ENFÂL SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
(Medine'de İnmiştir, Yetmişbeş Âyettir).
el-Hasen, İkrime, Câbir ve Ata'nın görüşüne göre Medine'de, Bedir'de nazil olmuştur. İbn Abbas da şöyle demiştin Bu sûre, yüce Allah'ın: "Hani bir zamanlar o kâfirler... senin için tuzak kuruyorlardı" (el-Enfal, 8/30) buyruğundan itibaren yedi âyetin sonuna kadar devam eden yedi âyet müstesna Medine'de inmiştir. [1]
1. Sana uenfâl"i soruyorlar. De ki: "Eniâl Allah'ın ve Rasûlünündür. O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü'minler İseniz Allah'a ve Rasûlüae itaat edin."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [2]
1. Nüzul Sebebi:
Ubâde b. es-Sâmit, rivayetle der ki: Rasulullah (sav) Bedir'e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, müslümanlardan bir gurup peşlerine takılıp onlanfn arasından yakaladıklarını) öldürdüler. Bir kesim de Rasulullah (sav)'in etrafını çevirmişlerdi. Bir başka kesim ise karargâhın etrafını dolanmış ve talana koyulmuştu.
Allah, düşmanı uzaklaştırıp onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: Nefel (ganimet) bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları uzaklaştırdı ve bozguna uğrattı.
Rasulullah (sav)'ın etrafını çevirenler de şöyle dedi: Bu ganimetteki hakkınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Rasulullalı (sav)'a düşman ansızın herhangi bir zarar veremesin diye onun etrafını kuşatanlar bizler olduk.
Bu sefer askerlerin karargâhını arkadan dolananlar ve talanda bulunanlar da şöyle dediler: Siz ona bizden daha bir hak sahibi değilsiniz. O bizimdir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler bizler olduk.
Bunun üzerine yüce Allah: "Sana enfali soruyorlar de ki: Enfâl Allah'ın ve Rasûlünündür. O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü'mlnler iseniz Allah'a ve Rasûlüne itaat edin" buyruğunu indirdi. Rasû-lullah (sav) da aradan bir devenin iki sağımlığı arasındaki süre kadar bir zaman geçmeden ganimetleri aralarında paylaştırdı.[3]
Ebu Ömer der ki: "Bir devenin iki sağımlığı arası kadar bir süre geçmeden ganimetleri paylaştırdı" ifadesi çabucak bu ganimetleri paylaştırdığını anlatmaktadır. Dil bilginleri derler ki: "(Bu rivayette de geçen): el-Fuvâk" kelimesi, dişi devenin iki sağımlığı arasındaki süre demektir. Mesela, onu bir dişi devenin iki sağımlığı arası kadar bir süre (fuvâk.) bekledi, denilir. Yani, onu bu kadar bir süre bekledi anlamındadır. Araplar bu kelimeyi "fuvak ve favak" şeklinde "fe" harfini ötreli ve üstün olarak kullanırlar.
Bu durum yüce Allah'ın: "Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Rasulüne..." (el-Enfal, 8/41.) buyruğu inmeden önce idi.
İlim adamlarına göre buyruğun anlamı şöyle gibidir; Yani, bunlar hakkında hüküm vermek ve ganimet hususunda yüce Allah'a yakınlaştırıcı uygulamayı hükme bağlamak Allah'a ve Rasulüne aittir,
Muhammed b. İshâk der ki: Bana Abdurrahman b. el-Hâris ile arkadaşlarımızdan ondan başkaları Süleyman b, Musa e!-Eşdak'dan anlattılar. Süleyman Mekhul'den, o, Ebu Umame el-Bahilî'den dedi ki: Ben Ubade b. es-Sa-mk'e el-Enfal'e dair som sordum, bana şöyle dedi: Biz, Bedir ashabı hakkında enfal hakkında anlaşmazlığa düşüp de bu hususta kötü davranınca nazil oldu. Allah onu elimizden aldı ve Rasulünün eline teslim etti. Rasulullalı (sav) da onu eşit bir şekilde paylaştırdi. İşte Allah'tan korkmak (takva) ve Onun Rasulüne itaat etmek ile "aramızı düzeltmek" bu idi.
Sahih'de Sa'd b. Ebi Vakkas'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullalı (sav)'ın ashabı büyük bir ganimet ele geçirdi. Ganimetler arasında bir kılıç vardı. Onu alıp Peygamber (sav)'a götürerek şöyle dedim: Bu kılıcı bana nefel olarak (paylaştırılacak ganimetler arasına sokmadan) ver. Ben, durumunu bildiğin kimseyim, dedim. Rasulullah (sav): "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Onu aldığım yere alınan ganimetler arasına bırakmak üzere geri gittim, fakat bu sefer nefsim beni kınadı. Tekrar ona dönüp şöyle dedim. Onu bana ver. Bana karşı sesini yükselterek: "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Ben de onu alınan ganimetler arasına geri bırakmak isteği i(e döndüm. Tekrar nefsim beni kınadı, yine ona dönüp bunu bana ver, dedirn: Yine bana yüksek bir sesle: "Onu aldığın yere geri götür" dedi. Bunun üzerine yüce Allah: "Sana enfali soruyorlar."[4] buyruğunu indirdi, Müslim'in Iaf2t İle hadis bu şekildedir.[5]
Bu husustaki rivayetler pek çoktur. Ancak bu zikrettiklerimiz yeterlidir. Hidayete erme başarısı Allah'tandır. [6]
2. "Enfalin Anlamı:
"Enfâl"in tekili "fe" harfi harekeli olarak " nefel "dir. Şair der ki:
"Şüphesiz Rabbimizden korkmamız (takva), en hayırlı bir bağıştır (nefel) Benim ağır hareket etmem de, acelem de Allah'ın izniyledir."
Burada şairin "nefel (bağış)"den kastı ganimettir, Nefl ise, yemin demektir. Nitekim; Yahudiler aralarından elli kişinin nefli (yemini) ile size karşt beri olsunlar (sorumluluktan kurtulsunlar)..."[7] hadisindeki "nefl" ifadesi de bu anlamdadır.
Nefl, nefyetmek, reddetmek manasına da gelir. Onun çocuğunu reddetti" anlamındaki hadiste geçen ifade de buradan gelmektedir.[8]
Nefel (san yonca) ise bilinen bir bitkidir. Nefl ise farz olandan fazla yapılan nafile tatavvu demektir. Oğlun oğlu da "nafile" diye adlandırılır. Çünkü o da oğuldan ayrı bir ziyadedir.
Ganimete de "nafile" denilir. Çünkü ganimet, şanı yüce Allah'ın daha önceki ümmetlere haram kılındığı halde bu ümmete fazladan helal kıldığı şeyler arasındadır. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Benden önceki peygamberlere altı husus ile üstün kılındım..." (Bunlar arasından birisi de): "Ve ganimetler bana helal kılındı."[9]
el-Enfâl ise ganimetlerin kendileridir. Antere der ki:
"Şüphesiz bizler savaş kızıştı mı taşırız mızrakları
Ama enfâl'in paylaştırılması sırasında da iffetli davranırız."
Burada "enfâl"den kastı ganimetlerdir. [10]
3. Enfâl (Ganimetten Ayrı Olarak Yapılacak Bağışlar) Nereden Verilir?
İlim adamları enfâlin nereden verileceği hususunda dört ayrı görüş ortaya atmışlardır:
1- Birinci görüşe göre enfâl, kâfirlerden müslümanlara istisnaî olarak gelen yahut da savaşsız olarak ele geçirilen şeylerde sözkonusu olur.
2- Enfâl, ganimetin beşte birinden verilir.
3- Enfâl. beşte birin beşte birinden verilebilir.
4- Enfâl, imamın görüşüne uygun olarak ganimetin tümünden verilir.
Malik'in -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- görüşüne göre enfâl, imamın kendi içtihadına uygun olarak beşte birden yapacağı bağışlardır. Yoksa, ganimetin (gazilerin payı olan) beşte dördünden enfâl olarak kimseye birşey dağıtılamaz. MaÜk'in, ganimetin genelinden enfâlin verilmesini uygun görmeyi-şi, ganimete hak kazanan kimselerin muayyen kimseler oluşundan dolayıdır. Bunlar ise, at ve binek üzerinde savaşanlardır. Beşte bir ise, imamın içtihadına uygun olarak paylaştırılır. Ve bu beşte birin hak sahipleri muayyen kimseler değildir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Allah'ın size feyy' olarak (ganimet olarak) verdiğinden benim hakkım ancak beşte birdir. Beşte bir ise size geri döndürülür,"'[11] Buna göre nafile olarak dağıtılacak şeylerin herhangi bir kimsenin hakkından olmasına imkân yoktur. Bu, ancak Ra-sulullah (sav)'ın hakkı olan beşte birden verilebilir. Maliki mezhebinin bilinen görüşü budur. Yine ondan, enfâl olarak dağıtılacak şeylerin beşte birin beşte birinden olacağı görüşü de rivayet edilmiştir. Bu aynı zamanda İbnü'l-Müseyyeb, Şafiî ve Ebu Hanife'nin de görüşüdür.
Bu husustaki görüş ayrılığının sebebi, Malik tarafından rivayet edilen İbn Ömer hadisidir. İbn Ömer dedi ki: Rasulullah (sav) Necid taraflarına bir se-riyye gönderdi. Onlar da çok sayıda deve ganimet aldılar. CSeriyye'ye katılanların} paylan, ya onikişer deve, yahut onbirer deve idi. Ayrıca onlara nafile olarak birer deve de verildi, Bunu Malik bu şekilde Yahya'nın ondan yaptığı rivayette (onbir mi, oniki mi hususunda) şüphe ederek rivayet etmiştir.[12]' Ayrıca bu hususta Muvatta'ın ravilerinden bir topluluk da Yahya'ya mütabaat etmişlerdir. Ancak el-Velid b, Müslim bu hadisi Malik'den, o, Nafi'den, o da İbn Ömer'den yoluyla rivayet etmiş ve bu rivayetinde şöyle demiştir: Onların herbirisine düşen pay oniki deve idi, ayrıca onlara nafile olarak birer deve de verildi. el-Velid b. Müslim rivayetinde, (dağıtılan develerin sayısında) şüphe etmemektedir.[13]
Yine el-Velid b. Müslim ile el-Hakem b. Nafi1, Şuayb b, Ebi Hamza'dan, o, Nafi'den, o da İbn Ömer'den.şöyle dediğini zikretmektedir: Rasulullah (sav) bizleri Necid raraflanna bir ordu i]e birJiJcte gönderdi. -el-Velid'in rivayetinde dörtbin kişilik bir ordu denilmektedir- Bu ordudan bir seriyye (askeri bir-
HVO ayrıca gönderildi. -cl-Velid'in rWay=tinsl=, Ijeu tle t.vı scrl-yyc acasmJa yıkanlardan idim, denilmektedir- Ordunun (herbirisine) düşen pay onikişer deve idi. Ayrıca seriyyeye katılanlara da birer deve veriidi. Böylelikle onların payı onüç deveye çıkmış oldu. Bunu da Ebû Dâvûd zikretmektedir.[14]
İşte, nafile olarak verilecekler beşte birin genelinden verilir, diyenler bunu delil göstermişlerdir. Bunun açıklaması da şöyledir: Bu seriyyeye ayrılanlar eğer mesela on kişi olmuş olsalardı ve yüzelli deve ganimet alınmış olsaydı, bu ganimetin beşte biri olan otuz deve bir kenara ayrılır, geriye onlara yüzyirmi deve kalırdı. Bu yüzyirmi deve on kişiye pay edilecek olursa, onların herbirisine oniki deve isabet ederdi. Sonra da bunlara beşte birden ayrıca birer deve verilmiş oldu. Çünkü beşte bir olan otuz devenin bir daha beşte birini alacak olursak, sonuçta elimizde on deve kalmaz. Şimdi on kişiye isabet eden deve (ganimet + nafile olarak verilen deve) sayısını bilmiş olduğumuza göre, artık bunların yüz, bin veya daha fazla kişi olmaları halinde bunlara kaçar deve isabet etmesi gerektiğini de bilmiş oluruz.
Nafile olarak verilen develer, beşte birin beşte birindendir, diyenler de şunu delil gösterir: Alınan ganimetler arasında develerin dışında satılması mümkün elbiseler ve başka eşyalar da bulunabilir. Buna göre kendisine yetişmediği için deve verilemeyenlere devenin değeri bu diğer eşyalardan verilir,
Bu görüşü destekleyen hususlardan birisi de Müslim'in bu hadisin bazı rivayet yollarında kaydettiği şu ifadelerdir: Ganimet olarak develer ve koyunlar aldık...[15]
Muhamnıed b. İshâk da bu hadiste şunu zikretmektedir: Kumandan, ganimet paylaştırılmadan önce onlara nafileler verdi. Bu ise, nafile olarak verilen payların ganimetin tümünden verilmiş olmasını gerektirmektedir. Ancak bu Malik'İn görüşüne muhaliftir. Bunun, (İbn İshâk rivayetinin) aksini rivayet edenlerin görüşü ise daha uygundur, çünkü onlar, hafız kimselerdir. Bu açıklamaları Ebu Ömer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- yapmıştır.[16]
Mekhul ve Evzaî der ki: Üçte birden fazla nafile olarak dağıtılamaz. İlim adamlarının cumhurunun görüşü de budur. Evzaî der ki: Eğer onlara üçte birden fazla nafile vereceğini vadetmiş ise, onlara verdiği sözde dursun ve bunu beşte birden versin. Şafiî ise der ki: Nefel için imamın aşması sözkonu-su olmayan bir sınır bulunmamaktadır. [17]
4. Ordudan Ayrılıp Ganimet Ele Geçiren Askeri Birliğin Durumu:
el-Velid ile el-Hakem'in Şuayb'dan, onun Nafi'den, onun da İbn Ömer'den yoluyla rivayet ettiği hadis-i şerif şunu göstermektedir: Seriyye ordudan ayrılıp ganimet ele geçirecek olursa, diğer askerler de onların ganimetlerine ortaktır. Bu, hadis-i şerifte Şuayb'ın Nafi'den gelen rivayet yolundan başka bir yolda rivayet edilmemiş bir mesele ve bir hükümdür. Bununla birlikte bu hususta ilim adamlarının görüş ayrılığı da yoktur. Cenab-t Allah'a hamd olsun. [18]
5. Savaştan Önce İmamın Nefel Vaadi:
Savaştan Önce; "Kim kalenin şu kadar bir bölümünü yıksa onun için şu vardır. Kim filan yere ulaşırsa ona şu vardır. Kim filanın kafasını getirirse ona şu vardır. Kim bir esir getirirse ona şu vardır" diyerek mücahidleri savaşa teşşu vardır. Kim bir esir getirirse ona şu vardır" diyerek mücahidieri savaşa teşvik etmek kastıyla savaştan önce İmamın bu tür vaadlerde bulunmasının hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Malik'den, bunu mekruh gördüğüne ve bu, dünya için savaşmaktır, dediğine ve bunu caiz görmediğine dair rivayet gelmiştir. es-Sevrî ise der ki: Böyle bir şey caizdir ve bunda bir mahzur yoktur. Derim kb Bu anlamda merfu' olarak İbn Abbas yoluyla rivayet ulaşmış bulunmaktadır. İbn Abbas der ki: Bedir günü Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Kim birisini öldürürse ona şu vardır. Kim bir esir alırsa ona da şu vardır..." diyerek hadisi uzun uzadiya nakletmiştir.[19]
İkrime'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim şunu şunu yapar ve kim filan yere ulaşırsa ona şu vardır," Bunun üzerine gençler çabucak ileri atıldılar, yaşlılar ise sancaklarla beraber kaldılar. Onlara zafer müyesser olunca gençler gelip kendileri İçin verileceği va-dolunan şeyleri istediler. Yaşlıların onlara: Onları siz kendi başınıza alıp gidemezsiniz. Çünkü biz arkadan sizi destekliyorduk demeleri üzerine yüce Allah: "Ve aranızı düzeltin" buyruğunu indirdi.[20] Bunu, İsmail b. İshâk da zikretmiştir. Ömer b. el-Hattab'dan da Şam'a gitmek istediği sırada kavmi arasından yanına gelen Cerir b, Abdullah el-Becelî'ye şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kûfe'ye gidip zaptedilecek her bir araziden ve alınacak her bir esir kafilesinden (kumandanın hakkı olan) beşte birden ayrı olarak üçte bir almaya ne dersin?[21]
el-Evzaî, Mekhul, İbn Hayve ve onlardan başka Şam'ın fukaha topluluğu da bu görüştedirler. Onların görüşüne göre beşte bir ganimetin genelinden verilir, nefel İse beşte birden sonra ayrtfır, ondan sonra da savaşa katılanlar arasında ganimet paylaştırılır. İshâk, Ahmed ve Ebu Ubeyd de bu görüştedirler. Ebu Ubeyd der ki: İnsanlar bugün beşte biri ayrılmadıkça ganimetten nefel alınmayacağı görüşünü kabul etmişlerdir.
Malik ise şöyle der: İmam'ın herhangi bir seriyyeye: Ne alırsanız üçte biri sizindir demesi caiz olmaz. Sulınûn der ki: Bununla baştan beri böyle bir şey yapması caiz olmaz demek istemektedir. Ama böyle birşey olursa geçerli olur ve geri kalanda da onlann payları verilir. Yine Suhnûn der ki: İmam (kumandan), bir seriyyeye: Sizin aldıklarınızdan beşte bir pay alınmayacaktır, diyecek olursa bu caiz olmaz. Böyle birşey olsa, onun bu dediği uygulamaya konulmaz. Çünkü bu şaz bir hükümdür ve buna geçerlilik kazandırılması caiz değildir. [22]
6. Gazilere Nefel Olarak Neler Verilebilir:
Malik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun), imamın ancak, sarık, at, kılıç gibi görünür şeyleri nefel olarak vermesini müstehab görmüş, bununla birlikte birtakım ilim adamları da imamın altın, gümüş, inci ve benzeri şeyleri nefel olarak vermesini kabul etmemişlerdir. Kimisi de nefel her şeyde caizdir demiştir. Hz. Ömer'in sözü ve âyet-İ kerimenin muktezası dolayısı ile sahih olan da budur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [23]
7. Mü'min Olanlar Takvâlt Hareket Eder, Aralarını Düzeltir, Allah'a ve Rasûlüne İtaat Ederler;
Yüce Allah: "O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin" buyruğu ile takvayı ve ıslâhı (arayı düzeltmeyi) emretmektedir. Yani, Allah'ım aramızı düzelt! diye dua etmek hususunda Allah'ın emri üzere birlik olun. Bir arada bulunacağınız halde olun (ayrılmayın).
