FURKÂN SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Bu sûre, yetmiş yedi ayet olup Mekkîdir.
Furkân'ı, alemlere bir nezir olsun diye, kulu (Muhammed'e) indiren (Allah) ne yücedir ki, göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir. O, hiçbir evlât edinmemiştir. O'nun, mülkünde bir ortağı da yoktur. O, herşeyi yaratıp ona bir nizâm vermiş ve onun mukadderatım takdir etmiştir"
(FurkAn, 1-2).
Bil ki Hak Teâlâ bu sûrede, tevhidden, nübüvvetten ve Kıyametin halterinden : = işetmiş, daha sonra da bu sûreyi, yakînen inanan ihlaslı kullarının vasıflarını delirterek bitirmiştir. Bir yaratıcının ve O'nun celal sıfatlarının ispat edilmesinin, herşeyden önce belirtilmesi gerektiği için, Allah Teâlâ sûreye bu hususla başlayarak "Furkân'ı, kulu (Muhammed'e) indiren (Allah) ne yücedir!" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:[1]
Tebâreke Kelimesinin İzahı
Zeccac şöyle der: "Tebâreke kelimesi, "bereket" masdarından olup, "tefâül" vezninde bir fiildir." Bereket, hayrın bol ve fazla olması demektir. Burada şu iki mânâ düşünülebilir:
a) Bu, "O'nun hayrı çoğaldı ve arttı" demektir ve "Eğer Allah'ın nimetlerini (tek :ek) saymaya kaîkışsamz, sayamazsınız" (satw, 18) ayetiyle kastedilen manadır.
b) Bu, "Allah, zâtı, sıfatları ve fiilleri hususunda, herşeyden münezzeh ve müstağni oldu" demek olup, "O'nun benzeri yoktur" (Şûra, n) ayetiyle kastedilen manadır.
Bunun, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı hususunda herşeyden müstağni ve münezzeh olması manası oluşuna gelince, mananın "varlığının vâcib ve kadîm olması sebebiyle, yok olmaktan ve değişikliğe uğramaktan uzaktır, yücedir, münezzehtir ve beridir" şeklinde olması muhtemel olduğu gibi; "Tekliği ve birliği sebebiyle, mümkin (mahlûk) varlıklardan herhangi birisine benzemekten uzaktır, yücedir, münezzehtir ve bendir" şeklinde de olabilir.
Hak Teâlâ'nın, sıfatları hususunda herşeyden münezzeh oluşuna gelince, bunun manasının, "O'nun ilmi, zaruri veya kesbîveya tasavvur?, yahut da tasdikî olmaktan münezzehtir" şeklinde olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hakk'ın, kudreti hususunda herşeyden münezzeh olmasına gelince, Bu, "O, maddeye, zamana, bir modele ve bir maksad ve gayeye ve bir bağışa muhtaç olmaktan münezzehtir" demektir. Cenâb-ı Allah'ın, fiilleri hususunda herşeyden münezzeh olması hususunda bu varlığın, bekanın, varlığın salahının (elverişli tarzda olmasının) ancak kendisi tarafından olması demektir.
Diğer bazıları şöyle demişlerdir: "Tebâreke"nin asıl manası, bekaya ve devamlılığa delâlet edip, devenin veya kuşun su üzerine çöküp yumulması manasına gelen burûku'l-ba'îr ve burûku't-tayr deyimlerinden alınmıştır. Çukura da İçinde su biriktiği için, birke denilir. Buna göre "tebâreke", 'Allah Teâlâ, zâtı hususunda ezelî ve ebedî olarak bakidir, değişmesi imkansızdır. Yine sıfatları hususunda da bakidir ve bunların değişmesi de imkansızdır" manasına gelir. Hak Teâlâ her türlü menfaat ve maslahatların yegâne yaratıcısı ve sürdürücüsü olduğuna göre, O'nun "Tebâreke ve teâlâ" "O, yüce ve münezzehdir" diye tavsif edilmesi gerekir. [2]
Ellezî Kelimesinin Manası
Dilciler şöyle demişlerdir: "Elleri" kelimesi birşeyi bilinen bir şey üe tarif etmek gerektiğinde, o bilinen hususa İşaret etmek için kullanılmak üzere icâd edilmiştir. İşte buna göre şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: "Kendilerine hitab indirenin, Hak Teâlâ olduğunu edilen bu kimseler, Furkanı indirenin, Hak Teâlâ olduğunu bilmiyorlardı Öyle ise burada, kelimesinin kullanılması nasıl güzel ve yerinde olabilir?" Buna şöyle cevab verilir: Kur'ân'ın, bir mucize olduğunu ortaya koyan deliller bulunduğu için, bu deliller muvacehesinde Kur'ân'ın Allah katından olduğu ortaya çıkar ve anlaşılır. Binâenaleyh, delilin çok kuvvetli, açık seçik olmasından ötürü, Cenâb-ı Hak bunu sanki biliniyormuş gibi kabul etmiştir. [3]
Furkan'ın Manası
Bu ayette geçen, "Furkân" ile, Kur'ân'ın kastedildiğinde şüphe yoktur. Kur'ân'a bu adın verilmesi, ya Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân'ı gerek Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği konusunda gerek helâl ile haram konusunda hak ile batılı birbirinden ayıran bir kitap kılması bakımındandır. Yahut da parça parça indirilmiş olması bakımındandır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "insanlara dura dura (ağır ağır), dâne dâne) okuyasın diye, o Kur'ân'ı (ayet ayet) ayırıp (parça parça indirdik}"(isra. 106)
buyurmuştur. Bu ikinci izah, doğruya daha yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ayette Furkân'ı tenzil ile (parça parça indirdi" buyurmuştur, fiili, parça sarça indirmeye ise, toptan indirmeye delâlet eder. İşte bu incelikten ötürü Cenâb-ı Hak Âl-i İmran sûresinde, "(Allah) o kitab-ı Kur'ân'ı sana hak ile tenzil etti, Tevrat m incili de inzal etti' (aı-i imrfuı, 3) buyurmuştur.
Bil ki Hak Teâlâ ayette herşeyden Önce "Tebâreke" buyurunca ve bunun manası da. "hayır ve bereketi çok oldu" şeklinde olup, bunun peşinden de Kur'ân'dan bahsedince, bu Kur'ân'ın her türlü hayrın kaynağı ve bereketlerin en kapsamlısı olduğuna delâlet eder. Fakat Kur'ân ilimlerin, bilgilerin ve hükümlerin kaynağıdır. O halde, bu da ilmin hayır ve bereket yönünden yaratılmışların en kıymetlisi ve en istünü olduğuna delâlet eder. [4]
Dördüncü Mesele
Bu ayette geçen "abd" (kul) kelimesi ile, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kastedildiği hususunda hiç bir ihtilaf yoktur.
İbnu'z-Zubeyr'in (r.a) bu kelimeyi (kullarına) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre bu kullar ile, "Resûlullah ve ümmeti" kastedilmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak "Size bir kitabı indirdik"(Enbiya, 10) ve "Allah'a ve bize indirilene iman ettik" deyin" (Bakara, 136) buyurmuştur. [5]
Nezîr Vasfı
Cenâb-ı Hak , "Alemlere bir nezir olsun diye" buyurmuştur. Bu, "Bu kul alemlere bir nezir olsun diye" demektir. (olsun) fiilinde müstetir "hüve (o)" zamirini, Furkân'a râci kılıp tıpkı, "Hiç şüphesiz bu Kur'ân hidayet eder" (İsra 9) ayetinde, hidayetin Kur'ân'a nisbet edilmesi gibi, buradaki "nezir" (uyarıcı) olma vasfını Kur'ân'a nisbet edenlere gelince, bu görüş cidden uzaktır. Çünkü "münzir" ve "nezir" faile ait sıfatlardan olup, uyarma, ikaz etme, korkutma manasını 'ade ederler. Binâenaleyh bununla Kur'ân'ın tavsif edilmesi, mecazidir. Halbuki sözü, mümkün olduğu zaman, hakiki manasına hamletmek gerekli olan birşeydir. [6]
Âlemin
Daha sonra alimler şöyle demişlerdir: Bu ayet şu hükümlere delâlet eder:
1) "Alem", Allah'ın dışında kalan herşey manasına gelip, cin, melek ve insanlar gibi bütün mükellefleri içine alır. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s)'in, meleklere gönderilmiş bir peygamber olmadığı hususunda hepimiz müttefikiz. Dolayısıyla, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bütün cin ve insanlara gönderilmiş bir peygamber olması gerekir. Böylece bu, "Hz. Muhammed, herkese değil, sadece insanlığın bir kısmına gönderilmiş bir peygamberdir" diyenlerin görüşünün bâtıl olduğunu gösterir.
2) "Alemin" sözü, bütün mahlûkatı içine alır. Binâenaleyh bu ayet, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Kıyamete kadar gelip geçecek olan bütün mahlûkatın peygamberi olduğunu gösterir. Bu sebeple de Hz. Peygamber (s.a.s)'in bütün nebi ve resullerin sonuncusu olması gerekir.
3) Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, bütün herkesin iman etmesini, itaatta bulunmasını istediğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.'a.s)'i, herkes için bir nezir (ikazcı) olsun diye, herkes için bir peygamber olarak göndermiş ve herkesin (hasen) güzel şeylerle meşgul olup, kabih (çirkin) şeylerden yüz çevirmesini istemiştir." (Ehli sünnet) alimlerimiz, Mu'tezile'ye. Hak Teâiâ'nın, "Andolsun ki biz cin ve insandan birçoğunu cehennem için yarattı/c." (A'«ı, ire) ayetiyle cevap vermişlerdir.
4) Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Ayetteki "Tebâreke" lafzı, hayrın ve bereketin çokluğuna delâlet ettiği gibi, mutlaka bunun peşinden zikredilen şeyin de çok hayır ve menfaatlerin sebebi olması gerekir. Halbuki inzâr (korkutma, ikaz etme), gam, keder ve korku sebebidir. Öyle ise, Tebâreke'nin peşinden niçin buna yer verilmiştir?"
Cevap: Buradaki inzâr, tıpkı babanın çocuğunu terbiyesi mesabesindedir. Çünkü baba, her ne zaman çocuğunu terbiyeye İtinâ gösterirse, bu ileride o çocuğun büyük faydalar sağlamasına sebep olacağı için, çocuğa bu şekilde yapılmış olan iyilik de, o derece çok olmuş olur. İşte burada da böyledir: Her nezaman inzâr çok olursa, insanların Allah'a yönelmesi de o nisbette çok olur. Binâenaleyh böylece uhrevî mutluluk daha tam ve daha mükemmel olmuş ofur. Bu, dünyevî birtakım menfaatlere iltifat edilmemesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisini "peA çok hayırları veren" diye tavsif edince, burada sadece dini menfaatlerden bahsetmiş ve hiçbir dünyevî menfaatten bahsetmemiştir. [7]
Allah'ın Dört Vasfı
Cenâb-ı Allah.zâtını şu dört çeşit kibriya (büyüklük) sıfatı ile tavsif etmiştir:
1) "Göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir" ifadesi. Bu cümie, Allah Teâlâ'nın varlığına dikkat çeker gibidir. Zira Allah'ın varlığını isbat etmenin tek yolu,O'nun fiillerini incelemektir. Bu işler, elbette yapan faile ihtiyaç olduğunu gösterirler. Binâenaleyh varlık sıfatının, diğer sıfatlardan önce zikredilmesi zorunlu bir şey gibidir. Ayetteki, "Göklerde ve yerde olan herşey Allah'a aittir" (Aı-ı imren. 109) cümlesi mahlûkatın, meydana geliş zamanlan ve mahiyetleri ile varlıklarında devam etme müddetleri açısından, O'na muhtaç olduklarına ve mahlûkat üzerinde istediği gibi tasarruf edenin de sadece Hak Teâlâ olduğuna işarettir.
2) "O hiçbir evlât edinmemiştir" ifadesi.,,Cenâb-ı Hak, bununla ebediyyen ma'bûd olanın kendisi olduğunu; başkasının ma'bûd olamayacağını ve hâkimiyetini O'ndan devralamayacağını beyân buyurmuştur. Binâenaleyh Allah'ın bu vasfı, hem "Tebâreke" hem de, "Göklerin ve yerin mülkiyeti Ona aittir" ifadelerini adeta te'kid etmektedir. Bu sanki, hristiyanlara bir reddiye gibidir.
3) "O'nun, mülkünde bir ortağt da yoktur" cümlesi. Bununla Hanlıkta tek ve yegane olanın o olduğu manası kastedilmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın ulûhiyyetteki tekliğini anladığı an, her şeyden ve herşeye karşı korku vs ümidi sona ermiş, kalbi sırf Allah'ın rahmet ve ihsanı ile meşgul olarak kalıvermiş olur. Bu ifadede de, senevilere (mecûsîlere), yıldıza tapanlara ve putlara tapanlara ûir redd vardır.
4) "O, herşeyi yaratıp ona bir nizam vermiş ve onun mukadderatını takdir etmiştir" cümlesi. Bu ifadeyle ilgili söyle birkaç soru sorulabilir:
Birinci soru: Ayetteki, ''herşeyi yarattı" cümlesinde de, Allah Teâlâ'nın kulların *H ve işlerinin yaratıcısı olduğuna da bir delâlet var mıdır?
Cevap: Evet, şu iki bakımdan buna bir delâlet var:
a) Ayette, "herşeyi yarattı" ifadesi, bütün her şeyi içine alır. Binâenaleyh bu, kulların fiillerini de içine alır.
b) Cenâb-ı Hak, ortağı olmadığını bildirdikten sonra, bu ifadeye yer vermiştir. Buna göre bu, "Allah Teâlâ, ortaklan olmadığını bildirince, birisi sanki "İste burada Allah'ın ortaklarının olmadığını kabul ettiklerini söyleyen bir topluluk var. Fakat bunlar kendi fiillerini kendilerinin yarattıklarını söylüyorlar" demiş de, buna karşı Cenâb-ı Hak onların bu görüşlerini red hususunda bir dayanak olsun diye, bu ifadeyi zikretmiştir.
Kâdî şöyle der: "Bu ayet, şu sebeplerden ötürü, kulların fiillerini de Allah'ın yaratmış olduğuna delâlet etmez:
1) Cenâb-ı Hak "Hani. Benim iznimle (ey Isa), çamurdan bir kuş halketmiştin " Mflide^o) ayetinde, kulun "halik" (yaratıcı) olduğunu açıkça ifade etmiştir. Yine O, "Hâliklerin (yaratıcıların) en güzeli olan Allah, ne yücedir!" (Mû'minûn, 14) buyurmuştur.
2) Cenâb-ı Allah, bununla kendisini medh-ü sena etmiştir. Binâenaleyh bu ifadesiyle, bozuk ve yanlış (işleri) yaratmayı kastetmiş olması caiz değildir.
3) Hak Teâlâ zatını, nizâm veren, takdir eden (ölçüp-biçen) olmasıyla kendisini medh-ü sena etmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk bununla ancak güzel ve hikmetli olan şeyleri kastetmiştir. Eğer ayetin zahiri sizin ileri sürdüğünüz manaya delalet ediyor ise, yaptığımız bu izahlardan dolayı, ayetin (zahirî manasına ham I edilmeyip) mutlaka te'vil edilmesi gerektiği sabit olur. Kaldı ki ayetin o manaya kesinlikle bir delâleti de yoktur. Çünkü "halk" takdir etmek, ölçüp-biçmek, yerli yerinde yapmak demektir. Binâenaleyh bu ifade, kendisinde ölçülü-nizamlı oluşun apaçık görülebildiği şeyleri içine alır. Böyle olma da, vasıflarda değil, ancak maddelerde ortaya çıkar.
Kâdî'nin görüşlerine şöyle cevap verilir: Onun, "Halikların en güzeli olan Allah, ne yücedir!" {m'mmdn, u) ve "Çamurdan bir kuş halketmiştin " (Mâıde, no) ayetlerini buna delil getirmesi, "Allah her şeyin yaratıcısıdır" (Ra% 16) ve "Allah'dan başka yaratıcı (hâlık) var mı?"(f&ttv, 3) ayetleriyle çelişir. Onun, "Cenâb-ı Hakk'ın bozuk ve yanlış işleri yarattığını söyleyerek övünmesi caiz değildir" görüşüne karşı deriz ki: "Allah Teâlâ'mn, kudretleri mukayese etme ve yoktan var etme ile var olanı yoketmenin sadece kendisine ait olması bakımından böyle kendisini medh-ü sena etmiş olması niçin caiz olmasın."
Kâdî'nin, "Yaratma, ancak maddelerle ilgilidir" şeklindeki görüşüne de şu şekilde cevap veririz: "Eğer böyle olsaydı, ayetteki, "O, herşeyiyarattı" ifadesi yanlış olurdu. Çünkü bu ifade, her ne kadar aklen ona izafe edilmesi doğru olmasa bile, yaratmanın, bütün herşeye nisbet edilmesini gerektirir."
İkinci soru: "Halk" kelimesinde, takdir etme manası yatmaktadır. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Allah) herşeyi yaratıp, onu takdir etti" ayetinin manası, "Herşeyi takdir edip, onu takdir etti" şeklinde olur.
Cevap: Bunun manası, "Allah herşeyi, eşitleme, takdir etme ve müsavi kılma hususlarının gözetildiği bir yaratmayla yaratmış ve onu, ona uygun bir şekilde takdir edip, varetmiştir" şeklindedir. Bunun misali şudur: Allah insanı, İşte şu gördüğün mütenasib şekilde yaratmış ve onu hem dinî, hem dünyevî konularda mükellef tutulmaya ve bu mes'ûliyete bağt^faydalara ehîl olarak yaratmıştır. Her canlı ve cansızı da, aynı şekilde hikmet ve tedbir (düzen) üzere takdir edilmiş, dengeli bir yaratılış üzere var etmiş ve herbirini, takdir ettiğine uygun olarak, ondan ayrı düşünülemeyeceği bir biçimde, bir iş ve maslahat için takdir etmiştir.
Üçüncü soru: Ayetteki "Onun mukadderatını takdir etti" cümlesinde, siz (ehl-i sünnetin) görüşüne bir delâlet var mıdır?
Cevap: Evet... Bu, şu birkaç yöndendir:
a) İnsanlar hakkında kullanıldığında takdir, "zannetmek", "inceden inceye hesaplamak" manasına gelir. Fakat bu, Allah Teâlâ hakkında "sözkonusu şeyi bilmesi ve haber vermesi" manasınadır. Bunun böyle olduğu, Mu'tezile ile ittifak ettiğimiz bir şeydir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, falanca şeyin olmayacağını bilseydi, ama o şey buna rağmen olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın ilminin, cehalete; doğru haberinin de, yatana dönüşmesi gerekirdi. Halbuki bu imkansızdır. İmkansıza götüren şey de imkansızdır. O halde, o şeyin olması, meydana gelmesi imkansızdır. İmkansız olan şeyin olması istenemez, irade edilemez. Binâenaleyh o şey, irade edilmemiş, ama emredilmiştir. Böylece, "emretme" ile "irade etme"nin, birbirinin mütelâzimi (gerektireni) olmadıkları anlaşılır. Bu sebeple de "Saîd (cennettik) olanın, ta anasının karnında iken saîd olduğu, şaki (bedbaht) olanın da, yine tâa anasının karnında iken şakî olduğu ortaya çıkmış olur.
