HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

İBRAHİM SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile


(Elliiki ayet olup, Mekkîdir.)

"Elif, lâm, râ. Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegâne gâlib, hamde lâyık olan (Allah) fm yoluna çıkarman için onu sana indirdik" (İbrahim, 1).
Bil ki bu sûrenin Mekkî veya Medenî oluşu hususundaki söz, ahâd hadislere dayanmaktadır. Sûrede, şer'î hükümlerle ilgili bir şey olmadığı müddetçe, onun Mekke'de veya Medine'de inmiş olması farketmez. Bu durum ancak, sûrede bir nâsih ve bir mensûh bulunduğu zaman önem arzeder. İşte o zaman sûrenin Mekkî veya Medenî olduğunu bilmede büyük bir yarar bulunmuş olur.
Cenâb-ı Hak "Elif, lâm, râ, bu bir kitaptır ki" buyurmuştur. Bu "Elif, lâm, râ" diye isimlendirilen bu sûre, sana, şu şu maksattan dolayı indirdiğimiz bir kitaptır" demektir. Binâenaleyh ifadesi mübtedâ; onun haberi, »ii?1. ise haberin sıfatı olmuş olur. Bu ifadeyle ilgi birkaç mesele vardır: [1]

Birinci Mesele

Bu ayet, Kur'ân'ın "Allah katından indirilmiş olmakla" tavsif edildiğine delâlet eder.
Mutezile şöyle demiştir: "İnen de, indirilen de kadîm olamaz."
Buna şöyle cevap veririz: İnme ve indirilme ile vasfedilen, bu harf ve seslerdir ki, bunlar, hiç münakaşa edilmeksizin muhdestirler. [2]

İkinci Mesele

Mutezile, Hak Teâlâ'nın buyruğundaki lam'ın, "garaz ve hikmet lamı" olduğunu söylemiştirı ki bu da, Allah Teâlâ'nın bu kitabı, bu maksattan ötürü indirdiğine delâlet eder. Bu ise, Allah Teâtâ'nın fiillerin ve hükümlerinin, maslahatları gözetme şartına bağlı olduğunu gösterir.
Alimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Birşeyi, başka birşeyden ötürü yapan kimse, o şeyi ancak, o vasıta olmaksızın onu elde etmekten âciz olması halinde yapar. Bu ise, Allah hakkında düşünülemez. Allah Teâlâ'nın fiil ve hükümlerinin herhangi bir sebebe bağlanmasının imkansız olduğu delil ile sabit olunca, zahiri bu manayı veren her nassın te'vil edileceği, bir başka manaya hamledileceği de sabit olmuş olur.
Cenâb-ı Hak, küfrü ancak zulümâta (karanlıklara) [3]

Üçüncü Mesele

benzetmiştir. Çünkü küfür, insanın hidayet yolundan şaştığı halin en ileri noktasıdır. Hak Teâlâ imanı da nura (ışığa) hidayet yolunun sayesinde aydınlanacağı en ileri şeydir. [4]

Dördüncü Mesele

Kâdî şöyle demiştir: "Bu ayette, pek çok bakımdan Cebriye (ehl-i sünnet) görüşünün batıl olduğuna delâlet vardır:
1) Eğer, kâfirde küfrü yaratan Allah Teâlâ olsaydı, Onun o kâfiri küfürden bu kitap ile çıkarması nasıl mümkün otur¬du?
2) Allah Teâlâ, zulümattan nura çıkarma işini, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e izafe etmiştir. Binâenaleyh eğer o küfrün yaratıcısı Allah Teâlâ olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, onları o küfürden çıkarması nasıl mümkün olurdu? O zaman kâfirin, "Sen bizde bu küfrü yaratanın Allah olduğunu söylüyorsun. Öyle ise, senin bizi o küfürden çıkarman nasıl mümkün olur?" deme hakkı doğardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara: "Ben sizi, olup bitmiş olan küfürden değil, ileride meydana gelecek olan zulümattan yani küfürden çıkarırım" diyecek olursa, o kâfirler de: "Eğer Allah Teâlâ, o küfrü bizde yaratacaksa, bu çıkarma işi doğru olamaz. Yok O, onu yaratmayacaksa, herhangi bir çıkarma olmaksızın da, biz ondan çıkarız" diyebilirler.
3) Hz. Peygamber (s.a.s.), onları küfürlerinden ancak iyi düşünmeleri, o kitap üzerinde tefekkür etmeleri ve böylece de, istidlal ve tefekkür ile, Allah Teâlâ'nın âlim, kadir ve hakîm olduğunu, Kur'ân'ın da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in doğruluğuna dâir mucize olduğunu bilebilmeleri için, o Kur'ân'ı onlara okuması ile çıkarır İşte ancak bu durumda onlar O'nun getirdiği bütün hükümleri kabul ederler. Böyle olması da ancak, bu işin kendilerine âit olan, ihtiyarları ile meydana gelen bir iş olmast durumunda mümkün olur. Böylece onların o fiile yönelmeleri ve o fiilde tasarruf etmeleri doğru ve yerinde olabilir."
Kâdf'nin bütün bu görüşlerine şöyle cevap verilebilir: "Kuldan sâdır olan fiil, ondan, ya o işi yapmaya ve yapmamaya dâir sebebler eşit ve denk olduğunda, yahut da bu iki taraftan birinin diğerine üstün gelmesi halinde sâdır olur. Birinci ihtimal olamaz. Çünkü fiilin meydana gelmesi, varlık (yapılma) tarafının, yokluk (yapılmama) tarafına üstün gelmesi demektir. Halbuki yapma ve yapmama sebeblerinin eşit olması halinde, bir tarafın üstün gelmesi imkânsızdır. İkinci ihtimal, bizim görüşümüzün aynısıdır. Çünkü kuldan bir fiilin sâdır olması, ancak yapma tarafının üstünlüğü mevcut olursa söz konusudur. Binâenaleyh eğer bu üstün getirme, kuldan olursa, soru geri döner. Yok eğer kuldan olmaz, Altah'dan olursa, bu durumda da ilk müessir Allah Teâlâ olmuş olur ki, zaten bizim elde etmek istediğimiz netice de budur. Allah en iyi bilendir. [5]

Beşinci Mesele

(Ehl-i Sünnet) âlimlerimiz, "kulun fiilini Allah yaratır" şeklindeki görüşlerinin doğruluğuna, Hak Teâlâ'nın ayetteki "Rablerinin izniyle" ifadesini delil getirmişlerdir. Çünkü ayetin manası, "Hz. Peygamber (s,a.s.)'in insanları karanlıklardan ışığa çıkarması, ancak Rablerinin izniyle mümkündür" şeklindedir. Bu "izin" ile, ya Allah'ın emri, ya ilmi, ya meşieti ve yaratması manası murad edilmiş olabilir. İzni, "Allah'ın emri" manasına hamletmek imkansızdır. Çünkü cehaletten ilme çıkarmak, emre dayanmaz. Çünkü bir emir olsa da olmasa da, durum değişmez. Zira cehalet, ilimden; batıl da haktan iyice ayrılmıştır. "İzn"i, "Allah'ın ilmi" manasına hamletmek de imkânsızdır. Çünkü ilim, malûma, ma'lûmun olduğu durum üzere tâbidir. O halde, zulümattan nura çıkarmayı bilmek, o çıkışa tâbidir. O çıkışın tahakkukunun da, çıkışın tahakkuk edeceğini bilmeye bağlı olduğunun söylenilmesi imkânsızdır. Bu iki kısım batıl olunca, ayetteki "izin" ile, "Allah'ın meşieti ve yaratması ile" manasından başka bir manantn murad edilmediği ihtimali kalır ki, bu da, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in insanları karanlıklardan nura çıkarmasının, ancak Allah'ın meşieti (dilemesi) ve yaratması ile mümkün olduğuna delâlet eder.
Buna göre eğer, "Ayetteki "izin" sözü ile Allah'ın lütuflarının kasdedilmesi niçin mümkün olmasın?" denilirse, biz deriz ki: "Lütuf" sözü, kapalı bir sözdür. Binâenaleyh biz onun hakkındaki sözü detaylandiriyor ve şöyle diyoruz: "İzin" ile murad edilen, ya varlık tarafının yokluk tarafına tercih edilmesini gerektiren bir emirdir, yahut da bu emir bunu gerektirmez. Eğer ikincisi olursa, onda kesinlikle bir emir söz konusu olmaz. Böylece de, o işin o emir sebebiyle meydana geldiğinin söylenilmesi imkânsız olur. Geriye birinci ihtimal katır. Bu da, ayetteki "izin" ile kastedilenin, varlık tarafını yokluk tarafına tercih etmeyi gerektiren bir mananın bulunmasıdır. Halbuki biz, böyle bir tercihin (üstünlüğün) meydana gelmesi halinde, o şeyin mutlaka meydana geleceğine, aklî kitaplarda işaret etmiştik. Bu da, o şeyimeydana getiren sebebten başka birşey değildir. Binâenaleyh bu, bizim görüşümüzün aynısı olmuş olur. Allah en iyi bilendir. [6]

Altıncı Mesele

Allah'ı tanıyıp bilmenin ancak- peygamberin ta'li'mi (öğretmesi) ve imamın bildirmesi ile olacağını söyleyenler, görüşlerine bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ bu ayette, onları, küfür karanlıklarından imân nuruna çıkaranın Hz. Peygamber (s.a.s) olduğunu açıkça ifâde etmiştir ki bu da, Allah'ı bilmenin (marifetullah'ın), ancak öğretme yoluyla elde edildiğine delâlet eder."
Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber (s.a.s.) tıpkı bir uyarıcı gibidir. Marifetullah ise, ancak delil ile elde edilir. Allah en iyi bilendir. [7]

Yedinci Mesele

Ayet, küfür ve bid'at yollarının pekçok; hayır yolunun isetek olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, 'İnsanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa (nura) çıkarman için" buyurmuş, cehalet ve küfrü cemi siğasıyta "zulumât" sözü ile; iman ve hidayeti de, müfred olan "nûr" ile ifâde etmiştir ki bu da, cehalet yollarının pek çok, ilim ve iman yolunun ise tek olduğuna delâlet eder. [8]

Sekizinci Mesele

Ayetteki "Yegâne galib, hamde lâyık olan (Atlah)'m yoluna" ifadesi ile ilgili iki açıklama yapılmıştır:
1) Bu, âmil olan ila harf-i cerrinin tekrarı ile ifadesinden bedel kılınmıştır. Tıpkı, (A'râf, 75} ayetinde olduğu gibidir.
2) Bunun, bir cümle-i isti'nâfiyye olması da mümkündür. Buna göre, sanki "Hangi nura?" denilmiş de, "Yeganegâlib, hamde lâyık (Allah'ın) yoluna (nuruna)" cevabı verilmiştir. [9]

Dokuzuncu Mesele

Mu'tezile şöyle der: "Fail ancak, her türlü makdûrâta kadir oıbuğunda, tütün malûmatı bildiğinde ve fterşeyden
müstağni olduğunda, doğru ve iyi olanı yapar, kötü ve abes olanı bırakır (yapmaz). Çünkü eğer o herşeye kadir olamaz ise, âciz kalacağı için çoğu kez kötüyü yapar. Eğer bütün malûmatı bilmezse, câhil olacağı için, çoğu kez (bilmeden) çirkin işleri yapar. Eğer herşeyden müstağni otmaz ise (başka şeylere muhtaç olursa), ihtiyacı sebebi ile çoğu kez çirkin ve kötü işleri yapar. Fakat o herşeye kadir, herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olursa, çirkin işleri yapması imkansız olur. O halde ayetteki "azîz" (yegâne galib) ifâdesi, Allah'ın kudretinin mükemmelliğine; "hamîd" (hamde lâyık olan) ifâdesi de, O'nun hertürlü fiilinden dolayı hamde lâyık olduğuna bir işarettir. Bu da ancak, Allah herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olduğunda söz konusudur. Binâenaleyh anlattıklarımız ile,
"Allah'ın yolunun", azîz ve hamîd sıfatlarına sâhib ilah için dosdoğru bir yol olduğu için, "kıymetli, yüce ve âlî" sıfatlarına sahib olduğu sabit olur. İşte bundan dolayı, Hak Teâlâ kendisini bu ayette bu iki vasıfla tavsif etmiştir* [10]

Onuncu Mesele

Allah Teâlâ, "aziz" vasfını "hamid" vasfından önce zikretmiştir. Çünkü doğru olan şudur: Allah Teâlâ'yı
bilmenin başlangıcı, O'nun kadir, sonra âlim, ve sonra herşeyden müstağni olduğunu bilmektir. Azîz, kadir
demektir; hamîd ise, âlim ve müstağni olması demektir.
Binâenaleyh Allah'ın kadir olduğunu bilmek, O'nun herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olduğunu bilmekten önce geldiği için, "aziz"i, "hamld" isminden önce zikretmiştir. Allah en iyi bilendir.
"Allah ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Çetin azabtan dolayı vay kâfirlere. Onlar dünya hayatını âhiretten üstün tutup severler, Allah'ın yolundan akkorlar. Onu eğriliğe çevirmek isterler. İşte onlar, uzak bir sapıklık içindedirler" (İbrahim, 2-3). [11]
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfi ve İbn Âmir, onu merfû ve mübteda, ondan sonra geleni de haber kabul ederek, ilk kelimeyi şekilde
okumuşlardır. Bu kelimenin merfû okunabilmesi için, (O, Allah'dır) takdirinde düşünülmesi gerektiği de söylenmiştir. Diğer kıraat imamları ise, geçen ayetteki, "aziz" ve "hamid" kelimelerine atfederek, bunu cer ile şeklinde okumuşlardır ki, bu hususta biraz düşünmek gerekir. Çünkü bir kısım muhakkik alim, "Allah" kelimesinin, Mak Teâlâ'nın alem (özel) ismi olduğunu söylerken, diğer bazıları da, bu kelimenin müştak (türemiş) bir kelime olduğunu benimsemişlerdir ki, bizce doğru görüş birincisidir. Bunun böyle olduğuna, şunlar da delâlet eder:
1) Müştak isim, kendisi için bir müştâkun minh (türediği kelime) bulunması gereken şeydir. Meselâ, "Esved" (siyah) kelimesi "kendisinde siyahlık bulunan şey"; "Nâtık" (konuşan) kelimesi de, "kendisinde konuşmanın meydana geldiği şey" demektir. Binâenaleyh eğer, "Allah" kelimesi, herhangi bir manadan iştikak etmiş (türemiş) bir isim olsaydı, o zaman onun, bir "müştâkun minhi"nin olduğu anlaşılırdı ki o takdirde bu mefhum, bizatihi (mefhum olarak) müşterekliğe mani olan bir durum ihtiva etmeyen külli bir mefhum olurdu.
Binâenaleyh eğer, "Allah" lafz-ı celâli müştak bir lafız olsaydı, o zaman, müşterek olmayı mümkün kılan bir mefhum olurdu.Eğer durum gerçekte böyle olsaydı, bizim "Lâ ilahe illallah" (Allah'dan başka ilah yoktur) şeklindeki sözümüz, tam bir tevhidi ifade etmiş olmazdı. Çünkü bu sözde müstesna olan "Altah" lafzı olup, kedisinde ortaklığın bulunmasına manî bir lafız olmamış olurdu. Ümmet, "Allah'tan başka ilah yoktur" sözümüzün, sırf tevhidi ifâde ettiğinde ittifak ettiğine göre, biz "Allah" lafzının bir alem (özel) isim olduğunu anlamış oluruz.
2) Biz, Allah Teâlâ'nın diğer sıfat ve isimlerini söylemek istediğimizde, önce "Allah" lafzını söyler, sonra bunu o sıfatlarla tavsif ederiz. Mesela, , (O, kendisinden başka ilah olmayan, rahman, rahim, melik ve kuddüs Allah'ıdır)" deriz. Bizim, bunu ters çevirip de, dememiz mümkün değildir. Binâenaleyh "Allah" lafzının, Hak Teâlâ'nın zâtının alem ismi, diğer kelimelerin ise O'nun sıfatlarına delâlet eden lâfızlar olduğunu anlarız.
3) "Allah" lafzının dışındaki bütün isim ve sıfatlar, ya, "kuddüs ve selâm" gibi, Allah'ın selbî sıfatlarına; yahut, "Hâlık, Razık" gibi izafî sıfatlarına; yahut, "âlim ve kadir" gibi hakîkî sıfatlarına, yahut da üçünden meydana gelen şeylere delâlet eder. Binâenaleyh, "Allah sözü Cenâb-ı Hakk'ın husûsî zatının ismi olmasaydı, Allah'ın isimlerinin tamamı, O'nun sıfatlarına delâlet eden lafızlar olmuş olurlardı ve bu hususta, Cenâb-1 Hakk'ın zâtını gösteren birşey bulunmamış olurdu ki, bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü O, o olması bakımından hususi bir isminin olmaması, uzak bir şeydir.
4) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun bir adaşı olduğunu bilir misin?"(Meryem, 65) ifadesi. Bundan murad, "Sen, adı Allah olan başka bir Allah tanır mısın?" manasıdır. Bu da delâlet eder ki, "Allah" lafzı, O'nun hususi zâtının adıdır. İşte bu mukaddime zuhur edince, olması gereken güzel tertib, bunun hemen peşinden, "O, öyle AİIah'dır ki vücüde getireceği her şeyi hikmeti muktezasmca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir" (Haşr, 24) ifadeleri gibi sıfatların gelmesidir. Ama bunun aksini yapıp da, meselâ, "O, takdir edendir. Var edendir, Varlıklara suret verendir. Allah'dır" denilirse, bu caiz değildir. [12]

