İBRAHİM SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
(Elliiki ayet olup, Mekkîdir.)
"Elif, lâm, râ. Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegâne gâlib, hamde lâyık olan (Allah) fm yoluna çıkarman için onu sana indirdik" (İbrahim, 1).
Bil ki bu sûrenin Mekkî veya Medenî oluşu hususundaki söz, ahâd hadislere dayanmaktadır. Sûrede, şer'î hükümlerle ilgili bir şey olmadığı müddetçe, onun Mekke'de veya Medine'de inmiş olması farketmez. Bu durum ancak, sûrede bir nâsih ve bir mensûh bulunduğu zaman önem arzeder. İşte o zaman sûrenin Mekkî veya Medenî olduğunu bilmede büyük bir yarar bulunmuş olur.
Cenâb-ı Hak "Elif, lâm, râ, bu bir kitaptır ki" buyurmuştur. Bu "Elif, lâm, râ" diye isimlendirilen bu sûre, sana, şu şu maksattan dolayı indirdiğimiz bir kitaptır" demektir. Binâenaleyh ifadesi mübtedâ; onun haberi, »ii?1. ise haberin sıfatı olmuş olur. Bu ifadeyle ilgi birkaç mesele vardır: [1]
Birinci Mesele
Bu ayet, Kur'ân'ın "Allah katından indirilmiş olmakla" tavsif edildiğine delâlet eder.
Mutezile şöyle demiştir: "İnen de, indirilen de kadîm olamaz."
Buna şöyle cevap veririz: İnme ve indirilme ile vasfedilen, bu harf ve seslerdir ki, bunlar, hiç münakaşa edilmeksizin muhdestirler. [2]
İkinci Mesele
Mutezile, Hak Teâlâ'nın buyruğundaki lam'ın, "garaz ve hikmet lamı" olduğunu söylemiştirı ki bu da, Allah Teâlâ'nın bu kitabı, bu maksattan ötürü indirdiğine delâlet eder. Bu ise, Allah Teâtâ'nın fiillerin ve hükümlerinin, maslahatları gözetme şartına bağlı olduğunu gösterir.
Alimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Birşeyi, başka birşeyden ötürü yapan kimse, o şeyi ancak, o vasıta olmaksızın onu elde etmekten âciz olması halinde yapar. Bu ise, Allah hakkında düşünülemez. Allah Teâlâ'nın fiil ve hükümlerinin herhangi bir sebebe bağlanmasının imkansız olduğu delil ile sabit olunca, zahiri bu manayı veren her nassın te'vil edileceği, bir başka manaya hamledileceği de sabit olmuş olur.
Cenâb-ı Hak, küfrü ancak zulümâta (karanlıklara) [3]
Üçüncü Mesele
benzetmiştir. Çünkü küfür, insanın hidayet yolundan şaştığı halin en ileri noktasıdır. Hak Teâlâ imanı da nura (ışığa) hidayet yolunun sayesinde aydınlanacağı en ileri şeydir. [4]
Dördüncü Mesele
Kâdî şöyle demiştir: "Bu ayette, pek çok bakımdan Cebriye (ehl-i sünnet) görüşünün batıl olduğuna delâlet vardır:
1) Eğer, kâfirde küfrü yaratan Allah Teâlâ olsaydı, Onun o kâfiri küfürden bu kitap ile çıkarması nasıl mümkün otur¬du?
2) Allah Teâlâ, zulümattan nura çıkarma işini, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e izafe etmiştir. Binâenaleyh eğer o küfrün yaratıcısı Allah Teâlâ olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, onları o küfürden çıkarması nasıl mümkün olurdu? O zaman kâfirin, "Sen bizde bu küfrü yaratanın Allah olduğunu söylüyorsun. Öyle ise, senin bizi o küfürden çıkarman nasıl mümkün olur?" deme hakkı doğardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara: "Ben sizi, olup bitmiş olan küfürden değil, ileride meydana gelecek olan zulümattan yani küfürden çıkarırım" diyecek olursa, o kâfirler de: "Eğer Allah Teâlâ, o küfrü bizde yaratacaksa, bu çıkarma işi doğru olamaz. Yok O, onu yaratmayacaksa, herhangi bir çıkarma olmaksızın da, biz ondan çıkarız" diyebilirler.
3) Hz. Peygamber (s.a.s.), onları küfürlerinden ancak iyi düşünmeleri, o kitap üzerinde tefekkür etmeleri ve böylece de, istidlal ve tefekkür ile, Allah Teâlâ'nın âlim, kadir ve hakîm olduğunu, Kur'ân'ın da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in doğruluğuna dâir mucize olduğunu bilebilmeleri için, o Kur'ân'ı onlara okuması ile çıkarır İşte ancak bu durumda onlar O'nun getirdiği bütün hükümleri kabul ederler. Böyle olması da ancak, bu işin kendilerine âit olan, ihtiyarları ile meydana gelen bir iş olmast durumunda mümkün olur. Böylece onların o fiile yönelmeleri ve o fiilde tasarruf etmeleri doğru ve yerinde olabilir."
Kâdf'nin bütün bu görüşlerine şöyle cevap verilebilir: "Kuldan sâdır olan fiil, ondan, ya o işi yapmaya ve yapmamaya dâir sebebler eşit ve denk olduğunda, yahut da bu iki taraftan birinin diğerine üstün gelmesi halinde sâdır olur. Birinci ihtimal olamaz. Çünkü fiilin meydana gelmesi, varlık (yapılma) tarafının, yokluk (yapılmama) tarafına üstün gelmesi demektir. Halbuki yapma ve yapmama sebeblerinin eşit olması halinde, bir tarafın üstün gelmesi imkânsızdır. İkinci ihtimal, bizim görüşümüzün aynısıdır. Çünkü kuldan bir fiilin sâdır olması, ancak yapma tarafının üstünlüğü mevcut olursa söz konusudur. Binâenaleyh eğer bu üstün getirme, kuldan olursa, soru geri döner. Yok eğer kuldan olmaz, Altah'dan olursa, bu durumda da ilk müessir Allah Teâlâ olmuş olur ki, zaten bizim elde etmek istediğimiz netice de budur. Allah en iyi bilendir. [5]
Beşinci Mesele
(Ehl-i Sünnet) âlimlerimiz, "kulun fiilini Allah yaratır" şeklindeki görüşlerinin doğruluğuna, Hak Teâlâ'nın ayetteki "Rablerinin izniyle" ifadesini delil getirmişlerdir. Çünkü ayetin manası, "Hz. Peygamber (s,a.s.)'in insanları karanlıklardan ışığa çıkarması, ancak Rablerinin izniyle mümkündür" şeklindedir. Bu "izin" ile, ya Allah'ın emri, ya ilmi, ya meşieti ve yaratması manası murad edilmiş olabilir. İzni, "Allah'ın emri" manasına hamletmek imkansızdır. Çünkü cehaletten ilme çıkarmak, emre dayanmaz. Çünkü bir emir olsa da olmasa da, durum değişmez. Zira cehalet, ilimden; batıl da haktan iyice ayrılmıştır. "İzn"i, "Allah'ın ilmi" manasına hamletmek de imkânsızdır. Çünkü ilim, malûma, ma'lûmun olduğu durum üzere tâbidir. O halde, zulümattan nura çıkarmayı bilmek, o çıkışa tâbidir. O çıkışın tahakkukunun da, çıkışın tahakkuk edeceğini bilmeye bağlı olduğunun söylenilmesi imkânsızdır. Bu iki kısım batıl olunca, ayetteki "izin" ile, "Allah'ın meşieti ve yaratması ile" manasından başka bir manantn murad edilmediği ihtimali kalır ki, bu da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in insanları karanlıklardan nura çıkarmasının, ancak Allah'ın meşieti (dilemesi) ve yaratması ile mümkün olduğuna delâlet eder.