:oz furkân sûresi 25/3
b) Kudret ve tam sebep bulunduğu zaman, eğer fiilin meydana gelmesi vâcib #»sin) olsaydı, kulun ftili, Allah'ın fiilini gerektirirdi. Bu durumda ise, Mu'tezlle'nin görüşü bâtıl olurdu. Yok eğer bunlar, fiilin mutlaka meydana gelmesini gerektirmiyorsa, o zaman bak (düşün), eğer o fiilin, bir müreccihe ihtiyacı yok denirse, a- "mümkin" varlık müreccih bulunmadan meydana gelebilir demektir. Bunun böyle :>«c leceğini söylemek ise, bir yaratıcının olması gerektiği kapısını kapar. Eğer fiil ar müreccihten müstağni oimaz ise, o zaman söz, yine müreccih meselesine döner w ancak, bir vâcibu'f-vücûd'un olması gerektiğine varıp dayandığında sona erer.
c) Eğer kulun fiili, kendi kudretiyle meydana gelmiş olsaydı, o zaman ancak, kulun «anasını ve varetmeyi istediği şeyler meydana gelirdi. Fakat insan, her zaman ilmi
» gerçeği elde etmek ister. Halbuki insanın elde ettiği (neredeyse) hep cehalet ve •î-'işlıktır. Binâenaleyh eğer iş, kulun kudreti dâhilinde olsaydı, bu böyle olmazdı. 3wna göre eğer, "Bu kul cehaleti gerektiren bir şüpheye inandığı için (onu doğru sandığı için) böyle olmuştur" denilirse, biz deriz ki: Eğer kul o şüpheye başka bir seneden dolayı inanmışsa, bu durumda teselsül gerekir. Teselsül ise, imkansızdır. S-âenaleyh bu şüphenin bir ilk cehalete (bilgisizliğe) dayanması gerekir. Bu cehalet ae. insanın kalbinde daha önce olan bir cehalet sebepiyle meydana gelmiş değildir. fesine insan o cehaleti bir gerektiren olmaksızın doğrudan varetmiş demek olur. 5u ise imkansızdır. Çünkü insan, hiçbir zaman kendisinin câhil olduğuna razı olmaz 1* câhil olmak için gayret sarfetmez. Aksine ilim için gayret sarfeder. Bu sebeble de, ancak kulun niyetlenip istediği şeyin meydana gelmesi gerekir. Bu böyle olmadığına (hep kulun istediği olmadığına) göre, herşeyin geçerli bir takdir ve nüfuzlu bir kader ile olduğunu anlıyoruz. İşte, "O herşeyi yaratıp, onun mukadderatını takdir etmiştir" ayetiyle kastedilen budur. [8]
Putların Acizliği
"O'ndan başka hiçbirşey yaratamayan, zaten kendileri de yaratılmış olan birtakım tanrılar edindiler. Onlar, kendileri için ne bir zarar, ne bir fayda vermeye kadir değillerdir. Öldürmeye, diriltmeye, ölenleri yeniden diriltip (kabirden) çıkarmaya ise hiç güçleri yetmez" (Furkân, 3).
Bil ki Allah Teâlâ, kendisini celâl, izzet ve yücelik sıfatlarıyla tavsif edince, bunun peşisıra putperestlerin inançlarının zayıflığını gösteren ve şu bakımlardan taptıkları fjeyterin noksan olduğunu ortaya koyan ifadeleri getirmiştir:
1) O putlar, eşyanın yaratıcısı değillerdir. Halbuki ilahın, yaratmaya ve yoktan varetmeye kadir olması gerekir.
2) Zaten putların kendileri mahluktur, yaratılmıştır. Mahlûk olan ise, muhtaç demektir. Halbuki ilâhın, hiç birşeye muhtaç olmaması gerekir.
3) Putlar kendilerine bite fayda ve zarar veremezler. Böyle olan, başkasına daha nasıl faydalı olabilir? Öyle ise, böyle olana ibadet (kulluk) etmenin manası yoktur.
4) Putlar, öldürmeye, hayat vermeye ve öldükten sonra diriltmeye kadir değillerdir, yani onlar teklif zamanında (bu dünyada) diriltmeye ve öldürmeye kadir olmadıkları gibi, mücâzât zamanında (Kıyamette) yeniden diriltmeye de kadir değillerdir. Böyle olana nasıl "ilah" denilebilir ve asıl yapılması gereken, bu nimetleri verene ibadet etmek olduğu halde, nasıl bu putlara ibadet etmek güzel ve yerinde olabilir? Bu ayetle ilgili birkaç soru sorulabilir: [9]
Ayetle İlgili Bazı Sorular
Birinci soru: Ayetteki, "O'ndan başka birtakım tanrılar edindiler" cümlesi sadece putperestlere mi mahsustur, yoksa buna hristiyanlar, yıldızlara ve meleklere tapanlar da girer mi?
Cevap: Kâdi şöyle der: "Buna, hristiyanların girmesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü onlar-, Allah'ın dışında, birçok ilahlar edinmemişlerdir. Binâenaleyh doğruya en yakın olan, bununla putperestlerin kastedilmiş olmasıdır. Bu ayetin içine, meleklere tapanlar girebilirler. Çünkü bunların da ma'budlan çoktur."
Birisi söyle diyebilir: Ayetteki, "edindiler" ifadesi cemi (çoğul)dur; "tanrılar" ifadesi de çoğuldur. Çoğul bir lafız, çoğul bir lafza mukabil konunca, her iki çoğulun ferdleri, biribirlerinin mukabili sayılır. Binâenaleyh hristiyanların ma'bûdunun tek olması, onların bu ifadenin kapsamına girmelerine mâni değildir.
İkinci soru: (Ehl-i sünnet) alimlerimizden bazıları, "Ayetteki, "O'ndan başka hiçbir şey yaratamayan, zaten kendileri yaratılmış olan, birtakım tanniar edindiler" ifadesini, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delil getirerek şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ kâfirleri, hiçbirşey yaratamayan şeylere tapmaları açısından tenkid etmiştir ki, bu, ancak yaratabilenin ibadet edilmeye müstehak olduğuna delalet eder. Binâenaleyh eğer kul yaratıcı olsaydı, onun da ilah ve ma'bûd olabilmesi gerekirdi."
Ka'bî buna şu şekilde cevap vermiştir. "Biz (Mu'tezlle), halik (yaratıcı) ismjpi ancak, Allah için kullanırız." Alimlerimiz ise, şöyle demişlerdir: "Halk (yaratma) lafzında, bir müdâhelede bulunmadan, yerinden kıpırdamadan, planlamadan ve bundan ötürü bir yorgunluğa düşmeden varetme manası vardır. Böyle bir yaratma ise ancak Allah'a mahsustur."
Hem sonra, Allah Teâlâ putları anlatırken, "Onların, yürüyebilecekleri ayaklan »ar m/?"(A'raf, 195) buyurmuştur. Şimdi sorarım: Bu ayet, ayağı bulunan herkesin nra'bûd olabileceğini gösterir mi?" Eğer (Mu'tezile) buna, "hayır" diye cevap verirse. Sizin söylediğiniz şey de aynen bunun gibidir." Cenâb-ı Hak, "Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın şâm ne yücedir" buyurmuştur" denilir. Bütün bunlar Ka'bİ'nin sözleridir. Onun, "Hâlık (yaratıcı) ismi, kullar için kullanılmaz" şeklindeki sözüne karşı deriz «. "Aksine bu gerekir. Çünkü Arapça'da "halk" takdir etmek demektir. Takdir etmek se, zannetmek ve inceden inceye ölçüp-biçmek demektir. Binâenaleyh "halk" sminin, kul hakkında hakikat, Allah hakkında mecaz olmasr gerekir. Öyle ise, siz daha •»asıl, "halk" lafzının kut için kullanılamayacağını söylüyorsunuz?" "Onların, sayesinde yürüyebilecekleri ayaklan var mı?" (A'raf. 195) ayetine gelince, bu ayette onlar âciz oldukları için tenkid edilmişlerdir. Binâenaleyh bazı bakımlardan acizliği otan hiçbir varlığa ibadet doğru olmaz. Kâ'bî'nin ayetini delil getirişine gelince, bu husustaki söz daha önce geçmişti.
Bil ki alimlerimizin bu ayetle istidlalleri yerinde ve güçlü bir istidlal değildir. Çünkü öu kusurun, şu iki şeyin toplamından olması muhtemeldir:
1) Onlar, yaratıcı değillerdir.
2) Onlar mahlukturlar. Binâenaleyh kul, halik sayılsa bile, yine de mahluktur. 3mâenaleyh kulun ilah ve ma'bûd olamaması gerekir.
Üçüncü soru: Ayet, öldükten sonra dirilmeye delâlet eder mi?
Cevap: Evet, çünkü Hak Teâlâ, "nuşûr"dan bahsetmiştir. Bu, "ma'bûd olanın, laat edenleri mükâfaattandırıp, isyan edenleri cezalandırabilmesi gerekir. Böyle : -nayan, ilah olamaz" takdirindedir. [10]
Resûlullah'ın Karsısında Şaşkın Kâfirler
"O kâfirler "Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu hususta, bir zümre de ona yardım etmiştir" dediler ve böylece, hiç şüphesiz bir haksız söz ve yalan söylediler. Dediler ki: "Bu ayetler onun başkasına yazdırıp, kendisine sabah-akşam okunmakta olan, evvelki kavimlerin masallarıdır." Onlara de ki: "Onu, göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirdi. Şüphesiz ki O, gafur ve rahîm 'dir." Dediler ki: "Bu, nasıl peygamber, yemek yiyor, çarşılarda yürüyor! Ona bir melek indirilip, beraberinde bir inzarcı bulunmalı değil miydi? Yahut ona (gökten) bir hazine atılmalı, yahut onun yiyebileceği bir bahçesi bulunmalı değil miydi?" Yine o zalimler "Siz (mü'minîer), büyülenmiş birisinden başkasına tâbi olmuyorsunuz" dediler. Bak ki senin için ne misaller getirerek sapıttılar. Artık onJar, hiçbir yo) bulamazlar"
(Furlcân, 4-9).
Bil ki Allah Teâlâ önce tevhidden, ikinci olarak da putperestleri redden bahsedip, üçüncü olarak bu ayette nübüvvet meselesine değinmiş ve o kâfirlerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini inkâr hususundaki şu şüphelerini nakletmiştir: [11]
Birinci İtirazları
Birinci şüphe: Bu, onların "Bu, onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Bu hususta, bir zümre de ona yardım etmiştir" şeklindeki sözleridir. Bunun bir benzeri de, "Onu, bir insan eğitip öğretti"
(Nahl, 103) ayetidir. Bil ki bu ifade ile, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bizzat kendisinin,
Ku-'ân'ı uydurduğu ve yalan söylediği manası Kastedilmiş olabileceği gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Kur'ân'ı uydurup, yalan yere Allah'a nisbet ettiği manası da «astedilmiş olabilir. Sonra burada iki konu vardır: [12]
İftira Kelimesi
Birinci konu: Ebû Müslim: "iftira" kelimesi fiilinin, iftial vezninde masdarıdır. Nitekim bazanderinin ölçülüp-biçilmesinde denilir. Binâenaleyh Dczukluğun sona ermesini bildirmek için (ıslah ettim. ıslah oldu; yumuşattım ve yumuşadı) denilir. Yine Arapça'da bir kişiye, onda DUunmayan kötü vasıfları ona isnad ederek sövüp sayan hakkında da denilir. [13]
Yardımcı Dedikleri Kimseler
İkinci konu: Kelbî ve Mukâtll şöyle derler: "Bu ayet, Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur. O halde bu demektir ki, "Bu hususta, bir zümre de ona yardım etmiştir" diyen de odur. O "zümre" sözüyle, Huveytib b. Abdu'l-uzza'nın kölesi Addâs'ı, Amir b. el-Hadremi'nin kölesi Yesâr'ı ve Âmirin kölesi Cebr'i kastetmiştir. 5j üçü, ehl-i kitaptan idiler, Tevrat'ı okur ve ondan bazı kıssalar anlatırlardı. Onlar ^üslüman olunca, Hz. Peygamber (s.a.s) onlardan, bunları öğrendi. İşte bundan ötürü Nadr bu sözü söyledi. Bil ki Allah Teâlâ onların bu şüphesine, "Böylece hiç şüphesiz bir haksız söz ve yalan söylediler'.' diyerek cevap vermiştir. 3u ifade ile ilgili birkaç konu vardır: [14]
Kur'ân'ın İ'cazı
Birinci konu: Ayetin bu kadarcık ifadesi, bahsedilen şüpheye cevap olarak kâfidir. Çünkü her aklı başında insan, Hz. Peygamber (s.a.s)'in o kâfirlere karşı Kur'ân ile -eydan okuduğunu, o kâfirlerin alabildiğine fasih (edib) kimseler olduklarını ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in işini iptal etmek için onların var güçlerini ortaya koyduklarını, hatta bu hırslarının, onları Hz. Muhammed (s.a.s)'i bu ayette bahsedilen şey ile nitelemeye kadar vardırdığını bilmektedir. Binâenaleyh eğer onlar, Hz. Muhammed ıs.a.s)'e teklif ettiği gibi (Kur'ân'tn benzerini getirebilselerdi), mutlaka bunu yaparlardı ve bu iş onların maksadlarım elde etmeleri hususunda bu ve benzeri ayetlerde ileri sürdükleri şeylerden daha uygundu. Binâenaleyh eğer Hz. Muhammed (s.a.s) bu hususta başkasından yardım görmüş olsaydı, o kâfirlerin de o başkasından yardım almaları mümkündü. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s) Arapça'yı bilmede ve -aşkasından istifade hususunda onlarla aynı şartlara sahibti. Durum böyle olduğu halde, kâfirler bunu yapamadıklarına, Kur'ân'ın benzerini getiremediklerine göre, Kur'ân'ın fesahatta zirvede, i'cazda da en ileride olduğu anlaşılır. Bu deliller, Kur'ân'da defalarca geçip, bu sorunun (iddianın) yersiz olduğu böylece ortaya çıkınca, artık bu açık-seçik delillerden sonra, yine bu soruyu tekrarlamanın, ancak cehalet ve inat bataklığında oyalanıp durmadan ve boğulup kalmadan ileri geldiği ortaya çıkmıs olur. İpte bütün bunlardan ötürü, Cenâb-ı Hak bu şüpheye cevap olarak, "Hiç şüphesiz bir haksız söz ve yalan söylediler" demekfie yetinmiştir.
İkinci konu: Kİsâî şöyle der: Ayetteki bu İfade, "Onlar, zufüm yaptı, yalan söylediler" demektir ve tıpkı ndolsun ki siz pek çirkin bir şey getirdiniz yani söylediniz" (Meryem, 89) ayeti gibidir. Dolayısıyla bu ifadeler bu (getirme) fiilinin mef ölüdürler. Zeccâc da, bu ifadelerin harf-i cerrin hazfi ile mansub olduklarını söyler. Ona göre kelamın takdiri şeklindedir.
Üçüncü konu: Allah Teâlâ onların bu söztenni, zulüm ve zûr (yalan) olarak nitelemiştir. Onların bu sözlerinin bir zulüm oluşu, böylesi çirkin bir fiili, bundan tamamen bir kişiye nisbet etmelerinden ötürüdür. Binâenaleyh onlar bu işi, mahallinin (sahibinin) dışında kullanmışlardır ki böyle bir şeyi esas yerinin dışına koymak zulümdür. Bunun bir zûr (yalan) oluşu ise, o kâfirlerin bu hususta yalan söylemiş olmalarından ötürüdür. Ebu Müslim: "Bu zulüm onların Hz. Muhammed (s.a.s)'i yalanlayıp, dediklerini kabul etmemeleridir; bu yatan ise, onların O'nun hakkında yalan söyleyip, iftirada bulunmalarıdır" demiştir.
İkinci şüphe: Dikte ettirme "(Bu ayetler), onun başkasına yazdırıp, kendisine sabah-akşam okunmakta olan, evvelki kavimlerin masallarıdır" demeleridir. Bununla ilgili birkaç konu var.
Birinci konu: "Esatir", Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri gibi, geçmiş insanların uydurup söyledikleri masallar olup, ya "estâr"ın çoğuludur, yahut da, tıpkı "Ahâdis"in, "uhdûse" (uydurma şey) kelimesinin çoğulu oluşu gibi, bu da "ustûre'nin çoğuludur. lafzı, "Hz. Muhammed, bu esatiri, ehl-i kitabdan yani Addâs, Yesâr ve Cebr'den yazdırmıştır" demektir. O halde bu fiil, burada tıpkı (kan alınmesını istedi) ve (Damardan kan aldırdı) fiilleri gibi "Kendisi için yazılmasını istedi" demektir. ifadesi, "Bunlar ona okunur" demek olup, "O, ümmi olduğu için, bunlar onun için başkaları tarafından yazıldı, yani ezberlemesi için yazılan şeyden ona telkin edildi, okundu" manasınadır. Çünkü ezberleyecek kimseye telkin etmenin şekli tıpkı kâtibe dikte ettirmenin (söyleyip yazdırmanın) şekli gibidir. [15]
Bükre ve Esil Tabirleri
Ayetteki "Sabah-akşam" ifadesi hakkında Dahhâk şöyle der: "Bu, "sabahleyin kendisine verilen-anlatılan şeyi, o size akşam okuyor-söylüyor. Akşam venlen-anlatılanı da sabah okuyor" demektir.
İkinci konu: Hasan el-Basri, "Bu ayetler kendisine sabah akşam okunmaktadır" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlerin bu sözleine karşı cevab olarak zikrettiği bir sözdür. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki, "Bu ayetler O*na zaman zaman vahiy ile yazdırılan verilen ayetlerdir. O halde daha nasıl, bunun evvelkilerden kalma efsaneler olduğunu sölüyorsunuz" demiştir. Müfessirlerin ekserisi iss, bunun o müşriklerin sözleri »sinden olduğu hususunda ve onların 'bununla, bahsedilen o ehl-i kitabın, "•akşam bu masalları, Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlattıkları manasını ettiklerinde ittifak etmişlerdir. Şu sebeblerden ötürü, bunun doğruya daha yakın şüphe yoktur:
1) Bu sözün, daha önceki sözlerte son derece ifgisi bulunmaktadır. Buna göre o kâfirler, "Muhammed evvelkilerin efsânelerinin yazılmasını istedi ve o ar O'na, sabah-akşam verildi, okundu ve anlatıldı" demişlerdir.
