HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

FURKÂN SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Cumhurun görüşüne göre tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ile Katâ-de: Bundan Medine'de nazil olmuş üç âyet müstesnadır, demişlerdir. Söz ko­nusu üç âyette: "Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet etmezler" buyruğu "Allah mağfiret edicidir, rahmet edicidir." (el-Furkan, 25/68-70) buy­ruğu ile sona ermektedir.

ed-Dahhâk der ki: Bu sûre Medine'de inmiş bir sûre olmakla beraber, on­da Mekke'de inmiş bir takım âyetler de vardır. Bunlar da yüce Allah'ın: "On­lar ki Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet etmezler" buyruğu ile başla­yan bir kaç âyet-i kerimedir.

Bu sûrenin maksadı'Kur'ânın işgal ettiği yerin büyüklüğünü, kâfirlerin pey­gamberliğe dil uzattığı noktaları dile getirmek, onların söz ve cahilliklerine karşılık vermektir. Onların söyledikleri sözlerden birisi de: "Bu Kur'ân'i Mu-hammed uydurmuştur. O Allah tarafından gönderilmiş bir kitap değildir" id­dialarıdır. [1]

1. Hak ile batılı ayıranı (Furkan'ı) âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yüce, ne mübarektir!

2. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur ve O, hiçbir evlat edinmemiştir. Mülkünde de ortağı yoktur. Herşeyi yaratıp onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir.

3. Onlar, O'nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan ve kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda vere­meyen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yetmeyen ilâhlar edindiler.

"Hak ile batılı ayıranı (Furkan'ı)... indiren (Allah) ne yüce, ne mübarek­tir!" buyruğunda yer alan (ve "ne yüce, ne mübarektir" diye meali verilen *tebâreke"nin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. el-Ferrâ der ki: Arap-çada bu kelime ile "tekaddese" buyruğu anlam itibariyle aynıdır ve her iki­si de azameti anlatmak için kullanılır. ez-Zeccâc: "Tebâreke" lafzı "bere-kef'den, "tefâale" vezninde bir kelimedir. Bereketin manası ise hayırlı olan herbir şeyin pek çok olması demektir.

"Tebâreke"nin teâla (pek yüce) anlamında olduğu söylendiği gibi, bağışı pek yücedir, yani çok ve fazladır anlamında olduğu söylendiği gibi, nimetler ihsan etmesi, devamlı ve kesin sabittir, anlamında olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama, bu kelimenin dildeki anlamı ve türeyi­şi bakımından en uygun olanıdır. Çünkü bir şeyin sabit oluşunu anlatmak için "berekef'in de kökünü teşkil eden (^Lrt): Çöktü" fiili kullanılır."Deve çöktü, kuş suyun kenarına kondu" tabirleri de buradan gelmektedir ki bu da devamlı kalışı ve sabit oluşu ifade eder.

(Mukaddes oldu anlamına geldiğini belirten) ikinci görüş ise yanlıştır. Çün­kü takdis (mukaddes bilme, kutsama) temizlikten gelmektedir. Anlam itiba­riyle bununla bir ilgisi yoktur.

es-Sa'lebî dedi ki: "Tebârekallah" denilir, ancak "mütebârek" ve "müba­rek" denilmez. Çünkü yüce Allah'ın İsim ve sıfatları hususunda konu ile il­gili gelen nakillerin sınırında durulması gerekir. Şair et-Tirimmah der ki:

"Ne mübarektir sânın! Vermediğini yoktur verecek, Ya Rab, senin verdiğini de yoktur engelleyecek."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Sen ne mübarek, ne yücesin, ne takdir edersen o olur, şükürler olsun Sana."

Derim ki: Kimi ilim adamı yüce Allah'ın güzel isimleri arasında "el-Mübâ-rek" adını da saymaktadır. Biz de bu ismi Kitabımızda (el-E$nâ fi Şerhi Es-mai'llahi'l-Hü&nâ adlı eserimizde) zikretmiş bulunuyoruz. Eğer böyle bir is­min kullanılmayacağı hususunda İttifak hasıl olmuş ise, o taktirde bu husus­taki icmâ kabul edilir. Şayet bu konuda ihtilaf söz konusu olmuşsa "ed-Dehr" ve buna benzer bir çok isim hakkında da görüş ayrılığı bulunduğu bilinmek­tedir. Biz bu husus da sözünü ettiğimiz yerde dikkat çekmiş bulunuyoruz. Yü­ce Allah'a hamdolsun.

*eI-Furkan"dan kasıt Kur'ân-ı Kerîmdir. Allah tarafından indirilmiş bütün vahiylerin adı olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah: "Andolsun ki Biz Musa ile Harun'a Furkan'ı... uerdik." (el-Enbiyâ, 21/48) diye buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'e Furkan adının verilmesi iki türlü açıklanmıştır. Birinci­sine göre bu ismin veriliş sebebi, hak ile batılı, mü'min ile kâfiri birbirinden ayırdetmiş olmasıdır. İkincisine göre de bunun sebebi, bu kitapta haram ve helal gibi şer'î hükümler açıklanmış olmasıdır. Bunu en-Nakkâş nakletmek­tedir.

"Alemlere uyarıcı olsun diye kuluna" Muhamrned (sav)'a "İndiren..." Bu­rada "olsun" fiilinde "kuluna" ait bir zamir vardır. Bunun ona ait olması en yakın o olduğundan dolayı daha uygundur. Bu zamirin "Furkan"a ait olma­sı da mümkündür.

Abdullah b. ez-Zubeyr, "kuluna" anlamındaki buyruğu çoğul olarak: "Kullarına" diye okumuştur.

Korkutma halini anlatmak üzere "itizar (korkutup, uyarma)" kullanılır. Bu­na dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/6. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır. "en-Nzir" ise heiâk olmaktan korkutan kimsedir. el-Cevherî der kir en-Nezir hem münzir (korkutan), hem de inzâr (kor­kutmak) anlamında kullanılır.

"Âlemler" ile burada kastedilenler insanlar ve cinlerdir. Çünkü Peygam­ber (sav) onlara rasûl olarak gönderilmiş ve onları korkutmak üzere gelmiş­tin O peygamberlerin sonuncusudur. Nuh (a.s) dışında risaleti umumî ondan başka bir peygamber gelmemiştir. Çünkü Nuh (a.s) tufandan sonra bütün insanlara rasûl olarak gönderilmiştir. Zira onunla insanlar yeniden başlamış­lardır.

"Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur" buyruklarıyla yüce Allah kendi zatının azametini dile getirmektedir. "Ve O, hiçbir evlad edinmemiş-

tir" buyruklarıyla da yüce Rabbimiz, müşriklerin ileri sürdüğü meleklerin Al-lah'ın kızları olduğu, iddiasından zatını tenzih etmiştir. Onlar meleklerin Al­lah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. O bundan yüce ve münezzehtir. Aynı zamanda yahudilerin iddia ettikleri "Uzeyr Allah'ın oğludur" iftirasından da, hristiyanların söyledikleri "Mesih Allah'ın oğludur" inanışından da ken­di zatını tenzih etmektedir. Allah bundan pek yücedir.

"Mülkünde de ortağı yoktur." Durum puta tapıcıların söyledikleri gibi de­ğildir. "Herşeyİ yaratıp, onu İnceden inceye takdir ve tayin etmiştir." Mecusî ve Seneviye'nin (iki yaratıcıya inananların) şeytanın ya da karanlığın bazı şeyleri yaratmaları söz konusu değildir. Durum, yaratılmışın var etme kudreti vardır, diyenlerin dedikleri gibi de değildir. İşte bu âyet-i kerime, bü­tün bunların kanaatlerini reddetmektedir.

"İnceden inceye takdir ve tayin etmiştir." Yani O, yaratmış olduğu her-bir şeyi iradesi doğrultusunda hikmetiyle inceden inceye takdir ve tayin et­miştir. Yanılarak ve gafletle herhangi bir şey yaratmış değildir. Bilakis kıya­mete kadar yarattıkları ve kıyametten sonra yaratacağı herbir şey O'nun tak­diri ile meydana gelir. O yaratan ve yarattıklannın kaderini tayin ve tesbit eden­dir. O halde yaratıcı yalnız O'dur ve sİ2 de yalnız O'na ibadet etmelisiniz.

"Onlar O'nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratıl­mış olan... ilahlar edindiler." Yüce Allah, bu buyruğunda vahdaniyet ve kud­retine dair en açık delillerin ortada olmasına rağmen, başka bir takım ilah­lar edinmelerinin hayret edilecek bir iş olduğunu söz konusu etmektedir. Çün­kü onların edindikleri bu ilahlar "hiçbir şey yaratamayan" ilahlardır. "Ak­sine kendileri yaratılmış olan" varlıklardır.

Müşrikler bu ilahların fayda sağlayıp zarar verdiklerine inandıklarından do­layı, onlar hakkında akıl sahibi varlıkların zamirini kullanmıştır.

"Kendi kendilerine bile bir zarar ve fayda veremeyen..." Bu uydurma ilâhların fayda sağlamaları da, bir zarar vermeleri de söz konusu değildir. Ken­dilerine de, kendilerine ibadet edenlere de herhangi bir zarar veremezler, hiç­bir fayda da sağlayamazlar. Çünkü onlar cansız bir takım varlıklardır, diye de açıklanmıştır.

"Öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar can vermeye gücü yet­meyen İlahlar"dır, bunlar. Kimsenin canım alamazlar, kimseye hayat vere­mezler.

Buyrukta geçen "en-nuşûr" da ölümden sonra diriltmek demektir. "Allah ölüleri diriltti, onlar da dirildiler" demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-A'raf, 7/57. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. Şair el-A'şâ der ki;

"Tâ ki insanlar desinler gördüklerinden: Hayret şu diriltilen ölüye!" [2]

4. Kâfirler dediler ki: "Bu ancak onun uydurduğa bir yalandır. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir." Muhakkak onlar zulmettiler, asılsız bir iddiada bulundular.

5. Ve dediler ki: "(Bu) öncekilerin masallarıdır. Onu başkalarından alıp yazmıştır. Onlar sabah, akşam kendisine okunmaktadır."

6. De ki: "Onu göklerle yerde olan, gizlilikleri bilen, Allah indir­miştir. Muhakkak ki O, Gafurdur, Rahmidir."

"Kâfirler" den kasıt Kureys. müşrikleridir. İbn Abbas der ki: Aralarından bu sözleri söyleyen kişi en-Nadr b. el-Hâris'tir. Aynı şekilde Kur'ân-t Kerîra'de; "esâtîr: geçmişlerin masalları" şeklindeki nitelemelerin hepsi de böyledir. Mu-hamrried b. İshak dedi ki: Bu (en-Nadr) Peygamber (sav)'a çokça eziyet ve: ren birisi idi. "

"Dediler ki: Bu" yani Kur'ân-ı Kerîm "ancak onun uydurduğu bir yalan­dır." Bunu o uydurup, düzmüştür. "Ona başka bir topluluk da..." Mücahid'e göre yahudileri kasdetmektedir "...bunun için yardım etmiştir." İbn Abbas der ki: "Başka bîr topluluk" buyruğu ile kasdedilen kimse el-Hadramî oğul­larının mevlası Ebu Fukeyhe, Addâs ve Cebr denilen şahıslardır. Bunların üçü de kitap ehline mensub kimselerdir. Bunlardan daha önce en-Nahl Sûresi'nde (16/103. âyetin tefsirinde) söz edilmişti.

"Muhakkak onlar zulmettiler." Onlar zalimlik ettiler. Onların bu yapük-lan bir zulümdür, diye de açıklanmıştır,

"Asılsız bir iddiada bulundular ve dediler kî: (Bu) öncekilerin masal­larıdır. " ez-Zeccâc dedi ki: "el-esâtir" çoğul olup, tekili "ustûre"dır. Tıpkı "uh-dûse" kelimesinin çoğulunun "ehâdîs" şeklinde gelmesi gibi. Başkası da "esâtîr" kelimesi "estâr"ın çoğuludur. "Ekvâl"in çoğulunun, "ekavîl" şeklin­de gelmesi gibidir.

"Onu" Muhammed" başkalarından alıp, yazmıştır. Onlar sabah akşam kendisine okunmaktadır." Ona bu yolla telkin edilmektedir ki, onları ge­reği gibi belleyebilsin.

"Okunmaktadır'in aslı; şeklinde olup, tad'îf (aynı harfin iki defa arka arkaya gelmesi)nden ötürü, son "lam" "ya"ya değiştirilmiştir. "Kartal (herhangi bir şeyin ürerine) hızlıca indi'[3]* ve benzer kullanımlarda olduğu gibi.

"De ki: Onu göklerle yerde olan gizlilikleri bilen Allah İndirmiştir." Ya­ni ey Muhammed de kir Bu Kur'ân-ı Kerim'i gizlilikleri bilen indirmiştir. O gaybı bitendir. Ayrıca Onun bir öğreticiye ihtiyacı yoktur. Burada "açık"m değil de " gizli "nin söz konusu edilmesi, gizli olanı bilenin, açık olan bir şe­yi bilmesinin daha anlaşılır bir gerçek oluşundan dolayıdır.

Şayet Kur'ân-ı Kerîm kitap ehlinden ve başkalarından öğrenilmiş olsay-dt, onlarda bulunanlardan fazlası bu kitapta bulunmazdı. Kur'ân-ı Kerîm on­larda bulunmayan pek çok şeyler ihtiva etmektedir. O halde onlardan alın­mış bir kitap değildir. Aynı şekilde eğer bu kitap belirtilen yerlerden alınmış olsaydı, müşriklerin Muhammed (savja karşı çıktıkları gibi, bu kitaba da kar­şı çıkmaları mümkün olurdu. Niye bu Kur'ân'a karşı çıkarak, onun bir ben­zerini ortaya koyamadılar? Böylelikle her bakımdan onların Kur'ân'a yönelt­tikleri itirazlar çürümüş olmaktadır.

"Muhakkak ki O, Gafurdur, Rahimdir." Bununla dostlarının günahları­nı bağışladığını, onlara merhamet edici olduğunu anlatmaktadır. [4]

7. Ve şöyle dediler: "Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yer ve pa­zarlarda dolaşır? Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere, berabe­rinde bir melek indirilmeli değil miydi?

8. "Yahut ona bir hazine verilmeli veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil miydi?" Zalimler: "Siz ancak büyülen­miş bir adama uyuyorsunuz" dediler.

Yüce Allah'ın: "Ve şöyle dediler: 'Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yer ve pazarlarda dolaşır?" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık ha­linde sunacağız: [5]

1- Teklifleri Kabul Edilmeyen Kureyş'lilerin İtiraza Kalkışmaları:

Yüce Allah: "Ve şöyle dediler..." buyruğu ile onların tenkid edip, dil uzat- , tıkları bir başka hususu dile getirmektedir. "Dediler" buyruğundaki zamir Ku-reyş'lîlere aittir.' Onların Rasûlullah (sav) ile yaptıkları meşhur bir toplantı­ları vardır. Bunu daha önce Subhan (el-İsrâ) Sûresi'nde (17/90-93 âyetlerin tefsirinde) söz konusu etmiştik- Bu toplantıyı İbn İshak "Sîref"inde ve başkalan da zikretmişlerdir. Muhtevası şudur: Onların ileri gelenleri olan Utbe b. Rabia ve diğerleri Peygamber (sav) ile bir araya gelip, ona ey Muhammed dediler. Eğer sen, başkanlığı seven birisi isen, seni başımıza yönetici yapa­lım. Şayet istediğin mal ise her birimiz malından bir şeyler vererek sana çok­ça mal toplarız.

Rasûluüah (sav) bu tekliflerini kabul etmeyince, bu sefer ona karşı delil getirme yolunu tutarak şöyle dediler: Sen Allah'ın Rasûlü olduğun halde, na­sıl olur da yemek yiyiyor ve çarşı pazarlarda duruyorsun? Bu sözleriyle ye­mek yediği için (akılları sıra) onu ayıpladılar, zira onlar Rasûlün bir melek olmasını istiyorlardı. Kisra'ların, Kayser'lerin ve diğer zorba hükümdarların çarşı-pazarlarda dolaşmaya tenezzül etmediklerini gördüklerinden de çarşı-pazarlarda dolaşmasını ayıpladılar. Peygamber (sav) İse çarşı-pazarlannda on­larla birlikte oturup kalkıyor. Onlara emirler ve nehiyler veriyordu. Buna rağ­men onlar: Bu başımıza kral olmak istiyor, dediler. Madem öyle, niye kral­ların izledikleri yoldan farklı bir yol izliyor? Yüce Allah kendi sözleriyle on­lara cevap verdi ve peygamberine: "Bizim senden Önce gönderdiğimiz rasûl-ler de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı" (el-Furkan, 25/20) buyruğunu indirdi. O halde kederlenme ve üzülme, çünkü bu senin utanmanı gerektirecek bir şikâyet konusu değildir. [6]

2- Çarşı-Pazarlara Girmenin Hükmü:

Ticaret ve geçim sağlamak amacıyla çarşılara-pazarlara girip çıkmak mu­bahtır. Peygamber (sav) da ihtiyacı dolayısıyla insanlara Allah'ın emirlerini ha­tırlatıp onları Allah'ın yoluna davet etmek maksadıyla çarşı-pazarlara giriyor ve çarşı-pazarlarda kendisini himaye etmeleri için kabilelere teklifte bulunu­yordu, Bu-yolla Allah'ın onlan hakka döndürmesini ümit ediyordu. Buhârî'de Peygamber (sav)'in niteliklerine dair şu ifadeler yer almaktadır: "O, kaba ve sert tabiatlı birisi değildir. Çarşı-pazarlarda da bağırıp, çağırmaz. "[7] Bu hadis te el-A'raf Sûresi'nde (7/157. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Birden çok hadis-i şerifte çarşı-pazar söz konusu edilmektedir. Bunu, sa­hih hadisleri kitaplarında bir araya toplayan muhaddister, zikretmişlerdir. Çar-şı-pazarlarda Ashab-ı Kiram'ın ticaret yaptığı -özellikle muhacirler- bilinen bir husustur. Nitekim Ebu Hureyre şöyle demiştir: "Muhacir kardeşlerimiz çar-şı-pazarlarda alışverişlerle meşgul idiler..." Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir.[8] Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle yine bu sûrede gelecektir.

"Onunla birlikte... bir melek indirilmeli değil miydi?" sorusunun (na­hiv bakımından) cevabı: "Onunla birlikte uyarıcı olmak üzere..."

ifadelerdir.