Buna göre eğer, "Ayetteki "izin" sözü ile Allah'ın lütuflarının kasdedilmesi niçin mümkün olmasın?" denilirse, biz deriz ki: "Lütuf" sözü, kapalı bir sözdür. Binâenaleyh biz onun hakkındaki sözü detaylandiriyor ve şöyle diyoruz: "İzin" ile murad edilen, ya varlık tarafının yokluk tarafına tercih edilmesini gerektiren bir emirdir, yahut da bu emir bunu gerektirmez. Eğer ikincisi olursa, onda kesinlikle bir emir söz konusu olmaz. Böylece de, o işin o emir sebebiyle meydana geldiğinin söylenilmesi imkânsız olur. Geriye birinci ihtimal katır. Bu da, ayetteki "izin" ile kastedilenin, varlık tarafını yokluk tarafına tercih etmeyi gerektiren bir mananın bulunmasıdır. Halbuki biz, böyle bir tercihin (üstünlüğün) meydana gelmesi halinde, o şeyin mutlaka meydana geleceğine, aklî kitaplarda işaret etmiştik. Bu da, o şeyimeydana getiren sebebten başka birşey değildir. Binâenaleyh bu, bizim görüşümüzün aynısı olmuş olur. Allah en iyi bilendir. [6]
Altıncı Mesele
Allah'ı tanıyıp bilmenin ancak- peygamberin ta'li'mi (öğretmesi) ve imamın bildirmesi ile olacağını söyleyenler, görüşlerine bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ bu ayette, onları, küfür karanlıklarından imân nuruna çıkaranın Hz. Peygamber (s.a.s) olduğunu açıkça ifâde etmiştir ki bu da, Allah'ı bilmenin (marifetullah'ın), ancak öğretme yoluyla elde edildiğine delâlet eder."
Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber (s.a.s.) tıpkı bir uyarıcı gibidir. Marifetullah ise, ancak delil ile elde edilir. Allah en iyi bilendir. [7]
Yedinci Mesele
Ayet, küfür ve bid'at yollarının pekçok; hayır yolunun isetek olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, 'İnsanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa (nura) çıkarman için" buyurmuş, cehalet ve küfrü cemi siğasıyta "zulumât" sözü ile; iman ve hidayeti de, müfred olan "nûr" ile ifâde etmiştir ki bu da, cehalet yollarının pek çok, ilim ve iman yolunun ise tek olduğuna delâlet eder. [8]
Sekizinci Mesele
Ayetteki "Yegâne galib, hamde lâyık olan (Atlah)'m yoluna" ifadesi ile ilgili iki açıklama yapılmıştır:
1) Bu, âmil olan ila harf-i cerrinin tekrarı ile ifadesinden bedel kılınmıştır. Tıpkı, (A'râf, 75} ayetinde olduğu gibidir.
2) Bunun, bir cümle-i isti'nâfiyye olması da mümkündür. Buna göre, sanki "Hangi nura?" denilmiş de, "Yeganegâlib, hamde lâyık (Allah'ın) yoluna (nuruna)" cevabı verilmiştir. [9]
Dokuzuncu Mesele
Mu'tezile şöyle der: "Fail ancak, her türlü makdûrâta kadir oıbuğunda, tütün malûmatı bildiğinde ve fterşeyden
müstağni olduğunda, doğru ve iyi olanı yapar, kötü ve abes olanı bırakır (yapmaz). Çünkü eğer o herşeye kadir olamaz ise, âciz kalacağı için çoğu kez kötüyü yapar. Eğer bütün malûmatı bilmezse, câhil olacağı için, çoğu kez (bilmeden) çirkin işleri yapar. Eğer herşeyden müstağni otmaz ise (başka şeylere muhtaç olursa), ihtiyacı sebebi ile çoğu kez çirkin ve kötü işleri yapar. Fakat o herşeye kadir, herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olursa, çirkin işleri yapması imkansız olur. O halde ayetteki "azîz" (yegâne galib) ifâdesi, Allah'ın kudretinin mükemmelliğine; "hamîd" (hamde lâyık olan) ifâdesi de, O'nun hertürlü fiilinden dolayı hamde lâyık olduğuna bir işarettir. Bu da ancak, Allah herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olduğunda söz konusudur. Binâenaleyh anlattıklarımız ile,
"Allah'ın yolunun", azîz ve hamîd sıfatlarına sâhib ilah için dosdoğru bir yol olduğu için, "kıymetli, yüce ve âlî" sıfatlarına sahib olduğu sabit olur. İşte bundan dolayı, Hak Teâlâ kendisini bu ayette bu iki vasıfla tavsif etmiştir* [10]
Onuncu Mesele
Allah Teâlâ, "aziz" vasfını "hamid" vasfından önce zikretmiştir. Çünkü doğru olan şudur: Allah Teâlâ'yı
bilmenin başlangıcı, O'nun kadir, sonra âlim, ve sonra herşeyden müstağni olduğunu bilmektir. Azîz, kadir
demektir; hamîd ise, âlim ve müstağni olması demektir.