2) Bu, onların "Bu hususta bir zümre de O'na yardım etmiştir" sözleri ile ttikleri şeydir.
3) Allah Teâlâ, bundan sonra onların bu sözlerine, "Onı'ara de ki: "O'nu, göklerde yerdeki sim bilen indirdi"buyurarak cevab vermiştir. Keşşaf sahibi şöyle der:
el-Basrl'nin bu görüşü, istifham-ı inkârî için olan hemzenin, meftun kılınması. doğru olur ve "evvelin" de vakfetmesi gerekir.
Allah onların bu şüphelerine "Onlara de ki: "Onu, göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirdi. Şüphesiz ki O, gafur m rahimdir" buyurarak cevab vermiştir. Bununla ilgili birkaç bahis vardır. [16]
Kur'ân Herşeyi Bilenin Sözüdür
Birinci bahis: Bu bahis, ayetteki bu ifâdenin kâfirlerin o şüphesine nasıl bir cevab olduğunun izahı hakkındadır. Bunu biraz önce de izah etmiştik: Zira Hz. Peygamber ) onlara Kur'ân'ın bir benzerini getirmelerini isteyerek meydan okumuştur. Onlar bunu yapamamışlardır. Binâenaleyh eğer, Hz. Peygamber I s.a.s) başkasından Je edip, destek görerek bu Kur'an'ı meydana getirmiş ofsaydı, onlar da o olarından istifâde ederek, Kur'ân gibi bir eser getirebilirlerdi. Bunu japamadıklarına göre, Kur'ân'ın bir vahy-i ilahi olduğu sabit olur. İşte bundan ötürü Hak Teâlâ, "Onlara de ki: "O'nu, göklerde ve yerdeki sim bilen indirdi" r-.urmuştur. Bu böyledir. Çünkü Kur'ân'ın lafızlarını bu şekilde bir araya getirenin şu sebeblerden ötürü, mutlaka herşeyi açığı-gizliyi-sırrı bilen birisi olması gerekir:
1) Kur'ân'ın sahib olduğu fesahat, ancak herşeyi bilen birisi tarafından şe'çekleştirilebilir.
2) Kur'ân, gayba ait haberleri ihtiva etmektedir. Bu da ancak herşeyi bilenden kaynaklanır.
3) Kur'ân, noksanlıktan ve kusurdan beridir. Böyle olma da, ancak herşeyi öienden kaynaklanabilir. Nitekim Cenâb-t Hakk, "Eğer o, Allah'ın katından : masaydı onlar O'nda birçok ihtilaflar (tezadlar) bulurlardı"',n\*a,sz\ buyurmuştur.
4) Kur'ân'ın,bütün âlemin maslahat ve faydasını kulların nizamını sağlayacak -.kümler ihtiva etmektedir. Bu ise, ancak herşeyi bilen tarafından yapılabilir.
5) Kur'ân çeşitli ilimleri ihtiva etmektedir. 8u ise, ancak o her şeyi bilen tarafından olursa mümkün olur. Kur'ân işte bu bakımlardan kendisinin herşeyi bilen bir Zât'ın sözü olduğuna delâlet edince, o kâfirlerin bu şüphelerine cevab olarak "Onlara de ki: "O'nu, göklerde ve yerdeki sırrı bilen İndirdi" ifadesiyle yetinmiştir. [17]
Sır Kelimesinin İzahı
İkinci bahis: Âlimler, "sır" ile ne kastedildiği hususunda değişik izahlar yapmışlar, bazıları: "Bunun manası, "göklerde ve yerde olan, her sırrı gizliyi bilen ancak böyle bir kitabı indirebilir" şeklindedir" derken; Ebu Müslim, bunun manasının "O'nu sırları bilen indirmiştir. Binâenaleyh birisi bu hususta yalan söylecek olsa, mutlaka O ondan intikam alırdı. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "Eğer (peygamber), bazı sözleri kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette O'nu kıskıvrak yakalardık" (Hakka, 44-45) buyurmuştur" şeklinde olduğunu söylemiştir. Bazıları da mananın şöyle olduğunu söylemiştir: "Allah, göklerde ve yerde saklı olan her sırrı bilir. Sizin, Hz. Muhammed'in söylediği şeylerin kesin bir hakikat olduğunu bile bile, O'nun aleyhinde gizli gizli kurduğunuz tuzaklar da, Hz. Muhammed'in işinin aslı ve sizin itham ettiğiniz şeylerden beri oluşu da, Allah'ın bildiği bu sırlar cümlesindendir. O, sizi ve o peygamberi, hakkınızda bildiğine göre, cezalandıracak veya mükafaatlandıracaktır. [18]
Gafur ve Rahîm İsimlerinin Buradaki Anlamı
Üçüncü bahis: Cenâb-ı Hakk şu iki sebebten ötürü, bu ayette kendisinin gafur ve rahim oftfuğunu sdyfernıştfr
a) Ebu Müslim şöyle der: "Bunun manası, "O, Kur'ân'ı ancak inzar (ikaz, korkutma) için indirmiştir. Binâenaleyh O'nun gafur ve rahim olması, cezaları hemen peşin vermemesi gerekir."
b) Bu, o kâfirlerin kurdukları bu tuzaklar yüzünden, başlarına ilâhi azabın yağmur gibi yağmasını hakettiklerini, fakat Cenâb-ı Hakk'ın gafur ve rahîm olduğu için bunu şimdilik göndermeyip, onlara fırsat tanıdığına bir dikkat çekmedir. [19]
Üçüncü Şüphe: Peygamberin Beşer Oluşu
Onların bu şüpheleri son derece, zayıf ve tutarsızdır. Çünkü onlar, Hz. Peygamber (s.a.s) için şu beş vasıfı sayıp, bunların O'nun peygamber olmasına mani olduğunu sanmışlardır:
a) "Bu, nasıl peygamber, yemek yiyor"
b) "çarşılarda yürüyor" şeklindeki sözleri, yani "O, bu özelliklere sahib olduğuna göre, bizden üstünlüğü nerede. O da bütün bu hususlarda bizim gibi" demektir.
c) "Ona bir melek indirilip, böylece beraberinde, O'nu tasdik eden, O'na bu hususta şehâdet eden ve O'na muhalefet edenlere karşı gelen, bir inzarcı bulunmalı değil miydi" ifadesi.
d) "Yahut O'na (gökten) bir hazine atılmalı, yani O'na gökten bir hazine gönderilip, O da onu harcayıp böylece geçimini temin için çarşı-pazar dolaşmaya -ıuhtaç olmamalı değil miydi?" ifadesi,
e) "Yahut onun yiyebileceği bir bahçesi bulunmalı değil miydi?" ifadesi. Hamza ve kisâi buradaki (yiyebileceği) fiilini, (bizim yiyeceğimiz) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları yâ ile okumuşlardır. Buna göre mana, "Eğer O'nun hazinesi yoksa, hiç olmazsa bir tüccar olmalı ve güzel bir bağı-bostanı bulunmalı seğil miydi" şeklindedir.
f) "Siz (mü'minler), büyülenmiş birisinden başkasına tabi olmuyorsunuz" şeklindeki sözleri. Bu söz İsrâ sûresinin sonlarında da geçmişti. [20]
Şüpheye Karşı Cevap
Allah Teâlâ, onların bu üçüncü şüphelerine de şu bakımlardan cevab vermiştir:
1) "Bak ki Senin için ne..sal1er getirerek sapıttılar. Artık onlar, hiçbir yol bulamazlar" buyurarak. Bu ifadeyle *gili birkaç bahis var:
Birinci bahis: Bu, onların bu şüphelerine nasıl cevab olabilir. Bu hususun izahı şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, başkalarmdan ayrıldığı şey, mucize olan o Kur'ân'dır. O kâfirlerin, ileri sürdüklerinin hiçbiri, Kur'ân'ın mucizeliğine zarar verecek şeyler değildir. Binâenaleyh onlardan hiçbiri, O'nun peygamberliğini zedelemez. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki, "Kâfirlerin saptıkları ve senin peygamberliğini zedelemek istedikleri için hiçbir faydası ve manası olmayan böylesi misaller ve boş iddialarla nasıl oyalandıklarına bak. Onlar, bu hususta asla bir yara açamazlar. Çünkü bu konudaki tenkidler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in iddia ettiği mucizeyi zedeleyebilecek şeylerle olur; bu tür sözlerle olmaz" demek istemiştir.
Burada yapılabilecek bir diğer izah da şudur: "Onlar sapıtınca, artık hakkı kabule güçleri kalmamıştır." Bu izah, biz ehl-i sünnetin inancına göre doğrudur ve bunun akıl ile izahı açıktır. Zira, insan ya hakka ve batıla, kendisini sevkedecek sebebler açısından, eşit durumdadır. Yahut da onu, bunlardan birisine götüren sebeb, diğerine götüren sebebten daha kuvvetlidir. Bak eğer birinci ihtimal söz konusu ise, eşitlik hâli bir tarafı tercihe imkan vermediği için, fiilin (yani ikisinden herbirinin) olması imkansızdır. Eğer ikinci ihtimal söz konusu olursa, taraflardan birinin ağır bastığı bu durumda, diğer tarafın olması imkansızdır. Binâenaleyh insanın kalbinde, delâlet (sapıklık) tarafının ağır basması halinde, hakkı kabul etmesi imkansız olur. İmkansız olan şeye ise güç yetirılemez. Böylece, onların sapmaları halinde artık hakkı kabul edemeyecekleri sabit olmuş olur. [21]
Cehennemi Gören Münkirler
"(Allah'ın şanı) ne yücedir ki O, dilerse sana bunlardan daha hayırlı olmak üzere altından ırmaklar akıp duran cennetler verir, senin için saraylar yapar. Onlar, bilakis o saati de yalanladırlar. Biz, o saati yalanlayanlara öyle çılgın bir ateş hazırladık ki, o kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman onlar' bunun bu müthiş gazaptan masını ve uğultusunu duyacaklardır. Elleri boyunlarına bağlı olarak, onun en dar yerine atıldıklar} vakit orada (yetiş ey) helak! (diye) bağırırlar, (onlara denilirki), bu gün tek bir helak çağırmayın, birçok helak çağırın"
(Fuffcân, 10-14).
Bil ki bu, o (üçüncü) şüphenin ikinci cevabıdır. O halde, Cenâb-t Hakk'ın, "(Allah'ın şanı)' ne yücedir ki, o dilerse sana bunlardan daha hayırltsmı..verir" buyruğunun manası, "onların hazine ve bahçeîer-bağlar gibi, dünya nimetlerine dair sayıp döktükleri o şeyler, Allah'tandır" demektir. Allah bu ayette geçen "hayr" kelimesini "altından ırmaklar akıp duran cennetler verir, senin için saraylar yapar" ifadesiyle tefsir etmiştir. Cenâb-ı Hakk bu ifadesiyle O peygamber'e o kâfirlerin ileri sürmüş oldukları şeylerin tamamını vermeye kadir olduğuna ancak ne var ki, ya kulun faydası için, ya da kendi meşietine uygun olarak kullarını idare ettiğine, yaptığı işler hakkında hiç kimsenin itiraz hakkı bulunmadığına bbylşce öe, kimilerine ilim ve irfan kapılarını açıp dünya kapılarını tıkadığına, bir başkası hakkında ise bunun aksini yaptığına, bütün bunların ise kendisinin istediğini yapan bir varlık olduğu için olduğuna dikkat çekmiştir. [22]
Ayetle İlgili Bazı Meseleler
Burada birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele
İbn Abbas ifadesinin manasının, "Onların Sen'i bağ bahçe sahibi olmamakla kınamalarından.daha hayırlı olmak üzere... Çünkü onlar Sen'i, tek bir bağ bahçe sahibi olmamakla ayıplamıştır. Oysa ki Cenâb-ı Hakk Sana pek çok bağ bahçe ermeye kadirdir" şeklinde olduğunu söylemiştir. İbn Abbas, ikrime'den gelen bir ayete göre de bu ifadeye, "Bu, çarşı-pazar dolaşmandan ve geçimini bu yolla temin etmenden daha hayırlı olmak üzere'-' manasını vermiştir. [23]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın iû ö[ ifâdesinin manası (hâşa) "Allah bu hususta mütereddittir" manasında değil, "O, buna
kadirdir" anlamındadır. Çünkü Allah hakkında şek -ınülemez. Bazıları da bu ifâdenin başındaki edatının, 'o1 manasına oatiığini ve ifadenin takdiri manasının, "Biz, ahirette Sen'in için pekçok bağ bahçeler odık ve pekçok saraylar yaptık" şeklinde olduğunu, bu ifadenin başına edatının ise, kullarının bu şeylerin ancak ilâhî rahmet ile elde edileceğine bunların aahi meşiete bağlı olduğuna ve ne dünyada, ne de ahirette hiçkimsenin Allah'da «acağı olmadığına dikkat çekmek için dahil olduğunu" söylemişlerdir. [24]
Üçüncü Mesele
Ayetteki kelimesinin manası, "köşkler topluluğu" anlamında olup, saray ve kasr, yüksek mesken anlamına*
getir. Binâenaleyh her cennetin bir kasrı olması muhtemeldir. Böylece o kasr, bir mesken ve gezinti yeri olmuş olur. Yine bu ifadeyle, afitfclerin belli bir yerde, cennetlerin belli bir yerde bulunmasının kastedil m es i de mümkündür. Mücâhid bu ifadeye "Eğer Allah dilerse, Sana ahirette cennetler, foyada da köşkler verir'.', şeklinde mana vermiştir. [25]
Dördüncü Mesele
kelimesinde farklı kıraatler vardır. Bu cümleden olarak İbn Kesir, İbn Amir ve Asım, lam harfini merfû olarak
yec'alu diğerleri meczum olarak yec'al şeklinde .muşlardır. Binâenaleyh, meczum okuyanlara göre mana, "Allah dilerse, Sana cennetler ve köşkler verir,tahsis eder" şeklinde olur. Merfû okuyanlara göre bu ifade, : İTiie-i istinâfiyye olup mana, "Allah Sana saraylar ve köşkler verecektir" şeklinde olur. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür. Vahidi ise şöyle der: "Bu iki kıraata göre, mana oaKimından fark bulunmaktadır. Binâenaleyh, meczum okuyanlara göre mana, "Eğer -.ia^ dilerse, Sana dünyada köşkler verir" şeklinde olup, kelimesi üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz. Bu ifadeyi merfû okuyanlara göreyse kelimesi özerinde vakıf yapmak yerindedir. Daha sonraki ifade "müste'nef" bir söz kabul edilerek, "Allah ahirette Sana köşkler verecektir" biçiminde olur. Ubeyy İbn Ka'b •e İbn Mesudun mushaflarında burada şeklinde bir oare vardır. [26]
Resulullah'ın Zühdü
Beşinci Mesele
Tavus, Ibn Abbas (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber ile Cebrail otururlarken Cebrail (a.s) "Bu, gökten inen ve Sen'i ziyaret etmek için izin talebinde bulunan bir melektir" dedi. Çok geçmeden o melek geldi ve Allah'ın Resûlü'ne selam vererek, "Allah'u Teâlâ seni, Sen'den önce hiç kimseye vermediği, Sen'den sonra da hiç kimseye vermeyeceği şeylerin anahtarlarını Sana vermek ve Sana verdiği şeylerden dolayı da, daha sonra Sana vereceği şeylerden noksanlaştırmamak hususunda seni muhayyer bıraktı" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Hayır, onların hepsini bana ahirette verir (versin, bunu isterim)" buyurdu da, işte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın ayeti nazil oldu. Ibn Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle demiştir:
"Cebrail bana, Mekke vadisi dolusu altını sundu da ben, ''Hayır, bir öğün tok, üç öğünse aç kalmayı (isterim!) Çünkü bu, benim Rabbimi daha çok hatırlamamı ve O'ndan daha çok talepte bulunmamı sağlar" dedim"[27] Safvan İbn Süleym'in Abdu'l-Vehhâb'tan rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur. "Bir gün tok olurum, üç gün aç. Böylece de, tok olduğumda Sana hamdederim, aç olduğumda da Sana yalvarıp yakarırım'[28] Yine, Dahhâk'ın rivayetine göre müşrikler, Allah'ın Resûlü'nün yoksulluk ve çaresizlikle ayıpladıklarında, bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) mahzunlaşmış, bunun üzerine O'nu takviye ve teselli etmek üzere, Cebrail (a.s) gelerek Allah Sana selâm yolladı ve "Biz Sen'den evvel hiçbir peygamber gönderemedik (ki), muhakkak onlar da yemek yerlerdi Furkân. 20) buyurdu" dedi.
Yine Dahhak, sözüne devamla şöyle der: "Bir gün Cebrail (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.s) karşılıklı konuşurlarken, semânın kapılarından birisi açılıverdi ki, bu kapı, daha önce hiç açılmamıştı. Derken, Hz. Cebrail (a.s), "Ey Muhammed, müjde bu bir hoşnutluk ve razı olmadır. Cennetin bekçisi Sana, Rabb' inden hoşnutluğu (rıdâ) getirdi ve Sana selâm yollayarak şöyle dedi: Rabbin seni Hükümdar nebi olma ile kul nebî olma arasında muhayyer bıraktı" dedi. Onun elinde de, nurdan parlayan bir çanta bulunuyordu. "İşte bu dünya hazinelerinin anahtarlarıdır. Cenâb-ı Hakk ahirette Sen'in için hazırladığı şeylerden, bir sineğin kanadı kadar bile eksiltmeksizin bunları al..." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), sanki irtişare ediyormuşcasına Cebrail'e baktı, Cebrail de eliyle tevazu da bulunmasını işaret etti. Derken Hz. Peygamber
(s.a.s) de, "Hayır, kul ve nebi olmayı tercih ederim" dedi. Ravi rivayetine devamla söyte der: "Artık Hz. Peygamber (s.a.s) bundan 'sonra' ahirete irtihal edinceye kadar hükümdarların yaptığı gibi) yaslanarak yemek yemedi. [29]
Kıyameti Yalanlayanların Cezası
Cenâb-ı Hakk'm "Onlar, bilakis o saaü de yalanladılar. Biz, o saati yalanlayanlara öyle çılgın bir ateş hazırladık ki" buyruğuna gelince, bu yine onların (o üçüncü) şüphelerine verilen üçüncü bir cevaptır. Buna göre Cenâb-ı Hakk sanki şöyle demek istemiştir: "Onların tutundukları o şey, haddi zatında ilme dayanan bir şüphe değildir. Tam aksine onları, Sen'i yalanlamaya sevkeden şey, ona hazırlanmayı ağır ve külfetli gördükleri için kıyameti yalanlamalarıdır."
Mananın şöyle olması da muhtemeldir: "Onlar, kıyameti yalanlamaktadırlar. 3 nâenaleyh bu demektir ki onlar artık, ne bir mükafaat ne de bir ceza reklememektedirler. Bu sebeple de düşünüp tefekkür etme külfetine katlanamam aktadırlar. İşte bundan dolayıdır ki, onlar kendilerine getirilen o delillerden asia yararlanamazlar."
