RÛM SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Sûre, 17. ayeti müstesna, Mekki’dir.
Bu ayet ise Medeni'dir.
Sûrenin ayetten altmıştır.
Sûre, Inşikak Sûresi’nden sonra nazil olmuştur
.
"Elif. Lâm, Mim. Edna'l-arz'da yerde Rumlar mağlub oldu. Onlar, bu yenilmelerinden sonra, birkaç yıl içinde galib gelecekler." (Rum, 1-3)
Münasebet ve Nüzul
Bu sûrenin, kendinden önceki sûreyle ilgi ve münasebetinin izahı ile, sebeb-i jiü de ortaya çıkacaktır. Biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak bir önceki sûrede, "Ehl-i ile en güzel bir şekilde mücâdele edin" (Ank*>ot, 46) buyurup, müşriklerle »leyi de, "Onlar, sağır, dilsiz ve kördürler Artık onlar akledemezler" (Bak«rt, ayetinde de beyan ettiği gibi, onları akılsız kabul ederek sürdürüp, ehl-i kitab da, de, bizim de ilahımız tektir" (Ankebût, 46) ayetinde beyan edildiği gibi, İlah -unda Hz. Muhammed (s.a.s)'e muvafakat edip, söylediği pek çok şeyde onu edip, bundan da öteye, "Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler O'na inanırlar" t. 47) ayetinde de bildirildiği gibi, pekçoğu O'na iman edince, müşrikler ehl-i kızmışlar ve onlara başvurmayı bırakmışlardır. Halbuki müşrikler, pek çok la ehl-i kitaba danışıyorlardı. Farslı mecûsîlerle savaştıklarında talih ehl-i kitab ■•yhine dönünce, müşrikler buna sevindiler. İşte Allah Teâlâ, galibiyetin haklılığı ıediğini, aksine Allah'ın sevdikleri kimselerin mükâfaatını artırmak istediğinde onlara belâ verip, düşmanlarını onlara musallat kıldığını, bazan da ahlret günü frimezden önce, yine âhiret için, büyük azabı değilde, peşin dünya azabını onlar pn tercih edeceğini göstermek İçin işte bu ayetlerini indirdi.
Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: [1]
Huruf-u Mukattaa
Bu sûrenin hurûf-u mukattaa ile başlamasının hikmeti nedir?
Cevap: Daha önce, huruf-u hecft ile başlayan sûrelerin evvellerinde, bu sûre ile Ankebût sûresinde zikrettiğimiz o iki sûre hariç, -ki biz o iki sûre ile ilgili hikmeti orada anlatmıştık-, meselâ (Bakara, 1) (A’raf 1) (Secde,1) (Fussilet,1)gibi, ya kitab, ya tenzîre ya Kur'ân zikredilmiştir. Bu sûrelerde, hep mucize olan şeyler zikredilmiştir. Ankebût sûresinde de izah edildiği gibi, bu sûrelerin başlarına bu harfler getirilmiştir. Bu sûrenin başında da bir mucizeden bahsedilmektedir. Bu da, gaybtan (istikbalden) haber vermedir. Dolayısıyla dinleyen uyansın, onu bûtûn kalbiyle dinlemeye yönetsin, böylece de o mucize kendisine söylensin ve zihninde yer etsin diye, başına, manası bilinmeyen harfler getirilmiştir. [2]
Edna'l-arz
Allah Teâlâ, Arap toprakları manasında, "Arapların diyarına en yakın yerde" buyurmuştur. Çünkü "Arz" kelimesinin başındaki elif-lâm marifelik (belli bir yer manası) ifade eder. Araplarca belli ve malum olan yer ise, kendi toprakları ve yurtlarıdırcümlesinden sonra gelen cümlesi aynı şeyi ifade ettiği halde, ayrıca demenin hikmeti nedir? Biz deriz ki: Bunun hikmeti, kudreti anlatmaktır Bunu şöyle izah edebiliriz: Bu iş, Allah'ın emriyle olan bir İştir. Çünkü gâlib geldikten sonra mağlub olanlar ancak güçsüzlerdir. Binâenaleyh eğer onların galibiyetleri, kendi saltanatlarından ötürü olmuş olsaydı, mağlubiyetlerinden önce gâlib olmaları gerekirdi. Binâenaleyh onlar mağlub olduktan sonra gâlib geldiklerine göre bu, bu işin Allah'ın emriyle olduğuna delâlet eder. İşte bundan ötürü kendi güçsüzlükleri üzerinde tefekkür etsinler ve bu işin orduları sayesinde değil Allah'ın emriyle olduğunu hatırlasınlar diye, "bu yenilmelerinden sonra..." ifadesi zikredilmiştir.
Hak Teatâ'nın,"Arapların diyarına en yakın yerde" tabiri alabildiğine güçsüz olduklarına işaret etmek için getirilmiştir, yani, "Onların güçsüzlükleri, düşmanlarının Hicaz yoluna (topraklarına) kadar ulaşıp, onlar beldelerinde iken, onlara gelip kırıp geçirme noktasına varmıştır. Sonra galip geldiler, tft Medayin'e ulaştılar ve orada Rûmiyye (kalesini) kurdular, böylece bunca zaaftan sonra bu parlak zafere kavuşmalarının, sırf Allah'ın yardtmı ile olduğu ortaya çıktı[3].
Kısmî Mübhemliğin Hikmeti
Cenâbn Hak, "birkaç yıl içinde" buyurmuştur. Bu bir kaç yılın, üç yıl ile on yıl arası bir müddet olduğu
ileri sürülmüştür. Mucizenin o vakti belirleme yönünde meydana gelmesi, daha tam oluşu ifade ettiği halde,
Cenâb-ı Hak, o vakti müphem bırakmış, net olarak belirtmemiştir, niçin?
Cevap: Bunun senesi, ayı, günü ve saat) bütün bunlar, Allah katında malumdu, bunları Peygamberine açıklamıştı. Fakat O'na, bunu diğer insanlara açıklaması hususunda müsâade etmedi. Çünkü kâfirler, inada idiler. Uzak beldelerde meydana gelen hadiselerin, İnkarı mümkün olmayacak bir biçimde meydana geldiği malumdur. Fakat bunun vakti hususunda ihtilaf edilmesi mümkündür. Inadcı ve cedetei kimsenin, sözünde bir tenakuz meydana gelmesi için, vuku bulmazdan Önce, hâdisenin vukuu konusunda boş söze dalması, ileri geri konuşması da mümkündür. Bu ayet nazil afcnca, Hz. Ebu Bekir, Rum'un gâlib geleceğini (kâfirlere) söylemiş, Ubeyy b. Halef «• diğer kâfirler de bunu yadırgamış, uzak bir ihtimal görmüşler. Hz. Ebu Bekir ile itfaya gidip, üç seneye kadar bu işin olması hâlinde, on deve üzerinde bahse totaşm uslardı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ebu Bekir'e £* i öçten ona kadar sayılan ifade eder. Dolayısıyla sen ona karşı, hem in sayısını, hem zamanın (yılların) sayısını artır" buyurdu. Böylece Hz. Ebu Bettir (r.a) ile, Ubeyy b. Halef develerin sayısını yüze, zamanı da yedi seneye çAardtlar ki bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Rumların gâlib olma vaktini bildiğini gösterir.
“Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. O gün mü'minler sevinecekler.”
(Rum, 4).
Allah Teâlâ sonra, "Önünde de sonunda da emir Allah'ındır" buyurmuştur. Bu, GâJibiyyetten önce de sonra da veya bu müddetten önoe de sonra da, yani eğer Cenâb-ı Hak onların bu müddetten önce galip gelmelerini istemişse, galip gelirler; E$er Cenâb-ı Hak onların gâlib olmasını istemişse, onlar onlara bıd-ı sininden sonra gtfb gelirler" demektir. Bu müddetin, bu şekilde takdir edilişi, bir acziyetin ifadesi aeğıi, aksine bu geçerli ve tesirli bir ilaht İrâdenin mevcudiyetini gösterir.
Ayetteki, İfadeleri, izafetten kesildikleri için, zamme üzere mebnî « \ nmıslardır. Çünkü zamme dışındaki iki hareke yani fetha ve kesre, bu iki kelimeye dahil olan nasb ve cer hali ile karışır. Meselâ nasb, demen de; cer ise, demende olduğu gibidir. Dolayısıyla i'rab bakımından yani -nerfû olma bakımından, bu iki şeyin misli kendisine dâhil olmadıkları için, bu iki kelime zamme üzerine mebnî kılınmışlardır.
Cenâb-ı Hak "Ogün mü'minler sevinecekler"buyurmuştur. 3u ifadeye, "Tıpkı müşriklerin Farslılann Rum'a gâlib gelişine sevinmeleri gibi, -O'minler de Rum'un Fars'a gâlib gelmesiyle sevinmişlerdir" manası verilmiştir. Ama aoğrusu, mü'minler, kendileri, müşriklere gâlib geldikleri için sevinmişlerdir. Zira Rumların gâlib gelmeleri, müslumanların Bedir'de müşriklere gâlib geldiği güne -asHamiştir. Eğer ayetin muradı, bir önceki manadaki gibi olsaydı, bu uygun düşmezdi. Çünkü henüz o günde, mü'minlere, Rumların gâlib geldiği, Farslılan kılıçtan geçirdiği - aDeri ulaşmamıştır. Dolayısıyla mü'minlerin bu husustaki sevinçleri o günden, daha sonra olmuştur. [4]
Allah Vaadinden Caymaz
"Allah'ın yardımıyla, kimi dilerse ona yardım eder. O, aziz ve rahimdir. Allah bunu kesin olarak vaadetti. Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. Onlar bu dünya hayatından, bîr dış görünüşü bilirler.
Ahiretten ise onlar gafillerin tâ kendileridir." (Rum, 5-7).
Cenâb-ı Hak, ifadesinde, masdarı fiilden Önce zikretmiş, "Allah seni yardımıyla destekledi" (Entaı, 62) ayetinde ise, fiiti "ya/dım" masdarından önce getirmiştir. Çünkü bu ayette murad, yardımın ondan Allah'ın elinde olduğunu, o isterse yardım edeceğini, o istemezse yardım etmeyeceğini beyan etmektir, yoksa, yardımın bizzat kendisini, meydana geleceğini haber vermek değildir. Enfâl süresindeki ayetten murad ise, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olan nimetini ortaya koymaktır. Çûnkû Allah O'na bilfiil yardım etmiştir. O halde orada maksad, bu "yardım" fiilinin bizzat kendisi ve tahakkukudur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak orada önce, fiili zikretmiş, sonra da bu fiilin kaynağının Kendi katında olduğunu beyan etmiştir. Burada maksad ise, bu kaynağın ancak Allah katında olduğunu, Allah isterse, bunu yapacağını beyân etmektir. Dolayısıyla burada masdarı fiilden önce zikretmiştir.
Hak Teâlâ daha sonra, "O, azîz ve rahtmdir" buyurup, bu iki ismini zikretmiştir. Çünkü eğer O, sevdiklerine yardım etmez, aksine onlara düşmanlarını musallat kılarsa, bu O'nun azîz oluşundan ve hicbirşeye muhtaç olmayışından ötürüdür. Yok eğer sevdiklerine yardım ederse, bu da O'nun ona rahmetinden ötürüdür. Yahut şöyle diyebiliriz: Allah'ın, sevdiği kimselere yardım etmesi azîz oluşundan, düşmandan müstağni oluşundan ve sevdiklerine rahmetinden dolayıdır. Eğer O, sevdiklerine yardım etmezse, bu da yine O'nun izzetinden, sevenlere ihtiyacı olmayışından ve rahmetinin, sevdiklerine âhlrette ulaşacağından ötürüdür.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, buyurmuştur. Bu, "Onlar gâlib geleceklerdir. Bunu Allah onlara va'detmiştir. Allah va'dinden dönmez. "Fakat İnsanların çoğu bilmezler" yani, O'nun va'dini ve va'dinden caymayacağını bilmezler" demektir.
Daha sonra Allah Teâlâ, "Onlar bu dünya hayatından, bir dış görünüşü bilirler"yani, "Onların ilimleri, dünyaya mahsustur. Hem sonra onlar dünyayı da olduğu gibi bilemezler. Çünkü onlar dünyanın ancak dış yüzünü, zahirini sinler. 8u zahir de, dünyanın lezzetleri ve eğlenceleridir. Ama dünyanın iç yüzünü >«r
Hilkat Boşuna Değil
"Kendileri hakkında, iyiden iyiye düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri hak ile ve belli bir müddetin dolmasına sebeb olmaktan başka bir sebeble yaratmamıştır. Hakikaten insanlardan çoğu
Rablerine kavuşmayı cidden inkâr edicilerdir." (Rum, 8).
Cenâb-ı Hak, "Kendileri hakkında, iyiden iyiye düşünmediler mi?" buyurmuştur. ırden, "Fakat insanların ekserisi bilmezler" (Rum, 8) ayetinde bildirildiği üzere, ı'ın va'dini ve va'dinden caymayacağını inkâr ettikleri için, Allah'ı inkâr; ve yine 'Âhiretten ise onlar, gafillerin tâ kendileridir" (Rum, 7) ayetinde bildirildiği Özere, inkâr sudur edince, Cenâb-ı Hak, onların bu gafletlerinin ve bilmeyişlerinin Kendi ile olduğunu beyan buyurmuştur. Aksi halde, hatırlama sebepleri mevcut olup, da onların bizzat kendi varlıklarıdır. Şayet onlar o varlıkları ve nefisleri üzerinde iyiye tefekkür edecek olsalardı, Allah'ın bildiğini anlar ve haşri tasdik ederlerdi. [6]
İnsan Kendi Bedenini Düşünsün
Allah'ın birliğini anlamaları hususuna gelince, Allah'ın onları en güzel biçimde f ıüniş olmasından dolayıdır. Biz onların yaratılışlarının güzelliğine dair, onların -^iyonda bir cüz'ünü ele alalım: Allah, insanda, diğer uzuvların güç ve kuvvet elde «dabilmeleri için gıdaları hazmeden bir mide yaratmıştır. O midenin birisi, yiyeceklerin yrrne$\, diğeri de çıkması için olan iki deliği vardır. O mideye yiyecekler girdiğinde, tfger delik kendisinden hiçbir zerrenin çıkmayacağı ve sızmayacağı bir biçimde «apanır. Ve o yiyecekleri, elverişli ve yarayışlı bir hale gelinceye kadar bir şey orada Mr. Daha sonra ise, o yiyecekler diğer delikten çıkıverir. Cenâb-ı Hak, midenin tıpkı kendisiyle o şeylerin süzülüp safiaşttğı süzgeç gibi, ince fakat sert damarlar ve delikler yaratmıştır. Böylece o süzgeçten, saf ve temiz olanları (kara) ciğere iner, tortusu da, çıkışa yönelik olan ve midenin altında yaratılmış olan bağırsaklara dökülür. Ciğere giden, mezkûr o damarlara İbranice'de, ei-Mâsârîkâ adı verilir. Ibranice, genelde, Arapça'nın bozulmuş bir şeklidir. Nitekim meselâ, Musa (a.s)'ya, Mîşâ; İlâh'a da îl denilir, vs. O halde masarîka'nın manası, ciğerin ihtiva edip, kendisini başka bir olgunluğa ulaştırdığı şeydir. Ki, bu mideden ciğere yönelen gıda ile birlikte, (o gıdanın) incelmesi ve adı geçen ince (kılcal) damarlara geçebilmesi için, fazladan bir sıvı da bulunur. Halbuki, ciğerin bu suya ihtiyacı yoktur. Böylece orada, bu su ayrılır; ciğer kabarcıkları tarafından böbreğe dökülür. Ki kendisiyle, böbreğin vs. şeylerin gıdalanması için, bu sıvıda hafifçe de bir kan vardır. Böylece süzülmüş olan saf kan ciğerden çıkar ve ana damarlara dökülür. Sonra bu ana damarlar kanallara, kanallar tali damarlara, taii damarlar da bir alt derecedeki damarlara, bunlar da kılcal damarlara ayrılır ve böylece, işte bu sayede o kan, bedenin tamamına dağılmış olur. İşte bu, insanın yaratılıştndaki tek bir hikmet olup, Allah'ın fâil-i muhtar, kadir, kâmil ve ilmi her şeyi kapsayan bir alim olduğunu bilme hususunda kâfidir. Böyle olan ise, tek olur. Aksi halde, ortağı, Kendisinin irâde ettiğinden başkasını irâde ettiğinde, aciz olur, irâdesini yürütemez.
İnsanın, haşr'e delâlet edişine gelince, bu şöyledir: İnsan, kendisi hakkında iyiden iyiye düşündüğünde, kendisindeki o kuvvetlerin yok olmaya yüz tuttuklarını, cüzlerinin de çözülmeye meylettiğini görür. O halde bu demektir ki, o insan için, ister istemez bir yokluk söz konusudur. Binâenaleyh, şayet o insan için bir başka hayat olmamış olsaydı, o zaman onun, yok olmak için bu şekilde (sapasağlam) yaratılmış olması, abes ve anlamsız olurdu. Cenâb-ı Hak da buna, "Ya sizi boş yere yarattığınım mı sandınız?" (m'm\r\üT\, us) ayetiyle işaret etmiştir ki, bu gayet açıktır. Çünkü, boş ve anlamsız yere bir şeyi yapan kimse, şayet onu muhkem ve sapasağlam yapmaya çalışırsa, buna gülünür. Ama o onu, beka için yaratıp, "tikâsız" (ahiret hayatı olmaksızın) da beka olmadığına göre, ahiret mutlaka var demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, enfusî delilden sonra afakî delili zikretmiş ve "Allah gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri hak ile ve belli bir müddetin dolmasına sebep olmaktan başka bir sebeple yaratmamıştır" buyurmuştur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi, bu göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışının, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine işaret içindir. Ki biz bunu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphe yok ki bunda iman edenler İçin mutlak bir delâlet vardır" (Ankebût,44) ayetinin tefsirinde izah etmiştik.
