalardır." buyurmuş­tur. [19]

Peygamber efendimizin de beyan ettiği gibi, Sebe' aslında Yemen'de ya­şayan insanlar ve oranın idarecileridir. Hz. Süleyman'ın, tabtıyla birlikte huzu­runa getirttiği Seba Melikesi Belkıs da onlardan biriydi. Bu kavim, memleketle­rinde bol nimetler içerisinde yaşıyor ve geniş arazilere sahip bulunuyorlardı. Al­lah leala onlara Peygamberler göndermiş verdiği nimetlere karşı kendisine şük-retmeferini istemiştir. Bunlar bu halleriyle Allahın dilediği kadar yaşamışlar sonra kendilerine emredilenlerden yüzçevirmişlerdir. Bunun üzerine Allah onla­ra Seller'i musallat ederek ülkelerini mahvetmiş ve onları çeşitli ülkelere dağıt­mıştır. Bundan sonra gelen âyetler bu hususu açıklığa kavuşturmaktadır.

Allah teala bu âyet-i kerimede, Sebe' halkının yaşadığı ülkenin, Allahın varlığını ve kudretini gösteren bir alamet olduğunu, bu nimetleri kendilerine ve­renin ise ancak rableri okluğunu zikretmiş ve bu ülkenin sağında solumla bağ ve bahçelerin bulunduğunu bildirmiştir.

Katade diyor ki: "Sebe'lilerin memleketinde iki dağın arasında bağ ve bahçeler bulunuyordu. Öyİe ki bir kadın başında taşıdığı sele ile bu bahçelerde yürüdüğünde elini sürmeden selesi meyvelerle doluyordu. Sebe' halkı azınca Allah onlara "Cürz" denen bir hayvanı (köstebeği) musallat etti. Hayvan, dağlar arasındaki barajı deldi onlan su bastı. Sonunda onlara ılgın ve biraz da sedir ağacından başka bir şey kalmadı." [20]

16- Fakat onlar yüzçevirdilcr. Bunun üzerine biz de onların üstüne " Arinı" selini gönderdik. Onların bahçelerini, acı meyveli, ılginlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. [21]

17- Nankörlüklerinden ötürü onları işte böyle cezalandırdık. Biz, hiç nankörden başkasını cezalandırır mıyız?

Sebe' halkı, rabbine itaattan yüzçevirdi. İnsanları, peygamberlerin davet ettiği hak yoldan çevirmeye girişti. Bunun üzerine biz de onları cezalandırarak üzerlerine "Arim" selini gönderdik. Onların, barajın iki tarafındaki bağ ve bah­çelerini acı meyveliklere ve ilgınlıklara, biraz da sedir ağacı buluna bir yere çe­virdik. Onları bu şekilde cezalandırmamız, verdiğimiz nimetlere karşı nankör­lük etmelerindendi. Biz, nankörlerden başka kimi cezalandırırız ki?

*Vehb b. Münebbih diyor ki: "Allah bunlara on üç peygamber gönder­mişti. Onlar bu peygamberleri yalanlayınca onlan cezalandırdı.

"Arim" kelimesinin, baraj veya su veya vadi yahut sel yada cürz yani, köstebek anlamına geldiği zikredilmiştir. Barajın yıkılmasının ise bir hayvanın onu delmesiyle meydana geldiği zikredilmiştir. [22]

18- Scbc'lilerlc mübarek kıldığımız memleketler arasında, birbirin­den görünen şehirler var etmiştik. Oralardaki seyir ve seferi de ölçüler içe­risinde tanzim etmiştik. "Geceleri ve gündüzleri oralarda emniyet içinde gezin." demiştik.

Allah teaia bu âyet-i kerimede, Sebe" halkına verdiği çeşitli nimetleri ve refah içinde geçirdikleri hayatı zikrediyor. Bereketli kılman Şam topraklarında­ki şehirlerle Ycmen'de bulunan Sebe1 ülkesi arasında, birbirinden görünecek ka­tlar yakın mesafelerde şehirler var ettiğini, bu şehirler arasındaki mesafelerin, yolcuların ihtiyacına göre ayarlandığını da beyan etmektedir. Allah teaia Se-bc'lilere, buralara, gece gündüz gidip gelme imkanları sağlamış ve onlara büyük lütuflarda bulunmuştur. Fakat onlar bu nimetlere karşı Allaha şükretmeleri gere­kirken bu şükrü eda etmemiş bilakis rahatsız olduklarını söylemişlerdir.

Hasan-ı Basrî diyor ki: "Buralarda yaşayan insanlar, sabahleyin bir şehir­den çıkıp öğle vaktinde diğer bir şehire varabiliyorlardı. Bir kadın, zenbilini ba­şına koyar, yününü eğirekek yürür ve evine gelinceye kadar zenbili, ağaçların dallarından dökülen meyvelerle dolardı." [23]

19- Fakat onlar: "Ey rabbiıniz, seferlerimizin mesafelerini uzat." de­diler ve kendi kendilerine zulmettiler. Bunun üzerine biz. de onları, söylene­gelen misaller yaptık. Onları darmadağın ellik. Şüphesiz ki bunda, sabre­dip şükreden herkese nice ibretler vardır.

Oralarda yaşayan insanlar: "Rabbiıniz,"yolculuk yaptığımız konakların aralarını birbirinden uzaklaştır." dediler. Yemen'le Şam'ın arasına vadilerin ve çöllerin konmasını islediler. Böylece binekler kullanarak ve azık alarak yolcu­luk yapmak istiyorlardı. Bu da orada yaşayan insanların ne kadar gafil ve cahil olduklarını göstermektedir.

