RÛM SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
er-Rûra Sûresi'nin bütünüyle Mekkî olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Altmış âyettir.[1]
1. Elif, Lâm. Mim.
2. Rumlar yenildiler;
3. Yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir.
4. Üç ilâ dokuz yıl İçinde... Önünde de, sonunda da emir Allah'ındır. O günde mü'minler sevineceklerdir;
5. Allah'ın yardımı doiayısı ile. O, dilediğine yardım eder. O Azizdir, Rahimdir.
"Elif, Lâm. Mim. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde" buyruğu ile ilgili olarak Tirmizî, Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediğine dair bir rivayet kaydetmektedir: Bedir gününde Rumlar İranlılara galip geldiler ve bu, mü'minlerin hoşuna gitti. Bunun üzerine "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; Yakın bir yerde... O günde mü'minler sevineceklerdir; Allah'ın yardımı dolayısıyla" (Ebu Said el-Hudrî) dedi ki: Bu sebebten ötürü mü'minler Bizanslıların, İranlılara galip gelmesine sevindiler. (Tirmizî) dedi ki: Bu, bu rivayet yoluyla garip bir hadistir. (Buradaki "Rumlar yenildiler" anlamındaki buyruğu) Nasr b. Ali el-Cehdamî; "Rumlar yendiler" diye okum ustur.[2]
Tirmizî yine bu hadisi İbn Abbas yoluyla, bundan daha geniş ve eksiksiz bir şekilde rivayet etmiştir. İbn Abbas yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mim. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde" buyruğu hakkında; "Yendiler" ve; "Yenildiler" (diye okumuş) demiştir. (İbn Abbas devamla) dedi ki: Müşrikler, İranlıların, Bizanslılara galip gelmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de, diğerleri de putperest idiler. Müslümanlar ise Bizanslıların, İranlılara karşı galip gelmelerini istiyordu, çünkü onlar ehl-i kitap idiler. Bundan Ebubekir'e »özettiler, Ebubekir de bu hususu Rasûiullah (sav)'a söyleyince: "Bizanslılar pek yakında galip geleceklerdir" dedi. Ebubekir durumu onlara zikredince, bu sefer onlar: O halde bizimle senin aranda buna dair bir süre tesbit et, eğer biz(im tuttuklarımız) galip gelirlerse, bize şunları vereceksin. Şayet sizOn taraftar olduklarınız) üstün gelirlerse, bu sefer size şunları şunları vereceğiz, dediler. Ebubekir (r.a) da bunun üzerine beş yıllık bir süre tesbit etti. Bu süre zarfında Bizans'hlar galip gelemediler. Durumu Peygamber (sav)'a söyleyince, şöyle buyurdu: "Niçin sen daha uzun bir süre -ki zannederim on yıl dedi- tesbit etmedin?"'diye buyurdu. Ebu Said dedi ki: (Âyet-i kerîmede geçen) "bıd"' on yıldan daha az bir süredir. (Devamla) dedi ki: Daha sonra Bizanslılar galip geldiler. İşte yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler.,. O günde mü'minler sevineceklerdir; Allah'ın yardımı dolay ısı ile" buyruklarını indirdi. Süfyan dedi ki: Duyduğuma göre Bizanslılar onlara karşı Bedir günü zafer kazandılar. Ebu İsa dedi ki: Bu hasen, sahih ve garib bir hadistir. "[3]
Tirmizî yine bu hadisi Niyar b. Mükrem el-Eslemî yoluyla da rivayet etmiş olup, (buna göre Niyar) dedi ki: "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç ila dokuz yıl İçinde" buyruğu nazil olduğu günde İranlılar, Bizanslıları yenmişlerdi. Müslümanlar ise Bizans'ltların onlara galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü kendileri ve onlar kitap ehli İdiler. İşte yüce Allah'ın: "O günde mü'minler sevineceklerdir; Allah'ın yardımı dolayısı İle. O dilediğine yardım eder. O Aziz'dir, Rahimdir" buyrukları bu hususta inmiştir. Kureyşli-ier ise İranlıların galip gelmelerini istiyorlardı. Çünkü onlar ve kendileri kitap ehli olmadıkları gibi; öldükten sonra dirilişe de iman etmiyorlardı. Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince Ebubekir es-Sıddîk (r.a) dışarı çıkıp Mekke'nin dörtbir yanında yüksek sesle: "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Üç İla dokuz yıl İçinde" buyruklarını okuyordu. Kureyşlilerden bazı kimseler Ebu-bekir'e: O haide bu hususta bizimle sizin aranızda bir sözleşme olsun. Senin arkadaşın Rumların (Bizanslıların) üç. ila dokuz yıl arasında İranlılara galip geleceklerini iddia etmektedir. Bu hususta seninle bahse tutuşalım mı? dediler. O: Olur, dedi. Bu bahisleşmenin haram kılınmasından önce idi. Ebu-bekir ve müşrikler bahse tutuştular ve bu hususta aralarında anlaştılar. Ebu-bekir'e: Sözü edilen bıd' (üç ila dokuz) yılı ne kadar tesbit edeceksin? Üç yıl mı yoksa dokuz yıl mı? Bizimle senin aranda nihai olarak kabul edeceğimiz ortalama bir süre tayin et, dediler. (Niyar) dedi ki: Bunun üzerine aralarında altı yıllık bir süre tesbit ettiler. Ancak bu altı yıl geçtiği halde Rumlar galip gelmediler. Bu sefer müşrikler Ebubekir'in bahse konu olan malını aldılar. Yedinci yılın girişi ile birlikte Rumlar, İranlılara galip geldi. Bu sefer müs-1 umanlar Ebubekir'in süreyi altı yıl olarak tesbit etmiş olmasını ayıpladılar. Çünkü yüce Allah: "Üç ila dokuz yıl içinde" diye buyurmaktadır. Bunun üzerine de pek çok kimse İslâm'a girmişti. Ebu İsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu, ha-sen, sahih, garib bir hadistir[4]
el-Kuşeyrî, İbn Atiyye ve başkalarının rivayet ettiklerine göre bu âyet-i kerîmeler nazil olunca, Ebubekir müşriklerin yanına giderek: Bizanslıların yenilgiye uğramaları sizi memnun mu etti? Bizim peygamberimiz yüce Allah'tan bize onların üç ila dokuz yıl içerisinde galip geleceklerini bize haber vermektedirler. Bunun üzerine Ubeyy b. Halef ile onun kardeşi Ümeyye -denildiğine göre bir de Ebu Süfyan b. Harb- dediler ki: Ey Ebu Fasil! (Sütten kesilmiş deve yavrusu anlamında olup) -bununla Ebubekr künyesi ile bir çeşit alay etmeye çalışıyorlardı- Haydi bu hususta seninle bahse tutuşalım. Bunun üzerine, Ebubekir onlarla bahse tutuştu.
Katade dedi ki: Bu olay kumarın haram kıimmasından önce olmuştu. Bahiste mal olarak tesbiı ettikleri beş genç deve ile üç yıllık süre idi. Tesbit edilen deve sayısının üç olduğu da söylenmiştir. Daha sonra Ebubekir, Peygamber (sav)'ın yanına gitti ve durumu ona haber verince, Peygamber şöyle buyurdu: "Niye daha İhtiyatlı bir süre tesbit etmedin. Çünkü (âyet-i kerîmede geçen); bıd' üç ila dokuz ya da on yıl arası bir süredir. Bunun yerine git, hem bahis konusu olan malı arttır, hem de süreyi uzat." Ebubekir (r.a) denileni yaptı. Bunun üzerine tesbit ediİen develerin sayısı yüz, süre ise dokuz yıl oldu ve bu süre zarfında da Rum'lar galip geldîier.
eş-Şa'bîdedi ki: Dokuz yıl içinde galip geldiler. el-Kuşeyrî de dedi ki: Rivayetlerde meşhur olan Rumların galibiyetlerinin İranlıların, Rumları yenik düşürmelerinin yedinci yılında gerçekleştiğidir. O bakımdan eş-Şa'bî'nin rivayetinde geçen dokuz yılm yedinin bazı nakilciler tarafından tahrifi olma ihtimali vardır. Kimi rivayetlerde de ikinci olarak tesbit edilen deve sayısının yedi, sürenin de dokuz yıla çıkarıldığı belirtilmektedir. Denildiğine göre bu Kisra Perviz'in son fethi olup, bu fetihte Konstantiniyye'yi ele geçirmiş ve orada bir ateş mabedi inşa etmişti. Bu husus Rasûluüah (sav)'a haber verilince, bundan dolayı üzülmüştü. Bunun üzerine de şanı yüce Allah bu iki âyet-i kerîmeyi indirmişti.
en-Nekkaş ve başkalannin da naklettiklerine göre Ebubekir es-Sıddîk (r.a), Peygamber (sav) ile birlikte hicret etmek isteyince, Ubeyy b. Halef ona asılarak şöyle demişti: İranlılar galip gelecek olursa, bahiste sözünü ettiğimiz develeri bana verecek bir kefil ver. Bunun üzerine oğlu Abdu'r-Rahman kefil oldu. Ubeyy, Uhud'a çıkıp gitmek isteyince, bu sefer Abdu'r-Rahman ondan kefil göstermesini İstedi, o da ona kefil gösterdi, Daha sonra Ubeyy, Mekke'de Peygamber (sav)'ın, onun vücudunda açtığı bir yara neticesinde öldü. Rumlar da Hudeybiye günü bahse tutuştukları tarihten itibaren dokuzuncu yılın başında İranlılara galip geldiler.
eş-Şa'bî dedi ki: Süre tamamen bitmeden Rumlar, İranlılara galip geldiler. Medain şehrinde atlarını bağladılar ve Rumiyye şehrini İnşa ettiler. Ebubekir, Ubeyy ile bahse tutuştu ve bahse konu edilen malları da mirasçılarından aldı. Peygamber (sav)'İn ona: "Bu malı tasadduk et" demesi üzerine o da bu malı tasadduk etti.
Müfessirler dediler ki: Rumların, İranlılara galip gelmesinin sebebi şudur: İranlılar arasında çocukları hep hükümdar ve kahraman olan bir kadın vardı, Kisra bu kadına şöyle demişti: Ben Bizanslıların üzerine gitmek üzere hazırladığım bir ordunun başına senin çocuklarından birisini geçirmek isliyorum. Kadın şöyle dedi: İşte Hürmüz. Çünkü o tilkiden daha kurnaz, kartaldan daha ihtiyatlıdır. İşte sana Ferruhan. Kılıçtan daha keskin, oktan daha derine işler. İşte Şehr i Bazan şundan şundan daha tahammülkâr. Bunlardan istediğini seç. Bunun üzerine Kisra o tahammülkâr olanı seçip, kumandan tayin etti. Şehr, İranlılardan hazırlanmış ordu ile Rumların üzerine yürüdü ve onlara galip geldi. İkrime ve başkaları dedi ki: Şehr Bazan, Bizanslılara galip gelince, körfeze varıncaya kadar bütün Rum diyarını tahrib etti. Kardeşi Ferruhan ona dedi ki: Ben kendimi Kisra'nın tahtı üzerinde oturur görüyorum. Bunun üzerine Kisra Şehi Bazan'a mektup yazarak bana Ferruban'ın başını gönder dedi, ancak Şehr bunu yapmadı. Bu sefer Kisra, İranlılara şunu yazdı: Ben size Ferruhan'ı kumandan tayin ettim ve bunun yerine Şehr Bazan' ı da görevden aldım. Ferruhan'a da başa geçtiği takdirde Şehr Bazan'ı öldürmesi için mektub yazdım, Ferruhan, Şehri öldürmek isteyince, Şehr ona Kisra'dan kardeşi Ferruhan'ı öldürmesini emreden üç ayrı mektub gösterdi ve Ferruhan'a şunları söyledi: Kisra bana seni öldürmek üzere üç ayrı mektub yazdı. Ben üçünde de: Bu emrini gözden geçit diye ona cevab verdim. Şimdi sen beni sadece bir mektub yazdığı için mi öldüreceksin? Bunun üzerine Ferruhan tekrar kumandanlığı kardeşine geri verdi. Şehr de Bizans hükümdarı Kayser'e mektub yazdı ve Kisra'ya karşı biribirleri ile yardımlaştı-lar. Böylelikle Bizanslılar da, İranlılara galip geldiler ve Kisra öldü. Buna dair haber Peygamber (sav)'a Hudeybiye günü ulaştı. O da beraberinde bulunan müslumanlar da bu işe sevindiler. İşte yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde" buyruğu bunu anlatmaktadır ki; yakın yerden kasıt ise Şam (Suriye) diyarıdır.
İkrime ise, Ezriât dîye açıklamıştır ki; burası da Arap toprakları ile Şam arasında bir yerdir. Denildiğine göre Kayser Yuhanna (Johannes) diye bilinen kumandan, buna karşılık Kisrada Bazan adında bir kumandan(m komutasında birer ordu) gönderdiler. Her iki kumandan Ezriât ve Busra'da karşılaştılar ki; burası Şam'ın hem Arap, hem Acem topraklarına en yakın olan bölgesidir. Mücahid, el-Cezire'de karşılaştıklarını söyler ki, burası da Irak ile Şam arası bir yerdir. Mukatil Ürdün ve Filistin'de demişlerdir.
(Ayet-i kerîmede geçen) "ednâ" en yakın anlamındadır. İbn Atiyye dedi ki: Şayet bu olay Ezriât'da olmuş ise bu Mekke'ye kıyasen en yakın yer demektir. İmruu'l-Kays'ın şu beyitinde sözünü ettiği yer de orasıdır;
"(Şam taraflarındaki) Ezriât'tan ona baktım; -ki akrabaları tâ Yesrib'tedir-Ve onun en yakın evi(ni görmek) için bile çok yükseğe bakmak gerekir."
Eğer bu olay el-Cezire'de meydana gelmiş ise, Kisra (İran) topraklarına göre en yakın yer demektir. Şayet Ürdün'de meydana gelmiş ise, o vakit bu, Bizans topraklarına en yakın yer demektir.
İşte bu galibiyet gerçekleşip Bizanslılar yenik düşünce, kâfirler sevindi. Yüce Allah da kullarına Bizanslıların galip geleceklerini ve savaşta onlara karşı muzaffer olacaklarını müjdeledi.
Sûrelerin başlangıcında yer alan Mukatta' harfler O ne dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Ebu Said el-Hudrî, Ali b. Ebi Talib ve Muaviye b. Kurre "Rumlar yenildiler" anlamındaki buyruğu "ğayn" ve "lam" harflerini üstün olmak üzere:
Rumlar yendiler" diye okumuşlardır. Bu kıraatin açıklaması şöyledir: Bedir günü Rumlar galip gelmiş ve bu husus gerçekleşmişti. Bu ise Kureyş kâfirlerine çok ağır geimiş, müsiü mani arsa bundan dolayı sevinmişlerdi. Yüce Allah mü'min kullarına üç ila dokuz yıl arası bir süre zarfında bir daha galip geleceklerini müjdeledi. Bu açıklamayı Ebu Hatim zikretmiştir.
Ebu Ca'fer en-Nehhas dedi ki: İnsanların çoğunluğunun kıraati "ğayn" harfi ötreli, "lam" harfi de esreii olmak üzere; "Rumlar yenildi" şek-
lindedir. Ancak İbn Ömer ve Ebu Said el-Hudrî'nin; Rumlar yendi" şeklinde ve "galip geleceklerdir" anlamındaki buyruğu da; "Yenileceklerdir" diye okudukları rivayet edilmiştir.
Ebu Hatim'in naklettiğine göre İsmet, Harun'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu Şam halkının kıraatidir. Ahmed b. Hanbel de der ki: Burada sözü edilen İsmet adındaki şahıs, zayıf bir ravidir. Ebu Hatim ise ondan pek-çok nakillerde bulunmaktadır. İlgili hadis, uygun kıraatin "ğayn" harfi ötreli olarak; "Yenildiler" şeklinde olduğudur.
Verilen bu haber Muhammed (sav)'ın nübüvvetine bir delildir. Çünkü Bizanslılar, İranlılara yenilmiş, buna karşılık yüce Allah Peygamberi Muhammed (sav)'a Bizanslıların üç ila dokuz yıl arasında İranlıları yeneceklerini haber vermiş, mü'minlerin de bundan dolayı sevineceklerini bildirmiştir. Çünkü Bizanslılar kitab ehli idi. Böyle bir haber şanı yüce Allah'ın haber verdiği ve kendilerinin bilmeleri mümkün olmayan gayb bilgisine dairdi. (Peygamber de) Ebubekir'e bu hususta bahse tutuşmasını ve bahis konusu olan malı daha da arttırmasını emretmiş idi. Sonraları bahis haram kılındı ve kumarın haram kılınmasıyla (helâl hükmü) nesh oldu.
İbn Atiyye der ki: "Ğayn" harfi ötreli okunuşu daha doğrudur. Buna karşılık insanlar icma ile; "Galip geleceklerdir" buyruğunda "ya"yi da Üstün okumuşlardır. Bundan kasıt da Kumlardır.
Yine İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre o "galip geleceklerdir"
anlamındaki buyrukta "ya" harfini de ötreli okuduğu (yenileceklerdir, demek olur) da rivayet edilmiştir. Ancak bu okuyuşta rivayetlerin, ardı arkasına birbirini desteklediği mana tersyüz edilmektedir,
Ebu Ca'fer en-Nehhas dedi ki: "Ya" harfini ötreli olarak "yenileceklerdir" diye okuyanların okuyuşuna göre anlam şöyle olur; İranlılar bu galip gelişlerinden sonra yenik düşürüleceklerdir." Rivayet edildiğine göre Rumların, İranlılara galip gelmesi Bedir günü gerçekleşmişti. Nitekim Tirmizî'nin naklettiği Ebu Said el-Hudrî yoluyla gelen hadis "te" böyledir. Bu galibiyetin Hu-deybiye günü gerçekleştiği ve buna dair haberin Rıdvan bey'atinin gerçekleştiği günü ulaştığı da söylenmiştir. Bu açıklamayı İklime ve Katade yapmıştır,
İbrı Atiyye dedi ki: Her İki günde de Allah'ın mü'minlere yardımı gerçekleşmişti.
