HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

KASAS SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

el-Hasen, İkrime ve Ata'nın görüşüne göre hepsi Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ve Kâtade ise, Mekke ile Medine arasında inmiş, tek bir âyet müstes­nadır, derler. İbn Selam dedi ki: Bu âyet el-Cuhfe'de Rasûluüah (sav)'in Medine'ye hicreti esnasında inmiştir. Bu da yüce Allah'ın: "Sana Kur'ân'ı farz kılan Allak elbette seni bir dönüş yerine geri çevirecektir." (el-Kasas, 28/85) buyruğudur.

Mukatil de şöyle demektedir: Bu sûrede Medine'de inen buyruklar: "On­dan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler..." buyruğundan itibaren: "Bi­zim cahillerle işimiz yok" (el-Kasas, 28/52-55) âyetleridir.

Bu sûre seksensekiz âyet-i kerimedir.[1]

1. Tâ. Sîn. Mîm.

2. Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir.

3- îman eden bir topluluk için Biz sana Musa ve Firavun'un habe­rinden bazısını hak ile okuyacağız.

4. Şüphe yok ki Firavun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp onlardan bir kesimi zayıf düşürmek istiyor; oğullarını boğazlatıp, kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o bozgunculardan idi.

5. Biz ise o arzda mustaz'aflara lütuf etmek, onları önderler yap­mak ve onları varisler kılmak istiyorduk.

6. Ve onlara arzda güç ve imkân verelim, Fir'avun'a ve Haman'a ve ordularına da onlardan korkageldiklerini gösterelim (istiyorduk).

"Tâ. Sîn. Mîm" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulun­maktadır.

"Bunlar açıklayıcı kitabın âyetleridir" buyruğundaki Bunlar" ref

mahallinde olup; "dili; Bunlar, onlar" anlamındadır ve "âyetler" ondan bedeldir. Bununla birlikte "okuyacağız" buyruğu ile nasb mahallinde olma­sı "âyetler"in de ondan yine bedel olması da mümkündür. Bunun nasb ka­bul edilmesi de; "Zeyd'i vurdum" demeye benzer.

"Açıklayıcı" yani bereket ve hayrı apaçık, hakkı batıldan, helâli haram­dan açıkça ayırdeden, peygamberlerin kıssaları ile Muhammed (sav)'ın pey­gamberliğini açıkça ortaya koyan,., demektir. "O şey açıklık kazandı" denilir.[2]

"İman eden bir topluluk için Biz sana Musa ve Firavun'un haberinden bazısını hak ile okuyacağız." Musa (a.s) ile Firavun ve Karun kıssaları (bu sûrede) zikredilmektedir. Böylelikle Kureyş müşriklerine karşı delil ortaya ko­nulmakla ve Karun'un Musa'ya yakınlığının, kâfir olması dolayısıyla kendi­sine bir fayda sağlamadığını açıklamaktadır. İşte Kureyş'in Muhammed'e ya­kınlığı da böyledir. Ayrıca Firavun'un yeryüzünde üstünlük ve zorbalık tas­ladığını da açıklamaktadır. Onun bu hali ise küfründen kaynaklanıyordu. Do­layısıyla yeryüzünde büyüklük taslamaktan uzak durulmalıdır, Mal çokluğu­na güvenerek güç ve kuvvete aldanmamalıdır. Çünkü bu iki tavır Firavun ve Karun un sergilediği tavırlardandı.

"Sana Musa ve Firavun'un haberinden bazısını" onların bir kısmını "hak ile okuyacağız." Bizim emrimize binaen Cebraii sana okuyacaktır.

"(Mealde:) Bazısı" burada teb'îz (kısmilik bildirme) İçindir. "Habe­rinden" buyruğu "okuyacağız" buyruğunun mefulüdür. Yani Biz, sana on­lara dair haberlerin bir kısmını okuyacağız. (Bu yönüyle buyruk), yüce Al­lah'ın: Yağ veren..." (el-Mu'ininûn, 23/20) buyruğuna benzemek­tedir[3]

"Hak İle" nin ise; kendisinde herhangi bir şüphe ve yalanın asla söz ko­nusu olmayacağı doğruluk ile demektir.

"İman eden bir topluluk İçin" Kur'ân'ı tasdik eden ve onun yüce Allah tarafından indirildiğini bilen bir topluluk için... demektir. İman etmeyenler ise bunların hak olduğuna inanmazlar.

"Şüphe yok ki Firavun arzda üstünlük sağlamaya kalkıştı." Büyüklük tasladı, zorbalık etti. Bu açıklamayı İbn Abbas ve es-Süddî yapmıştır. Kata-de dedi ki: O kâfirliği dolayısıyla Rabbine ibadeti kendi büyüklüğüne yedir­meyi p rubûbiyet iddiasında bulundu. Mülkü ve saltanatı ile büyüklük tasla­dı, dolayısıyla elinin altında bulunanlara karşı üstünlük kurmaya kalkıştı, di­ye de açıklanmıştır. Buradaki "arzda" buyruğundan kasıt da Mısır arazisidir.

"Ve ora ahalisini bölük bölük ayırıp..." hizmet hususunda onları çeşit­li fırkalara ve sınıflara ayırmıştı. el-A'şâ dedi ki:

"O öyle bir beldedir ki; ülkeleri yürüyerek kateden bir kimse korkar (orada); Öyle ki; böyle birisi, sen orada (kendisine arkadaşlık edecek)

arkadaşlar aradığını görürsün."

"Onlardan bir kesimi" yani İsrailoğullarını "zayıf düşürmek istiyor. Oğullarını boğazlatıp kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o boz­gunculardan İdi." Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın; "Oğullarınızı boğazlatıp kızlarınızı sağ bırakmakla size aza­bın en kötüsünü yükleyen Firavun hanedanından..." (el-Bakara, 2/49) âye­tini açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Bunu yapmasına sebep ise kâhinlerin ona: İsrailoğulları arasında doğacak bir çocuk senin mülküne ve krallığına son verecektir, demiş olmalarıydı. Ya da bu sözü ona söyleyenler müneccimler idi. Bir diğer görüşe göre o bir rüya görmüş ve bu şekilde yorumlanmış idi.

ez-Zeccâc dedi ki: Firavun'un ahmaklığından hayret edilecek husus şu ki; o şayet kahin doğru söylemişse çocukları Öldürmenin ona faydasının olmaya­cağını, eğer yalancıysa öldürmenin anlamının olmayacağını farkedememişti.

Denildiğine göre; onları çeşitli bölüklere ayırmıştı. İsrailoğullarından herbir kavmi ayrı ve başlı başına bir işte angarya olmak üzere çalıştırıyordu.

"Gerçekten o" yeryüzünde yaptığı işleriyle, isyanlarıyla ve zorbalığıyla "bozgunculardan idi."

"Biz İse o arzda mustaz'aflara lütuf etmek" onlara lütuf ve ihsanda bu­lunmak, nimetler bağışlamak "onları önderler yapmak..." İbn Abbas: Ha­yırlarda liderler, Mücahid: hayra davet edenler, Katade de yöneticiler ve hü­kümdarlar yapmak... diye açıklamıştır. Katade'nin delili de yüce Allah'ın: "Si­zi hükümdarlar yapmış..." (el-Maİde, 5/20) buyruğudur.

Derim ki: Bu daha umumi bir açıklamadır. Çünkü hükümdar aynı zaman­da kendisine uyulan ve arkasından gidilen imam yani önder demektir.

"Ve onları" Firavun'un mülküne "vârisler kılmak İstiyorduk." Onun mül­küne mirasçı olacaklar ve Kıptîlerin meskenlerine yerleşecekler. Bunlar geçmişte gerçekleşen olayların anlatımıdır. İşte yüce Allah'ın: "Rabbinin İs-raüoğullanna olan o pek güzel vaadi, sabretmelerinden ötürü bütünüyle ye­rini buldu" (el-A'raf, 7/137) buyruğunun anlamı da budur.

"Ve onlara arzda güç ve İmkân verelim." Yeryüzünde ve ora ahalisi üze­rinde onlara imkân ve iktidar verelim, tâ ki orayı yönetimleri altına alsınlar. Arzdan kasıt da Şam ve Mısır'dır. "Firavun, Haman'a ve ordularına da on­lardan korkageldiklerini gösterelim." Yani Biz, Firavun'a bunları da gös­termek istiyorduk.

el-A'meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Halef "gösterelim" buyruğunu; "Görsün" diye "ya" ile ve: "Gördü" fiilinin sülâsisi (ziyadesiz şek­li) diye okumuşlardır. Buna karşılık "Firavun, Haman ve orduları" buyru­klarını da fail olduklarından dolayı ref ile okumuşlardır. Diğerleri ise ötre-li "nûn" ve esreli ra ile; "Gösterdi, gösterir"den rubai bir fiil olarak "gösterelim" anlamında okumuşlardır. İfadenin akışına uygun olan okuyuş budur. Çünkü bundan öncesi "istiyorduk" bu fiilden sonrası da "imkân ve­relim" şeklinde idi. Dolayısıyla "Firavun'a, Haman'a ve ordularına" anla­mındaki buyrukları da fiilin mefulü olarak nasb ile okumuşlardır. el-Ferra da "Allah Firavun'a göstersin" anlamında olmak üzere; "şeklinde "ya" öt-reli, "ra" esreli ve sonraki "ya" üstün olarak okumayı caiz kabul etmiştir.

"Onlardan korkageldikleri" buyruğu şu demektir: Onlara İsrailoğulların­dan bir adamın eli üzere helak edilecekleri haber verilmişti. Bundan dolayı "onlardan" yüce Allah kendilerine "korkageldikleri" şeyi göstermiş oldu.

Katade dedi ki: Firavun'un bir müneccimi vardı. Bu müneccim kendisine şöyle demişti: Bu sene doğacak bir evlat senin hükümdarlığına son verecek­tir. Bunun üzerine Firavun o sene doğan çocukların öldürülmesini emretmiş­ti. Buna dair açıklamalar daha Önceden geçmiş bulunmaktadır. [4]

7. Musa'nın anasına: "Onu emzir, onun adına bir tehlikeden kor-karsan onu hemen denize bırak. Korkma ve üzülme! Şüphesiz Biz onu sana döndürecek ve onu peygamberlerden kılacağız" di­ye vahyettik.

8. Sonra Firavun hanedanı onu aldılar. Çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı. Muhakkak Firavun, Haman ve ordu­ları suçlu kimselerdi.

9. Firavun'un hanımı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz­bebeği (olsun); onu öldürmeyin, belki bize faydalı olur, yahut onu evlad ediniriz." Onlarsa farkında değillerdi.

"Musa'nın anasına: 'Onu emzir...' diye vahyettik" buyruğunda geçen vah­yin anlamına ve ne şekilde yorumlanacağına dair açıklamalar daha önceden (mesela Al-i İmran, 3/44. îvetin, Meryem, 19/11. âyetin, Tâ-Hâ, 20/38. âye­tin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.

Musa'nın annesine yapılan bu vahyin mahiyeti hakkında görüş ayrılıkla­rı vardır. Bir kesim bu rüyada ona söylenmiş bir sözdür derken, Katade bu bir İlham İdi demiştir. Bir başka kesim: Bu kendisine görünen bir melek va­sıtasıyla olmuştur demiştir. Mukatil dedi ki: Cebrail bu hususu ona bildirmişti. Buna göre bu ilham değil, bildirmek suretinde bir vahiydir. Bununla bir­likte herkes Musa'nın annesinin peygamber olmadığını icma ile kabul etmiş­tir. Ona meleğin gönderilmesi ise meleğin Buhârt ve Müslim tarafından riva­yet edilen meşhur hadiste kel, abraş ve kör ile konuşması kabilindendir. Biz bu hadisi daha önceden et-Tevbe Sûresi'nde (9/60. âyetin tefsirinde, 24. baş-liğın sonlarında) zikretmiş bulunuyoruz. Bunun dışında ayrıca peygamber­lik söz konusu olmaksızın, meleklerin İnsanlarla konuştuklarına dair gelen başka rivayetler de bu kabildendir. Melekler İmran b, Husayn'a selam ver­mişlerdir. Fakat o bununla peygamber olmamıştı.

Musa'nın annesinin adı Ayariha idi. es-Süheylî'nin naklettiğine göre E ya-rihat de denilmiştir. es-Sa'lebî dedi ki: Musa'nın annesinin adı Luha'dır, ba­basından itibaren de Haned b. Lavî b. Ya'kub'dur.

"Onuemzİr" buyruğunu Ömer b. Abdu'l-Aziz "nûn" harfini esreli ve elifi de vasıl elifi kabul ederek; diye okumuştur. "Onu em-zir" fiilinin başındaki hemzenin hazfedilmesi tahfif iledir, daha sonra iki sa­kinin arka arkaya gelmesi dolasıyla "nûn"u esre ile harekelemiştir.

Mücahid dedi ki: Onu emzirmek ile ilgili vahiy doğumundan önce idi. Baş­kası ise sonra olmuştur demektedir. es-Süddî de dedi ki: Musa'nın annesi Mu­sa'yı doğurunca doğumun akabinde ona süt vermesi emri verildi ve âyet-İ ke­rimede belirtilen hususları yapması söylendi. Çünkü korkuya kapılması do­ğumunun akabinde olmuştu.

İbn Cüreyc dedi ki: Ona bir bahçede dört ay süreyle süt emzirmesi em­redildi. Şayet sütü ona yeterli gelmeyeceğinden dolayı ağlayıp sesini yükselt­mesinden korkarsa bu sefer belirtilen hususları yapması emredilmişti.

Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Şu kadar var ki sonuncu görüşü de yüce Allah'ın: "Onun adına bir tehlikeden korkarsan" buyruğu destekle­mektedir. Çünkü; şart edatı gelecek zaman için kullanılır.

Rivayet olunduğuna göre; o, hasır otundan bir sanduka yaptı ve onu için­den ziftledi. Musa'yı içine bıraktıktan sonra da bu sandukayı Mısır'daki Nil nehrine bıraktı. Buna dair haberler daha önceden Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/36. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas dedi ki: İsrailoğullan Mısır'da çoğalınca insanlara haksızlık et­meye ve masiyetler işlemeye koyuldular. Allah da Kıptî'leri onlara musallat etti, onlan en kötü şekilde azaba uğrattılar ve bu, yüce Allah onları Musa (a.s) vasıtası ile kurtarıncaya kadar devam etti.

Vehb dedi ki: Bana ulaştığına göre Firavun, Musa sebebiyle yetmişbin ço­cuk kesti. Doksanbin çocuk kestiği de söylenmektedir.

Rivayet olunduğuna göre, annesinin doğumu yaklaşıp doğım sancıları başlayınca İsrailoğullanndan doğum yapacak hamilelerle görevli ebelerden bi­risinin, annesine karşı samimi bir sevgisi vardı. Bu ebeye: Haydi senin ba­na duyduğun sevginin bugün bana faydası olsun dedi. Ona doğumu yaptır­dı. Musa dünyaya gelince, güzünün önündeki "nur" kadını dehşete düşürdü, iliklerine kadar titredi. Ona duyduğu sevgi kalbine iş! eyi verdi ve sonra şun­ları söyledi: Ben aslında senin yanına çocuğunu öldürmek ve durumu Fira-vun'a haber vermek için gelmiştim. Fakat senin oğluna karşı duyduğum sev­ginin benzerini asla kimseye karşı duymuş değilim, sen onu iyi koru. Ebe ka­dının yanından çıkıp, gidince Firavun'un casusları geldi. Onu bir beze sarıp, ateş yanmakta olan bir tandıra bıraktı. Aklı başından gittiği için ne yaptığı­nı bilemiyordu. Etrafı araştıran casuslar bir şey bulamayınca çıkıp gittiler. An­nesi onu nereye bıraktığını dahi bilmiyordu. Tandırdan bir ağlama sesi duy­du, yüce Allah ateşi onun için serin ve selametli kılmıştı.

"Korkma" buyruğu iki türlü açıklanmıştır: İbn Zeyd'in açıklamasına gö­re suda boğulacağından yana onun için korkma, Yahya b. Sellam'ın açıkla­masına göre de onun zayi olacağından yana korkma, demektir.

"Ve üzülme." Dunda da iki türlü açıklama söz konusudur: Ondan ayrıla­cağın için üzülme, bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Öldürüleceğinden ya­na üzülme diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da Yahya b. Sellâm'a aittir.

Denildiğine göre annesi onu dört ay süreyle emzirdikten sonra eni beş ka­rış, boyu beş karış olan bîr sandukaya koydu, anahtarı da sandukaya yerleş­tirdikten sonra suya bıraktı. el-Kelbî'nin naklettiğine göre başkaları üç ay, da­ha başkaları da sekiz ay emzirmiştir, demiştir.

Yine nakledildiğine göre marangoz bu sandukayı yapıp bitirdikten son­ra durumu gidip Firavun'a ulaştırdı. Onunla birlikte Musa'yı alıp getirecek kim­seler gönderdi. Yüce Allah marangozun gözlerini ve kalbini mühürledi, yo­lu bir türlü bulamadı. Bu sefer Firavun'un kendisinden korktuğu küçük ço­cuğun bu olduğuna inandı ve o andan itibaren imana geldi. İşte Firavun ha­nedanından iman eden şahıs budur. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Musa (a.s), sandukası içinde annesinin gözünden kaybolduktan sonra, şeytan ona pişmanlık duygulan verdi ve kendi kendi­sine şöyle dedi: Benim yanımda kesilseydi de onu kefenleseydîm ve göm-seydim. Bu benim onu denize bırakmamdan daha iyiydi. Bunun üzerine yü­ce Allah: "Şüphesiz Biz, onu sana döndürecek ve onu" Mısır halkına "pey­gamber kılacağız" diye buyurdu.

el-Esmaî dedi ki: Ben bedevi arap bir kadını şu beyitleri okurken dinle­dim:

"Mağfiret dilerim bütün günahlarım için Allah'tan, Bana helal olmayan bir insanı öptüm ben. Ceylan gibi yumuşak bir tavrı vardı onun, Gece yarı oldu ve ben daha namazımı kılmadım."

-Allah kahretsin seni ne kadar da fasihsin! dedim, o şöyle dedi: Yüce Al­lah: "Musa'nın anasına... onu emzir... diye vahyettik." buyruğunda tek bir âyette iki emir, iki yasak, İki haber ve iki müjdeyi bir arada zikretmişken be­nim, bu söylediklerim fasih mi sayılır? dedi.

