AHZÂB SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Bu, ittifakla Medeni bir sûre olup, yetmişüç ayettir.
Hz. Peygambere Hitap
"Ey Peygamber, Allah'tan ittikâ et. Kâfirlere ve münafıklara İtaat etme. Şüphesiz ki Allah alîm ve hakîmdir"
(AhzAb, 1).
Bu ayetin tefsiri ite ilgili birkaç mesele vardır. [1]
Hitap Üslûpları
Bu mesele, veya gibi ifadelerdeki nida ve münâdâ arasındaki fark hakkındadır. Bu hususta söylenenler söylenmiştir. Fakat biz diyoruz ki (Ey adam) şeklindeki söz, nidaya delâlet eder. (Ey o adam) şeklindeki söz de, nidaya delalet ettiği gibi, ya nida edilene hitabın önemli olduğunu, yahut nida edilenin işin farkında olmayışını ifade eder. İkinci husus, diğer yerlerde bahsolunmustur. Birincisine gelince, ^ k sözü, nida edileni, ilk önce malum olmayan biri kılmaktadır. Böylece her işiten kimse, nida edene yönetir. Binâenaleyh o, bunlardan birisini nidasına tahsis edince, bu hadisede, biraz Önce nidayı duyanların hepsi ona dönüp baktıkları için, herkesin o haberi duyma gayesi gözetilir. Fakat bunun yerine, doğrudan doğruya: "Ya Zeyd, Ya Recûl" demiş olsaydı, nida edene, sadece bunlar dönüp bakarlardı. Bunun böyle olduğu anlaşıldığına göre, ayetteki, ifadesinin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir gaflet içinde oluşu manasına alınması caiz değildir. Çünkü ayetteki "nebî" sözü, gaflette olmaya ters düşer. Zira "nebî", haberdardır. Dolayısıyla gafil olamaz. Dolayısıyla buradaki nidanın, "hitabın önemli oluşu" manasına alınması gerekir. [2]
Bu Hitaptan Maksat
Birşeyi emretmek, ancak emredilen şahsın, o emredildiği şeyle meşgul olmaması durumunda söz konusudur. Çünkü zaten oturmakta olana, "otur", susmuş kimseye "sus" denilmesi uygun düşmez. Hz. Peygamber (s.a.s) ise, zaten ittikâ etmektedir. Binâenaleyh ona, "Allah'dan ittikâ et" denilmesini nasıl izah ederiz?
Cevap: Bu hususta şu iki izah vardır:
Birincisi, nakle dayanmaktadır. Bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, ittikâyı sürdürmesinin bir emir oluşudur. Çünkü mesela birisinin, oturmakta olan birisine, "Ben gelinceye kadar burada otur", yine susmakta olan birisine, "Doğru yapıyorsun. Sus, kurtulursun" demesi yerinde olup, "üzerinde olduğun bu hâli devam ettir" manasınadır.
İkincisi, aklî bir izah olup, çok hoştur. Buna göre, padişahtan korkan kullar, üç kısımdır: Bir kısmı, onun cezasından korkar. Bir kısmı, onun mükâfaatlarını kesmesinden korkar. Üçüncüler de, padişah ile aralarına bir engelin girip, (ondan uzakta kalma) endişesini duyarlar. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s), ne birinci, ne de ikinci manada takvayla emrolunmuştur. Üçüncüsüne gelince, ihlaslı kimse, dünyada yaşadığı müddetçe, bu endişeden kendini emin hissedemez. Nasıl böyle olmasın ki, çünkü dünyevî işler hep insanı meşgul eder. İnsan (kalbi), dünyada bazan Allah ile beraber olur. Bazan da, her nekadar Allah onunla beraber olsa da, insan mutlaka yapılması gereken şeylere yönelmiş olur. İşte bu hususu, Hz. peygamber "Ben ancak, kendisine vahyolunan bir beşerim"{Fussiietej yani, "Benim için, vahiy esnasında perde kaldırılır. Daha sonra sizin gibi olurum" diyerek işaret etmiştir. O halde, Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e takvayı emredişi, Peygamber (s.a.s)'in ilâhî huzurda bulunuşunu devam ettirmeyi istemesi manasınadır.
Bir diğer izah da şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s)'in her an ve her lahzada, ilmi ve derecesi artmaktadır. Öyle ki onun geçmişteki hâli, o anda içinde bulunduğu hale nisbetle, daha iyi olanı (efdali) terk gibi olur. Böylece o her an yeni bir takva (ittikâ) içinde olmuş olur. Buna göre Allah Teâlâ'nın, "Allah'dan ittikâ et (kork)" omri, Peygamber (s.a.s)'e, içinde bulunmadığı bir hali emretmek otur ki, iste buna Hz. Peygamber (s.a.s), "Kimin iki günü birbirine denk olursa, o aldanmıştır (zarardadır)" hadisi ile işaret etmiştir.
Bir de, Hz. Peygamber (s.a.s), Rabbinden, O'nun kendisine emriyle, ilmini artırmasını istemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "De ki: "Ey Rabbim, ilmimi artır"(ru*, m) diye emretmiştir. Yine bu hususa, Hz. Peygamber (s.a.s) "Hiç şüphesiz, (bazan) kalbim gölgelenir. Bundan dolayı her gün, Allah'a yetmiş kere istiğfar ederim"[3] buyurarak işaret etmiştir. Bu, "Pegamber için, kendisinin, "yaptığım şükür ve ibadetler de hiçbirşey değilmiş" dediği bir makam, her an onun için meydana gelir" demektir. Bunun böyle olduğu bilindiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), "Ben ancak, kendisine vahyolunan bir beşerim" (Fusilet 6) sözü gereği, kâfir ve münafıkların dillerinden ve ellerinden kaynaklanan bir korkuya düştüğü anlaşılmaktadır ki, bunun delili, "İnsanlardan korkuyorsun. Halbuki Allah, kendisinden korkmaya daha layıktır" (Ahab, 37} ayetidir. Böylece Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, kendisine insanları unutturacak, sadece hakkı düşündürecek ve bu sayede de derecesinin artırılacağı bir biçimde, o anda üzerinde olduğu takvanın korkunun) üstünde bir başka takvayı emretmiştir.
Binâenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s) için, "Ey Peygamber" ifadesinde, bir müjde /atmaktadır, yani, "Senin, diğer fertlerden ve putlardan korkman, ittikâ etmen gibi : - takva mertebesinde kalmana Allah razı olmaz. Aksine O, seni sana unutturacak >r takvandan razı olur" demektir. Baksana insan, bir malının elden çıkması korkusunu duyup, o esnada kendisine, kendisini öldürmeye niyetli bir câhil hücum edecek olsa, -nalını mülkünü unutur, hepsini orada bırakıp kaçar. Hz. Peygamber {s.a.s) de böylesi >r takvayla emrolunmuştur. Bu takva ile, artık Hz. Peygamber (s.a.s.)'de, Allah'dan başka hiç kimseden korkma kalmamıştır. Bu söz tıpkı, Zeyd veya Amr'dan korkan ûrisine, "Amr'den kork. Çünkü, Amr seninle beraber olursa, Zeyd sana birşey yapamaz" denmesi gibidir. Bu, o kimseye Amr'dan korkmasını emretme manasına galmez. Çünkü o zaten ondan korkuyor. Aksine bu, Amr'dan alabildiğine korkmayı amrin zımnında, Zeyd'i ona unutturacak bir biçimde, Zeyd'den korkmaktan nehiy ^anasına gelir. Hak Teflla'ntn, "Kâfirlere ve münafıklara taat etme" hitabı, bizim İzahımızı desteklemektedir ve "Allah'dan, seni başkasına aaatten alıkoyacak bir biçimde ittikâ et, kork" demektir. [4]
İtaat Edilmeyecek Olanlar
Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Allah'dan başka hiç kimseye itaat etmemesi gerekirken, niçin bu ayette sadece kâfir ve münafıklara itaat etmemesi gerektiği belirtilmiştir? Cevap: Diyoruz ki: Bunun şu iki sebebi vardır:
1) Başkalarını belirtmeye gerek yok. Çünkü bu iki zümrenin dışında kalanlar, Hz. »aygamber (s.a.s)'in, kendilerine uymasını zaten istemiyorlar. Peygamberin,
İllerinin itaat eder hale gelmesini de beklememektedir. Aksine kendileri O'na olmayı isterler, onu muta (İtaat olunan merci) kabul ederler.
2) Hak Teâlâ, "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme" Duyurunca, Hz. Peygamber )'i, herkese itaattan menetmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in, kendisine
aaatmı isteyen herkes, kâfir veya münafıktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'e, «pmaması halinde, kendisine haklı olarak azab edeceğine inanarak, birşeyi emreden ■* olmuş olur.
Daha sonra Hak Teâlâ, tıpkı kendisinde sadece kendisinden korkup celâdet hissedecek şekilde, kendinde bir şecaat gören kimsenin yaptığı gibi, takvanın kalbin derinliklerinden gelmesi ve kişinin nefsinde Allah'dan başka hiçbir şeye karşı bir korkunun kalmaması şeklinde olması gerektiğine bir işaret olsun diye, "Şüphesiz ki Allah alîm ve hakSrndir" buyurmuştur. Çünkü Allah için olan takvayı, Allah hakkıyla bilir. Ayetteki "hakim" ifadesi, "Allah birşey söyleyip, peygamberin akrabaları olmalarına rağmen bütün o kâfir ve münafıklar da başka birşey söyleyip, bu söylediklerinde bir maslahatın bulunduğunu iddia edip, aklî bir izah yapsalar, o zaman onlara tabî olmak, bir maslahat olmuş olur" şeklindeki bir vehmi gidermeye bir işarettir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Allah hakimdir. Maslahat (ve hikmet) ise, ancak hakîm olanın sözündedir. Dolayısıyla Allah sana birşey emrettiğinde, bütün herkes seni ondan menetmeye çalışsalar bile, Allah'ın emrine uy" demek istemiştir. [5]
Zıharın İptali
"Sana Rabbinden ne vahyolunuyorsa ona uy. Muhakkak ki Allah ne yaparsanız, hakkıyla haberdârdır. Allah'a güvenip dayan. Vekil olarak Allah yeter. Allah hiç bir adamın içinde iki kalb yaratmadı. Kendilerinden zıhar
yaptığınız karılarınızı o (Allah), sizin analarınız saymadığı gibi, evlatlıklarınızı da oğullarınız gibi kabul etmez. Bu, sizin ağzınızdaki laftandır. Allah hakkı söyler ve O, doğru yola iletir"
(Afızab. 2-4).
Bu ifadeler de, biraz önce bahsettiğimiz gibi, Allah'ın hakîm olduğunu, O'na ittibâ etmenin şart ve vacib olduğunu göstermektedir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Muhakkak ki Allah ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır"buyurmuştur. O, kendisinin, kullarının kalblerindekileri hakkıyla bildiğini söyleyince, sizin amellerinizden de bihakkın haberdar olduğunu beyan etmiştir. O halde kafblerinizi düzeltin, amellerinizi ıslâh edin.
Allah Teâlâ daha sonra, "Allah'a güvenip dayan. Vekil olarak Allah yeter" yani "Allah'dan kork. Eğer bir kimseden ötürü bir vehme, bir korkuya kapılırsan, Allah'a tevekkül et. Çünkü koruyucu ve müdafaa edici olarak O yeter. O, fayda verendir. O olunca, sana hiçbirşsy zarar vermez. Ama O zarar verirse, O'na karşı sana hiçbirşey fayda vermez" buyurmuştur. [6]
İki Kalb Olmaz
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Allah hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmadı" buyurmuştur. Bazı müfessirler. bu ayetin, "Benim iki kalbim vardır. Bunlardan sadece biriyle bile, Muhammed (s.a.s)'in anladıklarından daha çok anlar ve bilirim" diyen, Ebu Ma'mer hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ bu ifadesiyle, onun bu sözünü reddetmiştir. Zemahşerî "Allah Teâlâ "Kendilerine zıhar yaptığınız kanlarınızı, o (Allah), sizin analannız saymadığı gibi..." buyurmuştur ki bu, "O, bir adama iki ana, bir oğula iki baba kılmadığı gibi, bir adam (insan) için iki kalb de kıimamıştır" demektir" şeklinde bir izah yapmıştır. Bu izah zayıftır.
Doğrusu, şöyle demektir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Ey Peygamber Allah'tan ittikâ et" ayetiyle, ittikâyı emredince, bu onun için, üzerinde dahası bulunmayan bir takvayı emir olur. Binâenaleyh kim böylesine ittikâ eder ve korkarsa, onun kalbine başka birşey giremez. Baksana, alabildiğine korkan kimse, o korku esnasında bütün işlerini unutur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, "Ey Peygamber, Allah'tan, korkulması gerektiği gibi kork" demiş olur. Bu şekilde korkmanın hakkı ise, kalbinde, Allah'tan başkasının korku ve endişesinin yer almamasıdır. Çünkü kişinin iki kalbi yoktur ki, bunlardan birisiyle Allah'tan, diğeriyle başkalarından korkabilsin. Eğer bir kimse Allah'tan başkasından korkuyorsa, bu iş ancak, o kimsenin kalbini, Allah'tan başka yöne çevirmesiyle olur ki bu da, Allah'tan gerçek manada korktuğunu iddia eden müttakînin haline uygun düşmez. [7]
Evlatlık Kurumunun İptali
Daha sonra Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, hiç kimseden korkmaması -çekinmemesi, Zeyd'in hanımı Zeyneb'in ktssasındaki duyduğu endişe gibi bir korkuya düşmemesi gerektiğini hatırlatmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "İnsanlardan korkuyorsun. Halbuki Allah kendisinden korkmana daha çok layıktır" (Ahzab. 37) yani "Böylesi bir korkunun senin kalbinde yer almaması gerekir" buyurmuştur. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'e bu durumu hatırlatınca, ondan kötülükleri defedecek şeyi de zikredip, "Evlatlıklarınızı da oğullarınız gibi kabul etmedi" buyurmuştur. Yani, Allah kişinin evladlığını, öz oğlu saymamıştır.
Daha sonra O, bundan önce, bu çirkinliği defetme hususunda daha kuvvetli bir delil getirmişti. Bu da, "Kendilerine zıhar yaptığınız kanlarınızı, o (Allah) sizin analarınız saymadı" ifadesidir. Yani "Sizler, hanımlarınıza, "Sen bana anamın sırtı (zahrı) gibisin" demesi halinde, hanımı, herkesin ittifakıyla kendisinin annesi olmuş olmaz. İslâmiyet döneminde bunun böyle olmaması, bunun vat'ı (kişinin hanımıyla cinsî münasebetini) haram kılmayan bir "zıhar" oluşundan Ötürüdür. Câhiliyye döneminde ise, bu bir talâk kabul ediliyor ve kocası onunla yeniden nikahlanıyordu. Binâenaleyh bir kimsenin, kendi hanımına, "Sen benim anam gibisin, yahut anamın sırtı gibisin" demesi halinde, bu o hanımın anne olmaya dönüşmesini gerektirmediği gibi, yine bir kimsenin evlatlığına, "Sen benim oğlumsun" şeklindeki sözü de, onun Öz oğlu olmasını gerektirmez. Dolayısıyla da o evlatlığının hanımı, öz oğlunun zevcesi (gelini) haline dönüşmez ve bu sebeple de hiç kimsenin bu hususta hiçbirşey deme hakkı doğmaz. Binâenaleyh senin insanlardan çekinmene gerek yoktur. Nasıl otsun ki? Eğer bu korkulması gereken bir İş olmuş olsaydı, Allah'tan başkasından korkman caiz olmazdı. Yahut da senin iki kalbin yoktur. Kalbin, Allah ittikasıyla dopdolu ve O'nunla meşguldür. Dolayısıyla hiç bir kimseden korkman gerekmez. [8]
Söz Çeşitleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bu, sizin ağzmızdaki lafmızdır" buyurmuştur. Bunda şöyle bir incelik vardır: Nazar-ı dikkate alınan sözler ikiye ayrılır:
a) Olmuş bitmiş bir şey hakkındaki sözler. Bunlar olduğu gibi söylenir.
b) Söylenen bir söz olup, o sözün söylenildiği gibi olmasıdır. Birincisi, olanı söyleyen sâdıkların sözüdür. Diğeri ise, birşey söylediklerinde, Allah'ın o şeyi, onlann söylediği gibi kıldığı sıddîklerin sözüdür. Bu iki söz de kalbten çıkar. Sadece ağızdan söylenen sözler ise, tıpkı eşeğin anırması ve köpeğin havlaması gibidir. Çünkü muteber söz, kendisine güvenilen sözdür. Kalbten çıkmayan ve samimi olmayan sözlere güvenilmez. Allah Teâlâ, insanları kerîm kılıp, onu diğer canlılara üstün kıldığına göre, insanın diğer canlıların huylarını kapmaktan sakınması gerekir. Buna göre bir kimsenin, onun öz oğlu olmadığı halde, "Bu falancanın oğludur" şeklindeki sözü, gerçek bir söz olmaz. Çünkü gerçek söz, kalbten gelen ve kalpte olandır. Bu ise sadece ağızda olan ve ağızla söylenen bir sözdür. Böyle olmasındaki incelik de şudur: Allah Teâlâ burada, "Bu, sizin ağzmızdaki lafmızdir" buyurmuş, bir başka ayetinde ise, "Hristiyanlar, "Mesîh, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarındaki sözleridir" rr«vbe,30) buyurmuştur. Yani bir şahsı, esas babasının dışında birisine nisbet edip, onun oğlu olduğunu söylemek, hakikati olmayan, kalbten çıkmamış olan ve kalbe girmeyen bir sözdür. O halde bu, tıpkı hayvanların sesleri gibi, sadece ağızla söylenmiş bir sözdür.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Allah hakkı söyler" buyurmuştur. Bu da şöyle ince bir manaya işarettir: İnsanın sözünün, ya akıldan veya şeriattan kaynaklanması gerekir. Binâenaleyh insan, "Falan oğlu filan..." dediği zaman, bunun gerçek olması gerekir. Yahut gerçek olduğunu bilmiyorsa, bunun şer'an onun oğlu sayılması suretiyle, şeriatten kaynaklanan bir söz olması gerekir. Meselâ bir kimse bir kadınla evlense, o kadın altı ayda çocuk doğursa ve daha önce bir başka şahsın hanımı olmuş olsa, bu çocuğun o önceki kocadan olması muhtemeldir. Biz onu, "yatak" bulunduğu için, ikinci kocaya ait sayarız ve onun oğlu olduğunu söyleriz. Halbuki bu evlât oluşta, ne hakikat tahakkuk etmiştir, ne de şeriat bunu gerektirmiştir. Çünkü şeriat hakkı söyler. Bu ise, hakkın aksine bir durumdur. Çünkü onun gerçek babası ortadadır ve herkesçe bilinmektedir.
