KASAS SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
(52.) ayetinden (55.) ayetine kadar olan kısım hariç, bütün sûre Mekkî'dir. Sadece (85.) ayetinin Medeni olduğu da söylenmiştir. Sûre, 87 veya 88 ayettir.
Musa (a.s.) Misyonu
Ta, Stn, Mîm. Bunlar, apaçık bildiren kitabın ayetleridir. Musa İle Firavun haberinden bir kısmını, iman edecek bir zümre için, hak olarak sana okuyacağız. Hakikat, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamaya kalktı, ora ahalisini fırkalar haline getirdi. Onlardan bir zümreyi zaafa uğratıyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü o fesatçılardandı. Biz ise diliyoruz ki o yerde zaafa uğratılanlara lütfedelim. Onları önderler îpalım. Onları, vârislerden kılalım. Onlara orada kudret verelim. Firavun'a, H&mân'a ve bunların ordularına da gocunmakta oldukları şeyi gösterelim" {Kasas, 1-6).
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'tn ifadesi, diğer sûrenin başındaki, hurûf-ı mükattaalar gibi olup, bu husustaki sözümüz daha önce geçmiştir. Bu ayetteki tllke ism-i İşareti, chj sûrenin ayetlerine işarettir. Buradaki "kitabb-ı mübin" sözüyle, ya Levh-i Mahfuz, yahut da Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed (s.a.s)'e İndireceğini kastettiği kitap kastedilmiştir. Böylece Cenâb-ı Hak, bu sûrenin ayetlerinin, o kitabın ayetleri olduğunu beyan etmiş oldu. Allah, bu kitabı, ya kendisinde helâl-haram beyan edildiği için; ya, fesahatiyle onun, kulların kelâmı değil, Allah'ın kelâmı olduğu; yahut Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetinin doğruluğu; yahut evvelkilerin ve sonrakilerin haberleri, veyahut da sapıkların şüphelerinden nasıl kurtulunacağı beyan edildiği için "mübîn" diye vasfetmiştir.[1]
Tabirinin İzahı
lsi "Sana okuyacağız..." ayetine gelince, bu, "Cebrail (a.s)'in lisanıyla okuyoruz..." demektir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) kendisine gelen vahiyleri ezberleyinceye kadar, Cebrail (a.s) ona okuyordu. Cenâb-ı Hakk'ın
"Musa ile Firavun haberinden bir kısmım ... hak olarak..." "... okuyacağız" fiilinin mef'ulü olup, "Biz, sana, o ikisinin, yani Musa (a.s) ile Firavunun haberlerini hak (gerçeğe uygun) olarak okuyacağız" demektir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Yağı bitiriyor... "(Mo-minûn, 20) ayeti gibi olup, orada olduğu gibi,burada da bft harf-i cerri aslî unsur olmayıp tezyîn için kullanılmıştır.
Ayet-i kerimedeki "iman edecek bir zümre için.' ifadesiyle ilgili
olarak şu iki açıklama yapılmıştır:
1) Allah Teâlâ bu tabirle iman etmeyenleri de kastetmiştir. Ancak ne var ki, kabul edip yararlananlar iman edenler olduğu için,hassaten mü'minlerden bahsetmiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Müttakiler için bir hidâyet rehberi"pakın. ifadesi gibidir. [2]
Firavun'un Azması
2) Şu mâna da muhtemeldir: Allah Teâlâ, Kur'ân'ı okumadaki salâhın, onların iman etmeleri olduğunu biliyordu. Böylece O'nun, o salâhı iman etmeyenler İçin dilemiş olması da, (teb1) kabilinden olur, yani bunun peşinden gelen talî bir şey olur. [3]
Firavun'un Zulmü
Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakikat, Firavun o yerde büyüklük taslamaya kalktı..." ifadesine gelince, bu ayetteki Firavun kelimesi, fa'nın dammesi ile Firavun ve Furavn şeklinde okunmuştur, ama kesreti (Firavun) okunması daha yerinde olup, bu tıpkı el-Kustâs ve el-Kıstâs kelimeleri gibidir. "At kelimesi, "tekebbür etti, zorba oldu, büyüklük tasladı ve azdı" anlamlarına gelip, bununla, o kralın kuvvet ve kudreti kastedilmiştir. "Yerde büyüklük taslamak" ise, "idare ettiği beldede böyle oldu, dünyanın her tarafında değil..." demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu saltanatın bir yönünü, "ora ahalîsini fırkalar haline getirdi..." beyanı ile açıkladı. Bu ya, " Firavun, idare ettiği memleketlerin halkını, istediği şeyde, kendisine yardım eden ve itaatta bulunan; içlerinden hiçbirisinin kendisine muhalefet edemeyeceği gruplar haline getirdi" demektir, yahut, "Kendisine hizmet hususunda, onları birbirleriyle yardımlaşır hale getirdi"; yahut da, "Onları, kendisine hizmet hususunda, daha fazla itaatkâr olsunlar diye, aralarında düşmanlığı kışkırttığı değişik değişik sınıflara, gruplara böldü" demektir. Veyahut da, bununla kastedilen, Cenab-ı Hakk'ın "Onlardan bir zümreyi zaafa uğratıyor, yani kendisine hizmet ettiriyor, bunîann oğullarım boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu..." buyruğu ile tefsir ettiği şeydir ki, işte ayetteki kelimesiyle kastedilen de budur. Onlardan zaafa uğratılan o zümre, İsrailoğullarıdır. [4]
Rüyanın Muteberlik Derecesi
Onların oğullarının kesilme sebebi hususunda da, şu izahlar yapılmıştır:
1) Bir kâhin, Firavuna, "tsrailoğulları arasında, falanca gecede doğacak bir çocuk sebebiyle, senin mülkün ve devletin yok olup gidecektir" demiş, o belirtilen gecede de oniki erkek çocuk doğmuş, Firavun ise onları öldürtmüştür. Müfessirlerin ekserisine göre, bu işkence, İsrailoğullan arasında uzun seneler devam etmiştir. Vehb şöyle demektedir: "Kıptîler, Hz. Musa (a.s)'yı bulabilmek için, İsrailoğullarından doksanbin kişiyi öldürdü." İşte bundan dolayı bazı kimseler şöyle demişlerdir: "Bu, - âdisede, Flravun'un ahmak olduğuna bir delil yatmaktadır. Çünkü, kâhin eğer doğru söylüyorsa, yapılacak olan öldürmeler, olacak olan şeyin önüne geçemeyecek. Eğer yalan söylüyorsa, bu öldürmenin ne manası kalır? Bu soru, ilm-i nücûmdan elde edilen, "İlmü'l-ahkâm"ın geçersizliği hususunda da bazen ileri sürülür. Bunun bir benzeri de, teklifin olmadığını söyleyenlerin şu şekildeki sözleridir: "Eğer, meselâ Zeyd; Allah'ın ilmine ve kazasına göre "saîd" kullardan ise, onun itaatta bulunmasına perek yok. Yok eğer, "şakî" (bedbaht) kimselerden ise, onun taatte bulunmasının faydası yoktur. Hem bu soru, şayet doğru olsaydı, o zaman rüya tabîri (yorum) ilmi ve faydaları geçersiz olurdu. Bir de, müneccimlerin cevabı şöyledir: "Yıldızlar, Sürülmemesi halinde, şöyle söyle olacak bir çocuğun doğumuna işaret etmiştir". 3öyte olması halinde, onu öldürmeye çaba sarfetmek, boş şeyle iştigal olmaz."
Bil ki bu son izah tutarsızdır; çünkü böylesi bir haberin o kâhine isnat edilmesi, 2 kâhinin, gayb'dan tafsilatlı bir biçimde haber verdiğini kabullenme olur. Binâenaleyh, şayet biz bunun olabileceğini söylesek, gaybdan haber verme işinin, peygamberlerin doğruluğuna delâlet etmeleri bâtıl olmuş olur ki, bu müslümanların icmâı ile bâtıl ve geçersiz bir husustur.
2) Süddî'ye göre Firavun, rüyasında, Beyt-i Makdis yönünden, bir ateşin geldiğini; Mısır diyarını da içine aldığını, derken İsrailoğullannı değil de, Kıptileri yakıp kül ettiğini jörmüş... Böylece de, rüyasını tabircilere sormuş, onlar da, İsrailoğullannın geldiği deden ve onlann içinden, Mısır'ın helakine sebep olacak olan bir adamın açacağını söylemişler... Bunun üzerine de, Firavun, İsrailoğullannın erkeklerinin îndürülmesini emretmiştir.
3) Hz. Musa (a.s)'dan önce gelen peygamberler, H*. Musa (a.s)'nın peygamber olacağı müjdesini vermişler. Firavun da bunu duymuş. İşte bundan dolayı Firavun, İsrailoğullarmın erkek çocuklarını kati ettirmiştir. Bu izah, kabule daha uygundur.
Keşşaf sahibi şöyle der: ifadesi, ya ifadesindeki zamirden haldir, ya kelimesinin sıfatıdır, veyahut da müste'nef bir kelâmdır. kelimesi de, kelimesinden bedeldir. [5]
Firavun'un İfsadı
Ayet-i kerimedeki "Çünkü o fesatçılardandı" cümlesi, bu öldürme işinin sadece bir fesat olup; Allah'ın kazasını defetme hususunda bir tesirinin bulunmadığını gösterir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz ise diliyoruz ki.." ifadesi, O'nun 'Takat, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamaya kalktı..." ifadesine atfedilmiş bir cümledir. Çünkü bu da, Hz. Musa (a.s) ile Flravun'un o önemli haberlerini tefsir etme ve anlatma hususunda, o ayetin bir benzeridir. Ancak ne var ki, mırfdu lafzı, muzari olması itibarı ile her ne kadar, gelecek İfade ediyorsa da, bununla mazinin hikayesi kastedilmiştir. Bunun, J*V.j kelimesinden hâl olması da mümkündür. Buna göre mana, "Biz, onlara lütfetmeyi dilediğimiz halde, Firavun onları istihdam etmek ve zaafa uğratmak istemiştir" şeklinde olur.
İmdi eğer, "Allah'ın onlara lütfetmeyi irade etmesiyle, Flravun'un onları köle olarak kullanması hâdisesi, nasıl bir arada düşünülebilir? Çünkü Altah bir şeyi irade ettiğinde, o hemen oluverir ve onun olması, başka bir vakte kalmaz..." denilirse, biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, onların Flravun'un elinden kuıiulmalarıyla ilgili lütfunun meydana gelme zamanı yakın olduğu için, bu lütfün meydana gelişini dilemek, sanki, onların zaafa uğratılmak istenilmesine mukarin (bitişik) kılınmıştır (İkisinin zamanı aynı kabul edilmiştir). [6]
İmam'ın Manası
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onları önderler yapalım..." beyanına gelince, bu, "Onları, gerek dinî, gerekse dünyevî hususlarda (kendi zamanlarının) Öncüleri kıldık" demektir. Mücahid bu ifadeye, "onları, hayra çağıranlar yaptık..." manasını verirken, Katflde, "onları idareciler kıldık" manasını vermiştir ki, bu ikinci manaya göre bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve sizi, krallar yaptık..." ifadesi gibi olmuş olur.
Cenâb-ı Hakk'ın "Onları, varisler kılalım..." ifadesine gelince. bu, "Flravun'un idaresine, yerine, sahip olduğu şeylere varisler kılalım..." demektir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Onlara orada kudret verelim..." buyruğuna gelince, bil ki: Arapça'da, birisi birisine, üzerinde oturacağı, ayak basacağı bir yer hazırlayıp onu oraya yerleştirdiğinde, denilir. Bunun bir benzeri de, ü J>Jî tabiridir. Onlara o yerde -ki bu, Mısır ve Şam beldeleridir, imkân ve kudret vermesi anlamı, onların emirlerini geçerli ve nüfuzlu kılmak, el ve ayaklarını çözüp hürriyete kavuşturmaktır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Firavun'a, Hâmân'a ve bunların ordularına da, gocunmakta oldukları şeyi gösterelim..." beyanına gelince, bu cümlenin başındaki kelimesi yuriye şeklinde de okunmuştur ki, buna göre mana, "Bunlara, İsraitoğullan arasında doğacak olan o çocuk vasıtasıyla mülklerinin ellerinden çıkmasına ve yok olup gitmesine dair o şeyi göstermek için..." şeklinde otur. [7]
Musa (a.s)'yı Irmakta Bulup Almaları
"Musa'nın anasına, "Onu emzir, onun hakkında endişe edersen, kendisini denize bırak, korkma, kederlenme. Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri yapacağız" diye vahyetük. Firavun'un ailesi de akıbette kendilerine düşman ve başlarına dert olsun diye onu bulup aldı. Doğrusu Firavun da, Hâmân da, bunların orduları da suçlulardı. Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz
aydınlığı... Onu öldürmeyin. Olur ki bize faydası dokunur, yahut onu bir evlat ediniriz." Halbuki onlar (işin) farkında değillerdi'.' (Kasas. 7-9). [8]
Musa (a.s)'nın Annesine Vahyedilmesi
Bil ki Allah Teâlâ, "Biz ise diliyoruz ki, o yerde zaafa uğratılanlara lütfedelim " Duyurunca bu konudaki nimetlerin ilkinî "Musa'nın anasına ... vahyettik" rfadesiyle zikretmiştir ki, burada bahsedilen, "vahy" ile ilgili açıklamayı biz, Tâhâ Suresi'ndeki, "Andolsun ki biz sana diğer bir zamanda, anana vahyolunacak şeyi iham ettiğimiz vakit de lütfetmiştik..." p-âha, 37-38) ayetlerinin tefsirinde yapmıştık.
Cenâb-ı Hakk'ın "onu emzir" ifadesi, Hz. Musa (a.s)'nın annesinin, Hz. Musa (a.s)'yı emzirdiğine delâlet eder gibidir. Fakat, Kur'an'ın metninde, emzirmenin sının, kesin bir şekilde yer almamaktadır. "Komşularının, onun farkına varmalarından, ağlarlarken onun sesini duymalarından endişelendiğinde ise, onu denize bırak..." Ibn Cüreyrc şöyle der: "Denize atma işi, doğumundan dört ay sonra olmuştur. Çünkü Hz. Musa (a.s) ağlayınca denize atılmıştır. Buradaki ysmm kelimesiyle Nil kastedilmektedir."
Cenâb-ı Hak, "korkma, kederlenme" buyurmuştur. el-Havfu, ilerde meydana gelmesi beklenilen nahoş bir şeyden dolayı meydana gelen keder. hüzün ise, geçmişte meydana gelmiş olan nahoş bir şeyden dolayı insanı saran bir kederdir. Buna göre sanki, "Onun helak olacağından korkma; senden ayrıldığı için de mahzun olma. Çünkü biz onu emzirenlerden olasın diye, biz yine sana göndereceğiz ve onu, Mısırlı ve Şamlılara gönderilmiş olan bir peygamber yapacağız..." Onun, denize (Nil'e) atılma hadisesi, Tâhâ Sûresi'nde geçmişti. [9]
Hz. Musa (a.s)'ın Doğumu
İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Hz. Musa (a.s)'nın annesinin doğumu yaklaşınca, Firavun'un hamile kadınları kontrol ile görevlendirdiği ebelerden bir ebe de, Musa (a.s)'nın annesi için görevlendirilmişti. Hz. Musa (a.s)'nın annesi, doğum sancılarının başladığını hissedince, o ebeye haber saldı ve ona, "Başıma gelecek şeyler geldi. Senin beni sevmen, işte bu gün fayda verecek..." dedi, bunun üzerine ebe oturdu. Musa (a.s) dünyaya gelince, o kadın bir de ne görsün! Musa (a.s)'nm iki gözü arasında bir nur. İşte bunun üzerine, kadının bütün mafsalları titremeye başladı ve Hz. Musa (a.s)'nın sevgisi kalbine girdi... Bunun üzerine ebe, "Ey kadın, aslında ben sana çocuğunu öldürmek için geldim. Ancak ne var ki, senin şu oğluna karşı, içimde alabildiğine bir sevgi duydum... Haydi artık oğlunu muhafaza et. Çünkü onu, düşmanlarımız görebilir..." dedi. Ebe, Hz. Musa (a.s)'nın annesinin yanından ayrılınca, onu, casuslar gördü. Derken, Hz. Musa (a.s)'nın annesinin yanına girmek için, o kapının yanına geldiler. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s)'nın kız kardeşi. "Anneciğim, bekçiler..." diye bağırdı. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s)'nm annesi, onu bir beze sararak, kızgın tandıra attı. O sırada, aklı başından gitmiş ve ne yapacağım akledememişti.
Derken, bekçiler içeri girerler; birde ne görsünler, kızgın bir tandır! Musa (a.s)'nın annesinin ise, rengi değişmemiş ve kendisinde süt meydana gelmemiş olarak gördüler. Bunun üzerine, "Ebe, yanına niye geldi?" deyince, Musa (a.s)'nın annesi, "O, benim dostumdur; ziyaret için gelmişti..." cevabını verdi. Bunun üzerine onlar, onun yanından çıkınca, aklı başına geldi ve Musa (a.s)'nm kız kardeşine, "Çocuk nerede?" dedi. O da "bilmiyorum" cevabını verdi. Tam o sırada, tandırda bir ağlama sesi duydu. Hemen o tarafa doğru koştu. Bir de ne görsün; Allah o ateşi, Hz. Musa (a.s) için bir serinlik ve esenlik kılmış! Hemen çocuğunu aldı ve bağrına bastı... Daha sonra, Hz. Musa (a.s)'nın annesi, Firavunun, doğan erkek çocukların peşine düşme hususundaki ciddiyetini görünce, oğlundan endişe duymaya başladı.
Derken, Allah Teâlâ, onun kalbine, bir sandık yaptırıp,sonra da o sandığı NH'e bırakması düşüncesini ilham etti... Bunun üzerine, "Mısırlı bir marangozun yanına gitti. Derken, ondan bir sandık satın aldı. Bunun üzerine marangoz ona, "Bunu ne yapacaksın?" deyince de, kadın, "Bir oğlum var, Firavunun tuzağından endişeleniyorum... Onu bu sandıkta saklayacağım..." dedi. Annesi, bu haberin yayılacağını düşünemedi. Hz. Musa (a.s)'nın annesi, marangozun yanından ayrılır ayrılmaz, marangoz, bu haberi cellatlara bildirmek için oradan hemen ayrıldı. Onların yanına gelince, Allah, marangozun dilini konuşmaz hale getirdi ve o, eliyle işaret etmeye başladı... Derken, bunun üzerine onlar onu tartakladılar, dövüp kovdular. Marangoz çalışma yerine dönünce, Allah, konuşma yeteneğini kendisine yeniden verdi. Bunun üzerine o, bu hadiseyi onlara haber vermek için yine oraya gitti; onlar da onu, yine dövüp tartakladılar. Yine yerine dönünce, Allah konuşma yeteneğini ona yeniden verdi. Bunun üzerine o, bu hâdiseyi bildirmek için yeniden oraya gitti. Onlar onu, aynı şekilde dövdüler ve tartakladılar. Bu sefer, Allah Teâlâ onun gözünü ve konuşma yeteneğini alıverdi. Böylece o, Allah Teâlâ'ya, ona, gözünü ve dilini iade etmesi halinde, onlara bu haberi iletmek üzere gitmeyeceğine dair yalvarmaya başladı. Cenâb-ı Hak da onun, bu niyazında samimi olduğunu görünce ona görme ve konuşma yeteneğini yeniden verdi... Derken, Hz. Musa (a.s)'nın annesi gelip, onu o sandığa koyarak NH'e attı...