İşte bu buyruk, aralarında bir anlaşmazlığın yahut da nefislerde bir bencillik eğiliminin ortaya çıktığını açıkça göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifte de bu husus ifade edilmiştir.
Takvanın anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/2. âyetin son bölümü, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani, söz ve davranışlarınızda Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin, ganimetler ve benzeri hususlarda "eğer mü'minler iseniz Allah'a ve Rasûlüne İtaat edin." Yani, mü'minin izleyeceği yol, sözünü ettiğimiz hususlara gereği gibi riayet etmesidir.
Buradaki İn sebeplilik belirten; anlamında olduğu da söylenmiştir, (O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: "Mü'minler olduğunuz için Allah'a ve Rasûlüne İtaat edin...". [24]
2. Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkar. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların imanını artırır. Ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.
3- Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler.
4. İşte onlar gerçek mü'minlerin ta kendileridir. Onlar İçin Rab-leri katında dereceler, mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır.
Yüce Allah'ın: "Gerçek mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkar. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların İmanını artırır ve onlar, ancak Rablerlne dayanıp güvenirler buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [25]
1. Âyetin Anlamı ve "Korkmak" Fiilinin Arapça'da Kullanılışı:
İlim adamlan der ki: Bu âyet-i kerime Allah Rasulüne emretmiş olduğu şekilde o ganimetin paylaştırılması hususunda itaate bağlılığı teşvik etmektedir.
"Korkmak" demektir. Bu fiilin müstakbeli (geniş zamanı, muzari) dört şekilde kullanılır: "Korktu, korkar." Bunu Si-beveyh nakletmiştir.
Mastarı şekillerinde gelir. İsm-İ mekânı şeklindedir.
Bu fiilin muzari şeklini kullananlar "vav" harfini önceki harf üstün olduğundan dolayı "elife dönüştürmüşlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de ise bu fiil "vav"lı olarak kullanılmıştır. "Korkma dediler." (el-Hicr, 15/53) "Ye" harfini esreli olarak; diyenler ise Esedoğulları şivesine göre böyle kullanırlar. Çünkü Esedoğullan, Korkarım, korkarız, korkarsın," diyerek hep ilk harfini esreli okurlar. diyen ise, bu şiveye göre bunu mebni olarak kullanmakla birlikte onların; Bilir fiilinde "ye" harfini üstün okudukları gibi, burada da "ye" harfini üstün olarak okur. Çünkü bu fiilde "ye" harfi üzerinde esre ağır geldiğinden dolayı esreli okunmaz. Buna karşılık; de esreli gelişi "ye"lerden birinin okunuşunun, diğerinin okunuşunu kolaylaştırmasından dolayıdır. Bundan emir ise, "Kork" şeklinde gelir. Burada ise, "vav" harfi önceki harf esreli olduğundan dolayı "ye"ye dönüşmüştür. Buna karşılık mütekellim olarak; "Şüphesiz ben ondan korkanın," denilir. Müennes ism-i fail olarak; değil de "Korkan kadın" denilir.
Süfyan, es-Süddî'den, yüce Allah'ın: "Allah anıldığı zaman kalpleri korkar" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Böyle bir kimse bir haksızlıkta bulunmak istediğinde ona, Allah'tan kork denilir, o da bu haksızlığından vazgeçer ve kalbi korkar. [26]
2. Allah'tan Korkmak îmanın Kuvvetindendir:
Yüce Allah bu âyet-i kerimede rnü'minleri, güzel adı anıldığı vakit korkmakla ve kalplerinin titremesiyle nitelendirmektedir. Buna sebep ise imanlarının kuvveti, Rabİerinin emirlerine itaatleri ve âdeta kendilerini O'nun hu-zurundaymtş gibi görmeleridir.
Bu âyetin bir benzeri de şu buyruklardır: "İtaatkâr ve alçak gönüllü olanları müjdele. Onlar ki, Allah anılsa kalpleri korku ile titrer,.," (el-Hac, 22/34-35) Bir başka yerde de şöyle denilmektedir: "Bunlar gönülleri Allah'ın zikri ile huzura kavuşanlardır..." (er-Ra'd, 13/28). Bu ise, Allah'ı bilmenin kemaline ve kalbin sağlam bir şekilde güven duymasına bağlı bir şeydir.
Korkmak (vecel), Allah'ın azabından korkmak demektir. O bakımdan Ckorkmak ile kalbin huzur bulması arasında) bir çelişki sözkonusu değildir. Nitekim yüce Allah bu iki hususu da §u buyruğunda bir arada zikretmektedir: "Allah sözün en güzelini, müteşabih (birbirine benzer) ve tekrar tekrar okunan bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra Allah'ın zikrine, derileri ve kalpleri yumuşar (huzur bulur).* (ez-Zümer, 39/23)
Yani, yüce Allah'a yakînleri bakımından -Allah'tan korkuyor olsalar dahi-ruhları huzur ve sükûn bulur. İşte bu, Allah'ı tanıyan, O'nun satvet ve cezasından korkanların halidir. Yoksa cahil avamın ve sıradan bîd'atçilerin yaptıkları şekilde bağırıp çağırmak, eşeklerin anırmasını andıran sesler çıkarmakla olmaz.
Bu gibi davranışları sürdüren, bunun vecd ve huşu' olduğunu iddia eden kimseye şöyle denir: Sen Allah'ı tanımak, O'ndan korkmak, O'nun celâl ve azametini bilmek noktasında hiçbir zaman ne Rasulün durumuna, ne ashabının haline, eşit olamassın. Bununla birlikte onlar kendilerine öğüt verildiği hallerde Allah'tan gelen buyrukları iyice kavramaya çalışıyorlar ve Allah'tan korkmaları dolayısıyla ağladıkları görülüyordu.
Bundan dolayı yüce Allah, adının aralısını, kitabının okunuşunu İşittikleri esnada marifet ehlinin hallerini nitelendirirken şöyle buyurmaktadır: "Onlar, Peygambere indirileni dinledikleri vakit, hakkı bildiklerinden ötürü gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz, iman ettik. Artık bizi şahid olanlarla beraber yaz." (el-Mâide, 5/83) İşte onların hallerinin niteliği budur, söyledikleri aktarılan sözler de bunlardır. Bu şekilde hareket etmeyen, hiçbir zaman onların hidayet yollarını izlemiş, onların izinden gitmiş olamaz. Her kim sünnete bağianacaksa, onların yolundan gitsin. Her kim de delillerin hallerine ve deliliğe kendisini kaptıracak olursa bilsin ki, o da onlardan daha bayağı, daha aşağılıktır. Esasen delilik de türlü türlüdür.
Müslim'in, Enes b. Malik'ten rivayetine göre, insanlar, Peygamber (sav)'e onu usandıracak kadar çokça soru sordular. Birgün (evinden) çıktı ve minbere çıkıp şöyle dedi: "Haydi bana sorunuz. Bugün bana neye dair soru sorarsanız, ben bu yerimde bulunduğum sürece mutlaka onu size açıklayacağım." Hazır bulunanlar sustular ve bu işin artık gerçekleşmesi yaklaşmış bir haiin (musibetin) öncesi olacağından çekindiler. Enes dedi ki: Sağıma soluma bakındım. Herkes elbisesini başına dolamış ağlıyordu... diye hadisin geri katan kısmını zikretmektedir.[27]
Tirmizî de sahih olduğunu belirterek el-İrbâd b. Sâriye'den şöyle dediğini rivayet eder: Rasulultah (sav) bize, oldukça be!iğ (etkileyici) bir öğütte bulundu. Ondan dolayı gözler yaşardı ve kalpler korku ile titredi...[28]
Burada sahabi hiçbir şekilde "bağırıp çağırdık, kalkıp raksettik, rakseder-ken ayaklarımızı vurduk, ayağa kalktık" demiyor. [29]
3. İmanın Artışı:
Yüce Allah'ın: "Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların İmanını artırır" buyruğu, tasdiklerini artırır, demektir. Şu andaki iman, dünün imanına bir ziyadedir. İkinci ve üçüncü defa tasdik eden bir kimsenin bu yaptığı, daha önce geçenlere nisbette tasdikini bir artırmadır.
Şöyle de açıklanmıştır: İman artışından kasıt, âyetlerin ve delillerin çokluğu ije kalpteki genişliğin artması demektir. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/173. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler" buyruğunda sözü edilen Allah'a güvenip dayanmak (tevekkül)'e dair açıklamalar da yine önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/122. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdîğimizdende infâk ederler" buyruğu (ve açıklaması) da el-Bakara Sûresİ'nin baş taraflarında (2/3. âyet, 4. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
"İşte onlar, gerçek mü'minlerin ta kendileridir." Yani, gerek zahirleri, gerek batınları imn bakımından eşit olan kimselerdir. Bu açıklamaya delil şudur: Her bir hakkın hakikati vardır. Hz. Peygamber de Hârise'ye: "Şüphesiz ki her bir hakkın hakikati vardır" demiş ve: "Senin imanının hakikati nedir?" diye sormuştur.[30]
Bir adam da el-Hasen'e şöyle sormuş: Said'in babası sen mü'min misin? O da şu cevabı vermiş: İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilişe ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer şanı yüce Allah'ın: "Gerçek mü'minier ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkar...İşte onlar gerçe,k mü'minlerin ta kendileridir" buyruğu hakkında soruyorsan, Allah'a yemin ederim ki, bilemiyorum ben onlardan mıyım, değil miyim?
Ebu Bekr el-Vâsitî de der ki: Her kim ben gerçekten Allah'a iman eden bir kimseyim diyecek olursa, ona şöyle denir: Hakikat gözle görmeye, muttali olmaya ve kuşatıcılığa işaret eder. Her kim bundan mahrum ise, artık bu husustaki iddiası da batıl otur. O bununla, ehl-İ sünnetin şu görüşüne işaret etmek istiyor: Gerçek mü'min cennete gireceğine dair hüküm verilmiş olan mü'mindir. Bunu, şanı yüce Allah'ın hikmeti gereği gaybtnda gizlediği hikmeti arasından bir bilgi olarak Öğrenmemiş kimsenin, ben gerçekten mü'mi-nim, şeklindeki iddiası doğru bir iddia değildir. [31]
5. Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında gerçekten müminler den bir kesim İsteksizdiler.
Yüce Allah'ın: "Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkardığında..." buyruğu ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: "Nitekim" deki "kef" nasb mahallindedir.
Yani, Rabbin seni evinden hak ile çıkardığı gibi, enfâl de senin hakkında öylece sabittir. Bu da şu demektir: Rabbinin seni hak ile evinden çıkarması gibi enfal senin için bir hak olarak sabittir. Bu da şu anlama gelir: Sen, ganimetler hakkındaki emrint uygula ve onlar hoşlanmasalar dahi İstediğin kimseye nefel ver. Çünkü esir getiren herkese birşeyler verileceğini tesbit edince Rasulullah'a ashabtan bazıları şöyle demişlerdi: O takdirde insanların çoğu hiçbir şey almamış olur.
Buna göre buradaki "kef harfi dediğimiz gibi mahallen rnansubtur. el-Fer-ra da böyle demiştir. Ebu Ubeyde der ki: Buradaki "kef bir kasemdir. Yani seni... çıkartan hakkı için anlamındadır. Buna göre "kef" kasem "vav"ı anlamında; anlamındadır.
Said b. Mes'ade de şöyle demiştir: Buyruğun anlamı şudur: İşte bunlar, Rabbinin seni hak uğrunda evinden çıkarması gibi gerçek mü'minlerdir. Yine Said der ki: Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: "Rabbin seni hak uğrunda na-sılki evinden çıkartmış ise" artık siz de Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin, demektir.
İkrime der ki: Buyruğun anlamı şudur: Rabbin seni... evinden çıkardığı gibi; siz de Allah'a ve Rasulüne itaat edin.
"Nitekim... çıkardığında" buyruğu, yüce Allah'ın: "Kableri katında dereceler... vardır" buyruğuna taalluk etmektedir. Yani: Onlar için Rableri nez-dinde dereceler, bir mağfiret ve bitmez tükenmez bir nzık vardır. Allah'ın mü'minlere bu vaadi, âhirette gerçekleşecek bir haktır. Tıpkı Rabbinin seni evinden onun için vacip olan hak ile çıkartması ve böylelikle sana vaadini gerçekleştirmesi, düşmanına karşı seni muzaffer kılması ve sana sözünü yerine getirmesi gibi. Çünkü yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Hani Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını uadediyordu" (el-Enfal, 8/7), Allah, dünyada bu vadini nasıl gerçekleştirmiş, yerine getirmiş ise, âhirette de size vadettiklerini aynı şekilde yerine getirecek, gerçekleştirecektir. Bu, güzel bir açıklamadır, bunu en-Nehhas zikretmiş ve tercih etmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: "Nitekim" deki "kef benzetme edatıdır. Ve bu da karşılık ifade etmek üzere zikredilmiştir. Mesela, bir kimsenin kölesine şöyle demesine benzer: Ben seni nasıl düşmanlarımın üzerine gönderdim, onların seni zayıf bulmaları üzerine benden yardım isteyince, ben de sana istediğin yardımı gönderip seni nasıl güçlendirdim ve senin bu eksik tarafını tamamladımsa, haydi şimdi sen de onları yakala ve onları şöyle şöyle cezalandır. Ve nasıl ki ben sana elbise giydirdim, ihtiyacın olan erzakını ver-dimse, haydi şunu şunu yap. Sana nasıl ihsanda bulundumsa, sen de bundan dolayı bana teşekkür et. İşte yüce Allah da burada şöyle buyurmaktadır: Rabbin seni evinden hak ile çıkartıp kendinden bir güvenlik olmak üzere sizi o uyuklama nasıl bürüdüyse -bu sözleriyle hem Hz. Peygamberi hem de onunla birlikte olanları kastetmektedir- ve nasıl sizi onunla tertemiz etmek için semadan su indirip yine semadan üzerinize peş peşe kafileler halinde melekler indirdiyse, haydi siz de onların boyunlarını vurun, onların her birinin parmaklarına darbeler indirin. Şöyle diyor gibidir: Ben sizin eksiklerinizi giderdim, meleklerle size yardım gönderdim. Haydi siz de onların bu belirttiğim yerlerine darbeler indirin. Bunlar ise öldürücü darbelerin ineceği yerlerdir. Tâ ki böylelikle Allah'ın muradı olan hakkı gerçekleştirmiş, batılı da ortadan kaldırmış olasınız. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Gerçekten, müminlerden bir kesim isteksizdiler." Yani, onlar Mekke'yi, mallarını ve yurtlarını terketmekte istekli değillerdi. [32]
6. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra, göre göre ölüme sürük-leniyorlarmış gibi, hakka dair seninle tartışıyorlardı.
"Hak apaçık meydana çıktıktan sonra... hakka dair seninle tartışıyorlardı." Tartışmalarına sebep şuydu: Hz, Peygamber onları kervanı karşılamaya teşvik ettiği sırada kervanı kaçırmalarından sonra, onlara savaşmayı emrettiğinde beraberlerinde çokça hazırlık bulunmadığı için, bu iş onlara ağır gelmişti. Onlar da şöyle demişlerdi: Bize savaş yapılacağını haber vermiş olsaydın, biz de bunun için gerekli hazırlığımızı yapardık.
Yüce Allah'ın: "Hakka dair" buyruğunun anlamı da savaşa dair seninle tartışıyorlardı demek olur. "Hak apaçık meydana çıktıktan sonra." Yani, onlar senin Allah izin vermedikçe herhangi bir emri vermeyeceğini anladıktan sonra diye açıklandığı gibi: Yüce Allah'ın, kendilerine, ya kervanı ele geçirmek yahut Mekkelilere karşı zafer kazanmayı vadetmiş olduğu açıkça ortaya çıktıktan sonra diye de açıklanmıştır. Şimdi kervan elden kaçmış olduğuna göre, o halde Mekke ehline karşı çıkmak ve onlara karşı muzaffer olmaktan başka bir yol kalmıyor.
Buna göre âyet-i kerimedeki bu üslûbun anlamı, onların bu tartışmalarını olumsuz karşılamaktır. Mekkelilerle karşılaşmaktan hoşlanmadıklan için de "göre göre" yani, bu işin kaçınılmaz olarak başlarına geleceğini bilerek "seninle tartışıyorlardı." Buradaki *görme"nin bilmek anlamına gelmesi, yüce Allah'ın şu buyruğunda da yine "görme"nin bilmek anlamında kullanılmış olması gibidir: "O günde kişi iki elinin, önden yolladığına bakacaktır..." (en-Nebe1, 78/40) Yani, neler işlemiş olduğunu bilecektir. [33]
7. Haili Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'dediyor-du. Siz ise kuvvet ve silahı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da sözleriyle hakkı üstün kumayı ve kâfirlerin arkasını kesmeyi istiyordu.
8. Tâ ki, hakkı devamlı üstün kılsın, batılı yok etsin. Günahkârlar hoş görmese de.
"Hani Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'dedîyordu" buyruğunda, "biri" anlamındaki; kelimesi, ikinci mePul olarak nasb mahallindedir, "O sizin... dir* buyruğu da yine; "Biri"nden bedel olmak üzere nasb mahal) indedir.
"Siz ise kuvvet ve silahı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz" bunu seviyor ve istiyordunuz.
