NEML SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Tümüyle Mekke'de indiği hususunda icmâ' vardır. Doksanüç âyettir, doksandört âyet olduğu da söylenmiştir. [1]
1. Tâ. Sîn. Bunlar Kur'ân'ın ve apaçık kitabın âyetleridir.
2. İman edenlere doğru yolu gösterici ve müjde olmak üzere (indirilmiştir).
3. Namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananların tâ kendileridir onlar.
4. Âhirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine süslü göstermişizdir. Bu sebepten onlar körelmisler ve şaşırmışlardır.
5. İşte bunlaradır azabın en kötüsü, bunlara! Ahİrette en çok ziyanda olacaklar da bizzat onlardır.
6. Muhakkak sen Kur'ân'ı Hakîm, Alîm olandan almaktasın.
"Tâ, Sîn. Bunlar Kur'ân'in ve apaçık bir kitabın âyetleridir" buyruğunda geçen mukatta' harflere dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sû-resi*nde(2/l-2. âyetlerin tefsirinde) ve" başka yederde geçmiş bulunmaktadır.
"Bu (ya da: bunlar)" anlamındadır. Yani bu sûre Kur'ân'm ve apaçık bir kitabın âyetleridir. Burada "Kur'ân" lam-ı tarif ile zikredilmiştir. Ancak "apaçık bir kitab" nekre lafzı ile zikredilmiştir. Şu kadar var ki "apaçık bir kitab" terkibi marife manasını ihtiva eder. Bu da: "Filan kişi akıllı bir adamdır" demek ile "Filan kişi akıllı adamdır" demeye benzer.
Kitab, Kur'ân'ın kendisidir. Böylelikle onun iki tane vasfı bir arada zikredilmiştir. Bir taraftan o Kur'ân (okunan)'dır. Diğer taraftan o bir kitaptır. Çünkü o hem kitabet (yazı ile) hem de kıraat ile ortaya çıkandır. Bu iki lafzın türedikleri köklere dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır. el-Hicr Sûresi'nde de: "Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve açık açık anlatan Kur'ân'ın âyetleridir." (el-Hicr, 15/1) buyruğunda "kitab" marife olarak "Kur'ân" ise nekre (belirtisiz) olarak zikredilmiştir. Buna sebeb ise Kur'ân ve kitabın herbirisinin ayrı ayrı hem marife, hem sıfat yapılmaya elverişli iki isim olmalarıdır.
Kur'ân'ın "apaçık" olmakla vasfediimesi ise bu kitapta yüce Allah'ın emirleri, nehiyleri, helal ve haramları, vaadleri ve tehditlerinin açıkça belirtilmiş olmasından dolayıdır. Yine buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"İman edenlere doğru yolu gösterici ve müjde olmak üzere İndirilmiştir" buyruğunda geçen "Yol gösterici olmak üzere" buyruğu "kitab" lafzından hal olarak nasb mahallindedir. Yani bunlar doğru yolu gösteren ve müjdeleyen olarak kitabın âyetleridir. Mübteda olarak merfu olmaları da mümkündür. Yani o bir hidayettir. Arzu edilirse sıfat harfi hazfedilmiş olarak da merfu kabul edilebilir. "(ıS-u v): Onda bir hidayet vardır" demek olur. Haberin "iman edenlere" buyruğu olması da mümkündür. Daha sonra yüce Allah onların niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:
"Namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananların tâ kendileridir onlar." Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/2.'âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Âhirete iman etmeyenlerin" öldükten sonra dirilişi tasdik etmeyenlerin "amellerini kendilerine süslü göstermişizdir." Yani kötü amellerini, iyi görecek şekilde onlara süsledik diye açıklandığı gibi, Biz güzel amellerini onlara süslü gösterdik, fakat o amelleri işlemediler diye de açıklanmıştır. ez-Zeo câc da şöyle demiştir: Onların küfürlerine ceza otarak Biz de içinde buiundukları hali onlara süslü gösterdik.
"Bu sebepten onlar körelmişler ve şaşırmışlardır." Kötü amelleri ve sapıklıkları içerisinde gidip gelmektedirler. Bu açıklama İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Ebu'l-Âliye ise: Sürekli bunları devam ettirmektedirler, diye açıklamıştır. Katâde oyalanıp durmaktadırlar diye açıklarken, el-Hasen şaşkın şaşkın kalmaktadırlar, diye açıklamıştır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:
"Ve bir geçit ki onun uçları da bir geçit içinde,
Şaşırmış ve körelmiş olanları doğruyu görmekten yana kör bırakmış."
"İşte bunlaradır azabın en kötüsü" olan cehennem "bunlara! Âhîrette en çok ziyanda olacaklar da bizzat onlardır." Bu buyruktaki "âhirette" lafzı bir beyandır. "En çok ziyanda olacaklarda bağlı değildir, çünkü insanlar arasından dünyayı kaybetmiş, fakat âhirette kar etmiş olanlar vardır. Bunlar ise küfürleri sebebiyle âhireti kaybetmiş ve zarara uğramış kimselerdir. O bakımdan onlar ziyana uğramış olan herkesten daha çok ziyandadırlar.
"Muhakkak sen Kur'ân'ı Hakim, Alîm olandan almaktasın." Bu Kur'ân dana indirilmekte, sen de onu almaktasın, onu öğrenmekte ve bellemektesin. "...dan" burada "nezdinden" anlamındadır. Ancak bu lafız mu'rab olmayıp mebnidir. Çünkü i'rab almaya elverişli değildir. Bunun çeşitli söylenişleri vardtr ki; bunlar daha önceden el-Kehf Sûresi'nde (18/2. âyetin tefsirinde) söz konusu edilmiştir.
Bu âyet-i kerime, yüce Allah'ın anlatmak istediği kıssalar, bu kıssalardaki hikmetinin incelikleri ve herşeyin inceliğine varan ilmi ile ilgili hususları anlatmak için bir hazırlık mahiyetindedir. [2]
7. Hani Mûsâ aile halkına demişti ki: "Ben gerçekten bir ateş gördüm. Size ondan bîr haber getirir veya ısınmanız için size parlak bir parça ateş getiririm."
8. Onun yanına gelince ona: "O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allah münezzehtir" diye seslenildi.
9. "Ey Musa! Şüphesiz ki Ben Azîz ve Hakim olan Allah'ım!
10. "Asa'nı bırak." Onun ince yılanmış gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmaksızın dönüp gitti. "Korkma ey Musa! Çünkü Benim katımda rasûller korkmaz.
11. "Zulmedenler müstesna. Sonra da kötü halini İyilikle değiştirene muhakkak Ben mağfiret ve rahmet ediciyim.
12. "Elini de yakana sok! Firavun'a ve kavmine dokuz mucize arasında olmak üzere kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Şüphesiz onlar fasık bir toplulukturlar.
13. Âyetlerimiz kendilerine apaydınlık geldiğinde onlar: "Bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
14. Kalpleri onlara İnandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
"Hani Musa aile halkına demişti ki" buymğundaki "Hani" hazfedilmiş bir fiil dolavisıvla nasbedilmiştir ki; o da "hatırla ki" anlamındadır. Sanki "muhakkak sen Kur'ân'ı Hakim, Alim olandan almaktasın" buyruğunun akabinde şöyle buyurmuş gibidir: İşte ey Muhammed, O'nun hikmet ve İlminin tecellilerinden olmak üzere Musa'nın kıssasını an! Hani o aile halkına demişti ki: "Ben gerçekten" uzaktan "bir ateş gördüm." Şair el-Haris b. Hillize ("gördüm" anlamındaki fiili kullanarak) şöyle demiştir:
"Ben oldukça gizli bir ses hissettim fakat onu,
İkindi vakti ve akşam yaklaştığı sırada avcılar onu ürküttü."
"Size ondan bir haber getirir veya ısınmanız İçin size parlak bir parça ateş getiririm."
Âsim, Hamza ve el-Kİsaî: "Parlak bir parça ateş" buyruğunun: "Parlak ateş" lafzını tenvînli okumuştur. Diğerleri İse izafet terkibi olmak üzere tenvinsiz okumuşlardır. Bu da; bir ateş parçası anlamındadır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir, el-Ferrâ tenvinsiz okumanın Arapların! "Andolsun âhiret yurdu, cami mescid, ilk namaz" kabilinden isimleri farkh olması halinde bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabilinden olduğunu iddia etmiştir.
en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Basralılara göre bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi imkansızdır. Çünkü sözlükte izafet bir şeyin, bir şeye katılması anlamındadır. Dolayısıyla bir şeyin kendi kendisine katılması imkansızdır. Bir şeyin, bir diğer şeye izafe edilmesi ise ancak mülkiyet ya da nev' (tür, çeşit) anlamının açığa çıkması içindir. Kişinin kendisine malik olduğunun yahut kendi nefsinden bir türe malik olduğunun açıklığa çıkartılması ise imkansızdır. Buna göre izafetsiz olarak Bir parça ateş" şeklindeki kıraatte nev' ve cins izafeti söz konusudur.
Nitekim; "Bu ipek bir elbisedir, demir bir yüzüktür" ve benzeri ifadeler bu kabildendir.
Şihâh, aydınlığı olan herbir şeydir. Yıldız ve yakılmış bir odun parçası gibi. Kabes ise kor ateş ve benzerinden alınan (parça)nın ismidir. Buna göre bu izafet; Parlak bir parça ateş" demek olur.
Mesela; "Bir parça ateş aldım, almak" denilir. İsmi ise
diye gelir. Nitekim; "Yakaladım, yakalamak" demek de böyledir. Bundan da İsim; "Yakalamak, kabzetmek" şeklinde geİir.
Her iki kelimeyi de tenvinli okuyanlar ikincisini, birincisinden bedel kabul eder. el-Mehdevî; yahut onun sıfatı da olabilir, der. Çünkü "kabes"in sıfat olmayan bir isim olması da mümkündür, sıfat olması da mümkündür. Sıfat olmayış sebebi, Arapların; "Ben onu aldım, alıyorum, almak" şeklindeki kullanımlarıdır. "Kabes" de; "Alınan şey" anlamındadır. Şayet sıfat kabul edilirse, en güzeli bunun bir niteleme (na't) olmasıdır. Sıfat değilse, izafet olması daha güzeldir. Bu da nev'in kendi cinsine izafe edilmesi kabilindendir. Gümüş yüzük ve benzeri tabirlerde olduğu gibi. Eğer "kabes" lafzı temyiz ya da hal olarak mansub okunursa daha güzel olur. Kur'ân'ın dışında da mastar (meful-u mutlak) yahut temyiz ya da hal olarak; da denilebilir.
Isınmanız İçin" buyruğundaki "ti" aslında "te"dir. Burada "te"nin yerine ibdal ile "ti" harfi getirilmiştir, Çünkü "ti" harfi nmtbaktır, "sad" da mutbaktır. O bakımdan bu iki harfin arka arkaya getirilmesi güzeldir. Soğuğa karşı ısınmanız için, şeklindedir. Bir kimsenin ısındığını anlatmak üzere; "Isındı, ısınır" denilir. Şair de şöyle demiştir:
"Ateş kışın meyvesidir, kim isterse
Kış mevsiminde meyve yemeyi (ateşte ısınsın)"
ez-Zeccâc dedi ki: Aydınlığı olan beyaz herbir şeye "şihab" denilir, Ebu Ubeyde de; Şihab ateş demektir, demiştir. Ebu'n-Necm der ki:
"O sanki alev alev yanan bir ateşti, Bir aydınlık saçtı, sonra da dindi,"
Ahmed b. Yahya dedi ki: şihab'dan kasıt iki tarafından birisinde kor ateş, diğerinde ise ateş olmayan bir değnek demektir. en-Nehhâs'ın bu husustaki açıklaması güzeldir: Şİhab aydınlatıcı ışın (şua) demektir, Semada ışığı uzayıp giden yıldıza da bu ismin verilmesi buradan gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:
"Elinde dümdüz bir mızrak vardı onun,
O mızrağın başındaki sivri uç, kor ateş alevi gibiydi."
"Onun yanına gelince" buyruğu, Musa aslında nur olan ve ateş zannettiği o şeyin yanına vardığında, demektir. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır. Musa ateşi gördüğünde ona yakın bir yerde durdu. Ateşin son derece yeşil ve "el-ullayk: sarmaşık" adı verilen bitkinin bir dalından çıkmakta olduğunu gördü. Gördüğü bu ateş gittikçe büyüyor ve alevi artıyordu. Diğer taraftan ağaç gittikçe daha çok yeşilleniyor ve güzeli eşiyordu. Musa buna hayret etti ve ondan bir alev almak maksadıyla elindeki bir çubuğu ona uzattı. Ağaç ona doğru eğildi, bundan korkup geriye doğru çekildi. Bu şekilde ağaç ona eğilip o da ondan alev almak isteyip durdu. Nihayet bu ağacın durumu bilinemeyecek şekilde emir altında olduğu şeklindeki halini açıkça aniadı. Bunu da: "O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı... diye" ona seslenildiğinde anladı. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresi'nde (20/11-12. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Seslenildi" yani yüce Allah ona seslendi. Nitekim: "Biz ona Tûr'un sağ tarafından seslendik" (Meryem, 19/52) diye buyurmaktadır.
"Mübarek kılındı..." buyruğundaki; Diye" nasb mahallinde ve; anlamındadır. Bunun meçhul bir fiilin naib-i faili olarak ref mahallinde olması da mümkündür.
Ebu Hâtim'in naklettiğine göre Ubeyy, İbn Abbas ve Mücahid'in kıraati; "Ateş ve onun etrafındakiler mübarek kılındı" şeklindedir. en-Nehhâs dedi ki: Böyle bir rivayet sahih bir isnad ile elimizde bulunmamaktadır. Bulunsa dahi bu bir tefsir olarak kabul edilir. Bu durumda "bereket" ateşe ve onun etrafında bulunan melekler ile Musa'ya raci olur.
el-Kisaî, Arapların: "Allah seni mübarek kılsın" söyleyişini naklettiği gibi yine aynı anlamda olmak üzere; söyleyişini de nak-letmiştir. es-Salebî dedi ki:
Araplar: "Allah seni mübarek kılsın" anlamında dört türlü söylerler. Şair de dedi ki:
"Yeni doğmuş bebekken de mübarek kılındın yetişkinken de mübarek kılındın, Ve sen Haçların ağarmışken de yaşlanmışken de mübarek kılındın."
Taberî dedi ki: Yüce Allah: "Ateşin yanında... olanlar da mübarek kılındı" diye buyurup da "Ateşin içinde bulunanlar mübarek kılındı" diye buyurmaması, "Allah seni mübarek kılsın" şeklindeki kullanıma uygun gelmiştir. Nitekim aynı anlamda olmak üzere: "Allah onu mübarek kılsın" denilir. Bu ateşin etrafında bulunanlar rnübarek kılındı, demektir. Bu da Musa'dır ya da ateşin yakınında bulunanlar mübarek kılındı, demektir. Çünkü o, ateşin ortasında idi.
es-Süddî dedi ki: Ateşte melekier vardı. Dolayısıyla mübarek kılınma Musa ve meleklere aittir. Yani ey Musa, sen ve onun etrafında bulunan melekler mübarek kılındınız. Bu da yüce Allah'ın Musa (a.s)'a selâmı ve lutfudur. Tıpkı meleklerin İbrahim (a.s)'ın huzuruna girdiklerinde ona selam verdikleri gibi. Yüce Allah (melekler vasıtasıyla) şöyle buyurmuştu: "Allah'ın rahmet ve bereketleri sizin üzerinize olsun, ey hane halkı'' (Hud, 11/73)
Üçüncü bir görüş de İbn Abbas, el-Hasen ve Said b. Cübeyr tarafından ifade edilmiştir: Ateşin yanında bulunan, her türlü kusurdan mukaddes ve münezzehtir. Bununla şanı yüce Allah, kendi mübarek zatını kastetmiştir.
İbn Abbas ve Muhammed b, Ka'b dediler ki: Ateş yüce Allah'ın nuru idi. Yüce Allah o nurun yakınından Musa (a.s)'a seslenmiştir. Bunun da te'vili şöyledir: Musa (a.s) pek büyük bir nur gördü, onu ateş zannetti. Çünkü yüce Allah Musa (a.s)'a belgeleri (âyetleri) ve kelamı ile ateş cihetinden görünmüştü, yoksa belli bir yerde mekan tuttuğu anlamında değildi bu. Çünkü: "O gökte de İlâh olandır, yerde de ilâh olandır." (ez-Zuhruf, 43/84) Yoksa yüce Allah gökte ve yerde mekân tutuyor anlamında değildir. Bunun anlamı şudur: Herbir fiilde O'nun tecellisi görülür ve böylelikle failin varlığı bilinir. Buna binaen de şöyle denilmiştir; Ateşin yanında bulunanın saltanat ve kudreti ne mübarektir! Bir diğer açıklama da şöyle yapılmıştır; Yani ateşte bulunan ve bunu alâmet kılan Allah'ın emri ne mübarektir!
Derim ki: İbn Abbas'ın görüşünün sahih olduğunun delillerinden birisi de Müslim'in, Sahih'inde ve -lafız kendisine ait olmak üzere- İbn Mace'nin de Sünen'inde kaydettikleri şu rivayettir: Ebu Musa dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah uyumaz. Onun uyuması da gerekmez (ya da şanına yakışmaz). O adalet (terazisin)i alçaltır ve yükseltir, onun hicabı nurdur. Eğer onu açacak olursa, yüzünün parıltıları, gözünün değdiği herbir şeyi mutlaka yakardı. Daha sonra Ebu Ubeyde: "O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allah münczzch-dir" buyruğunu okudu. Bunu el-Beyhakî de rivayet etmiştir.[3]
Müslim'in, Ebu Musa yoluyla kaydettiği lafız da şöyledir: Rasûlullah (sav) hutbe irad etmek maksadıyla önümüzde ayağa kalktı, beş hususu söz konusu etti ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki aziz ve celi] olan Allah uyumaz. Zaten uyumak ona yaraşmaz da. O adalet terazisin(i) alçaltır ve yükseltir. Gecenin ameli O'na gündüzden önce yükseltilir, gündüzün ameli de geceden önce O'na yükseltilir, O'nun hicabt nurdur. -Ebu Bekrin rivayetinde ise nârdır. Eğer onu açacak olursa, O'nun yüzünün parıltıları gözünün mahlu-katından değdiği herbir şeyi elbette yakardı."[4]
Ebu Ubeyd dedi ki: Denilir ki: "Subuhât: Parıltılar" O'nun zatının celalidir. "Subhanallar"da buradan hareketle söylenmiş bir teşbihtir. Bu ise yüce Allah'ı ta'zim ve tenzihi ifade eder. Yüce Allah'ın: "Eğer onu açacak olursa" buyruğu da şu demektir: Eğer insanların gözleri üzerinden perdeyi kaldıracak olursa ve kendisini görmeleri için onlara sebat vermezse yanarlar ve buna tahammül edemezler.