Ama o izahı, burada da yapacağız. Zira yapılan tekrar, akıl sahipleri için bir takrir ve sağlamlaştırma ifade eder. Şimdi biz diyoruz ki, bu yaratma İşi gerçek bir gaye olduğuna göre, onda bâtıllık (butlan) bulunmamaktadır. O halde bu demektir ki, yer ile gökte bir bozukluk yoktur. Çünkü fasit olan herşey, bâtıldır. Yer İle gökte veya bu yaratmada bozukluk olmadığına göre, yerde ve gökte, birden fazla İlâh yok demektir. Aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın da, "Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'dan başka tanrılar olsaydı onların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti" (Enbiyâ, 22) buyurduğu gibi, orada bir fesad ve bozulma olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve belli bir müddetin dolmasına..." ifadesi de, onların kabul terlemedikleri başka aslı ve esası hatırlatır. [7]
Rabbe Kavuşmayı İnkâr Edenler
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Hakikaten insan-tardan çoğu Rabbine kavuşmayı cidden inkâr edicilerdir" buyurmuştur. Yani, "Onlar, bu hayattan sonra, mutlaka bir kavuşma (likâ)'nın veya mutluluk ya da bedbahtlık içinde sürüp gidecek bir bekanın olduğunu bilemezler" demektir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır. [8]
Üslup Değişikliği
Cenab-ı Hak burada, enfusî delilleri afakî delillerden; "Gerek afakta gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara
göstereceğiz" (Fuuiı*, 53) ayetinde de afakî delilleri önce getirmiştir. Çünkü, bir şey anlatmaya çalışan, bir şey ifade «■iğinde onu, tercih ettiği yeni bir tarz .üzere getirir. Binâenaleyh, şayet onu, dinleyen ve yararlanmaya çalışan dinleyici anlarsa, ne âlâ. Aksi halde onu bir Öncekinden daha açık bir şekilde ele alır ve üslûbunu, derece derece netleştirin.. İstifade etmek ■leyene gelince o da, ilk önce en açık olanı anlar, daha sonra, anlayamadığı o daha kapalı şeyi anlamaya doğru yönelir, ona terakkî eder, böylece de en son olarak zkredilen daha açığı anladıktan sonra onu, yani o kapalı olan manayı anlar. O halde :■_ demektir ki, ifade etmeye çalışan kimse tarafından en son olarak zikredilen şey, drteyici nezdinde, ilk önce anlaşılandır.
Bu iyice bilinince, biz şimdi diyoruz ki, buradaki fiil, dinleyenlere nisbet edilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kendileri hakkında, iyiden iyiye düşünmediler mi?" buyurmuştur. Yani, "ilkin anlayıp da, bundan sonra, ikinci sırada anlayacakları şeye yönelmedikleri şeyler hususunda..." demektir. Ama, (Fumhm,53) ayetinde iş, duyurana, ■Mana nisbet edilmiştir. Böylece de o, ilk önce afakî delilleri zikretmiştir. Eğer onlar Dunu anlayamazlarsa, sıra enfusî delillere gelir. Çünkü insan, enfusî delillerden gaflet •demez. Bu sıra, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, ayakta iken, otururken, yanlan üstünde âten, Allah'ı hatırlayıp anarlar." Yani, onlar Allah'ı, diğer haller hususunda enfusî defterle bilirler. Ve afakî delillerle de, "Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler" w ImrAn, 191) ayetinde de gözetilimiştir. [9]
Hak İle Yaratma
".. .Hak ile yaratma" işinin, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine delâlet etmesinin yönü, açıktır. Ama bunun, haşr'e delâlet etmesi ciheti nasıl izah edilebilir?
Cevap: Gökleri harap etmesi tahakkuku, akıl ile bilinmez; tkâ ile ancak bunun mümkün olduğu bilinir. Ama bilfiil tahakkuk edeceği İse, ancak nakil ile bilinir. Çünkü Allah Teâiâ, cennet ve cehennemi yarattıktan sonra, ebedî tattığı gibi, sonradan var olan şeyleri de, ebedî kılmaya kadirdir. Halbuki yaratma 9i, yok olmanın mümkün olduğunun delilidir. Çünkü yaratılmış olan şeyin, kıdemi v^dîm, ezelî ve ebedî oluşu) vâcib değildir. Binâenaleyh bunun yokluğu söz konusu olabilir. O halde muhbir-i sadık (Allah Teâlâ ve Peygamber) bir şeyin mümkün olduğunu haber vermişse, insana düşen, onu tasdik etmek ve boyun eğmektir. Bir de, âlemin yaratılması hak ile olunca, bu hayattan sonra, sona ermeyen diğer bir hayatın olmast gerekir. Çünkü bu hayat, Cenâb-ı Hakk'ın da, 'Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir" (Ankebût, 64» ayetiyle beyan ettiği gibi, ancak bir oyun ve eğlencedir. Halbuki, göklerin ve yerin, bir oyun ve eğlence olsun diye yaratılması abes ve anlamsızdır. Abes ise, hak değildir! O halde, gökler ve yer hak ile yaratılmış olduğuna göre, bundan sonra mutlaka bir hayatın bulunması gerekir. [10]
Farklı Anlatım
Cenâb-ı Hak burada, "Hakikaten insanlardan çoğu..." buyurmuş, bundan önceki ayette de, "Fakat insanların ekserisi..."(Hum,e) buyurmuştur. Niçin?
Cevap: Çünkü bundan önce bu iki asla (Cenâb-ı Hakk'ın birliği ve haşr) dair bir delil zikredilmemiştir. Burada ise Cenâb-ı Hak, açık deliller ve göz alıcı burhanlar zikretmiştir. Delilden sonra olacak imanın, delilden önceki imandan daha kuvvetli olacağında şüphe yoktur. O halde, delillerden sonra, bu "ekseriyyef'ten bir topluluğun mutlaka iman etmesi gerekir. Binâenaleyh, o ekser (sayıca), artık o eskiden olduğu gibi kalmamıştır. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak, delil getirdikten sonra, "...çoğu..."; delilden önce ise, "...insanların ekserisi..." demiştir. Kendisinden gafil olmantn mümkün olmadığı delilden ve mümkün olsa dahi, gaflet etmenin vuku olmayacağı delilden sonra -ki bu gökler ve yerlerdir. Çünkü, insanın, üzerindeki semâdan ve altındaki yerden habersiz olması akıldan uzak bir şeydir-, kendisinden gafil olunabilecek şeyi zikretmiştir ki, bu da onlarla ilgili darb-ı mesellerin hal ve durumlarının nakledilmesidir. [11]
İbret İçin Seyahat
"Onlar yerde gezip de kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nice olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kuvvetçe kendilerinden daha şiddetli idiler. Toprağı, ak-üst etmişler, onu bunların imâr ettiklerinden daha çok İmâr etmişlerdir. Peygamberleri onlara da nice açık hüccetler getirmişlerdi. Demek, onlara Allah zulüm etmiyordu, fakat kendilerine bizzat kendileri zulmediyorlardı"
(Rum, 9).
Cenâfcn Hak, önceki iki delilde "görmediler mi?" tabirini kullanmış, ama "gezmediler mi?" dememiştir. Çünkü 'orada, kişinin bizzat kendisinin gezip dolaşmasına ihtiyaç yoktur. Burada ise, "yerde gezip... de bakmadılar mı?" buyurmuş, onları, emsallerinin halleriyle ve yaptıklarının vebdlleriyle alâkalı olarak zikretmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunların helak olmaya daha çok müstehak okluklarını bildirmiştir. Zira, kendilerinden Önce yaşamış olan Ad ve Semûd kavimleri, bunlardan daha kuvvetli idiler ama kuvvetleri kendilerine fayda vermedi. Yine onlar, gerek mal gerekse ömür bakımından daha ileri idiler. Fakat, onların malları ve kaleleri, başlarına gelen o helake mâni olamadı.
Bit ki, insan şu üç şeye itimâd eder: Kendisindeki bedeni kuvvete ve destekçilerine. Zira bir şeye müdahale, bunlar sayesinde olur. Mâlî kuvvete. Zira bir şeye müdahale etmeye hazırlanmak bu sayede mümkün olur. Çözülme, gevşeme ve zayıflama esnasında, kendisine yaslanacağı, dayanacağı, arka kuvveti. Ki bunlar, kaleler ve sığınaklardır. İşte bu cümleden olarak Cenâb-ı Hak, "Onlar, beden bakımından sizlerden daha kuvvetli idiler. Mal bakımından daha ileriydiler. Çünkü onlar, yeryüzünü sürüp, ekip biçiyorlardı... -Bakara süresindeki, "Yeri süren bir sığır..." ifadesindeki bir (Ayet, 71) ve yine bu kökten dolayı, öküze sevr denilmiştir-Halbuki, sizler, çiftçilikle uğraşmıyorsunuz. Bu demektir ki, o halde onların mallan, (emvâl-i zahireleri) daha çoktu. Ve onların, mamur yerleri daha fazlaydı. Çünkü onların binaları yüksek yüksek idi. Kaleleri ise, iyice sağlam idi. Halbuki Mekkelilerin mamur yerleri bile önemsizdi. Sonra onlara peygamberleri mucizeler getirmiş, emirler vermiş ve yasaklar koymuşlardı. Ama, kavimleri onları yalanlayınca da, helak olmuşlardı. O halde, (onlara nisbetle) sizin durumunuz nasıl olacaktır...?" demek istemiştir.
Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Allah onları mükellef tutmakla, onlara zulmetmemlştir. Çünkü teklif, kıymetli ve güzel birşey olup, onun için de ancak güzel ve şerefli bir mahal seçilir. Ancak ne var ki onlar, nefislerini adi şeylere yöneltip orada harcadıkları için, böylece kendilerine zulmetmişlerdir. Bu adi yerler de, putlara tapmak, İblise tabi olmaktır" demektir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, mükellef tutmak suretiyle onları, yaratılışlarına uygun yere koymuştur. Ki bu da, onların kazanç sağlamaları demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak sanki, "Ben sizi, siz benden kazanasınız diye yarattım; yoksa, benim sizden kazanmam sözkonusu değil" buyurmuştur. İnsanın yaratılış gayesine uygun olarak konulması, zulüm değildir. Ama onlar, kendilerini hüsran ve ziyan mahallerine koymuşlardır. Halbuki bu onları sırf kazançlı olmak için, kâr elde etmek için yaratılmışlardı. O halde onlar, bu demektir ki, zalimdirler. Bizim bu sözümüz her ne kadar, dış görünüşüyle, Mu'tezlte'nin sözüne benziyor ise de, ancak iman, ehl-i sünnetin bunu nasıl söylediğini bilir. Kİ bu da şudur Bu koyma işi, Allah'ın meşîeti ve İradesiyledir. Ancak ne var ki bu, onların kendilerinden kaynaklanmış ve onlara nisbet edilmiştir. [12]
Kötülerin Cezası
"Sonra kötülük edenlerin akibeti en kötü ceza oldu. Çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini yalanlamışlardı. Onları eğlenceye alıyorlardı."
(Rum, 10).
Bu, tıpkı, "İyi iş, güzel amel yapanlara daha güze! iyilik vardır" (Yunus. 16) ayeti gibidir. İfadesinin takdirinin, şeklinde olduğu ileri sürülmüştür. Yani, "İşte onların böyle bir netice elde etmeleri, yalanlamaları sebebiyledir" demektir. Bunun manasının, "kötülük eden ve yalanlayanlar..." şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre ayetteki kelimesi, kelimesinin bir tefsiri olmuş olur. Bu ayette şöyle birkaç incelik bulunmaktadır:
1) Cenâb-ı Hak, iyilikte bulunan ve iyi amel edenler hakkında, (Yum», 26) buyurmuş, kötülük edenler hakkında da, "Sonra kötülük edenlerin akibeti en kötü ceza oldu" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, mü'minler hakkında cennetin onlar İçin ve dolaysız olarak olduğuna işaret için böyle buyurmuştur. Çünkü, el-hüsnâ, cennetin; es-sua da, cehennemin adıdır. Binâenaleyh, cennet mü'minler için olup, o doğrudan doğruya onlara verilince; ve orada, onlar için daima artan ve fazlalaşan bir şey, nimet bulununca, İşte bu da onlar içindir. Çünkü, mülkün aslı, onun meyvesini de gerektirir. O halde cennet, artan ve büyüyen bir şekilde yaratılmış olması itibariyle, iyi davrananlar İçindir. Ama kötülük edenlere gelince, es-süâ, yani cehennem, neticede onların varacakları yerdir.
2) Cenâb-ı Hak, muhsin kullar hakkında bir fazlalıktan (Yunus, 26) bahsetmiş, fakat kötülük yapanlar hakkında böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Çünkü bir kötülüğün cezası, yine dengi olan bir kötülüktür.
3) Cenâb-ı Hak, iyilikte bulunan kimseler hakkında, "O doğru söylediği için, cennet onundur" dememiş ona kötülükte bulunanlar hakkında, "o yalanladığı için cehennem onundur" buyurmuştur. Çünkü iyilikte bulunanlara cennetin verilmesi bir lütuftur. Lütufta bulunanın lütfü herhangi bir sebebe bağlı olmazsa, daha tesirli olur. Ama, kötülükte bulunanların, bir ceza olarak cehenneme atılmaları, adaletin gereğidir. Adil kimse de, o kimseyi, bir sebebe mebnî olarak cezalandırmazsa, bu adalet olmaz. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, onlara azab etmesinin sebebine de yer vermiştir ki, bu onların yalanlamalarını sürdürmeleridir. Ama, verdiği mükafaatın sebebini zikretmemiştir. [13]
İlk Yaratan Diriltir
"Allah tikin mahlûkunu yaratır. Sonra da onu yeniden iade eder. Nihayet hepiniz, ancak O'na döndürüleceksiniz. Kıyametin kopacağı gün günahkârlar, ümitlerini keserek, susacaklardır. Ortaklanndan da, kendilerine şefaatçiler
olmamıştır. Onlar ortaklannı da inkâr edeceklerdir."
(Rum, 11-13).
Cenâb-ı Hak, onların varacakları yerin cehennem olacağını belirtip ve bunda da, yeniden yaratacağına dair bir işaret bulununca^ bu hususu, delilsiz bir İddia olarak bırakmamış ve bunun akabinden, "Allah ilkin mahlûkunu yaratır"
buyurmuştur ki bu, "Kim kudret ve iradesiyle ilkin yaratırsa, yeniden yaratmaktan aciz olmaz. Ancak O'na döndürüleceksiniz" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Kendisine yapılacak o dönüşün ne zaman yapılacağını beyan buyurarak. Kıyametin kopacağı gün, günahkârlar, ümitlerini keserek, susacaklardır. Ortaklarından da, kendilerine şefaatçiler olmamıştır. Onlar ortaklannı da inkâr edeceklerdir" demiştir. Yani, "işte o günde onların iflâsları ortaya çıkar ve ümitsizlikleri tahakkuk eder" demektir. [14]
İblâs
"el-lblâs" kelimesi, şaşkınlıkla içice olan bir ümit kesmedir. Yani, "Kıyamet
Şimdi biz, o mücrimin halini ve bu tür ümitsizliğini şöyle bir misâl ile açıklamaya çalışalım: Bu kimsenin hali, bir bahçe İçinde bulunup da etrafında oyun ve eğlence alanlarının yer aldığı ve yanında da, kendisiyle gururlanıp sevineceği şeyler bulunan oir bahçenin haline benzer. Derken tam o esnada, kendisine doğru bir haberci gelerek, hiç kimsenin reddedemeyeceği, geldiğinde tükrüğünü bile yutma fırsatı vermeyeceği ve kendisine herhangi bir kurtuluş imkânı bırakmayacağı bir düşmanın geleceğini haber verir. Bu durumda onun, bundan kurtulmanın yollarını araması gerekirken, tam o sırada ona bir çocuk, ya da bir deli, "Altında bulunduğun bu agactn :zetliği, altında bulunan kimselerin düşmanlarını def etmesidir" der. O cahil kimse de, o esnada elde ettiği lezzet ve hazları kamilen etde etme pahasına o ağaca güvenerek, o çocuğun sözünü kabut eder. Derken düşman kendisine gelir ve kendisini çepeçevre kuşatır. O düşmanın ona göstereceği o korkunç hallerin ilki ise, o ağacı kökünden söküp çıkarma olur. Böylece de o kimse, hayretler içinde, ümitsizlikler içinde ve herşeye muhtaç olarak kalakalır! Günahkârın dünyadaki durumu da işte böyledir. Çünkü o, nazlarını tamamen tatmine yönelmiştir. Doğru peygamber ona, Allah'ın kendisini cezalandıracağını ve ona, kendisini perişan edecek bir azabın geleceğini haber vermiştir. Ama bu arada, şeytan ve kötülükleri alabildiğine emreden nefs-i emmâre, "Putlar demek olan bu kötülükler ve odunlar, senden her tüıiü kötülüğü men ederler ve sen ölüp de hislerin dumura uğradığında sana şefaatçi olurlar" derler. O da böylece, içinde bulunduğu işle meşgul olur ve azgınlığına devam eder; derken kendisine yürekleri hoplatan o büyük şey, ölüm, kıyamet geliverir ve o kıyametin o kimseye gösterdiği ilk şey de, o putları cehenneme atışı olur. Artık o bu esnada, kurtuluş için hiçbir yol bulamaz bu esnada alabildiğine ümitsizliğe düşer, nerdeyse ümitsizliğin ta kendisi olur (et-İblis). Ki, işte bu hususa Cenâb-ı Hak, "ortaklarından da, kendilerine şefaatçiler olmamıştır. Onlar ortaklarını da inkâr edeceklerdir" ifadesiyle işaret etmiştir. Yani, "onlar, o putları o gün redd edeceklerdir".[15]
İyinin Kötüden Ayrılması
"Kıyametin kopacağı gün, evet o gün, mü'minlerle kâfirler birbirinden ayrılır.Artık iman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçede sürüriçinde olurlar. Ama inkâr edip, ayetlerimizi ve âhirete kavuşmasını yalan sayanlar ise, azabta kalmak üzere, huzura gelmişlerdir."
(Rum, 14-16).
Cenâb-ı Hak o günde olacak, diğer bir hususu daha beyan etmiştir. Bu da mü'minlerle kâfirlerin biribirinden ayrılmalarıdır. Nitekim, bir başka ayetinde, "Bugün ey mücrimler, ayrılın buyurmuştur. Binâenaleyh sanki bu durum, kâfirlerin artık iyice ümitsizliğe düşmelerini müteakip olmuştur. Buna göre kâfirler önce ümitsizliğe düşerler, daha sonra mü'minlerden ayrılırlar. Böylece mü'minler gurubu cennetlik, kâfirler gurubu da cehennemlik kılınırlar. Allah Teâlâ, buradaki "gün" w tekrar etmiştir. Çünkü kıyametin kopması korkunç bir durumdur. Dolayısıyla ■ı Hak, korkutmayı pekiştirmek için bunu tekrar etmiştir. Kıyametin taortcunçluğunu zihinlerde canlı tutmak için, hatibler de hitabelerde hep kıyamet gününden bahsederler.
