ENFÂL SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Enfâl Sûresi Medine'de nazil olmuştur. 75 âyettir. Kelimelerinin sayısı 1631, harflerinin sayısı ise 5294'dür. En doğrusunu Allah bilir.
Sûrenin İndiği Ortama Umûmî Bakış
Bu sûre, İslâm ile küfür arasındaki ilk muharebe olan Bedir harbinden sonra H. 2. yılda nazil olmuştur. Savaşın detaylı ve umumi bir tahlilini ihtiva ettiği gibi, büyük bir ihtimalle Enfal sûresinin bir kerede ve aynı anda vahyedildiği de anlaşılmaktadır. Fakat, bu harbin sonucu olarak ortaya çıkan problemler ile ilgili bazı âyetlerin, daha sonraki bir zamanda ve bölüm bölüm vahyedilmiş olması da mümkündür. Ancak, sûre bütün olarak ele alındığında, bir araya getirilmiş risaleler topluluğu olduğu zannını uyandıracak hiç bir emareye rastlanamaz.
Sûre'nin tetkikine geçmeden önce, Bedir harbine yol açan olayları mütalâa etmek yerinde olur.
İlk on yıllık sürede, ya da risâletin Mekke döneminde; «İslâm çağrısı», güç ve kudretini isbât etti. Bu durum, şu iki büyük gerçeğin sonucudur. Birincisi; şahsî erdemleri zirvesine ulaşan Hz. peygamber, kendi misyonunu büyük bir hikmet, âlîcenâblık ve basiret ile yerine getiriyordu. Yüce Peygamber, hareketi başarılı bir sonuca ulaştırmak için tüm idrâkini teksif ettiğini tavırları ile göstererek, bu yolda tehlikenin ve işkencenin her türlüsünü göğüslemeye hazır olduğunu ortaya koyuyordu. İkincisi; «İslâm çağrısı» o kadar cezbediciydi ki, insanların akıllarını ve gönüllerini karşı konulamaz bir şekilde kendine çekiyordu. Câhiliyyet, hurafe ve haksızlığın tüm engelleri İslâm'ın gelişimini önlemede başansız kaldılar. Bundan dolayıdır ki; başlangıç döneminde «İslâmın çağrısı» m hakir gören «Cahiliyye» yolunun mensûb-ları, Peygamber (s.a.) in Mekke'de ikâmetinin son döneminde İslâm'ı oldukça ciddî bir tehdîd olarak kabul etmeye ve bütün güçleri ile baskılarını artırmaya başladılar. Fakat yukarıda anlatılan gücüne rağmen, İslâmî hareket henüz kendisini başarıya ulaştıracak belirli faktörlere sahip değildi.
İlk olarak; «îslâmî hareket»; henüz sadece dâvasının doğruluğuna inanmakla kalmayıp aynı zamanda tüm enerjilerini ve İslâm nizamının te'sîsi —basana— uğruna cansiperane gayretlerini ortaya koymaya hazır, İslâm prensiplerine yürekten bağlı, yeterli sayıda mü'mini (bağlısını) etrafında toplayamamıştı. Öyle ki; mü'minler en yakın akrabaları bile olsalar tüm kâfir dünyaya karşı savaşlarında canlarını feda etmeye hazırdılar. İslâm'ın bağlılarının, Mekke'li Kureyşlilerin elinde en şiddetli eziyetlere sabırla tahammül ettikleri ve imânlarını sadakat ile İslâm'a olan bağlılıklarında mükemmel bir örnek oluşturdukları açık bir gerçektir. Ancak, bu dönemde ideallerinden değerli hiçbir şey tanımayan ve bu idealler uğrunda hayatını feda etmeye dahi hazır böyle bir «bağlılar topluluğun oluşturmakta, İslâm'ın başarısını gösterecek ileri tecrübe ve adımların da gerekli olduğu ortadadır.