İbn Cüreyc dedi ki: Ateş hicablardan bir hicabtır. Bu hicablar: Hicabu'l-Izze, Hicabu'1-Mülk, Hicabu's-Sultan, Hicabu'n-Nar, Hicabu'n-Nur, Hica-bu'l-Ğamâm ve Hicabu'1-Mâ olmak üzere yedî tanedir. Hakikatte asıl mah-cub olan (yani önünde perde bulunan) mahluktur. Yüce Allah'ı ise hiçbir şey hacb etmez (perdelemez). İşte oradaki ateş aslında nur idi, ancak yüce Allah ondan nar (ateş) lafzı ile sözetmiştir. Çünkü Musa onu ateş zannetmiş-ci. Diğer taraftan Araplar da bu lafızların birini diğerinin yerine kullanabilmektedirler.
Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Onun gördüğü bizatihi ateşti. Yüce Allah, sesini ona ateşin bulunduğu taraftan işittirdi ve ona ateşin bulunduğu cihetten rububiyetini izhar etti. Bu da Tevrat'ta yazılı olduğu rivayet olunan şu ifadeleri andırmaktadır: "Allah, Sina'dan geldi ve Sair (dağın)dan parıldadı. Fârân dağlarından da yükseldi."
Yüce Allah'ın Sina'dan gelmesi orada Musa'yı peygamber göndermesidir. Sair tepelerinden panldaması, Mesih İsa'yı orada peygamber göndermesidir. Fârân dağlarından yükselmesi ise Muhammed (sav)'ı peygamber olarak göndermesidir, Fârân da Mekke'dir. İleride el-Kasas Sûresi'nde (28/30. âyetin tefsirinde) şanı yüce Allah'ın Musa (a.s)'a kelâmını ağaçtan işittirmesi ile ilgili daha geniş açıklamalar gelecektir, inşaallah.
"Âlemlerin Rabbi münezzehtir." Âlemlerin Rabbi olan Allah'ı tenzih ve takdis ediyorum. Buna dair açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Buyruğun anlamı da şudur: Onun etrafında bulunanlar "âlemlerin Rabbi münezzehtir" derler, şeklindedir ki; bu ifadeler hazfedilmistir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Musa (a.s) yüce Rabbin nidasını işittikten sonra yüce Allah'ın yardımını dilemek ve O'nu tenzih etmek üzere bu sözleri söylemiştir. Bu açıklamayı es-S Ciddî yapmıştır.
Bu buyrukların yüce Ailah'ın sözlerinden olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şudur: Âlemlerin Rabbi olan Allah'ı teşbih edenler mübarek kılınmıştır. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir.
"Ey Musa şüphesiz Ben Azîz ve Hakîm olan Allah'ım" buyruğundaki: "Şüphesiz" lafzındaki "he" imaddtr. Kûfelilerin görüşlerine göre bir zamir değildir, sahih olan ise bunun durum ve şan'dan kinaye (zamiru şan) olduğudur.
"Ben Azîz" benzen bulunmayan mutfak galip; emir ve fiillerinde hikmeti sonsuz olan "Hakîm olan Allah'ım!" Denildiğine göre Musa; Rabbim bana seslenen kimdi, diye sordu. Ona: "Şüphesiz ki* sana seslenen Ben idim. "Ben Allah'ım" diye buyurdu.
"Asanı bırak." Vehb b. Münebbih dedi ki: Musa yüce Allah'ın kendisine asasını bir kenara atmasını söylediğini zannetmişti. Yine denildiğine göre yüce Allah'ın Musa'ya bunu söylemesinin sebebi, kendisi ile konuşanın Allah olduğunu, Musa'nın da rasûl olduğunu, herbir peygamber için bizzat kendi nefsinde peygamberliğini bilmek maksadı ile mutlaka bir âyet, (belge ve mucize)nin bulunduğunu bilmesi için söylemiştir.
Âyet-i kerimede hazfedilmiş lafızlar vardır. Yani asanı bırak, o da asasını elinden bıraktı, derhal küçük bir yılanmış gibi hızlıca hareket eden bir ejderha oluverdi. el-Kelbî dedi ki: Bu küçük de olmayan, büyük de olmayan bir yılandı. Bir diğer açıklamaya göre asası önce küçük ve hareketli bir yılan olmuştu, ona alışınca bu sefer büyükçe bir ejderha oluvermişti. Bir diğer açıklamaya göre bir sefer küçük bir yılan, bir sefer hızlıca koşan dişi bir yılan, bir sefer de erkek büyük bir ejderhaya dönüşmüştü.
Bir diğer açıklamaya göre de anlam şöyledir: Bu küçük bir yılan gibi hareket eden bir ejderhaya dön üşü vermişti. Ejderhanın büyüklüğü ve küçük yılanın hafifliği ile hızlıca hareket etmek Özellikleri bu yılanda vardı. İşte hızlıca koşan bir yılan, bir ejderhadan kasıt budur.
"ince küçük yılan"m çoğulu; şeklinde gelir. Şu hadis-i şerifte de bu çoğul şekil kullanılmıştır: "Peygamber evlerde bulunan küçük yılanların öldürülmesini yasakladı."[5]
"Arkasına bakmaksızın" Mücahid'in açıklamasına göre dönmeksizin, Katâde ise bakmaksızın diye açıklamıştır. "Dönüp, gitti" insanların adeti üzere korkup kaçtı.
Yılandan ve zarar vermesinden "Korkma ey Musa, çünkü Benim katımda rasûller korkmaz." İfade burada tamam olmaktadır. Daha sonra munkatı' bir istisna yaparak şöyle buyurmaktadır:
"Zulmedenler müstesna!" Bunun hazfedilmiş bir isimden istisna olduğu da söylenmiştir. Yani: Benim huzurumda rasûller korkmaz. Ancak onların dışında zulmeden kimseler korkar.
"Zulmedenler müstesna, sonra da kötü halini iyilikle değiştirene...'' İşte böyle bir kimse korkar. el-Ferrâ böyle açıklamıştır.
en-Nehhâs dedi ki: Bu muhal bir mahzuftan istisna yapılmıştır. Çünkü bu zikredilmemiş bir şeyden yapılmış bir istisnadır. Eğer böyle bir istisna caiz olsaydı: "Ben Zeyd müstesna, o kavmi vuruyorum" şeklindeki sözlerin; ben o kavmi vurmam, onların dişındakileri "Zeyd dışındakiler!" vururum demek de caiz olmalıydı. Bu ise beyan (açık seçik konuşma)ya aykırıdır ve anlamı bilinmeyen ifadeler kullanmaktır.
Yine el-Ferrâ'nın naklettiğine göre bazı nahivciler; istisna edatını "vav" anlamında kullanabilirler. Yani bir de zulmedenler (benim katımda korkmaz); demek olur. Şair şöyle demiştir:
"Herbir kardeş mutlaka kardeşinden ayrılır,
Yemin olsun ki (bu böyledir) hatta el-Ferkadân dahi."
en-Nehhâs dedi ki: İstisna edatının "vav" anlamında olması izah edilemez ve bu dilde hiçbir şekilde caiz olmaz. Diğer taraftan bu edatın anlamı "vav"dan çok farklıdır. Çünkü bir kimse; "Zeyd dışında kardeşlerin bana geldi" diyecek olursa, kardeşlerin kapsamına girdikleri hükmün dışına Zeyd çıkarılmış olur. Dolayısıyla bu istisna edatı ile "vav" arasında herhangi bir yakınlık bulunmamaktadır.
Âyet-i kerime ile ilgili bir başka görüş daha vardır. O da buradaki istisnanın muttasıl bir istisna olmasıdır. Anlam da şöyte olur: Hiçbir kimsenin kendisini kurtaramadığı küçük günahları işlemek suretiyle peygamberler arasından zulmedenler müstesnadır. Ancak Zekeriya oğlu Yahya (selam ona) istisna olarak küçük günah işlememiştir. Ayrıca yüce Allah'ın Peygamber (sav) efendimiz hakkında "Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın..." (el-Feth, 48/2) buyruğunda sözünü ettiği husus da müstesnadır. Bunu da el-Mehde-vî zikretmiş olup en-Nehhâs tercih etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah onlar arasından (belirtilen şekilde küçük günahla) isyan edenlere Allah korkusunun müyesser kılındığını bildiğinden dolayı onları istisna ederek şöyle buyurmuştur: "Zulmedenler müstesna, sonra da kötü halini İyilikle değiştiren..." kimse; o korkar, Ben ona mağfiret etsem dahi.
ed-Dahhâk dedi ki: Bu buyruğu ile Âdem ve Dâvûd (ikisine de selâm olsundu kastetmektedir.
ez-Zemahşerî dedi ki: Âdem, Yunus, Dâvûd, Süleyman, Yusuf'un kardeşleri gibilerinin yaptıkları kusurlar ile Musa (a.s)'in Kıptî'yi indirdiği darbe ile öldürmesi bu kabildendir. Bir kimse dese ki: Tevbe ve mağfiretten sonra korkunun manası nedir? Ona şöyle cevap verilir: Yüce Allah'ı bilip tanıyanların hali budur. Onlar her zaman için masiyetlerinden ötürü korkarlar ve kalpleri titrer. Aynı şekilde onlar tevbelerinin kabul edilmesi için gerekli şartlardan yerine getirmemiş olabilecekleri bir takım şartlarının olmadığından da emin olmazlar. Dolayısıyla bu eksik şart(lar)ın yerine getirilmesinin isteneceğinden korkarlar.
el-Hasen ve İbn Cüreyc dedi ki: Yüce Allah, Musa'ya sen o canı öldürdüğün için Ben de seni korkuttum, demiştir.
el-Hasen dedi ki: Geçmişte peygamberler küçük günah işler ve bundan dolayı cezalandırılırlardı.
es-Sa'lebî, el-Kuşeyrî, el-Maverdî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Buna göre burada istisna sahihtir, yani peygamberlerden, rasûllerden nübüvvet öncesi işlemiş oldukları küçük günahlar ile nefsine zulmeden kimseler müstesnadır. Musa, Kıptî'yi öldürmekten dolayı korkmuş ve bundan ötürü de lev-be etmişti.
Şöyle de denilmiştir: Peygamberler, peygamberlikten sonra küçük günahlardan da, büyük günahlardan da korunmuşlardır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet, 13- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Derim ki: Birincisi daha doğrudur, çünkü onlar şefaat hadisinde de belirtildiği üzere kıyamet gününde bu günahlarından sıyrılmış olacaklardır. Allah'a yakın kılınmış bir kimse (mukarreb) herhangi bir küsur işleyecek olursa, bu kusuru ona bağışlanmış olsa dahi, bu kusurun izleri kalıcıdır. Bu iz ve etki devam "ettiği sürece korku da devam eder. Ancak bu korku cezalandırılma korkusu değil, ilahi azamet korkusudur. Sultan nezdinde günah işlediği zannolunan bir kimse, bu zan dolayısı ile içinde rahatsız edici bir duygu bulunur. Bu da ona duyulan güvenin saflığını bulandırır. Musa (a.s) da o Firavun kavmine mensub kişiye karşı böyle bir davranışta bulunmuş, sonra Allah'tan mağfiret dilemiş ve kendi nefsine zulmettiğini itiraf etmişti. Yüce Allah da onun günahını bağışlamıştı. Bu bağışlanmadan sonra da: "Rabbim, bana verdiğin nimet hakkı için artık günahkârlara arka çıkmam" (el-Kasas, 28/17) demişti. Ertesi gün bu sefer Firavun kavmine mensub bir başka kişi ile sınanmış, onu da yakalamak istemişti. Bu isteyişi ile birlikte de bir başka olay olmuştu. Ertesi gün bu şekilde sınanmasına sebeb ise onun: "Artık günahkarlara arka çıkmam" demiş olması idi. Böyle bir ifade ise kendisinin başlı başına bir güç sahibi olduğunu dile getirmektedir. Dolayısıyla o yakalamak isteyip de, bunu yapmayınca böyle bir irade ve kasıt gösterdiğinden dolayı cezalandırıldı. İsrail oğullarına mensub şahsı onun sırrını açığa vurmak suretiyle musallat kıldı. Çünkü İsrailoğullanndan olan kişi Firavun kavmine mensub olan kimseyi yakalamaya hazırlandığını gördüğünde kendisini yakalamak istediğini zannetmiş, onun gizlediği sırrı açığa çıkartarak: "Ey Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi Öldürmek istiyorsun ?" (el-Kasas, 28/19) demişti. Bunun üzerine Firavun kavmine mensub şahıs kaçmış ve İsrailoğullarına mensub şahsın Musa aleyhinde yaptığı açıklamayı Firavun'a bildirmişti. Bir gün Önce öldürülen şahsın durumu ise gizli kalmış ve kim tarafından öldürüldüğü bilinmemişti. Firavun durumu öğrenince, yakalanıp, öldürülmesi için Musa'nın ardından takipçiler gönderdi, Takip işi sıkılaştınldı ve yolların başlan tutuldu. Koşarak bir adam geldi ve: "Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar." (el-Kasas, 28/20) dedi. Daha sonra da yüce Allah'ın bize haber verdiği şekilde Mısır'dan çıktı. İşte Musa (a.s)'ın bu korkusu, bu olaydan ötürü olmuştu. Rabbi her ne kadar onu kendisine ya kini aştırmış, ona ikramda bulunmuş, onunla konuşmak için özellikle seçmiş ise de böyle bir suçun kalan izleri onun arkasına bakmadan kaçıp gitmesine sebeb teşkil etmişti.
"Elini de yakana sok... Kusursuz, bembeyaz çıkacaktır." Bu buyruğa dair açıklamalar daha önceden Tâ-Hâ Sûresinde (20/22. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Dokuz mucize arasında" buyruğu ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle demektedir: Bu hususta yapılmış en güzel açıklamaya göre anlam şöyledir: Bu âyet (bu mucize) dokuz mucizenin kapsamı içerisindedir. el-Mehdevl dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: "Asanıbırak" ... "elini de yakana sok." İşte bunlar dokuz mucizeden ikisidir.
e!-Kuşeyrî de anlamı şöyledir: Sen onlardan birisi olduğun halde ben on kişi arasında (onlarla beraber) çıktım demeye benzer. Ben on kişinin onuncusuydum. Buna göre buradaki: "Arasında" "...den, dan" anlamındadır. (On âyetten (biri) demek olur). Çünkü burada bu edat (anlam itibariyle) ona oldukça yakındır. Nitekim sen; "Sen bana aralarında iki erkek deve bulunan on deve al" derken, "aralarında" anlamındaki laftz; "Onlardan..." anlamında kullanılmıştır. Nitekim el-As-maî İmruu'l-Kays'ın:
"Hiç rahat bulur mu ömrünün sonları,
Otuz yıl içerisinde otuz ay olan (yani otuz ayı otuz yıl gibi uzun gelen}?"
beyitinde; "edatı anlamında kullanıldığını söylemiştir.
Bu edatın; "Beraberinde" anlamında olduğu da söylenmiştir.[6] Buna göre on âyetten biri de el mucizesidir. Diğer dokuz âyete gelince: Denizin yarılması, asa, çekirge, haşerat, tufan, kan, kurbağalar, kıtlık yıllan ve mallarının yerin dibine geçirilmesidir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden (Yunus, 10/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Firavuna ve kavmine" buyruğu hakkında el-Ferrâ şöyle demiştir: Burada ifadenin delaleti dolayısıyla sözlerde hazfedilmiş lafızlar vardır. Şüphesiz ki sen Firavun'a ve kavmine elçi olarak gönderilmişsindir, demektir.
"Şüphesiz onlar fasık bir toplulukturlar." Yüce Allah'a itaatin dışına çıkmışlardır. Buna dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Âyetlerimiz kendilerine apaydınlık" açık ve seçik bir şekilde "geldiğin-de" buyruğu ile ilgili olarak; el-Ahfeş: Burada mastar olan: "Apaydınlık" lafzının;şeklinde olması da mümkündür. Bu da mastar olur. Bu da "Bu apaçık bir sihirdir, dediler." Yalanlamaktaki adetlerini aynen devam ettirdiler. Bundan dolayı da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kalpleri onlara inandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları İnkâr ettiler." Yani onlar bu âyetlerin Allah'tan geldiğine ve büyü olmadıklanna kesinlikle inanıyorlardı, fakat Musa'ya iman etmeyi büyüklüklerine yedirmediler ve kâfir oldular. Bu onların inad eden kimseler olduklarım göstermektedir. Buradaki; Cult) ile (mealde: zulümle büyüklenmeleri sebebiyle) lafızları hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olarak nasbedilmişlerdir. Yani "Onlar âyetlerimizi büyüklenerek ve zulüm ile inkâr ettiler." "Onları (âyetleri)"lafzındaki "be" zaiddir ve bu; "Onları inkar ettiler" anlamındadır. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde yapmıştır.
Ey Muhammed "bozguncuların" kâfir ve azgınların işlerinin "sonunun nasıl olduğuna bir baki" Yani sen buna kalp gözünle bir bak ve üzerinde düşün! Burada hîtab ona olmakla birlikte, maksat ondan başkalarıdır. [7]
15. Andolsun Bİ2, Davud'a ve Süleyman'a bîr İlim verdik. İkisi de: "Bizi mü'min kullarının pek çoğuna üstün kılan Allah'a hamd olsun" dediler.
16. Süleyman, Davud'a mirasçı oldu. Dedi kL "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi. Muhakkak ki bu apaçık üstünlüğün tâ kendisidir."
"Andolsun Biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim" yani Katâde'ye göre bir kavrayış "verdik." Bunun din, hüküm vermek ve bunların dışındaki hususlara dair bilgi demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Aliah şöyle buyurmaktadır: "Ve Biz ona sizin faydanıza.,. giyecek (zırh) yapma sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80) Bunun kimya sanatı olduğu da söylenmiştir ki, bu şaz bîr görüştür. Yüce Allah'ın onlara verdiği ise peygamberlik, yeıyüzündc halifelik ve Zebur'dur.