Allah Teâlâ, bu ayrılışın nasıl olduğunu beyan ederek, "Artık iman edip de sâlih işleyenlere gelince, onlar bir bahçede sürür içinde olurlar." Yani, "Onlar te, her türlü sevinci yaşarlar. "Ama inkâr edip, ayetlerimizi ve âhiret ıasını yalan sayanlar ise, azabta kalmak üzere, hazır edilmişlerdir" yani, r, cehennemden sıvışamazlar. Cehennemin onlara karşı da bir gevşemesi " buyurmuştur. Nitekim bir başka ayette "Onlar, hemezaman ıztnrabtan dolayı fothennemden) çıkmak isteseler, yine içerisine iade edilirler" (Hacc, 22) ve "Bu azab onlardan hafifletilmez" (Zuhruf, 75) buyurulmuştur. [16]
Tefsir ettiğimiz bu ayetlerle ilgili, bir takım incelikleri ihtiva eden, bir kaç mesele
Bazı İncelikler
Cenâb-ı Hak konu aslında mücrimlerle ilgili olmasına rağmen, söze imân edenlerin hâlini anlatarak başlamıştır. Çünkü kâfirin mü'minin sevab elde ettiğini görerek, daha
fazla pişman olması için, kâfire azab verilmezden önce, mû Tinlere mükâfaatları verilir. Eğer önce kâfir cehenneme girdirilmiş olsaydı, wn bu azabta kendisi gibi olduğunu sanardı. İşte böylece Allah Teâlâ, kâfirin ılığını ve azabını artırmak için, işe önce mü'minlere mükâfaat vermeden başlamıştır. [17]
İkinci Mesele
Allah Teâlâ, mü'minlerin amet-i sâiihlerinden bahsetmiş, ama kâfirlerin kötü amellerini burada zikretmem iştir. Çünkü imanın yanısıra amel-i sâlih de, nazar-ı dikkate alınır. Sırf man. derecelerin yükselmesini değil, sadece kurtuluş sağlar, halbuki mü'min, o fttsek dereceye imanı ve ameli salih ile birlikte ulaşır. Kâfire gelince o, sırf küfrü Mbebiyle, cehennemin en alt tabakasındadır. Binâenaleyeh, şayet Cenâb-ı Hak, «afir olup da kötü amel yapanlar azabta hazır tutulacaklardır" demiş olsaydı, o zaman bu azâb, bu iki şeyin kendisinden sudur ettiği kimse için söz konusu olmuş dltoU Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, burada, "Kim İman ederse, kötü amel işlerse" tfyerek, bu iki kısım arasında üçüncü bir kısım zikretmemiştir" denilirse, biz deriz c du kimse, için Mu'tezlle'nin dediği manada olmamak.şartıyla, bu iki makam «asında üçüncü bir makam bulunur. Bu kimse, başlangıçta (kötü amelinden dolayı) azflbtn içindedir, ama devamlı azâb içinde tutulanlardan da değildir. Bu kimse de ahrette, bahçeler ve bağlar içindedir. Ancak ne var ki bu, tamamıyı© sevinci tatmış «.-ıselerden değildir. Bütün bunlar va'd hükmüne göredir. [18]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, birinci ifadede, nekire olarak, "bir bahçe içinde" buyurmuş, ikinci ifadede ise, marife olarak buyurmuştur. Niçin?
Cevap: Bu, o bahçeyi nekre kılmak suretiyle ululamak ve gözde büyütmek içindir. Nitekim Arapça'da, "Falancanın öylesi bir malı ve makamı var ki!" denilir. (Buralarda tenvin, tazim ifade eder). [19]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, birinci ifadede, fiil sigasıyia yuhberun buyurmuş, ama muhberûn dememiştir... Diğer ifadede isim,
isim sigasıyta, buyurmuş, fiil sigasıyia dememiştir. Çünkü fiil sigası teceddüd ifade eder, ikisi ise buna delâlet etmez. O halde bu demektir ki, manası, "Onlara ânbeân, kendisiyle mesrur olacakları şeyler getir, yenilir. Ama kafirlere gelince, onlar o azaba girdiler mi, hep orada hazır tutulurlar" şeklindedir. [20]
İbadet Vakitleri
"Haydi, akşama girerken, sabaha ererken, Allah'ı tenzih ediniz. Göklerde ve yerde, hamd onundur. Gündüzün nihayetinde de. Öyle vaktine vardığınız zaman da, ölüden diriyi, diriden ölüyü o çıkarır. Arzı, ölümünün ardından, o canlandırıyor. İşte siz de, böylece çıkarılacaksınız."
(Rum, 17-19).
Cenâb-ı Hak başlangıçta, "Allah gökleri, yeri ve ikisi arasmdakileri ancak hak ile yaratmıştır" (Rum, a) ifadesiyle azametini beyan edip, sonuçta da, aynı şekilde azametini beyan etmiştir ki bu da, kıyamet gününün kopması, insanların iki guruba ayrılması, böylece bazısına, cennetlikler olarak hükmedilip, -ki onlar bunu hak ettiler, ben ne yapayım- bir kısmının da cehenneme gideceklerine dair hükmedildiği -ki onlar da bunu hak etmişlerdir, ben ne yapayım, benden değil!- zamandır. Cenâb-ı Hak böylece, kendisini her türlü kötülükten tenzîh edilmesini ve her halükârda kendisine hamdedümesi gerektiğini emrederek, "Haydi. Allah'ı tenzih ediniz..." buyurmuştur. Yani, "Allah'ı, alabildiğince tenzih ve teşbih ediniz.." demektir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [21]
Tesbih Kelimesi
Bu mesele, hem "sübhanellâhi" ifadesinin hem lafzı, hem de manası ile ilgilidir. Lafzına gelince bu "teşbih etmek" anlamında olan masdarın ti'tö veznindeki ismidir. Tesbîh etmek işi, Sübhân lafzıyla ifade edilmiş ve bu "sübhân" lafzı, tesbîh etmenin alemi kılınmıştır. Manasına gelince, bazı müfessirler, bu ifadeyle namazın kastedilmiş olduğu ve bunun, "Namaz kılınız" manasında olduğunu ileri «irerek, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetle beş vakit namaza işaret ettiğini söylemişlerdir. Bazrian da, Cenâb-ı Hakk'ın bununla, Kendisini tenzih etmeyi kastettiğini Eylemişlerdir ki, buna göre mana, "Onu noksan sıfatlardan tenzih edip, kemâl laflarıyla tavsif ediniz" şeklinde olur ki bu, en kuvvetli olan görüştür. Bu görüşü mek daha evlâdır. Çünkü bu mâna, birincisini de içine alır. Zira, emredilen ah, kalb ile yapılan tenzihi içine alır ki, bu, kesin inanç demektir. Kesin inancın sıra, lisan ile yapılan tenzihi de içine alır. Ki, bu da güzellikle anmaktır. Ve yine bunların yanısıra erkân ile yapılan herşeyi de içine alır ki, bu da amel-i salihtir. Ktsi, asıl; ikincisi, birincinin; üçüncüsü de ikincinin ürünüdür ve meyvesidir. Çünkü bir şeye inandığında, kalbindekini lisanına aksettirir. O, lisanıyla bunu linde, onun sözündeki doğruluğu, onun hal ve hareketlerinden anlaşılır. O lisan, kalbin tercümanı; uzuvların amelleri de lisanın delil ve burhanlarıdır. Ancak r ki namaz, erkânla yapılan zikri de kalbi ile yapılan kasd ve niyeti de kapsar, bu demektir ki namaz, gerçek manada bir tenzihtir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, "Beni tenzih ediniz" dediğinde bu, tenzih çeşitlerinden bir çeşit olmuş olur. Mutlak manadaki emirler ise, herhangi bir nev'e tahsis edilemez. Binâenaleyh, bu , tenzih sayılabilecek her şeye hamletmek gerekir. O halde bu demektir ki bu , aynı zamanda, namazı da emreden bir ifade olmuş olur. Hem sonra bizim görüşümüz, daha önce geçenlerle de bir münasebet arzetmiş olur. Çünkü Cenâb-ı "iman edip de salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçede sürür içinde (Rum. ıs) buyurarak, en büyük makamın ve en bol ve tam mükâfaatın, iman salih amel işleyenler için olduğunu beyan edince, şöyle demek istemiştir. "Siz au makamın, iman edip salih amel işleyenlere ait olduğunu; imanın, kalb ile yapılan —liı, lisân ile yapılan tevhîd; amel-i salihin de, uzuvlarla yapılan bir şey olduğunu; kMn bunların da birer tenzih ve birer hamd (tahmîd) olduğunu bildiğinize göre, «sübhanellah" "Allah'ı teşbih ediniz" yani, "Sizleri, o bahçelerdeki huzura fBttrecek ve havuzların kenarında oturtacak şeyi yapınız." [22]
Vakitlerin Hikmeti
Allah Teâlâ, "tesbîh etme" emrini bazı vakitlere tahsis etmiştir. Çünkü amellerin en üstünü en devamlı olanıdır. Fakat meleklerin en faziletlisi İse, devamlı olarak tesbihatta
bulunanlardır. Nitekim Cenab-ı Hak, "Onlar gece gündüz m* vermeyerek tesbîh ed/yoWar"(Enbiya,20) buyurmuştur. İnsan, yaşadığı müddetçe, atfın vakitlerini tesbihatla geçiremez. Çünkü o aynı zamanda, yemeye, içmeye, yiyecek-içecek ve binecek şeyleri elde etmeye mecburdur. Dolayısıyla Allah Teâlâ, M, Allah'ı teşbih ettiği zaman sanki hiç ara vermemiş ve gevşeklik göstermemiş sayılacağı vakitlere işaret etmiştir. Bunlar, evvel, son ve ortadır, yani gündüzün gündüzün sonu ve gündüzün ortasıdır. Böylece de, gecenin evvelinde ve da teşbihi emretmiş. Fakat gecenin sonunda teşbihi emretmemiştir. Çünkü jecenin sonunda uyku hâli gâlibtir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, kullarına, uyuyarak •irahat etmeleri lutfunda bulunmuştur. Nitekim O, "Gece uyumanız O'nun ayetlerindendir" (Rum, 23) buyurmuştur. Binâenaleyh kut, gündüzün evvelinde iki teşbih (rek'at) namaz kıldığında, ki bu sadece iki rek'attir, iki saatini teşbihe vermiş gibi hesab edilir. Öyle vaktinde, dört rek'at namaz (farzı) kıldığında, bu dört saat olarak hesâb edilir. Böylece de toplamı altıya ulaşmış olur. O, gündüzün sonunda, yani ikindi vaktinde dört rek'at daha namaz kıldığında, bu da dört saat olarak hesablanır ve toplam, on saata ulaşmış olur. Akşam ve yatsı (farzlarını) da toplam yedi rek'at olarak kıldığında, bu kimse tam on yedi saatini teşbihe ayırmış gibi olur. Bir günden geriye yedi saat kalır. Bu da, gecenin yarısıyla, üçte ikisi arasında kalan zamandır. Çünkü gecenin son üçte ikisi sekiz saattir, yarısı ise altı saattir. İkisinin ortalaması ise yedidir. İşte insan bu kadar bir müddet uyku uyuyacak olsa, bu çok (yeterli) sayılır. Cenâb-ı Hak bu hususa, "Gecenin birazından gayrı (saatlerinde) kalk. Gecenin yarısı miktannca, yahut ondan birazını eksilt. Yahut o yarının üzerine (ilave edip, biraz) arftr" (Müzemmii. 2-4) ayetleriyle işaret etmiştir. Az bir miktarın o yarıya ilâvesi, bir saattir. Böylece bunlar, uykuya sarfedilmiş yedi saat olur. Uyuyan kimseden ise, (mes'ûliyet) kalemi kaldırılmıştır. Buna göre Allah Teâlâ şöyle demek istemiştir: "Kulum, mükellef olduğu tüm vakitleri, Bana teşbih için harcamıştır. Binâenaleyh ey melekler, o kullarım üzerinde, "hasr" (sadece) üslubuyla, "Biz seni hamdinle teşbih ederiz ve seni takdis ederiz" (Bakara, 30) şeklindeki sözünüzle iddia ettiğiniz o üstünlüğünüz kalmamıştır. Aksine insanlar da sizin gibidirler. Öyle ise onların makamı da, sizinki gibi a'la-yı illiyyîn'dedir" demek istemiştir. [23]
Rek'atlardakl Hikmet
Bil ki namazın o vakitlere yerleştirilmiş olmasına rek'atlarımn sayısında, şekillerinin farklı oluşunda üstün hikmetler vardır.
Namazın rek'atlarımn bu sayılarda oluşunun hikmeti, daha evvel de geçtiği gibi bu, insanın onyedi saat uyanık olması ve ona onyedi rek'at namazın farz kılınmasıdır. Ebu Hanife'nin mezhebine göre, ki, o üç rek'at vitir namazının vacib olduğunu ve bunun takvaya daha uygun olduğunu söylemiştir. Biz deriz ki: Bu, insanın az uyuması gerektiği prensibinden hareketle ulaşılan birşeydir. Binâenaleyh kişi, gecenin ancak üçte birinde uyur. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Şüphe yok ki Rabbin, senin, gecenin üçte ikisinden biraz eksik, yansı, üçte biri kadar kıyamda durduğunu biliyor" (Müzzsmmii, 20) ayetinden alınmıştır. Bundan şu anlaşılır: Gecenin üçte ikisinde kıyamda olmak güzeldir ve te'kidli bir müstehabtır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bunun akabinde, "O, bunu sizin sayamayacağınızı (hesab edemeyeceğinizi) bildiği için, sizi bağışladı. Tevbenizi kabul etti" (Mûzzemmiı. 20) buyurmuş ve "tevbe" lafzını zikretmiştir. Eğer durum öyle olursa, o zaman insan, yirmi saat uyanık kalmış oiur ve yirmi rek'at namazla emredilmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelince onun işi, kendisinin de, "Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz" buyurduğu gibi, hiç uyumamak olunca, onun için bütün gece, gündüz gibi kabul edilmiştir. Dolayısıyla ilaveten teheccüd ile de emrolunmuştur. Bu hususa Cenâb-ı Allah, "Gecenin bir kısmında O'na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu teşbih et" (İnsan, 26) buyurarak işaret etmiştir. Bu, "Gecenin tamamı senin için tesbihata ayrılmıştır" demektir. O halde, Hz. Peygamber (s.a.s), yirmi dört saatin hepsinde de tesbihatta bulunuyor demektir ve böylece de, bir göz kırpacak kadar zaman bile, teşbihte gevşeklik göstermeyenlerden, ara vermeyenlerden olmuş olur. [24]
Namaz Vakitlerinin Hikmeti
Namazın, bu belli vakitlerde oluşunun hikmeti de şudur: Biraz önce de geçtiği gibi, bunda, gündüzün başı, ortası ve sonu nazarı dikkate alınmış ve böylece de teşbih (namaz) gündüzün başında ve sonunda meşru kılınmış, geceleyin ise, gündüzün başının ve ortasının nazar-ı dikkate alınması gibi, başı ve ortası nazar-ı dikkate alınmıştır. Çünkü öğle vakti, gündüzün yarısında (ortasında), yatsı vakti ise, gecenin yarısında (ortasındadir). Zira biz, nazar-ı dikkate alınan (esas kabul edilen) gecenin, insanın uyanık olduğu miktar olduğunu açıklamıştık. Bu miktar ise (ortalama) beş saattir. Böylece yatsının vakti, bu miktarın ortasında olmuş olur ki, bu da gecenin üçte biridir. Ebu Hanlfe ise, vitir namazının vacib olduğunu kabul edince, ona göre uyku zamanı dört saat, gece uyanıklık zamanı ise sekiz saat olmuş olur. Son yatsının (vitrin) en son vakti ise, nazar-ı dikkate alınacak bu gecenin ortası olsun diye, dördüncü veya beşinci saattir. Bu da tıpkı, öğlenin gündüzün ortasında olması gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in gecenin gündüz gibi, uykusu da uyanıklık gibi olunca, o şöyle demiştir:
"Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, onlara misvak kullanmalarını ve (tıpkı dört saat gündüzün yarısı olduğu gibi, gecenin yarısı da dört saat olsun diye) "yatsıyı da gecenin yansına bırakmalarını emrederdim".[25]Bunun izahına gelince, bana görünen şudur: Gündüz, zaman olarak oniki saattir. Bu müddet içinde edâ edilen (farz) namazların toplamı ise on rek'attir. Böylece mükellefin üzerinde, gecenin başında edâ edeceği iki rek'at ile, tıpkı gündüzün evvelinin teşbih (namaz) ite başlaması gibi, gecenin başlangıcının da teşbih ile olabilmesi İçin, gece namazlarından bir rek'at daha edâ emesi kalır. Gündüzün tesbihatından olarak başlangıcda edâ edilen iki rekat olunca, gecenin başlangıcında da, gece tesbihatından olarak bir rek'at edâ edilmiş olur. Çünkü gündüzün teşbihleri, gecenin teşbihlerinin katlanması gibi, uzundur (iki mislidir). Çünkü gündüz edâ edilenlerin toplamı on rek'at, gece edâ edilenler ise beş rek'attir. [26]
Sabah - Akşamın Fazileti
Bu, akşam ve sabah yapılan teşbih ve hamdlerin fazileti hakkındadır. Biz, bunların faziletini hem nakil hem akıl
yönünden izah edeceğiz: Nakle gelince, bana, muttaki, hafız, âlim, üstad Abdurrahman b. Abdlllah b. Ulvân,
Haleb'te Hz. Peygamber (s.a.s)'den senedle rivayet ederek, O'nun (a.s), bir sahâbisine şöyle dediğini bana haber verdi: "Uyku vaktinde bin hasene yapmaktan aciz mi kalıyorsun?" Bunun üzerine o sahâbî
durakladı. O zaman Hz. Peygamber (s.a.s), yüz kere "dersen, karşılık sana bin hasene yazılsın "[27] buyurmuştur. Yine aynı zat'ın, Hz.
Peygamber (s.a.s)'den senedle rivayet ederek, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kim her farz namazın peşisıra, on kere "sübhanellah", on kere de "Allahu ekber" derse, cennete girdirilir" dediğini naklettiğini duydum.