İkincisi; her ne kadar İslâm'ın sesi ülkenin her tarafına yayılmış olsa da, mesajın etkileri yeni yeni yaygınlık kazanmaya başlamış ve elde edilen gücü sağa sola dağıtmak zorunda kalınmıştı. Yani, «cahiliyye» nin eski kurumlaşmış hâkimiyeti ile nihâî çatışma için gerekli etkin kuvvet henüz bir araya getirilmemişti. Üçüncü olarak; İslâm'ın kendi ülkesi yoktu ve İslâm'ın gücünü pekiştirerek ileri aksiyonlarına temel teşkil edecek özgün teşkilâtı hiçbir yerde kurulmamıştı. Ülkenin her tarafına dağıtılmış ve inkarcılar arasında yabancılar gibi yaşayan müs-lümanlann kana susamış düşmanları onları kendi topraklarından da çıkarmak istiyorlardı.
Dördüncüsü; Müslümanlar İslâm'a dayalı hayat sisteminin kutsallığını pratik olarak gösterme imkanına henüz sahip değillerdi. Daha ne İslâmî kültür oluşmuş, ne de sosyal, ekonomik ya da politik sistem olarak İslâm ortaya çıkmıştı. Ayrıca, müslümanlara rehberlik edecek savaş ve banş kuralları da konulmamıştı. Bunun için, müslümanlar külli hayat sistemlerini üzerine inşâya niyetlendikleri sözkonusu dinî prensibleri alenen ortaya koyamadılar. Diğer yandan, müslümanlar topluluk olarak «İslâm çağrısı» nın açıkça ilânı eylemine halisane katıla-calkannı isbât eden imtihanın mihenk taşları ile henüz sınanmamış-lardı. Allah, tüm bu noksanlıklarını giderme imkânını bahşetti.
Peygamber'in Mekke'de ikâmetinin son dört yılında İslâm'ın sesi Yesrib (Medine) de daha etkin bir şekilde yükseliyor ve Medine halkı diğer arap kabilelerine oranla içtenlikle «çağrı» yi kabul ediyorlardı. Böylece, risâletin onikinci senesi hacc mevsiminde Medîne'li yetmişbeş kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz. Peygamber ile buluştular. Bu insanlar sadece İslâm'ı kabul etmekle kalmıyorlar, Peygamber'e ve bağlılarına barış içinde yaşayacakları bir vatan da teklif ediyorlardı. Bu, Allah tarafından hazırlanmış, yeni bir devir açacak önemli bir imkân olduğu için Peygamber bu teklifin ehemmiyetini dikkate aldı.
Bu teklifin önemi; Medine halkı için son derece açıktı ve bu sıradan bir «mülteciler gurubuna» yapılan teklif değil, Allah'ın elçisinin kendilerine lider ve hâkim olmasını sağlayacak bir davetti. Bunun gibi; Medîne'liler, müslüman mültecileri sadece katliâmlardan kurtarıp yeni bir yurt teklif etmediklerinin, aynı zamanda ülkenin dört bir tarafına dağılmış müslümanları bir araya getirerek kendileri ile birlikte organize bir cemaat oluşturduklarının farkında idiler. Böylece halkının bu teklifi Yesrib'i «İslâm Ülkesi» haline getirdi. Onların davetlerini Hz. Peygamber kabul etmekle Yesrib'i Arabistan'daki ilk «İslâm Şehri)) yaptı.
Medine halkı bu davetin neticelerinin ne olacağının tamamen farkında idiler. Gerçekte, bu tüm Arabistan'a karşı bir savaş ilânı ve sosyal, ekonomik boykota da davetiye idi. Medîne'li ansâr Peygamber'e Akabe'de biat ettiklerinde bunun sonuçlarını iyi biliyorlardı.
Bîat'ın ilânı sırasında heyette bulunan en genç Medîne'li delege Es'ad bin Zurâre ayağa kalktı ve şunları söyledi: Ey Yesrib ahâlîsi; bir an beni dinleyin ve bu Matınızın tüm etkilerini dikkatlice gözden geçirin. Biz Peygamber'e gelmekle, ona sadece Allah'ın elçisi olarak itibâr etmekle, bütün Arabistan'ın düşmanlığını davet ettiğimizi bilmek zorundayız. Onu Medine'ye götürmek için aldığımızda, bize saldırılacağım ve çocuklarımızın kılıçtan geçirileceğini unutmayın. Bunun için, eğer yüreklerinizde bu âkibeti göğüsleyebilecek cesaretiniz varsa durmayın, Peygamber'e Matınızı ilân edin ve Allah onun mükâfatım size verecektir. Fakat kendi canınızı, Peygamber'den ve onun dâvasından çok seviyorsanız, bu işi bırakın ve açıkça özrünüzü beyân edin. Bu ana mahsûs olmak üzere Allah ma'zeretinizi kabul etsin.