Daha sonra Cenâb-t Hakk buyurmuştur. Bu ifadeyle igili birkaç mesele vardır: [30]
Birinci Mesele
Ebu Müslim şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin manası, "Biz o cehennemi hazır hâle getirip onlar için
hazırladık" demek olup, ayetteki ifadesiyle de, cayır cayır yanan, tutuşan ateş kastedilmiştir. Hasan el-Basri'den bunun, cehennemin (Simlerinden birisi olduğu da nakl edilmiştir. [31]
Cehennem Şimdi Mevcut mu?
İkinci Mesele
Ehl-i'sünnet âlimlerimiz "müttakiler için hazırlanmıştır" (Aiı-imrân, 133) ifadesiyle cennetin bu ayetteki "Biz, o saati yalanlayanlara öyle çılgın bir ateş hazırladık ki'.', ifadesiyle de ceza yurdu olan o cehennemin (şu anda) yaratılmış olduğuna istidlal etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın U-L=pî ifâdesi, geçmişte yapılmış olan bir işi bildiren bir İfâdedir. Binâenaleyh bu ayet, cehennemin yaratılmış ve hâlen mevcut olduğuna delâlet eder." Cübbâî ise şöyle der: "Bu ayetin manasının, "ateşi, cehennemi dünyada hazırladık, onunla kafir ve fasık kimselere, kabirlerinde azab edeceğiz" şeklinde olması muhtemel olduğu gibi, ayetteki "ateş" ifadesiyle, ahiret ateşinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Böyle olması durumunda, Uiâpî ifâdesi "O cehennemi onlar için hazırlayacağız" anlamında olur ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın "Cennetlikler ateş ehline (...) diye seslendi"(A'rai,44) ayetindeki ifâdesi gibidir."
Bil ki Cübbâf'nin verdiği bu mana, son derece düşüktür. Çünkü ayetteki sözüyle, ya dünya ateşi, yahutta ahiret ateşi kastedilmiştir. Eğer birincisi olursa, bu durumda sen bak... Bununla ya, Cenâb-ı Hakk'ın o kafir ve fasıklara dünyada, dünya ateşiyle azab edeceği, yahutta ahirette, dünya ateşiyle onlara azab edeceği kastedilmiş olur. Birincisi batıldır, çünkü Allah Teâtâ dünyada kafirlere dünya ateşiyle azab etmemiştir. İkincisi de batıldır, çünkü ümmetten hiçbir kimse, Allah'ın kafirlere ahirette dünya ateşiyle azab edeceğini söylememiştir. Binâenaleyh böylece, bu ifâdeyle ahiret ateşinin kastedildiği ve o cehennemin, şu anda hazır vaziyyette olduğu sabit olmuş olur. Ayeti, "Allah o cehennemi hazırlayacaktır" anlamına hamletmek, delilsiz olarak, ayetin zahirini terktir. Hasan el-Basri'nin, "Sair, cehennemin isimlerinden bir isimdir" demesine görede Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, o saati yalanlayanlara öyle çılgın bir ateş hazırladık ki'.', ifâdesi, O'nun, cehennemi yarattığı, hazır vaziyyette tuttuğu hususunda sarih bir isimdir. [32]
Üçüncü Mesele
Âlimlerimiz, bu ayetle said olan kimsenin ta anasının karnında iken said olduğuna istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allah'ın, kendileri için saîr'i hazırladığı ve haber verdiği, haklarında böyle hükmettiği o kimseler, mükafaat ehli olan müminler olacak olsalar, o zaman Allah'ın, kendileri hakkında cehennemliklerden olduklarına dair vermiş olduğu o hükmü, yalana, ve bu husustaki ilmi de cehalete dönüşmüş olurdu. Halbuki bu dönüşme, imkansızdır. İmkansıza götüren de imkansızdır. O halde, o kimselerin mükafaat ehli müminler haline gelmeleri muhaldir. Böylece de saîd'in şakiye, şakînin de, saîde dönüşmesinin imkânsız olduğu sabit olmuş olur. [33]
Cehennemin Özellikleri
Daha sonra Cenâb-ı Hakk, o cehennemi birkaç sıfatla tavsif etmiştir.
1) Cenâb-ı Hakk'ın "o kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman onlar bunun pu müthiş gazaplanmasını ve uğultusunu duyacaklardır" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: [34]
Birinci Mesele
kelimesi müzekker bir kelime olduğu halde burada ' kelimelerinde müennes itibar edilmiştir. Müennes sayılması, semri müennes olan yerine kullanılması itibariyledir. [35]
Allah Nizamım Değiştirebilir
Ehl-i sünnet âlimlerinin itikadına göre, hayatiyetin bulunması için, bünye şart değildir. Binâenaleyh ateş,
durumunu muhafaza ettiği halde, Cenâb-ı Hakk'ın onda hayatı aklı ve konuşmayı yaratması mümkündür. Halbuki Mu'tezile'ye göre bu mümkün değildir. Mu'tezile'nin bu konudaki delilleri sadece bunun adetlere aykırı bir şey olduğunu söylemeteriâr. Eğer bu doğru olsaydı, o zaman peygamber hakkındaki harikulade şeylerin yalanlan I aması gerekirdi. Binâenaleyh, :x Mu'tezile'nin görüşleri hep çelişkilerle doludur. Aksine, harikulade şeyleri kabul «tmemek, ancak felsefecilerin anlayış ve prensiplerine uygun düşer. İşte bundan dolayı bizim ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimlerimiz, "Allah'ın, cehennemin vasfı Udunda buyurduğu "o kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman, onlar bunun bu müthiş gazaplanmasını ve uğultusunu duyacaklardır" ifadesini, zahiri manasına göre almak gerekir. Zira, cehennemin canlı gören ve kâfirlere öfkelenen bir hâle oeimesinde, bir imkansızlık bulunmamaktadır" demişlerdir.
Mu'tezile'ye gelince onlar, bu ayeti tevil etme ihtiyacını duyarak bu hususta şu lan yapmışlardır:
1) Şunu demişlerdir: "Ayetteki j$j ifadesinin anlamı, "Cehennem onlara göründü" şeklinde olup, bu ifade de, Arabların "onların evleri birini görmekte, birbirine bakmaktadır" deyimlerinden alınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur. "Mü 'min ile kâfirin birbirine bakışmaz"[36] buyurmuştur, yani mü'minin kâfir ve müşrikten uzak durması vâcib olduğu için, karşı karşıya gelmezler. Arapça'da â^felii J*i jjâ Falancanın evleri, mütenazırdır" yani, "karşıkarşıya bulunurlar" denilir.
2) "Ateş, yanmasının ve fokur fokur kaynamasının şiddetinden dolayı (adeta) kâfirleri görür, onları ister ve onlara öfkelenir hâle gelmiştir."
3) Cübbal şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk burada, "cehennem ateşi"ni zikretmiş, ama bununla cehennemliklere azab etmekle görevlendirilmiş olan cehennem tekçilerini murad etmiştir. Zira görme işi ateşten değil, ancak o bekçilerden sadır olabilir. Bu (Yusuf. 82) ayetindeki duruma benzer "Köye sor" "Köyün ahalisine sor" manasına gelir. [37]
Öfkenin Sesi Duyulur mu?
Bir kimse, "Tegayyuz, şiddetti bir şekilde öfkelenmekten ibarettir. Bu ise, duyulmaz... O halde daha nasıl Cenâb-ı Hakk, "Onlar bunun bu müthiş gazaplanmasmı ve uğultusunu duyacaklardır" buyurmuştur" derse, buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:
1) Tegayyuz (şiddetli öfkelenme), her ne kadar duyulmazsa da, ancak ne var ki, ona delâlet eden ses, vb. şeyler duyulabilir. Bu bir kimsenin tıpkı öfkeye delâlet eden halleri gördüğünde, "Emirin gazap ve öfkesini, falancanın üzerinde gördüm" demesi gibidir. Muhabbet ve sevgi hakkında da aynı şey söylenir; işte burada da böyledir. O halde mana "Onlar öfkelenmiş ve gazaplanmış kimsenin sesine benzeyen bir ses duydular" şeklinde olur. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür.
2) Mana, "O cehennemin Öfkelendiğini anladılar, onun uğultusunu duydular" şeklinde olup bu, Kutrub'un görüşüdür. Bu, şairin tıpkı la sözü gibidir. Sizde "Kuşanma" tabiri kılıca mahsus olduğu halde bu beyitte kılıçla beraber mızrak içinde kullanılmıştır. Amma asıl gaye yine kılıç için kıllanılmasıdır.
3) Bu ifadeden murad, cehennem bekçilerinin öfkelenmesidir. [38]
Dördüncü Mesele
Ubeyd İbn Umeyr şöyle demiştir: "Cehennemin öyle bir narası vardır ki, istisnasız bütün herkesin bedenini sarsacaktır. Hatta İbrahim (a.s) bile dizleri üste çökecek ve "Nefsi, nefsi" diyecektir." [39]
Cehennem Ateşinin İkinci Özelliği
Ateşin ikinci sıfatı Cenâb-ı Hakk'ın, "Elleri boyunlarına bağlı olarak, onun en dar yerine atıldıkları vakit, orada (yetiş ey) helak! (diye) bağırırlar" ayetinin ifade ettiği husustur.
Bil ki Cenâb-ı Hakk, kâfirler cehennemin uzağında iken, onların durumunu vasfedince, daha sonra da onlar cehenneme atıldığı zamanki durumlarını tavsif etmiştir. Sığınma şekillerinin en makbulü ne ise, cehennem azabından onunla Allah'a sığınırız. Bu ayet hakkında birkaç mesele vardır. [40]
Cehennemin Dayyik Olması
kelimesi hakkında biri şeddeli değeri de şeddesiz olmak üzere iki kıraat bulunmaktadır. Şeddesiz olanı, İbn Kesifin kıraatidir. [41]
İkinci Mesele
kelimesinin tefsiri hususunda pekçok şey nakledilmistir. Mesela Katâde şöyle demiştir: Abdullah İbn
Ömer'in bize anlattığına göre o şöyle demiştir: "Dibine geçirilen demirin mızrağa olmayıp da darlaşması gibi, şüphesiz cehennemde kâfire daralır, onu sıkıştırır" Hz. Peygamber (s.a.s)'e bundan sorulunca o şöyle buyurur "Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o kâfirler tıpkı kazığın duvara zorla çakılması gibi, istemedikleri halde itile kakıla cehenneme sokulacaklar" KelW de "Cehennemi en alt tabakasında bulunanları ateşin alevi yükseltir; yukarda bulunanları da, yeni girenler bastırır, böylece onlar, o dar kapılarda sıkışıp kalırlar" demektedir.
Keşşaf sahibi ise şöyle demiştir: "Nasıl genişlikte bir rahatlık varsa, darlıkta da sıkıntı ve huzursuzluk vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk cenneti vasfederken, onun genişliği gökler ve yerler kadardır demiştir." Nitekim hadislerde de varıd olduğuna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her ü'nunın, nitelikleri şöyle şöyle olan köşkleri ve bahçeleri (cennet) vardır"[42]Mıakkak ki Allah'u Teâlâ, şiddetli azaba bir de sıkışmayı ve darlığı eklemek suretiyle, senennemlikler için çok çeşitli belaları bir araya toplamıştır. [43]
Üçüncü Mesele
Âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin tefsiri hakkında şunları söylemişlerdir: "Cehennemlikler, içinde bulundukları şiddetli azab ve o şiddetli darlıkla birlikte, bir eften boyunlarına bağlanmış oldukları halde zincirlere vurulurlar." Yine, her kâfirin tart şeytanıyla birlikte zincire vurulmuş olduğu, ayaklarında ise kağışlar ve bukağılar Munduğu da söylenmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk bu son derece şiddetli ikâb ceza çeşidiyle yüzyüze geldikleri zaman cehennemliklerin, "Yetiş ey yokluk, ey helâk!" diye nida ettiklerini nakleder. (Subûr) kelimesi, helak ve yok olmak camına gelir. Onların çağırması ise, "Nerdesin ey helak, yetiş!" yani "Ey helak ve yok olma, yetiş! İşte senin zamanın ve vaktin" demeleridir.
Enes'in merfû olarak rivayet ettiğine göre, ateşten elbise giyecek olan ilk kişi ttstir. O elbiseyi iki yanma sarar da, onu sürükler. Arkasında da zürriyeti olduğu Mde, "Ey helak ve yokluk, nerdesin yetiş!" der. Zürriyeti de, "Ey yokluk, nerdesin? ebş" diye çağırır. Derken, ateşe varırlar.
Ayetteki "Bu gün tek bir helak çağırmayın" ifadesine yet nce, "Onlara şöyle denilir" takdirindedir. Her ne kadar burada bir söyleme söz konusu değilse de, onlar kendilerine böyle denilmeyi çoktan hak etmişlerdir. ifadesinin anlamı, "Sizler Öyle bir hâle düştünüz ki, bundan dolayı Dr kere helak olmayacaksınız. Sizin helakiniz, pekçok kere helak olmaktır" şeklindedir. Bu da ya, azabın çok çeşitli olup, herbir türününde şiddet ve aeyanılmazlığından dolayı bir helakinin olmasından dolayıdır, veya onların deriteri eşten her kızardığı zaman, başka derilerle değiştirilmesi sebebiyledir, veyahut bu azrtın, sürekli ve karışıklıktan uzak olup, sonu olmayan herbir zamanda da bir helak «e yokluğunun bulunmasındandır veyahutta şundan dolayıdır: Çoğukez onlar, "İterdesin ey helak, yetiş" demelerinden dolayı, bir tür hafiflik ve rahatlama 3u abilecekler. Zira, kendisine işkence edilen kimse bağırıp ağladığı zaman, bundan 30>ayı bir tür rahatlama hisseder. İşte bunun üzerine onlar bundan men olunacaklar v kendilerine, hüzün ve kederlerinin artması içirt, helak oluşlarının her gün artacağı Ktr verilecektir. Bundan, Allah'a sığınırız! Kelbi de "Bu ifade, Ebu Cehil ile, bu şüpheler izhar eden kafirler hakkındadır" demiştir. [44]
Müttakilerin Cenneti
"De ki: Bu mu iyi, yoksa müttakilere vaad olunan ebedilik cenneti mi? Ki bu, onlar için bir mükafaat, bir vanş yeridir. Orada ne dilerlerse, kendileri de ebedi olarak, onlanndır. Bu, Rabbinin üzerinde istenen bir vaaddir"
(FurKân, 15-16).
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [45]
İsm-i Tafdilin Özel Kullanılışı
Bil ki Allah Teâlâ kıyamet saatini yalanlayanlara hazırlanmış olan ikabın durumunu anlatınca, bunun peşinden onların pişmanlık ve nedametlerini daha arttıracak olan ifadeyi getirmiş ve Resûlü'ne "De ki: Bu azap mı iyi, yoksa ebedilik cenneti mi?" buyurmuştur. Yani, "bu mu hayırlı, yoksa tasdik edip tatta bulunarak bu ebedilik cennetini arayıp bulmaları mı?" İmdi eğer, "nasıl olur da azab mı daha iyi, yoksa ebedilik cenneti mi?" denilebilir? Akıllı bir kimsenin, "Şeker mi yoksa sabır mı, hangisi daha tatlı?" demesi caiz otur mu?" denilirse biz deriz ki: Korkutmak sadedinde söylenirse, bu uygun ve yerindedir. Nitekim, efendisi köleye bir mal verse, o da inâd edip bunu almaya yanaşmayarak büyüklense. Bunun üzerine efendisi onu, şiddetli bir biçimde dövse, o zaman onu kınamak ve azarlamak için şöyle der: "Söyle bakalım, bu mu daha güzelmiş, yoksa o mu?" [46]
İkinci Mesele
Ehl-i sünnet âlimlerimiz, "Müttakilere va'dolunan" ifadesiyle, "mükafaat vermenin Allah'a vâcib olmadığı hususunda, istidlal etmişlerdir. Çünkü bir kimse, "Hükümdar, falancaya şunları vermeyi va'detti" dese, bu ifade hükümdarın bir lütuf ve ikramda bulunacağı (et-tafdîl) anlamına hamledilir. Ama, bu verme onun üzerine vâcib olsaydı, o zaman, "O ona şunu va'detti" denilmezdi. Mu'tezile'ye gelince, onlar da bu ifade ile, kendi görüşleri hususunda istidlalde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ bunu takva sıfatıyla muttasıf olanlara va'detmiştir. Hükmün vasfa terettüp ettirilmesi ise, o vasfın hükmün illeti olduğunu ihsas ettirmektedir. İşte bunun gibi bu da, bu vaadin ancak, takva sıfatına bağlı olarak meydana geldiğine delâlet eder. Lütufta bulunma ise, müttakilere mahsus kılınmamıştır. Öyleyse, kendilerine mahsus kılınan bu mükafaat vacip olur. [47]
Cennetin Ebedi Sıfatıyla Tekidi
Ebû Müslim şöyle demiştir: "Ebedilik cenneti, nimetleri sona ermeyen cennettir, huld ile hulûd kelimeleri aynı
p anlamdadır, tıpkı sükr ve şükür gibi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur. "Biz sizden, ne bir karşılık ne de bir
Mjekkür bekliyoruz" pehr, 9) Buna göre, "Cennet, mükafaat yurdunun adıdır. Bu carmet, ebedi kılınmıştır. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın daha, "ebedilik cenneti" ^.vurmasında ne fayda vardır?" denilirse, biz deriz ki: İzafet bazan temyiz için olur, kazan da kemâl sıfatını beyan etmek için. Nitekim, "Allah Hâlık'tır, Bâri'dir" denilir. Biradaki de bu kabildendir. [48]
Kulun Mükafaat Hakkı Var mı?
Cenâb-ı Hakk'ın "Ki bu, onlar için bir mükafaat, bir .arş yeridir" ifadesine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır. [49]
Birinci Mesele
Mu'tezlle bu ayet ile, kulun mükafaat hak ettiğine şu iki şekilde istidlalde bulunmuştur:
1) "el-cezâ" kelimesi, ancak "hak eden" kimseyi içine alır. ı a dse, katıksız lütufta bulunmadır. Bu ise, bir "ceza-mükafaat" olarak isimlendi-•imez.