"Yahut ona bir hazine verilmeli..." buyruğunda "Yahut... veril­meli" ifadesi ref' mahallindedir. "Veya mahsullerinden yiyeceği bir bahçe­si olmalı değil miydi?" anlamındaki buyrukta geçen: "Yiyeceği" buyruğunu Medine'liler, Ebu Amr ve Âsim "ye" ile okumuşlardır. Diğer Kû-fe'li kıraat alimleri ise bunu (yiyeceğimiz anlamında olmak üzere) nûn ile oku­muşlardır. ("Yiyeceği" anlamını veren) "ya" ile kıraat daha açık ve anlaşılır olmakla birlikte, her iki kıraat da güzel olup, her birisi ayrı bir anlam ifade etmektedir. Daha önceden Peygamber (sav)'dan söz edilmiş olduğundan za­mirin ona ait olması daha açık anlaşılan bir husustur. Bunu en-Nehhâs zik­retmiştir.

"Zalimler: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler." Bu da daha önce el-İsra Sûresi'nde (17/47. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Bu söz-ieri söyleyen kişi, el-Maverdî'nin belirttiğine göre Abdullah b. ez-Zibârî'dir. [9]

9. Bir bak! Onlar sana nasıl misaller getirip sapıklığa düştüler? Artık onlar hiçbir yol bulamazlar.

10. Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bah­çeler verebilen ve senin İçin köşkler kurabilen Allah, yüceler yü­cesidir.

"Bir bak! Onlar sana nasıl misaller getirip sapıklığa düştüler?" Seni ya­lanlayabilmek için, sana bu şekilde örnekler verip hak yoldan nasıl saptık­larına ve maksatlarını da ele geçiremediklerine bir bak!

"Artık onlar" senin hakkında söylediklerinin doğruluğunu ortaya koyma­ya "hiçbir yol bulamazlar."

"Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen... Allah yüceler yücesidir." Bu buyrukta şart ve cevap birlikte gel­miştir. Burada; "Sana verebileıTdekİ iki lâm'ın idgam edilmeyiş se­bebi, her iki lâm'ın ayrı ayrı kelimelerde bulunmasıdır. Birbirinin misli olan iki harf ardarda geldiğinden ötürü idğam yapılmaları da caizdir.

"Ve senin için kurabilen..." buyruğunda muzarî fiil daha önce geçen "Verebilen" fiilinin mahalline atıf dolayısıyla cezm konu­mundadır. Birinci fiille herhangi bir ilişkisi olmaksızın reP mahallinde olma­sı da^caizdir. Nitekim Şam'lılar böyle okumuşlardır. Yine Âsım'dan da bunu diye merfu okuduğu da rivayet edilmektedir. Bu da; âhirette se­nin için köşkler var edecektir, anlamında olur.

Mücahid dedi ki: Kureyş bir ev taştan oldu mu ne olursa olsun onu bir köşk (kasr) kabul ederdi. Kasr sözlükte hapsetmek demektir. Köşke bu is­min veriliş sebebi, içinde bulunan kimseler başkalarının ulaşmasına karşı ko­runmaları, engellenmeleridir.

Bir diğer açıklamaya göre Araplar kerpiçten yapılmış evlere "kasr" yün ve kıldan yapılmış olanlara "beyt" derlermiş. Bunu da el-Kuşeyrî nakletmekte­dir.

Süfyan, Habib b. Ebi Sabit'ten, o Hays«me'den şöyle dediğini nakletmek­tedir; Peygamber (sav)'a şu teklif yapıldı: Arzu edersen, biz sana dünya ha­zinelerini ve anahtarlarını verebiliriz. Bu senden önce hiç kimseye verilme­diği gibi, senden sonra da hiçbir kimseye verilmeyecektir. Ayrıca bu senin âhiretteki mükâfatını da eksiltmeyecektir. Arzu edersen bunları hep birlik­te âhirette sana bir arada veririz. O: "Bunlar bana âhirette hep birlikte bir ara­da verilsin" deyince, yüce Allah da: "Dilerse sana bunlardan daha hayırlı, altından nehirler akan bahçeler verebilen ve senin için köşkler kurabi­len Allah,yüceler yücesidir" buyruğunu indirdi.

Yine rivayet edildiğine göre bu âyet-i kerimeyi Peygamber (sav)'a cennet­lerin bekçisi Rıdvan indirmiştir. Haberde nakledildiğine göre Rıdvan, Peygam­ber (sav)'a inip de: "Ey Muhammed, aziz ve celil olan Allah'ın sana selamı­nı getirdim. İşte sana bu kutuyu getirdim. -Parıl parıl parıldayan nurdan bir kutu ile karşılaştım- Rabbin sana diyor ki: "İşte bunlar dünya hazinelerinin anahtarları, bununla birlikte âhirette sana verileceklerden sivrisinek kanadı kadar dahi hiçbir şey eksi İtil meye çektir" dedi. Peygamber (sav) danışırcası-na Cebrail (a.s)'a bakınca, Cebrail alçak gönüllü davran anlamında ona ye­ri işaret edince şöyle buyurdu: "Ey Rıdvan, benim bunlara ihtiyacım yok. Ben fakirliği daha çok severim. Sabreden ve şükreden bir kul olmayı tercih ederim." Bunun üzerine Rıdvan: "İsabet ettin, sana Allah yeter" deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. [10]

11. Fakat onlar kıyameti yalanladılar. Kıyameti yalanlayanlara da Bİ2, şiddetli bir ateş hazırladık.

12. O ateş, onları uzaktan görünce, onun büyük bir öfke ile çıkar­dığı şiddetli uğultusunu İşiteceklerdir.

13. Onlar elleri boyunlarında bağlanıp onun dar bir yerine atıldık­larında orada: "Yetiş, ey ölüm!" diye feryad ederler.

14. "Bugün ölümü bir kere değil, bir çok kere temenni edîn" (deni­lecek).

"Fakat onlar kıyameti" kıyamet gününü "yalanladılar. Kıyameti yalan­layana da Biz şiddetli bir ateş hazırladık." Bununla onları alevli ateşiyle ya­kacak olan cehennemi kasdetmektedir.

"O ateş onları uzaktan" beş yü2 yıllık bir mesafeden "görünce, onun bü­yük bir öfke İle çıkaracağı, şiddetli uğultusunu işiteceklerdir." Denildiği­ne göre buyruğun anlamı şudur: Onlar cehennemi göreceklerinde, kendile­rine karşı oldukça öfkeli bir şekilde çıkaracağı sesini işiteceklerdir.

Bir diğer açıklamaya göre cehennemin bekçileri onları göreceğinde, on­ları azaplandırmak üzere duyacaktan şiddetli istekleri dolayısıyla, öfkeli bir şekilde çıkaracakları şiddetli seslerini işiteceklerdir.

Ancak birinci açıklama daha doğrudur. Çünkü merfu olarak gelen rivaye­te göre; Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim kasti olarak benim aley­himde bir yalan uyduracak olursa cehennemin iki gözü arasında kendisine . bir yer seçsin." Ey Allah'ın Rasûlü! Onun iki gözü var mıdır? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Sizler yüce Allah'ın: "O ateş onları uzaktan görünce, onun büyük bir öike ile çıkaracağı şiddeti) uğultusunu İşiteceklerdir" buyruğu­nu hiç duymadınız mı? Cehennem ateşinden gören iki gözü ve konuşan bir dili bulunan bir boyun uzanacak ve şöyle diyecektir: "Ben Allah ile birlikte başka bir ilah edinen herkesi azaplandırmak üzere görevlendirildim." Şüp­hesiz o, kuşun susam tanesini görüp bilmesinden daha İleri derecede onla­rı görür."

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: "Cehennemden bir boyun çı­kar ve kuşu susanı tanesini gagalaması gibi, kâfirleri yakalar." Bunu Rezîn, Kitab'ında zikretmiş, İbnu'l-Arabî "el-Kabes" adlı eserinde sahih olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Yani kuş susam tanesini topraktan ayırdedebil-diği gibi; bu boyun da cehennemlikleri insanlar arasında böylece bilip tanı­yacaktır.

Bu hadisi Tirmizî de Ebu Hureyre yoluyla şöylece nakletmektedir; Rasû-luliah (sav) buyurdu ki: "Kıyamet gününde gören iki gözü, işiten İki kulağı ve konuşan bir dili bulunan bir boyun cehennem ateşinden çıkacak ve şöy­le diyecektir: "Ben üç kişiyi (yakalayıp, azaplandırmak) ile görevlendirildim: İnatçı herbir zorbayı, Allah ile birlikte başka bir ilah çağıran herbir kimseyi ve suret yapıcılarını." Bu hususta Ebu Said yoluyla gelen bir başka rivayet de vardır. Ebu İsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib ve sahih bir hadistir.[11]

el-Kelbî dedi ki: Onlar tıpkı Ademoğullarının öfkelenmesini andıran öf­keli uğultusunu ve merkep sesini andıran sesini işiteceklerdir.

Buyrukta bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir, Onlar, onun öfkeli sesini işitecekler ve onun kendilerine karşı öfkelendiğim bilecekler.

Kutrub der ki: Öfkelenme işitilmez, görülür. Buyruğun anlamı şöyledir: Onlar, öfkelendiğini görecekler ve onun şiddetli uğultusunu işiteceklerdir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve ben savaşta gördüm senin kocanı,

Bir kılıç ve bir mızrak kuşanmış olduğu halde."

Kılıç kuşanmış ve mızrak taşımış olduğu halde (onu gördüm) demektir, Buradaki; "Uğultusunu İşiteceklerdir" ifadesinin, içinde böyle bir uğul­tu işiteceklerdir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Onun içinde bir öfke se­si ve azab edilenlerin hırıltılarını işiteceklerdir demektir. Nitekim yüce Allah: "Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar" (Hud, 11/106) diye buyurmaktadır. Hud Sûresi'nde kullanılan "fi" cer harfi ile bu buyrukta kullanılan "lam" cer harfi ise birbirine yakındır. Nitekim: "Bu işi Allah yolunda Allah için yaparım" denilir.

"Onlar elleri boyunlarında bağlanıp onun dar bir yerine atıldıklarında..." Katâde dedi ki: Bize naklolunduğuna göre Abdullah şöyle dermiş: Şüphesiz ki mızrağın dibindeki demir nasıl onun sapı üzerinde dar geliyor (onu sıkı­yor) ise cehennem de kâfir üzerinde öylece daraltılacaktır. Bunu İbnu'1-Mü-barek "er-Rakaik" adlı eserinde zikretmektedir. İbn Abbas da böyle demiş­tir. Bunu da ondan es-Sa'lebî ve el-Kuşeyrî naklettiği gibi, el-Maverdî de bu açıklamayı Abdullah b. Amr'dan nakletmiştir.[12]

"Elleri boyunlarında bağlanıp" buyruğu kolları bağlanmış de­mektir. Bu açıklamayı Ebu Salih yapmıştır. Elleri zincirlerle boyunlarına vu­rulmuş diye açıklandığı gibi, şeytanlarla birlikte bağlanmış olacaklardır di­ye de açıklanmıştır. Yani onların herbirisi kendi şeytanı ile bir arada bağla­nacaktır. Bu açıklamayı da Yahya b. Sellâm yapmıştır. Bu husustaki açıkla­malar daha önceden ibrahim Sûresi'nde (14/49- âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. Amr b. Külsûm da (bu lafzı kullanarak) şöyle demektedir:

"Onlar yaptıkları talanlarla ve esirlerle geri döndüler, Bizler iae kralları zincirlere vurmuş olarak geri döndük."

"Orada: Yetiş, ey ölüm! Diye feryad ederler." Yani helak olmayı te­menni ederler. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. İbn Abbas ise; yazıklar olsun bizlere (va veytâ) diye bağırırlar, diye açıklamıştır. Peygamber (sav)'ın da şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Bu sözü ilk söyleyecek kişi İblis olacaktır. Çünkü cehennem ateşinden kendisine boydan boya elbise giydi­rilecek ilk şahıs o olacaktır. Bu elbise kaşlarının üzerine konulacak, o bunu arkasından sürüklerken onun zürriyeti de ardından yürüyecekler, kendisi de: Yetiş ey ölüm! diye feryad edecektir."

Buradaki"Ölüm" kelimesinin mansub gelmesi mastar (meful-i mut­lak) olduğu içindir. Yani takdirindedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Başkası ise bunun mef'ulün bih olduğunu söylemiştir.

"Bugün ölümü bir kere değil, bir çok kere temenni edin." Çünkü sizin helak oluşunuz yalnız bir defa ölümü temenni ettirecek kadar hafif değildir. Burada "ölüm" kelimesinin kullanılması, mastar olup mastann da hem az hem de çok hakkında kullanılabilmesi dolayısıyladır. Bundan dolayı çoğulu ge­tirilmez. Bu da bir kimsenin: Onu çokça vur­dum, uzunca oturdudemesine benzer.

Ayet-i kerimeler İbn Hatâl ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. [13]

15. De ki: "Acaba bu mu hayırlıdır, yoksa müttakilere vaadolunan ebedilik cenneti mi? Onlar için bir mükafat ve bir dönüş yeri­dir."

16. Orada onlar için -kendileri ebçdi kalmak üzere- diledikleri herşey vardır. Bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadi­dir.

"De ki- Acaba bu mu hayırlıdır, yoksa müttakilere vaadolunan ebedi­lik cenneti tni?" buyruğunda yüce AHah ateşte haytr namına bir şey olma­makla birlikte niye: "Acaba bu mu hayırlıdır" diye buyurmuştur, şeklinde bir soru sorulacak olursa, buna verilecek cevap şudur; Sibeveyh'in Araplardan naklettiğine göre -mutluluğun daha çok sevilen bir şey olduğu bilinmekle bir­likte-: Sen bedbahtlığı mı daha.çok seversin, yoksa mutluluğu mu? diye so­rarlar. Bir diğer açıklamaya göre buradaki "hayırlıdır" ifadesi ism-i tafdil an­lamında; o mu daha hayırlıdır? kabilinden olmayıp, bir kimsenin: Onun nezdinde hayır vardır, demesi kabilindendir. en-Nehhâs der ki: Bu güzel bir açıklamadır. Nitekim şair şöyle demiştin

"Sizin kötü olanıniü aranızdan hayırlı olanınıza feda olsun*

Bir diğer açıklamaya göre; böyle buyurulması cennetin ve cehennemin ar­tık konaklanılacak yerlerden olması dolayısıyladır. Her iki konak arasındaki farklılıktan ötürü böyle sorulmuştur. Bir diğer açıklama da şöyledir: Bu­radaki ifade yüce Allah'ın: "Dilerse sana bunlardan daha hayırlı... verebi­len Allah yüceler yücesidir" buyruğu ile alakalıdır.

Bir başka açıklamaya göre de bu ifade; ey kâfirler, sizin bilgi ve inanışı­nıza göre bunların hangisi hayırlıdır anlamındadır. Çünkü onlar cehennem­liklerin ameliyle amel etmekle "ateşte bir hayır vardır" diyormuş gibi oluyorlardı-

"Orada onlar için -kendileri ebedi kalmak üzere" nimet türünden "diledikleri herşey vardır." el-Kelbî dedi ki: Yüce Allah, mü'minlere amel­lerinin kargılığı olarak cenneti vaadetmiştir. Onlar onun bu vaadini ondan is­teyerek: "Rabbimiz, bize peygamberlerin aracılığıyla vaadettiğini de ver." (Al-i İmran, 3/194) diye dua etmişlerdir. İbn Abbas'ın açıklaması da bu an­lamdadır.

Bir diğer açıklamaya göre melekler onlar İçin cenneti isteyeceklerdir. Bu­nun delili de yüce Allah'ın: "Ve ey Rabbimiz, onları da... kendilerine vaadet-tiğinAdn cennetlerine girdir" (el-Mu'min, 40/8) âyetidir. Bu da Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin görüşüdür.

Yüce Allah'ın: "Bu, Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir" buy­ruğunun şu anlama geldiği söylenmiştir: Bu vaad yerine getirilmesi gerekli bir vaaddir. İstenmese dahi bu böyledir, tıpkı borç gibidir. Araplardan: El-betteki ben sana bin (dirhem) vereceğim, dedikleri (böylece bir borç öde­me taahhüdünde bulunurcasına kesin bir ifade kullandıkları) nakledilmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; "bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir va­adidir" buyruğu, bu senin için hakedilmiş bir vaaddir. Bundan dolayı sen onu (dualarında) istemelisin.

Zeyd b Eşlem dedi ki: Onlar dünyada iken Allah'tan cenneti dilediler ve dualarında o cennette olan isteklerini dile getirdiler. Yüce Allah da âhirette onların isteklerini kabul buyuracak ve dileklerini kendilerine verecektir. Bu da bu husustaki birinci görüşün kapsamındadır. [14]

17. Onları ve Allah'tan başka İbadet ettiklerini hasredip toplayaca­ğı gün der ki: "Benim bu kullarımı siz mi saptırdınız? Yoksa ken­dileri mi yoldan saptılar?

18. Derler ki: "Seni tenzih ederiz. Senden başkalarını veliler edin­mek bize yaraşmaz. Fakat Sen onları ve babalarını faydalandır­dın. Sonunda Zikri unuttular ve helak olan bir kavim oldular."

19. İşte söylediklerinizde sizi yalanladılar. Artık ne üzerinizdeki aza­bı defedebilirsiniz, ne de bir yardıma güç yetirirsiniz. Sizden kim zulmederse ona büyük bir azabı tattırırız.

Onları... hasredip, toplayacağı gün" buyruğunu İbn Mu-haysın, Humeyd, İbn Kesîr, Hafs, Ya'kub ve ed-Dûrî'den gelen rivayete gö­re Ebu Amr "ya" ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim de bu okuyu­şu tercih etmişlerdir. Çünkü bundan önce: "Bu Rabbinin yerine getirmesi istenen bir vaadidir" denildiği gibi, bundan sonra da: "Benim bu kulları­mı sîz mi yaptırdınız?..." diye buyurulmaktadır. Diğerleri ise; (Cenâb-t Al­lah'ın, kendi zatını) ta'zim anlamını ifade etmek üzere ("hasredeceğimiz" an­lamında) "nün" ile okumuşlardır.

"Ve Allah'tan başka* Mücahid ve İbn Cüreyc'e göre melek, insan, cin, Me­sih ve Uzeyr gibileridir. ed-Dahhâk ve İkrime'ye göre ise putları kastedilmek­tedir. "İbadet ettiklerini hasredip, toplayacağı gün der ki..." buyruğunda geçen: "Derki" lafzını genel olarak "ya" İle okumuşlardır. Ebu Ubeyd ite Ebu Hatim'İn tercihi de budur. İbn Âmir ile Ebu Hayve ta'zim ifa­de etmek üzere "nün" ile (deriz ki anlamında) okumuşlardır.

"Benim bu kullarımı sîz mi saptırdınız? yoksa kendileri mi yoldan sap. tılar?" Bu, kâfirlere azarlayıcı bir üslupla sorulacak bir sorudur.