Heyetin diğer bir üyesi Abbâs bin Ubâde İbn Nedle aynı şeyin üzerinde durarak şöyle dedi: Şu insana biatinizi ilân etmenizin neticelerinin ne olacağını biliyor musunuz? (Topluluktan, «evet biliyoruz» sesleri yükseldi.) Siz O'na Matınızı ilân etmekle tüm dünyaya savaşta meydan okuyorsunuz. Hayatınız ve mülkiyetiniz ile ilgili her türlü ciddî
tehlike ihtimâl dâhilidir. Onun için, iyice düşünün. Eğer, düşmanlarınızla karşılaştığınızda ortaya çıkacak bir takım gizli düşünce ve duygularınız varsa; Peygamber'i şimdiden yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böylesi bir ilişki size bu dünya'da da, öte dünya'da da utanç verecek ve yüzkarası olacaktır. Yok eğer, bu davetin neticesi olarak ortaya çıkabilecek her türlü sonucu karşılamaya kesinlikle emîn ve ha-zırsanız, o halde en iyi yol Peygambere bîat hususunda antlaşmanızdır. Allah'ın izniyle bu, öte dünyanız için hayırlı olacağı gibi bu dünyanız için de hayırlıdır.
Heyetin bütün üyeleri; canlarımızı dahi tehlikeye atmaya hazırız. Ve tüm soylu, hısım akrabamız, Rasûlullah'ın uğruna feda olsun, diyerek bir ağızdan bağırdılar.
Daha sonra, «İkinci Akabe bîatı» antlaşması olarak bilinen meşhur antlaşma yerine getirildi.
Diğer tarafta, Mekke ahâlîsi de kendi açılarından bu bîat antlaşmasının ne tür sonuçlar doğuracağını gayet iyi anlıyoriardı. Yakından tanıdıkları, üstün bir kişiliğe ve olağanüstü niteliklere sahip Muham-med (s.a.), bu bîat ile birlikte çok güçlü bir dayanak kazanıyordu. Bu antlaşma büyük bir sadâkat, kararlılık ve metanet ile peygambere bağlı olan mü'minlerin, O'nun yüce liderliği ve rehberliği altında disiplinli bir cemâat haline gelmelerine yardım edecekti. Ve biliyorlardı ki; bu bîat onların eski hayat düzenlerinin ölüm fermanı demekti. Aynı zamanda geçimlerinin temel kaynağı olan ticâretlerinde de Medine'nin stratejik öneminin farkındaydılar.
Medine'nin coğrafî konumu, müslümanların Yemen, Suriye ticâret yolunda ilerleyen kervanlara kolaylıkla hücum etmelerini ve böylece Mekke'lilerin ve diğer putperest kabilelerin ekonomik yollarını etkin bir şekilde kesmelerini sağlayabilecek üstünlüğe sahipti. Tâif ve diğer bölgeleri hesaba katmaksızın, Mekke halkının senede yaklaşık 200.000 dinarlık ticâreti bu yoldan sağlanıyordu.
Akabe bîatı antlaşmasının sonuçlarının ne olacağının tamamen farkında olan Kureyş'liler, aynı gece antlaşmayı haber aldıklarında gerçekten altüst oldular. İlk olarak, Medine halkını kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Fakat müslümanların küçük gruplar halinde Medine'ye göç ettiklerini görünce; sonradan Hz. Peygamberin de hicret edeceğini tahmîn ettiler. Bu tehlikeyi önlemek için de kesin bir ölçü koymaya karar verdiler.
