KUR'AN, ANKEBÛT SURESİ Tefsiri HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

ANKEBÛT SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Mekkîdir. Medenî olduğu da söylenmiştir. Yine, ilk on ayetin Mekke'de; geriye kalanların ise

Medine'de nazil okluğu söylenmiştir. Yahut aksi de ileri sürülerek, ilk on ayetin Medine'de, geriye

kalanın ise Mekke'de nazil olduğu da belirtilmiştir. Yetmiş veya altmış dokuz ayettir.

İmanın Mükellefiyeti

"EIif-Lâm-Mîm. İnsanlar, inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?" (Ankebût, 1-2).

Bu ayetin tefsiri ve tefsir ilmini alâkadar eden şeyler hakkında birkaç mesele vardır: [1]

Önceki Kısımla Münasebet

Bu sûrenin, başının, daha önceki kısımla münasebeti hakkında olup, bu hususta şu izahlar yapılmıştır: 1) Cenâb-ı Hak, bu sûreden önce, "Herhalde o Kur'an'ı sana farz kılan, seni dönülüp-vanlacak yere döndürecek­tir." (Kâi«,85) buyurup, bundan maksadın da, açıkça Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberini Mekke'ye, kâfirlere üstünlük sağlamış ve zafer elde etmiş olarak; cezalandırmak maksadıyla, Mekke'ye geri döndürmesi olup, bunda da, savaşın getirdiği sıkıntılara katlanma meselesi yatınca, bu iş, bazılarına zor geldi. İşte bunun üzerine de Allah Teâlâ, 'İnsanlar, inandık demeleriyle bırakılıp da, cihadla emrolunmayacaklarmı mı sandılar?" buyurmuştur.

2) Allah Teâlâ, önceki sûrenin sonlarında, "Rabbine davet et" buyurmuştu. O'na çağırma meselesinde de, süngüleşme, muharebe etme ve mukâtele işin içine girmektedir. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabı, kâfirler sırf davet İle iman etmezlerse cihadla emrolunmuşlardı. Hal böyle olunca, bu iş, bazılarına zor geldi. İşte bunun üzerine Cenab-ı Hak, "İnsanlar, inandık demeleriyle burakıiıvereceklerini mi sandılar?" buyurdu.

3) Allah Teâlâ, Önceki sûrenin sonunda, "Allah'ın zâtı hariç, her şey helak olucudur" buyurunca, bundan sonra haşrl inkâr edenlerin görüşünü ibtâl edecek hususa yer vererek, "Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz..."(Ka*aa,8B) buyurmuştur. Yani, "Hiçbir şey rücû olmaksızın helak olucu değildir. Tam aksine, her helak olanın, mutlaka Allah'a dönmesi söz konusudur" demektir. Bunun böyle olduğu ortaya çıkınca, bil ki, haşri inkâr edenler, "Mükellef tutmanın faydası yoktur. Çünkü teklifler o anda bir sıkıntı doğurur. Fakat bunların, ilerde bir faydası yoktur. Çünkü, helak olup son bulduktan sonra, rücû diye, Allah'a dönüş diye bir şey yoktur. Binâenaleyh bu demektir ki, mükellef tutulmada bir fayda yoktur. Bu sebeple, Allah Teâlâ, onların, kendisine döndürüleceklerini beyan buyurunca, bu işin, onların sandığı gibi olmadığını, tam aksine, şükredenleri mükâfaatlandırmak, nankörlük edenleri de cezalandırmak için mükellef tutmanın makul olduğunu beyan ederek, "İnsanlar, kendisi sebebiyle Rablerine döndürülecekleri amelleri olmaksızın, mükellef tutulmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar?" buyurmuştur.[2]

Hurûf-u Mukattaanın Hikmeti

Bu, sûrenin hecâ harfleri ile başlamasının hikmeti hakkındadır. Biz sûrelerin bu harflerle başlaması hususun­da önce genel bir açıklama yapıp şöyle diyoruz: Hakîm olan, gafletteki yahut kalbi birşeyle meşgul olan kimseye hitab ettiğinde, sayesinde muhatab kendisine dönsün ve bütün kalbiyle kendisine yönetsin diye, söyleyeceği esas sözden önce, başka birşey söyler ve sonra esas maksadına geçer. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre diyoruz ki: Esas söylenecek şeyden önce söylenen o söz, bazan manası anlaşılan bir söz olur: Mesela, birisinin, "Dinle", aklın bende olsun", "bana dikkat et" demesi gibi. Bazan da manası anlaşılan söz manasında olur. Mesela birisinin, "Ee Zeyd", "yâZeyd", "Dikkat ey Zeyd" demesi gibi... Bazan da bu, manasız bir ses olur. Mesela, birisinin arkasından dönmesi için çalınan ıslık gibi... Bazan da o ses, ağızdan çıkmayan bir ses olur. Mesela, duyanların dönüp bakması için, insanın ellerini birbirine vurması (çırpması) gibi... Sonra gaflet edilecek husus ne kadar tam ve söylenmesi gereken söz de ne kadar ehemmiyetli olursa, esas sözden Öyle söylenecek söz de o nisbetle çok olur.

İşte bundan ötürü, yakın kimseye "hemze" ile nida edilip, mesela "Ee Zeyd"; uzakta olana yâ ile nida edilip, "Ya Zeyd"; gafil (dalgın) kimsenin de önce dikkati çekilip, sonra nida edilerek, "Dikkat, ey Zeyd" denilir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi diyoruz ki: Hernekadar Hz. Peygamber (s.a.s), hep kalbi uyanık ise de, o da bir işin kendini meşgul edebileceği bir insandır. Binâenaleyh hakîm olanın, bir ikaz-uyarı niteliğindeki bir takım harfleri, esas maksadını söylemezden önce söylemesi güzel olur.

Ayrıca, o harfler, manası anlaşılmayacak biçimde oldukları zaman, uyarma-dikkat çekme işinde bu maksadı ifadede manalı olan harfleri getirmekten daha mükemmel olur. Çünkü harflerin önce telaffuz edilmesi, dinleyen kimseyi, o harflerden sonra gelecek sözü dinlemek gayesiyle, konuşana yöneltmek için olup, ilk söylenen söz düzgün ve manası anlaşılan bir söz olduğu zaman, dinleyen onu duyduğunda, maksadın hepsinin bundan ibaret olduğunu, artık başka bir sözün gelmeyeceğini zanneder ve o söze olan ilgisini sürdürmez. Fakat konuşandan, manası olmayan bir ses duyduğunda, o sese iltifat eder, duyduğu şeyin, esas söylenecek şey olmadığını kesin olarak düşündüğü için, ondan sonra başka birşey duymadıkça, dikkatini ondan kesmez. Binâenaleyh vaz' (konuş-icad ediliş) bakımından manası olmayan harflerin, esas söylenecek sözden önce getirilmesinin üstün bir hikmeti olduğu anlaşılır. [3]

Münferit Harflerle Başlayan Sûreler

İmdi, eğer birisi, "Bu harflerin sadece bazı sûrelerin başında olmasının hikmeti nedir?" derse, biz deriz ki: İnsanın aklı, bütün tafsilatı bu ince şeylerin hakikatini idrak etmekten acizdir. Herşeyi bilen ise Allah'dır. Ancak biz yine de, Allah'ın muvaffak kıldığı ölçüde bu konuyu ele alıp şöyle diyoruz: Başında hecâ harfleri bulunan her sûrenin evvelinde, ya "kitab", ya "Tenzîl" veya "Kur'ân" lafzı getirilmiştir. Mesela ayetlerinden

olduğu gibi. Ancak, üç sûre yani, (Meryem, ı); (Ankebut, i) ve (Rum, i) sûreleri müstesna. Kendisinde Kur'ân, kitab veya Tenzil lafızlarının yer aldığı sûrelerin bu harflerle başlamasının hikmeti şudur: Kur'ân, büyüktür. O'nu inzal etmek (indirmek) ağır bir iştir. O'nun kitabeti (yazılması) da, zor bir yüktür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz biz sana ağır bir söz bırakacağız (vahyedeceğiz}" (MüzzammH, s) buyurmuştur. Başında "Kur'ân, Kitab ve Tenzil" sözünün geçtiği her sûrede, bunlardan Önce, muhatabı O'nu dinlemeye sevkedecek bir uyarıcı söz getirilmiştir."

Her sûre Kur'ân'dır. O'nu dinlemek ise, ister içinde "Kur'ân"ın ismi bizzat geçsin, ister geçmesin; Kur'ân'ı dinlemektir. Binâenaleyh (sizin bu izahınıza göre), her sûrenin başında böyle bir dikkat çekici lafzın olması gerekirdi. Ayrıca "tenzil", "kitab" gibi kelimelerin yer alıp da, başında böyle hecâ harfleri bulunmayan sûreler de vardır.

Meselâ (KMU); (Nur.l); (Furkan, 1); (Kadir, i) sûrelerinde olduğu gibi" denilmesin. Çünkü birinci hususaşöyle cevab veririz: Her sûrenin Kur'ân'dan olduğunda şüphe yoktur. Fakat içinde Kur'ân ve Kitab lafızları geçen o sûreler, Kur'ân'dan olmanın yanısıra, Kur'ân'ın bütününe dikkat çekmektedirler. Zira ayeti, Kur'ân'ın bir parçası olmasına rağmen, Kur'ân'ın bütününden bahsedilmektedir. Binâenaleyh bunun misal., tıpkı padişahtan adamlarına gelen ve içinde bir mesele yazılmış olan bir mektup gibidir. Yine bunun misali, padişahtan adamlarına gelen ve içinde, "Biz sana, emirlerimiz bulunan bir mektup yazıyoruz. Binâenaleyh ona uy" diye yazılan bir başka mektup gibidir. Bu sonraki mektubun ağırlığının, birincisinden daha çok voktur.

İkinci hususa da şöyle cevap verebiliriz: "Elhamdülillah" ve "Tebâreke" gibi ifadeler, asıl maksadı teşkil eden bir takım tesbihattır. Kul, Rabbisini teşbihten gafil olamaz. Dolayısıyla burada bir uyarıcıya -dikkat çekiciye- ihtiyaç yoktur. Ama, emirlerin ve yasakların yer aldığı sûreler böyle değildir. Bu sûrelerde "kitab" kelimesinin zikredilmiş olması İse, tesbihatın yapıldığı zât'ın büyüklüğünü anlatmak içindir. ifadesine gelince, biz bunun, Kur'ân'ın indiril işinden bahseden bir sûre olduğunu daha önce beyan etmiştik. Bizim bahsettiğimiz sûrelerde ise, Kur'ân'ın bütününün bahsi esastır. Binâenaleyh Kur'ân'ın bütün olarak zikredildiği sûreler, aslında daha ağır ve büyüktürler . "Biz onu indirdik"

Bil ki Kur'ân'da manası anlaşılmayan bu harflerin dışında başka lafızlarla da, dikkat çekilmiştir. "Yâ eyyühen'nas..." "Ey insanlar, Rabbinizden ittikâ ediniz. Çünkü kıyametin sarsıntısı büyük bir şeydir. "(Hacc. i); "Ey Peygamber, Allah'dan ittika e£..."(Ahzaö, i) ve "Ey Nebi, niçin Allah'ın sana helâl kıldığını, haram kıldm..." (Tahnm, i) ayetlerinde olduğu gibi... Çünkü bu ayetlerde bahsedilen hususlar, önemli ve büyük şeylerdir. Çünkü Allah'dan hakkıyla ittika etmek büyük birşeydir. Dolayısıyla, bunların önü sıra, uzakta bulunan habersiz kişileri uyarmak için, nida edatları getirilmiştir.

İçinde kitab ve Kur'ân lafızları yer almadığı halde, hecâ harfleriyle başlayan sûrelerin, bu şekilde başlaması ise, o sûrelerde yer alan konuların ve manaların ehemmiyetinden ötürüdür. Tefsir ettiğimiz bu sûrede ise, bütün mükellefiyetler zikredilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "insanlar, "inandık" demeleriyle, bırakıhvere-ceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?" yani "Onlar sırf bu söz ile bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Aksine onlar her türlü mükellefiyetle emrolunmuşlardır" buyurmuştur. Binâenaleyh, emir ve yasakları ihtiva eden, "Kur'ân"ın isminin zikredildiği o sûrelerdeki mana, bu sûrede de (zımmen) mevcuttur.

Eğer: Tevbe süresindeki şu ayet, bu sözün hem lafız, hem mana bakımından aynısıdır: "Allah sizden cihad edenleri bilmeden, (ortaya koymadan), bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz?"(Tevt», ıe), "Ama bunun başında hecâ harfleri yer almamıştır?" denilirse deriz ki: "Bunun cevabı gayet açık olup şöyledir: Tefsir ettiğiniz ayet, sûrenin ilk cümlesidir. Bundan ötürü, istifham "hemze" olarak getirilmiştir. Tevbe süresindeki bu ayet ise, sözün ortasındadır. Bunun delili, istifhamın (fi) şeklinde getirilmiş olmasıdır. Dikkat çekme işi, sözün ortasında değil, başında otur. ayetiyle ilgili izah, inşaallah o sûrenin tefsirinde yapılacaktır. Bu harflerle ilgili sözümüz bundan ibarettir. [4]

Üçüncü Mesele

'in i'rabı hakkındaki açıklamamızın tamamı, bunun tefsirine dair nakledilen diğer İzahlarla birlikte, Bakara sûresinde geçmişti. Fakat burada, onlara ilaveten, bu harflerin i'rabtan mahalleri olmadıklarını, çünkü bunların uyarıcı sesler niteliğinde olduklarını beyan ediyoruz. [5]

Nüzul Sebebi

Ayetin sebebi nüzulü hakkında şunlar ileri sürülmüştür:

1) Ammâr b. Yftslr, Ayyaş b. Ebî Rebîa, el-Velid b. el-Velîd ve Seleme b. Hlşam hakkında nazil olmuştur.

Bunlar Mekke'de iken işkenceye maruz kalmışlardı.

2) Bu ayet, hicret ettiklerinde peşlerine kâfirlerin takıldığı, vuruşma neticesinde bir kısmının şehid düşüp, bir kısmının kurtulduğu Mekkell bazı müslüman gurublar hakkında nazil olmuştur.

3) Bedir günü öldürülen Muhca' b. Abdullah hakkında nazil olmuştur. [6]

BeÅŸinci Mesele

Bu ayetteki ifadesinin tefsiri hususundadır. Bu, "Onlar, sırf "inandık" demekle yakalarının bırakılaca­ğını mı sanıyorlar?" "Bedenî ve malî bir takım mükellefiyetlerle imtihan olunmadıkça..." demektir. Nahiv imamları (alimleri), ayetteki ifadesinin tahlilinde ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazı alimler, bunun takdirinin "demek ile" şeklinde olduğunu söylerlerken; bazıları da, "inandık diyerek..." şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu ifadenin zahirinin muktezası (manası), sanki onların "inandık" demekten yasaklanmalarıdır. Bu tıpkı birisinin, "sen Zeyd'i dövmekten alıkonulacağını mı sanıyorsun?" yani "Bunun sana yasaklanacağını mı sanıyorsun?" demesi gibidir. Zâhirindeki bu mana, doğruluktan uzak bir manadır. Çünkü Allah hiç kimseyi, "inandım" demekten menetmez. Fakat bu müfessirin maksadı, onların, imtihan edilmeden, sırf "inandık" sözleri ile yakalarının bırakılmayacağıdır. Binâenaleyh farzların gerekli kılınması ile, buradaki bütün şeylerden menedilmiş duruma girmişlerdir. [7]

Bazı Deruni Meseleler

Bu ayetteki manevî (deruni) bir takım incelikler hakkındadır. Bunlar şöyledir: İnsanlardan istenen en önemli şey, ibadettir. İbadetlerin en önemli gayesi ise, hadis-i şerifte de varid olduğu gibi, kişide "muhabbetullah"ın gerçekleşmesidir. Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Kulum Bana ibadetleri ile yaklaşmaya devam eder, nihayet Ben onu severim... "[8] O halde kalbi Allah sevgisi ile dolup taşan kimse, Allah katında en büyük dereceyi alır. Fakat kalbin tercümanı vardır. Bu da dildir. Dilin de tasdikcileri vardır. Bunlar da bedenin diğer uzuvlarıdır. Bu tasdikcilerin de, tezkirecileri vardır. Mesela insan diliyle, "inandım" dediğinde, bu kimse kalbinde Muhabbetullah'ın yerleştiğini iddia etmiş olur. Binâenaleyh bu kimsenin iddiasına şâhidler getirmesi gerekir. İman binasının üzerine oturacağı şeyleri yapmak için bütün uzuvlarını kutlandığında, iddiasına, tasdikci şâhidler tahakkuk etmiş olur. Bu kimse canını ve malını Allah yolunda harcayıp, amellerini Allah Teâlâ dışındaki herşeyi bir tarafa bırakarak tezkiye ettiğinde (temizlediğinde), iddiasında kendisini tasdik eden şâhidlerini de tezkiye etmiş olur. Böylece de ismi, "muhibbîn" (Allah'ı sevenler) defterine kaydedilir ve mukarrebler bölümüne girmiş olur. İşte buna, 'insanlar inandık demeleriyle bıkanhvereceklerini mi sandûır?" ifadesiyle işaret edilmiştir ki bu, "Onlar, davalarının, şâhidler olmaksızın ve şâhidlerinin tezkiye edicileri olmaksızın kabul edileceğini mi sanıyorlar! Hayır, aksine onların "muhibbîn"den olabilmeleri için, bunların bulunması gerekir" demektir.