Ebu Ubeyde der ki: "Kuvvet ve silahı bulunmayan" tabiri, keskin âletleri bujunmayan demektir. "Şevket" ise, silah demektir. Şevk (diken) ise, keskin ve sivri tarafı olan bitkiye denilir. "Silahı keskin adam" tabiri de buradan gelmektedir. Diğer taraftan bu tabir, kalbedilerek; "Silahı dikenli (keskin)" tabiri kullanılır,
Buyruğun anlamı şudur: Yani siz, beraberinde silah bulunmayan ve kendisiyle savaş j^pılmayacak olan gurubu (kervanı) ele geçirmeyi arzu ediyordunuz. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.
"Allah ise sözleriyle hakkı üstün kılmayı..." yani, İslâm'ı muzaffer kılmayı "istiyordu." Hak, ebediyyen haktır. Hak üstün kılınmayacak ve galip gelmeyecek olursa, batıla benzeyeceğinden, onun üstün kılınması hakkı hakk olarak ortaya çıkarmak ve bunu açıkça göstermek demektir.
"Sözleriyle" bunu yapması ise, bu konudaki va'di gereği gerçekleştirmesi demektir. Çünkü o, ed-Duhan Sûresi'nde Peygamberine şu vaadde bulunmuştur: "Şiddetle yakalayacağımız gün, muhakkak ki Biz intikam alıcılarız." (ed-Duhan, 44/16) Ebu Cehil ve arkadaşlarından intikam alacağız, demektir. Bir başka yerde de şöyte buyurmaktadır: "Çünkü onu bütün cinlere üstün kılacaktır." (es-Saf, 61/9)
Buradaki: "Sözleriyle" buyruğunun, size onlarla cihad etmenizi emretmek suretiyle... anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Ve kâfirlerin arkasını kesmeyi" helak ederek onları kökten yok etmeyi "istiyordu."
"Tâ ki hakkı devamlı üstün kılsın." Yani, İslâm dinini galip ve aziz kılsın; "batılı yok etsin." Küfrü ortadan kaldırsın. Batılın iptal edilmesi (yok edilmesi), onun ortadan kaldırılması demektir. Tıpkı, hakkın yerini bulmasının gerçekleştirilmesinin, onun üstün kılınması anlamına geldiği gibi, "Bilakis Biz, hakkı batılın üzerine bırakırız da, hak onun beynini darmadağın eder. Bakarsın ki o, can çekişmektedir." (el-Enbiya, 21/18)
"Günahkârlar hoş görmese de." [34]
9. Hani siz, Katibinizden imdat istiyordunuz da: "Muhakkak Ben »ize birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum" diye duanıza karşılık yermişti.
10. Allah bunu, ancak bir müjde olsun ve o sayede kalpleriniz tümüyle rahatlasın diye yapmıştı. Yardım, yalnız Allah katındandır. Şüphe yok ki, Allah mutlak galiptir, Hakimdir.
Yüce Allah'ın: "Hani siz, Rabbinizden yardım istiyordunuz..." buyruğun-daki yardım İsteme anlamını veren "istiğâse" yardım ve imdada yetişme isteğinde bulunmak demektir. "Adam imdat istedi" tabiri; " İmdat diye bağırdı" demektir. İsmi, şeklinde gelir. İmdat istemek, yardım talep etmek ise,"Benden yardım diledi," şeklinde kullanılır. Bunun da ismi; şeklinde gelir. Bu açıklamalar el-Cevherî'den nakledilmiştir.
Müslim, Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bedir günü Rasulullah (sav), müşriklere baktı. Bin kişi olduklarını gördü. Ashabı ise üçyüzonyedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) kıbleye yöneldi, sonra ellerini uzattı. Rabbi-ne şöylece niyaz etmeye koyuldu:
"Allah'ım, bana va'dini gerçekleştir! Allah'ım bana va'dettiğini ver. Allah'ım, eğer sen İslâm ehlinden bu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde sana ibadet olunmayacaktır." O, kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış halde, Rabbine, -ridası omuzlanndan düşünceye kadar- niyaza devam etti. Sonra Ebu Bekir yanına gitti, ridasını altp omuzlarına bıraktı. Arkasına durup şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, Rabbine bu kadar seslenişin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği sözünü gerçekleştirecektir. Bunun üzerine yüce Allah: "Hani siz, Rabbİnİzden imdat İstiyordunuz da: Muhakkak Ben sîze birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum dîye duanıza karşılık vermişti" buyruğunu indirdi ve Allah, melekleri yardımına gönderdi, diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.[35]
"Birbiri ardınca" anlamındaki kelimesini Nâfî' "dâl" harfini üstün olarak; diye okumuştur. Diğerleri ise "dal" harfini esreli olarak ism-i fail şeklinde okumuşlardır. Yani, birbiri ardınca, arka arkaya gelen guruplar demektir. Böylesi ise gözlere daha bir heybet ve korku verir.
"Dâl" harfinin üstün okunuşu İse, faili meçhul (ism-i mef'ul) sîgasıdır. Yani, ardınızdan gönderilen melekler anlamındadır. Çünkü Bedir günü savaşanların ardından bin tane melek gönderilmişti. Yani, bu bin melek, kâfirlere karşı onlar*a yardım etmek üzere indirilmişti. Bu kıraate göre bu kelime "bin"İn sıfatı olur. Bunun, "Size... yardım ediyorum" buyruğundaki man-sub zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Yani siz, birbirinizin ardınca savaş halindeyken, size bin melek ile yardım edeceğim. Mücahidin kabul ettiği görüş budur.
Ebu Ubeyde'nin naklettiğine göre İle aynı anlamdadır. (İkisi de; arkamdan geldi, peşimden geldi anlamında). Ancak Ebu Ubeyd bunların aynı anlama gelmesini kabul etmemektedir. (Yani, birincisi arkamdan geldi, ikincisi ve hemze ziyadesi ile olanı ise, arkamdan gönderdi manasınadır). Çünkü yüce Allah: "Arkasından onu râdife (ikinci üfürüş) izleyecek" (en-Naziât, 79/7) diye buyurmakta, buna karşılık; diye buyurmamaktadır.[36]
en-Nehhâs, Mekkî ve başkaları derler ki: Burada "dal" harfinin esreli okunuşu daha uygundur. Çünkü te'vil bilginleri bu kıraate göre tefsir yapmaktadırlar. Yani melekler birbiri ardınca gelmişlerdir. Diğer taraftan bunda -Ebu Ubeyde'nin naklettiğine göre- "dal" harfinin üstün okunuşu manası da vardır. Bir başka sebep ise, kurra'nın çoğunlukla "dal" harfini esreli olarak okumuş olmalarıdır.
Sibeveyh der ki: Kimi kıraat âlimi; şeklinde "ra" harfi üstün, "dal" harfini de şeddeli olarak okumuşken, kimileri de; şeklinde "ra" harfini esreli okumuşlardır. Başkaları da "ra" harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Her üç kıraatte de "dal" harfi hem esreli, hem de şeddelidir.
Sibeveyh'in bu açıklamasında belirttiği birinci kıraatin takdirine göre, kelimenin aslı; şeklinde olup, "te" harfi "dal" harfine idğam edilmiş, ondan sonra "dal" harfinin harekesi -iki sakin yanyana gelmesin diye- "ra" harfine verilmiştir. İkinci kıraatte ise "ra" harfi iki sakin yanyana geldiğinden dolayı esreli okunmuştur. Üçüncü kıraatte ise "ra" harfinin ötreli okunuşu, "mim" harfinin ötreli okunuşuna İttiba dolayısıyladır. "Ey filan geri çevir," demek gibi.
Cafer b. Muhammed iie Asım el-Cahderî de "bin" anlamındaki kelimeyi şeklinde; binlerce anlamında; "bin" anlamındaki; 'in çoğulu olarak okumuştur. Tıpkı; Fels kelimesinin çoğulunun; diye kullanılması gibi. Yine Cafer ile Asım'dan bu kelimeyi; diye okudukları da rivayet edilmiştir.
Âl-i îmran Sûresi'nde meleklerin inişinden, onların alâmetlerinden ve savaşlarından söz edilmişti (bk. 3/123-125. âyetler, 3- başlık ve devamında). Yine Âl-i İmran Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Allah bunu ancak bir müjde olsun..." buyruğunun anlamı da geçmiş bulunmaktadır. (Bk. 3/126. âyetin tefsiri). Maksat, gönderilen yardımdır. Bununla ard arda gönderilen meleklerin kastedilmesi de mümkündür.
"Yardımyalnız Allah ka tındandır." Şanı yüce Allah bununla zafer ve yardımın meleklerden değil, kendi katından geldiğine dikkat çekmektedir. Yani, eğer O'nun yardımı olmasaydı, meleklerin sayılarının çokluğunun faydası görülmezdi. Allah'tan gelen yardım ise, kthçla değil hüccet ile olur. [37]
11. Hani O, kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafif bir uykuya biiründürüyordıı. Sizi onunla tertemiz yapmak, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve onunla ayaklara sebat vermek için de üstünüze gökten bir su indiriyordu.
Yüce Allah'ın: "Hani O... sizi hafif bir uykuya büründü-
rüyordu" buyruğunda iki mef ul vardır. Bu da Medinelilerin kıraati olup fiilin yüce Allah'a izafe edilmesi dolayısıyla güzel bir kıraattir. Çünkü daha önce yüce Allah'ın ism-i şerifi: "Yardım yalnız Allah kalındandır" buyruğunda geçmiş bulunmaktadır. Aynca bundan sonra da; "Üstünüze... indiriyordu" buyruğu geçmektedir. Burada da fiil yüce Allah'a izafe edilmektedir. Aynı şekilde uykuya büründürmek de ifadeler arasında uygunluk (müşâkelet) ortaya çıkması İçin yüce Allah'a izafe edilir.
İbn Kesir ve Ebû Amr ise, fiili hafif uykuya izafe ederek; "O hafif uyku sizi buruyordu," şeklinde okumuşlardır. Bu kıraatin delili ise, "Bir emniyet ve bir uyuklama indirdi ki, içinizden bir kısmını örtüp buruyordu" (Âl-i İmran, 3/154) buyruğudur.
Bu buyrukta "bürümek" anlamını veren fiil, hem "ye" ile, hem de "te" ile okunmuştur. Bu okuyuşlara göre de fiil, ya uykuya veya güvenliğe izafe edilmiştir. Burada geçen güvenlik, bizzat hafif uykunun (ya da uyuklamanın) kendisidir. Yüce Allah, bu uyuklamanın müslümanlan bürüyen şey olduğunu haber vermektedir. Diğerleri ise; "Sizi... Mründürüyordu" şeklinde "ğayn" harfini üstün, "şin" harfini de şeddeli okumuşlar, "Hafif bir uykuya" kelimesini de nasb ile okumuşlardır. Bu da Nâfi'in kıraatinin mana-
sına göre böyle okunur. Bu iki okuyuş; "Bürüdü ve burundur-dü" anlamında iki ayrı söyleyiştir. Nitekim yüce Allah (bu iki söyleyişin her birine örnek olmak üzere) şöyle buyurmaktadır: "Onları(n gözlerini) örttük (bağladık)" (Yasin, 36/9); Onu örttüğü şeyler ile örttü." (en-Necm, 53/54) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Sanki yüzleri... büründürülmüş gibidir." (Yunus, 10/27) Mekkî de der ki: Burada tercih edilen görüş, "ya" harfinin ötreli ve şeddeli okunuşu, buna karşılık; Hafif bir uyku" kelimesinin nasb ile okunmasidır. Çünkü ondan sonra gelen ifade: "Kendi katından bir emniyet olmak üzere" şeklinde olup, Kendi kâtından" lafzındaki zamir, Allah'a ractdir. Hafif uykuyu onlara büründü ren O'dur. Diğer taraftan çoğunluk da bu şekilde okumuştur. Bunun: Düşmandan yana sîze güvenlik olmak üzere; anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Bir emniyet olmak üzere" buyruğu mef ulun leh yahut mastardır. şeklindeki mastarların hepsinin anlamı (güvenlik, emniyet demek olup) aynıdır.
"Hafif uyku (veya uyuklama}", korkmayan ve güvenlik içerisinde bulunanın halidir, İşte bu hafif uyku da ertesi gün savaşın yapılacağı gecede olmuştu. Önlerinde oldukça önemli bir husus bulunmakla birlikte uyumaları hayret verici birşeydi. Fakat Allah onların korkularını dindirmişti. Ali (r.a)'dan, dedi ki: Bedir günü aramızda süvari olarak yalnızca el-Mİkdad vardı. Onun da siyah beyaz bir atı vardı. Ben o savaşta bulunan bizlerden, kimi gördümse hep uyuyorduk. Ancak Rasulullah (sav) bir ağacın altında sabaha kadar namaz kıldı ve ağladı. Bunu el-Beyhakî zikretmiştir.[38]
el-Maverdî der ki: Bu gecede yüce Allah'ın onlara gelen uykuyu hatırlatarak minnette bulunması iki bakımdandır: Birisi onların ertesi gün savaşın yapılacağı gecede dinlenmelerini sağlayarak onları güçlendirmesi, diğeri İse kalplerinden korkunun izale edilmesiyle onlara güvenlik sağlamasıdır. Nitekim şöyle denmektedir: Güvenlik, uyku getirir, korku ise uyutmaz.
Safların karşı karşıya geldiği sırada onları uykuya büründürdüğü de söylenmiştir. Buna benzer bir hususun, Uhud gününde sözkonusu olduğu Âli İmran Sûrest'nde (Bk. 3/154. âyetin tefsiri) açıklanmıştı.
Yüce Allah'ın: "Sîzi onunla tertemiz yapmak, sizden şeytanın pisliğini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve onunla ayaklarınıza sebat vermek İçin de üstünüze gökten bir su indiriyordu" buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre; Kur'an-ı Kerim bununla uyumanın yağmurdan önce olduğuna delâlet etmektedir.
İbn Ebi Necih İse der ki: Yağmur, uykudan önce olmuştu. ez-Zeccac'ın naklettiğine göre, kâfirler Bedir günü mü'minlerden önce Bedir suyunun başına varmışlar ve orada konaklamışlardı. Mü'minter susuz kalmışlardı. Bu sefer korkuya kapıldılar, susuzluk çekmeye başladılar, cünüp oldular ve hatta bu şekilde namaz kıldılar. Kimileri kendi içinden şeytanın vesvesesinin etkisiyle şöyle demişti: Biz Allah'ın dostları olduğumuzu iddia ediyoruz. Rasu-lullah da aramızda bulunmaktadır. Halbuki biz bu durumda, müşrikler ise suyun başında bulunuyorlar. Bunun üzerine yüce Allah, Bedir gecesi, Ramazanın onyedinci günü, vadiler sel olup taşıncaya kadar yağmur yağdırdı Rny-lelîkle hem su içtiler, hem temizlendiler, hem bineklerine de su verdiler. Kendileri ile müşrikler arasında bulunan kıraç ve kaypak arazi sertleşti ve bunun sonucunda müslümanların ayakları orada savaş sırasında sağlam bastı.
Şöyle de denilmiştir: Bu haller, müsJümanların Bedir'e ulaşmalarından önce olmuştu. Bu görüş daha sahihtir. İbn İshâk'ın Siret'inde ve başkalarının zikrettiği de budur. Kısaca olay şöyle olmuştu: İbn Abbas der ki: Rasulullah (sav)'a Ebu Süfyan'in Şam'dan dönmekte olduğu haberi ulaşınca, müslüman-lan onlara karşı çıkmaya teşvik edip şöyle dedi: "İşte beraberinde mallar bulunan Kureyş'in kervanı. Haydi onların önüne çıkınız. Olur ki Allah bu kervanın mallarını size nafile (ganimet) olarak İhsan eder." Bunun üzerine elini çabuk tutup hazırlanabilenler Hz. Peygamber ile yola koyuldu. Kimisi işi ağırdan tuttu ve onunla çıkmaktan hoşlanmadı. Rasulullah (sav) ise, kendisinin mazeretli olduğunu ortaya koyan hiçbir kimseye iltifat etmeksizin çabucak yola koyuldu. Bineği bulunmayanı da beklemedi. Böylelikle o, Muhacir ve Ensar'dan oluşan ashabından üçyüz onüç kişi ile yola koyuldu.
Buhârî'de ise el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Muhacirler Bedir günü seksen küsur kişi, Ensar ise ikiyüzkırk küsur kişi idiler.[39]
Yine Buhârî, el-Bera'dan şöyle dediğini kaydetmektedir: Biz, kendi aramızda Muhammed (sav)'ın ashabının Talut ile birlikte nehri aşan adamlarının sayısınca, üçyüz on küsur kişi olduğunu söylerdik. Ki onunla birlikte mü'min olmayan kişi nehri geçmemişti.[40]
Beyhakî de Ebu Eyyub el-Ensarî'den şöyle dediğini kaydetmektedir: Biz,
"Bedir'e" çıktık. Bir ya da iki gün yol aldıktan sonra Rasulullah (sav) bize sayımızı tesbit etmemizi emretti. Biz de onun emrini yerine getirdik, üçyüz onüç kişi olduğumuzu gördük. Peygamber (sav)'a sayımızı haber verince, o bundan dolayı sevindi, yüce Allah'a hamd edip: "Tatut'un adamları sayısıncası-nız" diye buyurdu.[41]
İbn İshâk der ki: Herkes hep birlikte Rasulullah (sav)'ın herhangi bir savaş hali ile karşılaşmayacağını sanmıştı. O bakımdan bu işe hazırlananlar çok olmadı. Ebu Süfyan ise Hicaz bölgesine yaklaşınca, haberleri araştırmak üzere casuslar gönderir, karşılaştığı kafilelere insanların mallarına zarar gelir korkusuyla durumu soruştururdu. Nihayet kafilelerden birisinden: Muham-med (sav) insanları size karşı çıkmak üzere sefere davet etti, diye bir haber aldı.