Peygamberin hicretinden birkaç gün önce, Kureyşliler meseleyi müzâkere etmek için bir konsey topladılar. Uzun tartışmalar sonucu, Benu Hâşim sülâlesi hâriç Kureyş'in tüm sülâlelerinden birer kişinin Hz. Peygamberin hayatına son vermek için seçilmesini kararlaştırdılar. Bu, peygamberin sülâlesinin yalnız başlarına diğer Kureyş sülâlesi ile savaşmalarını güçleştirmek içindi. Böylece, HâşimoğuUarı onlardan intikam almak yerine, Rasulullah'm katilinin «kan bedeli» ni kabul etmek zorunda kalacaklardı. Fakat Allah'ın lütfuyla, cinayet plânlan Rasûlullah'm şâyân-ı takdir metaneti ve Allah'a tâm teslimiyeti ile başarısızlığa uğradı ve Peygamber Medine'ye sağ salim ulaştı. Peygamberin hicretini önleyemediklerinde; Medine'ye ulaştığından beri Hz. Peygambere karşı hoşnutsuzluk beslemeye başlamış olan Abdullah İbn Ubeyy'i kullanmak fikri akıllarına geldi. O, Medine'nin etkili liderlerinden biri idi ve halk onu reîs olarak kabul ediyordu.
Evs ve Hazrec kabilelerinin büyük bir çoğunluğunun müslüman olmaya başlamasından ve Hz. Peygamberi liderleri, rehberleri ve hâkimleri olarak kabul etmelerinden beri, İbn Ubeyy'in tüm liderlik ümid-leri sona eriyordu. Bunun için, Kureyşliler O'na şunları yazdılar : Bizim düşmanımıza barınak vermenize karşılık, size plânlı bir şekilde O'nunla savaşmanızı ya da şehrinizden sürgün etmenizi söyleriz. Aksi takdirde tann'nın adına kılıçlarımızla şehrinize gelir erkeklerinizi Öldürür, dişilerinizi de câriye yaparız. Bu mektûb hasedinin şiddetini artırdı ve onu kaybettiği liderliğini yeniden kazanması gereğine iyice meylettirdi. Fakat Hz. Peygamber basiretle tüm tedbîrlerini zamanında almış ve bu şeytanî hesâbları bozmuştu.
Kureyşliler, tehdîdlerini sürdürmek için başka bir imkâna daha sahiptiler. Medine'nin diğer reisi Sa'd İbn Muâz, «Umre» için Mekke'ye geldiğinde Ebu Cehil Kabe'nin yakın duvarları önünde onun yolunu keserek şunları söyledi: Bizim dinimizden irtidâd edenlere yardım ettiğiniz ve onlara bannaklık ettiğiniz sürece barış içerisinde «umre» nizi yerine getireceğinizi mi sanıyorsunuz? Sen, Umeyye İbn Halefi mü-sâfir etmemiş miydin? Buradan canlı olarak geri dönemeyeceksin. Sa'd şu şekilde cevâbladı bu sözleri : Allah'a yemin olsun ki; eğer beni Um-re'den alakoyarsanız, size daha kötüsü ile misilleme yaparım ve kervanlarınızın yolunu Medîne civarında keserim. Bu ârizî olay, Mekke'li-lerin Hacc için Kabe'ye gelecek müslümanları önleyeceklerini ve Medîne halkının da Suriye'ye giden ticâret yoluna saldırılar ile İslâm düşmanlarına misilleme yapacaklarını ilân etmelerine vesîle oldu. Gerçekte müslümanlar için, bu önemli yolu ellerinde tutmaktan ve böylece Kureyş ile söz konusu ticâret yoluna hayatî bağımlılıkları olan diğer kabileleri baskı altında tutup, müslümanlara karşı takındıkları düşmanca ve muhalif tutumlarını yeniden gözden geçirmek zorunda bırakmaktan başka alternatif yoktu. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber, bu meseleye en büyük önemi atfetmiştir. Yeni kurulan İslâm toplumunun organizasyonu için temel düzenlemeleri ve aynı şehirde ikâmet ettikleri yahûdî komşulan ile barış kurallarını ortaya koyar koymaz, Suriye ticâret yolu ile ilgili şu iki politikayı tesbît etti:
Birincisi, Kızıldeniz ile Suriye yolu arasında yaşayan kabilelerle müzâkerelere girerek, onlarla bir ittifak kurmaya ya da en azından müslümanlarla karşılıklı saldırmazlık anlaşmaları yapmalarını sağlamaya çalıştı. Bunda da başarılı oldu. Deniz kıyısına yakın dağ yolunu elinde bulunduran, çok önemli kabilelerden biri olan, «Cüheyne» kabilesi ile sınır anlaşmasını gerçekleştirdi. Daha sonra, Yanbû' yakınlarında yaşayan Benû Damra ile hicretin ilk yılı sonlarında «savunma ittifakı anlaşması» imzaladı. H. 2. yılda Benu Damra kabilesinin komşulan ve müttefiki olan Benu Mûdlic kabilesi de bu ittifaka katıldı. Sonraları, müslümanlar tarafından gerçekleştirilen yoğun tebliğ çabaları sonucu söz konusu bu insanların hemen büyük bir çoğunluğu dinlerini değiştirerek İslâm'ı kabul etmişlerdir.