"Bizi mü'min kullarının pek çoğuna üstün kılan Allah'a hamd olsun, dediler." Bu âyet-i kerimede ilmin şerefine, konumunun üstünlüğüne ve ilim ehli kimselerin önderliklerine, ilim nimetinin en değerli nimetlerden ve en büyük kısmetlerden birisi olduğuna, kendisine ilim verilen kimseye yüce Allah'ın diğer mü'min kullarına göre pek büyük bir üstünlük vermiş olduğuna delil teşkil etmektedir. "Allah sizden iman edenleri ve (özellikle) kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin." (el-Mücadele, 68/11) Bu hususa daha önceden bir kaç yerde de değinilmiş bulunmaktadır.
"Süleyman, Davud'a mirasçı oldu. Dedi ki: Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi..." el-Kelbî dedi ki: Dâvûd (a.s)'ın on-dokuz çocuğu vardı. Aralarından onun peygamberliğine ve mülküne Süleyman mirastı oldu, Eğer bu mirasçilık bir mal mirasçı lığı olsaydı, onun bütün evlatlarının bu hususta eşit olmaları gerekirdi. İbnu'l-Arabî de böyle demiştir. (İbnu'l-Arabî devamla) dedi ki: Eğer bu, mala bir mirasçılık olsaydı, bu m-jlm sayılarına göre paylaştırılması gerekirdi. Yüce Aliah Dâvûd (a.s)'ın sahip olduğu hikmet ve nübüvveti (diğer kardeşleri arasından) özellikle Süleyman (a.s)'a verdi. Ayrıca lütuf ve kereminden de kendisinden sonra hiçbir kimseye verilmemiş büyük bir mülk de verdi.
İbn Atiyye dedi ki: Dâvûd İsrailoğullarından idi. O bir hükümdar idi. Süleyman da onun hükümdarlığına ve peygamberlik mevkiine mirasçı oldu. Yani babasının vefatından sonra bunlar ona verildi. Dolayısıyla bunlara mecazi olarak "miras" dendi. Bu da Peygamber (sav)'in: "İlim adamları, peygamberlerin mirasçıiandır."[8] buyruğuna benzer. Ayrıca Peygamber (sav): "Muhakkak biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz."[9] buyruğu ile de şunu kastetmiş olabilir: Böyle bir durum peygamberlerin işi ve yaşayışının bir gereğidir. Her ne kadar aralarında bu husustaki en meşhur görüşe göre Zekeriya gibi malı mirasçı alınmış kimse bulunsa da bu böyledir. Bu da -müs-lümanların çoğunlukla davranışlannı gözönünde bulundurup-; biz müslüman-lar topluluğunu ibadet yeteri kadar meşgul etmektedir, demeye benzer. İşte Sibeveyh'in naklettiği şu; Biz Araplar topluluğu insanlar arasında misafirlere en çok ikramda bulunanlarız, ifadeleri de bu kabildendir.
Derim ki: Bu husus daha önceden Meryem Sûresi'nde (19/6. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü Peygamber (sav): "Biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz" diye buyurmuştur ve bu buyruk umumidir. Herhangi bir delil ile olmadığı sürece kimse bunun kapsamı dışında tutulamaz.
Mukatil dedi ki: Süleyman (a.s)'ın mülkü (hükümdarlığı) Davud'dan daha büyük ve hüküm vermesi, hakimliği ondan daha ileri derecede idi. Dâvûd da, Süleyman (a.s)'dan ibadete daha düşkün birisi idi.
Başkası da şöyle demiştir: Hiçbir peygamberin mülkü ve hükümdarlığı onun mülkü ve hükümdarlığının ulaştığı seviyeye ulaşmamıştır. Çünkü yüce Allah insanları, cinleri, kuşları, yabani hayvanları onun emrine verdiği gibi, alemlerden hiçbir kimseye vermediği şeyleri ona vermiştir. Süleyman hükümdarlık ve peygamberlik bakımından babasına mirasçı olmuştur. Ondan sonra onun şeriatı ile hükmetmiştir. Musa'dan sonra peygamber olarak gelen herkes, ister ayrıca risalet verilmiş olsun, ister verilmemiş olsun Musa (a.s)'m şeriati ile hükmetmiştir ve bu yüce Allah'ın Mesih İsa'yı peygamber gönderip onun şeriatını neshettiği vakte kadar böylece sürmüştür. Süleyman (a.s) ile hicret arasında yaklaşık 1800 yıllık bir süre vardır. Yahudiler ise 13Ö2 yıl vardır, derler.[10]
Yine denildiğine göre, Süleyman (a.s)'ın vefatı ile Peygamberimizin doğumu arasında yaklaşık 1700 yıl vardır. Yahudiler ise bundan üçyüz yıl eksik bir tarih verirler. Süleyman, elli küsur yıl yaşamıştır.
Yüce Allah'in:"Dedi ki: Ey İnsanlar" buyruğu şu demektir: Süleyman, İs-railoğullarına yüce Allah'ın nimetlerine şükürünü ifade etmek üzere "bize kuşların dili öğretildi" dedi. Yani yüce Allah, Dâvûd (a.s)'dan miras olarak aldığımız ilim, peygamberlik ve yeryüzünde halifeliğine mirasçı oluşumuzdan ayrı olarak, bizlere kuşların çıkardığı seslerden içlerindeki manaları kavrama lütfunu da ihsan etmiştir.
Mukatil bu âyet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Bir gün Süleyman (a.s) oturur iken yanında belli bir şeyin etrafında dönen bir kuş geçti. Yanında bulunanlara: Bu kuşun ne dediklerini biliyor musunuz? Bu kuş bana şunları söyledi: Ey saltanat sahibi hükümdar ve ey Israifoğullarının peygamberi selam sana! Yüce Allah sana ikramda bulunmuştur. Seni düşmanlarına karşı muzaffer kılmıştır. Ben şimdi yavrularımın yanına gideceğim, ikinci bir defa sana geleceğim. O biraz sonra bize ikinci defa gelecek derken kuş döndü, Süleyman (a.s) dedi ki: Bu kuş şöyle diyor: Ey saltanat sahibi hükümdar selam sana. Eğer izin verirsen ben yavrularım için bir şeyler kazanayım ta-ki yetişsinler, sonra senin yanına geleyim o vakit bana istediğini yap. Süleyman onlara kuşun söylediklerini bildirdi, ondan sonra da ona izin verdi, kuş da gitti.
Ferkad es-Sebehî dedi ki: Süleyman bir ağacın üzerinde kafasını oynatan, kuyruğunu hareket ettiren bir bülbülün yanından geçiyordu. Arkadaşlarına bu: Bülbülün ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır ey Allah'ın peygamberi dediler. Süleyman dedi ki: Bu bülbül şöyle diyor: Ben bir meyvenin yarısını yedim. Artık bundan sonra dünya umurumda değil. Yine bir ağacın üstünde bir hüdhüd kuşu gördü, küçük bir çocuk da ona bir tuzak kurmuştu. Süleyman: Ey hüdhüd dikkat et dedi, kuş: Ey Allah'ın peygamberi bu akılsız bir çocuktur, ben de onunla dalga geçiyorum, dedi.
Daha sonra Süleyman geri döndüğünde kuşun çocuğun tuzağına yakalanmış olduğunu ve çocuğun elinde bulunduğunu gördü. Ey hüdhüd bu da ne? dedi. Hüdhüd: Ey Allah'ın peygamberi ben o tuzağı göremedim ve nihayel ona düştüm dedi. Süleyman: Yazık sana, sen yerin altındaki suyu görüyorsun da sana kurulan tuzağı görmüyor musun? Hüdhüd dedi ki; Ey Allah'ın peygamberi tedbirin takdire karşı faydası yoktur.
Ka'b dedi ki: Süleyman b. Davud'un yanında bir yaban güvercini (ya da erkek kumru) öttü. Süleyman: Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler, dedi ki; Bu kuş diyor ki: Ölmek için doğunuz, sonunda yıkılsın diye bina yapınız.
Bir üveyik kuşu Öttü, bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş şöyle diyor: Keşke bu mahlukat yaratılmamış olsaydı, madem yaratıldılar keşke ne için yaratıldıklarını bilmiş olsalardı.
Yine onun önünde bir tavus kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu ne şekilde davranırsan sana öyle muamele yapılır demektedir. Yanında bir hüdhüd kuşu öttü, bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu: Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz dedi.
Yine yanında bir göçeğen kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Ey günahkârlar Allah'tan mağfiret dileyin. İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) o kuşun öldürülmesini yasaklamıştır.
Denildiğine göre göçeğen kuşu Evin (Kabe'nin) mekânını Âdem'e gösteren kuştur. İlk oruç tutan kuş odur. Bundan dolayı bu kuşa "es-savvâm" denilmiştir. Bu da Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir.
Huzurunda bir bağırtlak kuşu öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu diyor ki: Her yaşayan ölür, her yeni eskir.
Yanında dişi bir kırlangıç öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş diyor ki: Önden hayır gönderiniz, onu bulacaksınızdır. Bundan dolayı Rasûiullah (sav) kırlangıç kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır.
Denildiğine göre; Âdem cennetten çıktı, yüce Allah'a yalnızlıktan şikayet etti. Yüce Allah ona kırlangıç kuşu ile teselli verdi ve bu kuşun evlerde barınmasını takdir buyurdu. O bakımdan bu kuşlar teselli vermek için Âdem oğullarından ayrılmazlar.
Bu kuş yüce Allah'ın kitabından dört âyet-i kerimeyi de bilir: "Şayet Biz huKuf&n'ı bir dağa indirseydik..." buyruğundan sûrenin sonuna kadar bilir ve yüce Allah'ın: "O Azizdir, Hakimdir." (el-Haşr, 59/21-24) buyruğunu da okurken sesini uzatır.
Süleyman (a.s)'ın huzurunda bir güvercin öttü. Ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu güvercin diyor ki: Semavât ve arzında mevcut olan varlıkların sayısınca subhane rabbiye'l-a'lâ.
Yine Süleyman (a.s)'ın yanında bir kumru Öttü. Bunun ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş: Subhane rabbiye'i-aziym el-Müheymin (pek büyük ve herşeye mutlak egemen olan Rab-bimin şanı ne yücedir) demektedir.
Ka'b dedi ki: Yine Süleyman onlara anlatmaya devam etti. Dedi ki: Karga şöyle diyor: Allah'ım gümrük ve vergi memurlarına lanet eyle! Çaylak da şöyle diyor: "O'nun zatı müstesna herşey helak olacaktır." Keklik: Susan esenliğe kavuşur der. Papağan: Bütün çabası dünya için olanın vay haline! Kurbağa: Subhane Rabbiye'l-Kuddus. Kartal: Subhane Rabbiy ve bi hamdihi. Yengeç; Her mekanda her dil ile adı anılanın şanı ne yücedir, diyor dedi.
Mekhût dedi ki: Süleyman'ın yanında turaç kuşu öttü. Bu ne diyor biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: hayır dediler. Dedi ki: Bu kuş: "Rahman (olan Allah) Arşa istiva etti" diyor.
el-Hasen dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Horoz öttüğü vakit ey gafiller Allah'ı anın der."[11]
el-Hasen b. Ali b. Ebi Talib dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Ker-kez öttüğünde der ki: Ey Âdemoğlu istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin. Tavşancı! kuşu da öttü mü der ki: İnsanlardan uzak kalmak rahattır. Kamber kuşu öttü mü şöyte der; Allah'ım, Muhammed soyundan gelenlere buğ-zedenlere lanet et. Kırlangıç kuşu öttü mü: "Elhamdu lillahi Rabbi'1-ale-miyn"i sonuna kadar okur ve "vele'd-dalliyn" diyerek Kur'ân okuyan kimsenin yaptığı gibi sesini uzatır.'[12]
Katâde ve eş-Şa'bî dedi ki: Bu husus sadece kuşlara mahsustur. Çünkü Süleyman (a.s); "Bize kuşların dili öğretildi" demiştir. Karınca da uçan bir varlıktır, çünkü bazılarının kanatları bulunabilir. eş-Şa'bî dedi ki: İşte bu karınca da iki kanatlı bir karınca idi.
Bir kesim de şöyle demiştir: Süleyman (a.s)'a bütün hayvanların dili öğretilmişti. Özellikle kuşların söz konusu edilmesi, Süleyman (a.s)'ın güneşe karşı gölgelenmek, bir takım işler için onları göndermek hususunda onları duyduğu ihtiyaç dolayısıyla zikredilmişlerdir. Kuşların bu şekilde çokçL müdahaleleri olduğundan ötürü bilhassa anılmışlardır, Diğer taraftan; diğe; hayvanların bu gibi özellikleri nadirdir ve kuşlarda görüldüğü gibi çokça tekrarlanmaz.
Ebu Ca'fer en-Nehhâs dedi ki: Mantık (dil) bazen söz söylemeksizin de anlaşılabilen şeyler hakkında kullanılır. Bununla birlikte neyi murad ettiğini en iyi bilen yüce Allah'tır.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Süleyman (a.s) için o sadece kuşların dilini biliyordu diyen kimselerin bu bilgileri büyük bir eksikliktir. Çünkü insanlar ittifakla şunu kabul etmişlerdir: O, konuşmayan varlıkların sözlerini anlardı. Hatta bitkilerde dahi onun için konuşma kabiliyeti :halk edilirdi. Herbir bitki ona; Ben filan bitkiyim, filan ağacım, şu şu işe yararım ve şöyle şöyle zararlarım vardır, derlerdi. Durum böyle olduğuna göre ya hayvanlar hakkında ne denilir! [13]
17. Süleyman'ın cin, İnsan ve kuşlardan orduları huzuruna toplandı. Onlar topluca yol alır ve idare olunurlardı.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [14]
1- Hz. Süleyman'ın Orduları:
Şanı yüce Allah'ın: "Süleyman'ın... huzuruna toplandı" buyruğundaki; "Toplandı" demektir. Hasretmek, toplamak demektir. Yüce Allah'ın: "Onları da hiçbirini bırakmaksızın mahşerde hasretmiş (toplamış) olacağız" (el-Kehf, 18/47) buyruğunda da bu manadadır.
İnsanlar Süleyman (a,s)'ın ordusunun miktarı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Onun kışlasının yüze yüz fersah olduğu söylenmiştir. Bunun yir-mibeşi cinlere, yirmibeşi insanlara, yirmibeşi kuşlara, yirmi beşi de vahşi hayvanlara aitti. Tahtalar üzerinde sırçadan bin odası vardı. Bunlarda da üçyü-zü nikahlı, yediyüzü de cariye olmak üzere toplam bin hanımı vardı. (En doğrusunu Allah bilir).
İbn Atiyye dedi ki: Onun kışlası ve askerlerinin miktarı hususunda çokça ihtilaf edilmiştir. Ancak doğrusu şu ki; onun hükümdarlığı pek büyüktü, yeryüzünü doldurmuştu. Yeryüzünün bütün sakin bölgeleri ona boyun eğmişti. "Onlar topluca yol alır ve idare olunurlardı." Yani öndekileri, son-dakilere göre yürütülür ve ileri gitmekten alıkonulurlardı.
Katâde dedi ki: Herbir sınıfın rütbeleri, oturacakları yerler ve yürüdükleri vakitde yeryüzünde belirli amirleri vardı.
"Yol alır ve idare olunurlardı" kökünden olmak üzere; "Onu alıkoydum, önledim" demektir. Savaşta (£jyı) ise, ileri gidenleri hizaya sokan saflarla gördvli kimse demektir.
Muhamrned b. İshak, Ebubekir (r.a)'ın kızı Esma (r.anha)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir; Rasûlullah (sav) -Mekke'nin fethedildiği günü- Zû Tava'da vakfe yaptığında Ebu Kuhafe -ki o sıralarda gözleri kör olmuştu- kızına dedi ki: Beni Ebu Kubeys tepesine çıkar. Esma dedi ki: Onu tepeye çıkardı, Ne görüyorsun? diye sordu. Ona: Bir araya toplanmış büyük bir kalabalık görüyorum dedi. O: O gördüklerin atlılardır dedi. Devamla dedi ki: O kalabalık arasından bir adamın bir öne, bir arkaya doğru gidip geldiğini görüyorum dedi. Ebu Kuhafe dedi ki: İşte o Vazî'dir, onların dağılmalarını önlemektedir.,, diye haberin geri kalan bölümlerini aktardı.
Peygamber (sav)'ın şu buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır: "Şeytan Arafe gününde görüldüğünden daha küçük, daha zelil, daha hakir ve daha öfkeli hiçbir günde görülmemiştir. Bunun tek sebebi ise rahmetin sağanak sağanak indiğini, yüce Allah'ın pek büyük günahları bağışlamış olduğunu görmesidir. Ancak Bedir günü gördükleri bundan müstesnadır." Ey Allah'ın Ra-sûlü! Bedir günü ne gördü ki? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "O Cebrail'i, melekleri disiplinli bir şekilde yürütürken gördü." Bu hadisi Muvatta' rivayet etmiştir.[15]
en-Nâbiğa'nın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Ağaran saçlarıma, çocukluk etmek istediği için sitem ettiğim, Ve: Şu yaşlılık (veya ağaran saçlar) bu hususta engelleyici iken, artık ayıkmadın mı dediğim bir zamanda..."
Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Karşılaştığımızda göz kapaklarımızdan aktı yaşlarımız, Onun kovalarını parmaklarımızla sildik."
Bir başkası da şöyle demiştir:
"O coşan nefsi hevâdan kimse alıkoyamaz,
İnsanlar arasında; aklı tam ve eksiksiz olandan başka."
Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime dağıtmak anlamına gelen "tevzi"'den gelmiştir.ifadesi o kavim taife taifedir, anlamındadır.
Kıssada nakledildiğine göre şeytanlar ona boyu bir fersah, eni bir fersah altın ve ibrişimden bir kilim dokudu. Onun için altından bir taht kurulurdu. O tahtın etrafında da altın ve gümüşten olmak üzere üçbin taht daha kurulurdu. Peygamber olanlar altın tahtlar üzerinde, ilim adamları da gümüş tahtlar üzerinde otururlardı. [16]
2- Yönetici ve Hakimlerin Disiplini Sağlamakla Görevli Memurlar Görevlendirmeleri:
Âyet-i kerimede yönetici ve hakimlerin insanların birbirlerine haksızlık etmelerini önlemekle görevli memurlar (âyet-i kerimedeki aynı kökten gelen engelleyiciler, disipline sokucular anlamında: vezea) edinebileceklerine dair delil vardır. Çünkü yöneticiler bunu bizzat kendileri yapamazlar. İbn Avn dedi ki: Ben el-Hasen'i -insanların neler yaptıklarını görünce- yargı meclisinde bulunurken şöyle derken dinledim: Allah'a yemin ederim kî; bu insanları ancak bu maksatla görevli kimseler Cvezea) ıslah edebilir,
Yine el-Masen dedi ki: İnsanlar için bir engelleyici (vâzi') mutlaka gereklidir. Yani onları alıkoyacak bir otorite kaçınılmazdır,
İbnu'l-Kasım dedi ki: Bize Malik'in anlattığına göre Osman b. Affan şöyle derdi: "İmamın alıkoyduğu, Kur'ân'ın alıkoyduğundan daha çoktur." İnsanları kötülükten alıkoymayı kastetmektedir.