İnsanların naklettiklerine göre; Bizanslıların galibiyetleri dolayısıyla müs-lümanlann sevinmelerine, buna karşılık yenik düşmeleri dolayısıyla da üzülmelerine sebep Bizanslıların müslümanlar gibi kitab ehli olmaları, İranlıların ise putperest olmaları idi. Nitekim hadiste de böyle açıklanmıştır.
en-Nehhas dedi ki: Bundan daha uygun bir diğer görüşe göre; sevinmelerinin sebebi, yüce Allah'ın sözünü hak olarak gerçekleştirmesi idi. Çünkü bu peygamberin nübüvvetine bir delil teşkil etmektedir. Zira şanı yüce Allah, üç ila dokuz yıl arasında meydana gelecek olayı haber vermiş ve bu süre içerisinde verdiği haber gerçekleşmişti.
İbn Atiyye dedi ki: Buna şöyle bir mantıki gerekçe göstermek de mümkündür: Kişi küçük düşmanın galip gelmesini ister. Çünkü ona karşı yapılması gereken hazırlık daha az ve kolaydır. Büyük düşman galip gelirse, ondan daha çok korkulur. İşte bu hususu dikkatle göz önünde bulundurup Ra-sûlullah (sav)'in aynı zamanda dininin ve yüce Allah'ın kendisi ile göndermiş olduğu şeriatinin üstün geleceğini ümit edip diğer ümmetlere karşı galibiyet sağlamasını arzuladığını, buna karşılık Mekke kâfirlerinin yüce Allah'ın kendisini kökten imha edecek bir krallığı başına tebelleş ederek, kendilerini ondan kurtarmasın! arzu ettiklerini de göz önünde bulunduralım.
Bir açıklama da şöyledir: Mü'minlerin sevinmelerinin sebebi, Rasülullah (sav)'ın müşriklere karşı zafer kazanması idi. Çünkü Cebrail bu hususu Bedir günü Peygamber (sav)'a bildirmişti. Bu açıklamayı da el-Kuşeyrî naklet-miştir.
Derim ki: Müslümanların sevinmelerinin bütün bunlar sebebiyle olma ihtimali de vardır. Onlar hem kendi düşmanlarına karşı zafer kazandıklarından, hem Rumların galip gelmelerinden, hem de yüce Allah'ın vaadinin gerçekleşmesinden dolayı sevinmiş olabilirler,
Ebu Hayve eş-Şamî ile Muharnmed b. es-Sümeyka' bu "yenilmelerinden sonra" anlamındaki buyruğu "lanı" harfini sakin olmak üzere; diye okumuşlardır ki; bunlar tıpkı; ile gibi iki ayrı söyleyiştir. el-Ferra bunun asıl şeklinin; olduğunu ve yüce Allah'ın: "Namazı dosdoğru kılmak" buyruğunda olduğu gibi, "te'nin haz-fedÜdîğİni iddia etmiştir. Çünkü bunun da aslı; Ve namazı dosdoğru kılmak" şeklindedir.
en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu ise yanlış bir kanaattir. Pekçok ilim ehli bunun yanlışlığını kolaylıkla anlayabilir. Çünkü "Namazı kılmak" da mastar gelmiş olup bundan "te" harfinin hazfedilmesi fiilinin illetli olmasından dolayıdır. Bu gibi kelimelerde "te" hazfedilen harfin yerine kullanılır, "Yenilme" ise ne illetli harfi bulunan bir fiildir, ne de ondan herhangi bir harf hazfedilmiştir.
el-Esmaî ise "kovdu, kovaladı, celbetti, sağdı ve galip geldi" anlamındaki fiilleri mastarlarıyla birlikte; şeklinde kullanıldıklarını nakletmektedir. Burada hazf nerededir? Acaba; "Yedi, yemek" fiilinde ve benzerlerinde birşeylerin hazfedilmiş olduğunu söylemek nasıl mümkün olurr1
"Üç ila dokuz yıl arasında" buyruğunda yer alan; "Üç ila dokuz" lafzından müzekker ile müennesin arasındaki farkı göstermek maksadı ile "he" harfi hazfedil mistir. Buna dair açıklamalar, daha önceden Yusuf Sûresi 'nde (12/42. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Yıl(lar)" lafzında "nun" harfinin üstün gelmesi cem'i müzekker-i salim oluşundan dolayıdır. Araplar arasından; şeklinde (yıllar anlamındaki lafzı esreli olarak) okuyarak "Gıslîn" kelimesine benzeterek kullananlar da vardır. "Yıl" anlamındaki "sene"nin akıl sahibi varlıklar gibi "vav, nun ve ya, nun" ile çoğul yapılma'sının caiz oluşu, bundan bir harfin hazfedilmiş olması ve bu şekilde çoğul yapılmak suretiyle tekilinde meydana getirilmiş eksikliğin bedeli olarak kullanılmasından ötürüdür. Çünkü "Yıl"ın aslı; ya da dır. (Çoğul halinde) "sin" harfinin esreli gelmesi ise, çoğulunun, kıyasa göre gelmesi gereken benzerlerinin dışında bir surette gelmiş olmasından ötürüdür, Basralı nahivcilerin görüşü budur. el-Ferra'nın ise bu "sin" harfini öterli okuması gerekir. Çünkü o: Ötre, "vav"a delalet eder. Burada ise iki görüşten birisine göre "sene" lafzından bir "vav" hazfedilmiştir. Bununla birlikte bildiğimiz kadarıyla herhangi bir kimse bu kelimeyi ötreli okumuş değildir.
"Önünde de, sonunda da emir Allah'ındır" buyruğunda yüce Allah, mutlak olarak yanlız başına kadir olduğunu, âlemde görülen galibiyet ve buna benzer hususların ondan ve onun iradesi ve kudretiyle gerçekleştiğini haber vererek: "Önünde de, sonunda da" bu galibiyetten önce de, sonra da "'emir" hükümleri gerçekleştirmek "Allah'ındır" diye buyurmaktadır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Herşeyden önce ve herşeyden sonra emir Allah'ındır.
"Önünde de, sonunda da" anlamındaki buyruklar, damme üzere mebni iki zarftırlar. Çünkü bunlar kendilerine izafe edilenin hazfedilmesi suretiyle marife olmuşlar ve böylelikle hazf olunanın anlamını da ihtiva etmiş oldular. Bu yönleriyle İsimlerin marife oluşuna göre farklılık arzederek, muhtevaların kendilerine yükletilmesi (tadmîn) bakımından da harflere (edatlara) benzer hale girdikleri için mebnî oldular. Ayrıca nekre olup, kendisine izafe yapıldığı takdirde binası ortadan kalkması açısından, müfred münada- ya benzediklerinden, özellikle damme ile harekelendiler. Bununla birlikte; "Önceden de, sonradan da..." denilmesi mümkündür.
el-Kisaî, Beni Esed'den bazılarının "Önceden de, sonrasından da emir Allah'ındır" ifadesinin birincisini (önceden lafzını) ten-vinli ve mecrur, ikincisini ise tenvinsiz ve ötreli (madmum) diye kullandıklarını nakletmiştir. el-Ferra ise her ikisi de tenvinsiz ve esreli olarak; "Önceden de, sonradan da" diye bir kullanım nakletmekte, ancak en-Nehhas bunu kabul etmeyip, reddetmiş ve şunları söylemiştir: Bu bahiste el-Ferra'nın Kur'ân'a dair yazmış olduğu eserinde yanlış oldukları açıkça ortada bulunan birçok kanaati vardır, Bunlardan birisi de onun: Önceden de, sonradan da.,." şeklindeki kullanımın caiz olduğunu iddia etmesidir[5] Ancak caiz olan şekil ikisi de nekre olmak üzere; şeklidir. ez-Zeccac: Bunun anlamı; "Önceden de, sonrasından da..." seklindedir, der.
"O günde mü'minler sevineceklerdir; Allah'ın yardımı dolay ısı ile." Buna dair açıklamalar daha önceden sözkonusu edilmişti.
"O, dilediğine" yani dostlarından dilediği kimselere "yardım eder." Çünkü O'nun yardımı gerçek dostlarının, düşmanlarına galip gelmesi haline mahsustur. Düşmanlarının, dostlarına galip gelmesi ise, O'nun yardımı ile değildir. Bu sadece bir ibtüâdır. Buna bazen zafer adı da verilebilir.
"O" intikamında "Aziz'dir" kendisine itaat eden kimselere "Rahimdir." [6]
6. (Bu) Allah'ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler,
7. Dünya hayatından görünen kısım bilirler. Fakat âhiretten yana gafil olanların tâ kendileridir onlar.
"(Bu) Allah'ın vaadi(dir). Allah vaadinden caymaz." Çünkü O'nun sözü doğrudur. "Fakat insanların çoğu" bunlar da çoğunluğu teşkil eden kâfirlerdir, "bilmezler." Bununla Mekke müşriklerinin kastedildiği de söylenmiştir.
"Allah'ın vaadi" buyruğunda (vaad anlamındaki) kelimenin raansub gelmesi, mastar (mef ul-i mutlak) olduğu içindir ve; O, bunu kafi olarak vaadetmiştir" anlamındadır.
Daha sonra yüce Allah, onların ne kadarını bildiklerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır: "Dünya hayatından görünen kısmı bilirler." Yani onlar geçim ve dünyalıklarıyla ilgili işleri bilirler. Ne zaman ekeceklerini, ne zaman biçeceklerini, nasıl ağaç dikip nasıl bina yapacaklarını bilirler. Bu açıklama İbn Abbas, İkrime ve Katade tarafından yapılmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Bu, dünyada saraylar yapmak, ırmakların akacakları kanalları açmak, ağaçlarını dikmesini bilmektir. Anlam birdir. Bir diğer açıklamaya göre maksat, şeytanların kendilerine dünya semasından hırsızlama birtakım hususları duydukları sırada dünya işleri ile ilgili yaptıkları telkinler ve bildirdikleri hususlardır. Bu açıklamayı da Said b. Cübeyr yapmıştır. Bunun yüce Allah'ın: "Yoksa sözün zahirini mi..." (er-Ra'd, 13/33) buyruğunda olduğu gibi; açık olanını da, gizli olanını da... anlamındadır.
Derim ki: İbn Abbas'ın açıklaması "dünya hayatının görünenfni açıklamaya daha uygundur. Öyle ki el-Hasen şöyle demiştin Allah'a yemin ederim onlardan herhangi birisinin dünyaya dair bilgisi, dirhemin sahte olup olmadığını anlayıp, onun ağırlığını sana söyleyebilecek hale gelmiş oldukları halde doğru dürüst namaz kılmasını dahi bilemez,
Ebu'l-Abbas el-Müberrid dedi ki: Kisra günlerini paylaştırarak şöyle demiştir: Rüzgarlı gün uyumaya, bulutlu gün avlanmaya, yağmurlu gün içip eğlenmeye, günlük güneşlik gün ise ihtiyaçları görmeye elverişlidir. İbn Hale-veyh dedi ki: Onlar, dünyalarının siyasetini ne kadar da iyi bilen kimseler-miş; onlar dünya hayatının ancak zahir olanını bilirler.
"Fakat âhiretten" yani ona dair bilgi sahibi olup onun için amelde bulunmaktan "yana gafil olanların tâ kendileridir."
Bir şair şöyle demiştir:
"Büyük bir beladır, senin bir arkadaşının,
İşiten ve gören bir adam suretinde olup da,
Malına gelecek herbir musibet noktasında uyanık olduğu halde,
Dinine gelen musibetin ise farkına varmaz." [7]
8. Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi? Allah göklerle yeri ve aralarında olanı ancak hak ile ve belli bir süre ile yarattı. İnsanların çoğu İse Rabblcrine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.
"Onlar kendileri hakkında düşünmezler mi?" buyruğunda geçen "kendileri hakkında" anlamındaki ifade, "düşünme"nin üzerinde cereyan edeceği bir zarftır, mef ul değildir. Fiit olan "düşünmezler" anlamındaki laftz, cer harfi ile buna teaddi etmiştir. Çünkü onlara kendilerinin yaratı i ıgı hakkında düşünmeleri emrolunmamıştır. Onlara göklerin, yerin ve kendilerinin yaratılışı üzerinde düşüncelerini kullanmaları emredilmiştir kî; şanı yüce Allah'ın gökleri ve başka şeyleri ancak hak ile yaratmış olduğunu bilsinler diye. ez-Zeccac der ki: İfadede; Ve böylelikle bilmezler rni" anlamında bir hazf vardır. Çünkü ifadede böyle bir hazfe delil bulunmaktadır.
"Ancak hak ile" buyruğu hakkında el-Ferra, ancak hak için anlamındadır, demiştir. Bundan maksat da mükâfat ve cezadır. Ancak hakkı yerine getirmek için, diye açıklandığı gibi "hak ite" adalet ile anlamındadır, diye; hikmet ile yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır. "Hak ile" buyruğu O, haktır ve hak için bunları yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. Bu ise, O'nun tevhid ve kudretine delâlet etmeleri anlamındadır.
"Ve belli bir süre Ue" yani göklerin ve yerin sona erecekleri bir süreleri vardır ki, bu da kıyamet günüdür. İşte bu ifade ile fani oluşa ve herbir yaratılmışın sonunun geleceği bir süresinin bulunduğuna, iyilik yapanın mükâfat, kötülük yapanın da ceza göreceğine dikkat çekilmektedir.
"Ve belli bir süre" buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: O, yarattığı herbir şey için, o şeyi içinde yaratacağı vakti de belirlemiştir.
"İnsanların çoğu ise Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar"
buyruğundaki; "İnkâr ediyorlar" lafzının başındaki "lam" te'kid içindir. İfadenin takdiri de takdim ve te'hir olmak üzere; Rabblerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar" şeklindedir. Yani ölümden sonraki dirilişi inkâr ediyorlar. Mesela; "Şüphesiz ki Zeyd evde oturmaktadır" denilir. Bununla birlikte; "Şüphesiz Zeyd evde oturmaktadır" denilecek olsa, bu da uygun düşer. Ancak -aynı anlamda olmak üzere-; denilecek olursa, caiz olmaz. Çünkü "lam" ancak; "Muhakkak ki, gerçekten" edatının isim ve haberini te'kid etmek için getirilir. Şayet her ikisinde de "lam" getirilecek olursa, bu edatın getirilmesi caiz olmaz. Aynı şekilde; demek de caiz değildir. [8]
9. Yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar. Onlar kuvvet bakımından bunlardan üstün idiler. Onlar yeri sürüp altüst ettiler ve bunların yeri imar ettiklerinden çok İmar ettiler. Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendi nefîslerine-zuhnettiler.
"Yeryüzünde gezmezler mi ki, kendilerinden önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğuna" gözleriyle, kalbleriyle "baksınlar. Onlar kuvvet bakımından bunlardan üstün idiler. Onlar yeri sürüp" ziraat yapmak maksadıyla "altüst ettiler." Çünkü Mekkeliler ziraat yapan kimseler değillerdi. Yüce Allah -"sürüp, altüst ettiler" anlamını verdiğimiz kelime ile -aynı kökten olmak üzere-; "arazi sürmemiş..." (el-Bakara, 2/71) diye buyurmaktadır.
"Ve bunların yeri imar ettiklerinden çok imar ettiler." Yani sözü edilen o kimseler şu muhatablann imar ettiklerinden daha çok yeri imar etmişlerdi. Ancak onların bu imarlarının da, uzun süre dünyada kalmalarının da kendilerine hiçbir faydası olmadı.
"Peygamberleri onlara apaçık delillerle" mucizelerle; ahkâm ile; diye de açıklanmıştır, "gelmişlerdi." Ancak onlar kâfir oldular, iman etmediler.
"Allah onlara" günahsız peygamber ve delil göndermeksizin helak etmek suretiyle "zulmetmiyordu. Fakat onlar" şirk ve isyan ile "kendi nefislerine zulmettiler." [9]
10. Sonra kötülük edenlerin akıbeti kötü oldu. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini yalanladılar. Üstelik onlarla alay da ederlerdi.
"Sonra kötülük edenlerin akıbetleri kötü oldu" buyruğunda geçen; "Kötü" lafzı; 'den "fu'lâ" vezninde ve: "Daha kötü, en kötü ve^daha çirkin" anlamına gelen lafzın müennesidir. Tıpkı "et-hüs-nâ"nın "el-ahsen"in müennesi oluşu gibi.
Denildiğine göre; burada bu lafızla kastedilen cehennem ateşidir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır. "Kötülük edenler" de şirk koşanlar, demektir. Buna delil ise; "Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini yalanladılar" buyruğudur. "Çünkü... yalanladılar" buyruğu el-Kisai'ye göre; takdirindedir. Bunun takdirinde olduğu da söylenmiştir.[10]
Nafî, İbn Kesir ve Ebu Amr "akıbet" anlamındaki kelimeyi; nin ismi olarak merfû' okumuşlardır. Bunun müzekker olarak gelmesi ise "akıbet" kelimesinin hakiki müennes olmayışıdır. "Kötü" de; Oldu"nun haberidir. Diğerleri ise "akıbet" kelimesini 'nin haberi olmak üzere nasb ile okumuşlardır. Buna karşılık "Kötü" kelimesi de onun ismi olarak merfu olur. "Otdu" lafzının isminin "tekzib: yalanlama" olması da mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur:
Sonra yalanlamak kötülük yapanların akıbeti oldu." Bu durumda; "Kötü lafzı ise "kötülük yapanlar"in mastarı (meful-İ mutlak'O ya da hazfedilmiş bir mevsufun sıfatı olur ki; bu da; Kötü haslet" anlamında olur.
el-A'meş'ten onun: Daha sonra da kötülük yapanların akıbetleri kötülük oldu" diye "kötülük" anlamındaki lafzı ref ile okuduğu rivayet edilmiştir. en-Nehhas dedi ki: Kötülük" şerrin en ileri derecesidir. da bunun "fu'lan" veznine getirilmiş halidir.
"Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini yalanladılar" buyruğu, Muhammed ve Kur'ân'ı yalanladılar; diye açıklanmıştır ki; bu açıklamayı eî-Kelbî yapmıştır, Mukatil de azabın tepelerine inmesini yalanladılar, diye açıklarken, ed-Dah-hak: Muhammed (sav)'in mucizelerini yalanladılar, diye açıklamıştır. "Üstelik onlarla alay da ederlerdi.” [11]
11. Allah mahlûkunu îlkîn yaratır, sonra onu iade eder, sonra da O'na döndürülürsünüz.
12. Kıyametin kopacağı günde ise, günahkârlar ümitsi2ce susacaklardır.
13. Onlartn ortak koştuklarından şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edeceklerdir.
Ebû Amr İle Ebû Bekir: "Döndürülürsünüz" anlamındaki buyruğu "ya" harfi ile "Döndürülürler" diye okumuşlardır. Diğerleri ise; ("döndürülürsünüz" anlamında olmak üzere) "te" ile okumuşlardır.
"Kıyametin kopacağı günde ise günahkârlar ümitsizce susacaklardır"
buyruğunda geçen "ümitsizce susacaklar" anlamındaki buyruğu, Ebu Abdurrahman es-Sülemî "lam" harfi üstün olmak üzere; "Susturulacaklardır" diye okumuştur. Dilde bilinen anlamı ile; kişi susup da ileri sürecek bir delili kalmayıp, artık delilinin kalabilme ümidi de kesilince, "Adam ümitsizce sustu" denilir. Hayrete düştü, ne yapacağım bilemedi anlamındaki fiil de anlam itibariyle buna yakındır. Nitekim el-Accâc şöyle demiştir:
"Arkadaşım, sen hiç deve pisliklerinin kerme haline dönüştüğü eski kalıntıları olan bir yer biliyor musun? Evet, onu biliyorum, dedi; şaşkın ve ne cevap vereceğini bilemeksizin sustu."
Bazı nahivcilerin iddiasına göre "iblis" kelimesi de buradan türemiştir. Onun anlamı da ileri sürecek bir delili bırakılmamış, kalmamış olması demektir. en-Nehhas dedi ki: Eğer bu nahivcinin iddiası gibi ise "iblis" kelimesinin munsanf olması gerekirdi. Halbuki bu kelime Kur'ân-ı Kerîm'de munsarıf değildir. ez-Zeccac dedi ki: İleri sürecek delili kalmamış ve ileri sürecek bir delil bulabilmekten yana da ümidini kesip, susmuş kimse" demektir.
"Onların ortak koştuklarından" Allah'tan başka kendilerine ibadet ettiklerinden "şefaatçileri bulunmayacak ve ortaklarını inkâr dahi edeceklerdir." Yani ilah olmadıklarını söyleyecekler, onlardan uzak olduklarını bildirecekleri gibi; ortak koştukları varlıklar da kendilerine ibadet edenlerden uzaklıklarını bildireceklerdir. Nitekim daha önceden birkaç yerde de bu türden açıklamalar geçmiş bulunmakladır. [12]
14. Kıyametin kopacağı güne, o gün ayrılıp dağılırlar.
15. İman edip salih amel İşleyenler ise; onlar bir bahçede sevinirler.
"Kıyametin kopacağı güne" mü'minler, kâfirlerden "o gün ayrılıp dağılırlar." Daha sonra yüce Allah, bunları nasıl birbirlerinden ayrılıp dağılacaklarını açıklamak üzere: "İman edip salîh amel işleyenler ise..." diye buyurmaktadır. en-Nehhas dedi ki: Ben ez-Zeccac'ı şöyle derken dinledim: "tabiri" 'daha önce söz konusu ettiğimiz hususu bırakalım da başka bir konuya geçelim" anlamındadır. Sibeveyh de şöyle demektedir: Bu, biz her neyi konuşuyor idiysek, onu bırakalim, başka bir konuya geçelim, demektir.
"Onlar bir bahçede sevinirler" buyruğu hakkında ed-Dahhak dedi ki: Cennet (bahçe)" demektir. Çoğulu olan; "Cennetler (bahçeler)" demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: "Bahçe" alt taraflarda olan hakkında kullanılır. Eğer yüksekçe ve tümsekli gibiyse ona; denilir. Başkası ise şöyle demektedir; En güzel bahçe, yüksekçe bir yerde olandır. Nitekim el-A'şâ şöyle demekledir:
"(Daha güzeli) olamaz bahçeler arasında yüksekçe yerde otu bitmiş,
Yemyeşil ve yağmurun bol bol yağdığı,
İçinde apaydınlık (ışıkların) hep güneşe güldüğü,
Olgunlaşmış, yumuşacık bitkilerle donanmış,
Böyle bir bahçeden daha hoş kokulusu olamaz
Ve bundan güzeli de; güneş batımı yaklaştığında."
Şu kadar var ki; bahçede yeşermiş bitki olmadıkça ona; "Bahçe" denilmez. Şayet onda bitki bulunmayıp yüksekçe bir yerde bulunuyor ise ona denilir. Buna dair başka açıklamalar da yapılmıştır.
el-Kuşeyrî dedi ki; Araplara göre; "bahçe" suyun etrafında yeşeren sebzelere denilir ve Araplara göre de bundan daha güzeli olmaz.
el-Cevheri dedi ki: Bunun çoğuiu; ile şeklinde gelir. Bu ikincisinde "ya" harfinin gelişi ondan önceki harfin esreli oluşundan dolayıdır. "Kırbanın yaklaşık yarısına kadar su ile dolması" anlamındadır. Şayet havuzdaki su alt taraflarını örtecek kadar ise; "Havuzda dibini örtecek kadar su vardır" denilir. Şair Ebu Amr da şöyle demiştir;
"Ve dibindeki sudan yolculuktan zayıf düşmüş bineğimi suladığım."
"Sevinirler" buyruğunu ed-Dahhak ve İbn Abbas, unlara ikrara olunur, diye açıklamışlardır. Nimetlere mazhar kılınırlar, diye de açıklanmıştır ki, bunu da Mücahid ve Kata de yapmıştır. Sevinç içerisinde olacaklar diye de açıklanmıştır. es-Süddî, sevinirler, demiştir.
Araplara göre; "Neşe ve sevinç" anlamındadır. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir. el-Cevherî dedi ki: Sevinç ve sürür" demek olan anlamındadır. Mesela; "Sevindi, sevinir" denilir. Yüce Allah'ın: "Onlar bir bahçede sevinirler" buyruğu da; nimetlere ve ikramlara mazhar olurlar ve sevinirler, demektir, "Çok .sevinçli -adam" demek olup, burada "çok sevinçli" anlamındaki lafız; "Sevinç" lafzının "yeful" veznine nakledilmiş şekli ile kullanılmıştır.
en-Nehhas dedi ki: e!-Kisaî; tabirini: Ona ikram ettim, ona nimetler verdim, aniamında olduğunu nakletmiştir. Ali b. Süleyman'ı da şöyle derken dinledim: Bu ifade Arapların; "Onun dişleri üzerinde bir iz, eser vardır" tabirlerinden türetilmiştir. Buna göre; Sevinirler" ifadesi "üzerlerinde nimetlerin etkileri, izleri açıkça görülür" anlamındadır. İşte; da buradan türemiştir. Şair şöyle demektedir:
"Kovayı büsbütün, doldurma, ona az miktarda su al, Sen onu sulayanın üzerindeki izi görmez misin?"
Bunun aslının "güzelleştirmek" anlamına gelen den geldiği de söylenmiştir. Buna göre; Sevinirler" güzelleştirilirler anlamına gelir. Mesela bir kimsenin görünüşü hoş ve güzel olduğu takdirde; "Filan kişinin görünüşü güzeldir" denilir.
Aynı şekilde "sin" harfi üstün olarak; da denilebilir. Buna göre; bu sanki bir şeyi güzelleştirmeyi ifade etmek için kullanılan; gelen bir mastar gibidir. Birincisi ise isimdir.
Güzelliği gitmiş bir adam, cehennemden çıkar[13] hadisi de bu kabildendir.
Yahya b. Ebi Kesir dedi ki: "Onlar bir bahçede sevinirler" buyruğu cennette şarkı dinlerler anlamındadır. el-Evzaî de böyle açıklamış ve şunları söylemiştir: Cennet ehli şarkıya başladılar mı, cennette söylenen sarkıktı) teşbih ve takdis ile karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz. el-Evzaî dedi ki: Yüce Allah'ın yarattıkları arasında sesi İsrafil'den daha güzel hiçbir kimse yoktur. O semaa başladı mı yedi semavatta bulunanların hepsinin dualarını ve teşbihlerini kesmelerine sebep olur. el-Evzaî'den başkaları bunu da f eklerler: Ve cennette karşılık vermeyecek hiçbir ağaç kalmaz, harekete gelmeyecek hiçbir perde, atılmayacak hiçbir kap: kalmaz, türlü türlü çıkaracağı sesleriyle ses vermeyecek hiçbir halka, altından meydana gelmiş ağaçlıklar arasında bulunan kamışlıklar arasından o sesin esintisinin geçip de bu kamışların türlü sesler ve çalgılar çalmadığı hiçbir yer, huru'l-îyn'in cariyelerinden şarkı söylemedik hiçbir huri, çeşitli nağmeler dile getirmedik hiçbir kuş kalmayacaktır. Şanı yüce Allah meleklere: Siz de onlara cevap veriniz ve dünyada iken kulaklarını şeytanların çalgılarından uzak tutanlara şarküar dinletiniz, diye vahyeder. Bunun üzerine melekler de ruhani nağme ve seslerle cevap verirler. Bütün bu sesler birbirine karışır ve tek bir ahenk halinde ortaya çıkar. Daha sonra şanı yüce Aliah şöyle buyurur: Ey Dâvüd! Arşımın bacağının yanı başında kalk ve benim şanımı yücelt! Bunun üzerine Dâvûd bütün sesleri bastıracak, onların üstüne çıkacak bir sesle Rabbinin şanını yüceltir ve böylece alınan zevk ve lezzet kat kat artar. İşte yüce Allah'ın: "Onlar bir bahçede sevinirler" buyruğunun anlamı budur. Bunu et-Tinnızî el-Hakim (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) zikretmektedir[14]
es-Sa'lebî'nin Ebu'd-Derda'dan naklettiğine göre Rasûlullah (sav) insanlara öğüt vermekte iken cenneti, oradaki zevceleri ve nimetleri söz konusu etmişti. Hazır bulunanların geri taraflarında bedevi bir Arap, ey Allah'ın Ra-sûlü cennette şarkı olacak mı? diye sordu, şöyle buyurdu: "Evet ey bedevi, cennette bir nehir vardır. Her iki kıyısında da ince belli, beyaz tenli, insanların asla benzerini işitmedikleri seslerle şarkı söyleyecek bakireler olacaktır. İşte bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür." Bir adam Ebu'd-Derda'ya: Onlar şarkılarında hangi sözleri söyleyeceklerdir? diye sorunca, Ebu'd-Derda: Teşbih diye cevap vermiştir.
Derim ki: İşte bütün bunlar nimet, sevinç ve ikramın kapsamı içerisindedir. O halde bu sözler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Bütün bu açık-lamalann anlatabildikleri nerede; yüce Rabbimizin ileride gelecek olan; "Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere, gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilemez"(es-Secde, 32/17) buyruğunda anlatılanlar nerede? Peygamber (sav)'ın da şu buyruğu bu nimetleri dile getirmektedir: "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır. "[15] Rivayete göre: "Cennette üzerinde gümüşten çıngıraklar bulunan ağaçlar vardır. Cennel ehli şarkı dinlemek isteyecek olurlarsa, yüce Allah Arşın allından bir rüzgar gönderir. Bu rüzgar bu ağaçların üzerinde eser. Bu çıngırakları eğer dünya ehli işitecek olurlarsa, sevinçlerinden ölmelerine sebep teşkil edecek sesler çıkartacak şekilde harekete getîrir."[16] Bunu da ez-Zemahşerî nakletmektedir. [17]
16. Kâfir olup âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar daima azaba tutulurlar.
"Kâfir olup, âyetlerimizi... yalanlayanlara gelince" bölümüne dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Ve âhirete kavuşmayı" öldükten sonra dirilişi "yalanlayanlara gelince, işte onlar daima azaba tutulurlar." Azabta kalacaklardır. Azabta bir araya getirilecekler, yahut azab göreceklerdir. Orada konaklayacaklardır, diye de açıklanmıştır.
Yüce Allah'ın: "Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman" (el-Bakara, 2/180) buyruğunda da aynı kökten gelen fiil kullanılmıştır. Ölüm hali gelip, onu bulduğu zaman, demektir. Bu açıklamayı İbn Şe-cere;-yapmışür, anlamları birbirine yakındır. [18]
17. Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah'ı teşbih edin.
18. Göklerde ve yerde hamd, yalnız O'nundur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine vardığınızda da (teşbih edin).
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız; [19]
1- "Allah'ı Teşbih Edin"
Yüce Allah'ın: "Allah'ı teşbih edin" âyeti ile ilgili üç görüş vardır:
1- Bu, mü'minlere ibadet emrini ve bu vakitlerde namaz kılmayı teşviki ihtiva eden bir hitaptır. İbn Abbas dedi ki: Beş vakit namaz Kur'ân-ı Kerîm'de geçmektedir. Ona: Nerede? diye sorulunca şu tevabi vermiştir: "Yüce Allah: "Akşamladığınız zaman" diye buyurmaktadır. Burada maksat akşam ve yatsı namazlarıdır. "Ve sabahladığınızda* buyruğunda kasıt, sabah namazıdır. "Gündüzün sonunda" buyruğu ile kastedilen ikindi, "öğle vaktine vardığınızda" buyruğunda da kastedilen öğle namazıdır. ed-Dahhak ile Said b. Cübeyr de böyle demişlerdir. Yine İbn Abbas ve Katade'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Âyet-i kerîmede akşam, sabah, ikindi ve öğle namazlarına dikkat çekilmektedir. Derler ki: Yatsı namazı ise; bir başka âyet-i kerîmede yani "gecenin, de birbirine yakın saatlerinde..." (Hûd, 11/114) buyruğunda ve bir de izin istemenin zorunlu olduğu vakitlerin söz konusu edildiği buyrukta dile getirilmektedir,
2- en-Nehhas dedi ki; Tefsir alimieri bu: "Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah'ı teşbih edin" âyetinin, namazlar hakkında olduğu ka-naatindedirler. Ben Ali b. Süleyman'ı da şöyle derken dinledim; Bunun bana göre gerçek maksadı, namazlarınızda Allah'ı teşbih edin şeklindedir, çünkü teşbih namazda olur. İşte bu da ikinci görüştür.
3- Üçüncü görüş ise; akşamladığınızda ve sabahladığınızda Allah'ı teşbih edin, şeklindeki görüş olup bunu da d-Maverdî zikretmektedir. O birinci görüşü de sözkonusu etmekte ve bunu şu sözlerle ifade etmektedir: Akşamı ettiğinizde .ve sabahladığınızda Allah için namaz kılınız.
Namaza "teşbih" adının verilmesi ile ilgili iki türlü açıklama vardır;
1- Birincisine göre namaz hem rüku hem sücudda teşbih zikirlerini ihtiva etmektedir.
2- Teşbih subha'den alınmıştır, subha de namaz demektir. Peygamber (sav)'ın şu hadisinde de bu lafız kullanılmıştır: "Kıyamet gününde onların bir sübha'ları (namazları) olacaktır,"[20]
2- Hamd Allah'ındır:
"Göklerde ve yerde hamd, yalnız O'nundur" buyruğu yüce Allah'ın nimet ve ihsanlarına karşı sürekli olarak hamd etme gereğini dile getiren bir ara cümlesidir. Burada "hamd yalnız O'nundur" buyruğundan kastın, namaz yalnız O'nundur, olduğu söylenmiştir. Çünkü namazda hamd (Fatiha)'i okumak, namazın bir özelliğidir. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Yüce Allah'ın ta'zim edilmesi, O'na ibadetin teşvik edilmesi ve nimetinin devamı dolayısıyla O'na hamdetmek anlamındadır. Bu ise namazdan farklı bir hamd şeklidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın öncelikle akşam namazını zikrederek başlaması, gecenin gündüzden önce gelmesinden ötürüdür, el-İsra Sûresi'nde (17/78. âyet-i kerîmede) ise önce öğle namazını söz konusu etmiştir, Çünkü öğle namazı ise Cebrail (a.s)'ın, Peygamber (sav)'a kıldırdığı ilk namazdır.
el-Maverdî der ki: Gece namazına özellikle "teşbih" adının, gündüz namazına ise "hamd" adının veriliş sebebi şudur: Çünkü insan gündüzün şanı yüce Allah'a hamd etmeyi gerektirecek çeşitli hallerde bulunur. Geceleyin ise yüce Allah'ın kötülüklerden tenzih edilmesini gerektiren bir yalnızlık hali söz-konusudur. Bundan dolayı gündüzün hamd daha özellikli bir haldir. Bundan dolayı gündüz namazına bu isim verilmiştir. Gece namazında ise teşbih daha özelliklidir. Bundan dolayı da gece namazına bu isim verilmiştir. [21]
3- Akşam ve Gündüzün Sonu;
Yüce Allah'ın: "Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda" anlamındaki buyruğu İkrime; şeklinde okumuştur.