"Sonra Firavun hanedanı onu aldılar, çünkü sonunda onlara bir düşman, bir tasa olacaktı." Çünkü onların onu alışları, sonuç itibariyle onlara düşman ve bir tasa sebebi olmasına kadar götürecekti. Buna göre buradaki: "(^jSJ Olacaktı" lafzındaki lam, lam-ı akıbet ve lam-ı sayruret diye bilinir. Çünkü on­lar Musa (a.s)'ı kendileri için bir göz aydınlığı olsun diye aldılar, fakat sonun­da onlara düşman ve tasa sebebi oldu. Böylelikle yüce Allah, burada hali, akı­betin durumu ile zikretmektedir. Nitekim şair şöyle demektedir:

"(Sonunda) ölüm için büyütmektedir herbir süt emziren, Evlerimizi de zaman onları yıksın diye bina ediyoruz."

Bİr başka şair de şöyle demektedir:

"Anneler oğlaklarını (yavrularını) ölüm için beslemektedir,

Tıpkı meskenlerin zamanla sonunda yıkılması için bina edilmesi gibi."

Yani binanın akıbeti yıkımdır, Hal-i hazırda bina yapılıyor diye sevinilse dahi.

İltikat: Almak, bir şeyi aramaksızın, istemeksizin bulmak demektir. Arap­lar aramaksızın ve istemeksizin buldukları bir şey hakkında;

Onu buldu, bulmak"; "Filan kişiyi aramaksızın buldum" der­ler. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

"Ve bir bu kaynağı ki, onu aramadan buldum."

Lukata (buluntu) da buradan gelmektedir. Buna dair hükümler yeteri ka­darı ile daha önceden Yusuf Sûresi'nde (12/10. âyet, 5. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır.

el-A'meş, Yahya, el-Mufaddaf, Hamza, el-Kisaîve Halef "bir tasa" anlamın­daki buyruğu şeklinde "ha" ötrelî ve "ze" sakin olarak okumuştur. Di­ğerleri ise her iki harfi de üstün olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bu oku­yuşu tercih etmiştir. Ebu Hatim de üstün okuyuşu benimsemiştir. Bunların iki­si de, iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı; "Yokluk, hastalık, doğruluk" kelimelerinin iki türlü söylenişi gibi.

"Muhakkak Firavun, Haman" onun Kıptîlcrdcn veziridir "ve orduları suç­lu" isyankâr, müşrik ve günahkâr "kimselerdi."

"Firavun'un hanımı dedi ki: Benim İçin de, senin içki de bir gözbebe­ği (olsun); onu öldürmeyin." Rivayete göre Firavun'un Hanımı Âsiye sandu­kanın suda yüzmekte olduğunu görünce, bu sandukanın kendisine doğru sü­rüklendirilmesin! ve açılmasını emretti. İçinde küçük bir bebek görünce, ona acıdı ve sevdi. Bunun için Firavun'a: "Benim İçin de, senin için de bir göz­bebeği (olsun)" dedi. Yani bu benim için de, senin için de bir gözbebeğidir. Buna göre "gözbebeği'' lafzı mahzuf bir mübtedânın haberidir. el-Kisaî böy­le demiştir. en-Nehhas dedi ki: Bunda Ebu İshak'ın söz konusu ettiği uzak ihtimalli bir açıklama şekli daha vardır. O da mübtedâ olarak merfu olması, haberinin ise "onu öldürmeyin buyruğunun olmasıdır. Bunun uzak olma ihtimali şudur: Çünkü bu durumda mana: O gözbebeği olmakla tanınan bi­risidir, şeklinde olur. Bu şekilde olmasının caiz olması da mananın şu şekil­de olması halinde sö2 konusudur: O benim için de, senin için de bir gözbe­beği olduğuna göre onu öldürmeyiniz.

Yüce Allah'ın: "Ve sana" buyruğunda İfadenin tamam olduğu da söylenmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Buna delil de Abdullah b. Mes'ud'un şu şe­kildeki okuyuşudur: "Firavun'un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için ve senin için bir gözbebeğidir (bu)."

"Gözbebeği" anlamındaki kelimenin; "Benim için ve senin için gözbebeği olanı ÖJdürme" anlamında nasb ile okunması caizdir.

Firavun'un hanımı: "Onu öldürmeyin" deyip de "onu öldürme" dememiş olması Firavun'a zorbalara hitab edildiği gibi ve zorbaların kendileri hakkın­da haber verdikleri şekilde hitab etmesinden dolayıdır.

Bir diğer açıklamaya göre: "Onu öldürmeyin" demesi şu demektir: Çün­kü Allah, onu Mısır dışındaki bir yerden buraya sürüklemiştir, İsrailoğullarından birisi değildir.

"Belki bize faydalı olur." Böylelikle biz ondan hayır elde ederiz. "Yahut onu evlad ediniriz." Âsİye'nin çocuğu olmuyordu, o bakımdan Musa'yı, Fi-ravun'dan kendisine bağışlamasını istedi. O da Musa'yı ona bağışladı. Firavun rüyasını görüp, kahinlerine ve alimlerine -daha önce geçtiği üzere- anlatın­ca onlar şöyle demişlerdi: İsrailoğullarından bir kişi senin bu hükümdarlığı­nın sonunu getirecektir. Bunun üzerine İsrailoğullarının çocuklarını kesme­ye koyuldu. Fakat bu gidişle nesillerini kurutacağını görünce, bîr sene kes­meye, bir sene de hayatta bırakmaya karar verdi. Harun (a.s) kesme emrinin uygulanmadığı sene, Musa ise kesme emrinin uygulandığı sene doğmuştu.

"Onlarsa farkında değillerdi." Bu şanı, yüce Allah'ın olayın anlatımı ile ilgili yeni bir buyruğudur. Yani onlar helaklerinin onun sebebiyle olacağı­nın farkında değillerdi. Bunun kadının söylediği sözlerin devamı olduğu da söylenmiştir. Yani İsrailoğullart bizim onu aldığımızı bilmiyorlar, onlar an­cak onun bizim çocuğumuz olduğunu biliyorlar.

Te'vil bilginleri Firavun hanımının: "Benim için de, senin için de gözbe­beği (olsun)" sözlerini ne zaman söylediği hususunda farklı görüşlere sahip­tirler. Bir kesim bu sözleri Firavun'a durumu haber verip de sandukayı su­dan aldıkları sırada söylemişti. Ona bunu haber verdiğinde o hemen İsrailo­ğullarından olduğunu anlamıştı. Bu şekilde sandukaya bırakılmasından mak­sadın kesilmekten kurtulması olduğunu da anlamıştı. O bakımdan: Bana ke­sicileri getirin diye emir verince, hanımı da belirtilen sözleri söyledi. Bunun üzerine Firavun: Benim İçin gözbebeği olmasına gelince, böyle bir şey söz konusu değildir, diye cevap vermişti.

Peygamber (sav) buyurdu ki: "Eğer Firavun evet benim için de böyle ol­sun, demiş olsaydı, Musa'ya iman edecekti ve onun için de bir gözbebeği ola­caktı."[5]

es-Süddî dedi ki: Firavun'un hanimi Musa'yı yürüme çağına gelinceye ka­dar yetiştirdi. Firavun onda bir yiğitlik gördü. Onun İsrailoğullarından oldu­ğunu anladı, onu eline aldı. Musa eliyle Firavun'un sakalını çekiştirmeye baş­ladı. İşte o vakit onu kesmek istedi ve hanımı da o sırada bu sözleri ona söyledi. Yakut İle kor ateşle de o zaman onu denedi. İşte -daha önceden Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/27. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere- dili o zaman yandı ve di­lindeki ağırlık (düğüm) o zaman oldu.

el-Ferra dedi ki: Ben kendisine es-Süddî denilen, Muhammed b. Mervan', el-Kelbî'den, o Ebu Salih'ten, o İbn Abbas'tan şunları söylediğini nakleder­ken dinledim: Kadın: "Benim için bir gözbebeğidir, senin için ise değil" dedikten sonra: "Onu öldüreceksiniz ha!" dedi. el-Ferra de­di ki: Bu ise bir lahn (kurallara uygun olmayan) bir okuyuştur.

İbnu'l-Enbarî dedi ki; Böyle bir okuyuşun lahn olduğuna hüküm verme­sinin sebebi şudur: Eğer böyle olsaydı, bunun "nûn" ile; "Onu öldü­receksiniz" şeklinde olması gerekirdi. Çünkü muzari fiil başına nasb eden ya da cezm eden bir amil gelmediği sürece merfu olur. "Nûn"un sabit olması on­da reP alametidir.

el-Ferra (devamla) dedi ki: Bu şekildeki okuyucu reddetmeyi pekiştiren husus da Abdullah b. Mes'ud'un; "Fira-vun'un hanımı dedi ki: Onu öldürmeyiniz, benim için de, senin için de bir gözbebeği (olsun)" şeklinde ve "onu öldürmeyiniz" emrini başa alarak oku­muş olmasıdır. [6]

10. Musa'nın annesi kalbi bomboş sabahı etti. Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmeseydik, az kalsın onu açıklayıve-recekti.

11. Anası, kızkardeşlne: "Git, onu İzle" dedi. Onlar farkında ol­maksızın, onu uzaktan gözetledi.

12. Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağla­mıştık. Bunun üzerine (kızkardeşi) dedi ki: "Sîzin için ona baka­cak, hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim nü?"

13. Biz onu böylece anasına geri çevirdik ki gözü aydın olup üzül­mesin ve gerçekten Allah'ın vaadinin hak olduğunu da bilsin di­ye. Fakat onların çoğu bilmezler.

14. Kıvamına erip olgunlaşınca Biz ona hüküm ve ilim verdik. Biz iyi davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.

"Musa'nın annesi kalbi bomboş sabahı etti" buyruğu hakkında İbn Mes'ud, İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid, İkrime, Katade, ed-Dahhak, Ebu İm-ran el-Cevnî ve Ebu Ubeyde dünyada Musa dışında hiçbir şey hatırından ge-çirmeyerek sabahı etti, diye açıklamışlardır. Yine el-Hasen, İbn İshak ve İbn Zeyd dediler ki: Yüce Allah'ın kendisine vahyedîp de onu denize atmasını emrettiğinde kendisine "korkma ve üzülme" denildiğini, Musa'yı kendisine tekrar geri döndürüp onu peygamberlerden kılacağını taahhüd ettiğini be­lirtmiş olduğu vahiyden yana "kalbi bomboş" sabahı etmişti. Şeytan kendi­sine; Ey Musa'nın annesi, sen Firavun'un Musa'yı öldürmesinden hoşlanma­dın, bizzat kendin onu suda boğdun. Sonra ona Musa'nın, Firavun'un eline düşmüş olduğu haberi ulaştı ve böylelikle bu belânın büyüklüğü daha ön­ce yüce Allah'ın kendisine yaptığı caahhüdü unutturdu.

Ebu Ubeyde dedi ki: O Musa'nın suda boğulmadığını bildiğinden dolayı gam ve kederden yana kalbi bomboş sabahı etti, demektir. el-Ahfeş de böyle demiştir.

el-Alâ b. Zeyd dedi ki: "Bomboş" yani nefret edici olarak anlamındadır. el-Kisaî ise herşeyi unutmuş ve hiçbir şeyi hatırına getirmeyen, diye açıkla­mıştır. Kalbi ona bağlanmış olduğu halde... diye de açıklanmıştır ki; bunu da Said b. Cübeyr rivayet etmiştir.

İbnu'S-Kasım, Malik'cen: "Bomboş" demek aklın gitmesi demektir. Yani Mu­sa'nın Firavun'un eline düştüğünü işitince aşırı korku ve dehşetinden dola­yı aklı başından gitti. Yüce Allah'ın: "Kalpleri ise bomboş olacaktır." (İbra­him, 14/43) buyruğu da bu anlama yakındır. Yani İbrahim Sûresi'nde (belir­tilen âyetin tefsirinde) belirtildiği gibi akıllan kendilerinde bulunmayarak, bomboş halde... demektir. Çünkü kalpler akılların merkezidir. Nitekim yüce Allah "Kendileri ile akledecek kalpleri..." (el-Hac, 22/46) diye buyurmak­tadır: "bomboş" anlamındaki kelimeyi-: "Korku ve dehşete kapılmış ola­rak" diye okuyanların kıraati bu açıklamanın lehine delil teşkil etmektedir.

en-Nehhas der ki: Bu görüşlerin en sahihi birincisidir. Bu görüşte olan­lar yüce Allah'ın kitabını en iyi bilenlerdir. Eğer kalbi Musa'yı anmanın dı­şında herşeyden yana bomboş ise vahyi de hatırlamıyordu demektir. Ebu Ubeyde'nin kederden yana bomboş şeklindeki açıklaması ise çirkin bir ha­tadır, çünkü ondan hemen sonra: "Şayet inananlardan olsun diye kalbini pekiştirmcseydik, a* kalsın onu açıklayiverecekti" diye buyurmaktadır.

Said b. Cübeyr de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: O ne­redeyse: Vah oğlumun başına gelenler! diyecekti.

Fadale b. Ubeyd ei-Ensarî (r.a), Muhammed b. es-Sümeyka, Ebu'l-Aliye ve İbn Muhaysın; "Korku ve dehşete kapılmış olarak" şeklinde "fe" ve "ayn" ile; Korku ve dehşete kapılmak"dan gelmiş gibi okumaktadır. Öldürüleceğinden yana korkuya kapılmıştı, demektir. İbn Abbas ise "kar, "ra" ve "ayn" ile; "şeklinde okumuştur ki bu da cemaatin okuyuşu olan: "Bomboş" kıraatine racidir. Bundan dolayı üzerinde saç bulunmayan başa; denilmiştir, çünkü saçtan yana bomboştur.

Kutrub, Peygamber (sav)'ın ashabından kimisinin etifsiz olarak; di­ye okuduğunu rivayet etmiştir. Bu da "heder ve batıl olarak" demeye ben­zer. "Kanlan kendi aralarında hederdir" demektir. Buna gö­re de buyruğun anlamı şöyle olur: Kalbi hiçbir iş görmez olmuş, aklı gitmiş ve başına gelen musibetin ağırlığından dolayı kalpsiz kalmış gibi oldu.

Yüce Allah'ın; "Sabahı etti" buyruğu ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır. Birincisine göre o Musa'yı geceleyin suya bırakmıştı, gündüzün kalbi bomboş sabahı etti. İkinci açıklamaya göre; o Musa'yı gündüzün suya bırakmıştı. Burada "sabahı etti" ise oldu, anlamındadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Halifeler o çok doğru işleri yapıp gittiler, Artık Medine de Velid'in oldu."

"Az kalsın"; "Az kalsın o...". takdirindedir. Burada za­mir hazfedildiğinden ötürü "nün" da sakin gelmiştir. O halde bu (muhakkak demek olan) muhaffef dir. Bundan dolayı "Onu açıklayıverecektl" buyruğunun başına "lam" harfi gelmiş bulunmaktadır. Az kalsın du­rumunu açığa çıkaracaktı, demek olup; "Açığa çıktı, çıkar, görün­dü, görünür" kökünden gelmektedir.

İbn Abbas dedi ki: Yani onu suya bıraktığında az kalsın vay benim yav­rum, diye feryad edecekti.

es-Süddî dedi ki: Yavrusu emzirmek ve onu yetiştirmek üzere götürüldü­ğünde az kalsın o benim oğlumdur diyecekti.

Şöyle de denilmiştir: Musa gençlik çağına erişince, herkesin: Firavun oğ­lu Musa demekte olduğunu işitti. Bu ona ağır geldi ve bundan dolayı kalbi daraldı. Az kalsın: O benim oğlumdur deyiverecekti.

Bir başka açıklamaya göre "onu'daki zamir vahye ait olup ifade: Az kal­sın bizim kendisine Musa'yı ona geri döndüreceğimize dair yaptığımız vah yi açıklayacaktı, takdirindedir. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir,

İbn Mes'ud dedi ki: Az kalsın: Onun anası benim, diyecekti. el-Ferrâ de­di ki: Bu konuda kalbi daralmış olduğundan dolayı, az kalsın onun İsmini acıklayıverecekti.

"Kalbini pekiştirmeseydik" buyruğunu, Katade; iman ile, es-Süddî onu korumak suretiyle... diye açıklamışlardır. Sabır ile diye de açıklanmıştır. Kalbi pekiştirmek (rabt) sabır ilham etmek demektir.

"Şayet inananlardan olsun diye..." yüce Allah kendisine: "Biz onu sana döndüreceğiz" buyruğundaki vaadini tasdik edip, doğrulayanlardan olsun diye... demektir.

Yüce Allah burada; "Onu acıklayıverecekti" diye buyurup da diye buyurmamış olması, bu gibi sıfat (teaddi, geçiş) harflerinin ifa­delerde bazen fazladan İlave edilmesinden dolayıdır. Mesela; "Halatı aldım" denildiği gibi (be harfi ziyadesiyle:), de denilebilir. Bu­nun; "Onun hakkında söz söyleyip açıklayıverecekti" anlamın­da olduğu da söylenmiştir.

"Anası, kızkardeşine: Git onu izle, dedi." Yani Musa'nın annesi, Musa'nın kızkardeşine: Onun haberini öğrenmek üzere, onun izini takip et, dedi.

Kızkardeşinin adı İmran kızı Meryem idi. Bu şekilde adı İsa (a.s)'ın anne­si Meryem'in adı gibidir, bunu es-Süheylî ve es-Sa'lebî zikretmişlerdir. el-Ma-verdî ise ed-Dahhak'tan adının Kelseme olduğunu nakletmektedir. es-Sühey­lî de Külsûm demiştir. Bu da ez-Zübeyr b. Bekkâr'ın rivayet ettiği bir hadis­te varid olmuştur. Buna göre Easûlullah (sav) Hatice (r.anha)'ya şöyle demiş­tir: "Yüce Allah'ın cennette bana seninle birlikte İmran kızı Meryem'i, Musa'nın kızkardeşi Külsum'u ve Firavun'un hanımı Asiye'yi de eş vereceğini biliyor musun?" O: Bunu Allah mı sana bildirdi diye sorunca, Peygamber: "Evet" diye buyurdu. Bunun üzerine Hatice; Hayırlı, uğurlu ve bol nesilli olsun, di­ye dua etti.[7]

"Onlar farkında olmaksızın" Musa'yı aldıklarını görünceye kadar neh­rin kıyısında yürüdüğünden dolayı onun kızkardeşi olduğunu farketmeksi-zin "onu uzaktan gözetledi." Buradaki; ın 'uzaktan" anlamına geldi­ğini Mücahid söylemiştir, "el-ecnebi: yabancı" kelimesi de buradan gelmek­tedir. Şair de şöyle demektedir:

"Beni NâiPden uzakta tutarak mahrum etme, Çünkü ben çadırların ortasında bir yabancıyım."

Bunun aslı: "Uzak yerden..." şeklindedir. İbn Abbas dedi ki bu­rada "Uzaktan" yan taraftan anlamındadır. Nitekim en-Numan b. Salim de; "Bir yandan" diye okumuştur.