İbnu'l-Kasım dedi ki: Ben Malik'e; "Alıkoyar" ne demektir? O: Engeller diye açıkladı.
Kadı Ebubekr Îbnu'l-Arabî dedi ki: Bazı kimseler bu ifadelerden kastın ne olduğunu anlayamamışlardır. Onlar bundan maksadın sultanın (devlet otoritesinin) yetkisinin insanları Kuran-ı Kerim'in hadlerinden daha fazla alıkoyup, engellediğini zannetmişlerdir. Ancak bu yüce Allah'ı ve O'nun hikmetini bilmemektir. Çünkü yüce Allah hadleri ancak umumi bir maslahat, kötülüklerden alıkoyan ve insanları doğruluk üzere tutmak için göndermiştir. Bunlara bir fazlalık söz konusu olmaz, bunlann eksiltilmeleri de mümkün değildir. Bunun dışındaki hükümler de elverişli olamaz. Fakat zalimler bu hükümleri gereği gibi uygulamadılar, bu hükümleri uygulamakta kusurlu hareket ettiler ve ne yapulavsa herhangi bir niyet taşımadan yaptılar, ilahi hükümlerin gereğim uygularken Allah'ın rızasını da gözetmediler. Bundan dolayı insanlar bu hükümler sebebiyle suçlardan geri durmadılar. Şayet adaletle hükmedip, niyetleri ihlash olmuş olsaydı, elbetteki bütün işier dosdoğru olur ve büyük çoğunluk ıslah olurdu. [17]
18. Nihayet karıncalar vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Süleyman ve askerleri farkında olmadan, sizi çiğnemesin.
19. Sözünden dolayı gülercesine tebessüm edip dedi ki: "Rabbim! Bana ye ana-babama ihsan ettiğin nimetine şükür etmeyi ilham et. Razı olacağın salih amel işlemeye de muvaffak kıl. Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: [18]
1- Seslenen Karınca ve Bu Karıncanın Söyledikleri:
"Nihayet karıncalar vadisine geldiklerinde" buyruğu hakkında Katide dedi ki: Bize nakledildiğine göre bu Şam topraklarında bir vadidir. Ka'b ise Taif dedir demiştir.
"Bir karınca dedi ki: Ey karıncalar" eş-Şa'bî dedi ki: Bu karıncanın iki kanadı vaidı. Dolayısıyla bu da uçan kuşlardan sayılmıştır. Bundan dolayı Süleyman (a.s) bu karıncanın dilini bilmişti. Durum böyle olmasaydı, onun dilini anlayamazdı. Buna dair açıklamalar az önce geçtiği gibi ileride de gelecektir.
Süleyman et-TeymîMekke'de "karınca" anlamındaki kelimeyi; şeklinde; "Karıncalar" anlamındaki kelimeyi de şeklinde "nun" harfini üstün ve "mim" harfini de ötreli olarak okumuştur. Yine ondan hepsini ötreli olarak okuduğu da rivayet edilmiştir.
Karıncaya "nemle" adının verilmesi, çokça hareket edip, az duraklamasından dolayıdır. Ka'b dedi ki: Süleyman (a.s) Taif vadilerinden es-Sedîr vadisinden geçti ve bu arada yolu karıncalar vadisine uğradı. Bu arada kurt kadar büyük, topal bir karınca tek bir ayağı üzerinde yükselerek "ey karıncalar" diye (âyet-i kerimede belirtildiği şekilde) seslendi.
ez-Zemahşerî dedi ki: Süleyman bu karıncanın sözlerini üç millik mesafeden duydu. Bu karınca topal olduğu halde tek ayak üzerinde yürürdü. Denildiğine göre bu karıncanın adı Tâhiye imiş.
es-Süheylî dedi ki: Süleyman (a.s)'ın konuşmasını duyduğu karıncanın ismini zikretmişler ve Harmiyâ olduğunu söylemişlerdir. Karıncalar biribirle-rine isim vermedikleri, insanların da karıncaları birbirlerinden ayırdedeme-diklerinden ötürü onlara özel isim vermeleri imkansız olduğundan, insanların da onlara isim vermeleri söz konusu değilken, bir karıncanın özel isminin olduğu nasıl düşünülebilir? Ayrıca karıncalar, atlar, köpekler ve benzeri hayvanlar gibi Âdemoğullannın mülkiyeti altında da değillerdir. Çünkü Özel isim bu şekildeki hayvanlar hakkında Araplar arasında görülen bir uygulama idi. Eğer özel isimler -sırtlan hakkında söz konusu olduğu gibi- Suâle, Üsâ-me, Caârî, Kasamı gibi cins isimler hakkında söz konusudur denilecek olursa, şunu belirtelim ki; karıncanın isminin olması bu kabilden değildir. Zira onun adını verenler bu ismin diğer karıncalar arasından muayyen bir karıncanın özel adı olduğunu iddia ederler. Suâle ve benzeri isimler ise cins arasından tek bir kimsenin özel ismi değildir. Aksine o cinsten gördüğümüz her-bir tanesine Suâle denilebilir. Üsâme, İbn Âvi, İbn Us ve benzeri (hayvan isimleri) de bu kabildedir. Şayet dedikleri sahih ise bunu şöylece açsklamak mümkündür: Bu konuşan karınca Tevrat'ta, Zebur'da ya da bazı semavi sahifeler-de yüce Allah tarafından bu isim ile adlandırılmış ve Süleyman'dan önce ya da peygamberlerden birisi bu karıncayı bu ismiyle tanımış, konuşması ve imanı dolayısı ile ona özel olarak isim vermiştir. Bu bir açıklamadır, bizim bu karıncanın iman ettiğini söylememizin anlamı ise onun sair karıncalara söylediği şu sözlerde ortaya çıkmaktadır: "Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin." Bu karıncanın "farkında olmadan" şeklindeki ifadesi mü'mince kullanılmış incelikli bir ifadedir. Yani Süleyman'ın adaleti ve fazileti ayrıca askerlerinin de fazileti dolayısıyla onlar bir karıncayı olsun daha büyük olsun, ancak farketmeyecek olurlarsa çiğneyebilirler.
Şöyle de denilmiştir: Süleyman'ın tebessüm etmesi, karıncanın söylediği bu sözlere sevinmesinden dolayıdır, Bundan dolayı onun tebessümü "güler-cesine" buyruğu ile te'kid edilmiştir. Zira tebessüm gülmeksizin ve razı olunmaksızın da olabilir. Nitekim Arapların; O öfkeli birisi gibi tebessüm etti, yahut alay edenler gibi tebessüm etti, dedikleri bilinen bir husustur. Gü-lercesine tebessüm etmek ise ancak sevinçten ötürü olur. Hiçbir peygamber ise dünyevi bir iş dolayısıyla sevinmez. Onun sevinci ancak âhîret ve din bakımından meydana gelen iş dolayısıyla olmuştu.
Karıncanın: "Onlar farkında olmadan" şeklindeki sözleri dindarlığa, adalete ve merhamete işarettir. Karıncanın, Süleyman (a.s.)'ın askerleri hakkında: "Onlar farkında olmadan" şeklindeki sözlerinin bir benzeri de yüce Allah'ın Muhammed (s.a.v)in askerleri hakkındaki: "...ve size onlardan dolayı bir keder ve üzüntü dokunmayacak olsaydı..." (el-Feth, 48/25) buyruğudur. Bununla onların hiçbir mü'minin kanını boşuna akıtmak istemediklerine işaret etmektedir. Ancak Süieyman (a.s.)'dan Övgü ile söz eden Allah'ın izni ile bir karıncadır. Muhammed (sav)in askerlerinden sözeden ise bizzat yüce Allah'tır. Çünkü Muhammed (a.s.) bütün peygamberlerden daha faziletli olduğu gibi, onun askerleri de onun dışındaki peygamberlerin askerlerinden daha faziletlidir.
Şehr b. Havşeb, "yuvalarınıza" buyruğunu tekil olarak; "Yuvanıza" diye okumuştur. Ubeyy'in mushafmda: "Yuvalarınıza... sizi çiğnemesinler..." şeklindedir. Süleyman et-Teymi de; "...yuvalarınıza..." sizi çiğnemesinler.,." diye okumuş-
tur.[19]
Buyruk; onlar sizi fark etmeyerek sizi çiğneyip kırıp dökmesinler, anlamındadır.
el-Mehdevi dedi ki; Yüce Allah'ın bu hususu karıncanın kavramasını sağlaması, Süleyman (a.s.)'a mucize olması içindir.
Vehb (b. Münebbih) dedi ki: Yüce Allah rüzgara, kim ne söylerse söylesin onu mutlaka Süleyman (a,s.)'a uluştarmasını ve duyurmasını söylmeşti. Çünkü şeytanlar ona kötülük yapmak istemişlerdi.
Şöyle de söylenmiştir: Bu olayın cereyan ettiği vadi, Yemen'de idi, Bu sözleri söyleyen karınca da alışılmış türden küçük bir karınca idi. Bu açıklama el-Kelbî'ye aittir.
Nevf eş-Şamî ile Şahik b. Seleme dedi ki: Bu vadideki karıncalar, kurt kadar büyüktüler. Bureyde el-Eslemi, koyun kadardılar, demiştir:
Muhammed b. Ali et-Tirmizî dedi ki: Eğer karınca bu kadar büyük idiyse, bunun sesi de vardı, demektir. Ancak karıncanın şasinin duyulmaması hacim itibariyle küçük olduğundandır. Çünk"ü kuşların ve diğer hayvanların seslerinin olduğu bir gerçektir. Onların konuşmaları da budur. Onlar bu konuşma kabiliyetleriyle teşbih eder ve diğer şeyleri söylerler. İşte yüce Allah'ın: "O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız." (el-İsra, 17/74) buyruğu bunu anlatmaktadır.
Derim ki: Yüce Allah'ın: "...Sizi çiğnemesin..." buyruğu, el-Kelbî'nin sözlerinin doğru olduğuna delildir. Çünkü bu karıncalar kurt veya koyun büyüklüğünde olsa idi, çiğnenerek ezilmeleri söz konusu olmazdı. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın: "Yuvalarınıza girin" buyruğunda hitab insanlar için kullanılan zamirierle olmuştur. Çünkü burada karınca insanlar gibi konuşunca, insanlar gibi değerlendirilmiştir. Ebu İshak es-Sa'lebî dedi ki: Ben Süleyman'a nisbet edilen kitaplardan birisinde şunu gördüm: O, bu karıncaya: Diğer karıncaları ne diye sakındırdın? Benim zulmedeceğimden mi korktun? Benim adaletli bir peygamber olduğumu bilmiyor muydun? Neden: "Süleyman ve askerleri... sizi çiğnemesin" dedin, diye sordu. Karınca şu cevabı verdi: Sen benim: "farketmeyip" dediğimi de duymadın mı? Hem ben onları bedenlerini çiğnemeyi kastetmedim. Ben bunun yerine kalplerinin çiğnenmesin! kastetmiştim. Çünkü sana verilenlerin bir benzerini temenni edeceklerinden, yahut dünya fitnesine kapılarak senin mülküne bakıp seyrederken, teşbih ve zikirden uzak kalacaklarından korktum, Süleyman ona: Bana öğüt ver dedi. Karınca dedi ki: Babana niye Dâvûd adının verildiğini bilmiyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Çünkü o kalbinin yarasını tedavi etmişti. Sana niye Süleyman adının verildiğini biliyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Çünkü sen kalbinin temizliği dolayısıyla sana verilenlerden ötürü sair organlarınla da selamete eren bir kimsesin. Babana yetişmek de senin bir hakkındır. Daha sonra şöyle dedi: Allah'ın sana rüzgarı niye müsahhar kıldığını biliyor musun? Süleyman: Hayır deyince, karınca dedi ki: Böylelikle sana dünyanın tamamının bir rüzgar olduğunu haber vermiş oldu.
"Sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti." Bu tebessümü hayretle olmuştu. Daha sonra karınca hızlıca hemcinslerinin yanına gidip, dedi ki: Yanınızda yüce Allah'ın şu peygamberine takdim edeceğiniz bir hediye var mı? Onlar: Bizim ona vereceğimiz hediyenin kıymeti ne olur ki? Allah'a yemin ederiz ki yanımızda bir tek köknar yemişinden başka bir şey yok. Karınca: Gü-zei, onu bana getirin, dedi. O yemişi ona götürdüler, ağzıyla o yemişi taşıyıp onu çekmeye koyuldu. Yüce Allah rüzgara emir vererek onu taşıdı. Kilimin üzerinde insanların, cinlerin, ilim adamlarının, peygamberlerin arasından -onları yara yara- geçti ve nihayet önünde düştü. Sonra ağzındaki bu köknar yemişini onun avucuna bıraktı ve şunları söylemeye koyuldu:
"Bizim yüce Allah'a kendi malını hediye verdiğimizi görmez misin?
Her ne kadar O'nun ona ihtiyacı yoksa da O bunu kabul eder.
Eğer üstün ve değerli olana kadrine göre hediye verilecek olsaydı,
Bir gün gelir deniz de, sahili de buna güç ye ti rem ezdi.
Bununla birlikte biz gevdiğimiz kimseye hediye takdim ederiz.
O da bununla bizden hoşnut olur ve bu işi yapanın davranışım güzel karşılar
Elbetteki bu onun soylu davranışlarındandır.
Yoksa bizim mülkümüzde ona layık hiçbir şey yoktur,"
Süleyman (a.s) ona dedi ki: Allah sizi mübarek kılsın. İşte karıncalar bu dua sayesinde yüce Allah'ın yaratıkları arasında O'na en çok şükreden ve sayıca en kalabalık olanlarıdır.
İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) dört-canlının öldürülmesini yasaklamıştır: Hüdhüd, göçeyen kuşu, karınca ve arı. Bu hadisi Ebu Dâvûd rivayet etmiş olup[20] Ebu Muhammed Abdu'1-Hak sahih olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Ebu Hureyre yoluyla da bu hadis rivayet edilmiştir. Daha önce de el-A'raf Sûresi'nde (7/133. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Karınca Süleyman (a.s)'ı övmüş ve gücünün yettiği en güzel şekilde; onlar sizi çiğneyecek olurlarsa, farkında olmadan çiğneyeceklerini, bu işi kasten yapmayacaklarını belirtmiş ve ifade etmişti. Böylelikle onların zulmeden kimseler olmadıklarını dile getirmişti. Bundan dolayı öldürülmesini nehyetmiştir. Hüd-hüd'ün de öldürülmesini nehyetmiştir, çünkü hüdhüd Süleyman (a.s)'a suyun bulunduğu yerleri gösteriyor ve Belkıs'a onun gönderdiği elçi idi.
İkrime dedi ki: Yüce Allah'ın Süleyman'ın hüdhüd kuşuna vereceği zararı önlemesi anne babasına İyilik yapan birisi olmasından ötürüdür. Göçeğen kuşuna gelince, ona çok oruç tutan (savvâm) denilir.
Bu Ebu Hureyre'den de rivayet edilmiştir. O dedi ki: İlk oruç tutan kişi göçeğen kuşudur. İbrahim (a.s) Şam'dan, Harem bölgesine Beytullah'ı bina etmek üzere çıkıp gittiğinde beraberinde Sekine ile göçeğen kuşu vardı. Göçeğen kuşu ona gideceği yerin kılavuzluğunu yapıyordu. Sekine ise bina edeceği ev miktarında idi. O evi yapacağı yere ulaşınca, bu sefer Sekine (gölge bırakan bulut) evin yerine düştü ve seslenerek dedi ki: Ey İbrahim gölgem miktarınca evi inşa et. Yine el-A'raf Sûresi'nde (az önce belirtilen yerde) kurbağanın öldürülüşünün yasaklanma sebebi zikredilmişti. en-Nahl Sûresi'nde ise (16/68. âyet, 1. başlıkta) arının öldürülmesinin yasaklanışının sebebi de açıklanmış bulunmaktadır. Eh doğrusunu bilen Allah'a hamdolsun, [21]
2- Farkederneyenler"in Kimlikleri:
el-Hasen yüce Allah'ın: "Siz çiğnemesin' buyruğunu şeklinde okumuştur. Yine ondan gelen bir rivayete göre dîye okumuştur. Ondan ve Ebu Recâ'dan nakledildiğine göre diye okumuşlardır. ise "kırmak, geçirmek" demektir. "Onu paramparça etti" anlamındadır, "Paramparça oldu, kırıldı, döküldü" demektir. da kırıp, dökmek, paramparça etmek anlamındadır.
"Onlar farkında olmadan'in Süleyman ve askerlerinin hali oiması mümkündür. Bu durumda halde amel eden "sizi çiğnemesin" buyruğudur. Yahutta karıncanın halini ifade eden bir lafız olabilir, o takdirde âmil "dedi ki" buyruğudur. Karınca askerlerin farkında olmadıklan bir halde iken bu sözleri söyledi, demek olur. Bu da: " İnsanlar gafil iken ben ayağa kalktım" demeye benzer. Yahut yine "karınca"dan hal olabilir. Âmil de "dedi ki" olup: Karıncalar Süleyman'ın o karıncanın söylediği sözleri anladığının farkında değilken... dedi ki... demek olur. Ancak böyle bir mana uzak bir ihtimaldir, ileride gelecektir. [22]
3- Hayvanları Cezalandırmanın Hükmü:
Müslim'in kaydettiği rivayete göre Ebu Hureyre: Rasûlullah (sav)'dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Bir karınca peygamberlerden birisini ısırdı. Peygamber oradaki karınca yuvalarının yakılmasını emretti. Yüce Allah ona: Seni ısıran bir karınca sebebiyle mi teşbih eden bir topluluğu helak ettin." diye vahyetti. Bir başka rivayetinde: "Niye (sen de) tek bir karıncayı cezalandırmadın?..." şeklindedir.[23]
İlim adamlarımız dedi ki: Denildiğine göre bu peygamberin Musa (a.s) olduğu söylenmektedir. O şöyle sormuştu: Sen de bir kasaba halkını masiyet-leri sebebiyle -aralarında itaatkar kimseler olduğu halde- helak ediyorsun? Sanki Yüce Allah ona bunun hikmetini göstermeyi dilediği için ona aşırı bir sıcak yaptı. Nihayet dinlenmek üzere bir ağacın gölgesine çekildi. Yakınında da karınca yuvaları vardı. Ağacın gölgesinde uyuya kaldı. Tam uykunun tadına varmışken bir karınca onu ısırıp rahatsız etti. Bu karıncaları ayaklarıyla ezdi ve öldürdü. Yuvalarının yakınında bulunan o ağacı da yaktı. Yüce Allah da bu hususta ona ibret yönünü gösterdi: Çünkü o da kendisini bir karınca ısırdığı halde, o karıncaya verilmesi gereken cezayı diğerlerine de vermişti.