Bunun üzerine tedbir aldı ve Gıfarlı Damdam b, Amr'ı ücretle tutarak Mekke'ye gönderdi, Ona, Kureyşlilere gidip mallarını korumak üzere sefere çıkmalarını ve Muhammed (sav)'ın ashabı ile birlikte kervanın karşısına çıkmak istediğini bildirmesini istedi. Damdam, Ebu Süfyan'ın dediklerini yaptı. Mekkeliler de bin kişi veya o civarda savaşçı ile yola çıktılar.
Peygamber (sav) da ashabı ile çıktı ve kendisine Kureyşlilerin kervanlarını korumak üzere Mekke'den çıktıklarına dair haber ulaştı. Peygamber (sav) beraberindekilerle istişarede bulundu. Ebu Bekir kalktı, konuştu ve güzel konuştu. Daha sonra Ömer kalktı, o da konuştu, güzel şeyler söyledi.
Daha sonra el-Mikdad b. Amr ayağa kalkıp şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasu-lü, Allah'ın sana emrettiği ne ise onun doğrultusunda yürü. Biz de seninle beraberiz. Allah'a yemin ederiz, İsrailoğullarının: "Sen ve Rabbin gidiniz de ikiniz onlarla savaşın. Biz de burada oturanlarız" (el-Maide, 5/24) dedikleri gibi demeyiz. Şunu söyleriz: Sen ve Rabbin gidiniz, savaşınız. Biz de sizinle birlikte savaşacağız. Seni hak ile gönderen hakkı için eğer sen Berk el-Ğimâd'a -Habeşistan'daki bir şehiri kastediyor- yürüyecek olsan, şüphesiz biz de orada seninle birlikte çarpışırız.
Rasulullah (sav) bundan dolayı sevindi ve ona hayırla duada bulundu, sonra da şöyle buyurdu: "Ey insanlar bana görüşlerinizi belirtiniz." Bununla En-sar'ı kastediyordu. Çünkü-Ensar hazır bulunanların sayıca çoğunluğunu teşkil ediyordu ve Akabe'de Hz, Peygamberle bey'ati eştikleri sırada, Ey Allah'ın Rasulü demişlerdi. Şüphesiz bizler sen yurdumuza ulaşıncaya kadar başına geleceklerden kendimizi sorumlu tutmayız. Ama bize ulaştın mı, artık sen bizim himayemizdesin. Kendimizi, çoluk çocuğumuzu ve hanımlarımızı nasıl ve neden koruyor isek, seni de öylece koruyacağız.
İşte Rasulullah (sav) Ensar'ın Medine dışında kendisine yardım etmekle yükümlü olmadıkları görüşüne sahip olmalarından ve kendisinin de onları şehirleri dışında bir düşmana karşı götürme hakkına sahip olmadığı kanaatini taşıyacaklarından korkuyordu.
Rasulullah (sav) bu sözlerini söyleyince, Sa'd b. Muaz -Sa'd b. Ubade de denilmektedir, o gün her ikisinin de konuşmuş olmaları da mümkündür- şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, sanki sen bu sözlerinle biz Ensar topluluğunu kastediyor gibisin. Rasulullah (sav) "evet" diye buyurunca, Sa'd şunları söyledi:
Şüphesiz biz sana iman ettik. Sana uyduk. Allah sana neyi emrettiyse o yolda yürü. Seni hak ile gönderene yemin ederiz ki, eğer sen bizimle birlikte şu denize dalacak olursan ve sen de dalarsan şüphesiz seninle birlikte biz de ona dalarız.
Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Allah'ın bereketi üzere yola koyulunuz. Ben sanki ölü yıkılacak olanların yıkılacakları yerleri görür gibiyim."
Rasulullah (sav) yola koyuldu ve Kureyşlilerden önce Bedir suyuna vardı. Allah'ın, Kureyşlilerin üzerine indirmiş olduğu büyük bir yağmur, onların daha önce Bedir suyuna varmalarını engelledi. Buna karşılık o yağmurdan müslümanlara ayakların gömüleceği kadar yumuşak olan vadinin kumlarını sadece sertleştiren ve böylelikle yürümelerini kolaylaştıran miktarı isabet etmişti.
Rasulullah (sav) Bedir sulan arasında Medine'ye en yakın olan suyun yanı başında konakladı.
el-Hubab İbnü'l-Münzir b. Amr b. el-Cemuh, Hz. Peygamber'e bu hususta başka bir görüş sunarak ona şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, acaba bu Allah'ın sana konaklamanı emrettiği ve bizim daha ilerisine de geçemeyeceğimiz, yahut gerisinde de kalamayacağımız bir yer midir, yoksa bu konudaki görüşünüz savaş ve savaş taktiği gereği midir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, bu husustaki görüşümüz, savaş ve taktik gereği burada konakladık" deyince, el-Hubab şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, bu senin İçin uygun bir konaklama yeri değildir. Haydi bizi onlara en yakın suyun başına götür, oraya konaklayalım ve onun gerisinde kalan diğer kuyulan ise kapatalım. Sonra bizler bu suyun çevresinde bir havuz yapalım, o havuzu su ile dolduralım. Biz bu sudan içerken, onlar içecek su bulamasınlar.
Rasulullah (sav) onun bu görüşünü güzef buldu ve dediği şekilde hareket etti. Daha sonra müslumanlarla Kureyşliler karşı karşıya geldiler, Allah Peygamberine ve müslümanlara zafer verdi. Müşriklerden yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir alındı. Mü'minlerin onlardan intikamını aldı. Allah, hem Rasulünün göğsüne, hem de ashabının göğsüne onlara karşı duydukları öfkeden dolayı su serpmiş oldu. İşte bu hususu dile getirmek üzere Hassan b. Sabit şu şiiri söylemiştir:
"Kum tepesi üzerindeki Zeynep yurdunu bilip tanıdım
Yeni, taze yaprak üzerindeki yazı hattı gibi;
Rüzgârlar onu evirip çeviriyor ve baharın
Bol bol yağmur yağdıran her bir bulutu-
Artık orası yıkılıp döküldü ve o sevgili orada sakinken,
Şimdi orası harabeye döndü
Artık bırak hergün hatırlamayı da
O kederli kalbe hararetini geri ver
O kusuru bulunmayanı haber ver bana
Doğrulukla; yalancının haberi gibi olmasın
Bedir sabahı yüce Allah'ın yaptıklarım
Bizim için o müşriklerdeki hezimet payını
O sabah vakti ki, adeta onların toplulukları
Batı tarafında temelleri ortaya çıkmış (binayı) andırıyordu
Biz de onları bizden bir toplulukla karşıladık
Orman arslanlan gibi gencimizle, yaşlımızla
Muhammed'in önünde ona karşı destek verdiler
Düşmana karşı savaşın kızgınlığında
Ellerinde ince keskin kılıçlar olup
Güçlü, şerefli ve deneyimli herkesle beraber
O şerefli ve asil Evaoğulları ile onları destekleyen
O sapasağlam dinde Neccar oğulları da
Bbu Cehl'in yanından yere yıkılmışken geçtik
Utbe'nin yanından da; onları toprak üzerinde bırakarak
Şeybe'yi de nesebleri sorulacak olursa,
Hatırı sayılır ncseblere yiğitler arasında terkettik
Rasulullalı seslendi onlara, onları yığınlar halinde kuyuya attığımız vakit
Benim söylediğim sözün hak olduğunu görmediniz mi
Ve Allah'ın emri ta kalplere işler
Konuşamadılar, konuşsalardı diyeceklerdi ki:
İsabet ettin, sen gerçekten isabetli görüşün sahibiydin."
Burada açıklamamız gereken üç husus vardır: [42]
1. Mahlukatın Şerefinin Kaynağı:
Malik der ki: Bana ulaştığına göre Cebrail Ca.s), Peygamber (sav)'a sormuş: Aranızda Bedir'e katılanların durumu nedir? Hz. Peygamber: "Onlar bizim ha-yırhlarımızdır" diye cevap verince Cebrail: "Bizim aramızda da onlar böyledir" demiş.[43]
İşte bu, mahlukatın şerefinin bizzat kişilerin şahsı İle ilgili olmadığını, yapılan işlerle ilgili olduğunu göstermektedir. Meleklerin sürekli teşbihe devam etmek gibi şerefli davranışları vardır. Bizim de İtaatte ihlaslı davranmak suretiyle yaptığımız işlerimiz vardır.
İtaatlerin fazileti şeriatın onları faziletli diye cesbit etmesiyle ortaya çıkar. Bu itaatlerin en faziletlisi ise cihaddır. Cihadın en faziletlisi ise Bedir günüdür. Çünkü İslâm'ın yapısı onun üzerinde yükselmiştir. [44]
2. Ganimet Elde Etmek Üzere Savaş Çağrısı:
Peygamber (sav)'ın kervanı karşılamak üzere çağrıda bulunması, ganimet elde etmek kastıyla savaşa çağırmanın caiz oluşuna delildir. Çünkü ganimet helal bir kazançtır. Bu da Malik'in, böyle bir şeyi mekruh görmesi şeklindeki kanaatini reddetmektedir. Çünkü Malik şöyle der: Bu maksatla yapılacak savaş, dünyalık için bir savaştır. Ayrıca, -ganimet için savaşanınki değil de-Allah'ın adt en üstün olsun diye savaşanın savaşı, Allah'ın yolundadır, şeklindeki Peygamberi buyruk ile kastedilen şudur: Eğer böyle bir kimsenin maksadı yalnızca ganimet elde etmek olup dini hiçbir maksadı yoksa o ganimet için savaşmış olur.
İkrime, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet eder: Bedir savaşı sona erdikten sonra Peygamber (sav)'a, haydi artık kervana gidelim. Çünkü onu koruyacak birşey kalmadı, dediler. Bu sefer esirler arasında bulunan el-Abbas ona şöyle seslendi: Bu uygun birşey olmaz. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona: "Neden"? diye sorunca, şöyle dedi: Çünkü Allah sana iki taifeden birisini va-detmişti. İşte Allah sana vadettiğini vermiş bulunuyor. Bunun üzerine Peygamber (sav): "Doğru söyledin" diye buyurdu. Hz. Abbas ise bu bilgiyi Peygamber (sav)'ın konuşmalarından ve Bedir ile ilgili açıklamalardan öğrenmiş, konuşma esnasında bu hususu da işitmişti. [45]
3. Ölümün Mahiyeti:
Müslim'in, Enes b. Malik yoluyla gelen rivayetine göre, Rasulullah (sav) Bedir'de (müşriklerden) öldürülenleri üç gün terkettikten sonra onların bulunduklan yerde ayakta olduğu halde onlara seslenip şöyle dedi: "Ey Ebu Cehil b. Hişam, Ey Ümeyye b. Halef, Ey Utbe b. Rabia, Ey Şeybe b. Rabia, Rab-binizin size va'dettiğini gerçek olarak buldunuz değil rni? Şüphesiz ki ben, Rabbimin bana vadettiğinin gerçek olduğunu gördüm."
H2. Ömer Peygamber (sav)'ın sözünü işitince, Ey Allah'ın Rasulü dedi. Onlar nasıl işitebilirler ve onlar kokmuş leşler haline geldikten sonra nasıl cevap verebilirler?
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim, sizler benim sözlerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap veremiyorlar."
Daha sonra Hz. Peygamberin emir vermesi üzerine sürüklendiler ve Bedir'deki kuyuya atıldılar.[46]
Hz. Ömer'in "nasıl işitirler?" sözü, adet gereği böyle bir şeyi uzak gördüğünü ifade eder. Peygamber (sav) de ona, onların da tıpkı canlılar gibi işittiklerini söyledi. İşte bu, ölümün katıksız bir yokluk ve bir fena oluştan ibaret olmadığını, aksine ölümün sadece ruhun beden ile ilişkisinin kesilip ondan ayrılması ve ikisi arasına bir engel girerek bir hal değişikliği ve bir dünyadan öbür yurda geçiş olduğunu göstermektedir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, ölü kabrine konulup, sahipleri onu bırakıp geriye döndüklerinde muhakkak o, onların ayak seslerini dahi işitir."[47] Bu hadisi de Sahilı(i Buhar?) rivayet etmiştir.
Yüce Allah'ın: "Onunla ayaklara sebat vermek" buyruğundaki "o" zamiri, önceden de geçtiği üzere, ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu vadinin sertleşmesini sağlayan suya attir. Bu zamirin, kalplerin pekiştirilmesine ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre, ayaklara sebat verilmesi, savaş mahallinde ilahi yardım ve zafer verilmesinden ibaret olur. [48]
12. Hani Rabbin meleklere: "Şüphesiz Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben, kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Artık onların boyunlarının üstüne ve onların her parmağına vurun" diye vahyedlyordn.
Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin meleklere: Şüphesiz Ben sizinle beraberim... diye vahyediyordu" buyruğunda yer alan ve "hani" anlamına gelen; edatındaki âmil (bir önceki âyette geçen); "Sebat vermek" fiilidir. Yani Allah, o vakitte bunun ile ayaklara sebat veriyordu. Âmilinin; "Pekiştirmek İçin" fiili olduğu da söylenmiştir. Yani, "hani Rabbin... pekiştirmek için vahyediyordu" demek olur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sen, "Rabbinin meleklere, şüphesiz Ben sizinle beraberim, diye vahyedişini" hatırla anlamındaki ifade de nasb mahallinde olur. Buyruğun manası İse, ben sizinle zafer ve yardımım ile birlikte beraberim şeklînde olur.
"Sizinle beraber," ifadesi, "ayn" harfi üstün olarak okunursa zarftır. "Ayn" harfini sakin olarak okuyanlara göre ise, bu bir harf (edatjtir.
"İman edenlere sebat verin" yani, onlara yardım ve zafer müjdesini verin, yahut onlarla birlikte savaşın veya savaşmaksızın onlarla beraber hazır bulunun. Melek, bir adam suretinde safın önünde yürür ve: Yürüyün, şüphesiz Allah size yardım ve 2afer verecektir, diyordu. Müslümanlar da onun kendilerinden olduğunu sarsıyorlardı.
Daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/323-125. âyetlerin tefsirinde) Meleklerin Bedir günü savaştıklarına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O günde ashab-ı kiram, gözleriyle gördükleri bir vurucu olmaksızın, boyun bölgesinden kopan bir takım başlar görüyorlardı. Bazıları da sözü işitildiği halde şahıs olarak görülmeyen bir kişinin İlerle ey Hayzum! dediğini işitmişlerdi.
Şöyle de açıklanmışUr: Bu şekilde sebat verme, Rasulullah (sav)'ın mü'min-lere meleklerin yardım etmek üzere indiklerini zikretmesi suretinde olmuştu.
Yüce Allah'ın: "Ben, kâfirlerin kalplerine korku salacağım" buyruğuna dair açıklamalar da daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/151. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır
"Artık onların boyunlarının üstüne... vurun." Bu, meleklere verilen bir emirdi. Mü'minlere verilen bir emir olduğu da söylenmiştir. Yani, siz boyunları vurunuz. Buradaki"Üstüne" kelimesi zâiddir. Bunun zâid olduğunu el-Ahfeş, ed-Dahhâk ve Atiyye ifade etmişlerdir.
el-Mes'udî rivayetiyle dedi ki: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ben, Allah'ın azabı ile azaplandırmak üzere gönderilmedim. Ben, boyun-
lan vurmak ve düğüm bağını sıkı tutmak (esir almak) ile emrolundum."
Muhammed b. Yezid der ki: Bu görüş yanlıştır. Çünkü, "üstüne" kelimesi, belli bir anlam ifade etmektedir. Dolayısıyla bunun zaid gelmesi sözko-nusu olamaz. Ancak, bunun anlamı şöyledir: Onlara, yüzlere ve yüze yakın bölgelere vurmaları mübalı kılınmıştır.
İbn Abbas da der ki: Bundan kasıt, her tepe ve her kafayı vurun, demektir. Yani, boyun bölgesinden yukarıda olanları vurun ki, bunlar da başlardır. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Başa darbe vurmak ise daha etkileyici-dir. Çünkü, en basit bir darbe beyine etki eder Bu kabilden bazı açıklamalar en-Nisa Sûresİ'nde de geçmiş bulunmaktadır.
Ayrıca "Üstüne" kelimesi de zaid değildir. Bu açıklamaları, yüce Allah'ın: "Eğer kadınlar ikiden fazla iseler..." (en-Nisa, 4/11; 9. başlık) buyruğunu açıklarken zikretmiş bulunuyoruz.
"Ve onların her parmağına vurun." ez-Zeccâc der ki: "Parmaklar" kelimesinin tekili; kelimesidir. Bu kelimenin buradaki anlamı parmak ve diğer azalardır. Bu kelime, Arapların bir yere ikâmet eden kişinin durumunu anlatmak üzere "Adam orada ikâmet etti," sözlerinden alınmıştır. Buna göre bu kelime, ikâmet ve hayat ile ilgili anlamları ifade etmek için kullanılır.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada bu kelimeden maksat, el ve ayaklann parmak uçlarıdır. Bu ise, harpte sebatı ve darbe indirilecek yeri anlatmaktadır. Birisinin parmak uçlarına darbe indirilecek olursa, bu sefer diğer organlardan farklı olarak bu darbeleri alan kimse savaşamaz hale gelir. Şair Antere der ki:
"O, namus ve şerefimizi koruyan bir savaş adamıydı
Ve sıkıntılı, zorlu zamanlarda herbir parmak ucuna darbe indirendi."
Bu kelimenin 'parmak" anlamını taşıdığını ortaya koyan beyitlerden birisi de yine Antere'nin şu heyetidir:
"Ölüm benim elimin emri altındadır.
Hint çeliğinden yapılmış kılıcım parmaklarına vardı mı.?"
Arapların şiirinde bu kelimenin "parmaklar" anlamına geldiğini ortaya koyan tanıklar pek çoktur. İbn Fâris der ki: Bu kelime parmaklar anlamındadır. Sair azalar demek olduğu da söylenmiştir. Bazılarının da naklettiğine göre bunlara bu ismin veriliş sebebi, insanın kendileri vasıtasıyla karar kılabildiği ve durabildiği hallerinin salahının bu organlara bağlı oluşundan dolayıdır. ed-Dahhâk da der ki: Bu kelime her bir eklem yeri hakkında kullanılır. [49]
13. Bunun sebebi onların Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmeleridir. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse, muhakkak Allah cezası çok şiddetli olandır.