Bu hususun, aklen izahı ise şöyledir: Allah Teâlâ'mn, fiillerinden olmayan, ayrılmaz sıfatlan olduğu gibi, fiilinden olan sabit sıfatları da vardır: [28]
Allah'ın Kemal Sıfatları
Birincileri, kemai ve cemâl sıfatları olup, bunların aksi, noksanlıktır. Mükellef, Allah'ı, herşeyi bilen bir "Zat" olduğu için, hiçbirşeyin O'na saklı kalmayacağını anladığında, O'nu cehalet sıfatından tenzih edip, cehaletin zıddı olan vasıflarla tavsif etmiş ofur. Mükellef, O'nu, herşeye kadir olan bir kudret sahibi olduğu için, hiçbirşeyden âciz olmayan bir Zat olarak tanıdığında O'nu acizlik sıfatından tenzih etmiş olur. Mükellef O'nu, herşeyin irade edicisi olduğu için, O'nun mülkünde ancak dilediği şeylerin meydana gelebileceği bir Zat olarak tanıdığında, O'nu bu şekilde tavsif etmiş ve zıddı olan her türlü noksanlıktan tenzih etmiş olur. Mükellefe, ezelî ve ebedî olduğu için O'nun yok olmayacağı hakikati zahir olduğunda, mükellef yine O'nu tenzih etmiş olur. Mükellefçe, O'nun kadim olduğu bilindiği için, varlığından önce yokluğu bulunmayan bir Zat olduğu anlaşılınca, yine o O'nu tenzih etmiş olur. Vâcibü'i-vücûd olup, mekan ve yönlerden beri olduğu için, mükellefçe O'nun araz veya cisim veya mekanlı bir varlık olamayacağı anlaşılınca, mükellef yine O'nu tenzih etmiş olur. Fakat Allah Teâlâ'mn selbî ve izafî sıfatlarını, hiç kimse sayıp dökemez. Bir kimse bu işle uğraşsa, ömrü bu yolda bitse bile, o bunun künhünü idrak edemez, sonuna ulaşamaz. Binâenaleyh bir kimse, O'nun, her türlü noksanlıktan münezzeh olması konusunda, şuurlu olarak, Cenâb-ı Hakk'ı kalbinde hissederek, huzur-u kalb ite, "Sübhanellah (Allah münezzehtir)" dediğinde, işte bu kısa teşbihi yaptığında, bu, onun bu işi ayrıntılı bir tarzda yapmasının yerine geçer. Fakat bir kimse tek başına, Allah'ın münezzeh olduğu konuların her birinde tek tek böyle bir teşbihte bulunmak istese, ömürlerin yetmeyeceği bir işe yeltenmiş olacağında şüpie yoktur. Demek ki, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Bu kulum, ömrü boyunca, hayatta kaldtğı süre, Bana tesbihatta bulunmakla meşgul oldu. Ben, onu hertürlü günahtan temizlemek, ona keramet (şeref) elbiselerini giydirmek ve sonsuz olarak ikâmet edilecek yurtta misafir ederek karşılık vereceğim. Kulumun Beni gündüzün başında, sonunda ve ortasında tenzih etmesi gibi. Ben de, ömrünün başında, yani dünyasında, ömrünün sonunda, yani âhiretinde ve ömrünün ortasında yani haşr zamanına kadar onu kuşatan kabir içinde iken, onu herşeyden temizler ve korurum ve Ben ona yeterim." [29]
Allah'ın Fiilleri
İkincilerine, yani Allah'ın fiil sıfatlarına gelince; insan, Allah'ın gökleri yaratmasına baktığında, göklerin bir nimet ve ikram olduğunu anlar ve "Elhamdülillah" der. Yine insan, güneşin battığını görünce, bunun da bir nimet ve ikram olduğunu anlar, "Elhamdülillah" der. Ay, yıldızlar, yeryüzü ve bitkilerin durumu da böyledir. Dolayısıyla kul bunları gördükçe, yine "Elhamdülillah" der. Fakat insan böyle ayrı ayrı herşeye bakıp böyle hamdedecek ofsa, ömrü buna yetmez. Ama Cenâb-ı Hakk'ın da, "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz"(Nahi, 18) buyurduğu gibi, sayısız bütün o nimetleri insan zihninde toptan düşünüp hepsine birden, "Elhamdülillah" oese, yapacağı böyle toptan bir hamd, onların hepsine mufassal olarak yapılacak hamdin yerine geçer, tşte bu noktada Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Kulum Ömrünü Bana hamdetmekle geçirdi. Ben, Bana şükredene fazlasını va'dettim. Dolayısıyla onun Bana teşbihine karşı, "hüsnâ" (en güzel mükâfaat olan cennet) vardır. Bana hamdine karşı da, bundan daha fazlası vardır."
Sonra insan, Allah'ın sıfatlarına daldığında, bazan aklı O'nu, nimetleri üzerinde düşündükten sonra, Zat'ı hususunda da düşünmeye çağırır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın hakikatine dâir, aklına gelen her hususta kula yakışan, "Allah aklıma gelen şekillerden ve hallerden, daha büyük ve daha yücedir" demesidir. Çünkü İdrâk edilenlerin ve idrak yönlerinin bir sının yoktur. Dolayısıyla bir kimse, ayrıntılı bir şekilde, "Alan şu şu yönlerden, benim idrak ettiğim, bütün bu şeylerden daha yücedir, daha Dûyûktür" deyip dursa, ömrü biter, fakat Allah'ı idrâk ettiğini sandığı şekil ve yönlerin «onu gelmez. Binâenaleyh bir kimse, içinden gelerek, "Allah aklımın kudreti ve idrâkimin takati ile tasavvur edebileceğim herşeyden daha büyüktür" dese, irfan deryasına dalmış olur. Bu hususa "Kişinin idrâki idrâk etmekten âciz olduğunu bilmesi «fraktir" sözüyle işaret edilmiştir. Binâenaleyh aklı başında bir kimsenin, "SübhaneUah, Elhamdülillah, Allahuekber" şeklindeki sözleri, işte bu manaları ifade •dar. Fakat bu sözün, nazar-ı dikkate alınarak (şuurla) söylenmesi şarttır. Bu da, onun cşırrin dilinin ucuyla söylediği değil de, kalbinin derinliklerinden kopup gelen bir söz olmasıdır. [30]
Dördüncü Mesele
Ayetteki, İfadesi, ifadesine atıftır, yani, "Allah'ı akşam, sabah ve yatsıda teşbih ediniz" demektir.Göklerde ve yerde hamd O'nundur" rCnıesi, ma'tûf üe ma'tûfun ileyh arasındaki bir cümle-i i'tirâziyyedir. Burada şöyle incelik vardır: Allah Teâlâ kullarına, kendisini teşbih etmelerini emredince, sanki rina, yaptıkları tesbihatın Allah'a yönelik bir menfaatten ötürü değil, kendi Jerinden ötürü olduğunu, dolayısıyla tesbihatta bulunduklarında, Allah'a hamd ri gerektiğini beyan etmiştir ki bu, ttpkı "Müslüman olduklarını senin başına kakıyorlar. De ki: "Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın." Bilakis sizi imana muvaffak ettiği için Allah'a minnet eder"(Hucurât, 17) ayeti gibidir. [31]
Beşinci Mesele
Allah Teâlâ burada, akşamı sabahtan önce zikretmiş, "O'nu, sabah akşam teşbih edin" (Ahzto, 42) ayetinde ise, sonra zikretmiştir. Çünkü Allah Teâlâ bu surede, "Allah önce mahlukah yaratır. Sonra onu yeniden diriltir..."(Rum, 11) ifadesinden başlayıp, "Onlar azabta ham tutulmuşlardır"(Rum, ıe) ifadesine kadar, haşirden ve ba's (diriliş) bahsetmiştir. Cenâb-ı Hak yine bu ayette ise, "tşte siz de böyle çıkarılacaksınız" . 19) buyurarak, haşri ve dirilişi sonraya bırakmıştır. "Akşamı" da sonra üretmiştir. Böylece âhireti hatırlasınlar diye, hasrı ve neşri sonra zikretmiştir. [32]
Altıncı Mesele
Ayetteki, ölüden diriyi, diriden öyülü çıkarma İşinin, kendinden önceki ifadelerle münasebeti şöyledir: Allan insanı, sabahleyin ölüme benzemekten, ki bu uyku halidir, varlığa yani uyanıklık haline benzeme haline çıkarmıştır. Akşam vaktinde de insanı, uyanıklık halinden, uyku haline çıkarır (geçirir). Müfessirler ayetteki, "Diriden ölüyü çıkarıyor" ifadesinin ne demek olduğunda ihtilaf etmişler ve ekserisi buna "Meselâ Allah, tavuğu, yumurtadan; yumurtayı, tavuktan; hayvanı (canlıyı) nutfeden; nutfeyi canlıdan çıkarır" manasını verirken, bazıları "Allah, mü'minden kâfir, kâfirden mü'min (evlad) çıkarır" manasını vermişlerdir. Bunun manasının, "Allah uyuyandan, uyanık; uyanıktan da uyuyan çıkarır" şeklinde olması da mümkündür. Bu, teşbih için böyle zikredilmiş olur, yani ölüyü diriltmek ve diriyi öldürmek, Allah'a göre, tıpkı uyuyanı uyandırmak ve uyanık olanı da uyutmak gibidir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Arzı, ölümünün aramdan O canlandırıyor, işte siz de böylece çıkarılacaksınız" buyurmuştur ki bu ifadede şöyle ince bir mana vardır: İnsanın, ölümü ile, canlılığı sona erer. Fakat onun nefs-i natıkası (ruhu) ise, sona ermez, ondan ayrılır ve yaşamaya devam eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah yolunda öldürülenleri, ölüler sanmayın" (am imran, ıw) buyurmuştur. Canlılar ise, uyur, hareket eder ve duyarlıdırlar. Uyuyan hareket etmez ve idrâk edemez. Ölü toprakta da yine bir nema yoktur. Sonra uyuyan kimse, uyanmasıyla hareketlenir ve idrâk eder hate gelir. Öİü toprak ise, ölümünden sonra bitkileri sebebiyle büyümeye, kabarmaya başlar. Dolayısıyla sakin ve hareketsiz bu toprağı harekete geçirmek, kabartmaya başlamak nasıl Allah'a kolay ise, ölüyü diriltmek de O'na böylesine kolaydır. Cenâb-ı Allah işte bu hususa "İşte siz de böylece çıkarılacaksınız" buyurarak işaret etmiştir. [33]
Aslı Toprak Olan İnsan
"Sizi bir topraktan yaratmış olması da O'nun ayetlerindendir. Sonra siz, her tarafa yayılan bir beşer oldunuz"
(Rum, 20).
Allah Teâlâ, Kendisinin noksan şeylerden tenzih ve takdis edilmesini emredip, herşeyin yaratılmasından dolayı olan hamdın, Kendisine ait oluşundan bahsedip, "Haydi Allah'ı tenzih ediniz" emrinden başlayıp, "işte siz de böylece çıkarılacaksınız" ifadesine kadar olan ayetleriyle, öldürmeye ve diriltmeye Kendisinin kadir olduğunu beyan buyurunca, işte bu hususa dair, apaçık delilleri ve aşikâr mucizeleri zikretmiştir. İnsanı topraktan yaratması da bunlardandır. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: [34]
Toprakla Hayatın İlgisizliği
Canlı olmaktan derece bakımından en uzak olan şey topraktır. Çünkü toprak oluşumu bakımından, kuru ve soğuktur. Hayat ise, sıcaklık ve rutubet iledir. Yine toprak rengi bakımından bulanıktır. Ruh (can) ise, nurlu ve parlaktır. Toprak fiiii bakımından ağırdır. Hayat kendileri ile olan ruhlar ise hafiftir. Sükûnet (hareketsizlik) bakımından toprak, hareketten uzaktır, canlılar ise sağa sola; geriye, ileriye; yukarıya aşağıya hareket ederler. Velhasıl toprak, diğer cisimlere nazaran, hayatı kabulden en uzak olan bir şeydir. Çünkü unsurlar (elementler), mürekkebâttan (birleşik varlıklardan) en uzak şeylerdir. Çünkü bir terkible meydana gelen şey, derece bakımından canlılara en yakın olandır. Unsurların (ansır-ı erbaa), canlı olmaya en uzağı topraktır. Çünkü suda saflık, rutubet ve hareket vardır. Bütün bunlar, ruhların karakterlerindendir. Ateş ise, hayatiyete en yakın olandır. Çünkü ateş, hararet-i gariza gibidir; olgunlaşır, biraraya gelir ve ayrılır. Mürekkeb varlıkların, birinci derecede bulunanları madenlerdir. Çünkü madenler, bir karışımdır. Madenlerin de birtakım dereceleri vardır ve en ileri derecede altın bulunur. Bu da, bitkilerin derecelerinin en yakınına yakındır. Bitkilerin en yakın derecede olanı ise, yerde biten ama, yerin üstüne çıkıp yükselmeyen bitkilerdir. Mürekkeblerin ikinci derecesi bitkilerdir. Bunların en ileri mertebede olanlar, yani büyüyebilen, tıpkı yumurtanın tavuktan, tavuğun. yumurtadan çıkması gibi, meyveleri ağaçtan alınabilen, taneli ağaçlar da, canlıların hayvanların en yakın mertebesine yakındır. Hayvanların en yakın mertebesi ise, akıcı kanları bulunmayan, bitkiler gibi açık ve belli bir menfaat sebebi olmayan haşerattır. Bundan sonra canlılar gelir. Bunların en üst mertebesi, insanın mertebesine yakın olanlardır. Çünkü en'âm (davar, sığır ve develer), özellikle bunlardan at, taşıyan, nakliye yapan, oraya buraya koşan insanlara benzer. Bundan sonra insanlar gelir. insanların en üst mertebesi ise, Allah'ı teşbih eden, O'na hamdeden melekler mertebesine yakındır. O halde hayata en uzak olan bir varlıktan hayat sahibi (canlı) varlığı yaratan Allah, elbette en yüksek mertebededir. O, acziyetten ve cehaletten münezzehtir. Hayatı lütfettiği için hamd O'na aittir. En kâmil kudret ve en nüfuzlu râde O'nundur. Binâenaleyh doğrudan yani ilk yaratmanın da sonradan yaratmanın da yani dirilişin de O'ndan sâdır olması (mümkündür).
Ayette şöyle iki incelik vardır:
1) Ayetteki (Bir de bakarsınız ki sizler...) edatı, mufâcee (ansızın oluş) ifade etmek içindir. Nitekim Arapça'da, "Çıktım. Bir de ne göreyim: Kapıda bir aslan var" denilir. Binâenaleyh bu kelime, Hak Teâlâ'nın insanı, bir "ol" emri ile topraktan yarattığına işarettir. Böylece insanın, önce maden, sonra bitki, sonra canlı (hayvan), daha sonra bir insan olmasına bir işaret vardır. Bu ise, şöyle bir hükmî meselenin olduğuna işarettir: Allah Teâlâ insanı önce hayvan olarak yaratıp, sonra insan haline getirdiğine değil de, doğrudan doğruya insan olarak yaratıp, canlı olan ve uyuyan gibi vasıflara sahip bir halde yaratıldığına dikkat çekmektedir. Binâenaleyh Allah Tetâ, türleri yaratmıştır ki ilk kastedilen budur. Daha sonra da o türler içerisinde, o ilk irade ile cinsleri yaratmıştır. Böylece en son mertebeyi, kendisinden en uzak olan şeyden olarak, yukarıda bahsettiğimiz mertebelerden, birinden diğerine geçirmeksizin, direkt en son olarak yaratmıştır.
2) Ayetteki "beşer" kelimesi, "idrâk edici kuwe"ye işarettir. Çünkü insan, hareketli olduğu için beşer olmamıştır. Çünkü diğer canlılar da böyle hareket etmektedir. Ayetteki, "Her tarafa yayılıyorsunuz" İşareti de, hareket kuvvetine işarettir. Bu iki kuvvetin de topraktan elde edilmiş olması, hayret uyandıran bir haldir. Meselâ idrâkin topraktan oluşunun hayreti mucib olması, toprağın kesîf ve cansız olmasından ötürüdür. Hareketin topraktan oluşunun enteresanlığına gelince, bu da toprağın ağır, hareketsiz ve sönük oluşundan ötürüdür. O halde ayetteki, "Her tarafa yayılan..." ifadesi, bu enteresanlığın, sadece insanın topraktan yaratılmasında değil, -insanın yaratıl ışındaki harika bir tarafa- hareketsiz topraktan, her tarafa yayılan (hareket) eden bu canlıların yaratılmasına raci olduğuna işarettir. [35]
Bu ayetle ilgili şöyle birkaç mesele vardır:
Topraktan Yaratılmanın Manası
Allah Teâlâ, Hz. Adem (a.s)'i topraktan, bizi de Adem (a.s)'den yaratmıştır. Öyle ise niçin bu ayette, "Sizi bir topraktan yarattı" buyurmuştur? Buna şu iki şekilde cevap
veririz:
a) Bundan murad, "sizin aslınızı (kökünüzü) topraktan yarattı" manasıdır.
b) Şöyle de denebilir: Her insan aslında topraktan yaratılmıştır. Hz. Adem (a.s)'in topraktan yaratılışı meselesi bellidir. Bize gelince, biz nutfeden (meniden); nutfeyi ise, bil-kuvve (dolayısıyla) uzuvların bir parçası demek olan uygun gıdalardan yaratmıştır. Gıda ise, ya hayvanların etlerinden, sütlerinden, yağlarından, yahut da bitkilerdendir. Hayvanların gıdası da bitkilerdir. Bitkiler de topraktandır. Çünkü tane (tohum), buğdaydan, çekirdek de meyvedendir. Çekirdek ancak toprak sayesinde ağaç olur ve bitkilerin gtda haline gelebilmesi çin, o ağaca sıvı olan bir takım cüzler katılır (verilir). [36]
Yaratılıştaki Farklı Maddeler
Allah Teâlâ, bir başka yerde, "Allah, sudan bir beşer yarattı" (Furtan, 34) ve "Değersiz bir sudan" (Mûrseiat, 20) buyurmuştur. Burada ise, "topraktan" demiştir. O halde
bu üç ifade nasıl bağdaştırabilir? Biz deriz ki: Bu husustaki birinci cevaba, "Aslınız olan babanız Adem (a.s)'i topraktan yarattı" şeklindeki cevaba göre, böyle bir soru söz konusu olmaz. Çünkü bundan Hz. Adem (a.s) kastedilmiştir. İkinci cevaba (manaya) göre ise şöyle denilir: Cenâb-ı Hak burada, insanın ilk aslından, orada ise ikinci aslından bahsetmiştir. Çünkü gıda olan o toprak, sıvı haline gelir ki bu menidir. Daha sonra da, Allah'ın o meniden yaratması ile, insan meydana gelir.
Yahut şöyle diyebiliriz: İnsanın belli iki aslf vardır Birisi su, diğeri topraktır. Çünkü toprak da ancak su sayesinde bitirir. O halde insanın temel gıdası demek olan bitkide, hem toprak hem su vardır. Binâenaleyh eğer toprak asıl olur, su da onun ufalanan bütün parçaları için düşünülürse, durum böyle olur. Yok eğer su asıl, toprak akıp giden bu rutubetin parçalarını tutan şey olarak kabul edilirse, yine durum aynı olur.