İkinci İncelik: Kulun en aşağı derecesi, müslüman oluşudur. Çünkü müslüman oluşun hemen altında, küfür (inkâr) derekesi vardır. Binâenaleyh kulun elde ettiği ilk derece müslüman olmasıdır. Binâenaleyh kul böyle bir mertebeyi elde ettiğinde, ismi müslümanlar arasına yazılır, bölümü belirlenir. Fakat padişahlar nezdinde hizmet edenler pek çok kısımlara ayrılırlar: Kimileri, kendisine verilen görevi can-u gönülden içten gelerek yapar ve kendini işine verir. Dolayısıyla bu kimse, yaptığı o hizmetten alınıp, derece bakımından daha yüksek bir hizmete verilir. Kimileri de tembel olur, görevini aksatır. Dolayısıyla bu, o hizmetten alınıp, daha düşük bir hizmete verilir. Kimileri, hiç yeri değiştirilmeden, aynı işte bırakılır. Kimilerinin de ilgisi tamamen kesilir, defterlerden adı silinir. İşte Allah'ın kulları da böyledir: Müslüman bazan âbid olur, kendini tamamen ibadete verir, saadeti benimser. Böylece bu kimse, mü'minler derecesinden, daha üst derece olan, mûkınîn derecesine yükseltilir ki bu, mukarrebîn'in derecesidir. Kimilerinin de taatı az olur, nefsine düşkün olur, dolayısıyla bu kimse, mevcut derecesinden, daha aşağı bir dereceye yani asîler ve kalbi katılaşmış kimseler derecesine indirilir. Bu kimse, kusurları küçük görür, çokça günah işler, ibadetten nasibini almaktan mahrum olur. Kovulur ve "eh I-i inâd"a katılır. Kimileri de cennetin ilk derecesinde kalır. Bunlar da aptallardır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, işe cân-ı gönülden sarılan ve onu benimseyenleri müjdelemek için, "İnsanlar... btrakıhvereceklerini mi sandılar?" buyurmuştur. Yani, "Onlar, kendilerinin ilk makamda bırakılıvereceklerini mi sandılar. Hayır, hayır. Aksine onlar, derecelerin en üstüne çıkarılırlar". Nitekim Cenâb-ı Hak, "ilimden kendilerine dereceler verilmiş olanlar..." (Mücadele, i); "Allah, mücâhidleri, oturanlardan (geri duranlardan) bir derece üstün kılmıştır" {Nisa, 95) ve bunun zıddını tembeller için söyleyerek, "İnsanlar, "inandık" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sanırlar?" buyurmuştur, yani, "tembel olan, "iman ettim" deyip, günah işlemek suretiyle, sözünün aksine yaptığında, öylece bırakılıp, kendisinden razı olunacağını mı sanır? Hayır, aksine, daha düşük bir makama, yani ya günahkârlar, ya kâfirler makamına indirilir. [9]

Öncekilerin İmtihanı

"Celalim hakkı için Biz onlardan evvelkileri de imtihan etmiştik. Allah elbette doğru olanları da, yalancıları da bilir..." (Ankebui, 3).

Cenâb-ı Hak, onları teselli edecek bir ifade kullanmak üzere, "Allah, sizden öncekilere de aynı şekilde davranmış ve "sırf "inandık" dedikleri için yakalarını bırakmayıp, onlara birtakım taatları farz ve gerekli kılmıştır" buyurmuştur. [10]

İmtihanla Bilme Konusu

Ayetteki, "Allah elbette doğru olanları bilir" ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:

1) Mukâtil, "Bu, "Allah elbette gösterecektir" manasınadır" derken,

2) Bu, "Allah ortaya çıkaracak" ve "Allah, bunları birbirinden iyice ayırıp, seçecektir" manasınadır denilmiştir. Müfessirler, ayeti, ayetteki bu "bilme" İfadesini, zahirî manasına hamletmesin, Allah'ın ilminin teceddüdünü (yenilenmesini-değiş-mesini) gerektireceğini sanmışlardır. Çünkü Allah, imtihan etmeksizin, doğru söyleyeni ve yalan söyleyeni bilir. O hatde daha nasıl, "Allah bunu etmek suretiyle bilir" denebilir.

Ama biz, ayetin zahirî manasına alınabileceğini söylüyoruz. Zira Allah'ın İlmi, kendisinde olacak herşeyin, aynen olduğu gibi göründüğü bir sıfattır. Binâenaleyh Allah, mükellef tutup, denemeden önce de, mesela Zeyd'in itaat edeceğini, Amr'in ise syan edeceğini; mükellef tutunca da, Zeyd'in itaat edip, Amr'in isyan edeceğini; Zeyd ile Amr'in yaratılmalarından sonra, Zeyd'in itaat edip, Amr'in isyan edeceğini Dilir. O'nun ilmi hiçbir şekilde değişmez. Burada değişen, bilinen şeylerin durumudur.

En güzel temsili getirmek Allah'a mahsus olmakla birlikte, biz bunu maddî bir •nisal ile açıklamaya çalışalım: Cilalanmış, tertemiz bir ayna bir yere asılıp, bir yöne doğru çevrilsin ve hareketsiz bırakılsın. Sonra Önünden beyaz bir elbise ile Zeyd geçsin. Zeyd o aynada beyaz bir elbise içinde gözükecektir. Yine onun önünden, sarı bir elbise giyinmiş olarak Amr geçsin. Amr da aynada sarı elbiseli görülecektir. Şimdi kimin zihninde, "Demirden olan bu ayna değişmiştir?" yahut "o kimse, ayna döndürüldüğü için değişik göründü" gibi fikir belirebilir? Yahut kim o aynanın cilasında değişme olduğunu sanabilir? Yahut kimin hatırına, o aynanın yerinden oynadığı aûşüncesi gelebilir. Hiç kimse, bunlardan hiçbirini aklına getirmediği gibi, aksine Durada değişen şeylerin, harici (aynanın karşısındaki) şeyler olduğunu kesin olarak bilir. Binâenaleyh Allah'ın ilmini bu misal ile anlamaya çalış. Ama Allah'ın ilmi bundan daha yücedir. Çünkü bu aynanın değişmesi mümkündür. Fakat Allah'ın ilmi asla değişmez.

O halde Hak Teâlâ'nın ayetteki bu ifadesi, "Allah'ın, itaat edeceğini bildiği kimselerden itaat sâdır olur. Böylece de, bu ilim sayesinde onun itaatkâr olduğu anlaşılır" manasında olur; "Yalana olanları da bilir" ifadesi de, "Kim ben mü'minim der, ibadetler farz kılındığında doğruluğunu gösterirse, ondan bu zuhur eder, bu bilinir. Kim de "Ben mü'minim" der, ama münafık olursa, ondan da bu münafıklık zuhur eder, bu bilinir" manasında olur.

Ayetteki, "sadık (doğru) olanlar" kelimesinin fiil sıgasıyla, "yalancılar" kelimesinin de isim sigasıyla getirilmesinin lafızdaki ihtilafın fesahata delalet etmesinin yanı sıra şöyle bir faydası vardır: "İsm-i fail, pekçok yerde, ifade ettiği işin, failde mevcut olduğuna ve onda kök saldığına delalet ettiği halde, mazî fiil buna delalet etmez. Nitekim Arapça'da, "Falanca içki İçti". "Falanca içki içendir" ve "Falancanın emri geçerli oldu" ve "Falancanın emri geçerlidir" denilir. Fiil sigasında tekrar ve o işin kök saldığı manası anlaşılmadığı halde, ism-i failden bu anlaşılır. Bunun böyle olduğu sabit olunca diyoruz ki: Bu ayet indiğinde, mükellefiyetin başlangıcında İslâm'a hemen girecek olanlar ile, küfrünü sürdürüp gidecek olanlardan söz etmiştir. Böylece de mü'minler hakkında fiil sigasıyla, "yani onlardan doğruluk sâdır olan kimseler" buyurmuş, kâfirler hakkında da, devamı ve sürekliliği haber veren siga ile, "yalancılar" (KAzibln) demiştir. İşte bundan ötürü, "Doğruluklarının doğrulara (sadıklara) fayda verdiği o gün... "(Maide, 119) buyurarak, burada ism-i fail sigası getirilmiştir. Çünkü bahsedilen o günde sadakat, artık mü'minlerin kalbine kök satmıştır. O gün de âhiret günüdür. Fakat bu durum, İslâm'ın başlangıcında böyle değildir. [11]

Mücrimler Kaçamazlar

"Yoksa kötülükleri yapanlar Biz'den kaçıp kurtulacaklannı mı sandılar? Ne kötü düşünüyorlar. Kim Allah'a kavuşmayı umarsa, şüphe yok ki Allah'ın (tayin ettiği) o vakit mutlaka gelecektir. O, semt ve altmdir" (Ankftbût, 4-5).

Cenâb-ı Hak, "İnsanlar, bırakıhvereceklehni mi sandılar?" İfadesi ile, mükellef tutmanın hikmeti ve güzel olduğunu beyan edince; bir görev verdiği halde bunu yerine getirmeyen kimseye azab edeceğini, hemen o anda azab etmese bile, ileride azab edeceğini; ne o anda, ne ileride hiçbirşeyin Allah'ın elinden kurtulamayacağını beyan buyurmuştur. Bu, "mükellefiyetler, yol göstermelerden ibarettir. Bunların yapılmaması halinde karşılık yapılan tehdidlerin, bir teşvik ve terhîb (korkutma) olduğunu, Allah'ın azab etmeyeceğini, azab etmiş olsaydı, peşinen azab etmekten âciz olmadığını dolayısıyla, cezasını ertelemesi gerekmediğini" söyleyenlerin görüşünün yanlışlığına delildir. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, "Yoksa kötülükler yapanlar Biz'den kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?" yani, "İş, onların dediği gibi değil. Aksine Ben, va'd ve va'îd hükmüne göre, azab olunacaklara azab eder, ödüllendirileceklere de mükâfaat veririm. Çünkü Ben, va'dimden dönmem" buyurmuştur. Imhfll, (yani mühlet verme, cezayı geriye bırakma), ihmal demek değildir. Amellerin karşılığını hemen vermek, derhal vermemesi halinde bunu bir daha yerine getiremeyeceği endişesini taşıyanların işidir.

Cenâb-ı Hak daha sonra "Ne kötü hükmediyorlar?" yani, "Onların, "insanlar Allah'ın emrine muhalefet edebilirler, ama bunun cezasını çekmezler" şeklindeki hüküm ve düşünceleri, çok kötü ve yanlış bir düşüncedir. Çünkü güzel hüküm, aklın ve şeriatın verdiği hükümdür. Akıl, Allah hakkında hükmedemez, karar veremez. Zira Allah istediğini yapar. Şeriatın hükmü de, bu iddiada olanların söylediklerinin aksinedir. O halde bunların hükümleri, vardıkları netice, son derece kötü, yanlış ve âdî bir hükümdür" buyurmuştur. [12]

Hesaba İnananların Hâli

Cenâb-ı Allah daha sonra "Kim Allah'a kavuşmayı umarsa, şüphe yok ki Allah'ın (tayin ettiği) o vakit mutlaka gelecektir. O, sem? ve alîm'dir" buyurmuştur.

Hak Teâlâ, "insanlar... sanıyorlar mı?" ifadesi ile, kulun dünyada başıboş bırakılmayacağını beyan edip, "Yoksa kötülükleri yapanlar, Biz'den kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?" ifadesiyle de, mükellefiyetlerini yerine getirmeyenlerin azab göreceklerini bildirince, ahirete inanıp, ahiret için hazırlık yapanların, bu hazırlıklarını zayi etmeyeceğini, onları umduklarına nail edeceğini beyan buyurmuştur. Bu ayetle ilgili bir kaç mesele var: [13]

Birinci Mesele

Biz, pekçok yerde üç asıl inanç prensibini ifadeye çalıştık: Birincisi, Allah'ın varlığına ve birliğine imandır; sonuncusu âhiret gününe imandır; ortası da birinciden gönderilen ve sonuncuya ulaştıran peygamberdir. İlahiyat meselelerinde, bu üç şey, neredeyse birbirinden ayrılmazlar. O halde Hak Teâlâ'nın, "İnsanlar, "inandık" demekle... bırakıhvereceklerini mi sandılar?" ifadesi, birinci asla işarettir. Yani, "Onlar, ilk aslın (birinciye imanın) yeterli olduğunu mu sanıyorlar?" demektir. Hak Teâlâ'nın, "imtihana çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Andolsun ki Biz onlardan evvelkileri de, kendilerine peygamberler gönderip, yollarını bildirmek suretiyle, imtihan ettik1' buyruğu ikinci asla, yani peygamberlik müessesesine işarettir. 'Yoksa kötülükleri yapanlar..." ve "Kim Allah'a kavuşmayı umarsa..." ifadesi ele üçüncü asla, yani "âhirete" bir işarettir. [14]

Likâ

Bazı müfessirler, Allah'a kavuşmanın "Allah'ı görme" manasına olduğunu söylemişlerdir. 8u görüş zayıftır.

Çünkü "lika" ve "mülakat" aynı manaya olup, Arapça'da "kavuşmak" manasınadır. Hatta iki cansız şey birbirlerin kavuşturulduklannda, yanyana getirildiklerinde, "Birbirlerine mülâki oldukları" söylenir. [15]

Reca

Bazı müfessirler, ayetteki "yercûne" (umarlar) kelimesinin, "Recâ ederler, korkarlar" manasında olduğunu söyleyerek, bunun "Kim Allah'a kavuşmaktan korkarsa..." manasına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş tutarsızdır. Çünkü "recâ"nm meşhur manası, başka şeyi değil, hayrı ummaktır. Bir de "recâ"nın bu manaya geldiğinde ittifak etmişiz. Nitekim "Allah'ın fazlına recâ ederim (umarım)" denilir. Tabii ki bundan, "Allah'ın fazlından korkarım" manası anlaşılmaz. Kelime bu mana için kullanılınca, müşterekliği (çok anlamlılığı, bertaraf etmek için, başka manaya kullanılmaz. [16]

Ecelellah

Ayetteki "ecelellah" (Allah'ın eceli) ifadesi ile, (Allah'ın belirlediği) ölümün kastedilmiş olabileceği gibi, "haşr" ile meydana gelecek dirilişin kastedilmiş olması da mümkündür. Binâenaleyh eğer bu, "ölüm manasına alınırsa, ayet ölümden sonra da ruhların (canların) bakî kaldıklarını ifade eder. Nitekim hadislerde de bu şekilde vârid olmuştur. Çünkü birisi, "Kim hayrı umuyorsa, bilsin ki sultan gelecektir" dediğinde, bu sözden, o hayır ümidinin, padişahın gelişine kadar süreceği anlaşılır. Hatta padişah gelse ve hayır sonraya kalsa, o zaman bunu diyene, "Sen şöyle şöyle dememiş miydin! Sultan geldi, ama ortada hayır yok" denilebilir. Binâenaleyh ölürken "lika" (kavuşma) olmamış olsaydı, misalimizde olduğu gibi, ayetteki bu ifade yerinde olmuş olmazdı. Binâenaleyh bunun böyle olduğu anlaşıldığına göre, beka olmasaydı, "Ukâ" olmazdı. [17]

BeÅŸinci Mesele

Ayetteki, "Kim Allah'a kavuşmayı umarsa" cümlesi şart; "Şüphe yok ki Allah'ın (tayin ettiği) o vakit mutlaka

gelecektir" cümlesi ise bunun cevabıdır. Şarta bağlı olan şey, o şart bulunmadığı zaman gerçekleşmez. Binâenaleyh Allah'a mûlakî olmayı (kavuşmayı) ummayanlar için, Allah'ın bu eceli gelmez. Fakat bu söz konusu olamaz. Binâenaleyh buna nasıl cevap verilir? Biz diyoruz ki: Buradaki "ecelin gelişi" ile kastedilen, itaat eden kimseye, ölümünden sonra, va'dedilen mükafaatın gelmesidir.

Yani "Kim, bu kavuşmayı umarsa, Allah'ın eceli geldiğinde, o kimsenin taatlanna karşı elde edeceği mükâfaat da beraberinde gelir. Bunu ummayana ise, Allah'ın ecelinin, mükâfaat görecek şekilde gelmeyeceğinde şüphe yoktur. [18]

in Hikmeti

Cenâb-ı Hak, bu ayetin sonuna, "aziz" ve "hakîm" gibi sıfatlarını değil de, "semi" (işitici) ve "alîm" sıfatlarını getirmiştir. Çünkü, "insanlar, "inandık" demekle bıraküıvereceklerini mi sındılar?..." cümlesinde, "deme"

(söz); "imtihan edilmeksizin" ve "Allah... bilir" ve "Kötülük yapanlar... sandılar mı?" ifadelerinde ise "fiiller" geçmiştir. Sözün duyma (sem1) ile, bilineceğinde şüphe yoktur. Amellerden ise niyetler gibi göz ile idrak olunmayanlar olduğu gibi, idrak olunanlar da vardır. "İlim", her ikisini de kapsar. O halde Allah, onların dediklerini duyan, söylediğinde sâdık olanları, yalancı olanlardan bilip ayıran bir âlimdir. Sonra Allah amel edenleri bilen, ona göre mükâfaat ve ceza veren bir âlimdir.

Burada şöyle bir incelik vardır: Kulun, üç çeşid hasenatı vardır:

a) Kalbinin amelleri... Bu, kalbin tasdiki (imanı)dır ve görülüp duyulmaz, fakat bilinir.

b) Dilinin amelleri... Bu, sadece duyulur.

c) Uzuvlarının ve bedeninin amelleri. Bunlar da görülür. Binâenaleyh kul, bunları yaptığında, Allah onun duyulan amellerini, hiçbir kulağın duymadığı şeyleri; görülen amelleri için, hiçbir gözün görmediği ve kalbinin amelleri için de, hiç kimsenin akıl ve hayaline gelmeyen mükâfaatlar verir. Nitekim bu husus, cenneti anlatan haberde de belirtilmiştir. [19]

Allah Müstağnidir

"Kim cihâd ederse, ancak kendisi İçin cihad eder. Çünkü Allah, bütün alemlerden müstağnidir..." (AnkebÛt. 6).