Binâenaleyh Allah'ın kadir olduğunu bilmek, O'nun herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olduğunu bilmekten önce geldiği için, "aziz"i, "hamld" isminden önce zikretmiştir. Allah en iyi bilendir.
"Allah ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Çetin azabtan dolayı vay kâfirlere. Onlar dünya hayatını âhiretten üstün tutup severler, Allah'ın yolundan akkorlar. Onu eğriliğe çevirmek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içindedirler" (İbrahim, 2-3). [11]
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nâfi ve İbn Âmir, onu merfû ve mübteda, ondan sonra geleni de haber kabul ederek, ilk kelimeyi şekilde
okumuşlardır. Bu kelimenin merfû okunabilmesi için, (O, Allah'dır) takdirinde düşünülmesi gerektiği de söylenmiştir. Diğer kıraat imamları ise, geçen ayetteki, "aziz" ve "hamid" kelimelerine atfederek, bunu cer ile şeklinde okumuşlardır ki, bu hususta biraz düşünmek gerekir. Çünkü bir kısım muhakkik alim, "Allah" kelimesinin, Mak Teâlâ'nın alem (özel) ismi olduğunu söylerken, diğer bazıları da, bu kelimenin müştak (türemiş) bir kelime olduğunu benimsemişlerdir ki, bizce doğru görüş birincisidir. Bunun böyle olduğuna, şunlar da delâlet eder:
1) Müştak isim, kendisi için bir müştâkun minh (türediği kelime) bulunması gereken şeydir. Meselâ, "Esved" (siyah) kelimesi "kendisinde siyahlık bulunan şey"; "Nâtık" (konuşan) kelimesi de, "kendisinde konuşmanın meydana geldiği şey" demektir. Binâenaleyh eğer, "Allah" kelimesi, herhangi bir manadan iştikak etmiş (türemiş) bir isim olsaydı, o zaman onun, bir "müştâkun minhi"nin olduğu anlaşılırdı ki o takdirde bu mefhum, bizatihi (mefhum olarak) müşterekliğe mani olan bir durum ihtiva etmeyen külli bir mefhum olurdu.
Binâenaleyh eğer, "Allah" lafz-ı celâli müştak bir lafız olsaydı, o zaman, müşterek olmayı mümkün kılan bir mefhum olurdu.Eğer durum gerçekte böyle olsaydı, bizim "Lâ ilahe illallah" (Allah'dan başka ilah yoktur) şeklindeki sözümüz, tam bir tevhidi ifade etmiş olmazdı. Çünkü bu sözde müstesna olan "Altah" lafzı olup, kedisinde ortaklığın bulunmasına manî bir lafız olmamış olurdu. Ümmet, "Allah'tan başka ilah yoktur" sözümüzün, sırf tevhidi ifâde ettiğinde ittifak ettiğine göre, biz "Allah" lafzının bir alem (özel) isim olduğunu anlamış oluruz.
2) Biz, Allah Teâlâ'nın diğer sıfat ve isimlerini söylemek istediğimizde, önce "Allah" lafzını söyler, sonra bunu o sıfatlarla tavsif ederiz. Mesela, , (O, kendisinden başka ilah olmayan, rahman, rahim, melik ve kuddüs Allah'ıdır)" deriz. Bizim, bunu ters çevirip de, dememiz mümkün değildir. Binâenaleyh "Allah" lafzının, Hak Teâlâ'nın zâtının alem ismi, diğer kelimelerin ise O'nun sıfatlarına delâlet eden lâfızlar olduğunu anlarız.
3) "Allah" lafzının dışındaki bütün isim ve sıfatlar, ya, "kuddüs ve selâm" gibi, Allah'ın selbî sıfatlarına; yahut, "Hâlık, Razık" gibi izafî sıfatlarına; yahut, "âlim ve kadir" gibi hakîkî sıfatlarına, yahut da üçünden meydana gelen şeylere delâlet eder. Binâenaleyh, "Allah sözü Cenâb-ı Hakk'ın husûsî zatının ismi olmasaydı, Allah'ın isimlerinin tamamı, O'nun sıfatlarına delâlet eden lafızlar olmuş olurlardı ve bu hususta, Cenâb-1 Hakk'ın zâtını gösteren birşey bulunmamış olurdu ki, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü O, o olması bakımından hususi bir isminin olmaması, uzak bir şeydir.
4) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun bir adaşı olduğunu bilir misin?"(Meryem, 65) ifadesi. Bundan murad, "Sen, adı Allah olan başka bir Allah tanır mısın?" manasıdır. Bu da delâlet eder ki, "Allah" lafzı, O'nun hususi zâtının adıdır. İşte bu mukaddime zuhur edince, olması gereken güzel tertib, bunun hemen peşinden, "O, öyle AİIah'dır ki vücüde getireceği her şeyi hikmeti muktezasmca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir" (Haşr, 24) ifadeleri gibi sıfatların gelmesidir. Ama bunun aksini yapıp da, meselâ, "O, takdir edendir. Var edendir, Varlıklara suret verendir. Allah'dır" denilirse, bu caiz değildir. [12]
Merfû Kıraatin İzahı
Bu sabit olunca biz deriz ki, bu ifadeyi î şeklinde merfû okuyanlar, burada "Allahu" kelimesini mübteda, sonrasını da onun haberi yapmışlardır. Doğru olan da budur. Ama, "Allah" kelimesi, kelimesine atfederek mecrur okuyanlara gelince, daha önce de açıkladığımız üzere, tertibin güzeli, , Allah'dır, yaratıcıdır" denilmesi olduğu için bu okuyuş şekli müşkildır. "Yaratandır, Allah'dır" denilmesine gelince, bu da güzel olmaz. İşte bu durumda alimler, buna verilecek cevap hususunda birkaç vecih üzere ihtilâf etmişlerdir:
1) Ebû Amr İbn el-Alâ şöyle demiştir: "Cer ile okuma, takdim ve tehir yaparak olur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: "Göklerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu, hamîd, azîz olan Allah'ın yolu..."
2) Önce sıfatın zikredilip, sonra da ismin zikredilmesi; en sonunda da tekrar sıfatın getirilmesi uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Arapça'da, "Saygı değer imam Muhammed'e, fakih olan ona uğradım" denilir ki, bu ifâde aynen Cenâb-ı Hakk'ın, ayetinin bir benzeridir. Bir husustaki sözün hakikati şudur: Biz daha önce, "Sırâf'ın, âlim, kâdîr ve ganî olan bir zât-ı Ecell'in yolu, sıratı olduğu zaman ancak medhe ve övgüye mazhar olacağını beyan etmiştik. İşte Cenâb-ı Hak bu üç hususu (ibrahim, ıj buyurarak beyan etmiştir.