Bu hususta diğer bir izah da şöyledir: O müşrikler, "Bu (Zeyneb), onun oğlunun hanımıdır. Binâenaleyh onunla evlenmesi haramdır" demişlerdir. Allah Teâlâ ise, "Bu senin için helaldir" buyurmuştur. Müşriklerin sözü nazar-ı dikkate alınmaz. Çünkü bu onların ağızlarından çıkan bir söz olup, tıpkı hayvanların sesleri gibidir. Allah'ın sözü ise haktır. Binâenaleyh ona uyulması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "O, doğru yola iletir" ifadesi, "Allah hakkı söyler" ifadesini te'kid etmekte olup, "Hak ve hâdî olduğu için O'na ittibâ etmek gerekir" demektir.
Allah Teâlâ, "Bu sizin ağzınızdaki lafzmızdır. Allah hakkı söyler" buyurmuştur. Bu ifadede şöyle bir incelik vardır: Sadece ağızla söylenen söz, kalbten kaynaklanmayan hayvan seslerine benzer. Kalbten söylenen söz de, bazan hak-doğru, bazan bâtıl olur. Çünkü birşeyi inanarak söyleyenin bu sözü, bazan gerçeğe uygun olur, böylece hak; bazan da uygun olmaz, böylece de bâtıl olur. O halde, sizin sözlerinizden nazar-ı dikkate alınabilecek, kalbten söylediğiniz sözler de, bazan hak, bazan bâtıl olur. Çünkü söylediğiniz söz, o şeyin var olup-olmamasına bağlıdır. Allah'ın sözü ise mutlak olarak haktır. Zira varlık o söze tâbidir. Çünkü Allah Teâlâ, ya olmuş-bitmiş birşeyden bahsetmektedir, yahut da bahsetmiştir ve bahsettiği şey o şekilde olmuştur. O halde Allah'ın sözü, sizin kalblerinizden kaynaklanan sözlerinizden daha hayırlıdır. Ya Allah'ın sözü, sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözlere kıyaslanırsa, durum nice olur? Binâenaleyh sizin yalan ve boş sözlerinizi alıp, Allah'ın gerçek sözlerini bırakmak caiz değildir. Bu sebeple kim, "Peygamber (s.a.s)'in Zeyneb (r.anhâ) ile evlenmesi güzel olmadı" derse, Allah'ın gerçek sözünü bırakıp, sırf ağızdan çıkan sözlere tutunmuş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın indirdiğine uymanın, başkasının sözüne itibar etmekten daha hayırlı olduğuna bir işaret olsun diye, "O, doğru yola iletir" buyurmuştur. [9]
Meşru ve Mâkul Durum
Daha sonra o hidayetinin ne olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Onları babalarına nisbetle çağırın. Bu, Allah indinde daha doğrudur. Eğer babalannm kim olduğunu bilmiyorsanız da onlar, esasen dinde kardeşleriniz
ve dostlannızdır. Hata ettiğinizde ise, size bir vebal yoktur. Fakat kalblerinizin kasten yaptığında vebal vardır. Allah gafur ve rahîmdir"[10]
(Ahzab, 5).
İsm-İ Tafdîl
Hak Teâlâ'nın, "Onlan babalarına nisbetle çağırın" ifadesi, en doğru davranış, 'Bu Allah indinde daha doğrudur" ifadesi de, "Daha âdil ve uygun olan davranış" demektir. Çünkü bu birşeyi, yerli yerine koymak demektir. Bu ifade hakkında şu iki izah yapılabilir:
1) Umûmî manaya gelsin diye, izafetin terkedilmiş olması olup, aslında ifadenin takdiri, "Bütün sözlerden daha doğru" şeklindedir ki, bu tıpkı bir kimsenin, "Allahu Ekber" (Allah mutlak surette büyüktür) demesi gibidir.
a) Daha önce söylenilen sözün, kafada niyetlenmiş olmasıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bu, sizin, "O falanın oğludur" şeklindeki sözünüzden daha doğrudur" demek istemiştir.
Cenâb-ı Hak, bu doğruya iletme işini tamamlamış ve "Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız da onlar, esasen dînde kardeşleriniz ve (köleleriniz), dostlannızdır' buyurmuştur. Bu, "Onlara, "kardeşlerimiz" yahut "Falancanın kardeşleri" deyiniz. Eğer onlar köle iseler, "Bu falancanın kölesidir" deyiniz" demektir.
Daha sonra Hak Teâlâ, "Hata ettiklerinizde ise, size bfr vebal yoktur" buyurmuştur. Bu, "Bir kimsenin, bir başkasına şefkat üslubuyla, "Evladım!" veya saygı için, "Babacığım" demesi de hata gibidir. Baksana, yeminlerdeki "lağv" de, "bir hata ve sürc-ü lisan gibidir" demektir. Binâenaleyh bir kimsenin, "Oğlum" ifadesindeki sürç-ü lisanı ile, nesebi isbata niyetli olmaksızın, "oğlum" şeklindeki sözündeki hatası eşittir.
"Fakat kalblerinizin kasten yaptığında (vebal vardır)" cümlesi, daha önce geçen ifadelerin haberine delâlet ettiği için, haberi hazfedilmiş bir mübtedadır. Bu haber de, günah (bir vebal) yoktur ifadesidir. Bu, "Kalbinizin kasten yaptığı şey ise günahtır" demektir. [11]
Mağfiret ve Rahmet
Cenâb-ı Allah, "Allah gafur ve râhîmdir" yani, "Allah günahları bağışlar, günahkâra merhamet eder" buyurmuştur. Mağfiret ve rahmet hakkında, daha Önce birkaç yerde yeterli izah yapmıştık. Burada o izahlardan bir parçasını yeniden ele alıp şöyle diyoruz: Mağfiret, kadir bir zâtın, kudreti altındakilerden sâdır olan çirkin bir şeyi görmemezlikten gelmesidir. Meselâ köle, efendisinin cezasından korktuğu için, efendisinin kusurunu görmemezlikten geldiğinde, "O ona mağfiret etti" denilmez. Rahmet ise, kendisine merhamet edilenin âciz oluşundan Ötürü, bir karşılığı olmaksızın, rahmet edenin ona lütufla yönelmesi, muamele etmesi demektir. Çünkü meselâ, hükümdar gibi kudretli birisine, bir insan lütufla yönelse, ona bir iyilik yapsa, "O, o (hükümdara) rahmet etti" denilmez. Aynen bunun gibi, başkasının iyiliğini umarak, yahut da geçmişte ondan kaynaklanan bir iyiliğe karşılık vermek için iyilik yapan kimse için de, "O, ona rahmet etti" denilmez. Bunun böyle olduğu bilindiğine göre, eğer mağfiret, rahmetten önce zikredilrrse, onun manası "O onun ayıbını sakladı, sonra da onu âciz-müflis birisi olarak görüp, hem de merhamet edip, ona yetecek kadar şey verdi" şeklinde; ama mağfiret, rahmetten sonra zikredilirse -ki bu kullanılış çok azdır- o zaman bunun manası, "O, ona âciz olduğu için lütfetti, onu cezalandırmadı. Hatta dahasını yapıp, günahlarını bağışladı" şeklinde olur. [12]
Peygamber Canımızdan İleridir
"Peygamber, mü'minlere öz nefislerinden daha yakındır. Zevceleri ise (mü'minlerin) analarıdır. Akraba da, Allah'ın kitabında, birbirine diğer müzminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Fakat bu, dostlarınız için herhangi bir ihsanda bulunmanıza mani değildir. Bu, kitapta yazılıdır"
(Ahzâb, 6).
Bu ayet, Hz. Muhammed (s.a.s)'İn, Zeyneb'le evlenmesi hususunun doğruluğunu ifade eden bir açıklama olup, sanki, şöyle bir sorunun cevabıdır: Bu da birisinin 'Farzedelim ki, evlâtlık, senin de söylediğin gibi, öz oğullar gibi olmasın. Ne var ki bir kimse onu, kendi oğlu diye adlandırsa ve oğlu diye adlandırdığı evlatlığının da güzel bir şeyi olsa, onu oğlu diye adlandıran kimsenin kişilik ve mürüvvetine, o güzel şeyi ondan alması uygun düşmez ve bu hareket tarzı örfen tenkid edilir..." şeklinde sormasıdır. İşte Cenâb-ı Hak, bu sorunun cevabı olmak üzere, "Peygamber, mü'minlere öz nefislerinden daha yakındır" buyurmuştur ki bu, şöyle izah edilebilir: İhtiyaçları gidermek, derece derecedir. Meselâ yabancıların ihtiyacını gidermek; neseb cihetinden yakınların, akrabaların ihtiyacını gidermek; usûl ve fürûun ihtiyacını gidermek ve kişinin, kendi ihtiyacını gidermek. Birincisi örfen, ikincisinden aşağıdadır. Şer'an da böyledir. Çünkü "âkile-katilin diyetini veren yakınları ve akrabaları", birbirlerinden dolayı diyeti üstlenirler, fakat o diyeti, yabancı kimseler sebebiyle üstlenip vermezler. İkincisi de üçüncüsünden aşağıdır ki, bu, nafaka vermeyi gerektiren delilden dolayı açık ve zahir olan bir şeydir. Üçüncüsü de dördüncüsünden sonra gelir. Çünkü kişinin nefsinin, başkasına karşı önceliği vardır ki, işte bu hususa da, Hz. Peygamber (s.a.s), "İşe, önce kendinden başla; sonra da bakımını üstlendiğin kimselerden"[13] hadisiyle işaret etmiştir. Bunu iyice kavradığına göre, bir insanın yanında iki ayağından birisi, veyahut da, bedeninin iki kısmından birisini örtüp, böylece de ihtiyacını giderecek bir şey bulunması halinde o adam, bunların birinden o örtüyü alsa ve öbürünü örtse, bu durumda hiç kimse, "Ne kötü yaptın!" demesi şöyle dursun, ona, "Niçin böyle yaptın?" dahi diyemez. Meğer ki, meselâ insanın gözünü, eliyle koruması, duyu organlarının merkezi durumunda olan başından da soğuğu savuşturup, ayağını, böylece üşümeye maruz bırakması durumu gibi, -ki yapılması gerekti olan hareket tarzı da aklen budur- iki uzuvdan birisi diğerinden daha kıymetli olsun. Binâenaleyh, işte bu durumda kim bunun aksini yaparsa ona, "Niye böyle yaptın?" dinilir. Bunun böyle olduğu ortada olup, Hz. Peygamber (s.a.s) de, mü'min kimseye, onun kendi nefsinden daha kıymetli olunca, kalksa, o mü'min peygamberin ihtiyacını değil de kendisinin ihtiyacını giderse, bunun durumu tıpkı, saçlarını düzenlemek kastıyla, aşın bir soğukta saclarını yağlayan ve başını açan, fakat bu durumun, saçların kendisinde bittiği o başa eziyet ve zarar verdiğini bilmeyen kimsenin durumu gibidir. Kişinin, ibadetin nasıl yapılacağının ancak, Hz. Peygamber (s.a.s)'den öğrenileceğini bilmeden, kendisini bütünüyle ibadete vermek için nefsinin ihtiyacını gidermesi de buna benzer. Binâenaleyh, şayet insan, ihtiyacını, ibadet amacı olmaksızın giderse, bu, ihtiyacı giderme olmaz. Çünkü ihtiyacı gidermek, maslahatı elde etmenin üstünde olan bir şeydir. Bu ise, ihtiyacı olması şöyle dursun, kendisinde hiçbir maslahat bulunmayan bir şeydir. Binâenaleyh, bu ihtiyacı giderme işi, ibadet kasdıyla olduğu zaman, bu kimse, ibâdetin nasıl yapılacağı peygamberini bir ihtiyaç içinde bırakmış ve başının durumunu ihmal etmesine mukabil saçlarını düzeltme kabilinden, kendi nefsinin ihtiyacını gidermiş olur. Böylece, çok açık bir hikmetle, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bir şey istediğinde, ümmetinin o şeye ilişmesi ve sataşmasının ümmete haram olduğu, net bir biçimde ortaya çıkmış olur. [14]
Mü'minlerin Anneleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Zevceleri, (mü'minlerin) analarıdır" buyurmuştur ki, bu da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Zeyneb ile evlenişinin doğruluğunun, diğer bir biçimde ortaya konuluşudur. Çünkü Allah Teâlâ, peygamberin hanımlarını, ümmetinin bakışlarını peygamberin maksadının kendisine iliştiği şeylerden (hanımlardan) kesmek için, anne hükmünde kabul etmiştir. Binâenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s)1 in gönlü bir kadına iliştiğinde, o kadın bu ilgi hususunda, diğer hanımları gibi olur ve diğer hanımların bir başkasına haram olması gibi, o da başkasına haram olur.
İmdi eğer birisi, "Cenâb-ı Hak, daha önce çocuğu doğurandan başkasının, hiçbir surette anne olamayacağı hususuna bir işaret olsun diye "Kendilerinden "nhSr" yaptığınız kanlarınızı o, sizin analarınız (yerinde) tutmadı" (Ahzab, 4) buyurmuş ve işte bundan dolayı da, bir başka yerde, "Anaları kendilerini doğuranlardan başkası değildir" (Mücâdele, 2) buyurmuşken, daha nasıl, "Zevceleri, (mü'minlerin) analarıdır" buyurmuştur?" derse, biz deriz ki: Bunun cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın az önceki ayetindeki, "Allah hakkı söyler ve O, (doğru) yolu gösterir"
Hz. Peygamber (s.a.s)'in hanımlarının, annelerimiz olarak addedilmesi hususunun aklî izahı da şudur: Allah Teâlâ, babanın hanımını, oğuta haram kılmıştır. Çünkü hanım, kişinin kıskançlık göstereceği ve hakkında çekişmeye girişeceği bir mahaldir. Ziraoğulun, babasının nikâhı altında bulunan kadınlarla evlenmesi, sıla-i rahmi ve ana-babaya ait olan hakları keserek sona erdirme sonucuna götürür. Fakat şurası muhakkak ki, Hz. Peygamber (s.a.s), babadan daha kıymetli; derece itibariyle daha üstün ve razî ve memnun edilmeye daha layıktır. Çünkü baba, evladını sadece dünya hususunda eğitir. Hz. Peygamber (s.a.s) İse, hem dünya hem de ahiret hususlarında eğitir. Binâenaleyh O'nun hanımlarının, tıpkı babalarımızın hanımları gibi olmast gerekir.
Buna göre şayet Çirişi, "o halde Cenâb-ı Hak daha niçin, aynı manayı ifâde ettiği halde, "Nebî, babamzdır" veya, "Onun hanımları, babanızın hanımları (gibi)dir" dememiştir?" derse, biz deriz ki, bu sözleri bir hikmetten dolayıdır: Biz, biraz önce, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, ümmetinden herhangi birisinin hanımıyla evlenmek istediğinde, Peygamber onunla evlensin diye, o kimsenin hanımım boşamasının vâcib olduğunu beyân ettik. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak, "Sen onların babasısın" demiş olsaydı, o zaman, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, mü'minlehn hanımları ebediyyen haram olurdu. Bir de Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'i mü'minlere, kendi nefislerinden daha üstün kılmıştır. Halbuki, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "İşe, önce kendinden başla. Sonra da bakımını üstlendiğin kimselerden" ifadesinden dolayı, kişinin kendi nefsi, babadan önce gelir. İşte bundan dolayı, azığa muhtaç olan bir kimsenin, o azığı babasına vermesi vâcib olmadığı halde, Hz. Peygamber (s.a.s)'e vermesi vâcibtir. Sonra, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hanımları için, bir kimsenin babasının hanımlarının hükmü söz konusudur. Ta ki onun evlatları, kızkardeşleri ve anneleri mü'minlere haram olmasın. Her ne kadar bunların hepsi, gerçek ya da süt anneler hakkında haram olsa dahi. [15]
Miras Yakınlığı
Daha sonra Cenâb-ı Hak, miras hakkına işaret olsun diye, "Akrabalar, Allah'ın kitabında, birbirine diğer mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Fakat bu, dostlarınız için ihsanda bulunmanıza mani değildt. Bu, kitapta yazılıdır" buyurmuştur. Bu son cümle, vasiyyete bir işarettir. Yani, "vasiyyet ederseniz, varis olanların dışındakiler evlâdır. Eğer vasiyyet etmezseniz, sizin bıraktığınız şeylere, mirasınıza, varisler daha evlâ olur" demektir.
İmdi şayet, "Yaptığınız bu izaha binâen, miras ve vasiyyetin, sizin bu söylediğiniz şeyle ne ilgisi vardır?" denilirse, biz deriz ki, burada, ancak Allah'ın kendi nuruyla hidayet ettiği kimseler hariç, gözükmeyen, gizli ve çok kuvvetli olan bir münasebet vardır ki, bu da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s)'den başka hiçbir insana başkasının malını almak mubah olmaz; öldükten sonra da, bu kimsenin malı, sadece varislerine mubah olur. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken, isterse, başkasının malı onun olur; Peygamberin kendi malt ise, vefatından sonra varisleri için olmaz. Böylece Cenâb-ı Hak sanki Hz. Peygamber (s.a.s)'e, kendi kudretiyle onun mirasını varislere vermemesine mukabil, hayattayken başkasının malına onu mâlik kılmayı hükmetmiş; buna karşılık mü'minlere de, varislerinin, ölümünü müteakip onun malına müracaat etmeleri hükmünü ve karşılığını vermiştir. Böylece de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, mü'minlerden herhangi birisinden birşey istediğinde, o şeyin, Peygamberin malı haline dönüşmesi; vefatından sonra da bütün mü'minlere miras olmak üzere, o şahıslara rücû etmemesini anlama hususunda bir ukde ve bir sıkıntı kalmamış olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Akrabada, birbirine daha yakındırlar" buyurmuştur ki, bu, "Sizin, kendi aranızda mirasçı olma hakkınız vardı. Böylece sizden birisinin malı, veraset yoluyla başkasına geçmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) ile akrabaları arasında, bir veraset söz konusu değildir. Binâenaleyh, buna mukabil, onun, kendisi hayatta iken, sizin elinizde bulunan şeylere daha layık ve daha fazla hak sahibi olması gerekir" demektir.