Merfû Kıraatin İzahı

Bu sabit olunca biz deriz ki, bu ifadeyi î şeklinde merfû okuyanlar, burada "Allahu" kelimesini mübteda, sonrasını da onun haberi yapmışlardır. Doğru olan da budur. Ama, "Allah" kelimesi, kelimesine atfederek mecrur okuyanlara gelince, daha önce de açıkladığımız üzere, tertibin güzeli, , Allah'dır, yaratıcıdır" denilmesi olduğu için bu okuyuş şekli müşkildır. "Yaratandır, Allah'dır" denilmesine gelince, bu da güzel olmaz. İşte bu durumda alimler, buna verilecek cevap hususunda birkaç vecih üzere ihtilâf etmişlerdir:
1) Ebû Amr İbn el-Alâ şöyle demiştir: "Cer ile okuma, takdim ve tehir yaparak olur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: "Göklerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu, hamîd, azîz olan Allah'ın yolu..."
2) Önce sıfatın zikredilip, sonra da ismin zikredilmesi; en sonunda da tekrar sıfatın getirilmesi uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Arapça'da, "Saygı değer imam Muhammed'e, fakih olan ona uğradım" denilir ki, bu ifâde aynen Cenâb-ı Hakk'ın, ayetinin bir benzeridir. Bir husustaki sözün hakikati şudur: Biz daha önce, "Sırâf'ın, âlim, kâdîr ve ganî olan bir zât-ı Ecell'in yolu, sıratı olduğu zaman ancak medhe ve övgüye mazhar olacağını beyan etmiştik. İşte Cenâb-ı Hak bu üç hususu (ibrahim, ıj buyurarak beyan etmiştir.
Sonra, Cenâb-ı Hak bu manayı zikredince, bu aziz varlığın kim olduğu hususunda bir şüphe hasıl olmuş, bundan dolayı da, Cenâb-ı Hak, "Allah ki, göklerde ve yerde olan her şey O'nundur" ifâdesini ona atfetmiştir. Böylece de, o şüpheyi izale etmiştir.
3) Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Allah" kelimesi, el-Azizi'l-Hakîm ifâdesi üzerine bir atf-ı beyândır..." Bu meselenin hakikati ise, bizim daha önce anlatıp ortaya koyduğumuz şeydir.
4) Biz bu kitabın ta başında, "Allah" kelimesinin esas vad'ı bakımından müştak bir kelime olduğunu, ancak ne var ki onun, örfte alem, yani hususî ve özel yerine geçtiğini zikretmiştik. İşte bundan dolayı her ne zaman, önce bu kelime (Allah kelimesi) zikredilir, sonra da ona diğer sıfatlar affedilirse, bu onun bir alem yani özel isim kılınmış olmasından dolayıdır. Ama bu ayeta qelince, Allah kelimesi, Azîz ve Hamîd kelimelerinin sıfatı kılınınca, bu müştak bir lafız olduğuna hamledilmesi sebebiyledir; böyle olunca da haliyle sıfat olarak kalmıştır.
5) Kâfirler bazı kere, putları aziz ve hamid olmakla vasfediyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, ''İnsanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o yegane galib, hamde layık olanın yoluna çıkarman için.." (ibrahim, ıj Duyurunca, putlara tapanların zihninde, bu aziz ve hamid olanların bazan da putlar olabileceği fikri kafıvermiş bunun üzerine Cenâb-\ Hak bu şüçhe "Göklerde ve yerde buluna» \\er şeyin "kendisine ait olduğu Allah'ın yolu.." (ibrahim, 2> buyurmuştur.
Aziz ve Hamid olandan murad, göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine at
olduğu Allah'dır" demektir. [13]

İkinci Mesele
.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah ki, göklerde ne var, yerde mm varsa hep O'nundur" ifadesi, Allah Teâlâ'nın, kesin dmmt yükseklik cihetine, yönüne tahsis edilemeyeceğine oeâer etmektedir. Bu böyledir, çünkü, senin üzerinde ve olan her şeye, "semâ, gök, semâvât" denilir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı şayat üst cihette, üst tarafta bulunsaydı, o zaman "semâ"da bulunmuş olurdu. Bu m/m ise, göklerde bulunan her şeyin O'nun mülkü olduğuna delâlet etmektedir. O za""«arr O'nun, kendi kendisinin mülkü olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece bu as¬kerime Cenâb-ı Hakk'ın, üst cihette bulunmaktan münezzeh olduğuna delâlet em« olur. [14]

Üçüncü Mesele

Bizim ehl-i sünnet alimlerimiz bu ayet ile, Cenâb-ı HaWcl«. kulların amellerinin yaratıcısı olduğu hususunda istetti etmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "göklerde ne va: ne varsa hep O'nundur" buyurmuştur.
Kulların amelleri de, göklerde ve yerlerde bulunmakta, oralarda meycanE gelmektedir. İşte bu durumda O'nun memlûkudur manasında olmak üzere, KuttffR fiillerinin Allah'a ait olduğunu söylemek vâcib olur. "Mülk" ise, "kudret" yetirme**» ibarettir; binâenaleyh, o fiillerin, Allah'ın makdûru, (yani Allah tarafından kendiler* güç, kudret yetirilen) olması gerekir. Bu fiillerin Allah'ın makdûru olduğu sabit olunca onların Allah'ın kudretiyle meydana gelmesi vâcib olur. Aksi halde kul, Allah Teââ •* makdurunu meydana getirmekten men etmiş olur ku bu da imkânsızdır.
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın "hasr" manası taşımaktadır. Bun* manası şudur: "Göklerde ve yerde bulunan bütün şeyler, ancak O'nundur; başkasnv değil!." Bu da gösterir ki, Allah'dan başka bir mâlik ve bir Hâkim bulunmamakta»" Sonra Cenâb-ı Hak bunu zikredince, bunun hemen peşinden tehdidi kâfirtw* yönelterek şöyle buyurdu: "Çetin azabtan dolay: tau kafirIere?Bur\ur\ anlamı ise şudur: "Onlar, göklerin ve yerin, aynı zamanda ontartto | bulunan her şeyin mâliki olan Allah'a ibadet etmeyi bırakıp da, bir zarar ve bir fayot veremeyen; kendisi yaratılmış olup hiçbir şey yaratamayan; idrâk kabiliyetleri ve Sfcsr bulunmayan nesnelere tapmaya başlayınca, işte bundan dolayı (onlara) yaz*a olsun! Sonra, böyle olan herkese yazıklar olsun!" Cenâb-ı Hak " bu kim.ltun i tahsis etmiştir. Çünkü mana, "Onlar şiddetli bir azâbtan dolayı feryâd ediyor, onca~ ötürü çığlıklar atıyorlar ve "Eyvah o azaba! Aman!" diyorlardı" şeklinöec-
Bunun bir benzeri de, kâfirlerin ahirette ölümü temenni edeceklerini ifâde eden (Furkan, 13) ayetidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, kendilerini, en büyük azabı ifâde eden "veyl" ile tehdit etmiş olduğu o kafirlerin sıfatını beyân etmiştir. Onların sıfatlarından üç çeşidi zikretmiştir.

Dünyayı Ahirete Tercih Fitnesi

1) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar dünya hayatım, ahiretten üstün tutup severler" ayetinin ifâde ettiği husus. Bununla ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [15]

Birinci Mesele

Sen eğer dilersen, ellezine kelimesini önceki ayette geçen kâfirine kelimesinin sıfatı yaparsın, istersen onu mübtedâ yapıp, ulâike kelimesini de onun haberi kabul edersin, istersen de, "kınama" manası taşıyan mahzuf bir(fji fiilinin mef'ûlü olmak üzere); mansûb kabul edersin. [16]

İkinci Mesele

"el-İstihbâb ". bir şeyi sevmenin peşine düşmektir. Derim ki: İnsan bazan bir şeyi sever de, fakat, o şeyi sevmesi
hoşuna gitmez. Meselâ, fısk-u fücura meyleden adamın
hali gibi.. Fakat bu kimse, fısk-u fücuru seviyor olmaktan hoşlanmaz. Bir şeyi sevip de, onu seviyor olmayı arzulayarak, işte bu muhabbeti sevmiş olmaya gelince, evet bu, muhabbet ve sevginin zirvesi ve nihâî noktasıdır. Binâenaleyh, "Onlar dünya hayatını... severler" ifâdesi, onların, dünya hayatına karşı duyulan muhabbetin zirvesinde bulunduklarına delâlet eder. İnsan, ahiret hayatından ve bu geçici dünyanın kusurlarından habersiz olduğu zaman böyle olabilir. Böyle olan bir kimseyse, mezmûm ve adi sıfatların en uç noktasında bulunuyor demektir. Çünkü bu hayat, kusur ve nakısalarm pekçok çeşidiyle vasfedilmiştir. [17]

Dünya Hayatının Özellikleri

a) Bu hayat sebebiyle, elemlerin, hastalıkların, gam ve kederlerin, korkuların ve hüzünlerin kapısı açılmıştır.
b) Hakikatte bu lezzetlerin sağladığı tek şey, elemleri savuşturmaktır. Ruhanî ve manevî lezzetler ise bunun aksinedir. Çünkü onlar, bizatihî lezzet ve saadettirler.
c) Bu dünya hayatının lezzetleri, inkıtâya, kesintiye ve nihayete ermeleri sebebiyle, buruktur.
d) Onlar, değersizdir, azdır. Kısaca, bu dünya hayatını, ancak onun kusurlarından gafil olan ve yine, uhrevi,manevî hayatın üstünlüklerinden habersiz bulunan kimse sevebilir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Halbuki ahiret daha hayırlı, daha süreklidir" buyurmuştur. İşte bu ifâde, daha önce zikretmiş olduğumuz her şeyi içine almaktadır. [18]

Üçüncü Mesele
.-
Cenâb-ı Hak, "Onlar, dünya hayatını, ahiretten üstür tutup severler" buyurmuştur. Burada bir haz"
bulunmakta olup, bunun takdiri şöyledir: "Onlar dünya hayatını severler ve onu, ahiret hayatına tercih ederler..." Böylece Cenâb-Hak, kendisi vasıtasıyla, sırf dünyayı sevmenin, ancak onu ahirete terci" etmenin de kendisine bitişmesinden sonra mezmûm olacağı anlaşılsın diye, bu iv vasfı birleştirmiştir. Buna göre, dünya hayatını, kendisiyle gönül faydalarına ve ahiret -hayırlarına ulaşmak için seven kimseye gelince: Bu kimse, ahiretine zarar verece* bir şeyi tercîh etmek suretiyle onu ahiretine üstün tutmadığı sürece, mezmûm ve kınanmış olamaz. Mezmûm ve kınanan sevgi ise, ancak belirtilen o sevgidir. [19]

Allah Yolundan İnsanları Uzaklaştırma

2) Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın yolundan ahkorlar" ayet; ifâde ettiği husus... Bil ki, dünyayı (mezmûm olan) bir sevgiyle sevip üstün tutanla-sapmışlardır. Başkalarını Allah'ın yoluna girmekten men edenler ise, saptıraniarc -azdıranlardır. İşte, birinci safha onların dalâlette olduklarına; onların Allah yolunda-saptırdıklarını gösteren bu safha iseOnlarm saptıran, azdıran, idlâl edenler olduklarına işaret etmektedir. [20]

Hak Yolu Eğriltme Teşebbüsü

3) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu eğriliğe çevirmek isterler" ayetinin ifâoe ettiği husus... Bil ki, saptırmak iki safhada olur:
Birincisi: Başkalarını saptırmaya gayret etmek ve onu, dosdoğru olan yola ve sırat-ı müstakime vasıl olmaktan alıkoymak.
İkincisi: Onun, hak yola çeşitli şekk ve şüpheler atmak için çaba göstermesi ve yapabildiği her türlü hile ve desise ile, onun durumunu takbih edip çirkin göstermeye çalışmasıdır ki bu, dalâl ve idlâlin doruk noktasıdır. İşte bu hususa, Cenâb-ı Hak. "Onu eğriliğe çevirmek isterler" buyurarak işaret etmiştir.
Keşşaf sahibi: "Bu ifâdede aslolan "Onun için eğrilik isterler şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki, harf-i cer hazfedilmiş ve fiil mef'ulü harf-i cer'siz almıştır" demiştir.
Dalalet Hakkında "Uzak" Sıfatının Manası
Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin hallerinin bu üç mertebesini zikredince, onlarır sıfatlarıyla ilgili olarak iüjl "İşte onlar, pek uzak bir sapıklık içindedirler" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak şu sebeplerden dolayı, sapıklığı "uzak olmak"la vasfetmiştir:
1) Biz, sapıklık derecelerinin en İlerisinin, Allah Teâlâ'nın bu derecede vasfetmiş
olduğu o şey olduğunu beyan etmiştik. Binâenaleyh bu mertebe, haktan son derece uzak olan bir mertebedir. Çünkü, meselâ siyah ve beyaz gibi, zıt olan iki şeyin şartı, onların birbirlerinden son derece 'uzak' olmalarıdır. Binâenaleyh burada da, bu tarz üzere tahakkuk eden sapıklık, haktan son derece uzak olan bir sapıklık, dalâi olmuş olur. Zira, bu sapıklıktan daha şiddetli ve daha ileri derecede bir sapıktık düşünülemez.
2) Bununla, onların sapıklık yolundan hidâyet yoluna döndürülmelerinin uzak oluşu kastedilmiştir. Zira o sapıklık, onların içine yerleşmiş, orada temerküz etmiştir.
3) Bu ayetteki "dalâl" ile, onların helak olmaları murad edilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Onlar, sona ermeyen ve uzun süren bir helak içindedirler" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, ayetteki baîd (uzak) sözü ile, o sapıklığın süresinin uzamasını ve sona ermemesini kastetmiştir. [21]

Dinin Her Ümmete Tebliği

"Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür. O. yegâne galibtir, tam hüküm ve hikmet sahibidir"
(İbrahim, 4).
Ayetle itgili birkaç mesele vardır: [22]

Birinci Mesele

Bil ki Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, "Bu bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Her Ümmete Peygamber Göodenlmesi çıkarman için onu sana indirdik"(ibrahim, ıj buyurunca, bu,
bu büyük makamın kendisine verilmesi bakımından hem peygamber için bir lütuf, hem de kendilerine, onları inkâr karanlıklarından kurtarıp imanın nuruna ulaştıran bir peygamberin gönderilmiş olması açısından da insanlara ve mahlûkata bir lütuf olmuş olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu ayette, işte bu iki bakımdan, nimet ve ihsanını tamamlayacak olan şeyi zikretmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e nisbetle bunun bir lütuf olmasına gelince, Allah Teâlâ: "Ey Muhammed,, diğer peygamberler sadece kendi kavimlerine peygamber olarak
gönderilmişlerdir. Sen ise, bütün mahlûkata peygamber olarak gönderildin Binâenaleyh, bu in'âm, senin hakkında daha mükemmel ve daha üstün olmuş olur* şeklinde beyan buyurmuştur.
Bunun, bütün mahlûkata nisbetle bir ikram olmasına gelince, Allah Teâlâ bun¬da, her kavme, ancak o kavmin lisanıyla konuşan bir peygamber gönderdiğini beya~ ederek açıklamıştır. Zira durum her ne zaman böyle olursa, onların, o şerîatin sırlar r anlamaları, onun özüne vakıf olmaları daha kolay; yanlıştan ve hatadan uzaklaşmaia-da, o nisbette müyesser olur. İşte, ayetin kendinden önceki ifadelerle münasebetle' budur. [23]

İkinci Mesele

Bazı kimseler bu ayet-i kerime ile, dillerin tevkîfı değil de ıstılahî oldukları hususunda istidlal etmiş ve şöyle demiştir Çünkü tevkîfîlik ancak, peygamberler göndermek ite meydana gelir. Bu ayet-i kerime ise, bütün peygamberle^ ancak, kendi kavimlerinin lisânı ile gönderilmiş olduğuna delâlet eder. Bu da, dillerr peygamberlerin gönderilmesinden önce bulunmasını iktizâ eder. Durum böyle olunca, bu dillerin tevkif (vahy) ile meydana gelmesi imkânsız olur. Böylece de, dillerin, ıstılah? olarak meydana gelmesi vacib olur. [24]

Üçüncü Mesele

Yahudilerden, kendilerine İseviyye denilen bir grup, Hz.. Muhammed (s.a.s.)'in Allah'ın Resulü olduğunu, ama
diğer bütün toplumlara değil de, sadece Araplâ-i gönderilmiş olduğunu iddia etmişler ve iki bakımdan t.
ayete tutunmuşlardır:
1) Kur'ân, Arapça ile nazil olduğuna göre, içinde bulunan fesahat sebebiyle onu-bir mucize olduğunu ancak Araplar bilebilir. Bu durumda da Kur'ân, ancak Arapla-c bir hüccet olmuş olur. Arap olmayanlar için bir hüccet olmaz.
2) Onlar şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın "Biz hiçbir peygamberi ke kavminin dilinden başkasıyla göndermedik" buyruğundaki "lisân"dan murar Arapça'dır. Bu da şöyle denilmiş olmasını gerektirir: Hz. Muhammed (s.as) iç -Araplardan başka kavim yoktur. Bu da, O'nun sadece Araplara gönderilmiş olduğuna delâlet eder.
Buna şöyle cevap verilir: Ayetteki (kavmini) kelimesi ile "Onun beldesin r halkı, ahalisi" manasının murad edilmiş olması niçin mümkün olmasın? Binâenale> -kavmihi kelimesinden maksat, onun davet kapsamına giren kimseler değildir. Onun davetinin umumî ve bütün insanlara şamil olduğunun delili, "De ki: "Ey insanlar şüphesiz ben, Allah'ın sizin hepinize, hatta, ins ve cin âlemine göndere:-peygamberim" {A-raf, ise) ayetidir. Çünkü, meydan okuma, yani tehaddi insanla'a karşı olduğu gibi, aynı zamanda cinlere karşı da vaki olmuştur. Bunun delili, Ücf." "Andolsun, ins ve cin, şu Kur'ân'm benzerini (meydana) getirmeleri için b.z
araya toplansa, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine benzerini getiremezler" Dördüncü Mesele

Ehl-i sünnet âlimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın, dalâlet ve hidayetin Allah'dan olduğuna, "Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür" ayetini delil getirmişlerdir. Ayetin bu hususa delâleti açıktır. Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bunu, şu rivayet de tekid eder: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer(r.a.) bir grup insan içinde karşı karşıya geldiler ve seslerini yükselttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Bu nedir, noluyor?" dedi: Ordakilerden birisi: "Ya Resûllallah, Hz. Ebu Bekir, "hasenat AHah'dandır, seyyiât kendimizdendir" diyor; Hz. Ömer de: "ikisi de AHah'dandır" diyor. Bazı kimseler, Hz. Ebu Bekir'e, bazısı da Hz. Ömer'e tâbi oldular" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir'in söylediğini araştırıp öğrendi. Sonra onun söylediğinden memmun olmadı. Bu, yüzünden anlaşılıyordu. Sonra Hz. Ömer'e yöneldi; onun söylediğini de araştırıp öğrendi. Bunun üzerine, yüzünde bir memnuniyet belirtisi hasıl oldu. Sonra da şöyle buyurdu: "İsrafil (a.s.), Cebrail ile Mikâil arasında nasıl hükmetmişse, ben sizin aranızda öyle hüküm vereyim: Cebrail, ey Ömer, aynen senin söylediğin gibi; Mikaîl de, ey Ebu Bekir, senin söylediğin gibi söylemişti. Bunun üzerine İsrafil, bütün kaderin, onun hayrının ve şerrinin Allah'dan olduğuna hükmetti. İşte, benim, sizin aranızdaki hükmüm bu." [26]

