ENFÂL SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Otuzdan otuzaltıncı âyetin sonuna kadar olan kısım hanç. bu sûienın hepsi Medenîdir Bu âyetler ise Mekkîdır
Sûre. yetmışbeş ayettir. Bu sûre. Bakara sûresinden sonra nazil olmuştur.
Ganimet Hakkındaki Hükmü Soranlar
"Sana ganimetleri-sorarlar. Deki: "Ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür. Ohalde mü'minlerdenseniz, Allah'dan sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin. Allah'a ve Resulüne itaat edin. " (Enfâl. 1).
Şii ki ayetteki, "Sana ganimetlerden sorarlar" tabiri şu beş hususun araştırılmasını gerektirir:
1) Soranın kim,
2) Sorulanın kim,
3) Ganimetin ne olduğu,
4) Bunun, ganimetin hangi hükümleri ile ilgili bir soru olduğu; ve
5) Müfessirlerin "enfâl" kelimesini nasıl tefsir ettikleri...
1) Bu soruyu soranların kimler olduğu hususunda deriz ki: Ayetteki, "Sana ganimetleri sorarlar" tabiri daha önce kendilerinden bahsedilmemiş kimselerle ilgilidir. Bunun burada, bu şekilde getirilmesi son derece güzeldir. Çünkü bu ayetler nazil olurken, bu soruyu soran belli birisidir. Binâenaleyh soranın o kimse olduğunu söylemek gerekir. Bu hususta soru soranın, ganimet ve enfâl ile ilgisi olan bazı kimseler olduğunda şüphe yoktur. Bu kimseler, sahabeden bazı insanlardır.
2) Bu, soruyu kime sorulduğu meselesidir. Bunun, Hz. Peygamber (s.a.s) olduğunda şüphe yoktur.[1]
Enfâlin Ne Olduğu?
3) "Enfâl" nedir?" meselesi... Biz deriz ki: Zühri şöyle demiştir: "Arapça'da neti ve nafile kelimeleri, asıldan fazla olan şeyi ifâde ederler. Ganimetlere "enfâl" denilmiştir. Çünkü müslümanlar, ganimetler hususunda, kendilerine ganimet almak helâl kılınmamış olan diğer ümmetlere üstün kılınmışlardır. Nafile namaz da, asıl olan farz namazlara ilave namazlar oldukları için, "nafile" adını almışlardır. Cenâb-ı Hak da"İbrahim'e, Ishak'ı ve ilaveten Ya'kûb'u ihsan ettik" (Enbiya 72) yani, "istediğine ilave olarak Ya'kûb'u ihsan ettik" buyurmuştur."
4) Bu sorunun, "enfâl"in hangi hükmü ile ilgili olduğu meselesidir: Diyoruz ki: Bu hususta iki izah yapılmıştır:
Enfâl Hakkındaki Birinci Görüş: Ayetteki "sorarlar" ifadesi, her nekadar müphem bir ifade ise de, cevabı belirlemek, o sorunun o belli cevapla ilgili olduğunu gösterir. Hak Teâlâ'nın, "Sana hayzı sorarlar' (Bakara. 222) ve "Sana yetimleri sorarlar" (Bakara, 220) ayetleri de bunun benzeridir. Bu ifâdelerden, bu sorunun hayız ve yetimlerle ilgili hükümlerden biri hakkında olduğu anlaşılıyor. Halbuki o hüküm belli bir hüküm değildir. Fakat cevap, onu belirli hale getirmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, hayz hakkında, "De ki: "O bir ezadır. Onun için hayız zamanında kadınlardan (onlarla cinsi temastan) uzak durun"(Bakara.222)buyurmuştur. Binâenaleyh cevap, o sorunun, hayız halinde kadınlarla cinsî münasebette bulunma ile ilgili olduğunu gösterir. Yine Cenâb-ı Allah yetimler hakkında da, "De ki: "Onları yararlı ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizde" (Bakara. 220) buyurmuştur. Binâenaleyh bu belirli cevap, yetimler hakkındaki o sorunun, onların mallarında tasarrufta bulunma ve onlara vekil olma ile ilgili olduğunu gösterir.
Yine Allah Teâlâ, "Sana "Rûh"u sorarlar" (isra, as) buyurmuştur. Bu ifadede, sorunun ruhun hangi hususunda olduğunu gösteren birşey yoktur. Cenâb-ı Hak, bu soruya cevap olarak, "De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir.."(isra,85)buyurmuştur. Bu cevap, sorunun, ruhun muhdes (yaratılmış) veya kadîm olması ile ilgili olduğuna delâlet eder.
İşte "Enfâl" ayetinde de böyledir. Allah Teâlâ bu sorunun cevabında, "De ki: Enfâl (ganimetler), Allah'ın ve Resûlünündür" buyurmuştur. Böylece bu cevap, soruyu soranların enfâl hakkındaki sorularının, ganimetin kime verileceği ve buna kimin müstehak olduğu hususunda olduğuna delâlet eder.
İkinci görüş: Ayetteki, "Sana ganimetleri sorarlar" ifadesi, "senden ganimetlerden isterler" demektir. Dolayısıyla buradaki seale (sorarlar) fiili ile, hadis-i şerifte de rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'den, kendilerine ganimetlerden vermesini "istediler" manası kastedilmiştir. Zira onlar, "Ey Allah'ın Resulü, bana şunu ver, bana şunu ver" diyorlardı. Ayetteki, an harf-i ceninin, min manasına olması uzak bir ihtimal değildir. Bu görüş, İkrime'ye aittir. Abdullah b. Mes'ûd (r.a), ayeti, "Senden ganimetleri istiyorlar" şeklinde okumuştur.
5) Bu, müfessirlerin, ayetteki "enfâl" ile ne kasdedtldtği konusundaki görüşlerini anlatmaktır. Deriz ki: O müslümanların "enfal" hakkında soru sormaları onlar arasında bu hususta bir çekişmenin ve münakaşanın olduğunu gösterir. Buna şunlar da delâlet eder:
a) Ayetteki, "De ki: "Enfal Allah'ın ve Resûlünündür" buyruğu bu cevabın verilmesinin maksadının, onları çekişmekten ve hasımiaşmaktan men etmek olduğunu gösterir.
b) Ayetteki, "Allah'dan sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin" ifâdesi, onların bunu, aralarına bir husûmet düştükten sonra sorduklarını gösterir.
c) Ayetteki, "O halde mü'minlerdenseniz... Allah'a ve Resulüne itaat edin" -fadesi de, aynı şeye delâlet eder. Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki; "Ayette geçen "enfâl" sözünde, kâfirlerden zorla alınmış matlar demek olan ganimetlerin Kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, ganimet dışında birşeyin kastedilmiş olması da muhtemeldir.
Birinci ihtimalle ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
1) Hz. Peygamber (s.a.s), ashâbtn, Bedir Günü elde ettikleri ganimetleri hem Bedir Savaşı'na katılmış olanlara, hem de katılmamış olan müslümanlara bölüştürmüştü. Bedir savaşında bulunmadığı halde bu ganimetten istifade edenlerin üçü Muhacirlerden, beşi de "Ensar"dandı. Muhacirlerden biri, Hz. Osman idi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) onu, kızı hasta olduğu için, onun yanında bırakmıştı. Diğer •kişi de Talha (r.a) ile Sa'îd b. Zeyd (r.a) idi. Zira Hz. Peygamber (s.a.s), bu ikisini müşriklerin kervanının durumunu gözetlemeleri için göndermişti. Onlar da bunun için Şam yoluna çıkmışlardı. Ensar'dan olan o beş kişiden birisi Ebu Lübâbe Mervan b. Abdülmünzir idi. Hz. Pevaamber (s.a.s) onu Medine'de kendi yerine vekil bırakmıştı. Bunlardan diğer birisi Âsim (r.a) idi. Hz. Peygamber (s.a.s) bunu da, "Âliye"de vekil olarak bırakmıştı. Üçüncüsü, Haris b. Hatıb olup, Hz. Peygamber (s.a.s) bunu, Revhâ'dan, kendisine bir haber ulaştırmak üzere Amr b. Avf'a göndermişti. Bu beş kişiden dördüncüsü ise, Haris b. es-Samt idi. Bu da, Revha'da hastalanıp (kalmıştı). Beşincisi ise Huvât b. Cübeyr'dir. İşte Bedir savaşında bulunmadığı halde ganimet alan Ensar bunlardır. Hz. Peygamber (s.a.s), bunlara da ganimetlerden pay verdi. Dolayısıyla diğer müsiümanlar arasında bu husus dedikoduya sebeb oldu. İşte bunun üzerine, bu ayet nâzü oldu.
2) Rivayet olunduğuna göre, Bedir Günü genç olanlar savaştılar ve esir aldılar. Yaşlı müsiümanlar ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'ie birlikte gerideki saflarda beklediler. Bundan dolayı gençler, "Ganimetler bize âit. Çünkü biz vuruştuk, kâfirleri biz hezimete uğrattık" dediler. İhtiyarlar da, "Biz, sizin gerideki destekçileriniz idik. Eğer bozguna uğrasaydınız, bizim yanımıza gelip toplanacaktınız. Binâenaleyh ganimetleri, bizi dışta bırakarak almayın" dediler. İşte bundan dolayı aralarında bir çekişme meydana geldi ve ayet bunun üzerine nazil oldu.
3) Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki "enfâl" kelimesi ile "ganimetler" kastedilmiştir. O müsiümanlar kendilerinden önceki ümmetlere ganimet atmak haram olduğu için, bunun hükmünü sormuşlardır." Bu görüş zayıftır. Çünkü bu takdirde, bu sorunun maksadı, sadece Allah Teâlâ'nın bu husustaki hükmünü sorup öğrenmek olur. Halbuki biz, delillere dayanarak, bu sorunun, müsiümanlar arasında meydana gelen bir münakaşa ve çekişmeden ötürü sorulduğunu beyan etmiştik. [2]
Enfal Hakkındaki İkinci Görüş
İkinci ihtimale gelince ki bu, ayette bahsedilen "enfâl'in, ganimetten başka bir şey olmasıdır. Böyle olmasına göre, ayetteki "enfâl" kelimesinin tefsiri hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a) Bazı rivayetlerde, İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Ayetteki "enfâl"dan maksad, hayvan, köle veya eşya gibi arada bir savaş olmaksızın, müşriklerden müslümantara geçen şeylerdir. Bu gibi şeyler Hz. Peygamber (s.a.s)'e aittir. O, bunları istediği gibi kullanır ve dağıtır!'
b) "Enfâl" ile, Allah Teâlâ'nın ehl-i humus (yani ganimetin beşte birini alacaklar) için, hükmettiği beşte bir pay kastedilmiştir. Bu görüş, Müc&hid'indir. Mücâhide göre ashab, Hz. Peygamber (s.a.s)'den humus (beştebir) hakkında soru sormuşlar ve ayet bunun üzerine nazil olmuştur.
c) Ayette bahsedilen enfâl, "seleb"tir. Bu, gaziyi savaşa teşvik için, ganimetlerden oiho ûHa^orıi hiccov/o îiawo niarak fa7İarian uprilorfik spvriir Bu. mesela halifenin. "Kim savaşta birisini öldürürse, selebi (soykası, atı, silaht v.s.) ona aittir." Veya bir seriyyeye, "Elde edeceğiniz şey size aittir" veya "onun yansı, üçte biri, dörtte biri size aittir" demesi gibidir. Halbuki "entarin humusu olmaz. Sa'd İbn Ebî Vakkas'ın, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kardeşim Umeyr, Bedir Günü öldürüldü. Ben de, buna mukabil, Sa'd İbn el-Âs'ı öldürdüm ve kılıcını aldtm. Kılıç çok hoşuma gitti. Onu, Hz. Peygamber'e getirdim ve "Allah, müşriklerden dolayı yüreğime su serpti.... Öyleyse, bu kılıcı bana hibe et!" dedim... Bunun üzerine Hz. Peygamber, "O, ne benim, ne de senindir; onu, ganimetlerin konulduğu yere bırak!" dedi. Ben de, kılıcı denilen yere bfrakttm. Halbuki, kardeşimin öldürülüp üzerindekilerin alınmasından dolayı içimde, ancak Allah'ın bileceği bir kin ve hınç vardı.. Biraz öteye gitmiştim ki, Hz. Peygamber (s.a.s) bana geldi; işte o zaman, Enfâl sûresi nazil olmuştu.. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Ey Sa'd, sen benden kılıcı istedin; halbuki or benim değildi; o şimdi benim oldu.. O halde, onu alabilirsin.." buyurdu.
Kâdî şöyle demektedir: "Ayet, bütün bu izahlara muhtemeldir. Ayette, bunların bir kısmını, diğerine tercih etmeye dair bir delil bulunmamaktadır. Eğer hadislerde, bunlardan birini tayin etmeye delâlet edecek sahih bir haber tesbit edilirse, o zaman o mânâ verilir; aksi halde bütün bu mana ve izahlar, ihtimal dahilindedir.. Bu manalardan her biri, ayrı ayrı düşünülebileceği gibi, bunların hepsinin birden murad edilmiş olması da caizdir. Çünkü aralarında herhangi bir tenakuz ve çelişki bulunmamaktadır. Ama, bunlardan, doğruya en yakın olan husus şudur: Bununla, Hz. Peygamber {s.a.s)'in, ganimet elde edilmeden önce de sonra da, ganimet mallarından başkasına fazladan bir şeyler verebilmesi murad edilmiştir.. Çünkü, bu, cihada teşvik ve gönülleri güçlendirip takviye etmek amacıyla, Hz. Peygamber'e caiz olan bir şeydir. Mesela bu, iyi savaşsın diye harbin başında, veyahut da harbten dönünce birisine fazladan bir şeyler vermek; yahut ona, savaşan kimsenin öldürdüğü kimselerden elde ettiği şeyleri vermek ya da savaşa katılanların bir kısmına, elde ettikleri ganimet mallarından az vererek, ona, Hz. Peygamber'e mahsus olan beşte birlik hisseden olmak üzere, fazladan bir şey vermek... gibidir. Böyle olması halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki; "Ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür." buyurarak mücahidlerin hak ettiklerine ilave olarak verilen şeyler kastedilmiş olur:
Cenâb-ı Hakk'ın "De ki: Ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür..." ifadesine gelince, bu hususta şu iki açıklama yapılmıştır:
Birinci açıklama: Bununla şu kastedilmiştir: "Enfâlin hükmü, Allah ve Resulüne aittir. Allah, hikmetinin gerektirdiği şeye göre, o enfâtin taksimatını, Hz. Peygamber'e emretmiştir. Bu, enfâlin taksimatıyla ilgili mesele, hiç kimsenin görüşüne bırakılmamıştır.
İkinci açıklama: Mücahid, İklime ve Süddî şöyle demişlerdir: Bu ifade, müteakip 41. ayet ile neshedilmiştir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki; "ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür..." (Entat. 41) buyruğu, ganimetlerin tamamının Peygamber'e ait olmasını gerektirir.. Böylece Allah Teâlâ bu hükmü, "humus" (beşte bir) ifade eden ayetlerle neshetmiştir..." 8u, bir kısım rivayetlerde yer alan İbn Abbas'ın görüşüdür.
Buna şu iki yönden cevap verilir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Deki: "Ganimetler Allah'ın veResûlünündür"buyruğunun manası, "Bu husustaki hüküm, Allah ve O'nun peyamberine aittir..." şeklindedir. Bu mana, bu ifadede daima bulunur ve devam eder.. Binâenaleyh, bunun mensûh olması imkânsızdır.. Daha sonra Cenâb-ı Hak, ganimetlerin beşte dördünün o ganimetleri almış olan kimselerin mülkü olduğuna hükmetmiştir..
b) Beşte biri ifade eden ayet, ganimetin, onu alan kimselerin mülkü olduğuna delalet eder. Halbuki, bu ayette geçen "enfâl" sözü, ganimetlerle değil, "selebı ölünün üzerinden alınan eşya" diye tefsir edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s), herhangi bir maslahat ve faydadan dolayı, bu malları bazı kimselere vermiştir.
Daha sonra Cenâb-i Hak "Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin" buyurmuştur. Bu hususta da iki bahis bulunmaktadır:
Birinci bahis: Bu, "Allah'ın ikabından korkunuz. Allah'ın ma'siyet dediği şeyleri yapmaya yeltenmeyiniz... Bu gibi haller sebebiyle, aranızdaki çekişme ve düşmanlıkları bırakınız ve Allah'ın Resulünün hükmettiğine razı olunuz. " demektir.
İkinci bahis: Cenâb-ı Hakk'ın, "aranızda olan şeyleri düzeltin" emri, yani, "Aranızdaki (muhtelif) görüşleri düzeltip ıslâh ediniz..." demektir.. Sözler, insanlar arasında konuşulup meydana geldiği için, tıpkı sırların, kalblerde saklı kalmasından dolayı onlara zâti's-sudûr denildiği gibi, sözlere de zâtu'l-beyn denilir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Mü'minlerdenseniz... Allah'a ve Resulüne itaat edin" buyurmuştur. Bu ayetten elde edilen mana şudur: "Allah Teâlâ, ashabı, "Allah'a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin" buyruğu ile Resulün hükmüne muhalefet etmekten nehyetmiştir "Sonra da onlara "Allah'a ve Resulüne itaat edin" emriyle Resule tâatte bulunmak suretiyle itaat etmelerini emretmek suretiyle bu hususu pekiştirmiştir.. Bunu, iyice pekiştirmek amacıyla da, daha sonra "müminlerdenseniz..." denmiştir ki bu son ifadeyle Cenâb-ı Hak, şu manayı kastetmiştir: Resulün sizi kendisine davet ve teşvik ettiği o iman, ancak Resule tâatı iltizam edip üstlenmekle tam ve mükemmel olur. Binâenaleyh, Resule itaat etme dairesinin dışında kalmaktan sakınınız. "
Tâatı terketmenin, imantn yokluğunu, zevâ! bulmasını gerektireceğini söyleyenler, bu ayette istidlal etmişlerdir. Bunun izahı şudur: İn şart edatı ile bir şeye bağlanan, ta'lîk edilen şey, bu şey bulunmadığında o da bulunmaz. Burada da iman, in edalıyla, "tâat" fiiline bağlanmıştır. Binâenaleyh, taât olmadığı, bulunmadığı zaman, "iman"ın da bulunmaması gerekir. Bu meselenin tamamı, Cenâb-ı Hakk'ın {Nisa, 31} ayetinin tefsirinde zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir. [3]
Gerçek Mü'minin Başlıca Vasıfları
"Mü'minler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, karşılarında O'nun ayetleri okununca, bu onların imanını artırır, onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlardır ki namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda harcarlar, işte onlar, gerçek müzminlerin ta kendileridir. Rableri katında dereceler, bağışlanma ve sayısı bitmez, müddeti tükenmez rızk onlarındır" (Enfâl, 2-4).