2) Şayet, "karşılık, mükafaaf'dan murad edilen, sırf va'dden dolayı kulların yönele-:*• eri şey olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın Üj* kelimesiyle >jc*m ifadesi arasında >' fark olması, o zaman da bu faydasız bir tekrar olmuş olurdu. Sünni alimlerimiz ir.h) buna şöyle cevap vermişlerdir: Bunun bir karşılık (ceza) olduğu hususunda bir rtilaf yoktur. İhtilaf ancak, onun va'd ile mi yoksa hak etme ile gerçekleşmiş olan m- karşılık olduğu hususundadır. Ayette ise, bunlardan hangisinin murad edildiğine ceiâlet eden bir şey yoktur. [50]
Büyük Günahın Tevbesiz Affı
Mu'tezile bu ayet-i kerimenin iki yönden Allah'ın büyük günah sahibini affetmeyeceğine delâlet ettiğini söylemiştir:
1) Büyük günah sahibi, ikaba müstehak olur. O halde onun, mükafaata müstehak olmaması vacib olur. Çünkü mükafat sevab), zarar şaibesinden uzak olan sürekli bir faydadır. İkâb da, fayda şaibesinden jzak olan sürekli bir zarardır. İkisini uzlaştırmak ise, imkansızdır. Varlığı imkansız an şeyi hak etmek de imkansız olur. O halde her ne zaman, ikâbın hak edildiği stıhkak) sabit olursa, ödülü hak edebilmenin ortadan kalkması da vacib olur. O halde Biz diyoruz ki: Eğer Allah büyük günah sahibini affetseydi, bu durumda ya onu cehennemden çıkarır, ama cennetine sokmazdı ki, ittifakla bu olamaz. Çünkü alimler, Kıyamet günü mükelleflerin ya cennetliklerden ya cehennemliklerden olacakları hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ, "Bir kısmı cennette, bir kısmı ise cehennemdedir" ($ûra, 7) buyurmuştur.
Yahut da, onu cehennemden çıkarır ve cennete sokar. Bu da olamaz. Çünkü cennet, Hak Teâlâ'nın, "Su, onlar için bir mükafaat bir varış yeridir'' ifadesinden dolayı, ancak müttakiterin hakkıdır. Binâenaleyh cennet, onlar için hazırlanmış ve onlara tahsis edilmiştir. Yine Cenâb-ı Hakk, cennetin mü'min ve muttakilerin amellerine bir karşılık olduğu için cennetin onlara ait olduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh, cennetler onların hakkıdır. Birisinin hakkını başkasına vermek ise, caiz değildir. Bu üç ihtimal imkânsız olunca, onlar için ilahî affın olamayacağı sabit olmuş olur."
Âlimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Niçin şöyle demek mümkün olmasın ki: "Müttakiler, affa mazhar olanları, Allah'ın cennete koymasına razı olurlar. Böyle olması halinde affedilenlerin, cennete girmesi imkansız değildir."
2) Mu'tezile şöyle der: "Büyük günah sahibinin, "mü'min" diye adlandırılıp adlandınlamayacağı hususunda ihtilaf etsek bile, şeri'at ıstılahında muttaki, inkârdan ve büyük günahtan kaçınan kimseye denir. Biz, büyük günah sahibinin, "muttaki"' diye adlandırılanı ayacağı hususunda da ittifak ettik. Hem sonra Cenâb-ı Hakk, cenneti anlatırken, cennetin müttakiler için bir mükafaat ve varış yeri olduğunu söylemiştir. Bu hasr (sadece onlar için) manasını ifade eder. Buna göre ayetin manası, "O cennetler, başkalarının değil, ancak muttakilerin varacağı yerdir" şeklinde olur. Durum böyle olunca oraya, büyük günah sahiplerinin girmemesi gerekir."
Biz (ehl-j sünnet) deriz ki: Bu konuda söylenebilecek nihâî söz şudur: Bu umûmî ifade ilahî vaîd (azap) hakkında açık bir ifadedir. Binâenaleyh bu umûmî manayı, vaad (cennet) ayetleri ile tahsis eder (sınırlarız). [51]
Uhrevî İşlerin Mazî Sgası İle Anlatımı
Birisi şöyle diyebilir: "Cennet, müttakiler için bir mükafat ve varış yeridir. Fakat o, mükafaat olduktan ve varıldıktan sonra böyle olmuş olur. Öyte ise Cenâb-ı Hakk niçin, mazi sîgası ile "olmuştur" buyurmaktadır?" Buna şu iki şekilde cevap veririz:
a) Allah'ın vaadi, gerçekte sanki olmuş-bitmiş gibi kesindir.
b) Bu hüküm, Cenâb-ı Hakk bunları yaratmazdan çok uzun zaman önce Levh-i Mahfuz'da böyle yazılmıştır.
Hak Teâlâ'nın "Orada, ne dilerlerse, kendileri de ebedi olarak, onlarındır" hükmü tıpkı "Sizin için orada, nefislerinizin arzu ettiği şeyler var" (Zuhruf, 71) ayeti gibidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [52]
Baba Cehennemdeki Çocuğunun Kurtulmasını İsterse
Birisi şöyle diyebilir: "Düşük derecede olanlar, yüksek derecede olanları görüp müşahede ettiğinde, mutlaka o
dereceleri arzu edecek, isteyeceklerdir. Onlar Rablerinden bunu istediklerinde, eğer Allah onlara bunu verecek olsa, eksik ile kâmil arasında bir fark kalmayacak. Yok eğer görmeyecek olsa, bu da Hak Teâlâ'nın, "Orada, ne dilerlerse (...) onlarındır" beyanını zedeleyecektir. Hem sonra, bir babanın, çocuğu en aşağı cehennemde ve en şiddetli azab içinde oiurken, baba çocuğunu bu azabtan kurtarma arzusu taşıdığında, mutlaka Rabbisinden, çocuğunu oradan kurtarmasını isteyecektir. Eğer Alan bunu yaparsa, o zaman kâfirin azabının ebedî oluşu hususu zedelenecektir. Yok eğer yapmazsa, bu da "Orada ne dilerlerse (...) onlarındır" ve "Sizin için orada, -efislerinizin arzu ettiği şeyler var" (Zuhruf, 71) ayetlerini zedeler."
Buna şu şekilde cevap veririz: Allah Teâlâ bu düşünceyi cennetliklerin «aiblerinden siler. Hatta onlardan her biri, içinde bulunduğu cennet lezzetlerinden ötürü, başkasının haline dönüp bakmaya zaman bile bulamayacaktır. [53]
Fani Hayatın Tatminsizliği
Cennet nimetlerinin şartı devamlı olmasıdır. Çünkü eğer sonlu olsaydı, bir çeşit kederle (son bulacak korkusuyla) içice olurdu. İşte bundan ötürü Mütenebbî "Bana göre kederlerin en şiddetlisi, sahibinin sona ereceğini kesin olarak bildiği sevinçtedir" demiştir. Cenâb-ı Hakk, bundan ötürü cennet nimetinin ebedî olduğunu Dtldirerek, "Orada ne dilerlerse, kendileri de ebedî olarak onlarındır" buyurmuştur. [54]
Üçüncü Mesele
Ayetteki bu ifade, bütün istek ve gayelerin, ancak cennette gerçekleşeceğine, başka yerlerde ise, bunun
gerçekleşemeyeceğine, aksine dünyevî rahatlıkların ve zevklerin mutlaka birtakım üzüntü, keder, yara ve berelerle içice olduğuna sanki dikkat çekmektedir. İşte bundan ötürü, Hz. Peygamber (s.a.s) "Kim, yaratılmamış bir şeyi İsterse, onun peşine düşerse, boş yere kendini yormuş olur ve onu yiyemez" buyurdu. "O nedir, ya Resulellah" denince, "Bir günlük sevinç"[55] buyurdu.
Hak Teâlâ'nın "Bu, Rabbin üzerinde istenen bir vaaddir" fadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci sual: kelimesi, vucûb (gereklilik) ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s)"Kim bir şey nezreder ve onu belirlerse ona belirlediğini tastamam yerine getirmek vâcibtir"[56]buyurmuştur. O halde, ayetteki bu ifade bu işin Hak Teâlâ'ya vâcib olduğunu gösterir. Vâcib ise, yapılmaması halinde, yapmayanın zemme müstehak olduğu şeydir. Yahut da vâcib yokluğu imkansız olan şeydir. Dolayısıyla eğer ayetteki vaciblik, birinci manaya göre ele alınırsa, onu yapmama imkansızdır. Çünkü onu yerine getirmeme, zemme müstehak olmayı gerektirip, Allah Teâlâ'nın da zemme müstehak olması imkansız olup, imkansızı gerektiren de imkansız olunca, onu yapmaması imkansız olmuş olur. Muhale (imkansıza) ise, Allah'ın kudreti taalluk etmez. Buna göre bu, "Allah onu yapmamaya kadir değil" manasına gelir. Bu sebeple de Allah o işi yapmaya mecbur edilmiş demek olur. Yok eğer ayetteki vâciblik ikinci manada, yani "olmaması imkansız olan şey" manasına alınacak olursa, o zaman mecbur oluş ile ilgili söz, yine kaçınılmaz olur. Böylece de Allah aksine kadir olmamış olur.
İmdi eğer: "Bu, vaad hükmüne göre böyledir" denilecek olursa, deriz ki: Eğer Cenâb-ı Hakk bunu yapmayacak, bu vaadi yerine getirmeyecek olsa, doğru haberi yalana, ilmi cehalete dönüşmüş olurdu. Bu ise imkansızdır. İmkansıza götüren şey de imkansızdır. O halde, Allah'ın bu vaadi (cenneti) terketmesi muhaldir. Öyle ise, Cenâb-ı Hakk bunu yapmaya mecburdur. Yapmaya mecbur olan ise, kadir diye tavsif edilemez. O zaman da övgüye müstehak olamaz. İşte bu sorunun tamamı budur."
Buna şöyle cevap verilir: "Bir şeyi yapmak, onu yapmayı haber vermeden ve bilmeden önce gelir. Binâenaleyh o fiil, mecburen yapılan bir şey olmamış olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk, kadirdir ve medh-ü senaya müstahaktır." [57]
İkinci Mesele
"Vaad" kelimesi, cennetin, kulların haketmelerine göre değil de, Allah'ın bunu onlara vaadi olmasından dolayı elde edileceğine delâlet eder. Bunun izahı daha Önce geçmişti. [58]
Vâ'den Mes'ûla Ne Demektir?
Alimler, ayetteki "mes'ûlen" (istenmiş) kelimesi hakkında şu İzahları yapmışlardır:
a) Mükellefler, Cenâb-ı Hakk'tan "Rabbimiz, peygamberinin (dili ile) bize vaadettiğini ver'\k-\ Imran, ıw) diyerek bunu isterler.
b) Mükellefler bunu, lisan-ı halleriyle isterler. Çünkü onlar, Allah'a taat hususunda çok şiddetli bir meşakkat sırtlanmış oldukları için, bu sanki Cenâb-ı Hakk'tan isteme gibi olmuş Olur. Mütenebb! şöyle der: "Benim (sana) ihtiyacım var, senin de (bunu anlayacak) akim var. O'nun yanında susuşum, konuşmak ve hitab etmek gibidir."
c) Melekler, Allah Teâlâ'dan bu vaadi, "Ey Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok" (Mü'min, s) diyerek isterler.
d) "Vâ'den mes'ûlen", gerekli (vâcib) olan bir vaad" demektir. Nitekim Arapça'da, "Sana vacib (kesin) olarak, bin lira vermeyi vaadediycrum, sen istemesen de" denilir. "Bu izahı, Ferrâ yapmıştır. Diğer izahlar, buna nazaran daha doğrudur. Çünkü onlar kelimenin hakiki manasına daha yakındır, Ferra'nın söylediği ise mecazidir.
e) O vaad, Mu'teziteye göre, hakedildiği için, eh!-i sünnete göre de vaadedildiği ı. bir hak, bir vâcib olduğu için, onun hakkı istenilmektir. [59]
Ahirette Rüsvay Eden Sorgu
"(Rabbinin) onları da Allah'dan gayrı taptıklarını da, mahşerde bir araya toplayıp, "Siz mi şu kullarımı saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu kaybettiler?" diyeceği gün, onlar şöyle derler: "Seni tenzih ederiz. Senden başka velîler edinmemiz bize yakışmaz." Fakat onların ve atalarının, (müddetlerini) sen zattın da, nihayet onlar zikri unutup, helake mahkum bir kavim oldular, işte yaptıklannız sizi, söylediğiniz şeyler hakkında kesin olarak yalanlamışlardır. O halde ne (azabınızı) döndürmeye, ne de herhangi bir yardıma muktedir zacaksnız. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azab taddınnz. Senden gönderdiğimiz her bir peygamber de yemek yer, çarşılarda yürürdü. Stzin bazınızı bazınıza bir fitne yaptık ki sabredercek misiniz diye. Rabbin herşeyi hakkıyla görendir'.' (Furkân, 17-20).
Bil ki HakTeâlâ'nın, "toplayacağı.gün". ifadesi, "Allah'dan başka birtakım tanrılar edindiler" (Furkân, 3) ifadesiyle ilgilidir. Burada birkaç mesele vardır: [60]
Birinci Mesele
Ayetteki bu fiil hem nûn ile, hem ya ile toplayacağı gün) ve (toplayacağımız gün) şeklinde okunmuştur. Yine bu fiil, şın'ın kesresi ile şeklinde de okunmuştur. [61]
Tanrılaştırılan Varlıklar Hakkında
Ayetteki "taptıkları" ifadesinin zahirinden, tapılanların, putlar; "Siz mi şu kullarımı saptırdınız?"
diyeceği gün " ifadesinin zahirinden de, melekler, Hz. Isa ve bu ikisi dışında kalanlar gibi, (onların taptıkları) canlı varlıklar kastedilmiştir. Çünkü idlâl (saptırma) ve hidayetin, ancak böyle canlı olanlardan sâdır olması mümkündür. İşte bundan ötürü alimler değişik izahlar yapmışlar ve bazıları bu son ifadeyi de (cansız) putlar manasına almışlardır.
Eğer onlara, "Putlar cansızdır. Öyle ise Cenâb-ı Hakk nasıl onlara hitab etmiş ve onlar nasıl cevap verebilmişlerdir?" denilirse, buna karşı şu iki izahı yaparlar:
1) Allah Teâlâ, onlara hayat vermiş ve böylece onlara konuşmuş, onlar da cevap verebilmişlerdir.
2) Bu bizzat dil ile konuşma olmayıp, lisân-ı hâl ile olan bir konuşmadır. Bu tıpkı bazı kimselerin, cansız varlıkların tesbihatta bulunmaları, (ahirette) el ve ayakların konuşması konularında yaptıkları izah gibidir. Yine bu, "Yere "Nehirlerini kim kazdı, ağaçlarını kim dikti?" diye sor. Eğer sana açık ve net olarak cevap veremese de, hâli ile cevap verecektir" denilmesi gibidir.
Ekseri alimler ise, ayetteki bu ikinci ifade ile melekler, Hz. İsa (a.s) ve Hz. Üzeyir (a.s)fin kastedildiğini söyleyerek, şöyle demişlerdir: Bu görüş, "Hatırla o günü ki (Allah) onların hepsini mahşerde toplayacak, sonra meleklere: "Bunlar mı size tapıyorlardı?" diyecek" (Sebe, 40) ayetiyle de desteklenir. Bu görüşte olanlara, mâ lafzı, akıl sahipleri için kullanılmaz, (halbuki ayette bu lafız kullanılmaktadır)" denildiğinde, buna şu iki şekilde cevap verirler:
a) MA lafzının sadece akilli olmayanlar için kullanıldığın) kabul etmiyoruz. Bunun delili de (genellikle akıl sahipleri için kullanılan) men (kim) edatının da zaman zaman akılsızlar (cansızlar) hakkında kullanılabilmesidir.
b) Bununla sıfat (ism-i mef'ûl) manası kastedilmiş ve ifadesi ile "ma'bûdları" denilmek istenmiştir, Hak Teâlâ "sema'ya ve onu bina edene yemin olsun ki" (Şems, 5) ve "Siz, benim ibadet ettiğime de, ibadet etmezsiniz" (Kâtiron, 3) ayetlerindeki da, ancak bu iki izaha göre doğru ve yerinde olur. Aksi takdirde nasıl olur? Binâenaleyh bu soru düşer. [62]
Sapma Hakkında Mu'tezile'nin İddiası
Velhasıl Allah Teâlâ kendilerine tapılanları mahşerde toplar ve sonra onlara, "Siz mi bu kullarımı hakdan, hak yoldan saptırdınız, yoksa onlar kendileri mi saptılar" der. Mu'tezile şöyle der: "Bu ayette "Gerçekte kulları saptıran Allah'tır" diyenlerin görüşünü kıran ve reddeden açık bir dalâlet vardır. Çünkü eğer durum onların dediği gibi olsaydı, bu sorunun doğru cevabı şöyle demeleri olurdu: "Ey Rabbimiz, burada bu iki ihtimalin dışında ve gerçek olan üçüncü bir ihtimal daha -ardır ki bu da onları senin idlâl etmiş olmandır." Onlar bunu söyleyemeyip, kulların sapmalarını yine kulların kendilerine bağlayacaklarına göre, Allah Teâlâ'nın hiçbir kulunu saptırmadığını anlamış oluruz.
İmdi eğer, "Kendilerine tapılanların, böyle üçüncü bir ihtimale işaret etmediklerini «bul etmiyoruz. Aksine onlar buna da işaret etmişlerdir. Çünkü onlar, "Fakat onların ve atalannm (müddetlerini) sen uzattın da nihayet onlar zikri unuttular" demişlerdir. Bu ise, kâfirlerin sapmalarının, Allah Teâlâ'nın bu işinden dolayı olduğu hususunda açık bir ifadedir. Allah Teâlâ'nın onların müddetlerini uzatması da, Allah Teâlâ'nın artarı ve atalarını dünya nimetlerinden alabildiğine yararlandırma fırsatı vermesidir" denilirse biz (Mu'tezile) deriz ki: Eğer durum böyle olsaydı, o zaman bu görüşte atanların, Cenâb-ı Hakk'ın o tapılanlar karşısında yenik ve hüccetle susturulmuş duuma düşmüş olduğunu söylemeleri gerekirdi. Halbuki ayetten maksadın bu ^nadığı malumdur. Aksine maksad o kâfirlerin yenik duruma düşürülecekleri delille susturulup yüzlerinin kapkara kesileceğidir. Mu'tezlle'nin ayetle ilgili bütün izahları Dundan ibarettir.
(Ehl-i sünnet) alimlerimiz buna şöyle cevap vermişlerdir: Kulun, delâlete dair kudreti, eğer hidayete ermesine elverişli değilse, bu saptırma (dalâlet) işi, Allah'dandır. vck eğer elverişli ise, o zaman o kudretin, saptırmaya (idlâle-dalâlete) kaynak oluşu, ıcayete kaynak oluşuna üstün gelmesi, ancak Allah tarafından olan bir müreccih (tesir) ile olur. Bu durumda da soru (problem), aynen geri döner. Ayetin zahiri «u'tezile'nin lehine gibi görünüyor ise de, ehl-i sünnetin görüşüne uygun olan diğer turçok) ayetin zahiri ile reddolunur. [63]
Dördüncü Mesele
Ayetin zahiri her ne kadar bunun Allah'ın emri ile melekler tarafından olması muhtemel olsa da suâlin Allah tarafından olduğuna delâlet eder. Bu durumda ayetle alâkalı birkaç soru yöneltilebilir. [64]
Burada Zamirle Te'kid
Birinci soru: (onlar) denilmesinin yararı nedir? te denilmesi gerekmez miydi?