"Derler ki..." Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan mabudlar: "Seni tenzih ederiz, Senden başkalarını veliler edinmek bize yaraşmaz'' diyecekler demektir.

Allah'tan başka kendisine ibadet olunan putlar bir araya getirilip toplana­cak olursa, cansız oldukları halde nasıl konuşacaklardır? diye sorulsa şöyle cevap verilir: Yüce Allah elleri ve ayakları konuşturacağı gibi, kıyamet gü­nünde bunları da konuşturacaktır.

el-Hasen ve Ebu Cafer: ("edinmemiz" buyruğunu) "nün" harfini ötreli, "hı" harfini üstün meçhul bir fiil olarak: " Edinilmemiz..." diye okumuş­lardır. Bu kıraat ile ilgili olarak nahivciler bir takım açıklamalarda bulunmuş­lardır. Ebu Amr b. el-A'lâ ile İsa b. Ömer bu kıraatin caiz olmadığını söyle­mişlerdir. Ebu Arar ayrıca der kî: Eğer bu "'edinilmemiz" anlamında meçhul bir fiil olsaydı, buyrukta ikinci olarak geçen in hazfedilmesi ve: "Senden başka veliler edinilmemiz..," şeklinde olması ge­rekirdi. Ebu Ubeyde de aynı şekilde bu edaun iki defa zikredilmiş olması do­layısıyla fiilin meçhul okunmasının caiz olmadığını söylemiştir. Eğer (el-Ha­sen ve Ebu Ca'fer'in) okudukları gibi olsaydı, bu takdirde ikinci defa in gelmemesi gerekirdi. Bununla birlikte bu ikinci edatın sıla (zâid) olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhâs der ki; Ebu Amr gibi değerli bir ilim adamının ve üstün konu­mu dolayısıyla söylediğinin güzel kabul edilmesi gerekir. Çünkü o ayrıca bu­na dair delil de getirmiştir. Onun söylediğini şöyle de açıklayabiliriz: "Ben hiçbir kimseyi veli edinmedim" denilir. Bu ifadenin muayyen bir kimse hakkında kullanılması mümkündür. Diğer taraftan: "Ben herhangi bir kimseyi veli edinmiş değilim" denile­rek umumi bir nefy kullanılmış olur. Burada "veli" lafzı kendisinden önce ge­çen kelimeye tabidir. O bakımdan bunun başına; in edatının gel­mesi caiz olmaz. Çünkü bunun herhangi bjr faydası yoktur.

"Fakat. Sen onları ve babalarını faydalandırdın" yani rasûllerin (Al­lah'ın salat ve selamları onlara olsun) vefatından sonra onları dünyada sağ­lık, zenginlik ve uzun ömür vererek faydalandırdın.

"Sonunda Zİkr'İ unuttular." Yani seni anmayı, hatırlamayı bıraktılar. Azgınlığa kapılarak ve cahillikle Sana ortak koştular. Biz bu hususu kendi­lerine emretmediğimiz halde kalkıp bize ibadet ettiler.

Buradaki "Zikr"in mahiyeti hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bun­dan kasıt peygamberlere indirilmiş ve onlara okunan ilahi kitaplardır. On­lar bu kitap gereğince amel etmeyi terkettiler. Bu açıklamayı İbn Zeyd yap­mıştır.

İkinci görüşe göre de burda Zikir'den maksat onlara yapılan iyiliklere ve ilahi nimetlere karşı şükürdür. (Onlar şükrü terkettiler.)

"Ve" çünkü onlar "helak olan bir kavim oldular." Burada "

Helak olan bir kavim" ifadesinde "helak" demek olan; dan alınmış­tır. Ebıt'd-Derda (r.a) Hıms ahalisinin karşısına çıkarak şöyle demişti: Ey Hıms ahalisi size samimiyetle öğüt veren kardeşinizin yanına geliniz. Hıms ahali­si etrafında toplanınca şöyle dedi: Ne diye utanmıyorsunuz? İçinde kalma­yacağınız binalar yapıyorsunuz, yemeyeceğiniz şeyleri copluyorsunuz; elde edemeyeceğiniz şeyleri umuyorsunuz? Şüphesiz sizden öncekiler çok yük­sek binalar yaptılar. Pek çok köleleri oldu, çok uzun zamanlarda gerçekle­şecek umutlara kapıldılar. Onların hepsi de artık helak oldular. Emelleri, umutlan bir aldanış, meskenleri kabir oldu.

O halde yüce Allah'ın; buyruğu, helak edilenler (oldular), demek­tir.

Diğer rivayette "meskenleri kabirler oldu" ifadesi; "Meskenleri içinde hiçbir şey bulunmayan bomboş yerler haline geldi" şek­lindedir.

el-Hasen der ki: "Helak olan" ifadesi onlarda hayır namına hiçbir şey kal­mamış anlamındadır. Bu da; "Yerin hiçbir veriminin olmaması" tabirinden alınmıştır ki, herhangi bir ekinin oraya ekilmemesi demektir. Bu durumda ondan hiçbir hayır ve hiçbir vetim alınmaz.

Şehr b. Havşeb dedi ki: Burada helak olmak (el-bevâr), bozulmak ve dur­gunlaşmak Ckesad) anlamındadır. Arapların işi bozacak şekilde durgunlaş­masını anlatmak üzere: "Mal bozulup, kesada uğradı" ifadele­rinden alınmıştır. Hadis-i şerifteki; "Kendisi ile evlenilmek istenmeyen dul kadın gibi kalmaktan Allah'a sığınırız"[15]İfadesi de buradan gelmektedir.

"Buğr" lafzı "zuğr: yalan, iftira" gibi mastar isimdir. Tekil, ikil, çoğul, raü-zekker vemüennes arasında fark yoktur. İbnu'z-Ziba'rî der ki;

"Ey mutlak malikin elçisi, şüphesiz benim dilim.

Açmak istedikçe (ağzım) bağlıdır, çünkü ben helak olmuşum.

Zira ben sapıklık yollarında şeytanla yanşıyorum.

Onun sapması gibi sapan kimse ise helak olur."

Kimisi de bunun tekilinin çoğulunun da -âyette olduğu gibi şeklinde geldiğini söylemiştir. "Sığınan kimse, sı­ğınan kimseler; dönen kimse ve dönen kimseler" gibi. "Helak olan" lafzının hakka karşı kör kimseler, anlamına geldiği de söylenmiştir.

"İşte söylediklerinizde sizi yalanladılar." Yani yüce Allah, kendisine iba­det olunan mabudlam bu işten uzak olduklarını söyleyecekleri vakit, onla­ra tapınan kimselere: İşte sizin ilah olduklarını iddia ettikleriniz, bu husus­ta "söylediklerinizde sizi yalanladılar" diye buyuracaktır.

"Artık ne üzerinizdeki azabı defedebilirsiniz, ne de bir yardıma güç yeririrsiniz."[16]

Yani sizin ilah edindikleriniz sizden azabı önleyemedikleri gibi, size yar­dım da edemezler. Bir diğer açıklamaya göre bu kâfirler -mabudları kendi­lerini yalanlayınca herhangi bir şekilde azabı kendilerinden uzaklaştırama-yacakları gibi Allah'a karşı bir yardım da alamazlar.

İbn Zeyd dedi ki: Anlam şudur: Ey mü'minler! Şu kâfirler, Muhammed'in getirdikleri hususunda sizi yalanlamış bulunuyorlar. Buna göre "söyledikle­rinizde" buyruğu; söylediğiniz hak olan şeylerde... demek olur. Ebu Ubeyd de şöyle demektedir: Yani onlar sizin söylediğiniz hususunda sizleri yalan­ladılar. O bakımdan onlar yüce Allah'ın sizleri kendisine iletmiş olduğu haktan, sizleri geri çeviremezler. Ayrıca sizleri yalanladıkları için başlarına inecek olan azaba karşı kendilerine hiçbir yardımları da dokunmayacaktır.

Genel olarak "söylediklerinizde" şeklinde muhatap te'si ile okunmuştur. Bunun anlamını da açıklamış bulunuyoruz. el-Ferrâ'nın naklet­tiğine göre bu buyruk, "zel" harfi şeddesiz olarak; "Size yalan söylediler" şeklinde ve "Söylediklerinde" yalanlayıcıydılar di­ye de okunmuştur. Mücahid ve el-Bezzî de aynı şekilde gaib anlamını veren "ya" ile okumuşlardır. Bu durumda: "Söylediklerinde (yalanlancıy-lar)" demek olur. Ebu Hayve de "söyledikleriyle" diye "ya" ile okumuştur. "Güç yetiremezsinîz" şeklinde "te" ile okuyuş, Allah ile birlikte ortak edinen kimselere hitaptır. "Ya" ile okuyanların kıra­atine göre de anlam: Ortaklar buna güç yetiremez, şeklindedir.

"Sîzden kim zulmederse" İbn Abbas'a göre sizden kim şirk koşar da, şirk üzere ölürse "ona" âhirette "büyük" oldukça şiddetli ve çetin "bir azabı tat­tırırız." Yüce Allah "muhakkak alabildiğine büyükleneceksiniz" buyruğun-daki "büyük" (mealde alabildiğine) lafzı da şiddetli ve çetin anlamındadır. [17]

20. Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı. Biz, bazınızı, bazınıza imtihan kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin, herşeyi çok iyi görendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız: [18]

1- Rasûller, İnsani Tarafları ve Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın: "Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de..." buyru­ğu: "Bit nasıl peygamberdir ki yemek yer ı?e pazarlarda dolaşır." (el-Furkan, 25/7) diyen müşriklere cevab olmak üzere inmiştir. İbn Abbas dedi ki: Müş­rikler, Rasûlullah (sav)'ı fakir olduğundan dolayı ayıplayıp da: "Bu nasıl pey­gamberdir ki yemek yer..." demeleri üzerine, Peygamber (sav) üzüldü. Bu­nun üzerine bu âyet-i kerime ona teselli olmak üzere nazil oldu. Cebrail (a .s): es-Selamu aleyke ya Rasûlallah, dedi. Rabbim olan Allah'ın sana selamını ge­tirdim. O, sana diyor ki: "Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûller de mu­hakkak yemek yerler ve pazarlarda dolaşırlardı." Yani dünya hayatında ge­çimlerini elde etmenin yollarını ararlardı. [19]

2- Yemek Yemek, Peygamberlerin Ortak Bir Özelliğidir:

Yüce Allah'ın: " Muhakkak yemek yerlerdi" buyruğu ile ilgili olarak şunu belirtelim: Eğer haberinin başına "lâm" harfi gelecek olur­sa " Muhakkak" edatının "hemze"si ancak esreli okunur. Burada "lam" olmasaydı bile, yine ancak esreli okunabilirdi. Çünkü burada isti'nafiyyedir. (Cümlenin başına gelmiştir]). Bütün nahivcilerin görüşü budur. en-Nehhâs de­di ki: Ancak Ali b. Süleyman'ın bize Muhammed b. Yezid'den naklettiğine gö­re o şöyle demiştir: Burada bu edatın hemzesi üstün de okunabilir. İsterse ondan sonra "lam" harfi gelmiş olsun. Ancak zannederim bu, onun bir ya-nılgisıdır,

Ebu İshak ez-Zeccâc dedi ki: İfadede hazfedilmiş kelimeler vardır. Bu Biz senden önce ne kadar rasûl gön-derdiysek. mutlaka onlar yemek yerlerdi" takdirinde olup, daha sonra: "RasüJler" kelimesi hazf edilmiştir. Bunun hazfediliş sebebi ise "gön­derdiğimiz rasûlJer" buyruğunda buna delâlet edecek mananın bulunması­dır. Buna göre ez-Zeccâc'a göre mevsuf hazfedilmiş olmaktadır. Ona göre de -el-Ferrânın dediği şekilde -sıla cümlesi bırakılıp mevsul ismin hazfedil me-»ı caiz değildir. el-Ferrâ: Burada hazfedilen Kim, kimse" ism-i mevsu-lüdür Yani: "Ancak kendileri yemek yiyen kimseleri f .gönderdik)" demektir. O, bunu yüce Allah'ın: "Bizden herbirimiz için bilinen bir makamı olmayan kimse yoktur." (es-Saffat, 5~ 164) buyruğu ile: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğra­mayacak hiç kimse yoktur." (Meryem, 19/71) buyruklarına benzetmektedir. Sizin aranızdan oraya uğramayacak bir kimse yoktur" demektir. Bu aynı zamanda ei-Kisaî'nin de görüşüdür.

Araplar da; "Ben sana insanlar arasın­dan muhakkak sana itaat edecek kimseyi gönderdim" derler. Buna göre: "Muhakkak sana itaat edecek" ifadesi "Kimse" nin sılasıdır. ez-Zeccâc der ki; Bu bir hatadır, çünkü buj'kimse" lafzı ism-İ mevsuldur, haz-fedilmesi de caiz değildir,

Meanî alimleri derler ki: Buyruk "Biz senden önce ne kadar rasûl gönderdiysek, mutlaka onlara muhakkak ken­dilerinin yemek yedikleri söylenmiştir" anlamındadır. Buna delil de; "Sana, şeyden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey söylenmiyor" (el-Kasas, 41/43) buyruğudur.

İbnu'l-Enbarî dedi ki: Burada: "Muhakkak onlar"ın hemzesinin; 'dan sonra esreli gelmesi gizli "vav" harfi ile isti'naf,başlangıç dolayısı ile­dir. Yani; takdirindedir. Bir kesimin kanaatine göre de Allah'ın: "Mu­hakkak yemek yerler" ifadesi, def-İ hacete çıkarlar, ifadesinden kinayedir.

Derim ki; Bu ifade, bu manada kullanılmış ise çok beliğ bir ifadedir. Ni­tekim yüce Allah'ın; "Meryem oğlu Mesih bir rasûlden başka bir şey değil­di. Ondan önce de rasûller gelip geçmiştir. Anası ise sıddika bir kadındır. İkisi de yemek yerlerdi. "(el-Maide, 5/75) buyruğu da buna benzemektedir.

"Ve pazarlarda dolaşırlardı" buyruğundaki "dolaşırlardı" anlamındaki: ( îtjJÛi ) fiilini cumhur "ya" harfini üstün, "mim" harfini sakin ve "şın" harfi­ni de şeddesiz olarak okumuşlardır. Ali, İbn Avf ve İbn Mes'ud ise "ya" har­fini ötreli, "mim" harfini üstün, "şın" harfini de üstün ve şeddeli olarak oku­muşlardır ki bunun da anlamı yürümeye davet olunur ve buna mecbur bı­rakılırlar, demek olur. Ebu Abdu'r-Rahman es-Sülemî ise "ya" harfini ötreli, "mim" harfini üstün, "şın" harfini de şeddeli ve ötreli okumuştur ki bu da "do­laşırlardı" anlamındadır. Nitekim şair şöyle demektedir:

"Develerin çöktükleri geniş yerde yürüdü de,

Aralarından binilmesi zor ile binilebilecek genç ve güzel develer aradı,"

Ka'b b. Züheyr de şöyle demiştir:

"Geniş alanların arslanları seslerini çıkaramazlar, ondan korktukları için Ve onun bulunduğu vadide de yürümez (yiğitlerin) ayakları."

Burada "şın"ın şeddeli olması, "yürümek" anlamındaki fiilin manasını etkilememektedir. [20]

3- Geçimi Elde Etme Yollarına Başvurmak:

Bu âyet-i kerime sebeplere sarılmak ve ticaret, sanat ve daha başka yol­larla geçimi sağlama yoluna başvurmak hususunda temel bir dayanaktır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Ancak burada yeterli gelecek kadarıyla bazı açıklamalarda bulunmak kasdıy-la şunları söylemek istiyoruz:

Günümüzün şeyhlerinden birisi aramızdaki bir konuşma esnasında bana şunları söyledi: Peygamberler (hepsine selam olsun) ancak zayıf ve güçsüz kimselere sebeplere sarılma sünnetini öğretmek için gönderilmişlerdir.

Ben o kimseye cevap olarak şunları söyledim: Bu ancak cahillerin, ahmak­ların, beyinsiz ayak takımının ya da kitaba ve yüce sünnete dil uzatanların söyleyebilecekleri bir sözdür. Yüce Allah kitab-ı kerim'inde seçkin kullan, rasûlleri ve peygamberleri hakkında sebeplere sarıldıklarını ve rızık kazan­mak için bir takım iş ve meslekleri icra ettiklerini haber vermektedir. Sözü hak olan yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Ve Biz ona sizin faydanıza... giyecek (zırh) yapma sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80); "Bizim senden önce gönderdiğimiz rasûfler de muhakkak yemek yerler ve pazarlarda do­laşırlardı." İlim adanılan, yani ticaret yaparlar, meslek icra ederlerdi, demek­tir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; "Rızkım mızrağımın gölgesi altında kılındı.[21] Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş yiyin. "(el-Enfal, 8/69)

Ashab-ı Kiram da (Allah onlardan razı olsun) sahib oldukları mallarıyla ti­caret yapar, çeşitli meslekler icra ederler, kendilerine muhalefet eden kâfir­lerle de savaşırlardı. Acaba bunlar sizin görüşünüze göre zayıf kimseler mi idiler? Hayır, Allah'a yemin ederim ki onlar güçlü kuvvetli kimselerdi. On­lardan sonra gelen salîh halefleri de onlara uymuştur. Onların izledikleri yol­da hidayet vardır ve o yol İzlenerek doğru yol bulunur.

Bana şunları söyledi: Onların bu yollara başvurmaları kendilerine uyul­maları gereken önderler oluşlarından dolayıdır. Böylelikle onlar zayıf kim­seler için (örnek olmak maksadıyla) doğrudan bu işlerle uğraştılar. Bizzat ken­dileri adına ise öyle değildiler. Ashab-ı Suffe'nin durumu bunu açıkça orta­ya koyar.