Bu husustaki ikinci bir izah da şudur: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, mü'minlere kendilerinden daha yakın olduğuna dair bir delil zikretmiştir ki, bu da, O'nun, ''Akrabalar da, birbirine daha yakın ve evlâdır" şeklindeki ifadesidir. Daha sonra bir kimse, bir dostuna ihsanda bulunmak ister de, ona bir şey vasiyyet ederse, bu durumda da bu kimse, o kimsenin akrabasından daha evlâ olmuş olur. Böylece bu kimse, vasiyyetiyle veraset zincirini adeta kesmiş ve, "Bu, benim malımdır. Bu maJ benden ancak, benim istediğim kimselere geçebilir..." demiştir. İşte aynen bunun gibi Allah Teâlâ, dünyada, dostu Peygamber için, onun istediği her şeyi vermiş; daha sonra ondan (peygamberden) geri kalan şeyleri ise, başkaları için kılmıştır.
Cenâb-ı Hak, "Bu kitapta yazılıdır" buyurmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Buradaki "kitap"tan maksat Kur'ân olup, yazılan bu şeyler, miras ve vasiyyet ayetidir...
b) Buradaki “kitap” sözüyle, Levh-i Mahfuz kastedilmiştir. [16]
Nebilerin Mîsakı
"Hani bir zaman, biz peygamberlerden misaklannı almıştık. Senden, Nuh'tan, ibrahim'den, Musa'dan ve Meryem'in oğlu isa'dan, evet biz onlardan, öyle sapasağlam bir misâk aldık"
(Ahzâb, 7).
Bu ayetin kendinden öncekilerle münasebeti şöyledir: Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Ey Nebi, Allah'tan kork"(Ahzâb. 1) ifadesiyle ittikâyı emredip, txj hususu, o konuda O'ndan başka hiçkimseden çekinmemesi için, hakkında insanlardan endişelendiği o malum (Zeyneb binti Cahş) kıssa ile tekîd edip "Peygamber, mü'minlere öz nefislerinden daha yakındır" (Ahzâb, 6) ayetiyle, Peygamberinin korkuyu iktizâ ettiği bir şeyi irtikâp etmediğini beyan buyurunca, bu hususu başka bir izah ile tekid ederek "Hani bir zaman biz peygamberlerden mîsak almıştık" buyurmuştur. Buna göre O sanki, "Yalnız - ah'dan kork. Hiç kimseden çekinme ve benim risaletimi tebliğ edecekleri ve buna -içbir korku ile herhangi bir şey elde etme ümidinin mani olamayacağı hususunda benim, peygamberden almış olduğum mîsakı hatırla!" buyurmuş olup, bu hususta : 'Kaç mesele vardır: [17]
Misaktan Maksat
Peygamberlerden alınan "mîsak" ile, onların peygamber olarak gönderilmeleri ve onlara tebliğin emredilmiş olması kastedilmiştir. [18]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak burada özellikle dört peygamberden bahsetmiştir ki, bunlar Nuh, İbrahim, Musa ve İsa
(a.s)'lardır. Zira Musa ve İsa (a.s)'ların, bizim peygamberine zamanında da yaşayan birtakım cemaat ve ümmetleri vardı. Böylece Cenâb-ı bu ikisini, kavimlerine karşı bir hüccet olsun diye zikretmiştir. İbrahim (a.s)'i Arapların, onun faziletini kabul etmeleri ve dinin korunmasını emrettiği bazı şeyler mda ona ittibâ etmelerinden dolayı zikretmiştir. Nuh (a.s)'a gelince bu da, ılığın ikinci aslı, yani atası olmasından dolayı zikredilmiştir. Çünkü, Tûfan'dan sonraki insanlar Nuh (a.s)'dan başlarlar.
Bu İzaha göre şayet birisi, "O halde, Nuh (a.s)'dan ziyade Adem (a.s)'in zikredilmesi daha uygun düşerdi" diyecek olursa, biz deriz ki: Hz. Adem (a.s)'in yaratılışı, (dünyayı) mamur edip şenlendirmek içindir. Peygamberliği ise, soyunu ve evlatlarını irşâd içindir. İşte bundan ötürü, onun zamanında, hiçbir kavim helak olmamış, hiçbir kavme de azab olunmamıştır. Nuh (a.s)'a gelince o, nübüvvet için yaratılmış, inzâr için, nebî olarak gönderilmiştir. İşte bundan dolayı da onun kavmi imha edilmiş ve sularda boğulmuştur. [19]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, babası olmadığına bir işaret olsun diye, pekçok yerde, "Meryem oğlu İsa; Meryem oğlu Mestti" tabirlerini kullanmıştı. Çünkü, şayet babası olmuş olsaydı, Hz. İsa (a.s) o zaman, babasına nisbetle tanıtılırdı.
Cenâb-ı Hak, "Biz onlardan öyle sapasağlam bir misâk aldık..." buyurmuştur. Misâkın, "böylesine sapasağlam" olması, onların, peygamberler olarak gönderilmeleri hususunda yaptıkları şeyler hususunda sorumlu tutulmalarıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Elbette biz, peygamberlere soracağız"(Arat.6) buyurmuştur. Bu böyledir, zira hükümdar bir elçi gönderip, ona birşey emredip, bu elçi de bu emri kabul ettiğinde bu "mîsak" olur. Ama, hükümdar ona, yaptığı işler ve söylediği sözler hususundaki durumundan da kendisini sorgulayacağını bildirdiğinde, bu, bu misakın ona ağırlaştırılması olur. Böylece de elçi, elçilik hususunda, ne eksik ne fazla yapamaz. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılıp karıldınız. Onlar sizden kuvvetli teminat da aldılar" (Nisa, 2i) ayetinde kastedilenin, onların, yani kocaların bu mîsak ve teminattan mesul tutulacaklarını haber vermek olduğu söylenebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sorumlusunuz" buyurmuştur. Allah Teâtâ erkekleri kadınlara "kavvâm-âmir ve hükümrân" kıldığı gibi, peygamberleri de ümmetlerinin işlerini deruhte eden ve onları doğru yola sevkeden kimseler olarak kabul etmiştir.
"Ta ki (Allah), o sadıklara, sadâkatlerini sorsun. O kâfirler için de (O), pek acıklı bir azâb hazırladı"
{Ahzâb, 8).
Yani, "Allah peygamberler gönderdi. Mükelleflerin akibeti de, ya güzellikle hesaba çekilmedir, ya da azâbtır. Çünkü "sâdık" olan kimse hesaba çekilirken, kâfir de azaba uğratılır, ki bu tıpkı, Hz. Ali (r.a)'nin "Dünyanın helâli hesap, haramı ise azâbtır" sözü gibidir. Bu ayet, herkesin korkmamasını gerektiren hususları kapsar ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Nebi, Allah'tan kork" (Ahzto, t) şeklindeki ayeti de bunu te'kid eder. [20]
Müttefik Düşmanlar
Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki bunca nimetlerini hatırlayın. O zaman ki size, düşman orduları saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, ne yaparsanız hepsini hakkıyla îdir. O vakit onlar, hem üstünüzden hem de altınızdan size gelmişlerdi, zaman gözler yılmış, yürekler el-Haklara dayanmıştı ve siz, Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz"
(Ahzflb, 9-10).
Ayetin bu ifadesi, daha önce geçmiş olan takva emrinin, Allah'ın yanısıra, karşı kalmayacak bir biçimde olması gerektiğini ortaya koymak içindir, böyledir, zira o hiziplerin, grupların bir araya gelmeleri hâdisesinin altında, bu ashaba çok ağır gelmesi meselesi yatmaktadır. Çünkü, hem müşrikler hem de r, tamamiyle ve eksiksiz olarak bir araya gelmişler ve Medine'ye inmişlerdir. Peygamber (s.a.s) de, tedbir olarak hendekler kazdırdı. İş, şiddetin doruk fesma varmış, korku da zirveye çıkmıştı. İşte bu noktada Allah, o topluluğu btan, savaş yapılmaksızın savuşturmuş; ashabı böylece, korktuklarından emin pr. Binâenaleyh kulun, Rabbinden başka kimseden korkmaması gerekir. Zira ıı_r bütün işleri hususunda ona yeter ve hiçkimse O'nun mekrinden, cezasından ■ini emin hissedemez. Çünkü O, her türlü mümkinâta kadirdir. Binâenaleyh x. kâfirleri saltanat ve kuvvetlerine rağmen mü'minlerin kahredip ezdiği gibi, •Anlarına rağmen müslümanlan da kahretmeye kadirdir. [21]
Bozgunları
İfadesi, O'nun o kâfirlere, bir kış gecesinde, üzerine soğuk bir rüzgâr göndermesi, melekleri onlara salıvermesi, gecenin atların çıkardığı (seslerden) kaynaklanan korkudan dolayı birbirlerine bir hale gelmeleri... gibi onların kalblerine korku atması vb. şeylere bir '. Kaldı ki bu kıssa, meşhurdur.
Cenab-ı Hakk'ın, ifadesi de, Allah Teâlâ'nın, onların iltica edip sığındıklarına, lütfunu umduklarına, böylece de bir saldırı düşmanlarının aleyhine onlara yardım etmiş olduğuna bir işaret olup, bu 'dan korkmanın farz olup, Allah'dan başkasından ise korkmamanın gerekli ortaya koyan bir husustur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik" hitabı, "Allah, siz görmediğiniz halde, sizin ihtiyaçlarınızı karşılar. Eğer sizin için bir emniyet vesilesi zuhur etmezse, onun size zuhur etmemesine aldırmayınız. Çünkü sizler, herşeyi göremezsiniz. Öyleyse, Allah'dan başkasından korkmayın. Allah, ne yaparsanız, hepsini hakkıyla görendir. Sakın, "Biz bir şey yaparız, O onu nasıl görecek?" demeyiniz. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla görendir" manasındadır.
İfadesi, işin şiddetini ve korkunun doruk noktasını beyan etmektedir. Ayetteki, "üstünüzden" tabirinin "doğu tarafından"; "altınızdan" ifadesinin de, "batı tarafından" manalarına geldiği; bu gelenlerin ise Mekkeliler olduğu da ileri sürülmüştür. Ayetteki "gözler yılmış" tabiri de, "normal düzen ve ölçüsünden sapmış, böylece de çokluğundan dolayı düşmana dönüp bakamaz hale gelmişti" anlamındadır. ,
"Yürekler gırtlaklara dayanmıştır" ifadesi, O sıkıntının doruk noktasına çıkmış olmasından kinayedir. Bu böyledir, zira kalb öfke anında, kabarır; korku anında, büzülür ve böylece de boğazı tıkar. Bazan da nefes borusunu tıkayacak bir hal alır, böylece kişi hava teneffüs edemez de, o zaman korkudan ölür. O halde bu cümlenin anlamı, "Can boğaza geldiğinde" şeklinde olur.
"Ve siz, Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz" ifadesindeki elif-lâm, daha ileri bir mana ifade etsin diye, "istiğrak-şümûl" manasına olması mümkün olup, "Sizler, türlü türlü zanlara başvurdunuz" demektir. Çünkü, herkes, büyük bir musibet ve sıkıntı, büyük bir şey esnasında, hertürlü zanda bulunabilir. Ayetin bu ifadesiyle, onlardan malûm ve makûd olan zanlarının kastedilmiş olması da mümkündür. (Yani, elif-lâm "akd" ifade eder). Çünkü, mü'minden alışılagelen ve malum olan şey, Allah hakkında, hayır ve güzel zanda bulunmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah hakkında hüsnü zanda bulunun" buyurmuştur. Kâfirden beklenen ve vaki olan ise, onun kötü zanda bulunuşudur. Nitekim Cenâb-ı Hak "Bu, o küfredenlerin zannıdır"(Sad,27) ve "Onlar zandan başkasına tâbi olmazlar" (Necm, 28) buyurmuştur. [22]
Masdarın Cem'i
Eğer birisi: "Masdar çoğul yapılmaz. O halde ayetin bu ifadesindeki kelimesinin çoğul olarak getirilmesinin hikmeti nedir?" derse, biz deriz ki: Bu kelimenin, mef'ûlü mutlak olarak mansûb olduğunda şüphe yoktur. Ancak ne var ki isim de "Onu, kamçılarla dövdüm" ve "Onu, defalarca tedib ettim, düzelttim" denilmesi gibi, bazan masdar kabul edilebilir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizler zan üstüne zanda bulundunuz" demiştir ki bu da, "Sizler, bir zanda da sebat etmediniz!" anlamına gelir. O halde, ayetin bu ifadesindeki incelik şudur: Şayet Allah Teâlâ, "Bir zanda bulunuyorsunuz" demiş olsaydı, o zaman onların, isabetli oldukları akla gelebilirdi, ama "zanlar" denilince o zaman onların içinde, yalan ve doğru olmayanların bulunduğu da anlaşılmış olur. Çünkü zanlann, aynı konuda olmaları halinde, bazan hepsi, bazan da bir kısmı yalan olabilir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir topluluk, uzakta bir karaltı, bir cisim görse, sonra da onlann bir kısmı, bunun Zeyd; diğer bir kısmt Amr, üçüncü bir kısmı da bunun Bekir olduğunu zannetseler, o görülen şeyin, meselâ ağaç veya taş olması gibi gerçeğin ne olduğu onlar tarafından anlaşılsa, o zaman hepsi de hata etmiş olurlar. Bazan onlann birisi isabet edeceği gibi, hepsinin isabet edememesi de mümkün ve muhtemeldir. O halde ayetteki tabirini, onların içlerinde, o zanlarında hata edenlerin bulunduğunu ifade eder. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak şayet, "Allah hakkında birzanda bulunuyordunuz" demiş olsaydı, bu, bir önceki anlamı ifade etmezdi. [23]
Müthiş İmtihan
"İşte orada mü'minler imtihana uğratılmıştı. Şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı"
(Ahzab, 11).
Bu, "İşte o zaman, Allah mü'minleri denedi. Böylece de, sâdık olanlar, münafık olanlardan seçilip ayrılmış oldu" demektir. Allah'ın imtihan etmesi, kendisinin o işin nasıl olduğunu anlaması ve ortaya çıkarması İçin olmayıp, tam aksine şöyle bir hikmetten dolayıdır: Allah Teâlâ, mahlûkatın hangi hal üzere olduğunu bilmektedir. Ancak ne var ki O, o işi, melekler ve peygamberler gibi, kendisi dışında kalanlara da göstermeyi irâde etmiştir. Bu tıpkı, efendisinin, kölesinin kendisine muhalefet ettiğini bilip, onun muhalefeti sebebiyle onu cezalandırmayı da aklına koyup, yanında diğer köleler ve başka kimseler bulunduğu zaman, muhalefet eden o köleye, muhalefet edeceğini bile bile bir şeyi emretmiş olması haline benzer. Böylece bu iş, oradakiler tarafından da görülür ve böylece de bu ceza, en güzel bir biçimde tahakkuk etmiş olur. Çünkü artık hiçkimse, bunun bir zulüm, yahut da efendisinin sabrının azlığından kaynaklandığı kanaatini taşımaz.
Ayetteki, "sarsıldılar, sıkıştırıldılar" demektir. Binâenaleyh, onlardan orada sebat eden kimseler, Allah anıldığında, kalbleri tir tir titreyen ve Allah'ın zikriyle, olbleri İtminan bulan kimselerden olmuş olurlar ki, işte pekçok mü'min bunlardır. [24]
Münafıkların Tutumu
"O vakit münafıklarla kalblerinde bir maraz bulunanlar, "Allah ve Rasulü, bize, bir aldanıştan başka bir şey vaadetmemiştir" diyorlardı. O zaman onlardan bir güruh, "Ey Yesrib ahalisi, sizin için burada durmak yok; hemen dönün!" demişlerdi. Onlardan birkısmı da, "Hakikaten, evlerimiz sahipsizdir" diyorlar ve (böylece) Peygamberden izin istiyorlardı. Halbuki onların evleri sahipsiz değildi. Onlar kaçmaktan başka bir şey arzu etmiyorlardı"
{Ahzab, 12-13).
Cenâb-ı Hak, bu ayetlerle biraz önce geçmiş olan ayetinde beyan buyurduğu onların o zanlarını, tefsir edip açıklamıştır. Böylece o münafıklar, Allah ve Resulünün söylediklerinin yalan; vaadlerinin de, bir aldatmaca olduğu zannına kapılmışlardı. Çünkü onlar, galibiyetin karşı tarafta, (kâfirler tarafında) olduğuna kesinkes inanıyorlardı. Ayetteki tabirinin anlamı, "Sizin, Muhammed'le, beraber kalmanızın sebebi ve manası yoktur" şeklinde olup, tıpkı "Bir manası ve bir sebebi yoktur" anlamında, "Zillette ve aşağılama içinde durup beklemenin bir manast yoktur" denilmesi gibidir. Ayetteki Yesrib Kelimesi bir bölgenin adıdır ki, bu da Medine'dir. Yine ayetteki, "hemen dönün" ifâdesinin manası, "Muhammed'den vazgeçip o gruplarla ittifak ediniz. Böylece de o hüzün ve kederlerden kurtulunuz" şeklindedir. Daha sonra bu sözü duyanlar ondan vazgeçmeyi kafalarına koydular, böylece de ondan izin talebinde bulundular ve "Evleriniz avrettir" yani, orada gedik ve yıkık vardır. Bu tür evleri olanlar, eşyalarından dolayı hırsızdan, meskene tecavüzden, çocuklarından ötürü, düşmandan emin olamaz, kendilerini güvencede hissedemezler bahanesini uydurdular. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, "Halbuki onîann evleri avret değildir" ifadesiyle onların yalanlarını ortaya koymuş, maksatlarının ve kalblerinin sakladığı şeyin ne olduğunu beyan etmiştir ki, bu da, bu korku sebebiyle, oradan kaçıp orada durmamaktır. [25]
İrtidad ve Panik
"Eğer (Medine'nin) etrafından, üzerlerine girilmiş olup, sonra kendilerinden fitne çıkarmaları istenseydi, muhakkak ki bunu hemen yaparlardı. Bunu yapmaktan ancak pek azı geri dururlardı"
(Ahzâb, 14).
