HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

ENFÂL SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

(Medine'de İnmiştir, Yetmişbeş Âyettir).

el-Hasen, İkrime, Câbir ve Ata'nın görüşüne göre Medine'de, Bedir'de na­zil olmuştur. İbn Abbas da şöyle demiştin Bu sûre, yüce Allah'ın: "Hani bir zamanlar o kâfirler... senin için tuzak kuruyorlardı" (el-Enfal, 8/30) buyru­ğundan itibaren yedi âyetin sonuna kadar devam eden yedi âyet müstesna Medine'de inmiştir. [1]

1. Sana uenfâl"i soruyorlar. De ki: "Eniâl Allah'ın ve Rasûlünündür. O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü'minler İseniz Allah'a ve Rasûlüae itaat edin."

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [2]

1. Nüzul Sebebi:

Ubâde b. es-Sâmit, rivayetle der ki: Rasulullah (sav) Bedir'e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, müslümanlardan bir gurup peşlerine takılıp onlanfn arasından yakaladıklarını) öldürdüler. Bir kesim de Rasulullah (sav)'in etrafını çevirmişlerdi. Bir başka kesim ise karar­gâhın etrafını dolanmış ve talana koyulmuştu.

Allah, düşmanı uzaklaştırıp onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: Nefel (ganimet) bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları uzaklaştırdı ve bozguna uğrattı.

Rasulullah (sav)'ın etrafını çevirenler de şöyle dedi: Bu ganimetteki hak­kınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Rasulullalı (sav)'a düş­man ansızın herhangi bir zarar veremesin diye onun etrafını kuşatanlar biz­ler olduk.

Bu sefer askerlerin karargâhını arkadan dolananlar ve talanda bulunan­lar da şöyle dediler: Siz ona bizden daha bir hak sahibi değilsiniz. O bizim­dir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler bizler olduk.

Bunun üzerine yüce Allah: "Sana enfali soruyorlar de ki: Enfâl Allah'ın ve Rasûlünündür. O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü'mlnler iseniz Allah'a ve Rasûlüne itaat edin" buyruğunu indirdi. Rasû-lullah (sav) da aradan bir devenin iki sağımlığı arasındaki süre kadar bir za­man geçmeden ganimetleri aralarında paylaştırdı.[3]

Ebu Ömer der ki: "Bir devenin iki sağımlığı arası kadar bir süre geçme­den ganimetleri paylaştırdı" ifadesi çabucak bu ganimetleri paylaştırdığını an­latmaktadır. Dil bilginleri derler ki: "(Bu rivayette de geçen): el-Fuvâk" ke­limesi, dişi devenin iki sağımlığı arasındaki süre demektir. Mesela, onu bir dişi devenin iki sağımlığı arası kadar bir süre (fuvâk.) bekledi, denilir. Yani, onu bu kadar bir süre bekledi anlamındadır. Araplar bu kelimeyi "fuvak ve favak" şeklinde "fe" harfini ötreli ve üstün olarak kullanırlar.

Bu durum yüce Allah'ın: "Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasulüne..." (el-Enfal, 8/41.) buyruğu inmeden ön­ce idi.

İlim adamlarına göre buyruğun anlamı şöyle gibidir; Yani, bunlar hakkın­da hüküm vermek ve ganimet hususunda yüce Allah'a yakınlaştırıcı uygula­mayı hükme bağlamak Allah'a ve Rasulüne aittir,

Muhammed b. İshâk der ki: Bana Abdurrahman b. el-Hâris ile arkadaş­larımızdan ondan başkaları Süleyman b, Musa e!-Eşdak'dan anlattılar. Süley­man Mekhul'den, o, Ebu Umame el-Bahilî'den dedi ki: Ben Ubade b. es-Sa-mk'e el-Enfal'e dair som sordum, bana şöyle dedi: Biz, Bedir ashabı hakkın­da enfal hakkında anlaşmazlığa düşüp de bu hususta kötü davranınca nazil oldu. Allah onu elimizden aldı ve Rasulünün eline teslim etti. Rasulullalı (sav) da onu eşit bir şekilde paylaştırdi. İşte Allah'tan korkmak (takva) ve Onun Rasulüne itaat etmek ile "aramızı düzeltmek" bu idi.

Sahih'de Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasu­lullalı (sav)'ın ashabı büyük bir ganimet ele geçirdi. Ganimetler arasında bir kılıç vardı. Onu alıp Peygamber (sav)'a götürerek şöyle dedim: Bu kılıcı ba­na nefel olarak (paylaştırılacak ganimetler arasına sokmadan) ver. Ben, durumunu bildiğin kimseyim, dedim. Rasulullah (sav): "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Onu aldığım yere alınan ganimetler arasına bırakmak üzere ge­ri gittim, fakat bu sefer nefsim beni kınadı. Tekrar ona dönüp şöyle dedim. Onu bana ver. Bana karşı sesini yükselterek: "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Ben de onu alınan ganimetler arasına geri bırakmak isteği i(e döndüm. Tekrar nefsim beni kınadı, yine ona dönüp bunu bana ver, dedirn: Yine ba­na yüksek bir sesle: "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Bunun üzerine yü­ce Allah: "Sana enfali soruyorlar."[4] buyruğunu indirdi, Müslim'in Iaf2t İle hadis bu şekildedir.[5]

Bu husustaki rivayetler pek çoktur. Ancak bu zikrettiklerimiz yeterlidir. Hi­dayete erme başarısı Allah'tandır. [6]

2. "Enfalin Anlamı:

"Enfâl"in tekili "fe" harfi harekeli olarak " nefel "dir. Şair der ki:

"Şüphesiz Rabbimizden korkmamız (takva), en hayırlı bir bağıştır (nefel) Benim ağır hareket etmem de, acelem de Allah'ın izniyledir."

Burada şairin "nefel (bağış)"den kastı ganimettir, Nefl ise, yemin de­mektir. Nitekim; Yahudiler aralarından elli kişinin nefli (yemini) ile size karşt beri olsunlar (sorumluluktan kurtulsunlar)..."[7] hadisindeki "nefl" ifadesi de bu anlamdadır.

Nefl, nefyetmek, reddetmek manasına da gelir. Onun ço­cuğunu reddetti" anlamındaki hadiste geçen ifade de buradan gelmektedir.[8]

Nefel (san yonca) ise bilinen bir bitkidir. Nefl ise farz olandan fazla ya­pılan nafile tatavvu demektir. Oğlun oğlu da "nafile" diye adlandırılır. Çün­kü o da oğuldan ayrı bir ziyadedir.

Ganimete de "nafile" denilir. Çünkü ganimet, şanı yüce Allah'ın daha önceki ümmetlere haram kılındığı halde bu ümmete fazladan helal kıldığı şey­ler arasındadır. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Benden önceki pey­gamberlere altı husus ile üstün kılındım..." (Bunlar arasından birisi de): "Ve ganimetler bana helal kılındı."[9]

el-Enfâl ise ganimetlerin kendileridir. Antere der ki:

"Şüphesiz bizler savaş kızıştı mı taşırız mızrakları

Ama enfâl'in paylaştırılması sırasında da iffetli davranırız."

Burada "enfâl"den kastı ganimetlerdir. [10]

3. Enfâl (Ganimetten Ayrı Olarak Yapılacak Bağışlar) Nereden Verilir?

İlim adamları enfâlin nereden verileceği hususunda dört ayrı görüş orta­ya atmışlardır:

1- Birinci görüşe göre enfâl, kâfirlerden müslümanlara istisnaî olarak gelen yahut da savaşsız olarak ele geçirilen şeylerde sözkonusu olur.

2- Enfâl, ganimetin beşte birinden verilir.

3- Enfâl. beşte birin beşte birinden verilebilir.

4- Enfâl, imamın görüşüne uygun olarak ganimetin tümünden verilir.

Malik'in -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- görüşüne göre enfâl, imamın ken­di içtihadına uygun olarak beşte birden yapacağı bağışlardır. Yoksa, ganime­tin (gazilerin payı olan) beşte dördünden enfâl olarak kimseye birşey dağı­tılamaz. MaÜk'in, ganimetin genelinden enfâlin verilmesini uygun görmeyi-şi, ganimete hak kazanan kimselerin muayyen kimseler oluşundan dolayı­dır. Bunlar ise, at ve binek üzerinde savaşanlardır. Beşte bir ise, imamın iç­tihadına uygun olarak paylaştırılır. Ve bu beşte birin hak sahipleri muayyen kimseler değildir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın size feyy' olarak (ganimet olarak) verdiğinden benim hakkım ancak beşte birdir. Beşte bir ise size geri döndürülür,"'[11] Buna göre nafile olarak dağıtılacak şey­lerin herhangi bir kimsenin hakkından olmasına imkân yoktur. Bu, ancak Ra-sulullah (sav)'ın hakkı olan beşte birden verilebilir. Maliki mezhebinin bilinen görüşü budur. Yine ondan, enfâl olarak dağıtılacak şeylerin beşte birin beşte birinden olacağı görüşü de rivayet edilmiştir. Bu aynı zamanda İbnü'l-Müseyyeb, Şafiî ve Ebu Hanife'nin de görüşüdür.

Bu husustaki görüş ayrılığının sebebi, Malik tarafından rivayet edilen İbn Ömer hadisidir. İbn Ömer dedi ki: Rasulullah (sav) Necid taraflarına bir se-riyye gönderdi. Onlar da çok sayıda deve ganimet aldılar. CSeriyye'ye katı­lanların} paylan, ya onikişer deve, yahut onbirer deve idi. Ayrıca onlara na­file olarak birer deve de verildi, Bunu Malik bu şekilde Yahya'nın ondan yap­tığı rivayette (onbir mi, oniki mi hususunda) şüphe ederek rivayet etmiştir.[12]' Ayrıca bu hususta Muvatta'ın ravilerinden bir topluluk da Yahya'ya mütabaat etmişlerdir. Ancak el-Velid b, Müslim bu hadisi Malik'den, o, Nafi'den, o da İbn Ömer'den yoluyla rivayet etmiş ve bu rivayetinde şöyle demiştir: On­ların herbirisine düşen pay oniki deve idi, ayrıca onlara nafile olarak birer deve de verildi. el-Velid b. Müslim rivayetinde, (dağıtılan develerin sayısın­da) şüphe etmemektedir.[13]

Yine el-Velid b. Müslim ile el-Hakem b. Nafi1, Şuayb b, Ebi Hamza'dan, o, Nafi'den, o da İbn Ömer'den.şöyle dediğini zikretmektedir: Rasulullah (sav) bizleri Necid raraflanna bir ordu i]e birJiJcte gönderdi. -el-Velid'in rivayetin­de dörtbin kişilik bir ordu denilmektedir- Bu ordudan bir seriyye (askeri bir-

HVO ayrıca gönderildi. -cl-Velid'in rWay=tinsl=, Ijeu tle t.vı scrl-yyc acasmJa yı­kanlardan idim, denilmektedir- Ordunun (herbirisine) düşen pay onikişer de­ve idi. Ayrıca seriyyeye katılanlara da birer deve veriidi. Böylelikle onların payı onüç deveye çıkmış oldu. Bunu da Ebû Dâvûd zikretmektedir.[14]

İşte, nafile olarak verilecekler beşte birin genelinden verilir, diyenler bunu delil göstermişlerdir. Bunun açıklaması da şöyledir: Bu seriyyeye ay­rılanlar eğer mesela on kişi olmuş olsalardı ve yüzelli deve ganimet alınmış olsaydı, bu ganimetin beşte biri olan otuz deve bir kenara ayrılır, geriye on­lara yüzyirmi deve kalırdı. Bu yüzyirmi deve on kişiye pay edilecek olursa, onların herbirisine oniki deve isabet ederdi. Sonra da bunlara beşte birden ayrıca birer deve verilmiş oldu. Çünkü beşte bir olan otuz devenin bir da­ha beşte birini alacak olursak, sonuçta elimizde on deve kalmaz. Şimdi on kişiye isabet eden deve (ganimet + nafile olarak verilen deve) sayısını bil­miş olduğumuza göre, artık bunların yüz, bin veya daha fazla kişi olmaları halinde bunlara kaçar deve isabet etmesi gerektiğini de bilmiş oluruz.

Nafile olarak verilen develer, beşte birin beşte birindendir, diyenler de şu­nu delil gösterir: Alınan ganimetler arasında develerin dışında satılması mümkün elbiseler ve başka eşyalar da bulunabilir. Buna göre kendisine ye­tişmediği için deve verilemeyenlere devenin değeri bu diğer eşyalardan ve­rilir,

Bu görüşü destekleyen hususlardan birisi de Müslim'in bu hadisin bazı ri­vayet yollarında kaydettiği şu ifadelerdir: Ganimet olarak develer ve koyun­lar aldık...[15]

Muhamnıed b. İshâk da bu hadiste şunu zikretmektedir: Kumandan, ga­nimet paylaştırılmadan önce onlara nafileler verdi. Bu ise, nafile olarak ve­rilen payların ganimetin tümünden verilmiş olmasını gerektirmektedir. An­cak bu Malik'İn görüşüne muhaliftir. Bunun, (İbn İshâk rivayetinin) aksini ri­vayet edenlerin görüşü ise daha uygundur, çünkü onlar, hafız kimselerdir. Bu açıklamaları Ebu Ömer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- yapmıştır.[16]

Mekhul ve Evzaî der ki: Üçte birden fazla nafile olarak dağıtılamaz. İlim adamlarının cumhurunun görüşü de budur. Evzaî der ki: Eğer onlara üçte bir­den fazla nafile vereceğini vadetmiş ise, onlara verdiği sözde dursun ve bu­nu beşte birden versin. Şafiî ise der ki: Nefel için imamın aşması sözkonu-su olmayan bir sınır bulunmamaktadır. [17]

4. Ordudan Ayrılıp Ganimet Ele Geçiren Askeri Birliğin Durumu:

el-Velid ile el-Hakem'in Şuayb'dan, onun Nafi'den, onun da İbn Ömer'den yoluyla rivayet ettiği hadis-i şerif şunu göstermektedir: Seriyye ordudan ay­rılıp ganimet ele geçirecek olursa, diğer askerler de onların ganimetlerine or­taktır. Bu, hadis-i şerifte Şuayb'ın Nafi'den gelen rivayet yolundan başka bir yolda rivayet edilmemiş bir mesele ve bir hükümdür. Bununla birlikte bu hu­susta ilim adamlarının görüş ayrılığı da yoktur. Cenab-t Allah'a hamd olsun. [18]

5. Savaştan Önce İmamın Nefel Vaadi:

Savaştan Önce; "Kim kalenin şu kadar bir bölümünü yıksa onun için şu vardır. Kim filan yere ulaşırsa ona şu vardır. Kim filanın kafasını getirirse ona şu vardır. Kim bir esir getirirse ona şu vardır" diyerek mücahidleri savaşa teşşu vardır. Kim bir esir getirirse ona şu vardır" diyerek mücahidieri savaşa teş­vik etmek kastıyla savaştan önce İmamın bu tür vaadlerde bulunmasının hük­mü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik'den, bunu mekruh gördüğüne ve bu, dünya için savaşmaktır, dediğine ve bunu caiz gör­mediğine dair rivayet gelmiştir. es-Sevrî ise der ki: Böyle bir şey caizdir ve bunda bir mahzur yoktur. Derim kb Bu anlamda merfu' olarak İbn Abbas yo­luyla rivayet ulaşmış bulunmaktadır. İbn Abbas der ki: Bedir günü Peygam­ber (sav) şöyle buyurdu: "Kim birisini öldürürse ona şu vardır. Kim bir esir alırsa ona da şu vardır..." diyerek hadisi uzun uzadiya nakletmiştir.[19]

İkrime'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: "Kim şunu şunu yapar ve kim filan yere ulaşırsa ona şu vardır," Bu­nun üzerine gençler çabucak ileri atıldılar, yaşlılar ise sancaklarla beraber kal­dılar. Onlara zafer müyesser olunca gençler gelip kendileri İçin verileceği va-dolunan şeyleri istediler. Yaşlıların onlara: Onları siz kendi başınıza alıp gi­demezsiniz. Çünkü biz arkadan sizi destekliyorduk demeleri üzerine yüce Al­lah: "Ve aranızı düzeltin" buyruğunu indirdi.[20] Bunu, İsmail b. İshâk da zik­retmiştir. Ömer b. el-Hattab'dan da Şam'a gitmek istediği sırada kavmi ara­sından yanına gelen Cerir b, Abdullah el-Becelî'ye şöyle dediği rivayet edil­miştir: Kûfe'ye gidip zaptedilecek her bir araziden ve alınacak her bir esir ka­filesinden (kumandanın hakkı olan) beşte birden ayrı olarak üçte bir alma­ya ne dersin?[21]

el-Evzaî, Mekhul, İbn Hayve ve onlardan başka Şam'ın fukaha topluluğu da bu görüştedirler. Onların görüşüne göre beşte bir ganimetin genelinden verilir, nefel İse beşte birden sonra ayrtfır, ondan sonra da savaşa katılanlar arasında ganimet paylaştırılır. İshâk, Ahmed ve Ebu Ubeyd de bu görüştedir­ler. Ebu Ubeyd der ki: İnsanlar bugün beşte biri ayrılmadıkça ganimetten ne­fel alınmayacağı görüşünü kabul etmişlerdir.

Malik ise şöyle der: İmam'ın herhangi bir seriyyeye: Ne alırsanız üçte bi­ri sizindir demesi caiz olmaz. Sulınûn der ki: Bununla baştan beri böyle bir şey yapması caiz olmaz demek istemektedir. Ama böyle birşey olursa geçer­li olur ve geri kalanda da onlann payları verilir. Yine Suhnûn der ki: İmam (kumandan), bir seriyyeye: Sizin aldıklarınızdan beşte bir pay alınmayacak­tır, diyecek olursa bu caiz olmaz. Böyle birşey olsa, onun bu dediği uygu­lamaya konulmaz. Çünkü bu şaz bir hükümdür ve buna geçerlilik kazandı­rılması caiz değildir. [22]

6. Gazilere Nefel Olarak Neler Verilebilir:

Malik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun), imamın ancak, sarık, at, kılıç gi­bi görünür şeyleri nefel olarak vermesini müstehab görmüş, bununla birlik­te birtakım ilim adamları da imamın altın, gümüş, inci ve benzeri şeyleri ne­fel olarak vermesini kabul etmemişlerdir. Kimisi de nefel her şeyde caizdir demiştir. Hz. Ömer'in sözü ve âyet-İ kerimenin muktezası dolayısı ile sahih olan da budur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [23]

7. Mü'min Olanlar Takvâlt Hareket Eder, Aralarını Düzeltir, Allah'a ve Rasûlüne İtaat Ederler;

Yüce Allah: "O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin" buyruğu ile takvayı ve ıslâhı (arayı düzeltmeyi) emretmektedir. Yani, Allah'ım aramızı dü­zelt! diye dua etmek hususunda Allah'ın emri üzere birlik olun. Bir arada bu­lunacağınız halde olun (ayrılmayın).