"Akşamı ettiğiniz vakitte ve sabahı ettiğiniz vakitte" anlamında olup burada; "Vakitte, içinde, kendisinde" lafzı kolaylık olsun diye hazfedilmiştir. Bu kıraat ile ilgili açıklamalar, yüce Allah'ın: "Ve öyle bir günden korkun ki, kimse kimseye-hiçbir fayda veremez" (el-Bakara, 2/48) buyruğu ile ilgili açıklamalar gibidir.
"Gündüzün sonunda" buyruğu ile ilgili olarak el-Cevherî şunları söylemektedir: "Akşam namazından, yatsı namazına kadar olan vakit" demektir. Mesela; "Ona dün akşam gittim" denilir. Bunun küçültme ismi, büyültme ismine göre kıyasa uygun olmayarak; şeklindedir. Sanki bu şekliyle onlar; küçültmüş gibidirler, çoğulu da; şeklinde gelir. Küçültme isminin; şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bunun çoğulu; diye gelir. in küçültme ismi ise; şeklinde gelir, çoğulu da; diye yapılır.
"Ayn" harfi esreli ve med ile; "Yatss, gece" de gibidir, ise akşam ve yatsı anlamındadır. Bazılarının iddiasına göre; u ».ip: Güneşin zevalinden itibaren tan yerinin ağırmasına kadar geçen vakit"tir. Onlar bu hususta şu beyiti de naklederler:
"Gece seher vaktinde, sabah erkenden yola çıktık, Bir de günün ortasından sonra akşama doğru."
el-Maverdî dedi ki: Mesâ (akşam) ile ışâ arasındaki farka gelince, mesâ, güneşin baümından sonra karanlığın görülmesidir. Işâ ise güneşin batıya doğru meyletmesi sırasında gündüzün sonudur. Bu da gören kimsenin aydınlığının eksikliğini ifade eden; Gözün görme zorluğu çekmesi, tabirinden alınmış olup, bu yönüyle (akşam vakti) güneşin aydınlığının eksilmesine benzetilmektedir. [22]
19- Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır. Arzı da öldükten sonra diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.
Yüce Allah bu buyruğu ile kudretinin kemalini açıklamaktadır. O yeryüzünü cansız iken bitkileri çıkartmak suretiyle canlandırdığı gibi, sizi de Ölümden sonra diriltecektir.
Bu buyrukta kıyasın sahih ve sağlam bir delil oluşuna delil vardır.
Yüce Allah'ın: "Ölüden diriyi çıkartır, diriden de ölüyü çıkartır" buyruğuna dair açıklamalar, Al-i îmran Sûresi'nde (3/27. âyetin tefsirinde*) geçmiş bulunmaktadır. [23]
20. Sizi topraktan yaratmış olması, sonra da beşer olup dağılmanız da Onun âyetlerindendir.
21. Sizin.için nefislerinizden kendileri ile sükûn bulacağınız ve aranızda muhabbet ve merhamet kıldığı eşler yaratmış olması da Onun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda düşünen bîr topluluk için âyetler vardır.
22. Göklerle yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunlarda âlimler İçin âyetler vardır.
23. Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lütfundan rtzık aramanız da O'nun âyetlerindendir. Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır.
24. Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi ve gökten su İndirerek yeryüzünü ölümünden sonra o su İle canlandırması da O'nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır.
25. Göklerin ve yerin Onun emri île durması da O'nun ayetlerin-dendir. Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverirsiniz.
26. Göklerle yerde olanlar Onundur, hepsi Ona boyun eğicidirler.
"Sizi" yani atamzı -ki fer' de asıl gibidir- "topraktan yaratmış olması da
O'nun" rubûbiy etinin ve vahdaniyetinin "âyetlerindendir" alameti erindendir. Buna dair açıklamalar daha önce el-En'âm Sûresi'nde (6/2. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
“...ma" mübtcdâ olarak ref mahallindedir, "Sizin için nefislerinizden... eşler yaratmış olması da" buyruğunda da aynı şekildedir.
"Sonra da beşer olup, dağılmanız" sizler aklı başında, konuşan ve geçiminizi sağlayacak şekilde tasarruflarda bulunan varlıklar olarak dağılmanız da O'nun âyetlerindendir. O, sizi boş yere yaratmış değildir. İşte bunu böylece takdir eden, elbetteki ibadete ve teşbih edilmeye layıktır.
"Sİzln İçin nefislerinizden... eşler" yani kendileri ile sükûn bulacağınız kadınlar "yaratmış olması da O'nun âyetlerindendir." Bu buyruktaki "nefislerinizden" ifadesi, erkeklerin nutfeleiinden ve sizin türünüzden anlamındadır. Maksadın Havva olduğu da söylenmiştir ki, Cenab-ı Allah onu Âdem'in eğe kemiğinden yaratmıştır. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.
"Aranızda muhabbet ve merhamet kddığı" buyruğu hakkında tbn Ab-bas ve Mücahid şöyle demektedir: Muhabbetten kasıt cima', rahmetten kasıt evlattır. el-Hasen de böyle açıklamıştır. Sevgi ve merhametin, kalblerinin birbirlerine karşı şefkatli olması demek olduğu da söylenmiştir. es-S Ciddî dedi ki; Muhabbetten kasıt sevgi, rahmetten kasıt şefkattir. Bu anlamda bir açıklama İbn Ahbas'tan da rivayet edilmiştir. Buna güre o şöyle demektedir: Muhabbetten kasıt kocanın hanımını sevmesidir, merhametten kasıt ise ona bir kötülük isabet eder korkusunu duyması ve ona karşı şefkatli olmasıdır.
Denildiğine göre erkeğin aslı yerdendir. O bakımdan onda yerin kuvveti vardır. Onda hilkatinin kendisinden başladığı ferci vardır. Bundan dolayı sükûn duymaya ihtiyacı vardır. İşte kadın da erkeğe sükûn vermek için yaratılmıştır. Yüce Allah da: "Sizi topraktan yaratmış olması da... O'nun âyetlerindendir." diye buyurduğu gibi: "Sizin için nefislerinizden kendileri ile sükun bulacağınız... eşler yaratmış olması da O'nun âyetlerindendir..." diye buyurmaktadır. Buna göre erkeğin, kadın ile ilk beraberliği ve onunla sükûn bulması kendisindeki galeyanın kuvvetinin dinmesidir. Çünkü fere harekete geçtiği takdirde, sulbteki su ona doğru gelir. İşte o, kadın iie sükûn bulur ve onun vasıtası ile heyecanından kurtulur. Onlar ile bu yönde lezzetin yaratılması, erkekler için takdir edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi terk edersiniz denıefe?"(eş-Şuara, 26/166) Bu buyruklarıyla yüce Allah, erkeklere kadınlardaki o mahallin, erkekler için yaratılmış olduğunu haber vermektedir. Bundan dolayı kadının erkeğin kendisini çağıracağı her vakitte, bu isteğini ona cömertçe icabet etmesi görevidir. Eğer bu hususta ona engel olacaksa, kadın zalimlik etmiş olur ve pek büyük bir vebal altında kalır. Bu hususa dair varid olmuş buyruklardan Müslim'in Sahih'inde yer alan Ebu Hurey-re'nin şu rivayeti yeterlidir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki; "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer bir erkek hanımını yatağına çağırdığı halde, o da onun bu isteğini kabul etmeyecek olursa, mutlaka semada bulunan (Allah) kendisinden razı oluncaya kadar ona gazab etmiş olur,[24] Bir başka lafızda da şöyle denilmektedir. "Kadın kocasının yatağını darılıp terketnıiş olarak geçirecek olursa, sabahı edinceye kadar melekler ona lanet eder."[25]
"Göklerle yerin yaratılması... da O'nun âyetlerindendir" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/29. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Mekke müşrikleri yaratıcının yüce Allah olduğunu kabul ve itiraf ediyorlardı.
"Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun âyetlerinden-dir." Dil ağızdadır. Arapça, Acemce, Türkçe ve Rumca gibi farklı lügatler, diller onda ortaya çıkar. Renklerin farklılığı ise beyaz, siyah ve kırmızı teni ilik gibi suretlerde ortaya çıkar. Hemen hemen gördüğümüz herbir kişi ile diğeri arasında mutlaka bir fark olduğunu da tesbit ediyoruz. Bütün bunlar ne nut-fenin yaptığı bir iştir, ne de anne babanın. Mutlaka bunları yapan birisi vardır, işte bunu yapanın yüce Allah olduğu da bilinen bir husustur. Bu da her-şeyi tedbir eden mutlak yaratıcının varlığının en açık bir delilidir.
"Şüphesiz bunlarda âllmler [26]için âyetler vardır." Günahkâr ve iyi herkes için, demektir. Hafs "âlim"in çoğulu olarak, "lam" harfini esreli olarak; "Âlimler için" diye okumuştur.
"Geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lütfundan aramanız da O'nun âyetlerindendir." Bu âyet-i kerîmede takdim ve te'hir olduğu söylenmiştir. Mana şudur; "Geceleyin uyumanız, gündüzün de Onun lütfundan aramanız O'nun âyetlerindendir." Burada "gündüzün" anlamındaki kelimenin başında cer harfinin hazfedilmiş olması; "gece" anlamındaki kelimenin hemen akabinde gelmesi ve ona atfedilmiş olmasındandır. "Vav" (ve anlamındaki atıf harfi) de eğer özel olarak zahir isimde matufu'n-aleyh'e bitişik olarak gelecek olursa, cer harfinin yerini tutar,
"Muhakkak bunlarda işiten bir topluluk için âyetler vardır." Burada an- lamak ve dikkatle düşünmek neticesini veren İşitmeyi kastetmektedir. Hakkı işitip tabi olanlar, diye açıklandığı gibi, öğüdü dinleyip tehdidinden korkanlar, diye de açıklanmıştır. Kur'ân'ı işitip onu tasdik edenler diye de açıklanmıştır ki, bu manalar birbirine yakındır. Bir başka açıklamaya göre; aralarından huzurunda Kur'in okunan kimse Kur'ân'ı dinlemesin diye kulaklarını tıkayanlar vardı. Şanı yüce Allah böyle bir kimsenin aleyhine bunca delili açıklamış olmaktadır.
"Korku ve ümitle size şimşeği göstermesi... da O'nun âyetle Tindendir."
Buradaki; Size gösteriyor" buyruğu; Size göstermesi" anlamındadır. İfadenin delaleti dolayısıyla; "... me, ma" hazfedilmiştir. Şair Tarafe şöyle demektedir;
"Ey savaşta bulunmam dolayısıyla beni kınayan kişi, Ve zevk verici şeylerde hazır bulunmaktan, sen misin beni
hayatta bırakacak olan?"
Bu buyruktaki ifadenin takdim ve tehir üzere olduğu da söylenmiştir. Yani O, size şimşeği âyetlerinden biri olarak göstermektedir. Bir diğer açıklamaya göre şu demektir: O'nun âyetlerinden bir âyet de; size şimşeği göstermesidir. Nitekim şair şöyle demektedir:
"Zaman dediğin şey iki defacıktır, bunlardan birisinde,
Ben ölürüm, diğerinde ise yaşamak maksadı ile çalışır dururum."
Bir başka açıklamaya göre: Size korku ve ümit olmak üzere âyetlerinden olan şimşeği göstermesi de O'nun âyetlerindendir. Bu açıklamayı ez-Zeccac yapmış olup, ona göre bu, cümlenin cümleye atfedilmesi şeklindedir.
"Korku" olması yolcu içindir, "ümit" olması ise mukim içindir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Yıldırımlardan "korku ve yağmur yağması için de "ümit ile" demektir. Yahya b. Sellam: Dolunun ekini telef etmesi "korkusu" ile yağmurun ekini canlandırması için "ümitle" diye açıklamıştır. İbn Bahr da: Şimşeğin yağmur getirmeyen bir şimşek olması "korku ve" yağmur getiren cinsten "ümitle" diye açıklamıştır. Ayrıca şairin şu beyitini de zikretmektedir:
"Senin şimşeğin, ardından yağmur gelmeyen bir şimşek olmasın, Çünkü hayırlı şimşek, beraberinde yağmur getirendir."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ben kimi zaman sulara azıksız (kılavuzsuz) giderim, Oraya giderken bulutların çakan şimşeklerini saymamın (ve bunu kılavuz edinmemin) dışında."
Kişiyi aldatıyormuşçasına yağmur getirmeyen şimşeğe;denilir.[27] İşte söz verip de, verdiği sözü yerine getirmeyen kimseye: Sen ancak arkasından yağmur gelmeyen bir şimşeğe benzersin" denilmesi de buradan gelmektedir.Aynı zamanda, yağmur yükü taşımayan buluta da denilir. Bazan izafet şeklinde; diye kullanıldığı da olur.
"Ve gökten su indirerek yeryüzünü ölümünden sonra su ile canlandırması da O'nun âyetlerindendir. Muhakkak bunda aklını kullanan bir topluluk için âyetler vardır." Buna benzer buyruklar daha önce geçmiş bulunmaktadır.
"Göklerin ve yerin O'nun emri ile durması da O'nun âyetlerindendir" buyruğundaki "...ma..." az önce geçtiği gibi ref mahallindedir. Bunların ayakta durması ve sağlam bir şekilde birbirleriyle kenetli, direksiz olarak durmaları O'nun emri iledir anlamındadır. O'nun tedbir ve hikmeti iledir, diye de açıklanmıştır. Yani O, mahlukatın faydasına olmak üzere direksiz olarak bunları ayakta tutmaktadır. "Onun emri ile" anlamında olduğu da söylenmiştir, mana birdir.
"Bundan sonra sizi bir tek çağırışla çağırınca hemen yerden çıkıverir-siniz." Yani bütün bunları yapan sizi kabirlerinizden tekrar diriltmeye kadirdir. Maksat ise, bunun durmaksızın ve vakit geçirmeksizin çabucak ve hızlıca meydana geleceğini anlatmaktır. Tıpkı çağrısına itaat olunan bir kimseye davet ettiği kişinin cevap verip gelmesi gibi. Nitekim şair şöyle demiş:
"Ben Küleyb'i adıyla çağırdım sanki
Dağın tepesini çağırmışım gibi ya da ondan da hızlı (geldi)"
Şair burada "dağın tepesi" ifadesiyle yankıyı yahut ta yukardan aşağı doğru yuvarlanan taşın halini anlatmak istemektedir.
Bu buyruğun, göklerle yerin ayakta durmasına; "Bundan sonra" ile atfedilmesi, bu işin büyüklüğü ve yüce Allah'ın da böyle bir şeye kadir olmasından dolayıdır. Çünkü yüce Allah, ey kabirdekiler kalkınız, diye buyuracak ve öncekilerden sonrakilere kadar"ayağa dikilip, etrafına bakınmaya-cak tek bir canlı kalmayacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sonra ona ikinci bir defa üfürülür. O anda onlar ayağa kalkar, bakınırlar." (ez-Zümer, 39/68)
Yüce Allah'ın: "Sizi... çağırınca" buyruğundaki; edatı şart içindir. Diğer taraftan "hemen...siniz" anlamındaki buyrukta yer alan; ise müfa-ceet (aniden oluş bildirmek) içindir ve bu edat şartın cevabında "fe"nin yerini tutar.
Kıraat alimleri; "Çıkarsınız" buyruğundaki "te"yi icma ile üstün okumuşlardır. Ancak el-A'raf'takinde ise ihtilaf etmişlerdir. Medineliler: "Yine oradan çıkarılacaksınız" (el-A'raf, 7/25) diye "te" harfini öt-reli okumuşlar. Iraklılar ise üstün ile (yine oradan çıkacaksınız) anlamında okumuşlardır. Ebu Ubeyd de buna meyletmektedir. Her ikisinin de anlamı birbirine yakındır. Şu kadar var ki Medineliler bu iki yerde ifadelerin uyumu açısından fark gözetmişlerdir. el-A'raf Sûresi'nde ifadelerin arasında uyum açısından ötreli okunması daha uygundur. Çünkü ölüm onların (insanların) bir fiili değildir. Oradan (yani yerden) çıkartılmak da böyledir. Rûm Sûresi'nde ise bunun üstün ile okunması ifadelerin akışı açısından daha uygundur. Yani o sizi çağıracak olursa, siz de bulunduğunuz kabirlerinizden çıkacaksınız, yani emre itaat edeceksiniz. Burada da fiilin onlar tarafından yapılması, anlam itibariyle daha uygundur.
Burada söz konusu edüen çıkış -önceden geçtiği ve ileride de geleceği üzere- İsrafil'in sonuncu üfürüşü ile birlikçe olacaktır. "Çıkıverirsiniz" buyruğunda "te" harfi ötreli ve üstün olarak (çıkarılacaksınız, çıkarsınız anlamlarında) diye okunmuştur. Bunu ez-Zemahşcrî zikretmiş ve bundan fazla bir açıklamada bulunmamıştır. Bununla birlikte bizim sözünü ettiğimiz farkı da zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Göklerle yerde olanlar" yaratılmaları, mülkiyetleri ve kul olmaları itibariyle "Onundur. Hepsi O'na boyun eğicidirler." Ebu Said el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân-ı Kerîm'de kunut (kökünden) geçen her bir kelime itaat anlamındadır.”[28]
en-Nehhas dedi ki: Emre riayet edenin itaat edişi gibi itaat edenler, demektir. Bunun ubudiyeti ister sözlü olarak, ister hallerinin delaleti itibariyle ikrar ve itiraf edenler, anlamında olduğu da söylenmiştir kî; bu açıklamayı İkrime, Ebu Malik ve es-Süddî yapmıştır. İbn Abbas dedi ki: "Boyun eği-ciler"den kasıt "namaz kılanlar olarak"dır. er-Rabî' b. Enes dedi ki: "Hepsi O'na boyun eğicidirler" yani kıyamet gününde ayağa kalkacaklardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır." (el-Mutaffifin, 83/6) Bundan maksat hesab için kalkacak olmalarıdır. el-Hasen dedi ki: Herkes Allah için kendisinin O'nun kulu olduğuna dair şahidlik edecektir. Saicl b. Cübeyr dedi ki: "Boyun eğici-ler" ihlas ile O'na ibadet edenler, anlamındadır. [29]
27. Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iade eden O'dur ve bu, O'na göre daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O'nundur. O Aziz'dir, Hakim'dir.