Bil ki Allah Teâlâ, mükellef tutmanın güzel ve yerinde olduğunu, bundan ötürü savuşturulması mümkün olmayan va'd ve va'îdlerinin bulunduğunu, beyan, edince, mükelleften bunu istemesinin kendisiyle ilgili bir faydası olmadığını, çünkü kendisinin halükârda, herşeyden müstağni olduğunu, kemâlinin, başkasına -başka şeylere bağlı olmadığını bildirmiştir. Bu gibi ifadeler, Kur'ân'da pek çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim sâlih amel işlerse, kendisi için yapmış olur" (Casiye, 15) ve "Eğer iyilik (ibadet) ederseniz, kendiniz için iyilik etmiş olursunuz"(Isra, 7) buyurmuştur. Ayette ilgili birkaç mesele vardır: [20]

Amel-i Salih

Önceki ayet, bu ayetle birlikte, kulun amel-i salihi çokça ve sağlamca yapmasını gerektirir. Çünkü bir padişah için bir iş yapan ve o padişahın, yaptığı işi göreceğini ve bileceğini bilen insan, işini hem güzel, hem de sağlam

yapar. Kul, yaptığı işin faydasının kendisine ait olduğunu ve yaptığı işe göre takdir edileceğini bilirse, o işi çokça yapar. Binâenaleyh Allah Teâlâ, zâtının alabildiğine duyan ve bilen olduğunu belirtince, kul amelini hem sağlam yapar, hem de sırf O'nun için yapar. Cenâb-ı Hak, "Kulun çalışıp çabalaması kendisi içindir" dediği zaman, kul daha çok gayret eder. [21]

Amellerin Karşılığı

Birisi şöyle diyebilir: "Bu, karşılığın (mükâfaatın), yapılan işe göre olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ, "Kim cihâd ederse (çahşıp-çabalarsa), ancak kendisi için savaşmış olur" buyurunca, bundan, çalışıp-çabalayan kimsenin, bu gayreti olmaması halinde kazanamayacağı şeyleri, çalışıp çabalaması ile, gayreti ile kazanacağı anlaşılır." Biz diyoruz ki: Bu böyledir. Fakat mükâfaat, hak etmeye göre değil, Allah'ın va'dinin hükmüne göredir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Allah Teâlâ, mükellefin, çalışıp çabalaması halinde ona mükâfaat vereceğini beyan edip, mükellef de kendine düşeni yaptığında, bu kendisi için faydalı bir çalışma olmuş olur. Bunun böyle olduğunda münakaşa yoktur. Münakaşa ancak, eğer Allah'ın bir va'di olmasaydı, kulunu, o işinden dolayı mükâfaatlandırmasının Allah'a vacib (gerekli) olup olmaması ve herkese ancak ameli karşılığında ihsan ve lütufta bulunmasının caiz olup olmaması konusundadır. İşte bu hususla ilgili ayette birşey yoktur. [22]

Üçüncü Mesele

Ayetteki, innemâ lafzı hasr (sadece) manasınadır. Buna göre, kişinin çalışıp-çabalamasının sırf kendisi için olması, bundan başkasının istifade etmemesi gerekir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü çalışıp çabalayan kimse, çalıştığı şeyden istifade edebildiği gibi, faydalı olmayı istediği kimse de ondan fayda görür. Hatta baba ve oğul, çal ışı p-çabal amal arı ve gayretlerinin bereketinden, birbirlerinden istifade edebilirler. Şimdi biz diyoruz ki: Bu, yine aslında baba için bir faydadır. Çünkü çocuğunun istifadesi de, babasının istifadesi sayılır. Buradaki "hasr"ın manası, insanların çalışıp çalışmasından, Allah'ın hiçbir faydalanması olmaması manasındadır. Bunun böyle olduğuna, ayetteki "Allah, bütün âlemlerden müstağnidir" ifadesi delalet eder. Bu ifade ile İlgili birkaç mesele vardır: [23]

Aslahı Yapmak Meselesi

Bu ayet, daha faydalı olanı (aslanı) gözetmenin Allah'a vacib olmadığına delalet eder. Çünkü Allah en faydalı olandan da istifade etmez. Aksi halde, Cenâb-ı Hak, o fayda ile kemale ermiş olurdu. Halbuki o fayda, Allah'ın zâtının dışında, "âlemlerde ait bir şeydir. Bu durumda Cenâb-ı Hak, kendisi dışındaki birşeyle kemâle ermiş olması gerekir ve o şeye muhtaç olmuş olur. Halbuki Allah, "âlemlerden" müstağnidir. Bir de, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri, herhangi bir sebebe bağlanamaz. [24]

İkinci Mesele

Bu ayet, Allah'ın bir mekânda olmadığına, özellikle Arş üzerinde bir mekan tutmadığına delalet eder. Çünkü Arşı da "âlemler"dendir. Allah ise, âlemlerden müstağnidir. Mekândan müstağni olanın bir mekana girmesi mümkün değildir. Çünkü bir mekana girene başlıbaşına, "Burada, orada..." diye işaret edilebilir. Kendisi için, "Burada" veya "Orada" denilebilenin, burada veya orada olmaması imkânsız olur. Aksi halde akıl bir mekânda olmayan cismin, idrâk edilebileceğini mümkün görür. Halbuki bu imkânsızdır. [25]

Üçüncü Mesele

Eğer birisi, "Cenâb-ı Hakk'ın kadir oluşu kudretle ve âlim oluşu ilimle değildir. Aksi halde O, kadir oluşu hususunda kudrete muhtaç olmuş olurdu. Kudret ise Allah'ın Kendisi dışında birşeydir. Kendisi dışında kalan herşey ise, "âlenV'dendir. Böylece Allah ona muhtaç olmuş olurdu. Halbuki Allah herşeyden müstağnidir?..." diyebilir. Biz deriz ki: Siz, O'nun kudretinin "âlenV'den olduğunu nasıl söyieyebiliyorsunuz? Çünkü âlem, sıfatları ile birlikte, Allah'ın dışında katan varlıklardır. Yani her mevcud, hayy, kadir, irade eden, âtim, semî, basîr ve mütekellim (konuşan) bir ilah mefhumunun dışındadır. O halde kudret, kadir mefhumundan, ilim de âlim mefhumundan hâriç değildir. [26]

Dördüncü Mesele

Bu ayette hem bir müjde, hem bir inzâr vardır. Ayette bir inzâr (korkutma-ikaz)ın bulunduğunu şu şekilde isbat

ederiz: Allah, âlemlerden müstağni olunca, bu demektir ki, eğer kullarını azab ile helak ederse, O'na herhangibir şey gerekmez. Çünkü O, Kendisi dışında kalan herşeyden müstağnidir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın böyle oluşu büyük bir korkuyu gerektirir. Ayette bir müjdenin oluşunu da şöyle izah edebiliriz: Allah, herşeyden müstağni olunca, bu demektir ki, eğer O, herhangi bir kuluna bütün yarattıklarını verecek olsa, yine O'na birşey gerekmez. Çünkü O, herşeyden müstağnidir. Cenâb-ı Hakk'ın böyle oluşu da tam bir ümîdi gerektirir. [27]

İman ve Amel-i Salih'in Mükâfaatı

"îman eden ve salih ameller işleyenlerin kötülüklerini örteriz ve her halde, o işlemekte olduklarının daha güzeliyle onları mükâfaatlandınnz" (Ankebut, 7).

Cenâb-ı Hak, kısaca salih amel yapan kimsenin, bunları kendisi için yapmış olduğunu beyan edince, kısmî bir tafsilat ile de, sâtih amel yapmak suretiyle itaatta bulunanın mükâfaatının da, kişinin ameli olduğunu açıklamak üzere, böyle buyurdu. Ayetle ilgili bir kaç mesele vardır: [28]

Birinci Mesele

Ayet, amellerin imandan başka birşey olduğuna delalet eder. Çünkü atıf başkalığı gerektirir. [29]

İman-Amel Münasebeti

Ayet, amellerin imandan maksûd olan, gaye edinilen şeye dâhil olduğunu gösterir. Çünkü günahların bağışlanması ve amellerin en güzeli ile mükâfaatlandırılması işi, Sâlih amellerin işlenmesi şartına bağlanmıştır. Çünkü ameller, imanın meyvesidir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bu, tıpkt meyve veren bir ağaca benzer. O ağacın damarlarının ve dallarının ağaçtan olduğunda şüphe yoktur. Fakat yerden çektiği su ve etrafını çevreleyen o toprak ağaca dahil değildir. Fakat meyvesi, ancak kendisine dahil olmayan bu su ve toprak sayesinde elde edilmiştir. İşte iman ile amel-i salih münasebeti de böyledir. Hem sonra o ağacın etrafını, işe yaramaz otlar, zararlı dikenler sararsa, meyve mutlaka az olur. Eğer bunlar büsbütün o ağaca hükümran olur, onu mağlub ederlerse, ağacın hiç meyvesi olmaz ve ağaç kurur. İşte günahlar da imana bu tesiri yapar. [30]

Hûsn ve Kubh

İman, tasdik (doğrulama, kabuf etme) demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sen bize iman edici değilsin"(Yu«uf, 17) yani "tasdik edici değilsin" buyurmuştur. Bu kelime şeriat ıstılahında, Allah'ın ve Rasûlüllah'ın buyurdukları şeylerin tamamını, tafsilatlı bir şekilde tasdik etmek, kabul etmektir, eğer tasdik eden kişi, bunun Allah'ın veya Rasûlüllah'ın sözü olduğunu ayrıntılı olarak biliyorsa... Allah'ın ve Rasûlüllah'ın söylediği şeylerin tamamını icmâlen tasdik etmektir, eğer bunları ayrıntılı olarak bilmiyorsa... Bize göre sâlih amel, Allah'ın emrettiği her bir şeydir. Binâenaleyh bu, Allah emrettiği için "sâlih" olmuştur. Eğer Cenâb-ı Hak, onu yasaklamış olsaydı, o zaman o fiil sâlih olamazdı. O halde "salah" ve "fesad". fiillerin ayrılmaz vasfı değildir. Mu'tezile ise, bunun aksini iddia ederek, salah ve fesadın, fiillerin ayrılmaz sıfatı olduğunu ve emirler ile yasakların, bundan ötürü yapıldığını söylemiştir. Mu'tezile'ye göre sıdk (doğruluk), aslında "sâlih", iyi bir şeydir. İşte bundan ötürü Allah, doğruluğu emretmiştir. Bize göre İse, salah ve fesad, hüsün ve kubüh (iyilik ve kötülük), emretmeye ve yasaklamaya dayanan mefhumlardır (yani Allah emrettiği için, emrettiği o şey güzel, Allah yasakladığı için, yasakladığı o şey kötüdür). Mu'tezile'ye göre ise, birşey aslında güzel veya çirkin olduğu için, Allah tarafından emredilmiş veya yasaklanmıştır. Bu mesele, akâid kitablarında enine boyuna ele alınmıştır. [31]

Dördüncü Mesele

Amel-i sâlih, bakîdir, kaybolmaz, yitmez. Çünkü "sftlih", fasidin zıddıdır. Fâsid ise, telef olan, yok olan demektir. Arapça'da, "Ekin yok olduğunda veya istifade edilme halinden çıktığında"denilir. Yine Arapça'da "O, henüz sâlihür, yani olduğu gibi devam etmektedir" denilir. Bunun böyle olduğu bilinince diyoruz ki: Amel-i sâlih, kendi kendine bakî kalamaz. Çünkü o bir arazdır, cevher değildir. O, âmili (yapanı) ile de kalamaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk, onu yapanın (kulların) helak olacaklarını bildirmiştir ve "Allah'ın zâtı dışında herşey helak olacaktır"(k&mb, se) buyurmuştur. Binâenaleyh amel-i Salih'in bakî oluşunun, mutlaka bakî olan birseyden dolayı olması gerekir. Fakat bakî olan, sadece Allah'ın zâtıdır. Çünkü Cenâbn Hak, "Allah'ın zâtı dışında herşey helak olacakhr" buyurmuştur. Binâenaleyh o amelin bakî kalabilmesi ve sâlih olabilmesi için, Allah rızası uğrunda yapılmış olması gerekir. Allah rızası için olmayan şeyin ise, ne kendisi, ne yapanı ve ne de uğruna yapıldığı şey ile bakî kalamaz, dolayısıyla da sâlih amet olamaz, O halde amel-i sâlih, mükellefin, sırf Allah rızası için yaptığı şeylerdir. [32]

Amelde Niyet

Bu, sâlih amellerde niyetin şart olmasını gerektirir. Niyet, o işi sırf Atlah için yapmaya kastetmek demektir. İmam Züfer dışındaki fukahaya göre, bunun içine oruç niyeti; Ebu Hanife dışındaki fukahaya göre, abdest niyeti de girer. [33]

Amellerin Tasnifi

Sâlih ameller "yükseltilir". Çünkü Cenâb-ı Hak, "Amel-i sâlihi (hoş kelimeler) yükseltir" (Fâtır, 10) buyurmuştur. Fakat amel-i sâlih, kelime-i tayyibe (kelime-l tevhid, yani iman) ile yükselir. Çünkü kelime-i tayyibe, kendi kendine yükselir. Zira Cenâb-ı Hak, "Kelime-i tayyibe, (hoş kelimeler) O'na (yani Allah'a) yükselir" (Fatır, 10) buyurmuştur. İşte amel-i sâlihi, tutup yükselten de budur. Binâenaleyh mü'min olmayanın ameli, kabul olunmaz. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, imanı amelden önce zikretmiştir.

Burada şöyle bir incelik vardır: Mükelleflerin amelleri üç kısma ayrılır: Tefekkürü, inancı ve tasdiki demek olan, kalbinin amelleri; zikri ve şahadeti demek olan, dilinin amelleri; taatı ve ibadeti demek olan, uzuv ve bedenlerinin amelleri... Binâenaleyh bedenî ibadetler, kendi başlarına değil, ancak diğerleri sayesinde yükselebilirler. Doğru söz ise, ayette de beyan edildiği gibi, kendi kendine yükselebilir. Kalbin ameli demek olan tefekkür ise, ona İner. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah, en yakın semaya iner ve "Yok mu bir tevbe eden, tevbesini kabul edeyim" diye nida ecfer.[34] "Tevbe eden", kalbi ile pişmanlık duyandır. Yine, Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah Azze ve Celle, buyuruyor ki: "Ben, kalbi kırık ve mahzun olanların yanındayım'[35]yani "Kendi aczini ve Benim kudretimi, kendi önemsizliğini ve Benim azametimi düşünenlerin yanındayım" demiştir. Bu, aklen de böyledir. Çünkü kim, Allah'ın nimetleri hususunda tefekkür ederse, Allah'ı bulur ve O'nu zihninde tutar. Böylece anlaşılır ki, kalbin ameli için Allah iniyor. Dilin amelleri ise Allah'a gidiyor ve uzuvların amelleri Allah'a kavuşuyor. İşte bu, kalbin amelinin (tefekkürün) ne kadar faziletli birşey olduğuna dikkat çekmektedir. [36]

İman ve Cennet

Allah, kulunun amellerinden, iman ile amel-i salih çeşitlerini dile getirmiş ve Kendi fiillerinden olmak üzere, bu ikisinin mukabilinde şu iki şeyi, yani günahları örtmeyi (silmeyi) ve en güzel bir şekilde mükâfaatlandırmayı zikretmiştir. Çünkü O, "(Onların) kötülüklerini örteriz ve her halde, o işlemekte olduklarının daha güzeîiyle onlan mükâfaatlandırırız" buyurmuştur. Binâenaleyh, günahları örtmek, imanın mukabili; "daha güzeîiyle mükâfaatlandırma" da, amel-i salih mukabili zikredilmiştir. Bu ise şunları ortaya kor:

1) Mü'min ebediyyen cehennemde kalmaz. Çünkü onun imanı günahlarını örter. Dolayısıyla ilahî azabta ebedî kalmaz.

2) Burada bahsedilen "daha güzel mükâfaat", cennet dışında bir mükâfaattır Çünkü mü'min cennete imanı sayesinde girecektir. Çünkü cennet onun kötülüklerini örter. Kötülükleri örtülmüş olan kimse ise cennete girer. O halde "en güzel (daha güzel) mükâfaat" cennetten başka birşey olup, bu da hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın aklına gelmeyen birşeydir. Bunun rü'yetullah (Allah'ı görme) olması, uzak bir ihtimal değildir.

3) İman, dünyada günahların çirkinliğini örter. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak da mü'minin kusurlarını âhirette Örter. Amel-i sâlih, dünyada sâlih kimsenin hâlini güzelleştirir. Dolayısıyla Allah o kimseyi âhirette en güzel mükâfaatla mükâfaatlandınr. Binâenaleyh imanı, günahlar ibtal edemez. Aksine günahlara galib gelen, onları örten ve işleyeni pişmanlığa sevkeden imandır. [37]

Mü'min ve Günah

Ayetteki, "Kötülüklerini örteriz" ifadesi, örtülebilmesi için, bir takım günahların bulunması gerekir; "iman eden ve sâlih ameller işleyenler" ifadesine göre ise, onlar için günah söz konusu değildir? Buna şu iki bakımdan cevap verilir:

1) Herkese bir takım şeyleri va'detmek, her bir kimseye, va'dedi tenlerden herbirinin va'dedilmiş olmasını gerektirmez. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Padişah, bir yerdekilere "Bana itaat ederseniz, babalarınıza (büyüklerinize) ikram eder, oğullarınıza saygı duyar, size in'am ve ihsanda bulunurum" dediğinde, bu, o hükümdarın, babası ölmüş kimsenin atalarına ikram etmesini veya çocuğu olmayan kimsenin oğullarına saygı duymasını gerektirmez. Tam aksine onun bu sözünden anlaşılan, onun, babası olanların babasına ikramda bulunacağı; oğlu olanların da oğullarına saygılı davranacağı anlaşılır. İşte, aynen bunun gibi, ayetin ifadesi de, "O, kötülüğü olanların kötülüklerini örter" şeklinde olur.