Bil ki Allah Teâlâ, "Mü'minlerdenseniz... Allah'a ve Resulüne itaat edin. " buyurup, bu da imanın, taata götürmesini iktizâ edince, Cenâb-ı Hak bu hususu bu ayette, çok iyi bir biçimde açıklayıp tafsilatta bulunarak, imanın, ancak bu tâat ifâ edildiğinde bulunacağını beyan etmek üzere: "Mü'minler ancak .... " buyurmuştur. Bil ki bu ayet, imanın, ancak şu beş husus mevcut olduğunda tahakkuk edeceğine delâlet eder: [4]
Allah Anılınca Kalpleri Titrer
1) Cenâb-ı Hakk'ın, "onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer" ayetinin beyan ettiği husustur. Vahidî (r.h) şöyle der: "Arapça'da, bir kimse korktuğunda denilir. Nitekim şair de, "Ömrüne yemin ederim ki, gerçekten ben çok korktuğum halde, belânın önce kime gelip çatacağını bilmiyorum..." demiştir.
Ayetten kastedilen mana ise şudur: "Mü'min kimse, ancak Allah'tan korktuğu zaman mü'min otur." Cenâb-ı Hakk'ın, "Rablerine derin saygı göstermekte olanların ondan derileri ürperir..." (zomer. 23); "Rablerînin huzuruna döneceklerinden yürekleri korkarak..." (Mü'minün, 57) ve "ki onlar namazlarda huşûya riayetkardırlar..." (Mü'minün, 2) ayetleri de böyledir...
Hakikat erbabı şöyle demektedir: Korku iki türlüdür:
a) İkâb korkusu. Cenâb-ı Hakk'ın azabından korkmak.
b) Azamet ve ceiâl korkusu. İkâb korkusu, günahkârlar/n duyacağı korkudur. Celâl ve azamet korkusuna gelince bu, ister mukarreb melek olsun, isterse mürsel, gönderilmiş bir nebî olsun, mahlûkatın hiçbirinin kalbinden çıkmayan korkudur. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, zâtı gereği, bütün mevcudattan müstağnidir, onlara muhtaç değildir. O'nun dışında kalan mevcudat ise O'na muhtaçtırlar. Muhtaç olan kimse, zengin bir hükümdarın huzurunda bulunduğunda, ondan korkar ve ürperir. Bu dehşete kapılma ve korkma, hükümdarın vereceği cezadan dolayı değildir. Aksine bu, muhtaç olan kimsenin, onun kendisinden zengin; kendisinin de ona muhtaç olduğunu biimesi, böyle bir korku ve ürpermeye sebep olmuştur.
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Eğer ayette geçen korku ile ikâb korkusu murad edilmişse, bu korku, sırf Allah'ı zikretmekten dolayı bulunmaz. Bu ancak, Allah'ın vereceği cezayı hatırlamadan dolayı bulunur. İşte, buna lâyık olan korku da budur. Zira bu ayetin maksat ve gayesi, "enfâl"in taksimatı hususunda, Bedir savaşına katılanları Allah ve Resûlullah'a itaat etmeye mecbur etmek, ilzam etmektir.
Ama, burada geçen korku ile, ikinci kısım korku murad edilmişse, bu, sırf Allah'ı anmaktan dolayı gerekli ve lâzım olan korkudur. Öyleyse, ayette bir takdirde bulunmaya ihtiyaç yoktur.
Şayet, "Allah burada, "yürekleri titrer. "; bir başka ayette de, "Bunlar, iman edenlerdir. Allah'ın zikriyle gönülleri huzur ve sükûna kavuşur. " (Ra'd, 28) buyurmuştur. Bu iki ayetin arası, nasıl uzlaştırılabilir? Hem, Cenâb-ı Hak, bir başka ayette de: "... sonra da hem derileri, hem kalbleri Allah'ın zikrine (yatışıp) yumuşar..." (Zümer, 23) buyurmuştur" denilirse, biz deriz ki: Gönül huzuru ve itminan, ancak yakîn'in vereceği ferahlık ve manevî serinlik ile olur. Göğsün açılması, inşirah bulması ise ancak tevhîd bilgisi ile olur. Korku da, ancak ceza korkusundan dolayı meydana gelir. Şu halde bu iki durum arasında bir zıtlık bulunmamaktadır; aksine biz bu iki vasfın tek bir ayette bulunduğunu söylüyoruz ki, bu ayet Cenâb-ı Hakk'ın, "Rablerine derin saygı göstermekte olanların ondan derileri ürperir, sonra da hem derileri hem kaîbleri Allah'ın zikrine (yatışıp) yumuşar" (Zümer, 23) ayetidir. Buna göre mana, "Deriler, Allah'ın azabının korkusundan dolayı ürperir, diken diken olur.. Daha sonra da, onların derileri ve kaîbleri, Allah'ın mükâfaatını umduklarında yumuşar" şeklinde olur. [5]
Ayetlerin Okunması, İmanlarını Güçlendirir
2) Cenâb-ı Hakk'ın, "karşılarında ayetleri okununca (bu), onların imanını arttırır. " ayetinin ifade ettiği husustur. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Bir sûre indirildiği zaman içlerinden kimi: "Bu (süre), hanginizin imanını artırdı?" der" (Tevbe, i24j ayetinde olduğu gibidir. Sonra, bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [6]
Birinci Mesele
"Tasdik" manasında olan imanın artması iki şekilde olur:
a) Bu, Vahidi (r.h)'nin de anlattığına göre, bütün ilim erbabının benimsemiş olduğu görüştür. Buna göre, kimin bu hususta daha fazla ve daha güçlü delili bulunuyorsa, onun imanı daha fazla olur. Zira, delillerin çokluğuna ve kuvvetine göre, şüpheler yok olup, yakîn (kesin bilgi) hasıl olur, meydana gelir. İşte bu hususa, Hz. Peygamber (s.a.s), "Şayet, Ebu Bekr'in imanı, yeryüzündekilerin imanı ile tartılacak olsaydı, onun imanı ağır basardı,.."[7] sözüyle, işaret etmektedir. Hz. Peygamber, bununla O'nun Allah'a dair bilgisinin daha kuvvetli olduğunu kasdetmektedir. [8]
Bu Ayetteki "Artma"dan Maksat
Birisi şöyle diyebilir: Ayette bahsedilen bu "artma" "ziyadeleşme" ile, ya delilin kuvvetliliği, veyahut da delillerin çokluğu murad edilmiştir. Delilin kuvvetiiliği meselesine gelince, bu geçersizdir. Zira, hiç şüphesiz her delil, birtakım mukaddimelerden meydana gelmektedir. O mukaddimeler de ya, zıddına mani olacak biçimde kesin olurlar, veyahut da böyle olmazlar. Binâenaleyh, zıddına mâni olan kesinlik, bütün mukaddimelerde bulunursa, bu tefsire göre, delillerin bir kısmının diğer bir kısmından daha kuvvetli olması imkânsız olur. Zira, zıddına mani olan kat'iyyet, farklılık kabul etmez.. Eğer, zıddına mani olacak kesinlik,, mukaddimelerin tamamında ya da bir kısmında bulunmazsa, bu, delil sayılmaz; aksine bu, bir emare, (ipucu) olur. Bu emareden meydana gelecek olan sonuç da, ilim değil, bir zan olur. Böylece, bu anlatmış olduğumuz hususlarla, kuvvet bakımından delillerde farklılıkların bulunmasının imkânsız olduğu sabit olur. Delillerin çokluğu itibariyle farklılıkların bulunması da böyledir. Zira, tek bir delil sebebiyle meydana gelen katiyyet, eğer zıddına manî olursa, bu durumda onun, pek çok delil bir araya geldiğinde daha da kuvvetli olması imkânsız olur. Yok, eğer zıddına mani olmazsa, o d,elil olmaz. Aksine o, bir emare olur. Böylece de netice, kesin değil, zannî olur. Binâenaleyh, bu tevîlin de zayıf olduğu sabit olmuş olur.
Bil ki, şöyle denebilir: Ayette bahsedilen artma ile, hem devam, hem de devamsızlık murad edilmiştir. Çünkü istidlalde bulunanlardan bazıları, bir anlık durum hariç, ne delili ne de medlulü sürekli zihninde taşıyamaz. Bazı kimselerde, bu durum sürekli olabilir. Bu iki uç arasında, farklı ortamlar ve farklı dereceler bulunmaktadır; işte ziyâdeden murad da budur.
b) Tasdik manasında olan imanın artmasına gelince, bu onların, Allah katından nazil olup kendilerine okunan her şeyi tasdik etmeleri demektir. Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında, mükellefiyetler ardarda, peşpeşe gelince, işte her teklifin meydana gelmesi esnasında, onlar tasdik ve ikrarlarını arttırıyorlardı. Bir kimseyi iki şey hakkında tasdik eden bir kimsenin tasdiki, o kimseyi, tek bir şey hakkında tasdik eden kimsenin tasdikinden daha çoktur. Cenâb-t Hakk'ın, "karşılarında ayetleri okununca bu, onların imanını arttırır" buyruğunun manası, "Onlar, her ne zaman yeni bîr ayet duyup dinlediklerinde, yeni bir ikrarda bulunurlardı " demek olur. Böylece bu, iman ve tasdikte, bir artma olmuş olur.
Bu ifadeyle ilgili bir üçüncü izah da şudur: Allah'ın kudret ve hikmetinin kemâli, ancak, Allah'ın mahlûkatındaki hikmetinin eserleri vasıtasıyla bilinir, anlaşılır. Bu husus, sahili olmayan bir denizdir. İnsan akit her ne zaman, Allah'ın bir başka şeyi yaratmasındaki hikmetinin eserlerine takılıp kalırsa, bundan, bir şeyi yaratmasındaki hikmetinin ne olduğunu talep edip aramaya geçer. Böylece de bu kimse, birincisinden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel olan bir mertebeden başka bir mertebeye geçmiş olur. Bu mertebeler sınırsız olunca, hiç şüphesiz ki tecellî, keşf ve marifet mertebeleri de sınırsız olur. [9]
İmanın Artıp Eksilmesi Mümkün müdür?
Alimler, imanın artma ve eksilmeyi kabul edip etmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. İmanın, inanç, ikrar ve amelin toplamından ibaret olduğunu söyleyen kimseler, bu ayet ile şu iki yönden istidlal etmişlerdir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın, "bu, onların imanını artırır" ifadesi, imanın, artmayı kabul ettiğine delalet etmektedir. Şayet iman, bilmek ve ikrar etmek, itiraf edip açıklamaktan ibaret olsaydı, o zaman artmayı kabul etmezdi.
b) Allah Teâlâ, bu beş şeyi zikrederken, bu beş şey ile muttasıf olanlar hakkında, 'İşte onlar, gerçek mü'minlerin ta kendileridir" buyurmuştur. İşte bu da, bütün bu hasletlerin "iman" ismine dahil olduğuna delâlet eder. Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: 'İman, yetmiş küsur kısımdır. Bunların en yücesi, Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet etmektir. En düşüğü ise, eziyyet veren şeyleri yoldan gidermektir. Haya da imanın bir şubesidir"[10]. Bu görüşte olanlar, imanın bu üç rüknün toplamından ibaret olduğuna dair, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Çünkü ayet, imanın artmayı kabul ettiğine dair son derece sarîh ve açıktır. Halbuki, bilmek ve ikrar etmek, farklı farklı olmayı kabul etmezler. Binâenaleyh imanın, ikrar, itikad ve amelin toplamından ibaret olması gerekir İşte, amelde farklılığın bulunabilmesi sebebiyle, imandaki farklılık ortaya çıkmıştır..."
Yapılmış olan bu istidlal, zayıftır. Zira biz, devam edip etmemeyle alâkalı olan farklılığın, itikad ve ikrarda da bulunabileceğini beyan etmiştik. Bu kadar şey, imanda farklılığın bulunabileceğini anlatmak hususunda kâfidir. Allah en iyi bilendir. [11]
Ayetlerin, Dinleyenin İmanını Arttırma Meselesi
Cenâb-ı Hakk'ın, "karşılarında ayetleri okununca, bu onların imanını arttırır. buyruğunun zahiri, imanda artışın bulunması hususunda, müessir olanın o ayetler olduğunu sas ettirmektedir. Halbuki durum böyle değildir. Zira, o ayetlerin bizzat kendisi, manda bir artış gerektirmez. Aksine, eğer böyle olması gerekse bile, bu artmayı gerektiren şey, o ayetleri denlemektir; yahut da o ayetleri bilmek ve anlamak, itikad ve tasdikte artmayı gerektirir. Allah en iyi bilendir.
3) Hak Teâlâ'nın "Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler" ayetinin ifade ettiği husustur. Bil ki, mü'minlerin vasfı, Hak Teâlâ'nın vaadinde ve atdinde sadık olduğuna güvenmek, "Allah ve Resulü doğru söylemiştir!" demek onların sözünün, münafıkların tıpkı, "Allah ve Resulü bize, bir aldatıştan başka şey vaad etmemiştir" (Atuab, 12) şeklindeki sözleri gibi olmamasıdır. Sonra biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayeti hasr ifade eder. Buna göre mana,"on/ar, sadece Rablerine tevekkül ederler" şeklinde olur. İşte bu hal çok yüce bir mertebe, şerefli bir derecedir. Bu da, insanın.herhangi bir işte sadece Allah'a güvenip dayandığı bir durumda bulunmasıdır..
Bil ki bu üç nitelik, en güzel bir biçimde tertip edilip sıraya konulmuştur. Çünkü, birinci mertebe , Allah'ın ikâbından korkmak mertebesi,- ikinci mertebe, Allah'ın tekliflerine boyun eğmek mertebesi ve üçüncü mertebe de, Allah'ın dışındaki şeylerden alâkayı tamamiyle kesip, tamamiyle Allah'ın lütuf ve keremine itimâd etmektir. Hatta, Allah'ın dışındaki şeylerden, tamamiyle müstağni olmaktır. [12]
Namaz ve İnfakın Hakikati
4 ve 5) Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rmk olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcarlar" ayetinin ifade ettiği hususlardır. Bil ki, daha önce geçmiş olan üç mertebe, insanların kalbleri ve gönülleri, içleri hakkında nazar-t dikkate alınan hallerdir. Cenâb-ı Hak daha sonra, bu durumlardan, insanların zahirî hallerinin gözetilmesine geçmiştir. Zahirî olarak nazar-ı dikkate alman tâatlerin başı, bedeni namazda; malı da Allah'ın rızasında harcayıp tüketmektir. Bu İfadeye zekâtlar, sadakalar, sıla-i rahimler, cihad hususundaki infaklar, harcamalar ve camilere, köprülere yapılacak olan infaklar da dahildir.
Mutezile şöyle demektedir: "Allah Teâlâ, kendisine vermiş olduğu rızıklardan infakta bulunan kimseleri medhetmiştir. Halbuki ümmet, haram olan şeylerden infakta bulunmanın caiz olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da haramın, nzık olmayacağına delâlet eder." Bu söz, defalarca geçmişti.
Bil ki Allah, mü'minler hakkında bu beş hali ve sıfatı zikredince, o vasıfları taşıyan kimseler için de şu üç şeyin bulunduğunu belirtmiştir:
Birincisi: Bu, "îşte onlar, gerçek müminlerin ta kendileridir" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: [13]
Birinci Mesele
Ayetteki hakken kelimesinin ne ile ilgili olduğu hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu kelime buyruğu ile ilgilidir. Yani, "Gerçekten hakikaten mü'min olanlar onlardır" demektir.
b) Cümle, "İşte onlar, müminlerin ta kendileridir ifadesinde tamamlanmıştır. Daha sonra tekrar söze başlanarak, buyurmuştur. [14]
İkinci Mesele
Alimler, ayetteki hakken kelimesinin mansub oluşu hususunda birkaç izah zikretmişlerdir:
Bunu size bir hak (aercek) olarak haber veriyorum" yani "gerçek bir haber verişle, haber veriyorum" şeklindedir. Şu ayet de bunun benzeridir: "işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir" (Nisa, 15i).
2) Sibeveyh de şöyle der: "Bu, kendisine sözün delâlet ettiği mahzûf bir fiilin, te'kidî mef'ûl-ü mutlakıdır. Buna göre ifadenin takdiri, "Onların yaptıkları o şey, doğru olan bir hak idi" şeklindedir.
3) Zeccâc, bu ifadenin takdirinin "İşte onlar mü'm'mlerdir. Ben, bunu bir hak (gerçek) olarak bildiriyorum.." şeklinde olduğunu söylemiştir. [15]
İnsanın Kesin İfade İle "Ben Mü'minim Demesi Hakkında
Alimler, mü'min bir kimsenin, "Ben mü'minim" diyebileceği hususunda ittifak etmişler, fakat bir kimsenin, "Ben gerçekten mü'minim" deyip diyemeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bundan dolayı Şâfi? âlimleri, "Evlâ olan, insanın, "İnşaallah ben mü'minim" demesidir. Ama "Ben gerçekten mü'minim" diyemez" derlerken; Hanefî alimleri, "Evla olan, insanın, "Ben gerçekten mü'minim" demesidir. Ama insanın, "İnşaallah (eğer Allah dilerse), ben mü'minim" demesi caiz değildir" demişlerdir. Bir kimsenin, "İnşaallah ben mü'minim" diyebileceğini söyleyenlerin iki mukaddimeleri vardır:
Birinci mukaddime: Bunun, imanın mevcudiyetinde bir şekkin bulunmasından ötürü olmasıdır.
İkinci mukaddime: Durumun böyle olmamasıdır.
Birinci mukaddimenin izahı şöyledir: Şafiî (r.h)'ye göre iman, itikad, ikrar ve amel üçlüsünün toplamından ibarettir. İnsanın sâlih amelleri yerine getirebilmiş olup olmaması hususunun şüpheli bir şey olduğu kesindir. Halbuki bir mahiyetin (şeyin), parçalarının birinde bulunan şüphe, o şeyin mevcud olup olmadığı hususunda da bir şüpheyi gerektirir. Binâenaleyh insan, her nekadar kesin olarak itikad ve ikrarın bulunduğunu söylese de, amelin (tam olarak) bulunduğu hususunda şüphe edince, amel hususundaki bu şüphe, o kimsenin, kendisinde imanın bulunduğu hususunda da şüphe etmesini gerektirir.