Sonra, Cenâb-ı Hak bu manayı zikredince, bu aziz varlığın kim olduğu hususunda bir şüphe hasıl olmuş, bundan dolayı da, Cenâb-ı Hak, "Allah ki, göklerde ve yerde olan her şey O'nundur" ifâdesini ona atfetmiştir. Böylece de, o şüpheyi izale etmiştir.
3) Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Allah" kelimesi, el-Azizi'l-Hakîm ifâdesi üzerine bir atf-ı beyândır..." Bu meselenin hakikati ise, bizim daha önce anlatıp ortaya koyduğumuz şeydir.
4) Biz bu kitabın ta başında, "Allah" kelimesinin esas vad'ı bakımından müştak bir kelime olduğunu, ancak ne var ki onun, örfte alem, yani hususî ve özel yerine geçtiğini zikretmiştik. İşte bundan dolayı her ne zaman, önce bu kelime (Allah kelimesi) zikredilir, sonra da ona diğer sıfatlar affedilirse, bu onun bir alem yani özel isim kılınmış olmasından dolayıdır. Ama bu ayeta qelince, Allah kelimesi, Azîz ve Hamîd kelimelerinin sıfatı kılınınca, bu müştak bir lafız olduğuna hamledilmesi sebebiyledir; böyle olunca da haliyle sıfat olarak kalmıştır.
5) Kâfirler bazı kere, putları aziz ve hamid olmakla vasfediyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, ''İnsanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegane galib, hamde layık olanın yoluna çıkarman için.." (ibrahim, ıj Duyurunca, putlara tapanların zihninde, bu aziz ve hamid olanların bazan da putlar olabileceği fikri kafıvermiş bunun üzerine Cenâb-\ Hak bu şüçhe "Göklerde ve yerde buluna» \\er şeyin "kendisine ait olduğu Allah'ın yolu.." (ibrahim, 2> buyurmuştur.
Aziz ve Hamid olandan murad, göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine at
olduğu Allah'dır" demektir. [13]
İkinci Mesele
.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah ki, göklerde ne var, yerde mm varsa hep O'nundur" ifadesi, Allah Teâlâ'nın, kesin dmmt yükseklik cihetine, yönüne tahsis edilemeyeceğine oeâer etmektedir. Bu böyledir, çünkü, senin üzerinde ve olan her şeye, "semâ, gök, semâvât" denilir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı şayat üst cihette, üst tarafta bulunsaydı, o zaman "semâ"da bulunmuş olurdu. Bu m/m ise, göklerde bulunan her şeyin O'nun mülkü olduğuna delâlet etmektedir. O za""«arr O'nun, kendi kendisinin mülkü olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece bu as¬kerime Cenâb-ı Hakk'ın, üst cihette bulunmaktan münezzeh olduğuna delâlet em« olur. [14]
Üçüncü Mesele
Bizim ehl-i sünnet alimlerimiz bu ayet ile, Cenâb-ı HaWcl«. kulların amellerinin yaratıcısı olduğu hususunda istetti etmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "göklerde ne va: ne varsa hep O'nundur" buyurmuştur.
Kulların amelleri de, göklerde ve yerlerde bulunmakta, oralarda meycanE gelmektedir. İşte bu durumda O'nun memlûkudur manasında olmak üzere, KuttffR fiillerinin Allah'a ait olduğunu söylemek vâcib olur. "Mülk" ise, "kudret" yetirme**» ibarettir; binâenaleyh, o fiillerin, Allah'ın makdûru, (yani Allah tarafından kendiler* güç, kudret yetirilen) olması gerekir. Bu fiillerin Allah'ın makdûru olduğu sabit olunca onların Allah'ın kudretiyle meydana gelmesi vâcib olur. Aksi halde kul, Allah Teââ •* makdurunu meydana getirmekten men etmiş olur ku bu da imkânsızdır.
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın "hasr" manası taşımaktadır. Bun* manası şudur: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, ancak O'nundur; başkasnv değil!." Bu da gösterir ki, Allah'dan başka bir mâlik ve bir Hâkim bulunmamakta»" Sonra Cenâb-ı Hak bunu zikredince, bunun hemen peşinden tehdidi kâfirtw* yönelterek şöyle buyurdu: "Çetin azabtan dolay: tau kafirIere?Bur\ur\ anlamı ise şudur: "Onlar, göklerin ve yerin, aynı zamanda ontartto | bulunan her şeyin mâliki olan Allah'a ibadet etmeyi bırakıp da, bir zarar ve bir fayot veremeyen; kendisi yaratılmış olup hiçbir şey yaratamayan; idrâk kabiliyetleri ve Sfcsr bulunmayan nesnelere tapmaya başlayınca, işte bundan dolayı (onlara) yaz*a olsun! Sonra, böyle olan herkese yazıklar olsun!" Cenâb-ı Hak " bu kim.ltun i tahsis etmiştir. Çünkü mana, "Onlar şiddetli bir azâbtan dolayı feryâd ediyor, onca~ ötürü çığlıklar atıyorlar ve "Eyvah o azaba! Aman!" diyorlardı" şeklinöec-
Bunun bir benzeri de, kâfirlerin ahirette ölümü temenni edeceklerini ifâde eden (Furkan, 13) ayetidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendilerini, en büyük azabı ifâde eden "veyl" ile tehdit etmiş olduğu o kafirlerin sıfatını beyân etmiştir. Onların sıfatlarından üç çeşidi zikretmiştir.