Firavunun bir kızı vardı. Ondan başka da çocuğu yoktu. O çocuğun, günlük olarak, babasına arzettiği üç derdi vardı. Şöyle ki: O kızda, ileri derecede bir alaca hastalığı vardı. Firavun da, bu hastalık hususunda, o günün tabib ve sihirbazlarıyla fikir alışverişinde bulunuyordu. Bunun üzerine onlar, "Ey hükümdar! Bu kız, bu hastalıktan ancak deniz tarafından insana benzer bir şeyin bulunması; onun tükrüğünden alınarak, bu alacalı yerlere sürülmesi ile kurtulacak. Bu iş de, falanca ayda, falanca günde, güneş doğarken gerçekleşecek. O gün olunca, Firavun, Nil'in kenarındaki meclis binasına geldi. Beraberinde, Asiye Blntl Müzahlm de bulunuyordu. Derken, Firavun'un kızı, cariyeleri arasında çıkageldi ve nehrin kenarına oturdu. Tam o sırada Nll, dalgalarının çarptığı bir sandığı getirdi ve o sandık bir ağaç dalına takıldı. Bunun üzerine Firavun, "onu bana getirin bakalım" dedi. Herbir taraftan, kayıklara binerek onu almaya yöneldiler ve onu getirip Firavunun önüne koydular... Sandığın kapısını açmaya çabaladılar, ama bir türlü açamadılar. Kırmak istediler, ama kıramadılar. Derken, Asiye sandığa baktı ve sandığın ortasında, ondan başka kimsenin göremeyeceği bir nur gördü. Bu sefer Asiye işe müdahale etti... Ve sandığı açtı. Bir de ne görsün, o beşikte küçük bir çocuk! Gözleri arasında da bir nur...
Böylece Allah, o çocuğun sevgisini, oradakilerin kalbine atıverdi... Firavunun kızı hemen onun tükrüğünden almaya yöneldi ve aldı, alacalı yerlerine sürdü ve hemen iyileşti. Derken o çocuğu bağrına bastı... Bunun üzerine, Firavun kavminin azgınları, "Biz, bunun, kendisinden sakındığımız; senden korkulduğu için de denize atıldığını zannettiğiniz o şey olduğunu sanıyoruz..." dediler. Bunun üzerine Firavun, onu öldürmeye niyetlendi, ama Firavunun karısı, "onu bana bağışla" dedi ve onu alarak evlat edindi; bunun üzerine de Firavun onu öldürmekten vazgeçti. [10]
'deki Lam'm Nev'i
Cenâb-ı Hakk'ın Bunun üzerine Firavun'un adamları onu yetik olarak aldılar" ifadesine gelince, (iltikâtun) kelimesi, bir şeyin peşine düşmeksizin bulunması, tesadüfen bulunması demektir. Bu ifadedeki J' (Alu) kelimesiyle de Firavun'un cariyeleri kastedilmiştir Ayetteki kelimesiyle de, Firavun'un cariyeleri kastedilmiştir. Ayetteki, "İleride kendilerine düşman ve başlarına dert olsun diye..." ifadesine gelince, meşhur olanı, bu lam ile, âkibet ve netice manası kastedilmiş olmasıdır. Bu görüşte olanlar, sözlerine devamla şöyle derler: "Aksi halde, ayetlerdeki, "Benim için de, senin için de birgöz aydınlığı..."ifadesiyle, "Sana karşı kendimden bir sevgi bırakmıştım..." ifadesi çelişir. Bu lâm'ın bir benzeri de, Cendb-ı Hakk'ın Andolsun ki cehennem için yaratmışızdır" (, 179) ifadesiyle, şairin, "Ölmek için, doğurunuz; yıkılmaz için yapınız" şeklindeki ifadesidir.
Bil ki, bu husustaki gerçek izah, Keşşaf sahibinin yaptığı şu izahtır: "Buradaki lâm, mecazî anlamda olmak üzere, lâm-ı ta'lîl'dir. Bu böyledir, zira o şeyin maksat ve gayesi, o şeyin neticesinin ona varıp dayanmasıdır. Böylece Araplar bu lâm'ı, teş bîh üslubuyla, o şeyin ilerde varıp dayanacağı o şey, o netice anlamında kullanmışlardır. Bu tıpkı, arslan kelimesinin, cesur bir kimseye; ahmak kelimesinin de eşeğe verilmesi gibidir." Hamza ve Kİsât, hâ'nın dammesi ve zâ'ntn sükûnuyla, hüznen şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları ise, her ikisinin de fothasıvla hazenen şeklinde okumuşlardır ki, bu İki okuyuş da, tıpkı su km ve ««kam (hastalık) kelimeleri gibi iki kullanıştır. [11]
Kelimesinin Manası
Ayetteki, "Çünkü Firavun da, Hâmân da, bunların orduları da suçlu idiler..." ifadesine gelince bununla ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a) Hasan el-Baarî şöyle der: "Buradaki sözü, (Hatte-hata, günah, suç) manasında olmayıp, tam aksine mana, "Onlar, onların mülkünü giderecek olanın o olduğunun farkında değillerdir..." şeklindedir. Müfessirierin ekserisine göre bunun anlamı, "Onlar, üzerinde bulundukları küfür ve zulümleri konusunda, suçlu İdiler. Derken, Allah Teâlâ, onları kendi düşmanlarını ve kendilerinin helakine sebep olacak olan kimseyi, kendi ellerinde büyütmek suretiyle, cezalandırdı..." şeklindedir. Bu ifade, benzeri olarak, "doğruyu yanlışa kattılar" anlamında, "Hâtîne" şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ, hem kendisi hem de Firavun için göz aydınlığı olsun diye, Firavun'un hanımı Aslye'nin onu bulduğunu beyân etmiştir.
İbn İshflk ise şöyle der: "Allah Teâfa Hz. Musa (a.s)'nın sevgisini; Firavunun hanımının kalbine attı. Çünkü, Hz. Musa (a.s)'mn yüzünde, gören herkesin sevebileceği bir tatlılık vardı. Bir de, Firavun'un hanımı o sandığı açarken, o nuru görmüştü. Ayrıca, Firavun'un hanımı, o sandığı açarken, Hz. Musa (a.s)'yı parmağını emerken bulmuştu. Bir başka husus da, Firavun'un kızının, Hz. Musa (a.s)'mn tükrüğünü, alacalı yerlerine sürdüğünde iyileşmiş olmasıdır. Firavun'un hanımının çocuğu olmadığı için, onu sevmiş olduğu da söylenmiştir..." İbn Abbas şöyle der: "Firavun'un hanımı, "Benim için dedenin için de bir göz aydınlığı..." deyince Firavun, "Bu, senin için böyle; bana gelince, benim buna ihtiyacım yok" dedi. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kendisine yemin olunan Allah'a yemin ederim ki, şayet Firavun da, hanımı gibi, onun kendisi için bir göz aydınlığı olacağını ifade etseydi (Allah) hanımını hidayete erdirdiği gibi onu da hidayete erdirirdi..."
Keşşaf sahibi şöyle der: ifadesi, mahzûf bir mübtedânın haberi olup, bunun mübtedâ olması; "onu öldürmeyin..." ifadesinin de haber olması kuvvetli bir tahlil değildir. Şayet mansûb kılınacak olsa, daha kuvvetli olur. İbn Mes'ûd'un kıraati, bunun haber oluşunun delilidir. Çünkü o, "i şeklinde okumuştur.
Bunun mübtedâ olması da, ifadesinin başa alınmasından dolayıdır. Daha sonra Firavunun hanımına,"Olur ki bize faydası dokunur, böylece de, onun vesilesiyle bir hayır bulmuş olur. Yahut onu evlat ediniriz. Çünkü o, evlat edinilebilir" demiştir.
Hak Teâlâ'nın "Halbuki onlar İşin farkında değillerdi" ifadesine gelince, müfessirlerin ekserisi, bunun, yeni başlayan bir cümle ofiju$u kanaatindedirler ve "onlar, kendi helaklerinin, Hz. Musa (a.s) sebebiyle ve onun elinde olacağının farkında değillerdir" demektir. Bu, Mücahid, Katâde, Dahhâk ve Mukatil'in görüşüdür. İbn Abbas, "Cenâb-ı Hak bu cümle ile, onların, Hz. Musa (a.s)'nın işinin nereye varacağının şuurunda olmadıklarını kastetmiştir" demektedir. Diğer alimler ise, bunun, o kadının sözünün devamı olan bir cümle olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, "İsrâıloğuiları ve Mısır halkı, bizim onu bulacağımızın farkında değillerdi" şeklinde olur. Bu, Kelbî'nin görüşüdür. [12]
Evlâdından Ayrı Kalan Anne
"Musa'nın annesi, yüreği (evladından başka bir şeyden) bomboş olarak, sabahladı. Eğer (Allah'ın vaadine) inananlardan olması için, kalbini pekiştirmeseydik, az kalsın onu açığa vuracaktı. Musa'nın ktekardeşine dedi
ki "Onun izini takibet." O da, berikiler farkına varmaksızın, onu uzaktan gözetledi" (Kasas, 10-11), [13]
"Kalbin Boş" Olması Deyimi
Alimler, ayetteki, ifadesi hakkında şu izahları yapmışlardır:
1) Hasan el-Basrî buna, "Hz. Musa (a.s)'yı düşünme dışında her türlü düşünceden uzak ve boş" manasını verirken;
2) Ebu Müslim, "Kalbin fariğ (boş) olması, korku ve heyecanla dolu olup (başka şeye yer olmaması)" demektir. Bu tıpkı,"Kalblerinin içi ise bomboş..." (İbrahim, 43) ayeti gibidir" elemiştir.
3) Keşşaf sahibi de buna, "Akıldan boş" manası vermiştir. Buna göre mana, "Musa (a.s)'nın annesi, Hz. Musa (a.s)'nm, Firavunun eline düştüğünü duyunca, aşırı sabırsızlık ve korkudan ötürü aklı uçtu" şeklinde olur.
4) Hasan el-Basrî ve Muhammed b. İshak, bu tabire, "Onun kalbi, kendisine, "Kendisini denize bırak, korkma, kederlenme. Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz" (Kasas, i) şeklinde vahyimizi unutmuş olduğu halde..." manasını vermiştir.
Derken, Hz. Musa (a.s)'nın annesine şeytan gelerek ona, "Sen, Flravun'un, çocuğunu öldürüp, böylece de bir ücret almaktan hoşlanmadın ama, kendin onu yok etmiş oldun" dedi. Hz. Musa (a.s)'nın annesine, çocuğunun Flravun'un eline düştüğü haberi gelince, bu büyük musibet ona, Allah'ın kendine verdiği o sözü unutturdu.
5) Ebu Ubeyde şöyle der: "Onun kalbi, hüzünden boş ve uzak olarak sabahladı. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın, Hz. Musa (a.s)'nın faydasına olan şeyleri garanti ettiğine güvendiği için, onun öldürülemeyeceğini biliyordu."
İbn Kutebye de şöyle der: "Bu, şaşılacak şeydir. Allah Teâlâ, "Kalbini pekiştirmeseydik" demiş olduğu halde, onun kalbi nasıl hüzünden boş olabilir. Rabt (pekiştirme) ancak hüzünlü ve sabırsız kalbe yapılır." Buna şöyle cevap verilebilir: Hz. Musa (a.s)'nın annesi, Allah'ın vaadine alabildiğine güvendiği için onun ismini açıklamaktan korkmamış ve Hz. Musa (a.s)'nın annesi, onun ismini açıklasa bile, Allah'ın vaadinden ötürü, salim kalacağına, kötülüklerden uzak olacağına kesin olarak inanmıştı. Fakat Musa (a.s)'nın kimliğini açıklamasının zahiren zarara sebebiyet vereceği için, Allah onun kalbine bir kuvvet ve sabır verdi.
Ayetteki ifadesi, "Eğer biz onun kalbini vahyile pekiştirip, teskîn edip, böylece de o kendisini bu konuda emin hissedip, kalbinden o hüzün ve keder gitmemiş olsaydı, neredeyse onun kimliğini açığa vuracaktı" manasına gelebilir. Bu izaha göre, "onun kalbi, Hz. Musa (a.s) için üzülmekten kesinlikle uzak oldu" şeklinde te'vil edilebilir.
Burada bir üçüncü izah olarak da şu yapılabilir: Hz. Musa (a.s)'nın annesi, Firavun'un hanımının, Hz. Musa (a.s)'ya şefkat duyup evlat edindiğini duymuştu..
Eğer biz, o mel'un Firavun'un hanımının Hz. Musa (a.s)'yı evlat edinmesi ve ona şefkatli davranmasına değil, Allah'ın vaadine güvenenlerden olsun diye, onun kalbindeki aşırı sevinç ve memnuniyeti yatıştırmamış olsaydık, duyduğu o şeyin sevincinden ötürü kendisine hakim olamayarak, onun kendi çocuğu olduğunu açıklayabilirdi."
Ayetteki fâriğa kelimesi, "boş ve uzak" manasında olarak, flrğft şeklinde de okunmuştur. Bu, Arapların "Kabın ve avlunun boş olmasından Allah'a sığınırım" şeklindeki sözlerinde olduğu gibidir. Yine Araplar, "Aralarındaki kan davası boştur" manasında, yani "Aralarında akan kanlar boşa akmıştır" derler. Buna göre ayet, "Onun kalbi, kalbe gelen şeylerin şiddetinden ötürü, bozuldu, heder oldu" demektir. [14]
Neredeyse Açıklayacaktı
Ayetteki, ifadesine gelince, bil ki ayetteki "fariğ" kelimesini, kalbin kederden ve üzüntüden boş manasına tefsir edenlere göre, bu ifadenin ne manaya geleceğini biraz önce zikrettik. Fakat bu kelimeyi, kalbi korkunun sarması manasına tefsir edenlere göre ise, bu ifade hakkında şu izahlar yapılmıştır: İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Hz. Musa (a.s)'nın annesi neredeyse, "Sizin bulduğunuz o çocuk benim oğlumdur" diye haber verecekti." İkrime'nin rivayetine göre yine İbn Abbas buna, "O, bu sebeple uğradığı vecdin (kendinden geçmenin) şiddetinden ötürü, NH'in dalgalarının Hz. Musa (a.s)'yı kaldırıp indirdiğini gördüğünde, neredeyse "vah evladım!" diyecekti" manasını vermiştir. Kelbî şöyle der: "Hz. Musa (a.s)'nın annesi bunu, insanların "Musa, Firavun'un oğludur" dediklerini duydukça yapacaktı." Süddî buna, "Firavun'un, Hz. Musa (a.s)'yı Nll'den alınca, neredeyse Hz. Musa (a.s)'nın annesi, "o benim oğlum" diyecekti. Fakat Allah böyle söylemekten onu korudu" manası vermiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Kalbini, pekiştirmeseydik" buyurmuştur. Rabt koparılmış, çözülmüş birşeyin oradan ayrılmaması için, bağlanması, çivilenmesi demektir. "İnananlardan olması için" ifadesi, "Allah'ın vaadine güvenen, tasdik edenlerden olması için" demek olup, bu vaad, Hak Teâlâ'nın, "Biz onu yine sana geri döndüreceğiz" şeklindeki sözüdür.
Ayetteki "O (Musa'nın) kızkardeşine dedi ki: "Onun izini takib et" ifadesi, "Onun peşinden izle, nereye takılıp kalacağına ve o (sandığın) kimin eline geçeceğine bak" demektir. Bu, Musa (a.s)'nın ana-baba bir kızkardeşi olup, adı Meryem'di. "O, (Musa'nın içinde bulunduğu) sandığı gözetledi." İbn Abbas, bu kelimenin, (onu gördü) manasında olduğunu söylerken, Müberred, veaynı manayadır" demiştir. ifadesi, "uzaktan" demek olup, şeklinde de okunmuştur. Her ikisi aynı manaya olup, "O, uzaktan, farkettirmeden gözetledi ve izledi" demektir. "OFiravun'un adamları ise, o kızın durumunun ve maksadının farkında değillerdi" manasınadır. [15]
Annesine Kavuşması
"Biz daha evvel ona, süt anaların (sütünü emmeyi) haram etmiştik. Bunun üzerine, (kızkardeşi) onlara, "sizin için onun bakımını üstlenecek ve bunun için hayn isteyen kimseler olacak bir aileye sizi götüreyim mi?" dedi. İşte böylece onu annesine geri döndürdük. Tâ ki gözü aydın olsun, endişelenmesin ve Allah'ın vaadinin şüphesiz bir hak olduğunu bilsin diye. Fakat onların çoğu bunu bilmezler',' (Kasat, 12-13).
Bil ki Hak Teâlâ'nın, "Biz daha evvel ona, süt anaları haram etmiştik" ifadesi, o süt anaların bundan önce de haram kılınmış olduğu manasına gelir. Hz. Musa (a.s)'ya haram kılma, onun ayırdetme çağında olmaması sebebiyle mükelleftik ve nehiy suretinde olamayacağına göre, mutlaka başkasına ait bir fiil ile olması gerekir. Bu şeyin şöyle birşey olması muhtemeldir: Meselâ Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'nın süte ihtiyacı olmasına rağmen, Musa (a.s)'da diğer kadınların sütünden hoşlanmama oraktehni yaratmıştır. İşte bundan ötürü o, anasından başkasını emmemiştir. Yahut AJah, o kadınların sütünde, Hz. Musa (a.s)'nın tabiatının hoşlanmayacağı birşey yaratmıştır. Yahut Hz. Musa (a.s)'nın annesinin sütüne fevkalâde bir lezzet vermiştir. Hz. Musa (a.s) ona alıştığı için, artık başka kadınların sütünden hoşlanmamıştı. Dshhak'dan, Hz. Musa (a.s)'nın annesinin onu üç ay emzirdiği, böylece de onun, annesinin kokusunu tanıdığı rivayet edilmiştir. "Merâdî", kelimesinin çoğulu olup, bu, "emziren kadın" demektir. Yahut bu kelime, kelimesinin çoğulu olup. "süt emme yeri" (yani meme) yahut masdar-mimi, yani süt emme manasınadır. ifadesi, "onu annesine geri döndürmezden, kızkardeşi gelmezden ve bizim ıjküm ve kazamıza göre, doğum meydana gelmezden önce..." demektir.
İşte tam o sırada, Hz. Musa (a.s)'mn kızkardeşi . "Onu emzirmesi ve faydasına olan şeyleri üstüne alacak, onun iyiliğini isteyecek, onu terbiye etmek, büyütmek ve yemesi hususunda faydalı şeyleri ondan esirgemeyecek, onun hakkında size hıyanet etmeyecek bir ev ahalisine sizi götüreyim mi?" demiştir. "Nasihat", işi, fesat şaibesinden kurtarmak demektir.
Süddî şöyle der: Hz. Musa (a.s)'nın kız kardeşi "Onlar onun için nasihat edicidirler" deyince, bunun zahiri, bahsedilen o ev halkının onu tanıdığına delâlet eder. İşte bu sebeple, Firavun'un veziri Hâmân, Hz. Musa (a.s)'nın kız kardeşine, "Bu çocuğu tanıdın. Öyle ise ailesini bize göster" deyince, o, "Ben onu Tanımıyorum. Fakat onların, kralın kalbindeki sıkıntı son bulsun diye kral hakkında nayırhah olduklarını kastediyorum" demiştir. Bu konuda rivayet edilenlerin tamamı, 3u sevginin sadece, Firavun'un karısı Aslye'ye has olduğunu söyleyenlerin görüşüne değil de, Firavun'un da Aslye'nin yanında, Musa (a.s)'yı alabildiğine sevdiğine delalet eter.