2) Her mükellefin, mutlaka bir hatası bulunur. Peygamberlerin dışında kalanların durumu açıktır. Peygamberlere gelince, onların, efdâl, evlâ olanı yapmamaları, başkalarının seyyieleri mesabesindedir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Hay Allah affedesice neden izin verdin onlara "(Tevt», 43) buyurmuştur. [38]

Daha Güzel Mûkâfaat

Cenâb-ı Hakk'ın, "...Daha güzeliyle onları mükâfaatlandınnz" ifadesi, şu iki manaya gelebilir:

a) "Biz onları, amellerinin en güzeline göre, mükâfaatlan­dınnz."

b) "Biz onları, amellerinden daha güzeliyle mükâfaatlandırırtz". Birinciye göre ayetin anlamı, "Biz onların amellerini, olabilecek en güzel şekilde değerlendirir ve y-a göre onlara mükâfaat veririz" şeklindedir. Yoksa, "onlardan en güzeli alınır, ona gfire mükâfaat verilir, gerisi (değerlendirmeye tâbi tutulmaz" şeklinde değildir, tercisine göreyse, bu ifadenin manası, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim iyi (hal) ile gelirse,için bundan daha hayırlısı vardır" (Kasas, 64) ve "Kim (Allah'a) bir iyilikle, gLzeüikle gelirse, işte ona bunun on katı..." (En'am, ıeo) ifadelerinin anlamına yakındır. [39]

Onuncu Mesele

Cenâb-ı Hak, azâb edeceğine kısaca işaret olsun diye, kötülük yapanların halini, "Yoksa kötülükler yapanlar

bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?" (Ankebût, 4) ifadesiyle belirtmiş, iyilikte bulunanların durumunu, "Kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad eder" (Ankebût, 6) ifadesiyle kısaca, rahmetinin gazabından daha tam ve mükemmel; lütfunun, adlinden daha kapsamlı olduğuna bir işaret otsun diye de, bu ayetle de, tafsilatlı biçimde anlatmıştır. [40]

Anne ve Babaya İyi Davranma

"Biz insana ana ve babasına güzellik (le davranmasını) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için uğraşırlarsa kendilerine itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. Binâenaleyh, ne yapar idiyseniz, size Ben haber vereceğim..." (Ankebût, 8). [41]

Önceki Kısımla Münasebet

Bu, bu ayetin, kendinden öncekilerle münasebetinin izahı hususundadır. Biz diyoruz ki: Allah Teâlâ. mükellef tutmasının güzelliğini, bilfiil mükellef tuttuğunu ve mükellefi taate teşvik etmek için de, tekliflerin usul ve fürûlarmı yerine getirenleri mükâfaatlandıracağını beyan edince, bu husustaki engeli zikretmiş ve

mükellefi, başkasına uyma yolunu tercih etmekten men ederek şöyle buyurmuştur: "rnsan, eğer mutlaka bir başkasına uyacaksa, ana-babasına uyması gerekir... Binâenaleyh, bununla beraber, şayet ana-babası ona, Allah'a asi olmayı, (bunu gerektiren şeyleri) emrederlerse, başkaları söyle dursun, bunlara dahi uyması caiz olmaz. Binâenaleyh, "Sizi, hiçbir şey, Allah'a itaattan alıkoymasın ve hiç kimse. Allah'a asi olmayı emreden kimseye tâbi olmasın" demektir. [42]

İkinci Mesele

Bu, kıraat hakkındadır. Ayet, şeklinde de okunmuştur. Ama, burada l£#- şeklinde okunmasının sebebi daha aşikârdır. kıraati ise, Cenâb-ı Hakk'ın (İsra. 23} ayetini nazar-ı itibara alır. Bu ifadeyi meşhur kıraate göre şu şekilde tefsir etmek mümkündür: "Allah Teâlâ, insana, ana-babasına karşı, gerek fiil, gerekse söz ile, en güzel bir teenni ile davranmasını emretmiştir." Mükemmellik ifade etsin diye de, bu kelime, nekre olarak husnen şeklinde getirilmiştir. Bu tıpkı, "Zeyd'in öyle bir malı var ki!.." denilmesi gibidir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz insana, ana ve babasına güzellikle (davranmasını) tavsiye ettik" ifadesinde, insanın, ana-babasına küfür noktasında ittibâ etmesinin caiz olmadığına delil vardır. Çünkü, ana-babaya iyilikte bulunmak. Allah emrettiği için vacib olmuştur. Binâenaleyh, bir kimse kalkar da, ana-babasının sözünden dolayı, Allah'a ibadeti bırakırsa, Allah'a itaati terketmış olur. Dolayısıyla da, Allah'ın o kimseye emredip tavsiye ettiği şeye inkiyâd etmemiş olur. Neticede de, ana-babasına ihsanda bulunmuş olmaz. O halde kulun, onlara iyilikte bulunmak maksadıyla, ana-babasının sözüne uyması, onlara iyilikte bulunmama neticesine götürür. Varlığı yokluğuna götüren şey ise, batıldır. O halde, ana-babasına (bu anlamda) ittibâ etmek batıldır. Ama kişi, şirkten kaçındığı sürece, tâat üzerinde bulunuyor demektir. Ana-babasına ihsanı da, taattandır. Dolayısıyla o, bunu yapmış demektir. Bu sebeple, şeklen, bu tür bir ihsanın yapılmaması onların şirk konusundak davetine uymaması hakikatte ise ihsanın yapılmasına götürür. [43]

Halık’ın Hakkı

Ana-babaya iyilikte bulunmak emredilmiştir. Çünkü, ana- baba, doğurma neticesinde, çocuğun vatlığının; alışılagelen terbiye sebebiyle de, bekâsının sebebidirler. O halde bu demektir ki, ana-baba, çocuk için, mecazî manada bir sebeptir. Halbuki Allah Teâlâ ise, çocuk için, onun dünyaya gelmesini irâde etmesi sebebiyle, varlığının; ebedî saadete ulaşması için de. Öldükten sonra diriltmek suretiyle, bekasının hakiki sebebidir. Binâenaleyh, kulun, Allah'a karşı olan halini güzelleştirmesi daha yerinde olur. [44]

İlim Şirke Manîdir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar, olmayan bir şeyi bana ortak koşman için uğraşırlarsa, kendilerine itaat etme" buyurmuştur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "hakkında bilgin olmayan şeyi" ifadesi, şu demektir: Taklîd, küfürde taklîd olması şöyle dursun, iman konusunda daha iyi bir şey değildir. Binâenaleyh, insan bu konuda, taklidden kaçınıp ilimden başkasına boyun eğmeyince, ana-babasına asla itaat edemez. Çünkü, onların sözlerinin doğruluğunu bilmek, meydana gelmesi imkânsız olan bir şeydir. Binâenaleyh insan, taklid yoluyla müşrik olamayacağına göre, ilim olduğu halde şirkin sudur etmesi imkânsız olur. O halde, o bilgili olan kimseden, asla şirk sadır olmaz. [45]

Dönüş Allah'adır

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Dönüşünüz ancak Bana'dır. Binâenaleyh, ne yapar idiyseniz, size Ben haber vereceğim" buyurmuştur. Bu, "Her ne kadar bu gün, babalarınızla, çoluk-çoc uğun uzla, akraba ve taraftarlarınızla oturup kalkıyor-içiçe yaşıyor iseniz de, akibetiniz ve varışınız Bana'dır Banal..." demektir. Halbuki, birisiyle beraber oturup-kalkan kimsenin, bu oturup-kalkmasının sona ereceğini, onun dışında kalan kimseyle bulunuşunun ise devamlı olup sona ermeyeceğini bilen kimsenin, bir başka zamanda terkedeceği kimseleri memnun etmek için, devamlı beraber olacağı kimseyi hoşnut etmeyi terketmeyeceğinde şüphe yoktur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Size haber vereceğim" ifadesinde şöyle bir ayrılık vardır: Allah Teâllâ sanki şöyle demek ister: "Babalarınızı hazır, beni de sizden gâib, sizden uzak sanıp da, Ben'im gayb olmama ve sizin Bana muhalefetinizi (güya) bilmememe sığınarak, yanınızda bulunanlara itaat etmeyin, her dediklerini yapmayın! Çünkü Ben, daima sizinle beraberim. Sizin yaptıklarınızı bilirim, onları unutmam; onların hepsini de, teker teker haber vereceğim." [46]

Salihler Zümresi

"İman edip de güzel güzel amel işleyenler yok mu, biz onları muhakkak ki salihler (zümresine) sokacağız."

(Ankebût, 9).

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [47]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, 'İman edip de güzel güzel amel işleyenler" ifadesini yeniden getirmesinin faydası ve hikmeti nedir?

Cevap: Biz diyoruz ki, Allah Teâlâ, "Allah, elbette sadık olanları da bilir, elbette yalancı olanları da bilir"(Ankebût, 3) ifadesiyle, birisi hidâyete ermiş, birisi de sapıtmış olan iki çeşit mükelleften bahsetmiş; sapıtanın halini, kısaca; hidayete ermiş olanın halini de, "İman eden ve salih ameller işyelenlerin kötülüklerini örteriz" (Ankebût, 7) ifadesiyle tafsilatlı olarak ele almıştır. Cenâb-ı Mak bunu bitirince, birisi hidâyete sevkeden, diğeri de saptıran olmak üzere, diğer iki kısmı da ele almıştır. O halde bu demektir ki, "Biz insana, ana ve babasına güzellik (le davranmasını) tavsiye ettik"{Ankebût, s» ayeti, ana-baba vesilesiyle hidâyete ulaşılması; O'nun, "Eğer onlar, bana ortak koşman için uğraşırlarsa..."(Ankebût,sj ayeti ile de, ana-babanın saptırması kastedilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Dönüşünüz ancak Bana'dır. Binâenaleyh, ne yapar idiyseniz, size Ben haber vereceğim" ifadesi, saptıran kimse için kısaca tehdit; O'nun, "îman edip de..."(Ankebût,9) ifadesi, hidayete sevkeden kimseler için, detaylı bir biçimde va'd ifâde eder. O halde bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, "iman edip de" ifadesini, bir keresinde, "hidayete eren" kimsenin durumunu; diğer keresinde de, "hidayete sevkeden" kimsenin durumunu beyan etmek için tekrarlamıştır. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın önce "Kötülükleri örteriz" (Ankebût, 7) demesi, ikinci olarak da, "Biz onları muhakkak ki salihler (zümresine) sokacağız" buyurması delâlet etmektedir. Salihler, hidayete sevkedenlerdir; çünkü bu, peygamberlerin mertebesidir. İşte bundan dolayıdır ki pekçok peygamber, "Beni, salihlere /raf" (Yusuf, 101) demiştir. [48]

Beka

Biz, salih amellerin bakî olduklarını ve o amelleri işleyen kimselerin de baki olduklarını zikretmiş, onların bekasının bizzat kendilerinden kaynaklan m ayıp, tam aksine bakî olan amelleri sayesinde olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh, bu demektir ki onların amelleri bakîdir; o amellerin kendisi için yapıldığı şey, yani Allah'ın zâtı da bakîdir. Bu demektir ki, o amelleri yapanlar da, amellerinin bekası sebebiyle bakîdirler. O halde bütün bunlar, dünyevî işlerin, aksinedir. Zira, dünyada, fiilin bekası, fail ile; ahirette ise, failin bekası fiil sebebiyledir. [49]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinin manasının, "Biz onları salihlerin makamına" ya da, "salihlerin yurduna sokacağız" şeklinde olduğu iteri sürülmüştür ama, evlâ olan, ayette herhangi bir takdîr cihetine gidilmemesi, kelamın manasının, "O onları salihlerden kılar ve onları, onların zümresine katar" şeklinde olduğunun söylenmesidir. Bu tıpkı, "Fakîh, ulemaya dahildir" denilmesi gibidir. [50]

Dördüncü Mesele

Feylozofiar şöyle demiştir: Unsurlar âlemi, kevn (oluş), fesat ve kendisine fesadın arız olduğu alemdir. Çünkü su, su olmaktan çıkar, bozulur ve kendisinden hava oluşur... Gökler (ruhanî varlıklar) aleminde ise, bir oluşum ve bir bozulma söz konusu değildir. Tam aksine onlar, yoktan meydana gelmiş, ama yok olmazlar. Meselâ melek, toprağa dönüşmez. Ama insan, böyle değildir. Çünkü insan, ya toprağa ya da başka bir şeye dönüşür. Bu açıklamaya göre bu demektir ki, ulvî alem, (fesada uğramaz, yok olmaz), hep salihtir, yani hep bakîdir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz onları muhakkak ki salihlere sokacağız" ifadesi, onları, "Kendileri için fesad söz konusu olmayan ruhanî varlıklara katacağız" anlamındadır. [51]

İman ve Çile

İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a inandık" der de Allah uğrunda eziyete (duçar) olduğu zaman insanların fitnesini Allah'ın azabı imiş gibi tanır. Rabbinden bir nusret gelirse, onlar, "Biz de hakikaten sizinle beraberdik" diyecekler muhakkak. Allah, alemlerin sineleri içinde ne var, çok iyi bilen değil midir? Allah iman edenleri de elbet bilir, münafıkları da elbette bilir..." (Ankebût, 10-11).

Biz deriz ki: Mükellefler üçe ayrılır:

a) Hüsn-i itikadıyla kendisini ortaya koyan mü'min.

b) Küfrü ve inadıyla, açıktan hareket eden kâfir.

c) Bu ikisi arasında dönüp dolaşan (münafık).

Çünkü o, lisanıyla, iman ettiğini açıklıyor, kalbinde ise küfür saklıyordun Allah 'eâiâ, "Allah iman edenleri de elbette bilir, münafıkları da elbette bitir" ifadesiyle, ik iki kısmı açıklayıp, "Yoksa kötülükler yapanlar..," (Ankebot, 4-9) ifadesiyle de o iki grubun durumunu ortaya koyunca, üçüncü kısmı da beyan etmek üzere: "İnsanlardan öylesi vardır ki: "Allah'a inandık" der" buyurmuştur. Bununla İlgili birkaç mesele vardır: [52]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, daha sonra buyurarak, fiilleri müfred getirdiği halde, burada "inandım" buyurmamış

"inandık" buyurmuştur. Çünkü münafık, kendisini mü'mine benzeterek, "Benim, imanım senin imanın gibidir" diyerek, "iman ettik" demiştir. Bu, kendi imanının, mü'minin imanı gibi olduğunu ihsas ettirerek, "Ben ve mü'min kimse, gerçekten iman ettik" demektir. Bu tıpkı şuna benzer: Aciz ve korkak bir kimse, kahraman savaşçılarla savaşmaya çıkıp da, onlar düşmanlarını hezimete uğrattığında, o korkak kimse de, "Savaşa çıktık, onlarla savaştık ve onları hezimete uğrattık!" der Onun sözünü duyan kimsenin, bu durumda, "Senin onlar arasında ne işin vardı ki. şimdi de kalkmış, "Biz savaşa çıktık ve onlarla savaştık" diyebiliyorsun!?" demesi doğru olur... Bu reddetme, o kimsenin sözünden, o korkağın çıkışının ve savaşmasının, onlarınki gibi olduğunun anlaşıldığına delalet etmektedir. Çünkü, çıkma ve savaşma konusundaki iddiasında onu yalanlamak doğru olmaz... "Ben ve kıral falancayla karşılaştık ve onu istikbâl ettik" diyen kimsenin sözü de, bunun gibi yadırganır. Çünkü bundan anlaşılan, eşitlik ve müsavat, kendini kıratla bir tutmadır. İşte münafıklar da, kendi imanlarının hak yolda olanların imanı gibi olduğunu göstermek istediklerinde, içlerinden birisi, "iman ettik" yani, "Ben ve hak üzerinde olan, iman ettik" diyordu. [53]

Zor Karşısında Münafık

Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah uğrunda eziyyete (duçar) olduğu zaman..." ifadesine gelince, bu, "... Yurt­larından çıkarıldılar, benim yolumda işkenceye uğradılar" (An imran, 195) ayetinin ifade ettiği anlamdadır Ancak ne var ki Al'i İmran 195 ayetiyle murad edilen, kâfirlerin eziyyetlerine sabredenler olduğu halde, burada kastedilenler ise, buna sabredemeyenlerdir Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, orada, "Benim yolumda işkenceye uğradılar buyurmuşken, burada, "Allah uğrunda eziyete düçür olduğu zaman" "Allah yolunda..." buyurmamıştır. Buradaki nükte şudur: Allah, sabredip dayanan mü'minir ne kadar şerefli olduğunu; öte yandan da, inançsız münafığın ne kadar adî ve bayağ olduğunu beyan etmek istemiştir... Bunun için de, "Mü'mine, onu terketmesi için Allah yolu uğrunda işkence edildi de, buna rağmen o, onu terketmedi; inançsız münafığa da işkence edildi ve hemen o, kendisini kurtarmak için Allah'ı terketti' buyuruldu. Münafığın, kendisine yapılan eziyyet, ikrah derecesine varsada mü'minlerie bir olduğunu; kalbinin iman ile mutmain olup, Allah'ı terketmediğir göstermesi (böyle bir hava vermesi) de mümkündür; böyle bir durumda o, (aksine) bunu yapmamış, doğrusu, Allah'ı bütünüyle terketmiştir. Mü'mine ise eziyyet edilmiş ama o, Allah yolunu terketmemiştir. Bilakis, kelime-i şehadet'i söylemiş ve taat ve biadete sabretmiştir. [54]

Halktan Korkma, Haktan Korkma

Cenâb-ı Hakk'ın, "İnsanların fitnesini Allah'ın azabı imiş gibi tanır" ifadesine gelince, Zemahşerî şöyle der; "Nasıl, Allah'ın azabı, küfürden döndürücü ise, bunun gibi bu da, insanların fitnesini, imandan döndüren bir sebep bilmiştir" anlamındadır." Bunun, "Onlar, tıpkı Allah'ın azabından korktukları gibi, insanların eziyyetinden korktular" manasında olduğu da söylenmiştir. Kısaca, bu ifadenin manası şudur: "İnsanların fitnesini onlar, zayıf ve sona erici olduğu halde, Allah'ın, son derece elim ve devamlı olan azabı gibi addettiler de, bundan dolayı, bu meselede tereddüde düşerek, "Eğer iman edersek, insanların eziyyetine duçar kalacağız; ama imanı terkedersek bu sefer de, Muhammed (s.a.s)'in bizi tehdit ettiği şeye maruz kalacağız" dediler. Böylece de, bu dünyada gelebilecek olan eziyyetten kurtulmayı tercih ettiler... Oysa ki tereddüt, eşitlik söz konusu olduğu zaman olur. Halbuki, bu nerede, o nerede?! İnsanların işkencesi, ne son derece şedid, ne de, nihayetsiz... Zira bu işkence, meselâ ateş ve başka şeylerle yapılan işkenceler gibi, çok şiddetli olursa, insan derhal ölür ve böylece de işkence devam etmez. Hapsetmek ya da gözetim altında tutmak gibi, uzun süreli olsa, o zaman da çok şiddetli olmuş olmaz. Allah'ın azabı ise, hem şiddetlidir hem de kesintisiz. Yine, insanların işkencesinin önüne geçilebilir, ama Allah'ın azabının önüne ise, hiç kimse geçemez. Bunun gibi, insanların işkencesine mukabil, mü'mine büyük bir sevab ve mükâfaat vardır. Allah'ın azabından sonra ise, çok elim ve acı bir azab vardır. Eğer meşakkatin peşinden büyük bir rahatlık geliyorsa, o hoştur ve bir azab sayılmaz. Bu tıpkı, bir urun kesilmesi ve onun, işkence sayılmaması gibidir. [55]

Musibete Sabır

Allah Teâlâ buyurmuş, buyurmam ıştır. Çünkü kulun fiili, Allah tarafından bir sınama ve imtihandır. Onun fitnesi, kimi insanları, ona eziyyet etsinler diye iman kelimesini izhar eden kimselere musallat etmesidir.

Böylece onun durumu, tıpkı mükellefiyet ve sorumlulukları, bir imtihan ve sınama vesilesi yapmış olan kimse gibi olmuş olur. Ve bu da, insanı sınamak ve imtihan etmek için zuhur eden musibetlere sabretmenin, ibadetlere sabretmek gibi olduğuna bir işarettir. [56]

İkrah Geçerli Değil mi?