Dünyayı Ahirete Tercih Fitnesi
1) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar dünya hayatım, ahiretten üstün tutup severler" ayetinin ifâde ettiği husus. Bununla ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [15]
Birinci Mesele
Sen eğer dilersen, ellezine kelimesini önceki ayette geçen kâfirine kelimesinin sıfatı yaparsın, istersen onu mübtedâ yapıp, ulâike kelimesini de onun haberi kabul edersin, istersen de, "kınama" manası taşıyan mahzuf bir(fji fiilinin mef'ûlü olmak üzere); mansûb kabul edersin. [16]
İkinci Mesele
"el-İstihbâb ". bir şeyi sevmenin peşine düşmektir. Derim ki: İnsan bazan bir şeyi sever de, fakat, o şeyi sevmesi
hoşuna gitmez. Meselâ, fısk-u fücura meyleden adamın
hali gibi.. Fakat bu kimse, fısk-u fücuru seviyor olmaktan hoşlanmaz. Bir şeyi sevip de, onu seviyor olmayı arzulayarak, işte bu muhabbeti sevmiş olmaya gelince, evet bu, muhabbet ve sevginin zirvesi ve nihâî noktasıdır. Binâenaleyh, "Onlar dünya hayatını... severler" ifâdesi, onların, dünya hayatına karşı duyulan muhabbetin zirvesinde bulunduklarına delâlet eder. İnsan, ahiret hayatından ve bu geçici dünyanın kusurlarından habersiz olduğu zaman böyle olabilir. Böyle olan bir kimseyse, mezmûm ve adi sıfatların en uç noktasında bulunuyor demektir. Çünkü bu hayat, kusur ve nakısalarm pekçok çeşidiyle vasfedilmiştir. [17]
Dünya Hayatının Özellikleri
a) Bu hayat sebebiyle, elemlerin, hastalıkların, gam ve kederlerin, korkuların ve hüzünlerin kapısı açılmıştır.
b) Hakikatte bu lezzetlerin sağladığı tek şey, elemleri savuşturmaktır. Ruhanî ve manevî lezzetler ise bunun aksinedir. Çünkü onlar, bizatihî lezzet ve saadettirler.
c) Bu dünya hayatının lezzetleri, inkıtâya, kesintiye ve nihayete ermeleri sebebiyle, buruktur.
d) Onlar, değersizdir, azdır. Kısaca, bu dünya hayatını, ancak onun kusurlarından gafil olan ve yine, uhrevi,manevî hayatın üstünlüklerinden habersiz bulunan kimse sevebilir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Halbuki ahiret daha hayırlı, daha süreklidir" buyurmuştur. İşte bu ifâde, daha önce zikretmiş olduğumuz her şeyi içine almaktadır. [18]
Üçüncü Mesele
.-
Cenâb-ı Hak, "Onlar, dünya hayatını, ahiretten üstür tutup severler" buyurmuştur. Burada bir haz"
bulunmakta olup, bunun takdiri şöyledir: "Onlar dünya hayatını severler ve onu, ahiret hayatına tercih ederler..." Böylece Cenâb-Hak, kendisi vasıtasıyla, sırf dünyayı sevmenin, ancak onu ahirete terci" etmenin de kendisine bitişmesinden sonra mezmûm olacağı anlaşılsın diye, bu iv vasfı birleştirmiştir. Buna göre, dünya hayatını, kendisiyle gönül faydalarına ve ahiret -hayırlarına ulaşmak için seven kimseye gelince: Bu kimse, ahiretine zarar verece* bir şeyi tercîh etmek suretiyle onu ahiretine üstün tutmadığı sürece, mezmûm ve kınanmış olamaz. Mezmûm ve kınanan sevgi ise, ancak belirtilen o sevgidir. [19]
Allah Yolundan İnsanları Uzaklaştırma
2) Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın yolundan ahkorlar" ayet; ifâde ettiği husus... Bil ki, dünyayı (mezmûm olan) bir sevgiyle sevip üstün tutanla-sapmışlardır. Başkalarını Allah'ın yoluna girmekten men edenler ise, saptıraniarc -azdıranlardır. İşte, birinci safha onların dalâlette olduklarına; onların Allah yolunda-saptırdıklarını gösteren bu safha iseOnlarm saptıran, azdıran, idlâl edenler olduklarına işaret etmektedir. [20]
Hak Yolu Eğriltme Teşebbüsü
3) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu eğriliğe çevirmek isterler" ayetinin ifâoe ettiği husus... Bil ki, saptırmak iki safhada olur:
Birincisi: Başkalarını saptırmaya gayret etmek ve onu, dosdoğru olan yola ve sırat-ı müstakime vasıl olmaktan alıkoymak.
İkincisi: Onun, hak yola çeşitli şekk ve şüpheler atmak için çaba göstermesi ve yapabildiği her türlü hile ve desise ile, onun durumunu takbih edip çirkin göstermeye çalışmasıdır ki bu, dalâl ve idlâlin doruk noktasıdır. İşte bu hususa, Cenâb-ı Hak. "Onu eğriliğe çevirmek isterler" buyurarak işaret etmiştir.
Keşşaf sahibi: "Bu ifâdede aslolan "Onun için eğrilik isterler şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki, harf-i cer hazfedilmiş ve fiil mef'ulü harf-i cer'siz almıştır" demiştir.
Dalalet Hakkında "Uzak" Sıfatının Manası
Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin hallerinin bu üç mertebesini zikredince, onlarır sıfatlarıyla ilgili olarak iüjl "İşte onlar, pek uzak bir sapıklık içindedirler" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak şu sebeplerden dolayı, sapıklığı "uzak olmak"la vasfetmiştir:
1) Biz, sapıklık derecelerinin en İlerisinin, Allah Teâlâ'nın bu derecede vasfetmiş
olduğu o şey olduğunu beyan etmiştik. Binâenaleyh bu mertebe, haktan son derece uzak olan bir mertebedir. Çünkü, meselâ siyah ve beyaz gibi, zıt olan iki şeyin şartı, onların birbirlerinden son derece 'uzak' olmalarıdır. Binâenaleyh burada da, bu tarz üzere tahakkuk eden sapıklık, haktan son derece uzak olan bir sapıklık, dalâi olmuş olur. Zira, bu sapıklıktan daha şiddetli ve daha ileri derecede bir sapıktık düşünülemez.
2) Bununla, onların sapıklık yolundan hidâyet yoluna döndürülmelerinin uzak oluşu kastedilmiştir. Zira o sapıklık, onların içine yerleşmiş, orada temerküz etmiştir.
3) Bu ayetteki "dalâl" ile, onların helak olmaları murad edilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Onlar, sona ermeyen ve uzun süren bir helak içindedirler" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, ayetteki baîd (uzak) sözü ile, o sapıklığın süresinin uzamasını ve sona ermemesini kastetmiştir. [21]
Dinin Her Ümmete Tebliği
"Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür. O. yegâne galibtir, tam hüküm ve hikmet sahibidir"
(İbrahim, 4).