Daha sonra Cenâb-ı Hak yani, "Biz onu annesine, işte böyle bir lütfumuzla, gözü aydın olsun, mahzun obnasın ve Allah'ın onu kendisine döndüreceği vaadiyle ilgili şeylerdeki bu vaadinin hak bir vaad olduğunu bilsin diye geri döndürdük, getirdik" buyurmuştur. Andolsun ıo annesi de bunu biliyordu. Fakat haber, hiçbir zaman görme gibi değildir. Dolayısıyla, Hz. Musa (a.s)'mn annesi, vaadedilen şeyin bizzat gerçekleşmesi ile, onu bizzat görmekle, kalbi sükûnete ermiştir.
Ayetteki, "Fakat onların çoğu bunu bilmezler" ifadesi ile olarak şu dört İzah yapılmıştır:
1) "Fakat insanların çoğu bu vaadi ve bundan sonra olacakları, Allah'ın ayetlerine takmaktan, onlar üzerinde düşünmekten yüz çevirdikleri için bilmezler."
2) Dahhflk ve Mukfttll, "Mısırlılar, Allah'ın, onu annesine geri vereceği - .susundaki ilâh? vaadini bilemezler" demişlerdir.
3) Bu, Hz. Musa (a.s)'nın annesinin, Musa (a.s)'nın haberini duyup, sabırsızlanıp, kalbinin bomboş, daha birşey düşünemez hale geldiği, o ileri durumuna bir ta'riz (işaret) gibidir.
4) Bunun manası, "Biz, Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilesin diye onu sana geri döndürdük. Bu geri döndürmenin asıl gayesi, dinî olan o gayedir. Fakat insanların çoğu, asıl maksadın bu olduğunu, bunun dışındaki hüznün gitmesi gibi şeylerin buna bağlı ikinci derecede şeyler olduğunu bilemezler" şeklinde olabilir. Dan hâk şöyle der: "Hz. Musa (a.s), annesinin memesini kabul edince, Hamftn, "Sen şüphe yok ki, onun annesisin" dedi. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s)'nın annesi "hayır" deyince, Hâmân, "Öyle ise niçin kadınlar arasından sadece senin memeni tuttu?" dedi. Hz. Musa (a.s)'nın annesi de, "Ey kral, ben kokusu güzet, sütü tatlı bir kadınım. Benim kokumu alan her çocuk mememi tutar" dedi. Oradakiler, "Doğru söylüyorsun" dediler ve Flravun'un ailesinden herkes ona hediyeler verdiler, altın ve mücevheratlar bağışladılar." [16]
Gençliğe Ermesi
"Musa gençliğine erip geliştiği zaman, biz ona hikmet ve ilim verdik, iyi hareket edenleri biz böyle mükâfaatlandmnz. (Musa), ahâlisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda şehre girdi. (Orada) birbiriyle kavga etmekte olan ikiadam gördü. Birisi kendi taraftarlarından, öbürü de düşmanlanndandı. Derken taraftarlarından olan adam, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Musa onu bir yumruk vurup öldürdü. (Musa): "Bu, şeytanın işlerindendir, o, gerçekten şaşırtıcı, apaçık bir düşmandır. Ya Rabbi, ben (böyle yapmakla) cidden kendime zulmettim. Bana mağfiret et" dedi. Allah da ona mağfiret etti. Çünkü O, gafur ve rahimdir, "Rabbim bana in'âm ettiğin şeylerden ötürü (bana olan ihsanın hakkı için) artık suçlulara asla destek olmayacağım" dedi" (Kasas, 14-17). [17]
Bedeni Gelişme Merhaleleri
Bil ki ayetteki, ifadesi ile ilgili olarak şu iki görüş ileri sürülmüştür:
a) Her iki ifade de aynı manaya olup, kuvvetin kemale ermesi, karakter ve sutyenin dengeye ulaşması demektir.
b) En doğru otan görüşe göre bu ikisi, birbirinden farklı manadadırlar. Bu görüşü savunanlar, şu değişik izahları yapmışlardır:
1) En doğrusuna göre, bedenî ve cismanî kuvvetlerin kemale ermesi; "istiva", ia akfî kuvvetin mükemmelleşmesi demektir.
2) kuvvetin tamamlanması; istiva ise, bünyenin ve hilkatin tamamlanmasıdır.
3) buluğ çağı demektir. İstiva da, hilkatin tamamlanmasıdır.
4) İbn Abbas, "Esüdd, onsekiz-otuz yaş arasında olmadır. Otuzdan kırka kadar uen çağda insanlar, ne artarlar, ne eksilirler. Kırktan itibaren ise noksanlaşma başlar"
tfvntştir. İbn Abbas'ın söylediği doğrudur. Çünkü insan, ömrünün başında büyüme «e gelişme çağındadır. Sonra bu iş, bir müddet duraklar. Sonra da gerileme başlar. Büyüme yaşının sonu yirmidir. Yirmiden otuza kadar çağda, gelişme gerçekten az m* Ama kuvvet alabildiğine gelişir. Otuzdan kırka kadar artık bu iş duraklar, ne arar, ne eksilir. Kırktan altmışa kadar, çok belirsiz ve yavaş bir eksilme ve gerileme tavlar. Altmıştan ömrün sonuna kadar ise, belirgin bir gerileme başlar. Rivayet sunduğuna göre, peygamberler kırk yaşlarının başında peygamber olarak giderilmişlerdir. Bunun hikmeti açıktır. Çünkü insanın kırk yaşına kadar şehevî ve ptzabı kuvvetleri gelişir ve tamamlanır, duyuları kemale erer. Böylece insan bu etlere iyice çekilmiş olur. Fakat kırka dayandığında, bundan sonra bedenî İsmetler noksan taşmaya, aklî kuvvet artmaya başlar. İşte bu noktada insan en emmel ve olgun haline gelir. İşte bu incelikten ötürü Allah Teâfâ vahy için bu seçmiştir. [18]
İkinci Mesele
Alimler, kelimesinin müfredi hakkında ihtilaf etmişlerdir: Ferrâ, "Bunun müfredinin kıyasa göre, İi
şeklinde olması gerekir ama, bunun müfredi hiç duyulma derken, Ebu'l-Heysem, "Nasıl, fö kelimesinin müfredi, "ni'met" şeklinde w aynı şekilde kelimesinin müfredi de, "şiddef'tir. Şiddet de, kuvvet w celâdet demektir" demiştir. [19]
Hükm ve İlm'in İzahı
Ayetteki, "Biz ona hikmet ve ilim verdik" ifadesi ile ilgili olarak şu iki izah verilmiştir:
1) Bu, nübüvvet ve nübüvvetle ilgili bilgiler, huylar demektir. Buna göre, ayette nübüvvetin, Hz. Musa (a.s)'nın o Kıptîyi (Mısırlıyı) öldürmezden önce mi sonra mı olduğuna bir delil yoktur. Çünkü i*xiJ< j^ij "ve şehre girdi" ifadesindeki vâv (ve) edatı, tertip (sıra) ifade etmez.
2) Bu, "Biz ona hikmet ve ilmi verdik" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Evlerinizde Allah'ın ayet ve hikmetlerinden okunanları hatırlayın" (Ahzâb. 34) buyurmuştur.
Bu görüş şu sebeplerden ötürü daha uygundur:
a) Nübüvvet, insanlara verilecek derecelerin en üstünüdür. Binâenaleyh nübüvvetten önce, hem ilim bakımından, hem de büyüklerin ve hükemânın yolu olan sîret (gidişat) bakımından mükemmel bir halin bulunması gerekir.
b) Ayetteki, "iyi hareket edenleri biz böyle mükâfaatlandırırız" ifadesi, Hak Teâlâ'nın Hz. Musa (a.s)'nın muhsin (iyi) oluşuna bir mükâfaat olsun diye, ona bu hikmet ve ilmi vermiş olduğuna delalet eder. Halbuki nübüvvet, bir işin mükafaat olarak verilmez.
c) Eğer ayetteki hüküm ve ilim ile nübüvvet kastedilmiş olsaydı, o zaman "Muhsinleri biz böyle mükâfaatlandırırız" ifadesinden ötürü, İyilikte bulunan (muhsin olan) herkes için nübüvvetin olması gerekirdi. Çünkü ayetteki bu ifade, daha önce geçen hikmet ve İlim verilişi İle ilgilidir. [20]
Kıptî'nin ölümüyle İlgili Bazı Meseleler
Hak Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'ya o Kıptîyi öldürmezden önce, in'amda bulunduğunu bildirmiştir. Bu hususta birkaç mesele var: [21]
Birinci Mesele
Alimler, ayette bahsedilen o şehrin neresi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Alimlerin çoğu bunun, Firavunun yaşadığı şehir olduğu kanaatindedirler. Bu da '* iki fersah uzaklıkta bir yerleşim yeridir. Dahhâk, bu şehrin "Ayn-i Şems" unu söyler. [22]
Gaflet Esnasında Şehre Girişi
Alimler, ayetteki "Ahalisinin gaflet üzere bulunduğu bir zamanda..." ifadesinin manası hususunda şu değişik görüşleri belirtmişlerdir:
Birinci Görüş: "Hz. Musa (a.s), gençliğine erip olgunluk çağına eriştiğinde, Allah ona, hem kendi dini, hem atalarının dini ile ilgili bilgileri ve hikmeti verince, Hz. Musa (a.s), Firavunun ve kavminin bâtıl üzere olduklarını anladı, hakkı söylemeye başladı ve onların dinlerini tenkit etti. Bu öylesine yaygınlaştı ki iş, Firavun ve adamlarının, Hz. Musa (a.s)'yı tehdit etmeleri ve böylece onun onlardan çekinmesi noktasına varıp dayandı. Hz. Musa (a.s)'nın, İsrailoğullarından, kendine tâbi olan ve sözünü dinleyen taraftarları vardı. Bundan dolayı Hz. Musa (a.s), Firavunun şehrine korkarak gireceği bir hale geldi. İşte bu şekilde o şehre bir gün, insanların gaflette (uykuda) olduğu bir zamanda girdi." Bu görüşte olanların çoğu, Hz. Musa (a.s)'nın o şehre, ahalinin kaylûle (öğle) uykusuna yattıkları bir zamanda girdiği görüşündedirler. İbn Abbas - a)'dan ayetteki bu ifade ile, akşam ile yatsı arasının kastedildiği rivayeti gelmiştir. Fakat önceki izah daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ bu "gaflet"), o şehrin ahalisine nisbet etmiştir. Binâenaleyh kişi, korktuğu için, görünmeden bir yere girecek olursa, : j durumda gaflet (farkında olmayış) işi, oranın ahalisine nisbet edilmez.
İkinci Görüş: Süddt söyle der: "Musa (a.s) büyüdüğünde, Firavunun bineklerine
biner ve onun elbiselerini giyerdi. Bundan dolayı da, "Firavunun oğlu" diye çağrılırdı. Bir gün "Flravun'unki gibi bir bineğe bindi ve halkın kaylûle (Öğle) uykusuna yatmış oklukları bir yere rastladı. Ortalık ıssız iken, gündüzün tam ortasında o yere girdi. şte ayetteki ifade ile bu kastedilmiştir." .
Üçüncü Görüş: İbn Zeyd şöyle der: "Ayetteki bu ifade ile, "o saatte bir gafletin bulunduğu" mânâsı kastedilmemiş, aksine oranın halkınca, Hz. Musa (a.s)'dan ve o nübüvvet işinden habersiz oluşları kastedilmiştir. Çünkü Musa (a.s), küçükken, Firavunun başına sopayla vurmuş ve sakalını yolmuştu. Bunun üzerine Firavun onu : sürmek istemiş, ama sonra bir ateş koru getirilip Musa (a.s)'nın eline verildiğinde, d onu avuçlayıp, ağzına atmış. İşte dilindeki tutukluk bunun eseri olarak kalmış. Bunun üzerine Firavun, "Onu öldürmeyeceğim. Ama onu bu şehirden çıkarın" demiş. Böylece Hz. Musa oradan çıkarılmış ve büyüyüp olgunlaşıncaya kadar, bir daha o şehre girmemiş. Oradakiler de, Hz. Musa (a.s)'yı anmaz olmuşlar ve onu tamamen unutmuşlardı. İşte ayetteki "gaflet" ile kastedilen budur."
Bu rivayetlerin birini diğerine tercih etmenin imkânı yoktur. Çünkü Kur'ftn'da Dunlardan birine delalet edecek birşey yer almamıştır. [23]
Dövüşen İki Şahıs
Ayetteki "(Orada) birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu kendi taraftarlarından, bu da düşmanlanndandı..." buyurulmuştur. Zeccâc şöyle der: "Cenâb-ı Hak, hikaye yoluyla ve her ikisi de gaib sığası ile "Biri, öbürü" Duyurmuştur. Buna göre, Hz. Musa (a.s) orada dövüşen iki adama rastladı. Birisi
anlara baktığında (zahiren), "şu birisi, onun taraftarlarından, beriki de onun düşmanlarından" derdi" demektir. Alimler bu hususta değişik İzahlar yapmışlardır: Mukâtil şöyle demiştir: "Dövüşen o iki adam da kâfirdi. Fakat biri İsrailoğullanndan, : .Seri Kıptîlerdendi." Mukâtil buna şöyle delil getirmiştir: "Çünkü Hz. Musa (a.s) ona
ertesi gün, "sen gerçekten besbelli bir azgınsın" (Kasas, 18) demiştir. Meşhur olan görüşe göre ise, Hz. Musa (a.s)'nm taraftarlarından olan adam müslümandı. Çünkü birisine hem din, hem mezheb (gidişat) bakımından ters düşen kimse hakkında "Bu falancanın şî'asmdandır (taraftarlarındandir)" denilemez. İsrailoğullarından olana musallat olan o Kıptî'nin, Firavun'un ocakçısı olduğu, onu mutfağına odun taşımak için görevlendirdiği rivayet edildiği gibi, dövüşenlerden Hz. Musa (a.s)'nın taraftarı olanın Sfimlrl, diğerinin ise Firavun'un ocakçısı olduğu da rivayet edilmiştir. Doğrusunu Allah bilir. [24]
Musa (a.s)'nın Kıptî'yi Öldürmesi
Ayetteki "Derken taraftarlarından olan adam, düşmanına karşı ondan yardım istedi'-' ifadesi, "o, ondan, kendini bu düşmandan kurtarmasını ve ona karşı kendine yardım etmesini istedi." Bunun üzerine "Musa onu bir vuruşta öldürdü" demektir. "Vekz", parmak uçları ile itmektir. Bu itmenin bütün avuçla olduğu da söylenmiştir. İbn Mes'ud bunu şeklinde okumuştur. Bazıları "vekz"in, önden, döşten itmek, "lekz"in de sırttan itmek olduğunu söylemişlerdir. Musa (a.s) güçlü-kuvvetli idi. Bazı müfessirler Hz. Musa (a.s)'nın onu, asası ile ittiğini söylemişlerdir. Fakat Mufaddal, bunun yanlış olduğunu, çünkü Arapça'da "Onu âsâ ile "vekz" etti" şeklinde bir kullanış bulunmadığını söyler. yani Hz. Musa (a.s) böylece o adamı öldürdü. [25]
Katlı ve ismet-i Enbiya
Peygamberlerin ismeti olduğuna itiraz edenler, bu ayeti delil getirerek şu izahları yapmışlardır:
1) O Kıptînin, bu ölümü haketmiş olduğu veya etmemiş olduğu söylenebilir. Eğer birinci ihtimal söz konusu ise,
Hz. Musa (a.s) daha niçin, "Burada, "Bu, şeytanın işlerindendir" ve "Ya Rabbi, ben cidden kendime zulmettim. Bana mağfiret et" demiş, yine bir başka surede, "Ben bunu o vakit bilmezlerden olarak yaptım" (Şuara. 20) demiştir. Eğer ikinci ihtimal, yani Kıptî'nin ölümü haketmemiş olması ihtimali söz konusu ise, Hz. Musa (a.s)'nın onu öldürmesi bir günah olur.
2) Ayetteki "öbürü de düşmanlanndandı..." ifadesi, onun "harbî" bir kâfir olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh onun kanı mubahtır. Hz. Musa (a.s), onun ölümünden ötürü mağfiret olunmasını istemiştir. Halbuki mubah bir işi yapmadan ötürü, bağışlanmayı istemek caiz değildir. Çünkü bu o mubahın haram olduğu zannını uyandırır.
3) Ayetteki "vekz" ile, açıkça ve kasten öldürme manası kastedilmemiştir. Binâenaleyh bu Öldürme işi, hataen olmuştur. O halde daha niçin o, mağfiret olunmasını istemiştir.
Birincisine şöyle cevap veririz: "Öldürülen şahıs kâfir idi. Bundan ötürü de kanı mubah idi" denilmesi niçin caiz olmasın?
Hasmın, Hz. Musa (a.s)'nın, "Bu şeytanın işlerindendir" deyişini delil getirmesine karşı şu izahlar yapılabilir:
a) Belki de Allah Teâlâ, her nekadar o kâfirin öldürülmesini mubah kılmış ise de, "Evlâ olan onların öldürülmelerinin bir başka zamana ertelenmesidir" demiştir. Binâenaleyh Hz. Musa (a.s), o adamı öldürünce, mubah ve mendub olan bir hususu (evlayı) terketmiş oldu. Dolayısıyla Hz. Musa (a.s)'nın, "Bu şeytanın işlerindendir" sözü, "Benim mendubu yapmamam, şeytanın işlerindendir" manasındadır.
b) Hz. Musa (a.s)'nın, "Bu" kelimesi, kendi yaptığı işe değil, öldürülenin işine işarettir. O halde, bu ifade, "O maktulün yaptığı iş, şeytana işlerindendir" manasında olur. Bununla, o kimsenin, Allah'ın emrine muhalefet etmesinden dolayı, ölüme müstehak olduğunu anlatma kastedilmiştir.
c) Yine ayetteki hazâ ile, öldürülenin kendisine işaret edilmiştir ve "Bu şeytanın ordusundan ve hizbindendir" demektir Nitekim "şeytanın adamları" manasında,
'falanca şeytanın işlerindendir" denilir.
Hasmın, "Hz. Musa(a.s)'nın, "Rabbim, ben cidden kendime zulmettim. Bana mağfiret et" şeklindeki sözünü kendilerine delil olarak ileri sürmelerine gelince, bu, Hz. Musa (a.s)'nın, tıpkı Hz. Adem (a.s)'in metodunu kullanarak söylediği gibidir. Çünkü o da, "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik" (Arafat, 23) demişti ki bununla şu iki husustan biri kastedilmiştir. Bu, her nekadar ortada bir günah yoksa da, ya Allah'a yalvarıp yakarma ve görevlerini hakkıyla yerine getirmemeyi itiraf etmek için söylenmiş bir cümledir, yahut da mendûbu (evlâ) olanı yapmamak suretiyle, insanın kendini mükafaattan mahrum kılmış olması açısından söylenmiş bîr cümledir. Hz. Musa' (a.s)'nın "Bana mağfiret et" deyişi de, "Bu mendubu yapmadığım için beni bağışla" demektir.