"Yaratıkları ilkin var eden, sonra da onu tekrar iade eden O'dur" buyruğunda sözü geçen yaratıkları ilkin O'nun var etmiş olması, canlının doğumundarı önce rahimde meydana gelmesi ile olur. İade etmesi ise, ölümden sonra diriliş için ikinci üfürüş ile ona hayat vermesi ile olur. Bu buyrukta yüce Allah, O'nun yaratıkları itkin varetmiş olduğunun bilinmesini, henüz ortada olmayan ölümden sonra tekrar yaratılışına delil olarak göstermektedir. Böylelikle gözle görülen, gaibe (görülmeyene) delil kılınmaktadır. Daha sonra yüce Allah bunu: "Ve bu, O'na göre daha kolaydır" buyruğu ile te'kid etmektedir.
İbn Mes'ud ve İbn Ömer "ilkin yoktan vareden" anlamındaki buyruğu; diye İlkin var etti, vareder" kipinden gelmiş bir fiil olarak okumuşlardır. Bu okuyuşun delili de şanı yüce Allah'ın: "Çünkü ilkin var eden de, diriltecek olan da O'dur." (et-Buruc, 85/13) buyruğunun bu kipte gelmiş olmasıdır. Genel olarak öbür türlü okuyanların kıraatlerinin delili İse, yüce Allah'ın: "Sizi ilkin yarattığı gibi yine (O'na) döneceksiniz." (el-A'raf, 7/29) buyruğunda, bu şekilde gelmiş olmasıdır.
"Daha kolaydır" buyruğu "kolaydır" anlamındadır. Yani öldükten sonra tekrar diriltmek O'nun için kolaydır. Bu şekildeki açıklamayı er-Rabî' b. Huseyn ile el-Hasen yapmıştır. Bu durumda "daha kolaydır" buyruğu "kolaydır" anlamında demektir. Zira yüce Allah için bir işin bir başka işten kolay olması söz konusu olamaz. Ebu Ubeyde dedi ki: "Daha kolay" ifadesini bir şeyin diğer bir şeyden üstünlüğü anlamında kabul eden bir kimsenin bu görüşü şanı yüce Allah'ın: "Bu da Allah'a pek kolaydır." (en-Nisz, 4/30) buyruğu ile: "Onları koruması O'na ağır gelmez." (e\-Bakara, 2/255) buyruğu ile reddedilir. Ayrıca Araplar "daha üstünlük" anlamını veren; kipini, üstünlük ifade eden; anlamında da kullanırlar. el-Ferezdak'ın şu beyiti bu kabildendin
"Semayı düzenleyen o yüce zat hiç şüphesiz bizim için,
Öyle biı ev bina etmiş ki; onan esasları daha güçlü ve daha uzundur."
Esasları güçlü ve uzundur, demektir. Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ömrüm hakkı için, bilemiyorum ve şüphesiz daha da korkuyorum, Ölüm bizden hangimize daha erken hücum edeceğinden."
Bu beyitte de; ("şüphesiz daha korkarım" ifadesi): Gerçekten ben korkarım anlamında kullanılmıştır. Yine Ebu Ubeyde şu beyi ti de zikretmektedir:
"Şüphesiz ben sana alıkonulması gereken şeyleri dahi bağışlıyorum ve
şüphesiz ki ben, Sana yemin ile söylüyorum; bütün engellere rağmen daha çok meyletmekteyim."
Burada "meyletmekteyim" demek istemiştir. Ahmed b. Yahya da şu beyi ti zikretmiştir:
"Bazı kimseler öleyim diye temenni ettiler ve ölsem eğer, Bu sadece ve yalnız olarak benim gittiğim bir yol değildir."
Burada da ism-i tafdil şeklinde kullanılan "sadece ben" anlamındaki lafız ile Yalnızca ben" anlamını kastetmiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ömrün hakkı için şüphesiz ki, ez-Zibrikan bol bol ihsan etmektedir, İyiliklerini kıtlık zamanlarında ve (o) daha faziletlidir."
"O faziletlidir" demektir. Yine "(ism-i tafdil kipinde): Allahu ekber: Allah en büyüktür" ifadesi de bu şekildedir. Bu; ( ^ Al): Allah büyük olandır" anlamındadır.
Ma'mer, Katade'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Mes'ud'un kıraati: "( ûj*î): Ve bu, ona göre kolaydır" şeklindedir. (İsm-i tafdil kipi ile değildir.) Mücahid, İkrime ve ed-Dahhak ise şöyle demişlerdir: Anlam şudur: Her ne kadar hepsi yüce Allah için kolay olsa dahi; tekrar yaratmak, Allah için ilkin yaratmaktan daha kolaydır. İbn Abbas da böyle demiştir. Bunun izahı da şöyle yapılır; Bu şanı yüce Alkh'ın kullarına vermiş olduğu bir örnektir. Şöyle demektedir: Yaratıklara göre bir şeyi tekrar yaıaLriiak, ilkin yaratmaktan daha kolaydır. Buna göre sizin anlayışınıza ve sizin kendi aranızdaki telakkinize göre ilkin yaratmaya kadir olan, öldükten sonra tekrar diriltmeye ilk olarak yaratmaktan daha da kadir olmalıdır.
"Ona göre" buyruğundaki zamirin yaratılın) şiara ait olduğu da söylenmiştir. Yani o, onun yani yaratıklar için (yaratıklar açısından) daha kolaydır. Çünkü onlara sadece bir defa çağrıda bulunulacak, onlar da kabirlerinden kalkacaklar. Onlara: Olun denilecek, onlar da hemen oluvereceklerdir. İşte bu, onların önceleri bir nutfe, sonra bir alaka, sonra bir mudga (çiğnemlik et), sonra cenin, sonra çocuk, sonra yetişkin, sonra genç, sonra erkek ya cia kadın olmalarından kendileri İçin daha kolay olacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbas ve Kutrub yapmıştır. Daha kolay" anlamında olduğu söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:
"Esmaya alabildiğine uzaklaşmış olması, pek kolay geldi, (Oysa diğer taraftan) ona düşkün bir kimse ona özlem duymakta,
onu arzulamaktadır."
Burada; fiili "kolay geldi" anlamına gelen: fiili anlamında kullanılmıştır.
er-Rabî b. Huseyn de yüce Allah'ın: "Ve bu Ona göre daha kolaydır" buyruğu hakkında şöyle demiştir: Esasen hiçbir şey Allah için zor ve güç değildir. İkrime dedi ki: Kâfirler yüce Allah'ın ölüleri tekrar dirilteceğinden hayrete düştüler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
"Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız O'nundur." Yani aziz ve celil olan Allah ne dilerse, olur. el-Halil dedi ki: Âyet-i kerîmedeki "mesel" sıfat anlamındadır. Yani "göklerde ve yerde" en yüksek sıfatlar yalnızca O'nundur. (Bu buyruk) yüce Allah'ın; "Takva sahiplerine vaadolunan cennetin misali şudur" (er-Rad, 13/35) buyruğuna benzemektedir. Onun sıfatı, nitelikleri şöyledir, demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (sözü geçen âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Mücahid'den gelen rivayete göre "enyüksek sıfat (mesel)": Lâ ilahe illallah demektir. Bunun da manası şudur: En yüksek vasıf olan vahdaniyyet ile nitelendirilme vasfı yalnız O'nundur. Katade de böyle demiştir: En yüksek vasıf Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık etmektir. Bunu da yüce Allah'ın izniyle hemen biraz sonra açıklayacağımız; "Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi" buyruğu desteklemektedir.
ez-Zeccac da şöyle demektedir: "Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar)" buyruğundan kasıt, yüce Allah'ın: "Ve bu O'na göre daha kolaydır" buyruğudur. O, zor ve kolay gelen hususlara dair size bunu misal vermiştir, demektir. Bu sözleriyle bu buyruğa dair ilk açıklama şeklini kastetmektedir. İbn Ab-bas da dedi ki: O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, demektir.
"O, Aziz'dir, Hakim'dir" buyruğuna dair açıklamalar da daha önceden (el-Bakara, 2/129. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [30]
28. (Allah) size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizde, eliniz altındakİJtölelerinizin size ortak olup o rızıkta hep birlikte eşit olmayı ve kendiniz (gibi) hür olan diğer ortaklarınızdan çekindiğiniz gibi onlardan da çekinmeyi kabul eder misiniz? İşte akıllarını kullanan bir topluluk için âyetleri böylece açıklarız.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [31]
1- Bu Buyrukta Müşriklere Dair Verilen Misal:
Yüce Allah: "Size kendi nefislerinizden" diye buyurduktan sonra; "size ortak olup" diye buyurmakta ve bunların "eliniz altındaki köleleriniz" den
olmalarına da dikkat çekmektedir. Buna güre birinci "..den" ibtidâ (başlangıç noktası) içindir. Şöyle buyurulmuş gibidir: Ben size en yakın bir şey olan kendi öz nefislerinizden bir misal alıyorum demektir. "Ortak olup" anlamındaki kelimenin başına gelen ikinci; (ot) ise tab'îz (kısmilik) bildirmek için; "eliniz altındaki" anlamındaki ifadedeki ise, İstifhamı tekid etmek için zaid olarak gelmiştir.
Âyet-i kerîme Kureyş kâfirleri hakkında inmiştir. Çünkü onlar telbiye getirdiklerinde; Buyur, Rabbimiz buyur. Senin birisi dışında, hiçbir ortağın yoktur ki, o da senindir. Sen ona
" i-liırnrl'arrlı Hıı arıklamayi Said b, Cübeyr yapmıştır. Katade de dedi ki; Bu yüce Allah'ın müşriklere dair vermiş olduğu bir misaldir. Yani sizden herhangi bir kimse sahib olduğu kölesinin malında da, canında da tıpkı kendisi gibi olmasını kabul edebilir mi? buna razı olur mu? Siz kendiniz için buna razı olmadığınıza göre, yüce Allah'a nasıl olur da ortaklar koşuyorsunuz? [32]
2- Allah'a Ortak Koşmanın Tutarsızlığı:
İlim adamlarından bazıları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme insanların birbirlerine ihtiyacı oldukları için kendi aralarındaki ortaklığa, buna karşılık yüce Allah'a ortak koşmanın söz konusu olmayacağına dair açık bir delildir. Çünkü şanı yüce Allah: "Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi. Size rızık olarak verdiklerimizde, eliniz altındaki kölelerinizin size ortak olup..." diye buyurması, onların: Bizim kölelerimiz bize rızık olarak verdiğin hususlarda bize ortak değildirler, demelerini gerektirmektedir. Bu sefer onlara şöyle denilir: Kullarınızın size ortak olmaktan kendinizi tenzih ederken, benim kullarımı bunca yaratıkları yaratmakta bana ortak koşabilmeniz nasıl düşünülebilir? Bu tutarsız bir hüküm, az düşünmenin bir sonucu ve bir kalb körlüğüdür. Efendilerin malik oldukları hususlar hakkında kölelerin efendileriy-le ortaklıkları -ki hepsi yüte Allah'ın yaratığıdırlar, O'nun kuludurlar- batıl olduğuna göre; kâinatta herhangi bir varlığın yüce Allah'a, O'nun fiillerinden herhangi birisinde ortak oldukları iddiası da kendiliğinden çürümüş olur. Geriye sadece şu gerçek kalır: O bir ve tektir. O'nun ortağının olması imkansız bir şeydir. Çünkü ortaklık yardımlaşmayı gerektirir. Bizlerin mal ve iş itibariyle birbirimizin yardımına ihtiyacımız vardır. Kadim ve ezeli olan yüce Allah ise bundan münezzehtir.
Bu meseleyi bellemek bir ilim taleb eden kimse için fıkha dair mükemmel bir kita'bı ezberlemiş olmaktan daha önemlidir. Çünkü bütün bedeni ibadetlerin sahih olması ancak kalbte bu meselenin sahih olarak bilinmesi ile mümkündür. Bunu iyice anlamalıyız. [33]
29. Hayır, zulmedenler, bilgisizce nevalarına uydular. Allah'ın saptırdığını hidayete ulaştıracak kimdir? Onlar için hiçbir yardımcı olmaz.
"Hayır, zulmedenler, bilgisizce hevâlarına uydular.*1 Onlara karşı delil ortaya konulduktan sonra yüce Aîlah, bu buyruğuyla onların putlarına ibadette nevalarına tabi olduklarını ve bu hususta geçmişlerini taklid ettiklerini söz konusu etmektedir.
"Allah'ın saptırdığını hidâyete ulaştıracak kimdir?" Yani Allah'ın saptırdığını kimse hidâyete ulaştıramaz. İşte bu buyruk, Kaderiye'nin kanaatlerini de reddetmektedir. "Onlar İçin hiçbir yardımcı olmaz." [34]
30. Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah'ın fıtratına dosdoğru çevir. Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din iste budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
"Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah'ın fıtratına dosdoğru çevir" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız; [35]
1- Fıtrat:
ez-Zeccac dedi ki: "Allah'ın fıtratına" buyruğundaki "Fıtrat" lafzı Allah'ın fıtratına tabi ol, anlamında nasb ile gelmiştir. Çünkü; "sen yüzünü hanîf olarak dine... dosdoğru çevir" buyruğu, sen hanif dine tabi ol ve Allah'ın fıtratına da tabi ol!" anlamındadır.
et-Taberî dedi ki: "Allah'ın fıtratına" buyruğu "sen yüzünü... dosdoğru çevir" buyruğunun taşıdığı anlara dolayısı ile masdar (mef ul-i mutlak)'dır. Çünkü bu; "Allah insanları bir fıtrat ile bu şekilde yaratmıştır" takdirindedir. Bunun; siz Allah'ın insanları kendisi için yaratmış olduğu Allah'ın dinine tabi olun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre; "Hanif olarak" buyruğu üzerinde vakıf tam bir vakıf ohır.[36]
İlk iki görüşe göre ise ifade muttasıl (sonraki buyruklarla da ilişkili) olup "ha-nif olarak" buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. (Mealde olduğu gibi).
"Fıtrat'a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah: "Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım"(ez-Zâriyât, 51/56) diye buyurmaktadır,
" ÜzerinCnin Onun için, kendisi için" anlamında olduğu söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "Kötülük ederseniz kendinize" (İsra, 17/7) buyruğunda olduğu (leha'nın aleyha anlamında kullanıldığı) gibi.
"Sen yüzünü... dosdoğru çevir" buyruğunda hitab Peygamber (sav)'adır. Ona. yüzünü dosdoğru dine, dosdoğru bir şekilde çevirmesini emretmektedir. Nitekim yüce Allah: "...Yüzünü o dosdoğru dine çevir." (er-Rum, 30/43) diye buyurmaktadır ki; buradaki din, İslâm dinidir.
Yüzün dosdoğru çevrilmesinden maksat, doğrultulması ve din amellerinde ciddiyetle çalışma güç ve gayreti demektir. Özellikle "yüz'ün anılmasının sebebi ise, insanın duyu organlarının orada bulunması ve İnsanın bedeninin en şerefli yerinin o olmasından dolayıdır. Bu hitabın kapsamına te'vil alimlerinin ittifakıyla peygamberin Ümmeti de dahildir.
"Hanif olarak" tabiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir. [37]
2- İslâm Fıtratı:
Sakih'le, Ebu Hureyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Doğan herbir kişi mutlaka fıtrat üzere doğar -bir rivayette de: Bu din üzere doğar şeklindedir- Anne-babası onu yahudi, hristiyan yahut ta mecusi yapar. Tıpkı bir hayvanın eksiksiz ve azaları yerli yerinde bir yavru doğurması gibi. Siz böyle bir yavrunun kulaklarının kesik oîduğunu ve onda bir kusur bulunduğunu görebilir misiniz?" Daha sonra Ebu Hurey-re dedi ki: Dilerseniz: "İnsanları üzerine yarattığı Allah'ın fitratına dosdoğru çevir. Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir" buyruğunu okuyunuz[38] Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: "Siz onun kulaklarını kesinceye kadar... (onda bir kusur görür müsünüz?) denilmektedir. Onlar; Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Peki küçükken ölen kimse hakkındaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: "Yaşadıkları taktirde ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir." Hadis Müslim'in lafzıyla bu şekildedir[39]
3- Kitab ve Sünnette Geçen "Fıtrafın Ardamı İle İlgili İlim Adamlarının Görüşleri:
İlim adamları Kitab ve sünnette geçen fıtratın anlamı ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi İslâm'dır. Bunu Ebu Hureyre, İbn Şihab ve başkaları ileri sürmüştür. Bu görüşün sahipleri derler ki: Selef arasında te'vil ehli olan kimselerin genel olarak kabul ettikleri görüş budur. Bu görüşün sahipleri âyeti ve Ebu Hureyre'nin hadisini delil gösterirler. Bunu ayrıca Mücaşili, İyad b. Himar'ın rivayet ettiği şu hadisle de desteklemişlerdir: Rasûlullah (sav) bir gün insanlara dedi ki: "Yüce Allah'ın Kitabı'nda bana anlattığını ben de size anlatayım mı? Allah, Âdem'i ve oğullarını hanif ve müslümanlar olarak yarattı. Onlara arasında hiçbir haram bulunmaksızın malı helâl olarak verdi. Onlar ise Allah'ın kendilerine verdiklerinden bir bölümünü helâl, bir bölümünü haram kıldılar..[40]
Bu görüşü savunanlar Peygamber efendimizin şu hadisini de delil göstermişlerdir: "Beş şey fıtrattandır..."[41] Peygamber (sav) bunlar arasında İslâm'ın sünnetlerinden olduğu halde, bıyıkları kesmeyi de söz konusu etmiştir. Bu yoruma göre (az önceki) hadisin anlamı şöyie olur: Yüce Allah Âde-moğullarını sulbünden çıkarttıkları sırada çocuklar da onlardan almış olduğu ahde uygun olarak küfürden uzak bir şekilde yaratılmıştır. Çocuklar eğer buluğa ermeden önce ölecek olurlarsa, ister müslüman çocukları olsunlar, ister kâfir çocukları olsunlar cennetliktirler.