Metezlle'nin Bu Ayeti Te'vili

Mu'tezile şöyle demiştir: Bu ayetin zahirî manası üzere icra edilip anlaşılması mümkün değildir. Bu, birkaç şekilde izah edilebilir:
1) Allah Teâlâ, "Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın" buyurmuştur. Bu, "Biz, her peygamberi kavminin lisanıyla gönderdik ki, onlara bu mükellefiyetleri kendi lisanlanyla beyan etsin. Binâenaleyh, onların bu beyânı anlamaları daha kolay, maksat ve gayeyi anlamaları ve idrakleri daha mükemmel olur" demektir, Bu söz, eğer Allah'ın peygamber göndermekten maksadı, mükellefler için imanın meydana gelmesi olursa, ancak sahih ve doğru olmuş olur. Ama eğer Allah'ın bundan maksadı onları saptırmak ve onlarda küfrü yaratmak olursa, o zaman bu söz o maksada uygun olmaz.
2) Hz. Peygamber (s.a.s.), onlara, "Sizde, küfrü ve dalâleti yaratan Allah'dır" dediği zaman, onların, "Öyle ise, senin beyân ve açıklamanın faydası nedir? Gönderilmendeki maksat nedir? Allah'ın bizde yaratmış olduğu küfrü kendimizden gidermemiz mümkün müdür?" deme hakkı doğardı. Bu durumda, nübüvvetin tebliğ ve çağrısı batıl olmuş, peygamberlerin gönderilmesi de boşuna olmuş olurdu.
3) Küfür, Allah'ın yaratması ve meşietiyle meydana gelirse, o zaman küfre râm olmanın da vacib olması gerekir. Çünkü Allah'ın kazasına rıza, vâcibtir. Bu, akıllı olan bir kimsenin söyleyeceği bir şey değildir.
4) Biz, daha önce bu ayetten önceki, "insanları Rabierinin izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarman için" ifadesinin, "adi" görüşüne delâlet ettiğini, yine bu ayetin sonunda bulunan, "O, yegâne galibtir, tam hüküm ve hikmet sahibidir" ifadesinin de aynı şeye delâlet ettiğine dair deliller getirmiştik. Binâenaleyh, küfrü ve kabih fiiller yaratan ve bunları murad eden, daha nasıl hakîm olabilir? İşte bu izahlarla, ayetteki. "Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi de dilerse doğru yola götürür" ifadesinin, "Allah kulda küfrü yaratır" manasına hamledilmesinin mümkün olmadığı sabit olur. Bundan dolayı, ayetin teviline yönelmek gerekir. Biz, bu teviller hususunda, Bakara sûresinde{aakara, 26) ayetinin tefsirinde geniş açıklamalarda bulunmuştuk.
Bunların bir kısmını tekrarlamakta bir sakınca yoktur:
a) " İdlâlden murad, o kimsenin kâfir olup dalâlette bulunduğuna hükmetmektir. Nitekim, "Falanca, falancanın kâfir ve sapık olduğuna hükmetti" manasında denilir.
b) "İdlâl" onları cennet yolundan cehennem yoluna götürmekten ibaret; "hidâyet" de cennet yoluna irşâd etmekten ibaret olabilir.
c) Allah Teâlâ, sapmış olanı dalâleti üzerinde bırakıp, ona müdahele için, sank onu saptırmış gibi olmuştur. Yine, hidâyete ermiş olana da, lütuflarıyla yardım ettıç için, sanki onu hidayete erdiren kendisi olmuş gibidir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir "İdlâlden murâd, Allah'ın, kulu tamamen kendi haline bırakması ve lütuflarını ondar esirgemesidir. Hidayetten murad, Allah'ın muvaffakiyet vermesi ve lutfetmesidir [27]

Razi'nin Mutezileye Cevabı

Mutezile'nin ilk önce söyledikleri, "Ayetteki, "Onlara apaçık anlatsın" ifâdes Allah'ın onları saptırmış olmasına uygun düşmez" şeklindeki sözlerine şöyle diyere* cevap veririz: Ferrâ şöyle demiştir: "Bir fiilden sonra bir başka fiil zikredildiği zaman eğer ikinci fiil, birinci fiile benzer (müşâkil) ise, onu ona atfedersin. Eğer, müşâkeleî bulunmuyorsa, onu yeni bir cümle yapar ve merfû yaparsın. Bunun bir benzeri. "Dilerler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürsünler. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz rrevbe, 32) buyruğudur. Buradaki ifadesi ref mahallindedir. Başkası caiz değildir. Çünkü 'denilmesi güzel olmaz. Binâenaleyh, ikinci cümle birinci cümlenin mevkiinde olmadığına göre atıf yapılamaz. Yine, bunun bir benzen. "Size apaçık gösterelim diye.. sizi.... rahimlerde durduruyoruz' (Hacc, 5) ayetidir. Arapların şu sözü de bu kabildendir: "Seni ziyaret etmek isîedim; fakat, yağmur beni alıkoyuyor." Son fiil, zikrettiğimiz sebeplerden dolayı, merfû olarak getirilmiş olup; kendisinden önceki mansûb fiile atfedilmemiştir. Şairin şu beyti de bunun gibidir:
"Onu (şiiri) beyan edip açıklamak ister, (fakat) onu anlaşılmaz hale getirir."
Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Allah Teâlâ bu ayette, önce ^ buyurmuş, sonra da buyurarak, yudıllü fitlini merfû olarak zikretmiştir. Bu, o fiilin, müste'nef olarak, kendisinden öncesine atfedilmeksizin zikredildiğine delâlet eder. Ben derim ki: Mana bakımından bu sözün izahı şudur: Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi, bu şeriatları o kavmine beyân edip anlatması, kavminin alıştığı ve bildiği lisanla olsun diye, ancak kavimlerinin lisanlanyla gönderdik." Allah bundan sonra, "İş böyle olmakla beraber, Allah dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet eder" demiştir. Bu ifâdenin gayesi, beyânın kuvvetli olmasının, mutlaka hidayetin meydana gelmesini gerektirmeyeceğine, binâenaleyh, çoğu zaman beyân ve izah kuvvetli olduğu halde, hidayetin tahakkuk etmediğine, yine çoğu zaman, beyân zayıf olduğu halde hidayetin tahakkuk edebileceğine bir işarette bulunmaktır. Durum ancak böyledir; çünkü, hidâyet ve dalâlet, sadece Allah tarafından meydana gelir.
Mutezile'nin, "Dalâlet eğer Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, peygambere kâfir, "Senin beyânının ve davetinin hikmet ve faydası nedir?" diyebilirdi" şeklindeki ikinci sözlerine mukabil biz deriz ki: Buna şu durum mauarızdır: Hasmımız olan Mu'tezile'nin kendisinin de bu ayetlerin, o kimsenin sapık olduğunu haber verdiğini kabul etmesi de buna aykırıdr. Zira kâfir o muarıza şöyle diyebilir: "Senin ilâhın benim kâfir olduğumu haber verdiğine göre, eğer ben inanırsam, senin ilahın yalancı olmuş olur. Ben, senin ilahını yalancı kılmaya ve O'nun ilmini cehalete çevirmeye muktedir miyim? Buna gücüm yetmediğine göre, nasıl bana bu imanı emredersin?" diyebileceğini kabul etmektedir. Muarızımızın bize karşı getirmiş olduğu bu sorunun kendisi aleyhine de varid olduğu sabittir.
Mutezlle'nin, "Buna göre, küfre razı olmak, vacib olmalıdır. Çünkü Allah'ın kaza ve kaderine rızâ, vacibtir. Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vacibtir" şeklindeki üçüncü görüşüne gelince, biz şöyle deriz:
Size göre, kulun, Allah'ı yalanlamaya ve O'nun ilmini cehalete dönüştürmeye çalışması vacibtir. Bu ise, sizin bizi ilzam etmek için ileri sürdüğünüzden daha şiddetli bir biçimde imkânsız olan bir ilzamdır. Çünkü Allah Teâtâ, o kimsenin kâfir olduğunu ve onun küfrünü bildiğini haber verdiğine göre, o kimsenin küfrünü gidermek, Allah'ın ilmini cehalete, doğru haberini yalana çevirmeyi iktizâ eder.
Mutezile'nin, "Bundan önceki, "Bütün insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa... çıkarman için" (ibrahim, i) ayeti, Mutezile'nin görüşünün doğruluğuna delâlet eder" şeklindeki dördüncü iddialarına karşı deriz ki: Biz, ayetteki "Rablerinin izniyle" ifadesinin, ehl-i sünnetin görüşünün doğruluğuna delâlet ettiğini anlatmıştık.
MutezlIe'nin/'Allah Teâlâ kendisini, ayetin sonunda hakim olarak vasfetmiştir. Bu, O'nun, küfrü yaratmasına ve irade etmesine aykırıdır" şeklindeki beşinci görüşüne karşı biz de deriz ki: Allah Teâlâ, kendisini burada, "azîz" diye de vasfetmiştir. Azîz, gâlib ve kahir olan demektir. Binâenaleyh, meydana gelmeyeceği halde kâfirden iman etmesini isterse, ya da onlardan küfür amelini irâde ederse, aziz ve galib olduğu için, bunlar hasıl olur. Böylece, Mutezilenin yapmış olduğu izahların zayıf olduğu sabit olur. Yine onların yaptıkları üç tevilin batıl olduğu bu kitapta tekrar tekrar anlatılmıştı. Binâenaleyh, yeniden anlatmaya gerek yoktur. [28]

Daha Önceki Kısımla Münasebet

"Biz Musa'yı, "kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara, Allah'ın günlerini hatırlat" diye mucizelerle gönderdik. Şüphesiz ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler bulunmaktadır. Hani Musa
kavmine: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi kötü azaba sürmekte olan, oğullarınızı boğazlamaya, kadınlarınızı diri bırakmaya devam eden Firavun hanedanından sizi kurtarmıştı ve bunda, Rabbinizden büyük bir imtihan vardır" demişti " (İbrahim, 5-6).
Ayetle İlgili birkaç mesele vardır: [29]

Birinci Mesele

Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i insanlara. onları karanlıklardan nura çıkarması için gönderdiğin'
beyan edip, O'nun gönderilmesinde gerek Hz. Peygambere. gerek O'nun kavmine olan nimetinin kemalini zikredince, bunun peşisıra, geçmiş kavimlere gönderilen diğer peygamberlerin bi'setini, ve o kavimlerin onlara karşı davranışlarını anlatmaya başlamış, böylece Hz. Peygambere, kavminin kendisine yapmış olduğu eziyetlere sabretmesini tavsiye ederek, onlarla nasıl konuşacağını ve onlara nasıl muamele edeceğini öğretmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, alışılmış olan adet üzere, bazı peygamberlerin kıssasını zikretmiş ve işe, Hz. Musa (a.s.) 'nın kıssasıyla başlayarak "Biz Musa'yı (...) mucizelerle gönderdik" buyurmuştur. [30]

Hz. Musa'nın Mucizeleri

Esamm şöyle demiştir: "Musa (a.s.)'nın mucizeleri, âsâ, yed-i beyzâ, çekirgeler, bitler, kurbağa, kan, denizin yarılması, taştan pınarların fışkırması, dağın gölgelik gibi kaldırılması ve gökten bıldırcın etiyle kudret helvası indirilmesidir."
Cübbâi "Allah Teâlâ Musa (a.s.)'yı. kavmi Benî İsrail'e ayetlerle göndermiştir. Bu ayetler, O'na bildirilen şeyler, O'na indirilen kitap ve O'na, dini kavmine açıklaması hususunun emredilmesidir" demiştir.
Ebu Müslim el-lsfehflnî ise, söyle demiştir: "Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında: "Bu bir kitapdtr ki, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için onu sana indirdik" (ibrahim, 1) buyurmuştur.
Hz. Musa (a.s.) hakkında da, "kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar" diye Musa'yı peygamber olarak gönderdik" buyurmuştur. Bu ifâdenin maksadı, bi'setten gayenin, bütün peygamberler için aynı olduğunu; bunun da, peygamberlerin insanları, dalâlet karanlıklarından hidâyet nurlarına çıkarmaya gayret etmeleri olduğunu anlatmaktır. [31]

İkinci Mesele

Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki İ cümlesinden maksad "Kavmini çıkarasın diye" manasıdır. Buradaki en edatının, "yani" manasında olmak üzere "en-i müfessire" olması uygundur. Bu takdirde mana şöyle olur: "Andolsun ki biz Musa'yı ayetlerimizle..çıkar" diye gönderdik." Sanki şöyle denilmektedir: "Ona şöyle dedik: "Kavmini.... çıkar." Bunun bir benzeri de, "Onların elebaşlanndan bt güruh, "yürüyün" diyerek kalkıp gittiler" Allah'ın Günleri

Zeccâc, bu iKi görüşü Slbeveyh'den naklet m iştir. Ayetteki 'Ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" buyruğuna gelince, bil ki Allah Teâlâ Musa (a.s.)'ya bu ayette iki şeyi emretmiştir:
a) Kavmini küfrün karanlıklarından çıkarmasını.
b) Onlara, Allah'ın günlerini hatırlatmasını... Bu hususta iki mesele vardır: [33]

Birinci Mesele

Vahidî şöyle demiştir: "Eyyam" kelimesi, "yevm" kelimesinin çoğuludur. "Yevm" kelimesi ise, güneşin
doğumundan, batımına kadarki müddeti (gündüzü) gösterir.
"Eyyam"m aslı, şeklinde idi, Bunda yâ ile vâv bir araya gelmiş ve birincisi, yani yâ harfi bir sükûn ile vâv'dan önce gelmiştir. Bundan dolayt biri diğerine idğâm edilmiş ve idğâmda da yâ harfi üstün gelmiştir. [34]

İkinci Mesele

"Eyyam' (günler) kelimesi ile, o günlerde meydana gelmiş büyük hadiseler kastedilmiştir. Nitekim Arapça'da,
Eyyam (Günler) ve Benî İsrail'in "Falanca Arapların eyyamını (günlerini) bilir" denilir. Vak'alan Bundan maksad, "Arapların belli başlı hadiselerindir. Nitekim darb-ı meselde de, "Bir gün gören, bir gün de görülür" denilmiştir. Bu, "Bir kimse bir günde başkasının maruz kaldığı felâket sebebiyle sevinçli görünürse, başka bir günde de kendisinin başına gelen felâketten ötürü hüzünlü görülür" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak: "işte öğünler... biz onları, insanlar arasında döndürür dururuz" Daha sonra Cenâb-ı Hak "Şüphesiz ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler bulunmaktadır" buyurmuştur. Bu, "Bu hatırlatma ve dikkat çekmede, çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice
ibret alınacak şeyler vardır. Çünkü durum, ya bir mihnet ve imtihan hali, ya da bir atiyye ve bolluk hali olur. Eğer birinci durum olur ise, mü'min çok sabreder. İkinci hal söz konusu ise, o, çokşükredici olur" demektir. Bu ifadeler, mü'minin, her ânında mutlaka bu iki durumdan birisi üzere olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Buna göre eğer zaman, onun gönlüne uygun ve arzusuna muvafık bir biçimde geçiyor ise, o, şükür ile meşgul olur; gönlüne uygun bir biçimde cereyan etmiyorsa, o zaman da sabırla meşgul olur.
İmdi, eğer: "Bu hatırlatmalar ve öğütler herkes için birer ibret vasıtasıdır I ar O halde daha niçin bunlar çok sabreden ve çok şükreden kimselere tahsis edilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta birkaç izah yapılabilir:
1) Bu ayetlerden istifâde eden, bunlara itibar edenler o kimseler olduğu için, "(Bu Kur'ân) muttakiler için bir hidayet (vasıtasıdır)" (Bakara, 2), ve "Sen ancak O'ndan korkanı inzâr edicisin" (Naziât, 45) ayetinde de olduğu gibi, bunlar ancak o kimseler için bir ayet (bir ibret) olmuş olur.
2) Şöyle denilmesi de uzak bir ihtimal değildir: Hatırlatma ve öğüt vermenin bu çeşidinden yararlanmak, ancak sabreden ve şükreden kimseler için söz konusudur. Böyle olmayan kimseler, bu ayetlerden yararlanamaz.
Bil ki Allah Teâtâ, Musa (a.s)'ya, kavmine Allah'ın günlerini hatırlatmasını emrettiğini zikredince, Hz. Musa'nın da onlara, bu günleri hatırlattığını bildirerek, "Hani Musa kavmine, ' 'Allah 'm üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Çünkü O, sizi kötü azaba sürmekte olan... Firavun hanedanından sizi kurtarmıştı" buyurmuştur. Buradiki "Hani sizi kurtarmıştı" ifadesi, in'âm etmek manasındaki kelimesinin zarfıdır, ona bağlıdır. Yani, "Allah'ın o zaman (bunu yapmakla) size olan nimetini hatırlayın" demektir. Geriye ayetle ilgili birkaç soru var: [35]

Ayrı İşin Farklı Lafızlarla Anlatılması

Birinci Soru: Cenâb-ı Hak Bakara sûresinde üy».M (Bakara, 49);A'râf sûresinde (aynı sadedde) J fa (öldürürler); bu ayette ise, atıf vâvı ile, j (boğazlarlar) şeklinde getirmiştir. Bunlar arasındaki fark nedir?
Cevap: Allah Teâtâ, Bakara sûresinde (Ayet. 49) vavsız olarak yüzebblhÛn "Boğazlarlar" buyurmuştur. Çünkü bu ifâde, o ayetteki sûe'l-azab ifadesinin bir tefsiridir. Tefsir sadedinde gelen ifadenin başında atıf vâvının getirilmesi güzel olmaz. Nitekim sen şöyle dersin: "Bana kavim (insanlar) geldi, yani Zeyd ve Amr" Çünkü "Zeyd" ve "Amr" ile, "kavm" kelimesini tefsir etmek istedin. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Kim bunlardan yaparsa, cezaya çarpar; Kıyamet günü azabı katlanır" (Furkan. 68-69) ayetidir. Bundaki Uui (ceza) kelimesi, "azabın katlanması" şeklinde tefsir edildiği için, atıf vâvının zikredilmemesi gerekmiştir. Bu ayetteki bu ifadeye gelince, ifadesinin başına vâv getirilmiştir. Çünkü bunun manası, "Onlar İsrâiloğullarına hem boğazlama, ayrıca boğazlama olmayan başka kötü azablan yapıyorlardı" şeklindedir. Binâenaleyh bu ayette öyvty (ve boğazhyoriardı) ifâdesi, bir başka çeşit işkenceyi ifâde etmekte olup, kendisinden önceki ifadenin tefsin değildir. [36]

Firavun'un Yaptığı İşkence, Rabden İmtihan Olur mu?