tkinci olarak, Suriye ticâret yoluna Kureyş'i uyarıcı küçük müfrezeleri gönderdi. Ve bunlardan bir kısmına bizzat peygamber, kendisi de iştirak etti. Hicretin birinci yılı süresince, Hamza'nın, Ubeyde İbn Hâ-ris'in, Sa'd îbn Ebu Vakkâs ve bizzat Hz. Peygarhber'in komutası altında gerçekleştirilen el-Ebva' seferi olmak üzere dört ayrı sefere çıkıldı. 2. H. yılın ilk ayında aynı yola iki yeni hucûm (akın) daha yapıldı. Bunlar, Buvat ve Zeval Uşeyre akınları olarak bilinir. Bu akınlarda iki husus dikkate değerdir. İlki; bu akınların hiç birisinde ne kan akıtıldı, ne de kervanlar yağmalandı. Bu da gösterir ki, rüzgârı Kureyş'e doğru esen bu yolda müslümanlann gerçek güçlerini onlara göstermek, bu akınların temel nedeni idi. İkincisi; yine bu akınların hiç birinde Medine halkından birtek kişi yoktu. Müfrezelerin tüm elemanları Mekke'li muhacirlerden oluşmuş ve böylece muhtemel bir çatışmanın Kureyş'liler arasında kalıp diğer kabilelere yayılma ihtimâlinin Önlenmesi sağlanmıştı. Oysa, Kureyş'liler diğer kabileleri de çatışmanın içine çekmeye çalışıyorlardı. Kureyşliler Medine'ye doğru müfrezeler gönderdiklerinde halkı yağmalamakta tereddüd etmiyorlardı. Meselâ; Kurz bin Câbir el-Fihrî komutasındaki hücumları sırasında şehrin oldukça yakınında Medine halkının davarlarını yağmalamaları gerçek niyetlerinin ne olduğunu göstermişti.
H. 2. yılın Şa'bân ayında (Şubat ya da Mart 623'de) sadece 30 ya da 40 muhafız ile korunan büyük bir Kureyş ticarî kervanı Suriye'den dönüş yollannda, Medine'den kolaylıkla saldınlabilecek mesafedeki topraklardan geçiyorlardı. Kervanın binlerce sterling değerinde kıymetli malları taşıması ve korunmasının yetersiz olması, kervanın sorumlusu Ebu Süfyân'ı geçmiş olaylardan dolayı müslümanlann saldmsından korkutuyordu. Bundan dolayı, tehlikeli bölgelere girer girmez, acele bir yardım talebinde bulunmak üzere süvarilerinden birini Mekke'ye yolladı. Süvârî Mekke'ye vardığında, eski bir arap geleneğine başvurarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti ve semerini tersine çevirdi. Daha sonra üstündeki gömleğini arkasından ve önünden parçalayarak bağırabildiği en yüksek sesle ağlamaya başladı. Ey Kureyş halkı! Ebu Süfyân'ın liderliğinde Suriye'den dönmekte olan kervanlarınızı peşinden takîb etmekte olan Muhammed ve bağlılarından korumak için yollara düşün. Aksi takdirde, mallarınıza kavuşacağınızı hiç sanmam. Koşun. Yardıma koşun! diye haykırıyordu. Bu olay tüm Mekke'nin büyük bir tahrike ve kızgınlığa düşmesine ve Mekke'H büyük liderlerin savaşa, hazır hale gelmesine neden oldu. 600 silahlı savaşçıdan ve 100 kişilik süvari alayından oluşan bir ordu büyük bir ihtişam ve-gösteri ile savaş için yola çıktı. Kureyş'liler sadece kervanlarını korumaya değil, her şeyden önce Medine'de gün geçtikçe kuvvetlerini pekiştiren müslümanlann yeni tehdîdlerine bir son vermeye niyet etmişlerdi. Bu yükselen gücü kırmak ve Suriye yolu etrafındaki kabileleri korkutup hareketten menederek ticâretlerinin geleceği için bu yolu tamamıyla emîn hale getirmek istiyorlardı.