14. Bu, şimdiki azabınız. Onu tadın. Kafirler İçin bir de ateş azabı vardır.
Yüce Allah'ın: "Bunun sebebi, onların, Allah'a ve Rasûlüne karsı gelmeleridir" buyruğundaki; Bu", mübtedâ olarak ref mahallindedir. İfadenin takdirî de şudur: Bu işin sebebi... yahut da bu iş, işte böyledir.
"Allah'a... karşı gelmeleri", Allah'ın dostlarına karşı çıkmaları demektir. Karşı gelmek (şikak) ise, herkesin vadinin bir tarafında yer alması demektir. Buna dair açıklamalar, daha önceden (el-Bakara, 2/137. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Bu, şimdiki azabınız. Onu tadın. Kafirler için bir de ateş azabı vardır."
ez-Zeccâc der ki: Bu... nız"; İş veya olay" kelimelerinin takdiri ile ref mahallindedir. Yani, sizin durumunuz işte budur, o halde onu tadınız. Bunun, "Tadın" dolayısıyla nasb mahallinde olması da münlkündür. Mesela, Zeyd'e vur," sözü de böyledir.
Bu ifadenin anlamı, kâfirlere azarda bulunmaktır.
"Ve muhakkak" Bu...nız'a atf ile ref mahallindedir.
el-Ferrâ der ki: Bunun, Ve çünkü kâfirler için..." anlamında nasb mahallinde olması da mümkündür. Yine el-Ferrâ der ki: Burada mah-zuf olarak "Ve bilin ki muhakkak..." kâfirler için ifadesinin takdiri de mümkündür.
ez-Zeccâc der ki: Eğer burada "ve bilin ki" İfâdesinin takdiri cai2 ise, elbette; "Zeyd gitmektedir, Amr da oturuyor;" demek caiz olurdu. Hatta mübteda olarak da; "( uu^, Lj >: ZeY^ gidiyor" (demek kastıyla) de denilebilirdi. Çünkü lıaber veren, bir işi bildiren, demektir. Ancak, böyle bir ifadenin kullanılabileceğini hiçbir nahivci söylememiştir. [50]
15. Ey îman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkanızı dönmeyiniz.
16. Savaşmak için yahut yer tutmak veya başka bir bölüğe katılmak gayesiyle olmaksızın, o gün kim onlara arkasını dönüp kaçarsa, muhakkak o, Allah'ın gazabına uğramış olur. Onun yeri de cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: [51]
1. Savaştan Kaçmak:
-Mealde; "karşılaşma" anlamı verilen kelimesi, azar azar yaklaşmak demektir. Asıl anlamı, kalçalar üzerinde sürünmek demektir. Daha sonra savaş esnasında bir başkasına doğru yürüyen herkese bu ad verilmeye başlanmıştır.
"Karşılıklı olarak birbirine yaklaşmak, yakınlaşmak" anlamına gelir. Mesela; "Düşman yaklaştı ve topluluklar yaklaştı" denilirken, biri diğerinin üzerine yürüdü denmek istenir Şiirde "zihaf da buradan gelmektedir. Zihaf ise, İki harf arasında bir harfin düşürülüp, o iki harfin birinin diğerine ulanması (yürütülmesi) anlamınadır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır Birbirinize yaklaşıp birbirinizi görecek olursanız, artık onlardan kaçarak onlara arkalarınızı dönemezsiniz. Yüce Allah mü'minlere cihadı ve kâfirlerle savaşı farz kıldığında bunu haram kıldı.
îbn Atiyye der ki: "Arkalar" kelimesi, -arka anlamına gelen-"dubur" kelimesinin çoğuludur. Bu âyet-i kerimede "dubur" kelimesinin kullanılması ileri derecede bir fesahati ortaya koymaktadır. Çünkü, burada kaçan için çok çirkin ve onun için yerilmeyi gerektiren bir ifade vardır. [52]
2. Kâfirlerin Önünden Mü'minlerin Kaçmamalarının Şartları:
Aziz ve Celil olan Allah, bu âyet-i kerimede mü'minlere kâfirlerin önünden arkalarını dönüp kaçmamalarını emretmektedir. Bu emir ise, mü'minlerin karşısındaki düşman sayısının iki kat olmaması şeklinde nass ile bağfa-nan şart ile kayıtlıdır. Dolayısıyla mü'minlerden bir kesim, mü'minlerin iki katı bulunan bir müşrik topluluğu ile karşılaşacak olursa, farz olan onların önünden kaçmamaktır. İkiye karşı bir halinde kaçan kişi savaş kaçkınıdır. Ancak, bire karşı üç halinde kaçan kişi savaş kaçkını değildir ve tehdit, ona yönelik olmaz.
Savaştan kaçmak, Kur'ân-ı Kerim'in zahiri gereğince ve imamlann çoğunluğunun ittifakı ile helak edici büyük bir günahtır. Onlardan bazıları da -birileri de "el-Vâdiha" da görüşünü ortaya koyan İbnü'l-Macişûn'dur- şöyle demektedir: Bu hususta düşman sayısının kaç kat fazla olduğu, güç ve hazırlık, gözönünde bulundurulur. Onların görüşlerine göre eğer müşriklerin sahip oldukları savaş gücü ve kahramanlık, kendilerinin iki kat fazlası ise, yüz süvarinin yüz süvariden kaçması caiz olur. Cumhurun görüşüne göre ise, yüz kişinin ancak ikiyüz kişiden fazla düşman ile karşılaşması halinde kaçmaları helaldir. Müslüman ne zamanki bire karşı ikiden fazla düşmanla karşılaşacak olsa, geri dönüp kaçması caiz olur. Bununla birlikte sabretmek daha güzeldir. Nitekim Mûte ordusu üçbin kişi olduklan halde, ikiyüzbin kişiye karşı sebat göstermişlerdi. Ve bu ikiyüzbin kişinin de yüzbini Bizanslı, diğer yüz-bini ise Lalım ve Cüzam kabilelerinden Müsta'reb araplardan oluşuyordu.
Derim ki: Endülüs fethi tarihinde de gerçekleştiği gibi Musa b. Nusayr'ın azadlısı Tank, binyediyüz kişi İle Endülüs'e çıktı. Bu, hicretin 93. yılı Receb ayında gerçekleşmişti. Tarık, Endülüs kralt Rozrik (Rodrik) ile yetmiş bin süvariden oluşan ordusuna karşı çıktı. Tarık üzerine yürüdü, ona karşı sabretti, Allah da o azgın hükümdar Eodrik'i bozguna uğrattı ve fetih gerçekleşti.
İbn Vehb der ki: Ben, Malik'e şöyle bir soru sorulurken dinledim: Müslümanlar sayıca az oldukları halde düşman ile karşılaşır, yahut da gözetleyici-likte bulundukları ve koruyuculuk yaptıkları sırada düşman üzerlerine gelecek olursa, az sayıdaki bu müslüman asker çarpışırlar mı, yoksa geri dönüp arkadaşlarına mı haber verirler? Şu cevabı verdi: Eğer onlara karşı savaşabilecek kuvvetleri varsa onlarla savaşsınlar. Aksi takdirde arkadaşlarına gidip onları durumdan haberdar ederler. [53]
3. Savaştan Kaçma île İlgili Görüş Ayrılıkları:
Savaş günü kaçışın, Bedir gününe has mı, yoksa kıyamet gününe kadar yapılacak bütün savaşlarda mı sözkonusu olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Ebu Said el-Hudrî'den gelen rivayete göre bu hüküm Bedir gününe hastı. Nafi', el-Hasen, Katade, Yezid b. Ebi Habib ve ed-Dahhâk bu görüşte olduğu gibi Ebu Hanife de bu görüştedir. Bu görüşe göre hüküm Bedir'e katılanlara has idi. Onların geri çekilme hakları yoktu. Eğer geri çekilecek olsalardı, müşriklere katılmış olurlardı. Yeryüzünde o gün onlardan başka rnüsSüman yoktu. Müslümanların da geri kaçıp katılacakları Peygamber (.sav)'dan başka herhangi bir gurupları da bulunmamaktadır. Ondan sonra ise, müslümanların biri diğerinin gurubu oldu. el-Kîyâ der ki: Ancak bu görüş, tartışılır bir görüştür. Çünkü, o sırada Medine'de Ensar'dan pek çok kimse vardı. Peygamber (sav) onlara çıkmalarını emretmediği gibi, onlar da savaş olacağını zannetmemîşlerdi. Sadece kervana karşı çıkılacağını sanmışlardı. Ra-sulullah (sav) da kendisiyle birlikte çabucak çıkabilenlerle çıktı.
İbn Abbas İle diğer ilim adamlarından ise, âyet-i kerimenin kıyamet gününe kadar baki olduğu şeklindeki görüşleri rivayet edilmektedir. Birinci kesim, az önce aktardıklarımızı delil göstermekle birlikte yüce Allah'ın: "O gün" kaydını da delil gösterir ve şöyle derler: İşte bu. Bedir gününe işaret etmektedir ve bu âyetin hükmü, zaaf ile ilgili âyetle (bk. 8/66. âyet) nesh olunmuştur. Geriye ise, savaştan kaçmanın hükmü, büyük bir günah olarak kalmamış olur. Nitekim, Uhud günü savaşçılar kaçmış, Allah da onları affetmiş, Hu-neyn günü de haklarında: "Nihayet arkanızı dönüp gitmiştiniz" (et-Tevbe, 9/25) diye buyurmakta ve bundan dolayı herhangi bir azarlama sözkonusu olmamıştı.
İlim adamlarının cumhuru ise şöyle demektedir: Bu buyruk ile, yüce Allah'ın: "Kâfirlerle karşılaştığınız zaman" buyruğunun ihtiva ettiği savaş gününe işaret edilmektedir. Âyetin hükmü ise kıyamet gününe kadar bakidir. Ancak, yüce Allah'ın başka bir âyet-i kerimede açıklamış olduğu zaaf şartı aranır. Âyet-i kerimede nesh sözkonsu değildir. Buna delil de şudur: Âyet-i kerime, savaştan sonra savaşın sona erip, o gün içindeki bütün olaylarla bitip geride kalmasından sonra inmiş olmasıdır. Malik, Şafiî ve ilim adamlarının çoğunluğu bu görüştedir.
Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre, Rasuhıllah (sav) şöyle buyurmuştur: "Helak edici yedi büyük günahtan uzak durunuz... -bu hadiste- ve savaş günü geri dönüp kaçmak" ifadesi de yer almaktadır.[54] Bu, bu hususta açık bir nasstır. Uhud günü ise, insanlar kendilerinin iki katından da fazla olan düşmandan kaçmış oldukları halde yine de azar-lanmışlardt. Huneyn günü aynı şekilde kaçanlar da -ileride açıklaması geleceği üzere- kalabalık düşmandan ötürü geri çekilmek zorunda kalmışlardı. [55]
4. Savaştan Kaçanın Şahidliği ve Şerîatı Uygulamayan Yöneticilere Karşı Çıkmak:
İbnü'l-Kasım der ki: Savaştan kaçanın şahidliği caiz olmadığı gibi, imamları kaçacak olsa dahi onların kaçmaları caiz değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün kim onlara arkasını çevirip kaçarsa." Yine der ki: Bununla birlikte iki katlarından daha fazla düşmanla karşılaşacak olurlarsa, kaçış caiz olur. Ancak bu, müslüman savaşçıların sayısı onikibini bulmuyorsa böyledir. Eğer sayıları onikibini buluyor ise kaçmaları helal olamaz. İsterse müşriklerin sayısı iki katlarından fazla olsurı. Çünkü Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Onikibin Oik bir müslüman ordusu) asla azlıktan dola-yt yenilmezler."[56] İlim ehlinin çoğunluğu bu sayıdaki orduyu âyeti kerimenin ifade ettiği umumi anlamın dışında kabul edip tahsis etmişlerdir.
Derim ki: Bunu, Ebu Bİşr İle Ebu Seleme el-Âmilî rivayet etmiştir ki, Ebu Seleme, el-Hakem b. Abdullah b. Huttâf diye bilinir ve o metruk bir ravidir. İkisi şöyle demişlerdir: Bize, ez-Zührî anlattı, O, En es b. Malik'den, O, Rasulullah (sav)'dan dedi ki: "Ey Eksem b. el-Cevn, sen kavminden başkalarıyla gazaya çık ki, huyun güzelleşsin ve arkadaşlarına ikramda bulunasın. Ey Eksem b. el-Cevn, yol arkadaşlarının hayırlısı dörttür. Gözcü birliğin hayırlıları kırktır. Seriyelerin hayırlıları dörtyüzdür. Ordulann hayırlıları dörtbindir ve hiçbir zaman onikibin kişilik bir ordu azlıktan dolayı mağlup edilemez."[57]
İmam Malik'den de onun bu görüşte olduğuna delâlet eden rivayetler nakledilmiştir. O da onun, el-Umari el-Âbid'e söylediği sözüdür. el-Umari, kendisine: Sen ahkâmı değiştiren ve onları tebdile uğratan kimselere karşı mücadele etmeyi terkedebilir misin? Malik, şu cevabı vermiştir: Eğer beraberimde onikibin kişi bulunuyor ise, bu hususta sana (yöneticilere karşı mücadeleyi terketmekte) genişlik yoktur. [58]
5. Savaştan Kaçış Günahını İşleyenler:
Eğer savaştan kaçarsa, yüce Allah'tan mağfiret dilemelidir. Tırmizî, Bilal b. Yesar b. Zeyd'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana babam anlatti, o, dedem'den Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Her kim; "Kendisinden başka ilah bulunmayan, hayy ve kayyum olan Allah'tan mağfiret diler ve O'na tevbe ederim derse, Allah, savaştan kaçmış olsa dahi orta mağfiret eder." Tirmizî der ki: Bu, garip bir hadis olup, biz bunu bu yoldan başka bir yoldan bilmiyoruz.[59]
6. Savaş Taktiği Gereği Düşmanın Önünden Çekilmek:
Yüce Allah'ın: "Savaşmak için, yahut yer tutmak veya başka bir bölüğe katılmak gayesiyle olmaksızın...'' buyruğunda sözü geçen ve "yer tutmak" ankmı verilen; kelimesi, bulunulan cihetten ayrılmak demektir. Buna göre savaş taktiği gereği bîr taraftan bir tarafa geçip yer değiştiren kişi bozguna uğrayıp kaçan bir kimse değildir. Aynı şekilde müslüman bir topluluğa katılarak onların yardımını alıp tekrar savaşa katılmak niyetiyle yerinden ayrılan kimse de savaş kaçkını değildir.
Ebû Davud'un, Abdullah b. Ömer yoluyla kaydettiği rivayetine göre, Abdullah b. Ömer Rasulullah (sav)'ın gönderdiği seriyye (askeri birliklerden birisi arasında bulunuyordu. Birlikte bulunanlar adeta geri dönercesirie bir tur attılar. Ben de bu şekilde tur atanlar arasında idim. Fakat, bir kenara ayrıldığımız vakit, bu sefer: Biz savaştan kaçtık ve gazaba uğradık. Artık ne yapacağız dedik. Dedik ki: Haydi Medine'ye girelim, orada kendimize sağlam bir yer tutalım ve gittiğimiz vakit de kimse bizi görmesin. Bunun üzerine Medine'ye girdik. Kendi aramızda: Keşke Rasulullah (sav)'ın huzuruna çıksak, dedik. Eğer kabul edilecek bir tevbemiz var ise, Medine'de kalmaya devam ederiz. Yok böyle birşey söz konusu olmayacaksa geri gideriz. (İbn Ömer devamla) der ki: Sabah namazından önce Rasulullah (sav)'ı gözetlemek üzere oturduk. Çıkıp gelince, ona doğru kalktık ve: Biz kaçanlarız, dedik. O, bize yönelerek: "Hayır, aksine siz, dönüp yeniden baskın yapmak üzere gerideki güçlere katılanlarsınız" dedi. Bu sefer ona yaklaştık ve elini öptük. O: "Ben, müslümanlann kendisine sığınıp katıldıkları bölüğüyüm."[60]
Sa'leb der ki: (Kendisine katıldıkları birlik anlamı verilen) "el-akkârûn" geri dönenler demektir. Başkası da şöyle açıklamıştır: Savaş esnasında geri kaçıp sonra tekrar dönen kimseye böyle denilir.
Cerir ise, Mansur'dan, o, İbrahim'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ka-disiye'de bir adam geri dönüp kaçtı ve Medine'ye Hz. Ömer'in yanına vardı ve şöyle dedi: Ey mü'minlerin emiri, helak oldum. Savaştan kaçtım. Hz. Ömer: Ben, kendisine sığıntp yardımını aldığın birliğinim, dedi.
Muhammed b. Şîrîn de der ki: Ebu Ubeyde öldürüîüldüğünde[61], öldürüldüğü haberi Hz. Ömer'e ulaşınca şöyle dedi: Eğer bana gelip sığınmış olsaydı, ben onun yardımcı ve destekçi birliği olurdum. Ben her müslümanın yardımcı ve destekçi birliğiyim.
Bu hadislere göre savaştan kaçmak büyük günah olmamaktadır. Çünkü, burada yardımcı destek ve birlik Medine'dir, İmamdır ve nerede olursa olsunlar müslüman cemattir.
Diğer görüşe göre ise, kaçış büyük bir günahtır. Çünkü, orada sözü geçen yardımcı kuvvetler, savaş için hazır bulunan insanlar topluluğudur. Bu da cumhurun: Savaştan kaçış büyük bir günahtır, şeklindeki görüşüne göre böyledir. Onlar derler ki: Peygamber (sav) ile Hz. Ömer'in bu sözleri, mü'minleri korumak, onlar için İhtiyatlı olmak kabilindendi. Zira, o dönemde mü'minler, kendilerinden kat kat üstün güçlere karşı sebat gösteriyorlardı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in: "Ve savaş günü kaçmak" ifadesi yeterli olmalıdır. [62]
7. Savaştan Kaçışın Uhrevî Cezası:
Yüce Allah'ın: O, Allah'ın gazabına uğramış olur." Yani, Allah'ın gazabını haketmiş olur. "Uğramak" anlamı verilen, 'nın asıl anlamı dönmektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (2/61. âyetin tefsirinin sonlarına doğru) geçmiş bulunmaktadır.