Ebu Hanlfe (r.h)'ye göre ise iman; itikad ve ikrarın toplamına denilip, amel (ibadet), iman isminin dışında sayıldığı için, ameller hususundaki şüpheden dolayı, imanın olup olmadığı hususunda şüphelenmek gerekmez. Binâenaleyh "iman, üç şeyin toplamından ibarettir" diyenlere göre, imanın olup olmadığında şüphe bulunduğu; "Amel, iman vasfının dışındadır" diyenlere göre ise, imanın mevcudiyeti hususunda bir şüphenin olmayacağı sabit olmuş olur. İşte bu duruma göre, iki mezheb arasındaki ihtilafın sadece lafızda olduğu ortaya çıkmış olur. [16]
İmanda İstisna Yani "İnşaallah Mü'minim" Dernek
İkinci mukaddimeye gelince, ki bu, insanın, imanı olduğu hususunda bir şüphesi olmadığı halde, "Ben, inşaallah mü'minim" demesidir. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
1) Mü'minlik bir insan için en şerefli bir sıfat, en kıymetli bir ündür. Bu durumda "ben mü'minim" deyince sanki kendisini büyük bir övgü ile medhetmiş olur. Binaenaleyh bu kimsenin, kalbinde bir mahviyyete ve ucbün (kendini beğenmenin) zevaline sebeb olsun diye, "inşaallah" demesi gerekir. Rivayet olunduğuna göre Ebu Hanife (r.h), Katade'ye: "Niçin imanında istisna yapıyorsun? (yani inşaallah diyorsun)" dediğinde, o: "Hz. İbrahim (a.s)'in, "Ceza günü, kusurlarımı bağışlamasını umduğum da O (Allah'dır)'\şo-ara, 62)şeklindeki sözünde, Ebu Hanife (r.h) Ona, "Allah: "Buna inanmadın mı yoksa?" dediğinde söylediği, "inandım" (Bakara. 260) şeklinde sözünde ona "uysan ya..." dedi. Ben de diyorum ki: Katâde, Ebu Hanife'ye Şöyle diyerek cevap verebilirdi: "Fakat Hz. İbrahim, "inandım" dedikten sonra, "Fakat kalbimin yatışması için (Ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyorum)" (Bakara. 260) dedi ve böylece itminanının artmasını istedi. İşte bu da, mutlaka iman hususunda "inşaallah" denilmesine delâlet eder."
Kâmil İmanın Şartları
2) Allah Teâlâ bu ayette, bir kimsenin ancak o beş sıfata sahip olduğu zaman mü'min olacağını belirtmiştir:
a) Allah'dan korkmak (ittika etmek),
b) Allah'ın dininde samimî ve ihlastı olmak,
c) Allah'a dayanıp tevekkül etmek,
d) Allah rızası için namaz kılmak,
e) Allah rızası için zekat vermek. Allah Teâlâ ayetin başında "hasr" manasını ifade eden bir kelime de kullanmıştır. Bu, "Mü'minler ancak onlardır ki tabiridir. Yine O, ayetin sonunda da, "İşte onlar, gerçek müminlerin ta kendileridir" buyurmuştur ki, bu ifade de "hasr" manâsındadır. Binâenaleyh ayet bu manaya delâlet edip, insanın da kendisinde bu beş sıfatın bulunduğuna dair kesin söz söylemesi imkansız olduğuna göre, "İnşaallah ben mü'minim" demesi daha uygun olur.
Rivayet olunduğuna göre, birisi Hasan el-Basri'ye: "Sen mü'min misin?" diye sorunca, o: "İman iki çeşittir. Eğer sen benim, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman edip etmediğimi soruyorsan, ben mü'minim. Yok sen, "Müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yüreklen titrer..." ayetinin anlattığı manada bir mümin olup olmadığımı soruyorsan, Allah'a yemin ederim ki, onlardan olup olmadığımı (tam) bilemiyorum" demiştir.
3) Kur'an-ı Kerim, mü'min olan herkesin, cennetliklerden olduğunu gösterir. Binâenaleyh bir kimsenin mü'min olduğunu söylemek, o kimsenin cennetliklerden olduğunu kesin olarak söylemeyi gerektirir. Halbuki bunu söylemeye imkan yoktur. İşte bu hususta da böyledir. Sevrî'nin şöyte dediği nakledilmiştir: "Bir kimsenin gerçek mü'min olduğu iddia edilir de, sonra da onun cennetlik olduğuna şehâdet edilmezse, ayetin yarısına iman edilmiş olur." Bu sözden şu netice çıkar: O kimsenin, cennetliklerden olduğunu söylemek imkânsız olduğuna göre, onun kesin olarak mü'min olduğunu söylemek de imkânsızdır.
4) İman, kalbin tasdikinden ve bilmesinden ibarettir. Buna göre bir kimse ancak, bu tasdik ve bilgi kalbinde bulunup, aklından hiç çıkmadığı zaman gerçekten mü'min olur. Fakat bu husus zail olunca, o kimse ancak Allah'ın hükmüne göre mü'min olur. Ama işin özünde ise, hayır!..
Bunu iyice kavradığında, bil ki insanın "inşaallah (eğer Allah dilerse, ben mü'minim)" sözünün iman vasfının devam etmesi ve herhangi bir gaflet ve zuhûl bulunmaksızın, devamlı bir şekilde bu manada imanın onun kalbinde ve kafasında bulunuşu ile ilgili olması uzak bir ihtimal değildir. Bu, ihtimal dahilindedir.
5) "Muvâfât" ashabı şöyle derler: "Bir kimsenin, bulunduğu anda mü'min olmasının şartı, imanlı olarak ölmesidir. Bu şart ise, ancak ölürken gerçekleşir. Dolaytsı ile bu husus bilinemez, meçhuldür. Meçhul olan bir şarta bağlı olan şey de meçhuldür. İşte'b-M sebepten ötürü, "inşaallah ben mü'minim" denilmesi güzel olur.
6) Kişinin, "İnşaallah ben ölürken mü'minim" demesi... Bundan maksad, bu stisnayı (inşaallah'ı) neticeye ve sonuca havale etmektir. Çünkü bir kimse, her nekadar o anda mü'min ise de, bu imanın neticede (ölüm esnasında) bulunmaması 'arzedi İd iğinde, yok gibi olur ve asla bundan bir fayda elde edilemez. İşte bu istisnanın el i itilmesin in maksadı, böylesi bir husustur.
7) "İnşaallah" sözü, kesinliğe ve kat'îliğe ters değildir. Baksana Allah da, Andolsun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etmiştir. inşaallah, emniyet içinde, başlarınızı traş ettirerek veya kısaltarak, korkusuzca -nutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetm,27)buyurmuştur. Halbuki Allah Teâlâ, sek ve şüpheden münezzehtir. Binâenaleyh O'nun bu "inşaallah"! kullarına bir öğretme olarak zikrettiği anlaşılır. İşte burada da evlâ olan, işlerin Allah'a havale edildiğini gösteren bu kelimeyi kullanmaktır. Böylece bu kelimenin bereketi sayesinde, imanın devamı sağlanmış olur.
8) Bir grup selef ulemâsı, bu kelimeyi kullanmışlardır. Onların bu görüşünü destekleyen delili, biz de Allah'ın kitabında görmekteyiz. Bu, "İşte onlar, gerçek müminlerin ta kendileridir" ayetidir. Bunlar, Allah'ın ilmine ve hükmüne göre mü'min olanlardır. Binâenaleyh bu ifade, hem böyle olan, hem de böyle olmayan kimselerin olduğuna delâlet eder. Dolayısıyla mü'min bir kimse, "İnşaallah (ben mü'minim)" der. Böylece de Cenâb-ı Allah, onu bu sözünün bereketi ite, ikinci kısımdakiferden değil de, birinci kısımdakilerden kılar.
"İnşaallah" ifadesinin, burada söylenmesinin caiz olmadığını söyleyenler de görüşlerinin doğruluğuna şu şekilde delil getirmişlerdir:
a) Hareket eden bir kimse "Ben hareket ediyorum" diyebilir. Fakat "inşaallah ben hareket ediyorum" demesi caiz değildir. Oturan veya ayakta duran kimse için de durum aynıdır. Binâenaleyh bu konuda da, mü'min bir kimsenin "ben mü'minim" demesi gerekir, "inşaallah ben mü'minim" demesi caiz değildir. Cismin, gelecekte hareket etme halinden çıkacak olması, şu anda hareket ettiğini söylemeye mani olmadığına göre, istikbalde imanın zail olma ihtimali, şu anda o kimsenin mü'min olduğunu söylemeye mâni değildir,
b) Allah Teâlâ, "İşte onlar, gerçek müminlerin ta kendileridir" buyurmuş ve o kimselerin gerçekten mü'min olduklarını söylemiştir. Binâenaleyh insanın, "inşaallah " demesi, Allah Teâlâ'nm kesinkes mevcûd olduğunu söylediği birşey hususunda şek ve şüphe etmeyi gerektirir ki bu caiz değildir.
Bunların birinci görüşlerine şu şekilde cevap verebiliriz: "İnsanın mü'min oluşu ile hareket edici olması arasında, bahsettiğimiz bir çok yönden fark vardır. Bu ikisi arasında, böyle bir fark bulununca, bunları aynı şekilde değerlendirmek imkansız olur."
İkinci görüşe de şöyle cevap veririz: "Allah Teâlâ, ayette bahsedilen sıfatarâ sahip olan kimselerin gerçekten mü'min olduklarını söylemiştir. Halbuki şartın bulunup bulunmadığında şüphe vardır. Şarttaki şüphe, meşrutta (onun şart koşulduğu şeyde) de şüpheyi gerektirir. Bu da, bizim görüşümüzü kuvvetlendirir. " Aliah en iyi bilendir.
İkincisi: Cenâb-t Hakk'ın, ayette bahsedilen beş sıfata sahib olan kimseler için verdiği ikinci hüküm, "Rableri katında dereceler... onlarındır" buyruğunun belirttiği husustur. Bu, "onların, birbirlerinden üstün mertebeleri vardır" demektir.
Bil ki ayette bahsedilen sıfatlar iki kısımdır: İlk üçü, kalb ve ruhla ilgili sıfat ve hallerdir. Bunlar, korku, ihlâs ve tevekküldür. Son iki sıfat ise, zahirî amel ve huylarla ilgilidir. Bu amellerin ve huyların kalbin saf (aştırılıp, marifetullah ile nurlandırılmasında tesirleri olduğunda şüphe yoktur. Tesir eden şey ne kadar kuvvetli olursa, tesirin de o nisbette kuvvetli olacağı, bunun aksinin de aksi şekilde olacağı, şüphesizdir. Dolayısıyla bu huyların ve amellerin çeşitli derece ve mertebeleri olduğuna göre, marifet ve bilginin de derece ve mertebeleri vardır ki işte ayetteki, "Rableri katında dereceler... onlarındır" ifadesi ile kastedilen budur. Cennetteki mükafaatlar da, bu hallere göre ayarlanır. Binâenaleyh ruhanî saadetlerin mertebelerinin, hem ölümden önce, hem de sonra bulundukları sabit olmuş olur..Cennette bulunan saadet mertebeleri ise çok ve farklı farklıdır. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, "Rabİeri katında dereceler... onlarındır" buyurmuştur.
Eğer: "Daha aşağı derecede olan, daha üst derecede olan için, yüce derecelerin olduğunu, anlayınca, kalbi mahzunlaşır ve hayatın tadı kaçar. Bu ise, cennet mükafaatının "rızk-ı kerim" olmasını zedeler" denilirse, buna şöyle cevap veririz: "Her kişinin, kendisine âit saadeti içine dalıp gömülmesi, o kişide bir kin ve hasedin doğmasına mani olur. Netice olarak diyebiliriz ki: Ahiret halleri, ancak isim bakımından dünya halleri ile bir münasebet arzederler.
Üçüncüsü ve Dördüncüsü: Cenâb-ı Allah'ın "Bir bağışlanma ve sayısı bitmez, müddeti tükenmez bir rızık onlarındır " ifadesinin anlattığı şeydir. Ayette geçen mağfiret (bağışlanma) ile, Allah Teâlâ'nın, onların günahlarını bağışlaması; rızk-ı kerîm (bitmez-tükenmez rızık) ile de, cennet nimetleri kastedilmiştir.
Kelâmcıtar şöyle derler: "Bunun rızk-ı kerim oluşu, o nimetlerin temiz, devamlı ve ikram ve saygı vasfına bürünmüş olmalarıdır. İşte bütün bunların toplamı, "sevap" v© "mükâfaat" tarifini ortaya kor"
Arifler şöyle demişlerdir: "Ayetteki "mağfiret" ile, Allah'dan başkası ile meşgul oluştan dolayı, insanın kalbinde meydana gelen zulmetleri (karanlıkları) silip götürme; rızk-ı kerim" ile de, marifetullah ve muhabbetullaha gömülme sebebiyle doğacak : an nurlar kastedilmiştir."
Vahidî de şöyle demektedir: "Dilciler şöyle demektedir: Kerîm, övünülen ve güzel görünen her şeyi içine alan bir isimdir. Kerîm, kendisine muhtaç olunan şeyler hakkında, övülmüştür, methedi İm iştir. Gerek, Allah Teâlâ, gerekse Kur'an-ı Kerim, Kerîm" vasfıyla nitelenmiştir. Nitekim "...Doğrusu,bana çok şerefli bir mektup bırakıldı" (Nemi.29); "... her sınıftan güze!..." (Lokman, 10) "ve sizi şerefli bir mevkiye sokarız" (Nisa, 31) ve "onlara çok güzel söz söyle" (isrâ, 23) r-jyurmuştur. O halde, rızk-ı kerîm, kıymetli, üstün ve güzel olan rızık demektir.
Hişâm İbn Urve de şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak bu ifade ile, onlara cennette hazırladığı, lezzetli yiyecek içecekler ile, güzel faydalanma ve yaşayışı kasdetmiştir." Beaderim ki, bizim burada, ruhanî manevî lezzetlerin, maddi lezzetlerden daha güzel olduğunu beyan etmemiz gerekir. Biz bu manayı, bu kitabın pekçok yerinde ele alıp izah ettik. Bu durumda, ayette bahsedilen kerîm rızkın, ruhanî ve manevî lezzetler olduğu, bunların da marifetullah, muhabbetullah ile, kulluk şuuruna gark olmak olduğu ortaya çıkar.
Birisi şayet, "Ayetin zahiri, bu beş şey ile vasfedilmiş kimsenin ikâbdan (cezadan) kurtulduğuna, ve mükafaata nai) olduğuna hükmedilmiş olduğunu gösterir. Bu da, kulun üzerinde, bu beş şeyin dışında başka bir mükellefiyetin bulunmamasını gerektirir. Halbuki bu, müslümanların icmâsıyla batıl olan bir husustur. Zira insanların oruç tutmaları, haccetmeleri ve diğer farzları da mutlaka yerine getirmeleri gerekir" derse, biz deriz ki:
Allahu Teâlâ söze: "Mü'minler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, karşılarında ayetleri okununca bu, onların İmanını arttırır,onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler..." buyruğu ile başlamıştır. Halbuki, bütün mükellefiyetler, bu iki cümlenin hükmüne dahildir. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak, batınî hallerin en şereflisinin, tevekkül; zahirî amellerin en kıymetlisinin de namaz ve zekât olduğuna dikkat çekmek için, batınî sıfatlardan, özellikle tevekkülü; zahirî amellerden de namaz ve zekâtı bilhassa zikretmiştir. [17]
Bedir Savaşıyla İlgili Nüzul Sebebi
"Rabbin seni tam isabetli olarak evinden çıkardığı zaman da (durum böyle idi). Çünkü müminlerden bir zümre muhakkak ki isteksizdirler!. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile onlar bu hususta sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle mücadele ediyorlardı" {Enfâl, 5-6).
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [18]
Birinci Mesele
Bil ki, buyruğu, herhangi bir şeyin, bu çıkarmak filine benzetildiğini göstermektedir. İşte bu sebeple alimler bu hususta şu izahları ileri sürmüşlerdir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s), Bedir Günü müşriklerin sayısını çok, müslümanları da az görünce, onları savaşa teşvik etmek için, "Kim savaca, ölmek üzere olan bir kimseyi öldürürse, o kimsenin üzerindeki eşyası, silahı o öldürenindir. Kim de bir esir alırsa, ona da şöyle şöyle şeyler, vardır"[19] buyurdu.. Müşrikler hezimete uğradığında Sa'd İbn Übâde "Ey Allah'ın Resulü, bir grup sahaben ve kavmin, canlarnı feda ettiler. Onlar, korku ve canlarını feda etme hususunda cimrilik yaparak, savaştan geri durmadılar. Ancak ne var ki onlar, tuzağa düşürülmen konusunda, üzerine titrediler. Binâenaleyh, sen (bu savaşan kimselere), belirlediğin şeyleri verirsen, geriye kalan müslümanlara bir şey kalmaz " deyince, Allahu Teâlâ, "Sana harb ganimetlerinin hükmünü sorarlar. De ki: "Bu ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür" (Enuı, i) ayetini indirdi. Yani, "Peygamber, bu hususta dilediğini yapar..." demektir. Böylece müslümanlar, peygamberden bir şey istemekten çekindiler ve bazılarının içinde de, bir memnuniyetsizlik kalıverdi. [20]
Ayetteki Benzetmenin İzahı
Keza, Hz. Peygamber (s.a.s) Bedir Günü savaşa çıkınca, ashabın bir kısmı ileride açıklayacağımız üzere, bu savaşı hoş karşılamamışlardı. Binânaleyh Cenâb-ı Hak, "De ki: "(Bu) ganimetler Allah'ın ve Resûlünündür" (Entu, i) buyurunca, kelamın takdiri şöyle olur: "Onlar başlangıçta razı olmasalar da, enfal (ganimetler) hakkındaki bu hükme razı oldular. Nasıl ki onlar önce razı olmadıkları halde Rabbin seni evinden çıkarmıştı'.' Bu izah, bu konuda zikredilen izahların en güzelidir.
b) Takdirin, "Hoş görmemelerine rağmen, Allah'ın seni, savaşa çıkarma ile ilgili hükmü sabit olduğu gibi yine hoş görmedikleri halde "enfâl"in Allah'a ait olduğu -iükmü de sabit olmuştur" şeklinde olması.
c) Cenâb-ı Hak, "!şte onlar, gerçek mü'minlerin ta kendileridir" buyurunca, takdir, Allah'ın savaş için seni evinden çıkarma ile ilgili hükmü hak olduğu gibi, onların mümin oldukları hususundaki hükmü de hakdır, gerçektir" şeklinde olur.
d) Kisâî, bu İfadenin başındaki kâf harfinin, Hak Teâlâ'nın bundan sonra gelen, seninle mücadele ediyorlardı..." ifadesine taalluk ettiğini; ifadenin takdirinin ise, "Bir grup müminin hoş görmemesine rağmen, Rabbin seni isabetli olarak evinden çıkardığı gibi, işte aynı şekilde, onlar savaşmayı istemiyor ve bu konuda seninle mücadele ediyorlar" şeklinde olduğunu söylemiştir. Allah en iyi bilendir. [21]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak min beytike ifadesiyle, Hz. Peygamberin, Medine'deki evini veyahut da, Medine'nin bizzat kendisinikastetmiştir. Çünkü Medine, Hz. Peygamber'in bizzat hicret yurdu, gerçek manada oturduğu, ikamet ettiği vatanıdır. Buna göre ayetin manası, "Seni Rabbin, hikmet ve doğruluk dolu bir çıkarışla çıkardı.." şeklinde olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü müymirilerden bir zümre muhakkak ki isteksizdirler" buyruğu, hâl mahallinde olan bir cümledir. Yani, "Seni, Rabbin, onların istememesine rağmen çıkardı..." demektir. [22]
Şam'dan Mekke'ye Giden Kureyş Kervanı
Rivayet olunduğuna göre, bir Kureyş kervanı, içinde pekçok mal bulunduğu ve kırk binitli olduğu halde Şam'dan yola çıkmıştı. Ebu Süfyân, Amr İbnu'l-As ve diğer bazı kimseler de bunlar arasında bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Cibril, bu durumu Allah'ın Resulüne haber verdi. Allah'ın Resulü de, durumu müslümanlara anlattı. İçinde çok mal bulunup, kervandaki şahısların sayısı da az olduğu için, kervanın karşısına çıkma düşüncesi sahabenin hoşuna gitti. Bunun üzerine müslümanlar çabuk davranıp yola çıkınca, onların yola çıktıklarına dair haber, Mekkelilere ulaştı. Bundan dolayı da Ebu Cehil, Kabe'nin üzerine çıkarak şu şekilde bağırdı: "Ey Mekkeliler! Her türlü zorluğa ve meşakkate rağmen, her ne pahasına olursa olsun, kervanı kurtarmaya çıkacaksınız! Eğer Muhammed, sizin kervanınızı ele geçirecek olursa, siz ömür boyu iflah olmazsınız. "
O sırada, Abbfta İbn Abdulmuttalibin kız kardeşi bir rüya görüp, kardeşine, "Ben acayib bir şey gördüm.. Gördüm ki, sanki bir melek gökten indi ve dağdan bir kaya parçası aldı. Sonra o taşı, (kentin üzerinde) dolandırdı. Sonra, Mekke'deki bütün evlere, o kaya parçasından kopmuş olan bir taş parçası isabet etti. " der. Abbas bunu anlatınca, Ebu Cehil (Benî Haştm ile alay etmek için) şöyle der: "Kadınları da nübüvvet iddiasında bulunmadıkça, onların erkekleri nübüvvete razı olmazlar!"