Bununla şuna dikkatini çekmek istemişti: Allah'ın verdiği (dünyevi) azap, geneli kapsar. Bu cezalar itaatkarlar için bir rahmet, bir bereket olur. İsyankarlar için de bir kötülük ve intikam olur. Buna göre hadis-i şerifte karıncaları öldürmenin mekruh ya da yasak olduğuna delalet edecek bir taraf olmaz. Çünkü sana eziyet veren herbir şeyi kendinden uzaklaştırmak senin için mubahtır. Yüce Allah'ın yarattıkları arasında ise mü'mini erden daha üstün ve değerli bir kimse de yoktur. Âdernoğlunun dahi gerektiğinde belirtilen ölçüler çerçevesinde kendisini savunmak kasü ile saldıranı öldürmek ya da dövmekle bertaraf etmesi mubah kılınmıştır. Âdemoğlu için müsahhar kılınmış ve insanların emrine verilmiş olan haşerat ve canlıların durumu ya nasıl olacak? Bu gibi canlılar insana eziyet vericek olurlarsa, onları öldürmek mubah olur.
Buna göre, hadis, karıncaların öldürülmesi yasak ya da mekruh bir iş olduğuna delil teşkil etmez.Çünkü kişiye eziyet veren varlığı, kişinin kendisin-denuzaklaştırması helaldir. Allah'ın yaratıkları arasında mü'min kadar hürmete değer ve eziyete uğratılması yasak bir yaratık yoktur. Böyle eziyet veren bir varlığı, -boyutuna göre- öldürmek ya da vurmak suretiyle defetmek, mubahtır. Hele insanlara müsahhar kılınmış ve emrine verilmiş hayvanlar ve haşerat hıkkında daha ne söylenebilir? Bunlar kişiye eziyet verecek olurlarsa, öldürülmeleri mubah olur.
İbrahim (en-Nehâi)'den: Seni rahatsız eden karıncayı öldür, dediği rivayet edilmiştir.
Hadis-i şerifteki: "Niye tek bir karıncayı cezalandırmadın?" ifadesi eziyet verene eziyet edilebileceğine ve öldürülebileceğine delildir. Öldürmek, bir fayda sağlamak ya da bir zararı önlemek için olduğu sürece ilim adamlarınca sakıncalı görülmemiştir.
O'na, "Herhangi bîr karınca" öldürebileceği söylenmiş ve bizzat onu ısıran karınca diğerleri arasından tahsis edilmemiştir. Çünkü bundan kasıt kısas değildi, zira kısası kast etmiş olsaydı, ona: Niye seni ısıran karıncayı öldürmekle yetinmedin, denilecekti. Ancak böyle denilmeyip ona; (Eziyet veren) bir karıncanın yerine, neden bir karıncayı cezalandırmakla yetinmedin, denildi. Bu ifade ile cinayeti işleyeni de, suçsuzu da genel olarak kapsadı. Böylece onun Rabbine sorduğu "aralarında itaatkar ve isyankar insanlar bulunduğu halde bir kasaba halkına ne diye azab ettiği?" sorusunun cevabına dikkatini çekmek istemişti.
Şöyle de açıklanmıştır; Sözü edilen peygamberin şeriatinde hayvanları yakmak suretiyle cezalandırmak caiz idi. Bundan dolayı yüce Allah bizzat yaktığı için değil de pek çok karıncayı yaktığı için ona sitemde bulunmuştur. Nitekim Hz, Peygamber'in: "Niye bir tek karıncaya değil de..." diye sorulduğunu belirttiğini görüyoruz. Yani sen niçin sadece bir karınca yakmakla yetin-medin? Bu ise bizim şeriatimize uygun değildir. Çünkü Peygamber (sav) ateşle yakmak suretiyle azaplandırmayı yasaklamış ve: "Allah'tan başka hiçbir kimse ateş ile azaplandırmaz."[24] diye buyurmuştur.
Aynı şekilde o peygamberin şeriatinde de karıncaları öldürmek mubah idi. O bakımdan yüce Allah bizzat karıncalan öldürdü diye ona sitem etmemiştir. Bizim şeriatimizde ise İbn Abbas ve Ebu Hureyre yoluyla gelen hadislerde bu hususun nehyedildiği bilinmektedir[25]
İmam Malik, karıncanın zarar vermesi ve bu zararın ancak öldürmek ile önlenebilmesi hali dışında, karıncaların öldürülmesini mekruh kabul etmiştir.
Şöyie de denilmiştir: Sözü geçen peygambere yüce Allah, bir tanenin eziyet etmesine rağmen büyük bir topluluğu helak etmek suretiyle nefsi için intikam alması dolayısıyla sitem etmiştir. Oysa uygun olanı onun sabredip affetmesi idi. Fakat peygamber bu türün Âdemoğullarına eziyet verdiğini tes-bit etmiştir. Âdemoğlunun saygınlığı ise nâük olmayan diğer canlıların saygınlığından çok daha büyüktür, Şayet sadece bu mantıkla hareket edip tabiî olarak intikam alıp içini soğutma arzusu buna katılmamış olsaydı, bundan dolayı da ona sitem edilmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Fakat hadisin ifadelerinin delâlet ettiği şekilde; intikamını susturma arzusu buna eklenince, bu davranışı dolayısıyla ona sitem olundu. [26]
4- Canlı Varlıkların Teşbihi Nasıldır:
Hadis-i şerifte geçen: "Seni ısıran bir karınca sebebiyle mi teşbih eden ümmetlerden bir ümmeti helak ettin.?" sözü onların teşbihinin sözlü ve nutk ile yapılmış olmasını gerektirmektedir. Nitekim yüce Allah da karıncaların kendi aralarında konuştuklarını, Süleyman (a.s)'ın da -bir mucize olmak üzere-bunu anladığını ve karıncanın sözleri dolayısıyla tebessüm ettiğini haber vermektedir.
İşte bu çok açık bir şekilde karıncaların bir konuşmalarının olduğunu, fakat herkesin de bu konuşmayı duyamadığını göstermektedir. Yüce Allah'ın olağanüstü olarak işitmesini istediği herhangi bir peygamber ya da bir veli dışında kimse onların konuşmalarını duyamaz. Biz kendimiz böyle bir konuşma sesini duymuyoruz diye bunu inkâr etmeyiz. Çünkü idrâk edememek, idrâk olunan bir şeyin bizatihi olmamasını gerektirmez. Diğer taraftan insan bazen içinden bir takım söz ve konuşmaları geçirdiği halde, ancak diliyle söyledikleri işitilir.
Şanı yüce Allah, Peygamberimiz Muhammed (sav) için de olağanüstü bir hadise olmak üzere kendi kendilerine konuşan bir topluluğun içinden konuştukları sözleri ona işittirmiş, o da onlara içinden geçirdiklerini haber vermiştir. Nitekim bir çok imamımız Peygamber (sav)'a mucizelere dair yazılmış kitaplarda bu kabilden bir çok rivayet nakletmelerdir. Aynı şekilde yüce Allah'ın keramet ihsan ettiği velilerin bir çoğu da bir çok vesile ile benzeri şeyler göstermişlerdir. Peygamber (sav)'in: "Benim ümmetim arasında özel ilhama mazhar kimseler vardır. Şüphesiz ki Ömer de bunlardandır"[27] hadisinde kastettiği de budur.
Cansız varlıkların tesibihi ile ilgili açıklamalar ise daha önceden el-İsra Sû-resi'nde (17/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca bunun de-lâlet-i hal yolu ile bir teşbih olmayıp, dille ve sözle yapılan bir teşbih olduğu da orada açıklanmıştır. Yüce Allah'a hamdolsun. [28]
5- Gülümsemek ve Gütmek:
Yüce Allah'ın: "Sözünden dolayı gülercesîne tebessüm edip, dedi ki..."
buyruğunda "güiercesine" anlamındaki; kelimesini İbn es-Sümeyka' elifsiz olarak diye okumuştur. Bu kelime "tebessüm"ün delalet etliği hazfedilmiş bir fiilin masdarı olarak nasbedilmiştır, Sanki; bir şekilde güldü, demiş gibidir. Sibeveyh'in görüşü budur. Sibeveyh'in dışındaki ilim adamlarına göre ise; bu bizzat "tebessüm edip" fiili iie nasbedilmiş-tir, çünkü bu da "güldü" anlamındadır.
Bunu elifle okuyanların kıraatine göre ise "tebessüm edip'deki zamirden hal olmak üzere nasbedilmiştir. Anlamı ise gülmek kadar tebessüm etti, şeklindedir. Çünkü gülmek tebessümü kapsar, tebessüm ise gülmekten aşağıdır ve gülmenin başlangıcıdır.
"Gülümsedi, gülümser, gülümsemek" denilir. İsm-i faili şeklinde gelir. Fiil; "Gülümsedi, gülümser, gülümsemek" şeklinde de kullanılır. ise ağız (gülümseme yeri) demektir. Bu da; Oturma yeri" meclis lafzının den gelmesine benzer.
Çokça gülümseyen adam" demektir. Kısacası gülümsemek (tebessüm) gülmenin başlangıcıdır. "Gülmek" ise başlangıcı ve sonu ifade eder. Şu kadar var ki gülmek gülümsemeden daha ileri oimayı gerektirir. Eğer kişi gülümsemeden ileriye gidip de kendisini zaptetmeyecek olursa, bu sefer; "Kahkaha ile güldü" denilir.
Tebessüm, peygamberlerin çoğunlukla gülmelerini teşkil eder. Sahih hadiste yer alan rivayete göre Cabir b. Semura'ya şöyle sorulmuş: Sen Peygamber (sav) ile birlikte aynı mecliste oturur kalkar miydin? o; Evet pek çok diye cevap verdi. Sabah namazını kıldığı yerinden güneş doğuncaya kadar kalkmazdı. Güneş doğduktan sonra yerinden kalkardı. Bu arada (ashab) birbirleriyle konuşup, cahiliye dönemindeki hallerinden sözederler gülerlerdi, o da tebessüm ederdi[29]
Yine Sahih'teki rivayete göre Sa'd şöyle demiş: Müşriklerden müslüman-lara pek çok zarar vermiş bir kişi vardı. Peygamber (sav), Sa'd'a: "Anam babam sana feda olsun! Ok at" diye buyurdu. Sa'd dedi ki: Temreni bulunmayan bir ok çektim. O oku böğrüne isabet ettirdim. Yere düştü, avreti açıldı. Rasûlullah (sav) da, ben onun azı dişlerini görünceye kadar güldü.[30]
Rasûlullah (sav) çoğunlukla tebessüm ederdi. Bazı hallerde de tebessümden daha ileri ve küçük dilin görüldüğü aşırı derecedeki güimekten daha aşağı derecede gülerdi. Aşın derecede bir İşi beğendiğinde nadiren büyük azı dişleri görülünceye kadar da güldüğü olurdu.
İlim adamları bu türden çokça gülmeyi mekruh görmüşlerdir. Nitekim Luk-man oğluna şöyle demiştir: Oğulcağızım! Çokça gülmekten sakın, çünkü o kalbi söndürür.
Bu ifade Ebu Zerr ve başkaları yoluyla merfu bir hadis olarak da nakledilmiştir.[31] Peygamber (sav) da, Sa'd (r.a) sözü edilen adama ok atıp, isabet ettirince azı dişleri görününceye kadar güldü. Buna sebeb ise adamın avretinin açılması değil, isabet alması dolayısıyla sevinmesi idi. Çünkü Peygamber böyle bir şeye gülmekten münezzehtir. [32]
6- Hayvanların Akılları ve Kavrayışları:
İlim adamlarına göre bütün hayvanların kavrayışları ve akLİları vardır. Bunda görüş ayrılığı yoktur. Şafiî de: Güvercin kuşların en akıllılarıdır, demiştir. İbn Atiyye dedi ki; Karınca da uyanık, güçlü, koku alma duyusu son derece kuvvetli, bir takım şeyleri saklayan, yuvalar yapan, yeşermesin diye taneyi iki parçaya, kişnişi dördü bölen bir hayvandır. Çünkü kişniş iki parçaya bölündü mü yeşerir. Bir yıl boyunca topladıklarının yarısını yer, geri kalanını ise yedek olarak bırakır.
İbnu'l-Arabî der ki: bize göre bu özel ilimlerdendir. Karınca ise yüce Allah'ın onun yaratılışında verdiği özellikleriyle bunları kavrayabilmiştir. Üs-tad Ebu'l-Muzaffer Şah Nur el-İsferayinî der ki: Hayvanların, alemin ve yaratılmışların hadis olduklarını (sonradan yaratılmış olduklarını) ve yüce Allah'ın vahdaniyetini idrak etmeleri de uzak bir ihtimal değildir. Şu kadar var ki; biz onların dillerini anlayamadığımız gibi, onlar da bizim dilimizi anlamazlar. Bizim bu hayvanların peşinden koşmamız, onların da bizden kaçmalarına gelince; bu da cinslerin ayrılıklarının bir gereğidir.
"Rabblm bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükür etmeyi İlham et!" Huyrukdaki; (ut) mastar manası verir. (tj*Şjt) da "bana bunu ilham et" demektir. Aslıda; den gelmektedir. O: Seni gazaplandıran işlerden beni uzak tut, demiş gibidir.
Muhammed b. İshak dedi ki: Kitap ehlinin iddiasına göre Süleyman'ın annesi yüce Allah'ın Dâvûd (a.s)'ı kendisiyle imtihan ettiği Orya denilen (kumandanının) hanımı idi. Yahutta kocası vefat ettikten sonra Dâvûd (a.s) onunla evlenmiş ve ona Süleyman (a.s)'ı doğurmuştu. Buna dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Sa'd Sûresi'nde (38/21-25. âyetler, 18. başlıkta) gelecektir.
"Rahmetinle beni s alili kullarının arasına kat!" İbn Zeyd'den rivayete göre beni onlarla birlikte kıl, demektir. Anlamın: Beni de salih kullarının arasına kat, demek olduğu da söylenmiştir. (Mealdeki gibi). [33]
20. Bir de kuşları araştırdı ve dedi ki: "Neden hüdhüdü göremiyorum, Yoksa o kayıplara karışanlardan mı oldu?
21. "Ben onu elbette ya şiddetli bir azab ile a/aplandırırım veya muhakkak onu kestiririm ya da bana apaçık bir delil getirir."
22. Çok eğlenmeden geldi ve dedi ki: "Senin bilmediğin şeyi ben gör düm ve Sebe'den sana kesin bir haber İle geldim.
23. "Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşeyden verilmiş; onun bir de büyük bir tahtı var.
24. "Onu ve kavmini Allah'tan gayrı güneşe secde eder buldum. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun İçin onlar doğru yola gelemiyorlar.
25. "Göklerde ve yerde olan, gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bileti Allah'a secde etmesinler diye!"
26. Allah O'dur ki, O'ndan başka ilah yoktur. Çok büyük Arş 'in Rab-bidir."
27. "Bakalım doğru mu söyledin? Yoksa yalancılardan mısın?" dedi.
28. "Bu mektubumu al, götür ve onu kendilerine bırak. Sonra da onlardan geri çekilip ne şekilde karşılık vereceklerine bak!"
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onsekiz başlık haiinde sunacağız: [34]
1- Hz. Süleyman'ın Hüdhüd Kuşunu Araştırmasının Sebebi:
"Bir de kuşları araştırdı" buyruğu ile yüce Allah daha önce sözü edilen şekilde karınca ile ilgili olayın geçtiği yolculuk esnasında, başından geçen bir başka olayı söz konusu etmektedir.
"(oüJl): Araştırmak, gözünün önünden kaybolan bir şeyi arayıp, bulmak istemek" demektir. Tayr (kuş) ise çoğul bir isimdir, bunun da tekili dır. Burada kuşlardan kasıt, kuşların cinsi ve kuşların topluluğudur. Kuşlar yolculuğu esnasında onunla birlikte bulunur, kanatlarıyla ona gölge yaparlardı.
Süleyman Ca,s)'m kuşları araştırmasının ne demek olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bir kesime göre bu yönelim işlerine gösterilen itinanın ve yönetim işlerinin herbirisine gereken ihtimamı göstermenin bir gereğidir. Âyetin zahirinden de anlaşılan budur.
Bir başka kesimin görüşü de şöyledir: Onun kuşları araştırmasının sebebi, hüdhüd kuşunun kaybolması üzerine güneşin onun bıraktığı boşluktan girmesi idi. İşte bu, kuşları araştırmasının sebebi olmuştu. Böylelikle güneşin nereden girdiğini tesbit etmiş olacaktı.
Abdullah b. Selam da dedi ki: Hüdhüd'ü aramasına sebeb suyun yerin ne kadar derinliğinde olduğunu bilme ihtiyacını hissetmesi idi. Çünkü Süleyman (a.s) su bulunmayan bir yerde konaklamıştı. Hüdhüd ise yerin içini de, dışını da görürdü. Süleyman'a da suyun nerede bulunduğunu haber verirdi. Daha sonra da cinler kısa bir zaman zarfında bu suyu çıkartırlardı. Tıpkı koyunun derisinin yüzüldüğü gibi, yeryüzü toprağını o suyun üzerinden öylece soyarlardı. Bu açıklamayı İbn Seiam'dan gelen rivayete göre İbn Abbas yapmıştır.
Ebu Miclez dedi ki; İbn Abbas, Abdullah b. Selam'a: Sana üç soru sormak istiyorum dedi. Abdullah: Sen Kur'ân okuyan birisi olduğun halde bana mı soru soracaksın? deyince, İbn Abbas: Evet, diye üç defa tekrarladı ve şöyle sordu: Süleyman diğer bütün kuşlar arasından niye hüdhüdü araştırdı? İbn Selam dedi ki: Suya ihtiyacı oldu ve suyun ne kadar derinlikte olduğunu -ya da mesafede diye söyledi- bilemiyordu. Hüdhüd ise diğer kuşlar arasından bunu bilebîliyordu, onu araştırmasının sebebi budur.
en-Nekkaş'ın kitabında da şöyle denilmektedir; Hüdhüd mühendis idi.