Allah Teala bu kavmin isteklerini hemen yerine getirdi. Üzerlerine "Arim" selini gönderdi, ülkelerini yıkıp mahvetti. Böylece yabani meyveler ve ılgmiıklardan başka birşey kalmadı. Böylece o eski ihtişamları masal haline geldi. Bundan sonra, bölünüp parçalanan toplumlar için "Sebe' halkı gibi bölündü­ler." sözü bir darb-ı mesel oldu. Sebe'liler, memleketleri harabeye döndükten sonra çeşitli yerlere dağılarak oralarda mesken tutma zorunda kaldılar.

Şa'bî diyor ki: "Gassaniler Şam topraklarına gittiler, Enmar, Medine'ye yerleştiler. Huzaa kabilesi Tihame bölgesine gitti. Ezdi'ler ise Uman bölgesine yerleştiler.

Allah teaia, âyet-i kerimenin sonunda, Sebe' halkını parça parça edip çe­şitli ülkelere dağıtmasında, Allaha karşı kulluk vazifelerini yerine getiren sabırlı İnsanlar için büyük ibretler bulunduğunu beyan ediyor ve bunlardan ders alın­masını emrediyor. [24]

20- Gerçeklen İblis, onlara zannı'm tasdik ettirdi. Müminlerden bir «urup hariç, onlar İblise uydular.

Allah teaia bu âyet-i kerimede, insanoğlunu hak yoldan saptırabileccğini zanneden iblisin, Sebe' halkı gibi insanların, kendisine uymasıyla bu zannını doğru çıkardıklarını beyan etmektedir. Zira İblis, kendi zannına göre insanları hak yoldan saptırabileceğini düşünüyor ve şöyle diyordu: "İblis" (rabbim), izzet ve şerefine yemin olsun ki, onlardan ihlaslı kulların hariç, bütün insanları yol­dan çıkaracağım." dedi. [25]

İşte ihlash olmayan kulların ona uymasıyla iblisin zanni tasdik edilmiş oldu.

Masan-ı Basrî diyor ki: "Allah tcafa, Havva ile birlikte Âdem'i cennetten yeryüzüne indirince İblis onların bu haline sevinerek yeryüzüne indi ve "Anne babalarının başına bu hal geldiğine göre bunların soyları daha da zayıf olacak­tır." dedi. Böylece insanların çoğunu yoldan çıkarabileceğini zannetmeye başla­dı." [26]

21- Halbuki İblisin, onların üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak biz, ûhiret gününe iman edenle ondan şüphe edeni ortaya çıkarmak için (ona, vesvese verme fırsatı verdik) senin rabbin herşeyi koruyandır.

Hasan-i Basrî diyor ki: "İblis o insanları ne bir sopayla dövdü ne de on­ları zorla isyana şevketti. İblis onlara sadece birtakım ümitler verdi, onları aldat­tı, onlar da buna aldandılar.

Allah teala bu âyet-i kerimede İblise, insanları aldatması için neden fırsat verdiğini beyan ederek buyuruyor ki: "Biz, İblise, vesvese verme imkanı tanıdık ki, âhirete iman edenle o hususta şüpheye düşeni açığa çıkarmış olalım." [27]

22- Ey Muhammcd, (müşriklere) şöyle de: "Allahı bırakıp da onun ortağı olduğunu iddia ettiğiniz şeyleri (yardıma) çağırın. Onlar, göklerde ve yerde zerre miktarı birşeye sahip değillerdir. Onların göklerde ve yerde bir ortaklan yoktur. Allanın da onlardan bir yardımcısı yoktur.

Ey Muhammed, kavminin, Ali aha ortak koşan müşriklerine-de ki: "Siz, Allanın ortaklan olduğunu sandığınız putlara ve eşyalara yalvarın da onlar size, Allanın, kullarına yaptığı şeylerden bazılarını yapsınlar. Allanın, Davud'a ve Süleyman'a nimetler verdiği gibi onlar da size nimetler versinler de görelim. Veya nankörlük eden Sebe1 halkının bağ ve bahçelerini imha ettiği gibi Allaha ortak koştuğunuz o şeyler de böyle bir felaket getirsinler. Eğer buna güçleri yet­mezse bilin ki batıl bir yoldasınız. Sizin, Allaha ortak koştuğunuz şeyler, göklerde ve yerde hayır ve şerre, zarar veya menfaata asla sahip değillerdir. O halde onlar nasıl ilah olabilirler?

Allaha ortak koştuğunuz şeylerin göklerde ve yerde herhangi bir hisseleri yoktur. Allah onlardan herhangi birini kendisine yardımcı edinmiş de değildir. O halde herhangi bir şeyi Allaha ortak koşmaktan vazgeçin. [28]

23- Allahın nczdİndc, izin verdiğinden başka kimsenin şefaati fayda vermez. Nihayet kalblcrindcki korku giderilince birbirlerine: "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. Kendilerine sorulanlar da: "Hakkı söyledi, o herşeyden yücedir, herşeyden büyüktür." derler.

Allahı teala bu âyet-i kerimede, âhirette kendisine izin vermediği hiçbir kimsenin, günahkâr kulların affı için şefaatçi olamayacağını beyan etmektedir.

Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle bu­yurmaktadır:

"Kıyamet gününde müminler bir ara)a toplanır: "Rabbimiz nezdinde bir şefa­atçi bulsîk." derler. Âdem'e gelirler ve ona: "Sen insanların babasısn Allah seni biz­zat kendisi yarattı, meleklerini saıa secde ettirci ve sana herşeyin ismini öğreti. Bi­zim için, ntobin katmda şefaati ol da bizi bulunduğumuz bu yerden kurtarsaı." der­ler. Âcfem: "Ben bu işfe yokum." der. Ve işlediği günahı hatırlar veutanır. Ve onlara: "SizNuh'a gidin. Çünkü o, Aİlahin, yeryüzüne göndermiş olduğu ilk resuldür." der. İnsanlar Nuh'a giderler. Mıh: "Ben bu işte yokum." der. O, rabbine, hakkında bilgisi olmadığı birşeyi sordığunu hatırlar ve utanır[29]

Ve der ki: "Siz, rahman olan Allahın dostu'İbrahim'e gidin." İnsanlar ib­rahim'e giderler. İbrahim: "Ben bu işte yokum. Siz, Allahın kendisiyle konuştu­ğu ve kendisine Tevratı verdiği Musa'ya gidin," der. İnsanlar Musa'ya giderler. Musa: "Ben bu işte yokum." der ve kısası gerektirmediği halde bir insanı öldür­düğünü hatırlatarak rabbinden utanır ve der ki: "Siz, Allahın kulu , Peygamberi, kelimesi ve ruhu olan İsa'ya gidin." İsa da "Ben bu işte yokum. Siz, Muhammed (s.a.v.)e gidin. O, geçmiş ve gelecek günahları affedilen bindir." der. İnsanlar bana gelirler. Ben, izin almak için rabbirne giderim. Bana izin verilir. Rabbimi görür görmez secdeye kapanırım. O beni, dilediği kadar secdede bırakır sonra bana: "Başını secdeden kaldır, dileyeceğini dile, dilediğin sana verilecektir. Ko­nuş, sözün dilenecektir, şefaatçi ol şefaatin kabul edilecektir."denilir. Bunu üze-rineben başımı kaldırır rabbime, bana öğreteceği şekilde hamdederim. Sonra şe­faatçi olurum. Bana, belli bir sınır tayin edilir, ben onların cennete girmelerini sağlanın. Sonra tekrar rabbime dönerim. Rabbimi görür görmez aynı şeyleri ya­parım. Sonra şefaatçi olurum. Tekrar bana bir sınır tayin edilir. Onların da cen­nete girmelerini temin ederim. Sonra üçüncü ve dördüncü defa aynı şeyleri ya-panm ve derim ki: "Ey rabbim, cehennemde Kur'arw Kerimin kalacaklarını bil­dirdikleri ve ebedi olarak kalmaları gereken insanlar dışında kimse kalmamış­tır. [30]

Allah teala bu âyet-i kerimede, ayrıca bir kısım varlıkların kalblerindeki korku giderilince birbirlerine "Rabbiniz ne dedi?" diye soracaklarını ve "Hak dedi" cevabını alacaklarım beyan etmektedir.

Buradaki "Kalblerinden korku giderilenlerden maksat, Abdullah b. Mes'ud, Mesruk ve diğer âlimlere göre meleklerdir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Zira, Allah teala herhangi bir hususta hükmünü verince melekler ve o emrin haşmetinden korkuya kapılırlar ve kendilerinden üstün olan diğer melek­lerden, ilahi emrin ne olduğunu sorarlar onlar da emrin, hak bir emir olduğunu söylerler.

Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle bu­yu nnuştur:

"Allah, gökte bir işin yerine getirilmesine hüküm verince melekler, AHa-hın emrine boyun eğdiklerini belirtmek için kanatlanın birbirine çarparlar. Alla-hın emri, kayalar üzerinde ses çıkaran zincir sesine benzer bir ses çıkarır. (Bu yüzden melekler korkuya kapılırlar) Nihayet meleklerin kalbinden korku gidin­ce diğer meleklere: "Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar. Onlar da "Makkı söy­ledi." derler. O, herşeyden yücedir, herşeyden büyüktür." derler. [31]Diğer bir kısım âlimlere göre ise buradaki "Kalblerinden korku giderilen­ler." Şeytanın kendilerine güven verdiği müşrikler ve kâfirlerdir. Bunlar ölüm halindeyken ve kıyamet gününü müşahade ettiklerinde birbirlerine: "Rabbiniz ne buyurdu?" diye soracaklar. "Rabbiniz hakkı buyurdu. " cevabını alacaklar ve böylece dünyada iken gaflet ve sapıklık içinde olduklarını anlamış olacaklardır. [32]

24- Müşriklere: "Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?" de. "Sizi rızıklandıran yalnız Allahtır. O halde bir hidayet ve apaçık bir sa­pıklık üzerinde olan ya biziz yahut sizsiniz." de.

Ey Muhammet!, pırtlan ve heykelleri, rablerine ortak koşan müşriklere de ki: "Göklerden yağmur indirip, güneşi ayı ve bütün yıldızlan menfaatlerinize hizmet eder hale getiren, sizi gökten rızıklandıran ve yeryüzünden, kendinizin ve hayvanlarınızın yiyecek ve içeceklerini çıkararak sizi yerden rızıklandıran kinidir?"

Ey Muhammed, eğer onlar bu sorulara: "Bilmiyoruz." diye cevap verecek olurlarsa onalara de ki: "Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran Allahtır." Ve yi­ne de ki: "Bir hidayet veya apaçık bir sapıklık içerisinde olan bir miyiz? Yoksa siz misinizi? Elbette ki biz, hidayet üzereyiz siz ise sapıklık içindesiniz." [33]

25- Sen onlara şöyle de: "Ne siz bizim işlediğimiz suçlardan mes'ul olacaksınız ne de biz sîzin işlediklerinizden mcs'ul alacağız."