Derken, Ebu Cehil bütün Mekkelileri yola çıkardı ki, işte bu Kureyş'in ordusu, nefiridir. Meşhur olan şu darb-ı meselde de, "Ne kervanda, ne de nefirde " şeklinde varid olmuştur. Bunun üzerine Ebu Cehil'e, "Kervan sahil yolunu tuttu ve kurtuldu. O halde sen, yola çıkmış olan orduyu Mekke'ye geri döndür" denilince o, "Hayır, Allah'a yemin olsun ki, bu asla olamaz... Biz, Bedir'de develer keseceğiz, içkiler içeceğiz; şarkıcılar şarkı söyleyip defler çalacaklardır. Böylece de bütün Araplar, birbirlerinden bizim yola çıktığımızı ve Muhammed'in de kervandan bir şeyler elde edemediğini duyacaklar..." dedi ve kavmini Bedr'e götürdü. Bedir, Arapların senede bir gün, panayırları için toplandıkları bir yerdir..
Bunun üzerine, Cebrail inerek, "Ey Muhammed, Allah size, iki gruptan birisini va'ad ediyor: Ya kervan,ya da Kureyş ordusu.." buyurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) ashabıyla istişarede bulundu ve, "Ne dersiniz, Kureyş her türlü zorluğu ve meşakkati göze alarak Mekke'den yola çıkmışlar. Kervan ile mi, yoksa ordu ile mi karşılaşmak istiyorsunuz?" dedi. Ashâb, "Kervanla karşılaşmamız, düşmanla karşı karşıya gelmemizden daha iyidir" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'ın yüzünün rengi değişerek, "Kervan, denizin kenarından çekip gitti!. İşte, Ebu Cehil ise, geliverdi karşımıza çıktı!" dedi. Bunun üzerine ashab, "Ey Allah'ın Resulü, sen kervana bak, düşmanı bırak" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) kızınca, Hz. Ebu Bekir ve Ömer ayağa kalkarak, çok güzel bir konuşma yaptılar. Sonra Sa'd İbn Übâde ayağa kalkarak, "Şimdi Allah'ın sana emrettiği istikamette ilerle. Biz, istediğin yerde seninle beraberiz. Allah'a yemin olsun ki, sen Aden'e kadar gitsen, ensardan hiç kimse senden ayrılmaz" dedi. Daha sonra Mikdâd İbn Amr şöyle konuştu: "Ey Allah'ın Resulü, Allah'ın sana emrettiği şeye git! Biz, istediğin her yerde seninle beraberiz. Biz sana, "tıpkı İsrailoğullarının Hz. Musa'ya: "Sen var Rabbinle birlikte savaş, biz burada oturacağız!" (Maide, 24» dediği gibi demiyeceğiz. Biz ancak, "Sen ve Rabbin gidin ve savaşın. Bizde hareket edebilen bir göz bulunduğu müddetçe, biz de sizinle beraber savaşacağız " diyoruz. " Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) gülümsedi, sonra da, "Allah'ın bereketi üzere ilerleyin! Allah 'a yemin ederim ki, ben sanki, Kureyşlüerin düşüp Ölecekleri yerleri görüyor gibiyim" dedi. Resûlullah (s.a.s), Bedir Savaşı'ndan dönünce, ashabtan bazıları "Kervanın da peşini bırakma!" dedi. Alınmış olan esirler arasında bulunan Abbas, Hz. Peygamber'e "Bu uygun olmaz! " diye seslendi. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Niçin" deyince, Abbas: "Çünkü Allah sana, iki gruptan birini vaadetmişti. Ve sana, va'adettiğini de verdi" dedi.
Sen bu kıssayı iyice anladığına göre, şimdi biz diyoruz ki: Savaşmayı istememek, "Çünkü müzminlerden bir zümre muhakkak ki isteksizdirler " ifadesinin deliliyle, mü'min-lerin tamamı için değil, ama bir kısmı için söz konusu olmuştur. Kendisi için, Allah'ın Resûlüyle mücadele edip tartıştıkları "hak" ise, kervanı tercih ettikleri için, Kureyş
ordusunu karşılama hususundaki mücadeleleri idi. Cenâb-ı Hakk'ın, "Hak, apaçık meydana çıktıktan sonra " sözünden maksad "Allah'ın Resulüne, ashabın yardım göreceklerini bildirmektir." Onların mücadele etmeleri ise: "Biz, ancak kervanı karşılamak için çıkarız. Sen bize, savaş için hazırlık yapabilmemiz ve Kureyş ordusunu karşılayabilmemiz için, bunu baştan söylemeli değil miydin?" şeklindeki sözleridir. Bu böyledir, zira onlar, savaşmayı uygun bulmuyorlardı. Sonra Allah Teâlâ, ashabın aşırı feryat ve korku içindeki durumu, ölümün sebeplerini müşahade ederek ve ölüme sebebiyet verecek olan şeyleri görerek, öldürülmeye sürüklenen ve ölüme götürülen kimselerin durumuna benzetmiştir.
Netice olarak diyebiliriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, "gözlen göre göre" ifadesi, katiyyet ve kesinlikten kinaye olan (bile bile anlamında) bir ifadedir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Göre göre, yani bunu bile bile, kim oğlunu nefyederse (benden değildir derse..)..." hadisiyle, Cenab-i Hakk'ın, "iki elinin önden yolladığı ne ise ona bakacak.." (Nebe,40)ayeti de böyledir. Yani, "bilecek...." demektir.
Bil ki, ashabın korku ve endişesi şunlardan kaynaklanıyordu:
a) Sayıca az olmaları.
b) Yaya olmaları; rivayet olunduğuna göre, onların içinde sadece iki tane süvari bulunuyordu.
c) Silahlarının az olması. [23]
Üçüncü Mesele
Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s) evinden kendi ihtiyar ve arzusuyla çıkmıştır. Fakat, Allah Teâlâ bu çıkmayı zatına izafe ederek, "Rabbin seni tam isabetli olarak, evinden çıkardığı gibi..." buyurmuştur. İşte bu da, kulun fiilini yaratanın Allah olduğunu gösterir. Bu yaratma ya ibtidaen (doğrudan doğruya) olur; yahut kudret ve daiye (sebep) vasıtasıyla olur ki bunların toplamı fiilin ortaya çıkmasını gerektirir. Zaten biz de bu görüşteyiz. Kfidî ise şöyle demiştir: "Bu ifadenin manası, "Bu çıkış, Allah'ın emri ve peygamberini mecbur etmesiyle gerçekleşmiştir" şeklindedir. İşte bu sebepte ç." Biz deriz ki Senin dercûş oldurun bu mananın mecazî bir mana olduğunda şüphe yoktur. Halbuki aslolan, sözü hakikî manasına hamletmektir. [24]
"Hani Allah size iki taifeden birinin muhakkak sizin olacağını va'adediyordu, siz ise silahsız topluluğun yani kervanın sizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da emirleriyle hakkı açığa vurmayı ve kâfirlerin arkasını kesmeyi diliyordu.. Bunun hikmeti şu idi: Allah, o günahkârlar istemese de hakkı payidar edecek, bâtılı da iptal edecektir" (Enfal, 7-8).
Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetinin başındaki İz lafzı, mukadder, gizli bir üzkur "an, hatırla" fiiliyle mansûb; sözü de, ifadesinden bedeldir. Ferra ve Zeccâc (Muhammed. Is) ayetinin bunun benzeri olduğunu söylemişlerdir. Burada kelimesinin mansûb kılınması gibi, ûl ile başlayan cümle de mahallen mansûb kılınmıştır. [Fsth, 25} ayeti de böyledir. Bu ayette, başında en edatı bulunan cümle, levlâ, kelimesinden dolayı mahallen merfû olan bir cümledir. Ayette bahsedilen iki taifeden birisi kervan, diğeri ise Kureyş ordusudur. Kuvvetli ve silahlı olmayan ise, kervandır. Çünkü, kervanda sadece kırk süvari bulunuyordu. Şevketli olmak ise, çok sayıda savaşçı ve savaş malzemesi (mühimmatı) sebebiyle, Kureyş ordusu hakkında söz konusu idi. kelimesi, keskinlik anlamına gelmekte olup, dikenin keskinliğinden müsteâr olarak kullanılmıştır. Nitekim, "Mızrağının ucundaki kargıyı keskinleştirdi" denilmektedir. Arapların , "silahı keskin; pür silah..." şeklindeki sözleri de bu manadadır. Yani, "sizler, bir kuvveti ve gücü olmadığı için, kervanla hesaplaşmak arzuluyor, diğer taifeyi ise arzulamıyordunuz. Ancak ne var ki Allah, emirleriyle hakkı açığa vurup ortaya koymak için, diğer taifeye (Kureyş ordusuna) ' yönelmenizi istiyordu" demektir. Bu ayetle ilgili birkaç soru bulunmaktadır:
Birinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın "Allah da emirleriyle hakkı açığa vurmayı... diliyordu" ifadesinden sonra "Hakkı payidar etmek için" demesi, sırf bir tekrar değil midir?
Cevap: Bu ayette bir tekrar bulunmamaktadır. Çünkü birinci ifâdeyle, Cenâb-ı Hakk'ın bu hadisede va'adettiği muzafferiyet ve düşmana üstün gelme gibi hususların sebebi; ikinci ifade ile de, Kur'an'ı ve dini güçlendirmek, bu şeriate yardım etmek murad edilmiştir. Çünkü, Bedir gününde, mü'minler tarafından kâfirlerin başına getirilen şey, dinin izzet bulmasına ve kuvvetlenmesine sebep olmuştur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-t Hak, bu ifadenin peşinden, "batılı da iptal edecekti" buyurmuştur. Yani, şirki... Bu ifade, din ve iman demek olan "hakk" mukabilinde kullanılmış bir ifadedir.
İkinci som: Hak, zâtı gereği haktır; bâtıl da, zâtı gereği batıldır. O halde, bir şey hakkında zâtı gereği sabit olan o şeyi, bir kimsenin yapması, bir kimsenin onu o şekilde kılması ile elde etmek mümkün değildir. Öyleyse "hakkı hak kılmak", "batılı da bâtıla çıkarma" ile ne murad edilmiştir?
Cevap: Hakkı hak, bâtılı da bâtıl kılmaktan, o hakkın hak ve gerçek olduğunu; o bâtılın da batıllığmı izhâr edip ortaya çıkarmak manası kasdedilmiştir. Bu da bazan, deliller ve belgeler ortaya koymakla, bazan da hakkın önderlerini güçlendirmek, bâtılın liderlerini de ezmekle olur.
Bil ki, ehl-i sünnet âlimleri, fiillerin yaratılması meselesinde, Hak Teâlâ'nın "hakkı payidar edecek" buyruğuna tutunarak şöyle demişlerdir: "Bu ifadeyi, Cenâb-ı Hakk'ın, hakkı meydana getirip onu var etmesi manasına hamletmek gerekir. Hak ise, din ve itikâddır. Böylece bu ifade, hak inancın, ancak Allah'ın var etmesiyle,
onu yaratmasıyla meydana geleceğine delâlet eder. Hakkı ihkâk (hak kılmayı), onun tesir ve etkilerini ortaya koymak manasına hamletmek mümkün değildir. Çünkü, bu ortaya çıkma işi kulların fiiliyle tahakkuk eder. Binâenaleyh, bu ortaya koymayı Allah'a izafe etmek de imkânsızdır. Bundan muradın, "Allah Teâlâ'nın, buna delâlet eden delilleri ortaya koyması" olduğu da söylenemez. Çünkü böylesi bir mana, hem kâfire, hem de müslümana nisbetle, hem bu hadiseden önce hem de sonra mevcuttur. Binâenaleyh bu manayı bu hadiseye tahsis etmenin hiçbir manası bulunmaz.
Bil ki, Mutezile de, kendi mezheplerinin doğruluğu hususunda aynı ayete tutunarak şöyle demiştir: "Bu ayet, Allah Teâlâ'nın, bâtılı hak kılmayı; hakkı da iptal etmeyi kesinlikle murad etmediğine delâlet eder. Aksine Cenâb-ı Hak, her zaman hakkı hak kılmayı, bâtılı da iptal etmeyi murad etmiştir. Bu da, "Batılı da, küfrü de ancak Allah irâde eder" diyen kimselerin görüşünü iptal eder."
Âlimlerimiz buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Usûl-ü fıkıhta şöyle bir kaide bulunmaktadır: Başında elif lâm bulunan müfred (tekil) kelime, önce geçmiş olan muayyen ve belli olan bir şeye hamledilir. Binâenaleyh bu ayet, Allah Teâlâ'mn, burada hakkı hak kılmayı, bâtılı da iptal etmeyi murad ettiğine delâlet eder. O halde, nasıl "durum her yerde aynıdır" d ivebil irsi niz?"Aksi ne biz, ayetin bizim görüşümüzün doğruluğuna delâlet ettiğini delili ile beyan etmiştik.
Cenâb-ı Hakk'ın, "ve kâfirlerin arkasını kesmeyi..." ifadesine gelince: Dâbir kelimesi, âhir, sonuncu demektir. Bu kelime, bir kimse arkasını dönüp gittiğinde söylenilen >> fiilinden ism-i faildir. />!' *>.** "Kuşun ayaklan ardındaki parmak" ifadesi de böyledir. Bir şeyin dâbirini kesmek, onun kökünü kurutmak demektir. Bundan maksad şudur: "Sizler, mal elde etmek için kervanı istiyordunuz. Allah Teâlâ da, kendisinde hak dini yüceltmek ve kâfirleri kökünü kazıyıp yok etmek gibi bir fayda bulunduğu için sizin Kureyş ordusunun üzerine yürümenizi istiyordu." [25]
"Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdad edeceğim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu, Allah bunu ancak bir müjde, kalbleriniz o sayede tatmin olsun diye yapmıştı.. Yardım ancak Allah'ın katmdandır. Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (Enfâl, 9-10).
Bil ki Allah Teâlâ bir Önceki ayette, hakkı gerçekleştireceğini, batılı iptal edeceğini beyan edince, müslümanlar yardım istediğinde, onlara yardım edeceğini de bu ayette açıklamıştır. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [26]
Birinci Mesele
Ayetin başındaki iz kelimesinin amilinin, önceki ayetteki yubtıl fiili olması, dolayısıyla bu ayetin, önceki ayetle irtibatlı olması mümkün olduğu gibi; "Hatırlayın o zamanı ki hani..." takdirinde olmak üzere müste'nef bir cümle olması da caizdir. [27]
Ayetin Nüzul Sebebi
Ayetteki ''Hani yardım istiyordunuz" ifadesi ile ilgili iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bu yardım isteme işi, bizzat Hz. Peygamber (s.a.s)'den sâdır olmuştur. İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Bana Hz. Ömer b. Hattab (r.a) şunu anlattı: "Bedir günü Hz. Peygamber (s.a.s), müşriklere bakıp onların sayısının bin; ashabına bakıp bunların sayısının da üçyüz küsur olduğunu görünce, kıbleye dönüp ellerini
göğe kaldırarak, "Allahım! Bana va 'adettiğin şeyi yerine getir. AHahtm! Eğer şu bir avuç insanı helak edersen, yeryüzünde sana bir daha ibadet olunmaz"[28] diye dua etti. O durmadan bu duaya devam etti. Hatta ridâsı sırtından düştü. Hz. Ebu Bekir onu alıp sırtına verdi ve O'na: "Ya Resulellah. Rabbine yaptığın bu dua sana yeter. Çünkü O, sana va'adettiğini mutlaka yerine getirir" dedi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. İki ordu karşı karşıya saf bağlayınca, Ebu Cehil: "Allahım! Hangimiz hakka daha lâyık isek, ona yardım et" dedi ve Allah'ın Resulü de, elini kaldırıp o yukarıdaki duasını yaptı.
İkinci görüş: Ayette bahsedilen yardım isteme mü'minler tarafından olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'i yardım istemeye sevkeden sebep, ashab için de söz konusu idi. Hatta ashabın endişe ve korkusu, Hz. Peygamberinkinden daha fazla idi.
Bu hususta doğruya en yakın olan şöyle söylemektir: Rivayet olunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.s) dua edip yalvardı; ashab da onun duasına "âmin" dediler. Böylece içlerinden (kalben), bu dua hususunda Hz. Peygamber'e tabi olmuş oldular. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s) sesli olarak dua ettiği için, Hz. Peygamberin dua etmiş olduğu rivayet edildi, ashabın dua ettiği nakledilmedi. İşte bu hususta farklı rivayetleri bu şekilde bağdaştırmak mümkündür. [29]
Üçüncü Mesele
Ayetteki ifadesi "Sizler, igâse(yardım) istiyordunuz" demektir. Nitekim bir belâ ve sıkıntıya düşen kimse, "Bana yardım et" yani, "Bu belayı benden gider" der.