Özlemle, şevkle... diye de açıklanmıştır. Ebu Amr b. el-A'lâ'nın nakletti­ğine göre ise bu Cüzamlıların bir söyleyişidir. Onlar; "Seni özle­dim" derler. Bunun, kendisi ondan uzak kalarak, böylelikle hiçbir şekilde onun annesi olduğunu bilemedikleri anlamında olduğu da söylenmiştir, Katadc dedi ki: Sanki onu istemiyormuşcasına bir tarafta oturup ona bakma­ya koyuldu. O bu buyruğu; "Bir taraftan kıyıdan, kenardan" diye "cim" harfini üstün, "nun" harfini de sakin olarak okurdu.

"Önceden Biz onun süt analarının memesini almamasını sağlamıştık."

Annesi ve kızkardeşinin gelişinden önce onun süt emmesini engellemiştik, demektir.

Süt emzirenler" kelimesi 'in çoğuludur. Çoğul olarak; kullanılırsa, bunun tekili dan gelir. Bu kelimenin vez­ni olan vezni çokluk anlatmak içindir. Müennes ile müzekkeri bir birinden ayırmak için de bunun sonuna ayrıca "te" (müenneslik "te"si) gir­mez. Çünkü bu iş fiil üzerinde cereyan etmemektedir. Bununla birlikte Çok süt emziren" denilecek olursa, buradaki "he" (yuvarlak te) mü­balağa içindir. "Çokça çalgı çalan" anlamında; denilmesi gibi.

İbn Abbas dedi ki: Ne kadar süt anne getirildiyse hiçbirisini kabul etme­di. Buradaki "haram kılma" (mealde; "almamasını sağlamak") men (engeller ve, alıkoyma) anlamında bir tahrimdir, şer'î anlamıyla bir tahrim değildir. Şa­ir İmruu'1-Kays da şöyle demiştir;

"(Deven) beni yere yıkmak için dönüp durdu, ona vazgeç bu işten, dedim, Çünkü senin beni yıkman, senin için haramdır (almayacak bir şeydir.)"

Kızkardeşi durumu görünce: "Sizin İçin ona bakacak, hem de ona iyilik­te bulunacak bir aile göstereyim mi?" dedi. Onlar: Nerden biliyorsun, sen onun ailesini biliyor olabilirsin, dediler. Kızkardeşi: Hayır fakat onlar hüküm­darın sevinmesini çok arzu ederler ve ona süt annelik yapmayı isterler, di­ye cevap verdi.

es-Süddî ve İbn Cüreyc dediler ki: O; "Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile göstereyim mi" deyince, ona: Sen bu çocuğun ailesini biliyor olmalısın, haydi onları bize göster, dediler. O: Ben: Onlar hükümdara iyilikte buluna­caklar demek istemiştim dedi ve onlara Musa'nın annesini gösterdi. Onların emriyle Musa'nın annesine gidip onu yanlarına getirdi. Firavun ise şefkatin­den dolayı bebeği eline almış, ağlama masını sağlamaya çalışıyordu. Ancak Musa ağlayıp süt emmek istiyordu. Annesi gelince, bebeği ona verdi. Çocuk annesinin kokusunu alınca, memesini kabul etti.

İbn Zeyd dedi ki: Kızkardeşi bu söEİeri söyleyince, ondan şüphelendiler. Bu sefer o: Onlar hükümdara iyilik yapmak isteyen kimselerdir, dedi.

Yine denildiğine göre kızkardeşi: "Sîzin için ona bakacak, hem de... bir aile göstereyim mi?" deyince -ki bu arada memesini kabul edecek bir süt anne aramayı ısrarla sürdürüyorlardı-; Bu kim olabilir? diye sordular. Benim annem, dedi. Peki sütü var mı? diye sordular. Evet Harun'un sütü var dedi. -Ki Harun çocukların öldürülmediği yıl dünyaya gelmişti- Bu sefer Allah'a ye­min olsun ki bu doğru söylüyor, dediler.

"Hem de ona iyilikte bulunacak bir aile" yani bu aile hem şefkatlidir, hem de iyilik sahibidir.

Rivayete göre Musa, annesinin memesini kabul edince, annesine: Bu na­sıl oldu da senden başka hiç kimsenin memesini kabul etmezken senin me­meni kabul etti? diye sordular. Şöyle dedi; Ben kokusu hoş ve sütü güzel bir kadınım. Bana ne kadar çocuk getirildiyse, hemen hemen benden süt almış­tır, diye cevap verdi.

Ebu İmran el-Cevnî dedi ki: Firavun, Musa'nın annesine hergün bir dinar veriyordu. '

ez-Zemahşerî dedi ki: Çocuğuna süt emzirdiği için ücret alması onun için nasıl helal oldu, diye sorarsan, derim ki; O bunu süt em2İrme ücreti olarak almıyordu. Bunu mubah kabul ederek harbî olan bir kimsenin matıdır diye alıyordu.

"Biz onu böylece anasına geri çevirdik." Bu sırada yüce Allah düşmanı­nın kalbini ona karşı merhametle doldurmuştu. Böylece ona verdiğimiz sö­zü de yerine getirdik. "Kİ" çocuğu dolayısıyla "gözü aydın olup" yavrusun­dan ayrı düştüğü için "üzülmesin ve gerçekten Allah'ın vaadinin hak oldu­ğunu bilsin diye." Bu vaadin mutlaka gerçekleşeceğini bilsin diye. Çünkü o, çocuğunun kendisine geri döndürülmesinin gerçekleşeceğini bitiyordu.

"Fakat onların çoğu bilmezler." Yani Firavun hanedanının çoğu bil­mezler, Bu da şu demektir: Onlar ilahi takdirden ve kazanın sırrından yana gaflet içindeydiler. Şöyle de açıklanmıştır: İnsanların çoğu Allah'ın bütün va-adlerinin hak olduğunu bilmemektedirler.

"Kıvamına erip olgunlaşanca, Biz ona hüküm ve ilim verdik." Kıvamı­na ermeye dair açıklamalar daha önceden el-En'âm Sûresi'nde (6/151-153. âyetlerin tefsin, 11. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Rabia ve Malik'in görü­şüne göre bu, ergenlik yaşına ulaşmaktır. Bu hususta yapılmış en kabule şa­yan açıklama budur. Çünkü yüce Allah: "Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. * (en-Nİsa, 4/6) diye buyurmaktadır. İşte bu, kıvamı­na erişin ilk çağıdır. Bunun en ileri derecesi ise otuzdört yaşıdır. Bu da Süf-yan es-Sevrî'nin görüşüdür.

"Olgunlaşınca" buyruğu hakkında İbn Abbas kırk yaşına gelince, diye açıklamada bulunmuştur. Buyruktaki "hüküm" peygamberlikten önceki hik­met anlamındadır. Dinde fıkıh (derin ve incelikli bilgi) anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/129. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. İlimden kasıt da es-Süddînin görüşüne göre kavrayıştır; nübüvvet olduğu da söylen­miştir. Mücahid fıkıhtır, demiştir. Muhammed b. İshak ise kendisinin dini ve atalarının dîni ile ilgili bilgi demektir. Çünkü İsrailoğullarından dokuz kişi onun sözlerini dinliyorlar, ona uyuyorlar, onun etrafında toplanıyorlardı. Bu ise peygamberliğinden önce olmuştu.

"Bis İyi davrananları İşte böyle mükâfatlandırırız." Yani Musa'nın an­nesi yüce Allah'ın emrine teslim olup yavrusunu denize bırakıp yüce Allah'ın vaadini tasdik ederek teslimiyet gösterip Biz de annesi emniyet içerisinde ol­duğu halde, çocuğunu kendisine çeşidi ikram ve armağanlarla geri çevirdik­ten sonra, una aklı, hikmeti ve nübüvveti vererek mükâfatlandirdığimız gi­bi, ihsan edici, iyi davranıcı herkesi böylece mükâfatlandırırız. [8]

15. Şehre, ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte, girdi. Orada bir­biri ile döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından, öbü­rü düşmanından. Taraftarlarından olan düşmanından olana karşı kendisinden yardım istedi. Musa ona bir yumruk vur­makla ölümüne sebeb olunca: "Bu, şeytanın içindendir. Şüphe­siz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır" dedi.

16. "Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret eyle" dedi. O da ona mağfiret etti. Çünkü O, Gafurdur, Rahimdir.

17. Dedi ki: "Rabbim bana verdiğin nimet hakkı için artık günah­kârlara arka çıkmam."

18. Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti. Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu. Musa ona: "Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin" dedi.

19- İkisinin de düşmanı olanı yakalamak isteyince dedi ki: "Ey Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benî de mi öldürmek isti­yorsun? Sen ancak yeryüzünde bir zorba olmak İstersin, fakat ıslâh edicilerden olmak istemezsin."

"Şehre ahalisinin haberi olmadığı bir vakitte girdi" buyruğu ile ilgili ola­rak şöyle denilmiştir: Musa (a.s) dininin hak olduğunu bilince, bu sefer Fi-ravun'un kavminin izlediği yolu ayıplamaya koyuldu. Onun bu hali yaygın­lık kazandı, bundan dolayı onu korkuttular. O da onlardan korktu. Bu ba­kımdan Firavun'un şehrine ancak korku ile ve gizlice giriyordu.

es-Süddî dedi ki: Musa bu kıssanın cereyan ettiği sırada Firavun ile res­mi seviyede ilişkisi olan birisiydi. Onun bindiği bineklere biniyor ve hatta, Firavun'un oğlu Musa diye biliniyordu. Firavun bir gün bineklerine binip Mı­sır şehirlerinden Menuf -Mukatil Mısır'dan iki fersah uzaklıktadır demiştir- di­ye bir yere gitti. Musa, Firavun'un binip gittiğini öğrenince o da arkasından bindi ve öğle vakti istirahat! sırasında o kasabaya ulaştı. Bu da habersiz ka­lınan bir gaflet zamanıdır. Hu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine o: Sözü edilen bu vakit akşam ile yatsı arasıdır, demiştir.

İbn tshak dedi ki: Burada sözü edilen şehir Mısır şehrinin kendisidir. Mu­sa o donemde Firavun'a muhaliF olduğunu açıkça ifade ediyordu. Firavun'a ve putlara tapılmasını da ayıplıyordu. Bir gün Firavun'un şehrine ahalisinin haberi olmadığı bir sırada girdi.

Said b. Cübeyr ile Katade: Öğle vakti insanların uykuda olduğu bir sıra­da girdi, demiştir. İbn Zeyd de şöyle demektedir: Firavun, Musa ile tartışmış ve onu şehirden dışarıya göndermişti. Musa da bu şehirden yıllarca uzak kal­mıştı. Durumunu unuttukları ve aradan uzunca bir zaman geçtiği için haber­leri olmadık bir zamanda (unlardan habersiz) geldi. O gün bir bayram gü­nüydü.

ed Dahhak dedi ki: O ahalisinin haberlerinin olmayacağı bir zamanda şe-hire girmek istedi. Onların bu hallerini bildikleri bir zamanda şehire girdi. Öl­dürülme emrini (Allah'tan) almadan önce o adamı öldürme işi de elinden çık­tı. Rabbinden mağfiret dileyince, Allah da ona mağfiret buyurdu.

"Ahalisinin farkında olmadığı bir sırada şehire girdim" anlamında denilir, amma; "denilmez. Bu âyet-i kerimede; 'in gelmesi ise asıl maksadın "gaflet: habersizlik" oluşundan dolayıdır. Böylelikle bu: "Gafil oldukları (habersiz oldukları) bir zamanda geldim" demeye benzer. Arzu edilirse;"Habersiz oldukları bir zamanda geldim" de denilebilir. Ayet de bu şekildedir.

"Orada birbiri Ue döğüşen iki adam buldu. Şu kendi taraftarlarından"

yani dışardan bakan bir kimse bu onun taraftarlarındandır. Yani İsrailoğul-larındandır, diyebiliyordu. "Öbürü düşmanından" yani Firavun kavmin­den idi.

"Taraftarlarından olan, düşmanından olana karşı kendisinden yardım İstedi." Kendisine yardım etmesini, imdadına yetişmesini istedi. Daha son­ra gelecek olan âyet-i kerimede de: "Baktı ki; dün kendisinden yardım is­teyen yine ona feryad ediyordu" diye buyurulmuştur. Yani bir başka Kıp­ti'ye karşı kendisinden yardım istiyordu. Musa'nın ona yardım etmesinin se­bebi, mazluma yardımcı olmanın bütün ümmetlerin dininde bulunan bir hü­küm olduğundan dolayıdır ve bütün şeriatlerde farz olduğu içindir. Katade dedi ki: Kıpti, İsrailoğullanndan olana angarya iş yükleyerek, Firavun'un mut­fağına odun taşımasını istemişti. İsrailoğullarına mensub kişi bunu kabul et­meyince, Musa'nın yardımını istedi. Said b. Cübeyr dedi ki: Bu kişi Firavun'un ekmekçisi idi.

"Musa ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebeb olunca..." Katade: Asasına vurmakla... diye açıklamıştır. Mücahid ise avucuyla vurmakla diye açıklamıştır, yani onu itmekle...

lafızları hep aynı anlamda olup, eli (bugün kullanı­lan Arap harfleriyle) yetmişüç şeklinde düğümlemek gibi parmakları bir araya getirmekle (yumrukla) vurmak demektir. İbn Mes'ud bunu; di­ye okumuştur.

in çeneye; 'in ise göğüse yumruk vurmak demek olduğu da söylenmiştir. es-Sa'lebî'nin naklettiğine göre Abdullah b. Mes'ud'un Mushaf'ın­da bu lafız "nûn" harfi İle; şeklindedir. Manası birdir.

el-Cevherî, Ebu Ubeyde'den naklen şöyle demektedir: "Yumruk­la göğse vurmak" demektir. Ebu Zeyd ise vücudun her tarafına vurmaktır, di­ye açıklamıştır, ise tıpkı gibi yumrukla göğse vurmak demek­tir. Bu açıktama da yine Ebu Ubeyde'den nakledilmiştir, Ebu Zeyd de der ki: Bu çenelere ve boyna yumrukla vurmak demektir. "Yumruk vuran adam" demek olup, "mim" esreli kullanılır. el-Esmaî dedi ki: "Onu vu­rup itti" demektir. el-Kisaî dedi ki: Iaf2i tıpkı gibidir, yani vurup itti, demektir. ise zilleti dolayısıyla onu itti demek olup, bu muameleye maruz kalana da; denilir. da aynı anlamdadır. (Zil­leti dolayısıyla onu itti) demektir. Tarafe bir adamı hicvederken şöyle demek­tedir:

"(Savaşa) çağıranın (çağrısına) geç kulak verir, buna karşılık kötü

sözlerde eli çabuktur, Yiğitlerin yumruk] arıyla çokça ve zelil kılınmış itilip, kakılmış bir kimsedir o"

Burada; çokça itilip, kakılan demektir. Bunu şeddeli kullanması ise çokluk anlamını ifade etmek içindir.

Âişe (r.anha) da şöyle demektedir: "Beni -Peygamber (sav)'ı kastediyor öyte bir itti ki; canımı acıttı" demektedir. Bu­nu Müslim rivayet etmiştir[9]

Musa (a.s) Kıptî'yi öldürme kastı olmaksızın bu işi yapmıştı. Onun mak­sadı sadece adamı itmekti, ancak bununla öleceği mukaddermiş. İşte yüce Allah'ın: "Ölümüne sebeb olunca..." buyruğunun anlamı budur, Bir şeyi yapıp bitirmeye de; "Ben o işi bitirdim" denilir. Şair de şöyle demektedir:

°el-Eşca' ısırdı onu ve işini bitirdi."

"Bu, şeytanın içindendir." Onun aldatmalarındandır. el-Hasen dedi ki: O gün için o durumda kâfirin öldürülmesi helal değildi. Çünkü o sırada sa­vaştan uzak durma hali söz konusu idi. "Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır, dedi" buyrukları da haberden sonra haber mahiyetindedir.

"Rabblm gerçekten ben nefsime zulmettim, onun için bana mağfiret eyle, dedi. O da ona mağfiret etti." Musa (a.s) bir canın ölümüne sebeb teş­kil eden o yumruğundan dolayı pişman oldu. Onun bu pişmanlığı Rabbinin ününde alçak gönüllülükle eğilmesine ve günahından ötürü Rabbinden mağfiret dilemesine itti.

Katade dedi ki: Allah'a andolsun ki o, bu işten nasıl kurtulacağını bilmiş­ti. Bunun için Allah'tan mağfiret diledi. O kendisine mağfiret edildiğini bil­mekle birlikte, kendi aleyhine bu işi sayıp dökmeye devam etmiştir. Niha­yet kıyamet gününde de: Ben öldürmekle emrolunmadığım bir canı öldür­düm, diyecektir. O bunu kendi aleyhine bir günah olarak değerlendirmiş ve: "Rabbim gerçekten ben nefsime zulmettim. Onun için bana mağfiret ey­le" diye buyurmuştur. Çünkü hiçbir peygamberin emrolunmadıkça öldürme­mesi gerekir. Aynı şekilde peygamberler başkalarında bulunmayan korku ve şefkate sahiptirler.

en-Nekkaş dedi ki; O Kıptî'ye öldürmek maksadıyla vurmadı ve kasti ola­rak öldürmedi. O, sadece zulmünü bertaraf etmek maksadıyla Kıptî'ye yum­ruk vurmuştu. (en-Nekkaş devamla) dedi ki: Denildiğine göre bu peygam­berlikten önce olmuştur.

Ka'b dedi ki: O sırada oniki yaşında idi. Bununla birlikte öldürmesi de ha­ta yoluyla bir öldürme idi, çünkü yumruk çoğunlukla öldürmez.

Müslim'in rivayetine göre Salim b. Abdullah şöyle demiştir: Ey Irak aha­lisi, sizler ne kadar çok küçük günahları soruyor ve aynı zamanda büyük gü­nahları İşliyorsunuz. Ben babam Abdullah b. Ömer'i şöyle derken dinlemiş­tim: Ben Rasülullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: Fitne hiç şüphesiz bu­radan -bu arada doğu tarafına eliyle işaret etti- şu şeytanın iki boynuzunun çıktığı yerden gelecektir ve sizler birbirinizin boynunu vuracaksınız. Şunu bi­lin ki; Musa Firavun hanedanından öldürdüğü kişiyi hataen öldürmüştü. Yü­ce Allah ise şöyle buyurmaktadır: "Ve sen birisini öldürmüştün; ama yine de seni gamdan kurtardık ve seni deneyip mihnetten mihnete uğrattık." (Tâ-Hâ, 20/40)[10]

Yüce Allah'ın: "Dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı da iki baş­lık halinde sunacağız; [11]

1- Yüce Allah'ın Nimetlerine Karşı Şükrün Belirtileri:

Yüce Allah'ın: "Itedl ki: Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için" bana verdiğin bilgi, hüküm (hikmet) ve Cevhid hakkı için "artık günahkârlara" kâ­firlere "arka çıkmam" yardımcı olmam.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bana yaptığın mağfiret hakkı için demeyiş sebebi, bu­nun vahiy döneminden Önce olması ve yüce Allah'ın kendisine bu öldürme günahını bağışlamış olduğunu bilmemesi idi.

el-Maverdî dedi ki: "Bana verdiğin nimet hakkı için" buyruğu ile ilgili iki açıklama söz konusudur. Birincisine göre nimetten kasıt mağfirettir, el-Mehdevî ve es-Sa'lebî böyle demişlerdir. el-Mehdevî dedi ki: "Bana verdi­ğin nimet hakkı için" buyruğu, bana mağfirette bulunup beni cezalandırma­dığın için anlamındadır. İkinci açıklama ise bana verdiğin hidayet hakkı için... demektir.