Ey Muhammed, sen o müşriklere de ki: "Sizlerle bizim, birimizin sapık­lık, diğerimizin hidayet üzere olduğu muhakkaktır. Siz, bizim işlediğimiz suç­lardan mes'ul değilsiniz biz de sizin işlediklerinizden sorumlu değiliz." Biz siz­den beriyiz. Sizleri, Allahı birlemeye ve sadece ona kulluk etmeye çağırıyoruz. Eğer bunu kabul ederseniz sizler bizden bizler de sizden oluruz. Aksi takdirde bizim, sizden, uzak olmamız devam eder." [34]

26- Sen onlara şöyle de: " Rabbimiz kıyamet günü hepimizi bir araya toplayacak sonra aramızda adaletle hükmedecektir, O, hakimler hakimi olan ve hcrşcyİ hakkıyla bilendir.

İşte o gün kimin doğru yolda kimin sapıklık üzere olduğu ortaya çıkacak­tır. [35]

27- Sen onlara şöyle de: "Allaha nisbet ettiğiniz ortakları bana bir gösterin. Hayır, onun hiçbir ortağı yoktur. Bilakis o herşeye galip hüküm ve hikmet sahibi olan Allahtır."

Ey Muhammed, Allaha birtakım putları ve tann edindikleri eşyaları ortak koşan müşriklere de ki: "Allaha yamamaya kalktığınız ve ibadette ona ortak koştuğunuz şeyleri bana gösterin. Onlar neyi yaratabilirler? Hayır, Allahın böyle bir oıtağı yoktur. Allah herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. [36]

28- Ey Muhammed, biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Ey Muhammed, biz seni sadece kavminin müşriklerine Peygamber olarak göndermedik. Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönder­dik. Sen, arabın da peygamberisin Acemin de. Siyahın da peygamberisin beya­zın da. Fakat insanların çoğu senin, bütün insanlığa peygamber olarak gönderil­diğini bilmezler.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde kendisine verilen özellikleri belirterek şöyle buyurmuştur:

"Bana, benden önce hiçbir kimseye verilmeyen beş özellik verilmiştir. Ben, bir aylık uzaklıktan düşmanın kalbine korku salınmasıyla yardım olun­dum. Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı. Ümmetimden kime namaz gelir ça­tarsa o namazı kılsın. Bana ganimet helal kılındı. Benden önce hiç kimseye he­lal kılınmamıştı. Bana şefaat etme yetkisi verildi. Daha önce peygamber sadece kendi kavmine peygamber olarak gönderilirken ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. [37]

29- Müşrikler: "Eğer doğru söylüyorsanız bu vaadedilen ne zaman­dır?11 derler.

Bu müşrikler, Allanın, haklarındaki herhangi bir tehdidini işittiklerinde Resulullaha ve müminlere alaylı bir şekilde: "Bu vaadedilen ne zaman gerçekle­şecektir?" derler. [38]

30- Ey Muhammcd» sen onlara şöyle de: "Sizin için vaadolunan öyle bir gün vardır ki ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de Heri geçebilirsi­niz.

Ey Muhammed, Allarım bildirdiği azapların ne zaman gerçekleşeceğini soran müşriklere de ki: "Senin için vaadedilen gün bellidir. O gün gelince ne bir an erteleyebilir ne de bir an geri alabilirsiniz. İşte o gün, bu dünyadayken ne yaptığınızı göreceksiniz. [39]

31- İnkar edenler: "Biz bu Kur'ana ve ondan önce gelen kitaplara inanmayacağız." dediler. Sen o zalimlerin, rablcrinin huzurunda dururken birbirlerini suçlayarak söz attıklarını bir görmelisin. Zayıflar, büyüklük laslayanlara: "Siz olmasaydınız biz mutlaka iman etmiş olacaktık." derler. [40]

32- Büyüklük taslayanlar da zayıfların sözlerini reddederek: "Size hidayet gelince sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz." der­ler. [41]

33- Zayıflar büyüklük taslayanlara: "Bilakis gece gündü/ tuzaklar kurmanı/ bizi alıkoydu. Çünkü siz, Allahı inkar etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı emrederdiniz." derler. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını iç­lerine atıp gizlerler. Biz, inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar taka­rız. Onlar, yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?

Allah teala bu âyet-i kerimelerde, kâfirlerin, Kur'an-ı kerimi ve ondan önce gönderilmiş olan ilahi kitapları reddetmekte nasıl inatçılık yaptıklarını bil­diriyor ve bunların âhirette cehennemi gözleriyle gördüklerinde Allanın huzu­runda birbirlerini suçlayacaklarını beyan ediyor. Aldatılan zayıf kâfirlerin, suçu, kendilerini aldatan mağrur kâfirlere attıklarını fakat mağrur kâfirlerin de zayıf kâfirlere cevap vererek: "Size hidayet gelince sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bi­lakis siz suçluydunuz." dediklerini beyan etmektedir.

Allah teala, kâfirlerin hepsinin boyunlarına demir halkalar geçirilerek ce­henneme sürükleneceklerini ve böylece birbirlerini karşılıklı olarak suçlamaları­nın kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini de beyan etmektedir. [42]

34- Biz, herhangi bir ülkeye bir uyarıcı göndermişsek oranın zengin şımarıkları mutlaka: "Hiz, sizin getirdiklerinizi inkar ediyoruz." demişler­dir. [43]

35- Mal ve evladı çok olan bizleriz. Biz, azap görmeyiz." demişlerdir.