Cevap: Bu soru fiil ve onun varlığı hakkında değildir; çünkü fiil bulunmamış olsaydı, zaten böyle bir itab ve azarlama söz konusu olmazdı. Bu soru ancak, bu $in failine dair olup, bundan dolayı da onun mutlaka zikredilmesi ve bundan suâl edildiğinin bilinmesi için, fiilin başına istifham harfinin gelmesi gerekmiştir.
İkinci soru: Allah Teâlâ ezelde kendisi hakkında soru sorulanın durumunu bildiği 'aide, yine bu soruyu sormanın faydası nedir?
Cevap: Bu, müşrikleri azarlamak amacıyu gelmiş olan bir sorudur. Nitekim Cenâb-ı Hakk Hz. Isa (a.s)'a da "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara Allah'dan başka beni ve annemi iki tann edininiz diyen sen misin?" (MaMe, ne) demiştir. Bu bir de şundandır: Kendisine tapınılan bu putlar kendilerini aklayıp bu sapıklığı müşriklere havale edince, putların müşriklerden teberrî edip uzaklaşması, onlarda daha fazla pişmanlık ve nedametin meydana gelmesine sebep olmuştur.
Üçüncü soru: Cenâb-ı Hakk, "yoksa kendileri mi yolu saptılar?" buyurmuştur. Kıyasa göreyse bu fiil "Yoldan saptı" şeklinde kullanılır?
Cevap: Aslolan budur; ancak ne var ki, insan ihmalkârlık ve ihtiyatsızlıkta çok aşın giderse, "Yolu şaşırdı, yolu saptı" denilir. [65]
Sübhaneke Lafzının İzahı
Ayetteki ifadesine gelince, bil ki burada Cenâb-ı Hakk onların cevabını nakletmiştir. kelimesi hakkında birkaç izah şekli bulunmaktadır:
1) Bu, onlar tarafından bir teaccûbün ifadesidir; şüphesiz ki onlar, kendilerine söylenilen şeye şaşırmışlardır; zira kendileri, masum olan melekler ve nebilerdir. Binâenaleyh, İblis ve taraftarlarına mahsus olan saptırma işine, onlardan daha uzak olan kimse olamaz.
2) Onlar, kendilerinin Allah'ı teşbih, takdis ve O'na iman ettiklerini, bundan dolayı kendilerinin Allah'ın kullarını daha niçin ve nasıl saptıracaklarını ifade etmek için bunu söylemişlerdir.
3) Bu ifadeyle, Allah'ı, ister put, ister peygamber, isterse melek olsun, bütün ortaklardan (endâd) tenzih etmeyi amaçlamışlardır.
4) Onlar Allah Teâlâ'yı. sorduğu bu soruyla bilmediği bir şeyi öğrenmek istediği zannından, ya da günahsız olan birine eziyyet vermeyi dilemiş olmaktan tenzih edip, aksine O'nun bu sorusunun, kâfirleri kınayıp azarlamak için olduğunu ifade etmek istemişlerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Senden başka velîler edinmemiz bize yakışmaz" ifadesine gelince, bu ifadeyle ilgili birkaç soru bulunmaktadır: [66]
Kıraat Farkları
Birinci soru: Bilinen kıraat nunun fethası, hâ'nın da kesresiyle (en nettehize) şeklindedir. Ebu Cafer ve İnb Amir'den ise, meçhul sığasıyla, nûn'un ötresi, hâ'nın da fethasıyla olmak üzere (en n&teheze) şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. Zeccac ise: "Nûn'un dammesiyle (en nütteh ize) şeklinde okuyan hata etmiştir. Çünkü mln harf-i cerri bu gibi yerlerde ancak birinci mef'ûl oldukları zaman isimlerin başına gelir, hal ifade eden mef'ûlün başına gelmez. Mesela sen diyebilirsin ama diyemezsin" demiştir. Keşşâf sahibi ise şunu söylemiştir: fiili hem bir mef'ûl alır; mesela senin "Bir dost edindi" demen böyledir, hem de iki mef'ûl. Mesela senin falancayı dost edindi" demen de böyledir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, ibrahim'i dost edindi"(Nisa, 125) buyurmuştur. Birinci kıraat, fiilin tek mef'ûle aaddi etmesi şeklindeki kulanıştandır ki, bu da ifadesidir. İfadede aslolan ise iti denilmesidir. Ancak ne var ki olumsuzluk manasını tekid edip pakiştiren mln harf-i cerri mef'ûlün başına ziyade kılınmıştır. İkinci kıraate göre ise m, iki mef'ûle teaddi etmektedir. Birinci mef'ûl, fiilinin nâib-i faili olan zamiri, ikincisi ise, teb'îz, kısmiyyet ifade eden min harf-i cerrinin başına gelmiş olduğu lafzıdır. Buna göre mana, "Bize bazımızı dostlar edinmemiz" şeklinde kelimesinin nekire gelmesi, bunların muayyen ve belli dostlar olmaları saomındandır ki, bunlar da cinler ve putlardır.[67]
İkinci Mesele
Bu ayetin tefsiri hususunda âlimler, birkaç izah şekli zikretmişlerdir:
1) En sahih ve en kuvvetli görüş olan bir görüşe göre mana, şekilde olur: "Biz senden başkasını dostlar edinmeyi bizzat kendimize ştıramazken, bundan sonra daha nasıl, bizden başkalarını buna çağırabiliriz.
2) Bu ifâdenin anlamı şudur: "Kâfirlerin onları dost edinmeleri gibi, onların da türleri dost edinmesi hususunda bizlerin, şeytanlara benzemesi asla düşünülemez m bu yakışık almaz." Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Şeytanların dostlarıyla yani kâfirlerle savaşın" (Nisa. 76) ve, "inkâr edenlere gelince, onların dostları da Tağuttur" , 257) buyurmuştur. Bu görüş, Ebu Müslim'den nakledilmiştir.
3) Bunun anlamı, "Senin rızan olmaksızın, bizlerin dost edinmesi asla yakışmaz" »•dindedir. Yani "Biz, senin buna razı olmayacağını bildiğimiz için, bunu yapmadık" demektir. Netice olarak "Senin rızan olmaksızın" ifadesindeki muzaf kelimesi hazfolunmuş, muzâfun ileyh olan £ zamiri onun yerine geçmiştir
4) Melekler şöyle demiştir: "Onlar, ey Rabbimiz Sen'in kullarındır. Kullannınsa, >r kulun başka bir kulu kendisi için bir ilâh edinmesi bir yana, Sen'in iznin olmaksızın -erhangi bir dost ya da habib edinmeleri bile yakışık olmaz, uygun düşmez."
5) Ebu Ca'fer'in kıraatine göre, müşkilâd zail olmaktadır. Buna göre eğer, "Bu «*aat caiz değildir, çünkü başkalarının onları dost edinmesinde onların herhangi bir zah\\ bulunmamaktadır" denilirse, biz deriz ki: Bu ifadeden murad, "Muhakkak ki Ife buna uygun değiliz. O halde daha nasıl, bizim kendimizin mabûd olduğumuzu odia etmemiz mümkün ol ur "şeklindedir. [68]
Allah İçin Sevgi ve Nefret
Âyet-i kerime, dostluk ve düşmanlığın ancak Allah'ın izni ile caiz olduğuna; bundan ötürü nefsin arzusuna ve mizacın niteliğine dayanan her dostluğun da şeriatın hilâfına olduğuna delâlet eder.
Cenâb-ı Hakk'ın "Fakat onların ve atalarının (müddetlerini) sen uzattın da, nihayet onlar zikri unutup, helake mahkûmbir kavim oldular" ayetine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır. [69]
Birinci Mesele
Ayetin manası şudur: "Ey ilâhımız, sen onlara ve atalarına olan nimetini çoğalttıkça çoğalttın. Bu ise, yüz çevirmeyi ve nankörlüğü değil de, şükretmeye ve imâna sebeb olmalıydı." Bundan maksat ise, o kâfirlerin kendiliklerinden sapıp, şürekânın saptırmasıyla sapmadıklarını beyan etmektir. Çünkü onların bu apaçık inatları olmasaydı bunca açık delile rağmen, Allah Teâlâ'ya itaatta yüz çevirmek mümkün olmazdı. Diğer âlimler ise, şunu söylemişlerdir: Bu söz, Hz. Musa'nın, "Zaten o da senin imtihanından başka (birşey) değildi"(A'ra.t. 155) ifadesinde açıkça dile getirdiği hususa bir ima ve işaret gibidir. Bu böyledir, çünkü cevap veren şöyle demiştir: "Yâ Rabbi dünyaya dâir bütün isteklerini ona veren sensin! O da böylece, şehvetler denizin de boğuldu. Onun şehvetler denizine dalması ise onu senin taatine yönelip, sana hizmetle meşguliyetten alıkoydu. Bu ancak ve ancak senin bir imtihanın ve smamandır." [70]
Zikr
"ez-ZIkr" Allah'ı anmak, O'na, Kur'ân'a ve Allah'ın yasalarına imân etmektir. Yahut içinde onlar için dünya ve ahirete dâir güzel öğütler bulunan şeylerdir. [71]
Bûr Kelimesi
Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Arapça'da (helak olmuş adam), (helak olmuş iki adam) denilir. Kelimenin, müennes kelimeler hakkındaki kuflanılışı da böyledir. "Helak olmuş kişi" anlamındadır. Bazan da, ve helak olmuş adam) (helak olmuş topluluk) denilir. Bu tıpkı, (yıkılmış) (yıkılmışlar) kelimeleri gibidir. Bevâr kelimesi ise, "helak olmak" anlamındadır."
Ehl-i sünnet âlimlerimiz bu ayet ile kaza ve kader meselesinde istidlalde bulunmuşlardır. Çünkü, hiç şüphe yok ki bu ifadeden murat, "onlar, Allah Teâlâ'nın, ahirette kendileri için azab ve helak ile hükmettiği kimselerden oldular" manasıdır. Allah Teâlâ'nın hakkında ahiret azabıyla hükmedip, bunu ondan bildiği ve durumunu Levh-i mahfuz'a kaydederek melekleri de hâline muttali kılmış olduğu kimse, şayet imân edecek olsaydı, o zaman doğru haber yalana; ilim, cehalete; Levh-i Mahfuz da tesbit edilmiş olan yazma işi bir yanlışa, meleklerin inancı da cehalete dönüşmüş olurdu. Bütün bunlar ise imkansızdır, imkansızı gerektiren şeyde imkansızdır. Binâenaleyh, hakkında böyle hükmedilen kimseden imânın sâdır olması da imkansızdır. Böylece bu da, saîd (cennetlik) olanın, şakî (cehennemlik) haline, şakî olanın da saîd haline dönüşemeyeceğine delâlet etmiş olur.
Bir başka izah şekli de şudur: Onlar Allah Teâlâ'nın o (kâfirler)e, sapıtma sebebi dan şeyleri verdiğini söylemişlerdir ki, bunlar da dünyada her istediklerini onlara «•rip, onların nefislerinin de böylece bu şeylerde boğulmasıdır. Ayet-i kerime böylece, 3u sebebin onların helakine sebebiyet veren bir dereceye ulaşmış olduğuna delâlet «mis olur. Çünkü, sebebin hemen peşinden helakin zikredilmiş olması, bir helak ipnin ancak bu sebepten dolayı meydana geldiğine delâlet eder. Böylece sözün abcesi şuraya varır: "Allah Teâlâ kâfire, kendisi sebebiyle küfrü terketmesinin -OTikün olmayacağı bir biçimde davranmıştır." Böylece, saîd (mü'min) olanın şakî «afir) haline, şakinin de saîd haline dönüşemeyeceği ortaya çıkmış olur. [72]
Şeriklerin Müşrikleri Reddi
Cenâb-ı Hakk'ın"İşte tapdıklannız sizi, söyledikleriniz şeyier hakkında kesin olarak yalanlamışlardır!,' buyruğuna gelince, bilesin ki, yâ ve tâ ile olmak üzere yekûlüne ve tekûlüne şeklinde okunmuştur. Tâ i» dan kıraate göre, mana şu şekilde otur: "Muhakkak ki onlar, sizin kendilerinin tth olduğunu söylemeniz hususunda sizi yalanlamışlardır. Yani, "Onlar ilâhlardır" süzünüz konusunda sizi tekzib ettiler" demektir. Yâ ile olan kıraate göre ise, mana donlar sizi, "Rabbimiz seni tenzih ederiz" sözümüzden ötürü, bu vesileyle jatenladılar" şeklinde olur ki, "kalem ile kalem vesilesiyle yardım" deyimine benzer.
Ayetteki "O halde ne (azabınızı) döndürmeye, ne de herhangi bir yardıma muktedir olacaksınız" cümlesine gelince, bil ki bu fiil; hem jtie hem de tâ ile okunmuştur. Tâ ile okunması halinde mana, "Ey kâfirler, sizler azabı kendinizden men etmeye kadir olamayacaksınız" şeklinde olur. Buradaki sarfen kelimesinin "tevbe" anlamına geldiği söylendiği gibi, yine bunun "yol, çâre arar" anlamına gelen kelimesinden olmak üzere,"çare, tedbir, yol"anlamına geldiği de söylenmiştir. Ya da mana, "Sizin putlarınız ve ilahlarınız sizden azabı savuşturmaya ve sizin için çâreler bulmaya kadir olamaz, olamayacak" seklindedir. [73]
Zâlimler Cezalarını Tadar
Cenâb-ı Hakk'ın "Sizden kim zulmederse, ona büyük bâr azab taddmnz" ifadesine gelince, bu hususta iki mesele bulunmaktadır. [74]
Birinci Mesele
Bu ifade, yâ ile üöiı şeklinde de okunmuştur ki, buradaki fail zamiri ya Allah'û Teâlâ'ya racidir, ya da zulme... [75]
Kebair İşleyenlerin Azabı
Mu'tezile, büyük günah işleyenlerin mutlaka azâb göreceklerine dair, bu ayete (de) tutunmuşlar ve şöyle demişlerdir: "Şart sadedinde gelirse, men edatının umûm ifâde ettiği malûmdur. "Muhakkakki şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) ayetinden dolayı kafirin zalim olduğu, "Kim tevbe etmezse, işte o kimseler zâlimlerin ta kendileridir" (Hucurdt, 11) ayetinden do/ayı da, fâstktn zâlim olduğu sabit olmuştur. Buna göre, bu âyetle de, fâsıkın afvolunmayıp aksine kesin olarak azaba duçar olacağı sabit olmuştur." [76]
Genellik İfade Eden Lafızlar
Buna şöyle cevap verilir: "Biz, şart sadedinde geldiği zaman men edatının umûm ifâde ettiğini kabul etmiyoruz. Bu hususta bizim görüşümüz, usûlü'l-fıkha dair (eserimizde) geçmişti. Bunun umûm ifâde ettiğini kabul etsek bile, bu kati olarak mıdır, yoksa zahiren midir? Katî olarak umûm ifâde ettiğini iddia etmekte doğru değildir; çünkü meşhur örfte bazan umum ifâde eden sigaların kullanıldığım ve fakat astında umumun kasdedilmeyip ekseriyetin veya muayyen kimselerin murad edildiğini görmekteyiz. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın "Şu muhakkak ki, inzâretmesen de... inanmazlar" (Bakara, e) ayetidir. Halbuki küfredenlerden birçoğu imân etmiştir. O halde bu ancak şu şekilde savunulabilir: ifâdesi, her ne kadar umûm ifâde etsede, ancak ne var ki, bundan murad edilen, ya çoğunluktur, ya da muayyen kimselerdir. Her iki durumda da umûm ifâde eden lafızların, ekseriyyeti ifâde için kullanılmış olduğu hususunun açık ve zahir bir örf olduğu sübût bulmuş olur.
Durum böyle olunca, bu slğalann umûma delâlet edişleri, kati olmayıp zahiridir Fakat bu, afvın caiz olmasını nefyetmez. Haydi diyelim ki delâleti katî olsun. Fakat biz "Sizden kim zulmederse (...) " ifâdesinin bu zulmü izâle edecek bir şeyin bulunmamasıyla mukayyet ve meşrut olduğu hususunda, ittifak etmiştik. Bu durumda diyoruz ki: Bu kimse, müslümandtr. Fakat sen niçin, zulmü izâle edecek şeyin bulunmadığını söyledin? Çünkü bize göre avf, onu izâle edecek şeylerden birisidir. Bu af ise, üç şeyin birisidir. Ve meselenin de başlangıcıdır. Bunun, onun dediği şeye delâletini kabul etsek bile, bu, mesela "Hakikaten imân edip de, salih amellerde bulunanlara konak yeri olarak Firdevs cennetleri var "
İmdi eğer, va'id (tehdid) ifâde eden ayetler öncelikle nazar-ı itibara alınır. Çünkü hırsızlık edenin eli, herkese ibret olsun diye kesilir. İlâhi cezayı haketmemiş bir kimsenin elini, ibret otsun diye kesmek ise, caiz değildir. Binâenaleyh onun ilahi cezaya müstehak olduğu sabit olunca, -hakettiği iki cezayı birleştirmenin imkansız olduğunu da beyan ettiğimizden ötürü- hakettiği mükafaatların boşa gitmiş olduğu sabit olmuş olur" denilirse deriz ki: "Hırsızın elinin sırf başkasına ibret olsun diye kesildiğini kabul etmiyoruz. Baksan? hırsızın tevbe etmesi halinde de eli, bu maksadla değil ama bir mihnet (sıkıntı) olsur. diye kesilir. Bunu bir tarafa bıraksak bile Cenâb-ı Hakk'ın "sizden kim zulmederse" ifâdesi belli bir kavme hitabtır. O halde Allah'ın bunları affetmeyeceğini farzetsek bile, Cenâb-ı Hakk'ın başkalarını da affetmeyeceğini nasıl söylersin. [77]
Resullerin Ortak Vasfı
Hakk Teâlâ'nın "Sen 'den evvel gönderdiğimiz her bir peygamber de, yemek yer çarşılarda yürürdü " •âdesi ile ilgili birkaç mesele vardır: [78]
Birinci Mesele
Bu, müşriklerin "Bu nasıl peygamber, yemek yiyor, çarşı-pazar geziyor" (Furtan, 7) şeklindeki sözlerine bir
cevabtır. Allah Teâlâ bunun bütün peygamberlerde otan sCnnetullahı olduğunu,dolayısıyla bunu tenkide mahal olmadığını beyan buyurmuştur. [79]
İkinci Mesele
Aslında burada elifin fethası ile denilmeliydi. Çünkü sözün ortasında gelmiştir. Bunun meksur okunması ancak ibtidâ (başta bulunma) halinde söz konusudur. İste randan dolayı âlimler şu izahları yapmışlardır:
a) Zeccac: 'dan sonra gelen cümle, mahzûf bir mevsûfun sıfatıdır ve takdiri. Biz, Sen'den önceki peygamberlerden gönderdiğimiz herbiri de, mutlaka yediler, çtiler, gezdiler" şeklindedir. Buna göre, (peygamberlerden) ifadesinde, mahzûf mevsûfa bir delâlet bulunduğu için, bu hazfedil m iştir. Bunun bir benzeri "Biz (meleklerden) herbirinin belli bir makamı vardır" t. 164) ayetidir. Bunun takdiri de, şeklindedir" demiştir.