Ayet, o firar ve dönüşün, evlerini korumak için olmadığına bir işarettir. Çünkü herhangi bir maksaddan ötürü bir iş yapan kimse, o maksadı elde edemeyip kaçırdığında, artık o işi yapmaz. Meselâ evi elinden alınmasın diye malını (parasını) veren, ama evi alındığında malını vermesine gerek kalmayan kimsenin durumu gibi... İşte bu sebeple Allah Teâlâ, "Onlar, "Bizim senden ayrılışımız evlerimizi korumak içindir" dediler. Eğer o gruplar, Medine'ye girse, Medine'yi onlardan alsalardı, onlar yine de oraya döneceklerdi. Onlann senden ayrüıp dönüşleri, kâfir olmaları ve fitneyi arzu etmeleri sebebiyledir" buyurmuştur.
Ayetteki, ifadesinin nâib-i faili "Medine" olabileceği gibi, "evleri" kelimesi de olabilir. Yine ayetteki, ifadesindeki "ha" (bunu) zamiri ile, fitnenin kastedilmiş olması muhtemeldir. Bu "O fitneyi yapma hususunda pek az beklerler (duraklarlar)" demektir. Çünkü fitne yok olacak, netice yine müttakilerin olacaktır. Bu zamir ile, Medine'nin veya onların evlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna göre mana, "Onlar Medine'de (veya evlerinde) pek az kalacaklar. Çünkü mü'minler onları oralardan sürüp çıkaracaktır" şeklinde olur. [26]
Firar Fayda Vermez
"Celalim hakkı için onlar, arkalanna dönmeyeceklerine dair daha evvel Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen sözü bozanlar, mesuldürler. De ki: "Eğer ölmekten, yahut öldürülmekten kaçmıyorsanız (bilin ki), firarınız size
asla fayda vermez. O takdirde bile, ancak, pek az bir zaman faydalanırsınız"
(Ahzâb, 15-16).
Bu ayetler, onların sevinçlerinin bozulacağını, Allah'a verdikleri sözü (ahdi) bozdukları için, gidişatlarının çirkinliğini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, bundan önce savaştan geri kalmış, bunun için bir özür ve pişmanlık ortaya koymuşlar, artık bundan sonra savaştan geri durmayacaklarını iteri sürmüşlerdi.
Allah Teâlâ daha sonra onları, "Allah'a verilen sözü bozanlar mesuldür" ifadesiyle tehdid etmiştir.
Hak Teâlâ'nın, 'Ve ki: "Eğer ölmekten yahut öldürülmekten kaçmıyorsanız, (bilin ki), firarınız size asla fayda vermez" buyruğu, işlerin mukadder olup, Allah'ın karar vermiş olduğu şeyden kaçmanın mümkün olmadığına, Allah'ın takdir ettiği şeylerin mutlaka olacağına, binâenaleyh kendisine emredilen şeye muhalefet eden kimsenin, âhirette azab içinde kalacağına, dünyada da, muhalefeti sebebiyle hiçbirşey elde edemeyeceğine bir işarettir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O takdirde bile, ancak pek az bir zaman faydalanırsınız" buyurmuştur. Allah Teâlâ bu ifade ile sanki, "Sürdürdüğünüz (bu halden) ötürü mümkün olmamasına rağmen, bugün bundan firar etseniz bile, ancak pek az faydanız olur. Öyleyse aklı olan, çok şeyi bırakıp aza talip olmaz. Dolayısıyla firar etmemeniz gerekir. Firar etseniz bile, bu firarınızdan sonra pek az faydalanacaksınız" demek istemiştir. [27]
İrade Allah'ındır
"De ki: "Size bir fenalık dilerse, Allah'dan sizi koruyacak; yahut size bir rahmet dilerse, buna mâni olabilecek kimdir? Onlar, kendileri için Allah'dan başka hiçbir yar ve hiçbir yardıma bulamazlar"
(Ahzâb. 17)
Bu ayet de, biraz önce geçen, "Firarınız size asla fayda vermeyecek" cümlesindeki hususu beyân etmektedir. Ayetteki, "Onlar, kendileri için Allah'dan başka hiçbir yar ve hiçbir yardımcı bulamazlar" cümlesi de, yine aynı ayetteki, "Allah'dan sizi koruyacak ... kimdir?" ifadesini tefsir etmektedir, yani, "Sizin, sizi sevdiği için size şefaat edecek bir dostunuz ve başınıza gelip çattığında kötülükleri defedip, size yardım edecek bir yardımcınız yoktur" demektir. [28]
Cihadı Engelleyenler
"Allah, sizden geri bırakanları ve kardeşlerine, "bize gelin" diyenleri şüphesiz bilir. Bunların ancak pek azı harbe gelirler. Sizlere karşı da pek cimridirler"
{Ahzâb, 18).
Bu, "Allah müslümanları alıkoyan ve "Bize gelin, bize katılın. Muhammed'in yanında, onun safında savaşmayın" diyenleri bilir" demektir. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
1) Böyle diyenler, Ensâr'a "Savaşmayın, Muhammedi Kureyş'e teslim edin" diyen münafıklardır.
2) Bunlar, Medine'lilere, "Bize gelin, bize katılın" diyen yahudilerdir.
Ayetteki helümme, ya "gelin", ya "hazır olun (bulunun)" manalarına gelip, Micazlıların lehçesine göre, cemî olarak kullanılmaz, fakat başka lehçelerde cemî şeklinde de kullanılır. Mesela erkekler için, kadınlar için de şekli Kullanılır.
Ayetteki, "Bunların ancak pek azı harbe gelirler" cümlesi, Dtrinci izahı, yani böyle diyenlerin münafıklar olduğu şeklindeki izahı desteklemektedir. Bu da şu iki manaya gelebilir:
a) Bu, "Onlar sizden ayrılırlar, sizinle beraber savaşa çıkmazlar" manasınadır. Bu durumda ayetteki, ifadesi, "Onlar size karşı son derece cimridirler. Çünkü onlar Allah yolunda hiçbirşey infâk etmezler" demek olur.
b) Bu, "Onlar sizinle beraber savaşmazlar, sizinle birlikte bulunmaları gerektiği zaman da, savaşa katılmamak için olmadık bahaneler ileri sürerler" demektir. Buna göre, ifadesi, "Onlar, canlarını ve bedenlerini bu yola koymada cimridirler" demek olur. [29]
Münafık Korkaktır
"Hele kendilerine korku gelip çattı mı, onların, ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi, gözleri dönmüş olarak sana baktıklarını görürsün. O korku gidince ise, hayra karşı cimri adamlar tavn ile, sizi keskin dilleriyle
incitirler. Onlar gerçekte iman etmemişlerdir. Bundan dolayı Allah onların amellerini hiçe İndirmiştir. Bu, Allah'a pek kolaydır"
(Ahzab, 19).
Bu ayet de, onların alabildiklerine Korktukları ve tir tir titrediklerini göstermektedir. Bil ki, cimrilikle korkaklık birbirinin kardeşidir. Binâenaleyh Allah Teâlâ cimrilikten bahsedince, bunun sebebi olan korkaklıktan da bahsetmiştir. Bunun delili şudur: Korkak, malı hususunda çok cimri davranıp, onu Allah yolunda infâk etmez. Çünkü bu, gâlibiyyete hiç ihtimal vermediği için, ganimeti ummazlar. Böylece de, "Bu, karşılığı alınmayacak bir harcamadır" diyerek, eli bir türlü İnfâka varmaz. Fakat cesur kimse, hem zaferin, hem zafer neticesinde ganimet elde etmenin kesin olduğuna inanır. Böylece de kat kat fazlasıyla alacağını umduğu için, cihâd uğrunda malını vermesi ona çok kolay gelir. Kişinin canı ve bedeni ile ilgili düşüncesi de böyledir. Korkak, eşinden, emsalinden, denginden de korkar. Hep ordularının bozulup dağılacağını düşünür. Böylece de korkuya kapılıp savaştan uzak durur. Ama cesur kimse, galip geleceğine ve ilahî yardımın (zaferin) kendisiyle beraber olduğuna inanır ve savaşa katılır. [30]
Ödül Sırasında Münafık .
Ayetteki, "O korku gidince ise sizi incitirler" ifadesi, "Korku zail olunca, size dilleriyle baskın çıkarlar, "Savaşanlar bizdik. Bizim sayemizde zafer elde ettiniz, düşmanı kırıp geçirdiniz" diyerek size eziyet ederler. Böylece de onlar sizden ganimetin büyük payını kendilerine vermenizi isterler. Halbuki daha önce onlar, ganimet elde etmemeyi göze alarak, dönüp kaçmaya razı idiler.
Buradaki, "Hayra karşı cimri" tabirindeki "hayır"ın mal manasına geldiği ileri sürülmüştür. Fakat bu ifadenin, "Onlar her İki halde de hayırları az, her iki vakitte de serleri çok olan kimselerdir. Hem birincisi, hem ikincisi hususunda cimri davranırlar" manasında olması da mümkündür. [31]
Amelleri Boşa Çıkanlar
Daha sonra Hak Teâlâ, "Onlar gerçekte iman etmemişlerdir. Bundan dolayı Allah onların amellerini hiçe indirmiştir. Bu, Allah'a pek kolaydır" yani, "Onlar her nekadar dilleriyle (zahiren) iman eniklerini söyleseler de, gerçekte iman etmemişlerdir. Binâenaleyh Allah, onların müslümanlarla birlikte yapmış oldukları amellerini de boşa çıkarır" buyurmuştur. Ayetteki, "Bu, o Allah'a pek kolaydır" ifadesi, (bunları) görüp anlayabilenlerin nazarındaki duruma bir işarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, liBu, O (Allah'a) kolaydır" (Rum, 27) buyurmuştur. Bu böyledir. Çünkü "ihbât" (amelleri boşa çıkarma), yok etme, heder etme, boşa çıkarmadır. Maddeleri yok etme ise, bakıp düşünen düşündüğünde, "Maddenin yok edilmesi parçalarının darmadağınık edilmesiyle olur" der. Çünkü birisi birşeyi yaksa, o şeyden külü kalır. O külü rüzgâr dağıtıp götürse bile, yine onun orada zerreleri kalır. Bu, bazı insanların görüşüdür. Halbuki gerçek olan, Allah'ın cisimleri tamamen yok edip, onlardan istediğini yeniden yarattığını kabul etmektir. Amellere gelince, bunlar gözle görülen şeyler değildir. Eğer bunlardan birşey kalmışsa, onun hükmü ve eserleri itibarı ile kalmıştır. Binâenaleyh bunların bir faydası ve değeri olmadığına göre, bunlar hem gerçekte, hem hükmen yok demektir. Amellere itibar edilmediğinde, cismin hilâfına, o gerçekte yok demektir. [32]
Savaştan Korkuları
"Bunlar, "(düşman) kıtaları (Mekke'den) gitmediler" sanıyorlardı. Eğer o kıt'alar bir daha gelirse, çöllerde bedeviler içinde bulunup, size âit haberleri sormayı temenni ederler. Eğer içinizde bulunurlarsa, çok değil, ancak pek az dövüşürler. Andolsun ki Resûlullah'da sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için, güzel bir örnek vardır"
(Ahzâb, 20-21).
Yani "Son derece korkak olduklarından, düşman kuvvetleri çekip gittiklerinde bile onların gittiğine inanmaz, korkuları devam eder; geldiklerinde ise bedeviler gibi çölde bulunup da savaşanlar arasında yer almamayı öyle temenni ederler ki... Aranızda bulunsalar, âdeta yok sayılırlar, zira savaşa girişmezler." manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak,."£ger içinizde bulunurlarsa, çok değil, ancak pek az dövüşürler" buyurmuştur. [33]
Mü'minlerin Güveni
"Mü'minler, (düşman) ordularım görünce, "İşte bu Allah'ın ve Resulünün vaadettiği şeydir. Allah ve Peygamberi doğru söylemiş" dediler. Bu, onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırmaktan başka birşey yapmadı"
(Ahzab, 22).
Allah Teâlâ, münafıkların durumunu anlatınca, mü'minlerin haline de değinmiştir. Bu da onların, "İşte bu, Allah'ın bizi imtihan edeceği hususundaki bize olan vaadidir" demeleridir. Daha sonra onlar, o münafıkların, "Allah ve Resulü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemişür" (AhzAb, 12) şeklindeki sözlerine mukabil, "Allah ve Peygamberi doğru söylemiş" demişlerdir. Mü'minlerin bu sözleri, o anda meydana gelen hâdise (ve hâdiselere) bir işaret değildir. Çünkü onlar, o şeyler meydana gelmezden önce de Allah'ın doğru söylemiş olduğunu biliyor, buna inanıyorlardı. Binâenaleyh bu söz bir müjdeye işaret olup, bu da onların, "İşte bu Allah'ın ve Resulünün bize vaadettiği şeyler. Bu vaad aynen vuku buldu. Allah her vaadinde doğrudur. O halde, Mekke'nin, Rum'un (Anadolu'nun) ve Fars'ın (İran'ın) fethine dair bütün vaadler de tahakkuk edecektir" şeklindeki sözleridir. Bu, bu işin meydana geleceğine olan imanlarını artırdı, meydana gelince de teslimiyetlerini fazlalaştırdı. [34]
Düşmanların Bozgunu
"Mü'minler için, Allah'a verdikleri sözde sadakat gösteren nice adamlar var. İşte onlardan kimi, adadığını ödedi. Kimi de bunu bekliyor. Onlar hiçbir suretle, ahidlerini değiştirmediler. Çünkü Allah sâdık olanlan, sadâkatian
sebebiyle mükâfaatiandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak, yahut onlara tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki Allah gafur ve rahîmdir. Allah okâfirleri hiç bir hayra erememiş vaziyette, öfkeleriyle geri çevirdi. Allah
mü'minlerin savaşmalarına ihtiyaç bırakmadı. Allah kavîdir, azizdir"[35]
(AhzAb, 23-25).
Biatin Hakkını Veren Erler
Bu ayetler, onların Allah'a, ölmeleri durumu müstesna, peygamberini terketmeyecekleri hususunda verdikleri sözlerini bihakkın yerine getireceklerine bir işarettir. cümlesi, "Onlardan birkısmı savaştı ve şehid edildi. Böylece de adağınt yerine getirdi" demektir. Çünkü "nahb", adak manasınadır. Onlardan birkısmı da hâlâ savaşta, ahidlerini yerine getirmek için, şahadet şerbetini meyi gözetiyorlar. Onlar da ahidlerini bozmadılar. Münafıklar ise böyle değildir. Çünkü münafıklar da, "Biz sırtımızı dönüp, savaştan kaçmayacağız" diye söz /ermişlerdi. Ama sözlerini değiştirip, gerisin geri döndüler.
Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah sâdık olanları, sadâkatleri sebebiyle mükâfaatlandıracaktir" buyurmuştur. Bu, "Onlar vaadlerinde sâdık oklukları gibi, Allah onları, onlara dünya ve ahiret hususunda vaadettiği şeyleri birer birer gerçekleştirmek suretiyle mükâfaatlandırmıştır" demektir, ifadesi, Yalan söyleyen ve vaadlerinde durmayan münafıkları Allah azablandırır" demektir. "Eğer dilerse", yani "azabetmeyi dilerse, onların imân etmelerine Tânî olur""Yahut onlara tevbe nasib eder", yani "İsterse de böyle yapar." Cenâb-ı Hak bunu bu şekilde beyan etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber s.a.spn henüz onların iman edeceklerine olan ümidi devam ediyordu. Bundan sonra solardan birtakım kimseler iman etmiştir.
Allah Teâlâ, "Allah, onların günahlarını örtüp bağışladığı jpn gafur, onlara merhamet edip, iman nasib ettiği için de rahîmdır" buyurmuştur. Binâenaleyh ayetteki bu ifade, daha sonra iman eden kimseler hakkında olmuş olur. Yahut şöyle de denebilir: Allah Teâlâ, gafur ve rahim olmasına rağmen, günahları ;ok, suçları büyük olduğu için münafıklara azabetmiştir. Eğer suçlan daha az olsaydı, şüphesiz onları da bağışlardı.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, mü'minlerin sadâkatlanna karşılık, onlara mükâfaat Diarak vereceği şeylerin birkısmını açıklayarak, Allah o kafirleri öfkeleriyle geri çevirdi" buyurmuştur. Bu, "Onların Öfkeleri teskin olmadan ve hiçbir muradlarına nail olamamış vaziyette, Allah onları geri çevirdi" demektir. "Allah mü'minlerin savaşmasına ihtiyaç bırakmadı" manasınadır "Allah kavidir", yani mü'minlerin savaşmasına muhtaç değildir; "azizdir", yani kâfirlerin kökünü kazımaya ve onları zelil etmeye kadirdir. [36]
Hain Kurayza'nın Sonu
"Allah Ehİ-i Kitap olup o (münafıklara) destek olanları da, yüreklerine korku düşürerek, kalelerinden indirdi. Siz onların birkısmmı öldürüyordunuz, bir kısmmı da esir ediyordunuz"
(Ahzâb, 26).
Ayetteki, "Ehl-i Kitap'tan onlara yardım edenler" demek olup, bunlar yahudî Kureyza kabllesidlr. Allah onları "sayâsîlerinden" yani kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı. Böylece de onlar, kendileri öldürülmeye, çoluk-çocukları da esir edilmeye mahkûm oldular. Siz (hani) onlardan birkısmmı, yani erkeklerini öldürüyor, birkısmını da, yani çocuklarını ve kadınlarını esir alıyordunuz.