Eğer birisi, "Allah Teâlâ, herseyi bilir. O halde O, aslın bu ikisinden hangisi olduğunu da bilir. Bize göre bu iş, o da olabilir, bu da olabilir şeklindedir. Binâenaleyh eğer asıl toprak ise, Cenâb-ı Hak niçin, "Sudan" demiştir. Yok eğer asıl olan "su" ise, Cenâb-ı Hak niçin, "Sizi topraktan yarattı" demiştir. Yok eğer toprak da su da asıl ise, Allah Teâlâ niçin, "Sizi o iki şeyden yarattı" dememiştir? Biz deriz ki burada şöyle bir incelik var: Toprağın da, suyun da asıl olmaları, zatları gereği değildir. Aksine bu, Allah Teâlâ'hın kudreti yanında, ilk önce insanı yaratacağı şeyi yaratıp, sonra onu yokedip, sonra ondan toprak meydana getirip, sonra onu süzüp, ondan suyu meydana getirmesi mümkündür. Fakat hikmet-i ilahiyye, kâmilin noksan olana bir sebeb kılınmasını değil de, noksan olanın kâmile bir yol ve sebeb olmasını gerektirmiştir. Bundan dolayı da Hak Teâlâ önce toprağı ve suyu yaratmış ve bu ikisini, kendilerinden daha mükemmel, hatta her mahluktan daha mükemmel insanın aslı kılmıştır. Eğer toprak ise suyun asıl olmaları, kendilerinden kaynaklanan zatî bir husus olmaz, aksine bir yapanın-yaratanın, bazan toprağı, bazan da suyu asıl kılmasıyla olmuş olursa, bu işin O'nun irâde ve tercihiyle olduğu anlaşılır. Binâenaleyh o isterse bunu, isterse şunu, isterse her ikisini asıl kılabilir. [37]
İkinci Mesele
Filozoflar şöyle demişlerdir: "İnsan anasır-ı erbaadan, yani toprak, su, hava ve ateşten meydana gelmiştir. Ondaki toprak, sebatı için, su, bu sebatı sağlamak içindir. Çünkü toprak çabucak dağılır. Hava da başlıbaşına birşey olduğu için, tıpkı hava ile kâim olan, şişirilmiş bir tulum gibidir. Şayet o tulum şişmemiş olsaydı, onda bir istiklâliyyet ve ayakta durma söz konusu olmazdı. Ateş ise, bu şeyler arasındaki kaynaşmayı ve uyumu sağlar." Dolayısıyla bu ya doğrudur, ya değildir. Eğer doğru ise, Cenâb-ı Hak, daha nasıl, insanda mevcut olan dört asıldan, sadece ikisini nazar-ı dikkate almış, başka ayetlerde, "sizi havadan ve ateşten yaratmıştır" dememiştir?
Cevap: Biz diyoruz ki onların bu görüşlerinin, şeriat açısından bir bozukluğu söz konusu değildir. Bizim onlarla münakaşamızın sebebi, bunun tabiat icabı olduğunu söylemeleridir. Fakat onlar, "Allah hikmeti gereği, insanı bu asıllardan yaratmıştır" deseler, onlarla münakaşa etmeyiz. Ayetlere gelince, diyoruz ki: Sizin ileri sürdüğünüz bu şey, ayetlere ters değildir: Çünkü sizin müstakil olarak kabul ettiğiniz hava ile ateş, kaynaştırma içindir. Binâenaleyh bunlar, suyun toprakla karışımından sonra söz konuşudurlar. Dolayısıyla var olan ilk asıl, ancak ilk ikisidir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, yaratılışta özellikle o ikisinden bahsetmiştir. Bir de genel olarak anasır-ı erbaadan görülebilenler de, toprak ile sudur. İşte bu ikisinin, insanda bulunduğu herkesçe bilinir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, görülen ve hissedilebilenleri zikretmiştir. [38]
Eşlerin Yaratılması
"Size nefislerimizden, kendilerine ısınmanız için, zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve şefkat yapması da O'nun ayetlerindendir. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir topluluk için elbette ibretler vardır." (Rum. 21).
Cenâb-ı Hak, insanı yarattığını beyan edince, insanı yaratıp ve o insan da, senelerce uzun süre kalan varlıklardan olmayınca, onun türünü de, şahıslar ile sürdürdüğünü, onu birbirlerinden üreyecek şekilde var ettiğini; birisinin yokluğu, mamur olan şeyde onarılmaz bir gedik meydana getirmesin diye, baba öldüğünde, yerine oğlunun geçtiğini bildirmek suretiyle beyan etmiştir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır. [39]
Birinci Mesele
Ayetteki ifadesi, kadınlarının yaratılışının, tıpkı diğer canlılar, bitkiler v.b. faydalı şeylerin yaratılması gibi aynı
amaçla olduğuna dair bir delil olup, bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Yerde bulunan şeylerin tamamını sizin için yarattı"(Bakara, 29) ifadesi gibidir. Bu ise, o kadınların ibadet ve mükellef tutulmak için yaratılmış olmamalarını gerektirir...
Cevap: kadınların yaratılması bize olan nimetler zincirindendir. Binâenaleyh bu, onların bizim için yaratılmış olmaları ve mükellef tutulmalarının, bizim mükellef tutulmamız tarzında olmadığını; bize olan nimeti tamamlamak için olduğunu belirtmek içindir. Bu, nakil, hüküm ve mana bakımından böyledir. Nakle gelince bu, bu ve diğerleridir. Hükme gelince söyledi r: Kadın, erkeğin mükellef tutulduğu gibi, pekçok şeyle mükellef tutulmamıştır. Manaya gelince, kadın, zayıf yaratılışhdır, naziktir, incedir. Bu yönüyle, çocuğa benzer. Çocuk ise, mükellef tutulmaz. Binâenaleyh, uygun olan, kadının, mükellefiyete ehil olmamasıdır. Fakat, onlar mükellef tutulmadıkları müddetçe, Allah'ın biz erkeklere olan nimeti tamamlanmış olmazdı. Zira azap müeyyidesi sayesinde kadın korkar, böylece kocasına itaat eder ve haramlardan sakınır. Aksi halde, fesâd zuhur ederdi. [40]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, "nefislerinizden" buyurmuştur. Bazıları, bu ifadeyle, Hz. Havva'nın, Hz. Adem (a.s)'in
maddesinden yaratıldığının kastedildiğini ileri sürmüşlerse de, sahih olan, bu ifadeyle kastedilen mananın, "cinsinizden" şeklinde olduğudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki size, sizden (enfusikum) olan bir peygamber gelmiştir" (Tevbe 128) buyurmuştur. Mananın böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine ısınmanız için" buyurmuş olması da delâlet etmektedir. Yani, "Farklı iki cins canlıdan biri diğerinde sükûnet bulmaz... Nefsi, onunla huzur bulmaz ve kalbi de ona meyletmez..." demektir. [41]
Ailedeki Sevgi ve Şefkat
Arapça'da, ifadesi, kalben sükûnet bulma; İfadesi de, maddi anlamda sükûn için kullanılır. Çünkü İnde kelimesi mekân zarfıdır. Mekân zarf lığı ise, maddeler için söz konusudur. İllâ ise, bir şeyin sonu, netice için kullanılır.
Bu ise, kalbe ait bir durumdur. [42]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, "Aranızda bir sevgi ve şefkat yaratması da" buyurmuştur. Bu hususta, şu görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın "(Bu), kulu Zekeriyyâ'ya Rabbi'nin rahmetini amşıdır"(Meryem, g ifadesine tutunarak, "Cinsî münâsebette bulunmak suretiyle sevgiyi; çocuk vasıtasıyla da şefkati yaratmıştır" -nanasını verirken, bazıları, "Tarafların kendi ihtiyaç halleri muhabbet; eşinin Kendisine olan ihtiyaç hali ise rahmettir" demişlerdir. Çünkü insan meselâ, çocuğunu sever. Ama, düşmanını, alabildiğine açlık ve bir ızdırap içinde görürse, çocuğundan alır ve bununla, o kimsenin durumunu düzeltir. Bu, muhabbetten kaynaklanan bir şey olmayıp, tam aksine şefkat duygusundan dolayıdır. Şöyle de denebilir: Cenâb-ı Hak daha önce şu iki şeyden bahsetmiştir:
1) Eşin, kendi cinsinden olması...
2) Aynı cinsten olmanın verdiği netice ki, bu da, tarafların birbirlerinde sükûn bulmalarıdır. O halde cins birliği, sükûnu doğurur. Allah, bu noktada da şu iki şeyden bahsetmiştir: Sükûn, diğerine ulaşmayı sağlar. O halde bu demektir ki, meydana galen ilk şey, sevgidir. Daha sonraysa bu sevgi, insanı rahmet duygusuna ulaştırır. late bundan dolayı, kadın bazan, yaşlılığı veya hastalığı sebebiyle, şehvet mahalli olmaktan çıkar Ama, zevciyyet vazifesi bu şefkat sayesinde sürüp gider. Aksi de böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki, bunda" ifadesinde kastedilen *-*ananın, "Eşlerin yaratılmasında ayetler vardır..." şeklinde olması muhtemel olduğu gûi, "Onlar arasına sevgi yerleştirilmesinde ayetler bulunmaktadır" şeklinde olması da muhtemeldir. Birincisine gelince, bu hususta mutlaka düşünmek gerekir. Çünkü insanın, ana babadan yaratılması, düşünen bir kimse için, vetev ki çocuğun annesinin lamından çıkması hususunda olsun, kudretin mükemmelliğine, iradenin geçerliliğine «e ümin şümulüne bir delil bulunmaktadır. Çünkü, bundan daha aşağı bir hal, durum bie, şayet Allah'dan başkası tarafından olmuş olsaydı, hem annenin hem de çocuğun âtümüne yol açardı. Çünkü o çocuk, şayet Allah'ın yardımı olmaksızın, o daracık yerden çekilip çıkarılmak istense, elbette ölür.
İkincisine gelince, bu da böyledir. Çünkü insan, iki yakın arasında duyduğu amhamet ve şefkati, akrabalarda bulup hissedemez. Bu, sırf şehvetle olan bir şey değadır. Çünkü şehvet sona erer, ama acıma hissi devameder. O halde bu demektir ki, bu Mah'tandır. Şayet karıkoca arasında sadece şehvet ve onu ibtal eden ve çokça vuku bulan şazab duygusu bulunmuş olsaydı, -ki zaten şehvet bizatihi devam etmeyen bir şeydir- o zaran o ikisi arasında, her an bir talâk meydana gelirdi. O halde, insanın, sayesinde hareminin harîminden kötülükleri def ettiği o rahmet, Allah katındadır; bu ise, ancak tefekkürle bilinen bir husustur. [43]
Dillerin, Renklerin Farklılığı
"O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da onun ayetlerindendir. Bunlarda alimler için elbette ibretler vardır"
(Rum, 22).
Cenâb-ı Hak, enfüsî delilleri beyan edince, afakî delilleri peşinden getirmiştir ki, bunların en aşikâr olanı da, göklerin ve yerin yaratılmasıdır. Çünkü bazı kâfirler, mürekkeb varlıklardan olan beşer, v.s.'in yaratılması hususunda, bunun, "dört unsurdaki" keyfiyyetlerden; semâvatta olan hareketlerden ve onlardaki münasebet ve alâkalardan kaynaklandığını söylemektedirler. Binâenaleyh onlara, "Gök ve yerin yaratılışında, dört unsurun birbiriyle imtizacı ve yıldızların birbiriyle olan alâkasının bir etkisi yoktur" denildiğinde, o zaman onların mutlaka, bunun, Allah'ın iradesi ve kudretiyle meydana geldiğini söylemeleri gerekir.
Cenâb-ı Hak, enfüsî ve afakî delillere işaret edince, insanların sıfatlarından olan şeyi de, insanların renkleri arasındaki farklılığı zikretmek suretiyle dile getirmiştir. Çünkü onlardan hiçbiri, sayılarının çok, cemaatlerinin ve miktarlarının hacminin küçük olmasına rağmen, birbirlerine benzemezler. Ama, göklere gelince, büyük olmalarına ve sayılarının az olmasına rağmen şekilce birbirlerine benzerler. Lisanların farklı oluşuna gelince, meselâ Arab ırkına merısûb İki kimse, kardeştirler. Bunlar aynı lehçe ile konuştuklarında, biri diğerini tanır, öyle ki, bunların gözleri kapalı olsa ve birbirlerini görmeseler bile, yine herbiri, "Bu falancanın..., bu da diğer falancanın sesidir" der. Ki bunda, çok yüce bir hikmet bulunur. Çünkü, insan, düşman kendisine ulaşmazdan önce sakınabilmesi ve zaman geçirmeksizin dostuna yönelebilmesi İçin, hak sahibini, hak sahibi olmayandan, dostunu da düşmanından ayırdedip tanıyabilmesi için, şahıslan birbirinden tefrik etmek zorundadır. Bu bazan, göz ile olur. İşte böylece Allah, insanların şekillerini farklı farklı yaratmıştır. Bazan da kulak ile olur; dolayısıyla da Cenâb-ı Hak, insanların seslerini farklı farklı yaratmıştır. Tutma, koklama ve tadma ise, düşmanı ve dostu tanıma hususunda birşey ifade etmezler. Dolayısıyla, bunlarta bir temyiz ve ayırdetme söz konusu olamaz.
Bazı kimseler ise, ayetin bu ifadesiyle, Arapça, Farsça, Rumca v.b. dillerin farklılığının kastedildiğini söylemişlerse de, birincisi daha doğrudur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Alimler İçin ibretler" buyurmuştur. Göklerin yerin yaratılması, tabiatçıların ileri sürdüğü uzak ihtimallere muhtemel olmayıp, insanların renklerinin ve seslerinin farklı farklı oluşu da böyle olunca, bu husustaki bilginin umumî oluşundan dolayı "Alimler için ibretler..." buyurmuştur. [44]
Uyku da Bir Delildir
"Gece gündüz uyumanız ve O'nun lütfundan aramanız da yine O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda da, kulak verecek bir topluluk için, mutlak
ibretler vardır."
(Rum, 23).
Cenâb-ı Hak, kaçınılmaz olan .bazı arızî halleri zikredince, -ki bu, farklı farklı oluş naildir- bundan sonra, ayrılabilir olan arızî halleri zikretmiştir. Geceleyin uyumak ve nzık talep etmek için gündüzleyin hareket etmek, bunlar cümlesindendir. Cenâb-ı Hak, zorunlu hallerden iki şey, ayrılabilir hallerden de iki şey zikretmiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [45]
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Gece gündüz uyumanız" kavli ile, "Geceleyin ve gündüzleyin uyuma, yani kaylûle
yapma" manasının kastedildiği söylenmiştir. Daha sonra C©nâb-ı Hak, (U*jî%\> buyurmuştur. Yani, "Her ikisinde... aramanız" demektir. Çünkü insan çoğu kez, geceleyin de kazanç elde eder. Bunun, "Geceleyin uyumanız ve gündüzleyin de nzık talep etmeniz" manasında olduğu, böylece Cenâb-ı Hakk'ın, 'adede bir leff-i neşri gayr-i müretteb yaptığı da söylenmiştir. (Yani, şeklindedir). Diğer ayetlerde buna delâlet eder. Cenâb-ı Hakk'ın, "Gösterici gündüz ayetini getirdik. Ta ki, Rabbinizden bir lütf-u inayet arayasmız"{\v&. 12) ve "Geceyi bir örtü ve gündüzü bir geçim vasıtasî kıldık" (Nebe, 10-11) ayetleri bunlar cümlesindendir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: "Uyumanız ve gece gündüz O'nun rızkından talep etmeniz, Allah'ın ayetlerindendir." Cenâb-ı Hak "talep etme" ifadesini sona bırakmış ve kulun rızkı kendi kazanç ve maharetinden bilmeyip, aksine her şeyi Allah'ın lütfundan bilmesi gerektiğine bir işaret olsun diye, onu lafız bakımından lütuf fiiline bitiştirmiştir. İşte bu sebepledir ki, pekçok yerde, talep etme işi, lütuf kelimesine bitişik gelmiştir. "Namaz sona erdiğinde, yeryüzünde dağıhn ve Allah'ın lütfundan talep ec//n"{Cuma, 10) ve "O'nun lütfundan aramanız ip/n"(Nahi. 14) ayetleri bunlar cümlesindendir. [46]
İkinci Mesele
Geceleyin uyuma, gündüzün rızık talep etmeden önce zikredilmiştir. Çünkü istirahat, bizatihi matlubdur; istek ise ancak bir ihtiyaçtan dolayı olur. Bu sebeple, o anda muhtaç olan ya da, neticeden endişe eden, kendini yorar.[47]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, "işiten bir topluluk için ayetler" buyurmuşken, daha önce ise, "İyice düşünen bir topluluk
için" ve "alimler için" buyurmuştur. Diyoruz ki, geceleyin uyuyup, (gündüzün) Allah'ın rızkından talep etme hususuna gelince, cahil ya da gafil kimse, bunların, canlılığın karakterinin bir iktizâsı olduğunu zanneder ve böylece de, hiç kimse, bunların Allah'ın nimetlerinden olduğunu anlayamaz. Bu sebepledir ki, Cenâb-ı Hak, "âlimler için ayetler, ibretler" buyurmam ıştır.
Bir de şu var: Lisanların ve renklerin farklı farklı olması demek olan ilk iki şey, kaçınılmaz şeylerdir. Uyku ve rızık talep etme ise, değişebilen şeylerden. Onların, bazı zamanlar zevale uğraması sebebiyle, bunlara bakış devamlı olmaz. Dillerin ve renklerin farklı farklı olması böyle değildir. Çünkü onlar, insan devam ettiği sürece, devam ederler. Bundan dolayı da Allah onları, umumî ayetler kılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, "iyi düşünen bir topluluk için" ifadesine gelince, bil ki, bazı şeyler tefekkür etmeden de anlaşılır. Bazılarında ise, sadece tefekkür yeterli olur. Bazıları ise tefekkürle elde edilmez, tam aksine o hususta bir bildiriciye ve ona irşâd edene ihtiyaç duyulur. Böylece o onu, o mürşidden duyduğu zaman anlar. Yine, insanların bir kısmı için de, onu anlama hususunda, geometrik bir takım şekiller gibi şekillere muhtaç olunur. Ancak ne var ki, hiç kimse eşlerin yaratılması meselesinin, fikri donuk ve zikri sönmüş kimseler hariç, tabiatı gereği olduğunu söyleyemez. Binâenaleyh, kişi düşündüğü zaman, eşlerin yaratılmış olmasının bir mucize olduğunu anlar. Ama insanların uyuması ve Allah'ın fazlından rızıklarını aramaları meselesine gelince, çoğunlukla, bu iki şeyin kulların fiillerinden olduğunu, tefekkür gerekmeksizin sadece bir yol göstericiye muhtaç olunduğunu anlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Dinleyen ve gönüllerini kendilerini irşad edenin sözüne verenler için" buyurmuştur. [48]
Şimşek ve Yağmur
"Yine O'nun ayetlerindendir ki, O sizi hem korkutmak, hem ümitlendirmek için şimşeği gösteriyor, yukardan bir su indiriyor da, onunla arza, ölümünden sonra can veriyor. Elbette, bunda da aklını kullanacak bir topluluk için ayetler vardır,"
(Rum, 24).