b) Ferrâ şöyle der: "Bu ayette "peygamberlerden" ifadesi bulunmasından ötürü, ayrıca zikredilmesine gerek görülmeyen bir ismin "sıla"sıdır. Buna göre takdiri şeklindedir. Bu tıpkı{safttt. 164) ayetinin ... akdirinde olması gibidir. Hakk Teâlâ'nın "Herbiriniz mutlaka oraya uğrayacaksınız" (Meryem, 71) ayetinin, "oraya uğrayacak olan - jtlaka uğrayacak" takdirinde olması gibidir. Binâenaleyh Zeccâc m görüşüne göre Tiahzuf olan mevsuftur, Ferrâ'nınkine göre ise mevsûldür. Halbuki Basralılara göre, nevsûlü hazfedip, sılayı bırakmak caiz değildir.
c) İbnü'l-Enbârl şöyle der: maddesi, istisna edatından sonra başında bir . âv takdir edilerek, şeklinde meksûr kılınır.
d) Bazıları da ayetin takdirinin "Ancak şöyle denilmiştir" şeklinde olduğunu söylemiştir. [80]
Üçüncü Mesele
Buradaki fiil, meçhul olarak (yürütülürler), yani "ihtiyaçları, yahut insanlar onları yürütür, yürümeye mecbur eder" şeklinde de okunmuştur. Eğer birinci kıraat mütevatir z masaydı, böyle okunması daha uygun sayılabilirdi. [81]
İnsanlar Birbiriyle İmtihan Edilirler
Hakk Teâlâ'nın "Sizin bazınızı bazınıza bir fitne yaptık" ifadesiyle ilgili birkaç mesele var: [82]
Birinci Mesele
Bununla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
a) Bu ifade, müşriklerin ileri gelenleri ite fakir sahabe hakkındadır. Buna göre soylu birisi, daha düşük derecede birisinin kendinden önce müslüman olduğunu görünce, o müslüman olduğu için, müslümanlığa tenezzül etmiyor, kendisi gibi asil (zengin) olmayan kişinin, bu hususta kendisini geçmiş olmaması ve daha üstün olmaması için, inkârını sürdürüyordu. Bunun delifi, Hakk Teâlâ'nın"£^er o (imân) hayır olsaydı, onlar bizi bu hususta geçemezlerdi" (Ahkât, n) ayetidir. Bu, Kelbİ, Ferrâ ve Zeccâcın görüşüdür.
b) Ayet, bütün insanlar hakkında genel bir ifadedir. Ebu'd Derdâ Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir, "Veyl (o cehennem vadisi), cahillerin yüzünden (onlara öğretmedikleri için) âlimlere, tebâsmdan ötürü hükümdarlara; hükümdarlardan ötürü, tebâsına; köleden ötürü efendiye; güçsüzden ötürü güçsüze ve güçlüden ötürü güçsüze olacaktır. Çünkü onlar birbirleri için bir fitne (İmtihan vesilesidir)[83]dedi ve bu ayeti okudu.
c) Bu, sıkıntıda olanlar ile refahta olanlar hakkındadır. Çünkü sıkıntıda olan şöyle der (düşünür): Ben yaratılış, huy, aktl, itim, nzık ve ecef hususunda niçin refahta o/an gibi kılınmadım? Bu , İbn Abbas ve Hasan el-Basrf nin görüşüdür.
d) Bu, insan olma ve insanlık özellikleri hususunda, kendileriyle aynı olmasına rağmen, bu peygamberliğin Hz. Muhammed (s.a.s)'e verilmesi hususunda o müşriklere karşı bir delil getirmedir. Buna göre Cenâb-( Hakk peygamberleri, gönderildikleri kavimler ve onların eziyetleri ile, ibtila (imtihan) etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Sizden önce kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok eziyetler duyacaksınız"\au imran, ı«) buyurmuştur. Peygamber gönderilen kavimlerde, hasedleri daha evvel reis-başkan sözü dinlenir, hizmet edilir iken, hizmet etmek ve malını-mülkünü (bu uğurda) harcamakla mükellef tutulmaları sebebiyle, peygamber gelmesinden rahatsız olur, eziyet duyar. En uygun olan, ayeti bütün bu manalara hep birlikte hamletmektir. Çünkü hepsinin müşterek bir noktası vardır. [84]
İkinci Mesele
Alimlerimiz: "Bu ayet, kaza ve kadere delildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "Sizin bazınızı bazınıza bir fitne yaptık" buyurmuştur" derfer. Cübbâî ise, ayetteki "ca'l" fiilinin, arif etmek, bildirmek" manasına geldiğini söyleyerek şöyle der: "Arapça'da hırsızlık apan kimse için, "Falanca kendisini hırsız kılacak, yani hırsız olarak tanıtacak bir rsızlık yaptı" denilir. Cübbârnin bu te'vili tutarsızdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, "ca'l" m, "bir işin o şekilde olduğunu bildirme" manasında değil, onu "fitne" diye tavsif manasında kullanmıştır. Akıl bile, burada kastedilenin, Cübbâînin söylediğinden birşey olduğuna delâlet eder. Çünkü sebebin faili, müsebbebin (neticenin) de jir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın, "safra" ve "hararet" mizacında yaratıp, I landisinde öfkeyi yerleştirdiği ve öfkelendiren şeye muttali olabilecek idrâki verdiği İ asana bak. Bu toplamı (yani bunların toplamı olan insanı) yaratan, şüphesiz, ondaki i Afcenin de yaratıcısıdır. Hased ve benzeri huyların durumu da böyledir. İşte tam bu I aafctada, onlan birbirine "fitne" kılanın da Hakk Teâlâ olduğu anlaşılır. Biz, CübbaTnin :©cıği gibi, buradaki "caT'in, hüküm vermek, (bildirmek) manasına olduğunu kabul «sek bile, "kılınan" şey eğer değişirse onun değişmesi Cenâb-ı Hakk'ın doğru I tûkmünün yalan çıkmasını gerektirir. Bu ise imkansızdır. Binâenaleyh bu "ca'l" f.iima' 'nın ve kılınanın değişmesi de imkansızdır. İşte bu durumda, kaza ve kaderin ocuğunu söylemek gerekir. [85]
Bu Ayetin Makabli İle İlgisi
Bu, ayetin kendinden Öncekiler ile ilgisini izah hususundadır. Çünkü o müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s)'i,
yemek yediği, çarşı-pazar gezdiği ve fakir olduğu için tenkid edince, onların bu sözleri sanki hurafe gibi olmuş olur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğine delil bulununca, bu gibi sözlerin, jn nübüvvetini zedeleme hususunda bir tesiri olmaz. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s as) müşriklerden, sövüp-saym al arından, abuk-sabuk sözler söylemelerinden ve aoğru cevabı anlamaya yanaşmamalarından ötürü rahatsız olmuştur. İşte bu sebeple de Resulünü, bütün bu eziyetlere sabra davet etmiş ve halkın bir kısmının bir kısmı in fitne yaptığını beyan etmiştir.
Allah Teâlâ'nın "Sabredecek misiniz. Rabb'm herşeyi 'akkıyla görendir" ayetiyle ilgili birkaç mesele vardır: [86]
Birinci Mesele
Mu'tezile şöyle der: "Eğer Hakk Teâlâ'nın, "Sizin bazınızı bazınıza fitne yaptık" ifadesi ile, bunun böyle olduğunu haber vermesi manası kastedilmiş olsaydı, bunun peşisıra, 'Sabredecek misiniz" ifadesini getirmezdi. Çünkü âciz olana emretmek caiz değildir." [87]
İkinci Mesele
Bu ifadenin manası, sizler Allah'ın sabredenlere vaadettiklerini bilip dururken, belâlara sabretmez misiniz?
Senin Rabbin basîrdir, yani sabredeni de, sabretmeyeni de görür, bilir ve herbirine, hakettiği mükâfaat ve cezaya göre karşılık verir" şeklindedir. [88]
Üçüncü Mesele
"Sabredecek misiniz?" bir soru olup, bununla takrir (sabredin) manası kastedilmiştir. Binâenaleyh bunun
"fitne" lafzından sonra zikri, tıpkı "Hanginiz en güzel şekilde amel edeceksiniz diye, sizi imtihan etmek için"{mü\k 2) ayetindeki "ibtila" (imtihan) kelimesinden sonra lafzı gibidir. [89]
Ahirette İnkarcıların Durumu
"Bize kavuşmayı ümit etmeyenler dediler ki: "Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil miydi? Yahut Rabbimizi görmeli değil miydik? Andolsun ki onlar içlerinde kibir ve azamet saklamışlar ve büyük bir azgınlıkla haddi aşmışlardır. Melekleri görecekleri gün, "Evet o gün günahkârlara, hiçbir sevinç haberi yoktur. Size (müjde) yasak edilmiştir, yasak!" diyeceklerdir. Biz onların yaptıkları amellerin önüne geçtik ve bun/an saçılmış (boşa gitmiş) zerreler yaptık. O gün cennet yaranının duracakları yer, çok hayırlı dinlenecekleri yer çok güzeldir'.' (Furfcân, 21-24).
Bil ki "Bize kavuşmayı ümid etmeyenler dediler ki", ayeti Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmeyenlerin dördüncü şüpheleri olup, bunun neticesi, "Attan, Hz. Muhammed (s.a.s)'m iddiasında haklı ve doğru olduğuna şehâdet etsinler diye niçin melekler indirmeli, yahut Allah'ın onu bize peygamber olarak haber vermek üzere Rabbimizi görmeli değil miydik?" şeklinde bir manadır. Bu şüphenin izahı şöyledir: Bir şeyi elde etmek isteyen kimsenin, onu elde etmek için, birisi ona kesinkes götüren, diğeri götürüp götürmeyeceği şüpheli olan iki yolu bulunursa, hakîm (hikmetli) kimseye yakışan, maksadına ulaşması için en kuvvetli ve en güzel yolu seçmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, Resûlullah'ın paygamberliğinin doğruluğuna şahidler olarak melekler indirmesinin maksada daha çabuk ulaştıracağında şüphe yoktur. Binaenaleyh eğer Cenâb-ı Hakk Hz. Peygamber (s.a.s)'i tasdik ettirmeyi istemiş olsaydı, şüphesiz bunu yapardı. Allah Teâlâ bunu yapmadığına göre, onun Hz. Peygamberi (açıkça) doğrulamayı irade etmemiş olduğunu anlıyoruz. İşte bu şüphenin tocesi budur. Sonra bu ayette İlgili birkaç mesele var: [90]
Birinci Mesele
Ferrâ "Bize kavuşmayı ümit etmeyenler" ifadesinin "Onlar, bize kavuşmaktan korkmazlar" manasında
olduğunu, ayetteki "recâ" (ümld)in, "korku" yerine anılmasının, bir inkâr manası taşıdığında, Tihâme lehçesi üzeredir. Hakk Teâlâ'nın (Nûh, 13) ayetinin "Allah'ın azametinden korkmazlar" demek olduğunu söyler. Kâdî ise şöyle der: Böyle bir izah manasızdır. Çünkü bir sözü, hakiki -anaya hamletmek mümkün iken mecazi manaya hamletmek caiz değildir. Putperestlerin durumunun ahireti inkâr etmeleri yüzünden ilâhî cezadan endişelenmedikleri gibi, bizimle karşılaşmayı ve yapılan taatlara karşı, cennet ve diğer -ı jkâfaat vaadlerimizi ummayacakları malumdur. Bunu ummayanların, ilahi cezadan endişelenmeyecekleri de malumdur. Demek ki o korku, bu recâya (ummaya) tabidir. [91]
Mücessimeye ve Mu'tezite'ye Reddiye
Mücessime Cenâb-ı Hakk'ın "Bize kavuşmayı" ifadesine tutunarak, Allah'ın bir cisim olduğunu ileri sürmüşler ve şöyle demişlerdir: "Lika, varmak, ulaşmak demektir.
Nitekim "Ona ulaştı, onunla bitişti, kenetleşti" manasında denilir. Cenâb-ı Hak da "su (ezelde) takdir edilmiş bir emr üzerinde birleşiverdi"{Kamm, i2) buyurmuştur. O halde, bu ayet Cenâb-ı Hakk'ın cisim olduğuna oelâlet eder." Mücessimenin bu görüşüne şu iki yolla cevap verilmiştir: Birinci yol, biz ehl-i sünnet alimlerinin bazılarının yoludur ki, onlar şöyle demişlerdir: Buradaki likâ"dan maksat görmektir. Çünkü gören kimse, görmesi vesilesiyle, görülen şeyin "akikatına ulaşır. Binâenaleyh, bu demektir ki "Lİkâ" görme çeşitlerinden birinin adıdır. Diğer çeşidi ise, bitişmek, kenetlenmek ve dokunmadır. Binâenaleyh bu ayet tşte bu açıdan Cenâb-ı Hakk'ın görülebileceğine delâlet eder. İkinci yol, Mu'tezile'nin yoludur. Nitekim Kâdî şöyle demiştir: "Ayetteki kelimesini gözün görmesi anlamına alma, Arapça'yı bilmemek sayılır. Nitekim duada "Allah seni hayırla karşılaşın" denilir. Ve yine bazan bir kimse, daha sonra onu ister görsün ister görmesin, "Emîrle karşılaşmadım der. Yine âmâ olan kimse hakkında, emîr kendisine müsaade edip engel çıkarmadığında "Emîrle karşılaştı" denilir. Yine birisi karanlık bir gecede onu görmediği halde birisiyle karşılaştığında îlüj "onunla karşılaşır" denilir. O halde bu demektir ki, buradaki "HkA"dan maksad, "o öyle bir gündür ki hiçbir kimse kimseye hiçbir şeyle fâide vermeye muktedir olamayacaktır. O gün emîr (yalnız) Allah'ındır" (inmât.M) buyurulan günde, başkasının hükmüne değil, O'nun hükmüne varmak ve yönelmek demektir, yoksa gözün görmesi anlamında değildir."
Bil ki bu söz tutarsızdır. Çünkü biz, "Hkâ"yı gözün görmesi anlamına almıyoruz. Tam aksine biz bu kelimeyi gözün görmesiyle bir şeye bitişip onunla kenetleşme manası arasında müşterek olan bir mana ile yorumluyoruz. Bu da, o şeye kavuşmaktır. Biz, gören kimsenin görmesi vesilesiyle görülen şeye ulaşacağını beyan etmiştik. O halde, pekçok mana arasında müşterek olan bir manayı ifade etmek için vaz olunmuş olan bir laftz, o manalardan herbiri için kullanılabilir. O halde kişinin "Allah seni hayırla karşılasın" âmânın "emirle karşılaştım", gören kimsenin "onu gördüm" anlamında '*& ve gören kimsenin "Ona ulaşamadım" anlamında, şeklindeki sözleri doğru ve yerindedir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hakk'ın "Bize kavuşmayı ümit etmeyenler" ifadesi, onları zemmetmek sadedinde gelmiştir. Binâenaleyh bu kavuşmayı ummanın mevcut olması gerekir. "Llkâ"nın ifade ettiği şey, mekân bakımından ulaşma ile görmenin sağladığı ulaşma arasında müşterektir. Birincisi, imkansızdır, o halde ikincisi ister istemez taayyün edip ortaya çıkar. Kâdî'nin, "Ayetteki lika, onun hükmüne başvurmak manasındadır" şeklindeki sözü, bu lafzı, delil olmaksızın zahirî manasından uzaklaştırmaktır. Binâenaleyh ayetin, görmenin sıhhatine, hatta vücûbuna, hatta ve hatta bunu inkâr etmenin kâfirlerin dininden olduğuna delâlet ettiği sabit olmuştur. [92]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin manası, "indirilmeli değil miydi?" şeklindedir. Kelbî ve Mukâtil, "Bu ayet, nübüvveti ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, Ebû Cehil, Velid İbn Muğîre ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur" demişlerdir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Andolsun ki, onlar içlerinde kibir ve azamet saklamışlar ve büyük bir azgınlıkla haddi aşmışlardır" ifadesine gelince, bii ki bu kâfirlerin o dördüncü şüphelerine cevaptır. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [93]
Keyfe Göre Mucize Verilmemesinin Hikmetleri
Bu mesele bu ifadenin o şüpheye nasıl bir cevap teşkil ettiğinin izahı hakkındadır. Bu İzah, şu birkaç yönden yapılabilir:
a) Kur'ân'tn mucize olduğu aşikâr o/unca, Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvveti de sabid olmuş, kesinleşmiş olur. Artık bundan sonra bu gibi mucize talebinde bulunmak, böyle bir isteK ileri sürmek, sırf bir büyüklenme ve işi yokuşa sürmedir.
b) Melekler inmiş olsaydı, bu da o mucizeler cümlesinden olurdu. Ve, bu iş meleklerin inişine tahsis edildiği için Hz. Muhammed'in nübüvvetinin doğruluğuna yine de delâlet etmezdi. Tam aksine, onun mucize oluşunun umûmi olmasından ve böylece de o mucizeyi kabul etmek berikini reddetmek, birbirine müsavi olan iki şeyden birini herhangi bir üstünlük ve tercih sebebi bulunmaksızın, diğerine tercih etmek olur ki, bu da yine sırf büyüklenme ve işi yokuşa sürmedir.
c) O müşriklerin Rablerini görmeleri, Rablerinden Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetinin doğru olup olmadığını sormaları ve Cenâb-t Hakk'ın da, "Evet, o benim Resulümdür, o benim peygamberimdir" demesi durumunda bile bu, Hz. Muhammed'in elinde zuhur eden o mucizeyi tasdike herhangi bir katkıda bulunmaz. Zira biz açıkladık ki mucize, sözle tasdik etme yerine geçer. Zira peygamber nübüvvetini iddia ettiğinde, onun: "Ya Rabbi eğer ben bu sözümde doğru isem, şu öiüyü dirilt" demesi üzerine, normalde böyle bir şey imkansız olduğu halde, Allah'ın onu diriltmesi ile, doğrudan doğruya "Doğru söyledin, ey Resulüm!" demesi arasında fark yoktur. Sözlü tasdik ile, mucize ile meydana gelen tasdik, iddia edilenin ooğrulanması hususunda eşit olunca, bunlardan ille de birisini istemek sırf oüyüklenme ve işi yokuşa sürme olur.