Eğer, "Cenâb-ı Hak, dediği için, mef'ûlü önce almasında, dediği için de mef'ûlü sonraya bırakmasında bir hikmet var mıdır?" denilirse, derim ki: Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Kur'ân'da olan herşeyin, her özelliğin mutlaka bir fayda ve hikmeti vardır. Bunlardan bir kısmı açıktır, biz onları görebiliriz. Bir kısmı ise açık değildir. Allah Teâlâ en iyisini bilir ya, şu anda içime doğan şudur: Konuşan kişi, önce en mühim şeyi söyler, sonra daha az mühim olanı söyler. Yine konuşan, işe en tanınmışı zikrederek başlar, sonra derece derece daha az tanınan ve bilineni zikreder. Yine konuşan, Önce en yakın olandan başlar ve sonra derece derece uzakta olanlara doğru giderek, onları zikreder. Ayette bahsedilen bu kimseler meşhur idiler. Dolayısıyla meydanda, herkesin bildiği kimselerdiler. Böylece öldürme işi bunların başına geldi. Esir olanlar ise, bunların kadınları ve çocukları olup, pek meşhur değildiler. Halbuki esir alınma, öldürülmeden daha açık bir iştir. Çünkü esir alınan, hayatta kalır. Böylece de herkesçe, onun esir olduğu görülür, bilinir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, ayetteki iki yerden meşhur olanını kendisiyle kâim olan fiile; iki fiilden meşhur olanını da daha kapalı olana takdim etmiştir.
İstersek, bu meseleyi nahiv kaidelerine uygun bir ifade ile şöyle de açıklayabiliriz: Ayetteki, ifadesi, fiil ve mefûlden ibarettir. Fiil cümlesinde asıl olan ise, fiilin mef'Ûl ve failinden önce getirilmesidir. Bu ifadenin bir fiil cümlesi olması hususunu şöyle ispat ederiz: Eğer bu bir isim cümlesi olsaydı, baştaki "Ferik" kelimesinin merfû olması ve denilmesi gerekirdi. Bu kelime mansub olduğuna göre, bu mansub oluş, takdirinde, zahirdeki fiilin tefsir ettiği mukadder bir fiilden ötürüdür. Sözün bu şekilde söylenmesine sevkeden sebeb ise, mef'ûlün beyân edilmesine aşırı itinâ gösterilmesidir. İşte ayetteki durum da budur. Çünkü Cenâb-ı Hak, onlara yardım edenlerin durumundan bahsedip, onların kalelerine korku saldığını bildirirken, eğer Cenâb-ı Hak demiş olsaydı, bunu duyan kimse, bunun mef'ûlünü duyuncaya kadar, ya aradan zaman geçerdi, yahut da onu söylemeye bir manî çtkar, böylece o da onu söyleyemezdi, böylece de onların öldürülmüş oldukları bilinemezdi. Fakat daha önce onların kalblerine korkunun salındığını da duydukları için, Allah, söze "ferîkan" diye başlayınca, bunlar sözün tamamını duymak için kulak kesileceklerdir. Eğer birincisi fiil ve mef'ûl olursa, mef'ûl astında olduğu gibi, ikinci cümlenin o cümleye atfedilmesi faydasından ötürü, öne alınır. Binâenaleyh fiilin öne alınmayışı, onu öne almayı gerektiren bir hususun olmayışından ötürüdür. Onların hali bilindiğinde, ondan sonra gelen şeyler de, onlara havale edilmiş olur.Dolayısıyla eğer Cenab-ı Hak, bundan sonra da, aynı şekilde demiş olsaydı, bu “ferikan”ı duynlar, ya çoğu kez onların içinde salıverilenler olduğunu, yahut da onların yakalanamadıklarını sanırlardı.Binaenaleyh bu ikinci ifadede, fiilin önce zikredilmesi evla olmuştur.Durum hem hem de cümleleri için aynıdır.Çünkü korkunun kalblere salınması, kalelerden indirmeden öncedir.Çünkü korku, o indirmenin (inişin) sebebidir.Fakat onların kalelerinen indirilmelerinden duyulucak sevinç daha çok olduğu için, Hak Teala bu işi, onların kalblerine korku salmadan önce zikretmiştir.Allah en iyi bilendir. [37]
Mülklerine Siz Varis Oldunuz
"(Allah) onların yerlerine, yurtlarına, mallanna ve henüz ayak basmamış olduğunuz diğer arazilere sizi mirasçı yaptı, Allah herşeye hakkıyla kadirdir"
(Ahzab, 27).
Burada olan hâdiseye göre bir sıra takibedilmiştir. Çünkü mü'minler onların topraklarından (kalelerinden) indirilmeleri ve kendilerinin oralara hakim olmaları sebebiyle, önce onların arazilerine, sonra onlar içinde iken oralara girmeleri ve valelerini almaları sebebiyle yurtlarına, daha sonra da evlerindeki mallarına sahip olmuşlardır.
Ayetteki, "Henüz ayak basmamış olduğunuz diğer araziler" ifadesi ile, kalelerin kastedildiği söylendiği gibi, Rumların ve Farsların arazilerinin kastedilmiş olduğu da söylenmiştir. Yine bunun, mü'minlerce Kıyamete kadar alınacak toprakların tamamı "anasına geldiği de söylenmiştir.
"Allah herşeye hakkıyla kadirdir" ifadesi de, "Henüz ayak basmamış olduğunuz ciğer araziler" ifadesinden kastedilen şeyin, Kurayza kabilesinin arazilerinden sonra fethedilecek yerlerin olduğunu söyleyenlerin görüşünü destekler. Bunun izahı »öyledir: Allah Teâlâ onları bu beldelere sahip kılıp, onlara daha nice beldeler «aadedince, Allah'a güvenleri güçlü olmayanların bunu akıldan uzak görmeleri zannını oefetmek için, "Sizi buralara mâlik kılan Allah değil midir? O halde Allah, bunun damdaki yerlere de malik kılabilecek ve herşeye kadir olan bir zattır" demiştir. [38]
Ezvâc-ı Tâhirâtın Muhayyerliği
"Ey peygamber, hanımlarına de ki: "Eğer dünya hayatını ve onun zinetini, İhtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşama bedellerini verip, hepinizi güzellikle salayım. Yok eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız, şüphe yok ki Allah, sizden iyi hareket eden kadınlar için büyük bir mükâfaat hazırlamıştır"
(Ahzâb, 28-29).
Bu ayetin, daha öncekilerle münasebeti şöyledir: Güzel ahlâk, iki şeye, yani Allah'ın emirlerine saygı duymaya ve Allah'ın yarattıklarına şefkatli olmaya hasredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) buna, "Namaza (devam) ve elinizin altında olanlara (yani kölelere şefkat)..." hadisiyle işaret etmiştir.
Allah Teâlâ, peygamberini, daha önce, "Ey Peygamber Allah'dan ittikâ et" (Ahzâb, i) emriyle, Allah'a saygı tarafıyla ilgili olan kısma sevkedince, şefkat tarafıyla ilgili olan şeylerden de bahsedip, buna önce hanımlarından başlamıştır. Çünkü onlar, insanların şefkat edilmeye en layık ve muhtaç olanlarıdır. İşte bundan Ötürü Cenâb-ı Hak, nafaka konusunda da hanımları önce zikretmiştir. Bu ayette birtakım fıkhi meseleler var: [39]
Ayetten Çıkan Fıkhî Meseleler
1) Muhayyer (bu iki şeyden birini seçmede serbest) bırakma işi, peygambere vâcib midir, değil midir? Diyoruz ki: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, onlara sözlü olarak muhayyer olduklarını söylemesi, şüphesiz vâcib (farz)dır. Çünkü bu, risâleti (verilen ilahî emri) tebliğdir. Çünkü Allah Teâiâ Peygamber (s.a.s)'e, "Onlara ... de" diye emredince, bu artık peygamberliğin gereği olmuş oiur. Fakat mana (hüküm) olarak muhayyer bırakma işi, emrin vücûb ifade edip etmemesine bağlıdır. Zahir olan, emrin vücûb (farziyyet) ifade edişidir.
2) Onlardan birisi eğer, peygamberden boşanmayı tercih ederse, onun bu tercihi, dinen bir boşanma (ayrılık) sayılır mı? Zahir olan, bunun bir ayrılık sayılmamasıdır. O kadın, kendisini (boşanmasını) tercih etmesi ile, hemen bâin (boşanmış) olmaz. Ancak bu boşama işi, Peygamber (s.a.s) tarafından yapılırsa olur. Çünkü Allah Teâlâ, "Gelin size boşama bedellerinizi verip, hepinizi güzellikle salayım" buyurmuştur.
3) Onlardan birisi, eğer kendisini tercih etseydi, ki biz bunun ancak Peygamber i i s tarafından, bâin talakla boşanması hâlinde, bâin talakla boşanmış olacağını söylemiştik. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, onun için talâk vermesi vâcib olur muydu? Sürünen odur ki, Hz. Peygamber (s.a.s)'in makamına nisbetle, bu vâcibtir. Çünkü paşgamberin vaadinden dönmesi caiz değildir. Fakat bizden birisi böyle değildir, böylesi durumda, dediğini tutmak, o kişiden şer'an matlup değildir.
4) Bâin talaktan sonra kendisini tercih etmiş peygamber hanımı, başkasına haram sur rnuydu, olmaz mıydı? Zahir olan, onun haram olmayacağıdır. Aksi halde, onun haneksin i (boşanmayı) tercih etmesi halinde, dünya zinetlerinden istifade etmesi mümkün olmazdı.
5) Hz. Peygamber (s.a.s)'in Allah'ı ve Resûlullah'ı tercih eden kadınını boşaması naram o\ut muyüu, o\maz mvycltt Hı. Peygamber (s.a.syin makamı itibarıyla, zahir olan, haram olduğudur. Bu, "Hz. Peygamber bu işe teşebbüs edemezdi, etmesi nalinde Allah tarafından cezalandırılır veya itab edilirdi" manasına gelir. [40]
Ayetteki Lafzı İncelikler
Ayette birtakım lafzı incelikler vardır:
1) Dünyanın tercih edilmesinin öncelikle söylenmesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, kadınlarına çok fazla düşkün olmadığına bir işarettir. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü o. Rabbine ibadette meşguldür.
2) Ayetteki, "Hepinizi güzellikle salayım" ifadesi de, biraz önce bahsettiğimiz nususa işarettir. Çünkü güzellikle salma işi, örfen çok fazla duyulacak bir acıyla birlikte olamaz. Böylece Hz. Peygamber (s.a.s)'in güzel salıvermenin kendi tarafından olmasının delaletiyle, hanımlarının ondan ayrılmayı tercih etmelerinden etkilenmeyeceği anlaşılır.
3) Ayetteki, "Yok eğer Allah) ... diliyorsanız" ifadesinde, onların, Hz. Peygamber (s.a.s)'i tercih etmelerinde, hem Allah'ı, hem Resulünü, hem de ahireti tercihin yattığını bildirme vardır. Zaten din de bu demektir.
Cenâb-ı Hak, "(Allah), sizden iyi hareket eden kadınlar için yani sizden sâlih amelde bulunanlar, büyük bir mükâfaat hazırlamıştır" buyurmuştur. "Yok eğer Allah'ı, peygamberi ve âhiret yurdunu diliyorsanız..," ifadesinde, iman manası; "Muhsinler (iyi hareket edenler) için" ifadesinde de, önceki ifâdenin o -nanada olabilmesi için, ihsan manası vardır. Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadeleri tıpkı, "Kim, muhsin olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse..."(Lokman, 22); "Kim imân eder ve salih amel işlerse..." (Furkan, 70) ve "îman edip, salih ameller işleyenler..." (Asr, 3) ayetleri gibidir.
Ayetteki, "büyük mükâfaat", her zaman zâtı açısından büyük, sıfatları (özelikleri) bakımından güzel olan demektir. Çünkü maddeler hakkında kullanılan azim (büyük) kelimesi, ancak uzunluk, en ve derinlik bakımından büyük olan şeyler için kullanılır. Eğer birşeyin sadece uzunluğu fazla olsa, ona "uzun"; sadece eni fazla olsa ona "enli" kelimeleri kullanılır. Derinlik de böyledir. Binâenaleyh bir şeyde ancak her üç özellik birlikte bulunursa, ancak onun hakkında "azîm" kelimesi kullanılır. Meselâ yüksek ve her tarafa doğru uzanmış-yayılmış dağ için, "azîm bir dağ" ifadesi kullanılır. Ama her tarafa uzamamış (sıradağ olmayan), sadece sivri (yüksek) olursa, buna "yüksek dağ" denilir. Bunun böyle olduğunu anladığına göre, şimdi diyebiliriz ki: Aslında dünyanın ücreti zâtı itibarıyla az, özellikleri bakımından da birtakım çirkinlikler (zararlar) taşımaktadır. Zira onlardan yenilecek olanlarında, zarar ve ağırlık da vardır. İçilecek olanlar ve diğer lezzetleri de böyledir. Hem sonra bunlar sonludur. Ahiret mükâfaatlan ise hem çoktur, hem de çirkin (ve zararlı) olma Özelliklerinden uzaktır. Ayrıca süreklidir. O halde onlar azîmdir. [41]
Ezvâc-ı Tâhirâtın Mes'ûllyetlerl
"Ey peygamber hanımları "Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa, onun azabı iki kat artırılır. Bu, Allah'a pek kolaydır" {Ahzâb, 30).
Nimete Göre Külfet
Hz. Peygamber (s.a.s) hanımlarını bu hususta serbest bırakıp, onlar da Allah'ı ve Resûluilah'ı tercih edince, Cenâb-ı Hakk, hanımının yapabileceği en ağır şey olan zina olup Resûluilah'ı en çok üzen ve kendileri için en çirkin fiil olan bu günahtan kendilerini korumaları konusunda uyarıp, eğer böyle yaparlarsa, onlara iki misli azab verileceği ile kendilerini tehdit etti. Burada şöyle iki hikmet vardır:
1) Başkalarının hanımları, zinanın zarar ve kötülüğünden dolayı, zina ettikleri zaman cezalandırılırlar. Peygamber (s.a.s)'in hanımları, faraza böyle bir şey yaparlarsa, hem bundan dolayı, hem peygamberin kalbini kırmaları, hem de onun makamına önem vermemeleri sebebiyle cezalandırılırlar. Peygamberin kızları da böyledir. Bir de bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in nikâhı altında olup, zina ederse, Peygamber (s.a.s)'den başkasını tercih etmiş olur ve o başkası, bu kadına göre, peygamberden daha iyi ve daha hayırlı olmluş olur. Halbuki peygamber ona göre, başkasından da evla olan kendi nefsinden bile ona daha yakındır. Böylece o kadın, peygamberin makamını iki kat aşağı indirmiş olur. Dolayısıyla da iki misli azabla cezalandırılır.
2) Bu, onların şerefli oluşlarına bir işarettir. Çünkü hür bir kadının cezası, şerefini göstermek İçin, cariyenin cezasının iki mislidir. Peygamber (s.a.s)'in, diğer mü'minlere şeref bakımından nisbeti de, efendinin Kölesine nisbeti gibidir. Çünkü Peygamber (s.a.s), mü'minlere kendilerinden daha kıymetli ve evlâdır. Mü'minlerin anneleri durumunda olan hanımları ve akrabaları da böyledir. Bir şahsın annesi de, o şahsa hakim olan ve o şahsın itaat etmesi gereken bir kadındır. Hanımı ise, o şahsın hükmü ve emri altındadır ve o şahsa itaat etmek mecburiyetindedir. Böylece başkasının hanımları, Peygamber (s.a.s)'in hanımlarına nisbetle, cariyenin hür kadına n sbeti gibi olur.
Bil ki "Sizden kim bunu yaparsa ..." sözü, "Eğer şirk koşarsan, amellerin boşa ^der"(Zümer.65) ifadesi gibidir. Çünkü bu, ilk nazarda olması mümkün olan bir şeydir. -albuki mümkün olan iş, bazan kesinlikle meydana gelmez, bazan da kesin olarak -eydana gelir, "ölen kurtulur."[42] Bazan ise, dinleyen, bu iki ifade hususunda tereddüt eder. Binâenaleyh ayetteki, "Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa.." ^adesi, bize göre, birinci kısma giren (yani kesinlikle meydana gelmeyecek olan • sma) girer. Çünkü Allah Teâlâ, peygamberinin hanımlarını böylesi şeylerden korumuştur.
Ayetteki, "Bu, Allah'a pek kolaydır" ifadesi, "Sizin peygamber hanımları olmanız ve kıymetli, soylu olmanız, ilâhî azabı sizden savuşturmaz. Allah'ın işi, insanların işi gibi değildir ki, dostlarının, yardımcılarının, şefaatçilerinin ve kardeşlerinin çokluğu ile, kuvvetli ve soylu olan kimseleri azablandıramasın" demektir. [43]
Mesuliyetin Mükâfaatı
''Sizden kim de Allah'a ve Resulüne itaat eder, sâlih amel işlerse, ona da mükâfaatını iki kere veririz. Hem de onun için, çok şerefli bir rızık hazırladık"
(Ahzâb. 31).
Bu ifade, onların cezalarının kat kat olması gibi, mükâfaatlarının da kat kat olacağını açıklamaktadır. O halde ayetteki, "Ona da mükâfaatım iki kere veririz" cümlesi, şöyle bir inceliğin yanısıra, "Onun azabı iki kat artırılır" cümlesinin mukabilidir: Allah Teâlâ, mükâfaat vermeden bahsederken, o ödülü verecek olanı da zikretmiştir ki o, kendisidir. Azabtan bahsederken ise, azab edecek olanı açıkça ifade etmemiş ve tıpkı, canlı bir cömert zatın, faydalı olduğu zaman, kendini ve işini açıkça ifade edip, zarar verdiğinde ise, kendisinden hiç bahsetmeyişi gibi, rahmet ve kereminin mükemmel oluşuna bir işaret olsun diye, "İki kat artırılır" buyurmuştur.
Allah Teâlâ, "Hem de onun için, çok şerefli bir nzık hazırladık" buyurarak, şöyle bir ince manaya işaret olsun diye, aslında "kerîm" (şerefli) ifadesi, ancak o rızkı verenin sıfatı olduğu halde, ahiret rızkını "kerim" (şerefli) diye vasfetmiştir: Dünyadaki rızıklar, insanların çalışıp çabalamalarına göre verilir. Mesela tacir, pazarlardan ve alış-veriş yapanlardan rızkını elde etmeye çalışır. İşçiler iş verenlerden, sanatkârlar sipariş edenlerden rızıklarını elde etmeye çalışırlar. Padişahlar idare ettiklerinden idare edilenler de onlardan birşeyler elde etmeye çalışırlar. Binâenaleyh dünyada nzık kendiliğinden gelmez. Bu, başkasının elindedir. İsterse o rızkı tutar, isterse salar. Ahirette ise, görünürde o rızkın ne bir tutanı, ne salanı olmayıp, kendiliğinden gelir. İşte bundan ötürü, dünyada ancak, gerçek rezzâk olan Allah Teâlâ, "kerim" diye nitelenmiştir. Ahirette ise, rızkın kendisi böyle nitelenmiştir.[44]
Ezvâcı Tâhiratın Tutumları
"Ey peygamber kadınları, siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'dan korkuyorsanız, size yabana (mahrem) erkeklere, yumuşak (cilveli) konuşmayın ki sonra kalbinde bîr maraz bulunanlar, bir arzuya düşerler. Sözü, maruf veçhile (ağırbaşlı) olarak söyleyin"
(Ahzâb, 32).