Cenâb-ı Hak, enfüsî delillerin ayrılmaz vasıflarıyla, bazan ayrılabilen vasıflarından bahsedince, afakî delillerin geçici (arızî) vasıflarından bahsetmek üzere, "O, sizi hem korkutmak, hem ümitlendirmek için şimşeği gösteriyor, yukardan bir su indiriyor..." buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [49]
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hak, burada önce enfüsî delilleri zikredince, enfüsî delillere ait arızî vasıfları da başa almış; afakî delilleri de, "Gökleri ve yeri yaratması da, O'nun ayetlerindendir" ,Rum, 22) ifadesiyle sonraya bıraktığı gibi, afakî delillerin arızî vasıflarını da sonraya bırakmıştır. [50]
Değişen ve Değişmeyen Haller
Allah Teâlâ, enfüsî delillerin ayrılmaz vasıflarını, bazan ayrılabilen vasıflardan önce zikretmiştir. Çünkü O, ilk önce Değişen ve Değişmeyen Haller dillerin ve renklerin farklılığından bahsetmiş, daha sonra ise insanların uyumalarından ve O'nun fazlından rızıklarını aramalarından bahsetmiştir. Afakî deliller konusunda İse, ayrılabilen vasıflarını, ayrılmayan vasıflarından önce getirmiştir. Çünkü o, "O, sizi hem korkutmak, hem ümitlendirmek için şimşeği gösteriyor, yukardan bir su indiriyor..." buyurmuştur. Çünkü insanın durumu, değişkendir. Arızî haller ondan uzak değildir. Ayrılmaz vasıfları da, yakındır. Ama, göklerle yere gelince, bunların değişmeleri nadirdir. Bunlardaki arızî vasıflar ise, ayrılmaz (lazım) vasıflardan daha gariptir. Bu sebeple, daha fazla ve etkili bir mucize olduğu için, daha garip ve şaşırtıcı olanı, Allah, önce zikretmiştir.
Biz bunu biraz daha açıyor ve şöyle diyoruz: İnsanın hali, yaşlılığı, büyüklüğü, ve sıhhatli ya da hasta olması, v.b. şeylerle değişir. Onun, kendisiyle tanındığı, değişmez bir sesi vardır. Yine onu başkasından ayıran, değişmez bir rengi vardır. insan, halleri hususunda değiştiği halde, bunlar ise, (renk ve ses) değişmez, işte bu, hayranlfk veren bir mucizedir. Halbuki gök ile yer, sabit olup değişmezler. Sonra gök aynı olduğu halde, bazı hallerde, kendisinden iri taneli yağmurların yağdığı ve korkunç şimşeklerin çaktığı görülür ki, yer de böyledir. O halde bu, mahallin değişmesine rağmen, bir işi devam ettiren; mahallin değişmemesine rağmen, bir işi sona erdiren, hür ve irade sahibi, bir fâil-i muhtarın varlığına delalet eden bir mucizedir. [51]
Üçüncü Mesele
"Gök" lafzı, "yer" lafzından Önce getirildiği gibi; gökle ilgili olan şimşek ve yağmur da, yerle ilgili olan bitirme ve diriltme işinden önce zikredilmiştir. [52]
Dördüncü Mesele
Yağmurun yağdırılmasında, bitkilerin bitirilmesinde bazı faydalar bulunduğu gibi, şimşeğin ve gök gürültüsünün
yağmurdan önce olmasında da, bir takım faydalar mülahaza edilebilir. Bu böyledir, zira şimşek çaktığında, örtülü bir yerde bulunmayanlar, ıslanmaktan korkarlar. Bunun için de hazırlık yaparlar. Sarnıcı olan ya da, suyla çalışan bir işi, yapısı (değirmen gibi) olanlar da, suya ihtiyaç duyarlar. Yine, sülanabilen bir ziraati bulunanlar da suya muhtaçtırlar. Bunun gibi, çöl Arabları, bir taraftan çakan şimşekleri görmemiş olsalardı, otlu ve sulu birtakım beldelerin olacağını ilemezlerdi. Bil ki şimşeğin çakmasının, faydaları, her ne kadar şehirlerde oturanlar için söz konusu olmasa bite, çölde yaşayan Arablar İçin apaçık bir fayda ifade eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, şimşeği, bir nimet ve bir mucize olarak gökten yağan yağmurdan önce zikretmiştir. [53]
Şimşeğin Oluşması Hakkında
Şimşeğin bir mucize olduğu açıktır. Çünkü bulutta, sadece su ve hava vardır. O buluttan, dağları yakabilecek biçimde ateş çıkması ise, son derece uzak bir ihtimaldir. Binâenaleyh, bunun mutlaka bir yaratıcısının olması gerekir ki, o da Allah'tır. Felsefeciler şöyle demişlerdir: Bulutta, hava ve suya nisbetle, hem kesafet hem de letafet bulunur. O halde bu demektir ki hava, buluttan daha latîf, su ise, daha yoğundur. Binâenaleyh, kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, o bulutu zorla deler; böylece de gök gürültüsü meydana gelir ve bundan, tıpkı bir cismin bir cisme sert bir şekilde dokundurulmadı gibi, ateş çıkar. Ve bu tıpkı, taşın demire vurulmasından ötürü bir ateşin çıkmasına benzer.
İmdi şayet birisi, "Taş ve demir, katı iki maddedirler. Bulutla rüzgâr ise, rutubetli iki maddedir" diyecek olursa, felsefeciler, "Ancak ne var ki, insanın elinin hareketi zayıf, halbuki, rüzgârın hareketi ise, ağaçları kökünden sökebilecek kuvvettedir" derler. Biz de felsefecilere deriz ki: Şimşek ve gök gürültüsü, mutlaka sebeplerinin bulunması gereken, iki hadis (sonradan olan) şeylerdir. Her hadis şeyin, Allah'dan olduğu ise, aklî delillerle bilinmektedir. O halde bu demektir ki, bu iki şeyde, Allah'tandır. Hem, sonra biz diyoruz ki, farzedelim ki durum, sizin dediğiniz gibi olsun. Ama, bu kuvvetli rüzgârların esişi, mutlaka bir sebebi bulunması gereken ve Vâcibü'l-vücud bir varlıkta son bulan şaşırtıcı ve sonradan meydana gelen şeylerdendir. Binâenaleyh bu, nasıl farzederseniz ediniz, insan için, Allah'ın kudretine delâlet eden bir mucizedir. [54]
Beşinci Mesele
Cenâb-ı Hak burada, "Aklını Kullanacak bir topluluk için..." buyurmuştur. Çocuğun babadan meydana
gelişi, değişikliğin çok nadir olduğu hep aynen sürüp giden normal bir şey olunca, halkın zihnine, bu işin tabiatı icabı olduğu fikri arız olabilir. Çünkü, devamlı olan bu durum, değişik olana göre, tabiî sayılmaya daha müsaittir. Ancak ne var ki, şimşeğin çakması; yağmurun yağması, değişmeyen ve hep aynı kalan şey değildir. Çünkü bu iş bir mıntıkada meydana gelirken, başka mıntıkada olmaz; bir vakitte olurken, başka bir vakitte olmaz. Bazan kuvvetli, bazan da zayıf olur. Binâenaleyh bu, aklen, bir fail-i muhtarın varlığına daha fazla delâlet eder. Bu sebeple Cenâb-ı Hak bunun, tam düşünmeseler bile, aklı olan kimseler için bir ayet olduğunu beyan buyurmuştur. [55]
Gök ve Yerin Bekası
"Göğün ve yerin, O'nun emriyle durması da, yine O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi bir tek da'vetiyle çağırdığı zaman, hemen yerden çıkacaksınız." (Rum, 25).
Cenâb-ı Hak, göğün ve yerin, arızî vasıflarından bazılarını zikredince, bunların ayrılmaz vasıflarından birisinden de bahsetmiştir ki, bu da onların durması ve kıyamıdır. Çünkü, meselâ yer, ağır olduğu için, insan onun öyle durmasından ve düşmemesinden dolayı şaşakalır. Semânın, yüksekte olup direksiz durmasından dolayı da şaşılır ki, işte bu vasıf her ikisinin de ayrılmaz vasfıdır. Çünkü yer, içinde bulunduğu yerin (yörüngenin) dışına çıkamaz. Gök de, içinde bulunduğu yerin dışına çıkamaz.[56]
Arzın Hareketi
İmdi, eğer "Yer, tıpkı bir değirmen taşı gibi, olduğu yerde hareket eder" denilirse, biz deriz ki: Ancak ne var ki insanlar arzın bulunduğu yerden dışarı taşmayacak şekilde hareket ettiği hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu açık bir mucizedir. Çünkü bu yer ile göğün içinde bulundukları mahalde olmaları ve bulundukları hallerini sürdürmeleri mümkün olan işler cümlesindendir. O halde bunların, bu mahallin dışında olmaları da mümkündür... Binâenaleyh, onların, o yerden dışarı çıkmaları mümkündür. O halde, o ikisi, oranın haricine çıkamayınca, bu, mümkün (caiz) olan bir şeyi, başkasına bir tercih olmuş olur ki, bu da ancak bir Fâil-i Muhtar sayesinde olabilir.
Felsefeciler şöyle demişlerdir: "Yerin, içinde bulunduğu o mekânda olması, kendisi için tabiî bir haldir. Çünkü arz, en ağır şeydir. Ağır olan bir merkezi; hafif olan ise, bir kuşatıcıyı ister. Göğün, olduğu mahalde olması, eğer bir mekânı gerektiriyorsa, bu onun zâtından dolayıdır. Binâenaleyh, gökle yerin, bulundukları mahalde bulunmaları, kendi tabiatları gereğidir." Biz diyoruz ki: Bir şeyin tabiat gereği olduğunu söylemenin, batıl olduğu, defalarca anlatıldı. Biz burada, şunu ilave etmek istiyoruz: Sizler bize, "İki benzerden biri için caiz olan şeyin, diğeri için de mümkün olacağı" hususunda muvafakat etmiştiniz. Ancak ne var ki, yörüngenin içi, iç kısmı tabiatı gereği dış kısmına muhalefet edemez. Binâenaleyh, onun iç kısmının, dış * smında bulunması mümkündür. Bu ise, o şeyin, yörüngesinden çıkması ve son bulmasıyla olur. O halde, bir şeyin yerinden ayrılması mümkün olan bir hadisedir. Özellikle bu iş, dünya seması için, daha fazla söz konusudur. Zira size göre de, dünya semasının yönleri sınırlıdır. Yerin de, tıpkı sizin gök hakkında söylediğiniz gibi, dairesel - areket etmesi mümkündür. O halde, yerin hareket etmemesi ve sükûnu, ancak hür ve irâde sahibi bir Fâil-i Muhtar sayesindedir. Ayet hakkında birkaç mesele vardır: [57]
Birinci Mesele
Cenâb-ı Hak, her konuya dair, iki şeyden bahsetmiştir.Enfüsî delillere dair olanına gelince bu, O'nun İ&İ jU
"Sizin için... yarattı..." şeklindeki beyanıdır. Cenâb-ı Hak bu Vıç» eş\wSn -yutijAmea»* 4nti& gaMraniiştiır. A&atf dalttlare dair ise, "Allah gökleri ve yeri yarattı" cümlesinde ele alınan, semâyı ve yeri zikretmiştir. İnsanın ayrılmaz vasıflarına dair de, onun lisanının ve renginin farklı farklı oluşunu; onun bazan ayrılabilen vasıflarına dair ise, uyumasını ve Allah'ın rızkını aramasını zikretmiştir. Afakî delillerin ayrılan vasıflarından olmak üzere, şimşeklerden ve yağmurlardan; ayrılmaz vasıflarından olmak üzere de, göklerin ve yerin durmasından bahsetmiştir. Çünkü bunlardan birisi, hakkı kabul ve ikrar etme hususunda kâfidir. İkincisi ise, hak ile karar bulmayı ifade eder. İşte, iki şahidin şehâdetinin muteber olacağı hükmü, buradan elde edilmiştir. Çünkü, onlardan birisinin sözü, zan ifade eder, diğerinin sözü ise, onu tekîd eder ve kuvvetlendirir. İşte bundan dolayı İbrahim (a.s), "Evet, ama bu, kalbimin mutmain olması içindir"[Bakara 260) demiştir. [58]
İrâde ve Emir
Ayetteki bi emrihi kelimesinin anlamı, O'nun, (o yer ile göğe) "Durunuz; kaim olunuz... demesi ile..." manasındadır, Yahut, Cenâb-ı Hakk'ın, "o ikisinin kıyamını dilemesiyle" anlamındadır. Bu böyledir, zira Mutezileye göre emir, irâdeye muvafıktır. Bize göreyse, böyle değildir. Ancak ne var ki, aranızdaki münakaşa bir şeyin yaratılması için olan emir hususunda değil, mükellefiyet için olan emir konusundadır. Çünkü biz onlarla, "ol" olunuz; ey ateş, ol!..." gibi sözlerinin ilâhi irâdeye muvafık olduğu hususunda münakaşa etmiyoruz.[59]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, burada, buyurmuş, bundan önceki ayette ise, buyurmuş, ama dememiştir. Her ne kadar bazı müfessirler bunun da, başında en bulunan bir fiil bulunabilmesi için, burada bir mukadder üi 'in bulunduğunu ve kelamın takdirinin, şeklinde olduğunu söylemişierse de... Bu böyledir, zira yer ile göğün kıyamı, değişmez bir şey olunca, fiil en edatı sayesinde, müstakbel bir zaman ifâde etmekten çıkarılmış ve masdar haline getirilmiştir. Çünkü, gelecek zaman manasındaki fiil, teceddüdü ifâde eder. Şimşek hâdisesi ise, zaman zaman meydana gelen işlerden olunca, bunu muzâri lafzıyla ifâde etmiş, bununla birlikte, masdar harflerinden herhangi birini zikretmemiştir. [60]
Buradaki 6 Delil
Cenâb-ı Hak, bu ayetlerinde altı delilden bahsetmiş, bunlardan dördünde, "Hiç şüphesiz bunda ayetler vardır"
ifadesini kullanmış; bu ifadeyi, ne birincide, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi topraktan yaratmış olması da O'nun ayetlerindendir"(Rum, 20) ayetidir, ne de sonuncusunda, ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Göğünve yerin durması da, O'nun ayetlerindendir" (Rum, 25) ayetidir, zikretmemiştir. Birincisine gelince, Cenâb-ı Hak o birinci ayetten sonra, "Allah'ın, sizin için kendinizden zevceler yaratması da..." (Rum, 21) ayetini de, enfüsî delillerden olmak üzere getirmiştir. O halde Allah'ın, nefisleri ve eşleri yaratması, daha önce de beyan ettiğimiz üzere, aynı konuya dairdir. Ne var ki Cenâb-ı Hak, tekrar ile konuyu pekiştirmek için, her konuya dair iki husus zikretmiştir. Binâenaleyh, (ikincisinin sonunda), "Bunda,.. ayetler vardır..," deyince, bu, her ikisine de ait bir ifade oimuş olur. Ama, göklerin ve yerin kıyamı meselesine gelince, biz diyoruz ki: Göklerle ilgili ayetlerde, bunların, âlimler için ve apaçık olduğu içinde, aklı olan kimseler için birer ayet olduklarından bahsetmiştir. Binâenaleyh bu iş, ta işin başında açık ve net bir şey olunca, delilleri serdettikten sonra, işin sonunda, daha da açık olur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bu hususta birini diğerinden ayırdetmemis, İşin manasını ve özünü zikretmiştir ki, bu da O'nun, (öldükten sonra diriltmeye) kadir oluşudur. İşte bu cümleden olarak, "Sonra sizi bir tek da'vetiyle çağırdığı zaman, hemen yerden çıkacaksınız" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır : [61]
Birinci Mesele
Burada, sümme ile atıf yapmanın sebebi nedir ve bu neyle ilgilidir? Bu hususta diyoruz ki: Allah en iyisini bilir ya, bunun manası şudur: "Allah Teâlâ size, bu ayetler sayesinde, kudretinin mükemmel olduğunu beyan edince, çürümüş kemiklere, Kabirlerden çıkın" deyip, onlar da diri olarak çıkınca, işte bu durumu size haber
vermek ve bildirmek istemiştir. [62]
İkinci Mesele
Bir kimsenin "Falanca falancayı dağdan çağırdı" şeklindeki sözünden, bu çağırma işinin dağdan olması muhtemeldir. Nitekim birisi, "Ey falanca rağa tırman" diyebilir. Bu durumda da bunu ifade için, onu dağdan çağırdı" denilebilir. Çağrılan kimsenin, dağda iken çağrılmış olması da muhtemeldir. Nitekim birisi, "Ey falanca dağdan in" diyebilir. Bunu ifade için de, i "Onu dağdan çağırdı" denilir. Bu çağrı işinin, çağıranın Allah Teâlâ : ti ası halinde, yeryüzünden olamayacağı, aklı olanlar için açık birşeydir. O halde, çağrılan kimse yerden çağrılmıştır. Buna göre mana, "Sizler yerdesiniz. Dolayısıyla O, sizi oradan (yukarı) çağırır. Böylece sizler çıkarılırsınız" şeklinde olur. [63]
Üçüncü Mesele
Hak Teâlâ'nın (hemen) ifâdesinin müfacee (ansızın) manasına olduğunu beyan etmiştik, yani, "Bu iş, bir "ol" emri ile, yapılır ve olur-biter" demektir. [64]
Dördüncü Mesele
Allah Telâlâ "Hemen yerden çıkacaksınız"; insanın ilk (hiç yoktan) yaratılışı hususunda ise, "Sonra siz (her tarafa) yaydır bir beşer oldunuz" (Rum, 20) buyurmuştur, niçin?