Biz, hiçbir ülke halkına, emirlerimize itaat etmedikleri takdirde azabımı­za uğrayacaklarını kedilerine tebliğ eden bir peygamber göndermedik ki o ülke­nin ileri gelen varlıklıları: "Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz." demiş ol­masınlar. Onlar, mal ve evlatlarının çokluğu ile övünür ve dünyada olduğu gibi âhirette de herhangi bir azap gönneyeceklerini söylerler. AUuhin, kendilerine mal ve evlat vermesinin onları sevdiğinden kaynaklandığını zannederler. Bu iti­barla âhirette de azap göniıeyeceklerini iddia ederler.

AlIah teaia bu âyetlerde, peygamberlerin davet ettiği hak dine ilk önce zayıfların koşacaklarını, varlıklı şımarıkların ise hakka boyun eğmeyi gururları­na yediremeyeceklerini bizlere bildirmektedir. Nitekim peygamber efendimize ilk iman edenlerin çoğunluğunu köleler ve zayıflar oluşturmuştur. [44]

36- Ey Muhammcd, sen onlara şöyle de: "Şüphesiz benim rabbim, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını daraltır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Ey Muhammed, de ki: "Şüphesiz ki benim rabbim, dünyada dilediğine bol nzıklar verir. Onu nimetler içinde yaşatır. Dilediğinin rızkını da ölçülü ve­rir, onu dar bir geçim içinde yaşatır. Rabbimin böyle yapması, bol nzık verdiği­ni sevdiğinden darlık verdiğini de sevmediğinden değildir. Kullarını imtihan edip birbirlerine tanıtmak içindir. Zengin olan kimse nimetlerinin şükrünü ifa ediyor mu? Fakir olan kimse de rabbinin verdiklerine kanaat ediyor mu? İnsan­ların çoğu, rablerinin, kendilerini imtihan için böyle yaptığını bilmezler. [45]

37- (Ey insanlar) Sizi, bize yaklaştıracaktan ne mallarınız ne de cv-latlannızdır. Ancak iman edip salih amel işleyen bunun dışındadır. İşte on­lar için, yaptıklarına karşılık kat kat mükafaat vardır. Onlar, cennetin odalarında emniyet ve huzur içindedirler.

Ey kavim, sizi, bize ne kendileriyle.iftihar ettiğiniz mallar ne de kendile­rine güvendiğiniz evlatlar yaklaştırır. Sizi bize, ancak iman edip itaatta bulun­manız yaklaştırabilir. Zira iman edip salih amel işleyenin mallan ve evlatları

onu Ailaha itaat etmeye sevkeder. İşte Allahin, yaptığı amellere karşılık kendi­lerine kat kat mükafaat vereceği insanlar bunlardır. Bunlar, cehennem azabı korkusu çekmeden cennet odalarında güven ve huzur içinde yaşayacaklardır.

Resulullah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz ki Allah, sizin şeklinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat o sizin kalbinize ve amellerinize bakar. [46]

38- Âyetlerimiz hususunda bizi âciz bırakmaya çalışanlar, işte onlar azaba cclbcdilirlcr.

Kitabımızın âyetlerini iptal etmeye, onların nurunu söndürmeye koşan ve bu hususta bizim elimizden kaçıp kurtularak bizi âciz bırakacaklarını zanneden­ler, kıyamet gününde cehennem azabına atılacaklardır. [47]

39- Ky Muhammed, sen onlara şöyle de: "Şüphesiz ki rsıbhim, kulla­rından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Allah rızası için ne harcar­sanız Allah onun karşılığını verir. O, rizık verenlerin en lıayirlısıdır.

Allahın, birtakım insanların nzıklanm genişletip sonra daraltması, onun hikmeti gereğidir. Ancak, insanların dünyada en mutlu olanı, Resulullah (s.a.v.)in şu hadisinde tasvir ettiği kişidir. Resululah buyuruyor ki:

"Şüphesiz ki müslüman olan, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve bu nzka kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir. [48]

Allah teala, âyet-i kerimede, hak yolda harcanan malın yerini, dünyada maddi karşılığını, âhirette de sevabını vererek dolduracağını vaudetmektedir. Peygamber efendimiz de bu hususta şöyle buyuruyor:

"İnsanların eriştikleri hiçbir sabah yoktur ki o vakitte iki melek gökten mip biri "Ey Allahım, sen, infak edene karşılığını ver." diğeri: "Ey Allahım, sen, lıarcamayıp elinde tutanın malını telef et." demesinler. [49]

40- lîirgün Allah, onların hepsini bir araya toplayacak sonra melek­lere: "Size tapanlar bunlar mıydı?" diyecektir. [50]

41- Melekler de: "Seni, layık olmadığın sıfatlardan tenzih ederim. Bizim dostumuz onlar değil sensin. Hayır, onlar cinlere taparlardı. Çoğu onlara inanıyordu." derler.

Allah teala bu âyet-i kerimelerde, kendisine ortak koşanları, kıyamet gü­nünde mahlukatın huzurundu, kimlere taptıkları hususunda hesaba çekerek rezil ve rüsvay edeceğini beyan etmektedir. Allah, kıyamet gününde bütün insanları bir araya toplayacak ve sonra meleklere soracak "Bu: müşrikler beni bırakıp siz­lere mi tapıyorlardı?" melekler ise diyeceklerdir ki: "Hâşâ rabbimiz, biz seni, la­yık olmadığın sıfatlardan tenzih ederiz. Bizim velimiz onlar değil sensin. Onlar bize tapmıyorlar, cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu şeytanlara inanıyor ve söy­lediklerine aklanıyorlardı." [51]

42- Bugün birbirinize ne bir fayda ne bir zarar vermeye güç yetirebi­lirsiniz. Zalimlere: "Dünyada yalanladığınız ateşin azabını tadın." diyece­ğiz.