Bu hususta şöyle bir diğer izah da yapılabilir: "Bu mel'ûnu öldürdüğüm için, ya Rabbi kendime zulmetmiş oldum. Çünkü Firavun bunu benim yaptığımı anlarsa, ona karşılık beni öldürür. Binâenaleyh, "Bana mağfiret et" yani, "bunu gizle ve bunun haberinin Firavuna ulaşmasına fırsat verme". Bunun üzerine Ü j& yani, Allah bu haberi Firavuna ulaşmaktan alıkoydu, Musa (a.s) ile arasında sır olarak bıraktı." Böyle bir te'vilin yapılabileceğine, bunun peşinden, Hz. Musa (a.s)'nın "Rabbim, bana ın'am ettiğin şeylerden ötürü ettiğin ihsan hakkı için, artık suçlulara asla destek olmayacağım" demiş olması da delâlet eder. Binâenaleyh burada mü'min olan tarafa yardım etmek, eğer bu mastyetin sebebi olsaydı, Hz. Musa (a.s), böyle demezdi.
Hasmın, Hz. Musa (a.s)'nın, "Ben bunu o vakit bilmezlerden olarak yaptım" Suara, 20) sözünü delil getirişine gelince, Hz. Musa, "Ben, bu işte hatalı oldum, sapıttım" dememiştir. Fakat Firavun, onun Öldürdüğü sırada kâfir olduğunu iddia edince, Hz. Musa (a.s) kâfir olduğu iddiasını reddetmiş ve fakat "dftll" yani, ne yapması ve nasıl tedbir alması gerektiğini henüz o zaman bilmeyen bir şaşkın olduğunu itiraf etmiştir.
Hasmın, "Eğer o harbî bir kâfir idiyse, Hz. Musa (a.s) niçin onu öldürmesinden Ötürü bağışlanmasını istedi?" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Kâfirin kanının akıtılmasının mubah olması, şeriatlara göre değişen bir durumdur. Belki de onları öldürmek o zaman haramdı. Yahut mubah idiyse de, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, evlâ olan onu yal anmamaktı düşmedir" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Bunu kabul etmiyoruz. Belki o adam zayıf, Hz. Musa (a.s) ise güçlü-kuvvetlt biri idi. Onu parmak uçlarıyla yitince, kesin olarak öldürmüş oldu.
Sonra biz bunu kabul etsek bile, Musa (a.s)'nın, o yahudiyi o kıptînin elinden bu, terki evlâ olan, parmak uçlarıyla itmeksizin (yumruk vurmaksızın) da kurtarabileceğini söyleyebiliriz. İşte bundan ötürü mağfiret edilmesini istemiştir.
Şunu da belirtelim ki: Biz bu ayetin, Hz. Musa (a.s)'dan bir günahın sâdır olduğuna delâlet ettiğini kabul etsek bile, Hz. Musa (a.s)'nın o vakit peygamber olduğuna dair kesin bir delilin bulunmadığını beyan etmiştik. Binâenaleyh bu iş, Hz. Muta (a.s)'dan, peygamber olmazdan önce sadır olmuş bir hadisedir ki bunda zaten münakaşa yoktur. [26]
Halk-ı Ef’al Meselesi
Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, günahları Allah'ın yarattığını söyleyen kimsenin görüşünün yanlışlığına delalet eder. Çünkü Hz. Musa (a.s), "Bu, şeytanın işlerindendir" demiş ve bu işi, şeytana nisbet etmiştir. Binâenaleyh bu masiyet, eğer Allah'ın yaratmasıyla olmuş olsaydı, şeytandan değil, Allah'dan olmuş olurdu. Bu tıpkı, Hz. Yusuf (a.s)'un, "Benimle kardeşlerimin arasını şeytan bozduktan sonra" (Yusut. ıoo), Hz. Musa (a.s)'nın yol arkadaşı, Hızır (a.s)'ın, "onu bana ancak şeytan unutturdu"(Kem, 63) ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Şeytan, ebeveyninizi cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin "(Arafat, 27) sözleri gibidir. [27]
Bâtıla Yardımın Hükmü
Ayetteki, "Ya Rabbi bana in'am ettiğin şeylerden ötürü (bana olan ihsanın hakkı için), artık suçlulara asla destek olmayacağım" ifadesi ile ilgili bir kaç izah var:
1) Bu ayetin zahiri Hz. Musa (a.s)'nın, "sen bana böylesi bir in'amda ve lütufta bulununca, ben nasıl herhangibir suçluya destekçi cAab'ıYınftm. Aksine ben mü'mm\ desteklerim" demiş olduğuna delalet eder. Bu da, Hz. Musa (a.s)'nın, kıptîye karşı, israilliye yaptığı yardımın, günah değil taat olduğuna delalet eder. Çünkü eğer bu bir günah olsaydı, o zaman Hz. Musa (a.s)'nın, "Sen bana o günahtan Ötürü tevbemi kabul ederek in'am edince, ben o günaha devam ettim" demesi gerekirdi.
2) Kaffal şöyle der: Hz. Musa (a.s), sanki Allah'ın kendisine lütfettiği şeylere, yemin ederek, hiçbir suçluya destekçi olmayacağını bildirmiştir, "in'am ettiğin şeylere yemin olsun ki" ifadesinin başındaki "bâ", kasem (yemin) içindir.
3) Klsâl ve Ferrâ, "Bu, bir haber cümlesi olup, dua manasınadır. Buna göre, Hz. Muta (a.s) sanki, "Ya Rabbi beni, isyankârlara destekçi kılma" demek istemiştir. Ferrâ bunu zaten Abdullah b. Mes'ûd (r.a) şeklinde okuduğunu söyler. Bil ki bu ayette, zâlimlere ve fasıklara destekçi olmanın caiz olmadığına bir delalet vardır. İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Hz. Musa (a.s) istisna yaparak (inşaallah diyerek) "Eğer Allah dilerse, mücrimlere destek olmayacağım" dememiştir. İşte bundan dolayı, ertesi gün buna mübtelâ olmuştur." İbn Abbas in bu görüşü zayıftır. Çünkü Hz. Musa (a.s), ikinci gün o adama destekçi olmayı bırakmıştır. O düşman Hz. Musa (a.s)'dan korktuğu için, "Bu yerde ille yaman bir zorba olmak istiyorsun sen" (Kasas. 19) demiştir. Yoksa Hz. Musa (a.s), birşey yapmış değildir. [28]
Şehirden Çıkması
"Hülasa, şehirde korkarak, etrafı kollayarak sabahladı. Bir de ne görsün! Dün kendisinden imdad isteyen adam kendisine sesleniyor. Musa ona dedi ki: "Sen gerçekten besbelli bir azgınsın!" Derken (Musa), ikisinin de düşmanı olan o adamı yakalamak isteyince, o dedi ki: "Musa, dün bir cana kıydığın gibi, şimdi beni de mi öldürmek istiyorsun? Arabuluculardan olmayı arzu etmiyorsun da, bu yerde illâ yaman bir zorba olmak istiyorsun sen." Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi ve dedi ki: "Musa, şehrin yetkilileri seni öldürmek için, aralarında müzakere ediyorlar. Hemen çık (git). Şüphesiz ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim. Bunun üzerine Musa, korkarak ve etrafı gözleyerek oradan çıktı ve "Ya Rabbi, beni o zalimler güruhundan kurtar" dedi'.' (Ksaa, 16-21). [29]
Soydaşının Hz. Musa (a.s)'yı Tekrar Yardıma Çağırması
Bil ki o adamın, Hz. Musa (a.s)'nın itmesinden ötürü ölmesinden sonra, Hz. Musa (a.s) ertesi gün o adamı öldürenin kendisi olduğunun anlaşılacağı ve böylece de peşine düşüleceğinden endişe ederek sabahladı. Kimselere gözükmeden dışarı çıkınca, bir de ne görsün! Dün kendisinden yardım ve imdat isteyen o İsrailli yine seslenerek, kendisinden yardım istiyor. İşte o zaman Hz. Musa (a.s) ona, "Sen gerçekten besbelli bir azgınsın" dedi.
Dilciler şöyle derler, "gavîy" kelimesi, "müTH" (azdıran) manasında "fa'fl" vezni üzere bir kelime olabilir. Buna göre mana, "Sen benim kavmimi iğvâ eden, azdıransın. Çünkü dün senin yüzünden o belaya düştüm" şeklinde olur. "Gaviy" kelimesinin "gfivî" (azgın) manasında olması da mümkündür. Peygamberlerin masum olduklarını kabul etmeyenler bununla istidlalde bulunarak şöyle demişlerdir: "Hz. Musa (a.s)'nın, kendisinden yardım isteyenler ve taraftarlarından olan birisine, "Sen gerçekten besbelli bir azgınsın" demesi nasıl caiz olur?" Buna şu iki şekilde cevap verebiliriz:
1) Hz. Musa (a.s)'nın kavmi, kaba, sert sinirli kimselerdi. Baksana, onca mucizeyi görmelerine rağmen, yine de "Onların ilahları olduğu gibi, bizim için de ilahlar (putlar) yap" (Arat, 13e) demişlerdi. O halde, Hz. Musa (a.s), bu sözüyle bunu kasdetm iştir.
2) Hz. Musa (a.s) onu böyle gaviyy (azgın) diye nitelemiştir. Çünkü kendisinden, karşı tarafın zarar vermek istediği şeylerden kurtarması imkansız olacak bir şekilde çokça düşmanlık sâdır olan kimsenin yolu, rüşd yolunun aksi olur.
Alimler, ayetteki, "O dedi ki: "Musa, dün bir cana kıydığın gibi, şimdi beni de mi öldürmek istiyorsun?'* ifadesinin, o İsraillinin mi, yoksa o Kıptî'nin mi sözü olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bazıları şöyle demişlerdir: "Hz. Musa (a.s) o İsrailliye "azgın" deyip, İsrailli de onu öfkeli görünce, Hz. Musa (a.s) onu yakalamak istediğinde, İsrailli onun kendisini öldüreceğini sanmış ve bu sözü söylemiştir." Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Çünkü dün o adamı öldürdüğünü ondan başkası bilmiyordu. Böylece bu, o katlin zuhuruna ve adamın korkusunun artmasına bir sebep teşkil etmiştir." Diğer alimler ise, "AksmBbu, KtptVnin sözüdür. Çünkü bu hadiseyi Kıptî, o İsrailliden öğrenmişti" demişlerdir. Doğru izah da budur. Çünkü Allah Teâlâ, "Derken Musa, ikisinin de düşmanı olan o adamı yakalamak isteyince, o dedi ki: "Musa..." buyurmuştur. Binâenaleyh bu söz, başkasına değil, o adama aittir. O halde, ayetteki, "Bu yerde illa yaman bir zorba olmak istiyorsun sen" ifadesi, ancak o kâfir tarafından söylenmeye uygundur.
Bil ki "cebbar", çeşitli zulüm ve katillikler yapmak isteyen, işlerin neticesine bakmayan ve kendisine yapılanı en güzel bir şekilde karşılamayan kimse demektir. Bunun, hiç kimseye boyun eğmeyen, kibirli kimse manasına olduğu da söylenmiştir. Bu hadise meydana gelince, o şehirde yayıldı, Firavuna kadar ulaştı ve böylece de Kiptiler, Hz. Musa (a.s)'yı öldürmeyi kafalarına koydular. [30]
Meçhul Bir Mü'min
Ayetteki, "Şehrin öte başından koşarak bir adam geldi...ifadesine gelince, Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki (koşarak) fiil cümlesinin, "racül" kelimesinin sıfatı olarak, mahallen merfû; veya o kelimeden "hal" olarak mahallen mansub olması mümkündür. Çünkü bu kelime (hal olmasına göre), ayetteki ile tahassüs kesbetmiş (hususîlik, biraz belirlilik kazanmış) bir nekiredir. Ayetteki "l'timâr", "karşılıklı meşverette bulunmak, görüşme yapmak" demektir. Arapça'da, taraflar birbirlerine birşeyler emir ve tavsiye edip veya bir şeye dikkat çektiği için, "o iki adam istişare ediyorlar" denilir. Buna göre mana, "senin hakkında onlar görüşme yapıyorlar" şeklindedir. Müfessirlerin çoğu, ayette bahsedilen bu adamın Firavun hanedanından iman etmiş bir kimse olduğu Kanaatindedirler. İşte onun bu şefkatinden ötürü, Hz. Musa (a.s)'yt ö toplumun kendisini öldürmek İçin ve kendisi hakkında görüştüklerini haber vermek, Hz. Musa (a.s)'yı ikaz etmek için, koşup ona geldi.
Ayetteki, "Bunun üzerine Musa, korkarak ve etrafı gözleyerek oradan çıktı" ifadesi, "Firavun hanedanına karşı, canından korkarak, arkasına düşen ve kendisini yakalamaya gelmiş birisinin olup-olmadığını gözetleyerek çıktı" demektir. Daha sonra, Hz. Musa (a.s), Allah'dan başka sığınılacak birisinin olmadığını bildiği için, Allah'a iltica edip, "Ya Rabbi, beni o zalimler güruhundan kurtar" dedi. Bu, Hz. Musa (a.s)'nın, o Kıptî'yi öldürmesinin bir günah olmadığına delalet eder. Aksi halde, kendisi onlara zulmeden olmuş olurdu ve onlar ise, Hz. Musa a.s)'yı kısasen öldürmek için, peşine düşüp aradıkları için zalim olmuş olmazlardı. [31]
Medyen'e Gitmesi
"(Musa) Medyen tarafına yönelince dedi ki: "Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir. ".Medyen suyuna varınca, su başında bir yığın insan buldu, (hayvanlarını) suJuyorlardı. Onların gerisinde ve aşağısında da, (sürülerini)
bekleten iki kadın gördü. Dedi ki: "Bu haliniz ne?" Dediler ki: "Çobanlar hayvanlarını sulayıp dönmedikçe, biz sulayamayız. Babamız da yaşlanmış bir ihtiyardır. Bunun üzerine Musa da, onların (hayvanlarını) suladı. Sonra gölgeye dönüp, dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben bana indireceğin bir hayra muhtacım" derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi ve "Babam, sürümüzü sulamanın ücretini ödemek için seni çağırıyor" dedi. Bunun üzerine Musa ona gitti ve ona kıssasını anlattı. O, "Korkma, o zalimler güruhundan kurtuldun" dedi. O iki kadından biri, "Babacığım, onu ücretle çoban tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı şüphesiz, kuvvetli ve emfn olandır" dedi. O (zat) dedi ki: "Ben, İki kızımdan birini, bana sekiz yıl işçilik yapmak şartıyla, sana nikahîamayı arzu ediyorum. Eğer hizmetini on yıla tamamlarsan, o da senin kereminden olur. (Bununla beraber), sana zorluk çıkarmayı da arzu etmem. Inşaallah beni salihlerden bulursun." (Musa) dedi ki: "O, seninle benim aramdadır. Bu iki müddetten hangisini yerine getirirsem, demek ki bana karşı bir husumet yok. Allah, dediğimize vekildir" (Kasas, 22-28).
Bil ki, alimler, ayetteki "(Musa) Medyen tarafına yönelince" ifadesinin izahı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, "Musa, yola çıktı, ama Medyen'i keşfetmedi. Ne var ki, kendisini Allah'a teslim etti ve bu hususta hiçbir bilgisi olmadan yürümeye başladı. Bu sebeple de Allah Teâlâ onu, Medyen'e ulaştırdı" demişlerdir ki, bu, İbn Abbasm görüşüdür. Diğer bazı alimler ise şöyle demişlerdir: "Hz. Musa (a.s), bu yolculuğa çıkınca Medyen'i kafasına koydu. Çünkü onun gönlünden Medyenlilerle kendisi arasında bir akrabalık bulunduğu düşüncesi geçmekteydi. Çünkü onlar da, Medyen İbn İbrahim (a.s)'ın torunlarındandı. Medyen İbn İbrahim (a.s) de İsrailoğullanndandı. Ne var ki, Hz. Musa (a.s)'nın o yol hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Bu sebeple, Allah'ın lütfuna sarılmıştı. Bazı kimseler de, "Tam aksine, Hz. Musa (a.s)'ya Cebrail (a.s) geldi ve ona o yolu öğretti" demişlerdir.
İbn Cerlr, Süddî'den şunu nakletmiştir: "Musa (a.s) yürümeye başlayınca, kendisine at üzerinde bir melek geldi. Derken, sevincinden dolayı, Hz. Musa (a.s) onun önünde eğildi. Bunun üzerine melek, "Böyle yapma. Peşimden gel" dedi. O da, Medyen'e giden yolda ona uydu."
Hz. Musa (a.s)'nın yolculuğa çıkarken kafasına Medyen'i koymadığını söyleyenler, şu iki şekilde istidlal etmişlerdir:
1) Ayette, "(Musa) Medyen tarafına yönelince..." buyurulmuştur. Binâenaleyh, Hz. Musa (a.s) şayet, Medyen'e gitmeye niyetlenmiş olsaydı, o zaman ayette, "Medyen'e yönelince..." Duyurulurdu. Ayette böyle buyurulmayıp, "Medyen tarafına yönelince..." denilince, biz, Hz. Musa (a.s)'run, o tarafın nereye çıktığını bilmeden, sadece o cihete doğru yönelmiş olduğunu anlamış bulunuyoruz.
2) Ayetteki, "Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir" İfadesidir. Çünkü bu, Dilenden değil, şüphe edenden sudur edecek olan bir sözdür. Doğruya en yakın olanı se, Hz. Musa (a.s)'nın Medyen'e gitmeye kastettiğini, ama yolu bilmediğini
söylemektir. Daha sonra Hz. Musa (a.s), o yolun nasıl olduğunu rastladığı kimselere sormuştur. Çünkü, Hz. Musa (a.s)'nın aklından ve zekâsından beklenen şey, onun eyle yapmasıdır. Daha sonra İbn İshflk şunu ilave eder: "O, Mısır'dan Medyen'e, yryeceksiz ve desteksiz olarak çıkmıştır. İki şehir arasında da, sekiz günlük bir mesafe bulunuyordu. Hz. Musa (a.s), bu yolculuğu esnasında ağaç yaprakları yemiştir."
Hz. Musa (a.s)'nın "Umarım. Rabbim beni doğru yola iletir..." ifadesine gelince, bu, dedesi İbrahim (a.s)'in, "Ben, dedi, doğrusu Rabbime gidiciyim. O, bana yol gösterir"(Sam. 99) şeklindeki sözünün bir benzeridir. Zaten, Musa (a.s), getirdiği istidlallerde, verdiği cevaplarda, yalvarıp yakarmalarında, genel olarak Hz. İbrahim (a.s)'in zikrettiği şeyleri zikreder. Zaten, selefi SAlih (a.s) için, gerçek manada halef olmak da bunu gerektirir. Allah'ın salât ve selâmı onlara, bütün tayyib ve müttakîlere olsun. [32]
Medyen Kuyusunda
Ayetteki, "Medyen suyuna varınca..."cümlesinde geçen su, hayvanların sulandığı bir su olup, rivayete göre burası bir kuyuydu. Hz. Musa (a.s)'nın oraya "vürûdu" ise, oraya gelip ulaşması demektir. ifadesi, "onun üzerinde, yani kenarında, sulanan yerde bir topluluk, yani çeşitli İnsanlardan çok sayıda bir cemaat gördü. Onların bulunduğu yerden daha aşağı bir yerde de sürülerini beklerken iki kadın gördü" demektir. Zevd
1) Onlar, koyunlarını engelliyorlardı. Alimler bu engellemenin nedeni hususunda da ihtilaf ederek, şu izahları yapmışlardır:
a) Zeccâc söyle der: "Çünkü, o suyun kenarında, o ikisinden daha kuvvetli ve güçlü olan kimseler bulunuyordu. Dolayısıyla onlar koyunlarını sulama imkânı bulamıyorlardı."
b) Onlar, suyun kenarındaki sıkışıklıktan hoşlanmıyorlardı.
c) Koyunlarının, o suyun kenarındakilerin koyunlarına karışmasını istemiyorlardı.
d) Erkeklere karışmamak için.