İşte bu buyruk, aralarında bir anlaşmazlığın yahut da nefislerde bir ben­cillik eğiliminin ortaya çıktığını açıkça göstermektedir. Nitekim hadis-i şerif­te de bu husus ifade edilmiştir.

Takvanın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âye­tin son bölümü, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani, söz ve davranışla­rınızda Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin, ganimetler ve benzeri hususlar­da "eğer mü'minler iseniz Allah'a ve Rasûlüne İtaat edin." Yani, mü'minin izleyeceği yol, sözünü ettiğimiz hususlara gereği gibi riayet etmesidir.

Buradaki İn sebeplilik belirten; anlamında olduğu da söylen­miştir, (O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: "Mü'minler olduğunuz için Allah'a ve Rasûlüne İtaat edin...". [24]

2. Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı za­man kalpleri korkar. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların imanını artırır. Ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.

3- Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak ver­diğimizden de infak ederler.

4. İşte onlar gerçek mü'minlerin ta kendileridir. Onlar İçin Rab-leri katında dereceler, mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık var­dır.

Yüce Allah'ın: "Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldı­ğı zaman kalpleri korkar. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), on­ların İmanını artırır ve onlar, ancak Rablerlne dayanıp güvenirler buy­ruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [25]

1. Âyetin Anlamı ve "Korkmak" Fiilinin Arapça'da Kullanılışı:

İlim adamlan der ki: Bu âyet-i kerime Allah Rasulüne emretmiş olduğu şe­kilde o ganimetin paylaştırılması hususunda itaate bağlılığı teşvik etmekte­dir.

"Korkmak" demektir. Bu fiilin müstakbeli (geniş zamanı, muzari) dört şekilde kullanılır: "Korktu, korkar." Bunu Si-beveyh nakletmiştir.

Mastarı şekillerinde gelir. İsm-İ mekânı şeklindedir.

Bu fiilin muzari şeklini kullananlar "vav" harfini önceki harf üstün olduğundan dolayı "elife dönüştürmüşlerdir.

Kur'an-ı Kerim'de ise bu fiil "vav"lı olarak kullanılmıştır. "Korkma dediler." (el-Hicr, 15/53) "Ye" harfini esreli olarak; diyenler ise Esedoğulları şivesine göre böyle kullanırlar. Çünkü Esedoğullan, Korkarım, korkarız, korkarsın," diyerek hep ilk harfini esreli okurlar. diyen ise, bu şiveye göre bunu mebni olarak kul­lanmakla birlikte onların; Bilir fiilinde "ye" harfini üstün okudukları gibi, burada da "ye" harfini üstün olarak okur. Çünkü bu fiilde "ye" harfi üze­rinde esre ağır geldiğinden dolayı esreli okunmaz. Buna karşılık; de esreli gelişi "ye"lerden birinin okunuşunun, diğerinin okunuşunu kolaylaş­tırmasından dolayıdır. Bundan emir ise, "Kork" şeklinde gelir. Bura­da ise, "vav" harfi önceki harf esreli olduğundan dolayı "ye"ye dönüşmüş­tür. Buna karşılık mütekellim olarak; "Şüphesiz ben ondan korkanın," denilir. Müennes ism-i fail olarak; değil de "Korkan kadın" denilir.

Süfyan, es-Süddî'den, yüce Allah'ın: "Allah anıldığı zaman kalpleri kor­kar" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Böyle bir kimse bir hak­sızlıkta bulunmak istediğinde ona, Allah'tan kork denilir, o da bu haksızlı­ğından vazgeçer ve kalbi korkar. [26]

2. Allah'tan Korkmak îmanın Kuvvetindendir:

Yüce Allah bu âyet-i kerimede rnü'minleri, güzel adı anıldığı vakit kork­makla ve kalplerinin titremesiyle nitelendirmektedir. Buna sebep ise iman­larının kuvveti, Rabİerinin emirlerine itaatleri ve âdeta kendilerini O'nun hu-zurundaymtş gibi görmeleridir.

Bu âyetin bir benzeri de şu buyruklardır: "İtaatkâr ve alçak gönüllü olan­ları müjdele. Onlar ki, Allah anılsa kalpleri korku ile titrer,.," (el-Hac, 22/34-35) Bir başka yerde de şöyle denilmektedir: "Bunlar gönülleri Allah'ın zikri ile huzura kavuşanlardır..." (er-Ra'd, 13/28). Bu ise, Allah'ı bilmenin ke­maline ve kalbin sağlam bir şekilde güven duymasına bağlı bir şeydir.

Korkmak (vecel), Allah'ın azabından korkmak demektir. O bakımdan Ckorkmak ile kalbin huzur bulması arasında) bir çelişki sözkonusu değildir. Nitekim yüce Allah bu iki hususu da §u buyruğunda bir arada zikretmekte­dir: "Allah sözün en güzelini, müteşabih (birbirine benzer) ve tekrar tekrar okunan bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra Allah'ın zikrine, derileri ve kalpleri yumuşar (huzur bulur).* (ez-Zümer, 39/23)

Yani, yüce Allah'a yakînleri bakımından -Allah'tan korkuyor olsalar dahi-ruhları huzur ve sükûn bulur. İşte bu, Allah'ı tanıyan, O'nun satvet ve ceza­sından korkanların halidir. Yoksa cahil avamın ve sıradan bîd'atçilerin yap­tıkları şekilde bağırıp çağırmak, eşeklerin anırmasını andıran sesler çıkarmak­la olmaz.

Bu gibi davranışları sürdüren, bunun vecd ve huşu' olduğunu iddia eden kimseye şöyle denir: Sen Allah'ı tanımak, O'ndan korkmak, O'nun celâl ve azametini bilmek noktasında hiçbir zaman ne Rasulün durumuna, ne asha­bının haline, eşit olamassın. Bununla birlikte onlar kendilerine öğüt verildi­ği hallerde Allah'tan gelen buyrukları iyice kavramaya çalışıyorlar ve Allah'tan korkmaları dolayısıyla ağladıkları görülüyordu.

Bundan dolayı yüce Allah, adının aralısını, kitabının okunuşunu İşittikle­ri esnada marifet ehlinin hallerini nitelendirirken şöyle buyurmaktadır: "Onlar, Peygambere indirileni dinledikleri vakit, hakkı bildiklerinden ötürü göz­lerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz, iman ettik. Ar­tık bizi şahid olanlarla beraber yaz." (el-Mâide, 5/83) İşte onların hallerinin niteliği budur, söyledikleri aktarılan sözler de bunlardır. Bu şekilde hareket etmeyen, hiçbir zaman onların hidayet yollarını izlemiş, onların izinden git­miş olamaz. Her kim sünnete bağianacaksa, onların yolundan gitsin. Her kim de delillerin hallerine ve deliliğe kendisini kaptıracak olursa bilsin ki, o da onlardan daha bayağı, daha aşağılıktır. Esasen delilik de türlü türlüdür.

Müslim'in, Enes b. Malik'ten rivayetine göre, insanlar, Peygamber (sav)'e onu usandıracak kadar çokça soru sordular. Birgün (evinden) çıktı ve min­bere çıkıp şöyle dedi: "Haydi bana sorunuz. Bugün bana neye dair soru so­rarsanız, ben bu yerimde bulunduğum sürece mutlaka onu size açıklayaca­ğım." Hazır bulunanlar sustular ve bu işin artık gerçekleşmesi yaklaşmış bir haiin (musibetin) öncesi olacağından çekindiler. Enes dedi ki: Sağıma solu­ma bakındım. Herkes elbisesini başına dolamış ağlıyordu... diye hadisin ge­ri katan kısmını zikretmektedir.[27]

Tirmizî de sahih olduğunu belirterek el-İrbâd b. Sâriye'den şöyle dediği­ni rivayet eder: Rasulultah (sav) bize, oldukça be!iğ (etkileyici) bir öğütte bu­lundu. Ondan dolayı gözler yaşardı ve kalpler korku ile titredi...[28]

Burada sahabi hiçbir şekilde "bağırıp çağırdık, kalkıp raksettik, rakseder-ken ayaklarımızı vurduk, ayağa kalktık" demiyor. [29]

3. İmanın Artışı:

Yüce Allah'ın: "Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların İma­nını artırır" buyruğu, tasdiklerini artırır, demektir. Şu andaki iman, dünün imanına bir ziyadedir. İkinci ve üçüncü defa tasdik eden bir kimsenin bu yap­tığı, daha önce geçenlere nisbette tasdikini bir artırmadır.

Şöyle de açıklanmıştır: İman artışından kasıt, âyetlerin ve delillerin çok­luğu ije kalpteki genişliğin artması demektir. Bu anlamdaki açıklamalar, da­ha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/173. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

"Ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler" buyruğunda sözü edi­len Allah'a güvenip dayanmak (tevekkül)'e dair açıklamalar da yine önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/122. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdîğimizdende infâk ederler" buyruğu (ve açıklaması) da el-Bakara Sûresİ'nin baş taraflarında (2/3. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

"İşte onlar, gerçek mü'minlerin ta kendileridir." Yani, gerek zahirleri, gerek batınları imn bakımından eşit olan kimselerdir. Bu açıklamaya delil şudur: Her bir hakkın hakikati vardır. Hz. Peygamber de Hârise'ye: "Şüphe­siz ki her bir hakkın hakikati vardır" demiş ve: "Senin imanının hakikati ne­dir?" diye sormuştur.[30]

Bir adam da el-Hasen'e şöyle sormuş: Said'in babası sen mü'min misin? O da şu cevabı vermiş: İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah'a, melekleri­ne, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra di­rilişe ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer şanı yüce Allah'ın: "Gerçek mü'minier ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkar...İşte onlar gerçe,k mü'minlerin ta kendi­leridir" buyruğu hakkında soruyorsan, Allah'a yemin ederim ki, bilemiyo­rum ben onlardan mıyım, değil miyim?

Ebu Bekr el-Vâsitî de der ki: Her kim ben gerçekten Allah'a iman eden bir kimseyim diyecek olursa, ona şöyle denir: Hakikat gözle görmeye, muttali olmaya ve kuşatıcılığa işaret eder. Her kim bundan mahrum ise, artık bu hu­sustaki iddiası da batıl otur. O bununla, ehl-İ sünnetin şu görüşüne işaret et­mek istiyor: Gerçek mü'min cennete gireceğine dair hüküm verilmiş olan mü'mindir. Bunu, şanı yüce Allah'ın hikmeti gereği gaybtnda gizlediği hik­meti arasından bir bilgi olarak Öğrenmemiş kimsenin, ben gerçekten mü'mi-nim, şeklindeki iddiası doğru bir iddia değildir. [31]

5. Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında gerçek­ten müminler den bir kesim İsteksizdiler.

Yüce Allah'ın: "Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında..." buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: "Nitekim" deki "kef" nasb mahallindedir.

Yani, Rabbin seni evinden hak ile çıkardığı gibi, enfâl de senin hakkın­da öylece sabittir. Bu da şu demektir: Rabbinin seni hak ile evinden çıkar­ması gibi enfal senin için bir hak olarak sabittir. Bu da şu anlama gelir: Sen, ganimetler hakkındaki emrint uygula ve onlar hoşlanmasalar dahi İstediğin kimseye nefel ver. Çünkü esir getiren herkese birşeyler verileceğini tesbit edince Rasulullah'a ashabtan bazıları şöyle demişlerdi: O takdirde insanla­rın çoğu hiçbir şey almamış olur.

Buna göre buradaki "kef harfi dediğimiz gibi mahallen rnansubtur. el-Fer-ra da böyle demiştir. Ebu Ubeyde der ki: Buradaki "kef bir kasemdir. Yani seni... çıkartan hakkı için anlamındadır. Buna göre "kef" kasem "vav"ı anla­mında; anlamındadır.

Said b. Mes'ade de şöyle demiştir: Buyruğun anlamı şudur: İşte bunlar, Rab­binin seni hak uğrunda evinden çıkarması gibi gerçek mü'minlerdir. Yine Sa­id der ki: Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: "Rabbin seni hak uğrunda na-sılki evinden çıkartmış ise" artık siz de Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin, demektir.

İkrime der ki: Buyruğun anlamı şudur: Rabbin seni... evinden çıkardığı gi­bi; siz de Allah'a ve Rasulüne itaat edin.

"Nitekim... çıkardığında" buyruğu, yüce Allah'ın: "Kableri katında de­receler... vardır" buyruğuna taalluk etmektedir. Yani: Onlar için Rableri nez-dinde dereceler, bir mağfiret ve bitmez tükenmez bir nzık vardır. Allah'ın mü'minlere bu vaadi, âhirette gerçekleşecek bir haktır. Tıpkı Rabbinin se­ni evinden onun için vacip olan hak ile çıkartması ve böylelikle sana va­adini gerçekleştirmesi, düşmanına karşı seni muzaffer kılması ve sana sö­zünü yerine getirmesi gibi. Çünkü yüce Allah daha sonra şöyle buyurmak­tadır: "Hani Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını uadediyordu" (el-Enfal, 8/7), Allah, dünyada bu vadini nasıl gerçekleştirmiş, yerine getir­miş ise, âhirette de size vadettiklerini aynı şekilde yerine getirecek, gerçek­leştirecektir. Bu, güzel bir açıklamadır, bunu en-Nehhas zikretmiş ve tercih etmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: "Nitekim" deki "kef benzetme edatıdır. Ve bu da karşılık ifade etmek üzere zikredilmiştir. Mesela, bir kimsenin kölesi­ne şöyle demesine benzer: Ben seni nasıl düşmanlarımın üzerine gönderdim, onların seni zayıf bulmaları üzerine benden yardım isteyince, ben de sana istediğin yardımı gönderip seni nasıl güçlendirdim ve senin bu eksik tarafı­nı tamamladımsa, haydi şimdi sen de onları yakala ve onları şöyle şöyle cezalandır. Ve nasıl ki ben sana elbise giydirdim, ihtiyacın olan erzakını ver-dimse, haydi şunu şunu yap. Sana nasıl ihsanda bulundumsa, sen de bun­dan dolayı bana teşekkür et. İşte yüce Allah da burada şöyle buyurmakta­dır: Rabbin seni evinden hak ile çıkartıp kendinden bir güvenlik olmak üze­re sizi o uyuklama nasıl bürüdüyse -bu sözleriyle hem Hz. Peygamberi hem de onunla birlikte olanları kastetmektedir- ve nasıl sizi onunla tertemiz et­mek için semadan su indirip yine semadan üzerinize peş peşe kafileler ha­linde melekler indirdiyse, haydi siz de onların boyunlarını vurun, onların her birinin parmaklarına darbeler indirin. Şöyle diyor gibidir: Ben sizin eksikle­rinizi giderdim, meleklerle size yardım gönderdim. Haydi siz de onların bu belirttiğim yerlerine darbeler indirin. Bunlar ise öldürücü darbelerin inece­ği yerlerdir. Tâ ki böylelikle Allah'ın muradı olan hakkı gerçekleştirmiş, ba­tılı da ortadan kaldırmış olasınız. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Gerçekten, müminlerden bir kesim isteksizdiler." Yani, onlar Mekke'yi, mallarını ve yurtlarını terketmekte istekli değillerdi. [32]

6. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra, göre göre ölüme sürük-leniyorlarmış gibi, hakka dair seninle tartışıyorlardı.

"Hak apaçık meydana çıktıktan sonra... hakka dair seninle tartışıyor­lardı." Tartışmalarına sebep şuydu: Hz, Peygamber onları kervanı karşılama­ya teşvik ettiği sırada kervanı kaçırmalarından sonra, onlara savaşmayı em­rettiğinde beraberlerinde çokça hazırlık bulunmadığı için, bu iş onlara ağır gelmişti. Onlar da şöyle demişlerdi: Bize savaş yapılacağını haber vermiş ol­saydın, biz de bunun için gerekli hazırlığımızı yapardık.

Yüce Allah'ın: "Hakka dair" buyruğunun anlamı da savaşa dair seninle tar­tışıyorlardı demek olur. "Hak apaçık meydana çıktıktan sonra." Yani, on­lar senin Allah izin vermedikçe herhangi bir emri vermeyeceğini anladıktan sonra diye açıklandığı gibi: Yüce Allah'ın, kendilerine, ya kervanı ele geçir­mek yahut Mekkelilere karşı zafer kazanmayı vadetmiş olduğu açıkça orta­ya çıktıktan sonra diye de açıklanmıştır. Şimdi kervan elden kaçmış olduğu­na göre, o halde Mekke ehline karşı çıkmak ve onlara karşı muzaffer olmak­tan başka bir yol kalmıyor.

Buna göre âyet-i kerimedeki bu üslûbun anlamı, onların bu tartışmaları­nı olumsuz karşılamaktır. Mekkelilerle karşılaşmaktan hoşlanmadıklan için de "göre göre" yani, bu işin kaçınılmaz olarak başlarına geleceğini bilerek "seninle tartışıyorlardı." Buradaki *görme"nin bilmek anlamına gelmesi, yüce Allah'ın şu buyruğunda da yine "görme"nin bilmek anlamında kullanıl­mış olması gibidir: "O günde kişi iki elinin, önden yolladığına bakacak­tır..." (en-Nebe1, 78/40) Yani, neler işlemiş olduğunu bilecektir. [33]

7. Haili Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'dediyor-du. Siz ise kuvvet ve silahı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da sözleriyle hakkı üstün kumayı ve kâ­firlerin arkasını kesmeyi istiyordu.

8. Tâ ki, hakkı devamlı üstün kılsın, batılı yok etsin. Günahkârlar hoş görmese de.

"Hani Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'dedîyordu" buy­ruğunda, "biri" anlamındaki; kelimesi, ikinci mePul olarak nasb mahallindedir, "O sizin... dir* buyruğu da yine; "Biri"nden bedel olmak üzere nasb mahal) indedir.

"Siz ise kuvvet ve silahı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu edi­yordunuz" bunu seviyor ve istiyordunuz.