Cevap: Diyoruz ki: Orada, toprağın hayatiyeti kabul edebilmesi, Hz. Adem (a.s)'e ruhun üflenebilmesi ve bir beşer olabilmesi için, bir yaratmaya, ölçüp-biçmeye, bir zaman geçmesine ve tedriciliğe ihtiyaç vardır. Yeniden yaratmada ise, böyle bir tedriciliğe gerek yoktur. Aksine bunun için sadece bir nida ve çıkış vardır. Bu yüzden, burada sümme kullanılmamıştır. [65]
İlkin Yaratan Diriltir
"Göklerde ve yerde kim varsa, O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicidirler. O, mahiûkatı ilk önce yaratıp, sonra onları diriltecek olandır. Bu iş, O'na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce mesel O'nundur. O, azîz ve hakimdir."
(Rum, 2627).
Cenâb-ı Allah, bu ayetleri zikredip, bunların manası da, diğer bir esas olan haşre kudreti ve ilk esas demek olan vahdaniyyeti ihtiva ettiği için, O, vahdaniyyetine, "Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur" ile işaret etmiştir. Bu, "O'nun asla ortağı yoktur. ÇÛnkü göklerde ve yerde olan herşey ile göklerin ve yerin bizzat kendileri de O'nundur ve O'nun mülküdür. Binâenaleyh hepsi de O'na boyun eğmiş ve itaat etmiştir. Ortak ise, karşı kor, ortağına denk-eş olur. Şu halde, Cenâb-ı Hakk'ın kesinlikle şeriki (ortağı) yoktur.
Daha sonra Allah Teâlâ, diğer esası, yani haşri ifade ederek, "O, mahiûkatı ilk önce yaratıp, sonra onlan diriltecek olandır. Bu iş O'na pek kolaydır" yani, "sizin nazarınızda da, iade diriltme, ilk yaratıştan daha kolaydır" buyurmuştur. Çünkü birşeyi ilk defa yapan kimseye, bu şey güç gelir. Fakat bu işi tekrar yaptığında daha kolay gelir. Bu ifadenin, "pek kolay" değil de, "kolay" manasında olduğu da söylenmiştir. Bu tıpkı, "Allahu Ekber" deki "ekber" (en büyük) kelimesinin kebir (büyük) manasına gelmesi gibidir. Bunun manasının, "iade (diriltme), ilk defa yaratmış olana, o ilk yaratmadan daha kolaydır" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü yaratılışın başlangıcında insan, bir "alaka" (rahme tutunmuş bir döl), sonra bir çiğnem et, sonra et, sonra kemik, sonra tam bir insan olur, daha sonra da hareketii-kuyvetli-gelişmeye müsait bir bebek olarak dışarı çıkar. Bütün bunlar O'na zor bir iştir. İadede (yeniden yaratmada) ise, insan, boyu boşu yerinde, tastamam bir insan olarak, "ol" emrine uyup, mezarından çıkar ki bu daha kolaydır."
Bunlardan birinci izah daha doğrudur. Binâenaleyh onu esas alarak diyoruz ki: Bunun böyle olması muhtemeldir. Çünkü başlangıçta, parçalar yaratılmış ve onlar terkib haline getirilmiştir. İadede ise, sadece terkîb söz konusudur. Tek bir işin, iki işten daha kolay olduğunda şüphe yoktur. Bundan, "Bundan başkasında O'nun için zorluk var" manası çıkmaz. Biz bunu izah etmek üzere deriz ki: Koiay olan, kendisinde failin yorulmadığı ve bıkmadığı iştir. Daha kolay olanda ise, fail haydi haydi yorulmaz. Binâenaleyh birisi, "Kuvvetli adam, bir arpayı, bir yerden bir yere taşımadan dolayı yorulmaz" dediğinde, işiten de bunu kabul etse, yine aynı adam, "Binâenaleyh o adam, bir hardal tanesini taşımaktan da yorulmaz." diyecek olsa, bu söz de hakiki -anada, aklî-ma'kul bir söz olur. [66]
En Yüce Mesel O'nun
Allah Teâlâ sonra, "Göklerde ve yerde en yüce mesel O'nundur. O, aziz ve hakimdir" buyurmuştur. Bizim, "Bu ş O'na daha kolaydır" şeklindeki sözümüzden şu iki mana anlaşılır:
1) Diğer işte yorgunluk vardır. Mesela, "Hafif olanı taşımak, ağır olanı taşımaktan daha kolaydır" denilmesi gibidir.
2) Daha evvel de bahsettiğimiz gibi, diğerinden bir yorulma söz konusu oimaksızın, "Bu, berikinden daha evlâdır" manası kastedilmiş olabilir. O halde, "En ,-Jce mesel O'nundur" ifadesi, bu işin ikinci manada ehven (daha kolay) oluşuna dt işarettir. Dolayısıyla bundan, birinci mana anlaşılamaz.
Burada, Keşşaf sahibinin zikrettiği şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, bir başka ayette "O, bana kolaydır" (Meryem, 9» buyurmuş; burada ise, (ism-i tafdil sığası ile) "Bu iş O'na ehven, yani daha kolaydır" buyurmuş, kelimesini orada ence, burada sonra getirmiştir. Çünkü Allah Teâlâ'nın orada kolay oluşundan bahsettiği şey, ihtiyar bir erkekten çocuk yaratma meselesidir. Bu ifade, "O iş, rokasına zor, sadece Bana kolay" demek olduğu için, buyurmuştur. Yani Benden başkasına değil, ancak Bana kolay" demektir. Burada ise daha kolay :-duğundan bahsettiği mesele, yeniden yapma meselesidir. Diriltme işi ise, onu ilk herkese daha kolaydır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak burada, hasr ifadesi olmaksızın "Bu iş O'na pek kolaydır" demiştir. O halde, orada harf-i cerrinin önce Ürilmiş olması, hasr ifade eder. Binâenaleyh ayetteki, "Göklerde ve yerde en yüce mesel O'nundur" ifadesinin, birinci izaha, yani "Bu, size göre, Bana kolaydır" seklindeki sözümüz itibariyle bir manası vardır, bahsettiğimiz,husus itibariyle de bir a^er manası vardır. Birinci izaha göre, Allah Teâlâ "En yüce mesel O'nundur" fcuyurup, bu mesel de yeryüzündeki insanlar için getirilmiş bir mesel olunca, "O'nun çan. insanların mesellerinden olmak üzere en büyük mesel vardır." manasına gelir, -sanlar" ifadesi, yeryüzündekileri içine alır. Yoksa bu, "Meleklerin mesellerinden n~ak üzere, en büyük mesel O'nundur" manasını ifade etmez. İşte bundan dolayı -ı Allah, "Göklerde ve yerde en yüce mesel O'nundur" yani "Bu, sizin için yapılmış bir meseldir. Gerek bu mesellerden ve gerekse gökyüzünde getirilen mesellerden en yücesi Allah'a aittir" buyurmuştur. İkinci izaha göre ise, bu, "O, fiilini ikame kadar sizin fiillerinize teşbih etmiş ve onlara göre misal vermiş ise de, O'nun nfenın hiçbir misli-benzeri yoktur. Çünkü en yüce mesel O'na aittir" demektir. Bu mana, İbn Abbas (r.a)'dan nakledilmiştir. Bunun manasının, "En yüce sıfat Z -undur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu sıfat da, Kendisinden başka bir ilahın olmayısı özelliyidir.
HakTeâlâ, azizdir ve hakimdir" buyurmuştur ki bu, "O'nun kudreti bütün mümkinâtı içine alabilecek derecede kâmil, ilmi, bütün mevcudatı kapsayacak biçimde şümullüdür. O halde O, heryerdeki hertürlü cüzleri bilir ve O, işte onları bir araya getirip, terkib etmeye kadirdir" demektir. [67]
Kölesini Ortak Yapan Çıkmaz
"O, size kendisinden bir misal getirdi: Size ihsan ettiğimiz mallarda, elinizin altındaki kölelerin size ortak olmasını, bu hususta onlarla denk olmayı ve onları, sizin emsaliniz herhangi bir (hür işadamı) gibi sayar mısınız. (Bunu istemezsiniz). İşte biz, ayetleri aklını kullanacak bir topluluk için böyle açıklarız." (Rum. 28).
Allah Teâlâ, iki delilden sonra, yeniden yaratmayı ve ona kadir oluşunu bir misal ile açıklayınca, bir delilden sonra, kendisinin birliğini de bir misal ile açıklamıştır. Bu misalin manası şudur: Bir kimsenin, kölesi, nasıl, malında, ona ortak yapılmadığı, efendilere verilen kredi ve itibar onlara verilmeyeceğine göre, Allah'ın kulları ve mahlukları nasıl Allah'ın ortağı olabilir ve nasıl onlar için, kendilerine tapılmayı gerektirecek, Allah'ın ululuğuna denk bir ululukları bulunabilir? Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [68]
Teşbihten Maksad : Tevhid
Benzetilen ile benzeyen arasında bir benzerliğin bulunması gerekir. Eğer bu ikisi arasında bir benzerlik değil de, bir zıtlık olursa, bu durum, (vaziyete göre) bazan o teşbihi te'kid eder, bazan zayıflatır. Buradaki benzerlik yönü
malumdur. Zıtlık da mevcud olup, bu da bu teşbihi kuvvetlendirmektedir. Bu, şöyle birkaç yönden izah edilebilir:
1) Allah Teâlâ, "kendinizden" buyurmuştur. Bu, "Allah siz, önemsiz, noksan ve aciz olmanıza rağmen kendinizden bir misal getirmiş ve ulu, mükemmel olmasına ve onca kudretine rağmen, Kendisini size kıyas etmiştir" demektir.
2) Allah Teâlâ, "Eliniz altındaki köleler..." buyurmuştur. Bu, "köleleriniz üzerinde, mülkiyetiniz vardır ve bu, arızî bir durumdur. Çünkü bu mülkiyet başkasına geçebilir veya son bulabilir. Bu mülkiyetin başkasına geçmesi, satış yoluyla olur. Son bulması ise, kölenin azâd edilmesi ile olur. Halbuki Allah'ın mülkü olanların, Allah'ın mülkiyetinin dışına çıkmaları kesinlikle mümkün değildir. Dolayısıyla her hususta sizin gibi olmalarına, hatta insan olma bakımından şu anda sizin gibi olmalarına, öldürmek ve kesmek suretiyle canlarında ve insanlıkları hususunda tasarruf etme, ibadetten ve def-i hacetten alıkoyma gibi, üzerlerinde haklarınız bulunmamasına rağmen, Köleleriniz bile sizin ortağınız olamayacağına göre, nasıl oluyor da, her yönden O'nun mülkü olan birtakım mahluklar Allah'ın ortağı sayılıyorlar" demektir.
3) Cenâb-ı Hak, "Size ihsan ettiğimiz mallarda..." buyurmuştur. Bu, "Sizin olan şeyler, aslında sizin olmayıp, Allah'ındır, Allah'dandır ve O'nun verdiği rızı ki ardandır. Allah'dan olan şey, gerçekte O'nundur. Dolayısıyla sadece ismen (zahiren), sizin Z' d jğu söylenen şeylerde, ortak kabul etmediğinize göre, nasıl oluyor da, gerçekte Atah'a ait olan şeylerde Allah'ın ortağı olabilir?" demektir.
4) Allah Teâlâ,"Bu hususta onlarla denk olmasını..." buyurmuştur, yani "Siz ve köleleriniz, malik olduğunuz herhangi birşeyde hiç denk olur mu? Hayır, oi-naz. Öyle ise, Allah'ın da, mâlik olduğu şeylerin hiçbirinde ortağı bulunmaz. Fakat - e-şey Allah'ındır. Sizin, ilah olduğunu iddia ettikleriniz ise, kesinlikle birşeye, hardal tanesi kadar en ufacık birşeye bile sahip değillerdir. Binâenaleyh onlar, ne ulu olduklarından ötürü, ne de size ulaştırmış oldukları bir menfaat bulunması ile, ibadete müstehak olamazlar" demektir.
Sizin, "Onlar, bize şefaat edecekler" demenize gelince, bu da söz konusu değildir. Çünkü size göre de, hürlere duyulan saygı, kölelere duyulmaz. Gerçekte ve (insanlık) vasfında size denk olmalarına rağmen, kölelerin bile sizin nezdinizde w saygınlığı olmadığına göre, mâliki ile arasında, hiçbir surette eşitlik söz konusu o>mayan memlûklerin (sahib olunan şeylerin) durumu ya nasıl olur. İşte Cenâb-ı Hak 3tı hususa "Onları emsaliniz herhangi bir (hür iş adamı) gibi sayar mısınız?" buyurmuştur. [69]
İkinci Mesele
Allah Teâlâ, bununla başkasına ibadet etmenin hiç bir makul tarafı olmadığını beyan etmiştir. Çünkü başka hiçbir varlık Allah'a ortak olmaya elverişli olmadıklarına göre, imarın ne gerçek mülkleri (hakimiyetleri) ve ne de mülkleri (malları) vardır. Onların azametleri yoktur ki, onlara azametlerinden ötürü ibadet olunsun; mülkleri olmadığı çtn, kendilerinden menfaat de beklenemez. Dolayısı ile menfaat için de onlara apdmaz. Kuvvet ve kudretleri de yoktur. Çünkü onlar kendileri de kul-köledirler. Sahib jnmuş bir varlık olan köle ise, birşeye kadir olamaz. O halde, emsaliniz herhangi >nnden çekindiğiniz gibi, onlardan çekinmeyin, öyle ise nasıl oluyor da, birbirinizden çok, onlardan çekiniyor ve bu çekinme sebebiyle onlara ibadet ediyorsunuz?
Daha sonra Allah Teâlâ, "işte Biz, ayetleri aklını • Jianacak bir topluluk için böyle açıklarız" buyurmuştur. Bu, "Biz, ayetlerimizi, inanan akıllı kimseler için, deliller, kesin burhanlar, meseller ve ikna edici sözlerle açıklıyoruz, yani, bu iş bundan sonra ancak aklı olmayanlar için gizli kalır" demektir. [70]
Fıtrat Dini
"Hayır, o zulmedenler, bilgisizce hevâlanna uydular. Artık Allah'ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir? Onlar için, hiçbir yardımcı yoktur. O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak, dine, Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtratına çevir. Allah'ın yaratışına bedel hiçbirşey yoktur. îşte dosdoğru ayakta duran din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."
(Rum, 29-30).
Yani kölenin efendiye ortak koşulması caiz değildir. Fakat müşrikler, bilgisizce, heva-ü heveslerine uyup, hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın ortaklan bulunduğunu söylediler.
Cenâb-ı Allah daha sonra bu ortak koşma işinin, Kendi izin ve iradesi ile olduğunu "Artık Allah'ın saptrdığı kimseyi kim doğru yola iletebiik" diyerek beyan buyurmuştur, yani, "Bunlar Allah'ın saptırdığı kimselerdir. Dolayısıyla onların hidayetcisi yoktur. Bu sebeble onların sözlerinin seni üzmemesi gerekir." Burada şöyle bir incelik vardır. "Artık Allah'ın saptırdığı kimseyi kim hidayete erdirebilir?" ayeti, önceki açıklamayı kuvvetlendirmektedir. Zira Cenâb-ı Allah, Kendisinin hiçbir şeriki olmadığını bildirip, daha sonra da, "Hayır hayır... Müşrikler bilgisizce şirk koşuyorlar" deyince, buna karşı sanki "Onlara, kendi rızası hilafına tasarruf etme yetkisini sen verdin. Aziz ve efendi olan ise, kulunun-kölesinin, kendi rızasının aksine tasarrufta bulunamadığı kimsedir." denildi de, Cenâb-ı Allah, "Hiç şüphesiz, bunu o kendi başına yapmamıştır. Bu, Allah'ın izin ve iradesiyle olmuştur. Ama onların yardımcıları yoktur. Onlar Allah'ı bırakınca, Allah da onları bırakmıştır. Onların tutunup güvendikleri kimse, kendilerinden hiçbirşey defedemez. Dolayısıyla onların gerçek bir yardımcıları yoktur.
Daha sonra Allah Teâlâ "O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak, dine, Allah 'm insanları üzerine yarattığı fıtratına çevir. Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur" buyurmuştur. Bu şu manayadır: İş ortaya çıkıp, vahdaniyyet zahir olup, müşrikler hidayeti bulamadığına göre, onlara iltifat etme. Kendini dine çevir."
Ayetteki, "O halde sen yüzünü bir muvahhid (hanîf) olarak, dine çevir" ifadesi, herşeyinle bütün varlığınla dine yönet" demektir. Burada Allah Teâlâ H*. Peygamber (s.a.s)'in kendisini, "yüz" kelimesi ile ifade etmiştir. Bu tıpkı, "Herşey helak olucudur, ancak o (Allah'ın) yüzü müstesna,.."(Kasas. 88) ayetinde olduğu gibidir. Buradaki yüz, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı ve sıfatları manasınadır. Ayetteki, "hanîf" kelimesi, "dinin dışında kalan herşeyden meyledici, yüz çevirici olarak" demektir, yani, "O dine yönel ve başka herşeyden dön" yani, "Kalbinde, kendine meyledeceğin başka hiçbirşey Kalmasın" demek olup, mana olarak "Müşriklerden olmayın" {Rum, 31) ifadesine yakındır.
Daha sonra Allah Teâlâ, "fıtratallah..." buyurmuştur. Bu, "Allah'ın tevhidine yapış." Çünkü Allah insanları, o tevhid (inancı) üzerine yaratmıştır. Zira O, onları Hz. Adem (a.s)'in sulbünden alıp, "Ben sizin Rabbiniz" değil miyim?" demiş; bunun İzerine onlar da "Elbette Rabbimizsin" demişlerdir" demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu hakkında şu izahlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunun, kavmi inanmamasından dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Izüntüsünü yatıştırmak için gelen bir ifade olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allah "eâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Bu kâfirler, şekavet için yaratılmışlardır. Şaki olarak yazılan, şakî olması takdir edilmiş olan, said olamaz."
Bunun manasının, şöyle olduğu da söylenmiştir: "Allah'ın bir oluşu, insanların kalbinde kök salmıştır. Bunda bir değişiklik söz konusu değildir. Hatta onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, "Allah" derler. Fakat bu fıtrî iman kâfi değildir."