Buna göre şayet bir kimse, "Bu durum, mü'minin, İkrah halinde kelime-i küfrü izhâr etmemesini iktizâ eder; çünkü, dünya azabından korunmak amacıyla, ikrahtan dolayı kelime-i küfrü izhar eden kimse, böylece, insanlann fitnesini Allah'ın azabı gibi kabul etmiş olur" demiş olsa, biz deriz ki: "Hayır, böyle değil. Çünkü, kalbi imanla dolu olduğu halde küfre zorlanan bir kimse, insanların fitnesini Allah'ın azabı gibi addetmiş değildir. Çünkü Allah'ın azabı, kendisi sebebiyle azab edilen şeyi, hem zahiren hem de batınen terketmeyi gerektirir. İnkara zorlanan bu mü'min ise, kendisinden dolayı işkenceye duçar olduğu şeyi sadece zahiren terketmesi sebebiyle insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi addetmem iştir. Bilakis, onun için dopdolu imandır. [57]

Zafer Esnasında Münafık

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Rabbinden bir nusret gelirse, onlar, "Biz de sizinle beraberdik" diyecekler muhakkak..." buyurmuş­tur. Bu şu demektir: Münafığın adeti şudur: Eğer o, üstünlük ve galibiyetin kâfirde olduğunu görürse, gizlediğini ortaya döküp, onlara bağlılığını ve tebaiyyetini izhar eder." Bu ifadeyle ilgili olarak, birkaç mesele halinde zikredeceğimiz bazı faydalar bulunmaktadır. [58]

Allah ve Rabb Lafızları

Cenâb-ı Hak, "Rabbinden" buyurmuş, ama, daha Önce ifadelerinde lafzâ-i celâl geçtiği halde burada "Allah" demeyip "Rabb"inden" buyurmuş­tur. Çünkü Rab kelimesi, hususi delaleti, şefkat ve merha­met olan bir isimdir. Lafzâ-i Celâl'in delâleti ise, heybet ve azamettir. Nasr ve muzafferiyet söz konusu olduğunda, rahmet ve merhamete delâlet eden lafız; azâb söz konusu olduğunda ise, azamete delâlet eden lafız zikredilmiştir. [59]

Mü'miniere İlahî Yardım

Cenâb-ı Hak, niçin dememiş de, demiştir. O yardım şayet onlara gelmiş olsaydı, onlar "Biz de sizinle beraberdik" diyemezlerdi. Bu, onların, yardım geldiğinde, ister onlara isterse mü'miniere gelsin, "Biz sizinle beraberiz" demelerini gerektirir. Şimdi biz diyoruz ki bu söz, onların, o yardım geldiğinde, "Biz sizinle beraberdik" demiş olmalarını gerektirir. Fakat o yardım sadece mü'miniere gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Mü'miniere yardım, üzerimize bir hak (bir vazife) oldu"(Rum, at, buyurmuştur. Bir de kâfirin, müslümana galib gelmesi yardım değildir. Çünkü yardım, sonu selamet olan şeydir. Bunun delili şudur: İki ordudan birisi o anda yenilse, yenilen taraf, geri dönüp galipleri yense, "yardım etmiş" ifadesi, ancak en son neticeyi alan taraf için söylenir. Müslüman da böyledir. Hernekadar o anda hayal kırıklığına uğrasa bile, netice mûttakllerindir. O halde gerçekte yardım da onlar içindir. [60]

İşkence Karşısında

Ayetteki, kelimesi iki ÅŸekilde okunmuÅŸtur:

a) şeklinde, lâm'ın fethasıyla... Bu, yine ayetteki, kısmına hamledilerek meftuh okunur. Takdirindedir (İnandık der, fakat eziyete maruz kalınca, bu sözü terkeder. Zafer gelince ise: "Biz de sizinle beraberdik" der. olarak, (derler) şeklinde okunmuştur. Çünkü münafıklar bir gurubtu.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların böylece insanları şaşırtmayı, aldatmayı istediklerini, ama bunun onlar için iyi olmayacağını, çünkü böyle aldatmanın ancak, kişinin sözünün, kalbindekine uymadığı zaman söz konusu olduğunu, dinleyenin işi onun sözüne göre ele alacağını, kalbindeki niyetin ne olduğunu bilemeyeceğini ve bu sebeble de o işin, dinleyen açısından karışacağını, bir aldatmaca olacağını, Zât-ı ilahiyyesinin ise, sinelerde (katblerde) olan şeyleri hakkıyla bildiğini, zira insanın kalbindeki, o insandan daha iyi bildiğini ve bu işin Kendisi nazarında karışık olmadığını, aldatmaca olamayacağını beyan buyurmuştur. Bu, kalblerde olanın esasen nazar-ı itibara alındığına bir işarettir. Binâenaleyh iman etmiş görünüp, içinde küfrünü gizleyen münafık, kâfirdir; zahiren kâfirmiş gibi görünüp, imanını kalbinde saklamak mecburiyetinde bırakılan mü'min ise, gerçek mü'mindir. Çünkü Allah, bütün insanların kalblerinde olanı en iyi bilendir.

Allah Teâlâ, Kendisinin bütün âlemin kalbinde olanları en iyi şekilde bildiğini beyan buyurunca, mü'mini, imanını ortaya koymasa bile, münafığı, iman ettiğini ilan etse bile, bildiğini beyan buyurarak, "Allah iman edenleri de elbet bilir, münafıkları da elbet bilir" buyurmuştur. Bunun izahı daha önce geçti. Fakat burada şöyle bir husus vardır: "Allah Teâlâ orada, "Allah, sâdık olanları bilir" (Anksbût, 3) buyurmuş; burada ise, "Allah iman edenleri bilir" buyurmuştur. Binâenaleyh diyoruz ki: Orada konu, mü'minler ve kâfirler olup, kâfirler "Allah birden çoktur" demek suretiyle sözünde yalancı; mü'minler de, "Allah birdir" demek suretiyle sözünde sâdık olup; orada ortaya koyduğunun aksini içinde saklayanlardan (münafıklardan) bahsedilmemiştir. Dolayısıyla orada, birisi sâdık, diğeri kâzib iki esas kısım söz konusu olmuştur. Bu ayette ise, münafık da sözünde (zahiren) sâdıktır. Çünkü o da "Allah bir" demektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, münafık hakkında kalbinin durumunu nazar-ı dikkate alarak, "(Allah) münafıkları da elbet bilir" demiş; mü'minin, tasdikten ibaret olan kalbî durumunu da nazar-ı dikkate alarak, "Allah iman edenleri de elbet bilir" buyurmuştur. [61]

İnkâra Çağıranlar

"O kâfirler, iman edenlere dediler ki: "Bizim yolumuza uyun. Sizin günahlarınızı biz yüklenelim," Halbuki onlar bunlann günahlarından hiçbirşey yüklenecek değildirler. Şüphesiz ki onlar katiyyen yalancıdırlar" (AnkBbüt, 12)

Cenâb-ı Hak, o üç gurubu ve hallerini beyân edip, kâfirin "iman ettim" diyenleri, Inesiyle küfre davet ettiğinden bahsedip, ilâhî azabın o fitnenin üzerinde olduğunu Deyan buyurup, kâfir de inanan kimseye, "Hangi şeyden ötürü bu zillet ve işkenceye göğüs geriyorsun? Niçin, bize uymak suretiyle, bu zillet ve işkenceyi başından atmıyorsun?" deyince, mü'minin cevabı "Sizin yolunuz hatalı olduğu için, ona uyarsak Allah'ın azab etmesinden çekiniriz" şeklinde olunca, onlar, "Bunda ne hata var? Eğer bir hata varsa, hatası bize..." dediler. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: [62]

Birinci Mesele

Ayetteki, "Yüklenelim" ifadesi, emir sigasıdır. Halbuki emredilen, emredenden başka olur. Dolayısıyla, bir şahsın hem emreden, hem emrolunan olmast nasıl düşünülebilir? Biz diyoruz ki: Bu, emir sigası olmasına rağmen, manaca şart ve ceza (cevab) durumunda olup, "Eğer bize uyarsanız, biz sizin hatalarınızı yükleniriz" takdirindedir. Kaşşaf sahibi şöyle der: Bu, iki işi, varlık âleminde birleştirmek isteyen kimsenin "Senden bağış, benden duâ" sözü gibidir. Binâenaleyh ayetteki "yüklenelim" ifadesi, "yüklenmesi bizden..." manasına oiup, gerçekten bir isteme ve kabul emri değildir. [63]

Günahın Havalesi

Cenâb-ı Hak "Halbuki onlar bunların günahlarından hiçbirşey yüklenecek değildirler"

buyurmuştur. Bundan sonra ise, "Onlar kendi yüklerini de, o yükleri (veballeri) ile beraber daha nice yükler yüklenecekler" (Ankam, 13) buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak burada, yüklenme işini onlardan nefyetmiş, o ayetle (12. ayette) ise, yükleneceklerini bildirmiştir. Öyle ise bu ikisi nasıl bağdaştırabilir? Deriz ki: Bir kimsenin, "Falanca, falancadan dolayı yüklendi" şeklindeki sözü, ötekinin yükünün hafiflediğini ifade eder. Ama eğer onun yükü hafiflememiş ise, o ondan herhangi bir şey alıp yüklenmiş olmaz. İşte burada da böyledir. Onlar onların hatalarını yüklenmemişlerdir, yani onlardan hataları kaldırıp almamışlardır. Ama onları saptırmış olmaları sebebiyle, veballer yüklenmişler; berikiler de yine kendi sapmalarının veballerini yüklenmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) kötü bir çığır açarsa, bu kötülüğün vebali (günahı) ve onu (artık bundan sonra) yapacak olan herkesin günahı, o yapanın günahından bir şey eksiltilmeksizin, o ilk yapanın üzerinedir'[64] buyurmuştur. [65]

Üçüncü Mesele

Ayetteki siga emirdir. Emirde İse, doğru olması veya yalan olması düşünülemez. O halde, "Onlar katiyyen

yalancıdırlar" ifadesi nasıl anlaşılır? Deriz ki: Bunun, şart ve ceza manasında bir emir olduğu daha Önce söylenmişti. Buna göre sanki onlar şöyle demişlerdir: "Eğer bize tabî olursanız, biz sizin hatalarınızı yükleniriz." Onlar işte bu hususta yalan söylemişlerdir. Çünkü onlar hiçbirşey yüklenmezler. [66]

Sebeb Olmaktan DoÄŸan Mes'uliyet

"Onlar muhakkak ki kendi yüklerini de, o yükleriyle beraber daha nice yükleri de bizzat yüklenecekler ve uydurmakta oldukları şeylerden kıyamet günü muhakkak ki mes'ul olacaklardır" (Anketoût, 13).

Uydurdukları şeyin ne olduğu hususunda üç vecih vardır:

1) Onların, küfür sebebiyle günah yoktur biçimindeki düşüncelerinden «-aynaklanan, "Sizin günahlarınızı biz yüklenelim" (Ankebût, 12) şeklindeki sözleri. Kıyamet günündeyse karşılarına bunun aksi çıkar da, onlar bu uydurdukları şeyden sorgulanırlar.

2) Onların, ".. .Sizin günahlarınızı biz yüklenelim " sözü, haşrin olmadığı şeklindeki -ançlarından kaynaklanmaktaydı. Kıyamet günündeyse, karşılarına bunun aksi çıkar 3a, onlar sorguya çekilerek, "Siz, haşrin olmadığını iddia etmiş değil miydiniz? denilir.

3) Onlar, "Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim"'(Ankebût, 12) dediklerinde, onlara "Yüklenin onların günahlarım" denilir, ama onlar yüklenemezler, : jnun üzerine sorguya çekilerek onlara "Niçin uydurdunuz?" denilir. [67]

Nuh (a.s.)’ın Tebliği

"Celalim hakkı için Biz Nuh'u, kavmine gönderdik de, o aralarında, elli yıl eksik olmak üzere, bin sene kaldı. Nihayet onlar zulümde devam edip dururlarken, kendilerini tufan yakalayıvermişti" (Ankebût, 14).

Ayetin daha önceki kısımla münasebeti şudur: Allah Teâlâ teklifi beyan edip mükelleflerin kısımlarını zikredip, doğru sözlü mü'mine büyük bir mükâfaat va'dedip, «afir ve münafığı da elim bir azâbla tehdit edince ve yine, bu teklifin Hz. Peygamber (s.a.s), ashabına ve ümmetine has olmayıp, sadece onlara ağır ve meşakka olmadığını, bilakis "Andoisun, biz onlardan evvelkileri de imtihan etmişizc..-(Ankebût. 3) ayetinde de buyurulduğu gibi, ondan önceki ümmetlerin durumunun ca aynı şekilde olduğu daha önce zikredilince, burada da, mükellef kıldığı ümmetler cümlesinden bir topluluğu zikretmiştir ki, Nûh (a.s), İbrahim (a.s) ümmetleri bunlardan başka bazı ümmetler bunlardandır. İşte Cenâb-ı Hak bu muhtevadan "Oaralannda, elli yıl eksik olmak üzere, bin sene kaldı" buyurmuştu -' Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [68]

Tebliğ Müddeti

Nûh (a.s)'un, kalış süresinin zikredilmesinde ki fayda nedir Biz şöyle deriz: Kâfirlerin İslâm'a girmemesi ve küfürlerinde ısrar etmesi sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.s)'in günle sıkışıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak O'na, "Muhakkak ki Nûh (a.s), yaklaşık olarak bin sene davet etti, buna rağmen kavminden ancak pe« az kimse iman etti. Ama o, sabretti ve daralmadı. Senin tebliğ ettiğin müddet daha az, ümmetinin sayısı ise çok olduğu için, senin sabretmen daha münasiptir" buyurc. Yine, kâfirler, azabın kendilerinden çok fazla tehir edilmesine aldanıyorlardı. "Ona rağmen, (Nûh (a.s)) kavmi kurtulamadı. Bu kadarcık gecikmeyle ise, (müşn* Kureyşlilerin) aldanmamaları gerekir. Çünkü, muhakkak ki azab, onların başına çökecektir (denilmek de istenmiş olabilir). [69]

Denilmesînîn Hikmeti?

Alimlerden bazıları, sayıdaki istisnanın, geriye kalar söylemek olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ bir kimse

"Falancanın bende, üç hariç, on (dirhem, dinar) alacat vardır" dediğinde, o kimse sanki, "Onun bende ye: (dirhem, dinar) alacağı vardır" demiştir. İşte bu bilinince, Cenâb-ı Hakk'ın; "Elli y eksik olmak üzere, bin sene" ifadesi, "dokuzyüzelli sene" demiş gibi olur. O halde böyle demeyip de başka bir üsluba geçilmesinin faydası nedir? Deriz ki: Zemahçer bunda iki faydanın bulunduğunu söyler:

1) İstisna, katiyyete delâlet eder; bu sebeple, istisnanın terkedilmesi ise, bazar takrîbî bir mana düşündürebilir. Çünkü bir kimse, "Falanca yüz sene yaşaa dediğinde, onun, katı olarak değil de yaklaşık olarak yüz sene demiş olmas zannedilebilir. Ama o kimse, "bir ay hariç, bir sene hariç yüz sene" dese, o zama-bu zan izale olur ve bundan katiyyet anlaşılır.

2) Nûh (a.s)'ın kavmi içinde kafış müddetini zikretmek, onun ve çok sabrettiğin beyan etmek içindir. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'in, tebliğ süresi daha az olduğu için, onun sabretmesi, evleviyetle gerekir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hak kendisi için vad' olunmuş müstakil bir isim bulunan adetler mertebesinin en üstüne* bulunan sayıyı zikretmiştir. Çünkü sayıların mertebesi, birlerden ona; onlardan yüze ve yüzlerden de bine doğrudur. Bundan sonra da, sayılan tekrarlamak suretiyle diğe-çokh^üar gelir. Meselâ, onbin, yüzbin, bin kere bin (milyon) denilir. [70]

İnsan Ömrünün Müddeti

Kimi tabibler, "İnsan ömrü yüzyirmi seneyi aşmaz" demişlerdir ki, ayet, onların görüşünün aksine delâlet eder. Akıl da, bu konuda ayete muvafıktır. Çünkü, insandaki o terkib üzere kalmak, zâtı gereği mümkündür; aksi halde, kalmazdı. Onda etkili olan tesirin devam etmesi de, aynı şekilde mümkündür. Zira, ondaki müessir eğer vâcibu't-vücud ise, devam edeceği aşikârdır; eğer başkast ise, onun da bir müessiri vardır. Bu da gide gide vâcibü'l-vücuda varır ki, o da derin ve kesintisizdir. Binâenaleyh onun tesirinin devamlı olması caizdir; o zaman beka da, zâtı gereği mümkündür. Eğer böyle olmazsa, bu bir ârız'dan dolayıdır. Ama arız, yokluğu mümkün olandır. Aksi halde, mani olan arızın varlığının vacib olması sebebiyle, bu mikdar süre kalamazdı. Böylece onların sözlerinin, hem akla hem de nakle aykırı olduğu ortaya çıkmış olur.

Daha sonra biz şöyle deriz: Onlarla bizim aramızda bir niza yoktur; çünkü onlar, tabiî olarak ömrün yüzyirmi seneyi aşmayacağını söylüyorlar. Biz de, bu ömrün tabiî olmadığını, aksine ilahî bir bağış olduğunu söylüyoruz. Tabiî ömre gelince, yüz ya da daha fazla sene bir yana, onun takdir edilenden bir an daha öte geçmesi (mümkün değildir), öteye devam edemez.

Cenab-ı Hakk’ın “Nihayet onlar zulümde devam edip dururlarken, kendilerini tufan yakalayıvermişti" buyruğuna gelince, burada bir latîfeye işaret vardır. Bu da şudur: Allah Teâlâ, sırf zulmün bulunması sebebiyle, azâb etmez. Aksi halde, zulmeden sonra da tevbe edene zulmetmesi gerekirdi. Zira, ondan zulüm sadır olmuştur. O ancak, zulmünde ısrar edene azâb eder. İşte O'nun, ifadesi, "Onlar zulümleri içinde iken, Allah onları helak etti. Şayet onlar zulmü terketselerdi, Allah onları helak etmeyecekti" anlamındadır. [71]

KurtuluÅŸ Gemisi

"Fakat biz onu da, gemidekileri de kurtardık ve bunu, alemlere bir İbret yaptık" (Ankeöût. 15).

kelimesindeki hâ zamirinin neye râci otduğu hususunda iki izah şekli bulunur:

1) Bu, ayette geçen sefine (gemi) kelimesine aittir. Bu durumda, onun bir "ayet ve ibret" olmasının birkaç izah şekli bulunur.

a) Gemi, suyun (tufanın) zuhurundan önce yapılmıştı. Şayet Allah Teâlâ'nın, NÛh (a.s)'a bildirmesi ve bunu ona haber vermesi olmasaydı, o gemiyle meşgul olamaz ve böylece de kurtuluş meydana gelmezdi.

b) Nûh (a.s)'a, beraberinde mü'minleride alması ve gıda miktarını yükletmesi emrolunmuştur. Kocaman denizin suyunun çekilmesini kimse bekleyemezdi. Fakat su, azığın bitmesinden önce çekildi. Şayet bu olmasaydı, kurtuluş vaki olmazdı ki bu, sadece gemi ile değil, Allah'ın lütfuyladır.

c) Allah Teâlâ gemiye esen rüzgarlardan ve öldürücü hayvanlardan kurtuluş ve esenlik takdir etmiştir. Bu olmasaydı, kurtuluş vaki olmazdı.

2) Bu zamir, "vâkıa"ya, ya da "necaf'a râcidir. Yani, "Biz bu vakıayı, ya da kurtuluşu âlemlere bir ibret yaptık" demektir. [72]

İbrahim (a.s)'ın Tebliği

"İbrahim'i de (hatırla). Hani O, kavmine demişti ki: "Allah'a ibadet edin, O'ndan çekinin. Bu, eğer bilirseniz, sizin için çok hayırlıdır..." (AnkebÛt, 16).