"Onun yeri de cehennemdir." Yani, İkâmetgâhı. Bu da daha önceden birkaç yerde de geçtiği gibi ebedi kalışa delil teşkil etmemektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim kendisinden başka hiçbir ilah olmayan hayy ve kayyûm olan Allah'tan mağfiret dilerim, diyecek olursa, savaştan kaçmış olsa dahi onun günahı bağışlanır."[63]
17. Onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın. Ama ancak Allah attı. Mü'minleri kendi nezdinden güzel bir İmtihan ile denemek için (bunu yaptı). Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, herşeyi çok iyi bilendir.
18. Sizin haliniz işte budur. Şüphesiz Allah kâfirlerin düzenini zayıflatandır.
Yüce Allah'ın: "Onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü" buyruğu ile Bedir günü kastedilmektedir. Rivayete göre Rasulullah (sav)'ın ashabı, Bedir'den geri döndüklerinde herbiri kendisinin yaptıklarını sözkonusu etmeye başlayarak, ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, demeye koyuldu. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri haller ortaya çıktı. Öldürenin de, herşeyi takdir edenin de yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek üzere bu âyet-i kerime nazil oldu. Bu âyet-İ kerime aynı zamanda kulların fiilleri kullar tarafından yaratılmaktadır, diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani, onları siz öldürmediniz. Fakat Allah, onları sizin önünüze sürüklemek ve sonunda onlara karşı size imkân vermek suretiyle onları öldürdü. Bir diğer açıklama şekli de şöyle yapılmıştır: Fakat Allah size yardım olmak üzere göndermiş olduğu melekler vasıtasıyla onlan öldürdü.
"Attığın zaman da sen atmadın" buyruğu da onun gibidir. "Ama ancak Allah attı." İlim adamları bu "atma" hususunda dört ayrı görüş ifade etmişlerdir:
1- Burada atış Rasulullah (sav)'m Huneyn günü düşmanın yüzüne karşı âtmtş olduğu çakıl taşlarıdır. Bunu, İbn Vehb, Malik'ten rivayet etmiştir. Malik der ki: O günde bu çakıl taşlarından kendisine isabet etmedik hiçbir kimse kalmadı. îbnü'l-Kasım da aynı şekilde Malik'ten böyle bir rivayet nakletmektedir.
2- Bu atış, Ulıud gününde Ubey b. Halefin boynuna bir harbe atıldığı zamanı kastetmektedir. Bunun üzerine Ubey, geri dönerek kaçmaya koyulmuştu. Müşrikler ona: Allah'a yemin olsun ki sende korkulacak bîrşey yok, dedikleri halde, o şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, üzerime tükürecek olsa dahi elbette beni öldürecek. Çünkü o: Hayır, onu ben öldüreceğim dememiş miydin?
Ubey, Mekke'de iken, Rasulullah (sav)'t öldürmekle tehdit etmiş, bunun üzerine Rasulullah (sav) kendisine: "Hayır, seni ben öldüreceğim" demişti. Bunun üzerine o Allah düşmanı, Mekke'den dönüşü sırasında Rasulullah
(sav)'ın Şerif denilen yerde kendisine vurduğu bir darbe ile ölüp gitmişti.
Musa b. Ukbe, İbn Şihab'dan naklen şöyle der: Uhud gününde Ubey, atı üzerinde demirlerle örtülmüş (zırh giyinmiş) halde: Eğer Muhammed kurtu-lursa ben kurtulmayayım diyerek geldi. Rasulullah (sav)'ı öldürmek kastıyla üzerine bir hamle yaptı. Musa b. Ukbe der ki: Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Mü'minlerden bir gurup yiğit, onun karşısına çıkınca, Rasulullah'ın onlara verdiği emir üzere yolunu açtılar. Bu sefer, Mus'ab b. Umeyr, Rasulullah (sav)'ı koruyarak onun karşısına çıktı. Mus'ab b. Umeyr şehid edildi. Rasulullah (sav) da Ubey b. Halefin miğfer ile zırhın arasında boğazını ortaya çıkartan bir boşluk gördü, elindeki harbesini ona sapladı. Ubey, atından düştü ve bu aldığı yaradan da kan çıkmadı. Said dedi ki: Kaburga kemiklerinden bir kemik de kırıldı. İşte yüce Allah'ın: "Attığın zaman da sen atmadın. Ama, ancak Allah attı" buyruğu bunun hakkında nazil olmuştur. Ancak, bu açıklama zayıftır. Çünkü âyet-i kerime Bedir savaşı akabinde nazil olmuştur.
3- Bundan kasıt, Rasulullah (sav)'tn Hayber kalesine atmış olduğu oktur. Bu ok, İbn Ebi'i-Hukayk'a yatağı üzerinde bulunduğu halde isabet edinceye kadar havada yol aldı. Bu da tutarsız bir görüştür. Çünkü, Hayber'in fethi Uhud'dan çok sonra gerçekleşmiştir. Diğer taraftan İbn Ebi'l-Hukayk'ın öldürülüş şekli hakkındaki sahih rivayet, onun başka bir şekilde öldürüldüğünü ortaya koymaktadır.
4- Âyet-i kerimenin sözkonusu eniği olay, Bedir günü cereyan etmiştir. Bunu da İbn İshâk ifade etmiştir. Daha sahih olan budur. Çünkü bu sure Be-dir'e dair bir suredir. Şöyle ki, Cebrail (a.s), Peygamber (sav)'e şöyle demişti: "Bir avuç toprak al." Hz. Peygamber de bir avuç toprak alıp bunu yüzlerine karşı fırlattı. Hz. Peygamberin attığı bu bir avuç topraktan gözlerine, burun deliklerine, ağzına toprak isabet etmedik hiçbir müşrik kalmadı. İbn Ab-bas da bunu ifade etmiştir, ileride gelecektir.
Sa'leb der ki: Sen, çakıl taşlarını "attığın zaman da" kalplerine o korku ve dehşeti "sen atmadın" ve böylelikle onlar bozguna uğradığında (onları sen bozguna uğratmadın). "Ama ancak Allah attı" yani, sana yardım eden, sana zafer veren O oldu. Araplar da; "Allah senin için atsın, ifa-desini.kullanırlar ve bununla Allah sana yardımcı olsun, sana zafer versin, senin lehine olacak işleri yapsın anlamını kastederler. Bunu, Ebu Ubeyde, "Ki-tabu'l-Mecâz" (Mecâzu'l-Kur'ân) adlı eserinde zikretmiştir.
Muhammed b. Yezid de der ki: Attığında sen kendi öz gücünle atmadın. Ama sen, Allah'ın gücü sayesinde attın, demektir.
"Mü'minlerİ kendi nezdinden güzel bir İmtihan ile denemek İçin (bunu yaptı)." Burada sözü geçen imtihan (belâ), nimet anlamındadır. "Denemck için" anlamındaki fiilin başında "için" anlamına gelen "lâm" ise, hazfedilmiş bir ifadeye taalluk etmektedir, "Mü'minleri denemek için bunu yaptı," takdirindedir.
"Sizin haliniz işte budur. Şüphesiz Allah, kâfirlerin düzenini zayıflatandır" buyruğu Mekkeliler ve Medineliler ile Ebû Amr diye okurlar. Kûfeliler İse, "Kâfirlerin düzenini zayıflatandır" diye okumuşlardır. "Zayıflatan anlamındaki kelimedeki "he" harfinin şeddeli okunuşu, mübalağa anlamını verir, el-Hasen'den (.vb diğer yedi kıraat imamından) da Kûfeliler gibi okudukları rivayet edilmiştir. Yani, şüphesiz yüce Allah, darmadağın oluncaya, toplulukları dağılıncaya, buna bağlı olarak da zayıf düşünceye kadar onların kalplerine korku salacaktır. "Düzen" anlamı verilen "el-Keyd": Hile, desise, tuzak gibi anlamlara gelir. Buna dair açıklamalar daha önceden (en-Nisa, 4/76. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [64]
19. Eğer siz fetih istemekteyseidz, işte size o fetih gelmiştir. Eğer vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz, Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa size hiçbir faydası olmaz. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.
Yüce Allah'ın: "Eğer siz fetih istemekteyseniz, işte size o fetih gelmiştir" anlamındaki buyruk, şart ve onun cevabını ilıtivâ etmektedir. Bu hususta Üç farklı görüş vardır:
1- Bu, kâfirlere bir hitaptı. Çünkü onlar, zafer ve fetih istemiş ve: Allah'ım, bizden'akrabalık bağını daha çok kim kesiyor, kim ötekine daha çok zulmediyor ise, Sen onu yenik düşür, diye dua etmişlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücahid ve başkaları yapmıştır. Onlar bu sözlerini kendi kervanlarına yardımcı olmak üzere Mekke'den çıkışları sırasında söylemişlerdi.
Bunu, savaş esnasında Ebu Celıil'in söylediği de söylenmiştir. en-Nadr b. el-Haris ise şöyle demişti: Allah'ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak ise, üzerimize ya gökten taş yağdır, yahut da bize acıklı bir azab gönder, en- Nadr da Bedir'de öldürülenler arasında idi. "Fetih İstemek (istiftâh)", yardım dilemek demektir. Yani, size işte fetih (yardım) gelmiştir. Fakat, bu yardım müslümanlara ve size karşı gelmişti. Yani, işte size gerçeği açıkça ortaya çıkartan ve sizin için hakkın ne olduğunu gösteren şey gelmiş bulunmaktadır, demek olur. "Eğer vazgeçerseniz" yani, küfrü bırakacak olursanız, "bu sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz" yani, tekrar böyle bir söz söyler ve Mulıammed'le savaşmaya devam ederseniz, "Bizde döneriz." Mü'minlere yardım ederiz. "Topluluğunuz" sayıca "çok da olsa" çokluğunuzun "size hiçbir faydası olmaz."
İkinci görüşe göre bu buyruk mü'minlere bir hitaptır. Yani, eğer siz Allah'tan yardım istediyseniz, işte yardım size gelmiş bulunmaktadır. "Eğer" size bu hususta izin verilmeden önce, ganimet ve esir almak gibi yaptığınız işlerin benzerine dönmeyip "vazgeçerseniz, bu sizin k;İn daha hayırlıdır. Yok tekrar" benzeri bir işi yapacak olursanız, "Biz de sizi" yine azarlamaya "döneriz." Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azap dokunacaktı." (el-Enfal, 8/68)
Üçüncü görüş ise: "Eğer siz fetih istemekteyseniz işte size o fetih gelmiştir" buyruğu, mü'minlere, ondan sonrası ise kâfirlere hitabtır. Yani, eğer siz bir daha savaşa dönecek olursanız, Biz de Bedir'de yaptıklarımızın benzerini yaparız, el-Kuşeyrî der ki: Fakat sahih olan bunun kâfirlere hitab olduğudur. Çünkü onlar, kervanlarının yardımına gitmek üzere yola çıktıklarında Kabe'nin örtülerine yapışarak şöyle demişlerdi: Allah'ım, bu iki kesimden hangisi daha hidayet üzere ise, bu iki dinden hangisi daha üsrün ise Sen ona yardım et.
el-Mehdevî der ki: Müşriklerin zafer ümidiyle, yani yardım talep kastıyla Kabe örtülerini beraberlerine alarak Bedir'e çıktıkları rivayet edilmiştir.
Derim ki: Bu ifadeler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü, Mekkelİ müşriklerin fıer iki işi de yapmış olmaları muhtemeldir.
"Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir" buyruğundaki; "Çünkü, muhakkak" edatı, istinaf olmak üzere hemze esreli olarak okunur. Üstün olarak okunur ise, yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki Allah, kâfirlerin düzenini zayıflatandır" buyruğuna, yahut da: "Şüphesiz ben sizinle beraberim" (el-Enfal, 8/14) buyruğuna atfedilmiş olur. Manası da, çünkü muhakkak Allah mü'minlerle beraberdir, takdirinde olur. Yani, Allah kime yardım ederse sayıca çok otsa dahi, hiçbir kesim onu yenik düşüremez. [65]
20. Ey iman edenler, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. İşitip durduğunuz halde ondan yüzçevirmeyin.
Yüce Allah'ın: "Ey İman edenler, Allah'a ve Resûlüne İtaat edin" buyruğu, tasdik eden mü'minlere bir hitaptır. Münafıkları dışarıda tutup özel olarak müminlere hitab etmesi, onların şanını tebcil içindir, Allah onlara, bir daha kendisine ve Resûlüne itaat emrini yenilemekte ve yüz çevirmekten yasaklamaktadır. Cumhurun görüşü budur.
Bir kesim, de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerimede hitab münafıklaradır. Yani, ey yalnızca dilleriyle iman ettiklerini söyleyenler... demektir. İbn Atiyye der ki: Hitabın böyle olması, uzaktan uzağa muhtemeldir, lakin oldukça zayıftır. Çünkü şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede muhataplarını iman sahibi olmakla nitelendirmiştir. îman ise tasdik demektir. Münafıkların asgari bir şekilde dahi tasdik nitelikleri yoktur. Bundan uzak bir görüş de şöyle diyenlerin görüşüdür: Burada hitap, İsrail oğullarınadır. Ancak, âyet-i kerimede hitabın onlara olması ihtimali, oldukça uzaktır.
"ondan yüz çevîrmeyin" buyruğundaki mastarı, yüz çevirmek demektir. Burada, ikisinden denilmeyerek "ondan" diye buyrulması, Allah'ın Resûlüne itaatin, Allah'a itaat olmasından dolayıdır. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: "Halbuki, Allah'ı ve Resulünü hoşnut etmek daha doğrudur." (et-Tevbe, 9/62).
"İşitip durduğunuz halde* anlamındaki buyruk; hal mahallinde mübtedâ ve haberdir. Yani: Size karşı okunmakta bulunan Kur'ân-ı Kerîm'in bunca delil ve burhanlarını dinleyip durduğunuz halde, ondan yüzçevirmeyin anlamındadır.[66]
21. Kendileri işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi de olmayın.
22. Çünkü, Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir.
Yüce Allah'ın: "Kendileri işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi olmayın" buyruğu yahudiler, münafıklar ya da müşrikler gibi olmayın, dernektir. Bu buyrukta geçen "işitmek", kulakla işitmekten gelmektedir.
"Kendileri işitmedikleri halde" ile kastedilen, işittiklerini iyice düşünmeyen, onun hakkında tefekkür etmeyen kimselerdir. Böyleler! hiç işitmemiş ve haktan yüzçeviren kimse durumundadırlar. Yüce Allah mü'minlere onlar gibi olmalarını yasaklamaktadır.
Buna göre âyet-i kerime, mü'min bir kimsenin; işittim ve itaat ettim demesinin, bu işitmesinin etkisi, bunları yerine getirmek suretiyle ortaya çıkmadıkça hiçbir fayda sağlamadığına delildir. Eğer, emirleri yerine getirmekte kusurlu hareket edip ifa etmez, buna karşılık yasaklara yönelip onları işleyecek olursa, böyle bir kimsenin buyrukları işittiği sözkonusu olur mu? Bunun, itaati nasıl bir itaattir? Böyle bir kimse, o takdirde ancak imanını açığa vuran ve içten içe küfrünü gizleyen bir münafık seviyesinde olur. İşte yüce Allah'ın: "Kendileri İşitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi de olmayın" buyruğu da münafıkları, yahudileri, ya da müşrikleri az önce geçtiği üzere-kastetmektedir.
Daha sonra şanı yüce Allah, kâfirlerin , yeryüzünde hareket eden varlıkların en kötüleri olduğunu haber vermektedir. Buhârî'de îbn Abbas'tan: "Çünkü Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların eti kötüsü akıl etmeyen sağır ve dilsizlerdir" buyruğu hakkında şöyle dediği nakledilmektedir: Burada sözkonusu edilenler, Abdu'd-Dâroğullanndan bir topluluktur.[67]
"En kötü" ifadesi, aslında; şeklindedir. Ancak, kullanım çokluğu dolayısıyla baştaki hemze hazfedîlmiştir. "En hayırlı" kelimesi de böyle olup, bunun da aslı şeklindedir.[68]
23. Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara işittirirdi. Şayet işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüzçe-virerek arkalarına döner giderlerdi.
Yüce Allah in: "Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara İşittirirdi" buyruğu, onlara delil ve belgeleri anlayıp kavramak ile sonuçlanan bir şekilde işittirirdi, diye açıklanmıştır. Ancak, yüce Allah, ezelden beri onların bedbahtlıklarını bilmiştir, (bundan dolayı onlara işittirmemiştir.)
“Şayet işittirmiş olsaydı" yani, eğer onlara bu delil ve belgeleri kavratmış olsaydı dahi, onların küfre sapacaklarına dair ezelî ilminden sonra artık onlar İman etmeyeceklerdi.
Şu anlama geldiği de'söylenmiştir: O takdirde onlara diriltilmelerini istedikleri ölülerin sözlerini işittirirdi. Çünkü onlar, Muhammed (sav)'ın peygamberliğine tanıklık etsinler diye Kusay b. Kilâb'ın ve diğerlerinin diriltilmesini istemişlerdi.
ez-Zeccâc der ki: "Elbette onlara İşİttirİrdT buyruğu, onların istemiş oldukları herbir şeye (teklif ettikleri herbir mucizeye) dair bir cevaptır. "Şayet işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüzçevirerek arkalarına döner giderlerdi." Çünkü yüce Allah, onların iman etmeyeceklerini ezelden beri bilmektedir.[69]
24. Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlü'nün çağrısına uyun. Bilin ki Allah, kişi İle kalbi arasına girer. Ve muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[70]
1. Allah ve Rasûlü'nün Çağrısı:
Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler... Allah ve Rasûlü'nûn çağrısına uyun" buyruğunun tasdik eden rnü'minlere hitab olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. "Çağrıya uymak" anlamını veren "isticâbet", icabet ile aynı şeydir.