İkinci Soru: Firavun hanedanının yapmış olduğu iş nasıl onların Rablerinder gelen bir imtihan olmuş olur?
Buna iki şekilde cevap verilir.
a) Allah Teâlâ'nın, Firavun hanedanına bu işi yapma imkânı vermesi, Allah'da-yana bir imtihan olmuş olur.
b) Bu, Allah'ın onları kurtarmasına bir işarettir. Bu kurtarma da büyük br imtihandır. Bela, "imtihan ile sınanmak" anlamındadır. Bu,bazan nimet ile baza*" da mihnet ve sıkıntılarla olur. Hak Teâlâ, "Biz sizi, fitne olarak hayırlar ile ve serler ile imtihan ederiz" (Enbiya. 35) buyurmuştur. Bu izah, daha uygundur. Çünkü, "Har Musa, kavmine: "Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın" şeklindeki ayetin bas kısmına daha uygun düşmektedir. [37]

Kadınları Hayatta Bırakıp Hizmetçi Edinmeleri

Üçüncü Soru: Farzedelim ki, oğulların boğazlanması bir imtihan olsun. Fa-1 kadınların hayatta bırakılması nasıl imtihan olur?
Cevap: Onlar, kadınları, kendilerini öldürmemelerine karşılık, hizmetçi olar=-kullanıyorlardı. Yine Firavun hanedanının, o kadınları, kocalarından ayrı olarak saç bırakmaları, onlara verilebilecek en büyük zarar idi.
"Hani Rabbiniz şunu bildirmişti ^Şükrederseniz, elbette size olan n/mervr arttınnm, ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz benim azabım pek çetindir" (İbrahim. 7).
Bil ki, ayetteki, "Hani Rabbiniz şunu bildirmişti" ifâdesi, Hz. Musa'nın, kavmine söylediği sözler cümlesindendir. Buna göre sanki, Hz. Musa (a.s.), kavmine "Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın" dediğinde, "ve şunu da hatırlayın ki Rabbiniz şunu bildirmişti" demiştir. Buradaki üiü tOiî manasınadır. Oiü ile 'nin bir benzeri de ve Jjaîî fiilleridir. Tefa'âle vezninde, jüî vezninde bulunmayan fazla bir mananın olması gerekir. Buna göre sanki, "Rabbiniz size, kendisinde şek ve şüphe bulunmayan çok kesin bir bildiri ile bildirmiştir ki" denilmektedir. Dolayısıyla ayetin manası, "Rabbiniz size bildirdi ve buyurdu ki: "Eğer şükrederseniz..." şeklindedir. O halde, buradaki, "Dedi" manasında zikredilmiştir. Çünkü bildirmek de, bir bakıma "demek"tir. İbn Mes'ûd (r.a.)da şeklinde okumuştur. [38]

Şükür Nimeti Artırır

Bil ki ayetten maksad, Allah'ın nimetlerine şükreden kimseye, Allah'ın, nimetlerini artıracağını bildirmektir. Burada gerçek şükrü tanımak, şükür ile meşgul olunduğunda fazladan verilecek olan nimetleri incelemek gerekir. Şükür, saygı ile ve nefsi o yola alıştırmak sureti ile, nimet verenin nimet verdiğini itiraf ve tasdik etmek demektir. Nimetin artması birkaç şekilde olabilir. Manevi ve maddi nimetler bunlardandır. [39]

Manevi Nimetler

Manevi nimetlere gelince, bu, şükreden kimsenin devamlı bir şekilde Allah'ın çeşitli nimetlerini, O'nun çeşitli faz! ve keremini düşünüp görmesinde olur. Bir kimseye çokça iyilikte bulunanı, hiç şüphesiz o kimse sever. Binâenaleyh nefsin, çeşitli ilahî fazi ve ihsanı düşünüp görme ile meşgul olması, o kulun Allah Teâlâ'yı iyice sevmesini gerektirir. Sevgi (muhabbet) sıddıkların en üst makamıdır. Sonra kul, bazan bu halden nimet verene olan sevgisinin, nimete bakmaktan alıkoyduğu bir hâle yükselir. Saadetlerin ve bütün hayırların kaynağının, Allah sevgisi ve marifetullah (Allah bilgisi) olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh şükür ile meşgul olmanın, manevi nimetlerin artmasına sebeb olduğu sabit olmuştur. Maddi nimetlerin artmasına gelince, "istikra" (tam bir araştırma), Allah'ın nimetlerine şükretmekle çok meşgul olan kimsenin, nimetleri daha çok elde ettiğini gösterir. Netice olarak diyebiliriz ki: Şükür makamı, ancak kuf^ma'bûdunu tanımakla meşgul olduğu için güzel bir makam olmuştur. Kulu, aldanış yurdu dünyadan, kutsi âleme sevkeden her makam, hem dini, hem de dünyevî saadetleri gerektiren yüce ve kıymetli bir makamdır.
Cenâb-ı Hakk'ın "Ve, eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım pek çetindir" ifâdesindeki, "küfür" ile, "nankörlük" manası kastedilmiştir, inkâr değil. Çünkü şükrün mukabilinde zikredilen "küfür", "nankörlük" manasına gelir. Bunun sebebi şudur: Nankörlük, ancak insanın o
nimetlerin Allah'dan olduğunu bilmemesi durumunda tahakkuk eder. Nimetleri inkâr etmek, bilmemek, Allah'ı inkâr etmektir. Allah'ı inkâr etmek de, en büyük ikâb ve azabı gerektiren şeylerdendir. Hem buradaki bir başka incelik de şudur: Hak olan Bir'in dışında kalan her şey, zâtı gereği mümkindir ve zatı gereği mümkin olan herşeyin var olması, ancak zatı gereği vâcib olanın var etmesi ile; yok olması da O'nun yok etmesi ile olur. Durum böyle olunca da Hakk'ın dışında kalan herçay, Hakk'a boyun eğmiştir. Mümkin varlıkların hepsi, Hak Teâlâ'ya boyun eğip, kendisinde Hakk'ı tanımanın nuru ve Hakk'ın celâlinin şerefi bulunan her kalb, Hakk'ın dışında kalan her şey de bu kalbin sahibine boyun eğer*. Çünkü bu nurun O'nun kalbinde mevcut olması, tabiî olarak, Allah dışındaki her varlığın O'na hizmet etmesini gerektirir. Kalb bu nurdan boş ve uzak olduğunda, zayıflar ve değersizlesin Böylece de, Hak dışındaki her varlık, ondan kendisine hizmet etmesini bekler ve onun dışındaki herşey onu hakir görür. İşte bu zevkî yolla, Hak bilgisi ile meşgul olmanın, dünya ve âhirette bütün hayır kapılarının açılmasına; sırf maddî şeylerle meşgul olmakla, marifetullah'dan yüz çevirmenin de dünya ve âhirette çeşitli âfet ve korku kapılarının açılmasına sebeb olacağı öğrenilir. [40]

Önceki Kısımla Münasebet

"Musa, "Siz de, yeryüzünde bulunanların hepsi de inkâr etseniz, yine seksiz şüphesiz Allah (herşeyden) müstağnidir, hakkıyla hamde ancak O lâyıktır" demişti. Sizden evvelkilerin, Nûh, Ad ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelmiş, sayılarını Allah'dan başka kimsenin bilmediği kavimlerin haberi size gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık burhanlar getirmişti de, onlar ellerini ağızlarına götürüp, "Biz size gönderileni inkâr ediyoruz ve sizin davet ettiğiniz dinden, kati ve kesin bir şek ve şüphe içindeyiz" demişlerdi" (İbrahim. 8-9).
Bil ki Hz. Musa (a.s.), şükür ile meşgul olmanın dünyevi ve uhrevi hayırların artmasına vesile olacağını, küfran-ı nimetle meşgul olmanın ise, şiddetli azabı ve dünyevi-uhrevi çeşitli afetlerin meydana gelmesine sebeb olacağını açıklayınca, bunun peşisıra, şükrün faydalarının, inkârın (nankörlüğün) zararlarının ancak, şükredene ve nankörlük edene döneceğini; ibâdet edilen ve şükredilen zâtın ise, ou şükürden istifâde etmekten ve o nankörlükten dolayı zarar görmekten münezzeh olduğunu beyan buyurmuştur. [41]

Allah'ın Müstağni Oluşu

İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Musa, "Siz de, yeryüzünde bulunanların hepsi de inkâr etseniz, yine seksiz şüphesiz Allah (herşeyden) müstağnidir, hakkıyla hamde ancak o lâyıktır" buyurmuştur ki, bu ifâdenin maksadı, Allah Teâlâ'nın bu taatları, ma'bûd'a yönelik bir menfaatten ötürü değil, ibadet edenin kendisine yönelik faydalardan ötürü olduğunu anlatmaktır.
Bunun böyle olduğuna, ayetteki, "şüphesiz Allah (herşeyden) müstağnidir" buyruğu delâlet etmektedir. Bu ifâde şu demektir: O, zâtı gereği vardır. Bütün sıfatları itibarı ile ve her bakımdan "vacibu'l-vücûd"dur. Çünkü eğer, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olmasaydı, varlığının yokluğuna üstün gelmesi bir müreccihe bağlı olurdu. O zaman da herşeyden müstağni olmuş olmazdı ve biz onu müstağni sayıyoruz. Bu ise bir "hulf'dür. Böylece O'nun müstağni oluşunun, zâtı gereği vâcibü'l-vücûd olmasını gerektirdiği sabit olmuş olur. O'nun zâtı gereği vacibu'l-vücûd olduğu sabit olunca, O'nun bütün kemâlatları bakımından vâcibu'l-vücûd olması da gerekir. Zira O'nun zâtı, bu kemâlâtın bulunması hususunda yeterli olmasaydı, O, bu kemâlâtın meydana gelmesinde başka bir sebebe muhtaç olurdu ve bu durumda da müstağni olmuş olmazdı. Halbuki biz O'nun müstağni olduğunu söylüyoruz. O zaman bu bir "hulf" olur. Böylece O'nun zâtının, bütün kemâlâtının tahakkukunda yeterli olduğu sabit olmuş olur. Böyle olunca da, O zâtı gereği hamîd olmuş olur. Çünkü hamîd, hamde müstehak olandır. Binâenaleyh, yaptığımız bu izahla, Cenâb-ı Hakk'ın, ganî (müstağni) ve hamîd oluşunun, şükredenlerin şükrü ile artmamayı ve kâfirlerin nankörlüğü ile de noksanlaşmamayı gerektirdiği sabit olmuş olurdu. İşte bu manadan ötürü Cenâb-ı Hak, "Siz de, yeryüzünde bulunanların hepsi de inkâr etseniz, yine seksiz şüphesiz Allah, ganî ve hamîddir" buyurmuştur. Bütün bu manalar, ince sırlardandır.
Bil ki ayetteki, "Siz de, yeryüzünde bulunanların hepsi de, inkar etseniz" ıfâdesindeki inkâr, ister küfür manasına, ister nankörlük manasına hamledilsin, mana değişmez. Çünkü Allah Teâlâ, bütün kemâlâtı ve kibriya ve celâl sıfatlarının tamamında, âlemlerden müstağnîdir. [42]

Önceki Kavimlerden İbret Almak Gereği

Sonra Cenâb-ı Hak, ıSizden

evvelkilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelmiş haberi size gelmedi mi?" buyurmuştur. Ebu Müslim el-İsfehânî "Bu ifâdenyı de Hz. Musa (a.s.)'nın, kavmine söylediği sözlerden olması muhtemeldir. Bujhda-maksad, Hz. Musa (a.s.)'nın, kendinden önceki kavimlerin helakini hatırlatânra' kavmini korkutmasıdır. Bunun, geçmiş ümmetlerin durumlarını onlara anlatmak i«;ir Allah tarafından gelen ve ifâdesini Hz. Musa'nın dilinde bulan bir hitab olmasılda mümkündür ki, bundan murad da, geçmiş ümmetlerin hallerini öğrenmekle bir ibreltin tahakkuk etmesidir. Her iki manaya göre de, bu maksad vardır. Fakat çoğu âlimller bunun, bizzat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ümmetine bir hitap olduğu kanaatindedirlp» demiştir.
Bil ki Allah Teâlâ, ayette üç kavimden bahsetmiştir. Bunlar, Nûh, Ad ve SemûJ kavimleridir.
Daha sonra Hak Teâlâ, "Onlardan sonra gelmiş.
sayılarını Allah'dan başka kimsenin bilmediği..." buyurmuştur. Keşşaf sahibi, bu hususta şöyle İki ihtimal ileri sürmüştür:
1) Bu ifade, mübtedâ-haberden meydana gelmiş bir cümle-i i'tirâziyedir. [43]

Zalimlerin Direnmesi

2) Ayetteki "Onlardan sonra gelmiş" cümlesi "Nûh, Âd ve Semûd kavimleri" ifâdesi üzerine atıftır, "Sayılarını Allah'dan başka kimse bilmez" ifâdesi i!e ilgili iki görüş vardır:
a) Bununla, "Onların sayılarının künhünü ancak Allah bilir. Çünkü Kur'ân'da onlardan ancak genel (mücmel) bir tarzda bahsedilmiştir. Ama esas sayıları, ömürleri, nasıl ve nice oluşları Kur'ân'da mevcud değildir" manası kastedilmiştir.
b) Bununla, "Haberleri bize hiç ulaşmamış olan birtakım kavimler kastedilmiştir. Onlar da, kendilerini (isimlerini) hiç bilmediğimiz birtakım peygamberleri yalanlamışlardır. Onları ancak Allah bilir" manası kastedilmiştir. Bu ikinci görüşü ileri sürenler, bütün nesebleri Hz. Âdem'e dayandıranların görüşlerini tenkid etmişlerdir. İbn Mes'ûd (r.a) bu ayeti okuduğunda, "Nesebciler yalan söylüyor" yani, "Onlar. neseb ilmini bildiklerini iddia ediyorlar. Halbuki Allah bunun bilgisini kullarından almıştır" derdi. İbn Abbas (r.a.)'ın da: "Adnan ile Hz. İsmail arasında adlarını bilmediğimiz otuz baba (nesil) vardır" dediği rivayet edilmiştir. Bu ayetin bir benzeri de, "Bunların arasında (geçen) birçok (nesilleri) de (helak ettik)" (Furkân, 38) ve "Onların içinden sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimselerde var"(Mü'min,78)ayetleridir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, nesebini Ma'd b. Adnan b. Eded'den daha ileri götürmeyip şöyle dediği rivayet edilmiştir "Neseblerinizden.
sılâ-i rahim yapacaklarınızı (sıla-ı rahim yapmanız gereken akrabalarınızı) öğrenin. Yıldız (ilminden de), kendisi ile yolunuzu bulacak kadannı
Kâdî şöyle demiştir: "Bu izaha göre, Hz. Âdem (a.s.)'den bu zamana (günümüze) kadar geçen senelerin miktarını kesin olarak bilmek mümkün değildir. Çünkü eğer bu mümkün olursa, Hz. Âdem'e kadar ulaşan neseblerin bilinebilmesi de uzak olmaz.
Buna göre eğer, "Hangi görüş daha evlâdır?" denilirse, biz deriz ki:
Bence ikinci görüş doğruya daha yakındır. Çünkü ayetteki, "(Sayılarım) Allah'dan başka hiç kimsenin bilmediği" kaydı, onların bilinemiyeceğini ifâde etmektedir. Bu, onların zâtlarının da bilinememesi™ iktizâ eder. Çünkü, eğer onların zâtları, kendileri malûm olsaydı, ama ömürlerinin müddeti ve sıfatlarının niteliği de meçhul olsaydı, o zaman onların zatlarının bilinmediğini söylemek doğru olmazdı. Ayet, onların zâtlarının bilinmediğine delâlet ettiğine göre, doğruya en yakın olanı, şüphesiz ikinci görüş olur. [44]