Ebu Ubeyde der ki: "Kuvvet ve silahı bulunmayan" tabiri, keskin âlet­leri bujunmayan demektir. "Şevket" ise, silah demektir. Şevk (diken) ise, kes­kin ve sivri tarafı olan bitkiye denilir. "Silahı keskin adam" tabiri de buradan gelmektedir. Diğer taraftan bu tabir, kalbedilerek; "Silahı dikenli (keskin)" tabiri kullanılır,

Buyruğun anlamı şudur: Yani siz, beraberinde silah bulunmayan ve ken­disiyle savaş j^pılmayacak olan gurubu (kervanı) ele geçirmeyi arzu ediyor­dunuz. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

"Allah ise sözleriyle hakkı üstün kılmayı..." yani, İslâm'ı muzaffer kılmayı "istiyordu." Hak, ebediyyen haktır. Hak üstün kılınmayacak ve galip gel­meyecek olursa, batıla benzeyeceğinden, onun üstün kılınması hakkı hakk olarak ortaya çıkarmak ve bunu açıkça göstermek demektir.

"Sözleriyle" bunu yapması ise, bu konudaki va'di gereği gerçekleştirme­si demektir. Çünkü o, ed-Duhan Sûresi'nde Peygamberine şu vaadde bulun­muştur: "Şiddetle yakalayacağımız gün, muhakkak ki Biz intikam alıcıla­rız." (ed-Duhan, 44/16) Ebu Cehil ve arkadaşlarından intikam alacağız, de­mektir. Bir başka yerde de şöyte buyurmaktadır: "Çünkü onu bütün cinlere üstün kılacaktır." (es-Saf, 61/9)

Buradaki: "Sözleriyle" buyruğunun, size onlarla cihad etmenizi emretmek suretiyle... anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Ve kâfirlerin arkasını kesmeyi" helak ederek onları kökten yok etme­yi "istiyordu."

"Tâ ki hakkı devamlı üstün kılsın." Yani, İslâm dinini galip ve aziz kıl­sın; "batılı yok etsin." Küfrü ortadan kaldırsın. Batılın iptal edilmesi (yok edil­mesi), onun ortadan kaldırılması demektir. Tıpkı, hakkın yerini bulmasının gerçekleştirilmesinin, onun üstün kılınması anlamına geldiği gibi, "Bilakis Biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da, hak onun beynini darmadağın eder. Bakarsın ki o, can çekişmektedir." (el-Enbiya, 21/18)

"Günahkârlar hoş görmese de." [34]

9. Hani siz, Katibinizden imdat istiyordunuz da: "Muhakkak Ben »ize birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum" diye duanı­za karşılık yermişti.

10. Allah bunu, ancak bir müjde olsun ve o sayede kalpleriniz tü­müyle rahatlasın diye yapmıştı. Yardım, yalnız Allah katındandır. Şüphe yok ki, Allah mutlak galiptir, Hakimdir.

Yüce Allah'ın: "Hani siz, Rabbinizden yardım istiyordunuz..." buyruğun-daki yardım İsteme anlamını veren "istiğâse" yardım ve imdada yetişme isteğinde bulunmak demektir. "Adam imdat istedi" tabiri; " İmdat diye bağırdı" demektir. İsmi, şeklinde gelir. İmdat istemek, yardım talep etmek ise,"Benden yardım diledi," şeklinde kullanılır. Bunun da ismi; şeklinde gelir. Bu açıklamalar el-Cevherî'den nakledilmiştir.

Müslim, Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Be­dir günü Rasulullah (sav), müşriklere baktı. Bin kişi olduklarını gördü. As­habı ise üçyüzonyedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) kıbleye yöneldi, sonra ellerini uzattı. Rabbi-ne şöylece niyaz etmeye koyuldu:

"Allah'ım, bana va'dini gerçekleştir! Allah'ım bana va'dettiğini ver. Allah'ım, eğer sen İslâm ehlinden bu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde sa­na ibadet olunmayacaktır." O, kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış halde, Rabbine, -ridası omuzlanndan düşünceye kadar- niyaza devam etti. Sonra Ebu Bekir yanına gitti, ridasını altp omuzlarına bıraktı. Arkasına durup şöyle de­di: Ey Allah'ın Peygamberi, Rabbine bu kadar seslenişin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği sözünü gerçekleştirecektir. Bunun üzerine yüce Allah: "Ha­ni siz, Rabbİnİzden imdat İstiyordunuz da: Muhakkak Ben sîze birbiri ar­dınca bin melek ile yardım ediyorum dîye duanıza karşılık vermişti" buyruğunu indirdi ve Allah, melekleri yardımına gönderdi, diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.[35]

"Birbiri ardınca" anlamındaki kelimesini Nâfî' "dâl" harfini üs­tün olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise "dal" harfini esreli olarak ism-i fail şeklinde okumuşlardır. Yani, birbiri ardınca, arka arkaya gelen gu­ruplar demektir. Böylesi ise gözlere daha bir heybet ve korku verir.

"Dâl" harfinin üstün okunuşu İse, faili meçhul (ism-i mef'ul) sîgasıdır. Ya­ni, ardınızdan gönderilen melekler anlamındadır. Çünkü Bedir günü savaşan­ların ardından bin tane melek gönderilmişti. Yani, bu bin melek, kâfirlere kar­şı onlar*a yardım etmek üzere indirilmişti. Bu kıraate göre bu kelime "bin"İn sıfatı olur. Bunun, "Size... yardım ediyorum" buyruğundaki man-sub zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Yani siz, birbirinizin ardınca savaş halindeyken, size bin melek ile yardım edeceğim. Mücahidin kabul ettiği gö­rüş budur.

Ebu Ubeyde'nin naklettiğine göre İle aynı anlamdadır. (İki­si de; arkamdan geldi, peşimden geldi anlamında). Ancak Ebu Ubeyd bun­ların aynı anlama gelmesini kabul etmemektedir. (Yani, birincisi arkamdan geldi, ikincisi ve hemze ziyadesi ile olanı ise, arkamdan gönderdi manasına­dır). Çünkü yüce Allah: "Arkasından onu râdife (ikinci üfürüş) izleyecek" (en-Naziât, 79/7) diye buyurmakta, buna karşılık; diye buyurmamaktadır.[36]

en-Nehhâs, Mekkî ve başkaları derler ki: Burada "dal" harfinin esreli okunuşu daha uygundur. Çünkü te'vil bilginleri bu kıraate göre tefsir yap­maktadırlar. Yani melekler birbiri ardınca gelmişlerdir. Diğer taraftan bunda -Ebu Ubeyde'nin naklettiğine göre- "dal" harfinin üstün okunuşu manası da vardır. Bir başka sebep ise, kurra'nın çoğunlukla "dal" harfini esreli olarak okumuş olmalarıdır.

Sibeveyh der ki: Kimi kıraat âlimi; şeklinde "ra" harfi üstün, "dal" harfini de şeddeli olarak okumuşken, kimileri de; şeklinde "ra" harfini esreli okumuşlardır. Başkaları da "ra" harfini ötreli olarak; di­ye okumuşlardır. Her üç kıraatte de "dal" harfi hem esreli, hem de şeddeli­dir.

Sibeveyh'in bu açıklamasında belirttiği birinci kıraatin takdirine göre, ke­limenin aslı; şeklinde olup, "te" harfi "dal" harfine idğam edilmiş, ondan sonra "dal" harfinin harekesi -iki sakin yanyana gelmesin diye- "ra" harfine verilmiştir. İkinci kıraatte ise "ra" harfi iki sakin yanyana geldiğinden dolayı esreli okunmuştur. Üçüncü kıraatte ise "ra" harfinin ötreli okunuşu, "mim" harfinin ötreli okunuşuna İttiba dolayısıyladır. "Ey filan geri çevir," demek gibi.

Cafer b. Muhammed iie Asım el-Cahderî de "bin" anlamındaki kelimeyi şeklinde; binlerce anlamında; "bin" anlamındaki; 'in çoğulu olarak okumuştur. Tıpkı; Fels kelimesinin çoğulunun; diye kul­lanılması gibi. Yine Cafer ile Asım'dan bu kelimeyi; diye okudukları da rivayet edilmiştir.

Âl-i îmran Sûresi'nde meleklerin inişinden, onların alâmetlerinden ve savaşlarından söz edilmişti (bk. 3/123-125. âyetler, 3- başlık ve devamında). Yine Âl-i İmran Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Allah bunu ancak bir müjde ol­sun..." buyruğunun anlamı da geçmiş bulunmaktadır. (Bk. 3/126. âyetin tef­siri). Maksat, gönderilen yardımdır. Bununla ard arda gönderilen meleklerin kastedilmesi de mümkündür.

"Yardımyalnız Allah ka tındandır." Şanı yüce Allah bununla zafer ve yar­dımın meleklerden değil, kendi katından geldiğine dikkat çekmektedir. Ya­ni, eğer O'nun yardımı olmasaydı, meleklerin sayılarının çokluğunun fayda­sı görülmezdi. Allah'tan gelen yardım ise, kthçla değil hüccet ile olur. [37]

11. Hani O, kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafif bir uykuya biiründürüyordıı. Sizi onunla tertemiz yapmak, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve onun­la ayaklara sebat vermek için de üstünüze gökten bir su indiri­yordu.

Yüce Allah'ın: "Hani O... sizi hafif bir uykuya büründü-

rüyordu" buyruğunda iki mef ul vardır. Bu da Medinelilerin kıraati olup fi­ilin yüce Allah'a izafe edilmesi dolayısıyla güzel bir kıraattir. Çünkü daha ön­ce yüce Allah'ın ism-i şerifi: "Yardım yalnız Allah kalındandır" buyruğun­da geçmiş bulunmaktadır. Aynca bundan sonra da; "Üstünüze... indiriyordu" buyruğu geçmektedir. Burada da fiil yüce Allah'a izafe edilmek­tedir. Aynı şekilde uykuya büründürmek de ifadeler arasında uygunluk (müşâkelet) ortaya çıkması İçin yüce Allah'a izafe edilir.

İbn Kesir ve Ebû Amr ise, fiili hafif uykuya izafe ederek; "O hafif uyku sizi buruyordu," şeklinde okumuşlardır. Bu kıraatin delili ise, "Bir emniyet ve bir uyuklama indirdi ki, içinizden bir kısmı­nı örtüp buruyordu" (Âl-i İmran, 3/154) buyruğudur.

Bu buyrukta "bürümek" anlamını veren fiil, hem "ye" ile, hem de "te" ile okunmuştur. Bu okuyuşlara göre de fiil, ya uykuya veya güvenliğe izafe edil­miştir. Burada geçen güvenlik, bizzat hafif uykunun (ya da uyuklamanın) ken­disidir. Yüce Allah, bu uyuklamanın müslümanlan bürüyen şey olduğunu ha­ber vermektedir. Diğerleri ise; "Sizi... Mründürüyordu" şeklinde "ğayn" harfini üstün, "şin" harfini de şeddeli okumuşlar, "Hafif bir uykuya" kelimesini de nasb ile okumuşlardır. Bu da Nâfi'in kıraatinin mana-

sına göre böyle okunur. Bu iki okuyuş; "Bürüdü ve burundur-dü" anlamında iki ayrı söyleyiştir. Nitekim yüce Allah (bu iki söyleyişin her birine örnek olmak üzere) şöyle buyurmaktadır: "Onları(n göz­lerini) örttük (bağladık)" (Yasin, 36/9); Onu örttüğü şeyler ile örttü." (en-Necm, 53/54) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Sanki yüzleri... büründürülmüş gibidir." (Yunus, 10/27) Mekkî de der ki: Burada tercih edilen görüş, "ya" harfinin ötreli ve şed­deli okunuşu, buna karşılık; Hafif bir uyku" kelimesinin nasb ile okunmasidır. Çünkü ondan sonra gelen ifade: "Kendi katından bir emniyet olmak üzere" şeklinde olup, Kendi kâtından" lafzındaki za­mir, Allah'a ractdir. Hafif uykuyu onlara büründü ren O'dur. Diğer taraftan ço­ğunluk da bu şekilde okumuştur. Bunun: Düşmandan yana sîze güvenlik ol­mak üzere; anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Bir emniyet olmak üzere" buyruğu mef ulun leh yahut mastar­dır. şeklindeki mastarların hepsinin anlamı (güvenlik, emniyet demek olup) aynıdır.

"Hafif uyku (veya uyuklama}", korkmayan ve güvenlik içerisinde bulu­nanın halidir, İşte bu hafif uyku da ertesi gün savaşın yapılacağı gecede ol­muştu. Önlerinde oldukça önemli bir husus bulunmakla birlikte uyumaları hayret verici birşeydi. Fakat Allah onların korkularını dindirmişti. Ali (r.a)'dan, dedi ki: Bedir günü aramızda süvari olarak yalnızca el-Mİkdad vardı. Onun da siyah beyaz bir atı vardı. Ben o savaşta bulunan bizlerden, kimi gördüm­se hep uyuyorduk. Ancak Rasulullah (sav) bir ağacın altında sabaha kadar namaz kıldı ve ağladı. Bunu el-Beyhakî zikretmiştir.[38]

el-Maverdî der ki: Bu gecede yüce Allah'ın onlara gelen uykuyu hatırla­tarak minnette bulunması iki bakımdandır: Birisi onların ertesi gün savaşın yapılacağı gecede dinlenmelerini sağlayarak onları güçlendirmesi, diğeri İse kalplerinden korkunun izale edilmesiyle onlara güvenlik sağlamasıdır. Ni­tekim şöyle denmektedir: Güvenlik, uyku getirir, korku ise uyutmaz.

Safların karşı karşıya geldiği sırada onları uykuya büründürdüğü de söy­lenmiştir. Buna benzer bir hususun, Uhud gününde sözkonusu olduğu Âli İmran Sûrest'nde (Bk. 3/154. âyetin tefsiri) açıklanmıştı.

Yüce Allah'ın: "Sîzi onunla tertemiz yapmak, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve onunla ayaklarınıza sebat ver­mek İçin de üstünüze gökten bir su indiriyordu" buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre; Kur'an-ı Kerim bununla uyumanın yağmurdan önce oldu­ğuna delâlet etmektedir.

İbn Ebi Necih İse der ki: Yağmur, uykudan önce olmuştu. ez-Zeccac'ın nak­lettiğine göre, kâfirler Bedir günü mü'minlerden önce Bedir suyunun başı­na varmışlar ve orada konaklamışlardı. Mü'minter susuz kalmışlardı. Bu se­fer korkuya kapıldılar, susuzluk çekmeye başladılar, cünüp oldular ve hat­ta bu şekilde namaz kıldılar. Kimileri kendi içinden şeytanın vesvesesinin et­kisiyle şöyle demişti: Biz Allah'ın dostları olduğumuzu iddia ediyoruz. Rasu-lullah da aramızda bulunmaktadır. Halbuki biz bu durumda, müşrikler ise su­yun başında bulunuyorlar. Bunun üzerine yüce Allah, Bedir gecesi, Rama­zanın onyedinci günü, vadiler sel olup taşıncaya kadar yağmur yağdırdı Rny-lelîkle hem su içtiler, hem temizlendiler, hem bineklerine de su verdiler. Ken­dileri ile müşrikler arasında bulunan kıraç ve kaypak arazi sertleşti ve bunun sonucunda müslümanların ayakları orada savaş sırasında sağlam bastı.

Şöyle de denilmiştir: Bu haller, müsJümanların Bedir'e ulaşmalarından ön­ce olmuştu. Bu görüş daha sahihtir. İbn İshâk'ın Siret'inde ve başkalarının zik­rettiği de budur. Kısaca olay şöyle olmuştu: İbn Abbas der ki: Rasulullah (sav)'a Ebu Süfyan'in Şam'dan dönmekte olduğu haberi ulaşınca, müslüman-lan onlara karşı çıkmaya teşvik edip şöyle dedi: "İşte beraberinde mallar bu­lunan Kureyş'in kervanı. Haydi onların önüne çıkınız. Olur ki Allah bu ker­vanın mallarını size nafile (ganimet) olarak İhsan eder." Bunun üzerine eli­ni çabuk tutup hazırlanabilenler Hz. Peygamber ile yola koyuldu. Kimisi işi ağırdan tuttu ve onunla çıkmaktan hoşlanmadı. Rasulullah (sav) ise, kendi­sinin mazeretli olduğunu ortaya koyan hiçbir kimseye iltifat etmeksizin ça­bucak yola koyuldu. Bineği bulunmayanı da beklemedi. Böylelikle o, Mu­hacir ve Ensar'dan oluşan ashabından üçyüz onüç kişi ile yola koyuldu.

Buhârî'de ise el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Muha­cirler Bedir günü seksen küsur kişi, Ensar ise ikiyüzkırk küsur kişi idiler.[39]

Yine Buhârî, el-Bera'dan şöyle dediğini kaydetmektedir: Biz, kendi ara­mızda Muhammed (sav)'ın ashabının Talut ile birlikte nehri aşan adamları­nın sayısınca, üçyüz on küsur kişi olduğunu söylerdik. Ki onunla birlikte mü'min olmayan kişi nehri geçmemişti.[40]

Beyhakî de Ebu Eyyub el-Ensarî'den şöyle dediğini kaydetmektedir: Biz,

"Bedir'e" çıktık. Bir ya da iki gün yol aldıktan sonra Rasulullah (sav) bize sa­yımızı tesbit etmemizi emretti. Biz de onun emrini yerine getirdik, üçyüz onüç kişi olduğumuzu gördük. Peygamber (sav)'a sayımızı haber verince, o bun­dan dolayı sevindi, yüce Allah'a hamd edip: "Tatut'un adamları sayısıncası-nız" diye buyurdu.[41]

İbn İshâk der ki: Herkes hep birlikte Rasulullah (sav)'ın herhangi bir sa­vaş hali ile karşılaşmayacağını sanmıştı. O bakımdan bu işe hazırlananlar çok olmadı. Ebu Süfyan ise Hicaz bölgesine yaklaşınca, haberleri araştırmak üzere casuslar gönderir, karşılaştığı kafilelere insanların mallarına zarar ge­lir korkusuyla durumu soruştururdu. Nihayet kafilelerden birisinden: Muham-med (sav) insanları size karşı çıkmak üzere sefere davet etti, diye bir haber aldı.