Ayetle itgili birkaç mesele vardır: [22]
Birinci Mesele
Bil ki Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, "Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Her Ümmete Peygamber Göodenlmesi çıkarman için onu sana indirdik"(ibrahim, ıj buyurunca, bu,
bu büyük makamın kendisine verilmesi bakımından hem peygamber için bir lütuf, hem de kendilerine, onları inkâr karanlıklarından kurtarıp imanın nuruna ulaştıran bir peygamberin gönderilmiş olması açısından da insanlara ve mahlûkata bir lütuf olmuş olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu ayette, işte bu iki bakımdan, nimet ve ihsanını tamamlayacak olan şeyi zikretmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e nisbetle bunun bir lütuf olmasına gelince, Allah Teâlâ: "Ey Muhammed,, diğer peygamberler sadece kendi kavimlerine peygamber olarak
gönderilmişlerdir. Sen ise, bütün mahlûkata peygamber olarak gönderildin Binâenaleyh, bu in'âm, senin hakkında daha mükemmel ve daha üstün olmuş olur* şeklinde beyan buyurmuştur.
Bunun, bütün mahlûkata nisbetle bir ikram olmasına gelince, Allah Teâlâ bun¬da, her kavme, ancak o kavmin lisanıyla konuşan bir peygamber gönderdiğini beya~ ederek açıklamıştır. Zira durum her ne zaman böyle olursa, onların, o şerîatin sırlar r anlamaları, onun özüne vakıf olmaları daha kolay; yanlıştan ve hatadan uzaklaşmaia-da, o nisbette müyesser olur. İşte, ayetin kendinden önceki ifadelerle münasebetle' budur. [23]
İkinci Mesele
Bazı kimseler bu ayet-i kerime ile, dillerin tevkîfı değil de ıstılahî oldukları hususunda istidlal etmiş ve şöyle demiştir Çünkü tevkîfîlik ancak, peygamberler göndermek ite meydana gelir. Bu ayet-i kerime ise, bütün peygamberle^ ancak, kendi kavimlerinin lisânı ile gönderilmiş olduğuna delâlet eder. Bu da, dillerr peygamberlerin gönderilmesinden önce bulunmasını iktizâ eder. Durum böyle olunca, bu dillerin tevkif (vahy) ile meydana gelmesi imkânsız olur. Böylece de, dillerin, ıstılah? olarak meydana gelmesi vacib olur. [24]
Üçüncü Mesele Metezlle'nin Bu Ayeti Te'vili Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayetin zahirî manası üzere icra edilip anlaşılması mümkün değildir. Bu, birkaç şekilde izah edilebilir: Razi'nin Mutezileye Cevabı Mutezile'nin ilk önce söyledikleri, "Ayetteki, "Onlara apaçık anlatsın" ifâdes Allah'ın onları saptırmış olmasına uygun düşmez" şeklindeki sözlerine şöyle diyere* cevap veririz: Ferrâ şöyle demiştir: "Bir fiilden sonra bir başka fiil zikredildiği zaman eğer ikinci fiil, birinci fiile benzer (müşâkil) ise, onu ona atfedersin. Eğer, müşâkeleî bulunmuyorsa, onu yeni bir cümle yapar ve merfû yaparsın. Bunun bir benzeri. "Dilerler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürsünler. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz rrevbe, 32) buyruğudur. Buradaki ifadesi ref mahallindedir. Başkası caiz değildir. Çünkü 'denilmesi güzel olmaz. Binâenaleyh, ikinci cümle birinci cümlenin mevkiinde olmadığına göre atıf yapılamaz. Yine, bunun bir benzen. "Size apaçık gösterelim diye.. sizi.... rahimlerde durduruyoruz' (Hacc, 5) ayetidir. Arapların şu sözü de bu kabildendir: "Seni ziyaret etmek isîedim; fakat, yağmur beni alıkoyuyor." Son fiil, zikrettiğimiz sebeplerden dolayı, merfû olarak getirilmiş olup; kendisinden önceki mansûb fiile atfedilmemiştir. Şairin şu beyti de bunun gibidir: Daha Önceki Kısımla Münasebet "Biz Musa'yı, "kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara, Allah'ın günlerini hatırlat" diye mucizelerle gönderdik. Şüphesiz ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler bulunmaktadır. Hani Musa Birinci Mesele Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i insanlara. onları karanlıklardan nura çıkarması için gönderdiğin' Hz. Musa'nın Mucizeleri Esamm şöyle demiştir: "Musa (a.s.)'nın mucizeleri, âsâ, yed-i beyzâ, çekirgeler, bitler, kurbağa, kan, denizin yarılması, taştan pınarların fışkırması, dağın gölgelik gibi kaldırılması ve gökten bıldırcın etiyle kudret helvası indirilmesidir." İkinci Mesele Zeccâc, bu iKi görüşü Slbeveyh'den naklet m iştir. Ayetteki 'Ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" buyruğuna gelince, bil ki Allah Teâlâ Musa (a.s.)'ya bu ayette iki şeyi emretmiştir: Birinci Mesele
Yahudilerden, kendilerine İseviyye denilen bir grup, Hz.. Muhammed (s.a.s.)'in Allah'ın Resulü olduğunu, ama
diğer bütün toplumlara değil de, sadece Araplâ-i gönderilmiş olduğunu iddia etmişler ve iki bakımdan t.
ayete tutunmuşlardır:
1) Kur'ân, Arapça ile nazil olduğuna göre, içinde bulunan fesahat sebebiyle onu-bir mucize olduğunu ancak Araplar bilebilir. Bu durumda da Kur'ân, ancak Arapla-c bir hüccet olmuş olur. Arap olmayanlar için bir hüccet olmaz.
2) Onlar şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın "Biz hiçbir peygamberi ke kavminin dilinden başkasıyla göndermedik" buyruğundaki "lisân"dan murar Arapça'dır. Bu da şöyle denilmiş olmasını gerektirir: Hz. Muhammed (s.as) iç -Araplardan başka kavim yoktur. Bu da, O'nun sadece Araplara gönderilmiş olduğuna delâlet eder.
