HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

AHZÂB SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Bütün ilim adamlarının görüşüne göre Medine'de inmiştir.

Münafıkların, Rasûlullah (sav)'a verdikleri eziyetler, ona, evliliklerine ve başka hususlara dil uzatmaları hakkında nazil olmuştur. Yetmişüç âyet-i kerîmedir.

Bu sûre Bakara Sûresi kadar uzun bir sûre idi.

"Evli erkek ile evli ka­dın zina ettikleri takdirde onları kesin olarak recmediniz. Elbetteki bu Allah'tan ibretli bir cezadır. Allah Azizdir, Hakimdir" şeklindeki Recm âyeti de bu sû­rede idi. Bunu Ebubekr el-Enbarî, Ubeyy b. Ka'b'dan zikretmiştir.

Bu hususu ilim adamları şöylece açıklarlar: Yüce Allah Ahzâb Sûre-si'nden elimizde bulunan miktardan daha fazlasını kendi katına almıştır. Recm âyetinin ise lafzı kaldırılmıştır.

Bize Ahmed b. el-Heysem b. Halid anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ubeyd el-Ka-sım b. Sellâm anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebi Meryem, İbn Lehîa'dan anlattı. İbn Lehîa'nın Ebu'l-Esved'den, onun Urve'den, onun Âişe'den rivayetine göre Âi-şe şöyle demiştir: Ahzab Sûresi Rasûlullah (sav) döneminde 200 âyet kadar­dı. Mushaf yazıldığı vakit ancak şu andaki bölümü kadar yazılabildi.

Ebubekir (el-Enbarî) dedi ki: Mü'minlerin annesi Âişe'nin bu sözünün an­lamı şudur: Yüce Allah Ahzab Sûresi'nde elimizde bulunan miktardan daha fazlasını kaldırmıştır.

Derim ki: İşte bu, nesh şekillerinden birisidir. el-Bakara Sûresi'nde (2/106. âyet, 3. başlık ve devamında) bu hususa dair yeterli açıklamalar geçmiş bu­lunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. (Doğrusunu bilen Allah'tır).

Zirr dedi ki: Ubeyy b. Ka'b bana şöyle dedi: Sizin saymanıza göre Ahzab

Sûresi kaç âyettir? Ben: Yetmişüç âyet, dedim. O şöyle dedi: Ubeyy b. Ka'b'ın adına kasem ettiği zat hakkı için o, Bakara Sûresi kadar veya daha uzundur ve biz bu sûreden olmak üzere: "Evli erkek ile evli kadın zina et­tikleri takdirde o ikisini kesinlikle recmediniz. Allah'tan ibretli bir ceza ol­mak üzere. Allah Azîzdir, Hakimdir" âyeti de bu sûreden idi. Ubeyy bunun­la bu âyetin Kur'ân-ı Kerîm'den olup neshedilen buyruklardan birisi olduğu­nu kastetmektedir. Bu fazlalığın, Âişe (r.anha)'nın odasında bir sahifede ya­zılı olup onu bir keçinin yediği şeklindeki nakil ise, inkarcıların ve rafızile-rin uydurmalarındandır.[1]

1. Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat et­me! Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

"Ey Peygamber! Allah'tan kork" buyruğundaki: "Ey"in ötreli olma­sı müfred nida olduğundan dolayıdır. Bunun için ayrıca tenbih (he) gerek­mektedir. "Peygamber" nahivcilere göre "ey"in sıfatıdır. Ancak Ahfeş bunun "ey"in sılası olduğunu söyler. Mekkî şöyle demektedir: Arab dilinde müfred bir ismin herhangi bir şeye sıla olarak kullanıldığı bilinen bir husus değildir. en-Nehhas da şöyle demiştir: Bu nahivcilerin çoğunluğuna göre bir hatadır. Çünkü sıla ancak cümle halinde gelir. Ancak onun (Ahfeş'in) lehi­ne şöyle bir açıklamada bulunulabilir: "Peygamber" lazım bir sıfat olduğun­dan ötürü ona sıla denilmiştir. İşte Kufeliler de nekrenin sıfatına onun sıla­sı adını vermektedirler. Nahivcilerin çoğunluğuna göre mahallen mansub ol­duğunu söylemek mümkün değildir. el-Mâzinî ise bunun caiz olduğunu kabul etmiş ve: "Ey zarif Zeyd" denilmesi halinde olduğu gi­bi, "zarifin "Zeyd"in mahalline binaen, nasb ile gelmesi gibi kabul etmiştir. Mekkî dedi ki: Bu ihtiyaç duyulmaması mümkün olan bir sıfattır. "Ey"in sı­fatına ise ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla bunun mahalline binaen nasb ile okunması güzel olmaz. Aynı zamanda "ey"in sıfatı mana itibariyle münâdadır. Dolayısıyla nasbedilmesi güzel olmaz.

Rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (sav) Medine'ye hicret ettiğinde yahu-di olan Kureyza, Nadir ve Kaynukaoğullarının İslâm'a girmesini arzu ediyor­du. Onlardan bazı kimseler de münafıklık ederek ona tabi olmuşlardı. O da onlara yumuşak davranıyor, küçüklerine büyüklerine ikramlarda bulunuyor­du. Bir kötülük yapacak olurlarsa, onu affediyor, onlardan (rahatsız edici pek-çok şeyler) işitiyordu. İşte bu buyruklar bunun üzerine nazil olmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre; el-Vâhidî, el-Kuşeyrî, es-Sa'lebî, el-Maverdî ve başkalarının naklettiklerine göre bu buyruk, Ebu Süfyan b. Harb ile İkrime b. Ebi Cehil ve Ebu'l-A'ver Amr b. Süfyan hakkında nazil olmuştur. Bunlar Uhud'dan sonra Medine'ye gelmiş ve münafıkların başı Abdullah b. Ubeyy b. Selul'e misafir olmuşlardı. Peygamber (sav) onunla konuşmak hususun­da kendilerine eman vermişti. Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh ile Tu'me b. Ubey-rik onlarla birlikte kalktı ve yanında Ömer b. el-Hattab bulunduğu halde Pey­gamber (sav)'a şöyle dediler: Artık ilâhlarımız Lat, Uzza ve Menat'tan sözet-mekten vazgeç. Onların kendilerine ibadet eden kimselere şefaat edecekle­rini, onları koruyacaklarını söyle, biz de seni Rabbinle başbaşa bırakırız. On­ların bu sözleri Peygamber (sav)'a çok ağır geldi. Bunun üzerine Ömer (r.a): Ey Allah'ın Rasûlü! Onları öldürmek için bana izin ver, dedi. Peygam­ber (sav): "Ben onlara eman verdim" deyince, Ömer (r.a): Allah'ın lanet ve gazabı içerisinde çıkıp gidiniz, dedi. Peygamber (sav) Medine'den çıkmala­rını emretti, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.[2]

"Ey Peygamber! Allah'tan kork" ve Mekke ehli olan yani Ebu Süfyan, Ebu'l-A'ver ve İkrime gibi "kâfirlere ve" Medine ehlinden olan "münafık­lara" yani Abdullah b. el-Ubeyy, Tu'me, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh ve ben­zerlerine senden alıkonulan hususlar noktasında "itaat etme" ve kendileri­ne meyletme! "Muhakkak Allah" onların kâfirliklerini "çok iyi bilendir" on­lara yaptıklarında "hikmet sahibidir."

ez-Zemahşerî dedi ki: Rivayet edildiğine göre Ebu Süfyan b. Harb, İkri­me b. Ebi Cehil, Ebu'l-A'ver es-Sülemî aralarındaki barış antlaşması esnasın­da Peygamber (sav)'ın yanına gelmişlerdi. Abdullah b. Ubeyy b. Selul, Mu-attib b. Kuşeyr ve el-Ced b. Kays da onlarla birlikte gelip Rasûlullah (sav)'a: İlahlarımızı diline dolamaktan vazgeç, dediler... Daha sonra ez-Zemahşerî az önce naklettiklerimizle aynı anlamda rivayeti kaydetmekte ve âyet-i kerîme­nin ahdi bozmak ve yapılmış olan antlaşmanın bozulduğunu ilan etmek hak­kında nazil olduğunu bildirmektedir. Yani senden istedikleri şeyler hususun­da Mekke ehlinden olan "kâfirlere" ve Medine ehlinden olan "münafıkla­ra itaat etme."

Yine rivayet edildiğine göre Mekkeliler Rasûlullah (sav)'ı dininden dön­mesi karşılığında ona mallarının yarısını Şeybe b. Rabia kendisine kızını ver­mek teklifinde bulundu. Medine münafıkları da eğer dininden dönmeyecek olursa, onu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

en-Nehhâs dedi ki: Yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah çok iyi bilendir, hik­met sahibidir" buyruğu onları İslâm'a daha bir ısındırmak maksadıyla on­lara bir parça meyletmiş olduğunu göstermektedir. Yani eğer yüce Allah, se­nin onlara meyletmende bir fayda olduğunu bilmiş olsaydı, bu işi sana ya-saklamazdı. Çünkü o hikmet sahibidir. Diğer taraftan: Hitab hem ona, hem de ümmetinedir, denilmiştir. [3]

2. Rabbinden sana vahyolunana uy! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

3. Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.

"Rabbinden sana vahyolunana" yani Kur'ân-ı Kerîm'e "uy!" Bu buyruk cahiliye töre ve ayinlerine tabi olmayı yasaklamayı, onlara karşı cihad edip onlarla barış ilişkileri içerisinde bulunmayı reddetme emrini ihtiva etmekte­dir. Ayrıca nassın varlığı ile birlikte görüşlere tabi olmanın terkedilmesi ge­rektiğine de delil vardır. Hitab hem ona, hem de ümmetinedir.

"Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." Genel olarak kıraat muhatab kipiyle: "Yaptıklarınızdan" şeklinde "te" ile okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim'in tercih ettiği kıraat budur. es-Sülemî, Ebu Amr ve İbn Ebi İshak ise haber (gaib) kipi olarak "Yaptıkları" şeklinde okumuşlardır. Aynı şekilde yüce Allah'ın: "Allah yaptığınızı çok iyi gören­dir" (el-Feth, 48/24) buyruğunda da böyledir[4]

"Allah'a tevekkül et." Bütün hallerinde O'na güven, sana gelecek zara­rı önleyen O'dur, seni yardımsız bırakanın sana hiçbir zararı olmaz.

"Vekil" koruyucu "olarak Allah yeter." Şam ehlinden bir ilim adamı (şeyh) şöyle demiştir: Sakiflilerden bir heyet Peygamber (sav)'ın huzuruna gelerek ondan -Sakiflilerin tapındıkları put olan- Lafa bir sene süre ile iba­det etmelerine izin vermesini istediler ve: Böylelikle Kureyşliler bizim senin nezdindeki yerimizi bilmiş olsunlar, dediler. Peygamber (sav) bunu kabul ede­cek gibi olunca, "Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter" yani kendi­lerinden gelmesinden korktuğun zarar konusunda O, sana yeter.

"Allah" buyruğu fail olduğundan ref mahallindedir. "Vekil olarak" ise temyiz ya da hal olarak nasbedilmiştir. [5]

4. Allah hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır. "Zihâr" yap­tığınız zevcelerinizi analarınız kılmamıştır. Evlat edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar ağızlarınızla söy­lediğiniz sözlerinizden ibarettir. Allah hak olanı söyler, doğru yo­la ileten de O'dur.

5. Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir. Eğer babalarını bilmiyor iseniz, dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdırlar. Hata etmenizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı (4. ayete dair) beş (beşinci ayete dair de altı) başlık (olmak üzere toplam onbir başlık) halinde sunacağız:[6]

1- Ayetin Nüzul Sebebi:

Mücahid dedi ki: Bu âyet-i kerîme dehası dolayısıyla "iki kalbli" diye anı­lan Kureyş'ten bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu kişi de: Benim içimde iki kalbim vardır. Bunların herbirisi ile Muhammed'in aklından daha üstün bir seviyede aklederim, diyordu. (Mücahid) dedi ki: Bu adam Fihr'den idi.

el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Fihrli Cemil b. Ma'mer hakkında inmiştir. Duyduğunu ezberleyen bir adam­dı. Kureyşliler: Bu adam bunca şeyi ancak iki kalb sahibi olduğu için ezber­leyebilir, diyorlardı. Bu adam da şöyle dermiş: Benim iki kalbim var. Bu iki kalb sayesinde Muhammed'in aklından daha üstün bir akıl sahibiyim. Bedir günü müşrikler beraberlerinde Cemil b. Ma'mer de bulunduğu halde yenil­giye uğrayınca, Ebu Süfyan onu kervan arasında ayakkabılarından birisini aya­ğına giyinmiş, öbürünü ise eline asmış (almış) olduğu halde görünce, Ebu Süfyan kendisine: İnsanların hali nedir? diye sormuş, o da: Bozguna uğradı­lar diye cevab vermişti. Bu sefer Ebu Süfyan ona: Peki ne diye senin ayak­kabılarından bir teki elinde, diğeri ayağında? diye sorunca, adam: Ben her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum, diye cevab verdi. İşte o va­kit eğer iki kalbi bulunmuş olsaydı, o ayakkabılarından bir tekini elinde unut­mazdı, diyerek gerçeği anlamış oldular.

es-Süheylî de dedi ki: Cemil b. Ma'mer el-Cumahî'nin nesebi geriye doğ­ru şöyledir: Cemil'in babası Ma'mer, onun babası Hubeyb, onun babası Ve-hb, onun babası Huzafe, onun babası da Cumah'tır. Cumah'ın asıl adı da Teym'dir. Bu kişi "iki kalb sahibi" diye anılırdı. Âyet-i kerîme onun hakkın­da nazil oldu. Şairin şu beyiti de onun hakkındadır:

"Benim Medine'de kalışım nasıl olur ki,

Cemil b. Ma'mer oradan maksadını elde etmiş iken."

Derim ki: Adının bu şekilde Cemil b. Ma'mer olduğunu söylemişlerdir, ez-Zemahşerî ise adını Cemil b. Esed el-Fihrî diye vermektedir.

İbn Abbas da şöyle demektedir: Âyetin nüzul sebebi şudur: Bazı müna­fıklar: Muhammed'in iki kalbi vardır. Çünkü o herhangi bir husus ile meşgul iken bir başka işle uğraşıyor, sonra tekrar önceki işine geri dönüyor, demiş­lerdi. Onlar Peygamber hakkında bunu söylemişlerdi, yüce Allah da onları bu buyruğu ile yalanladı.

Âyetin Abdullah b. Hatal hakkında indiği de söylenmiştir. ez-Zührî ve İbn Hibban dediler ki: Bu buyruk, Peygamber (sav)'ın Zeyd b. Harise'yi evlatlık edinmesi hakkında bir temsil olmak üzere nazil olmuştur. Yani bir adamın iki kalbi olmayacağı gibi, aynı şekilde tek bir evlat iki ayrı babanın oğlu olamaz.

en-Nehhas ise şöyle demiştir: Bu, dil bakımından sahih olmayan zayıf bir görüştür. Aynı zamanda bu ez-Zührî'den gelen munkatı' rivayetlerdendir. Bu­nu ondan Ma'mer rivayet etmiştir.

Bu buyruğun, zihar yapan kişiye verilmiş bir örnek olduğu da söylenmiş­tir. Yani bir adamın iki kalbi olamayacağı gibi, aynı şekilde iki annesi de ol­maz, zihar yapan kimsenin hanımı o kimsenin annesi olamaz.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Münafıklardan bir kimse: Benim bana şu­nu emreden bir kalbim, şunu da emreden başka bir kalbim var, derdi. Bu­na göre münafık iki kalp sahibi olmaktadır. Maksat, münafıklığı reddet­mektir.

Bir başka açıklamaya göre: Aynı kalbte hem Allah'ı inkâr ve küfür, hem de iman birarada bulunamaz. Tıpkı bir adamın göğsünde iki kalbin birara-da olamayacağı gibi. Buna göre âyet, aynı kalpte birbirinden farklı iki inanç birarada bulunamaz, demektir.

Genel olarak âyet-i kerîmeden açıkça anlaşılan şudur: O dönemde Arap­ların inanmış olduğu birtakım şeyler reddedilmekte ve bu hususta işlerin ha­kikati onlara bildirilmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [7]

2- Kalb:

Kalb, koniye benzer, küçük bir et parçasıdır. Yüce Allah bunu Âdemoğ-lunun bünyesinde yaratmış ve onu ilmin mahalli kılmıştır. Kul, bu kalbinde kitaplara sığmayacak bilgileri kaydeder. Yüce Allah hatt-ı ilahi ile bu bilgi­leri kalpte yazar, Rabbani hıfz ile onu tesbit eder. Öyle ki, onu etraflıca bel­lemiş olur ve ondan bir şey unutmaz. Kalb iki etki ve düşünceye maruzdur. Bunlardan birisi melektendir, birisi de şeytandandır. Peygamber (sav)'ın buyurduğu gibi. Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş olup (bu hususa dair açık­lamalar) daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 3- başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır. Kalb hatıra gelen çeşitli düşüncelerin, vesvese­lerin, küfür ve imanın mahalli olduğu gibi; (günah) üzere ısrarın da, dönü­şün de yeridir. Tedirginliğin, rahat ve sükûnun cereyan ettiği yer de orası­dır. Âyet-i kerîmede anlam şöyledir: Küfür ve iman, hidayet ve dalâlet, Al­lah'a dönüş ve günaha ısrar aynı kalpte birarada bulunamaz. Bu ifade ile her­hangi bir kimsenin bu hususta vehim olarak kabul ettiği hakikat ya da me­caz anlamı ile ilgili herbir anlayışı reddetmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [8]

3- Kimsenin İki Kalbi Olamaz:

Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile iki kalbli hiçbir kimsenin bulunmadığını haber vermektedir. Bu ifadelerle böylelikle daha önce sözleri edilen müna­fıklar tenkid edilmektedir. Herkesin sadece bir kalbi vardır ve bu kalpte ya iman ya da küfür bulunur. Münafıklık ise ortada bir yerdedir. Yüce Allah, bu­nu reddetmekte ve aslın tek kalb olduğunu beyan etmektedir. İşte kişi bu ka­bilden hususlara bu âyetti kerîmeyi delil gösterebilir. Herhangi bir şey unu­tur yahut yanıldığı takdirde özür beyan etmek üzere: Allah hiçbir adamın için­de iki kalb yaratmamıştır, diyebilir. [9]

4- Zihâr:

"Zihâr yaptığınız zevcelerinizi de analarınız kılmamıştır" buyruğu ile kişinin hanımına: Sen benim için anamın sırtı gibisin demesini kastetmekte­dir. Bu da yüce Allah'ın izni ile ileride açıklaması geleceği üzere el-Mücade-le Sûresi'nde (58/3-4. âyetlerin tefsirinde) sözkonusu edilecektir. [10]

5- Evlâtlıklar Öz Oğul Değildir:

"Evlât edindiğiniz kimseleri de öz oğullarınız kılmamıştır" buyruğu tef­sir âlimlerinin icmaı ile Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İmamların rivayet ettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Bizler Harise oğlu Zeyd'i hep "Muham-med'in oğlu Zeyd" diye çağırırdık; tâ ki: "Onları babalarına nisbet edip ça­ğırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir" âyeti nazil oluncaya kadar.