Allah Teâlâ Nûh (a.s)'un kıssasına işareti bitirince, bundan sonra İbrahim (a.sj'in kıssasını zikretmiştir. İbrahim kelimesi iki şekilde okunmuştur:

1) Nasb ile okumadır ki, meşhur olanı budur.

2)"Peygamberlerden birisi de ibrahim'dir" manasında olmak üzere merfu olarak okuma. Birincisine gelince, bunda iki izah şekli bulunur. Birincisine göre, bu kelime, zikredilmeyen bir fiil ile mansubtur. Bu, "İbrahim (a.s)'i de hatırla" anlamındadır. İkincisine göre ise, kelime, mezkûr bir fiile mahsustur ki, bu da (Ankebût. u) cümlesindeki fiildir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Andolsun biz, İbrahim (a.s)'i de gönderdik" buyurmuş olur. Buna göre ayette birkaç mesele vardır: [73]

Birinci Mesele

kısmı fiilinin zarfıdır. Yani, "O kavmine... dediği zaman, biz İbrahim (a.s)'i peygamber olarak gönder­miştik" demektir. Fakat, "Kavmine, "Allah'a ibadet edin" ifadesi, bir davet ve çağrıdır. Peygamber olarak gönderme ise, davetten Önce olur. Buna göre, İbrahim, davetten önce gönderilmiş olduğu halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "O kavmine, "Allah'a ibadet edin, dediği zaman, Biz İbrahim (a.s)'i peygamber olarak gönderdik" sözü nasıl anlaşılır? Biz buna şu iki şekilde cevap veririz:

1) Peygamber gönderme, devam eden, uzayan bir durumdur. Onun, peygamber kılınmış olduğu halde kavmine, "Allah'a ibadet edin" şeklindeki sözü de bunun gibidir. Bu, bir kimsenin "Biz, evden çıktığında, emîr için saygı duruşunda bulunduk" demesi gibidir. Zira, durma işi, çıkmadan önce de olabilir. Ama, bu durma işi, çıkma zamanına kadar devam ettiği için, bunu söylemek geçerli olmuştur.

2) İbrahim (a.s), sadece Allah'ın hidayete erdirmesiyle, müşriklerin sözünün yanlışlığını biliyor ve onları, henüz resul kılınmadan önce, doğruya (reşâd) davet ediyordu, işte o, İslâm'a davetle meşgul olunca, Allah onu peygamber kıldı.

Onun, "Allah'a ibadet edin, O'ndan çekinin" sözü, tevhide işarettir. Çünkü tevhid, tek bir ilahı kabul edip, dışındaki her şeyi reddetmektir. Buradaki, "Allah'a ibadet edin" emri isbâta; "O'ndan çekinin" emri de, Allah'tan başka her şeyin reddine bir işarettir. Zira, Hükümdara mütkünde, başkasını ortak tutan kimse, en büyük günahı işlemiş olur. "Allah'a ibadet edin" emrinin, vacibleri yapmaya; "O'ndan çekinin" emrinin de haramlardan kaçınmaya bir işaret olduğunun söylenmesi de mümkündür. Birinciye, Allah'ı itiraf ve ikrar, ikinciye, şirkten kaçınma da dahil olur.

Ayetteki, cümlesi: "Allah'a ibadet ve O'ndan ittikâ etmek daha hayırlıdır" demektir. Durum böyledir; çünkü, Allah'a ibadet etmeme, bir "tatîl"; O'ndan mikanın zıddı ise, şirk koşmadır. Her ikisi de, hem aklen hem de kıyas itibariyle serdir. Bunun aklen şer olması şöyle izah edilebilir: Mümkinin. teselsüle son vermek İçin, mümkin olmayan bir müessirinin bulunması gerekir. Bu da, vâcibü'l-vücud olan (Allah)'tır. O halde tatîl olamaz, çünkü bizim bir ilâhımız, (Allah) vardır. Şirkten sakınma meselesi de şöyle izah edilir: Vâcibü'l-vücud'a ortak koşulan, eğer vâcib değilse, daha nasıl şerîk olabilir? Eğer vâcib ise, o zaman iki vâcibü'l-vücûd'un bulunması gerekir. O zaman da onlar, vacib oluşta müşterek, uiûhiyyette ise ayrı olmuş olurlar. Müşterekliğin meydana geldiği şey ise, ayrılığın meydana geldiği şeyden başkadır. O takdirde de onlar hakkında terkîb gerekir. Binâenaleyh, iki mürekkeb (varlık) okluklarından, onlar, vâcib olamazlar. O zaman da, "tatîl" gerekir.

Kıyas itibariyle şer olmasına gelince, bu böyledir. Çünkü şeref, hükümdar ya da buna yakın bir payede olan kişiye aittir. İnsan ise ne göklerin, ne de yerlerin meliki, hakiki maliki olamaz. Onun olabileceği en üstün derece, Melik olan Allah'a yakın olmaktır; ama, kullukla olan bir yakınlıkla... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Secde et ve yaklaş..." juak. 19) buyurmuştur. Yine bir hadis-i kudside, Bana yaklaşan kullanm, kendilerine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştıkları gibi hiçbirşeyle yaklaşamazlar"[74]"Kulum, devamlı ibadetlerle yaklaşır' [75] buyurmuştur. "Muattıl" ise Melik olmadığı gibi, Melik'e yakın biri de değildir, zira Melik'e inanan biri değildir. Binâenaleyh onun için asla bir mertebe yoktur. Şirk koşmaya gelince, efendisinin bir eşi ve benzeri olmayan kimse, efendisi için âdî eşler olan kimseden daha yücedir. O halde "Benim Rabbim'in eşi benzeri yoktur" diyen kimse, "Benim efendim, yontulmuş, âciz bir puttur" diyenden daha üstündür. Böylece Allah'a ibadet etmenin ve O'ndan İttikantn hayırlı olduğu sabit olur. Allah ise siz insanlar için, eğer yukarda bahsettiğimiz delilleri ve değer ölçülerini anlarlar ise, daha hayırlıdır. [76]

Putlar Rızık Veremezler

"Siz ancak Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, yalan uydurup düzüyorsunuz. Oysa sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınız, size hiçbir rızık vermeye muktedir olamazlar. O halde rızkı Allah katında arayın, O'na ibadet edin,

O'na şükredin. Siz ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz..." (Ankabût, 17).

Cenâb-ı Hak, putperestlerin yollarının yanlışlığını en beliğ bir biçimde (bu ayette) beyan etmiştir. Çünkü ma'buda, şu sebeplerden biri için ibadet edilir:

a) Zâtt gereği ibadete müstehaktır. Bu, ister onun açlığını gidersin, ister uykudan menetsin, efendisinin satın aldığı ve ona hizmet eden köle gibidir.

b) Yahut, o anda faydalı olduğu için..." Bu da, kendisine gelecek bir hayırdan, menfaattan ötürü başkasına hizmet eden kimse gibidir. Mesela ücretle çalıştırılan

kimseler gibi...

c) Yahut da ileride faydalı olacağı için... Bu da mesela, gelecekte kendisinden bir iş beklenen ve başkasına hizmet eden kimse gibidir.

d) Veyahut da O'ndan korkulduğu içindir. İşte Hz. İbrahim fa.s), birer put olmaları ve hiçbirinin bir saygınlığı olmaması itibariyle, zatları gereği, ibadete müstahak olmadıklarına dikkat çekmek için, "Siz ancak Allah'ı bırakıp, birtakım putlara tapıyorsunuz" demiştir. Ayetteki "Oysa sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınız, size hiç bir nzık vermeye muktedir olamazlar. O halde nzkı Allah katında arayın, O'na ibadet edin. O'na şükredin. Siz ancak O'na döndürülüp götürüleceksiniz" hitabı ise, o anda ve gelecekte bu putların bir menfaati olmayacağına işarettir. Bu böyledir. Zira menfaat ya varetmede, yahut varlığı sürdürmede olur. Fakat varetme hususunda putlardan hiçbir fayda sâdır olmaz. Çünkü zaten onları vareden, yapan siz insanlarsınız. Onları uydurup, yontup, yapıyorsunuz. Putların, var olanın varlığını sürdürmesinde de bir faydası yoktur. Çünkü bu rızıkla olur. Rızık ise onlardan sâdır olmaz.

Cenâb-ı Hak, daha sonra bütün bu şeylerin Kendisinden olduğunu bildirmek azere: "Rızkı Allah katında arayın" buyurmuştur. Bu ayetteki "Allah" lafzı, Kendisinin zâtı gereği ibadete müstehak olduğuna; "nzık" kelimesi de, hem dünyevî, hem uhrevî 'ayda ve menfaatların ancak Allah'tan olduğuna bir işarettir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [77]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hak, hitabında "rızk'ı nekire, hitabında ise marife olarak getirmiştir, bunun hikmeti nedir? Deriz ki: Zemahşerî şöyle der: 'Olumsuzluk sadedinde getirilen nekirenin manası, "O putların yanında kesinlikle hiç rızık yoktur"; Rızkın Allah katında olduğunu ifade için marife getirmenin manası se, "Her türlü rızık, O'nun katındadır. Öyleyse rızkı O'ndan isteyin" şeklindedir. 3urada bir diğer izah da şöyle yapılabilir: "Rızkın, Allah'tan olduğu, Allah'ın verdiği Dirşey olduğu. "Yeryüzündeki her canimin rızkı Allah'a aittir" (Hw, 6) ayeti ile : inmiştir. Putlardan rızık sâdır olduğu ise bilinmemektedir. İşte bu sebepten ötürü, bu bilinmediği için Cenâb-ı Hak, nekire (belirsiz) olarak, buyurmuş ve "va'dedilen rızkı isteyin" manasında da, "O rızkı Allah atında arayın" demiştir.

Hak Teâlâ daha sonra, zatı gereği ibadete müstehak olduğu için, "O (Allah'a) :badet edin" mahlukatına nimetler verip, rızkı onlara ulaştırdığı için "O'na şükredin" Çünkü "O'na döndürüleceksiniz" yani, başvurulacak, müracaat edilecek, O olduğu çin, Kendisinden ancak hayır beklendiği için O'na ibadet edin" buyurmuştur. [78]

Peygamberin Görevi Tebliğdir

"Eğer siz yalanlarsanız, (bilin ki) sizden evvelki ümmetler de yalanladılar. Peygamberin vazifesi, apaçık bir tebliğden başkası değildir..." (Ankebut 18)

Cenâb-ı Hak, tevhidini anlattıktan sonra tehdidini getirerek, "Eğer siz, (peygamberi) yalanlarsanız.." buyurmuştur. Bu cümle ile kime hitab edildiği hususunda şu iki izah yapılmıştır: [79]

Muhatap İbrahim (a.s)'in Kavmi

a) Muhatablar, Hz. İbrahim (a.s)'in kavmidir. Ayet, İbrahim (a.s)'İn kavmini anlatarak sanki, "İbrahim (a.s)'in kavmine, "Eğer siz yalanlarsanız, (bilin ki) sizden evvelki ümmetler de (peygamberlerini) yalanladılar. Ben, bana düşen tebliğ görevini yerine getirdim. Zaten bir peygamberin görevi de, tebliğ ve açıklamadır" dedi" demek istemiştir. [80]

Muhatap Muhammed (s.a.s)'İn Kavmi

b) Bu, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kavmine bir hitabtır. Bunu şöyle izah ederiz: Nakil ve hikaye edişlerin ekserisi, bir takım maksadlardan ötürü olur. Fakat, hikaye güzel ve cazib olduğu için, bu maksadlar göz ardı edilir. İşte bundan Ötürü hikaye eden kimse çoğu kez, "Hangi sebebten dolayı bunu anlatıyorum, (biliyor musun?" der. Hz. Peygamber (s.a.s)'in maksadı da, o kâfirlerin tekzibten vazgeçip, azabtan korkarak vazgeçmeleri için, kavmine eski ümmetlerin hallerini anlatmaktır. Bu sebeble, Hz. Peygamber (s.a.s), kavmine önceki ümmetlerden bahsederken, "Ey kavmim eğer (beni) yalanlarsanız, bilin ki sizden Önceki kavimler de (peygamberlerini) yalanlayıp helak oldular. Binâenaleyh eğer siz de yalanlarsanız, başkalarının başına gelenin, sizin başınıza da gelmesinden korkarım" demiştir.

Birinci izaha göre, ayetle ilgili birkaç mesele var: [81]

Hz. İbrahim (a.s)'dan Önceki Ümmetler

Ayetteki, cümlesi "ümmetler"den bahsediyor, halbuki, İbrahim (a.s)'den önce, sadece Nûh (a.s)'un kavmi vardır ve tek bir ümmettir. Buna şu iki şekilde cevab verile­bilir:

1) Nûh (a.s)'dan önceki kavimler, İdrls fa.s), Şît (a.s) ve Adem (a.s)'in kavimleridir.

2) Nûh (a.s) bin yıldan fazla yaşamıştır. Bu müddet zarfında asırlar ve nesiller tamamlanıp, yerine yeni nesiller gelmiştir. Ataları, babaları, oğullarına o peygambere uymaktan kaçınmalarını tavsiye etmişlerdir. Binâenaleyh Nûh (a.s)'un kavmi, bir çok ümmet sayılabilir. [82]

,

İkinci Mesele

Ayetteki, "belâğ" ve "mübîn" ne manayadır? Deriz ki Belâğ, meseleleri anlatmak; mübîn ise, o meselelere delille' getirerek açıklayan, demektir. [83]

Üçüncü Mesele

Ayet, açıklamaların, ihtiyaç duyulan vakitten sonraya bırakılmasının caiz olmayacağına delâlet eder. Çünkü bir

peygamber, bir hükmü tebliğ eder de, iyice açıklama yapmaz ise, belâğ-ı mübîn yapmamış olur. Dolayısıyla da görevini tam yerine getirmiş olmaz. [84]

Ölümden Sonra İhya

"Allah'ın yarahhşa nasıl başlayıp, (ölümden sonra) onu nasıl yeniden canlandırdığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah'a kolaydır..."(Ankebût, 19).

Cenâb-ı Hak, tevhid demek olan ilk aslı beyan edip, "Peygamberlerin görevi, apaçık tebliğden başkası değildir" ifadesi ile, peygamberlik demek olan ikinci asla işaret edince, "haşr" (diriliş) demek olan üçüncü aslı izaha başlamıştır. Bu üç aslın, ilahiyat konularında, birbirinden neredeyse hiç ayrılmadıklarını, Cenâb-ı Hakk'ın, bunlardan ikisini zikrettiği her yerde, üçüncüsünü de zikrettiğini defalarca beyan ettik. Bu ayetle ilgili bir kaç mesele vardır. [85]

"Görme" Tabirinin Yeri

İnsan, yaratılışın başlangıcını ne zaman gördü ki, ona, "Görmediler mi?" denilebilsin? Buna karşı deriz ki: Bu

ifadeyle, tıpkı görme gibi, apaçık olan bir "bilme" manası kastedilmiştir. Çünkü insan, yaratılışın başlangıcının Allah'dan olduğunu bilir. Çünkü ilk yaratma, mahlûkâttan olamaz. Aksi halde o ilk yaratma, ilk yaratma olmaz. O halde ilk yaratış, Allah'dandır. Bu, eğer biz bununla, bizzat yaratmanın kastedildiğini söylersek böyledir. Yok eğer, bu "başlama" ile, Hz. Adem (a.s)'in ilk yaratılışının; "yeniden yapma" ile de onun ikinci kez yaratılışının kastedildiğini söylersek, şöyle deriz: Kendisini yaratanın, çocukları rahimlerde şekillendiren, onları, nutfe halinde, mükemmel bir insan haline getiren hâkimse kadir bir zâtın olduğu konusu, insan için kapalı değildir. Bu ilk yaratma işi, insanca malumdur ve açıktır. Dolayısıyla böyle bir bilgi manasında "görme" kelimesi kullanılabilir. "Görmediler mi?" ifadesi, buna göre, "Onlar, çok açık ve net bir biçimde, Allah'ın yaratmaya nasıl başladığını, onları topraktan yarattığını, terkip ettiğini ve aynı şekilde (öldükten sonra da), onların parçalarını topraktan biraraya toplayıp, ruhunu ufleyeceğini bilmiyorlar mı? Daha doğrusu siz insanlar için bu, daha kolaydır. Çünkü, bir bütün teşkil etmek üzere bir takım taşlar yontup sonra bunları bir araya getiren bir usta, bir başka sefer onları dağıtırsa diyebilir ki[86] "Bu sefer (ikinci seferde) onları (sıra ile) yanyana koymak, artık taşlar yontulmuş ve hazır olduğu için, bence daha kolaydır." Bir ayetin, diğerinin yanında olmasının uygun düşeceği malumdur. İşte Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, Allah'a daha kolaydır" (Rum. 27) ayeti bu tarzda anlaşılmalıdır. Nitekim ayetteki, "Şüphesiz bu, Allah'a kolaydır"cümlesinde buna işaret etmektedir. [87]

Yaratma İşi Görülebilir mi?