2) Onlar, kendilerini görmek için bakan kimselerin bakışlarını, yüzlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.
3) İnsanları, koyunlarından uzak tutmaya çalışıyorlardı.
4) Ferrâ şöyle der: "Onlar, o koyunları dağılmaktan ve sürülüp gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı."
Ayetteki, "Bu haliniz ne?" ifadesine gelince bu, "Neyiniz var?" demek olup, masdar, ism-i mef'ûl anlamında olarak demek olup, "sizin bu alıkoymadan maksat ve gayeniz nedir?" demektir. Buna göre bu demektir ki, tıpkı senin, sözündeki, "meş'ün" manasının (şe'n) diye adlandırılması gibi, "mahtûb" da hatb diye adlandırılmıştır. [33]
Yaşlı Babanın İki Kızı
Ayetteki, "Dediler /fi: "Çoban/ar hayvanlarım sulayıp dönmedikçe, biz sulayamayız. Babamız da çok yaşlı bir İhtiyardır" ifadesine gelince bu, şu sebeplerden dolayı, o iki kadının, sulamadan aciz olduklarını göstermektedir:
1) Sulama işini, adeten erkekler yapar. Kadınlar ise bunu yapamazlar.
2) Onlardan beklenen, daha sonra sulamak üzere hayvanlarını engellemeleridir.
3) Onların, "Çobanlar hayvanlarını sulayıp dönmedikçe..." şeklindeki
sözlerinden anlaşılan...
4) Onların, o topluluktan artan suyu beklemeleri.
5) Onların, "Babamız da çok yaşlı bir ihtiyardır..." şeklindeki sözleri. Bunun bu manaya delalet şekli şöyledir: Şayet onların babaları güçlü kuvvetli olsaydı, orada bulunurdu. Orada bulunsaydı, o zaman, sulama işi geriye kalmazdı. İşte o zaman da, çobanlar kendi hayvanlarını sulamadan önce onlara sıra gelirdi. O vakit ise, babalarına, mûtad olan vakitten önce dönerlerdi. Ebu Amr, Ibn Amir ve Asım, yâ'nın fethası, dal'ın da hemzesi ile(yasdure) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, yâ'nın dammesi, dal'ın kesresi ile, (yusdıre) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraate göre mana, "Onlar o sudan ve o sulama işinden dönmedikçe" şeklinde otur ki, (sadere) (gefmek)'nin zıddtdır (gitti, suya vardı) İkinci oraate göre mana, "o topluluk hayvanlarını döndürmedikçe" şeklinde olur.
Ayetteki, "Bunun üzerine Musa da, (onların) hayvanlarını suladı" -adesine gelince, bu, "işte, o ikisinden dolayı, onların koyunlarını suladı" demektir. Bu sulama işinin nasıl olduğu hususunda da, şu görüşler ileri sürülmüştür:
1) Musa (a.s), oradakilerden müsaade etmelerini istedi de, onlar da bunun üzerine -nüsaade ettiler.
2) Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: "Hz. Musa (a.s), üzerinde, ancak on kişinin, :•' rivayete göre kırk kişinin, bir rivayete göre de yüz kişinin itebileceği bir kaya parçası : jlunan kuyuya yöneldi, onu tek başına oradan itti ve o kuyudan su çekti."
3) Hz. Mum (a.s) oradikeleri sıkıştırınca, onlar o taşı o kuyunun ağzına koymaya yöneldiler. İşte, bunun üzerine Hz. Musa (a.s) o taşı oradan itti ve kadınların «oyunlarını suladı. Bunun izahı Kur'an'da yer almamıştır. Bunlardan hangisinin doğru xjuğunu en iyi bilen, Allah'tır. Ancak ne var ki o kadın, Hz. Musa (a.s)'yı kuvvetli atmakla nitelemiştir. Böylece bu niteleme, o kadının, Hz. Musa (a.s)'ntn kuvvetinin fazla olduğunu gösteren bir şeyin ondan sâdır olduğunu görüp müşahede ettiğine tfsftalet eder.
Cenâb-ı Hak, "Sonra gölgeye dönüp..." buyurmuştur. Bunda, Hz. Musa (a.s)'mn, o kadınların sürülerini, güneşte ve sıcak bir havada sutamış olduğuna ve Hz. Musa (a.s)'nın kuvvetinin mükemmelliğine bir delalet vardır. KelbT şöyle der: "Musa (a.s), o suyun kenarında bulunanların yanına geldi ve onlardan bir kova su istedi. Bunun üzerine onlar ona, "Eğer istersen, o kovayı kuyudan getir ve o ikisinin koyunlarını sula" deyince, Hz. Musa (a.s) da, "tamam" dedi. Daha önce, kuyudan çıkarabilmek için, kovanın başına kırk kişi toplanıyor ve onu ancak çıkarabiliyorlardı. Derken, Musa (a.s), yalnız başına olduğu halde o kovadan tuttu, su doldurdu ve (onu çıkararak) havuza döktü. Bereketlenmesi için de, dua etti. Daha sonra da, o iki kadının koyunlarını o havuza yaklaştırdı; böylece de o hayvanlar, kanıncaya kadar su içtiler. Sonra da, onları, koyunlarıyla beraber salıverdi." [34]
Kızların Babası Kim?
imdi eğer, "Allah'ın Peygamberi olan Şuayb (a.s)'ın, o iki kızının o sürüyü sulamalarına gönlü nasıl razı olmuştur ve nasıl olup da bunu uygun bulmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Kur'ân'da, onların babalarının Şuayb (a.s) olduğuna dair bir delâlet bulunmamaktadır. Alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir: Bu cümleden olarak İbn Abbas fr.a) şöyle der: "Onların babaları, Hz. Şuayb (a.s)'ın kardeşinin oğlu Bîrûn'dur. Şuayb (a.s), kör olduktan sonra ölmüştür." Bu, Ebu Ubeyd'in tercihidir. Hasan el-Basrî de şöyle der: "Bu, o dini Şuayb (a.s)'dan öğrenmiş olan mü'min bir kimseydi."
Şunu da belirteyim ki, biz, bu mü'min adamın Şuayb (a.s) oluğunu kabul etsek bile, kızların hayvanları sulamasında bir fesat söz konusu değildir. Çünkü din, buna karşı değildir. Ama, bu konuda, insanların kişilikleri farklı farklıdır. Çöldeki kimselerin halleri, yerleşik hayat sürenlerinkinden farklıdır. Özellikle, o durum zaruret durumu olursa. [35]
Hz. Musa (a.s)'mn İsteği
Ayetteki, "Ya Rabbi, gerçekten ben, bana indireceğin hayra muhtacım" ifadesine gelince bu, "Ben, bana indirdiğin az veya çok, arık ya da besili, vereceğin her şeye muhtacım" demektir. "Fakîr" kelimesi, (istedi) ve (talep etti) manalarını kapsadığı için, lâm harf-i cerriyle mûteaddi kılınmıştır.
Bil ki, bu söz bir ihtiyaç haline delalet eder, ama bu ihtiyaç, yiyecek de olabilir, başka şey de olabilir. Ancak ne var ki, müfessirler bunu yiyeceğe hamletmiş, yiyecek anlamına almışlardır. İbn Abbas, "Hz. Musa (a.s), bu sözüyle yiyeceği bir şeyi, taamı kastetmiştir" derken, Dahhftk, "o, yer baklası hariç, yedi gün hiçbir şey tadmadan bekledi" der. Rivayet olunduğuna göre Hz. Mum (a.s), bu sözü söylerken, bunu o iki kadına işittirmek için, yüksek sesle istedi. Buna göre şayet, "Hz. Musa (a.s)'da. o büyük kovayı taşıyabilecek kuvvet mevcutken, onun o yüce himmetine böyie bir taam ve yiyecek talebinde bulunması nasıl yakışır? Hem, Hz. Peygambef (s.a.s) "Zengine ve güçlü kuvvetli kimseye tasaddukta bulunmak helal olmaz" buyurmamış mıdır?" denilirse, biz deriz ki: "Hz. Musa (a.s)'nın, bunu o iki kadına duyurmak ve yiyecek istemesi için sesini yükseltmiş olması, Hz. Musa (a.s)'ya kesin olarak yakışmaz. Binâenaleyh, bu rivayet kabul edilemez. Ancak ne var ki, belki de, Hz. Musa bunu, içinden, Rabbine karşı söylemiştir."
Bu ayet hakkında söyle bir izah da yapılabilir: Hz. Musa, "Ya Rabbi, senin bana, din hayırlarına dair verdiğin şeyler sebebiyle ben, dünya konusunda fakir düştüm" demek istemiştir. Çünkü Hz. Musa (a.s), Firavun'un yanındayken, bolluk ve servet içinde bulunuyordu. Hz. Musa (a.s) bu sözü, işte bu tebdile (din ile dünyasının yer değiştirmesine) razı olduğu, buna sevindiği ve buna şükrettiği için söylemiştir. İste bu açıklama, bu tevil, Hz. Musa (a.s)'nın haline daha uygundur.
Cenâb-ı Hakk'ın, ''Derken o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi..." ifadesine gelince buradaki (istihyâ1 un) masdarı, terkip bakımından hal, ism-i fail anlamındadır. Yani, "utanarak, havf ederek" demektir. Ömer İbnl'l-Hattab, "O kadın, gömleğinin kolunu yüzüne tutarak, onunla örtünerek gelmişti..." demiştir. Bu ifadeye "Erkeklere dönmeden, uzaktan uzağa yürüyerek..." anlamı da verilmiştir. Abdülaziz İbn Ebî Hazım, bu ifadeye, "Hz. Musa (a.s)'ya saygı duyarak..." manasını vermiştir. Kıraat alimlerinden kimileri, ayetteki bu kelimeyi ifadesi üzerinde vakfederek, daha sonra da, okumaya başlayarak, der.[36]
Kızların Babasının Onu Daveti
Ayetteki, "Babam, seni çağırıyor..." cümlesine gelince, bu, "o, utanarak geldi ve böyle dedi..." demektir. Çünkü, cömert kimse, bir başkasını ziyarete davet edince, utanır özellikle kadınlar. Bu ifadede, Şuayb (a.s)'ın, o iki kızın dışında, başka bir yardımcısının bulunmadığına dair bir delalet vardır. Rivayet olunduğuna göre, o iki kadın oradakilerden önce babalarının yanına varınca, Şuayb (a.s) onlara, "Ne çabuk bitirdiniz?!" deyince, onlar, "Biz, bize acıyan, edebli, irfanlı, salih bir adama rastladık da, o bizim koyunlarımız! suladı" dediler. Bunun üzerine Hz. Şuayb (a.s), onlardan birisine "Git ve ona, bana gelmesini söyle" dedi. Ayette bahsedilen o ihtiyarın, Şuayb (a.s) mı yoksa başkası mı olduğu hususundaki farklı görüşler daha önce geçmişti. Ekseri ulemâ, onun Şuayb (a.s) olduğu kanaatindedirler. Muhammed İbn Ishâk, o iki kız hakkında, "Onların büyüğünün adı, SafÛra, küçüğünün adı da, Llyâ'dır" derken, başkaları, Safran, Safirân olduğunu söylemiştir. Dahhak da, büyüğünün adının SAfûrâ olduğunu söylemiştir. Hz. Musa (a.s)'ya gelen ise, ekserî ulemânın görüşüne göre, büyük kızdır. Kelbî, Hz. Musa (a.s)'yı çağırmaya gelenin küçüğü olduğunu söyler. Ama Kur'ân'da, bu tür tafsilattan herhangi birine dair herhangi bir delâlet yoktur. [37]
Kadınla Babasına Gitmeleri
Ayetteki 'Ve, "Babam, sürümüzü sulamanın ücretini ödemek için seni çağırıyor" dedi" ifadesine gelince,bunda bazı müşkil meseleler vardır:
1) Hz. Musa (a.s)'nın, bir kadının sözüne göre davranması ve o kadın yabancı olduğu halde onunla yürümesi nasıl uygun olmuştur? Zira bu, büyük bir töhmete
sebep olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Töhmetgetirecek mahallerden, işlerden kaçının" buyurmuştur.
2) O, o iki kadının koyunlarını Allah'a yaklaşmak amacıyla sulamıştı. O halde onun, buna mukabil bir ücret alması nasıl uygun düşebilir? Çünkü bu, ne mürüvvete, ne de dine uygun düşer.
3) Hz. Musa (a.s), hem kızların hem de babalarının yoksulluğunu ve acziyyetlerini anlamıştı. O ise, azıcık bir çabayla, pekçok şeyler elde edebilecek derecede, son derece güçlü ve kuvvetliydi. O halde böyle olan bir kimsenin, bu kadarcık bir sulamaya mukabil, yaşlı bir adamdan ve fakir bir kadından ücret talep etmesi nasıl uygun düşebilir?
4) Bir peygamber olan Şuayb (a.s)'in, kendi genç kızını, o adamın namuslu mu yoksa fasık birisi mi olduğunu henüz öğrenmeden genç olan birisinin yanına yollaması nasıl uygun düşebilir?
Birinciye cevap: Biz şöyle deriz: İster hür, ister köle, ister kadın, isterse erkek olsun, birisinin sözüne göre bizim davranmış olduğumuz gibi, bir kadının sözüne göre davranmak, haberde variddir. Burada o kadın, ancak babasından haber getirmiştir. Kadınla birlikte yürümeye gelince, ihtiyatlı ve takva içinde olduğu sürece bunda herhangi bir sakınca yoktur.
İkinciye cevap: Her ne kadar kadın böyle demişse de, belki de Hz. Musa (a.s), onlara, ücret talep etmek için gitmemiş, aksine o yaşlı ve muhterem kimseyi görmenin bereketi ümidiyle gitmiştir Rivayet olunduğuna göre, kadın, "ücretini ödemek için" deyince, Hz. Musa (a.s) bundan hoşlanmıyor. Ona yiyecek sunulduğunda, yemekten kaçınıyor ve, "Biz, öyle bir evin halkıyız ki, dinimizi dünyamıza değişmeyiz; yapılan iyiliğe mukabil, bir ücret almayız..." diyor. Bunun üzerine Şuayb (a.s), "Bu, bize gelen herkese gösterdiğimiz âdet ve örfümüzdür" diyor.
Aynı şekilde şöyle de demişlerdir: Açlığın, artık tahammül edemeyeceği bir dereceye vardığı; çaresiz kaldığı için de bunu kabul etmiş olduğu., herhalde yadırganmaz. Bu aynı zamanda üçüncünün de cevabıdır. Zira, zaruretler, mahzurlu ve memnu şeyleri mubah kılarlar.
Dördüncüye cevap: Muhtemeldir ki Hz. Musa (a.s), vahiy vasıtasıyla, o kadının temiz ve pak olduğunu öğrenmişti. Bundan dolayı da. onun namuskârlığma güveniyordu. [38]
Ücret İstemeyişi
Ayetteki "Bunun üzerine Hz. Musa ona gitti" cümlesi hakkında, Ömer İbni'l-Hattab (r.a) şöyle demiştir: " Hz. Musa (a.s) yürümek üzere ayağa kalkar. önünde de kız bulunmaktadır. Derken rüzgâr eser, kızın kimi yerlerini açar. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s) ona, "Ben, İbrahim (a.s) soyundanım. Binâenaleyh, sen benim arkama geç ki, rüzgâr elbiselerini kaldırmasın. Ben de böyle, benim için helal olmayan şeyi görmeyeyim" der. Şuayb (a.s)'in yanına girdiğindeyse, bir de ne görsün, yemek hazırlanmış. Şuayb (a.s) ona hemen, "Buyur ey delikanlı" deyince, Hz. Musa (a.s), "Allah'a sığınırım" der. Şuayb (a.s) "Niye ki?" diye sorduğunda Hz. Musa (a.s), "Çünkü biz, öyle bir ev halkındanız ki yer dolusu attın mukabilinde bile olsa, dinimizi satmayız" cevabını verir. Bunun üzerine Şuayb, "Fakat benim ve atalarımın örfü, misafiri yedirip içirmektir" deyince de, Hz. Musa (a.s) sofraya oturur ve yer. Şüphesiz ki o, başlangıçta, bunun yaptığı işe mukabil bir ücret olacağı endişesiyle yemekten kaçınmıştı.
Hızır'la birlikte bulunduğunda, ona, "Dileseydin elbette buna karşı bir ücret alırdın" (Kew, m derken, bunu istemezlik yapmamıştı. Fark şudur: Yapılan sadaka (kabilinden ise) mukabil bir ücret almak caiz olmaz; ama, doğrudan doğruya ücretli çalışmaya gelince, mekruh değildir. 'Ve ona kıssasını anlattı..." cümlesinde kasas kelimesi, tıpkı 'alet kelimesi gibi bir masdardtr. Anlatılan şeye, kasas denilmiştir.
Dahhak şöyle demiştir: "Musa (a.s), Şuayb (a.s)'ın yanına girdiğinde Şuayb (a.s) ona, "Ey Allah'ın kulu, kimsin sen?" diye sorar. O, "Ben, Musa İbn Imrân İbn Yeskur İbn ttahls İbn Lâvî İbn Ya'kûb'um" der ve doğduğundan itibaren başından geçen her şeyi, ebeleri, kendisini emzirenleri, denize atılmalarını, Kıptî'yi öldürmesini, onların onu öldürmek istemelerini... anlatır. Bunun üzerine Şuayb (a.s) "Korkma, o zalimler güruhundan kurtuldun" der. Yani, "onların, bizim topraklarımızda sözü geçmez. Biz onların toprakları üzerinde değiliz..." demektir. Ayette, onun bunu, vahiyle mi yoksa durum öyle gerektirdiği için mi söylediğine dair bir delalet bulunmamaktadır.
Eğer, "Müfessirler şöyle demişlerdir: "Firavun, Musa (a.s)'nın arkasına düştüğünde, bir milyon altıyüz bin kişiyle birlikte yola çıkmıştı." O halde, durumu böyle olan bir kralın toprakları içinde, kendi yönetim merkezinden sekiz günlük ıtesafede böyle bir köyün bulunması nasıl makul olabilir?" denilirse, biz deriz ki: 8u, ender rastlanacak bir şey ise de, imkânsız değildir.