Enes b. Malik ve başkalarından rivayet edildiğine göre Zeyd, Şam taraf­larından esir alınıp getirilmişti. Onu Tihame'den bir grup atlı esir almış, Ha-kîm b. Hizam b. Huveylid onu satın almış, halası Hadice'ye hibe etmiş, Ha-dice de onu Peygamber (sav)'a hibe etmişti. Peygamber de Zeyd'i hürriye­tine kavuşturup evlatlık edinmişti. Bir süre yanında kaldıktan sonra amcası ve babası onun fidyesini verip kurtarmak arzusu ile geldiler. Peygamber (sav) kendilerine -ki bu peygamber olarak gönderilmesinden önce olmuştur-: "Onu istediğini seçmekte serbest bırakın dedi. Eğer sizi tercih edecek olur­sa, sizden hiçbir fidye almaksızın sizin olsun." Ancak Zeyd Rasûlullah (sav)'ın yanında köle kalmayı hürriyetine ve kavminin yanına gitmeye ter­cih etti. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle dedi: "Ey Kureyşliler, tanık olu­nuz ki bu benim oğlumdur. O bana mirasçı olur ve ben ona mirasçı olurum." Peygamber Kureyşlilerin meclislerini tek tek dolaşır ve onları bu hususa şa­hit tutardı. Amcası ve babası bu işe razı olarak geri döndüler.

Zeyd, esir alındığı sırada babası Şam'da dolaşır durur ve şu beyitleri okurdu:

"Ağladım, Zeyd için neler yaptığını bilmeyip

Hayatta mı acaba, umulur mu gelmesi? Yoksa ecel gelip onu buldu mu?

Bilemiyorum, Allah'a andolsun ve işte ben soruyorum:

Benden sonra acaba kır mı seni yuttu, yoksa dağ mı seni aldı?

Bilebilseydim keşke, bir gün gelip, dönecek misin acaba?

Evet, dünyada bana dönüşün yeter, başka şey istemem.

Hatırlatıyor güneş doğusuyla bana onu,

Batıda kaybolduğu vakit de onun hatırası görünür bana.

Rüzgârlar esti mi onun hatırası canlanır,

Ah, ne kadar da uzadı ona duyduğum üzüntü ve onun için duyduğum endişe!

Bütün gayretimle hızlıca süreceğim devemi, yerin dört bir yanında.

Ben dolaşmaktan asla usanmayacağım develer usansa da.

Hayatım boyunca bu böyle gidecek yahut ölüm gelip bulacak beni.

Her kişi fânidir elbet, emel onu aldatsa da."

Ona Mekke'de olduğu haberi verilince, onun bulunduğu yere geldi ve ora­da öldü.

Yine rivayet edildiğine göre babası yanına gelince; Peygamber (sav) açıkladığımız şekilde onu muhayyer bırakmış, babası geri dönüp gitmişti.

Zeyd'in fazileti ve şerefine dair yeterli açıklamalar yüce Allah'ın: "Niha­yet Zeyd'in o kadın ile bir bağı kalmayınca..." (el-Ahzab, 33/37) buyruğunu açıklarken -inşaallah- gelecektir.

Zeyd, Mute'de hicretin sekizinci yılında Şam topraklarında şehid düşmüş­tür. Peygamber (sav) sözü geçen gazada onu kumandan olarak tayin etmiş ve şöyle buyurmuştu: "Zeyd öldürülürse Ca'fer, Ca'fer öldürülürse Abdullah b. Revaha kumandan olsun." Her üçü de bu gazada şehit düştüler. Allah hep­sinden razı olsun.

Rasûlullah (sav)'a Zeyd ile Ca'fer'in şehid düştüğü haberi verilince ağlayıp: "İki kardeşim, benim iki tesellicim ve benim kendileriyle konuşup soh­bet ettiğim iki kişi" diye buyurdu. [11]

6- Beşinci Ayetin Nüzul Sebebi ve Evlatlıkların Babalarına Nisbet Edilmesi Gereği:

"Onları babalarına nisbet edip çağırın" buyruğu daha önce açıklandı­ğı üzere Zeyd b. Harise hakkında inmiştir. İbn Ömer'in: Biz Zeyd b. Hârise'yi ancak "Zeyd b. Muhammed" diye çağırırdık, sözü evlat edinmenin hem ca-hiliye döneminde, hem İslâm geldikten sonra uygulamada olduğuna delildir. Evlat edinmek dolayısıyla karşılıklı miras almak ve yardımlaşmak sözkonu-su idi. Bu yüce Allah tarafından: "Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir" buyruğu ile Allah tarafından nesh edilinceye kadar böylece devam etti. Bu buyrukla yüce Allah, evlat edinme hükmünü kaldırdı ve bunun gereği olan sözleri kullanmayı yasaklayarak buyruğu ile daha uygun ve adaletli olanın kişinin babasına nisbet edilmesi olduğunu gös­terdi. Denildiğine göre cahiliye döneminde bir kimse birisinin gayreti, yiğit­liği ve görünüşü hoşuna gidecek olursa, onu kendisine katar ve mirasından diğer erkek çocuklarının payı gibi ona pay ayırırdı. Bu evlat da o kimseye nisbet edilir ve; "filan oğlu filan" denilirdi.

en-Nehhas dedi ki: Bu âyet-i kerîme Arapların uygulayageldikleri evlad edinmeyi neshetmektedir. Bu da sünnetin Kur'ân ile nesh edilmesine bir ör­nektir. Bu buyruğu ile çağırdıkları kimseyi bilinen babasına nisbetle çağırma­larını emretmektedir. Eğer o kişinin bilinen bir babası yok ise, bu sefer onun mevlasına (onu azad edene) nisbet ile çağırsınlar. Şayet bilinen bir velası yok­sa o takdirde ona -dinde- kardeşim, demek gerekir. Çünkü yüce Allah: "Mü'minler ancak kardeştirler" (el-Hucurat, 49/10) diye buyurmaktadır. [12]

7- Evlatlıkları Bilerek Yada Bilmeyerek Babalarından Başkalarına Nisbet Etmenin Hükmü:

Bir kimse o evlatlığı evlat edinen babasına nisbet edecek olursa ve bunu hata ile yanılarak yapmış ise -ki bu da kasıt olmaksızın dilinden kaçırıverme-si ile olur- günah ya da sorumluluk sözkonusu değildir. Çünkü; "hata etme­nizden dolayı size bir günah yoktur, ama kalblerinizin kastettiği müstes­nadır" diye buyurmaktadır. Aynı şekilde bir kimseyi babasının o olduğu zan-nı ile babasından başkasına nisbet ederek çağıran bir kişi için de bir mah­zur sözkonusu değildir. Bunu Katade söylemiştir.

Ancak bu hüküm evlatlık olarak evlat edinen babasına nisbeti daha yay­gın olarak bilinen kimseler hakkında cereyan etmez. el-Mikdad b. Amr'ın durumunda olduğu gibi. O çoğunlukla evlatlık nesebi ile bilinirdi. Hatta el-Mik-dad hemen hemen ancak el-Mikdad b. el-Esved diye bilinir. el-Esved b. Ab­dı Yağus cahiliye döneminde onu evlatlık edinmiş ve böylece meşhur olmuş­tur. Bu âyet-i kerîme nazil olunca el-Mikdad: Ben Amr'ın oğluyum, demiş­ti. Bununla birlikte o "el-Esved'in oğlu" diye anılmaya devam etti. Bununla birlikte geçmişte onu el-Mikdad b. el-Esved diye çağıranların bunu kasten yap­mış olsalar dahi günahkâr olduklarını söyleyen kimsenin olduğu bilinmemek­tedir.

Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim'in durumu da böyledir. O, Ebu Huzeyfe'ye nisbet edilerek çağrılıyordu. Bunların dışında evlatlık edinilip babasından baş­kasına nisbet edilen, böylece ünlenen ve çoğunlukla bilinen ismi bu olan da­ha başka kimseler de böyledir.

Ancak bu durum Zeyd b. Harise hakkında farklıdır. Onun: "Zeyd b. Mu-hammed" diye anılması caiz değildir. Bir kimse bunu kasten söyleyecek olur­sa, yüce Allah'ın: "Ama kalblerinizin kastettiği müstesnadır" buyruğu do­layısıyla günah işlemiş olur. Yani içten içe, kasıtlı olarak böyle çağıracak olur­sanız sizin için günah vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İşte bundan dolayı da daha sonra "Allah" kasten "çok bağışlayandır"; hata yoluyla ya­pılan çağırmaların günahını kaldırmak suretiyle de "çok merhamet edendir" diye buyurmaktadır. [13]

8- Kasıt ve Hatanın Hükmü:

Şöyle denilmiştir: Şanı yüce Allah'ın: "Hata etmenizden dolayı size bir

günah yoktur" buyruğu mücmeldir. Hangi konuda hata ederseniz, sizin için vebal yoktur, demektir. Ata ve birçok ilim adamının fetyâsı da bu doğrultu­da idi. Buna göre bir kimse borçlusundan hakkını tamamiyle almadıkça, onun yakasını bırakmayacağına (yanından ayrılmayacağına) yemin edecek olur da kendi görüşüne göre kaliteli dinarlarla borcunun ödendiğini kabul edip da­ha sonra bunların kalitesiz (karışık) olduklarını tesbit ederse, bundan dola­yı onun için bir vebal yoktur. Aynı şekilde ona göre bir kimse filan kimse­ye selam vermeyeceğine dair yemin edip de onu tanımaksızın o kişiye se­lam verecek olursa, yeminini bozmuş olmaz. Çünkü o, bu işi kasten yapmış değildir.

"Ama kalblerinizin kastettiği" buyruğundaki daha önce geçen "ha­ta etmenizden dolayı" anlamındaki buyrukta yer alan a uyarak cer konumundadır. Bununla birlikte bir mübtedâ takdiri ile ref mahallinde ol­ması da mümkündür. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Ama kendisinden dolayı sorumlu tutulacağınız, kalblerinizin kastettiğidir.

Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kişiyi babası odur zan­nıyla, babasından başkasına nisbet edecek olur da bunu hataen yaparsa, iş­te bu yüce Allah'ın üzerinden günahı kaldırdığı husustur. Hitab ettiği esna­da evlad edinmek kastı olmaksızın "oğulcuğum" demesidir, diye de açıklan­mıştır. [14]

9- Evlatlık Edinmenin Gerçekle Bir İlgisi Yoktur:

Yüce Allah'ın: "Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz sözlerinizden ibaret­tir" buyruğunda yer alan "ağızlarınızla" lafzı böyle bir sözün batıl olduğu­nu pekiştirmektedir. Yani bu, vakıada gerçeği olmayan bir sözdür. Sadece dil ile söylenen bir sözden ibarettir. Bu da bir kimsenin: Ben ayaklarım üzerin­de sana doğru yürüyerek geliyorum derken, bununla ona iyilik yapmayı kas­tetmesine benzer. Bu gibi ifadeler pek çoktur. Bu anlamda (sadece laftan iba­ret olup gerçeği olmayan sözlerin mahiyeti hakkında) açıklamalar daha ön­ceden birkaç yerde (Âl-i İmran, 3/167. âyetin tefsiri; et-Tevbe, 9/30. âyet, 4. başlık...) geçmiş bulunmaktadır.

"Allah hak olanı söyler." Burada "hak olan" hazfedilmiş bir mastarın sı­fatıdır. Hak olan sözü söyler, demektir.

"Doğru yola ileten de O'dur." Yani doğru yolu o açıklar. Buna göre; "İletir" harf-i cerre gerek olmaksızın teaddi eder (geçişli olur). [15]

10- Evlatlıklar:

"Evlat edindiğiniz kimseler" anlamı verilen; lafzı, in çoğu­ludur. Bu da babasından başkasına nisbet ile çağırılan yahut ta kendisini ba­basından başkasına nisbet eden kimse demektir. Bunun mastarı da; di­ye "dal" harfi esreli olarak kullanılır.

Şanı yüce Allah, başkalarına nisbet ile çağırılan evlatlıkların, sulben ba­balarına nisbet edilmelerini emretmektedir. Bu hususta babası bilinmeyen ve nesebleri şöhret kazanmamış olan kimseler ise, dinde kardeş ve mevlâ (dost)dır.

et-Taberî'nin naklettiğine göre Ebubekre bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve: Ben babası bilinmeyen kimselerdenim. İşte ben sizin dindeki kardeşinizim ve sizin dostunuzum, demiştir. Ondan bunu rivayet eden şöyle demiştir: Allah'a yemin ederim, eğer babasının bir eşek olduğunu bilmiş olsaydı, ken­disini ona nisbet edecekti.

Hadis alimleri ise Ebubekre'nin adının: Nufey b. el-Hâris olduğunu söy­lemişlerdir. [16]

11- Bilerek Kendisini Babasından Başkasına Nisbet Edenin Durumu:

Sahih'de hem Sa'd b. Ebi Vakkas'tan, hem Ebubekre'den şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Şu sözü kulaklarım işitti ve kalbim belledi ki; Muham-med (sav) şöyle buyurmuştur: "Her kim babası olmadığını bile bile kendisi­nin babasından başkasının evladı olduğunu iddia eder (ve kendisini ona nis­bet eder) ise, cennet o kimseye haram olur."[17]

Ebu Zerr'den gelen hadiste de o, Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken din­lemiştir: "Bir kimse öyle olmadığını bildiği halde kendisini babasından baş­kasına nisbet ederek babasının o olduğunu iddia ederse, mutlaka nankörlük etmiş olur."[18]

6. Peygamber mü'minler için kendi öz canlarından önce gelir. Onun zevceleri de analarıdır. Akrabalar Allah'ın Kitabı gereğin­ce de diğer mü'minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha ya­kındırlar. Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna. Bu, kitapta yazılmıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı da dokuz başlık halinde sunacağız: [19]

1- Mü'minlere Göre Peygamberin Konumu:

"Peygamber mü'minler için kendi öz canlarından önce gelir" âyeti ile yüce Allah, İslâm'ın ilk dönemlerinde benimsenen birtakım hükümleri orta­dan kaldırmıştır. Bunlardan birisi şudur: Peygamber (sav) borcu olan bir kim­senin cenaze namazını kılmazdı. Yüce Allah, fetihleri müyesser kıldıktan sonra şöyle buyurdu: "Ben mü'minlere kendi öz canlarından daha yakınım. Her kim, borçlu olarak vefat ederse, onu ödemek bana düşer ve kim geriye bir mal bırakırsa, o da mirasçılarınındır." Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivayet et­mişlerdir.[20]

Yine Buhârî ile Müslim'de yer alan rivayette: "Sizden kim bir borç yahut bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakırsa, ben onun mevlâsıyım"[21] dediği de kay­dedilmektedir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Şu anda durum günahlar sebebiyle ters yüz olmuş­tur. Ölenler geriye bir mal bıraktılar mı onun yakın akrabaları bu hususta sı­kıştırılır, aleyhlerine daraltılır. Şayet bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakacak olurlarsa, bu sefer onlara göz kulak olmazlar. İşte Peygamber (sav)'ın açık­laması ve uyarması ile âyet-i kerîmede sözü geçen velayet (daha yakın oluş)ın açıklaması bu şekildedir ve esasen onun açıklaması varken başkası­na da iltifat edilemez.

İbn Atiyye dedi ki: Arif ilim adamlarından kimisi de şöyle demiştir: O ken­dilerine nefislerinden daha yakındır, nefislerinden önceliklidir. Çünkü nefis­leri kendilerini helake çağırırken, o kendilerini kurtuluşa davet etmektedir. Yine İbn Atiyye şöyle demektedir: Bunu da Peygamber (sav)'ın şu hadisi des­teklemektedir: "Ben sizleri kemerlerinizi (bellerinizden) yakalayarak ateşten korumaya çalışırken sizler ise ateş böceklerinin atılması gibi oraya atılmaya çalışıyorsunuz."[22]

Derim ki: Bu açıklama âyetin anlamı ve tefsirine dair güzel bir açıklama­dır. Sözü edilen hadis-i şerifi de Müslim, Sahih'inde Ebu Hureyre'den diye rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Benim ve ümmetimin durumu, ateş yakmış bir adamın durumuna benzer. Böcekler ve ateş böcekleri o ateşe düşmeye koyulurlar. Ben ise sizi (ateşe düşmeye-siniz diye) kemerlerinizden (bellerinizden) yakalıyorum; siz ise zorla oraya kendinizi atmaya çalışıyorsunuz."[23]

Hz. Cabir'den de bunun benzeri bir rivayet gelmiştir. Orada: "Sizler ise elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz"[24] buyurulmaktadır.

İlim adamları derler ki: Bir kimse yere düşmesinden korktuğu kişiyi burada belirtilen yerden yakalar.

Bu ifade, Peygamberimiz (sav)'ın kurtuluşumuz için ne kadar gayret gös­terdiğine, önümüzdeki helak edici tehlikelerden kurtulmamızı ne kadar çok istediğine dair bir misaldir. Gerçekten o kendi öz nefislerimizden bize da­ha yakındır. Biz bunun değerini bilemediğimiz, arzularımızın bize baskın gel­mesi, lanetli düşmanın bize karşı zafer kazanmış olması dolayısıyla ateş böceklerinden daha hakir, kelebeklerden daha zelil olduk. Lâ havle velâ kuv­vete illâ billahi'laliyyi'l azîm.

Şöyle de açıklanmıştır: Kendi öz nefislerinden önce gelmesi şu demektir: Bir hususa dair emir verip nefis ondan başkasına çağıracak olursa, Peygam­ber (sav)'ın emrine uymak önceliklidir.