Bil ki Allah Teâlâ, ashabın yardım istediklerini bildirince, kendisinin onların bu dualarına icabet ettiğini bildirerek "Muhakkak ki ben size, meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd ederim" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: [30]
Kıraat Farkları
Ayetteki ifadesinin aslı şeklindedir.
Bundan harf-i cer hazfedilmiş ve bu, istecâbe fiilinin mef'ulü olarak, mahallen mansub kılınmıştır. Ebu Amr,
kale (dedi) şeklinde bir fiili mahzuf sayarak veya buradaki istecâbe (duanızı kabul etti) fiilini kale manasına alarak, bu ifadeyi kesre ile innî şeklinde okumuştur. Çünkü "icabet" de "kale" türünden bir kelimedir. [31]
İkinci Mesele
Nâfî ve Asımın ravisi Ebu Bekir, dal harfinin fethası ile kelimeyi, mürdefîn; diğer kıraat imamları ise dal harfinin kesresi ile mürdifîn şeklinde okumuşlardır. Ferrâ, mürdifin kıraatinin, tıpkı bir hayvanın üzerinde birbiri ardına binen kimseler gibi, "birbiri peşine gelen, birbirine tâbi olan melekler" manasında olduğunu; mürdefîn kıraatinin ise, "Allah'ın kendilerini bu şekilde peşpeşe kılmış olduğu melekler" manasında olduğunu söylemiştir. Dolayısıyle ayet; "Allah, melekleri ashabın peşinden gönderdi ve onları melekjerle takviye etti" demektir. [32]
Meleklerin Savaşıp Savaşmadığı
Alimler, meleklerin Bedir Günü bizzat savaşıp savaşmadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir kısım alimler şöyle demişlerdir: "Cebrail (a.s), beşyüz meleği Hz. Peygamberin ordusunun sağına indirmişti. Ordunun bu cenahında Hz. Ebu Bekir vardı. Mikâil (a.s) de beşyüz melek ile birlikte, ordunun sol cenahına indi. Burada da Hz. Ali b. Ebu Talİb (r.a) bulunuyordu. Melekler insan şeklinde idiler ve üzerlerinde beyaz elbiseler vardı. Bu (bin) melek, Bedir'de bizzat savaştı."
Meleklerin Bedir'de savaşıp, Hendek (Ahzâb) ve Huneyn savaşlarında savaşmadıkları söylenmiştir. Ebu Cehil'in, İbn Mes'ud (r.a)'a: "Sesini duyup da kendini göremediğimiz bu şeyler nedir?" dediği, Abdullah b. Mes'ud (r.a)' in da: "Bu, meleklerin sesidir" cevabını verdiği, bunun üzerine Ebu Cehil'in "Bizi yenen siz değilsiniz, onlar!.." dediği rivayet edilmiştir. Yine rivayet edildiğine göre bir müsiüman, bir müşriğin peşine düştüğünde, başının üstünde bir şakırtı duyuyordu ve birden önündeki müşriğin yuvarlanıp düştüğünü ve yüzünün paramparça olduğunu görüyordu. İşte böyle bir hadiseyi ensardan biri, Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlatınca, O: "Doğrusun. Bu, gökten gelen yardımdandır" buyurdu.
Diğer bazı alimler ise, meleklerin Bedir'de bizzat savaşmadıklarını, ancak müslümanların (yanında durarak) sayılarını çoğalttıklarını ve müslümanlara sebat verdiklerini; aksi halde tek bir meleğin gücünün, bütün dünyayı yok etmede yeterli olacağını; çünkü (meselâ) Cebrail (a.s)'in kanadının bir teleği ile, Lût (a.s) Kavmi'nin şehirlerini ve Semûd Kavminin diyarlarını alt üst ettiğini, tek bir nâra İle Salih (a.s)'in kavmini yok etmiş olduğunu söylemişlerdir.
Bu yardımın nasıl olduğu hususunda gerekli açıklama, Â-li İmrân sûresinde ayrıntılı olarak yapılmıştı. Meleklerin bizzat savaşmak için inmemiş olduklarının doğruluğuna, ayetteki, "Allah, bunu ancak bir müjde... yapmıştı" ifadesi de delâlet eder. Ferra'ya göre, buradaki "bunu" zamiri, mürdifîn kelimesinin delâlet ettiği,
"arda arda getirme" masdarına râci olup, bu ifâdenin takdiri, "Allah, bu ard arda getirişi-gönderişi, ancak bir müjde kılmıştır" şeklindedir. Zeccâc da, "Bu, "Allah bu ard arda gelişi, mü'minler için ancak bir müjde kıldı" manasındadır" demiştir. Bu görüş daha uygundur. Çünkü meleklerle yardım işi, müjde şeklinde tahakkuk etmiştir.
İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), Bedir Günü çadırında oturmuş dua ediyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a) de sağında oturuyordu. Yanında Hz. Ebu Bekir'den başka kimse yoktu. Derken Hz. Peygamber (s.a.s) biraz uyuklayıp uyandı. Sonra sağ eliyle Hz. Ebu Bekir'in dizine dokunarak: "Allah'ın yardım edeceğini müjdelerim. Yemin olsun ki rüyamda Cibril'i, atlıları yönlendirirken gördüm" dedi." Bu rivayet de, meleklerin indirilmesindeki maksadın, sadece mü'minler için bir müjdeleme olduğunu gösterir ki, bu onların savaşmak için gelmiş olmalarına ters düşer.
Allah Teâfâ daha sonra "Yardım ancak Allah'ın katmdandır" buyurmuştur. Bu ifadenin maksadı, her nekadar melekler mü'minlere destek olmak İçin indirilmiş ise de, mü'mine gerekenin, işini sadece buna bağlamayıp, Allah'ın mağlub olmayacak bir gâlib ve âzîz, yine yenilmeyen, ezilmeyen bir kahir olmasından ötürü, Allah'ın yardımına, desteğine, muzafferiyetine, hidayetine ve kifayetine güvenip dayanması olduğuna dikkat çekmektir. Allah yardım indirme hususunda da hakimdir, (hikmet sahibidir), onu yerli yerince indirir. [33]
"Hani O, size kendisinden bir eminlik olmak üzere hafif bir uyku ile buruyordu. Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytanın murdarlığını gidermek, kalblerinizi pekiştirmek, ayaklarınızı sabit kılmak için de gökten üstünüze bir
su indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: "Şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi iman edenlere sebat ilham edin" diye vahyediyordu. "Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Ey mü'minler siz de, hemen vurun onların
boyunlarına, vurun onlarm her bir parmağına" diyordu. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar, Allah'a ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, Allah'ın ikâbı cidden çetindir" (Enfâl, 11-13).
Bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır: [34]
Birinci Mesele
Zeccâc, bu âyetlerin başındaki iz edatının, önceki âyetteki kısmının zarfı olarak, mahallen mansûb olduğunu söylemiştir. Bunun takdirinin şeklinde olması da mümkündür. [35]
İkinci Mesele
Âyetteki kelimesi üç türlü okunmuştur:
a) Nâfî, bunu "yâ" harfinin zammesi, gayn harfinin sükûnu, şeddesiz şın ile, ve bundan sonraki nüâs
kelimesii mansûb (mef'ul) olarak "Hani Allah, sizi bir uyku ile buruyordu" şeklinde,
b) Ebu Amr ve İbn Kesir elifli olarak, yâ'nın fethası, gayn'ın sükûnu ile ve nüâs kelimesini de merfû (fail) olarak "Hani sizi bir uyku buruyordu" şeklinde;
c) Diğer kıraat imamları da, şın harfinin şeddesi ve yâ'nın zammesi ile, tefîl babından olarak ve nüâs kelimesini mansûb (mef'ûl) olarak, "Hani O (Allah), sizi uyku ile iyice sarıp buruyordu" şeklinde okumuşlardır. Vahidî (r.h) şöyle der: "Birinci kıraat eğşfi, ikincisi ğaşiye, üçüncüsü de geşşâ fiilindendir. Bu kelimeyi, yeğşâkum şeklinde okuyanların delili, (âh imren. 154) ayetidir. Binâenaleyh o ayette fiil (yani indirme işi), uyku ve uykunun sebebi olan eminliğe isnâd edildiği (yani bunlar mef'ul olduğu gibi), bu ayette de Öyledir. Bu kelimeyi, eğşâ ve geşşâ fiillerinden okuyanlara göre, her ikisi de aynı manaya olup, Kur'an-ı Kerim'de bu şekil kullanışlar vârid olmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Böylece onlan sanverdik, artık göremezler" (Yasin. 9); "Onu, bürüyen bürüdü" (Necm. 54) ve"Sanki yüzleri sarılmış..." {Yunus, zt) buyurmuştur. Bu iKi kıraate göre de fiil Allah'a isnâd edilmiştir (yani bu fiilin faili Allah'dır). [36]
Müminlere Yapılan İlahî Yardımın Şekilleri
Allah Teâlâ, onların dualarına icabet ettiğini ve onlara Yardım vaadinde bulunduğunu zikrederek 'Yardım (zafer)
ancak Allah'ın katındandır" (Enfâi, ıo) buyurunca, bunun peşinden yardımının çeşitlerini anlatmıştır. Bunlar altı çeşittir: [37]
Dinlendirici Bir Uyku Hali
Birinci çeşit: Ayetteki, "O, sizi, kendisinden bir eminük olmak üzere hafif bir uyku ile buruyordu" ifadesinin anlattığı çeşittir. "Minhu" kelimesi "Allah tarafından" demektir. Bil ki her türlü uyku ve uyuklama ancak Allah tarafındandır. Binâenaleyh âyette bahsedilen "hafif uyku"nun ancak Allah tarafından olduğunun belirtilmesinin mutlaka başka bir mânası vardır, Âlimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:
1) Korkan kimse, düşmanından hem kendi açısından, hem de aile efradı açısından çok korktuğunda, uyayamaz. Korkan kimse, uyuduğunda emin olur. Dolayısıyla o çok korku esnasında meydana gelen uyku, korkunun gidip yerini emniyetin aldığına delâlet eder.
2) Bu kimseler pekçok yönden korkmuşlardır.
a) Müslümanların sayısının az, kâfirlerinkinin ise çok olması,
b) Kâfirlerin hazırlıklı olması, teçhizatlarının bulunması; mü'minlerin hazırlığının, kâfirlerinkine nisbetle az olması.
c) Şiddetli susuzluk. Şayet böyle bir uyku ve istirahat tahakkuk edip de, böylece ashâb, ikinci gün savaşmak imkânı bulamasaydılar, galibiyyet tam olmazdı.
3) Onlar, düşmanlarının kendilerini çarpıp yenebilecekleri bir biçimde, derin bir uykuya dalmadılar. Aksine bu, düşmanları kendilerine saldırmayı istemiş olsalardı, onların kendilerine ulaşacaklarını bilecekleri ve düşmanın bu saldırısını savuşturmaya muktedir olacakları bir durumda olmalarıyla beraber, onların yorgunluk ve bıkkınlıklarını gideren bir uyuklama olmuştur.
4) Sayıları çok olmasına rağmen bu uyuklama onları aynı anda bürüdü. Halbuki, çok şiddetli bir korku esnasında büyük bir kalabalığı uykunun yakalaması, harikulade bir iştir.. İşte bu sebepten dolayı, "Bu uyku bir mucize hükmünde olmuştur" denilmektedir.
Buna göre şayet, "Eğer durum sizin bahsettiğiniz gibiyse, o halde onlar, bu uyuklamadan sonra daha niye korkmuşlardır?" denilirse, biz deriz ki:
Bilinen husus, "Allah Teâlâ'nın, İslâm ordusunu muzaffer ve mansûr kılmasıdır." Bu ise, o müslümanlardan bazılarının öldürülmesine mani değildir.
Buna göre şayet, "Ayetteki bu kelime, yügâşşikum ve yuğşîkum şeklinde okunup, nüâse kelimesi de mansûb kılınınca, bu fiillerin tahtında bulunan zamir Allah'a râci olur; "Emeneten" lâfzı da mef'ûlün leh olmuş olur. Ama bu ifade şeklinde okunduğu zaman, emeneten kelimesini mef'ûlün leh yapmak nasıl mümkün olur? Zira, mef'ûlün teh olan kelimenin, muallel olan bir illete bağlanan fiilin failinin işi olması gerekir..." denilirse, biz deriz ki: Yağşâkum kelimesi her ne kadar zahiren nüâs kelimesine isnâd edilmişse de, gerçekte fiilin faili Allah'dır. Binâenaleyh, mana itibariyle böylesi bir ta'lîl yerinde ve doğru olmuş olur. Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu kelime, mîmin sükûnuyla emneten şeklinde de okunmuştur, şeklindeki okuyuşun benzer ifadesi, (yaşadı, yaşamak); şeklindeki okuyuşun benzeri ifadesi ise, (merhamet etti-merhamet etmek) tabiridir. İbn Abbas, "Savaşta uyuklamak, Allah'tan bir emniyyet; namazda uyuklamak ise, şeytan tarafından bir vesvesedir" demiştir. [38]
Yağmur Yağdırılması
İkinci çeşit: Hak Teâlâ'nın "Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytanın murdarlığını gidermek., için de gökten üstünüze bir su indiriyordu" buyruğunun ifade ettiği husustur. Bundan muradın, yağmur olduğunda şüphe yoktur. Bu husus, varid olan haberde şu şekilde anlatılmıştır: Kureyş ordusu, suyun bulunduğu yere daha önce gelip orayı İstitâ etmişti. Ve onlar böylece, zaferin ve üstünlüğün kendilerine ait olacağını umuyorlardı. Derken mü'minler susadılar ve susuzluktan dolayı endişeye kapıldılar. Hem içmeleri hem de temizlenmeleri için, suya muhtaç olmuşlardı. Onların birçoğu ihtilâm olup cünüb olmuşlardı. Buranın, ayakların içine gömülüp çokça toz toprak kaldıran bir yer olması da bunlara eklenmişti. Böylece, gerek düşmanın, gerekse onların teçhizatlarının çokluğu sebebiyle, müslümanların kalblerinde bir korku meydana gelmişti. Binâenaleyh, Allah Teâlâ ayette bahsedilen yağmuru yağdırınca, yağan bu yağmur, ilahî yardım ve muzafferiyetin mü'minlerden yana olacağına bir delil oldu.. İşte bu yağmurun yağması pekçok cihetten büyük bir nimet oldu:
a) Susuzluğun giderilmesi. Rivayet olunduğuna göre müslümanlar, çölde bir yer eşiyorlar; burası büyük bir havuz halini alıyor; orada su birikiyor, derken onlar o sudan içiyorlar, temizleniyorlar ve faydalanıyorlardı.
b) Onlar, bu sudan yararlanarak yıkanıyorlar ve böylece cünüblükten kurtuluyorlardı. Mü'min bir kimsenin, cünüb olduğu zaman kendisini pis hissedeceği, gusül imkanı bulamadığı zaman üzüleceği, bundan dolayı kalbinin daralacağı âdeten bilinir. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ, bir temizlenme imkanı verişini de, onlara verilen nimetler zincirinin bir halkası saymıştır.
c) Onlar susayıp da su bulamadıkları ve sonra uyuyup ihtilam oldukları zaman, suya alabildiğine ihtiyaç duyuyorlardı. Ama sonra yağmur yağınca onların bu sıkıntıları zift o\0"U ve bbytece TTtöks&â *y _ff\rö bukdUt. ^fca bu taltarla ortaya çıkışında, zorluğun zail olup, yerini kolaylık ve sevince bıraktığına istidlal edilebilecek hususlar vardı.
HakTeâlâ'nın, "Sizden şeytanın murdarlığım gidermek için..." ifadesi ile ilgili olarak da şu izahlar vardır:
a) Bu murdarlıkla, müslümanların ihtiiâm olmaları murad edilmiştir. Çünkü bu, şeytanın vesveselerindendir.
b) Kâfirler suyun başına konup, orayı ele alınca, şeytan müslümanlara, yok olup helak olacaklarına dair vesvese verip korkutmuştu. Ama yağmur yağınca şeytanın bu vesvesesi zâii olup gitti. Rivayet olunduğuna göre ashab uyuyup, bir çoğu ihtilam olunca, iblis onların gözüne görünerek, "siz hak üzere olduğunuzu iddia ediyorsunuz, bir de kalkıp cünüp cünüp namaz kılıyorsunuz ve susuzluktan kırılıyorsunuz. Eğer hak üzere olsaydınız, o kâfirler su meselesinde size üstün gelmezlerdi" dedi. Allah Teâlâ işte bunun üzerine yağmuru yağdırdı ve vadilerden sular akmaya başladı. Müslümanlar suların önüne setler yaparak gölcükler edindiler ve buralardan yararlanarak guslettiler. Yerdeki kumlar sertleşti ve böylece ashabın ayaklan yer üzerinde sebat etti.
c) Şeytanın murdarlığından murad, şeytanın insanları hep davet edip durduğu her türlü günah ve fesaddtr.