"Size. hayat verecek" kelimesinin aslı; şeklinde olup ikinci "yâ" harfi üzerindeki ötre ağır geldiğinden dolayı hazfedilmiştir. Ancak burada (İki "ye"nin birbirine idğam edilmesi) caiz değildir.
Ebu Ubeyde der ki: "Çağrısına uyun" yani, icabet edin, cevap verin, demektir. Şu kadar var ki, dildeki örfe göre; şekli, "lam" harfi ile teaddi (geçiş) eder, ise "lam"sız teaddi eder. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruğu böyledir;" Ey kavmimiz, Allah'ın davetçisinin çağrısına uyun." (el-Ahkaf, 46/31) Bununla birlikte "lam"sız teaddi ettiği de olur. Buna tanık da şairin şu beyitidir:
“Ve bir çağıran çağırdı: Ey seslenişe karşılık yeren kişi! diye Ancak o vakit hiçbir karşılık veren olmadı."
Onun çağrısını kabul etti, isteğini yerine getirdi"; denilir. Bunun mastarı ismi de şeklinde gibi gelir, yine: "Kötü işitti, kötü cevap verdi" denilir. Bu kelimenin kullanılışı bu şekildedir. ise, karşılıklı konuşmak demektir. Yine O, cevabı güzel bir kimsedir" denilir.
"Size hayat verecek şeylere" buyruğu "Çağrısına uyun" buyruğuna tealluk etmektedir. Yani: Sizi çağırdığı vakit, size hayat verecek şeyler için O'nun çağrısına uyun, demektir. Buradaki "lam" harfinin "e, a" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, size hayat verecek şeye uyun. Bu da, dininize hayat verecek ve size dininizi öğretecek şeylere uyun, anlamına gelir.
Yine bunun: Kendisi vasıtasıyla kalplerinizi diriltecek ve böylelikle kendisini tevhid etmenize sebep teşkil edecek şeylere uyun, anlamına geldiği de söylenmiştir. Buradaki "hayat verme" ifadesi istiaredir. Çünkü, buradaki hayat, küfrün ve cehaletin Ölümünden dirilişi kastetmektedir.
Mücahid ve cumhur şöyle demişlerdir: Yani sizler, Allah'a itaat çağrısına ve Kur'ân-ı Kerim'in ihtiva ettiği emir ve yasaklara uyunuz. Çünkü ebedî hayat, sonu gelmez nimet bundadır.
Yüce Allah'ın: "Size hayat verecek şeylere” buyruğunda kastedilenin ci-had olduğu da söylenmiştir. Çünkü cihad, zahiren hayatın sebebidir. Zira düşmana gaza yapılmayacak olursa, onlar müslümanlara gaza yapar. Düşmanın müslümanlara gaza yaparak üzerlerine gelmesi ise ölümdür. Cihadda ölmek ise ebedi hayattır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rabbleri katında diridir-İer..."(Âl-i İmran, 3/169)
Doğrusu buyruğun, cumhurun belirttiği gibi umum ifade etniğidir.[71]
2. Allah ve Rasûlünün Çağrışma Uymak Gereği:
Buhârî, Ebu Said el-Muallâ'dan, şöyle dediğini rivayet etmektedir: Mescid-de namaz kılıyordum. Rasûlullah (sav) beni çağırdı, ben onun çağrısına uyup gitmedim. Daha sonra yanına gittim ve: Ey Allah'ın Rasûlü, ben namaz kılıyordum, diyerek özür beyan ettim. Şöyle buyurdu: Aziz ve celil olan Allah: "Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlünün çağrısına uyun” demiyor mu? dedi ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[72] Sözkonusu bu hadis-i şerif daha önce el-Fatiha Sûresi'nde (1- bölüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Şafiî-Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bu hadis-i şerif, namazda bulunan bir kimse, farz olan bir fiili işleyecek, yahut farz olan bir sözü söyleyecek olursa, namazının bozulmayacağına delil teşkil etmektedir. Çünkü Rasûlullah (sav) namazda dahi olsa çağrısına uyulmasını emretmektedir.
Derim ki: Yine bunda el-Evzaîfnin şu görüşünün lehine de delil vardır: Namaz kılan bir kimse, bir kuyuya düşmek üzere olan bir çocuğu görüp ona bağıracak ve yanına gidip onu azarlayacak olursa, bunda bir mahzur yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[73]
3. Yüce Allah'ın Kalpler Üzerindeki Tasarrufu:
Yüce Allah'ın; "Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer..." buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir. Yüce Allah'ın bu nassı, O'nun, kulları hakkında küfrü ve imanı hükmetmiş olmakla birlikte, kâfir kişi ile kendisine yerine getirmesini emretmiş olduğu iman arasına girip, bunun sonucunda kâfire iman etme kudretini vermediği takdirde o imanı kazanamayacağını, aksine, onun zıddı olan küfre güç ve kudret verdiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde mü'min için de böyledir, onun ile küfür arasına engel olmaktadır. Bu nass ile şanı yüce Allah'ın, hayrı ve şerri, kulun bütün amelini yaratan olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte Hz. Peygamberin: "Kalpleri evirip çeviren hakkı için hayır..."[74] buyruğunun anlamı budur. Yüce Allah'ın bu fiili, saptırdığı ve yardımından mahrum bıraktığı kimse hakkında adaletinin bir tecellisidir. Zira Allah, onlardan kendilerine vermekle yükümlü olduğu bir hakkı engellemiş olmuyor ki, O'nun adalet sıfatı zail olsun. O, kendilerine lütuf olarak vermek imkânına sahip olduğu birşeyi vermemiştir. Yoksa, kendisinin onlara vermesi gereken haklarını esirgemiş değildir.
es-Süddî der ki: Kişi ile kalbi arasına girer ve böylelikle kişi O'nun izni olmaksızın iman edemez. Yine O'nun izni, yani meşîeti olmaksızın küfre sapamaz. Kalp, düşüncenin mahallidir. Buna dair açıklamalar, daha önce el Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Kalp Allah'ın elindedir. O, ne zaman dilerse kalbi akletmesin diye kul ile kalbi arasına vereceği bir hastalık, yahut bir afet sebebiyle girer. Bunun da anlamı şudur: O halde, aklınızın zail olması ile buna imkân bulamayacak hale gelmeden önce Allah'ın ve Peygamberinin çağrısına uymakta elinizi çabuk tutunuz.
Mücahid de şöyle demektedir: Yani, Allah, kişi İle onun kalbi arasına yaptığını bilemeyecek hale gelene kadar girer. Nitekim Kur'an-ı Kerimde de şöyle buyurulmaktadtr: "Muhakkakki bunda, kalbi olan... kimse için elbette bir öğüt vardır." (Kaf, 50/37) Burada kalpten kasıt akıldır.
Şöyle de açıklanmıştır: Allah, kişi ile kalbi arasına ölüm ile girer ve bu durumda artık geçmiş olanlarını telafi etme imkânı kalmaz. Bir diğer açıklama da şöyledir: Müslümanlar, Bedir günü düşmanların çokluğundan korkuya kapıldı. Şanı yüce Allah, kişi ile kalbi arasına girdiğini ve bunu da onların korkularını güvenliğe değiştirmek suretiyle buna karşılık düşmanlarının güvenlik duygusunu da korkuya dönüştürmek suretiyle gerçekleştirdiğini onlara bildirdi.
Şöyle de açıklanmıştır. Yani, yüce Allah işleri bir halden bir başka hale evirip çevirir. Bu da kapsamlı bir açıklamadır.
Taberînin tercih ettiği açıklama şekli bunun, şanı yüce Allah'ın, kulların kalplerine kendisinin onlardan daha çok hâkim olduğunu ve dilediği takdirde kendileri ile kalpleri arasına girerek, yüce Allah'ın dilemesi müstesna insanın hiçbir şey idrâk etmesine imkân vermeyeceğini haber vermektedir.
"Ve muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız" buyruğu, önceki buyruğa atfedilmiştir. el-Ferrâ der ki: Eğer bu buyruk, istinaf (bir cümle başı) olarak okunursa; Ve muhakkak..." buyruğundaki hemzenin esreli okunması gerekecektir. Ancak üstün okunuşu da doğrudur.[75]
25. Bir de İçinizden yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayan bir fitneden sakının. Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin okadır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[76]
1. Kötülüklere Karşı Tepki Göstermemenin Cezası:
îbn Abbas der ki: Yüce Allah mü'minlere, aralarında münkerin yayılmasını kabul etmemelerini emretmekte, aksi takdirde azabın onların tamamını kuşatacağını bildirmektedir. ez-Zübeyr İbnü'l-Avvâm da bu buyruğu böylece te'vil etmiştir. Çünkü o, Cemel olayı günü otuz altı yılında cereyan etmişti- şöyle demişti: Ben, bu âyet-i kerime ile bizlerin kastedilmiş olduğunu ancak bugün öğrenmiş oldum. Ve ben, bu âyet-i kerimenin yalnızca o dönemde muhatap alman kimseler hakkında olduğunu zannediyordum. Hasan-ı Basrî, es-Süddî ve başkaları da âyeti böylece te'vil etmişlerdir. es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerime özel olarak Bedir'e katılanlar hakkında nazil olmuştur. Cemel vakası günü fitne onlara isabet etti ve birbirleriyle çarpıştılar.
İbn Abbas (r.a) da der ki: Bu âyet-i kerime Rasûlullah (sav)'ın ashabı hakkında nazil olmuştur. İbn Abbas devamla der ki: Yüce Allah mü'minlere kendi aralarında münkerin yaşamasını kabul etmemelerini emretmektedir. O takdirde Allah onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir.
Huzeyfe b. el-Yeman'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ashabımdan bir gurup arasında fitne başgösterecektir. Allah, bana olan sohbetleri sayesinde bunu kendilerine bağışlayacaktır. Fakat onlardan sonra bu hususta bazı kimseler onların izinden gideceklerdir, Allah ise bu sebepten dolayı onlan ateşe koyacaktır."[77]
Derim ki: Sahili hadislerin desteklemiş olduğu teviller işte bunlardır. Müslim'in Sahihinde Zeynep bint Cahş/dan gelen rivayete göre Rasûiullah (sav)'a şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, salih kimseler aramızda bulunduğu halde helak edilir raiyiz? Hz. Peygamber: "Evet, kötülük yaygınlaşacak olursa" diye cevap vermişti.[78]
Tirmîzfnin Sahih (Sünerû'inde de "İnsanlar, zalimi görüp de elini (zulümden) alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden, Allah onların hepsini kendi nezdinden göndereceği bir azaba duçar eder."[79] Bu hadis-i şerifler daha önceden geçmiş idi.
Buhârî'nin Sahih'i ile Tirmizî'de en-Nu'man b. Beşir'den gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hududu üzerinde duran (onları aşmayan) ite onların içine düşen Caşan)ın misali, bîr gemi içinde (yerlerini) kur'a ile paylaşan bir topluluğun misaline benzer. Onlardan kimisine geminin üst tarafı, kimisine de alt tarafı düşer. Geminin alt tarafında kalanlar, su almak istediklerinde üstlerinde bulunanların yanından geçtikleri için aralarında şöyle derler: Eğer biz, kendi payımıza düşen bölümde bir delik açıp da yukarımızda duranlara eziyet vermesek (daha uygun olmaz mı)? Şayet (üsttekiler), onlan istekleriyle başbaşa bırakacak olurlarsa hep birlikte helak olurlar. Eğer onlara engel olurlarsa, onlar da berikiler de hep beraber kurtulurlar.[80]
Bu hadis-i şeriften de belli kimsenin günahları sebebiyle herkesin azaba duçar edileceği anlaşılmaktadır. Yine bu hadis-i şeriften, emr bil maruf, ne-hy anil münkerin terkedilmesi dolayısıyla cezaya hak kazanılacağı da anlaşılmaktadır.
İlim adarnlanmız derler ki: Fitne eğer yaygın bir etki gösterecek olursa herkes helak olur. Bu ise masiyetlerin açıkça ortaya çıkması, münkerin yayılma* sı ve bunların değiştirilmemesi halinde sözkonusu olur. Eğer, münker değiştirilmeyecek olursa, bu münkere kalpleriyle karşı çıkan mü'minlerin, o beldeden uzaklaşmaları ve oradan kaçmaları îcabeder. İşte, bizden önceki ümmetler hakkında da hüküm böyle idi. Nitekim, Cumartesi yasağını çiğneyenler ile ilgili kıssada da onlar, isyankârları terkedip onlardan ayrılmış ve; biz sizinle aynı yerde oturup kalkmayız, demişlerdi.
Selef -Allah onlardan razı olsun- de bu görüşü ifade etmişlerdir. İbn Ve-hb, Malik'den şöyle dediğini rivayet eder: Münker'in açıkça işlendiği yerden hicret edilir ve orada kalınmaz. O, bu görüşüne açıktan açığa faiz işleyerek, altından bir maşrapanın gerçek ağırlığından daha fazla bir miktara satılışına cevaz vermesi üzerine Muaviye'nin bulunduğu bölgeden (Suriye'den) Ebu'd-Derdâ'nın çıkıp gitmesini[81] delil göstermektedir. Bunu, Sahih de rivayet etmiştir, Buhârî de İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah bir kavme azap indirdi mi, azap, onlar arasında bulunanların hepsine isabet eder, sonra da amelleri üzere diriltilirler."[82]
İşte bu, umumi helakin kimisinin, mü'minler için bir arındırma ve temizlik, kimisinin de fasıklardan intikam için gönderildiğine delil teşkil etmektedir.
Müslim'in Abdullah b. ez-Zübeyr'den rivayetine göre, Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) uykuda iken bazı organları hareket etti. Ben, ey Allah'ın Rasûlü! Uykunda daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın dedim, şöyle buyurdu: "Hayret ettiğim şu ki, ümmetimden bîr topluluk, Kureyş'ten bu Beyt'e sığınmış bîr adamı almak için gelecekler. Nihayet el-Beydâ denilen yere vardıklarında onların hepsi yerin dibine geçirilmiş olacaklar. Bunun üzerine biz: Ey Allah'ın Rasûlü dedik. Yol dolayısıyla (çeşitli maksatlı) insanlar bir arada bulunabilir. Şöyle buyurdu: "Evet, aralarından bu işe bilerek gelenler var, mecbur kaldığı için gelenler var, yolcu olanlar var. Fakat onlar, tek bir kîşi imiş gibi helak edilecekler, fakat değişik hallerde geleceklerdir. Yüce Allah onları niyetlerine göre diriltecektir."[83]
Denilse ki: Yüce Allah: "Günah yükü taşıyan hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenmez” (elEn'âm,6/164,Fatır, 35/18); "Her bir kişi kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır" (el-Müddesİr, 74/38); "Kazandığı iyilikler onun lehine, yaptığı kötülükler de aleyhinedir" (el-Bakara, 2/286) diye buyurmuştur. Bunlar ise, herhangi bir kimsenin başka bir kimsenin günahından dolayı sorumlu tutulmamasıni, cezanın yalnızca günahkâr kimse ile ilgili olmasını gerektirmektedir.
Buna cevap şudur: İnsanlar, açıktan açığa münker İşleyecek olurlarsa, onu gören herkesin o münkeri değiştirmesi bir farzdır. Eğer buna ses çıkarmayacak olursa, hepsi de isyankâr olur. Birisi, o münker fiilî işlemekle, diğeri de ona razı olmakla. Yüce Allah ise, hükmü ve hikmeti gereği mûnkerin işlenmesine rıza göstereni bizzat onu işleyen gibi değerlendirmiştir. O bakımdan, münkere razı olan da işleyenin cezasına katılmış olur. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabi yapmıştır. Bu ise, belirttiğimiz gibi hadis-i şeriflerin muhtevâsıdır.
Âyet-i kerimenin anlatmak istediği de şudur; Zalime isabet etmekle kalmayıp salih olana da olmayana da isabet eden bir fitneden korkunuz, çekininiz.[84]
2. Mûnkerin İşlenmesi Dolayısıyla Azap Kimlere İsabet Eder:
Nahiv bilginleri "Erişmekle kalmayan" buyruğundaki "nûn" harfinin gelişini farklı şekiide açıklamışlardır. El Ferrâ der ki: Burdaki ifade, senin birisine; "Bineğin sırtından in, seni yere düşürmesin," demene benzemektedir. Buna göre bu, nehiy lafzında emrin cevabıdır. Yani, eğer sen bineğin sırtından inersen, o da seni yere yıkmayacaktır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Yuvalarınıza girin... sizi ;çiğneyip ezmesin." (en-Neml, 27/18) Yuvalarınıza girecek olursanız, o da sizi çiğneyip ezmez, demektir. Burada "nûn" ceza anlamı dolayısıyla gelmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu "nûn"un geliş sebebi, buyruğun kasem gibi bir mana ifade edişi dolayısıyladır. Nûn ise, ancak nehiy fiili veya kasemin cevabı halinde gelir Ebu'l-Abbas el-Müberred de der ki: Bu buyruk emirden sonra bir nehiydir, Yani, buradaki nehiy, zalimlere yöneliktir. Bu da, siz zulme yaklaşmayınız anlamındadır. Sibeveyh de; Seni burada kesinlikle görmemeliyim, ifadesinin kullanıldığını nakletmektedir. Yani Burada bulunma, demektir. Çünkü ben, burada kim varsa onu görürüm.
el-Cürcânî de der ki: Buyruk, özel olarak zalimlere isabet eden bir fitneden (azaptan) sakının, demektir. Buna göre "Erişmekle kalmayan" buyruğu, nekireye sıfat mahallinde bir nehiydir ki, bunun da te'vili, zulmedenlere bu fitnenin isabet edeceğini haber vermek şeklindedir.