Derim ki: Yüce Allah'ın (bir önceki âyette geçen): "O da ona mağfiret et­ti" buyruğu günahının bağışlanmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Doğru­sunu en iyi bilen Allah'tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Yüce Allah'ın: "Bana verdiğin nimet hakkı için" buyruğu cevabi hazfedilmiş bir yemin olabilir. İfadenin takdiri de şöyle olur; Senin bana mağfirette bulunmak suretiyle ihsan etmiş olduğun nime­tin hakkı için elbette tevbe edeceğim ve "artık günahkarlara arka çıkma­yacağım." Yüce Allah'ın rahmet ve atıfetini celbedecek bir ifade dt: olabilir. Şöyle demiş gibidir: Rabbim, bana nimet olarak ihsan ettiğin mağfiret hak­kı için beni korursan, ben de -beni koruduğun takdirde- asla günahkârlara arka çıkmayacağım. O günahkârlara arka çıkmakla ya Firavun ile birlikle ar­kadaşlık edip onunla birlikte olanlar arasına katılarak etrafındakilerin sayı­sını arttırmayı kastetmiştir. Çünkü tıpkı çocuğun babasıyla birlikte binmesi gibi, Firavun'la beraber binerdi ve Firavun'un oğlu diye adlandırılıyordu. Ya da kendisine yardımcı olunması, günaha ve suça götüren kimselere yardım­cı olmamayı kastetmiş olabilir. Tıpkı İsrailoğullanna mensup kimseye yap­tığı yardımın kendisi için öldürülmesi helal olmayan kişiyi öldürmekle sonuç -tandığı gibi.

Bir görüşe göre de şunu demek istemiştir: Emrolunmadığım bu öldürme­de ben kötü bir iş yapmış olmakla birlikte, suçlulara karşı müslümanlara yar­dımcı olmayı asla bırakmayacağım. Buna göre İsrailoğullanna mensup kişi mü'min idi. Mü'min kimseye yardımcı olmak ise bütün şeriatlerde farzdır,

Bİr rivayette şöyle denilmektedir: İsrailoğullanna mensup o kişi kâfir idi. Ona onun taraftarlarından deniliş sebebi, İsrailoğullanna mensup olma­sı idi, yoksa din bakımından ona uygunluk kastedilmiş değildir. Buna göre Musa (a.s) pişman olmuştur. Çünkü o kâfire karşı bir diğer kâfire yardımcı olmuştur. O bakımdan: Artık bundan sonra hiçbir zaman kâfirlere yardımcı olmayacağım, demiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu Musa (a.s)'ın verdiği bir haber değildir, bu bir duadır. Yani artık ben bundan sonra... yardımcı olmayayım, demektir. Yani Rabbim Sen beni günahkârlara yardımcı kılma, anlamındadır.

el-Ferrâ dedi ki: Anlam şudur: Allah'ım, ben asla günahkarlara yardımcı olmayacağım. el-Ferrâ bu açıklamasının aynı zamanda İbn Abbas'ın görüşü olduğunu da iddia etmektedir.

en-Nehhâs dedi ki: Bununla birlikte bu ifadelerin haber anlamında olma­sı, ifadelerin akışı itibariyle daha uygun düşmekledir. Bu sözler: Ben Sana is­yan etmeyeceğim, çünkü Sen bana nimet ihsan etmiş bulunuyorsun, deme­ye benzer. Gerçekte İbn Abbas'ın görüşü budur, el-Ferra'nın naklettiği de-ğüdir. Çünkü İbn Abbas şöyle demiştir; Musa bu sözünde (ınşaallah diyerek) istisnada bulunmadığından ikinci gün tekrar sınandı. Duada İse İstisna yapıl­maz ve: Allah'ım dilersen, Sen bana mağfiret buyur denilmez. En hayret edi­lecek hususlardan birisi de el-Ferra'nın, İbn Abbas'tan bunu rivayet etmesi daha sonra da onun sözünü böylece nakletme sidir.

Derim ki: Bu hususun özet bir açıklaması en-Neml Sûresi'nde (27/11. âye­tin tefsirinde) geçmiştir. Bunun bir dua olduğu, haber olmadığı orada belir­tilmiştir. İbn Abbas'tan da; İstisnada bulunmadığından dolayı ikinci bir de­fa onunla sınandı, yani o inşaallah olmayacağım demedi, demişitr. Bu da yü­ce Allah'ın: "Birde zulmedenlere meyletmeyin..." (Hud, 11/113) buyruğunu andırmaktadır. [12]

2- Zalimlere Yardımcı Olmaktan Kaçınmak:

Seleme b, Nubayt dedi ki: Abdu'r-Rahman b. Müslim, ed-Dahhak'a Buha­ra ahalisinin maaşlarını gönderdi ve: Bunu onlara ver dedi. ed-Dahhak: Bu işten beni affet dedi ve kendisini affedinceye kadar affedilmesini isteyip dur­du. Ona: Senin onlara bir zararın olmadığı halde bağışlarını ne diye onlara vermiyorsun? denilince şöyle dedi: Ben hiçbir işlerinde zalimlere yardımcı ol­mayı sevmiyorum.

Ubeydullah b. el-Velid el-Vassâfî dedi ki; Ata b. Ebİ Rebah'a şöyle dedirn: Benim kalemim ile iş gören ve karşılığında bir ücret alan bir kardeşim var. Gireni ve çıkanı hesap ediyor. Çoluk-çocuğu da var, eğer bu işi bırakacak olursa muhtaç olur ve borçlanmak zorunda kalır. Ata ona: Baş kim? diye sor­du. Ben: Halid b. Abdullah el-Kasri'dir deyince, şöyle dedi: Sen yüce Allah'ın o salih kulunun: "Rabbün bana verdiğin nimet hakkı için günahkârlara ar­ka çıkmam" dediği buyruğunu hiç okumuyor musun? İbn Abbas dedi ki: Mu­sa bu sözlerinde istisnada (inşaallah diyerek) bulunmadığından dolayı ikin­ci defa benzer bir işle sınandı, fakat Allah ona yardım etti. Bundan dolayı sen kardeşine söyle, onlara yardımcı olmasın. Allah ona yardımcı olacaktır.

Ata dedi ki: Hiçbir kimseye bir zalime yardımcı olmak, ona katiplik yap­mak, onunla arkadaşlık yapmak helal değildir. Bunlardan herhangi birisini yapacak olursa, o zalimlere yardımcı olmuş olur.

Hadiste şöyle buyurulmaktadır "Kıyamet gününde bir münadi: Nerede za­limler, nerede zalimlere benzeyenler ve zalimlere yardımcı olanlar, hatta on­lara mürekkep hokkası uzatan yahut onların bir kalemini yontan dahi olsa(ne-rede)? Bunların hepsi demirden bir tabuta topluca konulurlar ve bu tabutta cehenneme atılır."[13]

Peygamber (sav)'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Uğradığı zu­lümde yardımcı olmak üzere bir mazlum ile yürüyen bir kimsenin ayakları­nı kıyamet günü o ayakların kaydığı o günde sırat üzerinde sabit kılar. Her kim de bir zalim ile birlikte zulmünde ona yardımcı olmak üzere yürüyecek olursa, yüce Allah ayakların kaydığı o günde sıratın üzerinde ayaklarını kaydıracaktır. "[14]

Yine hadiste: "Bir zalimle birlikte yürüyen günah işlemiş olur," denilmek­tedir[15]

Zalimle ancak ona yardımcı olmak maksadıyla yürüdüğü cakdirde günah olur. Zira o yüce Allah'ın: "Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yar-dımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2) buyıuğundaki yasağı İşlemiş olur.

"Nihayet şehirde korku ile gözetleyerek sabahı etti" buyruğunda buna aykırı iddialarda bulunanların kanaatleri reddedilmekte; korkmanın marife-tullah'a da, ona tevekkül etmeye de aykırı olmadrğına işaret edilmektedir. Ni­tekim daha önceden Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/46. âyetin tefsirinde) ve başka yer­lerde bu husus açıklanmıştır.

Denildi ki: Musa (a.s) öldürdüğü kişi karşrlığında, öldürülmekten korka­rak sabahı etti. Kavminin kendisini teslim edeceğinden korkarak diye açık­landığı gibi yüce Allah'tan korkarak diye de açıklanmıştır.

"Gözetleyerek" buyruğunu Said b. Cübeyr: Korkusundan dolayı etrafına bakınarak diye açıklamıştır. Yakalanmayı gözetleyerek insanların kendisi hak­kında neler söylediklerini tesbite^çaUsarak, diye de açıklanmıştır.

Katade dedi ki: "Gözetleyerek" yani takip edilmeyi gözetleyerek.

Denildiğine göre o, durumun haberini öğrenmek üzere dışarı çıktı. İsra-iloğullanna mensup o kişinin dışında Kıptî'nin öldürülmüş olduğunu bilen yoktu.

"Sabahı etti" buyruğunun; "İdi, oldu" anlamında olma ih­timali de vardır. Yani o katil olunca korkmaya başladı. Bunun "sabah vak­tine girdi (sabahı etti)" anlamında olma ihtimali de vardır. Yani öldürdüğü günün ertesi gününün sabahında demek olur,

"Korku ile" buyruğu "Sabahı etti" buyruğunun haberi ola­rak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbedildiği de kabul edilebilir. Bu durumda zarf, haber mahallinde olur.

"Baktı ki dün kendisinden yardım isteyen yine ona feryad ediyordu." Yani dün kurtarmış olduğu İsrailoğullanna mensup aynı kişi kendisine an­garya iş yükletmek isteyen bir başka Kıptî ile kavga etmektedir.

"Yardım istemek" demektir. Bu da; "Feryad etmek"ten gelir, çünkü yardım isteyen kimse (el-müstağis) yüksek sesle bağırarak yardım ister. Şair şöyle demektedir:

"(Bizlere) dehşete kapılmış bir feryad edici (yardım isteyen) geldi mi, Onun feryadına karşı feryadımız; (atlarımızın) bacaklarına kamçıları vurmak olurdu (çabucak yardımına koşardık)*

Denildiğine göre, İsrailoğullarına mensub olan yardım isteyen o kişi Sa-miri idi. Firavun'un mutfakçısı, muıfağa odun taşıma işini ona yükletmek is­temişti . Bunu ei-Kuşeyrî zikretmektedir.

"en (kişi)" mübtedâ olarak merfudur. "Ona feryad edi­yordu" haber mahallindedir. Hal olarak nasb konumunda olması da müm­kündür. "Dün" ise içinde bulunduğumuz bugünün önceki günü de­mektir. Bu kelime iki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla esre üzere meb-nidir. Baştna elif lam gelecek yahut izafet olursa, o takdirde nahivctlerin ço­ğunluğuna göre ref ve fetha ile i'rabı yapılabilir. "Eliflam"lı olduğu halde na-hivcilerden onu mebni kabul edenler de vardır. Sibeveyh ve başkalannın nak­lettiğine göre Araplar arasından bu lafzı sadece ref' halinde iken gayr-ı munsarıf gibi değerlendirenler vardır. Şair de kimi zaman şiir zarureti dola­yısıyla cer ve nasb halinde de aynı şeyi yapabilir. Şair der ki:

"Andolsun dünden beri ben hayret edilecek bir şey gördüm"

Şair burada; edatı ile geçmiş günü belirten bu lafzı mecrur okumuş­tur. Halbuki güzel söyleyiş bunun merfu olmasıdır. O burada; "Dün" lafzını cer halinde ikinci söyleyişe uygun olarak ref halindeki gibi kullanmış­tır.

"MÛsa ona: Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin dedi." Buradaki; "Azgın, hüsrana uğramış" demektir. Çünkü sen güç yeüremeyeceğin kimselere karşı çıkıyorsun. Bunun apaçık sapık anlamında olduğu da söy­lenmiştir. Yani ben senden ötürü dün bir adam öldürdüm, bugün de beni bir başkası için çağırmaktasın.

"Azgın" lafzı; "Azdırdı, azdırır" fiilinden "fail" veznindedir ve; "Azdıncı" anlamındadır. Bu da; ile 'in "acıtı-cı ve can yakıcı" anlamlarına gelmesine benzer. 'ın "azan kimse" de­mek olduğu da söylenmiştir. Yani sen, sana yapacağı kötülüğü defedeme-yeceğin kimselerle kavgaya tutuşmak suretiyle çok azgın (azan, azdırıcı) bir kimsesin.

el-Hasen dedi ki: Musa (a.s): "Gerçekten sen apaçık azgın bir kimsesin" sözlerini İsrailoğullarına mensub kimseye angarya iş yükletmesi dolayısıyla Kıptî'ye söylemiş ve onu yakalamak istemişti.

"Yakaladı, yakalar" demektir. Bunun (muzari halinin "ü" harfinin) ötreli okunması kıyasa daha uygundur, çünkü bu müteaddi olma­yan bir fiildir.

"Dedi ki: Ey Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi benîde mi öldürmek İstiyorsun?" İbn Cübeyr dedi ki; Musa aslında Kıptî'yi yakalamak istemişti. İsrailoğullanna mensup kişi ise kendisini yakalamak istediğini sanmıştı. Çünkü ona ağır bir söz söylemişti ve: "Dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" demişti. Kıptî bu sözü işitince etrafa yaydı.

Şöyle de denilmiştir: İsrailoğullarından biri Kıptî'yi yakalamak istemişti, Musa ise bu işi yapmamasını ona söyleyince, ondan korktu ve: "Dün bir ki­şiyi öldürdüğün gibi benide mi öldürmek İstiyorsun?" deyivermişti.

"Sen ancak yeryüzünde bir zorba" adam öldüren "olmak istersin." İk-rime ve eş-Şa'bî: Bir insan haksız yere iki kişi öldürmediği sürece zorba (ceb­bar) olmaz[16]

"Fakat ıslâh edicilerden olmak" insanların arasını düzeltmeye çalışanlar­dan olmak "istemezsin." [17]

20. Derken, şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi. De­di ki: "Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında da­nışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim."

21. Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek o şehirden çıkıp: "Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar" dedi.

22. Medyen'e doğru yönelince: "Umarım Rabbim beni doğru yola iletir" dedi.

"Derken şehrin uzak tarafından bir adam seyirterek geldi" buyruğu ile ilgili olarak tefsir alimlerinin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Bu kişi Firavun ha­nedanından iman eden şahıs olan Hazkiyel b. Saburâ'dır. Firavun'un amca­sının oğlu idi, Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir.

Bu kişinin adının Talut olduğu da söylenmiştir. Bunu da es-Süheyıî zik­retmektedir.

el-Mehdevî, Katade'den naklen adının Şem'un olup Firavun hanedanın­dan iman eden kişi olduğunu nakletmektedir, Şem'ân adında olduğu da söy­lenmiştir. Darakutnî dedi ki: Şem'ân diye Firavun hanedanından iman eden kişiden başkasının adı bilinmemektedir[18] Rivayete göre Firavun, Musa'nın öldürülmesini emredince bu adam elini çabuk tutarak haberi Musa'ya ulaş­tırmış ve: "Dedi ki: Ey Musa İleri gelenler seni öldürmek için hakkında da­nışıyorlar." Dün öldürmüş olduğun Kıptî'ye karşılık olarak, seni öldürme­yi görüşüyorlar, demişti. Danışıyorlar"ın biri diğerine emrediyor anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Ezherî dedi ki: "Biri diğerine emretti" demek­tir. Bunun benzeri yüce Allah'ın: "Aranızda maruf ile danışın (el-Ezherî'nin açıklamasına göre: Birbirinize marufu emredin)" (Ta­lak, 65/6) buyruğudur.

en-Nemîr b. Tevkb de şöyle demektedir:

"Ben insanların yeni bir huy icad ettiklerini görüyorum, Ve'elbetteki herbir hadisede danışılır {ya da: kimi kimine emir verir)"

"Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim. Bunun üzerine korku ile etrafı gözeterek" takip edilip edilmediğine bakarak "o şehirden çıkıp: Rabbtm beni zalimler topluluğundan kurtar, dedi."

Denildi ki: Cebbar (zorba) dilediği şekilde haksızca döven ve öldüren, akı­betlere bakmayan ve gelecek bir zarar ya da tehlikeyi en güzel yol hangisi ise onunla savmayan kimse demektir. Yüce Allah'ın emrine karşı alçak gö­nüllülük göstermeyip büyüklenen kimse olduğu da söylenmiştir[19]

"Medyen'e doğru yönelince: Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, de­di." Musa (sav) tek başına korku ile kendisini kurtarmak maksadıyla çıkıp git tiğinde beraberinde ne azık, ne binek, ne ayakkabı hiçbir şey bulunmaksı­zın Medyen'e doğru yola koyuldu. Buna sebeb ise kendisi ile onlar arasın­daki neseb bağı idi.

Çünkü Medyenliler İbrahim (a.s)'ın soyundan geliyorlardı. Musa (a.s) da İbrahim'in oğlu İshak'ın oğlu Ya'kub'un soyundan idi. O kendi halini, yolu bilemediğini, azıksız olduğunu ve başka hiçbir şeyinin bulunmadığını görün­ce işini yüce Allah'a şu sözleriyle havale etmişti: "Umarım Rabbinı beni doğ­ru yola iletir." İşte çaresiz kalanın hali budur.

Derim ki: Rivayet olunduğuna göre o ağaç yapraklarını yiyerek besleni­yordu. Ayaklarının tabanı düşmeden önce de oraya varamadı. Ebu Malik de­di ki: Firavun onu takib edip yakalamak üzere takipçiler göndermiş ve on­lara şu talimatı vermişti: Siz onu yol ayırımlarında arayınız, çünkü Musa yo­lu bilmemektedir. Bir melek beraberinde bir harbe ile birlikte ata binmiş ola­rak onun yanına geldi. Musa'ya: Beni takib et, dedi. Musa onu takib etti ve onu yola iletti.