İmdi eğer, "Bu üç izandan hangisi daha uygundur?" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki, "Sizi tertemiz yapmak için" ifadesi, "sizden cünüblüğü gidermek için..." manasınadır. Eğer ayetteki "şeytanın murdarlığı" tabirini "cünüblük" manasına alırsak, lüzumsuz bir tekrar yapılmış olması gerekir. Böyle bir tekrar ise normal duruma aykırıdır. Buna şöyle diyerek cevap vermek mümkündür: "Ayetteki "Sizi tertemiz yapmak için..." tabirinden maksad, şer'î taharetin meydana gelmesidir; "Sizden şeytanın murdarlığını gidermek için..." tabirinden maksad ise, onların uzuvlarından meni (kalıntılarını) izale etmektir. Çünkü menî, bizatihi pis sayılan bir şeydir." Sonra sen şöyle dersin: "Bu ifâdeyi "ihtilamın eserini izale etmek" manasına almak, "vesveseyi izale etmek" manasına hamletmekten daha uygundur. Çünkü suyun, maddî pisliği uzuvların üzerinden gidermedeki tesiri, hakikî bir tesirdir. Ama onun vesveseyi kalbten yok etmedeki tesiri ise, mecazî bir tesirdir. Binâenaleyh lafzı hakikî manaya almak, mecazî manaya hamletmekten daha uygundur. Bil ki biz ayet-i kerimeyi bu manaya aldığımız zaman, menînin şeytanın bir murdarlığı olduğunu kesin olarak söylememiz gerekir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Ricsi (pisliği) terket" (Mudoeseir. 5)ayetinden dolayı, onun mutlak manada necis (pis) olduğuna hükmetmeyi gerektirir. [39]
Kalblere Kuvvet Vermek
Üçüncü çeşit: Bu ayet-i kerimede zikredilen nimetlerin üçüncüsü, "Kalblerinizi pekiştirmek için..." tabirinin anlattığı husustur. Bundan maksad, "Bu yağmurun yağması sebebi ile, kalblerinin kuvvet bulup, korku ve dehşetlerinin yok olmasıdır. Lügatta "rabt", bağlamaktır. Biz daha önce bu kelimenin manasını, ve râbitû am imran, 2oo) ayetinde anlatmıştık. Arapça'da, birşeye karşı sabr-u sebat gösteren herkes hakkında (Kalbini ona bağladı) denilir. Sanki o, kalbini tereddüd ve endişeye düşmekten men etmiş gibidir. Nitekim yine Arapça'da, "hapseden, engel olan adam" manasında denilir. Vahidî şöyle demiştir: "Burada, alâ harf-i cerri sıla (yani zâid) gibi görünmektedir. Buna göre ayetin takdiri, Kalblerinizi, yardım ve muzafferiyet ile sapasağlam bağlanmak, sağlamlaştırmak için..." şeklindedir. Fakat ayetin tefsirinde, alâ harf-i cerri sıla (zaid) değil gibidir. Çünkü bu kelime, Arapça'da isti'la (üzerinde olma) manasındadır. Buna göre ise mana,"Onlann kalbieri bu te'yid ve yardım ile öylesine dolmuştur ki sanki bu nusret onların kalbieri üzerinde hakim olmuştur" şeklindedir." [40]
Düşman Karşısında Ayakları Sabit Kılma
Dördüncü çeşit: Ayette zikredilen nimetlerin dördüncüsü "Ayaklarınızı onunla sabit kılmak fçtn" tabirinin anlattığı husustur. Alimler bu ifade hakkında birkaç izah şekli zikretmişlerdir:
a) Bu yağmur, kum tanelerini birbirine yapıştırmış ve o onu, mü'minlerin ayaklarının içine batmayacağı bir duruma getirmişti. Böylece mü'minler o kumluk zemin üzerinde diledikleri gibi yürüyebilmişlerdi. Eğer bu yağmur olmasaydı, onlar Duna muktedir olamayacaklardı. Bu takdire göre, ayetteki bihl kelimesindeki zamir
yağmur"a râcîdir.
b) Bundan maksad şudur: Onların kalblerinin takviye edilmesi, ayaklarının sabit kadem (sebatlı) olmasını gerektirmiştir. Çünkü kalbi zayıf (korkak) olan kimse kaçar, yerinde sebat edemez. Allah onların kalblerini takviye edip güçlendirince, ayakları da sabit kadem olmuş, sebat kazanmıştır. Bu duruma göre, blhi kelimesindeki zamir, "o sağlamlaştırma, o rabıta verme ile" manasındadır.
c) Rivayet edildiğine göre, yağmur yağdığı zaman kâfirlerde, mü'minler için hasıl olan bu şeylerin aksi meydana gelmiştir. Çünkü kâfirlerin konakladıkları yer, toprak ve çamur bir yer idi. Yağmur yağınca bu çamur daha da arttı. Böylece onların rahatça, istedikleri gibi yürümelerine manî oldu. Buna göre, "Ayaklarını onunla pekiştirmek için..." tabiri, düşmanların durumunun bunun hilafına olduğunu zımnen ifade etmektedir. [41]
Melâike İle Destekleme
Beşinci çeşit: Ayette zikredilen beşinci nimet, "Hani Rabbin, meleklere "şüphesizki ben sizinle beraberim" diye vahyediyordu" buyruğunun anlattığı husustur. Bu ifade ile ilgili iki bahis bulunmaktadır:
Birinci bahis: Zeccâc şöyle demiştir: "Buradaki iz (hani) edatı, nasb mahallindedir. Buna göre kelamın takdiri şöyledir: "Rabbin meleklere şöyle şöyle vahyediyor olduğu zaman, sizin kalblerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı onunla sabit kılmak için..." Yine bu edatın mahzuf bir üzkürû fiilinin zarfı olarak mansub olması da caizdir."
İkinci bahis: Ayetteki "Ben sizinle beraberim" ifadesinin iki şekilde izahı vardır:
a) Bundan maksad şudur: Allah Teâlâ meleklere, kendisinin onlarla birlikte, yani müslümaniarı takviye etmek için onları gönderirken meleklerle birlikte olduğunu vahyetmiştir.
b) Bundan maksad şu da olabilir: Allah Teâlâ meleklere, "Ben, müminlerle beraberim. Öyleyse siz de onlara yardım edin ve onları destekleyin" diye variyetti." Bu ikinci izah daha uygundur. Çünkü bu tabirden maksad, korkuyu gidermektir. Melekler ise kâfirlerden korkmazlar. Orada korkşnlar, ancak müslümanlardı. [42]
Meleklerin Mü'minlere Sebat Vermeleri
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Haydi iman edenlere sebat ilham edin " buyurmuştur. Alimler burada bahsedilen "sebat verme"nin nasıl olduğu hususunda birkaç deöisik aörüş beyân etmişlerdir:
1) Melekler, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, Allah'ın mü'minlerin yardımcısı olduğunu bildirmişler; Hz. Peygamber (a.s) de bunu mü'minlere haber vermiştir. İşte sebat vermenin manası budur.
2) Nasıl şeytanın insana vesvese vermesi mümkün ise, aynı şekilde meleklerin de insanlara ilham vermesi mümkündür. İşte buradaki sebat verme de bu manayadır.
3) Melekler, mü'minlere, onların tanımış oldukları (âşinâ oldukları) kimselerin kılıklarına girmiş olarak görünüyorlar ve onlara muzafferiyet, fetih ve zafer hususunda yardım ediyorlardı. [43]
Allah'ın, Kâfirlerin Kalblerine Korku Salması
Altıncı çeşit: Bu ayette zikredilen nimetlerin altıncısı "Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım " buyruğunun anlattığı husustur. Buda, büyük nimetlerden birisidir. Çünkü nefsin komutanı kalbtir. Allah Teâlâ, onu kuvvetlendirip, ondaki korkuyu gidermek manasında, mü'minlerin kalblerini pekiştirdiğini beyan edince, bu ifâde ile de, kâfirlerin kalblerine korku ve dehşet saldığını zikretmiştir. Dolayısiyle bu, Allah'ın mü'minlere olan nimetlerinin en büyüklerinden biridir.
Cenâb-ı Hakk'ın "Hemen vurun onların boyunlarına" buyruğuna gelince, bu hususta iki izah şekli vardır:
1) Bu tabir, meleklere bir emir olup, ayetteki, "Haydi.. sebat ilham edin " sözünün devamıdır.
2) Bunun, mü'minler için emir olduğu da söylenmiştir. Bu ikinci görüş daha doğrudur. Çünkü biz daha önce, Allah'ın, melekleri savaşmak ve bizzat vuruşmak için'göndermediğini açıklamıştık. Bil ki Cenâb-ı Allah, müslümanlar için nusret ve muzafferiyeti gerektirecek olan bütün şartların gerçekleştiğini beyan edince, mü'minlere işte o zaman, kâfirlerle savaşmalarını emretmiştir. Ayetteki "boyunlarının üstüne" tabiri hakkında iki görüş vardır:
a) Boynun üstündeki şey kafadır. Öyleyse bu tabir, kâfirlerin kafalarını bedenlerinden ayırma hususunda bir emirdir.
b) Ayetteki "Boyunlanmn üstüne vurunuz" sözü, "Boyunlarını vurunuz (kesiniz)" takdirindedir. [44]
Benân (Parmak) Kelimesinden Maksad
Allah Teâlâ daha sonra "Vuru/ı onların herbir parmağına..." buyurmuştur. Bu, "Onların ellerini, bacaklarını, kollarını, kanatlarını budayınız" demektir. Sonra âlimler ihtilaf etmişler ve onlardan bir kısmı bundan maksadın, mü'minlerin onları diledikleri gibi vurup öldürmeleri olduğunu; çünkü boynun üstündeki uzvun, insanın en kıymetli uzvu olan kafası olduğunu; parmakların ise en zayıf uzuvlar olduğunu; dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın, bütün uzuvlara dikkat çekmek için, en şerefli uzuv ile, en zayıf ve en küçük uzvu zikretmiş olduğunu söylemişlerdir.
Diğer bir kısmt da şöyle demişlerdir: "Aksine, bu tabirden maksad, ya "öldürme"dir, ki bu, boyunların üzerindeki kafayı uçurmaktır, yahut da parmakları kesmektir. Çünkü parmaklar kılıç, mızrak ve benzeri silahları tutma ve kullanma vasıtalarıdır. Onların parmaklan kesilince, savaşamazlar.
Bil ki Cenâb-ı Hak, müslümanlara olan bu kabil birçok nimetini zikredince, "Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allah ve Resulüne karşı geldiler" buyurmuştur. Bu, "Onlar, Allah ve Resulüne karşı gelmiş oldukları için, Cenâb-ı Hak o kâfirleri böylesi pekçok rüsvaylık ve rezillik içine atmış ve onları canlandırmıştır" demektir. Zeccâc şöyle der: "Ayetteki şakku fiili, "karşı tarafa geçtiler ve mü'minlerin bulunduğu tarafın aksi tarafında bulundular" manasındadır. Bunun masdarı olan şıkk
kelimesi, "taraf, yan" anlamındadır. "Allah'a karşı geldiler" tabiri, mecazi bir ifade olup, "Allah'ın dostlarına ve dinine karşı geldiler" demektir.
Daha sonra Allah Teâlâ 'Kfen Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, Allah'ın ikabı cidden çetindir" buyurmuştur. Bu, "Bugün onların başına inen belâ, Allah'ın kıyamet günü onar İçin hazırladığı cezanın pek azıdır" demektir. Bu ifadeden kasıt, onları küfürden vazgeçirmek ve onları inkârdan ötürü tehdit etmektir. [45]
"İşte bunu gördünüz ya, şimdi tadın bunu! Kâfirlere bir de cehennem azabı
vardır" (En'âm, 14).
Bu ayetle ilgili iki mesele vardır[46]
Birinci Mesele
Zeccâc şöyle demiştir: "Zaliküm kelimesi, mahzûf bir mübtedamn^ haberi olduğu için, mahallen merfudur ve takdiri, "İş işte budur. Haydi tadın onu" şeklindedir. Zaliküm kelimesinin mübteda, cümlesinin de haber olması caiz değildir. Çünkü "fâ" edatından sonra gelen cümle, mübtedantn haberi olamaz. Ancak "Bana gelene, bir dirhem mükâfaat var" ve "Evde olan her adama ikram olunmuştur" misallerinde olduğu gibi, mübtedâmn bir ism-i mevsûl olması veyahut da sıfatlanmış nekire, belirsiz bir isim olması durumu
müstesna... Ama, denilmesine gelince, biz buradaZeyd'i ancak mahzûf bir müstedânın haberi tutabiliriz.. Buna göre ifadenin takdiri, "Bu Zeyd'dir, o gidicidir..." şeklinde olup, ayrıca ifadesinin takdiri de, şeklindedir. [47]
İkinci Mesele
Cenâb-ı Hak, Allah ve Resûlüyle mücadele edenlere, kendisinin ikâb ve cezasının çok çetin olduğunu beyân edince, bundan sonra da vereceği cezanın niteliğini ve sıfatını; onun bazan peşinen bu dünyada, bazan da ahirete ertelenmiş olduğunu beyan edip açıklamıştır. Ve O, "îşte bunu gördünüz ya, şimdi tadın bunu" emriyle de peşinen bu dünyada verilen öldürülme ve esir edilme cezasının, onlar için ahirete bırakılan cezaya nisbetle çok önemsiz ve basit olduğuna dikkat çekmiştir. İste bundan dolayı da bunu, "tadmak fiili" (zftke) ile bildirmiştir. Çünkü, tadmak ancak çok olanının durumu anlaşılsın diye, az ve önemsiz olan bir miktarın tadının bilinmesiyle meydana gelir. Binâenaleyh, onlar için bu dünyada meydana gelen acı ve sıkıntılar, onlar için ahirette hazırlanmış olan büyük cezalara oranla az olan bir tadımlık mesabesindedir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şimdi tadın bunu" buyruğu, bu tadmanın, hususî bir tadmayı algılamamız dışında, başka bir yol ile meydana geleceğine delâlet eder. Bu tıpkı, "Tat! Hani sen çok ulu, çok şerefli idin!" (Duhân, 49) ayetinde olduğu gibidir. Hz.
Peygamber (s.a.s) de, "Ben, Rabbimin yanında geceliyorum; O, beni yediriyor, içiriyor.."[48] derdi. İşte bu ifade de, ruhanî ve manevî bir yol ile tadmanın, yeyip içmenin, bunları maddî bir yolla elde edilmesinden başka ve farklı olduğuna delâlet eder. [49]
"Ey iman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar muharebe için bir tarafa çekilenin, yahut diğer fırkaya ulaşıp mevki tutanın durumu müstesna olmak üzere, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse, o, muhakkak ki Allah'ın gazabına uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir. O, ne kötü bir sondur!" (Enfâl, 15-16). [50]
Kâfirlerle Yapılan Savaşta Kaçmayın
Ezherı şöyle der: "Zahf kelimesi, esasında çocuklar için kullanılır ki bu da çocuğun, ayakları üzerinde yürümesinden önceki devrede, kıçı üstünde sürünmesi, emeklemesidir. Böylece savaşmak için, birbirlerine doğru hareket edip giden iki grubun yürümesi, çocuğun kıçı üstünde emeklemesine benzetilmiştir. Binâenaleyh, her grup vuruşmadan önce, diğer gruba doğru yavaş yavaş yürüyor, demektir..." Sa'leb de şöyle demiştir: "Zahf kelimesi, bir şeye doğru yavaş yavaş yürümek demektir. Şiir sanatında geçen "zihaf" da böyle olup, iki harf arasından bir harfin düşüp, böylece bu iki harften birinin ötekine doğru yaklaşması (uzunca okunması gereken bir hecenin kısa okunmasıdır)." Bunu iyice kavradığın zaman biz diyoruz ki: "Toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman " buyruğundaki zahfen kelimesi, manasında olmak üzere, hâl olarak mansûbtur. Bunun, kâfirlerin hâli olması caiz olduğu gibi, muhatapların, yani mü'minlerin hali olması da mümkündür. Zahf kelimesi, tıpkı adi ve nda kelimeleri gibi, sıfatı hazfedilmiş bir masdardır. İşte bundan dolayı çoğul olarak getirilmemiştir. Binâenaleyh mânâ "Savaşmak için, o kâfirlere doğru gittiğinizde bozulup dağıtmayınız " şeklinde olur. Buyruğunun manası ise, "Sırtlarınızı, o düşmanlara karşı dönmeyin " şeklindedir. Sonra, Allah Teâlâ düşmana sırt dönmeyi yasaklayınca, şu iki halin dışında, düşmana arka çevirmenin (ondan kaçmanın) haram olduğunu beyan buyurmuştur:
a) Bu dönmenin, tekrar savaşmak niyetiyle geri çekilmek için olması... Ki bu şekildeki hareketin maksadı, düşmana kaçıyor hissini vermek, sonra da ansızın dönüp düşmana hücum etmektir.. Bu, harbin hile ve tuzaklarından bir çeşittir. Doğru istikametten meyledip, başka bir tarafa meyledildiği, sapıldığı zaman ve tabirleri kullanılır.
b) Bunun, "diğer fırkaya ulaşıp onlarla birleşmek " şeklinde olmasıdır. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Tehayyüz kelimesi uzaklaşmak, başka bir tarafa çekilmek manasındadır. Gerek, tehayyüz gerekse tehavvüz aynı manadadır. " Vahidî ise şöyle demektedir: "Tehayyüz kelimesinin aslı da tehavvüz'dür. Bu da, toplamak manasına gelir. Nitekim, birtakım şeyler birbirine eklenip biraraya gelerek toplandığında,
"Ben onu topladım o da toplandı..." denilir. Daha sonra tenahhâ "bir kenara çekildi" kelimesi de, bu manada kullanılmıştır. Çünkü, bir yerden uzaklaşan kimse, oradan ayrılıp başka bir yere meyleder, yönelir."
Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Fie kelimesi, cemaat ve topluluk manasına gelir. Binâenaleyh, bu geriye çekilen kimse, tek bir kimse gibi, kâfirler de kalabalık olup; ve bu tek kimse de, "eğer orada çakılıp kalırsam, gereksiz yere öldürülürüm. Şayet diğer topluluğa katılırsam, kurtulmayı umabilirim. Çokluklarına rağmen düşmanı yenmeyi de ümid edebilirim " şeklinde zann-ı gâlible düşünürse, böyle davranmasının caiz olması şöyle dursun, böyle bir kimsenin çoğu kez diğer topluluğa, gerideki cemaate katılması vâcib olur. Netice olarak diyebiliriz ki, bu iki durumun dışında, düşmandan kaçmak haramdır..
Daha sonra Cenâb-ı Hak : "Bu iki durum hariç, kim öyle bfr günde onlara arka çevirirse,." "O, muhakkak ki Allah 'm gazabına uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir. O, ne kötü bir sondur " buyurmuştur. [51]
İkinci Mesele
Kâdî, ehl-i salât'ın fasıklarının ilahî cezaya duçar olacaklarına dair bu ayeti delil getirerek şöyle demiştir: "Ayet, bu iki durumun dışında, düşmandan kaçan kimseler Allah'ın gazabının ve cehennem ateşinin lüzumuna, delâlet etmektedir. Mürcie, vaîd ile ilgili diğer ayetlerde de yaptığı gibi, bu ayeti, "ehl-i salâf'a değil de kâfirlere hamledemez. Çünkü bu ilahî tehdit "ehl-i salâf'a tahsis edilmiştir. "
Bil ki, bu meseleyi biz Bakara suresinde ayrıntılı bir biçimde ele almış, ayetlerin zahiri ile istidlal etmenin, sadece zan ifade edeceğini,bu tür ayetlerin, vaa'd ile ilgili olan ayetlerin umûmî manaları ile çelişki teşkil ettiklerini ve tercihin pekçok yön arasında, vaad ile ilgili ayetlerin umûmî manalarının yanında olduğunu belirtmiştik. Binâenaleyh, bu meseleyi burada tekrarlamanın bir manası yoktur. [52]
Üçüncü Mesele
Müfessirler, bu hükmün Bedir Günü'ne mi tahsis edilmiş olduğu, yoksa, mutlak manada her zaman mı söz konusu olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir.