Ayet-1 keremideki "O iki adından biri, "Babacığım, onu ücretle çoban tut. Çünkü ücretle tuttuklannm en hayırlısı şüphesiz, kuvvetli ve emin olandır..." ifadesiyle ilgili birkaç mesele vardır: [39]
Birinci Mesele
Kadın, onun hayvanları nasıl suladığını gördüğü için, onu kuvvetti olmakla nitelemiştir. Yine, anlattığımız üzere, onlar sürülerini alıkoyarken Hz. Musa (a.s), onların hayvanlarını sularken ve de kadının önünde babasına gelirken bakışlarını indirdiği, ona bakmamış olduğu için de, onu güvenilir olmakla nitelemiştir. [40]
İkinci Mesele
Aksi daha uygun olduğu halde ifadesi, 'nin ismi, İfadesi de haberi kılınmıştır. Çünkü, takdirin sebebi, o şeye daha çok ilgi ve alaka gösterilmesidir. [41]
Üçüncü Mesele
Kendilerine, anlayış ve zekâ bitişmediği sürece, güçlü olmak ve emniyyet telkin etmek, maksadı elde etmek için
yeterli değildirler. O halde o, zekâ ve anlayış işini niye ihmal etmiştir? Bunun, emniyyet telkin etme, emânet ehli olmanın kapsamına girdiğinin söylenilmesi mümkündür.
Abdullah İbn Mes'ûd'dan şu rivayet edilmiştir: "İnsanların en zekileri, şu üç kişidir: Şuayb (a.s)'in kızı, Hz. Yusuf (a.s)'un hapishanedeki arkadaşı ve Hz. Ömer (r.a)'i tasdik ve tezkiye eden Hz. Ebu Bekir (r.a)." [42]
Kızlardan Biri ile Evlenme Teklifi
Ayetteki "O (zât) dedi ki: "Ben, iki kızımdan birini ... sana nikâhlamayı arzu ediyorum..." ifadesine gelince, hiç şüphesiz ki, lafız her ne kadar bir belirsizlik (terdîd) ifade ediyorsa da, fakat o, evlendirme hususunda, (hangisiyle olduğu hususunda) muayyen birisini gösterir. Akdin, iki süreden en azına göre vaki olduğunda şüphe yoktur. Daha fazla süre çalışmak ise, bir teberru gibidir. Fukahâ bununla bazan, çalışmanın da mehir sayılma yönünden mal gibi olduğuna, ücrete ve ücrete bağlanana ziyadede bulunmanın caiz olduğuna dair istidlalde bulunmuşlardır. Fakat bu, bizden önceki ümmetlerin şeriatı olup, bizi bağlamaz. Bu ifade aynı zamanda, o şeriatta, veliye bir menfaatin şart koşulmasının caiz olduğuna; yine o şeriatta, kadının hak etmiş olduğu bir bedel olmaksızın kadının nikah (anmasının caiz olduğuna; aynı şekilde, akdin gerektirmediği şartların, nikah akdini bozmadığına delalet etmektedir.
Daha sonra, o, "bana sekiz yıl işçilik yapman şartıyla,. demiştir. Bu ifade, sen, başkasına ücretli olarak çalıştığında söylediğin, (ecertuhû) ifadesinden alınmıştır. Bu durumda "sekiz yıl" ifadesi, onun zarfı olur. Yahut da bu, "ona şöyle şöyle karşılık verdim" anlamına gelen ifadesinden alınmıştır. Nitekim "Allah mükâfaatmı versin ve size merhamet etsin" temennisi de bunun gibidir. O zaman, "sekiz yd" ifadesi, mef'ÛI-Ü blh olur. Manası ise,"sekiz yıl çobanlık yapmak" şeklinde olur.
Daha sonra o, "Sana zorluk çıkarmayı da istemem" der. Bu hususta iki izah şekli vardır:
1) Bunun manası, "süreyi on yıla tamamlamayı mecbur tutmak suretiyle, sana zorluk çektirmeyi de istemem" şeklindedir. Buna göre eğer, "Arapların ifadesinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun manası şudur: "Durum sana ağır geldiğinde, o zaman sanki, iki şeyi düşünmen suretiyle, o sana ağır ve meşakkatli gelmiştir. Bu yüzden, bazan, "Buna gücüm yeter" dersin, bazan da, "Buna gücüm yetmez" dersin."
2) Bunun manası şudur: "Çobanlık konusunda sana sıkıntı vermek istemiyorum. Bu konuda sana kolaylık gösteriyor, imkânın ölçüsünde çalışman konusunda müsamaha ediyorum. Çobanlık konusunda, büyük bir dikkat ve titizlikle seni sorumlu tutmuyorum..." İşte, peygamberler, burada da görüldüğü gibi, insanlarla olan muamelelerinde en kolayı seçerler. Nitekim hadiste şöyle buyuruImuştur: "Hz. Peygamber (s.a.s) benim ortağım idi. En hayırlı bir ortaktı; ne mudara yapar, ne tartışmada ileri giderdi, ne de nizalaştrdı...". [43]
Akdin Yapılması
Daha sonra o "inşaattan beni salihlerden bulursun..." der. Burada da iki izah şekli vardır:
1) O burada, "salâh" ifadesiyle, güzet muameleyi ve yumuşak huyluluğu kasdetmektödir.
2) O, "salâh" ifadesiyle, umûmî manayı kastetmektedir ki, güzel muameleler de buna dahildir, "fnsaallah" demiştir, ki bu, O'nun tevfik ve yardımına güvenip dayanmak içindir. Buna göre eğer, "Böyle bir şartla akid nasıl tamam olur? Çünkü sen, "Allah dilerse karım boştur" dersen, o boş olmaz" denilirse, biz deriz ki: Bu, şeriatlara göre değişen bir husustur:
Onun, "O, seninle benim aramda..." ifadesine gelince, bil ki, zillke mübtedâdır. ifadesi ise, onun haberidir. Bu, Hz. Şuayb (a.s) ile . apmış olduğu anlaşmaya bir işarettir. O bununla "Bu söylediğin ve, benimle üzerinde anlaşma yaptığın şey, ikimiz arasında geçerli olup, hiçbirimiz ondan çıkmayacağız. Se ben, bana koştuğun şartlardan çıkacağım, ne de sen, kendine karşı bana taahhüt ettiğin şartlardan..." manasını kasdetmiştir.
Daha sonra o "Bu iki müddetten hangisini yerine geörirsem (...)" buyurmuştur. Yani, "en uzunu on yıl, en kısası da sekiz olan iki sûreden hangisini yerine getirirsem" demektir. Si yani, "ziyâdeyi istemede bana karşı husumet edilmez..." demektir. O bununla muhayyerliği belirtmek istemiştir. Şunu demek ister: Dilerse o, dilerse bu. Süreyi artırma işi, hiç kimse tarafından ona :•' zorlama olmaksızın, onun görüşüne ve kanaatine bırakılmıştır.
Daha sonra o, "Allah, dediğimize vekildir" demiştir. el-Vekîl, işin, kendisine havale edildiği kimsedir. el-Vekfl, şahit manasında kullanıldığı için, alA harf-i cerriyte müteaddî olmuştur. [44]
Hz. Musa'ya Risalet Verilmesi
"Artık Musa, müddetini tamamlayında, ailesiyle yola çıktı. Tur yanında, bir ateş farketti. Ailesine dedi ki: "(Siz burada) bekleyin; çünkü ben, bir ateş gördüm; olur ki, oradan size bir haber, yahut ısınmanız için bir ateş parçası
getiririm. Derken oraya gelince, mübarek bir yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaçtan; "Ya Musa, alemlerin Rabbi olan Allah benim ben! Asanı bırak..." diye nida olundu. (Musa), asasını, bir yılan gibi deprenir görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi. "Ya Musa, beri gel, korkma; çünkü sen emniyyette olanlardansın. Elini yakanın içine sok. Af etsiz bembeyaz olarak çıkacaktır o. Korkudan ellerini kendine kavuştur. İşte bu ikisi, Firavun'a ve cemaatine Rabbinden iki burhandır. Çünkü onlar fâsıkîar güruhudur" (Kasu, 29-32).
Bil ki Hz. Peygamber (s.a.s)'den, "Musa, o iki kızın küçüğü ile evlendi ve o iki vakitten uzun olanını yerine getirdi" dediği rivayet olunmuştur. Mücâhld, "Hz. Musa (a.s) bu süreyi on sene olarak tamamladı ve bundan sonra Şuayb (a.s)'in yanında bir on sene daha kaldı" demiştir. Ayetteki "Artık Musa müddetini tamamlayınca, ailesiyle yola çıktı. Tür yanında bir ateş farketti..." ifadesi, bu hissetme işinin, bu iki işten sonra olduğuna delalet eder. Fakat bunun, iki işin sadece birisinden sonra yani o müddetin tamamlanmasından sonra meydana geldiğine delalet etmez. Böylece Kâdi'nin, "Bu, Hz. Musa (a.s)'nın, o müddetten fazla kalmadığına delalet eder" şeklindeki sözü bâtıl olmuş olur.
Ayetteki, "Ailesiyle yola çıktı..." ifadesinde, Hz. Musa (a.s)'nın sadece hanımıyla yola çıktığına dair bir delalet yoktur. Çünkü ayette daha sonra gelen, 'bekleyin" ifadesinde, bunların iki kişiden fazla bir cemaat olduklarına bir işaret vardır. [45]
Ateşi Farketmesi
Ayetteki, "Bir ateş farkettim" ifadesinin izahı, Tâhâ ve Nemi sûrelerinde geçti.
Ayetteki "Olur ki oradan size bir naber yahut, ısınmanız için bir ateş parçası getiririm" ifadesiyle ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Keşşaf sahibi şöyle der: "Ayetteki üç şekilde, yani "cezve", cüzve" ve "clzve" şekillerinde kullanılır ve bu şekillerde de okunmuş olup, bu, ster ucunda ateş olsun, ister olmasın, kalın sopa demektir." Zeccac ise, "cezve"nin, uru ağaçtan koparılmış kalın bir parça olduğunu söyler.
İkinci Bahis: Tahâ sûresinde, Hz. Musa (a.s)'nın yolculuk ettiği bu gecede, çölde a*abildiğine zifiri bir karanlık olduğunu, şiddetli bir rüzgârın estiğini, hayvanlarının eğildiğini, yolu kaybettiklerini, bir yağmura tutulduklarını, böylece de çok jşüdüklerini, işte tam o sırada uzakta bir ateş gördüklerini, Hz. Musa (a.s)'nın, «endilerine yol gösterecek birisini bulmak üzere o ateşe doğru gittiğini anlatmıştık « bu, ayette "Oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir ateş parçası (yanan 3ir odun) getireyim" ifadesi ile anlatılan husustur. Ayetin, "Olur ki oradan size bir zaber getiririm" kısmında, Hz. Musa (a.s)'mn yolu kaybettiğine; "Isınmanız için bir reş parçası getireyim" kısmında da üşüdüklerine bir delalet vardır. [46]
Ağaç İçinden Nida
Ayetteki, "Derken oraya gelince, mübarek bir yerdeki vadinin sağ kıyısından, iğaçtan, "Ya Musa, alemlerin Rabbi olan Allah benim ben" diye nida olundu" sadesine gelince, bil ki, şâtı'u'-vadl, "vadi tarafından" demektir. Çünkü o nida, vadi vatından, ağaç tarafından, Musa (a.s)'nın sağ yanından gelmişti. Ayetteki, "ağaçtan" fadesi, "vadinin kıyısından" ifadesinden bir "bedel-i istimal''dir. Çünkü : ağaç, vadinin o kenarında idi. Bu tıpkı, (Zuhmf. 33 ıvetindeki bedel gibidir. Cenâb-ı Hak, bu ayette, o bölgeyi "mübarek" diye nitelemiştir. Çünkü Hz. Musa (a.s)'nın peygamberliğinin başlangıcı ve Allah'ın ona konuşması, orada olmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: [47]
Kelamullah'ın Mahiyeti Hakkında
Mu'tezile, "Allah herhangi bir cisimde yarattığı kelamla konuşur" şeklindeki görüşlerine, ayetteki, "ağaçtan' ifadesini delil getirerek şöyle demişlerdir: "Bu, Hz. Mum (a.s)'nın o sesi, o ağaçtan duyduğu ve bu şekilde nida
edenin Allah Teâlâ olduğu hususunda açık bir ifadedir. Allah Teâlâ ise, bir cisim içinde olmaktan münezzehtir. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın, kelamını bir maddede yaratmak suretiyle konuştuğu sabit olur."
Cenâb-ı Hakk'ın kelamının kadîm (ezeli) olduğunu savunan (ehl-i sünnet) şöyle derler: Bu meselede bizim şu iki görüşümüz var:
1) Ebu Mansur el-Maturidi ve Mavera ün nehir alimlerinin görüşüne göre, Cenâb-Hakk'ın zâtı ile kâim (birlikte) olan kadîm kelâmı duyulmaz. Duyulan şey ancak sesler ve harflerdir. İşte o ağaçta yaratılan ve duyulan budur. Böyle olması halinde. Mu'tezlle'nin görüşü sakıt olur, düşer.
2) Ebu'l-Hasan el Es'ârî'nin görüşüne göre, harf ve ses olmayan Allah kelâmının, tıpkı cisim (madde) ve araz (sıfat) olmayan zât-ı ilâhinin görünmesinin mümkün oluşu gibi, duyulması mümkündür. Bu görüşe göre, Hz. Musa (a.s)'nın o harfleri ve seslen ağaçtan duyması ve kadîm kelâmı (sözü) de, ağaçtan değil, Allah'tan dinlemiş olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü bu iki şey arasında bir uyuşmazlık söz konusu değildir
Ehl-i sünnet, görüşüne şöyte delil getirmiştir: "Ayetteki, "Alemlerin Rabbi olan Allah benim ben!" sözünün çıktığı ve duyulduğu yer, eğer o ağacın kendisi olmuş olsaydı, o zaman o ağaç, "Allah benim" demiş olurdu." Mu'tezile buna şöyle cevap verir: "Bu, o sözü söyleyenin, sözün faili (sahibi) değil de, sözün mahalli (söylendiği yer) olması halinde söz konusu olur ki, esas meselemiz de budur.." Ehl-i sünnet buna şu şekilde cevap verir: "Zehirli bir but, "Benden yeme, çünkü ben zehirliyim" dediğinde, bu sözün faili Allah olur. Çünkü eğer bunu söyleyen but, bizzat bu sözün sahibi olsaydı, o zaman Allah'ın, "Benden yeme, çünkü ben zehirliyim" demiş olması gerekirdi ki, bu olamaz. Binâenaleyh eğer konuşan, sözün yeri olmuş olsaydı, o zaman o ağacın, "Ben Allah'ım" demiş olması gerekirdi ki, bütün bunlar olamaz. [48]
İkinci Mesele
Şöyle de denebilir: "Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'de, duyduğu o sözün, Allah'ın sözü olduğuna dair kesin bir bilgi
yaratmıştır." Mu'tezile buna da itiraz ederek şöyle der. "Çünkü eğer, Hz. Musa (a.s), o sözün, Allah'ın sözü olduğunu kesin olarak bilmiş olsaydı, o zaman Allah'ın varlığını da kesin (bedihî) olarak bilmiş olması gerekirdi. Çünkü sıfatın (arazın) zarurî olarak bilinmesi ve bu sıfatın zatının (cevherinin) İse istidlali olarak bilinmesi imkansızdır. Binâenaleyh eğer, Hz. Muta (a.s), Cenâbn Allah"ı zarurî (bedihî) olarak bilmiş olsaydı, mükellefiyet ortadan kalkardı." Şöyle de denebilir
"Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s) ya harf ve ses olmayan o kelâmını duyurunca, Hz. Musa (a.s) böyle bir sözün, mahlûkâtın sözlerinden olamayacağını anlamıştır." Şu da ileri sürülebilir: "Bu sözün o ağaçtan çıkması, böyle bir sözün ancak Allah'dan olacağı bilinmesi yönünden, tıpkı çakıl taşlarından tesbîhatın çıkışı gibidir."
Şu da söylenebilir: "Hz. Musa (a.s)'nın yaş bir ağaçta ateşi görmesi mucize olunca, Hz. Musa (a.s), ateşle, yaş ve yeşil bir ağacı bir arada tutmaya kadir olanın ancak Allah Teâlâ olduğunu anlamış oldu." Şu rivayetin doğru olması da muhtemeldir: İblis, Hz. Musa (a.s)'ya, "Onun Allah'ın nidası olduğunu nasıl anladın?" dediğinde, Hz. Musa (a.s) "Çünkü ben onu, bütün cüzlerimle, her tarafımla duydum" demiştir. Binâenaleyh o, bu duyma işinin bütün bedeninden olduğunu hissedince, bunun Allah'dan başka hiç kimsenin kadir olamayacağı şeylerden olduğunu anladı." Bu ancak, biz ehl-i sünnete göre doğru olabilir. Bize göre hayatın bulunması için, bünye şart değildir. [49]
Sûrelerdeki Farklı Anlatımlar
Cenâb-ı Hak, Nemi Sûresi'nde, "Kendisine şöyle nida olundu: "Ateşte bulunana da, çevresinde olan kimselere
de muhakkak bereket verildi"(Nwni, 8) buyurulmuş; burada "Alemlerin Rabbi olan Allah benim bert!" diye nida
olundu" buyurulmuş; Tahâ Sûresi'nde ise, "Ben senin Rabbinim" diye nida olundu" ıTâhft, 12) buyurulmuştur. Bu üçü arasında bir tezat yoktur. Binâenaleyh Allah Teâlâ, bütün bunları zikretmiş, ama her sûrede bunlardan birini nakletmiştir. [50]
Dördüncü Mesele
Hasan el-Basri "Musa (a.s)'ya konuşma nidası değil, vahiy nidası yapıldı. Bunun delili ise, "Vahyolunana kulak ver" (Tihiı, 13) ayetidir" demiştir. Ekser? âlimler ise, Allah Teâlâ'nın, Hz. Musa (a.s)'ya vahyen değil, vasıtasız olarak konuştuğu kanaatindedirler. Bunun delili, Hak Teâlâ'nın, "Allah, Musa'ya konuştu" (Nisa. 164) ayeti ve benzeri ayetlerdir. Hasan el-Basrî'nin delil getirişi zayıftır. Çünkü, "Vahyedilene kulak ver"rrâht, 13) sözü ona, vahiy ile olmamıştır. Çünkü eğer bu da vahiy ile olmuş olsaydı, o zaman işin sonu, mükellefin duyduğu ve vahiy olmayan bir söze dayanmalıdır. Aksi halde teselsül gerekir. Aksine "Vahyedilene kulak ver" ifadesi ite kastedilen, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Musa (a.s)'ya, artık bundan sonra kendisine vahiy yoluyla gelen emirler hususunda titiz olması manasıdır.
Ayetteki "Asanı bırak" diye nida olundu. Şimdi (Musa), âsâyı bir yılan gibi deprenir görünce, arkasını dönüp uzaklaştı, geri dönmedi. "Ya Musa beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın..." ifadesinin tefsiri daha önce geçmişti. Ayetteki, "yılan gibi" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın o âsâyı yılana benzettiğini açıkça göstermektedir. Allah, âsânın bizzat yılan olduğunu söylememiştir. Binâenaleyh bu ifade, o âsânın ejderha (yılan) olmasına ters düşmez. Aksine Cenâb-ı Hak, o âsâyı, miktar bakımından değil de, hareket etme ve deprenme bakımından yılana benzetmiştir.