Denildiğine göre melek Musa'ya elindeki harbeyi de verdi. O da Musa'nın asası olmuştu. Rivayet olunduğuna göre o asasını koyun otlatmak maksadıy­la Medyen'den almıştı. Daha çok kişinin yaptığı ve daha sahih olan rivayet budur.

Mukatil ve es-Süddî dedi ki; Yüce Allah ona Cebrail'i gönderdi. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.

Medyen ile Mısır arasında da sekiz günlük bir mesafe vardır. Bunu İbn Cü-beyr ve sair insanlar söylemişlerdir. Medyen o sırada Firavun'un mülkünde değildi. [20]

23. Medyen suyuna varınca üst tarafında (davarlarını) sulayan bir grub insan buldu. Onların gerisinde ise karışmasın diye (koyun­larını) kollayan iki hanım buldu. "Haliniz nedir?" dedi. "Çoban­lar gidinceye kadar biz sulamayız. Babamız ise çok yaşlı bir ih­tiyardır" dediler.

24. Nihayet onların yerine davarlarını suladıktan sonra bir gölge­ye varıp: "Rabbim, doğrusu bana İndireceğin hayra muhtacım" dedi.

25. Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip: "Bize su­ladığının ücretini sana vermek üzere babam seni çağırıyor" dedi. Onun yanına gelip kıssayı ona anlatınca: "Korkma! O za­limler topluluğundan kurtuldun* dedi.

26. İkisinden biri dedi ki: "Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü «enin ücretle tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir."

27. Dedi ki: "Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere bu iki kızımdan bi­rini sana nikâh edeyim istiyorum. Eğer ona tamamlarsan o se­nin bir lütfün olur. Bununla beraber sana zorluk çektirmek de istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın."

28. Dedi ki: "Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bi-tirirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın. Allah da bu söyledi­ğimize vekildir."

Bu buyruklara dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız[21]

1- Medyen Suyunun Başında:

"Medyen suyuna varınca* yani Musa (a .s) Medyen suyuna varıncaya ka­dar yürüdü. Onun suya varışı, oraya ulaşması demektir, içine girdiği anlamı­nı taşımaz. Ulaşmak: Bazen gidilen varılan yere girmek anlamını da ifade eder. Bazan içine girilmese dahi oraya muttali olmak ve oraya ulaşmak anlamına da gelir. Musa'nın bu suya ulaşması ona varmasından ibaretti. Şa­ir Ziiheyr'in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

"Derin yerleri mavimtırak olan o auya vardıklarında,

Çadırını kurmuş ikamet eden kimse gibi bastonlarını bıraktılar."

O Ancak görüleceği gibi, başlık sayısı yirmidört değil, yirmi üçtür.

Yine bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah'ın: "Şüpheyok ki ara­nızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur." (Meryem, 19/71) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

"Medyen" munsanf değildir, çünkü o bilinen bir şehirdir. Şair de şöyle de­mektedir:

"Medyen rahipleri görseler seni, inerler,

Genç ve yaşlı ceylanlar dahi dağların tepelerinden."

Medyen'in, İbrahim oğlu Medyen'in soyundan gelen bir kabile olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-A'raf Sûrcsi'nde (7/85-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ümmet (mealde: bir grup insan); büyük topluluk demektir. O, davarları­nı "Sulayan" bir topluluk görmüştü.

"Onların gerisinde ise" onun geldiği tarafta... anlamındadır. Yani o top­luluğun yanına varmadan önce bu iki hanımın yanına varmış ve bunların da­varlarını alıkoymakta olduklarını görmüştü. Peygamber (sav)'ın şu buyruğun­da da bu kökten gelen lafız şöylece kullanılmıştır: “Gerçekten bir takım insanlar benim Havzımdan uzaklaştırılacaklardır..,"[22]

Bazı Mushaflarda "Kollayan ve alıkoyan iki hanım" şeklindedir. "Alıkoydu, alıkoyar" demektir,Bir şeyi en­gelledim, alıkoydum demektir. Şair de şöyle demektedir:

"Kafiyeler kapısında geceyi geçiririm sanki ben,

Onlarla yabani ve yabancı bir sürüyü alıkoyar (engeller) gibiyim."

"Alıkoyan, kollayanın kovan, uzaklaştıran anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:

"Ttemimoğulları aenin asanı almış bulunuyor, Sen hangi asa ile kovacağını bilemiyorsun."

Yani kovacağını, engelleyeceğini, alıkoyacağını... İbn Selam dedi ki: Baş­kalarının koyunlarıyla karışmasın diye koyunlarını engelleyen, alıkoyan de­mektir. Burada ya muhataba durumu hissettirmek için ya da bildiği için ge­rek görülmediğinden meful hazfedilmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Güçlü, kuvvetli sulayıcılardan korktukları için davar­larını suya gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı. Katade dedi ki: Bu onlar sa­ir insanları koyunlarına karışmaktan alıkoyuyorlardı demektir. en-Nehhas de­di ki: Ancak birinci anlam daha uygundur, çünkü bundan sonra: gidinceye kadar biz sulamayız" buyruğu gelmektedir. Eğer onlar insanların koyunla­rına karışmalarını engellemeye çalışıyor olsalardı, sulamalarını geciktirme se­bebini çobanların gitmesine bağlamazlardı. Musa (a,s) onların bu hallerini gö­rünce, onlara: "Haliniz nedir?" yani bu durumunuz niye diye sormuştu. Şa­ir Ru'be (hal anlamındaki hatb kelimesini kullanarak) şöyle demektedir:

"Onun hali ile benîm halime şaşılır doğrusu"

İbn Atiyye dedi ki: "Hatb; hal" kullanılarak soru sorulması, musibete uğ­rayan yahut bir zulme maruz kalan, yahut kendisine şefkat duyulan ya da uy­gun olmayan bir iş yapan kimseler hakkında söz konusu idi. Kısacası bu ke­lime genelde kötü haller ile ilgili sorularda kullanılırdı. İki hanım da ona du­rumlarını bildirdiler. Babalarının yaşlı bir adam olduğunu söylediler. Yani za­yıf ve güçsüz olduğundan dolayı koyunlarını bizzat sulayamtyordu, kendi­leri ise zayıf olduklarından güçleri de yetmediğinden güçlü, kuvvetli çoban­lar ile bir arada bulunamıyorlardı. Diğer taraftan onların adeti, insanlar su­lamalarını bitirip, gidinceye kadar davarlarını sulamayı geciktirmek idi. Her­kes gittikten sonra o vakit kendileri davarlarını sulamaya koyulurlardı.

İbn Âmir ve Ebu Amr; "Gidinceye" diye 'den gelen muzari bir fiil olarak okumuşlardır. Bu da; "(suya) geldi" lafzının zıttıdır. Ço­banlar dönünceye kadar... demektir. Diğerleri ise "ya" harfini ötreli olarak; 'ın muzari fiili olarak okumuşlardır. Bu da, onlar su içirmeye getirdik­leri davarlarını geri götürünceye kadar... demek olur. "Çobanlar" da 'in çoğuludur, tıpkı "Tacir"in çoğulunun; "Tacirler" diye; "Sahip" kelimesinin çoğulunun da; "Sahipler" diye gelme­si gibi.

Bir kesim dedi ki: Kuyular o zaman üstü açık idi. İnsanların kuyuların ba­şında kalabalık yapmaları da onların yaklaşmalarına engel oluyordu. Musa onlara koyunlarını sulamak isteyince, diğer insanlar arasına girdi ve onlar­dan önce sulama işini gerçekleştirdi. İşte onun diğerlerine baskın çıkması do-layısı ile hanımlardan birisi onu güçlü, kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu hanımlar sarnıçlarda artan sularla ko­yunlarını sularlardı. Eğer havuzlarda bir şeyler kalmışsa bu suyu koyunları­na içirirlerdi, bir şey kalmamış ise koyunları susuz kalırdı. Musa onların hal­lerine acıdı, üstü kapalı bir kuyuya gitti. Diğer insanlar ise başka kuyulardan koyunlarını sulamaktaydı. Bu kuyunun üzerindeki taşı İbn Zeyd'e göre an­cak yedi, İbn Cüreyc'e göre on, İbn Abbas'a göre otu2 ve ez-Zeccac'a göre ancak kırk kişi kaldırabiliyordu. Bu taşı kendisi tek başına kaldırdı ve hanım­ların davarlarını suladı. İşte bu koca kaya parçasını kaldırdığından dolayı o hanımlardan birisi onu güçlü kuvvetli olmakla nitelendirdi.

Bir başka görüşe göre hepsinin kuyuları bir idi. O diğer sulayıcıların ay­rılmasından sonra kuyunun ağzındaki taşı kaldırdı. Çünkü o iki hanımın ade­ti artan sularla davarlarını sulamaktı. Amr b. Meymun, Ömer b. el-Hat-tab'dan şöyle dediğini rivayet eder: Çobanlar sularını aldıktan sonra kuyu­yu on adamın kaldırabileceği bir kaya parçası ile örttüler. Musa (a.s) gelip o taşı kaldırdı ve tek bir kova su çekti. İkinci bir kova su çekmeye de ihti­yaç duymadı. Bu suyla da koyunlarını suladı. [23]

2- Bir Peygamber Kızlarının Koyun Sulamasına Nasıl İzin Verebilir?

Şayet: Şuayb (sav) gibi bir peygamber kızlarının davarları sulamalarını na­sıl uygun buldu, diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Böyle bir şey ha­ram değildir, din de böyle bir şeyi reddetmez. Mertlik duygularına gelince, insanlar bu hususta farklı farklıdırlar. Bu konuda adetler arasında da farklı­lık vardır. Bu hususta Arapların durumu iie Arap olmayanların durumu ara­sında değişiklik vardır. Çölde yaşayanların bu hususta tutturdukları yol ite şe­hirde yaşayanların yolu ayrıdır. Özellikle durum bir zaruret haii olursa. [24]

3- Allah'a Muhtaç Oluş:

Yüce Allah'ın: "Sonra bir gölgeye varıp" İbn Mes'ud'a göre bir Arabistan kirazı ağacı gölgesine varıp, yüce Allah'tan umduğu şeyleri dilemeye koyu­larak: "Rabbim, doğrusu bana indireceğin hayıra muhtacım, dedi." Yedi gündür hiçbir yemeğin tadına bakmamıştı, karnı sırtına yapışmıştı. Duaya kal­kışmakta birlikte açskça bir talepte bulunmadı. Bütün müfessirlerin bu şekil­de rivayet ettiklerine göre o bu sözleriyle Allah'tan yiyecek bir şeyler islemisti. Çünkü "hayır" şu âyet-i kerimede olduğu gibi yemek manasına da ge­lir. Yüce Allah'ın: "Eğer bir hayır bırakacak olursa" (el-Bakara, 2/180) buy­ruğu ile: "Ve gerçekten o hayır (mal) sevgisinde pek katıdır" (el-Adİyat, 100/8) buyruklarında olduğu gibi mal anlamında: "Bunlar mı hayırlıdır, yok­sa Tubba' kavmi mi?" (ed-Duhan, 44/37) buyruğunda olduğu gibi güç ma­nasına: "Ve Biz, onlara hayırlar işlemelerini vahyettik" (el-Enbiya, 21/73) buyruğunda olduğu gibi ibadet manasına gelebilir.

İbn Abbas dedi ki: Oldukça acıkmıştı, hep yeşillikler, sebzeler yediği için adeta rengi yeşile çalmaya başlamıştı. Halbuki o yüce Allah nezdinde insan­ların en değerlisi idi. Rivayet edildiğine göre ayaklarının alt tarafı soyulma­dan Medyen'e ulaşamamıştı. İşte bu hususlar dünyanın yüce Allah nezdin­de çok önemsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Ebııbekr b. Tahir yüce Allah'ın: "Rabbani, doğrusu bana indireceğin hay­ra muhtacım" buyruğu hakkında dedi ki: Yani Senin dışında kalan varlık­lara muhtaç etmeyecek şekilde Senin lütfuna ve Senin zengin kılmana ihti­yacım var.

Derim ki: Tefsir alimlerinin sözünü ettikleri açıklamalar daha uygundur. Yüce Allah onu Şuayb vasıtası ile ihtiyaçtan kurtarmıştı. [25]

4- Hayalı Kadın ve Emin Erkek:

Yüce Allah'ın: "Sonra onlardan birisi utana utana yürüyerek ona gelip..."

buyruğunda, bu açık ifadelerin delâlet ettiği bir ihtisar vardır. İbn Abbas bu­nu şöylece takdir etmiştir: Bu iki kız babalarına hızlıca gittiler. Halbuki su­lamadan geç gelmek adetleri idi. Babalarına kendileri için davarlarını sula­yan adamın yaptıklarını anlattılar. O da kızlarından büyük olanına -küçük ola­nına da söylenmiştir- gidip kendisini yanına çağırmasını emretti. Bu âyet-i ke­rimede belirtildiği üzere ona geldi.,.

Amr b. Meymûn dedi ki: Bu kız erkeklere karşı gelişi güzel davranan, çok­ça heryere girip çıkan birisi değildi. Yüzünü gömleğinin yeni ile örterek gel­di, diye de söylenmiştir ki, bunu da Ömer b. el-Hattab söylemiştir.

Rivayete göre bu kızlardan birisinin adı Ley ya, diğerinin adı Safûriyâ olup, babalarının adı da Yesrûn idi. Yesrûn ise Şuayb (a.s)'m kendisidir. Şu-ayb'ın kardeşinin oğlunun adı olduğu ve Şuayb'ın da daha önceden ölmüş olduğu da söylenmiştir. Ancak çoğunluk bunların Şuayb (a.s)'ın kızları oldu­ğunu kabul etmektedir. Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan da odur. Çünkü yü­ce Allah: "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (peygambergönderdik)" (el-A'raf. 80/5) diye buyurmaktadır. el-A'raf Sûresi'nde böyle buyurulduğu gibi, eş-Şu-ara Sûresi'nde de şöyle buyurulmaktadır: "Askabu'l-Eyke peygamberleri yalanladılar. Hani Şuayb onlara... demişti," (eş-Şuara, 26/176-177)

Katade dedi ki: Yüce Allah Şuayb'ı Ashabu'1-Eyke ile Medyenlilere pey­gamber olarak gönderdi. Babasının adı ile ilgili görüş ayrılıkları el-A'raf Sû-resi'nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır.

Rivayete göre Musa (a.s)'a, Şuayb (a.s)'ın kızı haberi getirince, kalkıp onun arkasından yürüdü. Musa (a.s)'ın bulunduğu yer ile babasının bulunduğu yer arasında üç millik bir mesafe vardı. Esen bir rüzgar üzerindeki elbiseyi vü­cuduna yapıştırdı ve vücudunun hatlarını gösterdi. Musa ona bakmaktan çe­kinerek: Sen arkama geç ve sesinle bana yolu göster, dedi. Bir diğer görü­şe göre Musa (a.s) baştan beri: Benim arkamdan gel, çünkü ben İbrani bir adamım, hanımlara arkadan bakmam ve yolun sağına mı soluna mı gidile­ceğini sen bana söyle, dedi, İşte kızın Musa (a.s) hakkında emin olduğunu söylemesine sebeb budur. Bu açıklama İbn Abbas'a aittir.

Nihayet Musa kendisini davet edenin yanına ulaştı. Ona durumunu başın­dan sonuna kadar anlattı. Bu şahıs: "Korkma! O zalimler topluluğundan kur­tuldun" diyerek onu teselli etti. Medyen, Firavun krallığının sınırları dışında idi. Önüne yemek getirdi, Mûsar Yemem dedi. Çünkü biz dinimizi yeryüzü dolu altın karşılığında dahi olsa satmayız. Şuayb: Bu senin bize davarları su­lamanın bedeli değildir. Fakat misafirlerime ikram etmek, onlara yemek ye­dirmek benim ve benim atalarımın adetidir, deyince Musa yemek yedi. [26]

5- İcare Akdi Toplumsal Hayatın Bir Zorunluluğudur:

"İkisinden biri dedi kls Babacığım onu ücretle tut" buyruğu icare akdi­nin onlar arasında meşru ve bilinen bir akit olduğuna delildir. İcare aynı şe­kilde her dinde böyledir. İnsanlar için bir zorunluluktur, insanların birlikte bir arada yaşama maslahatının bir gereğidir, Bu akdi işitmekten yana sağır gibi duran el-Asarn'ın muhalefetine rağmen bu böyledir. [27]

6- Velinin, Kızı İle Evlenilmesini Teklif Etmesi:

".«Bu İki kızımdan birini sana nikâh edeyim, İstiyorum" âyeti şunu gös termektedir: Veli erkeğe kızı ile evlenmesi teklifinde bulunabilir. Bu uygu-lanagelmiş bir sünnettir, işte Medyen'in o salih zatı kızını İsraüoğuüanrun sa-tih zatına teklif etti. Ömer b. el-Hattab kızı Hafsa'yı Ebubekir ve Osman'a tek­lif etti. Kendisini Peygamber (sav)'a adamış olan hanım aynı şekilde peygam­berin kendisiyle evlenmesi teklifinde bulundu.[28]Buna göre adamın velisi ol­duğu kızı teklif etmesi, hanımın kendisini salih bir erkeğe teklif etmesi, se-lef-i salihe uymak suretiyle bunu yapması güzel bir şeydir.

İbn Ömer dedi ki: Hafsa dul kalınca, Ömer, Osman'a: Eğer istiyorsan sa­na Ömer'in kızı Hafsa'yı nikahlayabilirim... demişti. Bu hadisi Buhârî tek ba­şına rivayet etmiştir.[29]

7- Velayet Altındaki Kızı Evlendirme Hakkı Velisine Aittir:

Bu âyet-i kerimede nikâh yetkisinin veliye ait olduğuna, kadının bu ko­nuda herhangi bir hak sahibi bulunmadığına delil vardır. Çünkü Medyen'de-ki o salih zat bu işi üstlenmiştir. Çeşitli bölgelerin fukahasi da bu görüştedir. Ancak bu hususta Ebu Hanife muhalefet etmiştir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır. [30]

8- Babanın Bakire Kızını Evlendirme Yetkisi:

Bu âyet-i kerime babanın buluğa ermiş bakire kızını onun görüşünü al­madan evlendirebileceğine delil teşkil etmektedir. Malik bu görüşü benim­semiş ve bu âyeti delil göstermiştir. Bu, bu hususta güçlü bir delildir. Onun bu âyeti delil göstermesi îsrailoğullarına dair (bizim nasslarda yer alan) ha­berleri (Şer'u men kablenâ: Bizden öncekilerin şeriatini) dayanak almış ol­duğunun delilidir. Daha önceden geçtiği gibi.