Bunun üzerine tedbir aldı ve Gıfarlı Damdam b, Amr'ı ücretle tutarak Mek­ke'ye gönderdi, Ona, Kureyşlilere gidip mallarını korumak üzere sefere çıkmalarını ve Muhammed (sav)'ın ashabı ile birlikte kervanın karşısına çıkmak istediğini bildirmesini istedi. Damdam, Ebu Süfyan'ın dediklerini yap­tı. Mekkeliler de bin kişi veya o civarda savaşçı ile yola çıktılar.

Peygamber (sav) da ashabı ile çıktı ve kendisine Kureyşlilerin kervanla­rını korumak üzere Mekke'den çıktıklarına dair haber ulaştı. Peygamber (sav) beraberindekilerle istişarede bulundu. Ebu Bekir kalktı, konuştu ve güzel ko­nuştu. Daha sonra Ömer kalktı, o da konuştu, güzel şeyler söyledi.

Daha sonra el-Mikdad b. Amr ayağa kalkıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasu-lü, Allah'ın sana emrettiği ne ise onun doğrultusunda yürü. Biz de seninle beraberiz. Allah'a yemin ederiz, İsrailoğullarının: "Sen ve Rabbin gidiniz de ikiniz onlarla savaşın. Biz de burada oturanlarız" (el-Maide, 5/24) dedik­leri gibi demeyiz. Şunu söyleriz: Sen ve Rabbin gidiniz, savaşınız. Biz de si­zinle birlikte savaşacağız. Seni hak ile gönderen hakkı için eğer sen Berk el-Ğimâd'a -Habeşistan'daki bir şehiri kastediyor- yürüyecek olsan, şüphesiz biz de orada seninle birlikte çarpışırız.

Rasulullah (sav) bundan dolayı sevindi ve ona hayırla duada bulundu, son­ra da şöyle buyurdu: "Ey insanlar bana görüşlerinizi belirtiniz." Bununla En-sar'ı kastediyordu. Çünkü-Ensar hazır bulunanların sayıca çoğunluğunu teş­kil ediyordu ve Akabe'de Hz, Peygamberle bey'ati eştikleri sırada, Ey Allah'ın Rasulü demişlerdi. Şüphesiz bizler sen yurdumuza ulaşıncaya kadar başına geleceklerden kendimizi sorumlu tutmayız. Ama bize ulaştın mı, artık sen bi­zim himayemizdesin. Kendimizi, çoluk çocuğumuzu ve hanımlarımızı nasıl ve neden koruyor isek, seni de öylece koruyacağız.

İşte Rasulullah (sav) Ensar'ın Medine dışında kendisine yardım etmekle yükümlü olmadıkları görüşüne sahip olmalarından ve kendisinin de onları şehirleri dışında bir düşmana karşı götürme hakkına sahip olmadığı kanaati­ni taşıyacaklarından korkuyordu.

Rasulullah (sav) bu sözlerini söyleyince, Sa'd b. Muaz -Sa'd b. Ubade de denilmektedir, o gün her ikisinin de konuşmuş olmaları da mümkündür- şöy­le dedi: Ey Allah'ın Rasulü, sanki sen bu sözlerinle biz Ensar topluluğunu kas­tediyor gibisin. Rasulullah (sav) "evet" diye buyurunca, Sa'd şunları söyledi:

Şüphesiz biz sana iman ettik. Sana uyduk. Allah sana neyi emrettiyse o yolda yürü. Seni hak ile gönderene yemin ederiz ki, eğer sen bizimle birlik­te şu denize dalacak olursan ve sen de dalarsan şüphesiz seninle birlikte biz de ona dalarız.

Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Allah'ın bereketi üzere yola koyulunuz. Ben sanki ölü yıkılacak olanların yıkılacakları yerleri görür gibiyim."

Rasulullah (sav) yola koyuldu ve Kureyşlilerden önce Bedir suyuna var­dı. Allah'ın, Kureyşlilerin üzerine indirmiş olduğu büyük bir yağmur, onla­rın daha önce Bedir suyuna varmalarını engelledi. Buna karşılık o yağmur­dan müslümanlara ayakların gömüleceği kadar yumuşak olan vadinin kum­larını sadece sertleştiren ve böylelikle yürümelerini kolaylaştıran miktarı isa­bet etmişti.

Rasulullah (sav) Bedir sulan arasında Medine'ye en yakın olan suyun ya­nı başında konakladı.

el-Hubab İbnü'l-Münzir b. Amr b. el-Cemuh, Hz. Peygamber'e bu husus­ta başka bir görüş sunarak ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, acaba bu Al­lah'ın sana konaklamanı emrettiği ve bizim daha ilerisine de geçemeyeceği­miz, yahut gerisinde de kalamayacağımız bir yer midir, yoksa bu konudaki görüşünüz savaş ve savaş taktiği gereği midir? Hz. Peygamber şöyle buyur­du: "Hayır, bu husustaki görüşümüz, savaş ve taktik gereği burada konak­ladık" deyince, el-Hubab şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, bu senin İçin uygun bir konaklama yeri değildir. Haydi bizi onlara en yakın suyun başına götür, oraya konaklayalım ve onun gerisinde kalan diğer kuyulan ise kapatalım. Son­ra bizler bu suyun çevresinde bir havuz yapalım, o havuzu su ile doldura­lım. Biz bu sudan içerken, onlar içecek su bulamasınlar.

Rasulullah (sav) onun bu görüşünü güzef buldu ve dediği şekilde hare­ket etti. Daha sonra müslumanlarla Kureyşliler karşı karşıya geldiler, Allah Peygamberine ve müslümanlara zafer verdi. Müşriklerden yetmiş kişi öldü­rüldü, yetmiş kişi de esir alındı. Mü'minlerin onlardan intikamını aldı. Allah, hem Rasulünün göğsüne, hem de ashabının göğsüne onlara karşı duyduk­ları öfkeden dolayı su serpmiş oldu. İşte bu hususu dile getirmek üzere Has­san b. Sabit şu şiiri söylemiştir:

"Kum tepesi üzerindeki Zeynep yurdunu bilip tanıdım

Yeni, taze yaprak üzerindeki yazı hattı gibi;

Rüzgârlar onu evirip çeviriyor ve baharın

Bol bol yağmur yağdıran her bir bulutu-

Artık orası yıkılıp döküldü ve o sevgili orada sakinken,

Şimdi orası harabeye döndü

Artık bırak hergün hatırlamayı da

O kederli kalbe hararetini geri ver

O kusuru bulunmayanı haber ver bana

Doğrulukla; yalancının haberi gibi olmasın

Bedir sabahı yüce Allah'ın yaptıklarım

Bizim için o müşriklerdeki hezimet payını

O sabah vakti ki, adeta onların toplulukları

Batı tarafında temelleri ortaya çıkmış (binayı) andırıyordu

Biz de onları bizden bir toplulukla karşıladık

Orman arslanlan gibi gencimizle, yaşlımızla

Muhammed'in önünde ona karşı destek verdiler

Düşmana karşı savaşın kızgınlığında

Ellerinde ince keskin kılıçlar olup

Güçlü, şerefli ve deneyimli herkesle beraber

O şerefli ve asil Evaoğulları ile onları destekleyen

O sapasağlam dinde Neccar oğulları da

Bbu Cehl'in yanından yere yıkılmışken geçtik

Utbe'nin yanından da; onları toprak üzerinde bırakarak

Şeybe'yi de nesebleri sorulacak olursa,

Hatırı sayılır ncseblere yiğitler arasında terkettik

Rasulullalı seslendi onlara, onları yığınlar halinde kuyuya attığımız vakit

Benim söylediğim sözün hak olduğunu görmediniz mi

Ve Allah'ın emri ta kalplere işler

Konuşamadılar, konuşsalardı diyeceklerdi ki:

İsabet ettin, sen gerçekten isabetli görüşün sahibiydin."

Burada açıklamamız gereken üç husus vardır: [42]

1. Mahlukatın Şerefinin Kaynağı:

Malik der ki: Bana ulaştığına göre Cebrail Ca.s), Peygamber (sav)'a sormuş: Aranızda Bedir'e katılanların durumu nedir? Hz. Peygamber: "Onlar bizim ha-yırhlarımızdır" diye cevap verince Cebrail: "Bizim aramızda da onlar böyle­dir" demiş.[43]

İşte bu, mahlukatın şerefinin bizzat kişilerin şahsı İle ilgili olmadığını, ya­pılan işlerle ilgili olduğunu göstermektedir. Meleklerin sürekli teşbihe devam etmek gibi şerefli davranışları vardır. Bizim de İtaatte ihlaslı davranmak su­retiyle yaptığımız işlerimiz vardır.

İtaatlerin fazileti şeriatın onları faziletli diye cesbit etmesiyle ortaya çıkar. Bu itaatlerin en faziletlisi ise cihaddır. Cihadın en faziletlisi ise Bedir günü­dür. Çünkü İslâm'ın yapısı onun üzerinde yükselmiştir. [44]

2. Ganimet Elde Etmek Üzere Savaş Çağrısı:

Peygamber (sav)'ın kervanı karşılamak üzere çağrıda bulunması, ganimet elde etmek kastıyla savaşa çağırmanın caiz oluşuna delildir. Çünkü ganimet helal bir kazançtır. Bu da Malik'in, böyle bir şeyi mekruh görmesi şeklinde­ki kanaatini reddetmektedir. Çünkü Malik şöyle der: Bu maksatla yapılacak savaş, dünyalık için bir savaştır. Ayrıca, -ganimet için savaşanınki değil de-Allah'ın adt en üstün olsun diye savaşanın savaşı, Allah'ın yolundadır, şek­lindeki Peygamberi buyruk ile kastedilen şudur: Eğer böyle bir kimsenin mak­sadı yalnızca ganimet elde etmek olup dini hiçbir maksadı yoksa o ganimet için savaşmış olur.

İkrime, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet eder: Bedir savaşı sona erdik­ten sonra Peygamber (sav)'a, haydi artık kervana gidelim. Çünkü onu koru­yacak birşey kalmadı, dediler. Bu sefer esirler arasında bulunan el-Abbas ona şöyle seslendi: Bu uygun birşey olmaz. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona: "Neden"? diye sorunca, şöyle dedi: Çünkü Allah sana iki taifeden birisini va-detmişti. İşte Allah sana vadettiğini vermiş bulunuyor. Bunun üzerine Pey­gamber (sav): "Doğru söyledin" diye buyurdu. Hz. Abbas ise bu bilgiyi Peygamber (sav)'ın konuşmalarından ve Bedir ile ilgili açıklamalardan öğren­miş, konuşma esnasında bu hususu da işitmişti. [45]

3. Ölümün Mahiyeti:

Müslim'in, Enes b. Malik yoluyla gelen rivayetine göre, Rasulullah (sav) Bedir'de (müşriklerden) öldürülenleri üç gün terkettikten sonra onların bulunduklan yerde ayakta olduğu halde onlara seslenip şöyle dedi: "Ey Ebu Ce­hil b. Hişam, Ey Ümeyye b. Halef, Ey Utbe b. Rabia, Ey Şeybe b. Rabia, Rab-binizin size va'dettiğini gerçek olarak buldunuz değil rni? Şüphesiz ki ben, Rabbimin bana vadettiğinin gerçek olduğunu gördüm."

H2. Ömer Peygamber (sav)'ın sözünü işitince, Ey Allah'ın Rasulü dedi. On­lar nasıl işitebilirler ve onlar kokmuş leşler haline geldikten sonra nasıl ce­vap verebilirler?

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim, siz­ler benim sözlerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki on­lar cevap veremiyorlar."

Daha sonra Hz. Peygamberin emir vermesi üzerine sürüklendiler ve Be­dir'deki kuyuya atıldılar.[46]

Hz. Ömer'in "nasıl işitirler?" sözü, adet gereği böyle bir şeyi uzak gördü­ğünü ifade eder. Peygamber (sav) de ona, onların da tıpkı canlılar gibi işit­tiklerini söyledi. İşte bu, ölümün katıksız bir yokluk ve bir fena oluştan iba­ret olmadığını, aksine ölümün sadece ruhun beden ile ilişkisinin kesilip on­dan ayrılması ve ikisi arasına bir engel girerek bir hal değişikliği ve bir dün­yadan öbür yurda geçiş olduğunu göstermektedir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, ölü kabrine konulup, sahipleri onu bıra­kıp geriye döndüklerinde muhakkak o, onların ayak seslerini dahi işitir."[47] Bu hadisi de Sahilı(i Buhar?) rivayet etmiştir.

Yüce Allah'ın: "Onunla ayaklara sebat vermek" buyruğundaki "o" zami­ri, önceden de geçtiği üzere, ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu vadinin sertleşmesini sağlayan suya attir. Bu zamirin, kalplerin pekiştirilmesine ait ol­duğu da söylenmiştir. Buna göre, ayaklara sebat verilmesi, savaş mahallin­de ilahi yardım ve zafer verilmesinden ibaret olur. [48]

12. Hani Rabbin meleklere: "Şüphesiz Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben, kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Artık onların boyunlarının üstüne ve onların her parmağına vu­run" diye vahyedlyordn.

Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin meleklere: Şüphesiz Ben sizinle berabe­rim... diye vahyediyordu" buyruğunda yer alan ve "hani" anlamına gelen; edatındaki âmil (bir önceki âyette geçen); "Sebat vermek" fiili­dir. Yani Allah, o vakitte bunun ile ayaklara sebat veriyordu. Âmilinin; "Pekiştirmek İçin" fiili olduğu da söylenmiştir. Yani, "hani Rabbin... pekiştirmek için vahyediyordu" demek olur. Buna göre ifadenin takdiri şöy­le olur: Sen, "Rabbinin meleklere, şüphesiz Ben sizinle beraberim, diye vahyedişini" hatırla anlamındaki ifade de nasb mahallinde olur. Buyruğun ma­nası İse, ben sizinle zafer ve yardımım ile birlikte beraberim şeklînde olur.

"Sizinle beraber," ifadesi, "ayn" harfi üstün olarak okunursa zarf­tır. "Ayn" harfini sakin olarak okuyanlara göre ise, bu bir harf (edatjtir.

"İman edenlere sebat verin" yani, onlara yardım ve zafer müjdesini ve­rin, yahut onlarla birlikte savaşın veya savaşmaksızın onlarla beraber hazır bulunun. Melek, bir adam suretinde safın önünde yürür ve: Yürüyün, şüp­hesiz Allah size yardım ve 2afer verecektir, diyordu. Müslümanlar da onun kendilerinden olduğunu sarsıyorlardı.

Daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/323-125. âyetlerin tefsirinde) Melek­lerin Bedir günü savaştıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O gün­de ashab-ı kiram, gözleriyle gördükleri bir vurucu olmaksızın, boyun bölge­sinden kopan bir takım başlar görüyorlardı. Bazıları da sözü işitildiği halde şahıs olarak görülmeyen bir kişinin İlerle ey Hayzum! dediğini işitmişlerdi.

Şöyle de açıklanmışUr: Bu şekilde sebat verme, Rasulullah (sav)'ın mü'min-lere meleklerin yardım etmek üzere indiklerini zikretmesi suretinde olmuş­tu.

Yüce Allah'ın: "Ben, kâfirlerin kalplerine korku salacağım" buyruğuna dair açıklamalar da daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/151. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır

"Artık onların boyunlarının üstüne... vurun." Bu, meleklere verilen bir emirdi. Mü'minlere verilen bir emir olduğu da söylenmiştir. Yani, siz boyun­ları vurunuz. Buradaki"Üstüne" kelimesi zâiddir. Bunun zâid olduğu­nu el-Ahfeş, ed-Dahhâk ve Atiyye ifade etmişlerdir.

el-Mes'udî rivayetiyle dedi ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ben, Allah'ın azabı ile azaplandırmak üzere gönderilmedim. Ben, boyun-

lan vurmak ve düğüm bağını sıkı tutmak (esir almak) ile emrolundum."

Muhammed b. Yezid der ki: Bu görüş yanlıştır. Çünkü, "üstüne" kelime­si, belli bir anlam ifade etmektedir. Dolayısıyla bunun zaid gelmesi sözko-nusu olamaz. Ancak, bunun anlamı şöyledir: Onlara, yüzlere ve yüze yakın bölgelere vurmaları mübalı kılınmıştır.

İbn Abbas da der ki: Bundan kasıt, her tepe ve her kafayı vurun, demek­tir. Yani, boyun bölgesinden yukarıda olanları vurun ki, bunlar da başlardır. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Başa darbe vurmak ise daha etkileyici-dir. Çünkü, en basit bir darbe beyine etki eder Bu kabilden bazı açıklama­lar en-Nisa Sûresİ'nde de geçmiş bulunmaktadır.

Ayrıca "Üstüne" kelimesi de zaid değildir. Bu açıklamaları, yüce Al­lah'ın: "Eğer kadınlar ikiden fazla iseler..." (en-Nisa, 4/11; 9. başlık) buyru­ğunu açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.

"Ve onların her parmağına vurun." ez-Zeccâc der ki: "Parmaklar" kelimesinin tekili; kelimesidir. Bu kelimenin buradaki anlamı parmak ve diğer azalardır. Bu kelime, Arapların bir yere ikâmet eden kişinin duru­munu anlatmak üzere "Adam orada ikâmet etti," sözlerinden alınmıştır. Buna göre bu kelime, ikâmet ve hayat ile ilgili anlamları ifade et­mek için kullanılır.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada bu kelimeden maksat, el ve ayaklann parmak uçlarıdır. Bu ise, harpte sebatı ve darbe indirilecek yeri anlatmakta­dır. Birisinin parmak uçlarına darbe indirilecek olursa, bu sefer diğer organ­lardan farklı olarak bu darbeleri alan kimse savaşamaz hale gelir. Şair Antere der ki:

"O, namus ve şerefimizi koruyan bir savaş adamıydı

Ve sıkıntılı, zorlu zamanlarda herbir parmak ucuna darbe indirendi."

Bu kelimenin 'parmak" anlamını taşıdığını ortaya koyan beyitlerden bi­risi de yine Antere'nin şu heyetidir:

"Ölüm benim elimin emri altındadır.

Hint çeliğinden yapılmış kılıcım parmaklarına vardı mı.?"