d) Biz, ya Mutezilenin ileri sürdüğü gibi Cenâb-ı Hakk'ın fiillerini maslahatlara göre yaptığını kabul edecek veyahut da ehl-i sünnet ve'l-cemâat mezhebinin ileri sürdüğü gibi, Allah Teâlâ'nın fiillerini kendi meşîetine göre yaptığını söyleyeceğiz. Binâenaleyh, eğer birincisi olursa o müşriklerin belli bir mucizeyi istemeleri caiz olmaz. Çünkü bazan o mucizeyi izhar etmek ancak Allah Teâlâ'nın bilebileceği bir kötülüğe yol açabilir. Binâenaleyh, ille de muayyen bir mucizeyi istemek bir küstahlık ve haddini bilmeme olur. Zira o herhangi bir şeyin faydalı olduğunu zannetti diye onun kesinkes *aydali olduğuna hükmetmiş olmaktadır. Halbuki kim bunu söylerse o kimse Kendisinin bütün şeyleri bildiğine inanmış olur ki, bu da büyük bir tekebbür ve büyüklenmedir. Eğer ikincisi olursa ki bu ehl-i sünnet ve'l-cemaat alimlerinin görüşleridir. Kulun, Rabbinden bu manada bir talepte bulunma hakkı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak dilediğini yapandır. O halde, O'ndan böylesi bir talepte bulunmak bir Kibiri ve kulluk sınırını aşıp, münakaşa ve karşı koyma durumuna geçmektir.
e) Peygamberler göndermenin maksadı, halka ihsan ve lütufta bulunmaktır. O nalde, en büyük hükümdar kendisine acıdığı için aciz kimselerden birisine iyilikte bulunup, bu aciz kimse de, Cenâb-ı Hak ile cedelleşmeye ve karşı koymaya oaşlayarak, "Ben şunu değil, aksine şunu isterim" derse, o zaman kendini bilmeyip haddini aştığı için, "bu fakir kendi kendine büyüklendi ve azarak haddini aştı" denilmesi yerinde olur.
f) Kastedilen mananın şöyle olması da mümkündür: Allah Teâlâ, "Şayet onların bu talebi sırf büyüklenmeleri ve azgınlaşarak haddi aşmış olmalarından öne sürdüklerini bilseydim onların bu isteklerini yerine getirirdim. Ancak ne var ki, ben biliyorum ki onlar bunu sırf işi yokuşa sürmek ve sarpa sardırmak için yapmışlardır. Binâenaleyh şayet onlartn bu isteklerini yerine getirmiş olsaydım, onlar bundan kesinlikle istifade edemezlerdi. İşte bu sebeple şüphesiz onların bu isteğini yerine getirmedim" demiştir. Bu izah, lafızdan anlaşılmaktadır.
g) Belki de onlar, ehl-i kitaptan Allah Teâlâ'nın, dünyada görülemeyeceğini ve dünyada avama melek indirmeyeceğini duymuşlardı, bunu biliyorlardı. Ama onlar, iman etmelerini sırf işi sarpa sardırmak yahut da istihza etmek için buna bağlamışlardır. [94]
Rûyet Hakkında Mu'tezite'ye Reddiye
Mu'tezile şöyle der:"Ayet, Allah Teâlâ'nın görülemeyeceğine delâlet etmektedir. Çünkü o, görülebilseydi, böyle bir talepte bulunmak, haddi aşma ve büyüklenme olarak nitelenmezdi. Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun ki onlar, içlerinde kibir ve azamet saklamışlar ve büyük bir azgınlıkla haddi aşmışlardır' şeklindeki İfadesi, ancak onların görmeyi istemelerinden dolayı söylenmiş bir ifadedir. Öyle ki, onlar şayet sadece meleklerin inmesini istemekle yetinmiş olsalardı, onlara bu şekilde hitab edilmezdi. Bunun delili şudur: Allah Teâlâ diğer bir ayetinde, kendisinin görülmesi meselesini müstakilleri ele almış, bu ayette de bu işin çok büyük bir şey olduğunu belirtmiştir. Bu da, "Ey Musa, biz Allah 7 apaşikâr görünceye kadar, sana kaüyyen iman etmeyiz" (Bakara, 56) ayetidir. Cenâb-ı Hak, bîr başka ayetinde de meleklerin inişinden bahsetmiş, fakat burada bu işin çok büyük bir şey olduğunu belirtmemiştir. Bu da o müşriklerin "Bize melekler indirilmeli ve biz melekleri görmeli değil miydik?" şeklinde sözleridir. Böylece, işte bu yaptığfmız izahla bu ayetteki büyüklenme ve küstahlaşarak haddi aşma gibi ifadelerin yer almasının, sırf Cenâb-ı Hakk'tn görülmesini talep etmekten dolayı olduğu sabit olmuş olur."
Bil ki bu hususla ilgili sözümüz Bakara Sûresi'nin tefsirinde geçmişti. Biz burada sadece şunu beyan etmek istiyoruz: Cenâb-ı Hakk'ın "Bize kavuşmayı ümid etmeyenler!.', ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın görülebileceğine delâlet eder. Ama bu ayette yer alan, "büyüklenme, küstahlaşarak haddi aşma'.: gibi ifadelerin Allah'ın görülmesinin imkansız olduğuna delâlet etmiş olması mümkün değildir. Çünkü imkansız bir şeyi isteyen kimse hakkında "O, haddi aştı ve büyüktendi" denilmez. Baksana İsrailoğulları, "Ya Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize öyle bir tanrı yap!" (A'rât, 13e) dediklerinde, onlar hakkında bu imkansız işi talep etmiş olmalarından dolayı "büyüklendiler, küstahlaşarak haddi aştılar" ifadeleri kulanılmamış, tam aksine "muhakkak ki sizler cahil bir toplumsunuz" denilmiştir. Aksine haddi aşma ve büyüklenme vb. ifadeler ancak, insan ya kendisine yakışmayan şeyi kendisinden üstün olandan istediğinde veyahut da o istediği şey kendisine uygun olur ama o da onu işi sadece yokuşa sürdürmek maksadıyla talep ederse, kullanılır. Netice olarak diyebiliriz ki biz, rü'yetullah ister imkansız, isterse mümkün olsun, büyüklenme ve haddi aşma kelimelerinin hakikati hususunda pekçok izahlar yapmıştık. Hz. Musa'nın Cenâb-ı Hakk'tan onu görmek istediğinde, Allah Teâlâ'nın Hz. Musa'yı bu şekilde tavsif etmemiş olduğu da buna bir delildir. Çünkü Hz. Musa (a.s) O'nu görmeyi arzuladığı için, böyle bir talepte bulunmuştur. Halbuki bu müşrikler, bu görme işini bir deneme ve işi yokuşa sürme amacıyla istemişlerdir. Bu sebeple de pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak onları bu şekilde nitelemiştir. Binâenaleyh Mu'tezile'nin ileri sürdükleri iddianın yanlışlığı sabit olmuş olur. [95]
Üçüncü Mesele
Cenâb-ı Hak "içlerinde" buyurmuştur. Çünkü onlar, büyüklenmeyi kalblerinde saklayıp, buna bu şekilde
inanmışlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak "göğüslerinde, hiç şüphe yok ki, asla yetişemeyecekleri bir büyüklükten başka birşey yoktur" buyurmuştur.
Ayetteki "Onlar zulümde haddi aştılar" demektir. Nitekim Arapça'da "Falanca haddi aştı" denilmektedir. Allah bu haddi aşmayı, "büyük olmakla" vasfetmekle, bunun çok büyük bir günah olduğunu bildirmiştir. Buna göre mana, "onlar bu denli büyük sözü söylemeye ancak kendilerinin büyüklerime ve azgınlıkta had noktaya varmış olmalarından dolayı cesaret edebilmişlerdir" şeklinde olur.
Cenab-ı Hakk'ın "Melekleri görecekleri gün, "Evet o gün günahkârlara hiçbir sevinç haberi yoktur. Size (müjde) yasak edilmiştir, yasak!" diyeceklerdir" ifadesine gelince, bu o müşriklerin, "Bize melek indirilmeli değil miydi?" şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Böylece Allah Teâlâ onların istedikleri o şeyin tahakkuk edeceğini, ancak ne var ki ondan ötürü, hoşlarına gitmeyen şeylerle yüzyüze geleceklerini beyan buyurmuştur. Burada birkaç mesele bulunur: [96]
Birinci Mesele
Alimler bu ifadenin başındaki kelimesinin mansub olması hususunda şu iki izahı yapmışlardır:
1) Bu kelimeyi nasbeden âmil tfp* H ifadesinin delalet ettiği şey olup, ifadenin takdiri "Melekleri görecekleri günde, müjde talep ederler" şeklinde olmuş olur. Buna göre ayetteki kelimesi bir tekrar ifade etmiş olur.
2) İfadenin takdiri "Onların melekleri göreceği günü hatırla, an' şeklindedir. [97]
İkinci Mesele
Alimler, bu günün hangi gün olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Ibn Abbas "Cenâb-ı Hak bununla ölüm zamanını kastediyor" derken, diğerleri Kıyamet gününü kastettiğini söylemişlerdir. [98]
Ödül Bekleyen Kâfirlerin Hüsranları
Kâfirlere, "müjde yok!" denilmiştir. Çünkü kâfir, her ne kadar sapık ve saptıran olsa bile, ancak ne var ki o,
kendisinin hidayete ermiş bir muhtedi olduğuna inanır. Böylece de işte bu hususta büyük bir mükâfaat beklemektedir. Bir de onlar çoğu kez, kendisinden fayda umdukları şeyi yapmışlardır. Zutme uğrayan kimseye yardım etmek, fakire iyilik etmek ve sıla-i rahimde bulunmak vb. Ancak ne var ki kâfirler, bu gibi güzel şeyleri küfürleri sebebiyle iptal etmişlerdir. Böylece Cenab-ı Hak onların ta işin başında sonsuz bir ümitsizliğe ve hüsrana delâlet edecek bir söze muhatap olacaklarını beyan buyurmuştur ki, bu da son derece elem verici bir şey olup, Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar için, Allah'tan hiç de ummadıkları şeyler zuhura gelmiştir" (Zümer, 47) ifadesinden kastedilen husustur.[99]
Dördüncü Mesele
Normal olarak, "onlar melekleri gördükleri günde, kendilerine "müjde" yoktur" denilmesi gerekirdi. Ancak ne
var ki, Cenâb-ı Hak, "mücrimler için müjde yoktur" buyurmuştur ki, işte bu sebeple bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, zamir yerine getirilmiş bir zamir isimdir.
b) Bu genel bir ifadedir. Binâenaleyh mücrimler tabiri genel olması sebebiyle burada söz konusu kimseleri de içine alır.
Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet, fasık kimselerin ilahî azaba dûçâr olacaklarına ve affedilmeyeceklerine katî olarak delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın ''mücrimlere hiçbir sevinç haberi yoktur" ifadesi, nefyin peşinden gelmiş olan nekire bir kelimedir. Binâenaleyh bu ifade, bütün zamanlardaki bütün müjde çeşitlerini içine alır. Bunun delili şudur: Bu hükmü yalanlamak isteyen kimse, "Hayır, onun için falan vakitte müjde vardır" der. Bu hükmü yalanlamak için müjdenin herhangi bir vakitte olabileceği sabit olunca, biz Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinin, bütün vakitlerde bütün müjde çeşitlerinin nefyedilmesini gerektirdiğini anlamış oluyoruz. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu olumsuzluğu, "yasak edilmiştir, yasak" ifadesiyle de te'kid etmiştir. Çünkü Allah'ın affetmesi, en büyük müjdedir. Cehenneme girdikten sonra oradan kurtulmak en büyük müjdedir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in şefaatte bulunması en büyük müjdedir. Binâenaleyh böylesi bir müjdenin hiçbir mücrim için sabit olmaması gerekir."
Bizim, ayetlerin umûm ifade eden sığalarına tutunmaya ve bunları delil getirmeye dair açıklamamız defalarca geçmiştir. Müfessirler, bu ayette geçen "mücrimler" ifadesiyle kâfirlerin kastedildiğini, bunun delilinin ise, Cenâb-i Hakk'ın, "Kim Allah'a ortak koşarsa, Allah ona cennetini haram kılar" (Makie, 72) ifadesinin olduğunu söylemişlerdir. [100]
"Hicran" Deyiminin İzahı
Ayetteki ifadelerinin tefsin hakkındadır. Slbeveyh, çekimi olmayan ifadelerinde ve ifadelerinde olduğu gibi fiilleri açıktan getirilemeyen fiiller ile mansûb olan masdarlar konusunda şunu söylemiştir: "Bunlar, Arapların bir düşmanla karşılaştıklarında veya başlarına bir belâ ya da bir musibet galdiğinde, istiâze (Allah'a sığınma makamında) yerinde kullanmış oldukları birtakım kelimelerdir. Nitekim bir kimse diğer bir kimseye, "Falanca şöyle şöyle yapıyor" der, kendisine bu söz söylenilen kimse de "Allah'a sığınırım ne diyorsun?" der. Bu deyim birisi birisini bir şeyden men ettiğinde kullanılan "onu men etti" ifadesinden alınmıştır. Çünkü, Allah'a sığınan (istiâze) kimse, Allah'tan kötü şeyleri engellemesini ve o kötü şeyin kendisini bulmamasını ister. Buna göre mana, "Allah'tan bunu engellemesini ve buna mani olmasını isterim" şeklinde olur. İmdi şayet, "Bu ifadenin bu tür masdarlarından olduğu sabit olduğuna göre, daha bunun yeniden ifadesiyle te'kid edilmesinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bu sıfat kelimesinin manasını tekid etmek için gelmiştir. Bu Arapların demesi gibidir. kelimesi hor ve hakirlik anlamına gelir. [101]
Altıncı Mesele
Alimler, bu sözü söyleyenlerin kimler olduğu hususunda ihtilaf ederek, şu üç görüşü ileri sürmüşlerdir:
Birinci görüş: Bunlar, kâfirlerdir. Bu böyledir, çünkü bu ftürier, meleklerin inmesini talep ve arzu ediyorlardı. Daha sonra bu kâfirler o etekleri ötürken ve Kıyamet gününde gördüklerinde onlarla gözgöze gelmekten taslanmamışlar ve onlardan korkmuşlardır. Çünkü o kâfirler meleklerden hep kavlanmadıkları şeyleri görüp, bunlarla karşılaşmaktadırlar. İşte bu sebeple kâfirler 2 melekleri gördüklerinde, kendi düşmanlarıyla karşılaştıklarında ya da bir belâ, -jsibet geldiğinde söyledikleri bu sözü söylemişlerdir.
İkinci görüş: Bunu söyleyen melekler olup, bunun manası "Size, ilahi mağfiret, cennet ve müjde haram kılındı haram!" demek olup, yani "Allah bunu size haram Udi, haram!" demektir. Bu görüşte olanlar kendi aralarında ihtilaf ederek, bunlardan mazıları şöyle demişlerdir:
1) Kâfirler, kabirlerinden çıktıklarında onların muhafızı olan bekçi melekler onlara "haramdır haram!" derler.
2) Kelbî söyle der: "Bunlar cennetin kapılarında bulunan melekler olup, mü'minleri cennetle müjdelerken, müşriklere de "Burası size yasaktır yasak!" derler.
3) Atiyye'de şöyle demiştir: "Kıyamet gününde, melekler mü'minlert sevinçli haberlerle karışlarlar. İşte tam o sırada kâfirler bunu görünce, meleklere, "Bize de sevinçli haberler verin" derler. Bunun üzerine de melekler, "Size yasaktır yasak" derler.
Üçüncü görüş: Bu Kaffâl ve Vahidî'nin görüşü olup, aynı zamanda Hasan el-Basrl'den gelen bir rivayettir. Buna göre kâfirler, Kıyamet günü kendilerini korkutan o şeyi görüp müşahede ettiklerinde, bundan sığınırlar da "sığınırız sığınır" derler. Bunun üzerine de melekler, "Bu gün şerrinden korunulamaz" derler. [102]
Mücessimeye Reddiye
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesine gelince, Mücesslme işte bu ifadeyle Allah'ın cisim olduğuna dair İstidlalde bulunarak, "Çünkü gelme işi, ancak cisimler hakkında söz konusu otur" demişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: "Gelme işinin Allah hakkında imkansız olduğuna dair delil bulunmaktadır. Çünkü gelme işi, hareket ifade eder. Hareketle nitelenen ise, muhdes varlık olur. İşte bundan doiayı Hz. İbrahim (a.s) yıldızların kayıp gitmesi (ufûl) ile, onların sonradan yaratılmış olduklarına istidlal etmiştir. Allah Teâlâ'nın da muhdes olmadığı sabittir. Binâenaleyh ayetin bu ifadesini tevil etmek gerekir. Bu tevili şu birkaç bakımdan yapabiliriz:
1) Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinin manası, "Biz onların amellerine yöneldik" şeklindedir. Çünkü bir şeye yönelen, ona kastediyor, varıyor demektir. Kendisine yönelinen şeyde müessir olan ise kasd'dır. O halde bu demektir ki, mecaz üslubuyla müsebbeb zikredilmiş, sebep murad edilmiştir.
2) Bununla meleklerin, ahirette hesap mahalline gelmeleri kastedilmiştir. Melekler Cenâb-ı Hakk'ın emriyle buraya gelmiş olunca, Cenâb-ı Hakk'ın mecazî olarak Uioîj "Biz geldik" demesi caizdir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Nihayet onlar
bizi gazaplandırmca kendilerinden intikam aldık" (Zuhruf, 55) ifadesidir.
3) Krallar bir memlekete girdiklerinde, orayı ifsat ederler. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk onlann amellerini yok edip, tamamıyla boşa çıkarınca, işte bu durum meliklerin ayak bastığı yerlere benzemiş olur. Bu sebeple de Cenâb-ı Hakk buyurmuştur.
Cenâb-ı Hakk bu buyruğu ile onların iyilik diye inandıkları ve kendilerini, Allah'a yaklaştıracağını sandıkları amellerini kasdetmiş olup, buna göre mana, "Yaptıkları hangi amel olursa olsun" şeklinde olur. [103]
"Hebaen Mensur" Deyimi
Cenâb-ı Hakk'ın "bunları saçılmış (boşa gitmiş) zerreler yaptık" ifadesine gelince, bu, "Biz onları geçersiz kıldık ve onları adeta avuca alınması mümkün olmayan toz zerrecikleri gibi faydalanılması mümkün olmayan bir biçime soktuk" demek olup, bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "dümdüz ve engin göllerdeki bt serap gibidir"{Hut, 39); "fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül" (İbrahim, 18) ve "yenilmiş ekin gibi" (rı, 5) ifadeleridir. Ebû Ubeyde ve Zeccâc şöyle demektedirler: (Hebâen) tıpkı pencereden güneş ışınlarıyla beraber içeri düşen toz zerrecikleri gibi olan şeydir." Mukâtll ise bunun, hayvanların tırnaklarından uçuşan toz zerecikleri olduğunu söylemiştir.
Ayetteki "O gün cennet yaranının duracakları yer çok hayırlı, dinlenecekleri yer çok güzeldir" ifadesine gelince, bil ki Cenâb-ı Hakk kâfirlerin halinin perişan old