Öz canlarından önce olması, mü'minler hakkında hüküm verip hükmü­nün kendileri hakkında geçerli olması bakımından onun önceliği vardır. Onun hükmüne muhalif olarak kendilerinin lehine verdikleri hükümler hususun­da, demektir. (Rasûlün hükmü ile bir çatışma olursa, Rasûlün hükmü önce­liklidir). [25]

2- Ölen Fakirlerin Borçlarının İslâm Devleti Eliyle Ödenmesi:

Bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: İmamın (İslâm devlet başkanının) Pey­gamber (sav)'a uyarak fakirlerin borçlarını Beytu'l-Mal'den ödemesi gerekir. Çünkü Peygamber (sav): "Onu ödemek bana aittir" diye buyurmakla bu işin vacib olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Hadis-i şerifte geçen Bakıma muhtaç çoluk çocuk" tabiri: "Kayboldu" fiilinin mas­tarıdır. Daha sonra bu kaybolmaya müsait, ihtiyaçlarını karşılayacak kimse­leri bulunmayan çocuklar, hanımlar ve kayyumu bulunmayan mal hakkın­da bir isim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yere; denilmesi ise, onun da kaybolmaya maruz oluşundan dolayıdır. Çoğulu "dat" harfi esreli ola­rak; diye gelir. [26]

3- Peygamberin Hanımları Mü'minlerin Anneleridir:

"Onun zevceleri de analarıdır" buyruğu ile yüce Allah, Peygamberinin hanımlarını mü'minlerin anneleri kılmakla şereflendirmiştir. Yani onları tazim etmek, onlara iyilikte bulunmak, onlara saygı göstermek, erkekler ta­rafından nikâhlanmalarının haram olması bakımından annelere benzerler. Ay­rıca yüce Allah, annelerden farklı olarak, onlar hakkında hicab hükmünü in­dirmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamberin hanımlarının mü'minlere karşı şef­kati, tıpkı annelerin şefkati gibi olduğundan dolayı onlar da annelerin konumuna getirilmişlerdir. Diğer taraftan bu annelik bizzat evladın annesinde ol­duğu gibi, mirasçılığı da gerektirmemektedir. Ayrıca onların kızlarıyla evlen­mek caizdir, mü'minlerin annelerinin kızları sair insanların kızkardeşleri olarak değerlendirilmemişlerdir.

Peygamber (sav)'ın hanımlarının sayısı ile ilgili açıklamalar yüce Allah'ın izni ile muhayyerlik âyeti (diye bilinen el-Ahzab, 33/28-29. âyetlerin tefsirin­de) gelecektir.

İnsanlar (âlimler), peygamberin hanımları erkek ve kadın bütün mü'min­lerin anneleri midirler? Yoksa özel olarak erkeklerin anneleri midirler, hu­susunda iki görüşe sahiptirler.

eş-Şa'bî'nin, Mesruk'tan, onun Âişe (r.anha)'dan rivayetine göre bir kadın ona: Anacığım demiş, ona: Ben senin annen değilim, ben ancak sizin erkek­lerinizin anasıyım, diye cevab vermiştir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan da budur.

Derim ki: Burada anneliğin kadınları dışarda tutarak erkeklere münhası­ran tahsis edilmesinin bir faydası yoktur. Benim anladığıma göre kuvvetli olan görüş onların hem erkeklerin, hem kadınların anneleri olduklarıdır. Böyle­ce erkekler ve kadınlar üzerindeki hakları ta'zim edilmiş olur. Buna da âye­tin baş tarafındaki: "Peygamber, mü'minler için kendi öz canlarından önce gelir" buyruğu delil teşkil etmektedir. Çünkü bu ifade zorunlu olarak hem erkekleri, hem kadınları kapsamına alır. Ayrıca Ebu Hureyre ile Cabir (r.anhuma) yoluyla gelen hadis de buna delildir. Buna göre yüce Allah'ın: "Onun zevceleri de analarıdır" buyruğu erkek kadın herkese ait olur.

Diğer taraftan Ubeyy b. Ka'b'ın Mushaf'ında: "Onun zevceleri analarıdır, o da kendilerine bir babadır" şeklindedir. İbn Ab-bas da şöyle okumuştur: "Öz canlarından (daha yakındır) ve o, onlar için bir babadır, onun zevceleri de analarıdır." Bü­tün bunlar Mesruk'un rivayet ettiği görüşün tercih bakımından sahih kabul edilmesi halinde, o görüşü zayıflatmakta, şayet sahih olmuyorsa tahsis nok­tasında onu delil göstermenin sözkonusu olamayacağını göstermektedir. Böylelikle geriye hatıra ilk gelen ve analığın umumî olduğunu oıtâya koyan asıl ilke sağlam görüş olarak kalmaktadır. [27]

4- Akrabalık Bağı ile Dinî Bağlılıkların Hükümleri:

"Akrabalar Allah'ın Kitabı gereğince de diğer mü'minlerden ve muha­cirlerden birbirlerine daha yakındırlar" buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Burada yüce Allah "mü'minler" ile Ensar'ı, "muhacirler" ile de Kureyşli mü'minleri kastetmiştir.

Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre bu buyruk, hicret dolayısıy­la sözkonusu olan miras almayı neshetmektedir. Said'in naklettiğine göre Ka-tade şöyle demiştir: el-Enfal Sûresi'nde: "İman edip de hicret etmeyenlere ge­lince, hicret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz yoktur" (el-Enfal, 8/72) buyruğu nazil olmuştur. Bundan dolayı müslümanlar hicret sebebiy­le birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Hicret etmemiş bedevi bir müslü-man hicret etmedikçe muhacir müslüman yakın akrabasından miras alamı­yordu. Daha sonra bu hüküm, bu sûrede yer alan: "Akrabalar Allah'ın Ki­tabı gereğince de... birbirlerine daha yakındırlar." buyruğu ile nesh oldu.

İkinci görüşe göre bu buyruk, antlaşma, ahitleşme ve dinde kardeşlik se­bebiyle mirasçı olmayı neshetmiştir. Hişam b. Urve babasından, o ez-Zu-beyr'den: "Akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince de... birbirlerine daha yakındırlar" âyeti hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Bu şunu an­latmaktadır: Biz Kureyşliler, Medine'ye hiçbir malımız olmadığı halde geldik. Ensar'ın çok iyi kardeşler olduğunu gördük, onlarla kardeş olduk. Biz onla­ra mirasçı olduk, onlar da bize mirasçı oldular. Ebubekir, Harice b. Zeyd ile kardeş oldu. Ben de Ka'b b. Malik ile kardeş oldum. (Bir sefer) yanına gel­diğimde silah darbelerinin onu çok ağırlaştırmış olduğunu gördüm. Allah'a yemin ederim o öldüğünde dünyada ona benden başka kimse mirasçı olma­dı. Nihayet yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince, Şer'i mirasçılığımıza ge­ri döndük.

Urve'den sabit olduğuna göre Rasûlullah (sav) ez-Zübeyir ile Ka'b b. Ma-lik'i kardeş yapmıştı. Ka'b, Uhud günü ağır bir yara almıştı. ez-Zübeyir bine­ğinin yularından tutmuş, onu (bineği üzerinde) getirmişti. Şayet Ka'b o gün vefat etmiş olsaydı, geriye pekçok dünyalık bırakmış olur ve ez-Zübeyr ona mirasçı olurdu. Yüce Allah: "Akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince de di­ğer mü'minlerden... birbirlerine daha yakındırlar" buyruğunu indirdi. Böylece yüce Allah, akrabalığın antlaşma yoluyla kurulan kardeşlik bağın­dan daha öncelikli olduğunu açıklamış oldu. Bunun sonucunda da antlaşma yoluyla mirasçılık terkedildi, akrabalık sebebiyle birbirlerine mirasçı olma­ya başladılar.

el-Enfal Sûresi'nde (8/72-75. âyetler, 7. başlıkta) Zevi'l-erham'ın miras al­ması ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'ın: "Allah'ın Kitabı gereğince" buyruğu ile Kur'ân-ı Kerîm'in kastedilme ihtimali olduğu gibi, yüce Allah'ın yarattıklarının hallerini tesbit edip hükme bağladığı Levh-i Mahfuz'u kastetme ihtimali de vardır.

"Mü'minlerden" buyruğu; "Önce gelir" buyruğuna ta­alluk etmektedir. "Akrabalar" buyruğuna taalluk etmez ve bu, icmâ" ile kabul edilmiştir. Çünkü böyle olsaydı, bunun bazı müslümanlara tahsis edilmesi gerekirdi. Oysa buyruğun umumî olduğunda görüş ayrılığı yok­tur. İşte böylelikle âyetin müşkil tarafı çözülmüş olmaktadır. Bu açıklamayı İbnuİ-Arabî yapmıştır.

en-Nehhâs dedi ki: "Akrabalar Allah'ın Kitabı gereğince de diğer mü'minlerden ve muhacirlerden birbirlerine daha yakındır" buyruğun­da yer alan "mü'minlerden" anlamındaki buyruk; "Sahihleri" (meal­de: "akrabalar" lafzındaki çoğula tekabül eder)ne taalluk etmesi mümkün­dür. O takdirde ifadenin takdiri şöyle olur: Mü'min ve muhacirlerden akra­balık sahipleri, akrabalar... demek olur. Anlamın: Bu "...mü'minlerden daha yakındırlar" şeklinde olması da mümkündür.

el-Mehdevî dedi ki: Buyruğun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Ak­rabalar yüce Allah'ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar. Ancak pey­gamberin hanımlarının; mü'minlerin anneleri, diye çağırtmalarının caiz olu­şu bundan müstesnadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [28]

5- Mü'minlerin Anneleri ile İlgili Bazı Hükümler:

Mü'minlerin annelerinin mahremiyyet ve onlara bakmanın mubahlığı hususunda anneler gibi olup olmadıkları hakkında iki görüş vardır.

Birincisine göre onlar mahremdirler, onlara bakmak haram değildir.

İkinci görüşe göre onlara bakmak haram kılınmıştır, çünkü onların nikâh-lanmalarının haram kılınması ancak Peygamber (sav)'ın onlardaki hakkını ko­rumak içindir. Onun hakkının korunmasının bir parçası da onlara bakmanın da haram kılınmasıdır. Diğer taraftan Âişe (r.anha) bir adamın huzuruna gir­mesine müsaade etmek istediği takdirde, kızkardeşi Esma'ya, -kızkardeşinin süt oğlu olması için- onu emzirmesini emrederdi. Böylelikle bu kişi bakma­nın mubah olduğu mahrem bir kimse olurdu.

Rasûlullah (sav)'ın hayatta iken boşamış olduğu hanımlara gelince, onlar hakkında böyle bir hafamlığın sabit olup olmadığı noktasında üç görüş vardır:

1- Rasûlullah (sav)'ın saygınlığı ağır basarak onlar hakkında da böyle bir haramlık sabittir.

2- Bunlar için böyle bir haramlık sabit değildir, onlar da diğer kadınlar gi­bidirler. Çünkü Peygamber (sav) nikâhı altında bulunanlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Dünyada bana eş olan kadınlar, âhirette de benim eşim ola-

caktır."[29]

3- Boşadığı hanımlar arasında Rasûlullah (sav)'in kendileriyle gerdeğe gir­diği kadınlar hakkında haramlık sabit olur ve onun nikâhlanması -peygam­ber onu boşamış olsa dahi- peygamberin saygınlığını ve onun o kadınla yal­nız başına kalma hukukunun korunması maksadıyla nikâhlanması haram olur.

Kendisi ile gerdeğe girmediği kadınlar hakkında ise, böyle bir haramlık sabit olmaz. Ömer b. el-Hattab (r.a), Rasûlullah (sav)'ın ayrıldığı ve daha son­ra evlenen bir kadını recmetmek istemişti. Kadın ona: Böyle bir şeyi neden yapmak istiyorsun? Rasûlullah (sav) beni örtü arkasına almadığı gibi, bana mü'minlerin annesi adı da verilmemiştir, diye itiraz edince, Ömer (r.a) ona ceza vermekten vazgeçmişti. [30]

6- Peygamber (sav)'a "Baba"Denilebilir mi?:

Yüce Allah'ın: "Muhammed, sizin adamlarınızdan kimsenin babası de­ğildir" (el-Ahzab, 33/40) buyruğu dolayısıyla Pegamber (sav) "baba" demek caiz değildir. Şu kadar var ki; o mü'minler için baba gibidir, denilebilir. Ni­tekim kendisi de şöyle buyurmuştur: "Benim size karşı durumum, bir baba ko­numundadır. Size... öğretiyorum."[31] Bu hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sahih olan ise; o mü'minlerin babasıdır, demenin caiz olduğudur. Bu da hürmet itibariyle böyledir, demektir. Yüce Allah'ın: "Muhammed, sizin adamlarınızdan birisinin babası değildir" (el-Ahzâb, 33/40) buyruğu ise, neseb babalığı hakkındadır. Buna dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbas: "canlarından... ve o onların babasıdır. Zevceleri de..." diye okumuştur. Ömer (r.a) bu kıraati işitince bu­nu kabullenmemiş ve: Ey genç! Sen bu fazlalığı kazı, demiştir. Fakat İbn Ab­bas ona: Bu Ubeyy'in Mushafı'nda böyledir deyince, Ubeyy'in yanına gidip ona sormuş, Ubeyy de kendisine: Kur'ân beni meşgul edendi, seni ise çar-şı-pazarlarda alışveriş meşgul ediyordu, diye cevab vermiş ve Ömer'e ağır söz­ler de söylemişti[32]

Diğer taraftan Lut (a.s) hakkında da: "İşte bunlar kızlarım" (el-Hicr, 15/71) diye söylemiş ve bununla mü'min kızları kastetmiştir. Onlarla evle­nebilirsiniz, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmişti. [33]

7- Peygamberin Kızları Mü'minlerin Kardeşleridir, Denilemez:

Peygamberin kızları, mü'minlerin de kızkardeşleridir, denilemez. Onların dayıları mü'minlerin dayıları, teyzeleri mü'minlerin teyzeleridir, de denilemez.

Şafiî (r.a) şöyle demiştir: ez-Zubeyr, Ebubekir es-Sıddîk'in kızı Esma ile ev­lenmiştir ve Esma, Âişe'nin kızkardeşidir. O mü'minlerin teyzesidir, denilme­miştir. Bazıları bu ifadeleri mutlak olarak kullanmış ve: Muaviye mü'minle­rin dayısıdır, demişlerdir. Maksat hürmeti itibariyle böyle olduğudur, yoksa neseb itibariyle de durumu böyledir, denilmek istenmemiştir. [34]

8- İsteğe Bağlı Yapılan İyilikler:

"Dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna" buyruğu ile hayatta iken ya­pılan ihsanlar ile ölüm esnasında vasiyyeti kastetmektedir, yani bunlar caiz­dir. Bu açıklamayı Katade, el-Hasen ve Ata yapmıştır.

Muhammed b. el-Hanefiyye dedi ki: Âyet-i kerîme yahudi ve hristiyana va­siyet yapmanın caiz oluşu hususunda inmiştir. Yani böyle bir iş kâfir dahi ol­sa dost ve akrabaya yapılabilir. Buna göre müşrik olan bir şahıs, din husu­sunda değil de neseb bakımından veli olabilir, bu sefer ona bir vasiyette bu­lunabilir. İlim adamları kâfirin vâsi kılınıp kıhnmayacağı hususunda farklı gö­rüşlere sahihtirler. Kimisi bunu caiz kabul ederken, kimisi kabul etmemek­tedir. Bazıları da bu hususta hüküm vermeyi sultana (İslâm devletinin yet­kili kıldığı otoriteye) havale etmiştir ki, bunlardan birisi de Malik -yüce Al­lah'ın rahmeti üzerine olsun-dir.

Mücahid, İbn Zeyd ve er-Rummanî'nin kanaatine göre; mü'min olan dostlarınıza... anlamındadır. Ayetin lafzı da bu görüşü desteklemektedir. Bununla birlikte "veli: dost" tabirinin umumi olarak kabul edilmesi de güzel bir şeydir. Neseb yoluyla velayet ise kâfiri kapsam dışına bırakmamaktadır. Kapsam dışında olan ise müslüman veli (dost)a karşı duyulan sevgi gibi ona da sevgiyle yaklaşmaktır. [35]

9- Kitapta Yazılan:

"Bu Kitapta yazılmıştır" buyruğunda geçen "Kitab"ın daha önce sözü edi­len "Allah'ın Kitabı" ile ilgili iki açıklama da ihtimal dahilindedir.

"Yazılmış" buyruğu; "Kitabı" satırlar halinde tes-bit ettim" ifadesinden alınmadır.

Katade dedi ki: Aziz ve celil olan Allah'ın nezdinde kâfir bir kimsenin müs­lüman bir kimseye mirasçı olmayacağı yazılmıştır. Katade de şöyle demek­tedir: Bazı kıraatlerde: "Bu, Allah'ın nezdinde yazılmış­tır" şeklindedir.

el-Kurazî dedi ki: Bu hüküm Tevrat'ta mevcuttur. [36]

7. Hani Biz peygamberlerden, senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Mu­sa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan ahitlerini almıştık. Evet, Biz onlar­dan sağlam bir ahit almıştık.

"Hani Biz peygamberlerden., ahidlerini almıştık." Kendilerine yükleti­len göreve eksiksiz bağlı kalacaklarına, birinin diğerini müjdeleyeceğine ve birbirlerini tasdik edeceklerine dair ahitlerini almıştık, demektir: Yani yüce Allah olacakları yazdığında ve peygamberlerden ahitlerini aldığında bunlar Kitapta yazılı idi.

"Senden" ey Muhammed, "Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan" buyruğu ile her ne kadar peygamberler zümresi içerisinde ise­ler de, özellikle bu beş peygamberin sözkonusu edilmeleri onların faziletle­rini belirtmek içindir.

Şeriat ve kitab sahibi peygamberler ile, rasûllerin ulu'l-azm'i ve ümmet­lerin önderleri olduklarından ötürü anılmışlardır, diye de söylenmiştir.

Bu buyruğun müslümanlar ile kâfirler arasındaki velayet (dostluk) bağı­nın kopartılmasının büyüklüğüne dikkat çekmek maksadında olma ihtima­li de vardır. Yani bu, şeriatlerin hakkında farklılık arzetmedikleri bir konu­dur. Bütün peygamberlerin şeriatleri bunu ortaya koymuştur. İslâm'ın baş­langıç dönemlerinde hicret sebebiyle mirasçılık vardı. Hicret ise diyanette sağ­lam ve pekiştirilmiş bir sebeptir. Daha sonra iman şartı ile beraber akraba­lık bağı esas alınarak birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Bu da sağlam bir sebeptir. Mü'min ile kâfir arasında mirasçılık ise, kendilerinden ahid alınmış peygamberlerden hiçbirisinin dininde yoktu. O bakımdan din hususunda sa­kın kâfirlere yumuşaklık göstermeyin, yağcılık yapmayın ve onların hoşla­rına gitmeye çalışmayın.

Yüce Allah'ın: "O dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh'a tavsiye ettiğini... size de şeriat yaptı" (eş-Şura, 42/13) buyru­ğu da buna benzemektedir. Dinde ayrılığa düşmeyi terkeden kimse ise, kâ­firleri veli ve dost edinmeyi terkeder.

Şöyle de açıklanmıştır: Peygamber (sav) mü'nıinler için kendi öz canla­rından önce gelir. Bu Kitabta yazılmıştır ve buna dair gerekli ahidler peygamberlerden alınmıştır.