Arapların şiirinde bu kelimenin "parmaklar" anlamına geldiğini ortaya ko­yan tanıklar pek çoktur. İbn Fâris der ki: Bu kelime parmaklar anlamında­dır. Sair azalar demek olduğu da söylenmiştir. Bazılarının da naklettiğine gö­re bunlara bu ismin veriliş sebebi, insanın kendileri vasıtasıyla karar kılabil­diği ve durabildiği hallerinin salahının bu organlara bağlı oluşundan dolayı­dır. ed-Dahhâk da der ki: Bu kelime her bir eklem yeri hakkında kullanılır. [49]

13. Bunun sebebi onların Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmeleridir. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse, muhakkak Allah cezası çok şiddetli olandır.

14. Bu, şimdiki azabınız. Onu tadın. Kafirler İçin bir de ateş azabı vardır.

Yüce Allah'ın: "Bunun sebebi, onların, Allah'a ve Rasûlüne karsı gelme­leridir" buyruğundaki; Bu", mübtedâ olarak ref mahallindedir. İfa­denin takdirî de şudur: Bu işin sebebi... yahut da bu iş, işte böyledir.

"Allah'a... karşı gelmeleri", Allah'ın dostlarına karşı çıkmaları demektir. Karşı gelmek (şikak) ise, herkesin vadinin bir tarafında yer alması demektir. Buna dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/137. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

"Bu, şimdiki azabınız. Onu tadın. Kafirler için bir de ateş azabı vardır."

ez-Zeccâc der ki: Bu... nız"; İş veya olay" kelimele­rinin takdiri ile ref mahallindedir. Yani, sizin durumunuz işte budur, o hal­de onu tadınız. Bunun, "Tadın" dolayısıyla nasb mahallinde olması da münlkündür. Mesela, Zeyd'e vur," sözü de böyledir.

Bu ifadenin anlamı, kâfirlere azarda bulunmaktır.

"Ve muhakkak" Bu...nız'a atf ile ref mahallindedir.

el-Ferrâ der ki: Bunun, Ve çünkü kâfirler için..." anlamın­da nasb mahallinde olması da mümkündür. Yine el-Ferrâ der ki: Burada mah-zuf olarak "Ve bilin ki muhakkak..." kâfirler için ifadesinin takdi­ri de mümkündür.

ez-Zeccâc der ki: Eğer burada "ve bilin ki" İfâdesinin takdiri cai2 ise, el­bette; "Zeyd gitmektedir, Amr da oturuyor;" demek ca­iz olurdu. Hatta mübteda olarak da; "( uu^, Lj >: ZeY^ gidiyor" (demek kas­tıyla) de denilebilirdi. Çünkü lıaber veren, bir işi bildiren, demektir. Ancak, böyle bir ifadenin kullanılabileceğini hiçbir nahivci söylememiştir. [50]

15. Ey îman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkanızı dönmeyiniz.

16. Savaşmak için yahut yer tutmak veya başka bir bölüğe katılmak gayesiyle olmaksızın, o gün kim onlara arkasını dönüp kaçar­sa, muhakkak o, Allah'ın gazabına uğramış olur. Onun yeri de cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [51]

1. Savaştan Kaçmak:

-Mealde; "karşılaşma" anlamı verilen kelimesi, azar azar yaklaş­mak demektir. Asıl anlamı, kalçalar üzerinde sürünmek demektir. Daha sonra savaş esnasında bir başkasına doğru yürüyen herkese bu ad verilme­ye başlanmıştır.

"Karşılıklı olarak birbirine yaklaşmak, yakınlaşmak" anlamına ge­lir. Mesela; "Düşman yaklaştı ve topluluklar yaklaştı" denilirken, biri diğerinin üzerine yürüdü denmek istenir Şiirde "zi­haf da buradan gelmektedir. Zihaf ise, İki harf arasında bir harfin düşürü­lüp, o iki harfin birinin diğerine ulanması (yürütülmesi) anlamınadır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır Birbirinize yaklaşıp birbirinizi görecek olur­sanız, artık onlardan kaçarak onlara arkalarınızı dönemezsiniz. Yüce Allah mü'minlere cihadı ve kâfirlerle savaşı farz kıldığında bunu haram kıldı.

îbn Atiyye der ki: "Arkalar" kelimesi, -arka anlamına gelen-"dubur" kelimesinin çoğuludur. Bu âyet-i kerimede "dubur" kelimesinin kullanılması ileri derecede bir fesahati ortaya koymaktadır. Çünkü, burada kaçan için çok çirkin ve onun için yerilmeyi gerektiren bir ifade vardır. [52]

2. Kâfirlerin Önünden Mü'minlerin Kaçmamalarının Şartları:

Aziz ve Celil olan Allah, bu âyet-i kerimede mü'minlere kâfirlerin önün­den arkalarını dönüp kaçmamalarını emretmektedir. Bu emir ise, mü'minle­rin karşısındaki düşman sayısının iki kat olmaması şeklinde nass ile bağfa-nan şart ile kayıtlıdır. Dolayısıyla mü'minlerden bir kesim, mü'minlerin iki ka­tı bulunan bir müşrik topluluğu ile karşılaşacak olursa, farz olan onların önün­den kaçmamaktır. İkiye karşı bir halinde kaçan kişi savaş kaçkınıdır. Ancak, bire karşı üç halinde kaçan kişi savaş kaçkını değildir ve tehdit, ona yöne­lik olmaz.

Savaştan kaçmak, Kur'ân-ı Kerim'in zahiri gereğince ve imamlann çoğun­luğunun ittifakı ile helak edici büyük bir günahtır. Onlardan bazıları da -bi­rileri de "el-Vâdiha" da görüşünü ortaya koyan İbnü'l-Macişûn'dur- şöyle de­mektedir: Bu hususta düşman sayısının kaç kat fazla olduğu, güç ve hazır­lık, gözönünde bulundurulur. Onların görüşlerine göre eğer müşriklerin sa­hip oldukları savaş gücü ve kahramanlık, kendilerinin iki kat fazlası ise, yüz süvarinin yüz süvariden kaçması caiz olur. Cumhurun görüşüne göre ise, yüz kişinin ancak ikiyüz kişiden fazla düşman ile karşılaşması halinde kaçmala­rı helaldir. Müslüman ne zamanki bire karşı ikiden fazla düşmanla karşıla­şacak olsa, geri dönüp kaçması caiz olur. Bununla birlikte sabretmek daha güzeldir. Nitekim Mûte ordusu üçbin kişi olduklan halde, ikiyüzbin kişiye kar­şı sebat göstermişlerdi. Ve bu ikiyüzbin kişinin de yüzbini Bizanslı, diğer yüz-bini ise Lalım ve Cüzam kabilelerinden Müsta'reb araplardan oluşuyordu.

Derim ki: Endülüs fethi tarihinde de gerçekleştiği gibi Musa b. Nusayr'ın azadlısı Tank, binyediyüz kişi İle Endülüs'e çıktı. Bu, hicretin 93. yılı Receb ayın­da gerçekleşmişti. Tarık, Endülüs kralt Rozrik (Rodrik) ile yetmiş bin süvari­den oluşan ordusuna karşı çıktı. Tarık üzerine yürüdü, ona karşı sabretti, Al­lah da o azgın hükümdar Eodrik'i bozguna uğrattı ve fetih gerçekleşti.

İbn Vehb der ki: Ben, Malik'e şöyle bir soru sorulurken dinledim: Müslü­manlar sayıca az oldukları halde düşman ile karşılaşır, yahut da gözetleyici-likte bulundukları ve koruyuculuk yaptıkları sırada düşman üzerlerine gele­cek olursa, az sayıdaki bu müslüman asker çarpışırlar mı, yoksa geri dönüp arkadaşlarına mı haber verirler? Şu cevabı verdi: Eğer onlara karşı savaşabi­lecek kuvvetleri varsa onlarla savaşsınlar. Aksi takdirde arkadaşlarına gidip onları durumdan haberdar ederler. [53]

3. Savaştan Kaçma île İlgili Görüş Ayrılıkları:

Savaş günü kaçışın, Bedir gününe has mı, yoksa kıyamet gününe kadar yapılacak bütün savaşlarda mı sözkonusu olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Ebu Said el-Hudrî'den gelen rivayete göre bu hüküm Bedir gününe hastı. Nafi', el-Hasen, Katade, Yezid b. Ebi Habib ve ed-Dahhâk bu görüşte olduğu gibi Ebu Hanife de bu görüştedir. Bu görüşe göre hüküm Bedir'e ka­tılanlara has idi. Onların geri çekilme hakları yoktu. Eğer geri çekilecek ol­salardı, müşriklere katılmış olurlardı. Yeryüzünde o gün onlardan başka rnüsSüman yoktu. Müslümanların da geri kaçıp katılacakları Peygamber (.sav)'dan başka herhangi bir gurupları da bulunmamaktadır. Ondan sonra ise, müslümanların biri diğerinin gurubu oldu. el-Kîyâ der ki: Ancak bu görüş, tartışılır bir görüştür. Çünkü, o sırada Medine'de Ensar'dan pek çok kimse var­dı. Peygamber (sav) onlara çıkmalarını emretmediği gibi, onlar da savaş ola­cağını zannetmemîşlerdi. Sadece kervana karşı çıkılacağını sanmışlardı. Ra-sulullah (sav) da kendisiyle birlikte çabucak çıkabilenlerle çıktı.

İbn Abbas İle diğer ilim adamlarından ise, âyet-i kerimenin kıyamet gü­nüne kadar baki olduğu şeklindeki görüşleri rivayet edilmektedir. Birinci ke­sim, az önce aktardıklarımızı delil göstermekle birlikte yüce Allah'ın: "O gün" kaydını da delil gösterir ve şöyle derler: İşte bu. Bedir gününe işaret etmek­tedir ve bu âyetin hükmü, zaaf ile ilgili âyetle (bk. 8/66. âyet) nesh olunmuş­tur. Geriye ise, savaştan kaçmanın hükmü, büyük bir günah olarak kalma­mış olur. Nitekim, Uhud günü savaşçılar kaçmış, Allah da onları affetmiş, Hu-neyn günü de haklarında: "Nihayet arkanızı dönüp gitmiştiniz" (et-Tevbe, 9/25) diye buyurmakta ve bundan dolayı herhangi bir azarlama sözkonusu olmamıştı.

İlim adamlarının cumhuru ise şöyle demektedir: Bu buyruk ile, yüce Al­lah'ın: "Kâfirlerle karşılaştığınız zaman" buyruğunun ihtiva ettiği savaş gü­nüne işaret edilmektedir. Âyetin hükmü ise kıyamet gününe kadar bakidir. Ancak, yüce Allah'ın başka bir âyet-i kerimede açıklamış olduğu zaaf şartı ara­nır. Âyet-i kerimede nesh sözkonsu değildir. Buna delil de şudur: Âyet-i ke­rime, savaştan sonra savaşın sona erip, o gün içindeki bütün olaylarla bitip geride kalmasından sonra inmiş olmasıdır. Malik, Şafiî ve ilim adamlarının ço­ğunluğu bu görüştedir.

Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre, Rasuhıllah (sav) şöyle buyurmuştur: "Helak edici yedi büyük günahtan uzak duru­nuz... -bu hadiste- ve savaş günü geri dönüp kaçmak" ifadesi de yer almak­tadır.[54] Bu, bu hususta açık bir nasstır. Uhud günü ise, insanlar kendilerinin iki katından da fazla olan düşmandan kaçmış oldukları halde yine de azar-lanmışlardt. Huneyn günü aynı şekilde kaçanlar da -ileride açıklaması gele­ceği üzere- kalabalık düşmandan ötürü geri çekilmek zorunda kalmışlardı. [55]

4. Savaştan Kaçanın Şahidliği ve Şerîatı Uygulamayan Yöneticilere Karşı Çıkmak:

İbnü'l-Kasım der ki: Savaştan kaçanın şahidliği caiz olmadığı gibi, imam­ları kaçacak olsa dahi onların kaçmaları caiz değildir. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: "O gün kim onlara arkasını çevirip kaçarsa." Yine der ki: Bununla birlikte iki katlarından daha fazla düşmanla karşılaşacak olurlar­sa, kaçış caiz olur. Ancak bu, müslüman savaşçıların sayısı onikibini bulmu­yorsa böyledir. Eğer sayıları onikibini buluyor ise kaçmaları helal olamaz. İs­terse müşriklerin sayısı iki katlarından fazla olsurı. Çünkü Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Onikibin Oik bir müslüman ordusu) asla azlıktan dola-yt yenilmezler."[56] İlim ehlinin çoğunluğu bu sayıdaki orduyu âyeti kerime­nin ifade ettiği umumi anlamın dışında kabul edip tahsis etmişlerdir.

Derim ki: Bunu, Ebu Bİşr İle Ebu Seleme el-Âmilî rivayet etmiştir ki, Ebu Seleme, el-Hakem b. Abdullah b. Huttâf diye bilinir ve o metruk bir ravidir. İkisi şöyle demişlerdir: Bize, ez-Zührî anlattı, O, En es b. Malik'den, O, Rasu­lullah (sav)'dan dedi ki: "Ey Eksem b. el-Cevn, sen kavminden başkalarıyla gazaya çık ki, huyun güzelleşsin ve arkadaşlarına ikramda bulunasın. Ey Ek­sem b. el-Cevn, yol arkadaşlarının hayırlısı dörttür. Gözcü birliğin hayırlıları kırktır. Seriyelerin hayırlıları dörtyüzdür. Ordulann hayırlıları dörtbindir ve hiç­bir zaman onikibin kişilik bir ordu azlıktan dolayı mağlup edilemez."[57]

İmam Malik'den de onun bu görüşte olduğuna delâlet eden rivayetler nak­ledilmiştir. O da onun, el-Umari el-Âbid'e söylediği sözüdür. el-Umari, ken­disine: Sen ahkâmı değiştiren ve onları tebdile uğratan kimselere karşı mü­cadele etmeyi terkedebilir misin? Malik, şu cevabı vermiştir: Eğer beraberim­de onikibin kişi bulunuyor ise, bu hususta sana (yöneticilere karşı mücade­leyi terketmekte) genişlik yoktur. [58]

5. Savaştan Kaçış Günahını İşleyenler:

Eğer savaştan kaçarsa, yüce Allah'tan mağfiret dilemelidir. Tırmizî, Bilal b. Yesar b. Zeyd'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana babam anlatti, o, dedem'den Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Her kim; "Kendisinden başka ilah bulunma­yan, hayy ve kayyum olan Allah'tan mağfiret diler ve O'na tevbe ederim der­se, Allah, savaştan kaçmış olsa dahi orta mağfiret eder." Tirmizî der ki: Bu, garip bir hadis olup, biz bunu bu yoldan başka bir yoldan bilmiyoruz.[59]

6. Savaş Taktiği Gereği Düşmanın Önünden Çekilmek:

Yüce Allah'ın: "Savaşmak için, yahut yer tutmak veya başka bir bölü­ğe katılmak gayesiyle olmaksızın...'' buyruğunda sözü geçen ve "yer tut­mak" ankmı verilen; kelimesi, bulunulan cihetten ayrılmak demek­tir. Buna göre savaş taktiği gereği bîr taraftan bir tarafa geçip yer değiştiren kişi bozguna uğrayıp kaçan bir kimse değildir. Aynı şekilde müslüman bir top­luluğa katılarak onların yardımını alıp tekrar savaşa katılmak niyetiyle yerin­den ayrılan kimse de savaş kaçkını değildir.

Ebû Davud'un, Abdullah b. Ömer yoluyla kaydettiği rivayetine göre, Ab­dullah b. Ömer Rasulullah (sav)'ın gönderdiği seriyye (askeri birliklerden birisi arasında bulunuyordu. Birlikte bulunanlar adeta geri dönercesirie bir tur attılar. Ben de bu şekilde tur atanlar arasında idim. Fakat, bir kenara ay­rıldığımız vakit, bu sefer: Biz savaştan kaçtık ve gazaba uğradık. Artık ne ya­pacağız dedik. Dedik ki: Haydi Medine'ye girelim, orada kendimize sağlam bir yer tutalım ve gittiğimiz vakit de kimse bizi görmesin. Bunun üzerine Me­dine'ye girdik. Kendi aramızda: Keşke Rasulullah (sav)'ın huzuruna çıksak, dedik. Eğer kabul edilecek bir tevbemiz var ise, Medine'de kalmaya devam ederiz. Yok böyle birşey söz konusu olmayacaksa geri gideriz. (İbn Ömer de­vamla) der ki: Sabah namazından önce Rasulullah (sav)'ı gözetlemek üzere oturduk. Çıkıp gelince, ona doğru kalktık ve: Biz kaçanlarız, dedik. O, bi­ze yönelerek: "Hayır, aksine siz, dönüp yeniden baskın yapmak üzere geri­deki güçlere katılanlarsınız" dedi. Bu sefer ona yaklaştık ve elini öptük. O: "Ben, müslümanlann kendisine sığınıp katıldıkları bölüğüyüm."[60]

Sa'leb der ki: (Kendisine katıldıkları birlik anlamı verilen) "el-akkârûn" ge­ri dönenler demektir. Başkası da şöyle açıklamıştır: Savaş esnasında geri ka­çıp sonra tekrar dönen kimseye böyle denilir.

Cerir ise, Mansur'dan, o, İbrahim'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ka-disiye'de bir adam geri dönüp kaçtı ve Medine'ye Hz. Ömer'in yanına var­dı ve şöyle dedi: Ey mü'minlerin emiri, helak oldum. Savaştan kaçtım. Hz. Ömer: Ben, kendisine sığıntp yardımını aldığın birliğinim, dedi.

Muhammed b. Şîrîn de der ki: Ebu Ubeyde öldürüîüldüğünde[61], öldürül­düğü haberi Hz. Ömer'e ulaşınca şöyle dedi: Eğer bana gelip sığınmış olsay­dı, ben onun yardımcı ve destekçi birliği olurdum. Ben her müslümanın yar­dımcı ve destekçi birliğiyim.

Bu hadislere göre savaştan kaçmak büyük günah olmamaktadır. Çünkü, burada yardımcı destek ve birlik Medine'dir, İmamdır ve nerede olursa ol­sunlar müslüman cemattir.

Diğer görüşe göre ise, kaçış büyük bir günahtır. Çünkü, orada sözü ge­çen yardımcı kuvvetler, savaş için hazır bulunan insanlar topluluğudur. Bu da cumhurun: Savaştan kaçış büyük bir günahtır, şeklindeki görüşüne göre böyledir. Onlar derler ki: Peygamber (sav) ile Hz. Ömer'in bu sözleri, mü'minleri korumak, onlar için İhtiyatlı olmak kabilindendi. Zira, o dö­nemde mü'minler, kendilerinden kat kat üstün güçlere karşı sebat gösteriyor­lardı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in: "Ve savaş günü kaçmak" ifadesi yeterli olmalıdır. [62]

7. Savaştan Kaçışın Uhrevî Cezası:

Yüce Allah'ın: O, Allah'ın gazabına uğramış olur." Yani, Allah'ın gaza­bını haketmiş olur. "Uğramak" anlamı verilen, 'nın asıl anlamı dönmek­tir. Buna dair açıklamalar daha önceden (2/61. âyetin tefsirinin sonlarına doğ­ru) geçmiş bulunmaktadır.