Diğerleri ise şöyle demektedir: Fıtrat yüce Allah'ın insanlığı ilk olarak üzerinde yarattığı haldir. Yani yüce Allah'ın yarattıklarını üzerinde yaratmış olduğu haldir. Şöyle ki: O onları ilk olarak hayat, ölüm, mutluluk, bedbahtlık için ve buluğ halinde ulaşacakları, varacakları hal için yaratmıştır. Bunlar derler ki: Fıtrat Arapçada başlangıç ve başlayış anlamındadır. Fâtır İse başlatan ve başlatıcı demektir. Bu görüşü savunanlar İbn Abbas'tan gelen şöyle dediğine dair rivayeti delil gösterirler; Ben bir kuyu hakkında davalaşan iki bedevi Arap ile karşılaşıncaya kadar göklerin ve yerin Fâtm'nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bu iki Bedeviden birisi: Bu kuyuyu fıtrat eden benim, yani ilk olarak açan ben oldum, demişti. el-Mervezî dedi ki: Ahmed b. Hambel önceleri bu kanaati benimsiyordu. Sonra bu görüşü terketti,
Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) de et-Temhid adlı eserinde şunları söylemektedir: Malik'in, Muvatta'mdz kaydedib de "Kader" bahsinde söz konusu ettiği bölümde birtakım rivayetler vardır ki, onun bu husustaki görüşünün buna yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır[42]
Bu görüşün sahiplerinin gösterdikleri delillerden birisi de Ka'b el-Kura-zî'den gelen, yüce Allah'ın: "O bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sa-, pıklık hak oldu" (el-A'raf, 7/30) buyruğu hakkında söylediği şu sözler de vardır: Yüce Allah'ın ta başından beri sapmak üzere yarattığı kimseyi sapıklığa götürür. İsterse hidayet gereği amelleri işlemiş olsun, Yüce Allah ta baştan beri hidayet üzere yarattığını da sonunda hidayete iletir, isterse sapıklığın amellerini işlemiş olsun. Allah iblisi ta baştan beri dalâlet üzere yarattı, o ise meleklerle birlikte bahtiyar kimselerin amelleri ile amel etti. Daha sonra yüce Allah onu ilkin yarattığı noktaya geri döndürdü ve onun hakkında: "Ve o kâfirlerdendi" diye buyurdu.
Derim ki: Ka'b'ın bu sözü daha önce el-A'raf Sûresi'nde (7/30. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu manayı ihtiva eden bir hadis de merfu olarak Âişe (r.anha)'nın rivayetiyle gelmiş bulunmaktadır. Âişe (r.anha) dedi ki: RasûMlah (sav) ensar çocuklarından bir küçük çocuğun cenazesine çağırıldı, Ben: Ne mutlu ona, ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Cennetin kuşlarından bir kuş olacak. O hiçbir kötülük yapmadığı gibi, kötülük işleme çağına da erişmedi. Şöyle buyurdu: "Bundan başkası da olamaz mı ey Âişe? Çünkü Allah cennete girecek kimseleri yarattı. Onları, Onlar daha babalarının sülblerin-de İken cennet için yarattı. Cehenneme girecek kimseleri de yarattı. Onları cehennem için onlar daha babalarının sülblerinde iken yarattı." Bu hadisi İbn Mace, Sünen'inde rivayet etmiştir[43]
Ebu İsa et-Tirmizî de, Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) elinde yazılı iki belge olduğu halde yanımıza çıktı: "Bu yazılı iki belgede ne olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Biz: Hayır, bize sen bildirmedikçe biz bilemeyiz; ey Allah'ın Rasûlü, dedik. Sağ elinde bulunan belge için dedi ki: "Bu alemlerin Rabbinden gelen bir belgedir. Üzerinde cennetliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. Sonra da onların sonuncularının üzerine bir çizgi çekildi. Artık ebediyyen onlara ne bir kimse ilave edilebilir, ne de onlardan bir kimse çıkarülabilir." -Sonra da sol elinde bulunan için dedi ki-: "Bu da âlemlerin Rabbinden gelmiş bir belgedir. İçinde cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. En son kişileri üzerinde de bir çizgi çekilmiş, artık ebediyyen onlara ne bir kişi ilave edilecek, ne de bir kişi eksiltilecektir..," deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadis hakkında (Tirmizî): Hasen bir hadistir, demiştir.[44]
Bir başka kesim şöyle der: Ne yüce Allah'ın: "İnsanları üzerine yarattığı Allah'ın fıtratına" buyruğu ile ne de Peygamber (sav)'ım "Her doğan fıtrat üzere doğar" buyruğu ile kastedilen umum (yani herkes) değildir. Bundan maksat, mümin insanlardır. Zira bütün insanlar İslâm fıtratı üzere yaratılmış olsaydı, hiç kimse kâfir olmazdı. Halbuki onun birtakım kimseleri cehennem ateşi için yaratmış olduğu sabittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Biz cehennem için... çok kimseleryaratmışızdır." (el-A'raf, 7/179) Ayrıca yüce Allah, Âdem'in sulbünden zürriyetini siyah ve beyaz olarak çıkartmıştır. Hızır'ın öldürdüğü kişi hakkında da (Peygamber): "O yaratıldığı günden beri kâfir tabiatı ile yaratılmıştır"[45] diye buyurmuştur.
Ebu Said el-Hudrî'nin de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) güneşin yükseklerde olduğu bir sırada bize ikindi namazını kıldırdı. Bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: O gün ondan be İte diklerimiz arasında söylediği şu sözler de vardır: "Şunu bilin ki, Âdemoğulları çeşitli tabakalar halinde yaratılmışlardır. Onlardan kimisi mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, mü'min olarak ölür. Kimisi kâfir alarak doğar, kâfir oiarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, ama kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ama mü'min olarak ölür. Onlardan kimisi ödemesini de güzel yapar, hakkını da güzel ister..." Bu hadisi Hammad b. Zeyd b. Seleme yoluyla et-Tayalisî'nin Müsned'İnde zikretmekte ve şöyle demektedir: Bize Ali b. Zeyd anlattı, o Ebu Nadra'dan, o Ebu Salih'ten...[46]
Bu görüşün sahipleri derler ki: (Bu tabirde olduğu gibi) umumî ifadenin hususî anlamda kullanılması Arab dilinde çokça görülen bir husustur. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Rabbinin emri ile kerşeyi helak eder" (el-Ahkaf, 46/55) diye buyurduğu halde, gökleri ve yeri helak edip, tahrib etmemiştir. Yme yüce Allah'ın: "Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık" (el-En'am, 6/44) diye buyurduğu halde, üzerlerine cennet kapıları açılmamıştır.
İshak b. Rahaveyh el-Hanzalî dedi ki: Yüce Allah'ın: "Sen yüzünü hanif olarak dine... çevir" buyruğunda ifade tamam olmaktadır. Daha sonra da: "Allah'ın fıtratına..." diye buyurmaktadır ki; bu, yüce Allah, insanları bir fıtrat üzere yaratmıştır ki bu ya cennet fıtratıdır, ya cehennem fıtratıdır, demektir, İşte Peygamber (sav) da: "Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar." buyruğu ile buna işaret etmiştir. Bundan dolayı yüce Allah; "Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir" diye buyurmaktadır.
Hocamız Ebu'l-Abbas dedi ki: Bundan kasıt ezelde takdir edilmiş saadet ve bedbahtlıktır, diyen kimselerin bu açıklaması Kur'ân-ı kerîmde sözü geçen fıtrata uygun düşmektedir. Çünkü yüce Allah: "Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir" diye buyurmuştur. Hadiste söz konusu edi-f len ise bu değildir. Çünkü hadisin geri kalan bölümünde, bunun değiştirilip değişikliğe uğradığını haber vermektedir.
Fıkıh ve nazar ehli bir kesim de şöyle demektedir: Fıtrat doğan evladın Rabbini bilmek noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Şöyle buyurmuş gibidir: Doğan herbir yavru bümek noktasına ulaştığı takdirde, Rabbini kendisi ile bilip tanıyacağı bir hilkatte yaratılmıştır. O bununla yaratılışı ile Rabbini tanımak noktasına ulaşamayan hayvanların hilkatinden farklı bir yaratışla yaraüidıklannı anlatmak istemektedir. Bu kanaatin sahipleri fıtratın hilkat demek olduğuna, fâtırın da halik (yaratıcı) demek olduğuna, yüce Allah'ın şu buyruklarını delil göstermişlerdir; "Hamd, göklerle yerin fâtırı olan Allah'a mahsustur." (Fatır, 35/1) Kasıt onları yaratandır. Yüce Allah'ın: "Ben, benim fâtırıma ne diye ibadet etmeyecek misim?" (.Yasın, 36/22) buyruğunda da beni yaratana... demektir. "Ve. onları yoktan var eden (fatarahunne)" (el-Enbi-yâ, 21/5Ğ) Onları yaratan demektir. Bu görüşün sahibleri derler ki: O halde fıtrat; hilkat, yaratmak demektir. Fâtır da yaratıcı anlamındadır. Bununla birlikte doğan herbir evladın küfür yahut iman ya da tanıma ve inkâr üzere yaratılmış olmasını kabul etmezler ve şöyle derler: Doğan evlat çoğunlukla yaratılışı, tabiatı ve bünyesi itibariyle kusurlardan uzaktır. O beraberinde iman, küfür, inkâr ve marifet diye birşey getirmez. Daha sonra temyiz edebildikleri takdirde buluğdan sonra küfür ya da imanı itikad olarak benimserler. Bun-lar hadiste geçen: "Nitekim bir hayvan da kusursuz bir yavru doğurur. Siz bunda herhangi bir kusur farkedebiliyor musunuz?" Burada "kusur"dan kasıt da kulağı kesik olmaktır. İşte burada Peygamber ÂdemoğuHarının kalplerini hayvanlara benzetmiştir. Çünkü bu hayvanlar herhangi bir eksiklik olmaksızın yaratılışları tam olarak doğarlar. Daha sonra bu hayvanların kulakları ve burunları kesilir ve bunlar bahire ya da şaibedir denilir. İşte doğumları esnasında çocukların kalbleri de bu şekildedir. Onlar için ne küfür, ne iman söz konusudur. Marifet ya da inkârları da yoktur. Tıpkı salma hayvanlar gibi. İnsanlar buluğa erdiklerinde şeytanlar onların nevalarına tabi olmaları için çalışırlar, onların büyük çoğunluğu da küfre sapar. Yüce Allah da onların az bir bölümünü himaye edip, korumuştur. Yine bu görüşün sahibleri derler ki: Şayet çocuklar ta İşlerinin başında iman ya da küfür fıtratı ile yaratılmış olsalardı, ebediyyen onu bırakıp başka bir yolu seçemezlerdi. Halbuki bizler onların bazan iman ettikten sonra küfre saptıklarını dahi görebiliyoruz. Diğer taraftan küçük çocuğun doğumu esnasında küfre ya da imana akıl erdirmeşini kabul etmek aklen imkansızdır. Çünkü yüce Allah o insanları hiçbir şey anlayamayacakları bir halde yaratmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allak sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı." (en-Nahl, 16/78) Hiçbir şey bilmeyen kimsenin küfür ya da iman, marifet ya da inkâra sahip olması imkansız bir hadisedir.
Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr dedi ki: İnsanların üzerinde yaratılmış oldukları fıtratın anlamı ile ilgili yapılmış açıklamaların en doğru olanı budur. Bu hususta ileri sürülebilecek delillerden bazısı da yüce Allah'ın şu buyruklarıdır; "Siz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız." (et-Tur, 52/16); "Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır." (el-Müddessir, 74/38) Amel edecek çağa ulaşmayan bir kimse ise, hiçbir şey karşılığında rehin alınmaz. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz." (el-İsra, 17/15) İlim adamları yara ve öldürmelerde kısasın, hadlerin ve günahların dünya hayatında buluğ çağına varmamış olanlardan defedileceğim, onlara uygulanmayacağını icma ile kabul ettiklerine göre; âhirette böyle bir şeyin olması öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sözü edilen fıtratın -İbn Şihab'ın dediği gibi- İslâm olması imkânsızdır. Çünkü İslâm ile iman, dil ile söylemek, kalb iAe inanmak, azalarla amel etmektir. Küçük çocuk hakkında ise bu söz konusu değildir. Akıl sahibi olan herkes bunu bilir.
el-Evzaî'nin şu sözüne gelince: Ben ez-Zührî'ye bir köle azad etmekle mükellef olan bir kimse eğer süt emmekte olan bir yavruyu azad edecek olursa, bu yeterli olur mu? diye sordum. O da: Evet dedi, çünkü o da fıtrat üzere -yani İslâm üzere- doğmuştur dedi. Böyle bir köleyi azad etmenin yeterli olacağını kabul edenlerin bunu kabul edişlerinin tek sebebi, küçük çocuğun hükmünün anne ve babasının hükmüne tabi oluşundan dolayıdır. Bu hususta başka ilim adamları onlara muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: Köle azad etmek icab ettiği takdirde ancak namaz kılmak ve oruç tutmak durumunda olanların azad edilmesi geçerlidir. Yüce Allah'ın: "Sizi ilkin yarattığı gibi yine döneceksiniz" (el-A'raf, 7/29) buyruğunda da "Allah kul hakkında hüküm verip onun aleyhine takdir ettiği ile sona erdirilir" İfadesinde de küçük çocuğun mü'min ya da kâfir olarak dünyaya geldiğine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü akıllar şuna tanıklık etmektedir: O vakitte çocuk iman ya da küfrü akledebilecek yaşta değildir. Halbuki: " İnsanlar tabakalar halinde yaratılmışlardır." ifadesinin yer aldığı hadise gelince, bu hakkında herhangi bir tenkidin bulunmadığı hadislerden değildir. Zira bu hadisi tek başına Ali b, Zeyd b. Cüd'an rivayet etmiş olup, Şu'be onun hakkında tenkitlerde bulunurdu. Üstelik "mü'min doğar..." buyruğu yüce Allah'ın onun hakkındaki ezeli ilmine binaen o mü'min olmak üzere doğar, yahut kâfir olmak üzere doğar anlamına gelme ihtimali vardır. Hadis-i şerifte geçen: "Ben bıtnla-rı cennet için yarattım, bunları da cehennem için yarattım." ifadesinde ise bunların nihai olarak ne şekilde vefat edeceklerine bakılacağına ve bunun gö-zönünde bulundurulacağına dikkat çekilmesinden fazla bir şey yoktur. Çocuklukları esnasında bile bunlar cennet ya da cehennemi hakeden yahut ta küfür ve imanı akleden kimseler oldukları kastedilmek istenmemektedir.
Derim ki: Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr'in seçip beğendiği ve lehine delil getirdiği görüşe; aralarında Tefsir'inde fıtratın anlamına dair açıklamalarda bulunan muhakkiklerden İbn Atiyye ve hocamız Ebul-Abbas da vardır. İbn Atiyye dedi ki: Bu lafzın tefsiri hususunda dayanılacak nokta, bunun önceden hazır hale getirilmiş, çocuğun nefsinde (ruhunda) buiunan hilkat ve hey'et olduğudur. Çünkü çocuk bununla yüce Allah'ın yarattıklannı temyiz eder, birbirinden ayırt eder ve bunları Rabbinin varlığına delil görür, bu fıtrat ile de Allah'ın şer'î hükümlerini bilip O'na iman eder. Buna göre yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Sen yüzünü hanif olan dine dosdoğru çevir. Bu din ise yüce Allah'ın insanların fıtratını ona karşı istidadlı olarak yaratmış olduğu Allah'ın fıtratıdır. Ancak onlar birtakım etkenlere maruz kalırlar. İşte Peygamber (sav)'in: "Her doğan fıtrat üzere doğar.^bonra onun anne-babası onu ya-hudi ya da hristiyan yapar." buyruğunda da bu kabilden anlam kastedilmiştir. Burada anne-babanın söz konusu edilmesi, pekçok olan çeşitli arızi durumlara bîr örnektir.
Hocamız da bu hususa dair açıklamalarda şöyle demektedir: Yüce Allah, Âdemoğullarmın kalblerini hakkı kabule elverişli bir şekilde yaratmıştır. Tıpkı gözlerini ve kulaklarını görülecek şeyleri görmeye, işitilecek şeyleri işitmeye elverişli yarattığı gibi. Bu kalbler böyle bir şeyi kabul edebilecek halde ve bu yetkinlik üzere devam ettiği sürece, hakkı ve İslâm dinini idrak eder. Hak olan dinin o olduğunu anlar. Bu anlayışın sıhhatli olduğuna delil de Peygamber Efendimizin: "Tıpkı bir hayvanın hilkati tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi, siz onun kulağının hiç kesik olduğunu görüyor musunuz" buyruğudur. Yani hayvan yavrusunu yaratılışı mükemmel ve çeşitli afetlerden uzak halde dünyaya getirir. Eğer o hilkati asli hali üzere bırakılacak olursa, kusurlardan uzak ve kamil şekliyle kalmaya devam eder. Ancak bu hayvan üzerinde tasarruflarda bulunularak kulağı kesilir, yüzü damgalanır. Böylelikle çeşitli afetler ve eksikliklerle karşı karşıya kalır ve asıl yaratılışının dışına çıkmış olur. İnsan da böyledir. O halde bu, vakıada görülene bir benzetmedir, bunun benzetme yönü de gayet açıktır.
Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş mana itibariyle birbirine uygundur. Bu durum da, insanların dünya hallerini akıllarıyla kavrayıp, idrak etmelerinden ve gözle görülen apaçık belgelerin ortaya koydukları deliller ile onlara karşı yüce Allah'ın kudreti kesinlik kazandıktan sonra ortaya çıkar. Yerin ve göklerin yaratılması, güneş, ay, kara, deniz, gece ile gündüzün değişip durması, bu belgelerdendir. Onların nevaları bu insanlar üzerinde etki-lerini gösterince, bu sefer şeytanlar onlara gelir, yahudiliğe ve hristiyanlığa onları davet eder. Hevâları ile birlikte onları sağa, sola götürür. Bununla birlikte bunlar küçük yaşta ölürlerse cennettedirler. Yani bütün küçük çocuklar cennetliktir. Çünkü yüce Allah Âdem (a.s)'ın zürriyetini soyundan zerrecikler halinde ortaya çıkardığında hepsi rububiyetini ikrar edip, itiraf etmişlerdir. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirilmektedir: "Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil iniyim? (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi." (el-A'raf, 7/172) O'nun rububiyetini kabul ettiklerinden, O'nun kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Ailah olduğunu itiraf ettikten sonra tekrar onları Âdem (a.s)'in sulbüne geri iade etmiştir. Daha sonra kul, annesinin karnında iken bedbaht mı, yoksa bahtiyar mı olacak diye ilk yazılmış kitaba uygun olarak yazılır, İlk yazılı kitabta bedbaht olduğu kaydedilmiş kimseye sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir. Âdem'in sulbünde iken kendisinden alınmış olan sözü şirk koşmakla naks eder. İlk yazılı kitabta bahtiyar kimselerden olduğu yazılmış olanlara da sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir ve bu da bahtiyarlardan olur. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müslümanlann küçük çocuklarına gelince; bunlar da cennette babaları ile birlikte olacaklardır. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müşriklerin çocukları ise, babalarıyla birlikte olmayacaklardır. Çünkü bunlar Âdem'in sulbünde iken kendilerinden alınmış bulunan ilk sözleri üzere ve bu sözlerini bozmadan ölmüş oluyorlar. Te'vil ehlinden bir grub bu kanaati benimsemiştir. Bu görüş hadislerin arasını te'lif etmekte ve böylelikle müşriklerin çocukları hakkında kendisine soru sorulduğunda cevab olarak verdiği: "Onların (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir" buyruğunda "baliğ oldukları takdirde..." demek istemiş olduğu anlaşılmış olmaktadır.
Bu yoruma Buharî'nin rivayet ettiği şu hadis de delil teşkil etmektedir: Se-mura b. Cundub'dan rivayete göre Peygamber (sav) -uzunca rivayet edilmiş rüya hadisinde- şöyle buyurulmuştur: "Bahçede gördüğüm uzun boylu adam ise İbrahim (a.s)'dır. Etrafında bulunan küçük çocuklara gelince, bunlar da fıtrat üzere doğmuş herbir çocuktur." Ey Allah'ın Rasûlü, peki ya müşriklerin çocukları? diye sorulunca, Rasûlullah (sav); "Müşriklerin çocukları da dahil" diye buyurdu.[47]
İçte bu da görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bir nasstır. Bu hususta gelmiş rivayetlerin en sahihi de budur. Bunun dışındaki diğer hadislerde ise fu-kahânın imamlarının kabul ettikleri hadisler arasında yer almayan ve bazı illetleri bulunan hadislerdir. Bu açıklamayı da Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr yapmıştır.
Enes yoluyla rivayet edilen hadiste de şöyle demiştir: Rasûiullah (sav)'a müşriklerin çocukları ile ilgili soru soruldu, o da şöyle buyurdu: "Onların ha-seneleri yoktur ki, onlara karşılıkları verilerek cennetin maliklerinden olsunlar. Günahları yoktur ki, onlara karşılık cezalandırılarak cehennemliklerden olsunlar. İşte bu sebepten onlar cennetliklerin hizmetçileri olacaklardır. "[48] Bu hadisi Yahya b. Sellam Te/3sir"inde zikretmiştir.
Biz de bu hususa dair "et-Tezkire" adh eserimizde daha geniş açıklamalarda bulunduğumuz gibi "el-Muktebes fi Şerhi Muuattai Malik İbn-i Enes" adlı eserimizde de Ebu Ömer'in bu husustaki açıklamalarını kaydetmiş bulunuyoruz. Cenab-ı Allah'a hamdolsun.
îshak b. Rahaveyh dedi ki: Bize Yahya b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize Ce-rir b. Hâzim haber verdi. Cerir, Ebu Recâ el-Utaridî'den şöyle dediğini nakletti: Ben İbn Abbas'ı şöyle derken dinİedim: Çocuklar ve kader hakkında söz söyleyinceye ya da bunlar üzerinde düşününceye kadar bu ümmetin işi, birbirine uygun ya da birbirine yakın -yahut ta bu ikisine benzer bir söz kullandı- kalmaya devam edecektir. Yahya b. Âdem dedi ki: Ben bunu İbnu'l-Mubarek'e zikrettim, şöyle dedi: Peki, insan cahilliğe karşı suskun kalabilir mi? Ben: JConuşnıayı mı emrediyorsun? dedim, fakat sustu.
Ebubekir el Verrâk dedi ki: "İnsanları üzerine yarattığı Allah'ın fıtratına" buyruğundan kasıt, fakirlik ve ihtiyaçtır. Bu güzel bir açıklamadır! Çünkü insan doğduğu andan, ölünceye kadar fakir ve muhtaçtır, doğru. Hatta âhi-rette de böyle olacaktır.
"Allah'ın yaratışını değiştirmek sözkonusu değildir." Bu fıtratın yara tıcı tarafından değiştirilmesi sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde emir buna muhalif olarak gelmez. Yani yüce Allah'ın mutlu ve bahtiyar olarak yarattiğı kimse, bedbaht olmaz. Bedbaht olarak yarattığı hiçbir kimse de bahtiyar olmaz.
Mücahid de dedi ki: Yani Allah'ın dininin değiştirilmesi sözkonusu değildir. Katade, İbn Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve en-Nehaî de bu görüştedir. Onlar derler ki: Bu buyruğun anlamı, itikadi konular hakkında böyledir.
îkrime de dedi ki: İbn Abbas ve Ömer b. el-Hattab'dan rivayet edildiğine göre antam şudur; Yüce Allah'ın yaratmış oiduğu davarların erkeklerinin burulması suretiyle Allah'ın hilkati değiştirilmemelidir. Buna göre buyruk, hayvanların erkeklerinin burulmasının yasaklanışı anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi'nde (4/119. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
"Dosdoğru din işte budur." Yani dosdoğru hüküm, kaza (takdir) budur. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mukatil de; Apaçık hesap budur, diye açıklamıştır. "Dosdoğru din İşte budur." İslâm dini dosdoğru dindir, diye de açıklanmıştır.
"Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani düşünmezler ki; kendilerinin ibadete layık bir yaratıcılarının ve ezelden beri hüküm vermiş ve hükmü yerine gelip gerçekleşen bir ilahlarının bulunduğunu bilsinler. [49]
31. O'na donenler olun, O'ndan korkun. Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.
32. Dinlerini parça parça eden ve fırkalara ayrılanlardan (olmayın). Bununla beraber herbîr fırka sahip olduğundan memnundur.
"O'na dönenler olun" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşler vardır. Tevbe ve ihlas ile O'na dönenler olun, diye açıklanmıştır. Yahya b. Sel-lam ve el-Ferra; O'na yönelenler olun, diye açıklamışlardır, Abdurrahman b. Zeyd: O'na itaat edenler, diye açıkladığı gibi, günahlardan tevbe edenler olarak dönün, diye de açıklanmıştır. Ebu Kays b. el-Eslet'in şu beyitt de bu kabildendir:
"Teybe ederlerse eğer Süleymoğullan,
Ve onların kavimleri olan Hevazinliler, dönmüş olurtar.
Mana (yani - dönüş anlamına gelen- tevbe ve inâbe) anlam itibariyle birdir. Çünkü; fiillerinin hepsi dönmek anlamını verir.
el-Maverdî dedi ki: İnâbe (dönüş)'nin asıl anlamı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bunun asıl anlamı kesmektir. İşte: "Azı dişi" adı Kesici olduğundan dolayı buradan gelmektedir. Sanki inabe itaat etmek suretiyle yüce Allah'a doğru herşeyle ilişkiyi kesip yönelmek gibi kabul edilmiştir. İkinci görüşe göre asıl anlamı, dönüştür. Bu da ardıarkasına dönmeyi ifade eden; fiilinden alınmış demektir. Nevbet de buradan gelmektedir. Çünkü o belli bir adete, alışkanlığa dönüşü ifade eder. el-Cevhe-rî dedi ki: "Allah'a yöneldi ve tevbe etti" anlamındadır. "Nevbet" de çoğulu olan (wjiO'in tekilidir. Mesela: "Nevbetin geldi" denilir, Su ve başka hususlarda kendi aralarında nevbetleşirler" demektir.
"O'na dönenler olun" buyruğu hal olarak nasbedilmiştir. Muhammed b. Yezid dedi ki: Çünkü anlam şöyledir: "Sen yüzünü... dosdoğru çevir."(er-Rum, 30/30) O halde sizler de O'na dönenler olarak yüzünüzü dosdoğru çevirin.
el-Ferra da dedi ki: Anlam şudur: Sen yüzünü dosdoğru çevir, seninle birlikte olanlar da dönenler olarak (çevirsinler).
Denildiğine göre; bunun nasb İle gelmesi, önceki ifadeden munkatı' oluşundan dolayıdır. Yani sen yüzünü dosdoğru çevir, senin ümmetin de ona dönenler olsunlar. Çünkü ona verilen emir ümmetine verilen emirdir. O halde; "O'na dönenler olarak" diye buyurulması gayet güzeldir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Ey Peygamber!Kadınları boşadığmızzaman..."(et-Talâk, 65/1)
"O'ndan korkun" yani Allah'tan korkun ve O'nun size vermiş olduğu emirleri yerine getirin.
"Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın" buyruğu ile ibadetin ancak ihlâs ile birlikte fayda vereceğini beyan etmektedir. Bundan dolayı yüce Allah: "Ve müşriklerden olmayın" diye buyurmaktadır. Bu husus etraflı açıklamalarıyla daha önceden en-Nisâ Sûresi (4/36. âyetin tefsirinde) ile cl-Kehf Sûresi'nde (18/110. âyetin tefsirinde) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.
"O dînlerini parça parça edenlerden..." buyruğunu Ebu Hureyre, Âişe ve Ebu Umame, kıble ehline mensup çeşitli hevâ ve bid'at sahibi kimseler hakkında yorumlamışlardır. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-En'âm Sûresi'nde (6/159- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
er-Rabî b. Enes de dedi ki: Dinlerini parça parça edenler, kitab ehli olan yahudilerle hristiyanlardır. Katade ve Ma'mer de böyle demiştir.
Hamza ve el-Kisaî, "dinlerini parça parça edenler" anlamındaki buyruğu: "( ^itjîjtî): Dinlerinden ayrılanlar" diye okumuşlardır. Ali b. Ebi Talib de böyle okumuştur. Uyulması gereken -ki o da tevhiddir- dinlerinden ayrılanlar, anlamındadır.
"Ve fırkalara ayrılanlardan" çeşitli fırkalara bölünenlerden demek olup, bu açıklamayı el-Keîbî yapmıştır. Çeşitli dinlere ayrılanlar diye de açıklanmıştır ki, bu açıklama da Mukatil'indir.
"Bununla beraber herbir fırka sahip olduğundan memnundur." Sevinçlidir ve onu beğenmektedir. Çünkü onlar hakkı apaçık görmemişlerdir. Halbuki onu açık seçik görmekle yükümlü idiler. Denildiğine göre bu husus, farz hükümlerin nazil oluşundan önce idi.
Bir görüşe göre; yüce Allah'a isyan eden bir kimse işlediği masiyetten ötürü sevinç duyabilir. İşte şeytan, yol kesiciler ve başkaları böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Ferrâ'nın iddia ettiğine göre: "Ve müşriklerden olmayın" buyruğunda anlamın tamam olması mümkündür. Bu durumda: Dinlerinden ayrılıp, kendileri fırkalara ayrılanlardan (olmayın), demek olup, bu da yeni bir cümle başlangıcı olur. Bununla birlikte bu buyruğun kendisinden önceki buyruklarla muttasıl olması da mümkündür. en-Nehhas dedi ki: İfade kendisinden önceki buyruklarla muttasıl ise o takdirde Basralılara göre harfin (min edatının) tekrar edilmesi ile bedeldir.
Yüce Allah'ın: "Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine yani aralarından iman edenlere şöyle dediler..." (el-A'raf, 7/75) buyruğunda olduğu gibi. Eğer edatsız bedel yapılacak olsa, yine caiz olur. [50]
33. İnsanlara bir sıkıntı isabet etse, hemen Rabblerine yönelenler olarak O'na dua ederler. Sonra onlara nezdînden bir rahmet tat-tırırsa, bakarsın ki onlardan bir fırka, Rabblerine ortak koşar.
"İnsanlara bir sıkıntı" yani kıtlık ve zorluk "İsabet etse, hemen Rabblerine" bunu üzerlerinden kaldırması için "yönelenler olarak O'na dua
ederler." İbn Abbas dedi ki: Bütün kalbleriyle ve hiçbir şey oıtak koşmaksızın O'na yönetirler. Bu buyruklarda bu halin hayret edilecek bir husus olduğu anlatılmaktadır. Bu buyruğu ile yüce Allah, müşriklerin, ardı arkasına gelen delillere rağmen yüce Allah'a dönmeyi terketmelerinden, peygamberinin hayret etmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Yani bu kâfirlere hastalık ya da darlık gibi bir sıkıntı isabet edecek otursa, hemen Rabblerine dua ederler. Yani başlarına gelen bu musibeti açıp gidermesi İçin Ondan yardım iscerler. Putları bir kenara bırakarak yalnızca O'na yönelirler. Çünkü putların kurtuluşa erdiremeyeceklerini çok iyi bilirler.
"Sonra onlara neslinden bir rahmet" sağlık ve nimet "tatürırsa, bakarsın kî onlardan bir fırka, Rablerine" O'na ibadetlerinde "ortak koşar." [51]
34. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler dîye. Faydalanın bakalım, yakında bileceksiniz.
"Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye" buyruğunda yer alan "İam"ın "key lam'ı ("diye" anlamında)" olduğu söylendiği gibi; tehdit anlamını taşıyan bir emir "lâm"ı olduğu da söylenmiştir,[52] Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi "Artık, dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun." (el-Ke-hf, 18/29)
"Faydalanın bakalım yakında bileceksiniz" buyruğu da bir tehdittir.
Abdullah b. Mes'ud'un Mushafında "Ve faydalansınlar..." şeklindedir. -Yani Biz onlara faydalansınlar diye böyle bir imkan verdik. Bu, ga-ib bir kimse hakkında haber verme kipidir. Tıpkı "nankörlük etsinler" buyruğu gibi. MushaPın hattında ise, gaib hakkında haber verildikten sonra hi-tab şeklindedir. Ey bunu yapanlar, faydalanın bakalım, dernektir. [53]
35. Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de onlara onu koşmalarını bu mu söylüyor?
"Yoksa Biz, onlara kesin bir delil indirdik de... mu?" buyruğundaki soru, tevkif (durumu bildirmek) anlamını taşıyan bir sorudur.
ed-Dahhak dedi ki: "Kesin bir delil (sultan)" kitab demektir. Katade ve er-Rabî b. Enes de böyle açıklamışlardır. Burada konuşmanın kitaba (sulta-' na: kesin delile) izafe edilmesi, anlamın genişletilmesi (mecaz)'dir. el-Ferra'nın iddiasına göre Araplar "sultan (kesin delil)" lafzını müennes olarak kullanıp, "(otULJl dLU c c-iî): Bu hususta sultan senin aleyhine hüküm vermiştir" derler.
Basrahlara göre ise bu kelimenin müzekker olması daha fasihtir. Kur'ân-ı Kerîm'de de böyle kullanılmıştır. Bununla birlikte onlara göre müennes olarak kullanılması da mümkündür. Zira "hüccet (kesin delil)" anlamındadır. Yoksa bu delil sizin şirk koşabileceğinizi mi söylüyor? demek olur. Bu açıklamayı İbn Abbas ve ed-Dahhak da yapmıştır.
Ali b. Süleyman'ın, Ebu'l Abbas Muhammed b. Yezid'den rivayetine göre o şöyle demiştir: Sultan (kesin delil), selît'in cem'idir. Tıpkı; "Ekmek" lafzının çoğulunun; diye getirilmesi gibi. Onun müzekker kabul edilmesi çoğul anlamı, müennes kabul edilmesi ise cemaat (çokluk) anlamına göredir. Daha önce Al-i îmran Sûresi'nde (3/151. âyetin tefsirinde) sultan kelimesine dair açıklamalar yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Sultan aynı zamanda insanın kendisi sebebiyle bir ceza görmesini gerektiren herhangi bir hususu, kendisi ile önleyebildiği şey demektir. Yüce Allah'ın: "Veya muhakkak onu kestiririm ya da bana apaçık bir delil (sultan) getirir" (en-Neml, 27/21) buyruğunda olduğu gibi. [54]
36. İnsanlara bir rahmet tattırsak, ondan dolayı şımarıverirler. Ellerinin Önünden gönderdikleri sebebi Ue de onlara bir kötülük gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler.