Anık kıyametin koptuğu bu günde, sizlerin birbirinize herhangi bir men­faat veya zarar verme imkanınız yoktur. Allahtan başkasına tapanlar da kentli­lerine tapınılan şeyler de acizlikte eşittirler. O gün biz, Allahtan başkasına tapan zalimlere: "Varlığını yalanladığınız cehennemin ateşini tadın bakalım." diyece­ğiz. [52]

43- Kâfirlere, âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman "Bu sizi, babala­rınızın taptığı şeylerden alıkoymak isteyen bir adamdan başka birşey değil­dir.11 dediler. "Bu Kur'an, uydurulmuş bir yalandan başka birşey değil­dir." dediler. Kâfirler, hak olan Kur'an kendilerine geldiği zaman: "Bu, apaçık bir sihirden başka birşey değildir." dediler.

Allah teala bu âyet-i kerimede, kâfirlerin cehennem azabını hak ettikle­rini beyan ediyor. Zira onlar, kendilerine Allahin âyetlerini okuyan peygamberi yalanlamışlar, âyetler hakkında "Apaçık bir sihir." "Bir iftira." gibi sözler söyle­mişlerdir.

Allah teala bunların sözlerini aktararak buyuruyor ki: "Allaha ortak ko­şan bu kâfirlere, hak olduğu açık olan âyetlerimiz okunduğunda onlar, âyetlerimizi okuyan Muhammed'e: "Bu adama tâbi olmayın, zira bu sizi, ataları­nızın dininden alıkoymak isteyen adamdan başka birisi değildir." demişlerdir. Yine onlar: "Ey Muhammed, senin bize okuduğun Kur'an uydurulmuş iftiradan başka bir şey değildir." demişlerdir. Keza, hak Peygamber olan Muhammed'i in­kar eden bu kâfirler, kendilerine peygamber geldiğinde: "Onun söyledikleri apa­çık sihirden başka birşey değildir." demişlerdir. [53]

44- Biz o müşriklere, okuyup ders alacakları kitaplar vermedik ve senden önce kendilerine uyarıcı bir peygamber de göndermedik.

Ey Muhammed, âyetlerimize "Apaçık bir sihirdir." diyen bu müşriklere, okuyup öğüt alacakları kitaplar vermedik. Senden önce bunlara uyarıcı bir pey­gamber de göndermedik. Halbuki onlar daha önce kendilerine kitap gönderilme­sini ve aralarından birinin peygamber olarak gönderilmesini arzuluyor!ardı. Allah, kendilerine bunları lütfedince bu sefer de onları yalanlamaya başladılar. [54]

45- Bunlardan önce gelenler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Oysa bunlar, kendilerinden önce geçen insanlara verdiğimiz nimetlerin onda birine bile erişememişlerdir. Onlar, peygamberlerini yalanlamışlardı. Ama benim onları cezalandırmam nasd oldu bir bak.

Ey Muhammed, senin ümmetinden, Allaha ortak koşan müşriklerden ön­ce gelen mümmetler de peygamberlerini ve kendilerine indirdiğimiz kitapları yalanlamışlardı. Onlar senin ümmetinden daha güçlü ve kuvvetliydiler. Öyle ki senin ümmetin, onlara verilen maddi gücün onda birine bile ulaşamamışlardır. Evet, onlar da peygmaberlerini yalanlamışlardı. Fakat benim onları cezalandır­mam nasıl oldu bir görseydin. O halde senin kavmin de, kendilerinden daha güçlü olanlardan ibret alıp âyetlerimi ve peygamberlerimi yalanlamasınlar. [55]

46- Ey Muhammed, sen onlara şöyle de: "Size bir tek öğüdüm var. İkişer ikişer ve teker teker Allaha yönelin. Sonra düşünün. Arkadaşınızda delilikten hiçbir eser yoktur. O, şiddetli bir azabın gelip çatmasından önce si/.i uyaran btr peygamberden başka birşey değildir."

Ey Muhammed, kavminin müşriklerine de ki: "Ey kavim, ben size tek bir şeyi öğütlüyorum. İkişer ikişer olarak karşı karşıya gelip Muhammed'de herhan­gi bir delilik olup olmadığı hususunda tartışın. Sonra herhangi biriniz tek başı­na kaiıp düşünsün. Onda bir delilik bulunup bulunmadığını iyice incelesin. Böy­le yaptığınız takdirde anlayacaksınız ki sizinle beraber bulunan Muhammedd'e herhangi bir delilik yoktur. O sizi şidddetli bir azabın gelip çatmasından önce uyaran bir Peygamberden başkası değildir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, müşrikleri, Resulullah hakkında iyice düşünüp insaflı olmaya davet ediyor ve Resulullahın, müşriklerin iddia ettikleri delilik vb. hastalıklardan uzak olduğunu bildiriyor.

Ayet-i kerimede, ayrıca Resulallahın, AH aha isyan edenleri, gelecek şid­detli bir azapla uyardığı beyan ediliyor.

Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Bir gün Resulullah (s.a.v.) Safa tepesine çıktı ve Vay sabahleyin başımit gelenler!... "(Ey insanlar) diye seslendi. Kureyş'pnun yanına toplanıp: "Ne var?" diye sordular. Resulullah: "Şayet, düşmanın size sabah veya akşam baskınına geldiğini bildirecek olsam bana inamrmisıniz?" dedi. Kureyşliler: "Evet, inanı­rız" dediler. Bunun üzerine Resulullah" "Şüphesiz ki ben sizi, şiddetli bir azabın gelip çatacağı (haberiyle) uyarıyorum." dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb: "Kah­rolası, bizi bunun içn mi buraya topladın?" diye cevap verdi. Buunıın üzerine Allah teala: "Elleri krusun Ebu Lchebin. Zaten kurudu da... "âyetini indirdi. [56]

47- Ey Muhammcd, şöyle de: "Sizden herhangi bir ücret istemişsem n sizin olsun. Benim ücret ve mükafaatım yalnız Allaha aittir. O, herşeye şahitlir.11

Ey Muhammed, kavminin müşriklerine de ki: "Ben, rabbimin katından size tebliğ ettiğim emirler karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, herşeye şahit olan Allaha aittir. O halde niçin benim davet etti­ğin şeyleri kabul etmiyorsunuz? [57]

48- Sen onlara şöyle de: "Şüphesiz benim rabbim, hakkı ortaya ko­yar. O, bütün gaybları çok iyi bilenleridir.

Ey Muhammed, kavminin müşriklerine de ki: "Rabbim, hak olan valiyi gökten indirip Peygamberi olan bana gönderir. Rabbim, gayba ait olan hususları çok iyi belendir. [58]

49- Sen onlara şöyle de: "Hak geldi. Artık batıl ne birşey ortaya çı­karabilir ne de geri getirebilir.

Yine onlara de ki: "Hak olan Kur'an ve Allanın vahyi geldi. Artık bundan sonra batıl ne birşey ortaya çkarabilir ne de herhangi bir şeyi geri getirebilir.

Allah teala, bu hususta diğer bir âyette de şöyle buyuruyor: "De ki "Hak geldi bâtıl yok oldu. Şüphesiz ki bâtıl yok olmaya mahkumdur. [59]

50- Ey Mtıhammcd, sen onlara şöyle de: "Eğer ben haktan saparsam aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete erersem bu da rabbimin bana vah-yettiği şeyler sayesindedir. Şüphesiz o, çok iyi işiten ve çok yakın olandır.

Ey Muhammed, kavmine de ki: "Eğer ben doğru oyldan uzaklaşıp ta sa­pık bir yolu tutacak olursam bunun zararı bana ait olur. Şayet hidayeti ve doğru­yu bulacak olursam bu da rabbimin bana hakkı vahyetmesi ve beni doğru yolda muvaffak kilmasındandir. Şüphesiz ki rabbim, çok iyi işiten ve kullarına çok yakın olandır. [60]

51- Sen o kafirleri, korkup dehşete düştükleri zaman bir görmelisin. Artık kaçacak yerleri de yoktur. Onlar, yakın bir yerden yakalanmışlardır.

Bu ayette vasıflan zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hakkında müfessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.

Abdullah b. abbas ve Dehhak'a göre, burada zikredilen insanlardan mak­sat, Resulullahı yalanlayan müşriklerdir. Bunlar, dünyada iken korkunç bir aza­ba maruz kalmışlar ve kendilerini ondan kurtaramarnişlardir. Abdullah b. Zeyd'e göre bu azap, onlann Bedir savaşında öldürülmeleridir. Taberi de bu gö­rüşü tercih etmiştir.

Hasan-ı Basri, Mücahid ve Ata'ya göre ise bu âyette zikredilen insanlar­dan maksat, müşrikler, korkuya düşmeleri anı ise, kabirlerinden çıkıp gözleriyle ilahi azabı görmeleri ânıdır.

Said b. Cübeyr ve Rib'î b. Hiraş'a göre ise, burada zikredilen insanlardan maksat, kıyamet kopmadan önce ortaya çıkacak olan Deccalm ordusudur. Bu ordunun korkuya kapılma ânı ise, Mekke ile Medine arsındaki "Bcyda" denilen mevkide yerin dibine geçirilmeleri ânıdır. [61]

52- O zaman onlar: "Hakka imkan ettik, "derler. Fakat çok uzak bir yerden istediklerine nasıl ulaşırlar?

Müşrikler bizzat gözleriyle Allanın azabını gördükleri zaman: "Biz, Alla-ha, kitabına ve Peygamberine iman ettik, "derler. Fakat çok uzak bir yer olan âhiretten, dünyadaki imana nasıl ulaşacaklar? Yahut âhirete gittikten sonra dün­yaya tekrar nasıl dönüp te teve edeceklerdir? Zira onlar, Allahtan tekrar dünya­ya döndürülüp, yaptıklarından vazgeçerek tevbeetm el erini nesibetmeyi isteyeceklerdir. [62]

53- Halbuki onlar, daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlar.

Habuki kâfirler, azabı görünce rablerinden istedikleri o şeyi, dünyada sağ iken inkâr etmişlerdi. Allaha ve Peygambere iman etmiyor ve yaptıkanndan vazgeçmiyorlardı. Onlar bir yerden gayba atıp tutuyorlar.

Âyet-i kerimenin sonunda bulunan bu ifade çeşitli şekillerde izah edil­miştir. Müfessirlerin bazılarına göre bu âyetin izahı şöyledir: Müşrikler Muhammede ve Kur'ana uzaktan taş atıyorlar. Muhammede bazan "Kahin" bazan "Şair" bazan da "Deli" diyorlar. Böylece Resulullahtan çok uzak olan bu sıfatla­rı, hiçbir bilgileri olmadığı halde ona yakıştırmaya çalışıyorlar. Halbuki onlar, Resulullahtan bu söylediklerinin tam aksini müşahadc etmektedirler. Yani onun güvenilir, yalan söylemeyen ve doğru sözlü bir kimse olduğunu bilirler."