"Onun yeri de cehennemdir." Yani, İkâmetgâhı. Bu da daha önceden bir­kaç yerde de geçtiği gibi ebedi kalışa delil teşkil etmemektedir. Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: "Kim kendisinden başka hiçbir ilah olmayan hayy ve kayyûm olan Allah'tan mağfiret dilerim, diyecek olursa, savaştan kaçmış ol­sa dahi onun günahı bağışlanır."[63]

17. Onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın. Ama ancak Allah attı. Mü'minleri ken­di nezdinden güzel bir İmtihan ile denemek için (bunu yaptı). Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, herşeyi çok iyi bilendir.

18. Sizin haliniz işte budur. Şüphesiz Allah kâfirlerin düzenini za­yıflatandır.

Yüce Allah'ın: "Onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü" buy­ruğu ile Bedir günü kastedilmektedir. Rivayete göre Rasulullah (sav)'ın asha­bı, Bedir'den geri döndüklerinde herbiri kendisinin yaptıklarını sözkonusu et­meye başlayarak, ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, demeye koyul­du. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri haller ortaya çık­tı. Öldürenin de, herşeyi takdir edenin de yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek üzere bu âyet-i kerime na­zil oldu. Bu âyet-İ kerime aynı zamanda kulların fiilleri kullar tarafından ya­ratılmaktadır, diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, onları siz öldürmediniz. Fakat Allah, onları sizin önünüze sürüklemek ve sonunda onlara karşı size imkân vermek su­retiyle onları öldürdü. Bir diğer açıklama şekli de şöyle yapılmıştır: Fakat Al­lah size yardım olmak üzere göndermiş olduğu melekler vasıtasıyla onlan öl­dürdü.

"Attığın zaman da sen atmadın" buyruğu da onun gibidir. "Ama ancak Allah attı." İlim adamları bu "atma" hususunda dört ayrı görüş ifade etmiş­lerdir:

1- Burada atış Rasulullah (sav)'m Huneyn günü düşmanın yüzüne karşı âtmtş olduğu çakıl taşlarıdır. Bunu, İbn Vehb, Malik'ten rivayet etmiştir. Ma­lik der ki: O günde bu çakıl taşlarından kendisine isabet etmedik hiçbir kim­se kalmadı. îbnü'l-Kasım da aynı şekilde Malik'ten böyle bir rivayet naklet­mektedir.

2- Bu atış, Ulıud gününde Ubey b. Halefin boynuna bir harbe atıldığı za­manı kastetmektedir. Bunun üzerine Ubey, geri dönerek kaçmaya koyulmuş­tu. Müşrikler ona: Allah'a yemin olsun ki sende korkulacak bîrşey yok, de­dikleri halde, o şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, üzerime tükürecek ol­sa dahi elbette beni öldürecek. Çünkü o: Hayır, onu ben öldüreceğim de­memiş miydin?

Ubey, Mekke'de iken, Rasulullah (sav)'t öldürmekle tehdit etmiş, bunun üzerine Rasulullah (sav) kendisine: "Hayır, seni ben öldüreceğim" demişti. Bunun üzerine o Allah düşmanı, Mekke'den dönüşü sırasında Rasulullah

(sav)'ın Şerif denilen yerde kendisine vurduğu bir darbe ile ölüp gitmişti.

Musa b. Ukbe, İbn Şihab'dan naklen şöyle der: Uhud gününde Ubey, atı üzerinde demirlerle örtülmüş (zırh giyinmiş) halde: Eğer Muhammed kurtu-lursa ben kurtulmayayım diyerek geldi. Rasulullah (sav)'ı öldürmek kastıy­la üzerine bir hamle yaptı. Musa b. Ukbe der ki: Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Mü'minlerden bir gurup yiğit, onun karşısına çıkınca, Rasulullah'ın onla­ra verdiği emir üzere yolunu açtılar. Bu sefer, Mus'ab b. Umeyr, Rasulullah (sav)'ı koruyarak onun karşısına çıktı. Mus'ab b. Umeyr şehid edildi. Rasu­lullah (sav) da Ubey b. Halefin miğfer ile zırhın arasında boğazını ortaya çı­kartan bir boşluk gördü, elindeki harbesini ona sapladı. Ubey, atından düş­tü ve bu aldığı yaradan da kan çıkmadı. Said dedi ki: Kaburga kemiklerin­den bir kemik de kırıldı. İşte yüce Allah'ın: "Attığın zaman da sen atmadın. Ama, ancak Allah attı" buyruğu bunun hakkında nazil olmuştur. Ancak, bu açıklama zayıftır. Çünkü âyet-i kerime Bedir savaşı akabinde nazil olmuştur.

3- Bundan kasıt, Rasulullah (sav)'tn Hayber kalesine atmış olduğu oktur. Bu ok, İbn Ebi'i-Hukayk'a yatağı üzerinde bulunduğu halde isabet edince­ye kadar havada yol aldı. Bu da tutarsız bir görüştür. Çünkü, Hayber'in fet­hi Uhud'dan çok sonra gerçekleşmiştir. Diğer taraftan İbn Ebi'l-Hukayk'ın öl­dürülüş şekli hakkındaki sahih rivayet, onun başka bir şekilde öldürüldüğü­nü ortaya koymaktadır.

4- Âyet-i kerimenin sözkonusu eniği olay, Bedir günü cereyan etmiştir. Bu­nu da İbn İshâk ifade etmiştir. Daha sahih olan budur. Çünkü bu sure Be-dir'e dair bir suredir. Şöyle ki, Cebrail (a.s), Peygamber (sav)'e şöyle demiş­ti: "Bir avuç toprak al." Hz. Peygamber de bir avuç toprak alıp bunu yüzle­rine karşı fırlattı. Hz. Peygamberin attığı bu bir avuç topraktan gözlerine, bu­run deliklerine, ağzına toprak isabet etmedik hiçbir müşrik kalmadı. İbn Ab-bas da bunu ifade etmiştir, ileride gelecektir.

Sa'leb der ki: Sen, çakıl taşlarını "attığın zaman da" kalplerine o korku ve dehşeti "sen atmadın" ve böylelikle onlar bozguna uğradığında (onları sen bozguna uğratmadın). "Ama ancak Allah attı" yani, sana yardım eden, sana zafer veren O oldu. Araplar da; "Allah senin için atsın, ifa-desini.kullanırlar ve bununla Allah sana yardımcı olsun, sana zafer versin, senin lehine olacak işleri yapsın anlamını kastederler. Bunu, Ebu Ubeyde, "Ki-tabu'l-Mecâz" (Mecâzu'l-Kur'ân) adlı eserinde zikretmiştir.

Muhammed b. Yezid de der ki: Attığında sen kendi öz gücünle atmadın. Ama sen, Allah'ın gücü sayesinde attın, demektir.

"Mü'minlerİ kendi nezdinden güzel bir İmtihan ile denemek İçin (bu­nu yaptı)." Burada sözü geçen imtihan (belâ), nimet anlamındadır. "Denemck için" anlamındaki fiilin başında "için" anlamına gelen "lâm" ise, hazfedilmiş bir ifadeye taalluk etmektedir, "Mü'minleri denemek için bunu yaptı," takdirindedir.

"Sizin haliniz işte budur. Şüphesiz Allah, kâfirlerin düzenini zayıflatan­dır" buyruğu Mekkeliler ve Medineliler ile Ebû Amr diye okurlar. Kûfeliler İse, "Kâfirlerin düzenini zayıflatandır" diye okumuşlardır. "Zayıflatan anlamın­daki kelimedeki "he" harfinin şeddeli okunuşu, mübalağa anlamını verir, el-Hasen'den (.vb diğer yedi kıraat imamından) da Kûfeliler gibi okudukları ri­vayet edilmiştir. Yani, şüphesiz yüce Allah, darmadağın oluncaya, topluluk­ları dağılıncaya, buna bağlı olarak da zayıf düşünceye kadar onların kalple­rine korku salacaktır. "Düzen" anlamı verilen "el-Keyd": Hile, desise, tuzak gibi anlamlara gelir. Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisa, 4/76. âye­tin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [64]

19. Eğer siz fetih istemekteyseidz, işte size o fetih gelmiştir. Eğer vaz­geçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz, Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa size hiçbir faydası ol­maz. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.

Yüce Allah'ın: "Eğer siz fetih istemekteyseniz, işte size o fetih gelmiş­tir" anlamındaki buyruk, şart ve onun cevabını ilıtivâ etmektedir. Bu husus­ta Üç farklı görüş vardır:

1- Bu, kâfirlere bir hitaptı. Çünkü onlar, zafer ve fetih istemiş ve: Allah'ım, bizden'akrabalık bağını daha çok kim kesiyor, kim ötekine daha çok zulme­diyor ise, Sen onu yenik düşür, diye dua etmişlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücahid ve başkaları yapmıştır. Onlar bu sözlerini kendi kervanlarına yar­dımcı olmak üzere Mekke'den çıkışları sırasında söylemişlerdi.

Bunu, savaş esnasında Ebu Celıil'in söylediği de söylenmiştir. en-Nadr b. el-Haris ise şöyle demişti: Allah'ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak ise, üzerimize ya gökten taş yağdır, yahut da bize acıklı bir azab gönder, en- Nadr da Bedir'de öldürülenler arasında idi. "Fetih İstemek (istiftâh)", yardım dilemek demektir. Yani, size işte fetih (yardım) gelmiştir. Fakat, bu yardım müslümanlara ve size karşı gelmişti. Yani, işte size gerçeği açıkça ortaya çı­kartan ve sizin için hakkın ne olduğunu gösteren şey gelmiş bulunmaktadır, demek olur. "Eğer vazgeçerseniz" yani, küfrü bırakacak olursanız, "bu si­zin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz" yani, tekrar böyle bir söz söyler ve Mulıammed'le savaşmaya devam ederseniz, "Bizde döneriz." Mü'minlere yardım ederiz. "Topluluğunuz" sayıca "çok da olsa" çokluğunu­zun "size hiçbir faydası olmaz."

İkinci görüşe göre bu buyruk mü'minlere bir hitaptır. Yani, eğer siz Al­lah'tan yardım istediyseniz, işte yardım size gelmiş bulunmaktadır. "Eğer" si­ze bu hususta izin verilmeden önce, ganimet ve esir almak gibi yaptığınız iş­lerin benzerine dönmeyip "vazgeçerseniz, bu sizin k;İn daha hayırlıdır. Yok tekrar" benzeri bir işi yapacak olursanız, "Biz de sizi" yine azarlamaya "döneriz." Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azap do­kunacaktı." (el-Enfal, 8/68)

Üçüncü görüş ise: "Eğer siz fetih istemekteyseniz işte size o fetih gel­miştir" buyruğu, mü'minlere, ondan sonrası ise kâfirlere hitabtır. Yani, eğer siz bir daha savaşa dönecek olursanız, Biz de Bedir'de yaptıklarımızın ben­zerini yaparız, el-Kuşeyrî der ki: Fakat sahih olan bunun kâfirlere hitab ol­duğudur. Çünkü onlar, kervanlarının yardımına gitmek üzere yola çıktıkla­rında Kabe'nin örtülerine yapışarak şöyle demişlerdi: Allah'ım, bu iki kesim­den hangisi daha hidayet üzere ise, bu iki dinden hangisi daha üsrün ise Sen ona yardım et.

el-Mehdevî der ki: Müşriklerin zafer ümidiyle, yani yardım talep kastıyla Kabe örtülerini beraberlerine alarak Bedir'e çıktıkları rivayet edilmiştir.

Derim ki: Bu ifadeler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü, Mekkelİ müşrik­lerin fıer iki işi de yapmış olmaları muhtemeldir.

"Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir" buyruğundaki; "Çünkü, mu­hakkak" edatı, istinaf olmak üzere hemze esreli olarak okunur. Üstün olarak okunur ise, yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki Allah, kâfir­lerin düzenini zayıflatandır" buyruğuna, yahut da: "Şüphesiz ben sizinle beraberim" (el-Enfal, 8/14) buyruğuna atfedilmiş olur. Manası da, çün­kü muhakkak Allah mü'minlerle beraberdir, takdirinde olur. Yani, Allah ki­me yardım ederse sayıca çok otsa dahi, hiçbir kesim onu yenik düşüremez. [65]

20. Ey iman edenler, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. İşitip durduğu­nuz halde ondan yüzçevirmeyin.

Yüce Allah'ın: "Ey İman edenler, Allah'a ve Resûlüne İtaat edin" buyru­ğu, tasdik eden mü'minlere bir hitaptır. Münafıkları dışarıda tutup özel ola­rak müminlere hitab etmesi, onların şanını tebcil içindir, Allah onlara, bir da­ha kendisine ve Resûlüne itaat emrini yenilemekte ve yüz çevirmekten yasak­lamaktadır. Cumhurun görüşü budur.

Bir kesim, de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede hitab münafıklaradır. Ya­ni, ey yalnızca dilleriyle iman ettiklerini söyleyenler... demektir. İbn Atiyye der ki: Hitabın böyle olması, uzaktan uzağa muhtemeldir, lakin oldukça za­yıftır. Çünkü şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede muhataplarını iman sahibi olmakla nitelendirmiştir. îman ise tasdik demektir. Münafıkların asgari bir şekilde dahi tasdik nitelikleri yoktur. Bundan uzak bir görüş de şöyle diyen­lerin görüşüdür: Burada hitap, İsrail oğullarınadır. Ancak, âyet-i kerimede hi­tabın onlara olması ihtimali, oldukça uzaktır.

"ondan yüz çevîrmeyin" buyruğundaki mastarı, yüz çevirmek demektir. Burada, ikisinden denilmeyerek "ondan" diye buyrulması, Allah'ın Resûlüne itaatin, Allah'a itaat olmasından dolayıdır. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: "Halbuki, Allah'ı ve Resulünü hoşnut etmek daha doğrudur." (et-Tevbe, 9/62).

"İşitip durduğunuz halde* anlamındaki buyruk; hal mahallinde mübtedâ ve haberdir. Yani: Size karşı okunmakta bulunan Kur'ân-ı Kerîm'in bun­ca delil ve burhanlarını dinleyip durduğunuz halde, ondan yüzçevirmeyin anlamındadır.[66]

21. Kendileri işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi de olmayın.

22. Çünkü, Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en kötü­sü akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir.

Yüce Allah'ın: "Kendileri işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi ol­mayın" buyruğu yahudiler, münafıklar ya da müşrikler gibi olmayın, dernek­tir. Bu buyrukta geçen "işitmek", kulakla işitmekten gelmektedir.

"Kendileri işitmedikleri halde" ile kastedilen, işittiklerini iyice düşün­meyen, onun hakkında tefekkür etmeyen kimselerdir. Böyleler! hiç işitme­miş ve haktan yüzçeviren kimse durumundadırlar. Yüce Allah mü'minlere on­lar gibi olmalarını yasaklamaktadır.

Buna göre âyet-i kerime, mü'min bir kimsenin; işittim ve itaat ettim de­mesinin, bu işitmesinin etkisi, bunları yerine getirmek suretiyle ortaya çık­madıkça hiçbir fayda sağlamadığına delildir. Eğer, emirleri yerine getirmek­te kusurlu hareket edip ifa etmez, buna karşılık yasaklara yönelip onları iş­leyecek olursa, böyle bir kimsenin buyrukları işittiği sözkonusu olur mu? Bu­nun, itaati nasıl bir itaattir? Böyle bir kimse, o takdirde ancak imanını açığa vuran ve içten içe küfrünü gizleyen bir münafık seviyesinde olur. İşte yüce Allah'ın: "Kendileri İşitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi de olmayın" buyruğu da münafıkları, yahudileri, ya da müşrikleri az önce geçtiği üzere-kastetmektedir.

Daha sonra şanı yüce Allah, kâfirlerin , yeryüzünde hareket eden varlık­ların en kötüleri olduğunu haber vermektedir. Buhârî'de îbn Abbas'tan: "Çünkü Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların eti kötüsü akıl et­meyen sağır ve dilsizlerdir" buyruğu hakkında şöyle dediği nakledilmek­tedir: Burada sözkonusu edilenler, Abdu'd-Dâroğullanndan bir topluluktur.[67]

"En kötü" ifadesi, aslında; şeklindedir. Ancak, kullanım çokluğu dolayısıyla baştaki hemze hazfedîlmiştir. "En hayırlı" kelime­si de böyle olup, bunun da aslı şeklindedir.[68]

23. Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara işittirirdi. Şayet işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüzçe-virerek arkalarına döner giderlerdi.

Yüce Allah in: "Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara İşittirirdi" buyruğu, onlara delil ve belgeleri anlayıp kavramak ile so­nuçlanan bir şekilde işittirirdi, diye açıklanmıştır. Ancak, yüce Allah, ezelden beri onların bedbahtlıklarını bilmiştir, (bundan dolayı onlara işittirmemiştir.)

“Şayet işittirmiş olsaydı" yani, eğer onlara bu delil ve belgeleri kavrat­mış olsaydı dahi, onların küfre sapacaklarına dair ezelî ilminden sonra artık onlar İman etmeyeceklerdi.

Şu anlama geldiği de'söylenmiştir: O takdirde onlara diriltilmelerini iste­dikleri ölülerin sözlerini işittirirdi. Çünkü onlar, Muhammed (sav)'ın peygam­berliğine tanıklık etsinler diye Kusay b. Kilâb'ın ve diğerlerinin diriltilmesi­ni istemişlerdi.

ez-Zeccâc der ki: "Elbette onlara İşİttirİrdT buyruğu, onların istemiş ol­dukları herbir şeye (teklif ettikleri herbir mucizeye) dair bir cevaptır. "Şayet işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüzçevirerek arkalarına döner giderlerdi." Çünkü yüce Allah, onların iman etmeyeceklerini ezelden beri bil­mektedir.[69]

24. Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlü'nün çağrısına uyun. Bilin ki Allah, kişi İle kal­bi arasına girer. Ve muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksı­nız.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[70]

1. Allah ve Rasûlü'nün Çağrısı:

Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler... Allah ve Rasûlü'nûn çağrısına uyun" buyruğunun tasdik eden rnü'minlere hitab olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. "Çağrıya uymak" anlamını veren "isticâbet", icabet ile aynı şeydir.