Buna şöyle cevap verilir: Ayetteki (kavmini) kelimesi ile "Onun beldesin r halkı, ahalisi" manasının murad edilmiş olması niçin mümkün olmasın? Binâenale> -kavmihi kelimesinden maksat, onun davet kapsamına giren kimseler değildir. Onun davetinin umumî ve bütün insanlara şamil olduğunun delili, "De ki: "Ey insanlar şüphesiz ben, Allah'ın sizin hepinize, hatta, ins ve cin âlemine göndere:-peygamberim" {A-raf, ise) ayetidir. Çünkü, meydan okuma, yani tehaddi insanla'a karşı olduğu gibi, aynı zamanda cinlere karşı da vaki olmuştur. Bunun delili, Ücf." "Andolsun, ins ve cin, şu Kur'ân'm benzerini (meydana) getirmeleri için b.z
araya toplansa, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine benzerini getiremezler"
Ehl-i sünnet âlimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın, dalâlet ve hidayetin Allah'dan olduğuna, "Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür" ayetini delil getirmişlerdir. Ayetin bu hususa delâleti açıktır. Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bunu, şu rivayet de tekid eder: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer(r.a.) bir grup insan içinde karşı karşıya geldiler ve seslerini yükselttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Bu nedir, noluyor?" dedi: Ordakilerden birisi: "Ya Resûllallah, Hz. Ebu Bekir, "hasenat AHah'dandır, seyyiât kendimizdendir" diyor; Hz. Ömer de: "ikisi de AHah'dandır" diyor. Bazı kimseler, Hz. Ebu Bekir'e, bazısı da Hz. Ömer'e tâbi oldular" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir'in söylediğini araştırıp öğrendi. Sonra onun söylediğinden memmun olmadı. Bu, yüzünden anlaşılıyordu. Sonra Hz. Ömer'e yöneldi; onun söylediğini de araştırıp öğrendi. Bunun üzerine, yüzünde bir memnuniyet belirtisi hasıl oldu. Sonra da şöyle buyurdu: "İsrafil (a.s.), Cebrail ile Mikâil arasında nasıl hükmetmişse, ben sizin aranızda öyle hüküm vereyim: Cebrail, ey Ömer, aynen senin söylediğin gibi; Mikaîl de, ey Ebu Bekir, senin söylediğin gibi söylemişti. Bunun üzerine İsrafil, bütün kaderin, onun hayrının ve şerrinin Allah'dan olduğuna hükmetti. İşte, benim, sizin aranızdaki hükmüm bu." [26]
1) Allah Teâlâ, "Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın" buyurmuştur. Bu, "Biz, her peygamberi kavminin lisanıyla gönderdik ki, onlara bu mükellefiyetleri kendi lisanlanyla beyan etsin. Binâenaleyh, onların bu beyânı anlamaları daha kolay, maksat ve gayeyi anlamaları ve idrakleri daha mükemmel olur" demektir, Bu söz, eğer Allah'ın peygamber göndermekten maksadı, mükellefler için imanın meydana gelmesi olursa, ancak sahih ve doğru olmuş olur. Ama eğer Allah'ın bundan maksadı onları saptırmak ve onlarda küfrü yaratmak olursa, o zaman bu söz o maksada uygun olmaz.
2) Hz. Peygamber (s.a.s.), onlara, "Sizde, küfrü ve dalâleti yaratan Allah'dır" dediği zaman, onların, "Öyle ise, senin beyân ve açıklamanın faydası nedir? Gönderilmendeki maksat nedir? Allah'ın bizde yaratmış olduğu küfrü kendimizden gidermemiz mümkün müdür?" deme hakkı doğardı. Bu durumda, nübüvvetin tebliğ ve çağrısı batıl olmuş, peygamberlerin gönderilmesi de boşuna olmuş olurdu.
3) Küfür, Allah'ın yaratması ve meşietiyle meydana gelirse, o zaman küfre râm olmanın da vacib olması gerekir. Çünkü Allah'ın kazasına rıza, vâcibtir. Bu, akıllı olan bir kimsenin söyleyeceği bir şey değildir.
4) Biz, daha önce bu ayetten önceki, "insanları Rabierinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için" ifadesinin, "adi" görüşüne delâlet ettiğini, yine bu ayetin sonunda bulunan, "O, yegâne galibtir, tam hüküm ve hikmet sahibidir" ifadesinin de aynı şeye delâlet ettiğine dair deliller getirmiştik. Binâenaleyh, küfrü ve kabih fiiller yaratan ve bunları murad eden, daha nasıl hakîm olabilir? İşte bu izahlarla, ayetteki. "Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür" ifadesinin, "Allah kulda küfrü yaratır" manasına hamledilmesinin mümkün olmadığı sabit olur. Bundan dolayı, ayetin teviline yönelmek gerekir. Biz, bu teviller hususunda, Bakara sûresinde{aakara, 26) ayetinin tefsirinde geniş açıklamalarda bulunmuştuk.
Bunların bir kısmını tekrarlamakta bir sakınca yoktur:
a) " İdlâlden murad, o kimsenin kâfir olup dalâlette bulunduğuna hükmetmektir. Nitekim, "Falanca, falancanın kâfir ve sapık olduğuna hükmetti" manasında denilir.
b) "İdlâl" onları cennet yolundan cehennem yoluna götürmekten ibaret; "hidâyet" de cennet yoluna irşâd etmekten ibaret olabilir.
c) Allah Teâlâ, sapmış olanı dalâleti üzerinde bırakıp, ona müdahele için, sank onu saptırmış gibi olmuştur. Yine, hidâyete ermiş olana da, lütuflarıyla yardım ettıç için, sanki onu hidayete erdiren kendisi olmuş gibidir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir "İdlâlden murâd, Allah'ın, kulu tamamen kendi haline bırakması ve lütuflarını ondar esirgemesidir. Hidayetten murad, Allah'ın muvaffakiyet vermesi ve lutfetmesidir [27]
"Onu (şiiri) beyan edip açıklamak ister, (fakat) onu anlaşılmaz hale getirir."
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Allah Teâlâ bu ayette, önce ^ buyurmuş, sonra da buyurarak, yudıllü fitlini merfû olarak zikretmiştir. Bu, o fiilin, müste'nef olarak, kendisinden öncesine atfedilmeksizin zikredildiğine delâlet eder. Ben derim ki: Mana bakımından bu sözün izahı şudur: Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi, bu şeriatları o kavmine beyân edip anlatması, kavminin alıştığı ve bildiği lisanla olsun diye, ancak kavimlerinin lisanlanyla gönderdik." Allah bundan sonra, "İş böyle olmakla beraber, Allah dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet eder" demiştir. Bu ifâdenin gayesi, beyânın kuvvetli olmasının, mutlaka hidayetin meydana gelmesini gerektirmeyeceğine, binâenaleyh, çoğu zaman beyân ve izah kuvvetli olduğu halde, hidayetin tahakkuk etmediğine, yine çoğu zaman, beyân zayıf olduğu halde hidayetin tahakkuk edebileceğine bir işarette bulunmaktır. Durum ancak böyledir; çünkü, hidâyet ve dalâlet, sadece Allah tarafından meydana gelir.