"Evet, Biz onlardan sağlam bir ahid almıştık." Risaleti tebliğ etmek, bir­birlerini tasdik etmek gibi yerine getirmeyi üstlendikleri hususlara eksiksiz bağlı kalacaklarına dair onlardan çok büyük bir ahid almıştık.

Misak (ahid) Allah adına yapılan yemin demektir. Buna göre âyet-i ke­rîmede geçen ikinci misak (ahid) birinci misakın yemin ile te'kid edilmesi de­mektir.

Birinci misakın yüce Allah'ın varlığını kabul etmek olduğu, ikincisinin ise peygamberlik hakkında olduğu da söylenmiştir. Bunun bir diğer benzeri yü­ce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Hani Allah peygamberlerden, size verdiğim ki-tab ve hikmetten sonra, size beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber ge­lince, ona mutlak iman edecek ve yardım edeceksiniz, diye sizden söz aldı­ğı zaman: "Kabul ettiniz mi? ve bu ağır yükümü alıp yüklendiniz mi?" de­mişti." (Âl-i İmran, 3/81)

Yani yüce Allah onlardan Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğunu ilan ede­ceklerine, Muhammed (sav) da kendisinden sonra bir peygamberin gelme­yeceğini ilan edeceğine dair söz almıştır.

Anılan isimler arasında Muhammed adının öne alınmasının sebebi, Kata-de'nin, el-Hasen'den onun Ebu Hureyre'den naklettiği şu rivayette belirtil­mektedir: Buna göre Rasûlullah (sav)'a yüce Allah'ın: "Hani Biz, peygamber­lerden, senden, Nuh'tan... ahidlerini almıştık" buyruğu hakkında sorulmuş, o da şöyle cevab vermişti: "Ben yaratılış itibariyle onların ilkiyim, peygam­ber olarak gönderilmek itibariyle de sonuncularıyım." Mücahid dedi ki: Bu Adem (a.s)'ın sulbünde böyledir.[37]

8. Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun. Kâfirler için ise pek acıklı bir azab hazırlamıştır.

"Tâ ki o doğru sözlü kimselere doğruluklarına dair soru sorsun" buy­ruğu ile ilgili dört ayrı açıklama yapılmıştır:

1- Peygamberlere asaletlerini kavimlerine tebliğ ettiklerine dair soru sorsun. Bunu en-Nekkaş nakletmiştir. Bu ise bir uyarmadır. Yani peygamber­lere soru sorulacağına göre; ya onların dışındakilerin hali nice olur?

2- Peygamberlere kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevab verdiklerine dair soru sorsun. Bunu da Ali b. İsa nakletmiştîr.

3- Peygamberlere kendilerinden alınmış ahide bağlı kalıp kalmadıklarına dair soru sorsun. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir.

4- Doğru söz söyleyen kimselere, ihlâslı kalblere dair soru sorsun. Nite­kim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenle­re de soracağız, gönderilen peygamberlere de soracağız." (el-A'raf, 7/6) Bu buyruk, daha önceden geçmişti. Denildiğine göre; onlara soru sormanın fay­dası kâfirleri azarlamaktır. Yüce Allah'ın: "İnsanlara... sen mi söyledin?" (el-Mâide, 5/116) buyruğunda olduğu gibi.

"Kâfirler için pek acıklı bir azab" olan cehennem azabını "hazırlamış­tır." [38]

9. Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizlere ordular gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgâr ve göreme­diğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi gören­dir.

Bu buyrukla Hendek ve (diğer adıyla) Ahzab ile Kureyzaoğulları gazve­si kastedilmektedir. Bu, oldukça şiddetli bir hal idi. Bunun arkasından ise bir nimet, bolluk ve imrenilecek güzellikler ortaya çıkmıştı. Pek çok hükümler, göz kamaştırıcı ve güçlü belgeler ihtiva etmiş bir gazadır. Biz de şanı yüce Allah'ın yardımı ile yeterli gelecek kadarını on başlık halinde sunacağız: [39]

1- Hendek ya da Ahzâb Gazvesinin Zamanı ve Sebebi:

Bu gazvenin hangi yılda olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. İbn İs-hak dedi ki: Bu gazve hicri beşinci yıl Şevval ayında olmuştur. İbn Vehb ve İbnu'l-Kasım'ın Malik'ten rivayetlerine göre ise Hendek gazvesi dördüncü yılda olmuştur. Kureyzaoğulları gazvesi ile aynı günde olmuştur. Kureyza ile Nadiroğulları gazveleri arasında ise dört yıl vardır. İbn Vehb dedi ki: Ben Ma-lik'i şöyle derken dinledim: Rasûlullah (sav)'a Medine içinde kalınarak savaş­ma emrini vermişti. İşte bu yüce Allah'ın: "Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı" (el-Ahzab, 33/10) buyruğu bunu anlatmaktadır.

(Malik devamla) dedi ki: İşte bu Hendek günü olmuştu. Kureyşliler şura­dan geldiler. Yahudiler şuradan, Necidliler de şu taraftan geldiler. Malik şu­nu anlatmak istiyor: Üst taraflarından gelenler Kureyzaoğulları, alt tarafların­dan gelenler Kureyşlilerle Gatafanlılardır.

Bu gazvenin sebebi şu idi: Aralarında Nadroğullarına mensub Kinane b. er-Rabî' b. Ebi'l-Hukayk, Sellâm b. Ebi'l-Hukayk, Sellam b. Mişkem ve Hu-yey b. Ahtab ile Vâiloğullarından Ebu Ammar ve Hevze b. Kays'ın bulundu­ğu -ki bunların hepsi de yahudi idi- yahudilerden bir grup, bu çeşitli kesim­leri harekete geçirmiş, kışkırtmış ve onları bir araya getirmişlerdi. Bunlar Na-diroğullanna mensub bir grup ile Vailoğullarına mensub bir başka grup ile beraber yola koyulmuş ve Mekke'ye gitmişlerdi. Rasûlullah (sav) ile savaş­maya çağırmışlar, onlara bu işe koşacak kimselerin yardımı ile birlikte biz­zat onlara yardımcı olacaklarına dair söz vermişler. Mekkeliler de onların bu isteklerini kabul etti. Daha sonra sözü geçen bu yahudiler Gatafanlılara git­tiler. Onları da aynı şekilde savaşmaya çağırdılar, onlar da bu çağrıyı kabul ettiler.

Kureyşliler Ebu Sufyan b. Harb'ın kumandasında savaşa çıktılar. Gatafanlı-lar da Fezareli Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr'in kumandasında savaşa çıktılar. Uyeyne, Fezarelilerin, Murreoğullarına mensub el-Haris b. Avf, Mur-reoğullarının, Mes'ud b. Ruhayle de Eşcalilerin başında bulunuyordu.

Rasûlullah (sav) onların biraraya toplanıp müslümanlarla savaşmak üze­re yola çıktıklarını haber alınca, ashabı ile istişare etti. Selman ona hendek kazma teklifini yaptı ve onun görüşünü beğendi.

O gün muhacirler: Selman bizdendir dediler, ensar da: Selman bizden­dir, dedi. Rasûlullah (sav) da: "Selman bizden, biz ehl-i beyt'teniz" diye bu­yurdu.

Hendek gazvesi Selman'ın, Rasûlullah (sav) ile birlikte ilk katıldığı gaz­vedir ve o gün Selman hürriyetine kavuşmuş bulunuyordu. Ey Allah'ın Ra-sûlü, demişti. Biz İran'da etrafımız kuşatılacak olursa hendek kazardık. Bu­nun üzerine müslümanlar bütün gayretleriyle hendek kazma işinde çalıştı­lar. Münafıklar ise gerisin geri döndüler ve kimseye görünmemeye çalışarak biri diğerini siper ederek sıvışıp gitmeye koyuldular. Bunların hakkında

Kur'ân-ı Kerîm'den birtakım âyetler nazil oldu ki, bunları İbn İshak ve baş­kaları zikretmiş bulunmaktadır.

Müslümanlardan Hendek'ten payına düşeni bitirenler, diğerlerine yardı­ma gidiyordu. Bu hendek bitene kadar böylece sürdü.

Hendek kazımı esnasında apaçık belgeler ve peygamberin birtakım alâ­metleri de ortaya çıkmıştı.

Derim ki: Zikretmiş olduğumuz bu haberde fıkhî bazı incelikler bulunmak­tadır. Bu da bir sonraki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir. [40]

2- Hendek Gazvesine Dair Rivayetten Çıkartılacak Bazı Hükümler:

İslâm devleti yöneticisi, arkadaşları ile ve özel yakınları ile savaş hususun­da istişare eder. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi (3/159- âyet, 2. başlık ve devamında) ile en-Neml Sûresi'nde (27/32-34. âyetler, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yine bu rivayette düş­mana karşı mümkün olan yollarla korunmanın ve bu yolların gereğini yeri­ne getirmenin hükmü de anlaşılmaktadır. Bu husus da daha önceder bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

Bu rivayetten anlaşıldığına göre hendek kazma işi, insanlar arasında paylaştırılır. Kendi payına düşeni bitirenler, bitirmemiş olanlara yardımcı olur­lar. Çünkü müslümanlar kendilerinin dışındakilere karşı tek bir eldirler. Bu-hârî ve Müslim'de el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ahzab günü Rasûlullah (sav)'ın hendeğin kazılması sırasında hendekten toprak taşıdığını gördüm. Öyle ki tozlar onun karnının tenini görmemi engelleye­cek kadar kapatmıştı. Saçları da çoktu. Onun İbn Revaha'nın recezini okur­ken şunları söylediğini duydum:

"Allah'ım, Sen olmasaydın eğer, hidayet bulamazdık biz,

Ne sadaka verir, ne namaz kılardık,

Üzerimize sekinet(ini) indir,

(Düşmanla) karşılaştığımız takdirde de ayaklar(ımız)a sebat ver."[41]

Bu gazvede görülen mucizelere gelince, bunu da bir sonraki başlıkta söz-konusu edeceğiz: [42]

3- Hendeğin Kazılması Esnasında Görülen Mucizeler:

Nesaî rivayet ediyor: Muharrar (yani ateşte azad edilmişlerden bir kişi olan Ebu Sekine'den, o Rasûlullah (sav)'ın ashabından birisinden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) hendeğin kazılmasını emredince, karşı­larına bir kaya parçası çıktı. Bu onların hendeği kazmalarını (sürdürmeyi) en­gelledi. Rasûlullah (sav) kalktı, kazmayı aldı ve ridâsını da hendeğin bir ta­rafına bırakıp "Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir." (el-En'am, 6/115) âyetini okudu. Taşın üçte biri kınldı. Selman-ı Farisî de ayak­ta durmuş seyrediyordu. Rasûlullah (sav)'ın darbesi ile birlikte bir şimşek çak­tı. Sonra ikinci darbeyi indirdi ve yine "Rabbinin sözü... tamam oldu" âye­tini okudu. Bu sefer taşın diğer üçte biri kırıldı ve yine bir şimşek çaktı. Sel-man da bunu gördü. Sonra üçüncü darbeyi indirdi ve: "Rabbinin sözü doğ­ruluk ve adalet bakımından eksiksizdir" âyetini okudu, taşın diğer üçte bi­ri kırıldı. Rasûlullah (sav) hendekten çıktı, sonra ridâsını alıp oturdu. Selman dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben senin darbe indirişini gördüm. İndirdiğin her darbe ile birlikte mutlaka bir de şimşek çakıyordu. Rasûlullah (sav) ona: "Sen bunu gördün mü, ey Selman?" diye sordu. Selman: Seni hak ile gönderen hak­kı için yemin ederim ki gördüm, ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Bunun üzerine Pey­gamber şöyle buyurdu: "Birinci darbeyi vurduğumda bana Kisra'nın Meda-in'i ve onun etrafındakiler ile daha pek çok şehirler yükseltilerek gösterildi.* Öyle ki, ben bunları gözlerimle gördüm." Huzurunda bulunan ashabından olan kimseler ona: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmeyi, onların ço­luk çocuklarını ganimet almayı ve bizim ellerimizle diyarlarını tahrib etme­yi bize nasib kılması için Allah'a dua et. Rasûlullah (sav) dua etti. (Rasûlul­lah devamla buyurdu ki): "Sonra ikinci darbeyi vurdum. Bu sefer Kayser'in şehirleri, onların etrafındakiler bana yükseltildi ve nihayet ben onları gözle­rimle gördüm." Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Oraları fethetmek, çoluk-ço-cuklarını bizlere ganimet vermesi için ve ellerimizle yurtlarını tahrib etme­si için yüce Allah'a dua et, dediler. Rasûlullah (sav) da dua etti. "Sonra üçün­cü darbeyi indirdim. Bu sefer bana Habeşlilerin şehirleri ve onların etrafın­da bulunan kasabalar onları gözlerimle görünceye kadar yükseltildi." Rasû­lullah (sav) bu esnada şöyle buyurdu: "Sizlere ilişmedikleri sürece siz de Ha-beşlilere ilişmeyiniz. Türkler de sizleri terkettikleri sürece siz de onları bıra-kınız."[43]

Bunu aynı şekilde el-Berâ'dan da şöylece rivayet etmiştir: Rasûlullah (sav) bizlere hendeği kazmayı emredince karşımıza kazmaların işlemediği bir kaya çıktı. Durumu Rasûlullah (sav)'a bildirdik. Rasûlullah (sav) gelip üze­rindeki elbiseyi bir kenara bıraktıktan sonra kazmayı aldı ve: "Bismillah" de­yip bir darbe indirdi. Kayanın üçte biri kırıldı. Sonra şöyle buyurdu: "Alla-huekber. Bana Şam diyarının anahtarları verildi. Allah'a yemin ederim, ben şu anda bu bulunduğum yerden oranın kırmızı (tuğlalı) saraylarını görmek­teyim." Sonra bir darbe daha indirdi ve: "Bismillah" dedi. Bir üçte biri daha kırıldı ve arkasından şöyle buyurdu: "Allahuekber. Bana Farsların (diyarının) anahtarları verildi. Allah'a yemin ederim, Medain'in beyaz sarayını görüyo­rum." Sonra üçüncü bir darbe indirdi ve "Bismillah" dedi ve taş parçalandı ve buyurdu ki: "Alla'huekber. Bana Yemen'in anahtarları verildi. Allah'a ye­min ederim San'a'nın kapısını görüyorum."[44] Ebu Muhammed Abdu'1-Hak bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. [45]

4- Hendek Gazvesinde Cereyan Eden Olaylar:

Rasûlullah (sav) hendek kazma işini bitirdikten sonra Kureyşliler -bera­berlerinde bulunan Kinane ve Tihameliler ile birlikte- yaklaşık onbin kişi ile; Gatafanlılar da beraberlerinde bulunan Necidlilerle birlikte geldiler ve Uhud'un yan tarafında konakladılar. Rasûlullah (sav) ile müslümanlar da Sel' dağı üzerinde konakladılar. Yaklaşık üçbin kişi idiler. Askerlerini yerleştir­diler. Hendek ise kendileri ile müşrikler arasında bulunuyordu. Medine'ye -İbn Şihab'ın görüşüne göre- İbn Um Mektum'u kendisinin yerine vekil ola­rak bıraktı.

Nadiroğullarından, Allah düşmanı Huyey b. Ahtab da çıkıp Kureyzalı Ka'b b. Esed'in yanına gitti. Ka'b Kureyzahların adına konuşan ve onların baş­kanı idi. Rasûlullah (sav) ile barış antlaşması.yapmış, onunla akitte bulunmuş ve ahiteşmiş idi. Ka'b b. Esed, Huyey b. Ahtab'ın geldiğini işitince, kale ka­pısını yüzüne kapattı ve ona kapıyı açmayı kabul etmedi. Huyey ona: Kapı­yı aç kardeşim, dedi. Ka'b kendisine: Sana kapıyı açmam. Çünkü sen uğur­suz bir adamsın. Muhammed'e muhalefet etmemi istiyorsun, ona çağırıyor­sun. Ben ise onunla akit ve antlaşma yapmış bulunuyorum. Ondan da vefa­kârlıktan ve doğruluktan başka bir şey görmedim. Benimle onun arasında­ki antlaşmayı da bozacak değilim. Bunun üzerine Huyey ona şöyle dedi: Ka­pıyı aç ki seninle konuşayım ve sonra seni bırakıp giderim. Ka'b yine: Böy­le bir şey yapmam, dedi. Bu sefer Huyey ona: Sen, seninle birlikte çorbanı içerim diye korkuyorsun. Bu söze Ka'b kızdı ve kapıyı ona açtı.

Huyey: Ey Ka'b dedi: Ben sana zamanın güç ve kuvvetini getirdim. Sana Kureyş'i ve onların ileri gelenleri, Gatafanlılan ve liderlerini getirdim. Bun­lar Muhammed'i ve onunla birlikte olanları kökten imha etmek üzere birbir­leriyle sözleşmiş bulunuyorlar.

Ka'b ona şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, sen zamanın zilletini ve hiç­bir yağmur yükü bulunmayan boş bulutlan getirdin. Yazıklar olsun sana ey Huyey! Beni bırak, ben senin yapmamı istediğin şeyi yapacak değilim. An­cak Huyey, Ka'b'in yakasını bırakmadı. Ona vaadlerde bulundu, onu kandır­maya çalıştı. Nihayet onun tekliflerini kabul etti ve Muhammed (sav) ile as­habına yardımcı olmamak, buna karşılık kendileri ile birlikte yola koyulmak üzere akitleşti. Bu sefer Huyey b. Ahtab ona şöyle dedi: Kureyş ve Gatafanlı-lar çekip gittiklerinde ben beraberimdeki yahudilerle birlikte senin tarafına katılırım.

Ka'b ile Huyey'in arasında meydana gelen bu sözleşme Peygamber (sav)'a ulaşınca, Peygamber Hazreclilerin lideri olan Sa'd b. Ubade ile Evslilerin li­deri Sa'd b. Muaz'ı onlarla birlikte de Abdullah b. Revâha ile Havvat b. Cu-beyr'i gönderdi. Rasûlullah (sav) onlara şöyle buyurdu: "Kureyzaoğullarına gidiniz. Şayet bize anlatılanlar gerçek ise (geldiğinizde) bu hususu bize üs­tü kapalı ifadelerle anlatın ve insanların maneviyatını kırmayın. Şayet söy­ledikleri yalan ise bunu herkesin önünde açık açık söyleyin."

Kalkıp Kureyzalıların yanına gittiler. Onların kendilerine anlatılandan daha kötü bir halde olduklarını gördüler. Rasûlullah (sav)'a dil uzattılar ve şöyle dediler: Bizim onunla herhangi bir antlaşmamız yoktur. Sa'd b. Muaz onlara hakaret ettiği gibi, onlar da ona hakaret ettiler. Sa'd b. Muaz bir par­ça sert idi. Sa'd b. Ubade ona: Onlarla sövüşmeyi bırak, çünkü onlar arasın­da bundan daha fazlası vardır.