"Size. hayat verecek" kelimesinin aslı; şeklinde olup ikin­ci "yâ" harfi üzerindeki ötre ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir. Ancak bu­rada (İki "ye"nin birbirine idğam edilmesi) caiz değildir.

Ebu Ubeyde der ki: "Çağrısına uyun" yani, icabet edin, cevap verin, demektir. Şu kadar var ki, dildeki örfe göre; şekli, "lam" har­fi ile teaddi (geçiş) eder, ise "lam"sız teaddi eder. Nitekim yüce Al­lah'ın şu buyruğu böyledir;" Ey kavmimiz, Allah'ın davetçisinin çağrısına uyun." (el-Ahkaf, 46/31) Bununla birlikte "lam"sız teaddi ettiği de olur. Buna tanık da şairin şu beyitidir:

“Ve bir çağıran çağırdı: Ey seslenişe karşılık yeren kişi! diye Ancak o vakit hiçbir karşılık veren olmadı."

Onun çağrısını kabul etti, isteğini yerine getirdi"; denilir. Bunun mastarı ismi de şeklinde gibi gelir, yine: "Kötü işitti, kötü cevap verdi" denilir. Bu ke­limenin kullanılışı bu şekildedir. ise, karşılıklı konuşmak demektir. Yine O, cevabı güzel bir kimsedir" denilir.

"Size hayat verecek şeylere" buyruğu "Çağrısına uyun" buyruğuna tealluk etmektedir. Yani: Sizi çağırdığı vakit, size hayat ve­recek şeyler için O'nun çağrısına uyun, demektir. Buradaki "lam" harfinin "e, a" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, size hayat verecek şe­ye uyun. Bu da, dininize hayat verecek ve size dininizi öğretecek şeylere uyun, anlamına gelir.

Yine bunun: Kendisi vasıtasıyla kalplerinizi diriltecek ve böylelikle ken­disini tevhid etmenize sebep teşkil edecek şeylere uyun, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buradaki "hayat verme" ifadesi istiaredir. Çünkü, buradaki ha­yat, küfrün ve cehaletin Ölümünden dirilişi kastetmektedir.

Mücahid ve cumhur şöyle demişlerdir: Yani sizler, Allah'a itaat çağrısına ve Kur'ân-ı Kerim'in ihtiva ettiği emir ve yasaklara uyunuz. Çünkü ebedî ha­yat, sonu gelmez nimet bundadır.

Yüce Allah'ın: "Size hayat verecek şeylere” buyruğunda kastedilenin ci-had olduğu da söylenmiştir. Çünkü cihad, zahiren hayatın sebebidir. Zira düş­mana gaza yapılmayacak olursa, onlar müslümanlara gaza yapar. Düşmanın müslümanlara gaza yaparak üzerlerine gelmesi ise ölümdür. Cihadda ölmek ise ebedi hayattır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rabbleri katında diridir-İer..."(Âl-i İmran, 3/169)

Doğrusu buyruğun, cumhurun belirttiği gibi umum ifade etniğidir.[71]

2. Allah ve Rasûlünün Çağrışma Uymak Gereği:

Buhârî, Ebu Said el-Muallâ'dan, şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mescid-de namaz kılıyordum. Rasûlullah (sav) beni çağırdı, ben onun çağrısına uyup gitmedim. Daha sonra yanına gittim ve: Ey Allah'ın Rasûlü, ben namaz kılıyordum, diyerek özür beyan ettim. Şöyle buyurdu: Aziz ve celil olan Al­lah: "Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlünün çağrısına uyun” demiyor mu? dedi ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[72] Sözkonusu bu hadis-i şerif daha önce el-Fatiha Sûresi'nde (1- bölüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Şafiî-Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bu hadis-i şerif, namazda bu­lunan bir kimse, farz olan bir fiili işleyecek, yahut farz olan bir sözü söyle­yecek olursa, namazının bozulmayacağına delil teşkil etmektedir. Çünkü Ra­sûlullah (sav) namazda dahi olsa çağrısına uyulmasını emretmektedir.

Derim ki: Yine bunda el-Evzaîfnin şu görüşünün lehine de delil vardır: Na­maz kılan bir kimse, bir kuyuya düşmek üzere olan bir çocuğu görüp ona bağıracak ve yanına gidip onu azarlayacak olursa, bunda bir mahzur yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[73]

3. Yüce Allah'ın Kalpler Üzerindeki Tasarrufu:

Yüce Allah'ın; "Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer..." buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir. Yüce Allah'ın bu nassı, O'nun, kulları hakkında küfrü ve imanı hükmetmiş olmakla birlikte, kâfir kişi ile kendisine yeri­ne getirmesini emretmiş olduğu iman arasına girip, bunun sonucunda kâfi­re iman etme kudretini vermediği takdirde o imanı kazanamayacağını, ak­sine, onun zıddı olan küfre güç ve kudret verdiğini ortaya koymaktadır. Ay­nı şekilde mü'min için de böyledir, onun ile küfür arasına engel olmaktadır. Bu nass ile şanı yüce Allah'ın, hayrı ve şerri, kulun bütün amelini yaratan ol­duğu açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte Hz. Peygamberin: "Kalpleri evirip çe­viren hakkı için hayır..."[74] buyruğunun anlamı budur. Yüce Allah'ın bu fii­li, saptırdığı ve yardımından mahrum bıraktığı kimse hakkında adaletinin bir tecellisidir. Zira Allah, onlardan kendilerine vermekle yükümlü olduğu bir hakkı engellemiş olmuyor ki, O'nun adalet sıfatı zail olsun. O, kendilerine lütuf olarak vermek imkânına sahip olduğu birşeyi vermemiştir. Yoksa, ken­disinin onlara vermesi gereken haklarını esirgemiş değildir.

es-Süddî der ki: Kişi ile kalbi arasına girer ve böylelikle kişi O'nun izni olmaksızın iman edemez. Yine O'nun izni, yani meşîeti olmaksızın küfre sapamaz. Kalp, düşüncenin mahallidir. Buna dair açıklamalar, daha önce el Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Kalp Allah'ın elindedir. O, ne zaman dilerse kalbi akletmesin diye kul ile kalbi arasına vereceği bir hastalık, yahut bir afet sebebiyle girer. Bunun da anlamı şudur: O halde, aklınızın zail olması ile buna imkân bulamayacak hale gelmeden önce Allah'ın ve Peygamberinin çağrısına uymakta elinizi çabuk tutunuz.

Mücahid de şöyle demektedir: Yani, Allah, kişi İle onun kalbi arasına yap­tığını bilemeyecek hale gelene kadar girer. Nitekim Kur'an-ı Kerimde de şöy­le buyurulmaktadtr: "Muhakkakki bunda, kalbi olan... kimse için elbette bir öğüt vardır." (Kaf, 50/37) Burada kalpten kasıt akıldır.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, kişi ile kalbi arasına ölüm ile girer ve bu du­rumda artık geçmiş olanlarını telafi etme imkânı kalmaz. Bir diğer açıklama da şöyledir: Müslümanlar, Bedir günü düşmanların çokluğundan korkuya ka­pıldı. Şanı yüce Allah, kişi ile kalbi arasına girdiğini ve bunu da onların kor­kularını güvenliğe değiştirmek suretiyle buna karşılık düşmanlarının gü­venlik duygusunu da korkuya dönüştürmek suretiyle gerçekleştirdiğini on­lara bildirdi.

Şöyle de açıklanmıştır. Yani, yüce Allah işleri bir halden bir başka hale evi­rip çevirir. Bu da kapsamlı bir açıklamadır.

Taberînin tercih ettiği açıklama şekli bunun, şanı yüce Allah'ın, kulların kalplerine kendisinin onlardan daha çok hâkim olduğunu ve dilediği takdir­de kendileri ile kalpleri arasına girerek, yüce Allah'ın dilemesi müstesna insanın hiçbir şey idrâk etmesine imkân vermeyeceğini haber vermektedir.

"Ve muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız" buyruğu, önceki buyruğa atfedilmiştir. el-Ferrâ der ki: Eğer bu buyruk, istinaf (bir cümle ba­şı) olarak okunursa; Ve muhakkak..." buyruğundaki hemzenin esreli okunması gerekecektir. Ancak üstün okunuşu da doğrudur.[75]

25. Bir de İçinizden yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayan bir fitneden sakının. Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin oka­dır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[76]

1. Kötülüklere Karşı Tepki Göstermemenin Cezası:

îbn Abbas der ki: Yüce Allah mü'minlere, aralarında münkerin yayılma­sını kabul etmemelerini emretmekte, aksi takdirde azabın onların tamamını kuşatacağını bildirmektedir. ez-Zübeyr İbnü'l-Avvâm da bu buyruğu böyle­ce te'vil etmiştir. Çünkü o, Cemel olayı günü otuz altı yılında cereyan etmiş­ti- şöyle demişti: Ben, bu âyet-i kerime ile bizlerin kastedilmiş olduğunu an­cak bugün öğrenmiş oldum. Ve ben, bu âyet-i kerimenin yalnızca o dönem­de muhatap alman kimseler hakkında olduğunu zannediyordum. Hasan-ı Basrî, es-Süddî ve başkaları da âyeti böylece te'vil etmişlerdir. es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerime özel olarak Bedir'e katılanlar hakkında nazil olmuştur. Ce­mel vakası günü fitne onlara isabet etti ve birbirleriyle çarpıştılar.

İbn Abbas (r.a) da der ki: Bu âyet-i kerime Rasûlullah (sav)'ın ashabı hak­kında nazil olmuştur. İbn Abbas devamla der ki: Yüce Allah mü'minlere ken­di aralarında münkerin yaşamasını kabul etmemelerini emretmektedir. O tak­dirde Allah onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir.

Huzeyfe b. el-Yeman'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ashabımdan bir gurup arasında fitne başgösterecektir. Al­lah, bana olan sohbetleri sayesinde bunu kendilerine bağışlayacaktır. Fakat onlardan sonra bu hususta bazı kimseler onların izinden gideceklerdir, Al­lah ise bu sebepten dolayı onlan ateşe koyacaktır."[77]

Derim ki: Sahili hadislerin desteklemiş olduğu teviller işte bunlardır. Müslim'in Sahihinde Zeynep bint Cahş/dan gelen rivayete göre Rasûiullah (sav)'a şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, salih kimseler aramızda bulundu­ğu halde helak edilir raiyiz? Hz. Peygamber: "Evet, kötülük yaygınlaşacak olur­sa" diye cevap vermişti.[78]

Tirmîzfnin Sahih (Sünerû'inde de "İnsanlar, zalimi görüp de elini (zulüm­den) alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden, Allah onların hepsini kendi nezdinden göndereceği bir azaba duçar eder."[79] Bu hadis-i şe­rifler daha önceden geçmiş idi.

Buhârî'nin Sahih'i ile Tirmizî'de en-Nu'man b. Beşir'den gelen rivayete gö­re Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hududu üzerinde duran (on­ları aşmayan) ite onların içine düşen Caşan)ın misali, bîr gemi içinde (yerlerini) kur'a ile paylaşan bir topluluğun misaline benzer. Onlardan kimisine ge­minin üst tarafı, kimisine de alt tarafı düşer. Geminin alt tarafında kalanlar, su almak istediklerinde üstlerinde bulunanların yanından geçtikleri için araların­da şöyle derler: Eğer biz, kendi payımıza düşen bölümde bir delik açıp da yu­karımızda duranlara eziyet vermesek (daha uygun olmaz mı)? Şayet (üstteki­ler), onlan istekleriyle başbaşa bırakacak olurlarsa hep birlikte helak olurlar. Eğer onlara engel olurlarsa, onlar da berikiler de hep beraber kurtulurlar.[80]

Bu hadis-i şeriften de belli kimsenin günahları sebebiyle herkesin azaba duçar edileceği anlaşılmaktadır. Yine bu hadis-i şeriften, emr bil maruf, ne-hy anil münkerin terkedilmesi dolayısıyla cezaya hak kazanılacağı da anlaşılmaktadır.

İlim adarnlanmız derler ki: Fitne eğer yaygın bir etki gösterecek olursa her­kes helak olur. Bu ise masiyetlerin açıkça ortaya çıkması, münkerin yayılma* sı ve bunların değiştirilmemesi halinde sözkonusu olur. Eğer, münker değiş­tirilmeyecek olursa, bu münkere kalpleriyle karşı çıkan mü'minlerin, o beldeden uzaklaşmaları ve oradan kaçmaları îcabeder. İşte, bizden önceki üm­metler hakkında da hüküm böyle idi. Nitekim, Cumartesi yasağını çiğneyen­ler ile ilgili kıssada da onlar, isyankârları terkedip onlardan ayrılmış ve; biz sizinle aynı yerde oturup kalkmayız, demişlerdi.

Selef -Allah onlardan razı olsun- de bu görüşü ifade etmişlerdir. İbn Ve-hb, Malik'den şöyle dediğini rivayet eder: Münker'in açıkça işlendiği yerden hicret edilir ve orada kalınmaz. O, bu görüşüne açıktan açığa faiz işleyerek, altından bir maşrapanın gerçek ağırlığından daha fazla bir miktara satılışına cevaz vermesi üzerine Muaviye'nin bulunduğu bölgeden (Suriye'den) Ebu'd-Derdâ'nın çıkıp gitmesini[81] delil göstermektedir. Bunu, Sahih de rivayet et­miştir, Buhârî de İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah bir kavme azap indirdi mi, azap, onlar arasın­da bulunanların hepsine isabet eder, sonra da amelleri üzere diriltilirler."[82]

İşte bu, umumi helakin kimisinin, mü'minler için bir arındırma ve temiz­lik, kimisinin de fasıklardan intikam için gönderildiğine delil teşkil etmek­tedir.

Müslim'in Abdullah b. ez-Zübeyr'den rivayetine göre, Âişe (r.anhâ) şöy­le demiştir: Rasûlullah (sav) uykuda iken bazı organları hareket etti. Ben, ey Allah'ın Rasûlü! Uykunda daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın dedim, şöyle buyurdu: "Hayret ettiğim şu ki, ümmetimden bîr topluluk, Kureyş'ten bu Beyt'e sığınmış bîr adamı almak için gelecekler. Nihayet el-Beydâ deni­len yere vardıklarında onların hepsi yerin dibine geçirilmiş olacaklar. Bunun üzerine biz: Ey Allah'ın Rasûlü dedik. Yol dolayısıyla (çeşitli maksatlı) insan­lar bir arada bulunabilir. Şöyle buyurdu: "Evet, aralarından bu işe bilerek ge­lenler var, mecbur kaldığı için gelenler var, yolcu olanlar var. Fakat onlar, tek bir kîşi imiş gibi helak edilecekler, fakat değişik hallerde geleceklerdir. Yü­ce Allah onları niyetlerine göre diriltecektir."[83]

Denilse ki: Yüce Allah: "Günah yükü taşıyan hiçbir kimse bir başkası­nın günahını yüklenmez” (elEn'âm,6/164,Fatır, 35/18); "Her bir kişi kazan­dıkları karşılığında rehin alınmıştır" (el-Müddesİr, 74/38); "Kazandığı iyilikler onun lehine, yaptığı kötülükler de aleyhinedir" (el-Bakara, 2/286) diye buyurmuştur. Bunlar ise, herhangi bir kimsenin başka bir kimsenin gü­nahından dolayı sorumlu tutulmamasıni, cezanın yalnızca günahkâr kimse ile ilgili olmasını gerektirmektedir.

Buna cevap şudur: İnsanlar, açıktan açığa münker İşleyecek olurlarsa, onu gören herkesin o münkeri değiştirmesi bir farzdır. Eğer buna ses çıkarmaya­cak olursa, hepsi de isyankâr olur. Birisi, o münker fiilî işlemekle, diğeri de ona razı olmakla. Yüce Allah ise, hükmü ve hikmeti gereği mûnkerin işlen­mesine rıza göstereni bizzat onu işleyen gibi değerlendirmiştir. O bakımdan, münkere razı olan da işleyenin cezasına katılmış olur. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabi yapmıştır. Bu ise, belirttiğimiz gibi hadis-i şeriflerin muhtevâsıdır.

Âyet-i kerimenin anlatmak istediği de şudur; Zalime isabet etmekle kal­mayıp salih olana da olmayana da isabet eden bir fitneden korkunuz, çeki­niniz.[84]

2. Mûnkerin İşlenmesi Dolayısıyla Azap Kimlere İsabet Eder:

Nahiv bilginleri "Erişmekle kalmayan" buyruğundaki "nûn" har­finin gelişini farklı şekiide açıklamışlardır. El Ferrâ der ki: Burdaki ifade, se­nin birisine; "Bineğin sırtından in, seni yere düşürme­sin," demene benzemektedir. Buna göre bu, nehiy lafzında emrin cevabıdır. Yani, eğer sen bineğin sırtından inersen, o da seni yere yıkmayacaktır. Bu­nun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Yuvalarınıza girin... sizi ;çiğneyip ezmesin." (en-Neml, 27/18) Yuvalarınıza girecek olursanız, o da si­zi çiğneyip ezmez, demektir. Burada "nûn" ceza anlamı dolayısıyla gelmiş­tir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu "nûn"un geliş sebebi, buyruğun kasem gibi bir mana ifade edişi dolayısıyladır. Nûn ise, ancak nehiy fiili veya kasemin ce­vabı halinde gelir Ebu'l-Abbas el-Müberred de der ki: Bu buyruk emirden sonra bir nehiydir, Yani, buradaki nehiy, zalimlere yöneliktir. Bu da, siz zul­me yaklaşmayınız anlamındadır. Sibeveyh de; Seni burada ke­sinlikle görmemeliyim, ifadesinin kullanıldığını nakletmektedir. Yani Bura­da bulunma, demektir. Çünkü ben, burada kim varsa onu görürüm.

el-Cürcânî de der ki: Buyruk, özel olarak zalimlere isabet eden bir fitne­den (azaptan) sakının, demektir. Buna göre "Erişmekle kalmayan" buyruğu, nekireye sıfat mahallinde bir nehiydir ki, bunun da te'vili, zulme­denlere bu fitnenin isabet edeceğini haber vermek şeklindedir.