1) Bu cümleden olarak, Ebû Saîd el-Hudrî, Hasan el-Basrİ, Katâde ve Dahhâk'tan nakledildiğine göre, bu hüküm Bedir Günü düşmana sırtını çevirip kaçan kimselere mahsustur. Bu zatlar şöyle demişlerdir: "Bu hükmün Bedir Günü'ne mahsus olmasının pekçok sebebi vardır:
a) Şüphesiz, Hz. Peygamber (s.a.s), Bedir'de hazır bulunuyordu. Binâenaleyh, o orada bulunuyorken, başka topluluklar nazarı dikkate alınamaz. Bu da, ya diğer birliklerin peygambere müsavi olmayıp, aksine Hz. Peygamber'in diğer birliklerden daha yüce ve daha kıymetli olmasından, veyahut da Cenâb-ı Hakkın, Hz, Peygamber'e yardımı ve muzafferiyeti va'adetmiş olmasındandır. Binâenaleyh, onların diğer cemaatlere gitmeleri, onlara iltihâk etmeleri caiz değildir.
b) Alfah Teâlâ Bedir'e katılanlar hakkında işi sıkı tutmuştur. Çünkü Bedir savaşı, ilk cihâd hareketi idi. Binâenaleyh, Bedir'de müslümanlar için bir bozulma söz konusu olsaydı bu bozgundan (İslâm'ın aleyhine) büyük zararlar, büyük çatlaklar ortaya çıkardı. İşte bundan dolayı, onlara bu konuda çok sıkı davranılması gerekmişti. İşte yine bu sebeple Cenâb-ı Hak o gün, esirlerden fidye almayı men etmişti.
2) Bu ayette zikredilen bu hüküm, bütün harbler için geçerli olan umumî bir hükümdür. Bunun böyle olduğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey iman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman..." buyruğunun umûmî bir ifade olup, bütün harbleri ve durumları içine almasıdır. Bu konuda nihaî söz olarak şunu diyebiliriz: Bu ayet her ne kadar, Bedir harbi hakkında nazil olmuşsa da, "İbret, çıkarılacak hüküm, sebebin hususî olmasına değil, lafzın umûmî olması itibariyledir." [53]
Dördüncü Mesele
Alimler, diğer birliklere katılıp iltihak etmenin ordu büyük olduğu zaman mahzurlu olup olmadığı; yahut da, ordunun sayısı az olduğunda, cephede çakılıp kalmanın gerekli olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazı alimler, ordunun sayısı kalabalık olduğunda, bunun caiz olmayacağını söylerlerken bazıları da bütün durumların eşit ve müsavî olduğunu söylemişlerdir ki, bu görüş ayetin zahirine daha uygun olan bir görüştür. Zira, ayetin zahirinde, bu iki durum arasındaki fark belirtilmemiştir. [54]
"Onları siz öldürmediniz, fakat Atiah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. Ve bunu mü'minleri kendinden güzel bir imtihan ile denemek için yaptı. Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir" (Enfal, 17).
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [55]
Peygamberimizin Kureyş'e Attığı Bir Avuç Toprak
Mücâhid şöyle demektedir: "Bedir Günü'nde ashab ihtilâf ederek, bir kısmı "Ben öldürdüm!"; diğeri, "Hayır, ben
Öldürdüm!" deyince, Allah bu ayeti inzal buyurdu. Yani, "Bu büyük bozgun ve kırma işi, bu hasar, sizin tarafınızdan olmadı.. Bu, ancak Allah'ın yardımıyla gerçekleşti "demektir. Rivayet olunduğuna göre, Kureyş ordusu gözükünce, Allah'ın Resulü, "işte, Kurevş! Bütün kibri ve fahriyle, senin Resulünü yalanlamaya geliyorlar. Allahım! Senden, bana vaadettiğini istiyorum!" dedi. Bunun üzerine Cebrail gelerek, "Bir avuç toprak a! ve onu onlara at!" dedi. İki ordu karşı karşıya gelince, Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ali'ye, "Bana, bu vadinin çakıl taşlarından bir avuç ver!" dedi. (Taşı aldığında), Hz. Peygamber bunu Kureyştilerin yüzüne atarak, "Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun!" dedi. Böylece, bütün müşrikler gözleriyle meşgul oldular, akabinde de bozguna uğradılar."
Keşşaf sahibi, cümlesinin başındaki fâ harfinin, mahzûf bir şartın cevabı olup kelamın takdirinin de, şeklinde olduğunu söylemiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı" buyurmuştur. Yani, "Attığın bir avuç toprağı, hakikatte sen atmadın. Çünkü, senin atmanın tesiri ancak diğer insanların atmasının tesirinin ulaşacağı yere kadar ulaşır. Ancak bil ki, onu Allah attı. Çünkü, Allah bu toprağın bütün parçalarını, o müşriklerin gözlerine kadar ulaştırıp oralara girdirendir. Binâenaleyh, şekil itibariyle atma işi, Peygamber'den sadır olmuştur. Ama, onun tesiri ise Allah'tandır" demektir. İşte bu manadan dolayı, ayetteki ifadeler nefy-isbât şeklinde getirilmiştir. [56]
İkinci Mesele
Âlimlerimiz, kulların fiillerini de Allah'ın yarattığına dair, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, "onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları..." buyurmuştur. Halbuki ashabın, düşmanları yaraladıkları malum bir husustur. Böylece bu ifade, bu fiillerin ancak Allah tarafından meydana getirildiğine delâlet eder. Hem Cenâb-ı Hak, "Attığın zaman da sen atmadın" ifadesinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hem attığını belirtmiş, hem de ondan atma işini nefyetmiştir. Binâenaleyh bu ifadeyi, Hz. Peygamber{s.a.s)'in kesb cihetinden attığına; ama, yaratma cihetinden de atmadığı manasına hamletmek gerekir.
Eğer: "Hak Teâlâ'nın "Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları..." buyruğu ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:
a) Kâfirleri öldürme işi, ancak Allah'ın yardımı, desteği ve nusreti ile müyesser olmuştur. Dolayısiyle, bunu Allah'a izafe etme, yerinde ve doğrudur.
b) Yaralama işi, sahabeye; can alma işi ise, Allah'a ait bir iştir. Buna göre kelamın takdiri, "siz onları öldürmediniz; ancak ne var ki, Allah onları öldürdü" şeklinde olur.
Cenâb-t Hakk'ın, "Attığın zaman da, sen atmadın, ancak Allah attı." buyruğu hususunda, Kâdî de şöyle demiştir:
a) Tek bir defa atma, toprağın müşriklerin tamamının gözüne girmesini gerektirmez. Binâenaleyh, toprağın parçaları, müşriklerin gözüne ancak Allah'ın ulaştırmasıyla ulaşmıştır.
b) Hz. Peygamber'in atmış olduğu toprak az idi. Bu sebeple, bu kadarcık toprağın bütün müşriklerin gözüne ulaşıp girmesi imkânsızdır. Oolayısiyle işte bu durum, Allah Teâlâ'nın, bu bir avuç toprağa diğer bazı şeyler kattığına ve onları, o müşriklerin gözlerine ulaştıranın kendisi olduğuna delâlet eder.
c) Hz. Peygamber bunu atarken, Allah Teâlâ, o müşriklerin kalblerine korku salmıştır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, ''ancak Allah attı" ifadesi ile, Allahu Teâlâ'nın, işte o korkuyu onların kalbine salıvermesi murad edilmiştir " denilirse, buna şöyle cevap verilir: Söylemiş olduğunuz bu şeylerin tamamı, ayetin zahirî manasından ayrılmaktır. Halbuki, sözde ve kelâmda aslolan hakiki manadır.
Şayet onlar, "Aklî deliller, kulun fiilini Allah'ın yarattığını söylemeye mânidir" derlerse, biz deriz ki: Heyhat! bu çok uzak bir ihtimâl. Çünkü, aklî deliller bizden yana naklî deliller de, bizim görüşümüzün doğruluğu sadedinde varittir. Binâenaleyh, sizin zahirî manayı bırakıp mecazî manaya geçmeniz mümkün değildir. Allah en iyi bilendir. [57]
Üçüncü Mesele
Bu ifade, "lâkin" lafzının şeddesiz okunması ve ondan sonraki gelen kelimenin merfû kılınması ile şeklinde okunmuştur.
Bu ayetin nüzul sebebi hakkında üç görüş vardır: [58]
Ayetin Nüzul Sebebi
1) Müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre, bu ayet-i kerime Bedir Günü nazil olmuştur. Bununla kastedilen şudur: Hz. Peygamber (s.a.s) bir avuç toprak aldı ve onu müşriklerin yüzüne doğru serperek "yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun " dedi. Bu toprak, istisnasız olarak her bir müşriğin gözüne ve burnuna dolmuştu. Dolayıst ile bu, müşriklerin bozulmasına sebep oldu. İşte ayet-i kerime, bu hususta nazil olmuştur.
2) Bu ayet-i kertme Hayber Günü nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), Hayber Kalesi'nin kapısının önünde, eline yayı alıp bir ok attı. Hz. Peygamber'in bu oku, hedefini buldu ve atı üzerinde duran (kâfir) İbn Ebl'l-Hakîk'i öldürdü. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
3) Bu ayet, Uhud Günü, Übeyy b. Halefin öldürülmesi hakkında nazil olmuştur. Çünkü Übeyy, Hz. Peygamber (s.a.s)'e çürümüş bir kemik getirerek: "Ey Muhammed, şu çürüyüp un ufak olmuş kemiği kim diriltebilir?" demişti. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Allah diriltir! Nitekim seni de öldürecek, sonra seni yeniden diriltip cehennemine sokacaktır!" buyurdu. Übeyy b. Halef, Bedir Günü esir alındı. Fidye verip kurtulunca, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Bir atım var. Onun üzerinde birgün seni öldürebilmek için, hergün onu biraz mısır ile besliyeceğim" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Hayır, inşaallah ben seni öldüreceğim" dedi. Uhud Günü, Übeyy, işte o atı üzerinde koşuşturuyordu. Derken Hz. Peygamber (s.a.s)'e yakın bir yere geldi. Bazı müslümanlar, onu öldürmek için önüne dikiliverdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Geri durun" dedi ve ona doğru kargısını atarak onun bir kaburgasını kırdı. Onu müşrikler atına yükleyip götürürlerken yolda öldü. İşte bu ayet bu hususta nazil olmuştur.
Bu rivayetlerin en doğrusu ayetin Bedir Günü nazil olduğunu bildiren rivayettir. Aksi halde, kıssanın içine, kıssa ile ilgisi olmayan şeyler girmiş olur ki bu uygun değildir. Diğer rivayetlerde bahsedilen hadiselerin de ayetin hükmüne dâhil olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü sebeb-i nüzulün hususî oluşuna değil, ayetin lafzının
umumîliğine bakılır, "Ve bunu Allah, müminleri, kendinden güzel bir imtihan ile denemek için yaptı" buyruğu, ayetteki "Ancak Allah attı" ifadesi üzerine atfedil m iştir. Buradaki "belâ" (imtihan) ile Allah'ın in'âmı kastedilmiştir. Yani, "Allah onlara yardım etmek, ganîmet nasîb etmek, ecir ve mükâfaat vermek sureti ile büyük bir nimet vermiştir" Kâdî şöyle demiştir: "Eğer müfessirler, burada geçen "belâ" (imtihan) kelimesini "nimet" manasına hamletmede ittifak etmemiş olsalardı, bu kelimenin müteakiben bahsedilen "cihad" mükellefiyeti ile alakalı sayılabilir ve şöyle denilebilirdi: "Cenab-ı Allah'ın Bedir Günü yaptığı şey, bundan sonraki savaşlarda o müstümanlara çok güç mükellefiyetlerin verilmesinin sebebi olmuştur."
Allah Teâlâ bu ayeti sonra, "Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir" diye sona erdirmiştir. Bu, "Allah, sizin sözlerinizi bihakkın duyan ve kalblerinizin hallerini bihakkın bitendir" demektir. Bu tabir, kulun, işlerin zahirine aldanmayıp. Halik Teâlâ'nın kalblerde ve gönüllerde saklı olan herşeye muttali olduğunu anlaması için, bir sakındırma ve bir korkutma yerine geçer. [59]
''Bu böyledir. Şüphesiz ki Allah kâfirlerin tuzaklarını bozandır. Eğer siz, fetih istiyorsanız, işte o fetih size gelmiştir. Eğer vazgeçerseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Eğer dönerseniz, biz de döneriz. Sayınız çok bile olsa, bu, size hiçbir fayda vermez. Çünkü Allah, mü'minlerle beraberdir" (Enfal, 18-19). [60]
Ayetteki Farklı Hususlar
Bu ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
Birinci Mesele
Nafî, İbn Kesir ve Ebû Amr, tef'îl babından olmak üzere, hâ harfinin şeddesiyle, muvehhinûn; ve nasb ile keyde; Asımın ravisi Hafs, izafetle şeddesiz olarak muhînu keydi; diğer kıraat imamları ise, şeddesiz olarak ve nasb ile mûhinun keyde şeklinde okumuşlardır. Cenâb-ı Hakk'ın, "taptıklarınız O'nun bu zararını giderebilici midirler?" (zûmer. 38) ifadesi, tenvîn alması ve izafetle okunması hususunda, tıokı bu ayet gibidir. [61]
İkinci Mesele
Bu ayetle jlgili.söz, o ve onun irâbtaki yeri, Hak Teâlâ'nın tıpkı, (Enuı. inayetinde olduğu gibidir. [62]
Üçüncü Mesele
Allah'ın, kâfirlerin hile ve tuzaklarını boşa çıkarması birkaç şekilde olur:
a) Mü'minleri, onların sırlarına ve gizli yönlerine muttalî kılmak suretiyle;
b) Kâfirlerin kalbine korku salmak suretiyle;
c) Birlik ve beraberliklerini dağıtmak;
d) Niyet ve azmettikleri şeylerin farklı farklı olması sebebiyle, katî olarak karar verdikleri şeyi bozmak... İbn Abbas şöyle demektedir: "Allah'ın Resulü, haber verir ve şöyle derdi: "Ben düşmanlarınızın hile ve tuzaklarını zayıflatıp yıprattım. Böylece de. onların en ileri geçenleri öldürüldü; eşrafı da esir edildi,."
Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer siz, fetih istiyorsanız işte o fetih size gelmiştir..." buyruğuna gelince, bu hususta iki görüş bulunmaktadır:
Birinci görüş: Hasan el-Basrî, Mücâhid ve Süddî'nin görüşü olup, buna göre, bu ayetteki hitap kâfirleredir. Rivayet olunduğuna göre Ebu Cehil, Bedir Günü, Allahım, iki dinin en üstün olanına ve yardıma en lâyık olanına yardım et. " demiştir. Yine rivayet olunduğuna göre o, "Aliahım! Hangimiz daha fazla stla-i rahmi kesip fısk-u fücura daldı ise, yarın onu helak et!" demiştir. Süddî şöyle demektedir: Müşrikler. Bedre varmayı ve savaşmayı istediklerinde, Kabe'nin örtülerine yapışarak,
Allah'ım, iki ordunun en yüce ve üstün olanına; iki cemaatin, en fazla hidayette olanına; iki grubun, en kerîmine ve iki dinin en üstününe yardım et!" dediler. Bunun üzerine de, Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi. Buna göre ayet-i kertmenin ifade ettiği mana,
Şayet siz, iki cemaatin en hidayette olanına ve iki grubun en kerîm ve değerli olanına Allah'ın yardım etmesini istiyorsanız, muhakkak ki bu yardım size gelecektir..." seklindedir. Diğer bazı alimler de şu manayı vermişlerdir: "Eğer siz, Cenâb-ı Hakk'ın bu hususta hüküm vermesini istiyorsanız; muhakkak ki bu husustaki hüküm size gelmiştir (gelecektir)."
İkinci görüş: Bu ayet, mü'minlere yapılan bir hitabtır. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), müşrikleri ve onların sayıca çokluğunu gördüğü zaman, A;lah'dan yardım talebinde bulundu. Sahabe de aynısını yaptı. Peygamber (s.a.s), Allah'ın, kendisine va'adettiği iki taifeden birisini talep etti ve bu hususta Allah'a yalvarıp yakardı da bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Eğer siz fetih istiyorsanız, işte o fetf/ı size gelmiştir" buyurdu. Bu İfadeyle, daha önce geçmiş olan yardım talebi hatırlatılmış ve Cenâb-ı Hak da, "işte o fetih size gelmiştir7' diyerek, fethin onlara geldiğini bildirmiştir. Yani "size va'adedilen şey tahakkuk edip gerçekleşti. O halde Allah'a şükredin ve O'na itaattan ayrılmayın " demektir. Kâdî şöyle der: "Bu görüş, daha evlâdır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte o fetih size gelmiştir" buyruğu ancak mü'minlere uygun düşer. Ama, ayette geçen "fetih" ifadesini beyan etmek, hüküm vermek ve takdir etmek manalarına hamledersek, bu ayetin kâfirlere bir hitap olmuş olması da imkânsız olmaz.
Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer vazgeçerseniz bu, sizin için daha hayırlıdır" buyruğunun tefsirine gelince, bunun tefsiri, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer siz, fetih istiyorsanız, işte o fetih size gelmiştir" ifadesi hakkında bizim, "Bu, kâfirlere mi yoksa mü'minlere mi bir hitaptır?" şeklindeki açıklamamıza dayanır.
Buna göre şayet biz, "bu, kâfirlere yapılmış bir hitaptır" dersek, bu ayetin tefsiri ve tevili, "Şayet siz, Hz. Muhammed'le savaşmaktan, ona düşmanlık yapmaktan ve onu yalanlamaktan vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlı olur. Bunun, dinî bakımdan sizin için daha hayırlı olmasına gelince, bu, sizlerin Allah'ın azabından kurtulup, O'nun mükâfaatına nail olmanız suretiyle; dünyevî yönden, sizin için daha hayırlı olmasına gelince de bu, sizin öldürülmekten, esir edilmekten ve mallarınızın yağma edilmesinden kurtulup halâs olmanız suretiyle olur" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Eğer dönerseniz biz de döneriz..." buyurmuştur. Yani, tekrar savaşmaya dönerseniz, (müminleri) size musallat kılarız. Siz bunu, Bedir'de görüp müşahade ettiniz. Ve Allah'ın, müminlerin lehine sizin de aleyhinize olmak Üzere, yardımının tesirini anladınız, "Bedir gününde, sayınızın. çokluğunuzun fayda vermediği gibi. cemaatinizin çokluğu size hiç bir fayda veremiyecektir" demektir.