Dedim ki: Eğer durum böyle olsaydı, onların da onlarla birlikte Allah Ra-sûlünün de durumu açıklamaları gerekirdi. Nitekim Kur'ân-i Kerîm'de yüce Allah'ın şu buyrukları sabittir: "insanlara, kendilerine ne indirildiğini açık-layasın... diye sana da bu zikri (Kur'an'ı) indirdik."(en-Nahl, 16/44); "Mu­hakkak indirdiğimiz apaçık âyetlerimizi ve hidayeti insanlara kitapta apaçık bir şekilde bildirdikten sonra gizleyenler var ya..." (el-Bakara, 2/159) Bu hususlar ise apaçık bilgi ve hidayetin kapsamı içerisindedir. Ashab-ı Suffa'ya gelince, onlar hallerinin elverişli olmadığı sıralarda İslâmın misafi­ri idiler. Peygamber (sav)'a bir sadaka geldi mi özellikle onlara verirdi. Bir hediye gelecek olursa, onlarla birlikte o hediyeden yerdi. Bununla birlikte rızık peşinde gider gelirler, Rasûlullah (sav)'ın hane-i saadetlerine su taşır­lardı. Buhârî ve başkaları onları böylece anlatmaktadır. Daha sonra yüce Al­lah müslümanların çeşitli ülkeleri fethetmelerini müyesser kılıp, onlar için im­kanları hazırlayınca hepsi de komutanlık ve emirlik makamlarına geldiler ve sebeplere sarılmakla da emrolundular. Diğer taraftan böyle bir iddia Peygam­ber (sav)'ın ve Ashab-t Kiram'ın zayıf olduklarını da ifade eder. Çünkü on­lar meleklerle desteklenmiş ve melekler aracılığıyla onlara sebat verilmiş kim­selerdi. Eğer güçlü kuvvetli kimseler olsalardı, meleklerin desteğine ve yar­dımına ihtiyaçları olmazdı. Zira bu da zafer ve yardımın sebepleri arasında­dır. Bu şekilde bir görüş ileri sürmekten Allah'a sığınırız, bu anlamı verecek sözler söylemekten Allah'a sığınırız. Bilakis sebeplere sarılmayı, gerekli yol­lara başvurmayı kabul etmek, Allah'ın ve O'nun Rasûlünün bir sünnetidir. . Açıklanmış olan hak budur. Müslümanların icma ile kabul ettikleri dosdoğ­ru yol da budur. Aksi takdirde sözü hakkın kendisi olan yüce Rabbimizin:

"Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen

atlar hazırlayın..." (el-Enf-A, 8/60) buyruğunun yalnızca zayıf kimseler hak­kında olması gerekirdi. Bütün hitabların da aynı şekilde olması icab ederdi.

Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah, kelimi Musa'ya hitab ettiğinde: "Asanla de­nize ııur.*(eş-Şuara, 26/63) diye buyurmuştur. Oysa asaya vurmadan da yü­ce Allah denizi yarmaya kadirdir. Aynı şekilde Meryem'e (selam ona) de: "O kuru kurma ağacım kendine doğru salla."(Meryem, 19/25) diye buyurmuş­tur. Halbuki o hurma ağacını sallamaksızın ve yorulmaksızın Cenab-ı Allah oradan hurmaları indirmeye kadirdir. Bütün bunlarla birlikte ilahi lutfa maz-har olup, kendisine yardım olunacak yahut duası kabul olunacak, ya kendi­si ya da başkası hakkında bir keramet ile taltif olunabilecek bazı şahısların olabileceğini de inkar etmiyoruz, fakat böyleleri vardır diye, kalkıp küllî ve genel kaideler ile güzel emirler yıkılmaz.

Heyhat, heyhat! Bir kimse kalkıp yüce Allah: "Rızkınız ve vaad olundu­ğunuz semadadır" (ez-Zariyat, 51/22) diyerek buna karşı çıkamaz. Biz bu­na şöyle deriz: Yüce Allah doğru söylemiştir. Onun şerefli Rasûlü de doğru söylemiştir. Burada nzıktan kasıt te'vil ehlinin icmaı ile yağmurdur. Buna de- de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır "Ve O gökten size bir nzik indirendir." (el-Mu'min, 40/13); "Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçe­ler ve biçilen taneler bitirdik." (Kâf, 50/9) Şimdiye kadar semadan insanla­ra ekmek dolu tabakların ve et dolu tencerelerin indiği de görülmemiştir. Ak­sine bunların elde edilmesi için sebeblere sarılmak asli bir kaidedir. Peygam­ber (sav)'ın: "Rızkı yerin gizliliklerinde arayınız"[22] sözünün anlamı da budur. Yani yeri sürünüz, kazıyınız ve oraya ağaç dikiniz. Çünkü Arapçada bir şe­ye bazen sonuçta varacağı hususun adı da verilebilir. İşte yağmura nzık de­nilmesinin sebebi, rızkın onun vasıtası ile ortaya çıkmasıdır. Bu da Arap di­linde meşhur bir anlatım tarzıdır.

Peygamber (sav)'da şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi birinizin ipini alıp, sırtı üzerinde odun taşıması herhangi bir kimseden -ona versin ya da ver­mesin- dilencilik etmesinden daha hayırlıdır. "[23]

Bu, herhangi bir emek harcamaksızın yerde biten ot ve odunlar için böyledir. Dağda insanlarla hiçbir ilişkisi olmayan bir adamın varlığını düşü­necek olsak dahi bu kimsenin toprakların ve tepelerin bitirdiklerini toplamak için yerinden çıkıp ayrılması kaçınılmazdır. Tâ ki bunlardan geçimini ken­disiyle sağlayacağı şeyleri elde edebilsin. İşte Peygamber (sav)'ın şu hadisi­nin anlamı da budur: "Şayet sizler Allah'a hakkıyla tevekkül edecek olsaydmız, elbettekİ sabahleyin kursakları bomboş ve aç gidip, akşamleyin kur­sakları dolu ve tok olarak geri dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi rızkınız verilirdi. "[24]

İşte kuşların gidiş ve gelişleri birer sebeptir. Gerçekten de sebeplerden el etek çekip gerçek manada mütevekkil olduğunu iddia ederek, yolların ke­narlarında oturan, buna karşılık dosdoğru yolu ve apaçık sirat-ı müstakimi terkeden kimselere hayret edilir.

BuhâiTde İbn Abbas'tan şöyle dediği sabit olmuştur: Yemen halkı hacce­derler, buna karşılık beraberlerinde azık almazlar ve bizler mütevekkil kim­seleriz, derlerdi. Hacca geldiler mi bu sefer insanlardan dilencilik yapmaya koyulurlardı. Bunun üzerine yüce Allah: "Bir de azık edinin." (el-Bakara, 2/197) buyruğunu indirdi.[25]

Peygamber (sav)'dan ve Ashab-ı Kiram'ından beraberlerinde gerekli azı­ğı almaksızın yolculuğa çıktıklarına dair bir nakil gelmiş değildir. Onlar gerçekten Allah'a tevekkül eden kimselerdi. Tevekkül kalbin sıkıntılarını gi­dermek ve maksatlarını gerçekleştirmek noktasında Rabbe güvenip dayan­ması, sonra da bu husustaki mücerred emir dolayısıyla sebeplere sarılması-dtr. İşte hak budur.

Bir adam Ahmed b. Hanbel'e: Ben tevekkül ederek haccetmek istiyorum demiş. O da: Tek başına yola koyul demiş. Hayır, insanlarla birlikte çıkaca­ğım deyince, bu sefer ona: O halde sen onların beraberlerindeki ekmek tor­balarına güvenip, çıkmak isteyen birisisin demiş. Biz bütün bu hususları "Ka-m'u'l-Hırsi bi'z-Zühdi ve'1-Kana'a ve Raddu Zülli's Suali bi'1-Kesbi ve's-Sınâa (Zühd ve kanaata sarılmakla hırsın kökünü kazımak, kazanmak ve meslek icra etmek suretiyle de dilenciliğin zilletini bertaraf etmek)" adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. [26]

4- Çarşı-Pazara Girerken Dikkat Edilecek Hususlar:

Müslim'in, Ebu Hureyre yoluyla kaydettiği rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: 'Yerler arasında Allah'ın en çok sevdiği mescitlerdir. Al­lah'ın en çok buğzettiği yerler ise çarşı-pazarlarıdır."[27]

el-Bezzâr'ın rivayetine göre Selman-ı Farisî şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Eğer imkanın olursa çarşı-pazara ilk giren kişi ve oradan son çıkan kişi olma. Çünkü orası şeytanın mücadele yeridir, sancağını da ora­ya diker. "^ Bu hadisi Ebubekr el-Berkanî senedini kaydederek, Ebu Muhammed Abdu'1-Ğani b. Said el-Hafız'dan -Asım'in rivayeti ile- Ebu Osman en-Nehdfden o Selman'dan rivayetle zikretmiştir. Selman dedi ki; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Sakın çarşı-pazara İlk giren ve oradan son çıkan kişi olmaya-sın. Çünkü şeytan orada yumurtlamış ve orada yavrulamıştır."[28]

Bu hadislerde çarşı-pazarlara girmenin mekruh oluşuna delil teşkil edecek ifadeler vardır. Özellikle erkek ve kadınların biribirleriyle karışık olduğu bu dönemlerde bu böyledir. Bizim ilim adamlarımız da böyle demiştir. Buna se-beb İse çarşı-pazarlarda batılın çoğalmış ve münkerterin açıkça işlenmeye baş­lanmış olmasıdır. Fazilet sahibi ve dinde kendilerine uyulan kimselerin, Al­lah'a isyan olunan bölgelerden uzak kalmak suretiyle temizliklerini koruma­ları için bu gibi yerlere girmeleri mekruh görülmüştür. O halde çarşı-pazar-da bulunmak gibi ilahi bir belaya maruz kalmış olan kimselerin, şeytanın ve şeytanın askerlerinin bulunduğu bir yere girdiklerini hatırlarından çıkartma­maları, orada devamlı kalacak olurlarsa helak olacaklarını bilmeleri gerekir. Bu halde olan bir kimse, zaruret ve ihtiyacı kadarı orada bulunur ve çarşı-pa-zarda bulunmanın kötü akıbet ve belâsından sakınmaya çalışır. [29]

5- Çarşı-Pazarın Savaş Alanına Benzetilmesi:

Peygamber (sav)'ın çarşı-pazarı savaş alanına benzetmesi güzel bir ben­zetmedir. Çünkü savaş alanı çarpışma yeridir. Böyle bîr isim, orada kahra­manların çarpıştığından dolayı verilmiştir. Biri, diğerini yıkmaya çalışır. İş­te çarşı-pazar ile şeytanın orada yaptıkları ve pazardakilere verdiği zararlar neticesinde hile ve aldatmalara başvurup, fasit al iş-verişler, yalanlar, yalan yere yeminlere aldırış etmeyip, seslerin birbirine karışması ve daha benze­ri diğer hususlar, savaş alanındaki çarpışmaya ve o meydanlarda yere yıkı­lan kimselere benzetilmiştir. [30]

6- Kitap ve Silah Pazarları İle İhtiyaç Duyulan Diğer Pazarlara Girmek:

İbnu'l-Arabî der ki: Yemek yemek insanlar için zorunlu bir ihtiyaçtır. Bun­da utanılacak bir şey olmadığı gibi kişinin kendisini sorumlu hissetmesini ge­rektiren bir ciheti de yoktur. Çarşı-pazarlara gelince, ben ileri gelen ilim adam­larının şöyle dediklerini duymuşumdur: Kişi ancak kitap ve silah pazarına gi­rer. Bana göre ise kişi ihtiyaç duyduğu her çarşı-pazara girer. Ancak orada yemek yemez. Çünkü bu mertliğe aykırıdır ve kişinin heybetini ortadan kaldırır. Bu hususta uydurulmuş hadislerden birisi de: "Çarşıda yemek yemek aşağılık bir davranıştır" sözüdür.

Derim ki: İlim adamlarının bu söyledikleri çok güzeldir. Çünkü sözünü et­tikler' pazarlarda kadınlara bakmak, onlarla karışmak söz konusu değildir. Zira kadınların böyle bir şeye ihtiyaçları yoktur. Bunların dışındaki çarşı-pa-zarlar ise kadınlarla dolup taşmaktadır ve çoğunlukla da hayaları oldukça az­dır. Öyle ki çarşı-pazarda bir kadının ve başka yerlerde ziynet yerlerini, açıl­maması gereken yerlerini açmış olduğu halde oturduğunu görebiliyoruz. Bu ise günümüzde oldukça yaygın münkerlerdendir. Gazabından yüce Allah'a sığınırız. [31]

7- Çarşı-Pazardaki Kötülüklere Karşı Yapılacak Dua:

Ebû Dâvûd et-Tayalisî Müsned'inde şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Hammad b. Zeyd anlattı, dedi ki: Bize Zübeyr hanedanının kahrumanı (ha­zinedarı) olan Amr b. Dinar anlattı. O Salim'den, o babasından, o Ömer b. el-Hattab'dan dedi ki; "Her kim şu pazarlardan birisine girip de;

Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, bir ve tektir, O'nun hiçbir ortağı yok­tur, mülk yalnız O'nundur, hamd O'nadır. Öldürür ve diriltir, O hayy'dır, as­la ölmez. Hayır yalnız O'nun elindedir, O'nun herşeye gücü yeter, diyecek olursa, Allah ona bir milyon hasene yazar ve ondan bir milyon günahı siler. Ayrıca onun için cennette bir köşk yapar. "[32]

Bunu Tirmizî de rivayet etmiş ve: "Onun bir milyon günahını siler" dedik­ten sonra şunları da ijave etmiştir: "Onu bir milyon derece yükseltir ve onun için cennette bir ev inşa eder." Tirmizî dedi ki: Bu garib bir hadistir.

İbnu'l-Arabî der ki: Bu kişinin orada, orayı itaatia -masiyette gömüldüğü bir sırada- raa'mur etmek için, gaflet ile atalete düşürülmüş olduğu bir sıra­da zikirle süstemek için, cahillere öğretmek, unutanlara da hatırlatmak mak­sadıyla, yalnızca O'nun rızasını kasdederek oralara gitmesi halinde böyledir. [33]

8- İnsanların Biribirleriyle İmtihan Edilmesi:

"Biz bazınızı, bazınıza imtihan kıldık. Sabredecek misiniz?" Yani dün- . ya bir imtihan yurdudur. Şanı yüce Allah, mü'miniyle, kâfiriyle bütün insan­ları birbirine imtihan aracı kılmayı murad etmiştir. Sağlıklı kimse hastanın, zengin fakirin, sabreden fakir zenginin imtihan aracıdır. Bunun anlamı da her­kesin diğeriyle denenmekte olduğudur. Zengin, fakir ile imtihan edilir. Zen­ginin onu kollayıp gözetlemesi onunla alay etmemesi gerekir. Fakir de zen­gin ile imtihan edilir. Onu kıskanmaması, ondan kendisine verdiği şeylerden başkasını almaması gerekir. Her ikisinin de hak üzere sabretmeleri icab ed­er. Nitekim ed-Dahhâk: «Sabredecek misiniz?" buyruğu ile ilgili olarak hak üzere sabredecek misiniz? diye açıklamada bulunmuştur.

Çeşitli belalara mübtelâ olan kimseler: Niye bi2 bir türlü sağlık ve afiye­te kavuşamıyoruz? derler. Gözü görmeyen kişi, ben niye gözü gören kimse gibi değilim? der. Kısacası herbir musibet sahibi bu kabilden düşünür. Nü­büvvet şerefine nail olmuş, o yüce Rasûl de kendi dönemindeki kâfirlerden olup, insanların eşrafından olanlar için bir sınama aracıdır. İlim adamları ve adaletle hükmedenlerin durumu da böyledir. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Ve dediler ki: Bu Kur"ân iki kasabanın birindeki büyük bir ada­ma indirilmeli değil miydi?'" (ez-Zuhruf, 43/31)

O halde burada "fitne" imtihan çeşitli belalarla mübtela kimsenin sağlık­lı kiı ;eyi kıskanması, sağlıklı kimsenin de belalara maruz kalmış olanı ha­kir görmesidir.

Sabır bu iki kesimden herbirisinin kendi haline göredir. Birisi azgınlaşma­ma suretiyle, diğeri ise halinden usanmamak suretiyle sabretmiş olur.

"Sabredecek misiniz?" sorusunun cevabı hazfedilmiştir. Yani yoksa etme­yecek misiniz? takdirindedir. Bu soru el-Müzenî'nin dediği türden şu ceva­bı gerektirir. el-Müzenî ihtiyacı dolayısıyla evinden dışarıya çıkmış, hadım bir ki.nsenin kafileler arasında binekler üzerinde (debdebe içerisinde) olduğu­nu görmüş, içinden bir şeyler geçirmiş. Bu sırada "sabredecek misiniz?" âyetini okuyan birisinin sesini işitince: Edeceğiz, Rabbimiz. Sabredeceğiz ve ecrimizi Allah'tan bekleyeceğiz, demiş.

İmam Malik'in arkadaşlarından İbnu'l-Kasım, Eşheb b, Abdu'l-Aziz'in mülk debdebesi içerisinde yanından geçtiğini görünce, bu âyet-i kerimeyi okumuş, sonra da kendi kendisine: Sabredeceğiz, diye cevap vermiştir.

Ebu'd-Derdâ'dan rivayete göre o Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken din­lemiştir: "Cahilden dolayı alimin, alimden dolayı cahilin, kölesinden dolayı efendisinin, efendisinden dolayı kölesinin, zayıftan dolayı güçlü kimsenin, güçlü kimseden dolayı zayıf kimsenin, yönetilenlerden dolayı yöneticinin, yö­neticiden dolayı yönetilenlerin vay haline! Bunların biri diğerinin imtihan ara­cıdır, fitne sebebidir. İşte yüce Allah'ın: "Biz bazınızı, bazınıza imtihan kıl­dık. Sabredecek misiniz?" buyruğu bunu ifade etmektedir.[34]

Bu hadisi es-Sa'lebî senedini kaydederek zikretmiştir. Allah onu rahme­tine garketsin.

Mukatil der ki: Bu âyeti kerime Ebu Cehil b. Hişam, el-Velid b. el-Muği-re, el-Âs b. Vail, Ukbe b. Ebi Muayt, Utbe b. Rabia ve en-Nadr b. el-Haris'in hakkında Ebu Zerr, Abdullah b. Mes'ud, Ammar, Bilal, Suheyb, Âmir b. Fu-heyre, Ebu Huzeyfe'nin mevlası Salim, Ömer b. el-Hattab'ın mevlası Mihca1, el-Hadramî'nin mevlası Cebr ve benzerlerini görüp de alay yollu: Biz de müs-lüman olalım da bunlar gibi mi olalım? demeleri üzerine inmiştir. Böyle de­dikleri için yüce Allah bu mü'minlere hitab ederek: Görmüş olduğunu2 bu sıkıntı ve fakirlik hali üzere "sabredecek misiniz?" buyruğunu indirmiştir. O halde "sabredecek misiniz?" buyruğunun hikmetlerine vakıf olabilmek, Mu-hammed (sav)'ın ümmeti arasında buna hak kazanmış has mü'minler içindir. Sanki yüce Allah kâfirlere mühlet verip onlara genişlik vermeyi mü'minler için bir fitne yani onlar için bir deneme, bir imtihan kılmış gibidir. Müslümanla­rın sabretmeleri üzerine yüce Allah da haklarında: "İşte onlar sabrettikleri­ne karşılık bugün Ben de gerçekten onları mükafatlandtrdım." (el-Mu'mi-nun, 23/111) buyruğunu İndirdi. [35]

9- Rabbin Herşeyi Görendir:

"Rabbİn herşeyi çok iyi görendir." Yani O, sabreden ya da etmeyen, iman eden ya da etmeyen, üzerindeki hakları eksiksiz yerine getiren ya da getir­meyen herkesi görür.