Rivayete göre Nafî' b. el-Ezrak, İbn Abbas'ın hüdhüd ile ilgili açıklamalarda bulunduğunu duymuş, ona: Dur ey (delil yoksa) duran kişi! Hüdhüd kendisine kurulan tuzağa düşen ve bu tuzağı göremeyen bir kuş iken, yerin içini nasıl görebilir? İbn Abbas ona; Kader geldi mi göz kör olur, diye cevap verdi.
Mücahid dedi ki: İbn Abbas'a kuşlar arasından hüdhüdü nasıl araştırdı? diye soruldu, şu cevabı verdi: Bir yerde konakladı, suyun ne kadar derinlikte olduğunu bilmiyordu, Hüdhüd ise bunu bitebiliyordu, ona sormak istedi.
Mücahid dedi ki: Küçük çocuk hüdhüd kuşuna ağ serer ve onu avlar. Nasıl bunları bulabilir? tbn Abbas dedi ki: Kader geldi mi göz kor olur.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Kur'ân't iyice bilen bir kimseden başka böyle bir cevap veremez.
Derim ki: Bu cevabı daha önceden de belirttiğimi2 gibi hüdhüdün kendisi Süleyman'a vermişti. Şöyle bir şiir söylenmiştir:
Tüce Allah bir kişi hakkında bir işi nrurad ederse, Hem o kişi akıl, görüş ve basiret sahibi olsa dahi, Ve bir de çarelerin üstüne gelen olup da bütün bu çareleri, Kaderin hoşlanmayan sebeblerinden gelecek olanları defetmek için ortaya koyarsaj Yüce Allah onun kulaklarını, aklını kapatır. Ve aklını kafasından kılın çekilmesi gibi sıyırır, çeker, Nihayet hükmünü onun hakkında icra eyledi mi İbret alsın diye aklını ona geri verir,"
el-Kelbî dedi ki: Yolculuğu esnasında yanına sadece bir hüdhüd kuşu almıştı. Doğrusunu en İyi bilen Allah'tır. [35]
2- Yöneticinin Yönettiklerinin İşleri İle İlgilenmesi:
Bu âyet-i kerimede imamın (İslâm devlet başkanının ve yöneticilerinin) yönetimleri altında bulunanların durumlarını iyice araştırmalarına, onları gereği gibi korumalarına delil vardır. Küçüklüğüne rağmen hüdhüdün durumu Süleyman (a.s)'a gizli kalmamıştı. Ya büyük işler hakkında ne düşünülür? Yüce Allah Ömer (r.a)'a rahmetini İhsan eylesin. O da aynı yolu izlerdi. Şöyle demişti: Fırat kenarında bîr kurt bir keçiyi kapacak olsa, şüphesiz Ömer ondan sorumlu tutulacaktır. Yönetimi altındaki ülkelerin harab olduğu, yönettiklerinin zayi olduğu, çobaniann kaybolduğu bir yönetici hakkında ne düşünürsünüz?
Sahih'teki rivayete göre Abdullah b. Abbas'tan şöyle kaydedilmektedir: Ömer b. el-Hattab, Şam'a gitmek üzere yola koyuldu. Serğ denilen yerde ordu kumandanları onu karşılamaya geldi: Ebu Ubeyde ve arkadaşlan, ona Şam bölgesinde veba bulunduğu haberini verdiler... İlim adamlarımız dediler ki: Ömer(r.a)'ın Şam'a gitmek üzere yola çıkması (Halifenin tebasını kontrol ettiğine işaret vardır). -Halife b. Hayyat'ın belirttiğine göre- Beytu'l-Makdis'in hicri 17. yılda fethedilmesinden sonra olmuştu. O yönettiklerinin hallerini ve kumandanlarının durumlarını bizzat kendisi araştırırdı. Kur'ân, sünnet, yöneticinin yönettiği kimselerin durumlarını araştırmasına ve bunu bizzat doğrudan kendisinin yapmasına, uzun dahi olsa bu maksatla yolculuk yapmasına açıkça delalet etmekte ve bunu ifade etmektedir. Şu beyiti söyleyen İb-nu'1-Mübarek'in Allah'ın rahmetine nâü olmasını dileriz:
"Zaten dîni kim bozdu ki hükümdarlardan,
Ve kötü ilim adamları ile kötü abidlerden başka?" [36]
3- "Hüdhüdü Neden Göremiyorum?"
Yüce Allah'ın Neden hüdhüdü göremiyorum" buyruğu "Hüdhüde ne oldu ki ben onu göremiyorum?" anlamındadır. Bu da manası sebebi bilinmeyen kalb (ifadelerin yer değiştirmesi) kabi-lindendir. Yine bir kimsenin diğerine; "Bana ne oluyor ki seni kederli görüyorum?" yani; "Neyin var (kederlisin)" demeye benzer.
Hüdhüd bilinen bir kuştur. Onun sesine de hedhede denilir.
İbn Atiyye der ki: Bu ifadeden maksat hüdhüdün ortada olmadığını, kaybolduğunu anlatmaktır. Fakat Süleyman (a.s) hüdhüdün kayboluşunun gereği oian onu görmeyişini esas alarak, bu gereklilik konusunda kendisine bilgi verilmesi için soru sorma cihetine gitmiştir. Bu da bir çeşit icaz (veciz) konuşmaktır. Onun "Neden... um?" şeklindeki sorusu; edatının soru cümlesinin başında ayrıca gelmesi gereken) elif (soru hemze-si)nin yerini tutmuştur.
Şöyle de denilmiştir: Süleyman (a.s): "Neden hüdhüdü göremiyorum"
derken, kendisinin halini gözönünde bulundurmuştur. Zira o kendisine pek büyük bir mülkün verildiğini, mahlukatın emrine müsahhar kılındığını biliyordu. İşte şükür etme gereği onun itaatkâr olmasını, adaleti de sürekli kılmasını gerektirmişti, Hüdhüd nimetini bulamayınca şükür bakımından bir kusur işlemiş olabileceği hatırına geldi ve bu kusuru dolayısıyla bu nimetten mahrum olduğu kanaatine kapıldı. O bakımdan kendi halini araştırmaya koyuldu ve bundan dolayı "neden göremiyorum" dedi.
İbnu'l-Arabî der ki: Mutasavvıf şeyhlerinin mallarını kaybettikleri vakit yaptıkları budur, onlar da kendi amellerini araştırırlar. Bu İse adab ile alakalı hususlarda böyle olduğuna göre peki ya bugün biz farzlarda bile kusurlu hareket ederken, ne yapmalıyız?
İbn Kesir, İbn Muhaysın, Âsim, el-Kisaî, Hişam ve Eyyub "neden... um" anlamındaki soruyu; şeklinde 'ya" harfini üstün okumuşlardır. Aynı şekilde Yâsîn Sûresi'nde: "Ben, beni yaratana ne diye ibadet etmeyecek misim?" (Yâsîn, 36/22) buyruğunda da böyle okumuşlardır. Ancak Hamza ile Yakub bunu sakin okumuşlardır. Geriye kalan Medine kıraat alimleri ile Ebu Amr ise Yâsîn Sûresi'ndekini üstün ite bunu ise sakin (yani harfi med olarak) okumuşlardır.
Ebu Amr dedi ki: Çünkü bu Nemi Sûresi'nde bulunan, istifhamdır. Diğeri ise intifa (nefyetmek)dir. Ebu Hatim ile Ebu Ubeyd sakin okuyuşu tercih ederek, "(Jl'Jtiî): Dedi ki: Neden... um?" diye okumuştur. Ebu Cafer en-Neh-has: Bazıları mübteda olan ile kendisinden önceki ifadelere atfedilen arasında fark gözetmek istemişlerdir. Ancak bunun hiçbir kıymeti yoktur. Buradaki "ya" nefs-i miitekellim "ya"sidir. Araplar arasından bunu üstün ile okuyanlar olduğu gibi, sakin okuyanlar da vardır. O bakımdan kıraat alimleri her iki şekilde de okumuşlardır. Mütekellim "ya"sı ile ilgili fasih söyieyiş ise onun meftuh olarak okunmasıdır, çünkü o hem bir isimdir, hem de tek bir harftir. Dolayısıyla tercih edilen sakin okunmayışıdır. Böylelikle isme haksızlık edilmemiş olur.
"Yoksa o kayıplara karışanlardan mı oldu?" buyruğundaki; "Yoksa"; "(Hayır)" anlamındadır. [37]
4- Verilecek Cezaların Takdirinde Ölçü:
Yüce Allah in: "Ben onu elbette ya şiddetli bir azap île azaplandırırım veya muhakkak onu kestiririm..." buyruğu uygulanacak olan cezanın bedene göre değil de, işlenen suça göre olacağına delil teşkil etmektedir. Bununla birlikte cezalandırılacak oian şahsa zaman ve niteliği itibariyle yumuşaklık gösterilebilir.
İbn Abbas, Mücahid ve İbn Cüreyc'den rivayete göre onun kuşu azaplan-dırması tüyünü yolması suretinde idi İbn Cüre-yc ele tüyünün tamamen yolunması diye söylemiştir. Yezid b. Ruman da kanatlarının yolunması diye açıklamıştır.
Süleyman (a.s)'ın bu uygulaması ile isyankarlara karşı sert bir tavır takınmak, görevini ve konumunu ihlal eden tulumu dolayısıyla Hüdhüdü cezalandırmak istemişti. Yüce Allah hayvanları, kuşları yemek ve başka bir takım menfaatler maksadıyla boğazlamayı mubah kıldığı gibi ona da bunu mubah kılmış olabilirdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Nevâdiru'l-Usul'de (et-Tirmizî el-Hakim) şöyle demektedir: Bize Süleyman b. Humeyd Ebu'r-Rabi' el-İyadî anlattı, dedi ki: Bize Avn b. Umare, el-Huseyn el-Cuhfî'den anlattı, el-Huseyn, ez-Zübeyr b. d-Hırrîd'den, o İkri-me'den naklen dedi ki: Yüce Allah'ın, Süleyman'ın hüdhüde vermek istediği cezayı alıkoyması, onun anne ve babasına karşı itaatkâr olmasından dolayı idi. İleride de gelecektir.
Yine denildiğine göre, hüdhüdü azaplandırmak, onu kendisine uymayan zıt tabiatlı hayvanlarla birlike bulundurmaktır. Kimilerinden nakledildiğine göre en dar hapis zıt tabiatlı kimselerle birlikte bulunmaktır.
Bir diğer açıklamaya göre, ben onu kendisine denk kimselere hizmet etmek zorunda bırakacağım anlamındadır. Bir diğer görüşe göre onu kafese koyacağım, bir başka açıklama: Tüyünü yolduktan sonra onu güneşte bırakacaktım. Onu hizmetinden uzaklaştırmak suretiyle cezalandıracağım, diye de açıklanmıştır. Çünkü hükümdarlar bedenin birlikte olmaya alıştığı kimseleri ayırmakla, uzaklaştırmakla te'dib ederler.
"Ben onu ya şiddetli bir azab ile azablandırırım veya muhakkak onu kestiririm..." buyruğunda fiiller şeddeli "nun" ile te'kid edilmiştir. Böyle bir "nun" ya şeddeli veya seddesiz olarak (te'kid maksadıyla) getirilir. Ebu Halim dedi ki: Eğer; "Ben onu elbette ya şiddetli bir azab ile azaplandırırım veya muhakkak onu kestiririm" şeklinde (tek mim ile) okunsa bu da caizdir.
"Ya da bana apaçık bir delil getirir" buyruğundaki "Bana... getirir" lafzındaki lam, lam-ı kasem değildir. Çünkü Süleyman hüdhüdün yapacağı bir iş için kasem etmez. Ancak bu buyruk "Onu elbette... azap-landırırım'ın akabinde geldiğinden dolayı -ki bu da kasemin caiz olduğu hususlardandır- sonraki bu fiili de aynı şekilde kullanmıştır. Sadece İbn Kesir "bana... getirir" anlamındaki fiili, iki "nûn" ile; diye okumuştur. [38]
5- Çok Geçmeden Gelen Hüdhüd:
"Çok eğlenmeden geldi" buyruğunda kasıt hüdhüddür. Kıraat alimlerinin büyük çoğunluğu; "(ÎİUi): Geç...ti", fiilinin "kep harfini ötreli okumuşlardır. Yalnızca Âsim bunu üstün okumuştur. Her iki kıraatte de anlamı ı:vakit geçirdi, kaldı" şeklindedir. Sibeveyh dedi ki: Bu "Durdu kaldı, durur kalır, kalmak" fiili; (harakeleri itibariyle); "Oturdu, oturur, oturmak" gibidir, şekli ise benzer.
Başkaları da şöyle demektedir: Bunun üstün okunması yüce Allah'ın: "Kalıcılar" (el-Kehf, 18/3) buyruğu dolayısıyla daha uygundur. Çünkü bu den gelmektedir. "Kaldı, kalır" denilir ism-i faili de; dtye getir, kullanımı, gibidir. İsm-i faili şeklinde, gibi gelir. (ti^ticii)'den ism-i fail ise şeklinde gelir. "Ekşidi, ekşir" fiilinin ism-i failinin şeklin-de gelmesi gibi.
"Çok eğlenmeden geldi" deki zamirin Süleyman (a.s)'a ait olma ihtimali vardır. Anlamı şöyle olur: Süleyman (a.s) kuştan araştırıp tehdidinde bulunduktan sonra aradan fazla zaman geçmeden geldi, demek olur. Buradaki zamirin hüdhüde ait olma ihtimali de vardır. Daha kuvvetli İhtimal budur, daha sonra da hüdhüd gelip; "Senin bilmediğin şeyi ben gördüm" dedi. Bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir. [39]
6- Hüdküdün Getirdiği Haber:
Yani ben senin bilmediğin hususları öğrendim. İşte bu peygamberler gaybı bilir, diyenlerin kanaatlerini reddetmektedir.
el-Ferrâ "Gördüm" fiilinin "te" ve "ti" harfleri birbirine idgam edilerek; diye okunduğunu naklettiği gibi "ti" harfi, te'ye kalbedilip idgam edilmek suretiyle; diye okunduğunu da nakletmiştir. [40]
7- Sebe'lle İlgili Gelen Haber:
"Ve Sebe'den sana kesin bir haber ile geldim" buyruğu ile onun Süleyman (a.s)'a bilmediği şeyi öğretmiş olduğunu anlıyoruz. Böylelikle o Süleyman (a.s)'ın kendisini tehdit etmiş olduğu azab ve kesilme cezasını bertaraf etmiş oldu. Cumhur "Sebe"' kelimesini; şeklinde tenvinli olarak mun-sarıf bir kelime gibi okumuştur. İbn Kesir ve Ebu Amr ise munsanf olmayan bir kelime olarak, hemzeyi üstünle; diye okumuştur. Birinci okuyuş, kendisine bir kavmin nisbet edildiği bir adam ismi kabul edilmesine göredir. Şairin şu mısraı da buna göredir:
"Sebe'in zirvelerinde gelenler ile Teyinlilerin, Boyunlarında iz bırakmıştır, camışlann derileri."
ez-Zeccac, Sebe'in bir adanı ismi olduğunu kabul etmeyerek, şöyle demiştir: Sebe', Yemen'in Me'rib denilen bölgesinde San'a ile arasında üç günlük mesafe bulunan bilinen bir şehirdir,
Derim ki: el-Gaznevî'nin "Uyunu'l-Meanî" adlı eserinde üç millik mesafe denilmektedir. Katâde ve es-Süddî dedi ki: Oraya oniki peygamber gönderilmiştir.
(ez-Zeccac, görüşüne delil olarak) en-Nâbiğa el-Ca'dî'nin şu beyi tini zikretmektedir:
"Me'rib'de hazır bulunan Sebe'den,
Onların selinin önünde Arİm'i (aeddi) bina ettiklerinde,"
(ez-Zeccac devamla) dedi ki: Bunu munsarıf kabul etmeyenler, bunun bir şehir ismi olduğunu söyler. Munsarıf kabul edenler de -ki bunlar çoğunluğu teşkil ederler- buranın bir şehir ismi olması dolayısıyla müzekker adı verilmiş, müzekker bir yer kabul ederler.
Sebe'in şehire ad olarak verilen bir kadın adı olduğu da söylenmiştir. Doğrusu bunun bir erkek adı olduğudur. Tirmizf nin kitabında (Sünen'inde) Ferve b. Museyk el-Muradî'nin Peygamber (sav)'dan naklettiği ve yüce Allah'ın izniyle (Sebe', 34/15- ayetin tefsirinde) gelecek olan hadiste de bu şekildedir.
İbn Atiyye dedi ki: ez-Zeccâc bu hadisi bilmediğinden dolayı o gelişigüzel açıklamalarda bulunmuştur. el-Ferrâ'nın iddiasına göre de er-Ruâsî, Ebu Amr b. el-Alâ'ya, Sebe'e dair soru sormuş, o da ben onun ne olduğunu bilmiyorum, demiş.
en-Nehhas dedi ki: el-Ferrâ, Ebu Amr adına te'vilde bulunmuş ve onun meghul olduğu için bu ismi gayr-ı munsarıf kabul ettiğini belirtmiştir. Bir şey de eğer bilinmeyecek olursa gayr-ı munsarıf olur.
en-Nehhas da şöyle demektedir: Ebu Amr gibi birisi böyle bir söz söylemez. er-Ruâsî den yapılan nakilde de bu kelimeyi bilmediği için bunu gayr-ı munsarıf kabul ettiğine dair de bir delil bulunmamaktadır. O sadece ben onu bilmiyorum demiştir. Eğer nahiv bilgini birisine herhangi bir isim hakkında sorulacak da, o da ben onu bilmiyorum diyecek olursa, bu o nahivcinin bu ismi gayr-ı munsarıf kabul ettiğine deliİ teşkil etmez. Aksine hak bunun dı-ı eladır. Bu durumda eğer onu bilmiyorsa, onu munsarıf kabul etmesi gerekir. Çünkü isimlerde aslolan munsarıf olmaktır. Bir şeyin gayr-ı munsarıf olması ona dahil olan herhangi bir ek sebep dolaylıyladır. Asıl kaide kesin olarak böylece sabittir. Bilinmeyen' bir şey dolayısıyla bu kaide ortadan kalkmaz. Daha sonra nahivcilerden uzun açıklamalar naklettikten sonra sonunda şunları söyler: Sebc' hakkında kabul edilen görüş bu hususta gelen rivayet olmalıdır ki, bu da aslında Sebe'in bir adam adı olduğudur. Eğer bunu munsarıf kabul edecek olursak, bu artık hayatta olan birisinin adı olduğundan dolayıdır. Şayet munsarıf kabul etmeyecek olursak, bunu "Semud" gibi bir kabile adı olarak kabul ederiz. Şu kadar var ki Sibeveyh'in tercih ettiği görüş munsarıf olduğudur ve bu konudaki delili de kat'îdir. Zira bu isim hem müzekker, hem de müennes gelebildiğine göre bunun müzekker kabul edilmesi daha uygundur. Zira aslolan ve daha hafif olan da odur. [41]
8- Küçüğün Büyüğe, Öğrencinin Hocaya:
Ben Senin Bilmediğini Biliyorum, Demesi Uygun mu? Bu âyet-i kerimede küçüğün büyüğe, öğrencinin hocaya -kesinlikle bu hususu bilmesi şartıyla-; ben senin bilmediğin bir şey biliyorum diyebileceğine delil vardır.