Ali, Zeyd b. Sabit, Ubey ve İbn Mes'ud ise elif siz olarak ve “Zulmedenlere erişecek bir fitne..." anlamını verecek şekilde okumuşlardır, el-Mehdevî der ki: Bu şekildeki okuyuşun, elifli okuyuşundan elifin kasredilmiş ve; dan hazfedildiği gibi, bundan da hazf edilmiştir. O, mana itibariyle "Ama hayır, Allah'a yemin ederimki mutlaka yapacağım," ifadelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi.
Aynı şekilde bunun cemaatin kıraatine mulıatif bir kıraat olması da mümkündür, o takdirde mana: Bu fitne özel olarak zalim olanlara isabet eder, anlamını verir.[85]
26. Şunu da hatırlayın ki, bir zamanlar yeryüzünde azlıktınız ve zayıf görülüyordunuz. İnsanların sîzi tutup kapmasından kor-kuyordunuz da O sizi barındırdı. Sîzi yardımıyla kuvvetlendirdi. Size en temiz ve en hoş şeylerden rızık verdi. Tâ ki şükrede-stoiz.
Yüce Allah'ın: "Şunu da hatırlayın ki, bir zamanlar yeryüzünde" yani Mekke topraklarında "azlıktınız." el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime Muhacirler hakkında nazil olmuştur. Yani, hicretten Önce ve İslâm'ın ilk dönemlerindeki hallerini vasfetmektedir. "Ve zayıf görülüyordunuz” buyruğu da onların sıfatıdır. "İnsanların" anlamındaki kelimesi, fail olarak merfu'dur. "Sizi tutup kapmasından" da nasb malıallindedîr. "Tutup kapmak", sür'atle, hızlıca alıp yakalamak demektir.
"Korkuyordunuz" buyruğu da onların nitelikleridir.
Katade ve İkrime der ki: Tutup kapılmaları sözkonusu edilenler, Kureyg müşrikleridir. Vehb b. Münebbih ise, İran ve Bizanslılardır diye açıklamıştır.
"O sizi barındırdı." İbn Abbas der ki: Ensar'ın yanında barındırdı, demektir. es-Süddî ise Medine'de barındırdı diye açıklamıştır ki, anlam birdir.
Onu kendisine kattı, bağrına bastı, anlamındadır. "O, onun yanında barındı" manasına gelir.
"Sizi yardımıyla" desteği ile, bir görüşe göre Ensar ile, bir diğer görüşe göre ise, Bedir günü melekler ile "kuvvetlendirdi" sizin gücünüze güç kattı. "Size en temiz ve en hoş şeylerden” yani, ganimetleri "fizik verdi, tâ ki şükredesiaiz." Bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/52. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.[86]
27. Ey İman edenler, Allah'a ve Rasûlü'ne hainlik etmeyin. Bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.
Rivayet edildiğine göre, bu âyet~i kerime, Ebû Lubâbe b. Abdü'l-Münzir'in Kurayzaoğullarına kesileceklerini işaret edip bildirmesi üzerine nazil olmuştur. Ebû Lubâbe der ki: Allah'a yemin ederim, ayaklarımı yerimden hareket ettirmeden ben Allah'a ve Rasûlüne hainlik ettiğiftıi anladım. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Bu âyet-i kerime nazil olunca, Ebu Lubabe Mescidin direklerinden birisine kendisini bağlayarak şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, ölünceye yahut da Allah tevbemi kabul edinceye kadar ne bir şey yiyeceğim, ne de birşey içeceğim. Buna dair haber meşhurdur. (Bk. et-Tevbe, 9/102. âyetin tefsiri)
İkrime'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kurayzahların (ahdi bozmaları) durumu ortaya çıkınca, Peygamber (sav), Ali (r.a)'ı, huzurunda bulunan diğer insanlarla birlikte gönderdi. Hz. Ali, Kurayzaoğullarının yanına varınca onlar Rasûlullah (sav)'ın şahsiyetine diS uzattılar. Cebrail (a.s) da siyah-beyaz bir at üzerinde geldi. Âişe (r.anha) dedi ki: Şu anda bile Rasûlullah (sav)'ı Cebrail'in yüzündeki tozu silerken görür gibiyim. Dedim ki: Ey Allah'ın Ra-sûlü bu Dihye midir? Hz. Peygamber: "Hayır, bu Cebrail (.a.s)dır" dedi. (Cebrail) dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, Kurayzaoğullarının üzerine gitmekten seni alıkoyan nedir? Rasûlullah (sav): "Onların kalelerinin hakkından ben naşı' gelebilirim?" deyince, Cebrail (a.s) şöyle dedi: Ben, bu atımı onların üzerlerine (kalelerinden içeriye) süreceğim. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) eğersiz bir ata bindi. Ali (r.a) onu görünce, Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Onların üzerine gitmesen de olur. Çünkü, onlar sana dil uzatıyorlar. Bu sefer Hz. Peygamber: "Hayır, bu onlara bir selam vermek gibi olacaktır." Bunun üzerine Peygamber (sav) üzerlerine gidip şöyle dedi. "Ey maymun ve domuzların kardeşleri!" Onlar, Ey Ebu'l-Kasım sen çirkin söz söyleyen birisi değildin, dediler. Daha sonra da biz Muhammed'in vereceği hükme razı olarak inmeyiz, bunun yerine biz, Sa'd b. Muâz'm vereceği hükme göre ineriz, dediler. Sa'd b. Muaz da bineğinin sırtından inip, haklarında "savaşçılarının öldürülmesi, kadın ve çocuklarıntn da esir alınması" hükmünü verdi. Rasûlullah (sav) da: "Seher vakti melek bana kapımı çalarak durumun bu şekilde olacağını bildirmişti" dedi. Onların bu durumları hakkında da: "Ey iman edenler, Allah'a ve Ra-sûlü'ne hainlik etmeyin. Bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin" âyeti nazil oldu. Bu âyet-i kerime Ebu Lubabe hakkında nazil olmuştu. Çünkü o, Kurayzaoğullan, biz Sa'd b. Muaz'ın hükmünü kabul ederek ineriz dediklerinde, o, kendilerine böyle birşey yapmayın, kesileceksiniz deyip boğazına işaret etmişti.
Bir diğer görüşe göre âyet-i kerime, onların Peygamber (sav)'dan herhangi bir şeyi işitip bunu müşriklere ulaştırmaları ve yaygınlaştırmaları üzerine nazil olmuştur.
Bir başka görüşe göre, âyet-i kerime ganimetlerde'n çalmak hakkında nazil olmuştur. Bunun (hainliğin.) Allah'a nisbet edilmesi ise, ganimetlerin paylaştırılmasını emredenin O oluşundan dolayıdır. Rasûlullah (sav)'a nisbet edilmesi ise, yüce Allah'tan aldığı emre göre hareket eden ve bu paylaştırma işini gerçekleştirenin o olmasındandır.
Hıyanet, gadr etmek ve birşeyi saklayıp gizlemek demektir. Nitekim yüce Allah'ın: "O, gözlerin hain bakışını bilir" (el-Mu'min, 40/19) buyruğun-daki "hain"lik de buradan gelmektedir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmaktadır: Allah'ım, ben açlıktan sana sığınırım. Çünkü o, kişi ile beraber oturup kalkanların en kötüsüdür. Hainlikten de sana sığınırım. Çünkü o, en kötü bir sırdaştır." Bu hadisi, Nesaî, Ebu Hureyre'den gelen bir rivayet olarak kaydetmiştir. Ebu Hureyre: Rasûlullah (sav) şöyle diyordu... deyip hadisi zikretmiştir.[87]
"Bile bile" yani, hainlikteki çirkinliği ve utancı bile bile. Bir diğer açıklamaya göre onun emanet olduğunu bile bile "emanetlerinize de hainlik etmeyin."
Bu buyruktaki "hainlik etmeyin" anlamındaki; kelimesi, birinci "hainlik etmeyin" emrine uygun olarak cezm mahallindedir. Cevap olarak cezm olması da mümkündür. Nitekim: “Balık yiyip, süt içme" demek gibi.
Emanetler ise, Allah'ın kullara emanet olarak verdiği amellerdir. Bunlara emanet deniliş sebebi ise, bu amellerin yapılması ile birlikte kişinin hakkının engellenmeyeceğinden yana kendisini emniyet içerisinde görmesinden dolayıdır ki, emanet kelimesi "emn: güvenlik"den alınmadır. Emanetlerin, ve-dîalartn ve buna benzer hususların edâ edilip sahiplerine teslim edilmesine dair açıklamalar, daha önce en-Nisa Sûresi'nde (4/58. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.[88]
28. Bilin ki, mallarınız da, evlatlarınız da ancak birer imtihandır. Ve muhakkak Allah katında büyük mükâfat vardır.
“Bilin ki, mallarınız da, evlatlarınız da ancak birer imtihandır" buyruğuna gelince, Ebu Lubâbe'nin Kurayzaoğullan arasında birtakım mallan vardı, çocukları da aralarında bulunuyordu. İşte, onlara karşı onu yumuşak davranmaya iten durum da bu olmuştu. İşte bu buyruk bu haline İşarettir."Birer İmtihandır" denemedir. Allah onları, mallan ve çocukları ile denemişti. "Ve muhakkak Allah katında büyük mükâfat vardır." O bakımdan siz de Allah'ın hakkını kendi hakkınıza tercih edin, O'na öncelik tanıyın.[89]
29. Ey iman edenler, eğer Allah'tan korkarsanız, O size bir furkan verir. Kötülüklerinizi örter, size mağfiret eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
Allah'tan korkma (takvâ)'nın anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah, onların kendisinden korkup korkmadıklarını bilendir. Burada şart lafzının zikredilmesi, O'nun kullara, kulların birbirlerine hitab ettikleri uslub ile hitab etmesinden dolayıdır. Kul, Rabbinden korktu mu, -ki bu da O'nun emirlerine uymak, yasaklarından da kaçınmak suretiyle olur- haramlara düşmek korkusuyla da şüpheleri terk edip kalbini halis niyet ile doldurur, azalarını salih amellerle uğraştırır, amellerinde Allah'tan başkasını gözeterek gizli ve açtk şirkin şaibelerinden korunur; mala karşı iffetini koruyarak dünyaya meyletmekten uzak durursa, Allah o kimse için hak ile batıl arasında bir furkan (onları biribirinden ayırt edebilecek bir kavrayış) ihsan eder ve ayrıca istediği hayırlardan ona rızıklar ihsan edip ona imkânlar verir.
İbn Vehb der ki: Ben, Malik'e, şanı yüce Allah'ın: "Eğer Allah'tan korkar-satuz, O size bir furkan verir" ne demektir? diye sordum, O, bir çıkış yolu gösterir diye açıkladı, sonra da yüce Allah'ın: "Kim Allah'tan korkarsa ona bir çıkış yolu gösterir" (et-Talâk, 65/2) buyruğunu okudu.
İbnü'l-Kasım ve Eşheb de aynen onun gibi, Malik'ten bunu nakletmişler-dir. Malik'ten önce Mücahid de bunu böylece açıklamıştır. Şair de şöyle demektedir:
"Önceleri bu diyarda sakin iken yola koyulup uzaklaşmalarından sonra Artık sen uzayıp giden bir kederden çıkış yolu bulamaz, kurtulamazsın."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ölüm bani takıb edip duruyorken nasıl ebedî kalmayı umabilirim? Ve ben, ölüm şarabını içmekten kendimi kurtaramam."
İbn İshâk der ki: Furkan, hak ile batılı birbirinden ayırd etmek demektir. İbn Zeyd de böyle açıklamıştır. Es Süddî bunu kurtuluş, el-Ferrâ fetih ve zafer diye açıklamıştır.
Bunun, ahirette sözkonusu olacağı da söylenmiştir. Yani, Allah sizi cennete, kâfirleri de cehenneme sokmakla birbirinizden ayırmış olacaktır.[90]
30. Hani o kâfirler seni tutup bağlamak yahut öldürmek yahut seni çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kurarlarken, Allah da bunun karşılığında tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdtr.
Bu buyrukla, müşriklerin Daru'n-Nedve'de Peygamber (sav)'a tuzak kurmak üzere yapüklan toplantıyı haber vermektedir. Sonunda onu öldürmek üzere görüş birliğine vardılar. O bakımdan, geceleyin gözetlemeye koyulup, evinin kapısından çıktığı vakit onu öldürmek üzere gece boyunca gözetleyip durdular. Peygamber (sav) da Ali b. Ebi Talİb'e yatağında uyumasını emretti. O da yüce Allah'a gittiği yerin izini bulmamaları için dua etti, Allah da gözlerini görmez kıldı. Uyku onları bürümüşken çıkıp başlarına toprak saçıp gitti. Sabah olunca Alî, evden dışarı çıkıp evde kimse olmadığını onlara haber verince, Rasûlullah (sav)'ı ellerinden kaçırmış olduklarını ve kurtulduğunu anladılar. Buna dair haber, siyer kitaplarında ve başka yerlerde meşhurdur.
"Seni tutup bağlamak" yani, seni alıkoymak, hapsetmek demektir. Bir kimseyi alıp koymayı ifade etmek üzere;"Ben onu hapsettim, alıkoydum" denilir. Katade de bunu, "seni bağlayarak alıkoymak" diye açıklamıştır. Yine ondan ve Abdullah b. Kesir'den, seni hapsetmek, hapse koymak diye açıkladıkları nakledilmiştir. Eban b. Tağlİb ile Ebu Hatim der ki: Seni, ağır bir şekilde yaralayarak ve ileri derecede döverek yerinden kalkamaz hale getirmek için... diye açıklamıştır. Şair şöyle demektedir:
"Onlara, vay size, o elinizdeki sahifede ne yazmaktadır, dedim. Dediler ki, halife ağrılarından yerinden kalkamaz oldu."
"Yahut seni çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı" cümlesi, bir öncekine atfedilmişür.
"Onlar bu tuzağı kurarlarken" ise, yeni bir cümledir. ("Tuzak" anlamı verilen:) el-Mekr: İşi gizlice düzenlemek, düzen kurmak demektir.
"Allah tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır" buyruğu da mübteda ve haberdir. Allah'ın tuzak kurması (mekri) ise, onların tuzak kurmalanna karşılık farketmeyecekleri bir şekilde azap ile onları cezalandırması demektir.[91]
31. Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman: "İşittik, eğer dilersek, biz de bunun benzerini elbette söylerdik. Bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir* demişlerdi.
Bu âyet-i kerime, en-Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuştur. O, Hîre'ye ticaret maksadı ile gitmiş, orada Kelile ve Dimne hikâyelerini Kisra ve Kayser ile ilgili anlatılanları satın almıştı. Rasûlullah (sav) geçmiş kavimlere dair haberleri kısa olarak okuyunca, en-Nadr da: İstesem elbette ben de bunun gibi söylerim demişti. Ancak onun bu ifadesi, yalan ve yüzsüzlüktü.
Şöyle de denilmiştir: Onlar, Musa (a.s)'ın dönemindeki sihirbazların mucizesine benzer sihir yapacaklarını vehmettikleri gibi, Hz. Peygamberin getirdiği Kur'ân'in benzerini getireceklerini vebmetmişlerdi. Daha sonra bu işi yapmaya kalkıştıklarında acze düştüler ve inatla: Şüphesiz ki bu, öncekilerin efsaneleri, masallarıdır, demişlerdi. Bu türden açıklamalar daha önceden (el-En'âm, 6/25) geçmiş bulunmaktadır.[92]
32. Hani bir zaman: "Ey Allah, eğer bu senin katından hakkın kendisi ise, durma bizim üzerimize taş yağdır. Yahut bize acıklı bir azab gönder" demişlerdi.
"Bakk" kelimesinin nasb üzere okunması; "İdi" nin haberi olarak geldiğinden dolayıdır. Kendisi, kelimesi ise fasıl için girmiştir. O, hakkın kendisi... diye merfu' okunması da mümkündür.
"Senin katından." ez-Zeccâc der ki: Ben bunu (merfu' olarak) okuyanı bilmiyorum. Ancak, nahivciler arasında merfu okumanın caiz olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki, kıraatte sünnet esastır. Ve ancak kabul görmüş bir şekilde okunur.
Bu sözleri söyleyenin kira olduğu hususunda ise farklı görüşler vardır. Mü-cahid ile İbn Cübeyr, bu sözleri söyleyen en-Nadr b. el-Hâris'tir demişlerdir.
Enes b. Malik ise, bunu Ebu Cehil söylemiştir, demektedir. Bunu da Buhârî ve Müslim rivayet etmektedir.[93]
Şöyle demek de mümkündür: Onlar bu sözlerini içlerindeki bir şüphe dolayısıyla söylemiş olabilirler. Yahut bunu, inat olsun diye ve kendilerinin basiret üzere oldukları vehmini insanlara vermek kastıyla da söylemiş olabilirler. Sonra da bu istedikleri şey, Bedir günü başlarına gelmişti.
Nakledildiğine göre, yahudilerden birisi İbn Abbas ile karşılaşmış, yahudi: Sen kimlerdensin diye sormuş, o da: Ben Kureyş'tenim deyince, yahudi: Sen: "Ey Allah, eğer bu senin katından hakkın kendisi ise.., diyen kavimden misin?. Ne diye onlar, onun yerine: Eğer bu senin katından gelen hakkın kendisi ise bizi ona hidayet eyle demediler, bu sözü söyleyen topluluk cahil midir? Bunun üzerine İbn Abbas ona şöyle demiş: Sen de ey İsrailoğullarından olan kişi, daha Firavun ve kavminin boğulduğu denizden Musa ve kavminin kurtarılışından geçen kısa bir süre içerisinde henüz ayaklan denizin ıslaklığından kurumamışken: "Ey Musa, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap" diyen Musa'nın da kendilerine: "Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz" (el-A'raf, 7/138) diye cevap verdiği bir kavimdensin. Bunun üzerine yahudi, verecek cevap bulamayarak baştnı önüne eğdi,
"Yağdır” anlamındaki buyrukta