Bir açıklamaya göre; "sabredecek misiniz" buyruğu sabrediniz!" anlamın­dadır. Yüce Allah'ın: "Vazgeçtiniz artık değil mi Cel-Mâide, 5/9D buyruğu­nun "vazgeçiniz" anlamında oluşu gibi. O halde bu, Peygamber (sav)'a sab­retmesi için verilmiş bir emirdir. [36]

21. Bizimle karşılaşacaklarını ümit etmeyenler dediler kî: "Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?" Andolsun ki onlar kendi kendilerine büyüklenip azgınlık yap­makta çok ileri gittiler.

22. Melekleri görecekleri gün, İşte o gün günahkârlara müjde yok­tur ve: "Sizlere müjde yasak edilmiştir, yasak" derler.

"Bizimle karşılaşacaklarını Ümit etmeyenler dediler ki..." Kasıt Öldük ten sonra dirilmekten ve Allah'ın huzuruna çıkmaktan korkmayanlardır. Ya­ni buna iman etmeyenlerdir. Şair der ki:

"Bir arı soktuğu zaman onu, korkmaz onun sokmasından, Ve onun kovanında işçi arılar onun yerine geçmiştir."[37]

"Ümit etmeyenler"in aldırmayanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Ni­tekim şair şöyle demektedir:

"Yemin olsun ki ben müslüman olduğum takdirde aldırmam[38] Allah yolunda yere yıkılışım hangi yanıma olursa olsun."

İbn Şecere de bunu ümit etmeyenler, "ummayanlar" diye açıklamıştır. Şa­ir der ki;

"Hüseyin'i öldürmüş bir topluluk ümit eder mi ki Hesap gününde dedesinin şefaatini?"

"Bize melekler indirilmeli" ve Muhammed'in doğru sözlü olduğunu söylemeli "veya Rabbimizi" gözlerimizle "görmeli" ve böylelikle onun bi­ze rasûl olduğunu haber vermeli "değil miydi?" Niye bütün bunlar böyle ol­madı?

Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Dediler ki; Bize yer­yüzünden bir pınar fışkırtmadıkça sana iman etmeyeceğiz" buyruğundan iti­baren: ''Yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza topluca getiresin." (el-İsra, 17/90-92) buyruğuna kadar olan bölümlerdir.

Yüce Allah şöyie buyurmaktadır: "Andolsım ki onlar kendi kendilerine büyüklenlp" yüce Allah'tan olmayacak aşın taleplerde bulundukları için "az­gınlık yapmakta çok îleri gittiler." Çünkü melekler ancak ya ölüm esnasın­da yahutta azabın indirilmesi sırasında görülebilirler. Şanı yüce Allah'ı ise göz­ler idrâk edemez. Gözleri asıl O idrak eder. Hiçbir göz O'nu göremez.

Mu katil: "Azgınlık" kelimesini yeryüzünde üstünlük taslamak diye açıklamıştır, "( J^Jl> Küfrün en şiddetlisi ve zulmün en çirkini" demektir. On­lar mucizelerle ve bu Kur'ân ile yetinmediklerine göre meleklerin gönderi­cin: r.isi: yeterli görebilirler? Hem onlar melekleri ve şeytanları birbirlerin­den ayırt edemezler Ayrıca kendisinin melek olduğunu iddia edecek kim­senin bir mucize göstermesi de kaçınılmaz bir şeydir. Bunlar bir mucize gör­dükten sonra artık herhangi bir mucize talebinde de bulunamazlar. Diğer ta­raftan: "Melekleri görecekleri gün, işte o gün günahkârlara müjde yoktur" buyruğu melekleri ölüm halı dışında hiç kimsenin göremeyeceğini anlatmak­tadır. O halde mü'minleri cennetle müjdelerler. Müşrik ve kâfirleri ise can­ları çıkıncaya kadar demirden tokmaklarla döverler.

"Sizlere müjde yasak edilmiştir yasak, derler." Yani melekler; iâ ilahe illaflah deyip onun gereklerini yerine getirenlerin dışında kalanlara cenne­te girmek haramdır haram, diyecekler. Bu açıklamayı İbn Abbas ve başka­ları yapmıştır. Bir görüşe göre bu sözler kıyamet gününde söylenecektir. Bu­nu da Mücahid ve Atiyye el-Avfî söylemiştir. Atiyye dedi ki: Kıyamet günün­de melekler mü'minleri müjde ile karşılarlar. Kâfir bu durumu göreceği va­kit, o da, keşke böyle bir müjde ile karşıîaşsaydı diye temenni edecek, an­cak meleklerden böyle bir müjdeyi alamayacaktır.

"Görecekleri gün" buyruğunun nasb ile gelmesi, melekleri gö­recekleri gün günahkârlara müjde verilmeyecektir, takdirinde olduğundan do­layıdır. "Ogün" lafzı daha önce geçen "görecekleri gün"dekİ "gün" lafzını te'kid için gelmiştir.

en-Nehhâs: "Görecekleri günde 'gün" anlamındaki İafzın "Müj­de" ile mansub olması caiz değildir, der. Çünkü nefy durumunda olan bir la­fız makablinde (kendisinden önceki bir lafızda) amel edemez. Ancak burada anlamın şu şekilde olması takdir edilebilir: Melekleri görecekleri gün on­lara müjde verilmesi engellenecektir. Böyle bir haıfin bulunduğuna bundan sonraki ifadeler delil teşkil etmektedir. İfadenin takdiri şöyle de olabilir: Me­lekleri görecekleri günde hiçbir müjde olmayacaktır. Bu durumda "işte o gün* buyruğu te'kid edici olur. Anlam şöyle de olabilir: Melekleri görecekleri gü­nü hatırla! Daha sonra yeni bir cümle ile şöyle buyurulmuştur: "İşte o gün günahkârlara müjde yoktur. Sizlere müjde yasak edilmiştir yasak, derler." Yani melekler de şöyle derler: Onlara müjde verilmesi kesinlikle yasaktır, mü'minler müstesna. Şair şöyle demektedir:

"Şunu bilin ki Esma benim için haram mı haramdır artık, Ve ben onu d en yakm kayınlarından bir kayın oluverdim."

O bu sözleriyle Esma artık benim için kesinlikle haramdır, demek istemiş­tir.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"en-Nahletul-Kusvâ (denilen vadi)'ye şevk duydu da,

Dedim ki ona: O musibctli yerler (bizim için) yasak mı yasaktır."

el-Hasen'den rivayete göre o: "Yasak edilmiştir, derler"

buyruğunda günahkârların sözü sona ermektedir ve vakıf yapılır. Bundan son­ra da yüce Allah: Onların himaye edilmeleri yahut koruma altına alınmala­rı "yasaktır" diye cevap vermiştir. Yüce Allah, kıyamet gününde bunu on­lara yasaklamış olacaktır.

Birincisi, İbn Abbas'ın görüşüdür. el-Ferrâ da bu görüşü benimsemiştir. Bu açıklamayı nakleden de İbnu'l-Enbarîdİr.

el-Hasen ve Ebu Recâ Yasak" kelimesini "ha" harfi ötreli okumuş­lardır. Ancak diğerleri bunu esreli okurlar.

Denildiğine göre; bu sözleri kâfir kimseler kendilerine söyleyeceklerdir. el-Maverdî'nin naklettiğine göre de bu açıklamayı Katâde yapmıştır. Bir di­ğer görüşe göre bu, kâfirlerin meleklere söyleyecekleri bir sözdür ve bu bir istiâze (sığınma) sözüdür. Cahiliye döneminde bu, bilinen bir sözdü. Bir kimse korktuğu bir kişi ile karşılaşacak olursa, dermiş. Yani senin bana herhangi bir şekilde taaruzda bulunman haramdır. Mansub olarak gel­mesi ise " Sana yasak kılıyorum yahut Allah sana bunu yasaklar" anlamında oluşundan dolayıdır. Hayvanları sula ve otla an­lamında; demeye benzer. Yani günahkârlar meleklerin kendileri­ni cehennem ateşine attıklarını göreceklerinde sizden Allah'a sığınırız, diye­ceklerdir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî nakletmiştir. Bu anlamdaki bir açıklama­yı da el-Mehdevî, Mücahid'den nakletmiştir.

Bir diğer görüşe göre "Yasaktır" sözü günahkarların sözlerinden, "Yasak" sözü ise meleklerin sözlerindendir. Yani onlar meleklere sizin bize herhangi bir şekilde taarruz etmenizden Allah'a sığınırız diyecek­ler, buna karşılık melekler de böyle bir günün kötülüğünden sizin himaye edilmeniz yasak kılınmıştır, diyeceklerdir. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmışur. [39]

23. İşledikleri amellerinin önüne geçip onu havaya saçılmış toz zer­releri yaparız.

24. O gün cennetliklerin kalacakları yer, çok hayırlı ve dinlenecek­leri yer çok güzeldir.

"İşledikleri amellerinin önüne geçip..." buyruğu kıyamet gününün ne kadar büyük olacağına dikkat çekmektedir. Yani Biz o gün günahkârların ken­di kanaatlerine göre iyi kabul ettikleri herbir amele yöneleceğiz.

Mesela, birşeye yönelmeyi anlatmak üzere: "Filan kişi şu işe yöneldi, onu kastetti" denilir. Mücahid der ki: " Önüne ge­çeriz" Biz ona kasdeder, ona yöneliriz, demektir. Recez vezninde şair şöy­le demektedir:

"O sapık Hariciler geldiîer, Rablerinin kullarına ve şöyle dediler: Sizin kanlarınız bize helâldir."

Bunun, meleklerin gelişi hakkında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah fa-il-i hakiki olduğu için bunu kendi nefsiyle ilgili olarak bildirip, ondan öyle­ce haber vermiştir.

"Onu havaya saçılmış toz zerreleri yaparız." Yani ondan herhangi bir şe­kilde faydalanılmaz. Bu da; onu küfürleri dolayısıyla boşa çıkardık, demek­tir.

"Toz zerrecikleri" lafzı aslında hemzeli değildir. İki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısıyla hemzeli olmuştur. Bu kelimenin küçültme ismi ref halinde; diye gelir. Nahivcilerde ref halinde; diyenler de vardır. Bunu en-Nehhas nakletmektedir. Tekili; şeklinde, çoğulu da; şek­linde gelir. el-Haris b, Hillize bir dişi deveyi anlatırken şöyle demektedir

"Ayaklarının çıkardığı tozlarla yere hızlı basışından; Zerrecikleri andıran bir toz bulutu görürsün."

el-Haris, Ali (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: ''Havaya saçılmış toz zerrecikleri" demek, küçük havalandırma deliğinden giren güneş ışık­larıdır. el-Ezherî der ki: Havalandırma deliğinden güneşin ışığında çık­tığı görülen tozu andıran şeydir. Buyruğun te'vili de şöyledir: Yüce Allah on­ların amellerini boşa çıkartacaktır. Onlann bu amelleri havaya savrulmuş toz zerrecikleri durumunda olacaktır.

"Etrafa saçılmış zerrecikler" ise atın toynaklarıyla çıkardığı toz demektir. ise etrafa dağılmış demektir. İbn Arafe: İnce toz, toprak" anlamındadır, der. el-Cevherî der ki: Bu toz yukarı doğru yük­selecek olursa "Toz yükseldi, yükselir, o tozu ben çıkar­dım" denilir. da toz demektir. Şair Ru'be der ki:

"Kaybolduktan sonra onun kalıntıları görünür bize, Serap kesitleri ile ince toz bulutları arasında."

"Toprağı adeta tozu andıracak kadar ince olan yer, demektir. Bir diğer açıklamaya göre; bu, rüzgarların etrafa savurduğu kuru" ağaç yapraklan demektir. Bu açıklamayı da Kata de ve İbn Abbas yapmıştır. Yine İbn Abbas'ın dediğine göre bu ifade, yere dökülmüş su anlamındadır. Bunun kül anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu açıklamayı Ubeyd b. Ya'lâ yapmıştır.

"O gün cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir" buyruğuna dair açıklamalar daha önce: "De ki: Acaba bu mu hayırlıdır yoksa muttakilere vaadolunan ebedilik cenneti mt^Cel-Furkan, 25/15) buyruğu açıklanırken yapılmıştır.

en-Nehhâs der ki: Kûfe'liler: "Bal sirkeden tatlıdır" demeyi uygun görür­ler. Ancak bu kabul edilmeyen bir görüştür. Çünkü filan kimse, filan kimse­den hayırlıdır, sözü onun hayrı daha fazladır demektir. Sirkenin tatlı olma­sı ise söz konusu değildir. Yine hristiyan, yahudiden hayırlıdır demek caiz değildir. Zira her ikisi de hayırsızdır. Böyİe bir ifade kullanılacak olursa, bun­lardan birisinin diğerinden daha hayırlı olduğu anlaşılır. Bunun yerine yahu-di hristiyandan daha kötüdür, denilir. Arapçada kullanım bu şekildedir.

"Kalacakları yer" lafzının (buradaki "hayırlı" nitelemesi) "daha üstündür" anlamında ism-i tafdil olmadığı kabul edilecek olursa, zarf olarak nasb edilmiştir. İfade de: Onlar için karar kılınacak bir yerde bîr hayır var-dtr, demek olur. Eğer bu ism-i tafdil oîursa, o takdirde temyiz olarak nasb edil­miş demektir. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve el-Mehdevî yapmıştır.

Katâde dedi ki: "Dinlenecekleri yer çok güzeldir" ifadesi konaklayacak­ları ve barınacakları yer demektir. Bir açıklamaya göre; bu, Arapların bildik­leri bir şey olan günün ortasındaki dinlenmek (kaylûle)'den gelmektedir. Mer-fu olan 5u "hadis te bu kabildendir: "Şüphesiz ki şanı yüce ve mübarek olan Allah, mahlukatın hesabını yarım gün kadar bir sürede bitirecektir. Cennec ehli cennette öğle vakti istîrahatlerine çekilecektir, cehennem ehli de cehen­neme çekileceklerdir." Bunu el-Mehdevî zikretmiştir.

İbn Mes'ud dedi ki: Kıyamet gününde cennetlikler dinlenmek üzere cen­nete, öbürleri de cehenneme gitmedikçe dünya gündüzünün yansı kadarhk bir süre, kıyamet gününde geçmiş olmayacaktır. Daha sonra da: " Sonra da onların dönüşleri şüphesiz ki cahîme ola­caktır" buyruğunu okudu. Bu buyruk: Sonra dönüşleri muhakkak ce­henneme olacaktır"anlamındaki es-Saffat, 37/68 âyeti) İbn Mes'ud'un kıra-' atinde böylecedîr.

İbn Abbas dedi ki: O günde hesap, günün ilk saatlerinde görülecektir. Cen­net ehli dinlenmek üzere cennete, cehennemlikler de cehenneme çekileceklerinde kıyamet gününün henüz yarısı bitmiş olmayacaktır. "Haydi sizler kay-lûleye çekiliniz. Şüphesiz ki şeytanlar kaylûleye çekilmezler"[40] diye gelen ri­vayet de bu kabildendir.

Kasım b. Esbağ da Ebu Said el-Hudrî'nin şöyle dediğini zikretmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Miktarı ellibin yıl olan bir günde" (el-Meâric, 70/4) Ben: O gün ne kadar da uzundur! deyince, Peygamber (sav) şöyle bu­yurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki; o gün mü'mine o kadar çok hafifletilecektir ki onun için dünyada kılmış olduğu bir farz namazdan dahi daha hafif (çabuk) gelecektir."[41]

25. Ve o gün gökyüzü bulutla yatılacak, melekler ardı arkasına İn­dirileceklerdir.

26. O gün hak mülk, yalnız Raimran'indır. O gün kâfirlere çok zordur.

"Ve o gün gökyüzü bulutla yarılacak" buyruğu, göğün bulutla yarılaca-ğı günü hatırla, demektir. Âsim, el-A'meş, Yahya, Hamza, el-Kisaî ve Ebu Amr "şin" harfini şeddesiz olarak; "Yarılacak" şeklinde okumuşlardır. Bunun aslı iki "te" iledir. Hafifletmek maksadıyla birincisini hazfetmişlerdir. Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise iki "te"den birini "şin"e id-ğam ederek "şin" harfini şeddeli olmak üzere; dîye okumuşlardır. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Kaf Sûresi'nde (50/44. âyette) de böy­ledir.

"Bulutla" ise "Bulutlar üzerinden" demektir. Bu şekil­de "be" ile; "... den" biribirinin yerine kullanılır.

Mesela; "Yayla ok attım" denilir (bu iki edat, biri di­ğerinin yerine kullanılabilir). Rivayet edildiğine göre sema sisi andıran ince­likte beyaz bir bulut üzerinden çatlayacak, yanlacaktır. Bu olay ancak İsrailoğulları için Tih'te bulundukları vakit olmuştu. Sisler arasından semanın ya-nldığını görmüşlerdi, Yüce Allah'ın: "Onlar buluttan gölgeler içinde Al­lah'ın ve meleklerin kendilerine gelivermesinden... başkasını mı bekliyor­lar?" (el-Bakara, 2/210) buyruğunda sözünü ettiği husus budur.

"Melekler ardı arkasına" semalardan "İndirileceklerdir.'' Aziz ve celil olan Rabb da hüküm vermek üzere sekiz melek Arşını yüklenmiş olduğu halde gelecektir. O'nun bu gelişi, hakkında caiz olan şekilde anlaşılmalıdır, Yok­sa mahlukatın sahip oldukları sıfatların yorumlandığı gibi hareket ve bir yer­den bir yere intikal etmesi şeklinde anlaşılmamalıdır.

İbn Abbas dedi ki: Dünya seması yarılır ve oradakiler ordan İnerler. Se­ma dakiter yerde bulunan cin ve insanlardan daha fazla olacaktır. Daha son­ra ikinci sema yarılacak ve oradakiler inecek. Bunlar İse birinci dünya sema-sındakilerden daha fazladırlar, Yine bu şekilde yedinci sema yanlıncaya kadar aynı durum devam edecektir. Daha sonra el-Kerrûbiyyûn (diye bilinen ve aralarında Cebrail, Mikâil ve İsrafil gibi meleklerin bulunduğu mukarreb) melekleri de, Arşı taşıyan melekler de ineceklerdir. İşte yüce Allah'ın; "Me­lekler ardı arkasına İndirileceklerdir" buyruğunun manası budur. Yani se­madan yeryüzüne cinlerin ve insanların hesaplarının görülmesi için indirile­ceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Sema kendisi ile insanlar arasında bulunan bulut ile çatlayacaktır. Yani bulutun çatlaması, dağılması ile sema da çatlayacak­tır. Sema çatladı mı onun yapısı darmadağın olur ve katlanıp dürülür. Melek­ler de semadan başka bir yere inerler. İbn Kesir "inzal" kökünden gelmek üze-re ve "melekler" anlamındaki lafzı mansub olarak; "Melekleri indiririz" diye okumuştur. Diğerleri ise melekler lafzını merfıı olarak; "Melekler indirileceklerdir" diye okumuşlardır. Bu okuyu­şun delili daha sonra; Ardı arkasına indirmek" diye gelmiş olma­sıdır. Eğer birinci şekilde olmuş olsaydı, böyle değil de; denilmesi ge­rekirdi.