"İnsanlara" Yahya b. Sellam'a göre bolluk, genişlik, afiyet; en-Nekkaş'a göre nimet ve yağmur, bir görüşe göre emniyet ve rahatlık, huzur -ki anlamlan birbirine yakındır- "tattırırsak, ondan dolayı" yani rahmet ile "şımarı-verirler. Ellerinin önünden gönderdikleri" işledikleri masiyetleı "sebebi İle de onlara bir kötülük" Mücahid'e göre belâ ve ceza, es-Süddî'ye göre yağmur yağmaması "gelip çatarsa, hemen ümitlerini kesiverirler." Yani rah met ve kurtuluştan yana ümit keserler. Cumhur böyle açıklamıştır.
el-Hasen ise şöyle demektedir: Ümit kesmek, şanı yüce Allah'ın gizli hallerde farz kıldığı şeyleri terketmektir.
Genel olarak bu fiil; "Ümit kesti, keser" diye okunmuştur. Bununla biriikte; diye de okunur ki, bu da Ebu Amr, el-Kİsaî ve Ya-kub'un kıraatidir.
el-A'meş ise diye her ikisinin de aynu'l-fiilini esreli okumuştur. Sandı, sanır" gibi.
Âyet-i kerîme kâfirin niteliğini ortaya koymaktadır. Darlık ve zorluk zamanlarında ümit keser, nimet ile karşı karşıya kaldığı vakit şımanr. Şu beyitte söylenildiği gibi:
"Kötü merkeb gibi ki, ona yem verecek olursan, İnsanları tekmeler ve eğer aç kalırsa anırır."
Kalbinde imanın iyice yer etmediği pek çok kimse de bu mesabededir. Bu kabilden açıklamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Mü'min ise nimet halinde Rabbine şükreder, darlık ve sıkıntılı zamanlarda da O'ndan ümidini kesmez. [55]
37. Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve daraltır. Muhakkak bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır.
"Görmezler mi ki, şüphesiz Allah, dilediğinin rızkını geniş tutar ve daraltır." Yani dünya hayatında dilediği kimseye bol bol mal ihsan eder, yahut ta kısar. O halde fakirliğin insanları ümitsizliğe götürmemesi gerekir.
"Muhakkak bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır." [56]
38. Akrabaya, yoksula ve yolculara haklarını ver. Bu, Allah'ın rızasını isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar, umduklarına kavuşanların tâ kendileridir.
Yüce Allah'ın "Akrabaya, yoksula haklarını ver" buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [57]
1- Âyetin Önceki Buyruklarla İlişkisi ve Sadakanın Faziletlisi:
Şanı yüce Allah, bundan önce dilediği kimselere rızkı genişletip yayacağını belirttikten sonra, rızkın kendisine genişle t ildiği kimseye de fakire yetecek kadarım ulaştırmasını emretmektedir ki, böylelikle zenginin şükür edip etmeyeceğini imtihan etsin. Hitab, Peygamber (sav)e olmakla birlikte, maksat o ve onun ümmetidir. Çünkü daha sonra: "Bu, Allah'ın rızasını isteyenler İçin daha hayırlıdır" diye buyurmaktadır.
Yüce Allah, akrabalığı dolayısıyla akrabalara sadaka verilmesini emretmektedir. Çünkü en hayırlı sadaka yakına verilen sadakadır ve bu sadaka ile bir de akrabalık bağı (sıla-i rahim) gözetilmektedir. Rasûlullah (sav) akrabalara sadaka vermeyi, köle azad etmekten faziletli tutmuştur. Meymune'ye bir küçük cariyeyi azad etmiş iken şöyle demişti: "Eğer sen onu dayılarına vermiş olsaydın, bunun ecri senin için daha büyük olurdu. "[58]
2- Âyet-i Kerimenin Hükmü Nesh Edilmiş midir?:
Bu âyet-i kerîmenin hükmü hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun miras ile ilgili âyet ile nesholduğu söylendiği gibi; nesh olmadığı da söylenmiştir, Aksine yakın akrabanın, durum ne olursa olsun iyilik noktasında gözetilmesi gereken bir hakkı vardır. Doğru olan da budur.
Mücahid ve Katade dedi ki: Akrabalık bağını gözetmek yüce Allah'tan bir farizadır. Hatta Mücahid şöyle demiştir: Bir kimsenin akrabaları ihtiyaç halindeyken (başka yere) verdiği sadakası kabui edilmez.
Bir diğer görüşe göre akrabalardan kasıt, Peygamber (sav)'ın akrabalarıdır. Ancak birincisi daha doğrudur. Çünkü peygamberlerin akrabalarının hakkı yüce Allah'ın Kitabında yer alan: "Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasûlüne, yakın akrabalara... aittir." (el-Enfal, 8/41) buyruğunda açıklanmaktadır.
Bir diğer görüşe göre yakın akrabaya verme emri, mendubluk bildirmek içindir. el-Hasen dedi ki: "Hakkı" buyruğundan kasıt, bolluk anında onu gözetmek, zorluk anında da güzel söz söylemektir.
"Yoksul (miskin)" hakkında da İbn Abbas şöyle demektedir: Yani dolaşıp dilenen kimseye yemek yedir. Yolcu ise misafirdir. Buna göre o misafir ağırlamayı farz kılmaktadır. Bütün bunlara dair etraflı ve geniş açıklamalar ilgili yerlerde (mesela bk. el-Bakara, 2/83. âyet, 7. başlık, 177. âyet, 6. başlık, ei-Enfal, 8/41, âyet, 11, başlık; Hûd, 11/69 71. âyetler, 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamdolsun. [59]
3- Allah'ın Rızasını İsteyenler:
"Bu, Allah'ın rızasını isteyenler İçin daha hayırlıdır." Yani hakk eğer yüce Allah'ın rızası istenerek, O'na yakınlaşmak arzusu ile verilecek olursa, elbetteki cimrilik etmekten daha hayırlıdır.'
"İşte onlar umduklarına kavuşanların tâ kendileridir. Âhirette istedikleri mükâfatı elde edenlerin tâ kendileridir." Buna dair açıklamalar da daha önce el-Bakara Sûresİ'nde (2/5. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.[60]
39. İnsanların mallan arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah'ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta gelince; işte onlar kat kat arttıranlardır.
Yüce Allah'ın: "İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz" buyruğuna dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [61]
1- Bu Âyet-i Kerimede Sözü Edilen Faiz ile Yasak Kılman Faiz:
Yüce Allah, kendi rızası için yapılanlar ve karşılığında mükâfat verdiği harcamaları sözkonusu ettikten sonra, bu şekilde olmayan ve bununla birlikte Allah'ın rızası da aranan bir husustan sözetmektedir.
Bu buyrukta geçen "verdiğiniz" anlamındaki buyruğu Cumhur diye med İle okumuşlardır ki, "verdiğiniz" demektir. İbn Kesir, Mücahid ve Hu-meyd ise bunu medsiz olarak; artsın diye işlediğiniz herhangi bir riba, anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Bu da: "Doğru iş yaptım, yanlış iş yaptım" demek gibidir. Bununla birlikte yüce Allah'ın: "Fakat... verdiğiniz zekâta gelince" anlamındaki buyrukta yer alan; "Verdiğiniz" buyruğunu icma ile medli okumuşlardır.
Rİbâ, artış demektir. Bunun anlamına dair açıklamalar daha önce el-Ba-kara Sûresi'nde (2/275-279- âyetler, birinci başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ancak orada sözkonusu edilen riba (faiz) haramdır. Burada sözü edilen ise helâldir. Buna göre riba'nın bir kısmı helâl ve bir kısmı haram olmak üzere İki kısım olduğu ortaya çıkmaktadır.
îkrime dedi ki: Yüce Allah'ın: "İnsanların malları arasında artış göstersin diye verdiğiniz herhangi bir faiz (riba)" buyruğu hakkında dedi ki: Ri ba (faiz) iki türlüdür. Birisi helâl, birisi haramdır. Helâl olan kendisinden daha iyisi verilir maksadıyla hediye vermektir.
ed-Dahhak'tan da bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: Bundan kasıt kendisinden daha üstünü karşılık olarak verilsin diye hediye olarak verilen helâl ribadır. Böyle bir maksatla hediye vermenin ne kişinin lehine olan bir tarafı vardır, ne de aleyhine. Bundan dolayı kişi ecir de almaz, günah ta kazanmaz.
İbn Abbas da böyle demiştir: "...verdiğiniz herhangi bir faiz..." buyruğu ile adamın kendisinden daha fazlası karşılık verilir ümidiyle birşeyi hediye vermesini kastetmektedir. İşte Allah katında artış göstermeyen ve sahibine ecir de verilmeyen budur. Ancak bundan dolayı onun için günah da yoktur. İşte âyet-i kerîme buna dair nazil olmuştur.
İbn Abbas, İbn Cübeyr, Tavus ve Mücahid dediler ki: Bu âyet-i kerîme hi-betu's-sevab (karşılık istenerek yapılan hibe) hakkında inmiştir.
İbn Aü'yye dedi ki: İnsanın kendisine mükâfat verilmesi maksadıyla -selam ve buna benzer- yaptığı işler de onun gibidir. Böyle bir kimse bu gibi halde günah kazanmasa dahi, bundan dolayı ecir almaz ve Allah nezdinde ona fazla bir mükâfat da verilmez. Kadı Ebubekr b, el-Arabî de bu görüşü İfade etmiştir.
Nesaî'nin, Sünen'inde Abdurrahman H. Alkame'nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Sakîflilerden bir heyet Rasûlullah (sav)'ın huzuruna geldiler. Beraberlerinde de bir hediye vardı. Peygamber: "Bu bir hediye midir, yoksa bir sadaka mıdır? Eğer bu bir hediye ise bununla sadece Rasûlullah (sav)'ın hoşnutluğu ve İhtiyacın(tn) görülmesi kastedilmiştir. Eğer bu bir sadaka ise bu-fnunla ancak yüce Allah'ın rızası aranır." Onlar: Hayır, bu bir hediyedir, dediler. Peygamber (sav) onların hediyelerini kabul etti. Onlarla birlikte oturup, o onlara soru sordu, onlar da ona soru sordular.[62]
Yine İbn Abbas ve İbrahim en-Nehaî de şöyie demişlerdir: Bu âyet-i kerîme, akrabalarına ve kardeşlerine onlara faydalı olmak, onları mal sahibi yapmak ve onlara lütufta bulunmak gayesi ve bununla birlikte de kendilerine menfaat sağlayıp kendi mallarını arttırmak kastı ile veren bir topluluk hakkında nazil olmuştur.
eş-Şa'bî dedi ki: Âyetin anlamı şudur: İnsan bir başkasına bir hizmette bulunur ve onun yanına çabukça koşup giderse, bundan da dünyasında faydalanmak maksadını güderse, yaptığı o hizmet karşılığında sağladığı bu menfaat dolayısıyla bu hizmeti Allah nezdinde artmaz.
Bir açıklamaya göre böyle bir iş, özellikle Peygamber (sav) için haram idi. Yüce Allah: "Daha fazlasını isteyerek minnet etme" (el-Müddessir, 74/6) buyruğunda bir şey verip, onun yerine ondan daha fazlasını almasını yasaklamaktadır.
Bir başka açıklamaya göre; âyet-i kerîmede kastedilen haram kılınan faizdir. Buna göre: "Allah katında artmaz" buyruğunun anlamı: Bu faiz onu alanındır, diye hüküm verilmez, aksine o kendisinden alınana aittir, es-Süddî dedi ki: Bu âyet-i kerîme Sakiflilerin faizi hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar kendi aralarında faizli muameleler yaptıkları gibi, Kureyş'in kendileri de aralarında faizli muamelelerde bulunurlardı. [63]
2- Daha Fazlasıyla Mükâfat Görmek Ümidiyle Hibe Vermek:
Kadı Ebubekir b. el-Arabî dedi ki; Âyet-i kerîmenin açık ifadesi mükâfat bakımından insanların mallarından daha fazlasını taleb ederek hibede bulunan kimse hakkındadır. el-Muhelleb dedi ki: Karşılığını isteyerek hibede bulunan ve: Ben bunun karşılığını almak istemiştim, diyen kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik dedi ki: Böylesinin durumuna bakılır, eğer onun benzerleri kendisine hibe edilen kimseden karşılığını isteyen tipten ise, bunu istemek hakkı vardır. Fakirin zengine, hizmetçinin sahibine, kişinin emirine ya da kendisinden yukarıdaki kimselere hibede bulunması gibi. Şafiî'nin iki görüşünden birisi de budur.
Ebu Hanife dedi ki: Şart koşmadığı takdirde onun karşılık alma hakkı yoktur. Şafiî'nin diğer bir görüşü de budur. O der ki: Karşılık almak maksadı ile yapılan hibe (hibetu's-sevâb) bâtıldır, hibe yapana faydası yoktur. Çünkü bu bedeli meçhul bir satıştır. el-Kufî buna delil olarak şunu göstermektedir: Hibe konusu teberrudur. Eğer bizler bu hususta karşılık vermeyi öngörecek olursak, bu takdirde teberru manası ortadan kalkar ve bu sefer hibe, ivaziı akitler durumuna geçer. Araplar ise alış-veriş (bey') Iaf2i ile hibe lafzı arasında ayırım gözetmiş, alıg-verişi karşılığında bedele hak kazanılan, hibeyi ise böyle olmayan muameleler için tahsis etmişlerdir.
Bizim delilimiz ise Maük'in Muvatta'mda. kaydettiği şu rivayettir. Ömer b. el-Hattab (r.a) dedi ki: Bir kimse eğer bir hibede bulunur da o bunu ancak karşılığı verilsin diye vermişse, bu hususta razı edilinceye kadar hibesi hususunda serbesttir[64]
Buna yakın bir rivayet de Ali (r.a)'dan gelmiştir. O şöyle demiştir; Hibeler üç türlüdür. Birisi Allah rızası istenerek yapılan hibe, birisi insanların hoşnutluğu gözetilerek yapılan hibe, diğeri de karşılığı beklenerek yapılan hibedir. Karşılığı beklenerek yapılan hibeyi, sahibi kendisine karşılık verilmeyecek olursa geri alır.
Buharı de -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- "hibede mükâfat babı" diye bir başlık açtıktan sonra Âişe (r.anha)'nın şu hadisini zikretmektedir: Âişe dedi ki: Rasûlullah (sav) hediyeyi kabul eder ve ona karşılık verirdi.[65] O, sağmal bir dişi deve (hediye edilmesine) karşılık vermiş ve bunun karşılığını isteyen deve sahibine tepki göstermemişti/Onun tepki göstermesi sadece adamın verilen karşılığı beğenmemesi idi. Halbuki bu karşılık kıymetin üstünde idi. Bu hadisi Tirmizî de rivayet etmiştir[66]
3- Hibenin Kısımları:
Ali (r.a)'ın hibeye dair anlattıkları ve onu kısımlara ayırması doğrudur. Çünkü hibede bulunan bir kişinin bu hibesi hakkında şu üç halden biri söz konusudur:
1- O hibesi ile yüce Allah'ın rızasını arar ve bu hibenin karşılığındaki sevabı ondan bekler.
2- Hibesiyle insanlar bundan dolayı kendisini övsünler ve bu sebeble de ondan övgüyle sözetsinler diye insanlar için hibede bulunması.
3- Verdiği hibenin, hibe verdiği şahıstan karşılığını bekleyerek vermesi. Buna dair açıklama daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sav) da: "Ameller niyetlere göredir. Her kişiye ancak niyet ettiği ne ise o vardır"[67] diye buyurmuştur.
f Eğer yaptığı hibe ile yüce Allah'ın nzasını gö2etmiş ve karşılığında Allah'tan sevap almayı istemiş ise, bunun karşılığını Allah lütuf ve rahmetiyle verir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat Allah'ın rızasını arayarak verdiğiniz zekâta gelince, İşte onlar kat kat arttıranlardır."
Aynı şekilde zengin olsun, ihtiyaçtan kurtulsun, başkalarına yük teşkil etmesin diye akrabalarının hakkını gözetenin durumu da böyledir. Bu hususta da niyete bakılır. Şayet bununla dünyevi bir gösteriş maksadını gözetiyor ise, bu Allah rızası için değil demektir. Eğer üzerindeki akrabalık hakkı ve aralarındaki bağ dolayısıyla bunu yapıyorsa, bu da Allah için demektir.
Hibesi ile riyakârlık yaparak bundan dolayı İnsanlar kendisini övsünler ve bundan ötürü kendisinden iyilikle sözetsinler maksadını güderek insanların hoşnutluğunu arayan kimseye gelince, böylesinin hibeden eline geçecek hiçbir fayda yoktur. Ne dünyada bunun sevabını alır, ne de âhirette ecir alır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Malını sırf insanlara gösteriş olsun diye infak eden... kimse gibi sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın." (el-Bakara, 2/264)
Verdiği hibe ile hibe verdiği kimseden karşılık görmek isteyene gelince, o kimse hibesi karşılığında istediğini alabilir ve İbnu'l-Kasım'ın görüşüne göre hibesinin değeri ile kendisine karşılık verilmeyecek olursa, hibesinden geri döner. Ömer ve Ali (r.a)'ın sözlerinin zahirlerine göre de hibesinin kıymetinden daha fazla verilerek razı kılınmadığı sürece geri dönebilir. Aynı zamanda