Mutezile'nin, "Dalâlet eğer Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, peygambere kâfir, "Senin beyânının ve davetinin hikmet ve faydası nedir?" diyebilirdi" şeklindeki ikinci sözlerine mukabil biz deriz ki: Buna şu durum mauarızdır: Hasmımız olan Mu'tezile'nin kendisinin de bu ayetlerin, o kimsenin sapık olduğunu haber verdiğini kabul etmesi de buna aykırıdr. Zira kâfir o muarıza şöyle diyebilir: "Senin ilâhın benim kâfir olduğumu haber verdiğine göre, eğer ben inanırsam, senin ilahın yalancı olmuş olur. Ben, senin ilahını yalancı kılmaya ve O'nun ilmini cehalete çevirmeye muktedir miyim? Buna gücüm yetmediğine göre, nasıl bana bu imanı emredersin?" diyebileceğini kabul etmektedir. Muarızımızın bize karşı getirmiş olduğu bu sorunun kendisi aleyhine de varid olduğu sabittir.
Mutezlle'nin, "Buna göre, küfre razı olmak, vacib olmalıdır. Çünkü Allah'ın kaza ve kaderine rızâ, vacibtir. Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vacibtir" şeklindeki üçüncü görüşüne gelince, biz şöyle deriz:
Size göre, kulun, Allah'ı yalanlamaya ve O'nun ilmini cehalete dönüştürmeye çalışması vacibtir. Bu ise, sizin bizi ilzam etmek için ileri sürdüğünüzden daha şiddetli bir biçimde imkânsız olan bir ilzamdır. Çünkü Allah Teâtâ, o kimsenin kâfir olduğunu ve onun küfrünü bildiğini haber verdiğine göre, o kimsenin küfrünü gidermek, Allah'ın ilmini cehalete, doğru haberini yalana çevirmeyi iktizâ eder.
Mutezile'nin, "Bundan önceki, "Bütün insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa... çıkarman için" (ibrahim, i) ayeti, Mutezile'nin görüşünün doğruluğuna delâlet eder" şeklindeki dördüncü iddialarına karşı deriz ki: Biz, ayetteki "Rablerinin izniyle" ifadesinin, ehl-i sünnetin görüşünün doğruluğuna delâlet ettiğini anlatmıştık.
MutezlIe'nin/'Allah Teâlâ kendisini, ayetin sonunda hakim olarak vasfetmiştir. Bu, O'nun, küfrü yaratmasına ve irade etmesine aykırıdır" şeklindeki beşinci görüşüne karşı biz de deriz ki: Allah Teâlâ, kendisini burada, "azîz" diye de vasfetmiştir. Azîz, gâlib ve kahir olan demektir. Binâenaleyh, meydana gelmeyeceği halde kâfirden iman etmesini isterse, ya da onlardan küfür amelini irâde ederse, aziz ve galib olduğu için, bunlar hasıl olur. Böylece, Mutezilenin yapmış olduğu izahların zayıf olduğu sabit olur. Yine onların yaptıkları üç tevilin batıl olduğu bu kitapta tekrar tekrar anlatılmıştı. Binâenaleyh, yeniden anlatmaya gerek yoktur. [28]
kavmine: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi kötü azaba sürmekte olan, oğullarınızı boğazlamaya, kadınlarınızı diri bırakmaya devam eden Firavun hanedanından sizi kurtarmıştı ve bunda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardır" demişti " (İbrahim, 5-6).
Ayetle İlgili birkaç mesele vardır: [29]
beyan edip, O'nun gönderilmesinde gerek Hz. Peygambere. gerek O'nun kavmine olan nimetinin kemalini zikredince, bunun peşisıra, geçmiş kavimlere gönderilen diğer peygamberlerin bi'setini, ve o kavimlerin onlara karşı davranışlarını anlatmaya başlamış, böylece Hz. Peygambere, kavminin kendisine yapmış olduğu eziyetlere sabretmesini tavsiye ederek, onlarla nasıl konuşacağını ve onlara nasıl muamele edeceğini öğretmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, alışılmış olan adet üzere, bazı peygamberlerin kıssasını zikretmiş ve işe, Hz. Musa (a.s.) 'nın kıssasıyla başlayarak "Biz Musa'yı (...) mucizelerle gönderdik" buyurmuştur. [30]
Cübbâi "Allah Teâlâ Musa (a.s.)'yı. kavmi Benî İsrail'e ayetlerle göndermiştir. Bu ayetler, O'na bildirilen şeyler, O'na indirilen kitap ve O'na, dini kavmine açıklaması hususunun emredilmesidir" demiştir.
Ebu Müslim el-lsfehflnî ise, söyle demiştir: "Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında: "Bu bir kitapdtr ki, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için onu sana indirdik" (ibrahim, 1) buyurmuştur.
Hz. Musa (a.s.) hakkında da, "kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar" diye Musa'yı peygamber olarak gönderdik" buyurmuştur. Bu ifâdenin maksadı, bi'setten gayenin, bütün peygamberler için aynı olduğunu; bunun da, peygamberlerin insanları, dalâlet karanlıklarından hidâyet nurlarına çıkarmaya gayret etmeleri olduğunu anlatmaktır. [31]
Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki İ cümlesinden maksad "Kavmini çıkarasın diye" manasıdır. Buradaki en edatının, "yani" manasında olmak üzere "en-i müfessire" olması uygundur. Bu takdirde mana şöyle olur: "Andolsun ki biz Musa'yı ayetlerimizle..çıkar" diye gönderdik." Sanki şöyle denilmektedir: "Ona şöyle dedik: "Kavmini.... çıkar." Bunun bir benzeri de, "Onların elebaşlanndan bt güruh, "yürüyün" diyerek kalkıp gittiler" Allah'ın Günleri
a) Kavmini küfrün karanlıklarından çıkarmasını.
b) Onlara, Allah'ın günlerini hatırlatmasını... Bu hususta iki mesele vardır: [33]
Vahidî şöyle demiştir: "Eyyam" kelimesi, "yevm" kelimesinin çoğuludur. "Yevm" kelimesi ise, güneşin
doğumundan, batımına kadarki müddeti (gündüzü) gösterir.
"Eyyam"m aslı, şeklinde idi, Bunda yâ ile vâv bir araya gelmiş ve birincisi, yani yâ harfi bir sükûn ile vâv'dan önce gelmiştir. Bundan dolayt biri diğerine idğâm edilmiş ve idğâmda da yâ harfi üstün gelmiştir. [34]