"Nezzele" ile "enzele"nin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Buna gö­re şekli, anlamında kullanılmışttr.

Abdu'l-Vehhab'ın, Ebu Amr'dan naklettiğine göre "Melekler ardı arkasına indirilir" diye okumuştur. İbn Mes'ud'da; "melekleri indirecektir" diye, Ubeyy b. Ka'b Melekler indirilecektir*diye okumuştur.

Yine ondan;-"Melekler ineceklerdir" diye okuduğu da ri­vayet edilmiştir.

"O gün hak mülk yalnız Rahmân'ındır" anlamındaki buyrukta yer alan "Mülk" mübtedâdır, "hak" onun sıfatıdır. 'Rahman'indir" lafzt da onun haberidir. Çünkü zeval bulan ve arkası kesilen mülk, mülk sayılmaz, O gün bütün mülk sahiplerinin mülkiyetleri batıl olacaktır, iddiaları son bu­lacaktır. Her malik mülküyle beraber zail olacaktır. Geriye hak olan mülk, bir ve tek olarak Allah'ın kalacaktır.

"O gün kâfirlere çok zordur" yani onların karşı karşıya kalacakları deh­şetler, rezillik ve aşağılanmak dolayısıyla o gün onlara çok zor gelecektir. Mü'minler için ise az önce hadiste geçtiği üzere farz olan bir namazdan da­hi hafif olacak (çabuk geçecek)dır. Bu âyet-i kerime de buna delalet etmek­tedir. Çünkü bugün kâfirler için pek zor olacağına göre; mü'minler için pek kolay olacaktır.

"Zorlaştı, zorlaşır" şeklînde kullanıldığı gibi; şeklin­de de kullanılır. [42]

27. O gün zatim ellerini ısırıp: "Keşke peygamberle birlikte hak yo­lu tutmuş obaydım" der.

28. "Eyvah bana! Keşke filanı dost edinmeseydim.

29. "Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikirden o saptırdı. Za­ten şeytan İnsanı yardımsız olarak ortada bırakır."

"O gün zalim ellerini ısırıp" buyruğunda geçen; Isırır" muzari fiilinin mazisi; "Isırdım" şeklinde gelir, el-Kisaî bu fiilin birinci "dad" harfinin üstün olarak kullanıldığını da nakletmektedir.

Aralarında îbn Abbas ve Said b. el-Museyyeb'tn de bulunduğu tefsir alimlerinden nakledilen rivayetlere göre burada sözü edilen "zalimMen ka­sıt Ukbe b. Ebi Muayt'tır. Onun arkadaşı ise Ümeyye b. HalePdir. Ukbe'yi Ali

b. Ebi Talib (r.a) öldürmüştür. Şöyle ki: Ukbe, Bedir günü esirler arasında idi, Peygamber (sav) onun öldürülmesini emretti. Ukbe: Bunca esir arasından be­ni mi öldüreceksin? deyince, Peygamber: Evet, kâfirliğin ve azgınlığın sebe­biyle öldürüleceksin, dedi. Bu sefer: Peki ya çocuklarımın hali ne olacak? de­yince, onlara da ateş vardır, diye cevap verdi. Bunun üzerine Ali (r.a) kal­kıp onu öldürdü.

Umeyye'yi de Peygamber (sav) öldürmüştür. Bu da Peygamber (sav)'ın peygamberliğinin belgelerinden bîridir. Çünkü Peygamber (sav) onların bu şekilde küfür üzere öldürüleceklerini haber vermişti.

Âyet-i kerime'de bunlann isimlerinin geçmeyiş sebebi, bu şekliyle ifade edeceği mananın daha beiiğ oluşundan ötürüdür. Tâ ki yüce Allah'a isyan hu­susunda başkasının telkinlerini kabul eden herbir zalimin durumunun da bu olacağı bilinsin.

İbn Abbas, Katâde ve başkaları derler ki; Ukbe İslâm'a girmek isteyen kim­selerdendi ancak Ubeyy b. Halef ona engel olmuştu. İkisi candan dost idi­ler. Peygamber (sav) onların her ikisini de öldürdü. Ukbe, Bedir günü kat­ledildi. Ubeyy b. Halef de ühud günü teke tek çarpışma esnasında öldürül­dü Bunu el-Kuşeyrî ve es-Sa'lebî zikretmiştir. Birincisini ise en-Nehhâs rtaki etmiştir

es-Sûheylî dedi ki: "O gün zalim ellerini ısırıp..." buyruğunda sözü edi­len kişi Ukbe b. Ebi Muayt'tır. Ukbe, Umeyye b. Halef el-Cumahî'nin yakın arkadaşı idi. Bir rivayete göre ise Umeyye'nin kardeşi Ubeyy b. Halefin ar­kadaşı idi. Ukbe bir ziyafet hazırlamış ve Kureyş'lileri davet etmişti. Rasûlul-lah (sav)'ı da davet etmiş, ancak müslüman olmadıkça onun davetine icabet etmeyeceğini bildirmişti. Ukbe, Kureyş eşrafından vereceği ziyafete gelme­yecek bir kimsenin kalmasını istemediğinden dolayı müslüman olmuş ve şe-hadet kelimesini söylemişti. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) da onun ziya­fetine gitmiş, yemeğini yemişti. Bu sefer arkadaşı Umeyye b. Halef ya da Ubeyy b. Halef -müslüman olduğu sırada hazır bulunmuyorlardı- yaptığın­dan dolayı ona sitem ettiler. Ukbe dedi ki; Ben Kureyş eşrafından herhangi bir kimsenin vereceğim ziyafette bulunmamasını büyük bir iş olarak gördüm. Bunun üzerine arkadaşı kendisine şöyle dedi: Dinine geri dönmedikçe, onun yüzüne tükürmedikçe, boynuna basmadıkça ve şunları şunları da söy­lemedikçe asla kabul etmeyeceğim. Allah'ın düşmanı arkadaşının kendisine emrettiklerini yaptı. Bunun üzerine yüce AHah da: "O gün zalim ellerini xsı- rıp..." buyruğunu indirdi.

ed-Dahhak dedi ki: Ukbe, Rasûlullah (sav)'ın yüzüne tükürünce, tükürü­ğü gerisin geri kendi yüzüne döndü, yüzünü ve dudaklarını yaktı. Yüzünde iz bıraktı ve hatta iki vanasını da vakti. Öldürülünceve kadar bu iz yüzünde kaldı. "Ellerini ısırması" ise arkadaşına itaati dolayısıyla üzülmüş ve piş­man olmuş kişinin davranışını ifade eder.

"Keşke" dünyada iken "hak yolu" yani cennete götüren yolu "tutmuş ol­saydım, der. Eyvah banal" Bu kâfirin peygamberin emrine muhalefet etme­si ve kâfire uyması dolayısıyla helak olmak üzere söyleyeceği bir beddua cüm­lesidir. "Keşke filanı dost edinme şeydim" buyruğunda "fîlan"dan kasıt Umeyye'dir. Ondan filan diye söz edilerek, isminin açıkça zikredilmeyişi bu tehdidin sadece ona münhasır kalmaması, aksine bu İkisinin fiillerinin ben­zerini yapan herkesi kapsaması İçindir.

Mücahid ve Ebu Recâ derler ki: Buradaki "zalim" her zalim hakkında umu­midir. "FilanMan kasıt tâ şeytandır. Bu görüşün lehine bundan sonra gelen: "Zaten şeytan insanı yardımsız olarak ortada bırakır" buyruğu delil gös­terilmiştir.

el-Hasen: "Eyvah bana!" anlamındaki lafzı; diye okumuştur. Buna dair açıklamalar daha önce Hud Sûresi'nde (11/72. âyet, 1. başlıkta) geç­miş bulunmaktadır. "Dost" anlamındaki "el-halil" ise arkadaş ve samimi dost demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden en-Nisa Sûresi'nde (4/125. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunrnaktadır.

" Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı." Yani bu pişmanlık duyacak kişi: Andolsun dünyada iken kendisini dost edindiğim ki­şi Kur'ân'dan ve ona iman etmekten beni alıkoydu, diyecektir. Buradaki "Zİ-kir"den kastın Rasûlden beni alakoydu anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Zaten şeytan İnsanı yardımsız olarak ortada bırakır." Denildiğine gö­re bu ifade zalimin söyleyeceği belirtilen sözlerden değil, yüce Allah'ın söz­leridir. Bu açıklamaya göre "...Bana geldikten sonra..."da ifa­de tamarrî olmaktadır.

"Yardımsız bırakmak": yardımı terketmek demektir. İblis'in müş­riklere Süraka b. Malik suretinde görünmesi de bu yardımsız bırakma şekil­lerinden birisidir. Çünkü o melekleri gördüğünde müşriklerden uzak oldu­ğunu bildirmişti.

Allah yolundan alıkoyan, Allah'a İsyan hususunda kendisine itaat olunan herkes, insan için bir şeytandır ve azab ve belanın ineceği sırada onu yar­dımsız bırakır. Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiş:

"Kötü arkadaştan uzak dur ve kopar onunla bağları,

Onunla arkadaşlık etmekten başka çaren kalmazsa idare et onu.

Samimi arkadaşı sev, tartışmaktan uzak dur, onunla

Onunla tartışmadığın sürece nail olursun samimi sevgisine

Ağaran saçlar akıllı kimseyi alıkoyar takılmaktan hevasımn peşine

Onun alevi sakalın yan taraflarından tutuşmaya başladığında."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Nerde bulursan hayırlı insanları arkadaşlık yap, onlarla.

Çünkü hayırlı arkadaş afiflik gösterendir.

İnsanlar dirhemlere benzer, onları mihenk taşma vurduğunda,

Kimisinin halis gümüş olduklarını görürsün, kimisinin de kalp bir para."

Sahihde Ebu Musa yoluyla gelen hadiste Peygamber (sav)'ın şöyle buyur­duğu kaydedilmektedir: "Salih meclis arkadaşı ile kötü meclis arkadaşının mi­sali misk taşıyan kimse ile demirci körüğü üfleyen kimse gibidir. Misk taşı­yan kimse ya sana (miskinden) bir şey verir, yahut sen ondan bir şey satın alırsın, ya da güzel bir koku koklarsın. Körük üfleyen kimse ise ya senin el­biseni yakar, yahut da sen ondan kötü bir koku alırsın." Müslim'in lafzı ile hadis böyledir, Ebû Dâvûd da bunu Enes yoluyla rivayet etmiştir. [43]

Ebubekrel-Bezzar da İbn Abbas'tan şöyle dediğini kaydetmektedir: Ey Al­lah'ın Rasûlü! Kendileriyle oturup kalktıklarımızın hayırlıları kimlerdir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: "Kendisini gördüğünüz vakit size Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi arttıran, ameli de size âhireti hatırlatan kimsedir."[44]

Malik b. Dinar dedi ki: Şüphesiz ki iyi olan kimselerle taş taşıman senin için günahkârlarla birlikte habis (denilen hurma ve tereyağından yapılan bir tatlı) yemenden daha hayırlıdır. Sonra da şu beyiti okumuştur:

"Hayırlı insanlarla arkadaşlık et, hertürlü kötülükten azade kalırsın, Bir gün dahi kötülerle arkadaşlık edersen, pişman olursun." [45]

30. Rasûl: "Ya Rab, gerçekten benim kavmim bu Kur ânı tcrketti" dedi.

31. İşte böylece Biz her peygambere günahkârlardan düşmanlar kıl­dık. Yol gösteren ve yardım eden olarak sana Rabbin yeter.

"Rasul: Ya Rab" ifadeleriyle Muhammed (sav)'ın onları yüce Allah'a şikâ­yet ettiği anlatılmaktadır. "Gerçekten benim kavmim bu Kur'ân'ı terketti,

dedi.* Yani onlar bu Kur'ân hakkında gerçeğin dışına çıkarak onun bir sihir ve bir şiir olduğunu söylediler. Bu açıklama Mücahid ve en-Nehaî'den nak­ledilmiştir.

Şanı yüce Allah da onu: "İşte böylece Biz her peygambere günahkarlar­dan düşmanlar kıldık" buyruklanyla teselli etmektedir. Yani ey Muhammed! Senin kavminin müşrikleri arasından -İbn Abbas'ın görüşüne göre bu kişi Ebu Cehil'dir--düşman kimseler kıldığımız gibi, senden önceki herbir peygamber için de kavminin müşriklerinden düşmanlar kılmı sızdır. O bakımdan onla­rın sabrettikleri gibi sen de Benim emrim üzerinde sabret. Çünkü Ben seni doğru yola ileteceğim, sana karşı çıkan herkese karşı yardımcı olacağım.

Bir diğer açıklamaya göre, Allah Rasûlünün: Ya Rab..." sözünü kıyamet gününde söyleyeceği bildirilmiştir. Yani onlar Kur'ân-ı Kerîm'i terkettiler, ben­den uzaklaştılar, beni yalanladılar diyecektir.

Enes dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Kim Kur'ân'ı öğrenir, son­ra mushafını asar da belli aralıklarda ona bakmaz ise kıyamet gününde bu mushafı ona asılı olarak gelir ve: Ey âlemlerin Rabbi! Senin bu kulun beni tei-ketti, benimle onun arasında hüküm ver, der." Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir.

"Yol gösteren ve yardım eden olarak Rabbin sana yeter.* Burada "yol gösteren ve yardım eden olarak" anlamındaki; kelimeleri yahal veya temyiz olarak nasbedilmişlerdir. Rabbin sana hidayet verecek, doğru yolu gösterecek, sana yardım edecektir. O bakımdan sana düşmanlık edenlere aldırma demektir. İbn Ab bas dedi ki: Peygamber (sav)'ın düşmanı Ebu Cehil -la'netullahi aleyhi-'dir. [46]

32. Kâfirler dediler kU "Ona bu Kur'ân topluca, birden İndirilme­li değil miydi?" Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yap­tık ve onu ağır ağır okuduk.

33. Onlar sana bîr örnek gösterdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir.

"Kâfirler dediler ki: 'Ona bu Kur'ân topluca birden İndirilmeli değil miydi?'" Bu sözleri söyleyenin kimliği hususunda iki görüş vardır. Birinci­sine göre bunlar Kureys kâfirleridir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. İkin­cisine göre ise bu sözleri söyleyenler yahudilerdir. Onlar Kur'ân-t Kerîm'in kısım kısım indirildiğini görünce: Niye bu Kur'ân Tevrat'ın Musa'ya, İncil'in İsa'ya, Zebur'un da Davud'a indirildiği şekilde ona tek bir defada indirilme­di, dediler.

Yüce Allah da: "Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık" di­ye buyurdu. Bu şekilde onunla kalbini güçlendirelim, onu iyice beİleyesin ve ezberleyesin diye böyle yaptık. Çünkü daha önceki kitaplar okuyup yaz­ma bilen peygamberler üzerine indirilmişti. Kur'ân-ı Kerîm İse ümmi bir pey­gambere indirilmiştir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de nâsih ve mensûh vardır. Onun bazı bölümleri bir takım hususlara dair soru soranlara cevaptır. Ondan dolayı Peygamber (sav) tarafından daha iyi bellensin, gereğince amel eden­ler için de daha kolay olsun diye kısım kısım indirdik. Çünkü yeni bir vahiy indiği her seferinde bu, kalbin kuvvetini arttırırdı.

Derim ki: Bu yüce Allah'ın kudretinde olan bir şey olduğuna göre niye Kur'ân bir defada indirilmedi ve gereği gibi korunmadı? diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Yüce Allah'ın ona kitabı ve Kur'ân'ı tek bir lahzada in­dirmesi O'nun kudreti dahilindedir, fakat O, bunu yapmadı, hükmünde de

O'na kimse itiraz edemez. Bunun hikmet yönünü de daha önceden açıkla­mış bulunuyoruz.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah'ın: "İşte böylece" buyruğu müşriklerin söy­lediği sözlerdendir. Yani niye onun üzerine Tevrat ve İncil gibi aynı şekil­de bir defada ve toptan indirilmedi, anlamına gelir.

Bu durumda "Böylece" lafzı üzerinde vakıf tamam olur. Daha son­ra da: "Biz onunla kalbine sebat verelim diye..." ile oku­maya yeniden başlanılır. Bununla birlikte; "Topluca, birden" laf­zı üzerinde vakıf yapmak da caizdir. Bundan sonra da: "Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık" ile yeniden okumaya başlanılır. Bunun da manası şöyle olur: Bizim Kur'ân-ı Kerîm'i senin üzeri­ne böylece indirmemizin sebebi, bu yolla kalbine sebat vermek isteyiş, imizdir.

İbnu'l-Enbarî dedi ki: Birinci şekil daha uygun ve daha güzeldir. Tefsir alimlerinden ikinci şekle göre de açıklamalar gelmiştir. Bize Muhammed b. Osman eş-Şeybî anlattı, dedi ki: Bize Mincâb anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Uma-re, Ebu Ravk'dan anlattı, dedi ki: Bişr, ed-Dahhâk'tan, o İbn Abbas'tan nak­len yüce Allah'ın: "Doğrusu Bizonu kadir gecesinde indirdik." (el-Kadr, 97/1) buyruğu hakkında dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuz'dan, yüce Allah nez-dinden semadaki Sefere-i Kiramen Katibîn'e bir defada toptan indirildi, Da­ha sonra Sefere melekleri bunu Cebrail'e yirmi gecede indirdi. Cebrail de Mu­hammed (a.s)'a yirmi senede kısım kısım indirdi. İşte yüce Allah'ın: "Hayır, işte nücûm'un dağup-battıkları yerlerine yemin ederim." (el-Vâkıa, 56/75) buyruğundaki "nücûm" Kur'ân-t Kerîm'in kısım kısım inen buyrukları demek­tir. "Ve eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir Şüphesiz o olduk­ça şerefli bir Kur'ân'dır."(el-Vâkıa, 56/76-77) (İbn Abbas devamla) dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm, Peygamber (sav)'a bir defada toptan nazil olmadığından do­layı kâfirler bu sefer Kur'ân-ı Kerim onun üzerine toptan ve bir defada in­dirilmeli değil miydi? dediler. Bunun yüzerine de yüce Allah: "Biz onunla kal­bine sebat verelim diye böyle yaptık" ey Muhammed, diye buyurdu. "Ve onu ağır ağır okuduk" yani onu kısım kısım gönderdik, ardı arkasına bölümler halinde indirdik.