Ellerini Ağızlarına Götürmenin Manası

Allah Teâlâ sonra, daha önce bahsedilmiş olan bu kavimlerin, peygamberler kendilerine, apaçık burhan ve mucizeler getirdikleri zaman, bazı işler yaptıklarını nakletmiştir. Bunlardan birincisi "Onlar ellerini ağızlarına
götürdüler" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bunun manasıyla alakalı iki görüşbulunmaktadır:
1) Buradaki "el" ve "ağız"dan murad, malûm olan iki uzuvdur.
2) Bunlardan murad, o iki uzvun dışındaki başka bir şeydir.. Allah bunları, mecazî olarak zikredip ifadede bir genişlik meydana getirmek dilemiştir, Birinci görüşte olanlara göre, bunun üç izahı bulunmaktadır:
Birinci İzah kelimelerindeki zamirler, kâfirlere racidir. Buna göre birkaç ihtimal söz konusudur:
a) Kâfirler, peygamberleri görmelerinden ve onların sözlerini işitmelerinden dolayı ortaya çıkan kin ve sıkıntılarından ötürü ellerini ağızlarına götürüp ısırmışlardır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "(Size karşı olan) kinlerinden dolayı parmaklarının uçlannı ısırırlar" (Au imr*n, n9> ayetidir. Bu görüş, İbn Abbas ve İbn Mesûd (r.a)'dan rivayet edilmiştir. Kadî'nin tercih ettiği görüş de budur.
b) Kâfirler peygamberlerin sözlerini işittikleri zaman buna şaşakaldılar, alay edip gülüştüler. İşte bu esnada gülmekten kınlan ve elini ağzına götüren kimsenin yaptığı gibi, ellerini ağızlarına götürmüşlerdir.
c) Onlar, bununla, peygamberlere, söyledikleri sözden geri durmaları ve bunu söylememelerini işaret etme anlamına ellerini ağızlarına götürmüşler "sus" demek istemişlerdir. Bu görüş, Kelbî'den rivayet edilmiştir.
d) Onlar elleriyle, dillerine ve "Biz size gönderileni inkâr ediyoruz" şeklindeki sözlerine işaret etmişlerdir. Yani, "Sizin söylediklerinize karşılık bizim cevabımız budur! Bizden, bundan başka cevap beklemeyin!" demektir. Bu, onların, hiç tasdik etmeyeceklerini bildirmek ve bu hususta peygamberleri ümitsiz düşürmek için söyledikleri bir sözdür. Baksana, ayette "Onlar, ellerini ağızlarına götürüp, "Bizsize gönderileni inkâr ettik!" dedikleri nakledilmiştir.
İkinci İzah: Buradaki iki zamir de, peygamberlere racidir. Bunda "'i mana muhtemeldir:
1) Kâfirler, peygamberlerin ellerini tutup, onları susturmak ve sözlerini kesmeK için, ağızlarına koymuşlardır.
2) Peygamberler, o kâfirlerden tamamen ümit kesince, sustular ve ellerin ağızlarına koydular. Çünkü kim bir topluluğun yanında bir söz söyler, onlar da o sözü reddederlerse, bundan dolayı da o kimse onlardan korkarsa, onlara bir daha bu söz-asla söyleyemeyeceğini göstermek için, çoğu zaman elini ağzına kor.
Üçüncü İzah: 'deki zamir 'kâfirlere, ^ijii'deki zamir de peygamberlere racidir. Buna göre iki izah bulunmaktadır:
1) Kâfirler, peygamberlerin nasihat ve öğütlerini, sözlerini işittikleri zaman, onlar yalanlayıp reddetmek gayesiyle, (kes sesini, yeter artık! dercesine) elleriyle peygamberlerin ağızlarını göstermişlerdir.
2) Kâfirleri, peygamberlerin konuşmalarını engellemek için, ellerini onlar -ağızlarına kapamışlardır. Çünkü, birisinin konuşmasını iyice engellemeye çalışan kimse, ona böyle yapar.
Ayet-i kerimedeki "el" ve "ağız" kelimelerinin mecazî manada zikredildiğ seklindeki ikinci görüşe göre bunun birkaç izahı bulunmaktadır:
Birinci İzah: Ebu Müslim el-İsfehani şöyle demiştir: "Buradaki "el"den murac peygamberlerin konuşup izhar ettikleri hüccetlerdir. Bu böyledir, çünkü, hücceti duyurmak, büyük bir in'âmda bulunmak; "in'âm"da, "nimef'de "el" olara* isimlendirilir. Meselâ, bir kimse birisine iyilik yaptığı zaman, kendisine iyilik yapılan kimse, £ iSÛ? û'îUI "Falancanın bende bir eli var" der. Bazan, "el", kendisiyle pazarlık ve yapılan akid murad edilerek zikredilir. Nitekim Cenâb-t Hak, "Gerçekten sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli, onların ellerinir. üstündedir" (Fatih. ıo> buyurmuştur. Binâenaleyh, peygamberlerin zikrettikleri ve anlattıktan deliller, birer nimet ve birer "erdirler. Yine, onların, kavimleriyle yapmış
oldukları anlaşmalar da, birer "erdir. "Yed" (el) kelimesinin, azlık ifade eden (cem'i kılleti), çoğulu eydî; çokluk ifâde eden çoğulu (cem-i kesreti) ise, eyâdfdir. Böylece, peygamberlerin beyyinelerinin ve akidlerinin, "eydî" (eller) diye isimlendirilmesinin, doğru ve uygun olduğu sabit olmuştur. Onların nasihatlan ve ahidleri sadece ağızdan çıkıp, ama kabul edilmediğinde, geldiği yere dönmüş gibi olur. Bunun bir benzeri de, "O zaman siz o (iftirayı) dillerinizle (birbirinize) yetiştiriyordunuz, (hakkın hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz" {Nûr, 15) ayetidir. Kabul etmek, ağızdan ağızla almak olunca, reddetmek de ağza geri göndermek gibi olur." İşte bu izahın anlatımında, Ebu Müslim'in sözünün tamamı budur.
İkinci İzah: Muhammed İbn Cerir, bazı alimlerden, "Onlar ellerini ağızlarına götürdüler" ifadesinin, "Onlar, cevap vermediler" manasında olduğunu söylediklerini nakletmiştir. Cevap vermeyen kimse için, "elini ağzına götürdü" denilir. Araplar, birisi kendisine cevap vermeyip sustuğu zaman, "Falancaya bir hacetimi söyledim de, o da elini ağzına kapattı" demektedirler. Sonra Taberî bu görüşün zayıf olduğunu söyler ve şöyle der: "Onlar, bilakis, peygamberleri yalanlayarak cevâp verdiler. Çünkü, "Biz size gönderileni inkâr ediyoruz" dediler.
Üçüncü İzah: Ayetteki "eller"den murad, Allah'ın, onlara vermiş olduğu zahirî ve batini nimetlerdir. Onlar, peygamberleri yalanladıkları zaman, bu nimetlerin, izâle ve yok edilmesine sebebiyet vermiş oldular. Buna göre, "Onlar, ellerini ağızlarına götürdüler" ifâdesinin manası, "Onlar, Allah'ın nimetlerini, ağızlarından çıkan kelimelerle, kendilerinden reddettiler" anlamındadır. Buradaki "fî" harf-i cerrinin ba (ile) manasında olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü harf-i çerlerin birbirleri yerine kullanılması mümkündür.
Allah'ın kâfirlerden naklettiği davranışların ikincisi, onların "Biz, size gönderileni inkâr ediyoruz" şeklindeki sözleridir. Bu, "Biz sizin, Allah'ın sizi gönderdiğini iddia ettiğiniz şeyi, yani peygamberliğinizi inkâr ediyoruz" demektir. Çünkü onlar, o peygamberlerin Allah katından gönderildiğini kabul etmiyorlardı. Bil ki, birinci mertebede onlar, peygamberlerin sözlerini kabul etmek hususunda susmuşlar ve peygamberleri, bu iddialarında susturmaya çalışmışlardır. Bu ikinci mertebede ise, açıkça, kendilerinin bu bi'seti. risâleti inkâr ettiklerini söylemişlerdir.
Allah'ın kâfirlerden naklettiği davranışların üçüncüsü, onların şu sözleridir. "sizin davet ettiğiniz dinden, kati ve kesin bir şüphe ve şek içindeyiz." Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Buradaki fiil, nûnun idğamiyle lîj*İ> şeklinde de okunmuştur. "Murîb" kelimesi, ya şüpheye düşüren; ya da şüpheli, şüpheye bulaşmış olan manasında olup, O'jî (şüpheye düşürdü, şüpheli otdu) fiilindendir. Bunun masdarı olan "rayb", nefsin daralması, bir işe tam ısınamaması ve kani olamaması anlamındadır.
Şayet: "İkinci mertebede onlar peygamberlerin peygamberliğini İnkâr ettiklerini
zikrettikleri halde, daha nasıl bundan sonra yine kendilerinin, peygamberlerin sözlerinin doğruluğu hususunda şek ve şüphe içinde bulunduklarını söylemişlerdir?" denilirse, biz deriz ki:
Onlar sanki şöyle demektedirler: "Biz ya, sizin peygamberliğinizi tamamen inkâr ediyoruz; yahut ta, bunu katî ve kesin olarak söylemiyorsak bile, en azından biz, nübüvvetinizin doğruluğu hususunda da şek ve şüphe içindeyiz. Her iki durumda da, sizin nübüvvetinizi itiraf edip kabul etmemize imkân yok." En doğrusunu Allah bilir. [45]

Önceki Kısımla Münasebet

"Peygamberleri de şöyle demişti: "Gökleri ve yeri yaratan, günahlarınızı bağışlamak ve size muayyen bir zamana kadar mühlet vermek için (sizi hak dine) davet etmekte olan Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?" Onlar da, "Siz de bizim gibi, bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi, atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir hüccet getirin" demişlerdi " (İbrahim. 10).
Bil ki bu kâfirler, peygamberlerine: "Biz, sizin davet ettiğiniz dinden, kati ve kesin bir şek ve şüphe içindeyiz" (ibrahim, 9) dedikleri zaman, peygamberleri onlara: "Siz, Allah hakkında, Allah'ın, göklerin ve yerin yaratıcısı, canlarınızın, ruhlarınızın, rızıklarınızın ve bütün menfaatlerinizin yaratcısı, var edicisi oluşu hakkında mı şüphe ediyorsunuz? Biz sizi, sadece bu Mün'im'e, nimetler veren bu İlâh'a ibadete davet ediyor ve O'ndan başkasına ibadetten men ediyoruz. Bütün bu hususlar, doğruluğuna sarih aklın da delâlet ettiği şeylerdir. Öyleyse siz daha nasıl, "Biz, sizin davet ettiğiniz dinden, kati ve kesin bir şek ve şüphe içindeyiz" diyorsunuz" demişlerdir. Ayetin bu tertibi, son derece güzeldir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [46]

Birinci Mesele

"Allah hakkında mı şüphe ediyorsunuz?" ifâdesi, istifham-ı inkârîdir (yani bu olacak şey mi? Şüphe etmeyiniz
manasındadır). Cenâb-ı Hak bu hususu zikrettikten sonra,
bunun peşisıra, "Gökleri ve yeri yaratan" diyerek, irâde sahibi yaratıcının varlığına delâlet eden hususları zikretmiştir. Biz bu kitapta göklerin ve yerin varlığının, bir Hakîm, irâde sahibi yaratıcı'ya muhtaç oluşuna, nasıl delâlet ettiğini tekrar tekrar ve çeçitli tarzlarda anlatmıştık. Binâenaleyh, onları burada tekrarlamayacağız. [47]

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi, "İstifham hemzesi zarfın (fi harf-i cerrinin) başına gelmiştir. Çünkü söz, şüpheyle alakalı değil, ancak, Allah'ın varlığından şüphe edilme ihtimali bulunmadığı hakkındadır" demiştir. Ben de derim ki: Bazı alimler insanın fıtratının, ince delillere vakıf olmadan önce de, irâde sahibi bir yaratıcının varlığına şehâdet ettiklerini ve insanın ilk yaratılış fıtratının, buna şehâdet ettiğine aşağıdaki pekçok şeyin de delâlet ettiğini söylerler:
1) Akıllı kimselerden birisi şöyle demiştir: Kim bir çocuğun yüzüne bir tokat atarsa, bu tokat irade sahibi bir yaratıcının varlığına; teklifin mevcudiyetine, ceza yurdunun, âhiretin bulunduğuna ve peygamberin varlığına delâlet eder. Bunun irâde sahibi bir yaratıcının varlığına delâlet etmesine gelince, bu şöyledir: Çünkü akıllı bir çocuk, yüzüne bir tokat indiği zaman bağırır ve "Bana vuran kim?" der. Bu, ancak onun fıtratının, o tokadın, hiç yok iken meydana geldiği için, meydana gelişinin, onu yapan (vuran) bir failden dolayı ve onu varlık âlemine sokan (var eden) bir İrâde sahibinden dolayı olması gerektiğine delâlet ettiğini gösterir. Aslî (yaratılış) fıtratı, bu tokat hadisesinin, son derece önemsiz ve az olmasına rağmen bir faile muhtaç olduğuna şehâdet edince, âlemin bütün hâdiselerinin, bir faile muhtaç olduğuna, öncelikle şehâdet eder.
Bunun, mükellefiyetin mevcut olması gerektiğine delâlet edişi de şöyledir: O çocuk, bağırıp çağırıp, "O adam beni niçin dövdü?" der. İşte bu da, onun fıtratının, insanın fiillerinin emir ve yasaklar dâiresine girdiğini, mükellefiyet şemsiyesi altında olduğunu ve insanın, istediği ve arzu ettiği herşeyi yapmak için yaratılmadığını gösterir.
Bunun, âhiretin mutlaka olacağına delâlet etmesi de şöyledir: O çocuk-tokada karşılık, bir cezanın verilmesini ister ve bu cezayı istemesi, elde etmesi mümkün olduğu müddetçe, bunun peşini bırakmaz. Binâenaleyh asli fıtrat, o azıcık bir şeye karşılık mutlaka bir cezanın gerekli olduğuna şehâdet edince, bütün amellere karşı da bir cezanın gerekli olduğuna haydi haydi şahadet eder.
Bunun, peygamberliğin bulunduğuna delâlet etmesi ise şöyledir: İnsanlar, suç ne kadar olursa olsun, suç nisbetinde, bunu işleyene bir cezanın gerektiğini kendilerine anlatacak birisine muhtaçtırlar. İşte peygamber de, bu işleri yapabilen
ve insanlara o hükümleri açıklayabilen kimse demektir. Böylece, akıl fıtratının da, insan için mutlaka bu dört şeyin olacağına hükmettiği sabit olur.
2) Bunun yaratıcının varlığını ikrar (kabul) etmeye dikkat çekmesi açıktır. Çünkü fıtrat, çeşitli nakışlarla süslü, hikmete ve maslahata uygun güzel tertib ile bina edilmiş bir evin varlığının, ona bu nakışları veren, onu yapabilen ve hakîm olan bir ustası olmaksızın meydana gelmesinin imkansız olduğunu bilir. Gerek ulvî ve gerek süflî âlemdeki hikmetlerin bu küçücük evde bulunan hikmetli işlerden daha çok olduğu malumdur. Binâenaleyh insanın fıtratı, o nakışların, bir nakışçıya, o evin bir ustaya muhtaç olduğuna şahadet edince, bu âlemin, hakim, hür ve irade sahibi bir faile (yaratıcıya) muhtaç olduğuna haydi haydi şahadet eder.
3) İnsan, çok şiddetli bir skıntıya ve güçlü bir belaya düştüğünde ve ona göre, hiç kimsenin kendisine yardım etme ümidi kalmadığında, asıl fıtratının ve yaratılışının neticesi olarak; kendisini bu beladan kurtaracak, o bela bağlarından ve ağlarından çıkaracak bir varlığa yalvarır yakarır. İşte bu da, ancak fıtratın, bir yaratıcı ve yöneticiye ihtiyaç hissedildiğine şehâdet etmesinden başka birşey değildir.
4) Varlıklar, ya bir müessire ihtiyaç duymamış olurlar, ya duymuş olurlar. Eğer ihtiyaç duymamış ise, o zaman bu, zatı gereği vâcib olan bir varlık demektir. Çünkü zâtı gereği vâcib olan, başkasına muhtaç olmayan varlık demektir. Eğer bir varlık bir müessirden (kendisi var etme hususunda tesirli olan bir varlıktan) müstağni olmamış ise, bu muhtaç bir varlık demektir. Muhtaç olanın da, mutlaka ihtiyaç duymuş olduğu bir varlığın olması gerekir. O varlık da, hür ve irâde sahibi olan, o yaratıcıdır. [48]

İnsan İhtiyatlı Olan Yolu Seçmelidir

5) Hür ve irade sahibi, mükellef kıtan bir ilahın varlığını ve âhiretin varlığını kabul etmek, en ihtiyatlı olan yoldur. Binâenaleyh bu ihtiyatlı yolu seçmek gerekir. Bunun şöyle dört mertebesi vardır:
a) Böyle bir ilahın varlığını kabul etmek en ihtiyatlı olandır. Çünkü faraza böyle bir ilah olmazsa, O'nun varlığını ikrar ve kabul etmenin bir zararı olmaz. Ama böyle bir ilah varsa, O'nu inkâr etmek en büyük bir zarar olur.
b) Onun fâil-i muhtar olduğunu kabul etmek... Çünkü eğer o fail, zâtı gereği mûcib (mûcib-i bizzat,iradesiz, otomatik olarak yaratan bir varlık) ise, O'nun hür ve irade sahibi olduğunu kabul etmenin bir zararı olmaz. Fakat O, hür ve irade sahibi bir varlık ise, O'nun böyle olduğunu inkâr etmek en büyük bir zarar olur.
c) O'nun kullarını mükellef tuttuğunu kabul etmek. Çünkü eğer O, kullarından hiçbirini hiç birşeyle mükellef tutmamış ise, O'nun kullarını mükellef tuttuğuna inanmanın bir zararı olmaz. Ama eğer mükellef tutmuş olduğu halde, böyle olduğuna inanılmaz ise, bu en büyük zarar olur.
d) Ahiretin varlığını kabul etmek... Faraza, gerçekjâhiret diye birşeyin olmadığı şeklinde ise, âhiret var diye inanmada bir zarar yoktur. Çünkü bu inanç, sadece maddî lezzetlerin elden çıkarılmasına sebeb olur. Maddî lezzetler ise zaten az, eksik ve önemsizdir. Yok eğer ahiretin varlığı gerçek ise, onu inkâr etmede en büyük zarar vardır. Böylece bu hususları kabul etmenin, daha ihtiyatlı bir yol olduğu ortaya çıkar. Binâenaleyh bunlara inanmak gerekir. Zira, akıl da açıkça, insanın, mümkün olduğu kadar kendisinden zararları gidermesinin gerektiğine hükmeder. [49]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Allah, göklerin ve yerin yaratıcısı oluşunu bir ilahın varlığına delil getirince, rahmet, kerem ve cömertlik vasıflarının en mükemmeli ile o ilahı (kendisini) tavsif etmiş ve bunu şu iki şekilde beyân etmiştir:
1) "Günahlarınızdan bağışlamak için., (hak dine) sizi davet eder."
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Eğer birisi ifâdesindeki min edatının getirilmesinin sebebi nedir?" derse buna şöyle cevap verilir: "Bu, kâfirlere, hitap edilirken böyle kullanılır. Mesela min zünübikum (günahlarınızdan bir kısmım) (Nün, 4veAhkâi, 3i) ayetlerinde de böyledir. Cenâb-ı Hak, mü'minlere hitab ederken de zunûbekûm (günahlarınızı) (Saf, 12) buyurmuştur. İstikra (iyice araştırma) da, bunu gösterir," Keşşaf sahibi sonra da şöyle der: "Sanki bu, iki hitabı birbirinden fark yapmak ve ahirette bu iki fırkayı birbiriyle aynı tutmamak içindir." "Allah bu ifâde ile, kâfirler ile kendisi arasında olan hakları bağışlayacağını kastetmiş, onlarla insanlar arasındaki haksızlıkları bağışlamayacağını beyan buyurmuştur" da denilmiştir. Bu da Keşşaf sahibi'nin sözüdür.
Vahidi, "Basîf'inde şöyle der: Ebu Ubeyde, bu min edatının zâid olduğunu söylerken; Sibeveyh "zâid" sözünün, Allah'ın kelamı için kullanılmasını hoş karşılamamıştır. Biz, bu kelimenin zâîd olmadığını söylediğimizde, iki izah yapabiliriz:
a) Bu min ile, ba'ziyyet (bir kısım) manası kastedilir, ama burada mecazî olarak, günahların tamamı manası kastedilmiştir.
b) Buradaki min bedeliyye (yani) manasınadır. Buna göre, mana "sizi mağfiret için, yani günahlarınızı bağışlamak için" şeklindedir. Böylece min günahlara bedel olarak "mağfiret" manasını ihtiva ettiği için getirilmiştir. Kâdî şöyle der: "Ebu Bekr el-Esamm, bu edatın, ba'ziyyet (kısmîlik) manasını ifâde ettiğini söylemiştir. Buna göre mana, "Siz tevbe ettiğinizde, Allah sizin büyük günahlarınızdan bağışlar. Ama küçük günahlara gelince, onları bağışlamaya hacet yoktur. Çünkü onlar zaten bağışlanmış olur" şeklindedir."
Kâdî şöyle der: "Ben bu izahı akıldan uzak görüyorum. Çünkü kâfirlerin küçük günahları ancak tevbe ile affedilmesi hususunda, büyük günahları gibidir. Küçük günahların
affedilmesi meselesi, onların mükâfastlarının, cezalarından daha fazla olması bakımından, mü'min ve muvahhidler için bağışlanır. Fakat hiçbir mükâfaatı bulunmayan kimselerin, hiçbir günahı küçük de olmaz, affedilmez de..." O, daha sonra sözüne devamla, "Bu hususta bir başka izah da şudur: "Kâfir tevbe ederken ve Allah'a yönelirken bazı günahlarını unutabilir. Binâenaleyh o günahlardan bağışlanan, ancak onun tevbe ettikleridir" der. Alimlerin bu husustaki görüşlerinin tamamı bundan ibarettir. [50]