İşte Ömer b. el-Hattab (r.a) yüceliğine ve bilgisine rağmen üç defa izin istendikten sonra cevap alınmazsa, geri dönülebileceğini bitmiyordu. Teyemmümü Ammar ve başkaları biliyordu. Halbuki Ömer ve İbn Mes'ud bu konuda bilgileri etraflı olmadığından cünup kimse teyemmüm etmez, diyorlardı.
İbn Abbas ay hali olan kadının Arafat'ta vakfe yapabileceği hükmünü bildiği halde, Ömer de, Zeyd b. Sabit de bunu bilmiyordu. İhramlı bir kimsenin başını yıkayabileceğini İbn Abbas bilmekle birlikte el-Misver b. Mahreme bunu bilmiyordu. Bunun benzeri daha pek çok husus vardır ki bunları kaydederek uzatmaya gerek yoktur. [42]
9- Hz. Süleyman'ın, Sebe' Ülkesinden Haberdar Olmayışı ve Cinlerle İlgili Bazı Hükümler:
Hüdhüd; "Ve Sebe'den sana kesin bir haber ile geldim" deyince, Süleyman (a.s); Bu haber nedir? diye sorunca, hüdhüd de: "Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum" diye cevab verdi. Bu kadın Şera-hil kızı Belkıs idi. O Sebe'lilerin hükümdarlığını yapıyordu. Süleyman (a.s)'ın konakladığı yer ile Belkıs'ın ülkesi birbirine yakın olduğu halde -ki bu mesafe San'a ile Me'rib arasında üç günlük bir mesafedir- Süleyman nasıl oldu da bu durumu bilemedi, diye sorulursa cevap şudur; Yüce Allah Yakub (a.s)'a, Yusuf (a.s)'ın bulunduğu yeri bildirmediği gibi: bir maslahata binaen de Süleyman (a.s)'a Belkıs'ın yerini bildirmemiştir, saklı tutmuştur.
Rivayete göre Belkıs'm ebeveyninden birisi cinlerden idi. İbn Arabî dedi ki: Bu inkarcıların reddettiği bir husustur. Onlar cinler yemezler ve doğurmazlar derler. Allah'ın laneti hepsinin üzerine olsun, yalan söylüyorlar. Böyle bir şey doğrudur. Oniarla evlenilmesi de aklen caizdir, naklen de sahih olarak sabit olursa mesele kalmaz.
Derim ki; Ebu Davud'un rivayetine göre Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: Cinlerden bir heyet Rasûluilah (sav)'ın huzuruna gelerek şöyle dediler: Ey Muhammedi Ümmetine kemikle, hayvan pisliği ile yahut kafa tası iie is-tinca yapmalarını yasaklayıver. Çünkü yüce Allah onlarda bize nzik ihsan ediyor[43]
Müslim'in, Sahih'inde de Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Üzerinde Allah'ın adı anılıp da elinize geçen herbir kemik olabildiğince etli bir şekilde sizin olsun. Herbir davar pisliği de sizin hayvanlarınızın alafı olsun."[44]
Bunun üzerine Rasûluilah (sav) şöyle buyurdu: "Bundan dolayı siz de bunlarla istincada bulunmayınız, çünkü bunlar cinden kardeşlerinizin yîyecek-leridir."[45]
Buhârî'de yer alan rivayete göre de Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü! Kemiğin ve davar pisliğinin durumu nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bunlar cinlilerin yiyecekleridir. Bana Nasibin cinleri heyeti geldi ki, onlar ne iyi cinlerdir! Bana kendilerine azık vermemi istediler. Ben de yüce Allah'a dua ederek nerde kemik, davar pisliği bulurlarsa mutlaka üzerinde yiyecek bir şeyler bulmalarını niyaz ettim."[46]
Bütün bunlar onların yemek yedikleri hususunda açık nasslardır. Onlarla evlenmeye gelince, buna dair işaret de daha önce el-İsra Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Mallarına, evlatlarına ortak o/"(el-îsra, 17/64) buyruğu açıklanırken (4. başlıkta) değinilmiş idi.
Vuheyb b. Cerir b. Hazim de, el-Halil b. Ahrned'den, o Osman b. Hadır'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Belkıs'ın annesi cinlerden idi, adı da Şey-san kızı Belame idi. Yüce Allah'ın izniyle buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir. [47]
10- Kadının Yöneticiliği ve Hakimliği:
Buhârî'de yer alan ve İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Peygamber (sav) Farsların, Kisra'nın kızını başlarına kraliçe tayin ettikleri haberini alınca: "İşlerinin başına bir kadın geçiren bir kavim, asla iflah olmaz" diye buyurdu.[48]
Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî dedi ki: Bu kadının halife olamayacağı hususunda açık bîr nasstır. Zaten bu hususta görüş ayrılığı da yoktur. Muhammed b. Cerir ec-Taberî'den kadının hakim olmasının caiz olduğu görüşü nakledilmiş ise de bu sahih değildir. Bunun Ebu Hanife'den gelen nakil gibi olması da muhtemeldir. O da şu şekildedir: Kadın şahitlik yapabildiği hususlarda hakimlik yapabilir, yoksa mutlak olarak hakim olabilir diye söylemiş olamaz. Aynı şekilde ona "filan kadın hakimlik yapmak üzere takdim edilmiştir" diye bir görev emri de yazılamaz. Bunun olabilecek şekli onun hakem tayin edilmesi ve tek bir meselede vekaleten görev yapması suretinde olabilir. Kanaatimizce Ebu Hanife ile İbn Cerir'in görüşleri bu çerçevededir.
Ömer (r.a)'dan bir kadını çarşı muhtesipliği görevine tayin ettiği rivayet edilmiş ise de bu da sahih değildir, kimse buna iltifat etmesin. Hiç şüphesiz bu da bid'atçilerin hadislere soktukları desiselerdendir. Maliki ve Eş'arî olan Kadı Ebubekir b. et-Tayyib ile Şafiîlerin ileri gelen ilim adamı Ebu'l-Ferec b. Tarar bu meselede birbirleriyle tartışmışlardır. Ebu'l-Ferec dedi ki: Kadının hakimlik yapabileceğinin delili şudur: Ahkâmın varlığından maksat hakimin bunları uygulamaya koyması, ahkâma dair delilleri dinlemek ve bu hususta hasmılar arasında ayırdedici hükmü vermektir. Böyle bir iş ise erkek tarafından yapılabildiği gibi kadın tarafından da yapılabilir.
Ancak Kadı Ebubekr ona itiraz edip, onun bu iddiasını İmameti Kübrâ'yı (halifeliği) ileri sürerek çürütmüştür. Çünkü bundan kasıt sınırların korunması, işlerin idare edilmesi, İslâm topraklarının himaye edilmesi, haracın toplanıp hak sahiplerine verilmesidir. Bunları erkek yapabildiği kadar kadın yapamaz. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu mesele hakkında bu iki ilim adamının da açıklamalarının bir kıymeti yoktur. Bir defa kadının meclislere çıkması beklenemez, erkeklerle karışması beklenemez. Her bakımdan birbirine denk iki kişinin birbirleriyle tartıştığı gibi, onlarla tartışamaz. Çünkü eğer bu kadın genç ise ona'bakmak ve onun kelamını dinlemek haram olur. Şayet erkekler arasına çıkma ruhsatına sahip yaşlı bir kadın ise erkeklerle oldukça sıkışabileceği bir şekilde meclislerde oturup kalkamaz, onlarla tartışmalara girişe-mez. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünen de, inanan da asla iflah olmaz. [49]
11- Sebe' Hükümdarının Sahip Olduğu İmkânlar;
"Kendisine her şey den verilmiş" ifadesi bir mübalağadır. Yani krallığının, ülkesinin gerek duyacağı herşey verilmiş demektir. Anlamın kendi döneminde bulunan herşeyden ona bir miktar verilmiş şeklinde olduğu ve böylelikle (bir miktar anlamındaki) mefulün hazfedildiği de söylenmiştir. Çünkü ifade buna delalet etmektedir.
"Onun bir de büyük bir tahtı var." Bu tahtı hem görünüşü, hem de saltanat mertebesi itibariyle büyüklükle nitelendirmiştir. Denildiğine göre bu taht altından olup, onun üzerinde otururdu. Bir diğer görüşe göre burada "tahftan kasıt hükümdarlıktır, ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü ileride geleceği üzere "kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz" (en-Neml, 27/28) diye buyurulmaktadır.
ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer hüdhüd Belkıs'ın tahtını "azim; büyük" İle nitelendirmekle yüce Allah'ın arşının "azim: büyük" vasfı ile eşit tutarak aynı şekilde nitelendirmiştir; bu nasıl olur? dersen, ben de şöyle cevap veririm: Bu iki vasıf arasında çok büyük bir fark vardır. Çünkü onun arşını (tahtını) büyük olmakla nitelendirmek kendisi gibi insan olan hükümdarların tahtlarına nisbetle büyüktür anlamındadır. Yüce Allah'ın arşının büyüklükle nitelendirilmesi ise O'nun yaratmış olduğu semavata ve arza nisbetledir.
İbn Abbas dedi ki: Bu kadının tahtının uzunluğu seksen zira', eni de kırk zira' İdi. Yukarı doğru yüksekliği de otuz zira' idi. İnci, kırmızı yakut ve yeşil zebercetle süslü idi.
Katâde dedi ki: Ayaklan inci ve cevherdendi, üstündeki örtüler ise ince ve kalın ipektendi. Üzerinde de yedi tane kilit vardı.
Mukatil dedi ki: Tahtı seksene seksen zira' idi, yerden yüksekliği de seksen zira' idi. Mücevherlerle süslenmişti,
İbn İshak dedi ki: Ona kadınlar hizmet ederdi. Beraberinde ona hizmet etmek için altıyüz kadın vardı.
İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerime'den anlaşılması gereken şu ki: O, Yemen şehirlerini elinde tutan kadın bir hükümdardı. Bunun büyük bir mülkü ve büyük bir tahtı vardı, kâfir bir kavimden gelme, kâfir bir kadın idi. [50]
12- Allah'tan Başkasına Tapmak ve Şeytan'm Hakimiyetine Girmek:
Yüce Allah'ın: "Onu ve kavmini Allah'tan gayri güneşe secde eder buldum" buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Bu toplum güneşe tapanlardandı. Çünkü bunlar rivayete göre zındık idiler. Bir diğer görüşe göre bunlar ışığa, aydınlığa tapınan mecusilerdi.
Nafî'den rivayet edildiğine göre vakıf (durak): lafzı üzerindedir, el-Mehdevî dedi ki: Buna göre "azim: büyük" kendisinden sonraki buyruklar ile alakalı demektir. Buna göre ifade; "Ben onu... buluşum çok büyük bir iştir" anlamında olmalıdır. Yani benim onu kâfir bir kadın olarak bulmam büyük bir İştir. İbnu'l-Enbarî dedi ki; "Onun bir de büyük bir tahtı var" buyruğunda durak yapmak güzel bir vakıftır. "Arş: Taht" üzerinde durak yapılıp, diye başlamak ancak sonrasını hatırla-yamayan kimseye hatırlatmak için caiz olabilir. Çünkü "azim" tahtın sıfatıdır, eğer "onu... buldum" ile alakalı olsaydı, o takdirde demek icab ederdi. Bu İse her bakımdan imkansız bir şeydir. Bana Ebubekir Muhammed b. ei-Hüseyin b. Şehriyar anlattı dedi ki: Bize Ebu Abdullah el-Hüseyin b. el-Esved el-Iclî bir ilim adamından anlatarak dedi ki: "Arş" lafzı üzerinde vakıf yapılır ve "azim" lafzı ile okumaya başlanılır. Bu da, benim onları güneş ve aya ibadet eder buluşum büyük bir iştir, anlamına gelir. Bu şahıs dedi ki: Ben bu kanaati teyid edenleri de duydum ve buna delil olarak şunları söylediklerini gördüm: O kadının arşı (tahtı) yüce Allah tarafından "azim: büyük" olmakla vasfedilmeyecek kadar değersiz ve basittir. İbnu'l-Enbarî dedi ki: Benim tercih ettiğim ise başta zikrettiğimdir, çünkü burada "güneşe ve aya ibadef'in (bu ifadede olduğu gibi) takdir edilebileceğine dair bir delil de bulunmamaktadır. Diğer taraftan hüdhüd bu tahtı son derece enli ve uzun bir taht olarak gördüğünden dolayı azim (büyük) olmakİa nitelendirmesi de kabul edilmeyecek bir şey değildir. Ayrıca bu lafzın "arş"ın i'rabını alması da onun sıfatının olduğunun bir delilidir.
"Şeytan onlara amellerini" içinde bulundukları küfrü "süslü göstermiş ve onları doğru yoldan" tevhid yolundan "alıkoymuş." Bununla tevhid yolu olmayan herhangi bir yolu izlemenin kesinlikle hiçbir fayda sağlamayacağını açıklamış olmaktadır.
"Onun için onlar doğru yola" yüce Allah'a ve Onu tevhide "gelemiyorlar." [51]
13- Niye Allah'a Secde Etmiyorlar?
Allah'a secde etmesinler diye" buyruğunu Ebu Amr, Na-fi', Asım ve Hamza; "... me... diye"yi şeddeli okumuşlardır. İbnu'l-Enbarî dedi ki: "Onun için onlar doğru yola gelemiyorlar" buyruğunda vakıf, "lam" harfini şeddeli okuyanlar için um bîr vakıf değildir, çünkü anlam: Şeytan onlara Allah'a secde etmemelerini süslü göstermiştir, şeklindedir.
en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu 'den sonra 'in gelmiş halidir ve burada; da nasb mahallindedir. el-Ahfeş dedi ki: Bunun nasbi da; Süsledi" fiili iledir. Yani; şeytan onlara Allah'a secde etmemelerini de süslü göstermiştir.
el-Kisaî ise "Onları... alıkoymuş" ile nasb mahallindedir. Yani Allah'a secde etmesinler diye onları alıkoymuş demektir, der. Her iki açıklamaya göre de bu mePulün lehtir.
el-Yezidî ile Ali b, Süleyman da şöyle demektedir:
Amellerini" lafzından bedel olarak nasb mahallindedir[52]
Ebu Amr ise şöyle demektedir: Burada; "Doğru yoldan" lafzı bedel olarak cer mahallindedir.[53]
Bir diğer görüşe göre bu buyrukta âmil "doğru yola gelemiyorlar" anlamındaki buyruktur. Yani onlar yüce Allah'a secde etmeye yol bulamıyorlar. I3u da; onlar bu işin kendilerine farz olduğunu bilmiyorlar, demektir. Bu açıklamaya göre de zaid demektir. Yüce Allah'ın: "seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (el-A'raf, 7/12) buyruğuna benzemektedir ki bu; manasınadır. Bu kıraate göre burada secde yoktur. Çünkü onların ya şeytanın amellerini kendilerine süslü göstermesi yahut onları engellemesi ya da doğru yolu bulmalarına engel teşkil etmesi suretiyle onların secde etmeyi terkettiklertne dair bir haber vermek mahiyetindedir.
ez-Zührî, el-Kisaî ve başkaları ise; diye okumuşlardır ki bu da; "Ey şu kimseler, Allah'a secde ediniz" anlamındadır. Çünkü "yâ" nida harfi ile fiillere değij, isimlere seslenilir. Sibeveyh de şu beyiti nakletmektedir:
"Ey (şunlar) Allah'ın ve bütün kavimlerin,
Ve hatta salihlerin laneti Sim'an gibi bir komşunun üzerine olsun."
Sibeveyh dedi ki: "Ya; ey" nida edatı, lanette nida değildir. Çünkü ona nida olsaydı, onu nasbetmesi gerekirdi. Zira bu takdirde muzaf bir münada olur. Ancak İfadenin takdiri: Ey sözümü işitenler, Allah'ın laneti ve bütün kavimlerin laneti Sim'an'a olsun" şeklindedir. Bazıları da Araplardan şu ifadeleri duyduğunu nakleder: Bununla: "Ey kavim merhamet ediniz, doğru söyleyiniz" demek isterler. Bu kıraate göre "Secde ediniz" emr-t hazır olmak itibariyle cezm mahallindedir.
Vakıf da; "Ey..." üzerinde yapılır, bundan sonra da okumaya başlanarak; "Secde edin" diye okunur.
el-Kisaî dedi ki: Ben hocaları ancak emir manasına bunu şeddesiz okuduklarını duymuşumdur, başka türlü okuduklarını da duymadım.
Abdullah'ın kıraatinde; "Allah'a secde etmeniz gerekmiyor mu?" şeklinde "te" ve "nun" iledir.
Ubeyy'in kıraatinde ise; "Niye Allah'a secde etmezsiniz?" şeklindedir. Bu iki kıraat şeddesiz okuyanların lehine bir delildir.
ez-Zeccâc dedi ki: Şeddesiz okuyuş secde etmeyi gerektirmekle birlikte, şeddeli okuyuş secde etmeyi gerektirmemektedir. Ebu Hatim ile Ebu Ubey-de de şeddeli okuyuşu tercih etmişlerdir. (ez-Zeccac) ayrıca der ki: Şeddesiz okuyuş güzel bir şekildir, ancak bu takdirde Sebe'in durumu ile İlgili haber kesintiye uğradıktan sonra tekrar onlardan söz konusu olur. Şeddeli okuyuşta ise verilen haberde arada bir kesinti olmaksızın ardı arkasına geliş söz konusudur.
en-Nehhas da buna yakın bir açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: Şeddesiz okuyuş uzak bir ihtimaldir, çünkü bu durumda ifadede i'tîraz (ara cümleleri) söz konusu olur. Şeddeli okuyuşta ise ifadede bir yeknesaklık ortaya çıkar. Aynı şekilde çoğunluk da bu (şeddisiz) kıraati benimsememiştir. Zira (şeddesiz okuyuşta) İki "elif hazfedilmiş demek olur. Ancak bu gibi hallerde sadece bir "elif hazfedilerek ihtisar yapılır. "Ey Meryem oğlu İsa" demek gibi.