Nihayet her iki Sa'd, Rasûlullah (sav)'ın yanına bir grup müslüman ile bir­likte olduğu bir sırada vardılar ve ona: Adal ve el-Kare, dediler. Onlar bu söz­leriyle Adal ve el-Karelilerin, Recî'de şehid düşen Ubeyy ve arkadaşlarına ve­rilen ahdin bozulmuş olduğunu ifade etmiş oluyorlardı. Bunun üzerine Pey­gamber (sav): "Müjdeler olsun size ey müslümanlar" diye buyurdu.

İşte o esnada bela büyüdü, korku arttı. Müslümanlara düşmanları üstle­rinden yani doğu tarafından, vadinin üst tarafından ve batı tarafından, vadi­nin iç taraflarından, altlarından gelmeye başladılar. Öyle ki, Allah hakkında çeşitli zanlar beslemeye koyuldular. Münafıklar gizlediklerinin birçoğunu açı­ğa çıkardılar. Kimisi: Bizim evlerimiz korumasızdır. Haydi oraya gidelim, çün­kü biz onlara gelecek bir zarardan korkuyoruz, dediler. Bu sözü söyleyenlerden birisi de Evs b. Kayzî idi. Kimileri: Muhammed bize Kisra ve Kayser'in hazinelerinin fethedileceğini vaadediyor. Halbuki bugün bizden herhangi bir kimse def-i hacet için gitmekten dahi korkmaktadır, demişti. Bu sözü söy­leyenlerden birisi de Amr b. Avfoğullarına mensub birisi olan Muattib b. Ku-şeyr idi.

Rasûlullah (sav) ve müşrikler, bir aya yakın, yirmi küsur gün ok ve taş at­malar dışında aralarında herhangi bir çarpışma olmaksızın kaldılar. Rasûlul­lah (sav) müslümanların sıkıntılarının oldukça ağırlaştığını görünce, Fezareli Uyeyne b. Hısn ile Murreli el-Haris b. Avf a haber gönderdi. Bu ikisi Gata-fanlıların kumandanı idiler. Beraberlerinde bulunan Gatafanlılar ile gidip Ku-reyşlileri yardımsız bırakarak kavimleri ile dönmeleri karşılığında Medine mah­sullerinin üçte birini vereceğini söyledi. Böyle bir konuşma henüz bir görüş­me şeklinde idi, bir akid haline gelmemişti. Rasûlullah (sav) bu ikisinin bu teklife razı olduklarını görünce, Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubâde'nin yanına git­ti, bu hususu onlara zikredip onlarla danıştı. Onlar da şöyle dediler: Ey Al­lah'ın Rasûlü, bu senin sevdiğin ve senin için yapmamızı istediğin bir iş mi­dir, yoksa Allah'ın sana emredip bizim de dinleyip itaat etmemiz gereken bir husus mudur, yoksa senin bizim faydamıza yapmak istediğin bir şey midir? Peygamber: "Hayır. Ben bu işi sizin faydanız için yapmak istiyorum, dedi. Al­lah'a yemin ederim, benim bu işi yapmamın tek sebebi, bütün Arapların el-birlik edip sizin üzerinize gelmiş olduklarını görmemdir. Başka hiçbir sebe­bi yoktur."

Bunun üzerine Sa'd b. Muaz ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin ederim, biz de, bu kavim de Allah'a şirk koşuyorduk, putlara tapıyor­duk. Allah'a ibadet etmiyor, tanımıyorduk. Fakat ya satın almak yahut ta mi­safir olarak kendilerine ikram edilmek dışında, bizim mahsullerimizden her­hangi bir şeyi ele geçirebilme umuduna kapılmamışlardı. Şimdi Allah bizi İs­lâm ile şereflendirmiş, bizi bu dine iletmiş, seninle bizi yüceltmiş iken mi mal­larımızdan onlara bir şeyler vereceğiz? Allah'a yemin ederim, Allah bizimle onlar arasında hüküm verinceye kadar onlara kılıçtan başka verecek hiçbir şeyimiz yoktur.

Rasûlullah (sav) buna çok sevindi ve: "Madem böyle istiyorsunuz, böyle olsun" diye buyurdu. Uyeyne ile el-Haris'e de: "Çekip gidiniz. Size kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yoktur" dedi. Sa'd'da henüz şahidleri yazılmamış bulunan antlaşma müsveddesinin yazıldığı sahifeyi eline aldı ve sildi. [46]

5- Müşriklerden Hendeği Aşmaya Çalışanlar ve Diğer Bazı Olaylar:

Rasûlullah (sav) ile müslümanlar bu halleri üzere kalmaya devam eder­ken müşrikler de onları kuşatmayı sürdürüyorlardı. Aralarında herhangi bir çarpışma olmuyordu. Ancak aralarında Âmir b. Lueyoğullarına mensub Amr b. Abdi Vüdd el-Âmirî, Ebu Cehil'in oğlu İkrime, Hubeyre b. Ebi Vehb, Fih-roğullarından Dırar b. el-Hattab gibi Kureyşlilerin en iyi ata binicileri ve kah­ramanlarından olan bazı süvariler, hendeğin kıyısına kadar gelip durdular. Hendeği gördüklerinde: Şüphesiz ki bu büyük bir tuzaktır. Araplar böyle bir tuzak hazırlamasını bilmiyorlar, dediler.

Daha sonra hendeğin dar bir yerini bulmaya çalıştılar. Atlarını hendeği aş­mak için mahmüzladılar ve atları ile birlikte hendeği aştılar. Hendek ile Sel' tepesi arasında bir yere ulaştılar.

Ali b. Ebi Talib (r.a) müslümanlardan bir grup ile birlikte karşılarına çık­tılar ve aşıp geldikleri o zayıf noktayı karşılarına kapattılar. Diğer atlılar da onlara doğru gelmeye başladılar. Amr b. Abdi Vüdd, Bedir günü almış oldu­ğu yaraların etkisi ile Uhud'da bulunmamıştı. Hendek günü de kahramanlı­ğını göstermek istemişti. Beraberindeki atlılarla birlikte hendeği aşıp durdu­ğu yere gelince: Teke tek çarpışacak kimse var mı? diye seslendi. Ali b. Ebi Talib karşısına çıktı ve ona: Ey Amr dedi, bize ulaştığına göre sen iki husu­sa davet edilecek olursan, mutlaka bunlardan birisini kabul edeceğine dair Allah'a söz vermişsin. Öyle mi? Amr: Evet deyince, Ali (r.a): Ben seni Allah'a ve İslâm'a çağırıyorum, dedi. Amr: Böyle bir şeye ihtiyacım yok, diye cevap verdi. Bu sefer Ali (r.a) ona: O halde seni teke tek çarpışmaya davet ediyo­rum, dedi. Amr: Kardeşimin oğlu Allah'a yemin ederim benimle baban ara­sındaki ilişkiler dolayısıyla seni öldürmek istemiyorum, dedi. Bu sefer Ali (r.a) kendisine: Ben ise Allah'a yemin ederim seni öldürmeyi istiyorum, diye ce­vap verdi.

Bu sözler üzerine Amr b. Abdi Müdd oldukça kızdı, atından indi, atının bacaklarını kestikten sonra Ali (r.a)'a doğru yürüdü. Her ikisi de birbirleriy­le çarpışmaya, karşılıklı darbeler vurmaya başladılar. Nihayet öyle bir toz bu­lutu meydana geldi ki görünmez oldular. Tozlar dumanlar geri çekildiğinde Ali (r.a)'ın Amr'ın göğsü üzerinde olup başını kesmekte olduğu görüldü. Ar­kadaşları Amr'ın Ali tarafından öldürüldüğünü görünce, atları ile hendeğin dar yerini aşıp gerisin geri kaçtılar. Ali (r.a) da bu olay ile ilgili olarak şu be­yitleri söyledi:

"Beyinsizliği dolayısıyla taşlara (putlara) yardıma koştu, Ben ise çarpışarak Muhammed'in dinine yardımcı oldum. Onunla teke tek çarpıştım ve yere yıkılmış halde bıraktım onu. Onu kumlar ile tepecikler arasında hurma kütüğü gibi bıraktım. Onun üzerindeki elbiselere -afif davranarak- ilişmedim ve şayet ben, Elbisesiyle örtünen olsaydım, elbetteki o üzerimdeki elbiseleri dahi alırdı. Allah dinini ve peygamberini yardımsız bırakacak sanmayın. Ey Ahzab'a katılanlar topluluğu!"

İbn Hişam dedi ki: Siyer alimlerinin büyük çoğunluğunun bu beyitlerin Ali (r.a) tarafından söylendiği hususunda şüpheleri vardır. İbn Hişam dedi ki: O gün İkrime b. Ebi Cehil, Amr'ı bırakıp kaçtığında mızrağını dahi bıra­kıp gitmişti. İşte bu hususta Hassan b. Sabit şöyle demektedir:

"Kaçarken mızrağını (bir kenara) atıp bıraktı bize.

Keşke İkrime böyle bir şey yapmasaydın,

Geri döndün, kaçıp gittin, ceylan yavrusu gibi

Sen asıl hedeften sapmış oluyordun,

Sırtını geriye güvenlik duyarak çevirmedin,

Senin (koşmanı görene) arkan tıpkı bir sırtlan arkası gibiydi."

Âişe (r.anha), Hariseoğullan kalesinde idi. Sa'd b. Muaz'ın annesi de onunla beraberdi. Sa'd'ın üzerinde kolunu dışarda bırakan bir zırh vardı. Elin­de de harbe bulunuyordu, bu esnada da şu beyiti okuyordu:

"Azıcık dur, birazdan savaşa bir erkek deve katılacak, Ecel geldi mi ölümün bir sakıncası olmaz."

Sa'd b. Muaz'a o gün isabet eden bir ok, kolunun damarını koparmıştı. Bu oku ona kimin attığı hususunda farklı görüşler vardır. Denildiğine göre bu oku ona Amir b. Lueyoğullarına mensup Hibban b. Kays b. el-Arika atmış idi. Bu oku attığında ona: Al bu oku ben el-Arika'nın oğluyum demişti. Bu se­fer Sa'd (r.a) kendisine: Allah ateşte senin yüzünü terletsin, dedi.[47]

Ona bu oku atan kimsenin Hafface b. Asım b. Hibban olduğu söylendi­ği gibi, ona bu oku atan kişinin Mahzumoğullarının antlaşmalısı Ebu Üsame el-Cüşemî olduğu da söylenmiştir.

İbn İshak ve başkaları tarafından zikredilen Hassan ile Abdu'l-Mutta-lib'in kızı Safiye'nin başından o gün cereyan etmiş ilginç bir olay vardır.

Abdu'l-Muttalib'in kızı Safiye (r.anha) dedi ki: Ahzab günü biz Hassan b. Sabit'in kalesinde idik. Hassan kadın ve çocuklarla birlikte bizimle beraber bulunuyordu. Peygamber (sav) ve ashabı ise düşmanın karşısında yer almış­lardı, bize gelme imkanları yoktu. Ansızın bir yahudinin etrafta dolaşmakta olduğunu gördük. Ben Hassan'a: Haydi in de bu adamı öldür, dedim, Has­san: Ey Abdu'l-Muttalib'in kızı, ben bu işlerin adamı değilim, dedi. Bunun üze­rine ben de bir demir sopa aldım, kaleden inip o kişiyi öldürdüm. Sonra da: Ey Hassan dedim, in de bunun üzerindeki eşyaları al, gel. Onun üzerinde­ki eşyaları almamı engelleyen tek sebep onun erkek olmasıydı. Bu sefer Has­san: Ey Abdu'l-Muttalib'in kızı, onun üzerinden çıkacak eşyaya benim bir ih­tiyacım yok, dedi. Bunun üzerine ben de inip üzerindeki eşyayı aldım.

Ancak Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr şöyle demektedir: Siyer alimlerinden bir topluluk, Hassan hakkında anlatılan bu olayı kabul etmezler ve şöyle der­ler: Eğer anlattığınız şekilde Hassan korkak olsaydı, elbetteki cahiliye döne­minde de, İslâm geldikten sonra da kendilerini hicvettiği kimseler bundan dolayı da onu hicvederlerdi. Hatta oğlu Abdu'r-Rahman da bu sebepten ötü­rü hicvedilirdi. Çünkü o, Arab şairlerinden en-Necaşî ve başkaları gibi, bir­çok kimseye hicvedici şiirler yazmış bir kimsedir. [48]

6- Nuaym b. Mes'ud'un Taktiği:

Eşcalı Nuaym b. Mes'ud b. Âmir, Rasûlullah (sav)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben müslüman oldum, kavmim ise müslüman olduğumu bil­memektedir. Bana istediğin emri verebilirsin.

Rasûlullah (sav) ona şöyle dedi: "Sen Gatafanlılara mensup bir adamsın. Sen çıkıp da bize karşı ittifak etmiş olanların dağılmalarını sağlayabilirsen, bizimle birlikte kalmandan daha bir hoşumuza gider. Haydi çık, git. Çünkü savaş bir hiledir."

Bunun üzerine Nuaym b. Mes'ud, Kureyzaoğullarına gitti. Cahiliye döneminde onlarla dostluğu vardı. Ey Kureyzaoğulları dedi. Benim size olan sev­gimi, benim sizinle olan özel ilişkimi biliyorsunuz. Onlar: Söyle sen bize gö­re itham edilecek bir kimse değilsin, dediler. Onlara şöyle dedi: Kureyşliler ile Gatafanlılar sizin durumunuzda değildir. Bu topraklar sizin yaşadığınız top­raklardır. Mallarınız, evlatlarınız, kadınlarınız buradadır. Kureyşlilerle, Gata­fanlılar ise Muhammed ve arkadaşları ile savaşmaya geldiler. Siz de Muham-med'e karşı bunlara yardımcı oldunuz. Eğer bir fırsat bulacak olurlarsa, onu değerlendirirler. Böyle bir imkan bulamazlarsa, kendi topraklarına ge­ri dönerler ve sizi bu adamla başbaşa bırakırlar. Sizin ise ona karşı koyacak gücünüz yoktur. O bakımdan siz bunlardan bazı rehineler almadıkça onlar­la birlikte olup savaşa katılmayınız.

Daha sonra Kureyzalıların yanından ayrılıp Kureyş'in yanına gitti ve on­lara şöyle dedi: Ey Kureyşliler! Benim size olan sevgimi, Muhammed ile ay­rılığımı bilirsiniz. Ben sizin iyiliğinizi isteyerek haber aldığım bir hususu si­ze bildirmemin üzerimde bir hakkınız olduğu görüşündeyim. Yalnız bunu benden duyduğunuzu gizleyeceksiniz. Dediğini yapacağız, dediler. Onlara şunları söyledi: Şunu bilin ki yahudiler Muhammed'i yardımsız bırakmış ol­malarına pişman oldular ve ona şöyle bir haber gönderdiler: Biz yaptıkları­mıza pişman olduk. Kureyşliler ile Gatafanlıların eşrafından birtakım kimse­leri alip onları sana boyunlarını vurmak üzere teslim etmemiz senin gönlü­nü eder mi? Bu işe razı olur musun? Bundan sonra da onların geri kalanla­rının kökünü kurutuncaya kadar da senin yanında yer alırız.

Daha sonra Gatafanlılann yanına giderek onlara da buna benzer sözler söy­ledi. Cumartesi gecesi şanı yüce Allah'ın Rasûlünün ve mü'minlerin lehine bir takdirinin tecellisi olarak Ebu Süfyan, Kureyzaoğullarına, Ebu Cehil'in oğ­lu İkrime'yi Kureyşlilerle Gatafanlılardan bir grup kişi ile beraber gönderdi. İkrime onlara şunları söyledi: Biz sürekli kalınabilecek bir yerde değiliz, de­velerimiz, atlarımız telef oldu. Yarın sabah erkenden Muhammed'le savaşmak üzere çıkalım. Onlara şu haberi gönderdiler: Yarın sabah cumartesi günüdür. Cumartesi günü yasağını aştığımız için başımıza neler geldiğini biliyorsunuz. Bununla birlikte siz bize bazı kimseleri rehin vermeden sizinle birlikte savaş­mayız.

Elçi bu haberi Kureyşlilere götürünce: Allah'a yemin ederiz, Nuaym b. Mes'ud bize doğru söylemiş, dediler. Bu sefer yine onlara elçiler göndere­rek şu cevabı verdiler: Allah'a yemin ederim, ebediyyen biz size rehin tes­lim etmeyiz. İsterseniz bizimle birlikte savaşa çıkarsınız, aksi takdirde bizim­le sizin aranızda herhangi bir antlaşmanın olmadığını biliniz.

Bu sefer Kureyzaoğulları: Allah'a yemin ederiz. Nuaym b. Mes'ud bize doğ­ru söylemiş, dediler.

Böylelikle yüce Allah, aralarındaki yardımlaşmayı, dayanışmayı kaldırmış oldu. Söz birlikleri dağıldı, birkaç gece devam eden soğuk esnasında üzer­lerine de şiddetli bir rüzgar gönderdi. Rüzgar kaplarını deviriyor, tencere ve kazanlarını ters yüz ediyordu. [49]

7- Ahzab'ın Dağılışı, Kureyş Ordusunun Geri Dönmesi ve Kureyş'in Durumunu Öğrenmek Üzere Allah Rasûlünün Huzeyfe (r.a)'ı Casus Olarak Göndermesi:

Ahzab'ın bu şekildeki ayrılıklarına dair haber Rasûlullah (sav)'a ulaşınca, onlara dair haber ve bilgileri getirmek üzere Huzeyfe b. el-Yeman'ı gönder­di. Huzeyfe gizlice ve onların farkına varmayacakları bir şekilde karargâh­larına gitti. Ebu Süfyan'ın şu sözlerini duydu: Ey Kureyşliler! Her biriniz be­raberinde oturduğu kimseyi tanısın. Huzeyfe dedi ki: Hemen yanımda otu­ran adamın elini tuttum ve: Sen kimsin? diye sordum. O da bana: Ben filan kişiyim, dedi. Daha sonra Ebu Süfyan şunları söyledi: Haliniz zordur ey Ku­reyşliler. Allah'a yemin ederim, artık siz kalınamayacak bir yerdesiniz. Ye­min olsun ki atlarımız, develerimiz telef oldu. Kureyzaoğullan bize verdik­leri sözlerinde durmadı. Bu rüzgardan da gördüğünüz sıkıntıları çekiyoruz. Hiçbir çadırımız yerinde durmuyor, ateş üzerinde tenceremiz kalmıyor, ateş yakamıyoruz. Haydi bineklerinize bininiz, ben gidiyorum, dedi ve devesinin üzerine atladı. Devesinin ön ayağının bağını ancak devesi kalkmış iken çözmüş oldu.