Dördüncü Mesele

Ben derim ki: Bu ayet, Allah Teâlâ'nın, tevbe etmeksizin mü'minlerin günahlarını affedebileceğine delâlet eder.
Bunun delili ayetteki; "Günahlarınızı bağışlamak... için
davet ediyor" ifadesidir. Cenâb-ı Hak bu ifâde ile, ehl-i imanın, tevbe şart olmaksızın günahlarının bazısını bağışlayacağını vaadetmiştir. Binâenaleyh bazı günahları tevbesiz olarak mutlak olarak bağışlaması gerekir. Bu "bazı günahlar" küfür değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın, küfrü ancak tevbe ile ve imana girmekle bağışlayacağına dâir icmâ oluşmuştur. Dolayısıyla tevbesiz olarak bağışlayacağı o bir kısım günahların, küfrün dışında kalan günahlar olması gerekir [51]

Ayetteki Mln Edatı Hakkında Çeşitli İzahlar

İmdi, eğer, "Ebu Ubeyde'nin dediği gibi, ayetteki min edatının zâid olduğu niçin ileri sürülmesin? Yahut da biz deriz ki: Buradaki "bazı" ifadesi ile, Vahidî'nin dediği gibi "hepsi" manası murad edilmiştir. Yine Vahidî'nin dediği gibi, deriz ki: Bununla, günahların sevablarla (iyi işlerle) değiştirilmesi kastedilmiştir. Yahut deriz ki: Keşşaf sahibi'nin de dediği gibi bununla hitab bakımından mü'minin kâfirden ayırdedilmesi kastedilmiştir. Yahut, Esamm'ın dediği gibi, deriz ki: Bununla, bu bağışlamanın büyük günahlara has olduğu manası kastedilmiştir. Yahut da, Kâdî'nin dediği gibi, deriz ki: Bununla iman ederken, kâfirin hatırına getirdiği günahları kastedilmiştir" denilirse; biz deriz ki: Bütün bu izahların hepsi zayıftır. Ayetteki min edatının zâîd olduğu görüşüne gelince, bu, Allah'ın kelamında bulunan bir kelimenin yersiz olduğunu söylemeye götürür. Zaruret olmadıkça, insanın bu manayı alması caiz değildir. Vâhidi'nin; "Bu min edatı ile, "hepsi" manası kastedilmiştir" şeklindeki görüşü, Ebu Ubeyde'nin görüşünden farksızdır. Çünkü ifâdesinden elde edilen mana "Allah Teâlâ, sizin günahlarınızı bağışlar" şeklinde olur ki, Ebu Ubeyde'den nakledilen de bunun aynısıdır. Nakledildiğine göre Sibeveyh bu izahı kabul etmemiştir. Vahidî'nin: "Bununla, günahların sevablarla değiştirilmesi kastedilmiştir" şeklindeki görüşüne gelince, min edatının "bedel" manasına gelmesi Arapça'da söz konusu değildir. Keşşaf sahibi'nin, "Bununla, şerefi göstermek için, mü'mine yapılan hitabın, kâfire yapılan hitapdan ayrı olması kastedilmiştir" şeklindeki görüşüne gelince, bu büyüklenme kabilinden olmuş olur. Çünkü bu "bazılık" manası eğer varsa. böyle bir cevabı zikretmeye hacet yok. Yok eğer böyle birşey söz konusu değil ise. cevap yanlış olur. Esamm'ın görüşünün yanlış olduğunun izahı daha önce geçmişti.
Kâdî'nin görüşüne de şöyle cevap veririz: "Kâfir müslüman olduğunda bütün günahları bağışlanır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "Günahtan "tevbe eden, o günahı işlememiş bir kimse gibi olur'150) buyurmuştur
Binâenaleyh bunların yaptıkları bütün bu izahların, birer zorlama ve yersiz izah olduğu sabit olur. Onların aksine, bu ifade ile bizim kastettiğimiz husus kastedilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bazı günahları tevbesiz olarak bağışlayacağını bildirmiştir. Küfre gelince, bu da günahlardandır, ama Allah Teâlâ onu ancak tevbe ile bağışlar. Allah Teâlâ'nın, iman etmesi şartı ile bir kâfirin büyük günahlarını, o tevbe etmeksizin bağışlayacağı sabit olduğuna göre, bunun mü'min için tahakkuk etmesi daha evlâdır. Hazırlıksız olarak hatırıma gelen şeyler, bunlardan ibarettir. Allah, işin gerçeğini en iyi bilendir.
2) Allah Teâlâ'nın bu ayette vaadettiği şeylerden birisi de"Size muayyen bir zamana kadar mühlet vermek için" buyruğunun ifâde ettiği husustur. Bununla ilgili şu iki izah yapılabilir:
a) "Siz, eğer iman ederseniz, Allah ölümünüzü belli bir zamana kadar erteler, aksi halde peşin olarak, kökünüzü kazıyacak bir azab verir."
b) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bu "O sizi, öleceğiniz zamana kadar dünyada, güzel ve hoş şeylerle faydalandırır" demektir."
Eğer, "Allah Teâlâ, "Ecelleri geldiği zaman artık bir saat geri de kalmazlar, öne de geçemezler" ^Yunus, 59) buyurmamış mıdır? Öyle ise nasıl burada da, "Sizi muayyen bir zaman kadar mühlet vermek için" buyurmuştur?" denilirse, biz de deriz ki "Bu meseleyi, En'âm süresindeki ayetinin tefsirinde ele almıştık." [52]

Beşer Olmaları Sebebiyle Resullere İtiraz

Daha sonra Cenâb-ı Hak, peygamberler bütün bunları kâfirlere anlatınca, onları "Siz de bizimgibi c beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi, atalarımızın tapmış olduğu . iden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir hüccet getirin" dediklerini nakletmiştir.
Bil ki bu ifâde, şu üç çeşit şüpheyi ihtiva etmektedir:
Birinci Şüphe: İnsanların şahısları, insanlık mahiyeti açısından birbirine eşittir. Binâenaleyh şahıslar arasındaki farkın, bu dereceye ulaşması imkansız olur. Bu fark da, insanlardan birisinin, Allah katından gönderilmiş, gaybtan haberdâr, melekler . Kâfirler şöyle diyorlardı: "Eğer sen bu ilâhî, kıymetli ve yüce haller hususunda bizden farklı isen, yeme, içme, def-i hacet ve cinsî münasebet gibi şeylere ihtiyaç duyma şeklindeki, âdi ve değersiz hallerde de bizden farklı olmalıydın." 8u şüphe onların, "Siz de bizim gibi, bir beşerden başka bir şey değilsiniz" şeklindeki sözlerinden anlaşılmaktadır. [53]

Taklid Ve Gelenekten İleri Gelen Şüphe

İkinci Şüphe: Onlar atalarını, alimlerini, ileri gelenlerini, putlara ibadet etme hususunda ittifak etmiş ve mutabakat sağlamış bir durumda bulmuşlardı. Onlar şöyle demişlerdi: "O öncekiler, çokluklarına ve keskin zekâlarına rağmen, bu dinin bâtıl olduğunu anlayamamışlar da, şu bir tek adam mı bu dinin fâsid ve batıl olduğunu anlamış...!?" Halk, çoğu kez, alim bir kimse öncekilerden birisinin sözünün zayıf ve tutarsız olduğunu açıkladığında, "Senin sözünün doğruluğu ancak, o öncekiler şu anda mevcud olsalardı o zaman ortaya çıkardı. Ama ölülerle münazara etmek kolay!" derler. Bu, ancak ahmakların ve beyinsizlerin söyleyeceği birşeydir ki, kâfirler böyle söylemişlerdir. Bu şüphe ayette, "Siz, bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz" ifâdesinden anlaşılmaktadır.
Üçüncü Şüphe: Onlar şöyle derler: "Mucize, asla doğruluğa delil olmaz!1 Onlar mucizenin doğruluğa delil olduğunu kabul etseler bile, o peygamberferin getirdiği mucizeleri tenkid etmiş, bunun alışılagelmiş şeylerden olduğunu, beşer takati dışında kalan mucizelerden olmadığını iddia etmişlerdir. İşte bu şüpheye de ayetteki. "Öyleyse bize apaçık bir hüccet getirin " ifadesi ile işaret edilmiştir. Bu ayetin, benim gücümün yettiği nisbette tefsiri işte budur. Allah en iyi bilendir. [54]

Resullerin Cevabı

''Peygamberler: onlara dedi ki: "Biz de sizin gibi, insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah,nimetini kullarından dilediğine ihsan eder. Allah'ın izni olmaksızın, bizim size bir hüccet getirmemize imkan yoktur. Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır. Hem biz niçin Allah'a güvenip dayanmayalım ki; bize dosdoğru yollan O göstermiştir. Bize yaptığınız eziyetlere elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler" (İbrahim, 11-12).
Bil ki Altah Teâlâ, Kâfirlerin nübüvvet konusunu tenkid için ileri sürdükleri şüpheleri nakledince, peygamberlerin, o şüphelere verdikleri cevapları da nakletmiştir.
Birinci Şüphe, kâfirlerin, "Siz de bizim gibi, bir beşerden başka bir şey değilsiniz" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı şudur: Peygamberler, durumun böyle olduğunu kabul etmişler, ama beşer olma bakımından ortada olan eşitliğin, peygamberlik makamının bazı insanlara verilmesine manî olmadığını, çünkü bunun, Allah Teâlâ'nın kullarından dilediğine verdiği bir makam olduğunu, durum böyle olunca da bu şüphenin düşeceğini açıklamışlardır. [55]

Nübüvvetin Vehbî Veya Kesbî Olduğu Münakaşası

Bil ki bu makamda ince ve kıymetli şöyle bir bahis vardır; Bazt İslam feylesofları şöyle demişlerdir: İnsan gerek ruhu, gerek bedeni bakımından, bazı kıymetli, yüce ve kutsî özellikler taşımadığı müddetçe, o kimsede peygamberlik sıfatının tahakkuk etmesi aklen imkânsızdır. Ehl-i sünnet ve'l cemaattan olan Zahirîler, peygamberliğin, Allah'ın dilediği kullarına hibe ettiği bir bağış olduğunu, bunun tahakkuk etmesinin, peygamber olan şahsın diğer insanlardan daha çok ruhi işrâk (aydınlanma) ve kudsî kuvvet sahibi olmasına dayanmadığını iddia etmişler ve bu ayeti delil getirerek, "Allah Teâlâ, nübüvvetin tahakkukunun sırf kendisinin bir lütfü ve bağışı olduğunu beyân etmiştir" demişlerdir. Bu konudaki söz, çetrefilli, derin ve incedir.
Birinci görüştekiier, Zahirîlere şöyle cevap vermişlerdir: "O peygamberler, tevazu gösterdikleri için, kendilerinin ruhî ve bedenî faziletlerinden (üstünlüklerinden) bahsetmemiş, sadece, "Fakat Allah nimetini (nübüvvetini), kullarından dilediğine ihsan eder" demişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ'nın, bu nübüvvet nimetlerini, ancak, bu seçimi haklı kılacak faziletlere sahib kimselere nasib ettiği malumdur. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah. Peygamberliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir" (Enam, 124) buyurmuştur.
İkinci Şüphe: Onların, "selefimizin dinimiz üzerinde mutabakat sağlamış olması, bunun hak olduğuna delalet eder. Çünkü büyük bir kalabalık tarafından görülmeyen (yanlışlığın), bir tek adam tarafından görülmesi uzak bir ihtimaldir" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı, birinci şüpheye verilen cevabın aynıdır. Çünkü hak ile batılı, doğru ile yalanı birbirinden ayırdetme kabiliyeti, Allah'ın bir lütfü ve fazlıdır. Binâenaleyh
Allah'ın kullarından bazısına bunu lütfedip, büyük bir kalabalığı bundan mahrum etmesi uzak bir ihtimal değildir. [56]

Kâfirlerin Keyfî Olarak Mucizeler İstemeleri

Üçüncü Şüphe ise, onların, "Biz, getirdiğin bu mucizelere razı olmuyor, daha kuvvetli ve kesin mucizeler istiyoruz" şeklindeki sözleridir. Bunun Mvsbı peygamberlerin, "Allah'ın izni olmaksızın bizim size bir hüccet getirmemin ı/u' on yoktur" şeklindeki sözüdür. Bu cevabı şöyle izah ederiz: "Sijit >ı;iüiğımiz ve tutunduğumuz mucizeler, kesin bir hüccet, ezici bir bürh?". ıtö tam bir delildir. Sizin istediğiniz şeyler ise, fazladan olan bazı işlerdir. By ulusta hüküm, Allah'a aittir. Binâenaleyh eğer O, bunları yaratır ve verire . ou O'nun bir lütfudur. Yok eğer yaratmaz ise, adalet de O'na aittir. Çûnfcft yeterli mucize (delil) ortaya çıktıktan sonra, O'nun aleyhine hükmedilemez " [57]

Resullerin Sebat ve Metanetleri

Daha snr.ı a Allah Teâtâ o peygamberlerinin bütün bunların peşisıra, "Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır" dediklerini haber vermiştir. Görünen odur ki, o peygamberler kâfirlerin şüphelerine karşı bu cevapları verince, kavimleri onları akılsızlıkla itham edip onları korkutmak istemişlerdir. İşte bu anda peygamberler (a.s.). "Biz sizin korkutmanızdan çekinmeyiz ve tehdidlerinize aldırmayız, Çünkü biz, Allah'a tevekkül etmişiz ve O'nun lütfuna sırtımızı dayamışız" demişlerdir. Belki de Hak Subhânehû ve Teâlâ o peygamberlere, kâfirlerin, kendilerine hiçbir kötülük ve belâ getiremiyeceklerini vahyetmiştir. Böylece bir vahiy olmasa bile, peygamberlerin, kavimlerinin sefihlikferine (akılsızlıklarına) iltifat etmemiş olmaları da uzak bir ihtimal değilidir. Çünkü peygamberlerin ruhları ilahî bilgilerle ve gayb âleminin ışıklarıyla aydınlanmıştır. Ruh, ne zaman böyle sıfatlara (özelliklere) sahib olursa, maddî (dünyevî) hallere pek az aldırır, sıkıntılı veya sevinçli, bolluk veya darlık hallerinde, bu şeylere pek değer vermezler, işte bu sebebten ötürü, Allah'a tevekkül etmiş. Allah'ın lutfuna sarılmış, arzu ve isteklerini Allah'ın dışında kalan herşeyden kesip, sadece Allah'a bağlamışlardır.
Ayetteki "Hem biz niçin Allah'a güvenip dayanmayalım ki? Bize dosdoğru yolları O göstermiştir" ifadesi de, geçen ifâdede" kastedilen mananın, söylediğimiz mana olduğuna delâlet eder, yani, "Allah Teâlâ bu ruhî dereceleri, rabbanî, ilâhî bilgileri bize nasîb edince, Allah'a güvenmememiz bize nasıl yakışır? Aksine bize yakışan O'na tevekkül edip, işlerimizin olması içip ancak O'na güvenmemizdir. Çünkü kulluk şerefini elde edip, ihlas ve mükaşefe makamına ulaşan kimsenin, ister mülkü, ister milki, ister ruhu, ister cismi olsun. herhangi bir iş hususunda Hak'dan başkasına güvenip dayanması çirkin bir iş olur" demektir. Bu ayet Allah Teaâlâ'nın, kendisine kulluk etmede ihlaslı olan dostlarını. düşmanlarının hile ve tuzaklarından koruduğuna delâlet etmektedir.
Daha sonra o peygamberler "Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz" çünkü sabtr, ferahlığın anahtarı ve hayırların doğuşunun vesilesidir. Hakk mutlaka gâlib ve kahir, batıl da mutlaka mağlûb ve makhûr olur" demişlerdir. [58]

Tevekkülün Önemi

Daha sonra da, tekrar 'Tevekkül edenler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler" demişlerdir. Bu tevekkülün tekrar zikredilmesinin hikmeti şudur: Peygamberler, "Hem biz niçin Allah'a (tevekkül etmeyelim), güvenip dayanmayalım ki..." ifadeleri ile, kendileri için Allah'a tevekkülün gerekli olduğunu belirtmişlerdir.
Daha sonra, kendileri ile ilgili şeyleri tamamlayınca, kendilerine uyan kimselere de bunu emrederek, "Tevekkül edenler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler" demişlerdir ki, bu ifâde iyiyi ve güzeli emreden kimsenin, ancak o şeyi önce kendisi yaparsa tesirli olacağını gösterir. [59]