Bu meselede Şafiî ve pek çok ilim adamı da Malik'in görüşündedirler. Ebu Hanife ise şöyle demektedir: Küçük kız buluğa erdi mi artık hiçbir kimse onun rızası olmadan onu evlendiremez. Çünkü artık o mükellefiyet sınırına ulaş­mış bulunmaktadır. Eğer buluğa ermemiş küçük ise, o takdirde onun rıza­sını almadan onu evlendirebilir. Zira küçüğün izin ve rızasının olmadığı hu­susunda görüş ayrılığı yoktur. [31]

9- Nikâh Akdinde Kullanılabilecek Lafızlar:

Şafiî mezhebine mensub ilim adamları "... sana nikâh edeyim istiyorum" buyruğunu nikâh akdinin tezvic (evlendirme) ve inkâh (nikahlama) lafızla­rı ile yapılabileceğine delil göstermişlerdir. Rabia, Ebu Sevr, Ebu Ubeyd, Dâ-vûd ve -bu hususta ondan gelen farklı rivayetler olmakla birlikte- Malik de bu görüşü benimsemişlerdir.

Maliki mezhebine mensub ilim adamlarının meşhur görüşü ise, nikâh ak­dinin, her türlü lafız ile gerçekleşeceği şeklindedir.

Ebu Hanife dedi ki: nikâh akdi ebedi olarak temliki gerektiren herbir la­fız ile gerçekleşir.

Bu âyet-i kerimede Şafiîlerin lehine delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Çün­kü bu bizden öncekilerin şeriatidir (şer'u men kablenâ) Onlar ise -mezheb-ierinde meşhur olan görüşe göre- hiçbir hususta bunu delil kabul etmezler,

Ebu Hanife, onun mezhebine mensub ilim adamları, es-Sevrî ve el-Hasen b. Hayy de şöyle demişlerdir: Nikâh eğer akde şahit tutulmuş ise hibe ve da­ha başka lafızlarla akd olur. Çünkü boşama da sarih ve kinaye lafızlarla ger­çekleşir. İşte nikâh da böyledir demişlerdir. Yine onlar derler ki: Peygamber (sav)'ın "hibe" lafzı ile özellikle kastettiği nikâh değil, bud'un (kadının erke­ğe helal olmasının) herhangi bir menfaatten uzak olmasıdır. Bu hususta İb-nu'1-Kasım da onlara uyarak şöyle demiştir: Şayet baba kızını nikahlamak mak­sadı ile hibe edecek olursa, Malik'ten bu hususta herhangi bir şey bellemiş değilim -ama, kanaatime göre bu alış-verig gibi caizdir.

Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr de şöyle demektedir: Sahih olan görüş şudur: Ni­kâh lafzı ile herhangi bir malın hibesi akdi gerçekleşmeyeceği gibi, hibe laf­zı ile de hiçbir nikâh akdi gerçekleşmez. Aynı şekilde nikâh akdinin sarih ifa­delerle yapılması lazımdır ki hakkında şahitlik söz konusu olabilsin. Üstelik nikâh talakın zıddıdır, nasıl ona kıyas edilebilir? Fukaha nikâhın (babanın): Sana mubah kıldım, sana helal kıldım, gibi sözlerle akd olmayacağını ittifak­la kabul etmişlerdir, hibe de böyledir. Peygamber (sav) da: "Siz onların if­fetlerini Allah'ın kelimesi ile kendinize helal kılmış oldunuz. "[32] diye buyur­muştur. Burada kastettiği Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise hibe laf­zıyla nikâh akdinin yapılacağına dair bir işaret yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de bu­lunan evlendirmek ve nikâhtır. Nikâhın hibe lafzıyla olabileceğini kabul et­mek de Peygamber (sav)'in hususiyetini kısmen de olsa iptal etmek söz ko­nusudur[33]

10- Şuayb (a.s)'ın Yaptığı Teklif miydi? Yoksa Akit miydi?:

"Bu iki kızımdan birini" buyruğu onun bu sözlerinin akit olmayıp, bir arz (tekliD olduğuna delildir. Çünkü bu bir akit olsaydı, üzerinde akit yapılanın tayin edilmesi gerekirdi. Çünkü ilim adamları her ne kadar: Ben sana şu iki kölemden birisini şu fiyata satıyorum demesi halinde satışın caiz olup olma­dığı hususunda ihtilaf etmiş iseler de; nikâhta böyle bir şeyin caiz olmaya­cağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey muhayyerliktir, nikâh­ta ise herhangi bir muhayyerlik söz konusu olmaz. [34]

11- Nikâh İle İlgili Dört Husus:

Mekkî dedi ki: Bu âyet-i kerimede nikaha dair bir takım hususlar söz ko­nusudur. Zevcenin tayin edilmemesi, sürenin başının tahdid edilmemesi, ica-renin mehir olması, mehir olarak herhangi bir nakit ödemeden gerdeğe girmesi bunlardandır.

Derim ki: İşte bunlar onbirinci başlığın kapsamına giren dört husustur: [35]

Birinci Husus: Zevcenin Tayin Edilmesi:

Bu meselelerin ilki zevcenin tayin edilmesi meselesidir. İlim adamlarımız derler ki: Tayin göründüğü kadartyla bu husustaki görüşmelerin ikinci aşa­masında söz konusu olmuştur. Önce genel olarak ona durumu arzetmiş, bun­dan sonra tayine geçilmiştir. Şöyle denilmiştir: O (Şuayb) Musa'ya küçük kı­zı Safûriyâ'yı evlendirdi. Ebu Zerr'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) bana dedi ki: "Sana Musa iki süreden hangisini tamamladı diye sorulacak olursa, sen de onların en hayırlısını ve en tam olanını, diye cevap ver. (Eğer iki kızdan hangisi ite evlendiği sorutacak olursa, küçüğü ile de. Onun arkasından gelen ve: "Babacığım onu ücretle tut. Çünkü senin üc­retle tuttuklarının en İyisi, kudretli ve emin bir kişidir" diyen de odur."[36]

Denildi ki: Büyük kızdan önce küçük kız ile onu evlendirmesindeki hik­met -büyük kızın evliliğe ihtiyacı daha fazla olmakla birlikte- Musa'nın kü­çük kıza meyledeceğini beklediğinden dolayıdır. Çünkü haberci olarak ona gönderdiğinde, o kızı görmüş idi. Babasına gelince, onunla beraber yolda yü­rümüştü. Eğer ona büyük kızını teklif etmiş olsaydı, belki o da bu tercihi kabul eder görünürdü ama içinde de başka bir kanaat gizliyor olabilirdi. Da­ha başka açıklamalar da yapılmıştır. Doğrusunu en iyi biien Allah'tır.

el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre bazı haberlerde büyük kız ile evlendiği de bildirilmiştir. [37]

İkinci Husus: Sürenin Başlangıcının Belirtilmesi:

Sürenin başlangıcının belirtilmesine gelince, âyet-i kerimede bunun orta­dan kaldırılmasını gerektiren bir husus yoktur, Aksine burada kendisinden sözedilmemiştir. Ya bu süreyi tesbit etmişlerdir, ya etmemişlerdir. Etmemiş­lerse, akdin başlangıcından itibaren süre de başlamış demektir. [38]

Üçüncü Husus: İcare Karşılığında Nikâh:

İcare karşılığında nikaha gelince, bu âyet-İ kerimeden açıkça anlaşıl­maktadır. Bu bizim şeriatın da kabul ettiği bir husustur. Hadis imamlarının rivayet ettiği ve ezberlemiş olduğu Kur'ân-ı Kerîm'den başka hiçbir şeyi bu­lunmayan hadiste meydana gelen olay da budur. Bu hadisin rivayet yolların­dan birisinde şöyle denilmektedir; Rasûlullah (sav) ona (erkeğe): "Kur'ân'dan neleri ezbere biliyorsun?" diye sorunca, o da: Ben Bakara Sûresi ile ondan sonraki sureyi biliyorum, demişti. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sen buna yirmi âyet-i kerime öğret. Bu senin hanımın olmuştur."[39]

İlini adamlarının bu mesele hakkında üç farklı görüşü vardır: Malik böy­le bir akdi mekruh görmüş, İbnu'l-Kasım kabul etmemiş, İbn Habib ise ca­iz görmüştür. Aynı zamanda bu Şafiî'nin ve mezhebine mensub ilim adam­larının görüşüdür, Bunlar derler ki: Hür bir kimsenin sağlayacağı menfaatin mehir olması caizdir. Elbise dikmek, bina ve Kur'ân öğretmek gibi.

Ebu Hanife dedi ki: Böyle bir şey sahih olmaz. Bununla birlikte kölesinin hanımına bir sene süreyle hizmet etmesi yahutta kendi evinde bir sene onu yerleştirmesi karşılığında o hanım ile evlenmesi caizdir. Çünkü köle ile ev birer maldır. Ancak kendisinin bizzat hanımına hizmet etmesi ise mal değil­dir.

Ebu'l-Hasen el-Kerhî dedi ki: İcare lafzı ite nikâh akdi caizdir. Çünkü yü­ce Allah: "Onlara ecirlerini (mehirlerini) veriniz" (en-Nisa, 4/24) diye bu­yurmaktadır.

Ebubekr er-Razî dedi ki: Böyle bir akit sahih olmaz, çünkü icare geçici bir akittir. nikâh ise ebedi bir akittir, dolayısıyla bu iki akit birbirine aykırıdır.

İbnu'l-Kasım dedi ki: Bu şekilde yapılan bir akit gerdeğe girilmeden ön­ce fesh olur, fakat gerdeğe girildikten sonra da sabit kabul edilir.

Esbağ dedi ki: Eğer bununla birlikte nakit bir şeyler verecek olursa, bun­da görüş ayrılığı vardır. Şayet hiçbir nakit vermezse bu daha da ağırdır, eğer tamamen terkedecek olursa Şuayb (a.s) kıssasının delil olarak kabul edilme­si ile her durumda akit geçerli olur. Bunu Malik, İbnu'l-Mevvaz ve Eşheb söy­lemiştir.

Böyle bir olayda müteahhir ve mütekaddim alimlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimeyi dayanak kabul etmektedir. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Bu âyet-i kerime icare akdi üzere nikâhı ve bu akdin sahih olduğunu, bununla birlikte icarenin mehir kabul edilmesinin mekruh olduğunu, mehrin de yü­ce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi bir mal olması gerektiği hükümlerini ihtiva etmektedir: "İffetinizi koruyup, zinaya sapmaksızın mallarınızla (nikahlanma yolunu) aramanız size helal kılındı." (en-Nisa, 4/24) Bizim mez­hebimize mensub bütün ilim adamlarının kabul ettikleri görüş budur. [40]

Dördüncü Husus: Mehir Olarak Nakit Verilmeden Gerdeğe Girilirse:

(Mekkî'nin): "(Mehir olarak) nakit vermeksizin gerdeğe girmesi" sözüne gelince, bu hususta insanlar arasında görüş ayrılığı vardır. Acaba o akit yaptığı zaman mt gerdeğe girdi, yoksa yolculuğa çıktığı zaman mı? Şayet ak­di yaptığı sırada nakit (mehir) vermiş ise nakit olarak ne verdi? Kaldı ki bi­zim ilim adamlarımız çeyrek dinar dahi olsa, nakit olarak bir şeyler verme­den gerdeğe girmeyi kabul etmemişlerdir. Bu İbnu'l-Kasım'in görüşüdür, Eğer nakil bir şeyler ödemeden gerdeğe girerse geçerli olur. Çünkü mezhebimi­ze mensub müteahhir ilim adamları şöyle demişlerdir: Mehrin kısmen veya tamamen peşin verilmesi müstehabtır. Bu da şu hususa binaendir: Eğer me­hir koyunları otlatmak ise, işe başlamak onun için nakit ödeme gibi olur. Şa­yet yolculuğa çıktığı vakit gerdeğe girmiş ise, o zaman nikâhta uzun süre bek­lemek caizdir. İsterse -şart koşmaksızın- ömür boyu olsun, eğer şart koşula­cak olursa maksadın sahih olması hali dışında caiz olmaz. Gerdeğe girmek İçin hazırlanmak yahut eğer zevce küçük ise gerdeğe girişe elverişli olma­sını beklemek gibi. İlim adamlarımız bunu böylece ifade etmişlerdir. [41]

12- İcare ve Nikâh Akitleri Bir Arada Yapılabilir mi?:

Bu âyet-i kerimede icare ve nikâh akülerinden bir arada söz edilmekte­dir. Bu hususta ilim adamlarımızın üç farklı görüşü vardır. Birinci görüş Ebu Zeyd'in "Semaniye"sinde şöyle denilmektedir: Baştan beri bu şekilde bir akit yapmak mekruhtur, şayet yapılırsa geçerli olur.

İkinci görüş; Malik ve meşhur rivayete göre İbnu'l-Kasım dediler ki: Böy­le bir akit caiz olmaz, duhulden ünce de sonra da fesh ulur. Çünkü birbirin­den farklı diğer akitlerde olduğu gibi bu iki aktin maksatları da farklıdır.

Üçüncü görüş Eşheb ve Es bağ bunu caiz kabul etmişlerdir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur, âyet-i kerime de buna delâlet etmektedir. Malik de şöyle demiştir: Alış-verişlere en çok benzeyen şey nikâhtır. Peki icare ile satış ya da satış ile nikâh arasında ne gibi bir fark vardır?

Şayet hanımına mehir olarak mubah olan bir şiir öğretmeyi teshil edecek olursa, bu sahih olur. el-Müzenî dedi ki:

Şairin şu beyiti buna örnektir:

"Kul benim menfaatim, benim malım der,

Halbuki Allah korkusu elde ettiği menfaatlerin en üstünüdür.*

Şayet hiciv ya da çirkin sözler ihtiva eden bir şiir öğretmeyi mehir olarak verecek olursa, bu ona şarab ya da domuzu mehir olarak vermeye benzer, [42]

13- Akitlerde Zikredilmesi Gereken Hususlar İle Zikredilmesi Zorunlu Olmayan Hususlar:

Yüce Allah'ın: "Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere" buyruğunda "hiz­met" den mutlak olarak sözedilmiştîr. Malik dedi ki: Böyle bir ifade ile akit caizdir. Mutlak, örfe göre yorumlanır, ayrıca hizmet sırasında yapılacak iş­leri ismen zikretmeye gerek yoktur, Musa (a.s)'ın kıssasının zahirinden an­laşılan budur. O burada mutlak olarak icareden sözetmektedir.

Ebu Hanife ve Şafiî derler ki: "İsmen zikredilmedikçe cai2 olmaz, çünkü bu meçhuldür." Buhârî ise: Yüce Allah'ın: 'Sekiz yd bana hizmet etmen üze­re' buyruğu dolayısı ile bir işçiyi ücretle tutup da ona süreyi açıklamakla bir­likte yapacağı işi açıklamayacak olursa (hükmün ne olacağına dair) bir bab"[43] diye bir başlık açmıştır.

el-Mühelleb dedi ki: Ancak durum Buhârî'nin açtığı başlıkta belirttiği şe­kilde değildi. Çünkü onlara göre yapılacak iş sulamak, tarlayı sürmek, davar­ları otlatmak ve buna benzer o çölde yaşayan ahalinin yaptıkları işler türün­den olup kendilerince bilinen işlerdi. Böyle şeyler örf ile bilinir. Yapılacak işler ismen sayılmasa ve miktarları belirtilmese dahi örf yoluyla bunların ne­ler oldukları bellidir. Mesela ona: Sen senenin şu kadar zamanında araziyi süreceksin, senenin şu kadarında koyun otlatacaksın, demesine gerek yok­tur. Çünkü bu, bu gibi yerlerdeki hizmetlerde alışılagelmiş bir şekildir. Her­kesin ittifakla caiz kabul etmediği, akit süresinin belli olmaması, yapılacak işin de alışılmadık ve meçhul olması halidir. Bu husus(lar) bilinmedikçe böy­le bir (icare) akdi caiz olmaz.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Tefsir bilginlerinin zikrettiklerine göre o Musa (a,s)'a koyun otlatmayı açıkça tayin etmiştir. Ancak bu sahih bir yolla rivayet edil­miş değildir, Fakat şöyle demişlerdir: Medyenli salih zatın koyun otlatmanın dışında yapılacak bir işi yoktu. Dolayısıyla onun halinin bu yönünün bilin­mesi, bu hususta yapılacak hizmetin tayin edilmesi gibidir. [44]

14- Çobanlık İçin îcare Akdinde Belirtilmesi Gereken Hususlar:

İlim adamları ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Bir kimsenin belli aylar, bel­li bir ücret ve sayılan belli koyunları otlatmak üzere bir çobanı ücretle tut­ması caizdir. Eğer bu koyunların sayıları belli ve muayyen ise mezhebimize (Mâlikî mezhebine) mensup ilim adamlarımızın konu ile ilgili etraflı görüş­leri vardır. İbnu'l-Kasım dedi ki: Şayet koyunlardan ölen olursa, onun yeri­ne o sayıda koyun eklemeyi şart koşmadıkça caiz olmaz. Ancak bu olduk­ça zayıf bir rivayettir. Medyenli salih zat, Musa'yı koyunlarını otlatmak üze­re ücretle tutmuş, o da koyunların miktarını görmüş olmakla birlikte, ölen­lerin yerine başkalarının katılması şartı koşulmamıştır. Şayet koyunların sa­yısı belirli olmayıp mutlak bırakılmış ve tayin de edilmemişse, böyle bir akit mezhebimiz ilim adamlarına göre caizdir.

Ebu Hanife ve Şafiî'ye göre ise; bu hususta bilgisizlik dolayısıyla caiz ol­maz, demişlerdir. Mezhebimize mensup ilim adamları az önce belirttiğimiz üzere bu hususta örfü dayanak kabul etmişlerdir ve ona gücünün kaldırabi­leceği kadar (koyun) verilir, İlim adamlarımızdan kimisi şunu da ilave etmiş­tir: Ücretle çoban tutan kimse, çobanın gücünün miktarını bilmedikçe caiz olmaz. Bu sahih bir görüştür, çünkü Medyen'li salih zat, taşı kaldırması su­retiyle Musa (a.s)'ın kuvvetinin miktarını bilmiş idi. [45]

15- Sürüden Telef Olursa, Çoban Tazminat Öder mi?:

Malik dedi ki: Çobanın tazminat ödeme yükümlülüğü yoktur. Telef olan yahut çalınanlar hususunda onun sözü doğru kabul edilir. Çünkü çoban da vekil gibi emin bir kimsedir. Buhârî: "Çoban yahut vekil ölmekte olan bir ko­yunu yahut telef olacak bir şeyi görüp de bozulacağından korkulan şeyi dü­zeltirse"[46] diye bir başlık açtıktan sonra; Ka'b b. Malik'in babasından nak­letmiş olduğu şu hadisi kaydeder: "Kendilerinin Sel' dağında otlayan koyun­ları vardı. Bizim (çobanlık yapan) cariyemiz koyunlarımız arasından birisi­nin Ölmek üzere olduğunu gördü. Bir taş kırıp o taşla onu kesti. (Babam) on­lara: Peygamber (sav)'a soruncaya -ya da Peygamber (sav)'a soracak kimse gönderinceye- kadar yemeyin, dedi. O da Peygamber (sav)'a sordu -ya da ona birisini gönderdi-. Peygamber ona o kovundan yemeyi emretti. Abdullah de­di ki: Bunun hem bir cariye olması, hem de koyunu kesmiş olması benim hay­ret ettiğim bir husustur[47]

el-Mühelleb dedi ki: Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Çu-ban ve vekil kendilerine emanet olarak verilmiş hususlarda -hainlik ettiklerine ya da yalan söylediklerine dair aleyhlerinde bir delil ortaya konulmadık­ça- sözleri doğru kabul edilir. Malik'İn ve bir fukahâ topluluğunun görüşü bu­dur.