Allah Teâlâ, peygamber hanımlarının cezasının, başka mü'min hanımların cezasının iki katı, mükâfaatlarının da, diğer kadınların ücretlerinin iki katı olacağını beyan buyurunca, onlar tıpkı cariyeye nisbetle hür kadınlar gibi olmuş olurlar. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz" buyurmuştur. Bu tıpkı birisinin, "Falanca, herhangi bir kimse gibi değildir" şeklindeki sözü manasında olup, "Onda sadece insan oluş özelliği yok. Ayrıca onda âlim, ilmiyle âmil, soylu ve şerefli olması gibi özel vasıflar vardır. Çünkü daha özel vasıf varken, o kişi daha genel ifadeyle tanıtılamaz. Çünkü birisini tanıyıp, onun insan oluşu dışında başka bir özelliğini bilmeyen kimse, "Ben bir adam gördüm" der. Eğer onu tanırsa, "Ben Zeyd'i", veya "Amr"ı gördüm" der. İşte Hak Teâlâ'nın, "Siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz" ifadesi de aynen böyle olup, "Sizlerde, diğer kadınlarda bulunmayan özellikler var. Meselâ siz, bütün mü'minlerin annelerisiniz ve seyyam beri erin en hayırlısının hanımlarısınız" demektir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Ben sizden biriniz gibi değilim" buyurarak ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber sas)'in herhangi bir mü'min gibi olmayışı şeklinde, tıpkı onunla şeref bulan =- -abaları da, başkaları gibi değildir. 6u çiftler arasında, bir tür denklik (kefâet) söz «c-usudur.
Daha sonra Cenab-ı Hak "Eğer Allah'dan korkuyorsanız, me yabana erkeklere, yumuşak konuşmayın" buyurmuştur. Bu ifade şu iki manaya
a) Bu, kendinden öncekilerle ilgili bir ifade olup, "Eğer ittikâ ederseniz, sizler herhangi Kimse gibi olmazsınız. Çünkü Allah katında, en iyi ve en şerefti olan, en müttakî
sandır" demektir.
b) Bu ifade sonraki kısımla ilgili olup, "Eğer ittikâ ediyorsanız, siz yabancı îklere yumuşak konuşmayın. Çünkü Allah, çirkin bir iş olan zinadan menedince,
götüren öncü şeylerden de menetmektedir. Bu da, kadınların erkeklerle îması ve konuşma şeklinde fâsık erkeğe uymaktır" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Sonra kalbinde bir maraz, i fısk (namussuzluk, kötü niyet) bulunanlar, bir arzuya düşerler" sözü maruf şekilde söyleyin. Yani, "Allah'ı zikir veya lüzumu kadar konuşma kabilinden söz îyin" demektir.
Yüce Allah, "Yumuşak (işveli-cilveli) konuşmayın" buyurunca, bundan sonra, maruf veçhile söyleyin" buyurmuştur ki bu, bunun bir kısım eziyet ve münker olmayıp, makul söz söyleme emridir. Çünkü İhtiyaç halinde söylenmesi matlub da sadece budur. [45]
Vakarla Oturun, Dolaşmayın
Vakar ile evlerinizde oturun. Evvelki câhiliyyet yürüyüşü gibi yürümeyin. Samazı dosdoğru kılın. Zekâtı verin. Allah ve Resulüne itaat edin. Ey Ehi-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler"
(Ahzâb, 33).
Ayetteki kelimesi, "karâr" masdarmdan olup, muzaaf harflerinden biri düşürülmüştür. Nitekim Cenâb-ı Hak (vakıa, 65) buyurmuştur. Bu kelimenin "vakar" masdarmdan olduğu da ileri sürülmüştür. (Buna göre şeklinde okunur.) Nitekim Arapça'da, denilir.
Allah Teâlâ "Evvelki câhiliyyet yürüyüşü gibi yürümeyin" buyurmuştur. Bunun, "Kınla döküle, kırıtarak yürümeyin" manasına olduğu söylenmiştir. Yine bundan muradın, "Süslerinizi ortaya koymayın, göstermeyin" manası olması da muhtemeldir. [46]
Cahiliyye Terimi
Ayetteki, "Evvelki câhiliyye"n\n manası hususunda da şu iki izah yapılmıştır:
a) Bununla, Nûh (a.s) zamanında olanlar, sonraki cahiliyye ile de, ondan sonrakiler kastedilmiştir.
b) Bu, bir diğerinin olmasını gerektiren bir "ewel"lik değildir. Aksine bunun manası tıpkı bir kimsenin, "Nerede o ilk (evvelki) zorba kisrâlar?" demesi gibi, "Evvelki (eski) cahiliyye yürüyüşü gibi yürümeyin" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Namazı dosdoğru küm, zekâtı verin. Allah ve Resulüne itaat edin" yani "Mükellefiyet sadece nehiylerde değildir ki "Yumuşak konuşmayın", "Cahiliyye yürüyüşü gibi yürümeyin" ifadeleriyle elde edilmiş olsun. Tam aksine mükellefiyet hem nehiy, hem emirler hususundadır. O halde kendini büyük gören zorbalara benzememe demek olan namazınızı kılın, kerîm ve rahîm olana benzemek demek olan zekâtınızı verin ve Allah'a itaat edin" buyurmuştur. "Mükellefiyet sadece bu bahsedilenlere mahsus değildir. Binâenaleyh Allah'ın emrettiği herşeyi hakkıyla yerine getiriniz ve Allah'ın nehyettiği herşeyderv de son derece kaçınınız." [47]
Emirler Arındırmak İçindir
Daha sonra Allah Teâlâ "Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler" yani "Size verilen mükellefiyetlerden istifâde edecek olan Allah değildir. Allah yaptıklarınızdan faydalanmaz. Bunun faydası size aittir. Allah'ın bu şeyleri size emretmesi, sizin menfaatiniz içindir" buyurmuştur. Bu ifadede şöyle bir incelik vardır: Bazan kirin-pisliğin bizzat kendisi ortadan kalkar, giderilir, ama o yeri tam temizlenmiş olmaz. O halde "Allah sizden ancak kiri gidermek ... diler" ifadesi, "Günahlarınfzı silip, giderir" manasına; "Sizi tertemiz yapmak diler" ifadesi de, "Size keramet (şeref) elbiselerini giydirir" manasınadır. [48]
Ehl-i Beyt
Daha sonra Allah Teâlâ, bu ifadenin muhtevasına, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ailesinin (Ehl-i Beytinin) hem kadınları, hem de erkekleri girsin diye, kadınlara hitabı bırakıp, "Sizden (anküm) diyerek, erkeklere hitab etmiştir. Ehl-i Beyt'in kimler olduğu hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Evlâ olan, bunların, Hz. Peygamber (s.a.s)'in çocukları ile hanımları olduğunun söylenmesidir. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali de onlardandır. Çünkü Hz. Alt, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kızı ile evliliği ve Hz. Peygamber (s.a.s)'den ayrılmayışı sebebi ile ehl-i beytten olmuştur. [49]
Hikmet: Sünnet
"Allah'ın evlerinizde okunup duran ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz ki Allah herşeyin içyüzünü bilendir ve herşeyden hakkıyla haberdardır"
(Ahzâb, 34).
Buradaki "Allah'ın ... ayetleri" ile Kur'ân, "hikmet" ile de, Hz. Peygamber ■s.a.s)'in sözleri (hadisleri) kastedilmiştir. Bu da, biraz Önce bahsettiğimiz gibi, mükellefiyetlerin sadece namaz ve zekata münhasır olmadığına bir işarettir. Allah Teâlâ, bu ayette de yine mükellefiyetlerden bahsederek, "Okunup duran ayetleri hatırlayın" buyurmuştur ki bu, "Bütün farzları ve vâcibleri öğrenip, hepsini hakkıyla yerine getirin; bütün haramları öğrenip, onlardan da sakının" demektir.
Allah Teâlâ'nın, "Şüphesiz ki Allah latiftir; habirdir" ifadesi de, Cenâb-ı Hakk'ın içleri (bâtınları) bilen bir habîr ve bir latîf olduğuna işarettir. Binâenaleyh O'nun ilmi herşeye ulaşır. Dar deliklerden giren ve tıkanmış yollardan çıkabilen manasına olan "latîf", bu manaya gelir. [50]
Erkek - Kadın Beraberliği
"Şüphesiz ki müslüman erkeklerle, müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle, mü'min kadınlar, İtaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevâzî olan kadınlar, sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle, oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlar (yok mu), işte bunlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır"
(Ahzab, 35).
Allah Teâlâ onlara emirler verip, yasaklar koyup, onlar için gerekli şeyleri beyan edince, o kadınlar için şu on mertebeyi zikretmiştir: Birincisi, müslüman olmak ve Allah'ın emrine boyun eğmek; İkincisi, sayesinde Allah'ın emirlerinin geldiği (öğrenildiği) şeye, yani Kur'ân'a imandır. Çünkü mükellef önce, "O'nun dediği herşeyi kabul ediyorum" der. İşte bu İslâm'dır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak birşey söyleyip, mükellef de onu kabul ettiğinde, Allah'ın o sözünü tasdik etmiş ve inancının doğruluğunu ortaya koymuştur. Bu da imandır. Sonra onun bu inancı, kendisini güzel işler yapmaya ve amel-i sâlihe sevkeder. Böylece de o itaatkar olur ve ibadet eder. İşte bu, Ayetteki "itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar" (kânitîn-kânitât) ifadesi ile belirtilen üçüncü mertebedir. Daha sonra mükellef iman edip, şalin amelde bulunduğu zaman kendisi kâmil (olgun) olmuş olur ve başkalarını kemâle erdirmeye çalışır, emri ma'rûfta bulunup, kardeşlerine nasihat eder. Böylece de nasihati hususunda tasdik edilmiş (doğrulanmış) olur ki ayetteki, "Doğru erkeklerle doğru kadınlar" (sâdıkîn-aâdikat) tabiriyle kastedilen budur. Daha sonra bu kimse, iyiliği emredip, kötülükten nehyederken karşısına birtakım sıkıntılar çıkar. O da buna sabreder. İşte Cenâb-ı Hak bunu da, "Sabreden erkeklerle sabreden kadınlar" tabiri ile belirtmiştir. Sonra bu mükellef kemâle erip, başkalarını kemâle erdirdiğinde, kendini beğenmeye ve yaptığı ibadetlerden dolayı "ucb"e başlar. Cenâb-ı Hak onu bu halinden, "Mütevâzî erkeklerle, mütevazı olan kadınlar" (Haşiîn-Hâşiât) ifadesiyle men etmiştir.
Yahut şöyle de diyebiliriz: Cenâb-ı Hak, bu güzel ve iyi sıfatlardan bahsedince, bunlara manî hallere de işaret etmiştir. Bu da ya gözle görülecek şeylerden olan makam ve mal sevgisidir, yahut da gözle görülemeyen şeylerden olan şehvettir. Gazab da bu iki hususa dahildir. Çünkü gazab (öfke), ya makam noksanlığı, yahut bir mal elde edememe, yahut da arzu edilen birşeyden engellenme gibi sebeblerden dolayı ortaya çıkar. O halde ayetteki, "Hâşiîn ve Haşlat" ifadesi, "Makam ve mansıbların kendilerini ibadetten alıkoyamadığı mütevâzi kimseler" manasınadır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar" buyurmuştur. Bu da, "Çok sevdikleri için mal biriktirme özelliğinde olmayıp, mallarını infâk edenler" demektir. Allah Teâlâ daha sonra, bâtınî arzu ve isteklerin, kendilerini Allah'a ibadetten alıkoyamadığı kimselere işaret olarak da, "Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar..." (Sâimîn-Sâlmât) buyurmuştur. Hak Teâlâ, "Namuslarını koruyan erkeklerle kadınlar..." buyurmuştur. Bu da, "Cinsî arzuların kendilerini Allah'a İbadetten alıkoyamadığı kimseler" demektir. Daha sonra Hak Teâlâ, "Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlar" buyurmuştur. Yani, "Onlar bütün hallerinde, her halükârda, her zaman Allah'ı anarlar (hatırlarlar). Müslümanlıkları, imanları, taatları, sadâkatleri, sabırları, tevazûları, sadakaları ve oruçları, hâlis bir niyyetle, Allah için olur.
Bil ki Allah Teâlâ, bir çok ayette "zikir"den bahsettiği zaman, onunla birlikte "çok"luk vasfını da getirmiştir. Mesela daha sonra gelecek olan, "Ey iman edenler Allah'ı çokça zikredin"(Ahzto,«) ayetinde ve bundan önce geçmiş olan, "Allah'ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için"{»0X0.2^ ayetinde böyledir. Çünkü bedenle yapılan fiilleri (amelleri) çok yapmak, ya mümkün değildir, ya zordur. Meselâ İnsan yerken, içerken ve yiyeceğini-içeceğini elde etmeye çalışırken, bütün bunlar onun devamlı namaz kılmasına manîdirler. Fakat insanın yerken, içerken, yürürken, alırken, satarken, Allah'ı zikretmesine bir mân? yoktur. İşte bu hususa Hak Teâlâ, "Ayakta iken, otururken ve yanlan üstü (yatarken) Allah'ı zikredenler.." (Aı-ı imran. 191) ifadesiyle işaret etmiştir. Bir de bütün amellerin sıhhati, Allah'ı zikir (anma) İle olur. İşte bu da niyettir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte bunlar için Allah (günahlarını silen) bir mağfiret ve büyük bir mükâfaat hazırlamıştır" buyurmuştur. Bu büyük mükâfaattan daha Önce bahsetmiştik. [51]
Resulün Hükmüne Teslimiyet
"Allah ve peygamberi bir işe hükmettiği zaman, gerek mü'min erkek, gerek mü'min bir kadın için, ona aykırı olacak işlerinde, onlar için muhayyerlik (seçme hakkı) yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, muhakkak ki o apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır"
(Ahzâb, 36).
Bu ayetin, Hz. Zeyneb binti Cahş (r.anha) annemiz hakkında nazil olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) onu, daha önce Hz. Zeyd b. Harise (r.a) ile evlendirmek istediğinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in dışında, hem Hz. Zeyneb, hem de kardeşi buna karşı çıkmıştı. İşte bunun üzerine bu ayet nazil olunca, her ikisi de bu evliliğe razı olmuşlardı. Bunu şöyle izah ederiz: Allah Teâlâ, Peygamberine, hanımlarına kendisinden ayrılıp ayrılmama hususunda muhayyer olduklarını söylemesini emredince, bu emirden, Hz. Peygamber (s.a.s)'in başkalarına zarar vermeyi istemediği anlaşılmıştır. Binâenaleyh herhangi bir şeye meyli olana, Hz. Peygamber (s.a.s) bu imkânı vermiş, başkasının arzu ve isteklerinden ötürü, kendi nefsinin hakkından vazgeçmiştir.
Binâenaleyh bu ayette, kimsenin, âmirinin kendi nefsi olmayıp, iradenin kendi elinde olduğu zannına kapılmamasını söylemiştir. Nitekim zevceler hakkında durum böyledir. Hatta, Allah ve ResÛlullah'ın hükmü olan meselede, mü'min kadın ve erkeğin başka bir seçim hakkı olmadığını, uyulması gerekenin, Allah'ın emri, hak olanın Resulün bildirdiği olduğunu, onlara muhalefet edenin saptığını bildirmiştir. Zira maksat, Allah'dır. Resûlullah ise ona ulaştıran rehberdir. Maksadı terkeden, rehberi dinlemeyen, kesinlikle sapıktır. [52]
Hz. Zeyneb'le Nikâh
"(Habibim) hatırla o zamanı ki, Allah'ın kendisine nimet verdiği, senin de kendisine iütufta bulunduğun o kimseye, ''Eşini uhdende (nikahında) tut. Allah'dan kork" diyordun ve Allah'ın açığa çıkaracak olduğu şeyi içinde gizliyor, insanların (dedikodusundan) korkuyordun. Halbuki Allah kendisinden korkmana daha çok lâyıktır. Şimdi madem ki Zeyd o kadından ilişiğini kesti. Biz onu sana zevce yaptık. Tâ ki evlatlıklarının kendilerinden ilişiklerini kestikleri zevcelerini de almakta mü'minlere bir sıkıntı olmasın. Allah'ın emri yerine getirilir"
(Ahzab, 37).