Bazı müfesssirlere göre de âyetin izahı şöyledir: "Müşrikler, "Öldükten sonra dirilme olmayacaktır. Cennet ve cehennem yoktur, "şeklindeki inkarcı sözleriyle gayba taş atarlar. Onlar, Allanın mutlak kudret sahibi olduğunu idrak etmekten uzaktırlar. Onlar, Allanın kudretini kendi âciz kudretlerine benzeterek gayba taş atarlar."

Diğer bazı müfesssirlere göre ise bu âyetin izahı şöyledir: "Müşrikler, : "Rabbimiz, işittik, gördük Bizi tekrar dünyaya gönder de salih emeller isleye­lim. [63]diyerek âhiretten çok uzak olan dünyaya döndürülmek isterler ve böylece gayba taş atarlar. Fakat onların bu isteklerinin kabulü mümkün olmaya­caktır. [64]

54- Artık kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına engel konur. Nite­kim daha önce benzerlerine de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onların hepsi de (hak üzerinde) şüphe ve endişe içindeydiler.

Müşrikler, ilahi azabı bizzat gözleriyle gördüklerinde, onlarla, iman et­meleri arzusuna bir perde çekilir ve kâfir olarak ölür giderler. Yani onlara artık tevbe etme imkânı verilmez. Nitekim onlardan önceki yandaşlarına da aynı şey yapılmıştı. Zira onlar, derin bir şüphe içindedirler, "Taberi bu izah şeklini tercih etmiştir.

Bu âyet-i kerimeyi şu şekilde izah edenler de vardır: Müşriklerle, dün­yada kendilerinin olmasını arzuladıkları mal, evlat ve makam gibi şeyler arasına perde çekilir. Onlar bu arzuladıkları şeylerden mahrum edilirler." Buhari de bu izah tarzını benimsemiştir.

Mü'cahid de bu âyeti şöyle izah etmiştir; "Ahirette, kâfirlerle onların dünyaya dönüp levbe etmeleri arzulan arasına engel konulmuştur. Onlar bir da­ha dünyaya döndürmeyeceklerdir." [65]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/529-530.

[2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/531.

[3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/531-532.

[4] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/532.

[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/533.

[6] Fussilel Suresi, âyel: 26.

[7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/533.

[8] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/533-534.

[9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/534.

[10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/534.

[11] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/535.

[12] Ruban. Kel l-iulnil cl-Kur'an. hah: 31 /Müslim, K.cl-Müsafirîn, bab: 235, Hadis no: 793.

[13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/535-536.

[14] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/536-537.

[15] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/537.

[16] Bu heykeller, ya :ığ:ıç vb. cansız şeylere ait heykellerdi, yahut 11/. Süleyman'ın şeriatımla bir kısım melek ve peygamherlerin heykellerini yapıp onları insanlara tanıtmak haram değ i ki i. ÎI/~ Silleyman'ın tahtının allına iki arşları, üstüne de iki kartal heykeli yaptırdığı rivayet edilmekle­dir. (Tüfsirü Ğaraİbü'l-Kur'an, Sure 34, âyel B.'iin izahı.)

[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/538.

[18] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/539.

[19] Tirrııi/.î, K. Tefsir el-Kıır'an, Sure: 3-1, hnh: İ, No: 3222

[20] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/539-540.

[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/541.

[22] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/541.

[23] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/542.

[24] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/542-543.

[25] Sa’d suresi, ayet: 82-83

[26] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/543.

[27] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/544.

[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/544-545.

[29] Nuh'un, rabbine sorduğu soru, oğlu hakkındaydı ve şöyle demişti: "Ey rabbim, şüphesiz ki oğ­lum ailemdendi. Senin, aileme helak elmeme vaadin haktır. Sen de hükmedenlerin en adalatli-sisin." dedi. Allah teala da şöyle buyurdu: "Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü o, iyi ol­mayan bir amel sahibidir. O halde bilmediğin şeyi benden isteme." (Hud Suresi, âyet: 45-46)

[30] Buharı, K. Tefsir el-Kuran, Sure 2, bab: 1 / Müslim, K. el-tman, bab: 322, Hadis no: 193.

[31] Buharı, K. Tefsir cl-Kur'an, Sure 34, bab:l.

[32] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/545-548

[33] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/548.

[34] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/549.

[35] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/549.

[36] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/549550.

[37] Buhari, K.et-TeycmmUm, bab: 1/ Müslim, K.el-Mesacid, bab: 3, Hadis no: 521.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/550-551.

[38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/551.

[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/551.

[40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/552.

[41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/552

[42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/552-553.

[43] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/553.

[44] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/553.

[45] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/554.

[46] Müslim, K.el-Birr, bab: 34, Hadis no: 2564/İbn-i Mâce.K.ez-Ztihd, bab: 9, Hadis no: 4143. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/554-555.

[47] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/555.

[48] İbn-i MScc, K.ez-Zühd, bab: 9, Hadis no: 4138

[49] Buhari, K.cz-Zckai. bab: 27 /Müslim, K.ez-Zckat, bab: 57, Hadis no: 1010. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/556.

[50] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/557.

[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/557.

[52] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/557.

[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/558.

[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/558-559.

[55] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/559.

[56] Buharı. K. Tefsir d Kuı'un, Sure; 34, hah:2 Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/559-560.

[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/561.

[58] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/561.

[59] îsra Suresi, Syet: 18

[60] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/561-562.

[61] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/562.

[62] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/562-563.

[63] Soudo suresi, âyel

[64] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/563-564.

[65] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/564.