Huzeyfe (devamla) dedi ki: Şayet Rasûlullah (sav) beni gönderdiğinde: "Şunların yanlarına git ve hallerini öğren, ancak hiçbir şey yapma" dememiş olsaydı, onu bir okla öldürebilirdim. Çekip gittikleri sırada Rasûlullah (sav)'ın yanına vardım. Onun, hanımlarından birisine ait Yemen desenli bir örtüye bürünmüş olduğu halde ayakta durmuş, namaz kılmakta olduğunu gör­düm. Ona durumu bildirdim, o da yüce Allah'a hamdetti.

Derim ki: Huzeyfe'nin bu haberi Müslim'in Sahih'inde de zikredilmiştir. Bu haberde pek büyük belgeler vardır. Bunu Cerir, el-A'meş'ten, o İbrahim et-Teymî'den, o babasından rivayet etmiştir. İbrahim babasının şöyle dedi­ğini nakleder: Huzeyfe'nin yanında idik. Bir adam şöyle dedi: Şayet Rasûlul­lah (sav)'ın dönemine yetişmiş olsaydım, onunla birlikte çarpışır ve iyi bir im­tihan verirdim. Bunun üzerine Huzeyfe: Sen bunları mı yapacaktın? dedi. Biz Ahzab gecesi Rasûlullah (sav) ile birlikte olduğunuzu görmüştüm. Çok şid­detli bir rüzgar ve soğuğa yakalanmıştık. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Ba­na bu adamların haberini getirecek kimse yok mu? Kıyamet gününde Allah onu benimle beraber kılacaktır." Hepimiz sustuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Tekrar: "Bana bunların haberini getirecek adam yok mu? Allah kıyamet gününde onu benimle beraber (cennete) koyacaktır," dedi. Yine sus­tuk, bizden kimse ona karşılık vermedi. Bu sefer: "Kalk, ey Huzeyfe, bize bu adamların haberini getir" dedi. Allah Rasûlü benim adımı vererek kalkmamı istediğinde yapacak başka bir şey bulamadım. Şöyle buyurdu: "Git, bana bun­ların haberlerini getir, fakat onları bana karşı kışkırtacak bir iş de yapma!"

Huzeyfe dedi ki: Onun yanından ayrılınca, sanki hiç soğuk isabet etme­miş bir sıcaklık içerisinde yürüyormuş gibiydim. Nihayet onların yanına vardım. Ebu Süfyan'ın sırtını ateşle ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim ve ona oku atmak istedim. Fakat Rasûlullah (sav)'ın: "Onla­rı bana karşı kışkırtma" dediğini hatırladım. Eğer ona ok atmış olsaydım, hiç şüphesiz ona isabet ettirecektim. Yine tıpkı bir hamamın içindeymişim gibi yürüyerek döndüm. Peygamber'in yanına vardığımda ona durumlarını bildir­dim ve söyleyeceklerimi bitirdikten sonra üşümekte olduğumu farkettim. Ra­sûlullah (sav) namaz kılarken üzerinde bulunan abasının artan bölümünü üze­rime geçirdi. Sabah oluncaya kadar uyumaya devam ettim. Sabah olunca da: "Ey uykucu kalk, dedi."[50]

Rasûlullah (sav) sabahleyin Ahzab'ın geri dönmüş olduklarını görünce Me­dine'ye geri döndü, müslümanlar da silahlarını bıraktı. Bu sefer Cebrail (a.s) kendisine Dıhye b. Halife el-Kelbî kılığında, üzerinde ipekten bir ka­dife örtü bulunan bir dişi katır üzerinde geldi ve ona: Ey Muhammedi dedi. Sizler silahlarınızı bırakmış olmakla birlikte, melekler silahlarını bırakmadı­lar. Allah sana Kureyzaoğulları üzerine gitmeni emretmektedir. İşte ben ön­cü olarak onların üzerine gidiyor ve içlerine sığındıkları kalelerini sarsıntı­ya uğratacağım.

Bunun üzerine Rasûlullah (sav) da Kureyzaoğulları üzerine gidilmesini em­retti. Buna dair açıklamalar da bir sonraki başlıkta yer alacaktır. [51]

8- Kureyzaoğulları Üzerine Gidiş:

Bir münadi şöylece seslendi: Herkes ikindi namazını mutlaka Kureyza oğulları (diyarı)nda kılacaktır. Bazıları namaz vaktinin çıkacağından korktuk­ları için Kureyzaoğullarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise: Biz­ler vakit geçecek olsa dahi sadece Rasûlullah'ın bize emrettiği yerde ikindi­yi kılacağız, dediler. (Ravi) dedi ki: Rasûlullah her iki kesimden de herhan­gi bir kişiyi azarlamadı.

Burada fıkhı inceliklerden birisi de müctehidlerin ictihadlarının doğru ka­bul edileceği şeklindedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-En-biya Sûresi'nde (21/78-79, 9 ve 10. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Sa'd b. Muâz kendisine ok isabet ettiği sırada Rabbine şöylece dua etmiş­ti: Allah'ım, eğer bundan sonra yine Kureyşlilerle savaşa devam edilecek olur-, sa, bu savaşlara katılmak için beni hayatta bırak. Çünkü senin Rasûlünü ya­lanlayan ve onu yurdundan çıkartan bir kavme karşı cihad etmekten daha faz­la kendilerine karşı cihad etmeyi sevdiğim kimse yoktur. Allahım, eğer ar­tık bizimle onlar arasındaki savaş bitmiş ise, o vakit bu yaramın neticesin­de bana şehadeti nasib et. Ayrıca Kureyzaoğullarının başlarına gelecek ola­nı görmek suretiyle gözümü aydınlatmadıkça da canımı alma!

İbn Vehb, Malik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Haber aldığıma gö­re Sa'd b. Muâz Medine'de bulunan ve Farî' diye bilinen taştan yapılmış ka­lede beraberindeki birkaç hanım da bulunan Âişe (r.anha)'nın yanından ge­çerken üzerinde yenlerini çemremiş olduğu bir zırh bulunuyordu; (süründü­ğü kokunun bıraktığı) sarı izler üzerinde görünüyordu. Bu halde iken şu be­yi ti söylüyormuş:

"Azıcık beklet, hemen savaşa bir erkek deve yetişecek, Ecel yaklaştı mı ölmenin bir sakıncası olmaz."

Bunun üzerine Âişe (r.anha): Ben bugün Sa'd'ın kol ve bacaklarından baş­ka bir yerden yara alacağından korkmuyorum, demişti. Sa'd kolundan isabet aldı.

İbn Vehb ile İbnu'l-Kasım'ın da Malik'ten rivayet ettiklerine göre, Âişe (r.anha) şöyle demiş: Rasûlullah (sav) dışında Sa'd b. Muaz'dan daha yakı­şıklı bir adam görmedim.

Sa'd, kolundan isabet almış, sonra şöyle demişti: Allah'ım, eğer Kureyzalı-lar ile savaşmaktan geriye bir şey kalmamışsa canımı al ve eğer geriye bir şey­ler kalmışsa Rasûlün ile birlikte onun düşmanlarına karşı savaşıncaya kadar beni hayatta bırak!

Kureyzaoğullarının akıbeti hakkında hakemliğine başvurulduktan ve hükmünü verdikten sonra vefat etti. Bunun üzerine insanlar sevindiler ve: Du­asının kabul edilmiş olacağını ümit ederiz, dediler. [52]

9- Kureyzaoğullan Gazvesi:

Müslümanlar Kureyzaoğullan diyarına gitmek üzere yola çıktıklarında Ra­sûlullah (sav) sancağı Ali b. Ebi Talib'e verdi. Medine'de de İbnu Ümmi Mektûm'u yerine vekil tayin etti. Ali ve beraberindeki bir topluluk Kureyza oğullarının diyarına gittiler ve onlardan kalelerinden inmelerini istediler. Ra­sûlullah (sav)'a dil uzattıklarını işittiler.

Bunun üzerine Ali (r.a), Rasûlullah (sav)'ın yanına varıp ona: Ey Allah'ın Rasûlü, sen onların yanına gitme, dedi ve üstü kapalı ifadelerle durumu ona anlattı.

Peygamber: "Sanırım onların bana dil uzattıklarını duydun. Beni görecek olurlarsa, bu işten vazgeçerler" dedi ve kalkıp onların yanına gitti. Onu gö­rünce (yaptıklarından) vazgeçtiler. Peygamber onlara şöyle dedi: "Ey may­munların kardeşleri! Antlaşmayı bozdunuz. Allah sizi rezil ve rüsvay etmiş ve sizin başınıza intikamını indirmiş bulunuyor."

Kureyzalılar şöyle dediler: Ey Muhammedi Sen cahil bir kimse değildin. Bize karşı cahilce hareket etme. Rasûlullah (sav) orada konaklayıp yirmi kü­sur gece onları kuşatma altında tuttu.

Efendileri Ka'b diledikleri herhangi birisini seçmeleri için onlara üç tek­lifte bulundu: Ya müslüman olup Muhammed'in getirdiklerini kabul edip ona tabi olacak ve böylelikle kurtulacaklardı. (Devamla onlara dedi ki:) Bunun sonucunda mallarınızı, kadınlarınızı, çocuklarınızı himaye altına almış ola­caksınız. Allah'a yemin ederim ki, kitabınızda vasıflarını yazılı bulduğunuz kişinin o olduğunu biliyorsunuz. Yahut çocuklarını ve hanımlarını öldürecek­ler, sonra da ileriye atılarak son fertleri ölünceye kadar savaşacaklar, yahut ta müslümanların herşeyden emin oldukları bir zamanda cumartesi gecesi müslümanlara geceleyin baskın yapacaklar ve onları öldürecekler.

Kureyzaoğulları efendilerine şu cevabı verdiler: İslâm'ı kabul etmeyi ele alalım. Biz müslüman olup Tevrat'ın hükmüne muhalefet edemeyiz. Kendi çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürmeye gelince, bu zavallılar ne yaptılar ki, biz onları öldürmekle cezalandıralım. Cumartesi günü yasağını da aşacak değiliz.

Daha sonra Ebu Lübabe'ye haber gönderdiler. Kureyzaoğullarının Amr b. Avfoğulları ile diğer Evslilerle antlaşmaları vardı. Ebu Lübabe yanlarına gel­di. Çocuklarını, hanımlarını ve adamlarını önünde toplayıp ona: Ey Ebu Lü­babe, dediler. Senin görüşüne göre biz Muhammed'in hükmünü kabul eder­sek, ne olur? O da: Evet, dedi ve bu arada -boğazına işaret ederek- eğer böy­le bir şeyi kabul ederseniz (sonunuz) boğazlanmaktır. Ebu Lübabe hemen akabinde pişman oldu, Allah'a ve Rasûlüne hainlik ettiğini anladı. Ayrıca yü­ce Allah'ın bu işi peygamberinden saklı tutmayacağını da bildi. Bunun üze­rine Peygamber (sav)'ın yanına dönmeksizin Medine'ye gitti, kendisini bir di­reğe bağladı. Yüce Allah tevbesini kabul etmedikçe de yerinden ayrılmayacağına yemin etti. Hanımı sadece her namaz vakti gider, onun bağlarını çözerdi.

İbn Uyeyne ve başkaları dedi ki: "Ey iman edenler! Allah'a ve Rasûlüne hainlik etmeyin, bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin." (el-Enfal, 8/27) âyeti onun hakkında inmiştir. Yine günahını işlemiş olduğu Kureyza oğullan topraklarının hiçbir parçasına ayak basmayacağına da yemin etti.

Peygamber (sav)'a Ebu Lübabe'nin yaptıklarına dair haber ulaşınca şöy­le buyurdu: "Şayet yanıma gelmiş olsaydı, ben onun için Allah'tan mağfiret isterdim. Madem o bu işi yaptı, artık yüce Allah onu serbest bırakmadıkça ben de onun bağını çözecek değilim." Yüce Allah da Ebu Lübabe'nin duru­mu hakkında: "Diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler" (et-Tevbe, 9/102) buyruğunu indirdi. Onun hakkında Kur'ân-ı Kerîm'in bu buyruğu na­zil olunca, Rasûlullah (sav) bağlarının çözülmesini emretti.

Sabah olunca Kureyzaoğulları Rasûlullah (sav)'ın vereceği hükmü kabul etmek şartıyla kalelerinden indiler. Evsliler Rasûlullah (sav)'ın huzuruna peyderpey giderek: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Sen de bilirsin ki onlar bi­zim antlaşmaklarımız idi. Hazreçlilerin antlaşmakları olan Nadiroğulları hak­kında, Abdullah b. Ubeyy b. Selul'un isteğini kabul etmiş idin. Bizim senden alacağımız pay başkalarının senden almış oldukları paydan aşağı olmasın. Çünkü bunlar bizim dostlarımızdılar. Rasûlullah (sav) onlara şu cevabı ver­di: "Ey Evsliler bunlar hakkında sizden bir adamın hüküm vermesine razı ol­maz mısınız?" Onlar: Oluruz, dediler. Bunun üzerine: "O zaman bu işi Sa'd b. Muaz'a havale ediyorum" diye buyurdu.

Rasûlullah (sav) Sa'd için mescidde bir çadır kurdurmuştu. Bundan mak­sat ise Hendek'te almış olduğu yarasından dolayı ona yapacağı hasta ziya­retini yakından yapmaktı. Sa'd onlar hakkında savaşçılarının öldürülmesi, ço­cuk ve kadınların esir alınması, mallarının da paylaştırılması şeklinde hük­münü verdi. Rasûlullah (sav) ona: "Andolsun sen bunlar hakkında yüce Al­lah'ın yedi semanın üstünden verdiği hükme uygun hüküm verdin." dedi. Ra­sûlullah (sav) da bunun üzerine emir verdi ve bugün -yani İbn İshak'ın dö­neminde- Medine'de bir çarşı olan bir yere çıkartılmalarını emretti. Oraya hen­dekler kazındı, sonra peygamberin emri ile o hendeklerin içinde boyunları vuruldu. O gün Huyey b. Ahtab ve Ka'b b. Esed de öldürülenler arasında idi. Her ikisi de Kureyzaoğullarının ileri gelenleri idi. Öldürülenlerin sayısı altı-yüz ila yediyüz kişi idi.

Huyey'in üzerinde, öldükten sonra kimse onu üzerinden almasın diye, par­mak uçları kadar her tarafından delik açıp parçalamış olduğu gül rengi bir elbise vardı. Bir iple elleri boynuna bağlanmış olduğu halde Rasûlullah'ın hu­zuruna getirildiğinde, Rasûlullah'a bakıp şunları söyledi: Allah'a yemin ederim, sana düşmanlık ettiğimden dolayı kendimi asla kınamadım. "Fakat Al­lah'ın yardımsız bıraktığı kimse yenilir" (diye bir mısra okuyarak) cevab ver­di. Sonra şunları söyledi: Ey insanlar! Allah'ın verdiği emrin bir sakıncası yok­tur. Bu onun yazdığı ve takdir ettiği bir hükümdür. Bu İsrailoğulları aleyhi­ne yazılmış büyük bir savaştır. Sonra yerine oturdu ve boynu vuruldu.

Kureyzaoğulları kadınları arasından bir kadın da öldürülmüştü. Bu kadın Hallad b. Süveyd'in üzerine değirmen taşını atan ve ölümüne sebeb teşkil eden el-Hakem el-Kurazî'nin-karısi Bunane idi.

Rasûlullah (sav) eteklerinde tüy bitmiş olan her erkeğin öldürülmesini em­retti, tüyü bitmemiş olanların da hayatta bırakılmasını emretti. Atiyye el-Ku-razî tüyü bitmemiş olanlardan idi. O bakımdan Rasûlullah (sav)'ın emri ile hayatta bırakıldı. Bu kişi ashab-ı kiram arasında sayılır.

Rasûlullah (sav) Sabit b. Kays b. Şemmas'a, ez-Zebîr b. Bâtâ'nın çocuk­larını hibe etti, o da onların hayatta kalmalarını istedi. Abdu'r-Rahman b. ez-Zebîr onlardan birisidir, müslüman oldu ve sahabeler arasında sayılır.

Yine Peygamber (sav) Rifaa b. Samevel el-Kurazî'yi, Ummu'l-Munzir Kays kızı Selma'ya hibe etti. Selma, Neccaroğullarından Selit b. Kays'ın kızkarde-şidir. Her iki kıbleye doğru namaz kılmıştır. Rifaa da müslüman oldu. Hem sahabelerdendir, hem de naklettiği rivayetleri de vardır.

İbn Vehb ve İbnu'l-Kasım'ın rivayetlerine göre Malik dedi ki: Sabit b. Kays b. Şemmas, İbn Bâtâ'nın yanına gitti -İbn Bâtâ'nın ona iyilikleri olmuştu- ve şöyle dedi: Rasûlullah (sav)'dan seni bana, bana yapmış olduğun iyilikler do­layısıyla hibe etmesini istedim. İbn Bâtâ şu cevabı verdi: Erdemli insanın, er­demli kimseye karşı yaptığı işte böyle olur. Daha sonra şunları söyledi: Ço­cukları, hanımı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir? Bunun üzerine Sabit, Ra­sûlullah (sav)'ın yanına geri döndü ve bunu ona aktarınca Peygamber bu se­fer ona hanımını ve çocuklarını da hibe etti. Sabit, İbn Bâtâ'ya gidip duru­mu bildirince bu sefer: Malı olmayan bir adam nasıl yaşayabilir, dedi. Sabit bu sefer tekrar Peygamber (sav)'a giderek ona malının verilmesini istedi, Pey­gamber malını da ona verdi. Geri dönüp ona durumu haber verdiğinde bu sefer: Yüzü bir çim aynasını andıran İbn Ebi'l-Hukayk ne yaptı? diye sordu. Sabit ona: Öldürüldü, dedi. Peki iki meclis(in adamları) ne yaptılar? diye sor­du. Bu sözleriyle Ka'b b. Kureyzaoğulları ile Amr b. Kureyzaoğullarını kas­tediyordu. Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bu sefer o iki kesim ne yaptı? di­ye sordu, yine Sabit ona: Öldürüldüler, dedi. Bunun üzerine İbn Bâtâ şu ce­vabı verdi: Artık senin mes'ul tutulacağın bir taraf kalmadı. Asla oraya -hur­ma ağaçlarını kastediyor- bir kova su dahi dökmeyeceğim. Haydi, beni de onlara kavuştur. Ancak Sabit onu öldürmeyi kabul etmedi, başkası onu öl­dürdü.

İbn Bâtâ'nın, Sabit'e yaptığı iyiliğe gelince, Buas gününde Sabit'i esir al­mış, perçemini yolup onu serbest bırakmıştı. [53]

10- Hendek (Ahzab) Gazvesi ile Beni Kureyza Gazvesinin Sonuçları:

Rasûlullah (sav) Kureyzaoğullarının mallarını paylaştırdı. Süvariye üç pay, piyadeye de bir pay verdi. Süvariye iki, piyadeye bir pay verdiği de söy­lenmiştir.