Nebî İle Velî'nin Mukayesesi

Şeyh (âlim) Ebu Hamid el-Gazali (r.h)'nin sözleri arasında özeti şöyle olan güzel bir bölüm gördüm: İnsan ya nakıs (noksan), ya kâmil olur. Yahut da bu iki durumdan uzak olur. İnsanın nakıs olması, ya zâtı bakımından olur, fakat başkasının halini noksan I aştırmaya çalışmaz, ya zâtı bakımından nakıs olur, bununla birlikte başkasını da nakıs hâle getirmeye uğraşır. Birincisi dâil (sapmış), ikincisi ise hem dâil (sapmış), hem mudil (saptırmış)tır. Kâmil olan insan da, ya kâmil olur fakat başkasını kâmil hale getiremez, ki bunlar evliyâullahdır; yahut hem kâmil olur, hem de nakıs olanları kâmil hale getirebilir ki bunlar da peygamberlerdir. İşte bundan ötürü Hz. Peygamber (s.a.s)
"Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullannın peygamberleri gibidir" (51) buyurmuştur.
Gerek kemiyet (sayı), gerekse keyfiyet (kalite) bakımından noksanlık ve kemâl dereceleri ite saptırma ve kemâle erdirme dereceleri nihayetsiz olduğuna göre, hiç şüphesiz velayet ve hayat dereceleri de, kemâle ve noksanlığa göre sınırsızdır. O halde veli, başkasını mükemmelleştirmeye gücü olmayan kimse; nebî ise başkasını mükemmelleştiren (kemâle erdirebilen) kâmil insan demektir. Hem sonra ruhânî-nefsânî kuvvet bazan, iki noksan insanı kemale erdirmeye yeterli olur, bazan da bundan daha güçlü olur ve on kişiyi,yüz kişiyi kemâle erdirmeye ye .erli olur. Bazan bu kuvvet, çok güçlü ve kahir olur, güneşin dünyaya tesiri gibi tesir eder ve âiemdekiierin çoğunun ruhunu cehalet makamtndan marifet makamına, dünyayı istemekten ahireti istemeye çevirir, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ruhu gibi ki O. peygamber olarak gönderildiğinde âlem, çoğu "müşebibihe" olan yahudiler, Hulûliye mezhebine mensub olan Hıristiyan ve mecûsilerle dopdoluydu. Bunların yollarının çirkinliği ise açıktır. Yine alem putperestlerle de doluydu. Bunların dinlerinin zayıf olduğunu açıklamaya lüzum yoktur. Binaenaleyh) Hz. Muhammed'm davası ortaya çıkınca, O'nun ruhunun kuvveti, bütün ruhlara üstün geldi. Böylece de alemde kilerin çoğu şirkten tevhide, tecsîmden (Allah'ın cisim olduğunu söylemekten) tenzihe (onun böyle olmadığını söylemeye) ve dünyayı istemeye batmaktan da ahirete yönelmeye koyuldular. İşte bu makamdan, insana nübüvvet ve risâlet makamı açılır.
Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Ayetteki; "Hem biz niçin Allah a güvenip dayanmayalım ki" ifâdesi, onların kendilerinin kemâle erdiğine; işin sonunda söyfedikleri, 'Tevekkül edenler, yalnız Allah a tevekkül etsinler" ifâdesi de, onların kâmil olan ruhlarının, nakıs ruhları kemâle erdirmede tesirli olduğuna bir işarettir. İşte bütün bunlar, Kur'ân'ın lafızlarında saklı yüce sırlardır. Kim Kur'ân ilimleri ile meşgul oduğu halde, bunlardan gafil olursa, Kur'ân'ın ilimlerinin sırlarından mahrum olmuş olur. Ayetle ilgili bir başka izah da şudur: Ayetteki. ''Bizim size bir hücce: getirmemize imkan yoktur. Mü 'minler ancak Allah 'a gü venip dayanmalıdır' ifâdes ile, "Başka mucize isteyen kimselerin, o mucizelerin gerçekleşmesi için, mucizelere değil Allah'a tevekkül etmeleri gerekir. Binâenaleyh Allah isterse, onları ortaya kor. isterse koymaz" manası kastedilmiştir.
Ayetin sonundaki, "Bize yaptığınız eziyetlere elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah 'a tevekkül etsinler" ifadesi ile de, kâfirlerin serlerini ve beyinsiz işlerini defetme hususunda Allah'a tevekkül etme emredilmiştir. Mananın böyle olmas halinde, ayette bir tekrar söz konusu olmaz. Çünkü, "yalnız Allah'a tevekkül etsinler" ifâdesi, iki değişik maksaddan ötürü, iki ayrı yerde gelmiştir. Hem birincisinin, tevekkülü başlatma, ikincisinin de onu devam ettirme ve sürdürmeye çabalamak manasına olduğu da söylenmiştir. Allah en iyi bilendir. [60]

İnkarcıların Resulleri Tehdidi

"O kâfirler, peygamberlerine dediler ki: "Ellebtte ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız, yahut mutlaka dinimize döneceksiniz'.' Bunun üzerine Rableri kendilerine: "O zâlimleri muhakkak helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi, mutlaka o yurda yerleştireceğiz" diye vahyetti. işte bu, benim huzurumda ayakta duracakları (zamandan) korkan ve benim tehdidimden çekinenlerehastır. Onlar fütuhat istediler. İnâd eden her zorba ise, sükût-u hayale
uğradı. Onun Önünde de cehennem vardır. Ona irinli sudan içirilecektir. Öyleki, bunu zorla içmeye çalışacak, ama bir türlü (neredeyse) boğazındangeçiremeyecek. Her yandan kendisine (sanki) ölüm gelecek, ama
ölemeyecek. Önünden de daha ağır bir azâb gelip çatacak"(İbrahim. 13-17).
Bil ki Allah Teâlâ peygamberlerinin, düşmanlarının serlerini savuşturma hususunda Allah'a tevekkül edip, O'nun korumasına güvenmekle yetindiklerini haber verince, kâfirlerin de beyinsizlikte çok ileri gittiklerini ve "Elbette ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız, yahut mutlaka dinimize döneceksiniz" dediklerini nakletmiştir. Bu, "şu iki ihtimalden, yani ya sizi yurdumuzdan çıkarmamız, yahut da sizin bizim dinimize dönmenizden birisi mutlaka olacak" demektir. Böyle söylemelerinin sebebi şudur: "Hak taraftarları her devirde az olmuşlar, bâtıl taraftarları ise çok olmuşlardır. Bütün zâlimler ve fâsıklar, bâtıl taraftarlarına destek ve yardımcı olmuşlardır. İşte bundan dolayı onlar bu beyinsizliği yapabilmişlerdir. [61]

Peygamberlerin Bi'setten Önceki Dinleri

İmdi, eğer: "Bu ifâde peygamberlerin de, işin başlangıcında, onların dinindeoldukları zannını uyandırır. Çünkü o "dine dönmelen" manası, ancak bu takdirde mümkün olur " denilirse, biz deriz ki: Buna birkaç şekilde cevap verilir:
1) O peygamberler, o diyarlarda doğup büyümüşlerdir ve o milletlerdendir. İşir başında, kâfirlere karşı muhalif olduklarını göstermemiş, aksine zahiren sanki hıc muhalefetleri yokmuş gibi, onlarla birlikte olmuşlardır, İşte bundan dolayı, kavimleri işin başında onların kendi dinlerinde olduklarını sanmışlar, dolayısıyla da, "Mutlaka bizim dinimize (geri) döneceksiniz" demişlerdir.
2) Bu, kâfirlerin söyledikleri bir sözdür. Binâenaleyh onların söyledikleri her cözun doğru olması gerekmez. Belki de onlar, iş aslında onların sandığı gibi olmadığı halde Öyle zannetmişlerdir.
3) Belki de bu hitab, her nekadar zahiren o peygamberlere yönelik ise de, bununla aslında peygamberlere tabî olan kimseler kastedilmiştir. Binâenaleyh peygamberlere tabî olan bu insanların, daha önce o kâfirlerin dini üzere olduklarının söylenmesinde bir mahzur yoktur.
4) Keşşaf sahibi: "Atf (dündü) fiili, Arapça'da, "oldu" manasına çokça kullanılır demiştir.
5) Belki de o peygamberlerden her biri, peygamber olarak gönderilmede-(gÖrevlendirilmeden) önce, herhangi bir şeriat üzerinde idiler. Daha sonra Allah Teâlâ onlara, o şeriatlerinin nesholunduğunu vahyedip, başka (yeni) bir şeriat benimsemelerini emretmiş olabilir. O kavimler ise, küfürlerinde ısrar ederek, mensût-(neshedilmiş) olan o şeriat üzere kalmaya devam etmişlerdir. Böyle olması halinde onların, peygamberlerinden tekrar o eski dinlerine dönmelerini istemiş olmaları uzaV bir ihtimal değildir.
6) Bunun şu manaya olması da uzak bir ihtimâl değildir; Bu ayetteki "Yahu: mutlaka dinimize döneceksiniz" ifâdesi, "Yahut siz, peygamberliğinizi iddia etmezden önceki tarzınıza, yani dinimizi ayıplamama, onu tenkid etmeme., ona saldırmama tarzınıza dönersiniz" demektir. Bütün izahlara göre bu soru düşer, Allar en iyi bilendir. [62]

Kâfirferin Tutumu Karşısında İlahî Tasarruf

Bil ki kâfirler, bu sözü söyleyince, Cenâb-ı Aliah şöyle buyurmuştur: "Bunur üzerine Rabbin kendilerine. "O zalimleri muhakkak helak edeceğiz ve onlardar sonra sizi. mutlaka o yurda yerleştireceğiz" diye vahyetti," Keşşaf sahibi: "C zâlimleri muhakkak helak edeceğiz" ifâdesi, ya bir kâle(dedi) filinin mahzûf olmasın yahut, "vahy" fiilinin "kavi' (dedi-demek) fiilinin yerini tutmuş olmasını gerektim-Çünkü vahy de, "deme"nin bir çeşidi (türüdür.) Ebu Hayve, bu ifâdeyi ^Allah) o zâlimleri helak edecek ve sizi, o yurda yerleştirecek" şeklinde okumuştu-
Bunu evhâ (vahyetti) fiilini na ubara alarak böyle okumuştur. Çünkü o, gâib sîgasındadır "Zeyd,mutlakaçık^a. ağma yemin etti" veya "mutlaka çıkaracağım" diye yemin etti" ifadesidir,
Ayetteki "arz" (yurt) kelimesi ile, zâlimlerin yurtlan ve diyarları kastedilmiştir. Bunun birer benzeri, "Hakarete uğramış olan o kavmi, feyzli ve bereketli kıldığımız yerin (arzın) doğularına ve batılarına mirasçı kıldık" (A'raf, 137) ve "Sizi, onların arzına ve diyarına mirasa kıldık" (Ahzâb, 27) ayetleridir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim komşusuna eziyet ederse, Allah komşusunu onun evine mirasçı kılar (yani evi ona ka/wj.(52)
Bil ki bu ayet, düşmanını başından savuşturmak için, kim Allah'a tavekkül ederse, düşmanının şerrine karşı Allah'ın ona yeteceğine (yardım edeceğine) delâlet eder. Allah'ın Divanına Çıkmaktan Korkma
Hak Teâlâ daha sonra, "işte bu, benim huzurumda ayakta duracakları (zamandan) korkan ve benim va'îdimden çekinenlere hastır" buyurur, "işte bu" ifâdesi, "Allah'ın zâlimlerin helakine ve bu işin peşisıra onların diyarlarına mü'minleri yerleştirmeye hükmetmesi"ne işarettir. Bu iş, "huzurumda ayakta duracakları (zamandan) korkan için haktır." Bunun birkaç izahı vardır:
1) Bu, "Benim, huzurumda durmaktan korkan" demektir. Kastedilen, hesab için duruştur. Çünkü bu duruş, Allah'ın huzurunda duruştur. Kıyamet günü kulları, orada dururlar. Bu ayetin bir benzeri de, "Ama kim Rabbinin huzurunda durmaktan korkarsa " (Nâziât, 40) ve "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan için iki cennet vardir" (Rahman. 46) ayetleridir.
2) el-Makâm kelimesi, tıpkı, el-kıyâmetu kelimesi gibi, masdardır. Nitekim denilir. Ferrâ şöyle demiştir. "Bunun manası, "Bu, ben kendileri üzerinde kayyûm olmamdan ve onları murakabe etmemden ve benim onları gözetlememden korkanlar içindir" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Her nefsin (hayır ve şer) bütün kazandığına nazır olan Zât-ı Ecell-i A'lâ böyle olmayan gibi midir? " (Ra'd, 33) ayetinde olduğu gibidir.
3) Bu ayetin manası, "Benim, adalet ve doğruluk üzerinde durmamdan, ısrar etmemden korkanlar içindir" şeklindedir. Çünkü Allah Tâlâ, ancak hak ve adaletle hüküm verir. Allah Tealâ adalet üzerinde durur, onda ısrar eder, ondan sapmaz, ve ondan kesinlikle ayrılmaz.
4) Bu, "Benim yanımda bana sığınan kimsenin durması gibi durup da korka-kimseler içindir" manasındadır. Buna göre, mekamî kelimesi, mef'ulüne muzâf'ö'r maada? kabilinden olmuş olur.
5) Bu, "Benden korkanlar içindir" demektir, Burada "makam'' kelimesinin zikredilmesi tıpkı, "Allah'ın selâmt falanca yüce meclis üzerine olsun!" denilip de. "Allah'ın selâmı falanca üzerine olsun!" manasının kastedilmesidir. İşte, burada da böyledir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Benim va'îdimden çekindi" buyurmuş*- jlar (zamandan) korkan..." buyurmuş, daha sonra da buna, 'Ve benim vaıdimder. çekinenlere hastır" ayetini atfetmiştir ki, böyle oluş "Allah'dan korkmanın", Allah!" vaîdinden olmasını gerektirir. Bunun bir benzeri de, Allah Teâlâ'yı sevmenin, O'nu-mükâfaatını sevmekten başka bir şey olmasıdır. İşte bu, hikmet ve tasdik sırları içinde yer alan yüce ve kıymetli bir makamdır. [63]

Resullerin Zafer İstemeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlar fütuhat istediler" buyurmuştur Bu ifâdeyle alâkalı iki mesele vardır: [64]

Birinci Mesele

Burada geçen 'istiftâh" kelimesine şu iki mana verik
a) İlahi yardım sayesinde fethi ve muzafferiyeti isteme* Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın isteftehû ifâdesinin manas
"Onlar, düşmanlarına karşı Allah'ın yardımını istediler" şeklinde olur. O halde bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, 'Eğer siz feth istiyor idiyseniz, işte o feth size gelmiştir" (En* ıs) ayeti gibidir.
b) Fethin manası, takdir edip, hükmetmek demektir. Buna göre, Cenâb-ı Hakkr isteftehû buyruğunun manası, "Onlar, Allah'ın takdir etmesini ve aralarında hükmetmesini istediler" şeklinde olur, Buna göre bu ifâde, hükmetmek manasına gelen, el-fitâhatu" kelimesinden alınmış olur. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Ej Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasında sen hak olanı hükmet" (A'raf.89) ayeti gır olmuş olur.
Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Her iki görüşü de müfessirlc zikretmişlerdir. Birinci görüşe göre fütuhat isteğinde bulunanlar o peygamberlerde Bu böyledir, zira onlar, Allah'ın yardımını istediler ve kavimlerinin iman etmelerinde-ümit kestikleri için, onlara azabla beddua ettiler. Nitekim Hz. Nûhf "Nuh (şöyle
demişti: "Ey Rabbim. yer(yüzün)de kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma!" (Nûh 26); Hz. Musa, "Sen onların mallarını yok et Rabbimiz, kalblerini şiddetle sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir" (Yunus. 88) ve Hûd (a.S.) da. De ki: "Yâ Rab o fesadçılar güruhuna karşı bana nusret et" 3o; elemiştir.
Takdir edip hükmetmeyi istemek demek olan ikinci görüşe göre evlâ olan, fütı-hat isteğinde bulunanların, o peygamberlerin ümmetleri olmasıdır. Bu böyledir, zira onlar, "Alahım, eğer o peygamberler sadık iseler, bize azâb et!" diyorlardı. Kureyş kâfirlerinin, "Ey Allah, eğer bu. senin katından hakkın kendisi ise, durma, bizim üstümüze gökten taş yağdır" (Enfâi,32) şeklindeki sözleri de bu manadadır. Bu, tıpkı başkalarının da "Eğer doğru söyleyenlerden isen, Allah'ın azabını getir bize" ût. 29) demeleri gibidir. [65]

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle der: "Ve'steftehû buyruğu, O'nun fe evhâ ifadesine atıftır. Bu kelime, emir sigası ile ve'steftihû diye de okunup, nühlikenne ifâdesine de atfedilmiştir. Buna göre ayetin manası, "Rableri onlara vahyetti ve onlara, "Biz muhakkak ki zalimleri helak edeceğiz" dedi ve yine onlara, "Haydi fütuhat taleb ediniz" dedi" şeklinde olur. [66]

İnatçı Zorbaların Akıbeti

Daha sonra Cenâb-ı Hak, 'İnâd eden her zorba ise, sükût-i hayâle uğradı" buyurmuştur.
Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır: [67]

Birinci Mesele

Şayet biz, fütuhat talebinde bulunanların peygamberler olduğunu söylersek, mana, "O peygamberler fütuhat
talebinde bulundular da, onlara yardım edildi. Maksatlarınanail oldular. Ama, inâd eden her zorba ise, sukût-i hayâle uğradı" şeklinde olur. Bu kimseler ise onların kavimleridir.
Yok. eğer biz, fütuhat talebinde bulunanların o kâfir kavimler olduğunu söylersek, o zaman da ayetin manası, "O kâfirler, kendilerinin hak üzere olduklarını; peygamberlerinin de bâtıl üzere bulunduğunu zannederek, peygamberlerinin aleyhine zafer talebinde bulundular, ama onlardan her cebbar sükût-i hayâle uğramış ve fütuhat talebinde bulunmakla da peygamberlerinin aleyhine bir başarı elde edememiştir" şeklinde olur. [68]