"Onlar sana bir Örnek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hak­kı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir." Yani eğer Biz, Kurân-ı Kerîm'i senin üzerine bir defada ve toptan indirmiş olsaydık, sonra da sana bazı hu­suslara dair soru sormuş olsalardı, senin onlara verecek cevabın olmazdı. An­cak Biz bazı bölümlerini sana zamanı gelince indiriyoruz, onlar sana soru sor­dular mı sen de onlara cevap verebiliyorsun.

âs dedi ki: Bu nübüvvet alâmetlerindendi. Çünkü onlar neye dair soru sordularsa, mutlaka o sorularına cevap verilmişti. Bu ise ancak bir pey­gamberin yapabileceği bir şeydir. O bakımdan bu yolla onun da, ashabının da kalbine sebat verilmiş oluyordu. İşte yüce Allah'ın: "Onlar sana bir ör­nek getirdikleri her seferinde muhakkak ki sana hakkı ve daha güzel bir açıklama getirmişizdir" buyruğu buna delil teşkil etmektedir. İçindeki farz hükümler ile birlikte bir defada indirilmiş olsaydı, bu onlara ağır gelirdi. Ay­rıca yüce Allah, salâhın onun kısım kısım indirilmesine bağlı olduğunu bi­lendir. Zira bu şekilde onlar arka arkaya defalarca Kur'ân ile uyarılmış olu­yorlardı. Eğer bir defada indirilmiş olsaydı, muhtevasında nâsih ve mensûh bulunduğu halde onların uyarılma ve dikkatlerinin çekilmeleri imkânı orta­dan kalkardı. Onlar muayyen bir zamana kadar herhangi bir hususu İbadet diye icra ederlerdi. Şanı yüce Allah o şartlar içerisinde salâhın onda olduğu­nu elbettekî bilirdi. Daha sonra da o muayyen zaman için indirilmiş olan ne­sih edici hüküm nazil oluyordu. Halbuki aynı anda hem bunu yapınız, hem yapmayınız şeklinde bir defada hükmün indirilmesi muhal bir şeydir.

en-Nehhas dedi ki: Daha uygun olan ifadenin "Topluca, birden..." ifadesinde tamam olmasıdır. Çünkü "Böyle" üzerinde va­kıf yapılacak olursa, bu sefer anlam Tevrat, İncil ve Zebur gibi... şeklinde olur ki; daha önceden bunlardan söz edilmiş değildir.

ed-Dahhâk dedi ki: "Ve daha güzel bir açıklama" daha güzel etraflı bil­gi demektir. Yani onların örneklerinden daha güzel bir açıklama demektir. Dinleyenin bu husustaki bilgisi dolayısı ile burada "onların örnekleri" an­lamındaki ifade hazfedilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Müşrikler kitap ehlinden yardım istiyorlardı. Kitap ehli ise çoğunlukla ilahi kitapları tahrif ve tebdil etmişlerdi. O bakımdan Pey­gamber (sav)'ın getirdikleri, onların nezdinde bulunanlardan daha güzel açık­lamaları ihtiva ediyordu. Çünkü kitab ehli hakkı batıla karıştırıyorlardı. Ka­tıksız hak ise elbetteki batıla karışmış olan haktan daha güzeldir. Bundan do­layı yüce Allah; "Hakkı batıla karıştırmayın..." (el-Bakara, 2/42) diye bu­yurmuştur.

"Onlar sana bir örnek getirdikleri her seferinde..." buyruğu ile ilgili ola rak şöyle bir açıklama da yapılmıştın Onlar İsa (a.s)'ın babasız olarak yara­tılması hususunda söyledikleri gibi ne örnek vermişlerse, mutlaka Biz sana hakkı göndermişizdir. Yani onların delillerini çürüten hususlar getirmişizdir. Çünkü Adem hem babasız, hem annesiz olarak yaratılmıştır.[47]

34. Yüzleri üzere cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar yerle­ri en kötü ve yolları en sapık olan kimselerdir.

"Yüzleri üzere cehenneme toplanacak olanlar..." buyruğuna dair açık­lamalar daha önceden el-îsra Sûresi1 nde (17/97 âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.

"İşte onlar yerleri en kötü..." Çünkü onlar cehennemde olacaklardır. Mu-katil dedi ki: Kâfirlerin; Muhammed (sav)'ın ashabına; o yaratılmışların en kö-tüsüdür, demeleri üzerine bu âyet-i kerime inmiştir.

"Ve yolları" dinleri ve izledikleri yol itibariyle "en sapık olan kimseler­dir." Âyet-i kerime'nin ifade düzeni şöyledir: Onlar sana ne kadar örnek ge-tirdilerse, mutlaka Biz de sana hakkı getirmişizdir. Sen apaçık delil ve bel­gelerinle onlara karşı ilahi yardıma mazlıar olansın. Onlar ise yüzleri üzere hasredilecekler, toplanacaklardır. [48]

35. Andolsun ki Biz, Musa'ya kitabı verdik; onunla beraber karde­şi Harun'u da vezir yaptık.

36. "Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin" dedik. Sonunda Biz on­ları tümden helak ettik.

"Andolsun ki Biz, Musa'ya kitabı" Tevrat'ı "verdik. Onunla beraber kardeşi Harun'u da vezir yaptık." Bu hususa dair açıklamalar daha önceden Ta-Ha Sûresi'nde (20/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin, dedik." Burada hitab her iki sinedir. Bir görüşe göre Musa (a.s)'a mana itibariyle tek başına gitmesi emrolunnıuştur. Buda yüce Allah'ın: "Balıklarını unuttular" (el-Kehf, 18/61) buyruğu[49] ile: "O iki denizden inci ve mercan çıkar." (er-Rahman,"55/22) buy­ruğuna benzemektedir. Halbuki inci ve mercan onlardan birisinden çık­maktadır.

en-Nehhâs dedi'ki: Yüce Allah'ın kitabı ile ilgili olarak böyle bir açıkla­ma cesaretinin kimsede bulunmaması gerekir. Çünkü yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır : "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar. (İki­si): 'Ey Rabbimiz! Biz, bize karşı aşırı gitmesinden yakut azgınlığını art­tırmasından korkarız' dediler. Buyurdu ki: 'Korkmayın, çünkü Ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm. Artık ona varıp deyiniz ki: Muhakkak biz senin Rabbin tarafından gönderilmiş rasûlleriz.'" (Ta-Ha, 20/44-47) Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "O ikisinden başka iki cennet daha vardır." (er-Rahman, 55/62) buyruğudur. Yine şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Sonra Musa ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle ve apaçık belgelerle gönder­dik. " (el-Mu'minun, 23/45)

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah'ın bir başka yerde: "Fir'avun'a git; çünkü o iyice azmıştır." (Ta-Ha, 20/24) diye buyurmuş olması buna aykırı değildir. Çünkü her İkisi de bu konuda emre muhatab olduklarına göre onların her-birisi ayrı ayrı bu emre muhatab demektir. Bununla birlikte öncelikle Musa'ya bu emir verilmiştir, demek mümkündür. O da daha sonra: "Bana ailemden bir yardımcı ver." (Ta-Ha, 20/29) deyince, yüce Allah da ona: "İkiniz Fir'avun'a gidin." (Ta-Ha, 20/43) diye buyurmuştur.

"Âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin" buyruğu ile Fir'avun, Haman ve Kıptîleri kastetmektedir,

"Sonunda Biz onları tümden helak ettik" buyruğunda takdiri bir ifade vardır. O da; onlar o ikisini yalanladılar, Biz de onları büsbütün helak ettik, şeklindedir. [50]

37. Nuh kavmi, peygamberleri yalanlayınca, Biz de onları suda boğduk ve onları İnsanlara bir İbret kıldık. Zalimler için de çok acıklı bîr azap hazırlamışadır.

"Nuh kavmi" buyruğundaki"Kavra" kelimesinin nasb ile okunma-sının sebebi ile ilgili olarak dört görüş vardır. Birinci görüşe göre ."biz onları helak ettik" buyruğundaki "onlar" anlamındaki "he" ve "mim" zamirine atfedilmiştir. İkincisine göre "hatırla" anlamındaki bir fiilin takdiri ile böyle okunmuştur. Üçüncü açıklamaya göre bundan sonraki ifa­delerin açıkladığı bir fiilin takdiri ile böyle okunmuştur. İfadenin takdiri de; Bi2 NUh kavmini suda boğduk onları suda boğduk" şek­lindedir. Dördüncü açıklamaya göre bu; "onları suda boğduk" fiili dolayı­sıyla nasb edilmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ yapmıştır.[51]

Ancak en-Nehhâs bu açıklamayı kabul etmeyerek şöyle der: Çünkü "on­ları suda boğduk" fiili iki mef ul alan fiillerden değildir. O bakımdan hem "onlar" anlamındaki zamirde hem de "Nuh kavmi" ifadesinde amel edemez.

"Peygamberleri yalanlayınca" buyruğunda "peygamberler" diye cins isim zikredilmiştir. Maksat ise sadece Nuh (a.s)'dır. Çünkü o dönemde on­lara Nuh (a.s)'tan başka gönderilmiş bir rasûl yoktur. Nuh (a.s); la ilahe İl­lallah demek ve Allah'ın indirdiklerine İman etmek talebiyle gönderilmiştir. Onlar, onu yalanlayınca böylelikle ondan sonra aynı mesaj ile gönderilmiş herkesi yalanlamış oldular.

Şöyle de denilmiştir: Tek bir rasûlü yalanlayan bütün rasûlleri yalanlamış demektir. Çünkü iman bakımından onlar arasında ayırım gözetilmez. Ayrı­ca ne kadar peygamber gönderümişse, mutlaka o Allah'ın diğer peygamber­lerini de tasdik etmiştir. Aralarından tek bir peygamberi yalanlayan, o pey­gamberi tasdik eden bütün peygamberleri de yalanlamış demek olur.

"Biz de onları suda boğduk" yani daha önceden Hud Sûresi'nde (11/36-37. âyetlerin tefsirinde) açıklandığı üzere tufan ile helak ettik.

"Ve onları insanlara bir İbret" kudretimize dair apaçık bir alamet "kıl­dık. Zalimler" yani Nuh kavminden şirk koşanlar "İçin de" âhirette "çok acık­lı bir azab hazırlamışızdır." Şöyle de denilmiştir: Yani herbir zalim hakkın­daki tutumum budur. [52]

38. Ye Âd, Semûd, Ashabı Ress ve bunların dışında çok kavimleri de (helak ettik).

"Ve Âd, Scmûd, Ashab-ı Ress ve bunların dışında çok kavimleri de (helak ettik.)' Bütün bu buyruklar daha önce geçen "Nuh kavmi" üzerine at-fedilmiştir. Eğer "Nuh kavmi" mansub ise bu da atıf suretiyle mansub olur. Yani... da hatırla!" demek olur. Hepsi de: "Bizonları tümden, helak ettik." (el-Furkan, 25/36) buyruğundaki zamire atfedilmiş olarak da mansub olabi­lir ya da: "onları... kıldık" buyruğundaki zamire atfedilmiş olarak mansub ola­bilir. en-Nehhâs'ın tercih ettiği de budur. Çünkü ona daha yakındır. Uygun bir fiilin takdiri ile de mansub olması mümkündür. Yani Hud'u yalanlayan Âd kavmini hatırla, Allah onları kısır rüzgar ile helak etti. Salih'i yalanlayan Semud'u -la (hatırla.) Onlar da büyük sarsıntı ile helak edildiler.

"Ashab-ı Ress" buyruğundaki "er-ress" lafzı, Arapça'da içerisi taşla ve ben­zeri şeylerle örülmemiş kuyu demektir. Çoğulu diye gelir. Şair der ki:

"Ve kuyular kazan kısa boylu adamlar..."

Kasdı maden kuyuları kazanlardır.

İbn Abbas dedi ki: Ben Ka'b'a, Ashab-ı Ress hakkında sordum da o şöy­le dedi: Bunlar Yasin Sûresi'nde sözü geçen ve kavmine: "Ey kavmim, elçi­lere tabi olun."(Yasin, 36/20) diyen kişinin adamlarıdır. Kavmi onu öldürüp er-Ress diye bilinen bir kuyuya attılar. Mukatil de böyle demiştir.

es-Süddî der ki: Bunlar Yasin kıssasında kendilerinden söz edilen Antak­ya ahalisidir. er-Ress, Antakya'daki bir kuyudur. O kuyuda Habib en-Neccar'ı yani Yasin'de sözü edilen mü'min kimseyi öldürdüler. O bakımdan o kuyu­ya nisbet edilerek anıldılar.

Ali (r.a) dedi ki: Bunlar çam ağacına tapınan bir kavim idiler. Peygamber­leri onlara beddua etti. Bu peygamberleri Yehuda oğullarından idi. Bu ağaç kuruyunca onu öldürdüler ve onu bir kuyuya attılar. Siyah bir bulut onları gölgelendirdi ve sonra onları yaktı.

İbn Abbas dedi ki: Bunlar Azerbaycan'da bulunan bir topluluktur. Bir ta­kım peygamberleri öldürdüler. O bakımdan ağaçları ve ekinleri kurudu. Aç­lık ve susuzluktan öldüler.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Bunlar kuyuları olan bir topluluktu. O kuyunun başında otururlardı. Davarları da vardı, putlara tapınıyorlardı. Yüce Al­lah onlara Şuayb (a.s)'ı peygamber olarak gönderdi, onu yalanladılar ve ona eziyetler ettiler. Küfür ve azgınlıklarını da sürdürüp, gittiler. Kaldıkları yer­lerde kuyunun etrafında oldukları bir sırada kuyuda yurtları da altlarından çöktü. Yüce Allah, onları yerin dibine geçirdi ve toptan helak oldular.

Katâde dedi ki: Ashab-ı Ress ile Ashabu'1-Eyke iki ayrı ümmettirler. Yü­ce Allah, onların ikisine de Şuayb'ı peygamber olarak gönderdi, onu yalan­ladılar. Yüce Allah da onları iki ayrı azab ile azablandirdı. Katâde der ki: er-Ress, Felcu'l Yername'de bir kasabanın adıdır.

îkrime der ki: Bunlar peygamberlerini canlı canlı kuyuya atan bir kavim idiler. Bunun delili de Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin şu rivayetidir: Onun peygamber (sav)'dan kendisine nakleden birisinden rivayetine göre, peygam­ber şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde cennete İlk girecek insan siyah bir köle olacaktır. Şöyle ki: Yüce Allah onun kavmine bir peygamber gönder­mişti. O peygambere de o siyah köleden başka insan iman etmedi. O kasa­banın ahalisi bir kuyu kazdılar ve peygamberlerini o kuyuya diri diri attılar. Sonra da üzerine çokça büyük bir taş kapattılar. Bu siyah köle ise sırtında odun taşır, bu odunu satar ve o peygambere yiyecek ve içeceklerini getirir­di. Yüce Allah'ın yardımı ile o büyük kayayı kuyunun ağzından kaldırabili-yordu ve yemeği ona böylece sarkıtıyordu. Yine odun topladığı bir sıra uy­kuya daldı. Yüce Allah yedi yıl süre ile onu uyuttu. Daha sonra uyandı, ge­rindi ve öbür yanına yaslandı. Yine yüce Allah onu yedi yıl daha uyuttu. Son­ra uyandı ve o odun yükünü taşıyıp, sattı. Aldığı yiyecek ve içecekle kuyu­nun ağzına geldi. Ancak kuyuyu bulamadı. Yüce Allah onun kavmine bir mu­cize göstermiş, onlar da onu oradan çıkartmışlar, o peygambere iman edip tasdik etmişlerdi ve bu peygamber de vefat etmişti." Peygamber (sav) devam­la buyurdu ki: "İşte o siyahi köle hiç şüphesiz cennete girecek olan ilk ki­şidir. "[53]

Bu haberi el-Mehdevî ile es-Sa'lebî zikretmişlerdir ki; lafız es-Sa'lebî'ye ait­tir. es-Sa'lebî dedi ki: İşte bunlar peygamberlerine iman ettiler. Dolayısıyla bunların Ashab-ı Ress olmaları mümkün değildir, zira yüce Allah Ashab-ı Ress'ı helak ettiğini haber vermektedir. Ancak peygamberlerinden sonra işlemiş ol­dukları bir takım günahlar sebebiyle helak edilmiş de olabilirler. Bu müstes­nadır.

el-Kelbî de der ki: Ashab-ı Ress yüce Allah'ın kendilerine peygamber gön­derdiği ve onun etini yiyen bir kavmin adıdır. Bunlar kadınları birbirleriyle hayasızlık işleyen ilk kavimdir. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir.

Bir diğer görüşe göre bunlar hendekler kazan ve kazdıkları hendeklerde mü'minleri ateşte yakan Ashab-ı Uhdud'durlar, ileride gelecektir.

Yine denildiğine göre Ashabı Ress, Semud kavminin kalıntılarıdırlar. er-Ress ise daha önceden de el-Hacc Sûresi'nde "(nice) kuyular sahipsiz kal­mış..." (el-Hacc, 22/45) buyruğunda sözü edilen kuyudur.

es-Sthah'da. denildiğine göre "er-ress" Semud kavminden geri kalanlara ait bir kuyunun adıdır. Cafer b. Muhammed babasından şöyle dediğini nak­letmektedir: Ress ashabı kadınlarını biribirleriyle hayasızlık yapmalarını gü­ze! gören bir kavmin adıdır. Bu kavmin bütün kadınları bu şekilde hayasız kimseler idiler.

Enes yoluyla gelen hadiste belirtildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle bu­yurmuştur: "Erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla yetinmesi de hiç şüp­hesiz kıyametin alametlerindendir. İşte "es-sahk" denilen de budur. "[54]

Bîr başka açıklamaya göre en-Ress, Esedoğullarına ait bir su ve hurma­lıklardır. Bunun dağlarda birikmiş kar ulduğu da söylenmiştir ki bu açıkla­mayı da el-Kuşeyrî zikretmiştir. Ancak bizim ilk olarak zikrettiklerimiz bili­nen hususlardır ki, bu da kabir, maden ve kuyu gibi kazılan herbir şeyin ol­duğudur. Ebu Ubeyde dedi ki: Ress, taş ve benzeri şeylerle örülmemiş her­bir çukurdur. Bunun çoğulu da; diye gelir. Şair şöyle demiştir:

"Ve onlar kendi topraklarına doğru yol alıyorlar, Keşke ress'ler (kuyular) kaz salar."

er-Ress, Züheyr'in şu beyitinde bir vadi adıdır:

"Erkence geldiler oldukça ve tan yeri ağarmadan önce vardılar,

El, ağız için neyse onlar da er-Ress vadisi için böyledirler (oradan ayrılmazlar.)"