İbnu'l-Kasım dedi ki: Bir koyunun öleceğinden korkar da onu boğazla­yacak olursa, koyunu kesilmiş olarak getirmiş olması halinde tazminat öde­mez ve söylediği tasdik edilir. Başkası ise: Söylediğini beyyine ile açıklama­dığı sürece tazminat öder, demişlerdir. [48]

16- Çoban Sürüdeki Koyunlara Koç Katarsa:

Çoban eğer sürüdeki koyunlara sahiplerinin izni olmaksızın koç katıp da bu koyunlar telef olursa, İbnu'l-Kasım ve Eşheb'in bu hususta farklı kanaat­leri vardır. İbnu'l-Kasım bu durumda çobanın tazminat ödemesi gerekmez, der. Çünkü koyunlara koç katmak, malı ıslah etmek ve onu arttırmak kabilindendir. Eşheb ise tazminat ödemesi gerekir, demiştir. Ka'b'ın hadisi delil olarak İbnu'l-Kasım'ın görüsüne daha uygundur ve bu durumda -eğer salih kimselerden ve malı koruduğu bilinenlerden ise- içtihadı ile telef olanlar do­layısıyla tazminat ödemesi gerekmez. Şayet fasık ve fesad ehli kimselerden olup mal sahibi onun tazminat ödemesini isteyecek olursa, bunu da yapa­bilir. Çünkü onun fasık olduğu bilindiğinden dolayı, bir koyunun ölmekte ol­duğunu gördüğüne dair söylediği sözleri doğru kabul edilmez. [49]

17- Musa (a.s)'ın Aldığı Ücret:

Musa (a.s)'ın aldığı ücretin ne olduğu nakledilmemiştir. Fakat Yahya b. Sel-lâm'ın rivayetine göre Medyenli salih zat, annesinden farklı bir renkte doğan herbir keçiyi Musa'ya verecekti. Yüce Allah da Musa'ya sen asanı onların ara­sına bırak o koyunların hepsi kendilerine benzemeyen farklı renklerde yav­ru yapacaklardır, diye vahyetti.

Yahya'dan başkaları da şöyle demiştir: Siyah ve beyaz renkli doğacak her yavruyu ona vereceğini söyledi. Hepsi de siyah beyaz yavrular doğurdu.

el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre Şuayb (a.s), Musa (a.s)'ı ücretle işçi tutun­ca ona şöyle dedi: Filan odaya gir ve o odada bulunan asalardan birisini al. Musa bir asa çıkardı, bu asayı Âdem cennetten çıkartmıştı. Peygamberler bi-ribirlerinden miras olarak bu asayı devralmışlar ve nihayet Şuayb'ın eline geç­mişti. Şuayb o asayı odaya bırakıp bir başka asa almasını emretti. Yine içe­ri girdi, tekrar aynı asayı çıkarıp getirdi. Bu iş yedi defa tekrarlandı, yedi de­fasında da eline bu asadan başka bir asa geçmiyordu. Şuayb, Musa (a.s)'ın özel bir durumunun olduğunu anladı. Sabah olunca ona: Koyunları yol ayı­rımına kadar güt, ondan sonra sağ tarafa sap. Orada fazla ot yoktur. Ancak sol tarafa da sakın gitme, çünkü orada pek çok ot, fakat davarların gelme­sini kabul etmeyen oldukça büyük bir keler vardır. Musa yol ayırımına ka­dar koyunları güttü, fakat koyunlar sol tarafa gitti ve onları bir türlü zapte-demedi. Musa uyudu ve bu keler çıktı. Asa hareket etti ve çatal kısmı demir oluverdi. Büyükçe vahşi keleri öldürünceye kadar savaştı ve tekrar Musa (a.s)'ın yanına geri döndü. Musa uyandığında asanın kana bulanmış olduğu­nu ve bu kelerin de öldürülmüş olduğunu gördü. Akşam Şuayb'a geri dön­dü, Şuayb'ın gözleri görmüyordu. Eliyle koyunları yokladı, koyunların bol bir otlakta otladıklarının izlerini hissetti- Ona durumu sordu, o da olanları an­lattı. Şuayb sevindi ve: Bu sene bu davarların doğuracakları iki renkli bütün yavrular senin olacaktır, dedi. O sene bütün yavrular iki renkli doğdu. Şu­ayb, Musa'nın Allah nezdinde Özel bir yerinin olduğunu anladı.

Uyeyne b. Hısn'm rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Mu­sa karın tokluğuna ve İffetini korumak üzere kendisini ücretle çalıştırdı."[50]

Şuayb ona: Bu koyunlardan iki renkli doğan bütün yavrular -aralarında azûz, feşûş, kemûş, dabûb ve saûl olmamak üzere- senin olacaktır.

el-Herevî dedi ki: Azûz, sert arazi demek olan el-azâz'dan alınmıştır. Az süt veren demektir.

Feşûş ise, sağılmaksizın sütü akan demektir. Buna sebeb ise memelerinin deliklerinin geniş olmasıdır, el-fetuh ve es-serûr da bu anlamdadır. Arapla­rın darb-ı mesellerinden birisi de şudur: "Senin öfkeni ve kibrini başından çıkartacağım." "Kırbanın içindeki havayı boşalc-tı" denilir.

Şu hadis de bu kabildendir:"Şüphesiz şeytan sizden herhangi birinizin kaba etleri arasında hava çıkartır; ta ki o kişi kendisinin abdestini bozduğunu zanneder.^' Yani çok cılız bir üfle­me üfler demektir.

el-Kemûş memeleri küçük demektir, kemîşe de denilir. Bu ismin verilme­si ise memelerinin büzülmüş olmasından dolayıdır. "Belden aşağı sardığı elbisesi büzülü adam" tabiri de buradan gelmektedir. Keşûd da kemûş gibidir.

ed-Dabûb ise meme uçlarındaki deliği dar demektir. ed-Dabb da şiddet­le sıkmak suretiyle süt sağmak demektir.

es-Saûl memelerinde fazladan uç bulunan koyun demektir, es-sa'l da de­nilir. es-Sa'l aynı zamanda yaşlılık anlamındadır. Bu fazlalığa da "er-ruâl" denilir. "Es'al adam" yaştı adam demektir. Es'aî aynı zamanda sütün çıkış ye­rinin dar olması anlamındadır. d-Herevî dedi ki: "İki renkli (kalibu levn)" ta­biri bu rivayette annelerinden farklı renkte doğarlarsa... anlamındadır. [51]

18- Bilinmeyen Bedel Karşılığında İcare:

Bilinmeyen bedel karşılığında icare caiz değildir. (Yukarıda sözü edilen) koyunların doğumu malum olan bir şey değildir. Verimli bazı yerlerde kat'i olarak koyunların doğumu, bunların sayısı, yavrularının sağlıklı olup olma­yışları bilinebilir. Mısr diyarı ve benzerlerinde olduğu gibi. Bununla birlikte bu bizim şeriatimizde caiz değildir. Çünkü Peygamber (sav) gararh akitleri ya­saklamıştır. Aynı şekilde medâmîn ve melâkîh diye bilinen akit şekillerini de yasaklamıştır. Medâmîn dişilerin karnındaki yavrular, melâkîh ise erkeklerin sulblerindekilerdir. Şair ise şu mısraında bunun aksini dile getirmiştir:

"Yaşlı ve hamile dişi devenin karnında o aşılanmıştır."

Buna dair açıklamalar el-Hicr Sûresi'nde (15/22. âyet, 5. başlık ve deva­mında) geçmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte Raşİd b. Ma'mer üçte bir ve dörtte bir koyun karşılığında icareyi caiz kabul etmiştir. İbn Şîrîn ve Ata da şöyle demişlerdir: Bir kumaş ondan alınacak belli bir pay karşılığında doku­nabilir. İmam Ahmed de böyle demiştir. [52]

19 Nikâhta Kefaet (Denklik):

Nikâhta kefâete (denkliğe) itibar edilir. İlim adamları bu kefaet acaba din­de, malda ve konum (haseb)de midir? yoksa bunların birisinde midir? Sahih olan mevali erkeklerin Arap ve Kureyş'e mensub kadınları nikanlamasının ca­iz olduğudur. Çünkü yüce Allah: "Şüphesiz ki Allah'ın katında sizin en şe­refliniz, en takvâlı olanmızdır* (el-Hucurat, 49/13) diye buyurmaktadır. Mu­sa (a.s) da Medyenli salih zatın yanına yabancı, kovulmuş, korkan, yalnız, aç ve çıplak olarak geldiği halde; onun dininden kesinlikle emin olup onun ha­lini görünce, kızını ona nikahladı ve bunun dışındaki herbir şeyden yüz çe­virdi. Yüce Allah'a hamdulsun ki; bu mesele daha önceden etraflı bir şekil­de geçmiş bulunmaktadır. [53]

20- Veli Mehirden Ayrı Olarak Kendisi Adına Malî Bir Ödeme İsteyebilir mi?:

Bazı ilim adamları şöyle demiştir; Şuayb (a.s)'ın yaptığı bu akitte kadının alacağı mehirden söz edilmemektedir, Ü sadece bedevilerin yaptığı şekilde kendisi adına şart koşmuştur. Çünkü bedeviler evlendirecekleri kızlarının me-hirlerini şart koşarken şöyle de derler: Özel olarak bana şu kadar verilecek­tir. Burada mehir tefviz edilmiştir. Tevfiz nikâhı da caizdir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bedevilerin yaptıkları bu iş aslında bir çeşit İkrami­ye ve mehirden ayrı bir şeydir. Bu ise haramdır ve peygamberlere yakışmaz. Ancak veli kendisi adına bir şeylerin verilmesini şart koşacak olursa, ilim adam­ları kocanın elinden çıkıp kadının eline girmeyen malların hükmü hakkında iki ayrı görüş ortaya atmışlardır. Bir görüşe göre bu caizdir, diğerine göre ise caiz değildir. Bana göre sahih olan ise, bu hususta duruma göre hükmün de­ğişeceğidir. Şöyle ki kadın ya bakiredir, ya duldur. Eğer dul ise bu caizdir, çün­kü dul kadının nikâhı kendi yetkisindedir. Veli ise sadece akdi doğrudan ya­pan kişidir. Vekilin satış akdi dolayısıyla bir ücret alması caiz olduğu gibi, bur­ada da ücret alması yasak kabul edilemez. Şayet evlenecek olan bakire ise bu durumda onun nikâh akid yetkisi babasının elindedir. Sanki bu durumda ni­kâh esnasında kocadan başkası için bir ivaz söz konusu edilmiş gibidir ki, bu da batıldır. Şayet böyle bir şey olursa, eğer henüz gerdeğe girilmemişse fesh olur. Bu husustaki meşhur rivayete göre gerdeğe girildikten sonra ise bu faz­lalık sabit olur. Hamd, Allah'a mahsustur. [54]

21- Akitte İttifakla Kabul Edilen Şartlarla İsteğe Bağlı Şartlar:

Medyenli salih zat şartı zikrettikten sonra on yılda da onu serbest bırak­mak suretiyle herbirisinin hükmü ayrıca tesbit edilmiş olmaktadır. Sonraki şart birinci şartın hükmünü taşımaz ve zorunlu şart ile isteğe bağlı şart hüküm­de ortak olmaz. Bundan dolayı akitlerde ittifakla kabul edilen şartlar yazıl­dıktan sonra, bunlar da isteğe bağlı şartlardır, denilir. Böylelikle ittifakla ka­bul edilen şartlar hükümlerine göre değerlendirilir, isteğe bağlı olan şartlar da hükümlerine göre değerlendirilir. Bu yolla yerine getirilmesi zorunlu olan şart ile isteğe bağlı şart birbirinden ayrılmaktadır.

Denildiğine göre, Şuayb (a.s)'ın akitlerde kullanılan lafızlar arasında ni­kâh ile ilgili olarak kullandığı lafız güzeldir. Buna göre; "Ben bu erkeği, bu kadına nikahlıyorum" ifadesi; "Bu kadını, bu erkeğe ni­kahlıyorum" ifadesinden daha uygundur. İleride el-Ahzab Sûresi'nde (33/49. âyet, 1. başlıkta) geleceği üzere Şuayb (a.s) sekiz yıllık hizmeti şart, ona ka­dar tamamlamayı da isteğe bağlı bırakmıştır. [55]

22- Hz. Musa'nın Şartları Kabulü ve Yüce Allah'ın Şahit Tutulması:

"Dedi ki: Bu seninle benim aramdadır. İki vadeden hangisini bitîrirsem aleyhime bir düşmanlık olmasın" buyruğunda görüldüğü gibi; Şuayb (a.s)'ın sözleri bittikten sonra, Musa (a.s) bu şartları kabul ettiğini belirtip, it­tifak olunan şartın sekiz yıllık sürede sö2 konusu olduğunu belgelemek su­retiyle Şuayb'ın koştuğu şartın anlamını tekrarlamış olmaktadır.

"Hangisi" istifham (soru) edatı olup, "bltirirsem" ile nasb edilmiştir. "İki va'deden" anlamındaki buyruk da; "Hangi" lafzının onlara izafeti dolayısıyla mecrurdur. Ondan sonraki ise te'kid için bir sıladır. Bunda şart manası vardır, cevabı da "aleyhime bir düşmanlık olma­sın" anlamındaki buyruktur. "Düşmanlık" anlamındaki lafız da; "Olma­sın" ile nasbedilmiştir.

İbn Keysan dedi ki: ona 'm izafe edilmesi dolayısıyla cer mahal-lindedir ve nekredir. "İki vade" ise ondan bedeldir. Şanı yüce Allah'ın: "Allah'tan bir rahmet sayesinde..." (Al-i İmran, 3/159) buy­ruğunda da böyledir. Yani burada "rahmet" dan bedeldir.

Mekkî dedi ki: O (İbn Keysan) Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir lafzın za-id olmadığını göstermeye çokça dikkat ederdi ve herbir lafız için zaid olma­dığını ortaya koyacak uygun bir açıklama bulurdu.

el-Hasen: "Hangisini" anlamındaki buyruğu "ya" harfini sakin olarak; diye okumuştur. İbn Mes'ud da: "iki vadeden hangisini bitirirsem" an­lamındaki lafızları; diye okumuştur.

Cumhur "bir düşmanlık" anlamındaki lafzı; şeklinde "ayn" harfi ötreli olarak okumuşlardır. Ebu Hayve ise bunu esreli okumuştur. Anlam da şudur; Bu süreye fazlalık katmak konusunda benim herhangi bir sorumlu­luğum yoktur ve benden böyle bir talepte bulunulamaz. "Udvân" farz olma­yan hususlardaki haddi aşmaktır, "el-Hicec" da yıllar demektir. Şair der ki:

"Hicr'in yüksekçe yerlerindeki yurtlar kimindir?

Yıllardan ve uzun zamandan beri oralar bomboş ve kuraktır.*

Tekili "ha" harfi esreli olarak "hicce" diye gelir.

"Allah da bu söylediğimize vekildir." Denildiğine göre bunlar Musa'nın söylediği sözlerdendir. Bu sözü hanımın babası söylemiştir de denilmiştir.

O iki salih zat -Allah'ın salat ve selamlan üzerlerine olsun- yaptıkları bu akde Allah'ı şahit tutmakla yerindiler ve insanlardan kimseyi şahit tutmadılar. Nikâhta şahit tutmanın gereği hususunda ilim adamlarının farklı görüş­leri vardır ki; bu da bir sonraki başlığımızın konusudur. [56]

23- Nikâhta Şahit Tutmanın Hükmü:

Nikâhta şahit tutmanın vacip olup olmadığı hususunda iki görüş vardır. Bu iki görüşten birisine göre iki şahit olmadıkça nikâh akdi olmaz. Ebu Ha-nife ve Şafiî bu görüştedir. Malik ise nikâh akdi şahitsiz olur demiştir, çün­kü bu karşılıklı bir ivaz akdidir. Dolayısıyla bu akitte şahit tutmak şartı yok­tur, fakat bunda ilan ve açıklama şartı aranır, nikâh ile zina arasındaki fark ise tef çalmak (ilan etmek)dır. Bu mesele yeterli açıklamalarla el-Bakara Sû-resi'nde (2/221. âyetin 2. bölümü ile ilgili açıklamaların 9- başlığında) geç­miş bulunmaktadır.

Buhârî'deki rivayete göre de Ebu Hureyre şöyle demiştir: İsrailoğullann-dan birisi, İsraüoğullarmdan birisinden kendisine bin dinar borç vermesini istedi. Ona bana, onları şahit tutacağın şahitler getir deyince, borç isteyen: Şahit olarak Allah yeter dedi. Bu sefer: Bana bir kefil getir, dedi. Borç iste­yen, kefil olarak Allah yeter dedi. O da: Doğru söyledin deyip, ona bin di­narı verdi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[57]

29. Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesi İle yola çıkınca Tûr'un yan tara­fından bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, çünkü ben bir ateş ' gördüm. Belki ateşten site bir haber veya ısınmanız için ateş­ten bir parça getiririm" dedi.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız; [58]

1- Musa (a.s) îki Süreden Hangisini Tamamladı:

Yüce Allah'ın: "MÛsa süreyi tamamlayıp" buyruğu ile ilgili olarak Said b. Cübeyr dedi ki: Hristiyanlardan bir adam bana Musa iki süreden hangisini tamamladı, diye sordu. Ben: Bilmiyorum, şu Arapların bilginine -İbn Ab-bas'ı kastediyor- gidip, ona bu hususu sorayım, dedim. Onun yanına gittim, sordum, dedi ki: Bu iki sürenin en mükemmel ve en eksiksiz olanını yerine getirdi, dedi. Ben de durumu hristiyana bildirince, o; Allah'a yemin ederim, bu alim doğru söyledi, dedi.

İbn Abbas'tan rivayete göre Peygamber (sav) bu hususta Cebrail'e sormuş, o da ona on yılı tamamladığını haber vermiştir.