Hz. Musa (a.s)'nın niçin korktuğunu daha önce açıklamıştık. Ayetteki, ÇJ*. jjj ifadesi, "geri dönmedi" demektir. Nitekim, savaşan birisi, kaçtıktan sonra geriye döndüğünde Arapçada JîüuJi ÇM denilir. Vehb şöyle demiştir: "O âsâ, ağaç ve kaya nâmına orada ne varsa hepsini yutmuştur. Hatta Musa (a.s), onun dişlerinin gıcırtısını ve kayaların onun karnında çıkardığı sesleri duymuştur. İşte o zaman dönüp kaçmıştır. [51]
Âsâ Hakkında
Alimler, bunun hangi âsâ olduğu hususunda şu değişik görüşleri belirtmişlerdir
1) Hz. Şuayb (a.s)'in yanında, geçmiş peygamberlerin asaları vardı. Bir gece Musa (a.s)'ya şöyle dedi: "Bu eve girdiğinde, o asalardan birini al"dedi. Hz. Musa (a.s) da, Hz. Adem (a.s) ile birlikte cennetten inen âsâyı aldı. Peygamberler, o âsâya Şuayb (a.s)'a gelinceye kadar hep vâris olmuşlardır. Hz. Şuayb (a.s) ona, "Bana aldığın âsâyı göster" dedi ve âmâ olduğu için, o âsâyı eliyle yokladı ve onu vermemek istedi. Bunun üzerine, "Başkasını al" dedi. Hz. Musa (a.s) yedi defa (rastgele) bir âsâ seçmek istedi, yedisinde de bu âsâ eline geldi. Böylece Şuayb (a.s), Hz. Musa (a.s)'nın o âsâ ile epey işi olduğunu anladı.
Yine rivayet olunduğuna göre, Şuayb (a.s), kızına, Hz. Musa (a.s) için evden bir âsâ getirmesini istedi. O da o eve girip, bu âsâyı alıp babasına verdi. Şuayb (a.s) onu görünce, kızına "Başkasını getir" dedi. Kızı onu yere attı, başkasını alıp götürmek istedi. Fakat eline yine o âsâ geldi. İhtiyar Şuayb (a.s) bunu görünce önce razı oldu, sonra pişman oldu ve Hz. Musa (a.s)'yı aramaya başladı. Hz. Musa (a.s)'ya rastlayınca "o âsâyı geri ver" dedi. Hz. Musa (a.s), "o, benim âsâmdır" deyip, ona vermemek istedi. Derken münakaşa ettiler. Sonra da ilk rastlayacakları adamı bu hususta aralarında hakem kılmak üzere anlaştılar. Derken, yürüyerek (İnsan şeklinde) bir melek geldi ve aralarında şöyle hükmetti: "O âsâyı yere bırakın. Bundan sonra onu kim kaldırabilirse, o onundur." Bunun üzerine Hz. Şuayb (a.s) onu kaldırmak istedi, ama gücü yetmedi. Musa (a.s) ise, onu kolaylıkla kaldırdı. İhtiyar Şuayb (a.s) böylece onu ona verdi ve Hz. Musa {a.s) ona on yıl çobanlık etti.
2) Ibn Salih, Ibn Abbas (r.a)'dan şunu rivayet etmiştir: "Şuayb (a.s)'in kardeşinin oğlu Bîrûn'un evinde, sadece Btrûn ile, Bfrûn'un Hz. Musa (a.s)'yla evlendirdiği o kızından başka hiç kimsenin giremediği bir oda vardı. Çünkü o kızı, orayı temizliyor ve süpürüyordu. O odada onüç tane âsâ vardı. Bîrûn'un da onbir erkek çocuğu vardı. Onlardan olgunluk çağına gelenlere, o odaya girip, asalardan bir tane almalarını emrederdi. Bir gün Hz. Musa (a.s), geceleyin Bîrûn'un evine geldi. Fakat evde kimseyi bulamadı ve koyunları gütmek için bir âsâya ihtiyaç duydu. Böylece o odaya girip, asalardan birini alıp çıkardı. Hanımı bunu görünce, babasına gidip, durumu haber verdi. Bfrûn buna sevindi ve kızına, "senin kocan peygamberdir ve onun bu âsâ ile yapacağı pek çok işler vardır" dedi.
3) Bazı rivayetlerde şu yer almıştır: Hz. Musa (a.s), Şuayb (a.s)'la o anlaşmayı yapıp, ertesi sabah olup, Musa (a.s) koyunları gütmeye gitmek isteyince, Şuayb (a.s) ona, "o koyunları, bu âsâ ile sür, götür, yol ayrımına geldiğinde, her ne kadar sağ daha otlak ise de, sen sola sap. Çünkü sağ tarafta büyük bir ejderha var. O yılanın sana ve koyunlara zarar vermesinden korkarım" dedi. Hz. Musa (a.s) da koyunları alıp gitti. Yol ayrımına gelince koyunlar sağa gitmek istediler. Hz. Musa {a.s), onları sola çevirmek için çok çaba sarfetti ama başaramadı. Mecburen onların peşinden gitti ve bir de ne görsün, alabildiğine geniş bir otlak... Derken uyudu. Koyunlar otluyortardı. İşte o sırada o yılan çıkageldi. Musa (a.s)'nın âsâsı hareketlenip dikildi ve o yılanla, öldürünceye kadar mücadele etti. Öldürünce, kana bulanmış olarak Hz. Musa (a.s)'nın yanına döndü. Musa (a.s) uyanınca, asasının kana belenmiş ve yılanın Ölmüş olduğunu gördü. Allah Teâla'nın o asada bir mucizesinin olduğunu ve bir kudretin bulunduğunu anladı. Şuayb (a.s)'ın yanına döndü; o, kör idi. Koyunlara dokunduğunda, bir de ne görsün; onlar, öncekinden daha güzel ve besili... Bunun üzerine, Hz. Musa (a.s)'ya, bunun sebebini sordu, Hz. Musa (a.s) da ona hadiseyi anlattı; o da buna sevindi ve hem Hz. Musa (a.s)'nın hem de o asanın, kadr ü kıymeti olduğunu anladı. Sürüsünü güzelce güttüğü için, ikram olsun ve de kızı için de bir destek olsun diye, Hz. Musa (a.s)'yı mükafaatlandırmak isteyince şöyle dedi:
'Koyunlarımın bu sene doğuracağı, dişi olsun erkek olsun, siyah beyaz, alacalı bütün kısımları sana hediye ettim. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hz. Musa (a.s)'ya, "Âsânİa, kendisiyle koyunları suladığın suya var!" diye variyetti. O da bunu yaptı, sonra da koyunlarını o sudan suladt. O koyunlardan hiçbiri müstesna olmamak Üzere de, herbiri, erkekli dişili olmak üzere siyah-beyaz alacalı yavru doğurdu. Böylece Hz. Şuayb (a.s), bunun Allah Teâla'nın Hz. Musa (a.s)'ya ve esine gönderdiği bir rızık olduğunu anladı ve ona vermiş olduğu sözü de eksiksiz yerine getirdi.
4) Bazıları da şöyle demişlerdir: "Bu âsâ, Adem (a.s)'nın âsâsıdır. Cebrail (a.s), o Öldükten sonra bu asayı almıştı. Ta ki, Hz. Musa (a.s), geceleyin onunla karşılaşıncaya kadar..."
5) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bu, rastgele karşısına çıkan bir ağacın gövdesinden alıp yaptığı bir âsâ idi. Yani onu, ağacın enli kısmından almıştı. Bir şeyi seçerek almayıp, rastgele aldığında, Arapça'da, İ'terada) denilir. Kelbî'den de şu rivayet edilmiştir: "Kendisinden Musa (a.s)'ya nida
edilen ağaç, Avsec ağacıdır. Âsâsı da ondandı." Bu izahlardan kimini diğerlerine tercih etmemize imkân verecek bir şey yoktur; çünkü Kur'ân-ı Kerim'de, buna delâlet eden bir şey bulunmamaktadır. Haberlerse birbiriyle çelişmektedir. Allah, bunu daha ryi bilir. [52]
Yed-i Beyza
Cenâb-ı Hakk'ın "Elini yakanın içine sok. Afetsiz bembeyaz olarak çıkacaktır..." ifadesine gelince, bil ki Allah bunu, üç ibareyle zikretmiştir:
a) Buradaki ifade.
b) Tâhâ süresindeki, (Tahâ, 22) "S/r ete elini koynuna sok da, o ayıpsız ve bembeyaz bir halde çıkıversin..." ifadesi.
c) Nemi süresindeki "Elini koynuna sok da..." (Nemi, 12) ifadesi. Garibu'l-Kur'ân adlı eserinde, el-Azizî, 'nin anlamı, "e//n; koynuna sok, girdir" şeklindedir" demiştir.
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine gelince, bu konuda en güzel sözü söyleyen. Keşşaf sahibi olup, o söyle demiştir: "Bunun iki anlamı vardır:
a) Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s) için, âsâyı yılan haline çevirince, Hz. Musa (a.s) dehşete kapıldı ve tedirgin oldu, korktu. Bir şeyden korkan kimsenin yaptığı gibi, eliyle ondan korunmaya, sakınmaya çalıştı. Bunun üzerine ona, "Elinle ondan korunmada, düşmanlarına karşı senin için bir zillet ve nakîsa bulunmaktadır. Onu attığında o nasıl yılan haline geliveriyorsa, aynı şekilde, elinle sakınacağın yerde onu koltuğunun altına sok. Sonra da, şu iki şeyin meydana gelmesi için, onu bembeyaz çıkarıver. Bu iki şey de, sana karşı bir nakîsa olan şeyden sakınma ve bir başka mucize izhâr etme... Buradaki cenah kelimesinden maksat, eldir. Çünkü İnsanın iki eli, kuşun iki kanadı mesabesindedir. Kişi, sağ elini sol koynuna soktuğunda, kanadını kendine yapıştırmış olur.
b) "Kanadın kendine çekilmesi "yle, kuşun davranışından istiare yapılarak, Asanın yılana çevrilmesi sırasında titreyip korkmasın diye, Hz. Musa (a.s)'nın serinkanlı olması, kendine hakim olması ve metin, cesur davranmasıdır. Çünkü kuş korktuğunda, iki kanadını yayar ve onları salıverir. Aksi halde İse, kanatları gövdeye yapışık ve kendine doğru çekilmiş olur. ifadesinin anlamı ise, "korkudan ötürü" şeklindedir. Yani, "yılanı görmen esnasında sana bir korku isabet ederse, ellerini kendine topla" demektir. ifadesi, iki tefsirden herbirine göre, aynı anlamdadır. Fakat lafızlar farklıdır. İki yerdeki maksatlar farktı olduğu için, aynı mana tekrarlanmıştır. Şöyle ki: İki yerden birindeki gaye, ellerin bembeyaz çıkmasıdır. İkinci yerden gaye ise, korkuyu gizlemek ve örtmektir. [53]
Farklı Anlatımlar
Eğer, "el" anlamına gelen el-cenAh (kanat), bir yerde toplanmış, çekilmiş (madmûm) olarak nitelendiği halde, diğer yerde, "kendisine toplanmış, kendisine çekilmiş" (madmûun ileyh) olarak nitelenmiştir. Bunlar (Tâhâ, 22) ifadesidir. O halde bunların arası nasıl ulaştırılabilir?" denilirse, biz deriz ki: "Toplanmış cenârTtan maksat, sağ eldir; kendisine doğru toplanılan, çekilen -madmûun ileyh- "cenah" ise, sol eldir. Sağ ve sol ellerden herbiri, bir kanattır..." İşte bütün bu açıklamalar, Keşşaf sahibinin sözü olup, bunlar son derece güzeldir.
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine gelince bu, hem şeddeli, hem de şeddesiz olarak okunmuştur. Şeddesiz olarak okunması halinde bu, ü kelimesinin tesniyesidir. Şeddeli (Fezânnlke) okunması halinde ise, 'nin tesniyesidir. 'nin anlamı, "Onun peygamberliğinin doğruluğu ve kendisine davet ettiği tevhîd akidesinin gerçekliği hususunda, apaçık iki hüccettirler" biçimindedir. İfadenin zamiri, Allah Teâlâ'nın bunu ona, nezdinde izhâr edeceği mucizelerin ne olduğunu bilebilmesi için, Firavunla karşılaşmasından önce emretmiş olmasını gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ bundan sonra, Hz. Musa (a.s)'nın "Rabbim, ben, onlardan olan bir cana kıydım; bu sebeple beni öldürmelerinden korkuyorum" (Kasas. 33) dediğini nakletmiştir. Kâdî şöyle demiştir: "Durum böyle olursa, iki mucizenin de zuhur etmesi durumunda, gerek ehlinden olsun gerekse başkasından, burada, Hz. Musa (a.s)'nın kendilerini risâletine davet etmiş olduğu kimselerin bulunması gerekir. Çünkü mucizeler peygamberler elinde ancak, resul olarak gönderilmeleri anında zuhur eder; önce değil. Onlar ancak kendileriyle, başkaları risâlete istidlal etsinler diye zuhur ederler..." Bu, zayıftır; çünkü mucizeler izhar etmenin mutlaka bir hikmeti vardır. Başkasının, kendisiyle, iddia olunanın gerektiğine istidlal etmesinden daha büyük bir hikmet ise yoktur. Burada bir hikmetin bulunmayışına gelince, bunu kabul etmiyorum. Çünkü, muhtemeldir ki, burada da, dundan başka pekçok hikmet ve gayeler bulunur. Hele hele bu ayetler, burada Hz. Hum (a.s)'yla birlikte başka bir kimsenin bulunmamış olduğu hususunda tam mutabık İken... [54]
Onun Harun (a.s)'ı da Yardımcı İstemesi
"Dedi ki: "Ya Rabbî, bem onlardan bir cana kıydım. Onun için beni katledeceklerinden korkarım. Kardeşim Harun, o, lisan bakımından benden daha fasihtir. Onu da benimle beraber yardımcı olarak gönder ki, beni tasdik
etsin. Çünkü ben, beni yalanlayacaklarından endişe ediyorum." Allah, "Seni kardeşinle kuvvetiendteceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki, onlar size erişemeyecekler. Gidin ayetlerimizle. Siz de size tâbi olanlar da, galipsiniz" buyurdu. Musa, onlara apaçık ayetlerimizi getirince dediler ki: "Bu, uydurulmuş bir büyüden başka bir şey değildir. Biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik." Musa dedi ki: "Benim Rabbim, katından kimin hidayet getirdiğini, yurdun (güzel) akıbetinin kimin olacağını daha iyi bilendir. Hakikat şudur ki, zalimler asla felah bulmazlar" (Kant, 3&37).
Bil ki Allah Teâlâ, "iş 6u iki (mucize), Firavun a ve cemaatine, Rabbinden iki hüsrandır"(Kaaas, 32) deyince, bu ifade, Muaa (a.s)'nın, bu iki delil İle Firavun ve onun kavmine gitmesini tazammun etmiştir. Hz. Muaa (a.s) da o zaman Allah'tan, kalbini kuvvetlendirip korkusunu giderecek olan şeyi talep etmiş ve "Ya Rabbî, ben onlardan bir cana kıydım. Onun için beni katledeceklerinden korkarım. Kardeşim Harun, o, lisan bakımından benden daha fasihtir..." demiştir. Zira, onun lisanında bir tutukluk bulunmuyordu; bu, ya doğuştan idi, ya da, Firavunun sakalını yolduğunda, ağzına ateş parçası
konulduğu için...
Onun, "Onu benimle beraber yardıma olarak gönder ki, beni tasdik etsin" ifadesine gelince, burada birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Rld'u kelimesi, kendisinden yardım talep edilen şeyin adı olup, fl'I veznindedir, ama ism-i mefûl anlamındadır. Tıpkı kelimesinin ısınma vasıtası otan şeyin, ateşin adı olması gibi. Nitekim Arapça'da, devrilmesin diye, duvarı tahta vs. şeylerle desteklediğinde denilir.
İkinci Bahis: Nâti, hemzesiz olarak diğerleri ise, hemzeli olarak şeklinde okumuşlardır. Asım ve Hamza, kâfin dammesiyie, şeklinde okumuşlardır. Ebu Amr ve diğer kıraat alimlerinin, kâfin cezmiyle yusaddıknî şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki, bu Ebu Amr'dan meşhurdur. Merfû okuyana göre mana, "Beni destekleyen bir yardımcı..." şeklinde; cezm ile okuyana göre de, şartın cezası olmak üzere, "Eğer onu gönderirsen, o beni destekler" şeklinde olur. Bunun bir benzeri de "Bana tarafından -bir velî-oğul, ihsan et. Ki bana da mirasçı olsun..." (Meryem, m> ayetidir. Buradaki ^J kelimesi, hem cezm, hem de ref ile okunur. Süddî ise bazı hocalarından "Beni tasdik etmesi için bir yardımcı..." şeklinde bir okuyuş nakletmiştir.
Üçüncü Bahis: Cumhur, tasdikin, Harun (a.s)'a ait olduğu görüşünü benimserken, Mukâtll, bunun "Firavunun tasdik etmesi için" anlamında olduğunu söylemiştir. Buna göre mana, "Kardeşimi benimle gönder de, hüccet ve delilimi beyan etme hususunda beni desteklesin, iki delilin bir araya gelmesiyle de, ola ki, maksat olan Flrsvun'un tasdiki tahakkuk eder" şeklinde olur.
Dördüncü Bahis: Harun (a.s)'un tasdikinden maksat, Hz. Musa (a.s)'ya, "Doğru söyledin", yahut insanlara, "Musa (a.s) doğru söyledi" demesi değildir. Aksine bundan maksat, fasîh lisanıyla delillerin yönlerini açıklaması, şüphelere cevap vermesi ve onun namına kâfirlerle mücadele etmesidir. İşte, anlamlı tasdik de budur. Hz. Musa (a.s)'rtın, "Kardeşim Harun, o, lisan bakımından benden daha fasihtir" ifadesine bakmaz mısın? Fesahatin anlamı ise ancak, sadece "doğru söyledin" sözünde değil de, daha önce zikrettiğimiz biçimde ortaya çıkar.
Beşinci Bahis: Cübbaî şöyle demiştir: "Musa (a.s), Harun (a.s)'un nebîlik için uygun olup olmadığını bilmediği halde, Allah Teâlâ'dan, onu da Allah'ın emriyle görevlendirilmesini istemiştir. O, cevap verileceğinden emin olmadığı ya da hikmet olmayan bir şeyi istemiş değildir. Yine muhtemeldir ki, o, bunu mutlak olarak değil de, dua eden kimsenin duasından söylediği üzem, "Eğer hikmet bunu iktizâ ediyorsa, uygunsa..." anlamında olmak üzere, mukayyet olarak istemiştir. [55]
İki Kişi Olmanın Faydası
Altıncı Bahis: Süddî şöyle demiştir: "İki peygamber ve iki ayet, tek peygamber ve tek ayetten daha kuvvetlidir." Kadî şöyle der: "Onun dediği, Örf ve âdet bakımından daha kuvvetlidir. Delâlet bakımındansa, iki mucizeyle bir mucize arasında ve bir peygamberle iki peygamber arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü, kendilerine peygamber gönderilenler bunlardan hangisine bakarsa, hakikati anlar, herhangi birine bakmazsa, durum birdir. Bu, iki mucizedeki delâlet yolu, bir ve aynı olduğu zaman böyledir. Eğer bu iki peygamberin gösterdikleri mucizeler farklı olur ve onlardan birinde, diğerinde bulunması mümkün olmayan, şüpheyi izate özelliği bulunursa, o zaman bu ikisinin mucizelerinin farklı olması imkânsız değildir. Bu durumda da. Süddî'nin dediği gibi, bu iki peygamberin mucizelerinin toplamı, birininkinden daha kuvvetli olmuş olur. Fakat böyle bir şeyin, Hz. Musa (a.s) ve Hz. Harun (a.s) haklarında söz konusu olması düşünülemez. Çünkü onların mucizeleri, ayrı değil, aynı idi.