Allah'ın kendisine İslâm nimetini verdiği ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, azâd ederek hürriyetine kavuşturmak suretiyle lütfettiği kimse, Hz. Zeyd (r.a)'dir. Zeyd (r.a), Zeyneb (r.anhâ)'i boşamak istedi. Hz. Peygamber (s.a.s) ona, "Onu nikahında tut, boşama, Allah'dan kork" dedi. "Allah'dan kork (ittikâ et)" ifadesinin ne hakkında ve niçin söylendiği noktasından şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu, onu boşama hususundadır.
b) Bu, Zeyneb'ten şikayet etme hususundadır. Çünkü Zeyd (r.a), Zeyneb (r.anhâ) hakkında, "O, soylu oluşunu ve aramızda denklik bulunmayışını söyleyerek, bana karşı kibirleniyor" diye şikayetlenmişti. Ey Nebî sen ise, Allah'ın ileride, Zeyneb ile evlenmeyi istediğine dair açığa vuracağı niyetini içinde saklıyordun ve insanların, "Başkasının veya oğlunun hanımını aldı" demelerinden korkuyordun. Halbuki Allah, kendisinden korkulmaya daha lâyıktır." Cenâb-ı Hakk'ın bu son ifadesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'İn insanlardan korkup, Allah'dan korkmadığına bir işaret değildir. Aksine mana, "Korkulmaya lâyık olan sadece Allah'dır. Binâenaleyh O'nun yanısıra hiç kimseden korkma. Sen ise hem O'ndan korkuyor, hem insanlardan çekiniyorsun. Öyle ise korkuyu sırf Allah'a hasret" şeklinde otup, tıpkı, "O peygamberler, Allah'ın risâletlerini tebliğ edip, O'ndan korkan ve O Allah'dan başka hiçbir şeyden korkmayanlardır" (Ahz&b, 39) ayetinin anlattığı gibidir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şimdi madem ki Zeyd o kadınla ilişiğini kesti, biz onu sana zevce yaptık" buyurmuştur. Bu, "Zeyd onu boşayıp, onun iddeti sona erdiğinde, onu sana zevce yaptık" demektir. Çünkü kadın, kocasının nikâhı altında olduğu sürece, kocasının ihtiyaçlarını giderir ve kocası ona muhtaçtır. Binâenaleyh kocası ondan ilişiğini tamamen kesmemiş ve ondan müstağni olmamıştır. Kadın, kocasının iddetinde olduğu zaman, rahminin meşgul olabileceği için (hâmile olma ihtimalinden dolayı), kocanın onunla ilgisi hâlâ devam etmekte sayılır. Dolayısıyla henüz o kadından ilişiğini kesmemiş sayılır. Ama kocası onu boşayıp, kadının iddeti bitince, artık kocası ondan tamamen ilişiği kesilmiş olur. Şeriata uygun olan da budur. Çünkü başkasının hanımı ile, yahut başkasının iddetini beklemekte olan kadınla evlenmek caiz değildir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Şimdi madem ki Zeyd o kadından ilişiğini kesti..." buyurmuştur. "Tâ ki evlatlıklarının, kendilerinden ilişiklerini kestikleri zevcelerini..." ayeti de böyledir, yani "boşayıp, iddetlerini tamamlamış olan zevcelerini..." demektir. Bunda Hz. Peygamber (s.a.s)'in evlenmesinin, şehevî duygularını tatmin için değil, aksine şeriatı bizzat tatbik ederek anlatmak için olduğuna bir işaret vardır. Çünkü şeriat peygamberin fiilleri ile anlaşılır.
Cenâb-ı Hak, "Allah'ın emri yerine getirilir" buyurmuştur. Bu, "Onun hükmü yerine getirilir, vuku bulur" demektir. [53]
Hz. Zeyneb'le Evlenmenin Nezaheti
Cenâb-ı Hak daha sonra, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, fiillerinin birtakım fâideleri (hikmetleri) ihtiva eden şeriata mebnî olmasının yanısıra, Hz. Zeyneb'le evlenmesinin, her türlü mahzurdan uzak ve berî olduğunu beyân etmek üzere şöyle buyurdu:
"Peygambere, Allah'ın farz kıldığı herhangi bir şeyi (yapmada) hiçbir vebal olmaz. Daha evvel geçmiş olanlarda da Allah'ın âdeti budur. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir"
(Ahzâb. 36).
Daha önce geçenlerin şeriatı da böyle idi. Yani geçmiş peygamberler, pek çok bakire ile ve başkalarının boşandığı kadınlarla evlenmişlerdir. "Allah'ın emri, takdir edilmiş, bir kaderdir" yani, "herşey kaza ve kader iledir. Kader, takdir (ölçüp-biçme, hesaplama) demektir.
Geçen iki ayetin sonlarındaki, "mef'ûl" ve "mekdûr" kelimeleri arasında, tıpkı kaza ve kader arasında bulunduğu söylenmiş olan bir fark vardır. O halde kaza, asıl olarak kastedilen, kader ise, ona tabî olan (onun peşisıra gelen) şey demektir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir kimse bir şehre gitmeye niyetlense de, o şehre giden yolda bir han veya köyde konaklasa, bu köye gelip girmiş olsa bile bu durumda, "Bu köye niçin geldin?" diyene cevaben, örfen, "Ben buraya gelmedim. Esas gayem, falanca şehre gitmek. Fakat bu köy, yol üzerinde rastladı" demesi doğru olur. Bunu iyice anladığında, bil ki, ne kadar iyi ve güzel şeyler varsa, hepsi kaza; bütün zararlar da kader İledir. Binâenaleyh Allah Teâlâ, mükellefi, aklı ve dini kendilerine hâkim kılma hususunda gayret göstermesine karşılık en güzel bir şekilde mükâfaatlandırılsın diye, bazı şeylere arzu duyan ve öfkelenen bir varlık olarak yaratmıştır. Binâenaleyh bu yaratılışı, bazan onu zinaya veya katilliğe sevkedebilir. Halbuki, ondaki bu iki özelliği, (şehvet ve öfkeyi), her nekadar Allah'ın kaderiyle olsa bile, ondan katillik ve zina meydana gelsin diye yaratmamıştır. Bunu da iyice kavradığına göre, Hak Teâlâ'nın, Önce "Allah'ın emrî yerine getirilir" buyurmasında, sonra da "Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir" buyurmasında şöyle bir incelik var: Allah Teâlâ, "Biz onu sana zevce yaptık" buyurunca, bunun peşisıra, "Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir" demiştir ki, bu "Zeyneb'i sana zevce yapmamız, hükmolunmuş, takdir edilmiş ve yapılması gözetilmiş olan bir kazadır" manasına gelir.
Allah Teâlâ, Üryanın hanımı ile imtihan edilmiş olan Hz. Dâvud (a.s)'un kıssasına işaret olarak, "Daha evvel geçmiş olanlarda da Allah'ın sünneti budur" buyurunca, burada da "Allah'ın emri takdir edilmiş bir kaderdir" buyurmuştur ki bu, "Bu, İkinci derece bir durumdur, hükümdür, yani kaderdir" demektir.
Eğer birisi, "Bu, ya Mu'tezlle'nin dediği gibi, sebepler zinciri, yahut da felsefecilerin, ateşin tabiî olarak yakma özelliğine sahip olduğunu söylemeleri gibi, eşyanın birtakım Özellikler üzere oluşunun neticesi olduğu manasına gelir. Çünkü felsefeciler şöyle derler: "Allah eşyayı pişi rece k-olgunlaştıracak birşey yaratmak istedi. Halbuki o, zaten yakıcı vasfına sahipti. Böylece istifade edilsin diye ateşi yarattı. Ama ateşin yaratılmasıyla Zeyd'in veya Amr'in (yani insanların) evinin yanmasına sebep olan, birtakım ârizî durumlar ortaya çıktı?" derse, şöyle cevap verilir: Biz, Allah'ın, fiilleri hususunda hür ve irâde sahibi olmadığını, yahut O'nun iradesi dışında birşeyin meydana gelebileceğini söylemekten Allah'a sığınırız. Fakat ehl-i sünnet: "Allah sünnetini (âdetini) bu şekilde yürütmektedir" demişlerdir. Bu, "O, eti pişirmeye ihtiyaç duyulduğu zaman ateşi, onu pişirecek bir biçimde; âciz bir kimsenin elbisesi üzerine düştüğünde ise onu yakmayacak bir biçimde yaratabilir. Baksana ateş, onca kuvvetine ve çokluğuna rağmen Hz. İbrahim (a.s)'i yakmamıştır. Fakat Cenâb-ı Hak, ya sırf iradesi, yahut da gizli bir hikmetinden ötürü ateşi, bu şekilde yaratmıştır. Çünkü O, yaptıklarından mes'ÛI değildir.
Allah'ın âdetinde, insan aklının idrâk edebileceği şekilde cereyan eden şeylerin kaza ile, kısa akılların "Niçin böyle oldu veya niçin şöyle olmadı?" diyebileceği şekilde meydana gelen şeylerin ise, kader ile olduğunu söyleriz. [54]
Önceki Nebilerin Tebliği
Daha sonra Cenâb-ı Hak, o geçmiş ümmetlerin durumunu da şu beyanı ile açıklamıştır:
"O peygamberler, Allah'ın risâletlerini tebliğ eden, O'ndan korkan ve O Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah eter"
(Ahzâb, 39).
Bu, "Onlar da senin gibi peygamber idiler" demektir. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s)'e, onların Allah'a karşı korkularına başka korku katmadıklarını "Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlardır" ifadesiyle hatırlatmıştır. Bu tıpkı, "Onların hidayetlerine (yollarına) uy" (En'am, 90) ayeti gibi olur.
Ayetteki "hasîb" ya "hesap soran" manasındadır. Buna göre, "Sen, O'ndan başkasından korkma" demek olur. Yahut da, "hesap edilen" manasındadır. Bu durumda da, "O'ndan başkasını önemseme ve başkasını hesaba katma" demektir. [55]
Muhammed (s.a.s) Sizin Babanız Değil
"Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi hakkıyla bilendir"
(Ahzâb, 40).
Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Zeyneb ile evlenmesindeki hikmetleri beyan edince, bunun her türlü kötü durumdan uzak olduğunu da bildirmiştir. Çünkü bu hususta akla gelebilecek kötülük, Hz. Peygamber (s.a.s)'in oğulunun hanımıyla evlenmiş olması hususuyla ilgilidir. Halbuki oğlun hanımıyla evlenmek caiz değildir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Zeyd onun oğlu değildir. Hatta erkeklerinizden hiçbiri onun oğlu değildir" buyurdu. Eğer birisi, "Hz. Peygamber (s.a.s), aslında bir erkeğin babası idi. Çünkü racûl, insanların erkeğine verilen addır. Nitekim Cenâb-ı Hak* "Eğer onlar, erkek ve kadın (dişi) kardeşler olurlarsa..." (Nisa, 176) buyurmuştur, Erkek çocuk için de, "racûl" kelimesi kullanılabilir?" derse, biz deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verilebilir:
a) Racûl kelimesi kullanıldığında, buna akıl baliğ olmuş erkekler girer. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ise, bu şekilde kendisine "racûl" denecek (kadar yaşamış) bir oğlu yoktu.
b) Allah Teâlâ, muhatab zamiri ile, "erkeklerinizden" buyurmuştur. Bu hitabın yapıldığı zaman, Hz. Peygamber (s.a.s)'in henüz erkek evlâdı yoktur
Cenâb-ı Allah, onun erkeklerin babası olmadığını bildirince, bunun peşinden, bazı bakımlardan hükmen baba sayılabileceği özelliklerin onda olduğunu gösteren ifadeyi getirerek, "Fakat Alîah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur" buyurmuştur. Çünkü Allah Resulü, ümmetine şefkatli olma ve ümmetinden saygı görme bakımından, tıpkı bir baba gibidir, hatta daha ileridir. Çünkü peygamber, mü'minlere canlarından ileridir. Halbuki baba böyle değildir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından daha fazla şefkati, ümmeti tarafından da daha fazla saygıyı gerektirecek hususu da, "Peygamberlerin sonuncusu" ifadesi ile ortaya koymuştur. Çünkü kendinden sonra bir nebi gelecek olan bir peygamber, eğer nasihat ve gerekli açıklama hususunda birşey bırakmtşsa, sonra gelecek olan nebi onu telâfi eder. Ama artık kendisinden sonra hiç başka peygamber gelmeyecek olan nebî ise, ümmeti üzerine daha fazla titrer, daha fazla hidayete erdirmeye uğraşır ve daha fazla faydalı olur. Çünkü bu peygamber, babasından başka kimsesi olmayan bir çocuğun babası gibidir.
Allah Teâlâ, "Allah herşeyi hakkıyla bilendir" O'nun herşeyi bilmesi hususuna, artık Hz. Muhammed (s.a.s)'den sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceği hususu da girmektedir. Böylece O, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, evlatlığının boşanmış hanımıyla evlendirmek suretiyle, onun şeriatını tamamlayışının bir hikmet gereği olduğunu bildirmiştir. Bu böyledir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s)'in sözü de şeriat ifade etmekle birlikte, o bu işten imtina edince, bazılarının akıllarında, o işe karşı bir nefret doğabilir. Baksana, Hz. Peygamber (s.a.s), kelerin helâl olduğunun anlaşıldığı bir söz söylemiş olmasına rağmen, kendisi ondan yemediği için, gönüllerde bu hususta bir uhde kalmıştır. Ama devenin etini yemiş olduğu için, bazı milletlerin yememesine rağmen, onu yemek güzel ve hoş görülmüştür. Tavşan da böyledir. [56]
Çok Zikredin
"Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin1'
(Ahzab, 41).
Bu ayetin daha öncekilerle münasebeti şu şekilde izah edilebilir. Bu sûrenin temeli, Hz. Peygamber (s.a.s)'i eğitme üzerine kurulmuştur. Daha önce Cenâb-ı Hakk'ın işe, peyamberinin nasıl kendisiyle beraber olması gerektiğini belirterek oaştadığını söylemiştik ki bu takvadır. Yine o, "Ey Peygamber, ... hanımlarına de..." emriyle, onun aile ve akrabalarına karşı davranışını da belirtmiştir. Allah Teâlâ, mü'min Kullarına da, nebî ve resullerine emrettiği şeyleri emretmiş, peygamberini eğittiği gibi, Dnları da irşâd etmiş ve işe yeniden mü'minleri ilgilendiren hususla başlamış, peygamberine, "£y peygamber, Allah'dan kork" dediği gibi, mü'minlere de, "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin" demiştir.
Ayrıca burada şöyle bir incelik vardır: Mü'min bazan, Allah'ı zikretmeyi unutabilir. Dolayısıyla, zikrine devam etme emri verilmiştir. Peygambere gelince, o -nukarreblerden olduğu için, unutmaz. Ancak ne var ki, hükümdara yakın olan kimse oe ona yaklaştığı için bazan aldanır da, böylece korkusu azalır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Ey Nebi, Allah'dan ittikâ et" buyurmuştur. Çünkü ihlaslı kimse, büyük zır tehlike üzerinde bulunur. Zira, evliya için "hasene" sayılan, peygambere göre “ seyyie" olabilir.
Allah Teâlâ "Çok zikir.,." buyurmuştur. Biz daha önce, Cenâb-ı Hakk'tn şekçok yerde "zikr"den bahsettiğinde, onu çoklukla tavsif ettiğini açıklamıştık. Çünkü daha önce de izah ettiğimiz gibi, kişinin her zaman (isterse) zikirde bulunmasına mâni yoktur. [57]
Tesbih Edin
“Onu sabah akşam teşbih ve tenzih edin”
(Ahzâb. 42).
Yani, "O'nu zikrettiğinizde, sizin O'nu zikretmenizin bir ta'zîm ve onu noksanlardan tenzih etmek tarzında olması gerekir" demek olup, bu ayetteki "teşbih" kelimesiyle kastedilen de budur. Buradaki, "teşbih" sözüyle namazın kastedildiği de ileri sürülmüştür. Yine, "Namaz için, o kimsenin sabah akşam yapacağı teşbihi, bunu devamlı yapmasına bir işarettir" denilmiştir. Bu böyledir, zira sözün umumî .5 genel olmasını isteyen kimse, iki uçtan bahseder, bu iki uçtan o ikisinin ortası sa anlaşılmış olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "...Şayet sizin evveliniz ve sonunuz..." buyurmuş, "Sizin ortanız..." dememiştir. İşte böyle olan sözler, umumîliği •*■ neri bir tarzda ifade ederler. [58]
Müminlere Salât
"O, sizi, karanlıklardan ışığa çıkarmak için, üzerinize, melekleriyle beraber rahmetini gönderen ve dökendir. O, size karşı pek merhametlidir"
(Ahzâb. 43).
Yani, "O, siz O'nu zikretmeseniz dahi, O, size merhamet eder, acır" demektir. Böylece mü'minleri zikre ve teşbihe teşvik için kendisinin "salâf'ından, yar.i "rahmef'inden" bahsetmiştir.
"Sizi rahmetiyle hidayete erdirmesi için" demektir. Allah'dan olan "salât" rahmet, meleklerden olan ise, "istiğfar ve mağfiret talep etmek" anlamlarına gelir. İşte bu sebeple, "Müşterek bir lafzın, aynı anda iki manasında da kullanılabileceği ileri sürülmüştür" ki, bir lafızda hakikat ve mecazin birleştirilmesinin caiz olması da böyledir. Bu görüş, Şafiî (r.ah)'ye nisbet edilir W., akıldan uzak bir görüş değildir. Fakat herkesin anlayacağı tarzda akla yaklaştırıl ması İstenirse deriz ki: Rahmet ve istiğfar, o rahmet ve istiğfara konu olanların durumlarına ihtimam gösterilmesi hususunda müşterektirler. İşte murad olan da bu kadr-i müşterek (müşterek olan miktardır). Böylece buradaki delalet, delâlet-i tazammuniyye nev'inden olur. Zira o ihtimam, o rahmet ve istiğfardan bir cüzdür. Cenâb-ı Hakk'ın "O mü'minlere karşı pek merhametlidir" buyruğu, bütün mü'minler için bir beşaret ve yine bütün mü'minler için bir müjde, bir de O'nun, "Üzerinize ... rahmetini gönderendir" beyanının vahiy zamanında bu sözü dinleyenlere mahsus olmadığına bir işarettir.
"Kendisine kavuşacakları gün onlara yapacağı, iyi dilek selâmdır. (Allah) onlar için çok şerefli mükâfaat da hazırlamıştır"
(Ahzâb. 44).
Allah Teâlâ, mü'minlere dünya hususunda olan inayetini beyân edince, ahiret hususundaki itinâ ve önemini de beyan etmiş ve; selâmın dan bahsetmiştir. Çünkü bu selâm, bütün hayırların delil ve kılavuzudur. Zira, başkasıyla karşı karşıya gelip re ona selâm veren kimsenin hareketi, o ikisi arasında bulunan samimi bir dostluğa : e âlet eder. Eğer selâm vermezse, bu da, aralarındaki bir zıtlığa delâlet eder.