Taberî Mücahid'den naklettiğine göre; on yılı ve ondan sonra bir on yıl daha bitirdi, dediğini nakletmektedir. Bunu el-Hakem b. Ebân, İkrime'den o İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. İbn Atiyye dedi ki: Bu, zayıf bir rivayettir. [59]

2- Erkek Hanımını Dilediği Yere Götürebilir:

Yüce Allah'ın: "Ailesi ile yola çıkınca" buyruğu ile ilgili olarak şöyle de­nilmiştir; Bu buyrukta erkeğin hanımını dilediği yere götürebileceğine delil vardır. Çünkü onun kavvâmiyyeti ve bir derece fazlalığı vardır. Ancak bu hu­susta onun koştuğu herhangi bir şarta bağlı kalması hali müstesnadır. Çün­kü mü'minler şartlarına bağlıdırlar. Yerine getirilmesi en layık şartlar da hiç şüphesiz kendileri sebebiyle evliliği helâl kılan şartlardır. [60]

3- Tûr'un Yan Tarafından Görülen Ateş:

Tûr'un yan tarafından bir ateş gördü" buyruğu ile ilgili açıklamalar da­ha ünce Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Bir parça" anlamındaki kelimeyi kıraat âlimleri genel olarak, "cim" har­fi esreli olarak; diye okumuşlardır. Hamza ve Yahya ise ötreli oku­muşlardır. Âsim, es-Sülemî ve Zirr b. Hubeyş ise üstün okumuşlardır. el-Cev-herî dedi ki: "Hep alevli ateş" demektir. Çoğulu ise; diye gelir,

Mücahid yüce Allah'ın: "Veya... ateşten bir parça" buyruğunu kor ateş­ten bir parça demektir, diye açıklamıştır. Ayrıca der ki: Bu bütün Arapların şivesinde böyledir. Ebu Ubeyde dedi ki: Bir ucunda ateş bulunsun ya da bulunmasın tahtadan kalınca bir parça, anlamındadır. Şair İbn Mukbil şöyle demiştir:

"Leyla için odun toplayanlar arayıp durdular,

Çürük olmayan ve yanınca duman çıkarmayan, ucu iyice yanacak odunları."

Yine (şair) der ki:

"Kayalılar üzerine öyle bir ateş parçası bıraktı ki, Onlara hem alevi, hem de sıcaklığı çok ağır geldi." [61]

30. Oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, o ağaçtan ona şöyle seslenildi: "Ey Musa! Muhakkak Ben âlemle­rin Rabbi olan Allah'ım."

"Oraya" o ağacın yakınına... Burada zamir ağaçtan önce zikredilmiştir. "...Varınca... vadinin sağ kıyısından... ona şöyle seslenildi" buyruğunda -ki "kıyısından" İafzındakİ; “...dan" İle "o ağaçtan" lafzındaki ikinci; "...dan" gayenin ibtidâsı (yani başlama noktasını anlatmak) içindir. Va­dinin kıyısından ağaç tarafından ona ses geldi, seslenildi demektir. "O ağaç­tan" buyruğu "vadinin sağ kıyısından" buyruğundan bedelu'l-işürnal'dıi, çün­kü ağaç kıyının kenarı üzerinde idi. ile Vadinin yan ta­rafı, kıyısı" demektir. Çoğulları da; diye gelir. Bunu da el-Ku-şeyrî zikretmiştir.

el-Cevherî dedi ki: Vadilerin kıyısı" denilir ve (kıyı anlamın­daki lafzın) çoğulu yapılmaz. ise senin bir kıyıda, onun ise bir başka kıyıda yürümesi halinde kullanılır.

"Sağ kıyısından" ifadesi Musa'nın sağından anlamındadır, dağın sağından diye de açıklanmıştır.

"O mübarek yerdeki" buyruğunda geçen "yerdeki" anlamındaki lafzı el-Eşheb el-Ukaylî "be" harfini ötre yerine üstün olarak; diye okumuştur. Bunun çoğulunun; "ü diye yapılması, "be" harfi üstün okuyuşunun lehi­ne bir delildir. Nitekim; "Toprak tencere"nin çoğulunun diye gel­mesi de böyledir. Bunun tekiiini; diye kullananlara göre bunun çoğu­lu; diye gelir, "Oda"nın çoğulunun; diye gelmesi gibi.

"O ağaçtan" ağacın tarafından demektir. Bu ağacın sarmaşık olduğu söy­lenmiştir. Bunun bir Arabistan kirazı ağacı olduğu ya da bir böğürtlen ağa­cı olduğu da söylenmiştir. Asası da bu ağaçtan idi. Bunu da ez-Zemahşerî zik­retmiştir.

Bu ağacın unnab ağacı olduğu da söylenmiştir. Böğürtlen ağacı büyüdü­ğü takdirde ona "el-ğarkad" denilir. Hadiste belirtildiğine göre bu yahudile-rin ağaçlanndandır. İsa nazil olup, Deccâl ile birlikte yer alan yahudileri öl­düreceğinde herhangi bir ağacın arkasında onlardan birisi saklandı mı mut­laka o ağaç konuşacak ve: Ey müslüman, işte arkamda bir yahudi vardır, gel ve onu öldür diyecektir. el-Ğarkad bundan müstesnadır, çünkü o yahudile-rin ağaçlanndandjr ve bu ağaç (bu şekilde) konuşmaz." Bu hadisi Müslim ri­vayet etmiştir[62]

el-Mehdevî dedi ki: Yüce Allah, Musa (a.s) İle Arşının üstünden konuşmuş ve dilediği şekilde ağaç cihetinden ona sesini işittirmiştir.

Allah'ın bir yerden bir yere inükaf etmekle, bir yerden bir yere zail olmak­la ve buna benzer mahlukata ait sıfatlarla nitelendirilmesi caiz değildir.

Ebul-Meâlî dedi ki: Meânî ehli (Me'âni'l-Kur'ân ilminde uzman olanlar) ile hak ehli derler ki: Yüce Allah'ın kendisiyle konuşup en yüksek mertebe­ye yükseltmek ve en ileri noktaya çıkartmak gibi bir hususiyet verdiği kim­seler, yüce Allah'ın harflere, seslere, ibarelere, nağmelere ve çeşitli dillere ben­zemekten münezzeh ve mukaddes olan kadim kelamını idrak ederler. Tıp­kı yüce Allah'ın çeşitli keramet mevkilerine yükseltip, üzerindeki nimetleri­ni tamamladığı, ona Allah'ı görmeyi nasib ettiği kimselere özel bir mevki ver­diği gibi. Böyle birisi de şanı yüce Allah'ı cisimlere benzemekten ve hadis­lerin hükümlerinden münezzeh olarak görür. Esasen şanı yüce Allah'ın za­tında da, sıfatlarında da hiçbir benzeri yoktur. Ümmet (âlimleri) şanı yüce Al lah'ın Musa (a.s) ile onun dışında seçkin meleklere kelâmını işittirmek gibi bir özellik vermiş olduğunu icma ile kabul etmiştir.

Üstad Ebu İshak (el-İsferâyînî) da şöyle demektedir: Hak ehli ittifakla şu­nu kabul etmişlerdir; Yüce Allah, Musa (a,s)'a manalardan bir mana yaratmış ve bu mana vasıtası ile onun kelâmını idrâk etmiştir. Bunun özelliği de onun bu sözü işitmesinde idi. Elbetteki o bütün mahlukatında benzerini de yarat­maya kadirdir. Bizim Peygamberimiz (sav)'in İsra gecesinde Allah'ın kelâmı­nı işitip işitmediği hususunda ve Cebrail'in de O'nun kelamını işitip işitme­diği hususunda iki görüş vardır. Bunlardan birisini öğrenmenin yolu kafi olan nakildir ki; bu da bulunmamaktadır. Bununla birlikte Kur'ân-ı Kerîm'in okunması halinde insanlann Allah'ın kelâmını duyduklarını ittifakla kabul etmislerdir. Şu anlamda ki; onlar yüce Allah'ın kelâmını bizatihi değil de ken­disi vasıtasıyla manasını bilip, tanıdıkları ibareleri işitmektedirler.

Abdullah b. Sa'd b. Küllâb dedi ki: Musa (a.s) yüce Allah'ın bazı cisimler­de tesbit ettiği halkedilmiş. bir takım seslerden Allah'ın kadim kelâmını an­lamıştır.

Ebu't-Meâlî (el-Cuveynî) dedi ki: Bu ise merdud bir görüştür. Aksine ha­rikulade bir şekilde Musa (a.s)'ın yüce Allah'ın, kelâmını idrak etmiş olmak özelliğine sahip olması gerekir. Eğer bu görüşü kabul etmeyecek olursak, Mu­sa Ca.s) ile yüce Allah'ın konuşması özelliğinin herhangi bir manası da olmaz. Şaru yüce Allah ona kelâm-ı azizini işittirmiş ve bu hususla onda zaruri bir ilim yaratarak böylelikle o İşittiği sözün Allah'ın kelâmı oSduğunu bilmiştir. Kendisi ile konuşanın ve kendisine seslenenin alemlerin Rabbi Allah oldu­ğunu katiyyetle bilmiştir. Kıssalarda vârid olduğuna göre Musa (a.s) şöyle de­miştir: Ben Rabbimin kelâmını bütün azalarımla duydum. Onu tek bir cihet­ten de duymadım.

Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadarıyla daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35- âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmakladır.

"Ey Musa (diye seslenildi)" buyruğundaki; ... diye" cer harfinin haz-fedilmesi sebebiyle nasb nıahaüindedir; demektir.

"Muhakkak Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!" Bu buyrukla şanı yü­ce Allah'ın dışındaki varlıkların rububiyeti nefyedilmekledir.

Musa (a.s) bu kelâm ile yüce Allah'ın rasûllerinden değil de seçkin kul­larından olmuştur. Çünkü rasûl olmak, ancak ona risalet emri verildikten son­ra söz konusu olur. Risalet emri ise onunla bu şekilde konuştuktan sonra ve­rilmiştir. [63]

31. "Ve asam da yere bırak!" Onu ufak yılan gibi hareket ediyor gö­rünce, arkasına bakmaksızın dönüp kaçtı. "Ey Musa, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven altında olanlardansın."

"Ve asanı da yere bırak" buyruğu yüce Allah'ın: "Ey Musa..." buyruğu­na atfedilmiştir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi (27/7.

ayet ve devamının tefsiri) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/17-18. âyetlerin tefsiri)nde geç­miş bulunmaktadır.

Dönüp" buyruğu ha] olarak nasbedihnigtir. Aynı şekilde yüce Al­lah'ın: "Arkasına bakmaksızın" buyruğu da hal olarak mahallen mansubtur.

"Ey Musa, geri gel ve korkma!" buyruğu ile ilgili olarak Vehb dedi ki: Ona: Eskiden olduğun yere geri dön, denildi. O da geri döndü ve cübbesinin ön tarafını elinin üzerine sardı. Melek ona dedi ki: Yüce Aüah senin çekindiğin şeyi başına getirmeyi murad edecek olursa, senin elini bu şekilde elbisene sarmanın sana bir faydası olur mu dersin' O: Hayır, fakat ben zayıf bir kim­seyim ve zayıflıktan yaratılmışım, dedi. Ondan sonra elini açıp yılanın ağzı­na soktu, eskisi gibi asa oldu.

"Çünkü sen" sakındığın şeylerden yana "güven altında olanlardansın." [64]

32. "Elini yakana sok. Hastalıksız, bembeyaz çıkar ve ürkmeden do­layı Celini) koltuğunun altına koy. İşte bunlar Firavun'a ve ile­ri gelenlerine Rabbin tarafından iki burhandır, çünkü onlar fâ-sık bîr kavimdirler."

33. Dedi ki: "Rabbim, ben onlardan bîr kişi öldürmüştüm de, beni öldürmelerinden korkarım.

34. "Kardeşim Harun'un ise onun dili benden fasihtir. Onu bana yar dımct olarak gönder ki; beni tasdik etsin. Çünkü ben, beni ya­lanlamalarından korkuyorum."

35. Buyurdu ki: "Gücünü kardeşinle pekiştireceği! ve size öyle bir güç vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galiplersiniz,"

"Elini yakana sok..." âyetiyle ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bu­lunmaktadır.

"Ürkmeden dolayı (elini) koltuğunun altına koy" buyruğunda yer alan; "Ürkmeden"deki .,.den" edatı "Kaçtı" buyruğuna taalluk etmektedir. Korktuğundan dolayı geri dönüp kaçtı, demektir.

Hafs, es-Sülemî, İsa b. Ömer ve İbn Ebi İshak "ürkmeden" anlamındaki buyruğunu "re" harfini üstün, he harfini de sakin olarak okumuşlardır. İbn Amir ile -Hafs müstesna- Kûfetiler ise "re" harfini ötreti, "he" harfini de cezm ile okumuşlardır. Diğerleri ise "re" ve "he" harflerini üstün ite okumuş-iardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. Buna sebeb ise yüce Allah'ın: "Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi" (el-Enbiyâ, 21/90) buyruğunda bu şekilde kullanılmış olmasıdır. Hepsi de de­ğişik söyleyişler olup "korkmak" anlamındadır. Buyruğun anlamı şudur: Elinin haii ve parıltısı seni dehşete düşürecek olursa, sen onu yakana sok ve tekrar oraya geri çevir, önceki haline dönecektir.

Bir açıklamaya göre yüce Allah ona elini göğsüne götürmesini emretmiş­tir. Böylelikle yılandan duyduğu korkusu uzaklaşmış olacaktır. Bu açıklama Mücahid ve başkalarından rivayet edilmiştir. ed-Dahhak bunu İbn Abbas'tan da rivayet etmiş ve şöyle demiştir: İbn Abbas dedi ki: Artık Musa (a.s)'dan sonra herhangi bir kimse eğer korkacak olursa, elini sokup göğsüne koydu mu, mutlaka onun korkusu gider.

Ömer b. Abdu'l-Azi2 hakkında da nakledildiğine göre: Bir katib huzurun­da yazı yazıyorken elinde olmayarak yelleniverdi. Bundan çok utandı ve üzüi-dü. Bu sebebten kalkıp, kalemini yere vurdu. Ömer ona dedi ki: Sen kale­mini al ve elini koynuna sok. Senin korkun böylelikle uzaklaşıp gitsin, Hem ben böyie bir şeyin sesini bizzat kendimden duyduğumdan daha çok kimseden de duymuş değilim.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Yüce Allah'ın senin kalbinde­ki korkuyu gidermesi için elini kalbinin üzerine koy.

Musa ya Firavun hanedanından yahut yılandan korkusundan titriyor idi. Elin (lafzi anlamıyla "kanat" demek oîan cenahın) koyna sokulması sükûnun kendisidir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Merhametinden do­layı onlara alçak gönüllülük kanadını indir." (el-İsra, 17/24) Burada yumu-şaklığı kastetmektedir. Yüce Allah'ın: "Sana tabi olan mü'minlere de kana­dını indir" (eş-Şuarâ, 26/215) buyruğu da böyledir. Onlara merhamet anla­mındadır.

d-Ferra dedi ki: Burada "cenah" ile asasını kastetmiştir. Kimi Meânî bil­gini de şöyie demiştir. er-Rahb (mealde ürkme) Himyer ile Hanifeoğulları leh­çesinde elbisenin yeni anlamındadır. Mukatil dedi ki; Bedevî bir Arap kadın ben yemek yerken bana bir şey sordu. Ben de elimi doldurup, ona işarette bulundum. O da: İşte burada benim rahbimde, derken benim kolumun ye­ninde demek istemişti. el-Esmaî dedi ki: Ben bedevî bir Arabın bir diğerine: Bana rahbini ver dediğini duydum. Ona rahbin ne olduğunu sorunca, o da: Kolun yenidir, dedi.

Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Sen elini kendine doğru çek ve onu yeninden çıkart. Çünkü o elini yeninden yıkanmaksızın asayı eliyle tut­muştu. Yüce Allah'ın: "Elini yakana sok" buyruğu da bunun sağ el olduğu­nu göstermektedir. Çünkü yaka sol tarafta olur. Bunu da el-Kuşeyrî zikret­miştir.

Derim ki: Müfessirlerin elin göğse götürülmesi şeklindeki açıklamaları ya­kanın yerinin göğüs olduğuna delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önceden en-Nıır Sûresi'nde (24/31. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki; Tefsirlerdeki bid'atlerden birisi de şudur: Güya "er-rahb" Himyerlilerin lehçesinde elbisenin yeni demekmiş ve güya onlar: rah-binde (yeninde) bulunandan bana da ver, derlermiş. Keşke dilde bunun na­sıl doğru olduğunu bilebilseydim. Acaba Arapçalan beğenilen güvenilir ve sağlam kimselerden böyle bir şey işitilmiş olabilir mi? Keşke bu lafzın bu âyet-i kerimede nasıl kullanıldığı da bilinseydi ve keşke bunun Kur'ân-ı Ke-rîm'in sair kelimelerine etraflı bir şekilde nasıl uygulanabildiği bilinebilsey-di. Halbuki Musa (Allah'ın salat ve selamları üzerine olsun)'nin üzerinde mü-nacat gecesinde sadece yenleri bulunmayan yünden bir cübbe vardı.

el-Kuşeyri dedi ki: Yüce Allah'ın "koltuğunun altına koy" buyruğundan -şayet bununla yılandan korktuğundan ötürü emniyette olmasını kastettiği gö­rüsünü kabul edersek- kasıt ellerdir. Bununla birlikle "koltuğunun altına koy" buyruğunun risaletin yüklerini taşımak üzere kendini hazırla, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: İşte buna göre; "Çünkü sen güven altında olanlardansın" buy­ruğu sen rasûl olarak gönderileceklerdensin, demektir diye açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah: "Çünkü benim katımda rasûller korkmaz" (en-Neml, 27/10) diye buyurmuştur.

îbn Bahr dedi ki: Bu açıklamaya göre o bu buyruklarla rasû! olmuş olur. Halbuki onun ancak yüce Allah'ın: "İşte bunlar Firavun'a ve ileri gelenle­rine Rabbin tarafından iki bardandır" buyruğu ile rasûl olduğu söylenmiş­tir. İki burhandan kasıt ise el ve asadır.

İbn Kesir; "İşte bunlarOn ikisi)" buyruğunda "nûn'\ı şeddeli oku­muştur, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır, Ebu Umâre'nin, Ebu'I-Fadl'dan, onun Ebubekir'den, onun da İbn Kesir'den rivayetine göre ise İbn Kesir şed­deli ve "ya" ile; diye okumuştur. Yine Ebu Amr'dan rivayete göre o şöyle demiştir: Hüzeyllilerin şivesi şeddesiz ve "ya" ile; şeklindedir. Kureyşlilerin şivesi ise Ebu Amr ve İbn Kesir'in okuduğu gibi; şeklin­dedir.

Bunun gerek