Cenâb-ı Hak, "Allah'ın yaratılışa nasıl başladığını görmediler mi?" buyurmuş ve görme işini, yaratmaya değil

keyfiyete "nasıl"lığa bağlamıştır. Çünkü "Onlar, Allah'ın yarattığını" veya "yaratmaya başladığını görmediler mi?" dememiştir. Keyfiyet ise, bilinen bir husus değildir? Buna cevaben eliyoruz; Ki; Bu kadar bir keyfiyet (yani bunun nasıl olduğu) malumdur. Çünkü Allah o insanı, hiç söz konusu değilken, adı-sanı yokken yaratmıştır. Yine onu nutfeden yaratmıştır. Nutfe de gıdadandır. Gıda da sudan ve topraktandır. (Yaratılışın başlangıç keyfiyeti ile ilgili) bu kadar şey, yeniden yaratmanın mümkün olacağını göstermeye kâfidir. Çünkü yeniden yaratılış da, aynen başlangıç gibidir. [88]

Zamir Yerinde İsim

Cenâb-ı Hak niçin, "Bu, Allah'a kolaydır" cümlesinde, niçin ismini açık olarak getirip, zamirle "Bu O'na kolaydır" demedi? Halbuki "Sonra O onu... yeniden yapıyor" ifadesinde zamirle ifade etmiştir? Buna cevaben deriz ki: Bu, bu işin Allah'a kolay olduğuna delil getirmenin yanısıra, "Allah" isminin açıkça zikredilmesiyte yapılan bir te'kiddir. Çünkü "Allah" isminin açıkça getirilmesi de, bu işin kolay olduğunu anlamayı gerektirir. Çünkü insan, Allah lafzını duyup, onun manasının, "Ey hiçbirşeyin âciz bırakamayacağı mükemmel bir kudretle kadir, her maddenin bütün zerrelerini kuşatan bir ilimle âlim, irâdesi geçerli, irâde ettiğini geriye çevirecek hiçbir kudret bulunmayan zat" olduğunu anlarsa, yeniden yaratmanın mümkünlüğünü kesinkes anlar. [89]

Hilkatin Başlangıcına Bakini

"De ki: "Yer yüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın) hilkate nasıl başladığını görün, Allah yeni bîr âhiret hayatını da tekrar yaratacaktır. Çünkü Allah her şeye kadirdir" (Ankabût, 20). [90]

İdrâk Farklılıkları

Önceki ayet, (kişide) mevcut fikrî zekâya işarettir. Ki bu, peşine düşülmeksizin var olan bir şeydir. İşte bundan dolayı Allah, yokluğu imkânsız görme anlamında, istifham üslubuyla, "görmediler mı?"(Ankebot, 19) buyurmuş; bu ayetle de, "Eğer sizin için böyle bir ilim mevcut değilse, tefekkür! bir ilimle bilebilmeniz için, yeryüzünün çeşitli mıntıkaları konusunda tefekkür edin" buyurmuştur. Bu böyledir, zira insanlar, idrâk konusunda farklı farklıdır. Kimileri, bir şeyi, herhangi bir öğretimde bulunulmadan ve kendisine aklî herhangi bir delil getirilmeden anlar; kimileri, ancak o şeyi ortaya koymakla anlar, kimileri de hiç anlamaz, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Eğer birinci sınıftan değilseniz, yaratmanın nasıl başladığını bile bilebilmeniz için yeryüzünde dolaşın, yani, yeryüzü hakkında fikrinizi harekete geçirin ve kendinizin dışında cereyan eden hadiseler hakkındaki zihninizi çalıştırın..." buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [91]

Nazar ve Rü'yet Farkı

Cenâb-ı Hak önceki ayetle, "rü'yet - görme" lafzını, bu ayette de, "nazar - bakma" lafzını getirmiştir. Bunun hikmeti nedir? Biz deriz ki: Daha önce de ortaya konulduğu gibi, fıtrî ilim, fikri, tefekkür? ifimden daha tam ve mükem­meldir. Çünkü, bakmak, görmeye götürür. Nitekim, Arapça'da "Baktım ve gördüm" denilir. Bir şeye götüren ise, o şeyin altındadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, 'birincisinde, "Sizin için görme tahakkuk etmediyse, o görmenin tahakkuk edebilmesi için, yeryüzüne bakınız..." buyurmuştur. [92]

Hads-Nazar - Tefekkür

Cenâb-ı Hak, bu ayeti emir sigasıyla getirmiş; birinci ayette de, istifham üslubunu kullanmıştır. Çünkü hadsî ilim (bedihî ilim) mevcutsa, bunu emretmek, hasıl-ı tahsil olur. Eğer mevcut değilse, bu ancak, araştırmakla elde edilir. Çünkü araştırmakla, var olan şey, fikrî hale dönüşmüş olur. Binâenaleyh bunu emretmek, "tekfîf-i mâlayutâk" olur. Fakat tefekkürî ilim ise, kişinin kudreti dahilindedir. O halde, bu emredilebilir. [93]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, yaratılışın nasıl başladığını bildirdiği ayetinde, lafzatullahı, açık olarak getirerek "Allah yaratma^ getirerek, nasıl başlıyor?" (Ankebut, 19> buyurmuş, 'Sonra onu geri çeviriyor"{Ankabût, 19) diyerek, yuîdu fiilinin tahtında, Allah'a râci olan huve zamirini getirmiştir. Halbuki bu ayette ise, Uj fiilinin tahtında zan r getirmiş, "iâde"yi ifade eden cümlede de, ism-i zahir getirerek buyurmuştur. Çünkü bir önceki ayette başlama işinin kendisine nisbet edilebileceği bir iş, Allah'tan önce zikredilmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak önce, buyurmuş, daha sonra da buyurmuştur. Bu, tıpkı, birinin Zeyd Amr'a vurdu" deyip daha sonra da, "Bekr'e de vurdu" diyerek birincisi İle yetindiği için, ikinci de Zeyd adını zikretmeye ihtiyaç duymaması gibidir İkinci ayette ise, başlama işi, lafzatullah'a isnat edilerek zikredilmiş ve bununla yetinilmiş, ism-i zahir de getirilmemiştir. Bu da tıpkı bir kimsenin, "Zeyd'in nasıl çıktığını bilmiyor musun?" deyip, "Onun nasıl çıktığını benden dinle..." diyerek Zeyd adını, ikinci cümlede açıkça zikretmemesi gibidir. [94]

İsim Cümlesindeki Hikmet

Cenâb-ı Hakk'ın, lafzatullahı, "inşâ" fiiliyye beraber demesi mümkün iken, böyle buyurmayıp diyerek, açık isim halinde getirmesi ise, üstün bir hikmetten dolayıdır ki, o da şudur: Yeniden yaratmanın mümkün olduğuna dair aklî deliller mevcut iken, o ismi duyan herkesin, onun müsemmasının kemâl sıfatlan ve celâl vasıflarıyla mevsuf olduğunu anladığında, iadenin mümkün olduğuna katî olarak hükmedeceği bir zahir isim getirmiştir. Böylece de, o isimden, Allah'ın kudretinin mükemmel, ilminin kapsamlı, iradesinin geçerli olduğu anlaşılsın, insanın zihninde kalıcı bir mefhum oluşsun diye de, zahir bir İsim olarak "Allah" demiştir. Ki böylece o kimse, yaratmaya "başlama"nın vukuunu ve iradenin mümkün olduğunu böylece kabul etmiş olur.

İmdi şayet, "Cenâb-ı Hak niçin, senin biraz önce bahsettiğin hikmet ve faydadan dolayı dediği gibi "Sonra Allah iade eder" dememiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu şu iki sebepten dolayıdır:

1)ifadesi, lafzatullahın açık isim olarak getirilmiş olduğu ifâdesine yakın olduğu için, ifadesinde lafzatullah açıktan getirilmemiştir. Zira, aralarında sadece kelimesi bulunmaktadır. Ama burada ise de açık olarak getirilmediği için, ikinci ifade olan ifadesinde açık olarak ism-i zahir getirmiştir.

2) Burada, iadenin olabileceğine dair delil, tamdır. Çünkü deliller, "afakî ve enfüsî"liğe hasredilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gerek afakta, gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz" (Fussiiet. 53) buyurmuştur. Binâenaleyh, önceki ayette, insanın kendi nefsinden hareketle elde edeceği enfüsî delillere; ikinci ayette de, "Yeryüzünde gezip dolaşın..." ifadesiyle de, afâkdan elde edilen delillere işaret etmiştir. İşte bu iki şeyde, bu iki delil tam ve mükemmel olur. Dolayısıyla bu delili, lafzatullah ismini açıkça getirerek tekîd etmiştir. Ama, birinci delili ise, ikinci delille tekîd etmiştir. Dolayısıyla da, dememiştir. [95]

Mazî-Muzari Farkı

Cenâb-ı Hak önceki ayette, muzarî sigasıyla buyurmuş; bu ayette ise, mazî lafzıyla, demiş, dememiştir. Niçin? Biz deriz ki: Birinci delil, hadsî (bedihî) ilmi gerektiren enfüsîdelildir ki, bu her halükârda yaratmanın nasıl başladığını bilmeyi gerektirir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak sanki, "Eğer siz, Allah'ın, her halde yaratmaya nasıl başlayacağını bilemiyorsanız, Allah'ın yaratmaya nasıl başlamış olduğunu bilip anlamanız için, yaratılmış şeylere bakınız. Bu kadar bir bakışla, yaratmaya naşı/ başlamışsa, yeniden yaratacağına dair netice ve matlûb elde edilir" demiştir. [96]

Hadsî İlim-Umumî him

Üslup Farklılığının Sebebi

Cenâb-ı Hak bu ayette, "Allah her şeye kadirdir" buyurduğu halde, önceki ayette "Bu, Allah'a kolaydır" buyurmuştur. Bunun, şu şekilde iki hikmeti bulunur:

1) Birinci delil, enfüsî delildir. Bu, netice veren, her ne kadar, tam bir hadsî ilim ise de, ancak ne var ki bu enfüsî delile, afakî deliller de eklendiğinde, o zaman umumî bir ilim meydana gelir. Çünkü insan kendisini ncelediğinde, kendisinin, Allah'a olan ihtiyacını ve varlığının O'ndan olduğunu; afâka taktığında kendisi dışında kalanların da O'na muhtaç olduklarını ve varlıklarının, O'ndan olduğunu anlar. Böylece de, her şeyin Allah'dan olduğuna dair ilmi, kemale ermiş olur. İşte Cenâb-ı Hak, bu iki delilin zikredilmesi tamamlanınca, "Allah her şeye nâdirdir" buyurmuştur. Bir tek delil söz konusu olduğunda "Muhakkak ki bu, yani yeniden yaratması Allah'a kolaydır" (Ankebût, 19) buyurmuştur.

2) Biz, her ne kadar ikincisi daha genel ise de, birinci ilmin daha tam olduğunu Deyan etmiştik. Halbuki işin, yapıcısına kolay olması, o işin o yapan kimsenin kudreti sahilinde olmasından daha tam ve mükemmeldir. Bunun delili, bir kimsenin, yüz ölçek taşıyabilen kimse hakkında, "O ona kadirdir" deyip, "O ona kolaydır" dememesi gibidir. Ona, on ölçek taşıması sorulduğunda o, "Bu, ona kolaydır, basittir" der. Şimdi biz diyoruz ki: Allah Teâlâ şöyle demek istemiştir: "Eğer sizde, bu işlerin, Allah'a göre kolay olduğuna dair tam bir ilim meydana gelmemişse, bunların O'nun kudreti dahilinde olduğunu bilebilmeniz için, yeryüzünde gezin. Çünkü bu şeyin O'nun kudreti dahilinde olması bile, yeniden yaratmasının mümkün olduğuna dair yeterli bir delildir." [97]

Mutlak İrade Allah'ındır

"Kimi dilerse azablandınr. Kime dilerse merhamet eder. (Hepiniz) ancak O'na döndürüleceksiniz. Siz, ne yerde ne gökte, O'nu aciz bırakacak değilsiniz. Allah'dan başka sizin hiçbir velîniz ve yardımcınız da yoktur..." (Ankebût, 21-22).

Cenâb-ı Hak yeniden yaratmadan bahsedince, o yeniden yaratma neticesinde, (kıyamette) olabilecek şeylerden de bahsetmiştir ki, bu da, adaleti ve hikmeti gereği, yalanlayanlara azâb etmek; lütfü ve rahmeti gereği, hep Kendisine yönelen ve O'nu tanıyanları da, mükâfaatlandırmaktır, Ayette birkaç mesele vardır: [98]

Önce Azabın Bildirilmesi

Hz. Peygamber (s.a.s)'in naklettiği bir hadis-i kudsTde de "Rahmetim gazabımı geçmiştir" buyurduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti en önde olduğu halde, Allah Teâlâ azabını bu ayette, rahmetinden önce zikretmiştir... Biz deriz ki, bu şu sebepten dolayıdır:

Daha önce kâfirlerden bahsetmiştir. Dolayısıyla, azabın önce zikredilmesi, tehdit hükmüne göre, o azabı hakedenlerin önce zikredilmelerinden dolayıdır. Bunun peşinden de Cenâb-ı Hak, rahmetini getirmiştir. Bu tıpkı, birinci aslın, yani tevhidin ifade edilmesinden sonra, "Eğer yalanlarsanız, biliniz ki, sizden önce nice ümmetler tekzîb etmişlerdir ve bundan dolayı da, helak olmuşlardır" denilerek, tehdîdin getirilmesi gibi; en son aslın, yani haşrin isbâtından sonra da, önce azâb zikredilerek tehdit getirilmiş, o azâb yalnız başına zikredilmiş olmasın diye de, ona tâbi olarak, rahmetten bahsedilmiştir ki, bu da Allah'ın, "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" şeklindeki sözünü teyid eder. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, maksadın, sadece ilahî azabın zikredilmesi olduğu yerde bile, sadece azabı zikretmemiş, onun yanında rahmetini de zikretmiştir. [99]

Genel İfadenin Faydası

Bunun zikredilmesi, asîleri korkutmak, mü'minleri de ferahlandırmak olunca, Cenâb-ı Hak, şayet, "...kâfire azâb

eder, mü'mine de merhamet eder..." demiş olsaydı, maksadı ortaya koymada daha müessir olurdu... Halbuki O'nun, (ayette), "Dilediğine azâb eder" şeklindeki sözü, kâfir için, caydırıcı olmaz. Çünkü kâfirin, "Belki de ben, Allah'ın, azâb etmeyi dilediği kimselerden olmayacağım" demesi mümkündür. Buna şöyle cevap verilir: Ayetin ifadesi, korkutma hususunda daha belîğ ve müessirdir. Çünkü Allah bununla, meşîetinin geçerli olduğunu tsbat etmiştir. Zira o, bir sahsa azâb etmek istediğinde, buna hiçkimse mani olamaz. Hem sonra, va'd ve vaîd hükmüne göre, O'nun, ehl-i küfre azâb etmeyi istediği, kullan tarafından bilinen bir husustur. Binâenaleyh, ayetteki bu ifadeden tam bir korku anlaşılmış olur.

Ama "Asîlere azâb eder" ifadesi böyle değildir. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk'ın meşîetinin mümkemmel olduğuna delâlet etmez. Zira bu ifade, "O, mü'mine azâb etmeyi de isterse, ona da azâb eder" şeklinde bir manayı ifade etmez. Bu manayı ifade etmeyince de, kâfir, "Bu misâlde O'nun muradı gerçekleşmediğine göre, bir başka misâlde gerçekleşmesi mümkündür" diyebilir. Bunu bir misalle açıklıyor ve şöyle diyoruz: "Hükümdar, beldesinde bulunan herkesi dövmeye kadirdir" denilip hükümdar da, "Bana muhalefet edeni döverim" dediğinde, hükümdara muhalefet edecek kimseler için tam bir korku meydana gelmiş olur. Ama "Hükümdar, kendisine muhalefet edenleri dövmeye kadirdir, itaat edenleri ise dövmez" denilip, hükümdar da, "Kim bana muhalefet ederse, onu döverim" dediğinde, muhalefet edenlerin kalbine, "O, itaatkâr oian falancayı dövemediğine göre, beni de dövemez. Çünkü ben de, o falanca gibiyim" şeklinde bir düşünce gelebilir. Ayrıca bu ifadedeki bir başka fayda da, korkunun da ümidin de genel olduğudur. Çünkü, Allah'ın azabından bütünüyle emin olmak, Allah'a karşı cüret etmeyi doğurur. Böylece bu da, itaatkâr olanın bile asî olması neticesine varır. [100]

Tekrarın Hikmeti

Meselenin izahı ve isbatı daha önce geçtiği halde, "(Hepiniz) ancak O'na döndürüleceksiniz" buyurmuştur. O halde, bunu niçin tekrarlamıştır? Biz deriz ki: Her ikisi de bazen peşin, hemen olduğu halde, Ailah, azâb edece­ğinden ve rahmetinden bahsedince, "Eğer benim azabım sizin hakkmızoa gecikmişse, ondan kurtulacağınızı sanmayın. Çünkü sizin dönüşünüz, ancak O'nadr ve sizi heseba çekmek, O'na aittir. Mükâfaatınız ve ikâbtnız O'nun katında mahfuz ve mukayyettir" demiştir. İşte bundan dolayı da, Cenâb-ı Hak hemen bu ifadenin peşinden, "O'nu aciz bırakacak değilsiniz" buyurmuştur. Yanı. "Siz Allah'ın elinden kurtulamazsınız. Tam aksine, dönüşünüz O'nadır. O'ndan kurtulmak mümkün değildir" demektir. Bu ayetin tefsirinde şu incelikler bulunmaktadır:

1) Azâb edeni, azâb etmesinden aciz bırakmak, ya ondan kaçmak yahut ta karşısında durup, o azabı defetmek için, ona karşı mukavemet etmekle olur. İşte Alan, her İki ihtimali de zikrederek, "Siz, ne yerde ne gökte, O'nu aciz bırakacak değilsiniz" buyurmuştur. Yani, "kaçarak..." demektir. Yani, "Sizler, semâdaki en yüksek yere çıksanız, yahut suyun derinliklerine inseniz, Allah'ın kudretinin yakalamasından kurtulamazsınız. Binâenaleyh, o azab edeni, kaçmak suretiyle acze düşürme ihtimal asla yoktur" demektir.

Ona karşı koyup, mukavemet etmek de böyledir. Çünkü, O'nu acze düşürmek, ya çok kuvvetli şefaat edebilen; azab edenin kendisine muhalefet etmesi mümkün olmayan, böylece de azab edenin azab edemeyeceği, acze düşeceği bir kuvvete, bir dayanağa sırtını dayamakla olur; yahut da, ona karşı koyacak bir topluluk sayesinde o azâb edenden intikam almakla olur. Halbuki bu ikisi de imkânsızdır. Çünkü sizin, Allah'dan başka şefaat edecek bir dostunuz, O'nun azabını bertaraf edecek bir yardımcınız yoktur. Binâenaleyh, azab edeni, kaçmanız ya da ona karşı koymanız suretiyle, acze düşürmeniz mümkün değildir.

2) Cenâb-ı Hakk, buyurmuş, fiil sigasıyla olmak üzere, û^ acze düşüremeyeceksiniz" buyurmuştur. Çünkü, fiilin olumsuz gelmesi, o işin kesin olarak olamayacağına delalet etmez. Çünkü, bir kimsenin "Falanca dikiş dikmiyor" şeklindeki sözü, "O terzi değildir" şeklindeki sözün delalet ettiği şeye delalet etmez.

3) Cenâb-ı Hak bu ayetinde, yeri, semadan; velî'yi de naşirden önce zikretmiştir. Çünkü, onların mümkün olabilecek kaçışları, yeryüzünde cereyan edecektir. Binâenaleyh, eğer onlardan bir kaçış sudur edecek olursa, bu, yeryüzünde olur. Sonra biz, onların bundan başka yapabilecekleri başka bir şey varsayacak olursak, bu da onların gökyüzüne tırmanmaları olabilir. Azabı defetmeye gelince, akıllı bir kimse için, bunu en güzel bir yolla defetmek mümkün olduğu zaman başkasına başvurmaz. Şefaat ise, en güzel bir yoldur. Bir de, şehadet âleminde herkes için padişahın huzurunda kendisi hakkında konuşan, ona şefaatçi olan birisi bulunur. Buna, aynı maksattan dolayı, o kimse için, herkes hükümdara karşı koyacak biçimde yardımcı olmaz. [101]

Münkir Rahmet Umamaz

"Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr ederek kâfir olanlar yok mu, işte benim rahmetimden ancak onlar ümitlerini kestiler. İşte, pek acıklı bir azab da onlarındır" (Ankebût. 23).