Ama bu sözün mü'minlere yapılmış bir hitap olduğunu söylersek, o zaman bu ayetin tevili "Eğer sizler, "enfâl" (ganimetler) hususunda çekişmekten ve esirlere karşılık fidye istemekten vazgeçerseniz..." şeklinde olur. Çünkü Bedir günü bu hususlarda onlar arasında çekişme olmuş, bundan dolayı da Hak Teâlâ onları, "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınız (fidye)de size her halde büyük bir azab dokunurdu" (Entai. 68) buyurarak azarlamıştır. Bunun için O. "Arttk böylesi şeylerden vazgeçerseniz, sizin için daha hayırlı olur. Yine eğer böyle çekişmelere dönerseniz, biz de sizden yine yardımımız» keseriz. Çünkü size olan yardım va'adimiz, sizin taat ve muhalefetsizlik üzere bulunmanız şartına bağlıdır. Yoksa sayınızın çok ve cemaatinizin kalabalık oluşu size hiçbir fayda sağlayamaz. Çünkü Allah Teâlâ ancak günah işlemeyen mü'minlerle beraberdir" buyurmuştur.
Bil ki müfessirlerin ekserisi, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer siz fetih istiyorsanız" ifadesinin kâfirlere bir hitap olduğunu söylemişler ve "Eğer dönerseniz, biz de döneriz" ifadesini delil getirerek, bunun ancak savaş durumuna uygun bir ifade olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biz, bu sözün, daha önce zikredilmiş olan mü'minlerle de ilgili olabileceğini beyan etmiştik. Binâenaleyh bu tercih düşer.
Ayetteki, "Çünkü Allah mü'minlerle beraberd/r"ifadesini; Nâfî, İbn Âmir, Âsım'ın râvisi Hafs, inne edatındaki hemzeyi fethalı olarak; diğer kıraat imamları ise hemzeyi kesreli olarak okumuşlardır. Hemzenin fetha ile okunuşunun izahı için, bu ifadenin takdirinin, "ve bir da Allah mü'minlerle beraber olduğu için..." şeklinde olduğu, ve "Şüphesiz ki Allah kâfirlerin tuzaklarını bozar" ifadesi üzerine ma'tûf olduğu söylenmiştir. Buradaki elifin (hemzenin) kesreli okunuşuna gelince bu, cümlenin bir başlangıç cümlesi olması sebebiyledir. Allah en iyi bilendir. [63]
Allah'ın Cihad Emrine Kulak Vermenin Lüzumu
"Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Kendiniz dinleyip dururken, ondan yüz çevirmeyin. Ve kendileri dinlemedikleri halde dinledik diyenler gibi olmayın. Çünkü yerde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, (hakkı) akıllarına sığdıramayan sağırlar ve dilsizlerdir. Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu. Onlara duyursaydı bile, onlar yine de muhakkak kî yüz çevirip arkalarını dönerlerdi" (Enfal, 20-23)
Bil ki Cenâb-ı Hak mü'minlere, "Eğer vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer dönerseniz, biz de döneriz. Sayınız çok bile olsa, bu sizden hiçbirşeyi defetmez" (Entat, 19) diye hitab edince, bunun peşisıra onları eğitmeyi hedef alan bir hükmü getirerek, "Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Kendiniz dinleyip dururken, ondan yüz çevirmeyin" buyurmuştur. O burada onların neyi dinleyip durduklarını açıklamamıştır. Fakat sûrenin başından buraya kadar gelen söz cihad hakkında olduğu için, bu ayetten maksadın, "Siz o peygamberin cihad çağrısını ve davetini işitip dururken" manası olduğu anlaşılmış olur. Sonra cihad iki şeyi ihtiva eder:
a) Canı tehlikeye atmak;
b) Mal elde etmek. İşte canı tehlikeye atmak herkese zor gelip, aynı şekilde ele geçirebilecekken, bir malı da bırakmak herkese çok ağır geldiği için, Allah Teâlâ bu hususta te'dîb ve terbiye ifade eden hükmünü şiddetlendirerek,"Resûlün cihada çağrısına ve Allah ona mal almamasını emrettiği zaman, mal (ganimet) almama konusundaki çağrısına icabet etmede, Allah'a ve Resulüne itaat ediniz" buyurmuştur.
Bundan maksad, Cenâb-ı Hakk'ın, (Enfai, i) ayetinin tefsirinde bahsettiğimiz hususları anlatmaktır.
Eğer, "Allah Teâlâ niçin, "Ondan yüzçevirmeyin" buyurarak, daha önce Allah ve Resulü zikredilmiş olduğu halde zamiri niçin "onlardan" değil de "ondan" şeklinde tekil kullanmıştır?" denilirse, biz deriz ki: Allah Teâlâ, Allah'a itaati ve Resulüne itaati emretmiş; sonra da "Ondan yüz çevirmeyin" buyurmuştur. Çünkü yüzçevirme, Allah'ın Resulü hakkında, ancak O'ndan, onun sözünü kabul etmekten ve cihadda O'na yardımda bulunmaktan geri durmakta yapılmış olur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bunu te'kid etmek için, "Kendileri dinlemedikleri halde, "dinledik" diyenler gibi olmayın" buyurmuştur. Bunun manası şudur: İnsanın, bir teklifi kabul edip üstlenmesi, ancak onu duyduktan sonra mümkün olabilir. Bundan dolayı, "duyup işitmek" birşeyi kabul etmek manasına mecaız kabul edilmiştir. Nitekim mü'minlerin (namazdaki) "Allah, kendisine hamdedeni duyar" şeklindeki sözleri de bu manadadır. Buna göre, bu ifadenin manası şudur: "Ey mü'minler sizler, dilleriyle "Biz Allah'ın emirlerini kabul ettik" dedikleri halde, kalbleri ile onları kabul etmeyen kimseler gibi olmayın." Bu, Cenâbn Hakk'tn kendilerinden "onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Şeytanlanyla başbaşa kalınca ise, "Emin olun, biz sizinle beraberiz, "derler (Bakara. 14) diye haber verdiği münafıkların özelliğidir.
Allah Teâlâ daha sonra "Çünkü yerde yürüyen canlıların en kötüsü, (hakkı) akıllarına sığdıramayan sağırlar ve dilsizlerdir" buyurmuştur.
Alimler, ayette geçen "devâb" kelimesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak şöyle denilmiştir: "Cehaletleri ve söyledikleri şeylerden faydalanmaktan uzak olmaları sebebiyle, Allah o müşrikleri hayvanlara benzetmiştir. İşte bundan ötürü Allah onları "sağırlar", "dilsizler" ve "akıllarını kullanamayanlar" diye tavsif etmiştir" denilmiştir. Yine onlar "devâb"dandır. Çünkü "devâb", yeryüzünde hareket eden her canlının ismidir. Allah Teâlâ bu kelimeyi, bir benzetme sadedinde kullanmamış, aksine Allah onları zemmetmek üslubuyla, kendilerine uygun bir vasıfla nitelendirmiştir. Nitekim, sözü anlamayan kimseler hakkında, onları zemmetmek için, "O, bir gölgedir, bir ceseddir ve bir harabedir" denilmektedir..
Daha sonra Cenâb-ı Hak "Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyururdu " buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Mevcut olan her şeyi, Allah'ın bilmesi gerekir. Binâenaleyh, Allah'ın o şeyin varlığını bilmemesi, o şeyin yokluğunun gerekçelerindendir. Dolayısiyle, hiç şüphesiz, o şeyin bizzat yokluğunu "Allah'ın, onun varlığını bilmemesi" ile ifade etmek, son derece güzel olmuştur. Buna göre bu ifadenin izahı şöyle yapılabilir: "Eğer onlarda bir hayır bulunsaydı, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak hüccet ve öğütlerini, öğretecek ve anlatacak bir biçimde onlara duyurur, işittirirdi. Şayet Allah onlarda bir hayır olmadığını bildiği halde, onlara yine de duyursaydı; onlar bu duyurmadan istifade edemezler, yine de muhakkak yüz çevirip arkalarını dönerlerdi." Şu da söylenmiştir: "Kâfirler, Hz. Peygamber'den, kendilerine nübüvvetinin doğruluğunu haber vermesi için, Kusayy b. Kilab ve benzeri ölülerini diriltmesini istemişlerdi. Böylece Allah Teâlâ, eğer onlarda bir hayır olsaydı, yani onların o ölülerinin söyleyecekleri sözden istifade etmeleri ihtimali olsaydı, onların sözlerini dinlesinler diye, o ölülerini dirilteceğini beyan buyurmuştur. Fakat Allah, onların bu sözü (teklifi) ancak inad için ve işi yokuşa sürmek için söylediklerini ve onlara Ölülerinin seslerini-sözlerini duyurması halinde bile hakkı kabul etmeyip yüz çevireceklerini biliyordu."
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [64]
Birinci Mesele
Allah Teâlâ, onların delillerden yüz çevireceğini, hakkı kabul etmeyeceklerini ve onların, kesinlikle hakka yanaşmayıp, haktan istifade etmeyeceklerini bildirmiştir. Bu sebeble diyoruz ki: Onlardan imanın sâdır olmasının imkansız olması gerekir. Zira eğer onlardan iman sâdır olacak olsaydı, bu iman ya Allah'ın bu haberinin doğru olmasının yanısıra söz konusu olurdu, ya da bu haberin yalan olması ile birlikte söz oturdu. Birinci ihtimal imkansızdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın iman rini haber verdiği halde onların iman etmesi, iki zıd şeyi birleştirmek olur r. İkinci ihtimal de imkansızdır. Zira Allah'ın doğru olan haberinin yalana -Kansızdır; hele hele bu haber, olup bitmiş mâzîdeki birşeyle ilgili olursa... Allah Teâlâ'nın ilminin cehalete dönüşmesi hususunda söylenecek söz de böyledir. Bunun izahı defalarca geçmişti. [65]
Lev Edatı Hakkında
Nahivciler şöyle demişlerdir:aLev (eğer) edatı, bir başka İunrnaması sebebiyle birşeyin yok olacağına delalet etmek için kullanılır. Dolayısıyla sen, mesela "Eğer bana gelseydin, sana ikram ederdim" dediğinde, bu söz, hem "gelme" işinin, hem de "ikram" işinin olmadığını gösterir." Bazı fakihler şöyle demişlerdir: Bu edat, ancak istilzamı (gerekliliği) ifade eder. Ama başka birşeyin bulunmasından ötürü, birşeyin yok olduğunu bu lafız ifade etmez. Bunun böyle oluşunun delili hem ayet, hem de hadistir: Ayetten delil, işte bu (tefsir ettiğimiz) ayettir. Bunu şöyle izah ederiz: Eğer lev edatı, nahivcilerin söylemiş olduğu manayı ifade etseydi, ayetteki, "Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu" beyanı, Allah Teâlâ'nın onlarda bir hayır görmediğini ve dolayısıyla onlara (hakkı) duyurmadığını ifade eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak '"Eğer onlara duyursaydı, muhakkak ki arkalarım dönerlerdi" buyurmuştur. Bu da, "Aİlah onlara duyurmadı, onlar da yüz çevirmediler. Fakat yüz çevirmeme hayırlardan bir hayırdır" manasına gelirdi. Böylece de ayetin başı, onlarda hayrın olmadığını; sonu ise bir hayrın bulunduğu manasına gelirdi ki, bu bir tenakuzdur. Binâenaleyh lev edatının, "başkasının bulunmayışı sebebiyle birşeyin yok olacağını ifade ettiğini" söylemenin böyle bir tenakuzu gerektireceği sabit olur. Bundan dolayı, ona bu mananın verilmemesi gerekir.
Bunun hadisten delili, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Süheyb ne güzel bir yiğit! Eğer o Allah 'dan korkmasaydı bile, yine de O'na isyan etmezdi" sözüdür. Binâenaleyh eğer, lev edatı nahivcilerin söylemiş olduğu manayı İfade etmiş olsaydı, bunun manası, "O Allah'dan korktu ve Allah'a isyan etti" şeklinde olurdu. Bu ise bir tenakuzdur. Böylece lev edatının, başkasının bulunmaması sebebiyle birşeyin bulunmamasını ifade etmeyip, aksine sadece bir gerekliliği ifade ettiği sabit olmuş olur.
Bil ki bu, çok güzel bir delildir. Fakat bu görüş, ekserî ediblerin görüşünün aksinedir.
Allah'ın malûmatı dört kısımdır:[66]
Allah'ın Malumatının Nevileri
1) Bütün mevcûd şeyler;
2) Bütün ma'dûm (yok) olan şeyler;
3) Mevcûd şeylerden herbirinin yok olması halinde durumunun nasıl olacağı;
4) Ma'dûm (yok olan) bulunmayan her birşeyin var olması halinde, durumunun nasıl olacağı... İlk iki kısım, mevcut hal ile bilinir. Son iki kısım da, mevcut olmayan takdir ile bilinir. O halde ayetteki, "Eğer Allah onlarda bir hayır buseydi, elbette onlara duyururdu" ifadesi, ikinci kısımla ilgili olmuş olur ki bu da mukadderat ile bilinen kısımdır ve bu mevcut hal ile bilinen kısma girmez. Bunun bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, münafıklardan naklettiği şu sözdür, "Eğer siz yurdlannızdan çikanhrsanız, biz de muhakkak sizinle beraber çıkarız. Eğer sizinle harbedilirse, muhakkak ve muhakkak size yardım ederiz" (Haşr, 11). Cenâb-ı Hak buna karşılık, "Andolsun ki onlar çtkanlaccak olurlarsa, bu münafıklar onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlar muharebeye tutulurlarsa bunlar, onlara yardım da etmezler. Onlara yardım etseler bile, mutlaka dönüp kaçarlar" (Haşr, 12) buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ, yok olan btrşeyin var olması halinde durumunun nasıl olacağını bildirmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar dünyaya geri gönderilseler bile, yine vazgeçirilmek istendikleri şeylere döneceklerdi" {En'âm. 28)buyurmuş ve yok olan birşeyin var olması halinde, durumunun nasıl olacağını bildirmiştir. [67]
''Ey iman edenler, sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resulüne icabet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz hakikaten sadece O'na götürülüp toplanacaksınız" (Enfâl. 24).
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [68]
Birinci Mesele
Ebu Ubeyde ve Zeccâc: "Ayette geçen kelimesinin "icabet edin" manasına olduğunu söylemişlerdir.
Nitekim şair de bir beytinde: ile. demiştir. [69]
Emr Sığasının Farziyyet Manası
Fakîhlerin çoğu, emrin zahirinin vücûb (farziyyet) ifade ettiği kanaatindedirler. Onlar, görüşlerinin doğruluğuna bu ayeti, şu iki bakımdan delil getirmişlerdir:
Birincisi: Bir fiili yapmasını emrettiği herkesi Allah, o fiili yapmaya davet etmiş demektir. Bu ayet de, Allah'ın davet ettiği her hususa icabet edilmesi gerektiğine delâlet eder. Buna göre eğer, ayetteki "Allah'a ve Resulüne icabet edin" ifadesi bir emirdir. O halde ne diye siz, "Bu, vücuba delâlet eder" diyorsunuz. Çünkü münakaşa bu husustadır. O halde bu sözün neticesi, emrin vücûb (farziyyet) ifade etmesine binâen, emrin vücûb için olduğunu isbat etmeye dayanır. Bu ise birşeyi, yine kendisi ile isbat etmeyi gerektirir ki bu imkansızdır" denilirse, buna şöyle cevap verilir: "Allah'ın emrettiği herşeyin teşvik edildiği, yapılması istendiği zaruri (kesin) olarak bilinen bir husustur. Binâenaleyh eğer biz, ayetteki, ''Allah'a ve Resulüne icabet edin" buyruğunu bu manaya hamledersek, açık olanı açıklamak kabilinden birşey yapmış oluruz ki bu, abestir. Şu halde bunu, yeni (başka) bir manaya hamletmek gerekir ki bu da ayetin bu parçasını manasız olmaktan korumak için, farziyyeti gösterdiğini söylemektir. Bu husus, ayette bundan sonraki "Bilin ki şüphesiz Allah kişi İle kalbi arasına girer ve siz hakikaten sadece O'na götürülüp toplanacaksınız" buyruğunun bir tehdid ve va'îd sadedinde getirilmiş olması ile de güç kazanır. Bu tehdid ve va'îd, ancak vücûb (farziyyet) söz konusu olduğu zaman uygun düşer.
İkincisi: Bu, Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayet ettiği şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.s), Übeyy b. Ka'b'ın kapısına vardı. O namaz kılıyor iken ona seslendi. Ubeyy (r.a) de namazını acelece bitirip geldi. Hz. Peygamber (s.a.s) "seni çağırdığımda hemen icabet etmekten seni alıkoyan nedir?" deyince, o, "Namaz kılıyordum" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber {s.a.s): "Bana vahyedUen Kur'an'da, "Allah'a ve Resulüne icabet edin" diye bildirildiğinden haberdâr değil misin?" deyince, Übeyy b. Kfib (r.a), "şüphesiz ki siz, beni, artık ne zaman çağırırsanız ben icabet ederim" dedi."
Bu hadis ile şu şekilde istidlal edilmiştin Hz. Peygamber (s.a.s), onu çağırıp, Übeyy de ona hemen icabet etmeyince; Hz. Peygamber onu, icabet etmeyişinden dolayı tenkid etti ve bu hususta bu ayeti delil getirdi. Eğer bu ayet vücûba delâlet etmeseydi, bu şekildeki bir istidlal doğru olmazdı. Bir kimsenin, "Emir, vücûb ifade eder meselesi, kesin bir mesele olup, bu hususta haber-i vahidi delil getirmek caiz değildir" şeklindeki sözü zayıftır. Zira biz, emirin vücûb ifade ettiği meselesinin kesin olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine bu, bizce zannî bir meseledir. Çünkü bundan maksad, ameldir. Amel ile ilgili konularda ise zannî deliller de yeterlidir.
Buna göre onlar eğer, "Allah Teâlâ, mutlak olarak icabet etmeyi emretmemiş, aksine bunu belli bir şarta, yani "size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman..." şartına bağlı olarak emretmiştir. O halde, nasıl "Bu şart, bütün emirlerde vardır" diyebilirsiniz?" derlerse, biz de deriz ki: Übeyy b. Ka'b (r.a)'ın hadisesi, hükmün umumî olduğuna ve belli bir şarta bağlı kılınmadığına delâlet eder. Hem sonra ayette aecen, "hayat verme"yi, bizzat "diriltme " manasına hamletmek mümkün değildir. Çünkü zaten canlı olanı diriltmek imkansızdır. Dolayısıyla buna başka bir mana vermek gerekir ki bu da, "mükâfaat elde etme" manasıdır. O halde, Allah'ın kendisine çağırdığı ve yapılmasını teşvik ettiği herşey bir mükâfaatı bulundurur. Bu sebeple, ayetin hükmü, bütün emirler hakkında umûmî bir hüküm olmuş olur. Bu da, bizim varmak istediğimiz neticeyi ifade eder. [70]
Hayat Veren Şeyler
Alimler, "Size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman..." ifadesi hakkında şu izahları yapmışlardır:
1) Süddî bunun, iman ve İslam olduğunu; iman ve İslam'da hayatın bulunduğunu; çünkü