"Bir kuyu kazdım" demektir. "Ölü kabre konuldu" -demektir. "İnsanlar arasını düzeltmek ve aynı zamanda bozmak" anlamına gelir. "Aralarını düzelttim ya da bozdum" denilir. O hal­de bu anlamıyla fiil, zıt anlamlı kelimelerdendir.

Ashab-ı Ress hakkında zikrettiklerimizden başka açıklamalar da yapılmış­tır. Bu açıklamaları es-Sa'lebî ve başkaları kaydetmişlerdir,

"Ve bunların dışında çok kavimleri de (helak ettik.)" Yani Nuh, Âd, Se-mûd ve Ress ashabı arasında Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği bir çok ümmetler de helak olmuştur.

er-Rabî' b. Haysem'den rivayete göre o rahatsızlanmış, kendisine: Niçin tedavi olmuyorsun? Çünkü Rasûlullah (sav) tedavi olmayı emretmiştir deni­lince, şöyle demiş; İçimden tedavi olmayı geçirdim, sonra da kendi kendi­me düşündüm; baktım ki Âd, Semud, Ress ashabı ve bunlar arasında bir çok nesiller mal toplamak noktasında daha bir tutkulu ve sayıca daha fazla idi­ler. Aralarında doktorlar da vardı. Ne tedavi yolunu gösterenleri kaldı, ne de kendisine İlaç tavsiye edilenler, dedi ve tedavi olmayı kabul etmedi. Aradan beş gün geçtikten sonra vefat etti. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. [55]

39. Hcrbirinc örnekler verdik ve onların hepsini mahv ve helak et­tik.

"Herbirîne örnekler verdik" buyruğu hakkında ez-Zeccac dedi ki: Biz bunların hepsini korkutup uyardık, onlara örnekler verdik ve onlara delille­ri gereği gibi açıkladık. Bu kâfirlerin yaptığı gibi Biz onlara batıl örnekler de vermedik.

Denildiğine göre, buradaki: "Herbirine" lafzı; "Biz bun­ların hepsine öğüt verip, hatırlattık" takdiri veya benzeri bir takdir ile nas-bedilmiştir Çünkü misallerin verilmesi, hatırlatmak ve öğüt vermek demek­tir. Bu açıklamayı el-Mehdevî zikretmiştir. Mana birdir.

"Ve onların hepsini mahvve helak ettik." Yani onları azab ile helak et­tik. (Aynı kökten gelen): "O şeyi kırdım" demektir.

el-Müerric ve el-Ahfeş ise; "Biz onları darmadağın ettik" de­mektir, diye açıklamışlardır. Bazen "te" ve "be" harfleri "dal" ve "mim" harf­lerinin yerine kullanılabilir. [56]

40. Mnhakkak onlar beta yağmuruna tutulan beldeye uğramışlar­dır. Acaba bunlar orayı görmediler miydi? Hayır, onlar tekrar dirilmeyi ümit etmezler.

"Muhakkak onlar" yani Mekke müşrikleri, belâ yağmuruna tutulan bel­deye yani taş yağmuruna tutulmuş Lut kavminin şehirlerine "uğramışlardır. Acaba bunlar orayı" ibret almak üzere yaptıktan yolculuklarında "görme­diler miydi?"

İbn Abbas dedi ki: Kureyş'liler, ticaret maksadıyla Şam'a gittiklerinde Lut kavminin şehirlerinin yanından geçerlerdi. Nitekim yüce Allah, şöyle buyur­maktadır: "Muhakkak siz onların yakınından sabahleyin de geçip, gidi­yorsunuz..." (es-Saffat, 37/137); "Her ikisi de hâlâ görülüp tanınan bir yol üzerindedirler." (el-Hicr, 15/79) Bu husus zaten (belirtilen yerde) geçmiş idi.

"Hayır, onlar tekrar dirilmeyi ümit etmezler." Yani öldükten sonra di­rilişi tasdik etmezler. Burada "ümit etmezler"in korkmazlar anlamında olma­sı gibi asli manası ile anlaşılması da mümkündür. O takdirde de; hayır, on­lar âhiret sevabını ummuyorlardı, demek olur. [57]

41. Onlar seni gördüklerinde mutlaka: "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?" diye seni alaya alırlar.

42. "Eğer İlâhlarımıza sebat göstermeseydik az kalsın bizi İlâhları­mızdan saptıracaktı." Yakında azabı gördüklerinde yolca ki­min sapık olduğunu bileceklerdir.

"Onlar seni gördüklerinde mutlaka... seni alaya alırlar" buyruğunda yer alan "(lîl); ...İnde'nin cevabı, "Mutlaka seni alaya alırlar" buyruğudur. Çünkü bu anlamı seni alaya alırlar, demektir. Cevabın mahzuf olduğu ve bu cevabın: "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?" dediler yahut derler takdirindedir. "Mutlaka... seni alaya alırlar" ifadesi de bir ara cümlesi olur.

Bu buyruk Ebu Cehil hakkında inmiştir. O Peygamber (sav)'a alay yollu: "Al­lah'ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?" derdi. Buradaki ismi mev-sul'ün aidi hazfedilmiştir ki "Allah'ın kendisini... gönderdiği" de­mektir. "Peygamber" anlamındaki kelime hal olarak nasbedilmiştir. İfade de:Allah'ın kendisini rasûl olarak gönderdiği kimse bu mu­dur? takdirindedir. "Bu mudur?" ise mübtedâ olarak merfudur. Kimse, kişi anlamındaki ism-i mevsul de onun haberidir. "Peygamber olarak" lafzı da hal olarak nasbedilmiştir, "Gönderdi" fiili ism-i mev-sul'ün sılasıdır. "Allah" lafza-i celali de "gönderdi* anlamındaki fiil ile merfu­dur. Mastar olması da mümkündür, çünkü "Gönderdi" rasûl olarak gön­derdi, anlamındadır. Bu durumda "Peygamber olarak" anlamındaki la­fız, manası da Allah bunun üzerine bir risalet mi gönderdi? manasına gelir.

(.., mudur anlamındaki) elif istifham i£in olup, takrir (doğruyu söyletmek) ve ihtikar (hakir görmek) manasınadır.

"Eğer ilâhlarımıza sebat göstermeseydik" yani onlara ibadet hususun­da direnmemiş olsaydık "az kalsın bizi ilâhlarımızdan" onlara ibadet etmek­ten "saptıracaktı."

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yakında azabı göreceklerinde yolca kimin sapık olduğunu bileceklerdir." Yani kendilerinin bağlı oldukları din mi, yoksa Muhammed'in dini mi daha sapıkçadır, bileceklerdir. Bedir gü­nü bunu görmüşlerdi. [58]

43. Hevâ ve hevesini İlâh edinen kimseyi gördün mü? O kimseye sen mi vekil olacaksın?

"Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?" buyruğu ile yüce Allah, onların, kalplerinde şirki muhafaza etmelerine rağmen ve onun üzerinde ısrar etmelerinin hayret edilecek bir hal olduğunu peygamberine bil­dirmektedir. Bununla birlikte onlardan herhangi bir kimse, herhangi bir delil olmaksızın bir taşa yöneîip, ibadet edebiliyordu.

el-Kelbî ve başkalan dediler ki: Araplardan herhangi bir kimse bir şeyi he-vâ ve hevesiyle sevip ona bağlandı mı Allah'tan başka ona ibadet ederdi. On­dan daha güzelini buldu mu bu sefer birincisini terkeder, daha güzel olanı­na tapınırdj.

Buna göre buyruk; "Hevâ ve hevesi ile ilâhını edi­nen kimseyi gördün mü?" anlamındadır. Bu durumda cer edatı (olan be) haz­fedilmiş olmaktadır.

İbn Abbas dedi ki: Hevâ Allah'tan başka kendisine ibadet olunan bir ilâh­tır, sonra da bu âyet-i kerime'yi okudu.

Şair de şöyle demiştir:

"Babasının hakkı için, ibadet eden bir kimseye görünürse o,

Herhangi bir ibadet yerinde dünyadan ayrılmış olana.

Rabbine namaz kılmadan önce, ona namaz kılardı,

Ve bİT daha dünyada (hayırlarda) yarışan kimsenin amellerine dönmezdi."

"Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimse" buyruğunun hevâ ve hevesine ita­at eden kimse, anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Hasen'den rivayete gö­re; o neyi severse, mutlaka ona tabi olan kimse, diye açıkladığı nakledilmiş­tir ki, anlam birdir,

"O kimseye sen mi vekil olacaksın?" Onu imana geri döndürüp bu fe­sattan çıkartıncaya kadar onu koruyacak ve ona kefil olacak sen misin? Ya­ni hidayet ve sapıklık senin iradene havale edilmiş, bırakılmış değildir. Sa­na düşen ancak tebliğdir. Bu ifade kaderiye'nin kanaatlerini de reddetmek­tedir.

Diğer taraftan bu buyruğun kıtal âyeti ile mensuh olduğu söylendiği gi­bi, nesh olmadığı da söylenmiştir. Çünkü âyet-i kerime Peygamber (sav)'a bir tesellidir. [59]

44. Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta onlar -yolca- daha da sapıklıkta­dırlar.

"Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın?" Burada "onlarGn hepsi)" denilmemiştir. Çünkü aralarından iman edecek kimsele.in olacağı Cenab-ı Atlah tarafından bilinmiştir. Yüce Allah, bu özellikleri dola­yısıyla onları yermiş bulunmaktadır. "Sen onların çoğunu dinler" kabul et­mek maksadıyla kulak verir yahutta senin söylediklerin üzerinde tefekkür edip, onu akıllan ile kavrayarak "ve akıl erdirirler mi sanırsın?" Yani on­lar akletmeyen ve işitmeyen varlıklar konumundadırlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar işittikleri ile gereği gibi yararlanmadık­larından ötürü sanki hiç işitmemiş gibidirler. Maksat Mekke ehlidir. Burada­ki "...mi" edatının bu gibi yerlerde; "Hayır, bilakis" anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

"Onlar ancak hayvanlar gibidir." Yemeleri, içmeleri ve âhiret hakkında düşünmemeleri itibariyle onlara benzerler. "Hatta onlar -yolca- daha da sa­pıklıktadırlar." Zira hayvanlar için hesap ve ceza söz konusu değildir.

Mukatil dedi ki: Hayvanlar Rabblerini bilir, gidip otlayacakları yerleri bu­lur ve bilip tanıdıkları sahiplerinin arkasından giderler. Bunlar ise hakka ile­tenin arkasından gitmezler. Kendilerini yaratıp rızıklandıran Rabblerini de bi­lip, tanımazlar.

Bir diğer açıklamaya göre de hayvanlar eğer tevhid ve nübüvvetin sağlık­lı ve doğru oluşunu akıllarıyla kavnyamıyor ise de aynı şekilde bunların ba­tıl olduğu inancına da sahip değillerdir. [60]

45. Rabbİnİn gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın? DUescydi, onu hareketsiz kılardı. Sonra güneşi ona delil kıldık.

46. Sonra onu yavaş yavaş kendimize çektik.

"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığına bakmaz mısın?" Buradaki "görüp, bak­manın" gözle görmek ile alakalı olması da mümkündür, ilimden kaynakla­nan bir görme olması da mümkündür.

el-Hasen, Katade ve başkaları şöyle demişlerdir: Tan yerinin ağardığından itibaren güneşin doğuşuna kadar gölgeyi uzatıp yaymıştır. Bir diğer açıkla­maya göre bu: güneşin batışından doğuşuna kadar olan zamandadır. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Buna delil de şudur: O saatten daha tatlı bir za­man yoktur. O zaman esnasında hasta olan bir kimse bir parça rahatlık du­yar. Yolcu ve herhangi bir rahatsızlığı bulunan herkes de böyledir. O saat­te ölülere (uyumuş olanlara) cani an geri verilir, ruhları cesetlerine geri çev­rilir. Canlı nefisler o saatte rahat ve huzur bulur. Güneşin batanından son­ra bu nitelik yoktur. Ebu'l-ÂIiye: İşte cennetin gündüzü böyle olacaktır de­yip, sabah namazı kılanların namaz kıldıkları saate işaret etmiştir.

Ebu Ubeyde dedi ki: Zili (gölge) sabahleyin olur, fey' (gölge) de akşam­leyin olur. Çünkü güneşin zevalinden sonra onun dönüşü (fey' dönmek ma­nasınadır) söz konusu olur. Ona fey' deniliş sebebi ise doğudan batı tarafı­na doğru meyletmesidir. Şair Hamid b. Sevr de büyük ve gölge bırakan bir ağacı nitelendirirken -ki kinaye yoluyla bir kadından söz etmektedir- şöyle demektedir:

"Kuşluk vaktinin serinliğinden dolayı gölgeye de tahammülü yok, Akşam serinliğinden ötürü, fey"e {öğleden sonraki gölgeye) katlanamıyor."

İbnu's-Sikkît der ki: Zili, güneşin giderdiği gölge, fey' ise güneşi gideren gölgedir,

Ebu Ubeyde, Ru'be'den şöyle dediğini nakletmektedir: Üzerinde güneş var­ken, güneşin üzerinden gittiği herbir şey hem fey', hem de zili diye adlan­dırılır. Üzerinde güneş olmadığı sürece de o bir zıll'dır.

"Dikseydi onu hareketsiz kılardı." Yani güneşin gidermediği, sürekli bir gölge yapardı. İbn Abbas dedi ki: Kıyamet gününe kadar böyle bırakırdı, de­mektir. Eğer dileseydi, güneşin doğuşunu önlerdi, anlamında olduğu da söy­lenmiştir.

"Sonra güneşi ona delil kıldık." Yani güneşin gelişi ile birlikte gölgeyi gidermesini Biz, gölgenin bir şey ve bir mana olduğuna delil kıldık. Çünkü şeyler zıtlarıyla bilinirler, güneş olmasaydı gölgenin ne olduğu bilinemezdi. Aydınlık olmasaydı, karanlığın ne olduğu bilinemezdi.

"Delil", "fail" anlamında "fail" vezninde bir kelimedir. Bunun katîl (mak­tul), dehîn (yağlanmış) ve hadîb (kına yakılmış) gibi mef ul anlamında oldu­ğu da söylenmiştir.

Yani Biz, güneşi gölgeye delâlet ettik (üzerine yönlendirdik) ve sonun­da güneş gölgeyi giderdi. Yani güneşi gölgenin arkasından tabi kıldık. Bu­na göre güneş delildir, yani belge ve burhandır. Delil de içinden çıkılmaz bir durumu açığa çıkartan ve açıklayan şey demektir. Güneşin sıfatı olmakla bir­likte "delil'ın müennes gelmemesi isim anlamında oluşundan dolayıdır. Tıp­kı; "Güneş bir burhandır, güneş bir haktır" demeye benzer.

"Sonra onu" yani uzunca gölgeyi "yavaş yavaş kendimize çektik." Ya­ni onu çekmek bizim için pek kolay bir şeydir. Esasen Rabbimizin bütün iş­leri, O'nun için pek kolaydır.

Buna göre gölgenin (zili) hava boşluğunda kaldığı süre, tan yerinin ağar­masından güneşin doğuşuna kadar geçen zamandır. Güneş doğmaya başla­dı mı bu sefer gölge çekilmiş olur. Aynı hava boşluğunda onun yerine gü­neş ışığı gelir ve bu ışık yeryüzünü, eşyayı, batacağı vakte kadar aydınlatır. Güneş battıktan sonra ortada gölge diye bir şey kalmaz. Görünen sadece gü­nün aydınlığının kalıntılarıdır.

Bazıları da şöyle demiştir: Gölgenin çekilmesi, güneşin batışı ile olur. Çün­kü güneş batmadığı sürece gölgenin kalıntıları devam eder. Gölgenin büs­bütün zail olması gecenin gelip üzerine karanlığın girmesi ile olur.

Yine denildiğine göre; bu çekilme güneşin eşya üzerinde görülmesidir. Çünkü güneş doğmakla birlikte gölge kısım kısım çekilmeye koyulur. Bu açık­lamayı Ebu Malik ve İbrahim et-Teymî yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre: "Sonra onu yavaş yavaş kendimize çektik" ya­ni gölge sebebiyle güneşin aydınlığını yavaş yavaş çektik. Buradaki "yavaş"ın hızlıca anlamına geldiği de söylenmiştir ki; bu açıklama ed-Dahhâk'a aittir. Katâde ise bunu "gizlice" diye açıklamıştır. Yani güneş battı mı o gölgeyi giz­lice çeker. Onun bir bölümü çekildikçe, onun yerine bir parça karanlık ge­lir, yoksa gölgenin çekilmesi bir defada gerçekleşmez. îşte Katâde'nin açık­lamasının anlamı budur. Aynı zamanda bu, Mücahid'in de görüşüdür. [61]

47. Geceyi sîzin için elbise, uykuyu da rahatlık kılan O'dur. O, gündüzü de yeni bir hayata başlangıç yaptı.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [62]

1- Örtüsüyle Bürüyen Gece:

Yüce Allah'ın: "Geceyi sizin için elbise... kılan O'dur" buyruğu, elbise­nin bedeni örtmesi konumunda geceyi mahlukata bir örtü olduğu anlamına gelir. et-Taberî der ki: Yüce Allah, geceyi elbise diye nitelendirmiştir. Böy­lelikle elbisenin eşyayı örtüp üstünü kapatması bakımından geceyi ona benzetmiştir. [63]

2- Namazda Setr-i Avret Gece de, Gündüz de Gereklidir:

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bazı gafil kimseler karanlıkta çıplak namaz kılanın, bu namazının geçerli olacağını zannetmiştir. Çünkü gece zaten bir elbisedir. Ancak bu görüş; kişinin üzerine kapıyı kapatması halinde çıplak olarak evinde namaz kılabilmesini de gerektirir. Ancak namazda setr-i avret insan­ların bakması için değil, bizatihi namaza has bir ibadettir. Bu hususta uzun uzun açıklamalara da gerek yoktur. [64]

3- Rahatlık Veren Uyku:

"Uykuyu da rahatlık kılan O'dur." Yani işlerinize son vermekle beden­lerinizi dinlendirme sebebi kılmıştır.

"es-Sübât: Dinlenme, rahatlık" asıl anlamı itibariyle uzamaktan gelir. Me­selâ "Kadın saçlarını çözdü ve serbest bıraktı" denilir. "Boylu, poslu adam" demektir. Uykuya "sübât" denilmesinin se­bebi uykunun uzanarak gerçekleşmesinden ötürüdür. Uzanıp, yatmakta da zaten dinlenmek anlamı vardır.

Bir görüşe göre de; "Kesmek" demektir. Uykuda işlerle uğraşma­ya son vermek anlamındadır. "Cumartesi günü y