İkinci Mesele

Burada geçen, "cebbar" kelimesinin anlamı, Allah'a itaat ve O'na kullukta bulunma hususunda tekebbür edip baş kaldıran demektir. Cenâb-t Hakk'ın "Bir serkeş ve asî değildi" (Meryem, 14) buyruğundaki Cebbar kelimesi de bu anlamdadır. Ebu Ubeyde de, (Halef) el-Ahmer'den naklen şöyle demiştir: "Arapça'da bu kelime, "ceberiyyet cebrût, cubrût ve cebûre şeklinde geçmektedir." Zeccâc bu kelimeleri cim'in ve banın kesresiyle el-cibirlyye, el-cibr, necbâr, cibriyâ şeklinde kullanıldıklarını nakletmiştir. Vahidi: "O halde bunlar cebbar masdarının sekiz değişik şekilde kullanılmasıdır" demiştir.
Hadiste varid olduğuna göre bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında bulunuyordu. Derken Hz. Peygamber ona birsev emretti de, o kadın bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Onu bırakın, zira o, cebbardır" yani tekebbür edendir" buyurdu.
Ayetteki anîd kelimesine gelince, dil -imleri bu kelimenin neden iştikak ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Nadr İbn Şumeyl unûd, başka olmak; uzaklaşmak ve terketmek anlamındadır derken, başkaları da, bunun aslının, kenar, köşe, taraf anle.mtna gelen ind kelimesi olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Araoçada 'denilir. Yani, "Falanca tam kıyıda köşede geziyor" denilir. O haloe.ânedeve"anede" kelimelerinin manası, "yüzçevirerek bir köşeyi kaptı, köşede yürüdü" şeklindedir. Yine bir kimse bir kimseden uzaklaşıp kenar bucak gezdiğinde, denilir.
Sen bunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Onun cebbar ve mütekebbir olması, ruhî haline ve huyuna; anîd olması da, o huylardan sâdır o*an fiillere ve neticeye işaret olmuş olur ki, bu da onun, hakdan uzaklaşması ve ondan sapmasıdır. O halde, huyu, tekebbür ve tecebbür etmek; zorbalık fiili de, haktan ve doğrudan sapmak demek olan "ânîd" kimsenin, her türlü hayırdan mahrum olup sükut-i hayâle uğrayacağında ve bütün mutluluk nevilerini de kaybedeceğinde şüphe yoktur.
Bil ki Allah Teâlâ, o kimsenin, sukût-i hayale uğrayacağına hükmedip, onu cebbar ve anîd olmakla vasfedince, onun azabının nasıl olacağını da şunlarla tavsif etmiştir: [69]

Verâ Kelimesinin İzahı

1) Ayetteki '"Onun önünde de cehennem vardır" buyruğu hakkında şöyle bir müşkillik bulunmaktadır:
"Bununla, "Onun önünde cehennem vardır" manası kosdedümiştir. O halde, daha nasıl "verâ" (arka) lafzı, ön ve önünde manasında kullanılabilmiştir?"
Alimler, buna birkaç şekilde cevap vermişlerdir:
a) Verâ kelimesi sana görünmeyen, senden gâib olan herşey hakkında kullanılan bir isimdir. "Ön" ve "arka" da, sana görünmez. O halde, "verâ" lafzı, bunlardan her biri hakkında Kullanılabilir. Nitekim şair,
"Umulur ki, içinde gecelediğin bu sıkıntının arkasında, yakın bir genişlik ve rahatlık bulunur" demiştir.
Yine, ölümün herkesin arkasında olduğu da söylenilmektedir.
Ebu Ubeyde ve İbnu's-Sikkît ele şöyle demişlerdir: "Verâ" kelimesi ezdâd olan kelimelerdendir. Hem arka, tıem de ön anlamına gelir. Bunun sebebi ise, arka olan her şeyin, Öne dönüşmesinin, ya da aksinin olmas Cenâb-ı Hakk'ın, "arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı" (Kem,. 79) buyruğu da bu manadadır. Yani, "önlerinde" demektir. Yine "Ölüm insanların peşinde gezer" denilir. (Bununla, her insanın önünde ölüm vardır) manası kastedilir.
c) İbnu'l-Enbarî, verâ kelimesinin "sonra"'manasına geldiğini söylemektedir.
Nitekim şair de demiştir. Yani "kişi için Allah'dan sonra, gideceği bir yer yoktur" demektir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Allah Teâlâ, "înâd eden her zorba ise, sükut-i hayâle uğradı" buyurarak onun sükut-i hayâle uğrayacağına hükmetmiş, bunun ardından da buyurmuştur ki, bu "O sukût-i hayâlden sonra da cehenneme girer" demektir. [70]

Cehennemde İrin İçirümesinin Hikmeti

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona irinli sudan içirilecektir. Öyle ki o, bunu zorla içmeye çalışacak, ama (neredeyse) bir türlü boğazından geçiremeyecek" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ifâdeyle İlgili birkaç soru bulunmaktadır:
Birinci Soru: Ve yüskâ kelimesi neye atfedilmiştir?
Cevap: Bu kelime, takdiri şöyle olan mahzûf bir kelimeye atfedilmiştir: Onun peşinden de cehennem gelir. İçine atılır ve orada irinli sudan içiritir."
İkinci Soru: Cehennemliklerin azabı pek çok yöndendir. Öyleyse niçin ayet-i kerimede cehennemliklerin sadece bu hallerinden bahsedilmiştir.
Cevap: Bu hal, cehennemliklerin azâb çeşitlerinin en şiddetli olmasına benzer Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Her yandan kendisine (sanki) ölüm gelecek, ama ölemeyecek" buyruğunun yamsıra. özellikle bu ifadeye yer verilmiştir.
Üçüncü Soru: Ayetteki sözünün cümledeki yeri nedir?
Cevap: Bu, atf-r beyân olup, kelamın takdiri, "Cenâb-ı Hakk, "sudan içirilirler' deyince, sanki, "o su nasıldır?" denilmiş de, bunun üzerine O da, "irinlidir" demiştir1 şeklindedir. "Sadîd" cehennemliklerin derilerinden akan şeydir. Ayetin takdirinin "işte, irin gibi olan bir sudan içirilir" şeklinde olduğu da iler sürülmüştür. Bu, kokma, katı pislik vb. olma hususlarında, Cenâb-ı Hakk'ır cehennemde, irine benzeyen bir şeyi yaratmasıyla olur ki, bu aynı zamanda bizza* irinin kendisi ofmuş olur. Çünkü onun, tiksindirici özelliği, kendisini almaya ve içmeye mani otur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen kimseler gibi midir?' (Muhammed. '5) ayetiyle "Eğer onlar feryâd edip yardım isterlerse, kalın bir sıvıya benzeyen yüzleri kavuran bir su ile imdâd olunacaklardır. O, ne fena içecektir/ f. 29) ayeti gibidir.
Dördüncü Soru: Ayetteki "Öyle ki o, bunu zorla İçmeye çalışacak, ama neredeyse bir türlü boğazından gevremeyecek" buyruğu ne demektir?
Cevap: "Tecerru" içilecek şeyi, devamlı bir biçimde yudum yudum, azar aza' içmek demektir. Nitekim Arapçada "İçecek boğazda kolayca akıp gitti, boğazdan geçirmek" denilir. [71]

"Kâde" Fiili Hakkında İzah

Bil ki kâde fiiliyle alakalı olarak iki görüş ileri sürülmüştür:
Birinci Görüş: Bu fiilin menfisinde, olumsuzunda olumlu; olumlusunda da, olumsuz mana bulunmaktadır. Buna göre buyruğunun manası, "O, onu boğazından, gecikerek akıtabiliyordu, ancak..." şeklinde olur. Çünkü Arapla- "Neredeyse kalkmayacaktım" derler; bu, "bir müddet sonra kalktım' demektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın da (Bakara, ti) buyruğu da böyledir Yani, "Onu ancak, gecikmeyle, istemeye istemeye yaptılar" demektir. Onun, boğazında-aktığının delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bununla karınlarının içinde ne varsa, hepsi ıc-derileri eritilecektir" (Hacc, 20) ayetidir. Eritilme işi ancak, onun boğazdan akıtılmasından sonra olabilecektir. Üstelik Cenâb-ı Hakk'ın, "onu yudumlar' buyurması da, onların o şeyi, azar azar boğazlarından akıtacaklarına delâlet ede-O halde nasıl olur da bu iş hakkında isağe tabiri kullanılabilir?
İkinci Görüş: Kâde fiili, mukârebe ifâde etmektedir. O halde, Cenâb-ı Hakk' r la yekâdü sözü, yaklaşma olmadığını bildirmek için zikredilmiştir. Buna göre mana
"O onu, boğazından akıtmaya yaklaşmadı bile.. Artık nasıl olur da onu boğazından akıtabilir ki?" şeklinde olur. Bu Cenâb-t Hakk'ın tıpkı "elini çıkardığında, nerdeyse kendi elini bile göremez" (Nur, 40) ayeti gibidir. Yani, "O onun, görmeye dahi yaklaşamamışken, o onu daha nasıl görebilir?" demektir.
Buna göre şayet, "siz boğazdan akıtma işinin olacağına delil getirdiniz; binâenaleyh bu görüşle o izahı nasıl birleştirebilirsiniz?" denilirse, biz deriz ki:
Buna iki şekilde cevap verilmiştir:
1) Bunun manası, "O, onun tamamını boğazından akıtamaz. O, onun bir kısmını yudumlar, ama hepsini içemez" şeklindedir:
2) Sizin zikrettiğiniz delil, o içeceğin sadece bir kısmının kâfirin karnına girdiğine delâlet etmektedir. Ama ne var ki, bu "boğazdan kolayca akıtmak" değildir. Çünkü Arapça'da isâğa" kelimesi'içilecek şeyi, gönül hoşluğu ve içilen şeyin hoş olduğu kabul edilerek boğazdan akıtmak" anlamına gelmektedir. Halbuki kâfir, o şeyi, istemeye istemeye yudumlar. Onu güzel ve hoş bulmaz; onu bir nefeste içmez. Bu iki izaha göre de, ta yekâdü deyimini, yaklaşmayı nefyetmek manasına hamletmek yerindedir. Allah en iyisini bilendir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Her yandan kendisine (sanki) ölüm gelecek, ama ölemeyecek" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu, "Ölümü gerektiren haller, o kimseyi her yönden kuşatmıştır. Ama buna rağmen o, ölmez" anlamındadır. Buna, öfümü gerektiren haller, onun bedeninin cüzlerinin her birini kuşatmıştır" anlamı da verilmiştir.
4) Cenâb-ı Hakk'ın, "Önünden de daha ağır bir azâb gelip çatacak" buyruğunun beyan ettiği bir husustur. Bu ifâdeyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Bu ifâdeyle, o azabın kesintiye uğramıyacağı ve devamlı olduğu kastedilmiştir.
b) "O kimse, önüne çıkan her anda, bir öncekinden daha şiddetli olan bir azabla karşılaşır" manasındadır. Mufaddal: "Bu, nefesleri kesmek ve onları bedenlere tıkayıp hapsetmek anlamındadır" demiştir. Allah en iyisini bilendir. [72]

Önceki Kısımla Münasebet

"Rablerini inkâr edenlerin misâli şudur: Yaptıkları işler, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi eldeedemezler. İşte bu, hakdan uzaklaşmış olan sapıklığın ta kendisidir. Görmedin mi ki, Allah gökleri ve yeri gerçek bir maksadla yaratmıştır. Eğer dilerse bir sizi giderir, yepyeni bir halk getirir. Bu Allah'a güç değildir" (ibrahim, 18-20).
Bil ki Allah Teâlâ, önceki ayette, o kâfirlerin çeşitli azâblarından bahsedince, bu ayette de, onların amellerini tamamının zayi olacağından ve boşa çıkacağından; onların hiçbirinden faydalanamayacaklarından söz etmiştir. İşte bu esnada, onların tam hüsrana uğradıkları ortaya çıkar. Çünkü onlar Kıyamette, şiddetli bir azâbtan başka bir şey göremezler ve dünyada iken yaptıkları her şeyin de zayi ve batıl olduğunu görüp müşahede ederler ki, işte ©n korkunç hüsran ve hayal kırıklığı da budur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [73]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın &M Ji. ifadesinin merfû oluşu hakkın- da şu izahlar yapılmıştır:
1) Sibeveyh şöyle demiştir: "Ayetin takdiri, "ve sizeokunanlar arasında, o kâfirlerin misâli de vardır" veyahut,
ayetin takdiri, "kâfir olanların misali, size okunan şeyler arasındadır" şeklinde olur.
Ayetteki ke-remâdin kelimesi de, mukadder bir suâlden dolayı, "müste'ıief" bir cümledir. Buna göre o soruyu soran sanki, "Onların misâlleri nasıldır?" demiş de, "onların amelleri,... kül gibidir" denilmiştir.
2) Ferrâ şöyle der: "Ayetin takdiri, "Rablerini inkâr edenlerin amellerinin durumu. tıpkı bir kül gibidir" şeklindedir. Buna göre, "muzafun ileyh" durumunda olan kelimenin daha sonra zikredileceğine itimâd edilerek, burada muzâf hazfedilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Ki O, yarattığı her şeyi güzel yapandır" (Secde. 7) ayeti gibidir. Yani, "Her şeyin yaratılışını, güzel yapandır" demektir. Yine "Yalan söyleyenlerin Kıyamet günü yüzleri, göreceksin ki kapkaradır"(Züm#r. eo) ayeti de
böyledir. Bu, "Sen, Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin simsiyah olduğunu görürsün" demektir..
3) Ayetin takdiri, "Kâfir olanların durumu, amellerinin kül gibi olmasıdır" şeklindedir. Bu, senin, "Zeyd'in stfatı, namusunun korunmuş, malının da bezledilmiş

olmasıdır" demen gibidir.
4) "Amelleri" ifadesi "kâfir olanların misali... ifadesinden bedeldir. Buna göre kelamın takdiri, "Onların amellerinin misâli, tıpkı bir kül gibidir" şeklinde olur ki, buna göre, "Amellerinin misâti" ifadesi mübtedâ; "kül gibidir" ifâdesi de haber olmuş olur.
5) Ayetteki mesel kelimesinin zâid olduğu kabul edilerek, kelamın takdirinin, "Kâfir olanların amelleri, kül gibidir" şeklinde olmasıdır. [74]

İkinci Mesele

Bil ki, bu mesel ile bu ameller arasındaki "vech-i şebeh" (benzeşme yönü) şudur: Şiddetli bir rüzgarın, külü her tarafa uçurup, o külden herhangi bir eser ve iz kalmayacak bir biçimde, onu darmadağın etmesidir. Burada da böyledir, zira onların küfürleri, amellerini boşa çıkarmış, o amellerden onların yanında herhangi bir iz, herhangi bir eser kalmayacak bir biçimde, onların amellerini yakıp kül etmiştir. Daha sonra alimler, o amellerle neyin kasdedildiği hususunda da şu şekilde ihtilaf etmişlerdir:
1) Bununla, onların sadaka, sıla-i rahim, ana-babaya saygı, ve açları doyurmak kabilinden yapmış oldukları iyi işler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira o ameller, onların küfürleri sebebiyle yok otup, boşa çıkmıştır. Şayet onlar, küfretmemiş olsalardı, mutlaka o amellerinden faydalanacaklardı.
2) O amelleri ile, onların, putlara tapmaları ve iman sandıkları, kurtuluşa götüren yol bildikleri o küfürlerini üzerlerine almatarı kastedilmiştir. O halde onların hüsrana uğramalarını şu şekilde izah edebiliriz: Onlar, kendilerinden istifâde etsinler diye, uzun zaman bedenlerini o amellerle yorup yıpratmışlardır, ama o ameller onlara ancak bir yük olmuştur.
3) O amellerle, her iki kısım da kastedilmiştir. Çünkü onlar, haddizatında hayır zannettikleri o amellerin boşa çıktığını; hayır sandıkları ve uğruna ömürlerini tükettikleri o amellerin batıl olduğunu görünce ve o ameller de, uğradıkları azabın gerekçelerinin en büyüklerinden olunca, haliyle onların hasret ve nedametleri de fazlalaşmıştır. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "işte bu, hakdan uzaklaşmış olan sapıklığın tâ kendisidir" buyurmuştur. [75]

Üçüncü Mesele

şeklinde, yani cemi şekliyle de okunmuştur. Bu ifâdede, esme işi, güne nisbet edilmiştir. Bu, o günün ihtiva ettiği şey, yani rüzgar veya rüzgarlar sebebiyledir. Bu senin tıpkı, (sarhoş eden gece)
demen gibidir. Halbuki, sarhoş etme özelliği geceye değil, gecede esen rüzgara aittir. Ferrâ da şöyle demiştir: "Sen istersen, "esintili bir günde" dersin; istersen de, "rüzgarı esen bir günde" dersin!. Böylece buna göre, daha önce bahsedildiği için rîh kelimesi hazfedilmiş olur." Bu ifâde, izafetle şeklinde de okunmuştur. [76]

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, "Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler" buyurmuştur. Bu, "Onlar,
kazandığı şeylerden ne dünyada ne de ahirette istifâde edebilecekleri herhangi bir şeyi elde edemezler" demektir. Bu böyledir, zira, o kazandıkları şey tamamiyle zayi olmuş ve fesada uğramıştır. Bu ayet, kulun kendi fiillerini kesbedeceğine delâlet etmektedir. [77]

Bi'l-Hakk Tabirinin İzahı

Bil ki Allah Teâlâ, bu teşbihi tamamlayınca, "Görmedin mi ki, Allah gökleri ve yeri gerçek bir maksad ile yaratmıştır" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: [78]

Birinci Mesele

Bu deyimin, daha önceki tabirlerle münasebeti şudur: Allah Teâlâ, onların amellerinin batıl olduğunu, boşa çıktığını
beyân buyurunca, bu battl olma ve boşa çıkma işinin ancak onlardan kaynaklanan bir sebepten dolayı olduğunu beyan etmiştir ki, bu sebep de onların, Allah'ı tanımamaları ve kulluktan yüz çevirmeleridir. Çünkü Allah Teâlâ, ihlaslı olan kimselerin amellerini, sebepsiz yere iptal etmez. O halde, böyle bir şey yapması, O'nun hikmetine nasıl uygun düşebilir? Allah, bütün bu âlemi, ancak hikmet ve doğru olan anlaşılsın diye yaratmıştır. [79]

İkinci Mesele

Hamza ve Kisaî fiili ism-i fail kalıbında ve jî'nin haberi olmak üzere, "gökler ve yer" ifâdesini de -"uzâfun ileyh olmak üzere şeklinde okumuşlardır.
Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Gökleri, yeri yoktan var eden "(Enam. u), "sabahı yarıp çıkarandır" (En'âm, 96) ve ''Geceyi bir sükun Man"(En-am, 96) (bir kıraatifadeleri gibidir. Diğer kıraat imamları ise, fiili, mazi sığasında; "gökler ve yer" kelimesini de mef'ûl oldukları için mansub olarak şeklinde okumuşlardır [80]

Üçüncü Mesele

Bu ayetteki bi'l-hakk tabiri Cenâb-ı Hakk'ın, Yunus süresindeki (Yunus, 5i;ÂI-ı İmrân süresindeki (âı-i imrân 191) ve Sâd süresindeki (Sâd. 27) ayetleri gibidir.
Eht-i sünnete gelince, onlar, derler. Bu hak da o gökler ile yerin, o etmiştir. Bu, rezil kepaze olma ve utanç sebebiyle tahakkuk edecek olan rûhanî-manevi bir a2âba işaret etmektedir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [81]

Birinci Mesele

kelimesinin manası "gizlilikten sonra ortaya çıktı" şeklindedir. Ortaya çıkıp gö