Cenâb-ı Hak iki temel esası, yani tevhidi ve öldükten sonra diriltmeyi beyan edip, aklî delille bunları izah ederek, Kendisine muhalefet edenleri ayrıntılı bir biçimde tehdit ederek, Kendisini inkâr edenlere bir işaret olmak üzere, buyurmuştur. Çünkü her şeyde, Allah'ın birliğine dair bir delil bulunur. Binâenaleyh, müşrik olan kimse, Allah'ın ayetlerini inkâr etmiş demektir. Haşr-i inkâr edenlere bir işaret olsun diye de, *|iij buyurmuştur. Çünkü, haşr'i inkâr eden, Allah'a kavuşmayı da inkâr etmiş olur.

Cenâb-ı Hak, "İşte benim rahmetimden ancak onlar ümitlerini kestiler" buyurmuştur. Bu, "Onlar müşrik olunca, kendilerini, rahmet konusunun dışında bırakmış olurlar. Çünkü kendisinin, ihtiyacını giderecek, sadece bir tek tarafı bulunan kimseye kolayca merhamet olunur. Ama yönelecek, sayısız cihetleri bulunan kimse, rahmete konu olmaz. İşte o müşrikler, kendileri İçin birtakım ilahlar edinince, muayyen bir tek cihete yönelerek ihtiyaçlarını gidermeyi kabul etmemiş, böylece de Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiş olurlar. Onlar haşr'i inkâr edip, "Azâb yoktur" dediklerinde, müstehak oldukları cezayı haklarında gerçekleştirmek için, onlara "ta'zib"den bahsetmek pek yerinde olmuştur. Bu, tıpkı bir hükümdarın, "Bana karşı çıkanlara işkence edeceğim" deyip, bunu, hükümdardan uzak bir yerde bulunan birisi kabul etmeyerek, "O bana nasıl ulaşacak?" deyip de, böyle bir kimse yakalanarak hükümdarın huzuruna çıkarıldığında, hükümdarın ona işkence etmesi ve "Nasıl yapabildim mi, edemedim mi ki?!" demesi yerinde olur. Binâenaleyh, merhamet etmemenin, şirk koşmaya; etîm bir azabın da, haşr'i inkâr etmeye uygun düştüğü ortaya çıkmış olur. [102]

Bazı İncelikler

Sonra bu ayetle ilgili olarak nükteler bulunmaktadır:

Umûmî İfade

1) İfade, bütün insanları (yani kâfirleri) içine aldığını ifade etsin diye Cenâb-ı Hak, "Onlar ümitlerini kestiler" buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, aynı maksattan dolayı, "işte pek acıklı bir azab da onlarındır" buyurmuştur. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak, "Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden o kimseler yok mu, onlar benim rahmetimden ümit kestiler ve onlara elim bir azab vardır" demiş olsaydı, yukardaki anlam elde edilmiş olmazdı. Binâenaleyh, şayet birisi, "Eğer Allah, ülfilke kelimesini bir kere getirmiş olsaydı, zikredilen maksadı ifade etmek için yeterli olurdu" derse, biz deriz ki: Hayır, zira Cenâb-t Hak, "Sana diyorum, işte onlar... ümit kestiler. Onlar için elîm bir azâb vardır..." demiş olsaydı, bir başkası, bu iki şeyin tamamının onlardan bir araya geldiğini; bu yekûnun, ancak onlarda bulunduğunu; ne var ki bu iki şeyden sadece birisinin başkalarında bulunabileceğini anlayabilirdi. O halde, Cenâb-ı Hak, "Sana diyorum, onlar ümit kestiler... Ve sana diyorum, onlar yok mu onlar işte onlar için elim bir azab vardır" buyurunca bu söz, bu iki şeyden herbirini sadece onlardan bulunduğunu ifade etmiş olur.

2) Cenâb-ı Hak, rahmetten bahsedince, onu kendisine nisbet ederek, "Benim rahmetimden..." demiş, azabtan bahsedince, onu kendisine nisbet etmemiştir. Bunun sebebi, rahmetinin azabını geçmiş olması ve bir de kullarına, rahmetinin onları kuşattığını ve o rahmetin Kendisinden ayrılmazlığını bildirmek içindir.

3) "Sana diyorum, onlar yok mu, onlar, işte onlar ümit kestiler" diyerek, ye'si, onlara nisbet etmiş, rahmetini onlara haram kılmıştır. Binâenaleyh, şayet onlar, ümit ederlerse, rahmetini de, onlara mübarek kılar. Şayet birisi, "Senin ye's ve azab demek olan iki şeyi, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmek demek olan iki şeyle mukayese etmen, elim azabın, Allah'ı inkâr eden ve haşri itiraf eden kimseler için olmamasını; ye'sin de, haşri inkâr eden, Allah'ı tasdik eden kimseler için olmamasını gerektirir" derse, biz deriz ki: Ayetin manası şöyledir: Onlar, ümit kestiler. Ve onlar için, haşr'i inkâr etmeleri sebebiyle de, fazladan elîm bir azâb vardır. Haşri inkâr etmek sebebiyle azâb etmenin, haşri inkâr edenler için olacağında şüphe yoktur. Diğerine gelince, haşri inkâr eden bir kimse, Allah'ı tasdik etmiş olamaz. Çünkü Allah'a iman etmek, ancak O'nu, söylediği şeyler hususunda tasdik ettiği zaman doğru olur. Haşr de, Allah'ın söylediği şeyler cümlesindendir. [103]

Körükörüne Red

"Buna karşı kavminin cevabı: "Öldürün onu. Yahut, yakın onu" demelerinden başka bir şey olmadı. Allah da onu, ateşten kurtardı. Şüphe yok ki bunda, iman edecek zümreler için, mutlaka ibretler vardır" (Ankebût, 24).

Hz. İbrahim (a.s), o üç temel esası izah edip, bu konuda kesin deliller getirince, iş onlara kaldı. Ya cevap verecekler, yahutta cevap olabilecek şeyi yapacaklar. Ama onlar, "O'nu öldürün veya O'nu yakın" demekten başka bir şey yapmadılar. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [104]

Onların Cevabı

Cenâb-ı Hak, aslında bir cevap olmadığı halde, onların "öldürün onu" şeklindeki sözlerine, cevap adını vermiştir. Biz deriz ki, buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

1) Bu, onlardan, tıpkı, kendini beğenmiş bir kimsenin sözü gibi sadır olmuş bir sözdür. Nitekim hükümdar, karşı tarafın elçisine, kılıç bir cevap olmadığı halde, "size verilecek cevap, kılıçtır!" der ki, bu, "Ben ona, cevapla mukabele etmiyorum. Ben ona, kılıçla mukabele ediyorum" demektir. İşte bunlar da, "Onun delillerine cevap vermeyin; onu Öldürün veya onu yakın" demişlerdir.

2) Allah Teâlâ, onların sapıklıklarını beyan etmek istemiştir. Çünkü onlar, aslında bir cevap olmadığı halde, cevap sadedinde bunu söylemişlerdir. Böylece onların, bu konuda verebilecekleri bir cevapları olmadığı ortaya çıkmış olur. Çünkü, başkalarına cevap vermeyen ve susan kimsenin, susmasının, o işe iltifat etmemesinin bir emaresi olabileceğinden dolayı, onun cevap veremeyeceği bilinmiş olmaz. Ama, o, bozuk bir şekilde cevap verdiğinde, onun cevap vermeye yöneldiği, ama bunu beceremediği anlaşılmış olur. [105]

İkinci Mesele

"Onu öldürün, vurun onu" diyenler, Hz. İbrahim (a.s)'in kavmidir, "öldürün" emrini alanlar da, yine onlardır. Binâenaleyh, âmir durumunda olan, memur olanın ta kendisi, olmuş olur. Şimdi biz diyoruz ki: Buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

1) Bu, "Onlardan herbiri, kendisi dışında kalanlara, "Onu vurun" demişlerdir. O halde bu demektir ki bu emir, hem onların her birinden çıkmış; emrolunan da, herbir-erleri olmuştur. Bu demektir ki, hem âmir olma, hem memur olma, aynt şahısta birleşmemiştir. Zira her biri, kendisi dışında bir başkasına emretmiştir.

2) Bu cevap, onların liderlerinden sadır olmuştur. Binâenaleyh, bir beldenin ileri gelenleri bir sözü söylediğinde, "Belde halkı, şunda ittifak etmiştir" denilir, fakat kölelerin ve çapulcuların sözlerine iltifat edilmediği anlaşılmış olur. Binâenaleyh, ayette geçen, "kavminin cevabı" ifadesiyle, o kavmin ileri gelenlerinin, kendilerine uyan ve kendilerini destekleyen kimselere, "Onu öldürün" demeleri kastedilmiştir. Çünkü cevap verme işi, büyüklere, idarecilere; öldürme işi de, idare olunanlara aittir. [106]

Üçüncü Mesele

edatı, biri diğerinden ayrı olan iki şeyi ayırmak için zikredilir. Nitekim, veya tek" denilir. Ve yine, "Bu bir insan veya hayvandır" demektir. Ama, "Eğer insan değilse, bu demektir ki o, hayvandır" demektir. Ama, "Bu hayvandır veya insandır" dinelemez; çünkü bu sözden, bu sözü söyleyenin, "Bu hayvandır; yok eğer hayvan değilse insandır" demiş olduğu, anlaşılır ki, olamaz." Ancak ne var ki, (ayette geçen) yakma işi, ölümü de getirir. O hafde, "Onu öldürün. Veya yakın" sözü tıpkı birinin: "Hayvandır; veya insandır" şeklindeki sözü gibi olur. Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:

a) Ev edatının bahsedilenin aksine kullanılışı, daha yaygındır. Binâenaleyh, bu edat bel yerinde kullanılmış olur. Bu meselâ bir kimsenin, "Ona ben, bir dinar veya iki dinar verdim" demesi ile, dinar, hayır daha doğrusu iki dinar ver" demesi gibidir. Bu, tıpkı, "Gecenin birazından gayn (saatlerinde) kalk, (gecenin) yarısı mikdannca. Yahut ondan birazını eksilt. Yahut, üzerine artır" (Mazsmm. 2-4) ayetlerinde olduğu gibidir. İşte burada da, ifade, "Onu Öldürün veya, ölüme ilavede bulunun ve onu yakın" manasındadır.

b) Biz, sizin söylediğinizi ve durumun burada böyle olduğunu kabul ediyoruz... Çünkü, yakma işi, ölüme götüren ve ölümün kendisinden ayrılmadığı bir iştir. Zira, birisini ateşe atıp derisinin tamamını yakıncaya kadar orada bekleten ve onu oradan diri olarak çıkaran kimse hakkında, "Falanca, yandı, falanca onu yaktı ama ölmedi" denilebilir. İşte, burada da onlar, şöyle demek istemişlerdir: "Onu öldürün, yahut onu öldürmede acele etmeyin; ona ateşle azab edin. Eğer o sözünden vaz geçerse, bırakın gitsin. Yok eğer ısrar ederse, bırakın ateşe yaslansın."

Cenab-ı Hak daha sonra, "Allah da onu ateşten kurtardı..." buyurmuştur. Feylesoflar, Hz. İbrahim (a.s)'in o ateşten nasıl kurtulduğu hususunda ihtilâf ederek, kimileri, "o ateş serinleştirildi" demişlerdir ki, bu doğru olanı ve Cenâb-Hakk'ın, "Ey ateş ona bir serinlik ve selamet oy (Enbiyâ, 69) buyruğuna uygun olanı da budur. Kimileri, "İbrahim (a.s)'de, sayesinde ateşi serin hale getirecek bir keyfiyyet yaratıldı" derken, kimileri ise, "Hayır, İbrahim (a.s). olduğu üzere, ateş de olduğu üzere bırakıldı, fakat ateşin eziyyeti, İbrahim (a.s)'den men edildi" demişlerdir ki, bunların hepsi de mümkündür. Allah hepsine de kadirdir. [107]

Feylesoflara Red

Buna tabibler, bu yapılan izahların tamamını da inkâr ederek şöyle demişlerdir: "Ateşten hararetin giderilmesine gelince, ateşteki hararet, tıpkı dört sayısındaki çift oluşun ondan ayrılmayışı gibi, zatî bir şeydir. Sayesinde ateşin serinleştirildiği bir keyfiyyetin yaratılması meselesine gelince, insanın yapısının, karakterinin birisi tefrit birisi de ifrat olmak üzere iki nevi vardır. Binâenaleyh, şayet insan, bu iki nevin dışına çıkacak olsa, ya insan olarak kalmaz, veya yaşamaz. Meselâ mizaçtaki soğukluk, on derece olsa, insan olur. Ama bu derece onbire varsa, insan olmaz. Eğer soğukluk dereceleri, beş olursa, insan olarak kalır, ama dörde düştüğünde, insan olarak kalmaz. Ancak ne var ki, sayesinde ateşin serinlediği soğukluk, "semender" (semender, yani ateşi söndüren bir madde salgılayan bir hayvan) Karakteridir. Bu karaKter insanda bulunmuş olsaydı, ölürdü yahutta bu olurdu... Çünkü rûh (nefs), mizaca tâbidir.

Üçüncüsüne gelince, ateşte, ateş olduğu gibi kaldığı halde, kalmak ve kalmanın da yanma olmaksızın olabilmesi imkânsızdır... Şimdi biz diyoruz ki: Bu ayet, onların bu görünüşünü red etmektedir; akıl da, nakle uygundur. Birincisine gelince bu, şu iki sebepten dolayıdır:

1) Ateşteki hararet, çokluğu ve azlığı kabul eden bir keyfiyyettir. Çünkü, kömürdeki ateşe üflendiğinde, o ateş demiri eritecek dereceye çıkar. Ama üflenmezse, ateşin şiddeti artmaz. Ancak ne var ki, azlık, ateşteki hararetin bir kısmının yokluğu demektir. Binâenaleyh, bir kısım yok olabildiğine göre, ateşteki diğer kısmın da, insana eziyyet vermeyecek bir dereceye varıncaya kadar, yok olması da mümkündür. Halbuki, ey tabibler, sizin bahsettiğiniz çift oluş, böyle değildir. Çünkü bu, artmaz eksilmez.

2) Tıbbın esasları arasında yer aldığına göre, tıpkı suyun serinletici bir keyfiyyeti bulunduğu gibi, ateşin de hararetlendirin, sıcak bir keyfiyyeti vardır. Ancak biz, su, su olma vasfını taşıdığı halde, kendisinden burûdet vasfının zail olduğunu görmekteyiz. Tıpkı bunun gibi, ateşten de hararet zail olur, yakmayan bir nur olduğu halde, yine de ateş olarak kalır. İkincisine gelince, bu da mümkündür. Ve onların görüşleri şu iki açıdan kabut edilemez:

a) "Ruhun, mizaca tabi olduğuna" dair ileri sürdükleri temel prensibin kabul edilmemesidir. Tam aksine Allah Teâlâ, tıpkı cansızların mizacı gibi olan o mizaçta, insanın ruhunu yerleştirmeye kadirdir.

b) Sizin bu temel prensibinize göre de, bir İmkânsızlığın olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü, kendisinden bahsettiğimiz o keyliyyet, derinin dış yüzeyinde, tıpkı o deriye saçılmış parçalar gibidir. Dolayısıyla, o kalbe ve temel uzuvlara ulaşmaz. Görmez •rnsin ki insan, uzun zaman elinde buz tutup, sonra da bir ateş korunu eline aldığında :u ateş onun elini yakmada, elini cebinden çıkarıp, ateşi eline alan kimsenin elini akmadaki tesiri kadar tesirli oimaz. İşte bundan ötürü, onun eli, öbürününkinden :nce yanar. Binâenaleyh insan derisinin dış yüzünde bir müddet, ateşin yakma tesirine mâni bir keyfiyetin olabileceği düşünülebileceğine göre, yakmasın diye. bu eyfiyetin ânbeân, yenilenmesi de mümkündür.

c) Bu, sırf bir alışkanlığın olmamasını beyan etmeyi, uzak görmeden ibarettir. Biz :«. bunun alışılmış olmayan bir şey olduğu görüşündeyiz. Çünkü bu bir mucizedir. Mucizenin ise, alışılmışın dışında, harikulade olması gerekir. [108]

Alınacak Dersler

Daha sonra Hak Telâlâ, "şüphe yok ki bunda iman edecek zümreler için ibretler (ayetler) vardır..." buyurmuştur. "Hz. İbrahim'in o ateşten kurtulmasında ibret alınacak noktalar vardır" demek olup, bu ayetle ilgili bir «aç mesele vardır. [109]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Allah, Hz. Nûh (a.s)'un ve gemisindekilerin kurtarılmaları hususunda, "Onu bir ayet kıldık... "(Ankebût, ıs), burada ise, cemî olarak "ayetler vardır" buyurmuştur. Çünkü gemi ile kurtarılma işi, akılların yadırgamayacağı bir şeydir. Dolayısıyla onda ayet (ibret ve mucize), Allah'ın, Hz. Nûh (a.s)'a tam zamanında o gemiyi yapmayı . ahyetmesindedir. Çünkü eğer böyle olmasaydı, Hz. Nûh (a.s) gaybı bilemediği için, gemi yapmazdı. Bir de, bu, Cenâb-ı Allah'ın o gemiyi, mesela çok şiddetli fırtınalar gibi, helak edici şeylerden koruması ile olmuştur. Fakat ateşten kurtarma işi, gerçekten enteresan ve hayrette bırakıcıdır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bu --susta cemî sigasıyla "ayetler..." demiştir. [110]

Kıyamette Suya Kananlar

Cenâb-ı Hak, orada "alemler için bir ayet..."(Ankebût, 15) burada ise, "iman edecek kavimler için ayetler" buyurmuş ve ayetlerin mü'minlere has olduğunu beyan etmiştir.

Çünkü o gemi yıllarca kalmıştır. Böylece pek çok kimse ona uğramış ve onu görmüştü . Bu sebeble de herkesin o gemi hakkında bilgisi olmuştu. Ateşin serinletilmesine gelince, bu uzun süre devam etmişti. Dolayısıyla bu, Hz. İbrahim (a.sVden sonra gelenler için, ancak ona inanmak suretiyle bilinir, kabul edim. Burada şöyle bir incelik vardır: Alfah Teâla, Hz. İbrahim (a.S)'e, 0 afcÇİ, bizzat kendisi hidayete erip, soyumun hidayete ermiş olmasından ötürü serinletmiştir. Allah Teâlâ mü'minlere de kendileri için, Hz. İbrahim (a.s)'de güzel örnek1er

BulunduÄŸunu söylemiÅŸtir.Binaenaleyh bu temektir ki, mü'minler için, Allah’ın kıyamet günü onlara serinleteceÄŸi müjdesi verilmektedir. Buna göre Cenâb-Ä