O gün müslümanların otuzaltı tane atları vardı. Peygamber (sav)'ın payı­na esirleri arasından Amr b. Kureyzaoğullarından birisi olan Amr b. Cünafe'nin kızı Reyhane düşmüştü. Peygamber (sav) vefat edinceye kadar Reyhane yanında kalmıştı.

Denildiğine göre Peygamber (sav)'ın hem piyadelere, hem atlılara pay ayır­dığı ilk ganimet ile beşte birin ayrıldığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alı­nan ganimet olmuştur. Daha önceden yaptığımız açıklamalarda ise bu işin ilk olarak Abdullah b. Cahş seriyyesinde gerçekleştiğini belirtmiştik. Doğru­sunu en iyi bilen Allah'tır.

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) dedi ki: Bunun uygun izahı şöyle yapılır: Yü­ce Allah'ın: "Eğer Allah'a... inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasûlüne aittir" (el-Enfal, 8/41) buy­ruğundan sonra beşte birin alındığı ilk ganimet, Kureyzaoğullarından alınan ganimettir. Abdullah b. Cahş ise kumandan olarak gönderildiği seriyyede bun­dan önce aldığı ganimetlerden beşte birlik payı ayırmış, sonra da Kur'ân-ı Ke-rîm'in onun uygulamasına benzer hüküm ihtiva eden buyruğu nazil olmuş­tu. Bu da onun -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- faziletlerindendir.

Kureyzaoğullarının zaferi, hicretin beşinci yılının zülkade ayının sonları ile zülhicce ayının başlarına tesadüf etmişti. Kureyzaoğullarının işi bittikten sonra faziletli insan, salih kişi Sa'd b. Muaz'ın duası kabul olundu. Yarası ye­niden kanamaya başladı ve damarı açıldı. Kanı aktı ve vefat etti. (Allah on­dan razı olsun).

Hadis-i şerifte hakkında: "Ölümü dolayısıyla Rahman'ın arşı sarsıldı"[54] de­nilen kişi de odur. Arşın etrafında sakin olan melekler ruhunun gelişi dola­yısıyla sevindiler ve onun için yerlerinden hareket ettiler, demektir.

İbnu'l-Kasım, Malik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana Yahya b. Sa'd anlattı dedi ki: Sa'd b. Muaz'ın ölümü dolayısıyla yetmiş bin melek in­di. Bunlar daha önceden yeryüzüne inmiş değillerdi.

Malik dedi ki: Hendek günü müslümanlardan dört ya da beş kişi şehit düş­müştü.

Derim ki: Hendek günü şehit düşen müslümanlar siyer alimlerinin nak­lettiklerine göre altı kişidir: Abdu'l-Eşheloğullarından Ebu Amr, Sa'd b. Mu-iz. Enes b. Evs b. Atik ile Abdullah b. Sehl -her ikisi de aynı şekilde Abdu'l-Eşheloğullarından idi- et-Tufayl b. en-Numan ile Salebe b. Ğaneme -ikisi de Selimeoğullarına mensub idiler- Ka'b b. Zeyd -Dinar b. en-Neccar oğulların­dan- ona kim tarafından atıldığı belli olmayan bir ok isabet etmiş ve ölümü­ne sebeb teşkil etmişti. Allah onlardan razı olsun.

Kâfirlerden ise üç kişi öldürülmüştü: Münebbih b. Osman b. Ubeyd b. es-Sebbak b. Abdi'd-Dar. İsabet eden bir ok dolayısı ile (daha sonra) Mekke'de ölmüştü. Bu kişinin adının Osman b. Ümeyye b. Münebbih b. Ubeyd b. es-Sebbak olduğu da söylenmiştir. Diğerleri Nevfel b. Abdullah b. el-Muğire el-Mahzumî olup hendeği geçmek isterken, hendeğin içine düşmüş ve öldürül­müştü. Daha sonra müslümanlar onun cesedini ele geçirmişlerdi. ez-Zührî'den rivayete göre Mekkeliler Rasûlullah (sav)'a cesedi karşılığında onbin dirhem vermişler, peygamber ise: "Bizim ne onun cesedine ihtiyacımız vardır, ne de ona karşılık verilecek olan paraya" diyerek, Mekkelileri cesediyle başbaşa bı­rakmıştır. Bir de -daha önce açıklandığı gibi- teke tek çarpışma esnasında (mü-barezede) Ali (r.a)'ın öldürmüş olduğu Amr b. Abdi Vüdd.

Kureyza günü müslümanlardan şehid düşenlere gelince: -el-Haris b. Haz-reçoğullanndan- Hallâd b. Süveyd b. Sa'lebe b. Amr, Kureyzaoğullarından bir kadın onun üzerine bir değirmen taşı atmış ve ölümüne sebeb olmuştu. Mu­hasara esnasında Esed'li Ebu Sinan b. Mihsan b. Hursan da öldü. Ükkaşe b. Mihsan'ın kardeşidir. Rasûlullah (sav), onu bugün orada yaşamakta bulunan müslümanların ölülerini defnettikleri Kureyzaoğulları kabristanında gömdü. Bu iki kişiden başka ölen olmamıştı.

Hendek gazvesinden sonra bir daha Kureyş kâfirleri mü'minlere karşı gaz­ve düzenleyemediler.

ed-Darimî Ebu Muhammed, Müsned'inde senediyle şunu kaydetmektedir: Bize Yezid b. Harun, İbn Ebi Zib'den haber verdi. İbn Ebi Zibb, el-Makbu-rî'den, o Abdu'r-Rahman b. Ebi Said el-Hudrî'den, o babasından şöyle dedi­ğini rivayet etmektedir: Hendek günü gecenin uzun bir bölümü geçinceye ve artık savaşmamıza gerek kalmayıncaya kadar yerimizden ayrılamamıştık. İşte yüce Allah'ın: "Allah savaşta mü'minlere yetti. Allah çok güçlüdür, Azizdir" (el-Ahzab, 33/25) buyruğunda anlatılan durum budur. Bunun üze­rine Peygamber (sav), Bilal'e emir verdi, o da kamet getirdi, öğle namazını kıldırdı. Tıpkı vaktinde kılıyormuşçasına namazı güzel bir şekilde kıldırdı. Son­ra ona verdiği ikinci bir emir üzerine Bilal ikindi namazı için kamet getirdi ve ikindiyi de kıldırdı. Daha sonra ona verdiği emir üzerine akşam namazı için kamet getirdi ve o namazı da kıldırdı, sonra yine ona emir vererek, yat­sı namazı için kamet getirdi ve onu da kıldırdı. Bu ise yüce Allah'ın: "Şayet korkarsanız o halde (namazı) yayan veya binek üstünde (kılın)" (el-Baka-ra, 2/239) buyruğu inmeden önce olmuştu. Bu hadisi Nesaî de rivayet etmiş­tir.[55]

Bu mesele daha önceden Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/14. âyet, 5. başlık ve de­vamında) geçmiş bulunmaktadır.

Biz bu gazve ile ilgili olarak kaydettiğimiz on başlıkta iyice tetkik eden kimselerin göreceği gibi pek çok ahkâmı sözkonusu etmiş bulunuyoruz. Şim­di tekrar ondokuz âyetten ibaret olan ve sözünü ettiğimiz hususları ihtiva eden âyetlerin ilkine tekrar geri dönüyoruz.

"Hani sizlere ordular" yani Ahzab orduları "gelmişti. Biz de üzerlerine bir rüzgar... göndermiştik." Mücahid dedi ki: Bu saba rüzgârı idi. Hendek günü Ahzab'ı teşkil eden ordular üzerine salıverilmişti. Öyle ki, kazanlarını devirmiş ve çadırlarını sokmuştu. (Mücahid devamla) dedi ki: Sözü edilen or­dulardan kasıt, meleklerdir, melekler o gün çarpışmadılar.

İkrime de şöyle demektedir: Ahzab gecesi güney (rüzgarı), kuzey (rüzga­rına) şöyle seslendi: Haydi, Peygamber (sav)'ın yardımına git. Bu sefer ku­zey (rüzgarı) şöyle dedi: Kuzey rüzgarı geceleyin yol almaz. Bundan dola­yı üzerlerine gönderilen rüzgar saba rüzgarı idi.

Said b. Cubeyr de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: "Ben saba rüzgarı ile yardıma mazhar oldum, Âd de (batı tarafından esen) debûr rüzgarı ile helak edildi."[56]

Bu rüzgar Peygamber (sav)'ın bir mucizesi idi. Çünkü Peygamber (sav) ile müslümanlar rüzgarın estiği yere çok yakın idiler. Hatta ikisi arasında sade­ce hendek bulunuyordu. Fakat müslümanlar o rüzgarın getirdiği felaketten yana afiyette idiler ve hatta o rüzgarın esişinden haberleri dahi olmadı.

"Ve görmediğiniz ordular" buyruğunda yer alan: "Görmediği­niz" buyruğu "ya" ile de okunmuştur ki, müşriklerin görmediği (ordular) de­mektir.

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah üzerlerine melekleri gönderdi ve bu me­lekler çadırlarının kazıklarını söktü. Çadırların iplerini kopardı, ateşleri sön­dürdü, kazanları devirdi, atlar birbirine girdi. Yüce Allah üzerlerine korku­yu saldı. Karargâhın herbir yanında melekler çokça tekbir getirdi. Öyle ki, herbir çadırın başkanı: Ey filan oğullan, yanıma geliniz! diyordu. Yanına gel­diklerinde de onlara: Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! diyordu. Buna sebeb ise yüce Allah'ın kalblerine saldığı korku idi.

"Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir" buyruğunda yer alan "yaptığınız"

anlamına gelen buyruk "te" ile değil de "ya" ile: "Yaptıkları" şeklin­de haber kipi olarak gelmiştir ki; bu da Ebu Amr'ın kıraatidir, diğerleri ise "te" ile okumuşlardır. Maksat ise hendeği kazmaları ve düşmanlarına karşı kendilerini korumaya almalarıydı. [57]

10. Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmiş­lerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara var­mıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz.

"Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi"

buyruğundaki: "Hani" lafzı "hatırla" anlamında nasb konumundadır. Ay­nı şekilde: "Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti" (el-Ahzab, 33/13) buy­ruğunda da böyledir.

"Üstünüzden" buyruğu, vadinin üst tarafından, demektir. Bu da doğu ta­rafında, vadinin üst tarafı olup oradan Nasroğulları ile birlikte Avf b. Malik ile Necidlilerle beraber Uyeyne b. Hısn, Esedoğulları başında Tulayha b. Hu-veylid el-Esedî gelmişti.

"Hem alt tarafınızdan" yani batı cihetinde vadinin iç tarafından demek­tir. O taraftan Mekkelilerin başında Ebu Süfyan b. Harb ile Kureyşlilerin ba­şında Yezid b. Cahş olduğu halde gelmişlerdi. Ebu'l-A'ver es-Sülemî de ya-hudi Huyey b. Ahtab ile birlikte gelmişti. Huyey de Kureyzaoğulları yahudi-ieri başında idi. Beraberlerinde hendeğin ön tarafından Âmir b. et-Tufeyl de gelmişti.

"O vakit gözler yerinden kaymış" yani göz bebekleri normalin dışında verinden fırlamıştı. Meyletmiş (kaymış) ve aşırı korkudan dolayı dehşete düş­tüğünden ötürü düşmanından başka hiçbir kimseyi görmeyecek hale gelmiş "yürekler de gırtlaklara varmıştı." Yani yürekler gırtlaklara ulaşıncaya ka­dar göğüslerdeki yerlerinden ayrılmıştı.

Gırtlaklar"ın tekili; dır.

Eğer gırtlakların darlığı olmasaydı, yürekler oradan çıkıp dışarı fırlayacak­tı. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu Arapların; "Neredeyse" takdiri ile kullandıkları üsluba uygun olarak mübalağa an­lamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Eğer biz Mudarhlara ait bir öfke ile öfkelenecek olursak, Güneşin örtüsünü parçalarız yahut ta kan damlar."

Yani kan damlamasına az kalır.

Denildiğine göre; korku esnasında ciğer şişer ve kalb -meselâ- hemen he­men gırtlağa ulaşacak noktaya varıncaya kadar yerinden yukarı doğru çıkar. Bundan dolayı korkak kimse için: Ciğeri şişti, denilir.

Bir başka açıklamaya göre; hayat devam etmekle birlikte kalbler yerlerin­den ayrılmasalar bile, kalblerin gırtlaklara vardığı ifadesi kullanılarak, aşırı korku bir misal ile anlatılır. Bu anlamdaki bir açıklamayı İkrime yapmıştır.

Hammad b. Zeyd, Eyyub'dan, o İkrime'den, korkusu en ileri dereceye ulaş­mıştır, diye açıkladığını nakletmiştir.

Daha kuvvetli görünen bu ifade ile kalbin tedirginliği ve çarpıntısı anla­tılmak istenmiştir. Yani aşırı derecedeki çarpıntısı dolayısıyla adeta gırtlağa varmış gibidir. ile gırtlak demek olup boğazın baş tarafı­dır.

"Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz." el-Hasen dedi ki: Münafıklar müslümanların toptan imha edileceklerini zannediyolar, müslü-manlar da ilâhî yardıma mazhar olacaklarına inanıyorlardı.

Bu buyruğun (yalnızca) münafıklara bir hitab olduğu da söylenmiştir. Ya­ni sizler Muhammed ve ashabı helak oldular demiştiniz.

Kıraat alimleri yüce Allah'ın: "Türlü zanlar" ile sûrenin sonların­da gelecek olan: "Rasûle" (el-Ahzab, 33/66) ile; "Yoldan" (el-Ahzab, 33/67) buyruklarının okunuşu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Nafî' ile İbn Amir ister vakıf, ister vasıl halinde bu kelimelerin "elif'leri-ni isbat ile okumuşlardır. Bu kıraat Ebu Amr ile el-Kisaî'den de rivayet edil­miştir. Bu okuyuş Mushaf'ın yani Osman (r.a)'ın yazdırdığı hattı ile her ta­raftaki bütün ıshafların hattına binaen böyle okunmuştur. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiş, ancak şöyle demiştir: Kur'ân okuyan kimsenin bunları okuduktan sonra kıraate devam etmeyip bunlar üzerinde vakıf yapması gerekir. Derler ki: Çünkü Araplar böyle bir okuyuşu şiirlerinin ve mısralarınm kafi­yelerinde izlerler. Şair şöyle demiştir:

"Geri dönen gebe develeri biz getirdik, Sonra gelenler öncekileri yola koyuyordu."

Ebu Amr, el-Cahderî, Yakub ve Hamza ise hem vasıl, hem vakıf halinde bu "elifleri hazfederek okumuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu 'elifler yüce Al­lah'ın: "Aranıza... muhakkak koşarlardı" (et-Tevbe, 9/47) buyruğunda olduğu gibi, fazladan yazılmıştır. Burada da ve başka yerlerde de bu şekilde yazdıkları vardır. Şiire gelince, orası zaruretin sözkonusu ol­duğu bir yerdir. Kur'ân-ı Kerîm böyle değildir, o en fasih üslûb ile gelmiş­tir, onda zaruret diye bir şey de yoktur.

İbnu'l-Enbarî dedi ki: "Elif'siz olarak; " Zanlar, yol, rasûl" kelimelerini okuyanlar bu üçünde mushafın hattına muhalefet et­mez. Her üçünün de mushaftaki hatları "elif" ile olmakla birlikte bu böyledir. Çünkü: "İtaat ettik" lafzındaki "elif" ile; "Ra­sûl, zanlar ve yol" kelimelerinin baş taraflarında yer alan "elif", sonda gelen (zaid ve) "mütetarrife" diye bilinen "elifin yerini tutar. Tıpkı "Ebu Câd (Eb-cecl)"de ki "elifin "hevvâz (hewez)"in "elifine ihtiyaç bırakmaması gibidir.

Bu hususta (lehe olmak üzere) bir delil daha vardır. "Elif" hem fetha, hem Je niyette onu düşürmek maksadı olmakla birlikte, harekeden önce gelip des­tek olmak üzere ilave edilen (harf) durumundadır. Böyle bir uygulama ya­pıldığı takdirde fetha ile birlikte gelen "elif", tıpkı tek bir şey gibidir. Vakıf yapılması halinde düşmesi gerekir. Hatta "elifin şekil olarak bulunması, la­fızda bir yer tutmasını gerektirmez. Bu "elif" tıpkı; "İki sihirbaz" (el-Kasas, 28/48) "Göklerin ve yerin yaratıcısı" (Fatır, 35/1) :1e " Musa'ya vaad etmiştik" (el-A'raf, 7/142) buyruklarında ve runlara benzer lafız itibariyle bulunduğu halde, hatta yazılmayan kelimeler-iekı "eliflere benzer. Bu gibi "elifler lafzan var olmakla birlikte hattan ıs edilirler (yazılmazlar).

Bu hususta üçüncü bir delil daha vardır. O da şudur: Burada "elifler: "Adam ile karşılaştım" diyenlerin söyleyişine göre yazılmış, fa aynı ifadeyi "elifsiz olarak diye okuyanların şivesine göre okunmuştur.

Bize Ahmed b. Yahya, dilbilginlerinden bir topluluktan naklen şunu ha­ber verdi: Bu bilginler Araplardan -"vav"lı olarak-: "Adam kalk­tı" ve "ya"lı olarak: "Adama uğradım" dediklerini ve vasıl ve va­kıf halinde de böyle kullandıklarını rivayet etmektedirler. Aynı şekilde her iki halde de: "Adamla karşılaştım" kullanımını da rivayet eder­ler. Şair de şöyle demektedir:

"Ey babası hakkında soru soran, Umeyra,

Ordu arasında, binekleri sırtında olanlara soru soran."

Görüldüğü gibi burada bu kullanıma göre bu beyi tin son kelimesini "elif'li olarak kullanmıştır. Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Süreyya yıldızının arkasında Cevza çıktı mı?

Ben Patıma ailesi hakkında çeşitli zanlarda bulunurum."

İşte Nâfî' ve başkaları, kıraatlerinde bu söyleyişi benimserler. İbn Kesir, İbn Muhaysın ve el-Kisaî ise bu "elif'i vakıf halinde isbat ederler, vasıl ha­linde hazfederler.

İbnu'l-Enbârî dedi ki: Vasıl halinde "elif'i okumayıp, vakıf halinde oku­yanın kıraatine gelince, bu şekilde okuyanlar şöylece delil gösterebilirler: Son harfin fetha olan harekesinin kalmasını istediklerinden dolayı, sekt (susmak) halinde "elife ihtiyaç duyarlar. Çünkü "elif" fethayı destekler ve pekiştirir. [58]

11. İşte orada mü'minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsıl­mışlardı.