Ali, Zeyd b. Sabit, Ubey ve İbn Mes'ud ise elif siz olarak ve “Zul­medenlere erişecek bir fitne..." anlamını verecek şekilde okumuşlardır, el-Mehdevî der ki: Bu şekildeki okuyuşun, elifli okuyuşundan elifin kasredilmiş ve; dan hazfedildiği gibi, bundan da hazf edilmiştir. O, ma­na itibariyle "Ama hayır, Allah'a yemin ederimki mutlaka ya­pacağım," ifadelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi.

Aynı şekilde bunun cemaatin kıraatine mulıatif bir kıraat olması da müm­kündür, o takdirde mana: Bu fitne özel olarak zalim olanlara isabet eder, an­lamını verir.[85]

26. Şunu da hatırlayın ki, bir zamanlar yeryüzünde azlıktınız ve za­yıf görülüyordunuz. İnsanların sîzi tutup kapmasından kor-kuyordunuz da O sizi barındırdı. Sîzi yardımıyla kuvvetlendir­di. Size en temiz ve en hoş şeylerden rızık verdi. Tâ ki şükrede-stoiz.

Yüce Allah'ın: "Şunu da hatırlayın ki, bir zamanlar yeryüzünde" yani Mekke topraklarında "azlıktınız." el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime Muhacir­ler hakkında nazil olmuştur. Yani, hicretten Önce ve İslâm'ın ilk dönemlerin­deki hallerini vasfetmektedir. "Ve zayıf görülüyordunuz” buyruğu da onla­rın sıfatıdır. "İnsanların" anlamındaki kelimesi, fail olarak merfu'dur. "Sizi tutup kapmasından" da nasb malıallindedîr. "Tutup kapmak", sür'atle, hızlıca alıp yakalamak demektir.

"Korkuyordunuz" buyruğu da onların nitelikleridir.

Katade ve İkrime der ki: Tutup kapılmaları sözkonusu edilenler, Kureyg müşrikleridir. Vehb b. Münebbih ise, İran ve Bizanslılardır diye açıklamıştır.

"O sizi barındırdı." İbn Abbas der ki: Ensar'ın yanında barındırdı, demek­tir. es-Süddî ise Medine'de barındırdı diye açıklamıştır ki, anlam birdir.

Onu kendisine kattı, bağrına bastı, anlamındadır. "O, onun yanında barındı" manasına gelir.

"Sizi yardımıyla" desteği ile, bir görüşe göre Ensar ile, bir diğer görüşe göre ise, Bedir günü melekler ile "kuvvetlendirdi" sizin gücünüze güç kattı. "Size en temiz ve en hoş şeylerden” yani, ganimetleri "fizik verdi, tâ ki şükredesiaiz." Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/52. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.[86]

27. Ey İman edenler, Allah'a ve Rasûlü'ne hainlik etmeyin. Bile bi­le emanetlerinize de hainlik etmeyin.

Rivayet edildiğine göre, bu âyet~i kerime, Ebû Lubâbe b. Abdü'l-Münzir'in Kurayzaoğullarına kesileceklerini işaret edip bildirmesi üzerine nazil ol­muştur. Ebû Lubâbe der ki: Allah'a yemin ederim, ayaklarımı yerimden hareket ettirmeden ben Allah'a ve Rasûlüne hainlik ettiğiftıi anladım. Bunun üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu. Bu âyet-i kerime nazil olunca, Ebu Lubabe Mescidin direklerinden birisine kendisini bağlayarak şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, ölünceye yahut da Allah tevbemi kabul edinceye kadar ne bir şey yiyeceğim, ne de birşey içeceğim. Buna dair haber meşhurdur. (Bk. et-Tevbe, 9/102. âyetin tefsiri)

İkrime'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kurayzahların (ahdi bozmala­rı) durumu ortaya çıkınca, Peygamber (sav), Ali (r.a)'ı, huzurunda bulunan diğer insanlarla birlikte gönderdi. Hz. Ali, Kurayzaoğullarının yanına varınca onlar Rasûlullah (sav)'ın şahsiyetine diS uzattılar. Cebrail (a.s) da siyah-beyaz bir at üzerinde geldi. Âişe (r.anha) dedi ki: Şu anda bile Rasûlullah (sav)'ı Cebrail'in yüzündeki tozu silerken görür gibiyim. Dedim ki: Ey Allah'ın Ra-sûlü bu Dihye midir? Hz. Peygamber: "Hayır, bu Cebrail (.a.s)dır" dedi. (Cebrail) dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, Kurayzaoğullarının üzerine gitmekten seni alıkoyan nedir? Rasûlullah (sav): "Onların kalelerinin hakkından ben na­şı' gelebilirim?" deyince, Cebrail (a.s) şöyle dedi: Ben, bu atımı onların üzerlerine (kalelerinden içeriye) süreceğim. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) eğersiz bir ata bindi. Ali (r.a) onu görünce, Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Onların üzerine gitmesen de olur. Çünkü, onlar sana dil uzatıyorlar. Bu sefer Hz. Peygamber: "Hayır, bu onlara bir selam vermek gibi olacaktır." Bunun üzerine Peygamber (sav) üzerlerine gidip şöyle dedi. "Ey maymun ve domuzların kar­deşleri!" Onlar, Ey Ebu'l-Kasım sen çirkin söz söyleyen birisi değildin, dedi­ler. Daha sonra da biz Muhammed'in vereceği hükme razı olarak inmeyiz, bunun yerine biz, Sa'd b. Muâz'm vereceği hükme göre ineriz, dediler. Sa'd b. Muaz da bineğinin sırtından inip, haklarında "savaşçılarının öldürülmesi, ka­dın ve çocuklarıntn da esir alınması" hükmünü verdi. Rasûlullah (sav) da: "Se­her vakti melek bana kapımı çalarak durumun bu şekilde olacağını bildirmiş­ti" dedi. Onların bu durumları hakkında da: "Ey iman edenler, Allah'a ve Ra-sûlü'ne hainlik etmeyin. Bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin" âye­ti nazil oldu. Bu âyet-i kerime Ebu Lubabe hakkında nazil olmuştu. Çünkü o, Kurayzaoğullan, biz Sa'd b. Muaz'ın hükmünü kabul ederek ineriz dedik­lerinde, o, kendilerine böyle birşey yapmayın, kesileceksiniz deyip boğazı­na işaret etmişti.

Bir diğer görüşe göre âyet-i kerime, onların Peygamber (sav)'dan herhan­gi bir şeyi işitip bunu müşriklere ulaştırmaları ve yaygınlaştırmaları üzerine nazil olmuştur.

Bir başka görüşe göre, âyet-i kerime ganimetlerde'n çalmak hakkında na­zil olmuştur. Bunun (hainliğin.) Allah'a nisbet edilmesi ise, ganimetlerin paylaştırılmasını emredenin O oluşundan dolayıdır. Rasûlullah (sav)'a nis­bet edilmesi ise, yüce Allah'tan aldığı emre göre hareket eden ve bu paylaş­tırma işini gerçekleştirenin o olmasındandır.

Hıyanet, gadr etmek ve birşeyi saklayıp gizlemek demektir. Nitekim yü­ce Allah'ın: "O, gözlerin hain bakışını bilir" (el-Mu'min, 40/19) buyruğun-daki "hain"lik de buradan gelmektedir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmak­tadır: Al­lah'ım, ben açlıktan sana sığınırım. Çünkü o, kişi ile beraber oturup kalkan­ların en kötüsüdür. Hainlikten de sana sığınırım. Çünkü o, en kötü bir sır­daştır." Bu hadisi, Nesaî, Ebu Hureyre'den gelen bir rivayet olarak kaydet­miştir. Ebu Hureyre: Rasûlullah (sav) şöyle diyordu... deyip hadisi zikretmiş­tir.[87]

"Bile bile" yani, hainlikteki çirkinliği ve utancı bile bile. Bir diğer açık­lamaya göre onun emanet olduğunu bile bile "emanetlerinize de hainlik et­meyin."

Bu buyruktaki "hainlik etmeyin" anlamındaki; kelimesi, birin­ci "hainlik etmeyin" emrine uygun olarak cezm mahallindedir. Cevap ola­rak cezm olması da mümkündür. Nitekim: “Balık yi­yip, süt içme" demek gibi.

Emanetler ise, Allah'ın kullara emanet olarak verdiği amellerdir. Bunla­ra emanet deniliş sebebi ise, bu amellerin yapılması ile birlikte kişinin hak­kının engellenmeyeceğinden yana kendisini emniyet içerisinde görmesinden dolayıdır ki, emanet kelimesi "emn: güvenlik"den alınmadır. Emanetlerin, ve-dîalartn ve buna benzer hususların edâ edilip sahiplerine teslim edilmesine dair açıklamalar, daha önce en-Nisa Sûresi'nde (4/58. âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.[88]

28. Bilin ki, mallarınız da, evlatlarınız da ancak birer imtihandır. Ve muhakkak Allah katında büyük mükâfat vardır.

“Bilin ki, mallarınız da, evlatlarınız da ancak birer imtihandır" buyru­ğuna gelince, Ebu Lubâbe'nin Kurayzaoğullan arasında birtakım mallan vardı, çocukları da aralarında bulunuyordu. İşte, onlara karşı onu yumuşak davranmaya iten durum da bu olmuştu. İşte bu buyruk bu haline İşarettir."Bi­rer İmtihandır" denemedir. Allah onları, mallan ve çocukları ile denemiş­ti. "Ve muhakkak Allah katında büyük mükâfat vardır." O bakımdan siz de Allah'ın hakkını kendi hakkınıza tercih edin, O'na öncelik tanıyın.[89]

29. Ey iman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız, O size bir furkan verir. Kötülüklerinizi örter, size mağfiret eder. Allah büyük lü­tuf sahibidir.

Allah'tan korkma (takvâ)'nın anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden geç­miş bulunmaktadır. Allah, onların kendisinden korkup korkmadıklarını bi­lendir. Burada şart lafzının zikredilmesi, O'nun kullara, kulların birbirlerine hitab ettikleri uslub ile hitab etmesinden dolayıdır. Kul, Rabbinden korktu mu, -ki bu da O'nun emirlerine uymak, yasaklarından da kaçınmak suretiy­le olur- haramlara düşmek korkusuyla da şüpheleri terk edip kalbini halis niyet ile doldurur, azalarını salih amellerle uğraştırır, amellerinde Allah'tan baş­kasını gözeterek gizli ve açtk şirkin şaibelerinden korunur; mala karşı iffe­tini koruyarak dünyaya meyletmekten uzak durursa, Allah o kimse için hak ile batıl arasında bir furkan (onları biribirinden ayırt edebilecek bir kavrayış) ihsan eder ve ayrıca istediği hayırlardan ona rızıklar ihsan edip ona imkân­lar verir.

İbn Vehb der ki: Ben, Malik'e, şanı yüce Allah'ın: "Eğer Allah'tan korkar-satuz, O size bir furkan verir" ne demektir? diye sordum, O, bir çıkış yolu gösterir diye açıkladı, sonra da yüce Allah'ın: "Kim Allah'tan korkarsa ona bir çıkış yolu gösterir" (et-Talâk, 65/2) buyruğunu okudu.

İbnü'l-Kasım ve Eşheb de aynen onun gibi, Malik'ten bunu nakletmişler-dir. Malik'ten önce Mücahid de bunu böylece açıklamıştır. Şair de şöyle de­mektedir:

"Önceleri bu diyarda sakin iken yola koyulup uzaklaşmalarından sonra Artık sen uzayıp giden bir kederden çıkış yolu bulamaz, kurtulamazsın."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ölüm bani takıb edip duruyorken nasıl ebedî kalmayı umabilirim? Ve ben, ölüm şarabını içmekten kendimi kurtaramam."

İbn İshâk der ki: Furkan, hak ile batılı birbirinden ayırd etmek demektir. İbn Zeyd de böyle açıklamıştır. Es Süddî bunu kurtuluş, el-Ferrâ fetih ve za­fer diye açıklamıştır.

Bunun, ahirette sözkonusu olacağı da söylenmiştir. Yani, Allah sizi cen­nete, kâfirleri de cehenneme sokmakla birbirinizden ayırmış olacaktır.[90]

30. Hani o kâfirler seni tutup bağlamak yahut öldürmek yahut se­ni çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı ku­rarlarken, Allah da bunun karşılığında tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdtr.

Bu buyrukla, müşriklerin Daru'n-Nedve'de Peygamber (sav)'a tuzak kur­mak üzere yapüklan toplantıyı haber vermektedir. Sonunda onu öldürmek üze­re görüş birliğine vardılar. O bakımdan, geceleyin gözetlemeye koyulup, evi­nin kapısından çıktığı vakit onu öldürmek üzere gece boyunca gözetleyip dur­dular. Peygamber (sav) da Ali b. Ebi Talİb'e yatağında uyumasını emretti. O da yüce Allah'a gittiği yerin izini bulmamaları için dua etti, Allah da gözleri­ni görmez kıldı. Uyku onları bürümüşken çıkıp başlarına toprak saçıp gitti. Sabah olunca Alî, evden dışarı çıkıp evde kimse olmadığını onlara haber ve­rince, Rasûlullah (sav)'ı ellerinden kaçırmış olduklarını ve kurtulduğunu an­ladılar. Buna dair haber, siyer kitaplarında ve başka yerlerde meşhurdur.

"Seni tutup bağlamak" yani, seni alıkoymak, hapsetmek demek­tir. Bir kimseyi alıp koymayı ifade etmek üzere;"Ben onu hapsettim, alıkoydum" denilir. Katade de bunu, "seni bağlayarak alıkoymak" diye açıklamıştır. Yine ondan ve Abdullah b. Kesir'den, seni hapsetmek, hapse koy­mak diye açıkladıkları nakledilmiştir. Eban b. Tağlİb ile Ebu Hatim der ki: Se­ni, ağır bir şekilde yaralayarak ve ileri derecede döverek yerinden kalkamaz hale getirmek için... diye açıklamıştır. Şair şöyle demektedir:

"Onlara, vay size, o elinizdeki sahifede ne yazmaktadır, dedim. Dediler ki, halife ağrılarından yerinden kalkamaz oldu."

"Yahut seni çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı" cümlesi, bir önce­kine atfedilmişür.

"Onlar bu tuzağı kurarlarken" ise, yeni bir cümledir. ("Tuzak" anlamı ve­rilen:) el-Mekr: İşi gizlice düzenlemek, düzen kurmak demektir.

"Allah tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır" buyruğu da mübteda ve haberdir. Allah'ın tuzak kurması (mekri) ise, onların tuzak kurmalanna karşılık farketmeyecekleri bir şekilde azap ile onları cezalandırma­sı demektir.[91]

31. Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman: "İşittik, eğer dilersek, biz de bunun benzerini elbette söylerdik. Bu, eskilerin efsane­lerinden başka bir şey değildir* demişlerdi.

Bu âyet-i kerime, en-Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur. O, Hîre'ye ticaret maksadı ile gitmiş, orada Kelile ve Dimne hikâyelerini Kisra ve Kay­ser ile ilgili anlatılanları satın almıştı. Rasûlullah (sav) geçmiş kavimlere da­ir haberleri kısa olarak okuyunca, en-Nadr da: İstesem elbette ben de bunun gibi söylerim demişti. Ancak onun bu ifadesi, yalan ve yüzsüzlüktü.

Şöyle de denilmiştir: Onlar, Musa (a.s)'ın dönemindeki sihirbazların mu­cizesine benzer sihir yapacaklarını vehmettikleri gibi, Hz. Peygamberin ge­tirdiği Kur'ân'in benzerini getireceklerini vebmetmişlerdi. Daha sonra bu işi yapmaya kalkıştıklarında acze düştüler ve inatla: Şüphesiz ki bu, öncekile­rin efsaneleri, masallarıdır, demişlerdi. Bu türden açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/25) geçmiş bulunmaktadır.[92]

32. Hani bir zaman: "Ey Allah, eğer bu senin katından hakkın ken­disi ise, durma bizim üzerimize taş yağdır. Yahut bize acıklı bir azab gönder" demişlerdi.

"Bakk" kelimesinin nasb üzere okunması; "İdi" nin habe­ri olarak geldiğinden dolayıdır. Kendisi, kelimesi ise fasıl için girmiş­tir. O, hakkın kendisi... diye merfu' okunması da mümkündür.

"Senin katından." ez-Zeccâc der ki: Ben bunu (merfu' olarak) okuyanı bilmiyorum. Ancak, nahivciler arasında merfu okumanın caiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki, kıraatte sünnet esastır. Ve an­cak kabul görmüş bir şekilde okunur.

Bu sözleri söyleyenin kira olduğu hususunda ise farklı görüşler vardır. Mü-cahid ile İbn Cübeyr, bu sözleri söyleyen en-Nadr b. el-Hâris'tir demişlerdir.

Enes b. Malik ise, bunu Ebu Cehil söylemiştir, demektedir. Bunu da Buhârî ve Müslim rivayet etmektedir.[93]

Şöyle demek de mümkündür: Onlar bu sözlerini içlerindeki bir şüphe do­layısıyla söylemiş olabilirler. Yahut bunu, inat olsun diye ve kendilerinin ba­siret üzere oldukları vehmini insanlara vermek kastıyla da söylemiş olabilir­ler. Sonra da bu istedikleri şey, Bedir günü başlarına gelmişti.

Nakledildiğine göre, yahudilerden birisi İbn Abbas ile karşılaşmış, yahudi: Sen kimlerdensin diye sormuş, o da: Ben Kureyş'tenim deyince, yahudi: Sen: "Ey Allah, eğer bu senin katından hakkın kendisi ise.., diyen kavim­den misin?. Ne diye onlar, onun yerine: Eğer bu senin katından gelen hak­kın kendisi ise bizi ona hidayet eyle demediler, bu sözü söyleyen topluluk cahil midir? Bunun üzerine İbn Abbas ona şöyle demiş: Sen de ey İsrailoğullarından olan kişi, daha Firavun ve kavminin boğulduğu denizden Musa ve kavminin kurtarılışından geçen kısa bir süre içerisinde henüz ayaklan deni­zin ıslaklığından kurumamışken: "Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" diyen Musa'nın da kendilerine: "Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" (el-A'raf, 7/138) diye cevap verdiği bir ka­vimdensin. Bunun üzerine yahudi, verecek cevap bulamayarak baştnı önü­ne eğdi,

"Yağdır” anlamındaki buyrukta