Ayetteki, "seni kardeşinle kuvvetlendireceğiz" İfadesine gelince, bil ki "adud", elin kuvvetli ve kâim olması, "adud"un "şeddi" ise, elin kuvvetli olması ile elin kuvvet kazanması demektir. Nitekim, hayır dua etmek için, "Allah pazunu kuvvetlendirsin" denilir. Beddua olarak ise, "Allah pazunu kırsın" denilir. O halde ayetteki bu ifade, "seni, kardeşinle kuvvetlendireceğiz" demektir. Bu kuvvetlendirme ya pazu kuvvetli olursa kuvvetli olduğu içindir. Böylece beden de elin kuvvetli olması ile, işlevi görmeye kuvvet bulur. Yahut da adam, elin pazu ile kuvvet bulması sebebiyle kuvvet bulma bakımından, pazunun kuvvetine benzetilmiş. Böylece, Hz. Musa (a.s), kuvvetli bir pazu ile kuvvetlendirilmiş bir ele benzetilmiştir. [56]
Onlar Üzerindeki İlâhî Himaye
Ayetteki, "Size öyle bir satvet vereceğim ki onlar size erişemeyecekler..." ifadesinden murad, Allah Teâlâ'nın Hz. Mum (a.s)'y korktuğundan emin kılmaktır. Buna göre eğer, "Allah Teâlâ, o satvetin (sultanın) ayetlerle olacağını bildirmiştir. Öyle ise, o kâfirler, o ikisine ayetler yüzünden ulaşamazlar? Firavun, bunlar zahirî (açık) ayetler olmasına rağmen, (inanan) sihirbazları asmaya yeltenmemiş midir?" denilirse, biz deriz ki: O asâ yılana dönüşmesi demek olan o ayet bir mucize olduğu gibi, aynı zamanda, FiravunV zararının Hz. Musa (a.s) ile Hz. Harun (a.s)'a ulaşmasına mani oluyordu. Çünkü onlar Hz. Musa (a.s)'nın asasını attığında büyük bir yılana dönüştüğünü ve üzerlerine salıvermek istediğinde, bu yılanın kendilerini yok edeceğini bildikleri için, onların bL bilgileri, Hz. Musa (a.s) ile Hz. Harun (a.s)'a hücumdan alıkoymuştur. Dolayısıyla bu asâ, öldürme ve benzeri şekillerde onların, Hz. Musa (a.s) ve Hz. Harun (a.s)'a zarar vermelerine mani olmuş olur ve hem bir ayet hem bir mucize olmuş olur. Böylece de her iki durumu birlikte bulunduran bir özelliğe sahip olur. Firavunun, sihirbazları asması konusunda alimlerin ihtilafı vardır: Bazı alimler, "Onlar, sihirbazları asamadılar. Çünkü Kur'ân'da buna delalet eden birşey yoktur" demişlerdir. Bunun böyle olduğunu kabul etsek bile, Hak Teâlâ, "Onlar size erişemeyeceklerdir" buyurmuştur. Binâenaleyh açık olan husus, onların Hz. Musa (a.s) ve Hz. Hanın (a.s)'a zarar veremeyecekleridir. Bu ikisinin dışında kalanlara zarar vermeleri ise, ayetin bu ifadesini zedelemez.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Siz de, size tabî olanlar da galipsiniz" buyurmuştur. Ayetteki bu galibiyet ile, ya o andaki, hüccet ve delillerle galib olma kastedilmiştir, yahut başka bir zamandaki, devlet ve memleket için galip geliş manası kastedilmiştir. Birincisi, ayetin lafzına daha yakındır.
Ayetin, "Musa onlara apaçık ayetlerimizi getirince" ifadesine gelince, Tahâ sûresinde, cemîolan "ayetler" tesniye (iki tane) olan, "asa" ve "el" hakkında niçin kullandığını izah etmiştik. [57]
Büyü İddiaları
Ayetteki "Dediler ki: "Bu uydurulmuş bir sihirden başka birşey değildir" ifadesine gelince, alimler, "müfterfl" hususunda ihtilaf etmişler, bazıları, "Bununla, "O bir sihirdir. Onu yapan bunun aksini iddia ederse, o zaman bu uydurulmuş, iftira edilmiş bir büyü olmuş olur" derlerken; Cübbâî şöyle demiştir: "Bununla, bu işin Allah'a ait olduğu, O'nun tarafından olduğu manası kastedilmiştir. Buna göre sanki onlar, "Bu, işte bu açıdan yalandır" demişler ve sonra sözlerine, câhil olduklarını gösteren, "Biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik" sözünü ilave etmişlerdir. Bu, "Atalarımız bize, kendi içlerinde böyle birşey yapıldığını r& olduğunu söylemediler" demektir. Bu kâfirlerin, ya bu şeyleri atalarından duymuş : dukları halde yalan söylüyorlar, yahut da korkunçluğu ve dehşeti açısından bu •adarını duymadıklarını söylemek istemişlerdir, veyahut da kâfirler, Hz. Musa (a.s)'nın ortaya çıkacağını, getireceği o şeyleri haber vermemiş, gizlemişlerdir.
Bil ki böyle bir şüphe söz konusu olmaz. Çünkü bunun neticesi taklide varıp dayanır. Bir de evvelkilerin durumu mutlaka şu iki şekilde idi: Ya onlara böyle bir :eiil getirilmemiştir; bu durumda aradaki fark açıktır. Yahut da, onlara böyle deliller getirilmiştir, ama onlar bunu kabul etmemişlerdir. Bu durumda da, onların cehalet •e hatalarını hüccet kılmak doğru değildir. İşte Hz. Musa (a.s), bu noktada onların .--ad ettiklerini bilerek, "Rabbim, katından kimin bidayeti getirdiğini, yurdun (güzel akıbetin) kimin olacağım en iyi bilendir" demiştir. Çünkü bir kimse hüccet getirir ve hasmından hüccetine bir karşılık görmez, ama onun, yine de inadlaşttğım hissederse, " Rabbim, bizden hüccet ve hidayetin kimin tarafında olduğunu ve kimin bâtıl üzere olduğunu en iyi bilendir" demesi yerinde olur. Hz. Musa (a.s) bu sözüne, tehdidini ve va'îdini ekleyerek, "...Yurdun (güzel akıbetin) kimin olacağını en iyi bilendir" demiştir, yani, Hakka tutunmasına karşılık mükâfaatın kime, yine cezanın kime olacağını en iyi o bilir" demektir. "Akıbetü'd-dâr" güzel netice demektir. Bunun delili, "işte bunlar âkıbetü'd-dâr, yani Adn cennetleri kendilerinin olacak kimselerdir"(Ba'ö,22-23) ve "Akıbetü'd-dâr'm kimlere olacağını kâfirler öğrenecekler' (Rad, 42) ayetleridir. Dâr-ı dünya (dünya yurdu), bunun akıbeti ve neticesinden murad, kulun Allah'ın rahmet ve rızası ile canını vermesi, ölürken onu meleklerin müjde ile karşılamalarıdır. Buna göre eğer, "Güzel veya kötü neticeden herbirinin de, "âkıbetü'd-dâr" (dünya yurdunun neticesi) olarak adlandırılması mümkündür. Çünkü dünyanın neticesi, bazıları için bir hayır, bazıları için bir şer olur. O haide, daha nasıl, dünya hayatının şerli sonucuna değil de, hayırlı sonucuna bu isim verilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Çünkü Allah Teâlâ, bu dünyayı, ahirete bir geçiş köprüsü olarak koymuş ve kullarına, hayırlı neticelere ve güzel sonuca ulaşabilmeleri için, sadece hayırlı şeyleri yapmalarını emretmiştir. Dolayısıyla kim dünyada, Allah'ın, dünyayı yaratması hikmetinin aksine hareket ederse, işi tersyüz etmiş olur. O halde, dünyanın asıl neticesi, hayırlı neticedir. Kötü neticeye gelince, aslında buna itibar edilmemekte, değer verilmemektedir. Çünkü bu, tacirlerin tahrifleri, işi saptırmalarryla meydana gelen bir neticedir. Daha sonra Hz. Musa (a.s) bu sözünü, "Zalimler asla felah bulmazlar" diyerek te'kid etmiştir. Bu, "Onlar, kurtuluşu, necatı ve faydalı şeyler elde edemezler, aksine bunların zıddını elde ederler" demek olup, bu da, onları, inadlarından alabildiğine caydıracak bir ifadedir. [58]
Firavun'un Mucizeye Tepkisi
"Firavun dedi ki: "Ey müstaşarlanm, sizin benden başka bir tanrınızı bilmiyorum. Ey Hâmân, haydi benim için, çamurun üzerinde ateş yak da Bana büyük bir kule yap. Belki tırmanır da Musa'nın tanrısına çıkarım! Mamafih, onu kesin yalancılardan sanıyorum," Kendisi de, askerleri de yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, hem onu, hem askerlerini yakalayıverdik ve denize attık. Bak zâlimlerin akıbeti nice oldu! Biz onları, ateşe davet eden öncüler yaptık. Kıyamet gününde ise, asla yardım olunmayacaklardır. Bununla beraber, dünyada onların arkalarına lanet taktık. Hele Kıyamet günü onlar, çok menfur adamlardır! Andolsun ki Musa'ya, evvelki nesilleri helak ettikten sonra, insan için basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik. Umulur ki, onlar nasihat kabul ederler diye..." (Kasas, 38-43). [59]
Basite İcraya Çalışması
Bil ki Firavunun âdeti, Hz. Musa (a.s)'nın delillerinin galip geldiği her seferde, 3 delilleri savuşturmak için, kavminin cahil, tecrübesiz toylarına, yutturabileceği bir şüpheyi ortaya atmaktır. Burada da Firavun şu iki şüpheyi akıllara sokmuştur:
Birinci Şüphe: "Sizin için benden başka tanrınızı bilmiyorum..." şeklindeki sözüdür. Bu söz, gerçekte şu iki hususu ihtiva etmektedir:
a) Kendisinin dışında hiçbir İlah kabul etmemek...
b) Sadece kendisinin ilah olduğunu söylemek... Birincisi hususunda Firavun, "Delili olmayan şeyin isbatı mümkün değildir" prensibine dayanmıştır. Bu hususta delilin olmayışı şöyledir: Bu yıldızlar ve felekler, bu yeryüzü âleminin hallerinin değişmesinde yeter sebeptirler. Binâenaleyh bunların dışında bir yaratıcıyı kabul etmeye gerek yoktur. "Delili olmayanın isbatı mümkün değildir" sözünün manası açıktır.
Bil ki birinci mukaddime yalandır. Çünkü bir yaratıcının varlığına delil bulunmadığını kabul etmiyoruz. Çünkü, meleklerin "hadis" (mahlûk) olduklarını deliller ile bildiğimize göre, madde olan feleklerin ve yıldızların hadis olduklarını da anlıyoruz. Zarurî ve bedîhî olarak, muhdes varlığın, mutlaka bir muhdisi olması gerektiğini de bilmekteyiz. Böylece âlemin bir yaratıcısı olduğunu delil ile bilmiş oluruz. Şaşarım şuna ki, bir kısım kimseler, pek çok şeyi inkâr için, "Bunun delili yok, binâenaleyh yok olduğunu söylemek gerekir" şeklindeki sözlerine dayanarak, "Biz bunun delili olmadığını söyledik, çünkü araştırdık-soruşturduk, ölçtük-biçtik ve delili olmadığını gördük" derler. Bunların sözlerinin neticesi, iyice düşünülürse, "Delili bilinmeyen şeyin, yok olması gerekir" prensiblerine dayanır. Firavun ise, işi hemen kesip atmamış, "Bunun delili yoktur. Dolayısıyla bunu isbat etmek mümkün değildir. Bundan dolayı onu, iddiasında yalancı sanıyorum" demiştir. O halde o, bunca cehaletine rağmen, yukandaki delil getirmeye uğraşanlardan daha iyi ve insaflı sayılır. [60]
Tanrılık İddiasında Flravun'un Maksadı
b) Bu, Flravun'un kendisinin ilah olduğunu söylemesidir, Bu hususa gelince, bil ki, bununla kastedilen, Firavun, kendisinin göklerin, yerin, denizlerin, dağların ve insanların zatlarını ve sıfatlarını yarattığını iddia etmemiştir. Çünkü bunun imkansız olduğunu bilmek için pek zeki olmaya gerek yok. Dolayısıyla bu hususta şüphe etmek, aklının noksanlığına delil olur. İlah ise, ibadet edilendir. O halde Firavun, bir yaratıcının olmadığını ileri sürerek, insanların mükellefiyetlerinin, sadece meliklerine itaat etmeleri ve onun emirlerini dinlemeleri olduğunu söylüyor. İşte Flravun'un ulûhiyyet iddiası ile kastedilen, çoğu kimsenin sandığı gibi, onun, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu iddia etmesi değil, mâbûd olduğunu iddia edişidir. Biz, özellikle, Tâhâ sûresinde, "Siz ikinizin Rabbi kim, Ey Musa?" (TâM, 49) ayetinin tefsirinde, Flravun'un Allah'ı bildiğini ve bu sözü, kavminin cahil ve ahmaklarına yutturmak için söylediğini anlatmıştık. [61]
Rab Hakkındaki Zannı
İkinci Şüphe "Ey Hâmân, haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak da, bana büyük bir kule yap. Belki tırmanır da Musa'nın tannsma çıkarım! Mamafih onu kesin yalancılardan sanıyorum..." şeklindeki sözüdür. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Müşebbfhe Allah'ın gökte olduğu inançları hususunda bu ayete •utunarak şöyle demişlerdir: "Hz. Musa (a.s), Firavunu buna inanmaya davet etmemiş olsaydı, Firavun bu sözü söylemezdi."
Buna şu şeklide cevap verilir: Hz. Musa (a.s) "Göklerin ve yerin Rabbi" ifadesiyle, Firavun 'a : e il getirmek istemiş. Fakat bunun için, "O, yerde değil gökte olandır" dememiştir. Böylece Firavun, Hz. Musa (a.s)'nın, ilâhının gökte olduğunu söylediğini sanmıştır. Bu da, Flravun'un kötü niyetinden, pisliğinden, tuzağından ve dehasındandır.
İkinci Bahis: Alimler, Firavunun, bu kuleyi yaptırıp yaptırmadığı hususunda ihtilaf etmiştir. Bu cümleden olarak bazıları, onun bunu yaptırdığını ileri sürerek söyle Demişlerdir: "Firavun o kulenin yapılmasını emredince Hâmân, işçileri toplar. Derken, • ardımcılar ve işçiler hariç, edibin tane usta toplandı. Kiremitlerin pişirilmesini, kireç -aşlarının yakılmasını, tahtaların yontulmasını, çivilerin çakılmasını emretti. Derken I binayı, hiçbir kimsenin binasının ulaşamayacağı bir derecede, oldukça sağlam «aptılar. Derken Allah Teâlâ, güneş batarken, Cebrail (a.s)'i gönderdi. Cebrail (a.s) ona kanadıyla vurdu, bunun üzerine onu, üç parçaya ayırdı. Bir parçası Firavunun ordusu üzerine düştü, böylece bir milyon adam öldürdü.. Bir parçası, o denize düştü, :• r parçası da batı tarafına düştü. Onun ustalarının, yapımcılarının hepsini imha etti."
Bu kıssa hakkında şu da rivayet edilmiştir: Firavun o kulenin tepesine çıktı. Semaya doğru bir ok attı. Allah onu fitneye düşürmek istemişti. Derken o ok kana : - anmış olarak döndü. Bunun üzerine Firavun, "Musa (a.s)'nın ilahını Öldürdüm!" Dedi. Bu sözü söyledikten sonra, Allah Teâlâ, o kuleyi yıkması için Cebrail (a.s)'i pönderdi.
Bazıları da, Firavun'un o kuleyi yaptırmadığını ileri sürerek şöyle demişlerdir: z." yüksek dağın tepesinde bulunan bir kimsenin gökyüzünü yeryüzünde iken jü gibi göreceğini bilmelerine rağmen, onlardan aklı başında olan kimselerin, uenin yüksekçe yapılmasıyla gökyüzüne yaklaşabileceklerini sanmaları uzak bir Bunun böyle olduğundan şüphe eden, akıl sınırları dışına çıkmış olur. yeryuzüne atılan ok ve onun, kana bulaşmış olarak geriye dönmesi hususundaki diz os böyledir. Çünkü, akit başında olan herkes, o okun gökyüzüne ulaşamayacağını • su hususta çaba gösteren herkesin, ancak deli olabileceğini bilir. Binâenaleyh, Allah Teâlâ'nın, Kur'ân'da naklettiği bu kıssayı, yanlış olduğu aklın bedâhetiyle bilinebilen bir manaya hazfetmek, akla ve dine uygun düşmez. Binâenaleyh bu, Kur'an-ı tenkid etmeyi içten içe arzu eden herkes için kapı açmak olur.
Bu sebeple doğruya en yakın olanı, şöyle denilmesidir: "O, böyle bir şey yapmayı düşündü ama yapmadı." Veyahut da, bu ifadenin, Firavun'un, "Sizin benden başka bir tanrınızı bilmiyorum" şeklindeki sözünün bir devamı olmasıdır. Yani, "bir yaratıcının varlığını delil ile ispat etmeye imkan yoktur. Çünkü, yıldızların hareketten, bu âlemlerin değişmesi hususunda yeter sebeptir. O yaratıcıyı histerimizle de isbat etmenin imkanı yoktur. Çünkü, O'nu hissetmek, ancak göklere yükselmekten sonra mümkün olur. Bu ise, yapılmasına imkân bulunmayan şeylerdendir" demektir. İşte bu noktada Hâmân'a, "Haydi benim için, çamurun üzerinde ateş yak da bana büyük bir kule yap" dedi. O, bu sözü alay olsun diye söyledi. Yani, "saydığım bu şeylerin toplamıyla da, o yaratıcının varlığına dair bir delilin olmadığı tesbit edilmiş oldu" demektir. Daha sonra bu delillerin neticesini de buna bağlayarak, "Mamafih, onu kesin yalancılardan sanıyorum" demiştir. Bu açıklama, bunun dışında kalan açıklamalardan daha evlâ ve uygundur. [62]
Hâmân'a İnşaat Emri Vermesi
Üçüncü Bahis: Firavun, "EyHâmân, haydi benim için, çamurun üzerinde ateş yak" demiş, "Benim için tuğlalar ve kiremitler pişir ve onları hazırla, edin..." dememiştir. Çünkü, Hâmân, o tuğla işini yapanların ilkidir. Binâenaleyh, bu demektir ki, o bu sanatı biliyor. Bir de bu şekilde ifade kullanmak, Kur'ân'ın fesahatine daha uygun ve zorba kimselerin sözlerine daha da çok benzer. Veziri olduğu halde Hâmân'a, çamur üzerine ateş yakmasını emretmiş ve ona sözün ortasında "ey" edâtıyla nida etmiştir ki, bu, o Firavun'un büyüklük ve zorbalık tasladığının bir delilidir. [63]
Ittıla Keli