"Burası, burada" yakın mekân için kullanılır. "Orada" ise uzak mekân için kullanılır. "Şurası, şurada" ise orta uzaklıktaki mekan için kullanılır. Bunlarla zamana da işaret edilir. İşte o sırada kimlerin ih-lâslı, kimlerin münafık olduklarının ortaya çıkartılması için mü'minler sınan­dı, demektir. Burada sınama korku, savaş, açlık, kuşatma ve çarpışmak için aşağı inme şeklinde idi.

"Ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı." Yani sarsıldıkça sarsılmışlardı.

ez-Zeccac dedi ki: "Fi'lâl" vezninden gelen mudaaf herbir mastarın (ilk har­finin) üstün gelmesi de esreli gelmesi de mümkündür.

Mesela: "Onu hareket ettirdim, hareket eıtırmek: sarsıldılar, sarsmak, sarsılmak" gibi. Bununla birlikte esreli gelmesi daha uygundur. Çünkü (bu tür)mudaaf olmayanların mastarları esreli gelir. Onu yuvarladım yuvarlamak" gibi.

şdiaai şeacüûe sz £cr.c. cirk "ze" har olaıraık atommuş:jc Âltt- 't C^r.ccr: : rcr.u "ze" harfim üstün dıwe cfajmıiLsşİArar Ibr. üirr. ic-i: . Kcrk'j sebebiyle oldukça şiddetli bir şekilde sarsıldılar, hareket ettirdiler demektir.

e«i-Dahhak dedi ki: En. hendeğin bulunduğu yer müstesna, onların ka­labilecekleri hiçbir yer sözkonusu olmayacak şekilde, yerlerinden ayrılmak durumunda bırakılmalarıdır- Bir başka açıklamaya göre; onların içinde bu­lundukları halde sarsıntı içerisinde olmalarıdır. Onlardan kimisi kendi ma­nevi halinde nefsinde sarsıntıya uğratıldı. Kimisi de dini bakımından sarsın-Uya uğramıştır.

"Orada" lafzında "İmtihan ediliş" buyruğunun âmil olma­sı mümkündür. O takdirde "orada" anlamındaki lafız üzerinde vakıf yapıl­maz. "Allah hakkında da türlü zanlar besliyordunuz" buyruğunun da amil olması mümkündür. O takdirde "orada" anlamındaki la­fız üzerinde vakıf yapılabilir. [59]

12. O zaman münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar: "Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemiştir" di­yorlardı.

"O zaman münafıklar ve kalblerinde" şüphe ve münafıklık "hastahk"ı "bulunanlar, Allah ve Rasûlü bize bir aldatıştan" batıl sözlerden "başka bir şey vaadetmemiştir, diyorlardı."

Şöyle ki: Tu'me b. Ubeyrık, Muattib b. Kuşeyr ve yaklaşık yetmiş kişilik bir topluluk, Hendek gününde şöyle demişlerdi: Bizden herhangi bir kişi def-i hacet için dahi çıkamıyor iken, nasıl olur da bize Kisra ve Kayser'in hazi­nelerini vaadedebiliyor? Onlar bu sözlerini, -Ne*saî'nin kaydettiği ve az ön­ce sunduğumuz hadiste belirtildiği üzere- Peygamber (sav)'ın kayayı parça­laması esnasında Peygamber (sav)'ın söylediği sözlerin, ashab-ı kiram ara­sında yayılması üzerine söylemişlerdi. Yüce Allah, bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi indirdi. [60]

13. Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: "Ey Yesribliler! Bu­rası sizin için durulacak bir yer değildir. Hemen dönünüz." İç­lerinden bir kısmı da Peygamber'den izin isteyerek diyordu ki: "Gerçekten evlerimiz korumasızdır." Halbuki evleri korumasız değildir. Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.

"Hani onlardan bir kesim de şöyle demişti: Ey Yesribliler! Burası sizin için durulacak yer değildir. Hemen dönünüz" buyruğunda geçen "Taife: Bir kesim" bir ve daha fazla kimse hakkında kullanılır. Burada, eş-Şemmah'ın hakkında şu beyiti söylediği Arabe b. Evs'in babası olan Evs b. Kayzî kaste­dilmiştir:

"Şan ve şeref için bir sancak yükseltildi mi, Arâbe hemen onu sağ eliyle karşılar."

"Yesrib" Medine'nin kendisidir. Rasûlullah (sav) ona "Taybe ve Tâbe" ad­larını vermiştir. Ebu Ubeyde dedi ki: Yesrib bir yerin adıdır, Medine de onun bir kısmıdır.

es-Süheylî dedi ki: Buraya Yesrib adının veriliş sebebi orada yerleşen Ama-lika'ya mensub kişinin adının Yesrib b. Amîl b. Mehlâîl b. Avad b. Amlâk b. Lâvez b. İrem oluşundan dolayıdır. Bu isimlerin bazılannda ihtilaf vardır. Amîl oğulları ise el-Cuhfe denilen yere yerleşmişlerdir. Buraya bu ismin veriliş se­bebi ise, sellerin onları burada alıp götürmeleridir. İşte bundan ötürü bura­ya da "el-Cuhfe" denilmiştir.

"Burası sizin için durulacak bir yer değildir" buyruğunda geçen Durulacak yer" buyruğu genel olarak "mim" harfi üstün olarak okun­muştur, Haf>. e>-SüIemî. el-Cahderî ve Ebu Hayve ise ""mim" harfini ötreli ola-rik kümedir d.:İkamet etti. eder" den mastar olur. Yani siz burada kalamazsınız, ikamet edemezsiniz, yahut içinde ikamet olunan yer, demek olur.

Scbch1 vktuctjblS'i: ~c'V.c_£.c rcvî^mt>cr ' savı'ın kararga-fcjMipiMiıaaılüaınıımııı. ıtıppttbııı^ c«oıjitar. Ircı Arcuia occiı ki: Yahudiler Abdul-liat 1b Oamnr b Sndl'uı mle jjk-i'iiışiiarı diğer münafıklara şöyle demişlerdi: Ebu Strfraını ve jitı-dısılannırı eılenyie kendinizi ölüme teslim etmenize sizi iten jan&jijıtj üıydb Medine'ye geri dönünüz. Bizler onlarla (Kureyşlilerle) birlikte-tiz. size biz eman veriyoruz.

'içlerinden bir kısmı da Peygamber'den" Medine'de evlerine dönmek nmtsadı ile "izin isteyerek..." Bunlar ise İbn Abbas'a göre Harise b. el-Hâ-nsoğullan idiler. Yezid b. Rûmân şöyle demiştir: Bu sözleri kavminden bir topluluk için Evs b. Kayzî söylemişti.

"Diyordu ki: Gerçekten evlerimiz korumasızdır." Sağlam olmayıp taar­ruza uğramaya müsaittir ve evlerimiz düşmana yakın tarafta bulunmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Erkek bulunmadığı için hırsızların hırsızlık yapma­larına müsaittir.

Girilmesi kolay bir ev" anlamındadır. "O yere girmek kolay oldu" denilir. Böyle bir yere de: " Orası girilme­si kolay bir yerdir" denilir, "Girilmesi kolay, korumasız evler" de­rnek olur. "Girilmesi kolay oldu, korumasız kaldı" denilir. "Gi­rilmesi kolay olan, korumasız olan" demektir. Bir görüşe göre; tabiri Korumasız, güvenliksiz" anlamındadır. Başkasına karşı koruma­sı olmayan, mestur da olmayan şeye; "Avret" denilir. Bu açıklamala­rı el-Herevî yapmıştır.

İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Ebu Recâ el-Utaridî bu lafzı "vav" harfi sa­kin olarak değil de esreli olarak; diye okumuşlardır. Bu da pek sağ­lam olmayan, duvarları kısa ev demektir. Araplar sağlam olmayan evler hakkında "Filanın evi sağlam değildir" derler. ta­biri indirdiği darbe veya mızrak yahut kılıç saplamasında pek sağlamlık gö­rülmeyen kimsenin halini anlatmak için kullanılır. Şair şöyle demiştir:

"Onlarla karşılaştığın zaman evde darbelerinde tutarsızlık olan kimse görmezsin,

Ne misafirin bir yürek yarası aldığını, ne de komşunun dul bırakılmış olduğunu ''

el-Cevherî dedi ki: Avret; gerek sınır, gerek savaş esnasında tehlike gele­ceğinden korkulan herhangi bir aksaklık demektir.

en-Nehhas dedi ki: Bir avret (tutarsızlık, gevşeklik) görüldüğü takdirde o yer hakkında; denilir. Yine dengesizlik ve aksaklık görülmesi ha­linde süvari hakkında da; denilir.

el-Mehdevî dedi ki: "Avref'in kullanımında "vav" harfinin esreli okunma­sı şaz'dır. "Hiçbir şeyi bulunmayan adam" demek de bu kabilden­dir. Kıyasa göre bunun illetli bir fiil olduğu kabul edilerek i'lal yapılıp denilmesi gerekirdi. "Rüzgarlı gün" ve: "Çok ma­lı olan adam" gibi. Buradaki illetli her iki kelimenin aslı ise sırasıyla; ile dır.

Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki evleri korumasız değildir." Bu buyrukla onları yalanlamakta ve sözünü ettikleri hususları doğ­ru olmadığı için reddetmektedir.

"Onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı." Yani onların tek iste­dikleri şey, kaçıp gitmekti. Neden kaçtıkları hususunda da ölümden kaçmak istiyorlardı, diye açıklandığı gibi, dinden kaçmak istiyorlardı, diye de açıklanmıştır.

en-Nekkaş'ın naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme ensardan iki kabile olan Hariseoğulları ile Selimeoğulları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hendek gü­nü bulundukları yeri terketmek istemişlerdi. Nitekim: "O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu" (Al-i İmran, 3/122) âyetini de yüce Allah, onlar hakkında indirmiştir. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, onlar şöyle demiş­lerdi: Allah'a andolsun içimizden geçirdiklerimizden ötürü rahatsız değiliz. Çünkü Allah (âyetin devamında belirtildiği üzere), artık bizim velimizdir.

es-Süddî dedi ki: Aralarından Peygamber (sav)'dan izin isteyen kişi Hariseoğullarından ensara mensub iki şahıs idiler. Bunlardan birisi Ebu Arâbe b. E vs, diğeri ise Evs b. Kayzî'dir. ed-Dahhak dedi ki: Onun izni olmaksızın da seksen kişi geri dönmüştü. [61]

14. Eğer etrafından üzerlerine girilmiş olsa idi, sonra da onlardan fitne istense idi, -bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesnâ-elbette ona giderlerdi.

"Eğer etrafından" evlerinin yahut Medine'nin etrafından veya kıyıların­dan, köşelerinden "üzerlerine girilmiş olsa idi..."

Burada; "Etraf -kenarlar, kıyılar-"ın tekili; olup, "yan ve ke­nar" demektir. da aynı kelimenin bir söyleyişidir.

"Sonra onlardan fitne istense idi... elbette ona giderlerdi." Fitneye ge­lirlerdi. Bu anlam; şeklindeki Nâfî' ve İbn Kesir'in kasr ile okuyuşla­rına göredir. (Mealde de böyledir).

Diğerleri ise med ile okumuşlardır. Yani onlar bunu kendi öz nefislerinden verirlerdi. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim'in tercih ettiği kıraat budur. Hadis-i şerifte belirtildiğine göre Peygamber (sav)'ın ashabı Allah'ın dini uğrunda işkencele­re maruz bırakılırlar ve şirk koşmaları istenirdi. Bilal müstesna, herkes onla­rın istediklerini yaptı. Bu rivayette bunun "vermek" anlamındaki med ile okuyuşa bir delil vardır. Kasr ile (gitmek anlamı ile) okumaya (bir sonraki âyet­te yer alan): "Halbuki onlar andolsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üze­re Allah'a söz vermişlerdi" (el-Ahzab, 33/15) buyruğu delil teşkil etmektedir. İşte bu; "Elbette ona giderlerdi" lafzındaki hemzenin kasr ile olduğu­nu göstermektedir.

Burada sözü edilen "fitne"nin ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Bi­rincisi, eğer kavmiyet asabiyeti ile savaşmaları istenmiş olsaydı, bu çağrıya çabucak cevap verip giderlerdi. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İkinci­sine göre, sonra onlardan şirk koşmaları istenseydi, çabucak bu isteği yeri­ne getirirlerdi. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

"Bu hususta geçirecekleri az bir süre müstesna." Yani küfre saptıktan sonra Medine'de ancak az bir süre kalabilecekler ve sonradan helak olacak­lardı. Bu açıklamayı es-Süddî, el-Kuteybî, el-Hasen ve el-Ferra yapmıştır.

Müfessirlerin çoğunluğu ise şöyle demişlerdir: Şirk fitnesinden çok az bir süre dışında uzak kalmazlar ve hemen şirke yapılan daveti çabucak, hızlıca. kabul ederlerdi. Buna sebeb ise niyetlerinin zayıflığı, münafıklıklarının ile­ri derecede oluşudur. Eğer Ahzab aralarına girip birbirlerine karışacak olur­larsa, hiç şüphesiz açıktan açığa küfürlerini izhar ederler. [62]

15. Halbuki onlar, andolsun ki, bundan önce yüz çevirmemek üze­re Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise sorulur.

"Halbuki onlar andolsun ki bundan" yani Bedirden sonra ve Hendek gazvesinden "önce yüz çevirmemek üzere Allah'a söz vermişlerdi." Kata-de dedi ki: Bununla kastedilen şudur: Bedir'e katılmamışlar, fakat Bedir'e ka­tılanlara yüce Allah'ın zafer ve ihsanlarda bulunduğunu gördüklerinde: Eğer Allah'ın izniyle bir savaşa katılacak olursak, hiç şüphesiz fevkalade çarpışa­cağız, demişlerdi.

Yezid b. Rûmân dedi ki: Bunlar Hariseoğullarıdır. Uhud günü Selimeoğul-lanyla birlikte geri çekilmek istemişlerdi. Haklarında bilinen buyruklar na­zil olunca, yüce Allah'a benzeri bir işi yapmayacaklarına dair söz verdiler. İş­te yüce Allah onlara kendi kendilerine vermiş oldukları sözü böylece hatır­latmış olmaktadır.

"Allah'a verilen söz ise sorulur." Bundan dolayı sorumluluk vardır. Mu-katil ile el-Kelbî dediler ki: Sözü edilen bu şahıslar Peygamber (sav)'a Aka­be gecesinde bey'atte bulunan ve şu sözleri söyleyen kimselerdir: Kendin için de, Rabbin için de dilediğin şartı koş. Peygamber de şöyle buyurmuştu: "Rab-bim için yalnız O'na ibadet edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart ko­şuyorum. Kendim için de hanımlarınızı, mallarınızı ve çocuklarınızı korudu­ğunuz gibi beni korumanızı şart koşuyorum." Bunun üzerine: Ey Allah'ın Pey­gamberi! Biz bunu yapacak olursak, bizim için ne vardır? Şöyle buyurdu: "Dünyada Allah'ın yardımı ve zafer, âhirette ise cennet vardır." İşte yüce Al­lah'ın: "Allah'a verilen söz ise sorulur" buyruğu buna işarettir. Yani muhak­kak yüce Allah kıyamet gününde onları bu sözleri dolayısıyla (yerine geti­rip getirmemeleri bakımından) sorumlu tutacaktır. [63]

16. De ki: "Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, ka­çışın size asla faydası olmaz. O takdirde de ancak pek az fayda­landırılırsınız."

"De ki: Eğer siz ölümden yahut öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçışın si­ze asla faydası olmaz." Yani eceli gelen ölür veya öldürülür, kaçışın fayda­sı yoktur.

"O takdirde de ancak pek az faydalandırılırsınız." Yani kaçıştan sonra ecelleriniz sona erinceye kadar dünyada elde edeceğiniz fayda pek azdır. Esa­sen gelecek olan herşey yakın demektir.

es-Sâcî, Yakub el-Hadremî'den, "O takdirde de ancak pek az faydalandırılırlar" şeklinde (muhatab te'si yerine) "ya" ile okumuştur. Ba­zı rivayetlerde ise; şeklinde; dolayısıyla nasb ile gelmiştir. Ref ile okunması ise; anlamındadır. de amel etmemiş olur (mulğa). Bununla birlikte amel ettirilmesi de caizdir. Ondan önce "vav" ile "fe" harflerinin bulunması halinde hükmü budur. Şayet başta gelecek olur­sa, o vakit bu edat dolayısıyla (muzari fiil) nasb edilir ve: "O tak­dirde ben de sana ikram ederim" denilir. [64]

17. De ki: "Hakkınızda bir fenalık dilerse yahut sizin için bir rah­met murad ederse, sizi Allah'a karşı kim koruyabilir?" Onlar ken­dileri için Allah'tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.

"De ki: Hakkınızda bir fenalık" helak ediş "dilerse yahut sizin için bir rahmet" hayır, yardım, zafer ve afiyet "murad ederse, sizi Allah'a karşı kim

koruyabilir?" O'nun hakkınızda dilediğini uygulamasına kim engel olabilir?

"Onlar kendileri için Allah'tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamaz­lar." Ne bir yakınları onlara fayda sağlayabilir, ne de bir yardımcı onlara yar­dım edebilir. [65]

18. İçinizden engelleyenleri ve kardeşlerine: "Yanımıza gelin" di­yenleri Allah elbette bilir. Zaten bunlar ancak pek az savaşırlar.

"İçinizden engelleyenleri" aranızdan itiraz edenleri "...Allah elbette bi­lir." Bunlar Peygamber (sav)'a karşı engelleyici bir tutum takınıyorlardı.

(Burada "engelleyenler" anlamı verilen kelime); "Beni bu iş­ten engelledi, alıkoydu" tabirinden türetilmiştir. "Çokça engelledi" an­lamındadır. (Âyet-i kerîmede lafız bu kiptendir).

"Ve kardeşlerine yanımıza gelin diyenleri" buyruğundaki: "Ya­nımıza gelin" kullanımı Hicazlıların söyleyişidir. Başkaları ise çoğul için: kadın için de: derler. Çünkü uyarmak maksadı ile kullanılan: ye ilave edilmiş, sonra da hafifletmek maksadıyla (he'den sonraki) "elif" hazfedilmiş ve fetha üzerine bina edilmiştir. Bunda ne esrelik, ne de ötrelik caiz değildir. Çünkü bunun çekimi yapılmaz, "Bana gel" demek­tir.

Bu kabilden olanlar iki kesim idiler. Yani aranızdan savaşa gitmekten alı­koyan ve engelleyen kimseler vardır.

"Engellemek ve alıkoymak" anlamındadır. Aynı anlamda olmak üzere: "Onu engelledi, engeller" denilir.

Mukatil dedi ki: Bunlar Abdullah b. Ubeyy ve münafık arkadaşlarıdır.

"Kardeşlerine yanımıza gelin diyenler"in kimlikleri hususunda üç gö­rüş vardır:

1- Bunlar münafık