Kıyamet günüdür. Çünkü insan, dünyada iken Allah'a tamamiyle yönelemez. Nasıt böyle olmasın ki? İnsan, uyurken, Allah'dan gafildir. Vakitlerinin zoğunda da, rızkını elde etmekle meşguldür. Ahirette ise, kişiyi, Allah'ın zikrinden = soyacak hiçbir şey yoktur. O halde, hakiki anlamdaki kavuşma budur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah onlar için çok şerefli mükâfaat hazırlamıştır" buyurmuştur. [59]
"Hazırlama'nn Manası
İmdi eğer birisi, "Hazırlık yapmak, ancak o şeye ihtiyaç duyduğunda o anda onu «İde edemeyecek kimselerden sudur eder. Allah Teâlâ ise, O'nun ne herhangi birşeye rtıyacı vardır, ne de herhangi birşeyden acizdir. Çünkü kul O'nunla karşılaştığında Z ona, onu memnun edecek şeyi fazlasıyla verir. O halde, daha önceden hazırlamış :--ranın anlamı nedir?" derse, biz deriz ki: Hazırlamak, ihtiyaçtan kaynaklanan bir şey olmayıp, sırf ikram için olan bir şeydir. Bu tıpkı, bir hükümdara, "Falanca gelecek" aentlip, o da ona ikramda bulunmak istediğinde, ona bir ev ve çeşitli ikramlar ■az rlaytp, "O geldiğinde, hazinenin kapılarını açar ve ona, onu memnun edecek şevleri veririz" demesi gibidir. İşte Allah da, ikrâm-ı mükemmel olduğu için, kendisini rftrodıp ananlara, kerîm, şerefli bir mükâfaat hazırlar. "KerîrrTin, ne demek olduğnu, ~z<" kelimesinin bu sıfatla nitelendiği (Ahzâb, 3) ayette açıklamıştık. Ki, bu, "Allah ana. kişinin talebi ve çalışıp çabalaması olmaksızın, kendisine gelen bir mükâfaat hsartamışttr" demektir. Dünya ise, böyle değildir; çünkü kişi dünyada, bin defa rızık -aeoinde bulunur da, o rızık ona yine de, belli miktar ile gelir.. Ölçülüdür.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendisine kavuşacakları gün onlara yapacağı, iyi dilek ■Hindir" ifadesi, onların hallerine uygundur. Çünkü onlar, dünyada iken, Allah'ı zuredip anınca, onlar için Allah hakkında bir marifet ve ilim tahakkuk eder. Onlar D "u teşbih ve takdiste bulununca da, onlar O'nu, celâl sıfatları ve kemâl vasıflarıyla muttasıf olarak lâyıkı veçhile tanıdıkları için, bu daha önce elde edilmiş olan -anfetullah kuvvetlenir ve pekişir. Allah Teâlâ da, onların dünyadaki bu hallerini bilir x -ahmeti ile, onlara lütufta bulunur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O... özerinize rahmetini ger.derendir" (Ahzto, 43) ve "O, mü'minlere karşı pek merhametlidir" (Ahzâb, 43) rv.unnuştur. Birbirini tanıyan iki kişi, birbiriyle karşılaşıp, bunlardan birisi diğerine alabildiğine müşfik, beriki de öbürüne son derece saygılı olursa, bu ikisi arasında, ve çeşitli ikramlar tahakkuk eder. [60]
Resûlüllah'ın Vasıfları
"Ey peygamber, biz seni, hakikaten bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı ve Allah'a O'nun emri ile çağıran bir tebliğci ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik"
(Ahzâb, 45-46).
Biz, daha önce bu sûrede, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Rabbi tarafından eğitilmesinin konu edildiğini zikretmiştik. O hatde Cenâb-ı Hakk'ın, bu sûrenin başındaki, "Ey Nebî, Allah'tan ittikâ ^"(Ahzab, -i) emri, Peygamberinin, Rabbine karşı nasıl davranması gerektiğine; O'nun, "Ey Nebi, hanımlarına söyle" (Ahzâb. 28) emri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in aile fertlerine karşı nasıl davranması gerektiğine ve Cenâb-ı Allah'ın, "Ey Peygamber, biz seni, ... gönderdik" beyanı, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bütün mahlûkata karşı nasıl davranması gerektiğine bir işarettir. [61]
Şahid'in Manası
Bu ayetteki şâhld kelimesi şu anlamlara gelebilir:
a) O, Kıyamet gününde, bütün canlılar üzerinde bir şahiddir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Peygamber de bize şahid olsun" (Bakara, 143) buyurmuştur. Buna göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şâhid olarak yani, "Şahadet taşıyan olarak gönderilmiştir. Ahirette ise, insanlara şahîd, yani üstlendiği bu şehâdeti yerine getirici, edâ edici olur..." demektir.
b) "O, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahittir" demektir. Bu manaya göre de, şöyle bir incelik söz konusudur: Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Kendisinin birliğine şâhid tutmuştur. Şâhid ise, "Müddeî-davacı" durumunda olamaz. Binâenaleyh Allah, vahdaniyeti hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, o birliği iddia eden, savunan bir kimse durumunda kalmamıştır. Çünkü, iddiada bulunan kimse, zahirin hilâfına olan bir şey söylemektedir. Vahdaniyyet ise, güneşten daha açık ve parlaktır. Hz. Peygamber (s.a.s) ise, nübüvvet iddiasında bulunmuş; Allah Teâlâ da, peygamberin kendisinin vahdaniyyetine şâhid, delil oluşunu mükâfaatlandırmak için, Peygamberin bu nübüvvet iddiasında kendisini bu hususa şâhid kılmış ve "Allah, şehâdet eder ki, sen, O'nun Resulüsün" (Munaiikûn, i) buyurmuştur.
c) "O dünyada cennet, cehennem, nizâm, sırat gibi, ahiretle İlgili hallerin; ahirette de, taât, masiyet, iyilik ve fesâd gibi, dünya ile ilgili hallerin şahididir.." demektir. [62]
Müjdeci ve Uyarıcı
Cenâb-ı Hak, müjdeci, bir korkutucu ve bir davetçi..." buvurmustur. Burada aüzel bir tertip vardır. Zira, Hz. peygamber (s.a.s), Allah'tan başka ilâh olmadığına bir şahid olmak için, Peygamber olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla O, bu hususta müjdeleme arzusunu duymuştur. Eğer bu yetmezse, inzâr ite korkutma yolunu tutmuştur. Daha sonra o, mü'minlerin, "Allah'dan başka ilâh yoktur.." demeleriyle yetinmemiş, onları, Allah'ın yoluna da davet etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbimin yoluna davet et"(Nahi, 125) buyurmuştur.
Ayetteki, "Nûr saçan bir kandil..." tabirine gelince bu, "Dediğini, aklî delillerle isbât eden; onu, en açık delillerle inzâr eden" demektir ki bu da, Allah'ın Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Natıi, 125) emriyle kastedilendir. [63]
Bazı İncelikler
Bu hususta da şu incelikler bulunur:
[İzinli Davet]
1)Cenâb-ı Hak, "O'nun emri ile Allah'a çağıran birtebüğci" buyurmuş, "izniyle şâhid ve müjdeleyici" buyurmam ıştır. Halbuki, dine davet ederken, "O'nun emri ile, bir davetçi" buyurmuştur. Çünkü bir hükümdar hakkında, dünyanın yegâne ~ Jkümdarının o olduğunu söyleyen kimse, bu hususta ondan müsaade almaya ihtiyaç duymaz. Çünkü bu kimse o hükümdarı, onda bulunan şeylerle tavsif etmektedir. Yine Du kimse, "O'na itaat eden, mesut ve bahtiyar olur. İsyan eden de, şakî ve bedbaht aur" dediğinde, bu hususta da o hükümdardan izin almaya ihtiyaç duymadan, bir -ûjdeleyici ve bir nezîr, uyarıcı olur. Fakat bu kimse, "O'nun, çeşitli yemek ve .yeceklerle donatılmış sofrasına gelin, o sofrada hazır bulunun..." dediğinde, o hususta o padişahın iznine gerek duyar. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "O'nun emri ie. Allah'a çağıran bir tebliğci" buyurmuştur.
Bu hususta yapılabilecek diğer bir izah da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s),"Ben AMah'a davet ediyorum. Velî (dost) Allah'a davet eder" demektedir. Birincisinde, bu hususta herhangi bir izin almaya ihtiyaç yoktur. İkincisi ise, Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından izinlidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, (birinci durum hakkında), "De ki; işte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a, bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de, bana tâbi olanlar da (böyle yaparız)" ty »sut, 10e) buyurmuştur. İkincisi (hakkında da) Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah, benim sözümü dinleyip de, o sözümü dinlediği gibi yerine getiren kula merhamet etsin" Duyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), Cenâb-ı Hakk'a, vasıtasız olarak davet etme ■ -»usunda, Allah tarafından izinlidir. [64]
Lamba (Kandil) Vasfı
2) Cenâb-ı Hak, şu faydalardan dolayı, kandilden daha nurlu olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında, "o, bir kandildir" buyurmuş, fakat, "o, bir güneştir" buyurmamıştır. Çünkü, güneşin nurundan alınamaz. Kandilden ise, pekçok nurlar afcnp, (başkaları tutuşturulur). Binâenaleyh, birinci kandil söndüğünde, geriye ondan Muşturulanlar kalır. Kaybolduğunda da böyledir. Hz. Peygamber (s.a.s) de işte gibidir. Çünkü bir sahabî hidayet nurunu, Hz. Peygamber (s.a.s)'den almıştır. [65]
Ashab: Hidayet Yıldızları
Nitekim Hz. Peygamber, "Ashabım yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız, hidayete ermiş olursunuz" W[66]buyurmuştur. Her ne kadar tefsirden sayılmasa bile, ancak ne var ki, söz sözü açar nev'inden olmak üzere, bu hadiste de şöyle bir incelik bulunur: Hz. Peygamber (s.a.s) de, ashabını kandil gibi addetmemiş, onları yıldızlar gibi kabul etmiştir. Çünkü, yıldızdan da nûr alınmaz. Tam aksine onun kendisinde bir nûr vardır. O nûr kaybolduğunda, o artık kendisinden istifâde edilen bir nûr olarak kalmaz. Sahabî de böyledir; Öldüğünde, tabiîn Hz. Peygamber (s.a.s)'in nuruyla nûrlanır. Sahabîden, ancak Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözlerini ve fiillerini alır. Bütün müçtehidlerin nurları da, Hz. Peygamber (s.a.s)'dendtr. Binâenaleyh, şayet Hz. Peygamber (s.a.s), kendisinin kandil olmasının yanısıra, ashabı da kandil gibi kabul etmiş olsaydı, o zaman müçtehid olan kimsenin, bunlardan dilediğiyle aydınlanma ve tercih ettiği kimsenin nurundan alma hakkı doğardı. Halbuki durum böyle değildir, çünkü (aynı konuda) peygamberden gelen nass varken, şahabının sözüyle amel edilmez. Dolayısıyla nûr, sahabîden değil, peygamber'den alınır. [67]
Ümmetin İstinadgâhı
Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.s) sahabîyi bir kandil gibi addetmemiştir, ki bu da, "Ümmetin kandili..." şeklinde başlayan bu hadiste bir zayıflığı gerektirir ki, muhaddisler böyle söylemişlerdir.
Ayetteki sirâc kelimesinin tefsiri hususunda bir başka izah da şöyledir: Ayetin bu ifadesiyle, (Hz. Peygamber (s.a.s) değil), Kur'ân kastedilmiş olup, ayetin takdiri, kâfin mahalline atıf düşürülerek, "Biz peygamber olarak seni ve aydınlatıcı olarak da bir sirâç (yani Kur'ân) gönderdik..." şeklindedir. Yani, "Biz, ayrıca aydınlatıcı bir kandil, yani Kur'ân gönderdik" demektir. Bizim, yukarda yaptığımız izaha göre bu kelime, (kâfin mahalline değil), kelimesine atfedilmiş olup, manası, "Biz seni müjdeieyici, uyarıcı ve kandil sahibi olarak gönderdik" şeklinde olur. Zira, "hâl", ancak ya failin, ya da mef'ûlün vasfı olar. "Sirâcân" kelimesi ise, bir vasıf değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), hakiki anlamda kandil değildir veyahut da bu ifade tıpkı bir kimsenin, "Falancayı şecaatli gördüm" anlamında "Onu, bir aslan gördüm" demesi gibi olur. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetteki sirâcen kelimesi, tıpkı bir kandilin yolu göstermesi ve durumu ortaya koyması gibi, "Seni açıklayıcı bir hidâyete erdiren olarak gönderdik" anlamını ifade eder. [68]
Mü'minlere Lütuf
"Allah'tan kendilerine cidden büyük bir fazi ve kerem olduğunu mü'minlere müjdele"(Ahzâb, 47).
Bu ayet, önceki ayetlerden anlaşılan bir manaya atfedilmiş olup, takdiri, "Biz seni bir şâhid ve müjdeleyici olarak gönderdik. O halde, şâhid ol ve müjdele" şeklindedir. Cenâb-ı Hak lüzum kalmadığı için, "şahid ol.." kelimesini zikretmemiştir. Müjdeleme"ye, (müjdele demesine) gelince, bu müjde, kerem ve lütfü ortaya koymak için zikredilmiştir. Birde, bu emrin olmaması halinde, müjdelemenin vâcib olmadığı içindir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'dan kendilerine cidden büyük bir fazi u kerem olduğunu..." ifadesi, tıpkı, "(Allah) onlar için çok şerefli mükâfaat hazırlamıştır" (Ahzab, 44) ifadesi gibidir. O halde bu demektir ki, "azîm" ile "kebîr" ■ manaca) birbirine yakın iki kelimedir. Bunun Allah'tan oluşu, "kebîr"dir, büyüktür. Artık, bunun yanında, başka bir büyüklük de bulunursa kimbilir nasıl olur?! [69]
Allah'ın Vekil Olması
"Kâfirlere de, münafıklara da itaat etme. Onların ezalarına (şimdilik) aldırış etme. Allah'a güvenip dayan. Koruyucu olarak Allah yeter"
(Ahzâb, 48).
Cenâb-ı Hakk'ın bu emri de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir inzârda bulunması gerektiğine bir işaret olup, "Onlara muhalefet et ve onları reddet.." demektir. Bu izaha göre, emri, "Onları, Allah'a bırak, çünkü o, onlara, sizin dteriniz ve ateş ile azâb edecektir" demek olup; O'nun, 'Allah'a güvenip dayan. Koruyucu olarak Allah yeter" emri de, bunun böyle olduğunu ortaya koyar. Yani, "Allah, kuluna yeter, kâfidir" demektir. Mu'tezile'den Dazdan, "Atiah'ı vekil ismiyle adlandırmak caiz değildir. Çünkü vekîl, müvekkil'den aaha aşağı mertebededir" demişlerdir. Halbuki Allah Teâlâ'nın "Koruyucu olarak ASah yeter" ifadesi böyle diyenlerin aleyhine bir delil olup, bunların ortaya artıkları şüpheleri de tutarsız ve zayıftır. Çünkü "vekîl" bazan, üstünlükten dolayı tutulur, nazan da acizlikten dolayı. Allah Teâlâ, kullarının, tasarruftan aciz olmaları sebebiyle, onların vekîlidir. "Koruyucu olarak Allah yeter" ifadesi, hakkında diyeceğiz ki: Bazı durumlar vardır ki, iyice düşünecek olursak, bir tek vekilin yetmeyeceğini anlarsın. Bunlardan birisi o kimsenin, meselâ, -meşguliyeti çok olan bir hükümdar gibi- bütün çterini yerine getirmekten aciz olması sebebiyle, vekillere muhtaç olması gibi, o işi •ek başına yapamamasıdır. İkincisi, o kimsenin, vekâlete konu olan hususu bilmemesidir. Bir diğeri de, bu kimsenin kendi kendine o işin üstesinden gelememesidir. Halbuki Allah Teâlâ, alîmdir, kadirdir ve muhtaç değildir. O halde vekîl olarak yeter, kâfidir. [70]
Zifaf Olmadan Boşanma
"Ey iman edenler, mü'min kadınları nikahlayıp da, sonra kendilerine dokunmadan onları boşadığınız zaman, sizin için, onlar hakkında sayacağınız bir iddet yoktur. O halde, onlan faydalandırıp kendilerini güzel bir şekilde, salıverin"
(Ahzâb, 49).
Bu ayetin daha öncekilerle münasebetinin izahı şu şekilde yapılabilir: Allah Teâlâ bu sûrede güzel ahlâktan bahsetmiş, daha evvel de söylediğimiz gibi, nebîsini eğitmiştir. Lakin Hak Teâlâ, mü'min kullarına da, resulüne emretmiş olduğu şeyleri emretmiştir. Binâenaleyh, her ne zaman nebîsine bir güzel ahlâktan, edebten bahsetmişse, mü'minlere de, o peygambere öğrettiği ve önerdiği şeylere uygun husustan öğretmiştir. Cenâb-ı Hak, Peygamber (s.a.s)'i terbiye etmek ve eğitmek hususunda, "Ey Nebî, Allah'tan kork!" ifadesi ile ise, ilk önce, Allah tarafını alâkadar eden şeyle başlayıp, daha sonra, "Ey Nebt, hanımlarına söyle... "(Ahzâb. 28) emri ile ikinci olarak eli altındaki hanımlarını alâkadar eden hususlar ile; ve "Ey Nebî, biz seni hakikaten bir şahid olarak gönderdik" (Ahzâb, 45) ifadesiyle de üçüncü olarak bütün toplumu alâkadar eden şeye başlamışsa, aynen bunun gibi, mü'minleri irşâd hususunda da işe yine, ilk önce Allah tarafını alakadar eden hususlarla başlamış ve, "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin" (Muit, 41) buyurmuştur. Daha sonra, ikinci sırada, "Ey iman edenler, mü'min kadınları nikahlayıp da (Ahzab, 49) ifadesiyle, mü'minlerin elleri altında bulunan zevcelerin durumunu alâkadar eden şeyle başlamış, daha sonra da Hz. Peygamber (s.a.s)'i eğitme hususunda, üçüncü olarak ümmetini alâkadar eden hususları ele aldığı gibi mü'minler hakkında da, nebilerinin tarafını alâkadar eden hususu Üçüncü olarak ele almış ve biraz sonra da geleceği gibi, "Ey iman edenler, peygamberin evlerine ... girmeyin"(Ahzâb,53> ve, "Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin" (Ahzâb, 56) buyurmuştur.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [71]
Birinci Mesele
Bu ayetteki durum, senin bahsettiğine göre, erkeklerle ilgili meselelere[72] mahsus olunca burada, zifaftan Önce boşanan kadınlara niçin yer verilmiştir?
Cevap: Biz diyoruz ki b