Şöyle de denilebilir: "Allah, mahlûkatı Kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Öyle ise hepsi de O'nun kulu ve kölesidirier. "Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur" yani, onların kul olmaları, memlûkün (kölenin), bir insanın kulu olması gibi değildir. Çünkü bu mülk oluş, o insandan bir başkasına geçebilir veya bu köle azâd edilmek suretiyle onun mülkü olmaktan çıkabilir. Ama mahlûkatın, Cenâb-ı Hakk'a kul : ti aktan çıkmaları asla mümkün olmaz. Bu, "İbadet, mükemmelliği elde etmek için yapılır. Kul, ibadet ile kemale erdiğinde, artık üzerinde bir mükellefiyet kalmaz" : yenlerin görüşünün; müşriklerin, "Noksan varlık olan insan, Allah'a ibadet etmeye elverişli ve layık değildir. İnsan, ancak yıldızlara tapabilir. Ancak yıldızlar Allah'a doğrudan doğruya ibadet edebilir" şeklindeki görüşünün ve hhstiyanların, "Allah isa'ya hulul etmiş ve böylece Isâ,, iiah olmuştur" şeklindeki görüşlerinin yanlış ?tduğunu anlatmak içindir. İşte bu noktada Cenâb-ı Allah, "Allah'ın yaratmasında asla bir değişiklik yoktur. Aksine sayılan bütün bu şeyler, O'nun kuludur. Onların, : j sayılanların dışına çıkmaları mümkün değildir" demiştir.
Daha sonra Allah Teâlâ "Bu, kendisinde hiçbir eğrilik-büğrülük olmayan, dosdoğru bir dindir. Fakat insanların çoğu, bunun dosdoğru bir din olduğunu bilemezler" buyurmuştur. [71]
Dini Bozup Fırkalaşanlar
"Hepiniz O'na dönün, O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kûm ve müşriklerden olmayın, ki onlar dinlerini darmadağınık etmişler ve fırka fırka olmuşlardır. Bunlardan her zümre, ellerinde olana sevinirler" (Rum, 31-32).
Cenâb-ı Hak, "bütün diğer dinlerden meyledici olarak" manasında "hanîfen" dedikten sonra "O'na yönelenler olarak..." buyurmuştur. uYüzünü . ..çevir" \tades\ndeto hftab, Hz. Peygamber (s.a.s)'edir, ama bununla bütün mü'minler kastedilmiştir. Allah Teâlâ, "O'ndan ittika edin, korkun" yani, "Bana yönelip dünyayı terkettiğinizde (önemsemediğinizde), kendinizi emniyette hissedip, Bana İbadeti hiç bırakmayın. Aksine Benden korkun. Bana ibadete devam edip, namazınızı dosdoğru kılın", yani "Sizin daha önce söylediğiniz gibi, kurbiyet (yakınlık) elde ettiğinizde bile, yine Allah'a ibadet etmeye devam ediniz" demiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Müşriklerden olmayın." buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu, "iman ettikten sonra, artık müşrik olmayınız ve böylece Allah'dan başkasını gaye edinmeyiniz" demektir. Burada şöyle bir izah yapılabilir: Cenâb-ı Hak, "münîbîn" kelimesi ile kulunu, açık şirkten çıkaran tevhide işaret etmiş; "Müşriklerden olmayın" tabiri ile de, kulunu şirk-i hafiden (gizli şirkten) çıkarmayı kastetmiştir, yani, "Amelinizde ancak Allah'ın zatını (rızasını) hedefleyiniz ve onlarla ancak Allah'ın rızasını elde etmeye çalışınız. Çünkü dünya ve ahiret, Allah'ın rızası elde edildikten sonra, kendiliğinden elde edilir" demek istemiştir. İşte bundan ötürü O, "Onlar, dinlerini darmadağınık etmişler ve fırka fırka (siya an) olmuşlardır" buyurmuştur. Bu, "Onlar, İslâm'a gelip, tek bir hale gelmediler. Herbiri ayn ayrı yollar tutturdu" demektir. Şöyle de denilebilir: Onların bir kısmı Allah'a, dünyevî maksadlardan ötürü, bir kısmı, cennetten ötürü, bir kısmı da cehennemden kurtulma ümidinden ötürü ibadet ettiler. Herbiri de, tutturduğu yola sevinir ve o yolu beğenir. Ama esas ihlaslı olan, elindeki şeye, tutturduğu yola sevinmez. Onun sevinci, Atlah katında olma ile, O'nun huzuruna ulaşma iledir. Bu böyledir. Çünkü biz insanların elinde bulunan herşey, "Sizin yanınızda olanlar tükenir. Ama Allah'ın katında olanlar bakîdir..." (Nahi 96) ayetinde beyan edildiği gibi, tükenmeye mahkûmdur. O halde, sizin elinizde olanlarla ilgili ferahlayabileceğiniz bir gayeniz olamaz. Esas matlub, Allah katında olan şeydir ve ferahlık onunla elde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bilakis onlar, Rableri katında, diridirler. (Allah'ın) lütfundan kendilerine verdiği ile hepsi şâd olarak, nzıklanırlar. "(ati Imran, 189-170) buyurmuş ve onları, Rableri katında bulunan ve bitmeyen fazlından elde ettiği şeylerle şâd olan kimseler olarak anlatmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "(Katınızda olanlarla değil), ancak Allah'ın fazlı ve rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler." (Yunus, 58) Duyurmuştur. Çünkü insanın elinde olanlar bitip tükenir. Bu işin dünyada böyle olduğu zahirdir. Ahirettekine gelince, kulun yeme-içme ile elde edeceği şeyler de son bulur. "akat Cenâb-ı Hak, o kimseye o şeyin aynısını, bitmek bilmeyen fazlından ötürü, sonsuza kadar yeniler. O halde bitmeyen, ancak O'nun fazlı ve lütfudur. [72]
Darda Kalan Rabbine Yönelir
'insanlara bir zarar dokundu mu, Rablerine, ihlaslı bir şekilde duâ ederler.
Ama sonra, (Allah), onlara tarafından bir rahmet tattırdığı zaman, bakarsınız
ki onlardan bir kısmı, Rablerine şirk koşup dururlar."
(Rum, 33).
Allah Teâlâ, tevhidi delillerle ve misallerle anlatınca, insanların, hernekadar şiddet ve zorluk zamanlarında inkâr etseler bile, meşhur ve yaygın bir hallerinin (şirk nallerinin) bulunduğunu ortaya koymuştur. Çünkü insanın herşeyden ümidi kesilince, Allah'a yönelir; kendisinin, bu mahlûkat gibi olmayan o şeye muhtaç olduğunu -sseder ve O'nun sayesinde kurtuluşa ermek ister.
Cenâb-ı Hak, "Ama sonra, (Allah) onlara tarafından bir rahmet tattırdığı zaman, bakarsınız ki onlardan bir kısmı, Rablerine şirk koşup dururlar" yani, "İnsanın içine d jştüğü sıkıntıda, kurtardığımızda, Rabbine şirk koşar ve "Falanca yıldızın, falanca «İdiz ile uyuşmasından (birleşmesinden) ve falanca put sayesinde kurtuldum" der. -ayır. Aksine onun, bu iş açık olduğu zaman, o falanca sebebiyle kurtulmuş olduğu -arıcına kapılmaması gerekir. Çünkü bu şirk-i hafî(gizli şirk)tir. Bunun örneği, denizde roğulmak üzere olan bir adama Cenâb-ı Hakk'ın rüzgarıyla ona bir kalas gönderip onunda buna tutunarak kurtulduğunda, "Bu kalas sayesinde kurtuldum" demesi; ■ =nut yırtıcı hayvanların saldırdığı bir adama, Cenâb-ı Hakk'ın yardım edecek bir adam gönderdiği zaman, "Beni o Zeyd kurtardı" demesi gibidir. Binaenaleyh eğer bu sözler, bunun böyle olduğuna dair kesin bir inançtan kaynaklanıyorsa, bu şirk-i hafi olur. Yok eğer, bu, "Allah beni Zeyd'in eliyle kurtardı" manasında ise, bu daha hafi (herkesçe sezilemeyen) bir şirk olur.[73] Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır. [74]
Tatma Tabirindeki İncelik
Cenâb-ı Hakk'ın, "tattırdığında" ifadesinde bir incelik vardır; Çünkü tatma, az olan şeyler hakkında kullanılır.
Çünkü örfen, çok yiyen kimse, "tattım" demez. Bu kelime, olumsuzluk manasında, mesele, çokluğun haydi haydi olmadığını ifade için, azın da olmadığı manasında, "Ben falancanın evinde, hiçbir yemek tatmadım" şeklinde kullanılır. Bu rahmet, sona erici olup, o müşrikler için azab olduğundan ötürü ahirette de devam* edici olmadığı için, Cenâb-ı Hak, "Bir rahmet tattırdığı zaman..." ifadesini kullanmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah, cehennem azabı hakkında da, "Sakar (cehennem)'in dokunuşunu..." (Kamer, 48); "Yapmış ofduk/annin (veballerini) tadın" (Ankebut, 55) ve 'Tat. Çünkü sen, (güya) azîz ve kerîmsin!" [Duuan, 49) buyurmuştur. Çünkü Allah'ın diğer kullarına ulaşan rahmetine nisbetle, azabı son derece azdır. [75]
İkinci Mesele
Ayetteki mlnhu "o zarardan" demektir. Ayetin bu şekilde "tahsis" ifade etmesinde, biraz önce bahsettiğimiz mana (incelik) söz konusudur. Yani onlara verilen rahmet, mutlak manada olmayıp, sadece bu zararın defedil meşin den ötürü verilmiştir. Ama onlar geriye (ahirete) bırakılmış zarardan ötürü, bir rahmet tadamayacaklar. [76]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak, burada, "Bakarsınızki onlardan bir kısım..." buyurmuş, Ankebût'ta ise, "Fakat onian selâmetle karaya çıkarınca hemen Allah'a eş katanlar da yine onlardır..." (Anket*». 65) buyurarak, "bir kısım" tabirine yer vermemiştir. Zira orada bahsedilen şey, belli bir zarar olup bu da, denizin dehşet uyandıran halidir. Mahlûkata nisbetle o zarardan kurtulanlar ise, gayet azdır. Kurtulduktan sonra, Allah'a şirk koşmayanlar, onlardan bir takım olup, sayıca da çok azdırlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, şirkten çıkıp ona bir daha düşmeyenler, sayıca az olduğu için, müşrikleri bir kısım olarak addetmemiştir. Ama burada ele alınan ise, mutlak anlamda bir zarardır. Dolayısıyla bu ifade, karanın, denizin, hastalıkların ve korkunç halterin zarar ve sıkıntılarını içine alır. Ayrı ayrı muhtelif zararlardan kurtulanlar ise, pekçoktur. Hatta, hemen hemen bütün insanlar, mutlaka herhangi bir zarara uğramış, neticede ise ondan kurtulmuşlardır. Bu muhtelif zararlardan kurtulduktan sonra, müşrik olarak kalmayanlar bir araya getirilecek olsa, bu büyük bir yekûn tutar ki, bunlar bütün müslümanlardır. Çünkü bunlar, zarardan kurtulmuşlar, müşrik olarak da kalmamışlardır. Müslümanlara gelince, onlar toptan, o denizin zararından kurtulamamışlardır. Binâenaleyh, mü'minlerden o zarardan kurtulanlar büyük bir yekûn olunca, Cenâb-ı Hak geriye kalanları bir grup addetmiştir. [77]
İnkârdaki Çıkmaz
"Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmeleri için... Hele, .dalanmaya devam edin. Yakında bileceksiniz! Yoksa biz onlara, bir hüccet indirdik te, O'na eş tutmalannı bu mu söylüyor.?"
(Rum, 34-35).
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmeleri için. Hele, faydalanmaya devam edin. Yakında bileceksiniz..." buyruğunun tefsiri Anfcebût (Ayet, 66)'da geçti. Burada geriye, bu ayetteki "Hele, faydalanmaya devam etim " hitabının yer alıp, Ankebût, 66. ayette ise, bu hitabın yer almayışının faydasını açridamak kalmıştır. Şimdi biz diyoruz ki, orada ele alınan tek bir çeşit zarar olunca, bu zarardan kurtulanlardan hiç kimsenin bulunmaması ve böylece de, tisine hitab edilmemiş olması mümkündür. Ama burada ele alınan, mutlak ıda bir zarar olup, mutlak manada bu zarardan kurtulanlardan herhangi bir de, herhangi bir yerde bulununca, orada bulunan kimseye, onlardan biri olarak edilmesi mümkündür. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Hele faydalanmaya devam edin." diye hitab etmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak “Yoksa biz onlara, bir hüccet indirdik te o O'na eş tutmalarım bunu söylüyor... ?” Duyurmuştur. Daha önce Cenâb-ı Hakk'ın, "Hayır, o zulmedenler... hevalanna -y-dular"{Rum, 29), yani, "Müşrikler, haklarında bilgileri olmadığı şeyi söylerler. Tam aksine onlar, onun aksinin doğru olduğunu bilirler. Çünkü onlar, zarar vaki olduğunda, yani Allah'a dönerler..." şeklinde bir ifadesi geçince, bu hususu, inkarî anlamda stifham ifadesiyle ortaya koymuştu. Yani, "Biz, onların söylediği şeyler hususunda dit hüccet indirmedik" demektir.
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [78]
Edatı Hakkında
İstifham için olan (em) edatı ancak, cümle arasında kullanılır. Nitekim onlardan birisi "Ey, Celâcil ile Nekâ (dağlan) arasındaki yumuşak kumların dişi ceylanı! Sen misin, yoksa Ümmü Salim (Sâlim'in annesi) mi?" demiştir. Binâenaleyh, ondan önce gelen istifham nedir?
Cevap: İfadenin takdiri şöyledir: Onların inadlarına dair hüccet ve deliller ortaya ^Ktnca, biz ne diyeceğiz? Onlar, İlimsiz olarak heva ve heveslerine mi uyuyorlar? Yoksa, onların, söylediklerine dair delilleri mi vardır? İkincisi değildir; o halde, ister «aamez birincisi olur.
Delilli Sözün Önemi
Cenâb-ı Hakk'ın.ayetteki, "O... söylüyor" ifadesi, olup, tıpkı, "Hiç şüphesiz onun kitabı bunu söyler..."
denilmesi gibidir. Burada şöyle bir incelik vardır: Delilsiz konuşan kimse, sanki hiç konuşmamış gibidir.
Çünkü söz, dinlenilen ve kabul edilen sözdür. Kabul edilmeyene gelince, bu sanki dinlenilmemiş gibidir. Böylece de o sözü söyleyen, onu adeta konuşmamış gibi olur. Hakkında delil bulunmayan şey ise, kabul edilemez. Binâenaleyh, delilsiz konuştuğu zaman, konuşan kimsenin konuşmadığı ileri sürülebileceğine göre, delilli konuştuğu zaman, onun konuştuğunun söylenmesi cari ve makul olur. Burda da, bu şekilde güzel olmuştur. [79]
Delilli Sözün Önemi
Cenab-ı Hakk’ın, ayetteki, “O…söylüyor” ifadesi, olup, tıpkı, “Hiç şüphesiz onun kitabı bunu söyler…” denilmesi gibidir. Burada şöyle bir incelik vardır: Delilsiz konuşan kimse, sanki hiç konuşmamış gibidir.Çünkü söz, dinlenilen ve kabul edilen sözdür.Kabul edilmeyene gelince, bu sanki dinlenilmemiş gibidir.Böylece de o sözü söyleyen, onu adeta konuşmamış gibi olur.Hakkında delil bulunmayan şey ise, kabul edilemez.Binaenaleyh, delilsiz konuştuğu zaman, konuşan kimsenin konuşmadığı ileri sürülebileceğine göre, delilli konuştuğu zaman, onun konuştuğunun söylenmesi cari ve makul olur.Burada da, bu şekilde güzel olmuştur. [80]
Şımarık Veya Ümitsiz İnsan
"Ne zaman, insanlara bir rahmet taddirdı isek, onunla şımarmışlardır. Kendi ellerinin öne sürdüğü günahlar yüzünden, onlara bir fenalık isabet edince de, hemen onlar ümitlerini kesiverdiler."
(Rum. 36).
Cenâb-ı Hak, şirki aşikârdan müşriklerin durumunu beyân edince, bundan daha hafif olan müşriklerin durumunu da beyan etmiştir ki, bu da, Allah'a ibâdetleri, dünyasından dolayı olan kimselerdir. Çünkü Allah, ona lütfettiğinde, razı olur ve hoşnutluğunu ifade eder. Vermediğinde ise, Öfkelenir, ümitsizliğe düşer. Halbuki kutun, böyle olmaması gerekir. Tam aksine onun, sıkıntıda da bollukta da, Allah'a ibadet etmesi gerekir. Zira insanlardan, Cenâb-ı Hakk'ın da, "insanlara bir zarar isabet ettiğinde, Rablerine, O'na dönerek dua ederler..."(Rum, 33) buyurduğu gibi, başı dara girdiğinde Allah'a ibadet edenler olduğu gibi, yine Cenâb-ı Hakk'ın da: "Ne zaman, İnsanlara bir rahmet taddirdı isek, onunla şımarmışlardır" beyan buyurduğu gibi, O'na, kendisine nimet verdiği zaman ibâdet edenler vardır... Bunlardan birincisi, azâb korkusundan dolayı, zorla hizmet eden kimse gibi; ikincisi de, ücretin tahakkukunu gözeten, ücret karşılığı hizmet eden kimse gibidir ki, bu her iki grup da, maaşlarını -iş olsun olmasın alan- devamlı kadrodaki görevliler derecesinde olmazlar. Aynen bunun gibi, mezkûr iki kısım da "Rableri katında mükâfaatı olan" mü'minlerden olmazlar. Burada şöyle bir mesele vardır: Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetteki "Onunla sevinirler..." ifdasi bu kimselerin himmetlerinin düşük, fikirlerinin kısır olduğuna bir işarettir. Çünkü bunların sevinçleri, o şeyin, Allah'tan olmasından dolayı değil, o şey sebebiyledir.
İmdi eğer birisi: "Rahmetten dolayı sevinmek, Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Ancak Allah'ın fazlı ile, rahmetiyie, işte yalnız bunlarla sevinin" (Yunus. 58) ayetinde emredilmiş olan bir husustur. Halbuki Allah burada, rahmetten dolayı sevinmeyi kınamıştır. O halde, bu nasıl olur?" derse, buna şöyle cevap verilir: Biz deriz ki, orada Cenâb-ı Hak, onların rahmetin Allah'a nisbet edilmiş ve O'ndan gelmiş olmasından dolayı, o rahmetle sevinmeleri gerektiğini belirtmiştir. Burada ise onlar, rahmetin bizzat kendisiyle sevinmemişlerdir Öyle ki, meselâ o yağmur, Allah'dan başkası tarafından olmuş olsaydı, onlann bu sayede duyacakları sevinç, o yağmurun Allah'tan olması ile duyacakları sevince denk olurdu...
Bu tıpkı şuna benzer: Hüküm