İbnu'l-Enbarî dedi ki; "Secde edin" emrinin "elif'İ, da düştüğü gibi düşmüştür. "Ya: Ey"nın "elifi düşüp bu "secde edin" emrindeki "elife bitişince, "elif" düşmüş oldu. Onun düşmesi ihtisara ve hafif gelip, lafızları az olanın tercihine bir delâlet sayılmıştır. el-Cevherî ise kitabının sonlarında şöyle demektedir: Bazıları derler ki: "Ya" böyle bir yerde ancak tenbih içindir. Sanki o; "Dikkat edin yalnız Allah'a secde edin!" demiş gibidir. Onun başına dikkat çekmek (tenbih) için "ya" getirilince bu sefer "secde edin" emrindeki "elif" vasıl elifi olduğundan dolayı düşmüştür ve böylelikle iki sakinin bir arada bulunması dolayısıyla da "ya"da-kt elif gitmiştir. Çünkü bu elif ile "secde edin" emrindeki elif sakindir. Şair Zu'r-Rimme de şöyle demektedir;
"Ey Meyyae'nin diyarı sen esenlikte ol; her türlü musibetten, Ve senin o ekin bitirmeyen arazine yağmur hep bol bol yağsın."
el-Cürcanî dedi ki: Bu ifadeler hüdhüdün yahut Süleyman'ın ya da yüce Allah'ın söylediği araya girmiş sözlerdir. Bunun da anlamı: Dikkac edin, onlar Allah'a secde etmelidirler... Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır; "Mü'minlere de ki: Allah'ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar." (el-Câsiye, 45/14) Denildiğine göre bu, onlara verilmiş bir emirdir. Yani onları bağışlasınlar. Mushaf ta da bu şekilde yazılır, burada nida harfi yoktur.
İbn Atiyye dedi ki: Denildiğine göre yüce Allah'm: "... Çok büyük Arş'ın Rabbidir" buyruğuna kadar olan sözler, hüdhüdün söyledikleri sözlerdir. İbn Zeyd ve İbn İshak'ın görüşü de budur. Burada hüdhüdün şer'î teklife muhatap olmayıp şer'î hususlara dair nasıl konuşur şeklinde bir itiraz söz konusu olabilir. Bununla birlikte bu sözlerin hüdhüdün kendisine o kavme dair haber vermesi üzerine Süleyman (a.s)'ın sözleri olma ihtimali de vardır, ayrıca yüce Allah'ın buyrukları olma ihtimali de vardır. O takdirde bu iki söz arasında bir ara cümlesi ifadeleridir. Dikkatle düşünülecek olursa, sabit görülecek sağlam görüş budur. 'in şeddeli okunuşu da bu sözlerin hüdhüde ait olduğu anlamını vermektedir, şeddesiz okunuş böyle bir manaya engeldir. Şeddesiz okuyuş az önce açıklamış olduğumuz üzere yüce Allah'a secde etme emrini ihtiva eder.
ez-Zemahşerî dedt ki; Eğer: Her iki kıraate göre mi secde vaciptir yoksa bu iki kıraatten birisine göre mi? diye sorarsan, şöyle cevap veririm: Bu her iki kıraate göre vacip bir secdedir, çünkü secde yerlerinde ya secde etme emri verilir, yahut secde edenler övülür, yahutta secdeyi terkedenler yerilir. Bu iki kıraatten birisinde secde etme emri manası vardır, diğerinde ise secdeyi terkedenlerin yerilmesi manası vardır.
Derim ki: Şanı yüce Allah, kâfirlerin secde etmediklerini haber vermektedir, el-tnşikak Sûresi'nde (84/21. âyetinde) olduğu gibi. Buhâri'de ve başka kaynaklarda sabit olduğu üzere de Peygamber (sav) burada secde etmiştir[54] TşEe en-Neml Sûresi'nde de böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
ez-Zemahşerî dedi ki: ez-Zeccac'ın belirttiği şeddesiz okuyuşta secde vaciptir. Şeddeli okuyuşta değildir, şeklindeki görüşü ise kabul edilmiş bir görüş değildir.
"Göklerde ve yerlerde olan gizliyi açığa çıkartan" buyruğunda sözü geçen, göklerdeki gizli şeyler yağmurlardır. Yerin gizlilikleri ise hazineleri ve bitkileridir. Katade dedi ki: Gizliden kasıt sırdır. en-Nehhâs ise bu daha uygundur demiştir. Yani göklerde ve yerde gaib olan şeyleri o açığa çıkartır. Buna yüce Allah'ın; "Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen" buyruğu da delil teşkil etmektedir,
"Gizli" lafzını İkrime ve Malik b. Dinar hemzesiz olarak ve "be" harfi üstün olmak üzere okumuştur. el-Mehdevî: Bu kıyası bir tahfif ile okumadır, dedikten sonra, burada vakıf yapanlar arasından hemzeyi okumayı terkedenlerin ismini vermektedir,
en-Nehhas dedi ki: Ebu Hatim'in naklettiğine göre İkrinıe hemzesiz olarak "elif" ile; diye okumuştur. Ancak Arapçada bunun caiz olmadığını da ileri sürmüş ve gerekçe olarak şunu göstermiştir: Eğer hemze okunmayacak olursa, onun harekesi "be" harfine verilir, bu durumda "Göklerde ve yerde olan gizliyi" diye okur. Şayet hemzeyi tahvil edecek olursa, u takdirde "be" harfini sakin ve ondan sonra da "ye" olmak üzere; diye okuması gerekir.
en-Nehhas dedi ki: Ben Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Ben Mu-hammed b. Yezid'i şöyle derken dinledim: Ebu Hatim nahiv bakımından diğer akranlarından daha geride idi, onlara ulaşamamıştı. Ancak o beldesinden dışarıya çıktı mı kendisinden daha alim hiçbir kimseyle de karşılaşması mümkün olmazdı,
Sibc-veyh'in Araplardan naklettiğine göre hemze eğer öncesinde sakin harf bulunup kendisi de üstün ise "elife değiştirilebilir. Eğer kendisinden önceki harf sakin olup kendisi öireli olursa "vav"a dönüştürülür, şayet ondan önceki harf sakin olup kendisi esreli olursa bu takdirde de "ye"ye dönüştürülür. Bu durumda; "İşle bu vesîdir, ben vesîye hayret ettim, vesîyi gördüm." Bu da; "Eli vesyoldu'[55] tabirinden gelmektedir.
Aynı şekilde: "Bu çadırdır, çadıra hayret ettim, cadın gürdüm" de böyledir. Bunun böyle olmasının sebebi ise hemzenin şeddesiz olup, onun yerine bu harflerin ıbdal ile getirilmesidir. Yine Sibeveyh'in, Temimoğulları ile Esedoğullarından naklettiklerine göre onlar; "Bu çadırdır" diyerek eğer hemze ötreli ise sakin olan (önceki harfi) da ötreli okuduklarını, eğer hemze esreli ise sakin olan harfi esreli okuyup hemzeyi de telaffuz ettiklerini, şayet hemze üstün ise sakin olan harfi üstün okuduklarını nakletmektedir. Yine Sibeveyhin naklettiklerine göre hernze ötreli olsa dahi (önceki harfi) esreli okurlar, ancak bu sadece Temimoğul-larından nakledilmiştir. Böyle okuyanlar; "Bayağı, adi" derler. Yine onun iddiasına göre bu kelimede "dal" harfini Ötreli okumazlar. Çünkü onlar öncesinde esre bulunan ötre telaffuzundan hoşlanmazlar. Çünkü dilde, vezninde bir kelime yoktur.
Bütün bunlar, kıraat âlimleri topluluğunun okudukları ve dilde var olan telaffuz şekilleridir. Abdullah (b. Mes'ud)'ın kıraatinde; Göklerde... olan gizliyi açığa çıkartan" seklindedir ki; ile harfleri biri diğerinin yerine kullanılabilir. Nitekim Araplar; Aranızdaki bilgiyi mutlaka açığa çıkartacağım" derlerken; demek isterler. Bu açıklamayı da el-Ferrâ yapmıştır.
"Gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen" anlamındaki buyruğu genel olarak kıraat alimleri; "Gizlemeleri ve açıkladıktan şeyleri bilen" diye her iki fiilde de gaib "ya'sı ile okumuşlardır. Bu okuyuş, âyet-i kerimenin hüdhüdün söylediği sözlerden olmasını, yüce Allah'ın hüd-lıüde kendisini tevhid etmek, yalnızca O'na secde ecme gereği, güneşe secde etmeyi red ve bunu şeytana izafe edip şeytanın bu işi kendilerine süslü gösterdiği bilgisini özellikle verdiğini, diğer kuşlar ik sair hayvanlara da böyle özel bilgi vermeyip üstün akılların dahi kolay kolay elde edemeyeceği oldukça incelikli bilgileri özellikle ihsan etmiş olduğu anlamını vermektedir.
el-Cahderî, İsa b. Ömer, Hafs ve el-Kisaî ise bu fiilleri muhatab "te"si ile; Gizlediğiniz" ve; "Açıkladığınız" diye okumuşlardır. Bu okuyuşa göre; âyet-i kerime yüce Allah'ın Mohammed (sav)'ın ümmetine bir hitabı olmaktadır.
"Allah O'dur ki, Ondan başka ilah yoktur. Çok büyük Arş'ın Rabbidir." Ibn Muhaysın "çok büyük" anlamındaki; lafzını yüce Allah'ın sıfatı olarak ötreli okumuştur.[56] Diğerleri ise Arşın niteliği olarak esreli okumuşlardır. Özellikle Arşın söz konusu edilmesi, mahlukatın en büyüğü, onun dışındaki bütün mahlukatın onun kapsamı içerisinde olmasından dolayıdır. [57]
14- Verilen Haberi Tetkik Etmek:
Yüce Allah'ın: "Bakalım" buyruğu düşünmek ve işi tetkik etmek anlamına gelen "nazar"dan gelmektedir. Bu söylediklerinde "doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?" anlamını vermektedir. Buradaki; "İdin" sözü sen anlamındadır. Süleyman (a.s)'ın: "bakalım doğru mu söyledin?" deyip, senin işine bir bakalım dememiş olması, şundan ötürüdür: Hüdhüd: "Senin bilmediğin şeyi ben gördüm" diyerek, bildikleri ile açıktan açığa öğün-düğünü ortaya koyunca, Süleyman (a.s) da açıkça ona; Bakalım doğru mu söyledin, yalan mı söyledin? demiştir. Bu da onun söylediklerine denk bir cevap teşkil etmektedir. [58]
15- Yöneticilerin ve Sair îmanların Mazeret Kabul Etmeleri:
Yüce Allah'ın; "Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?" buyruğunda imamın, İslâm halifesinin, İslâm devlet başkanının yönettiği kimselerin mazeretini kabul etmesi ve gizi i mazeretleri dolayısıyla zahir hallerindeki cezaları, onlardan uzaklaştırması gerektiğine dair delil vardır. Çünkü Süleyman (a.s) kendisine mazeretini belirtince hüdhüdü cezalandırmadı. Hüd-hüdün doğru söylemiş olması onun için bir mazeret teşkil etti, zira o cihadı gerektiren bir hususa dair haber vermişti. Süleyman (a.s)'a da cihad sev-dirilmişti. Sahih'deki rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah'tan mazur görmeyi daha çok seven hiçbir kimse yoktur. İşte bunun için o kitabı İndirmiş ve rasûller göndermiştir."[59]
Ömer (r.a) da, en-Numan b. Adiy'in mazeretini kabul etmiş ve onu ceza-iandırmamıştı. Bununla birlikte imamın eğer şer'î bir hüküm ile alakalı ise bu hususu gereği gibi denemesi ve tetkik etmesi gerekmektedir. Nitekim Süleyman (a.s) da böyle yapmıştır. Hüdhüd kendisine: "Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşeyden verilmiş, onun bir de büyük bir tahtı var" deyince; hemen tamaha kapılarak gelişigüzel bir karar almadı. Mülkünü artırma arzusu onun hüdhüdün sözünü kesmesine sebeb teşkil etmedi. Nihayet hüdhüd ona: "Onu ve kavmini Allah'tan gayri güneşe secde eder buldum" deyince, o vakit duydukları onu öfkelendirdi ve verdiği haberi sona erdirmesini, bu hususta onun göremediği hususları da öğrenme isteğinde bulundu. Bu maksatla da; "Bakalım doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?" dedi.
Sahih'cıe el-Misver b. Mahreme'den rivayet edilen şu olay da (bu bakımdan) bununla benzerlik arzetmektedir. Ömer (r.a) karnına vurulduğu için ceninini erken bırakan kadının durumu hakkında ashab ile istişare ettiğinde el-Muğire b. Şube şöyle demişti: Ben Peygamber (sav)'ın onun hakkında küçük yaşta bir erkek köle ya da bir cariye verilmesi gerektiğini hükme bağladığına tanıklık ederim. Bunun üzerine Ömer (r.a): Seninle beraber şahitlik edecek kimseleri bana getir, dedi, Mııhammed b. Mesleme bu hususta onun lehine şahitlik etti. Bir diğer rivayette de şöyle denilmekledir: Sen bu hususta işin içinden çıkmadıkça bundan elini çekemezsin. (Muğire b. Şu'be) dedi ki: Dışarı çıktım, Muhammed b. Mesleme'yİ gördüm, onu getirdim, o da şahitlik etti.[60] İzin istemeye dair Ebıı Musa hadisi[61] ve başkaları da bu kabildendir. [62]
16- Hz. Süleyman'ın Mektubu:
"Bu mektubumu al, götür ve onu kendilerine bırak" buyruğunun onu kendilerine bırak" bölümü ile ilgili olarak ez-Zeccac şöyle demektedir: Bunda beş kıraat şekli vardır: şeklinde "ya" harfinin de telaffuz edilmesi suretiyle. İkinci kıraat "ya" harfi hazfedilip ona de lalci eden esreyi isbat ile; şeklinde, üçüncü olarak "he" harfi ötre-li ve aslı üzere "vav" harfini de isbat ile; şeklinde.
Dördüncü olarak "vav"ı hazfedip ötreyi isbat ile; şeklindeki okuyuştur. Beşinci okuyuşda Hamza'ya ait olup bu da "he" harfini sakin olarak; diye okumaktır.
en-Nehhas dedi ki: Böyle bir okuyuş nahivcilere göre ancak nisbeten uzak ihtimalli bir yolla olabilir. O da takdiri bir vakıf kabul edilir. Ben Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Sen bu gerekçeye iltifat etme, eğer vakfı niyet edip vasletmesi caiz olsaydı İsimlerin sonlarından i'rabın da hazfedilme-si caiz olurdu. Yine (en-Nehhas) dedi ki: Burada "kendilerine" diye çoğul lafzını kullanıp "ona" lafzını kullanmayış sebebi, daha önceden: "Onu ve kavmini Allah'tan gayri güneşe secde eder buldum" diye buyurmuş olmasıdır. Sanki: Sen bunu dinleri bu şekilde olan kimselere götür, bırak demiş gibidir. Böylelikle o asıl önemi dine vermiş olmakta ve din hususunu göz önünde bulundururken, diğer hususlara önem vermemektedir. İşte mektuptaki hitabı da çoğul lafzı ile kullanmasının sebebi budur.
Bu âyet ile Igili kıssalar arasında rivayet olunduğuna göre, hüdhüd oraya ulaştığında bu kraliçenin etrafının duvarlarla kapatılmış olduğunu gürdü. Belkıs'ın güneşe ibadeti dolayısı İle doğduğunda güneşin girmesi için duvarda bırakmış olduğu bir küçük boşluğa gitti. Rivayete göre Belkıs uykuda iken mektubu bıraktı. Uyandığında mektubu gördü ve bundan dolayı korkuya kapıldı. Uykudayken birilerinin yanına girdiğini zannetti. Uykudan kalktığında kendisinde bir değişiklik görmedi. Güneşin durumunu öğrenmek üzere duvardaki boşluğa bakınca, hüdhüdü gördü ve böylelikle durumu anladı.
Vehb ile İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Onun güneşin doğuş yerine bakan bir duvar boşluğu vardı, güneş doğdu mu secde ederdi. Hüdhüd bu boşluğu kanadıyla kapattı, güneş yükseldi. Belkıs bunun farkına varmadı, güneşin doğuşunun geciktiğini anlayınca, ayağa kalkıp oraya baktı. Hüdhüd de mektubu ona attı. Mektubun üzerindeki mührü görünce, titredi ve boyun eğdi. Çünkü Süleyman (a.s)'m mülkü mühründe idi. Mektubu okuduktan sonra kavminin ileri gelenlerini topladı ve (âyette) daha sonra gelecek olan sözlerle onlara hitab etti.
Mu katil de dedi ki: Hüdhüd mektubu gagasıyla taşıdı. Etrafında askerleri ve kumandanları bulunduğu sırada kadının tepesinde duruncaya kadar uçtu. Herkesin gözü önünde bulunduğu yerde kanatlarını çırpıp durdu. Kadın da başını kaldırıp ona bakınca mektubu göğsünün üzerine bıraktı. [63]
17- Müşriklere Mektup Yazarak Davet Tebliğ Etmek:
Bu âyet-i kerimede müşriklere mektuplar gönderip İslâm davetinin onlara tebliğ edileceğine ve İslâm'a çağırılacaklarına delil vardır. Nitekim Peygamber (sav)'da Kisra'ya, Kayser'e ve herbir 2orbaya -daha önce Al-i İmran Sû-resi'nde (3/64. âyet, 1. başlıkta) geçtiği üzere- mektuplar göndermişti, [64]
18 Hazreti Süleyman'ın Talimatı:
Yüce Allah'ın: "Sonra da onlardan geri çekil" diyerek, ona geri çekilmesini emretmesi, krallara karşı takınılan edebe uygun olarak bir kenara çekilip, güzel bir edeb örneğini göstermesini istemiştir. Anlamı da şudur: Sen onların konu hakkındaki tartışmalarını görecek şe