Hâdiselerin gelişimi ile ilgili ma'lûmâtı dâima en iyi şekilde ta'kîb eden Hz. Peygamber artık nihâî karâr saatinin geldiğini ve şimdi ileri adımlar atmanın tâm zamanı olduğunu hissediyordu. Aksi takdirde, İslâmî hareket tamamen ölecek ve bir daha yeniden ayağa kaldırma imkânı olmayacaktı. Kureyş'in, Medine'yi işgal etmesi halinde, kararsız olanlar tamamen müslümanlara karşı çıkacaklardı. Muhacirlerin iki yıldan az Medine'deki ikâmetleri süresince, kendi iktisâdi hayatlarını daha düzene koymamış olmaları, ansârın sınanmamış olması ve yahûdî komşularının muhalif olmaları gibi nedenlerle İslâm toplumunun içinde bulunduğu durum henüz zayıftı. Ayrıca Medine'de dahi kuvvetli bir münafık ve müşrik gurubu mevcûddu. Tüm yukarıdaki sebeplerin yanında, çevre kabileler Kureyş'ten korkuyorlardı ve onlarla dinî bir yakınlık içerisinde idiler. Bundan ötürü, Hz. Peygamber muhtemel bir Kureyş işgalinin sonrasında gelişecek şartların müslümanlar için .hiç de uygun olmayacağını sezinliyordu.
Kureyş'lilerin Medine'yi işgal etmeyip sadece bir güç gösterisi yaparak kervanlarının emniyet içinde seyretmesini sağlamaya çalışmaları da ikinci bir ihtimâldi. Böyle olsa dahi, müslümanlann müdâhale etmeyip hareketsiz kalmaları itibârlarını ciddî şekilde etkilerdi. Gerçekten, çatılmada böylesi bir zayıf kalış diğer arapları da cesaretlendirir ve müslümanlann durumunu oldukça emniyetsiz hale getirir, çevre Arap kabileleri Kureyş'i Örnek olarak müslümanlara karşı saldınlara başlarlar, Medine'nin yahûdî, münafık ve müşrikleri açıkça baş kaldırırlardı. Bu durum sadece müslümanlann hayatlarının, mallarının, şereflerinin emniyetini tehlikeye atmakla kalmaz, artık bu bölgede yaşamalarını da zora sokardı. Müslümanlar düşmana korku salamazlarsa hayatlarını, mallarını ve şereflerini onların şerrinden emin tutamazlardı. Meselenin dikkatli bir tahlili Hz. Peygamberin nihâî adım için plânlar yapmasına ve bir araya getirebileceği küçük bir güçle dahi olsa harbe girme karan almasına yol açtı. Ancak ve sadece bu şekilde İslâm toplumu haklarının bakî kalacağını gösterebilirdi, ya da yokluğa mahkûm olurlardı.
Karâr aşamasına geldiğinde, muhacir ve ansan biraraya toplayarak öncelikle içinde bulûnduklan durumu teferruatı ile izah etti. Ve şunları söyledi: Allah size yüzyüze geleceğiniz iki tercihten birini va'dediyor : Kuzeyden gelen ticâret kervanını ya da güneyden ilerlemekte olan Ku-reyş ordularını. Şimdi söyleyin, bu ikisinden hangisine doğru hareket etmeyi istersiniz? Topluluğun büyük bir çoğunluğu kervana hücum etmek istediklerini bildirdiler. Fakat Hz. Peygamber onlarla aynı görüşte değildi ve sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine muhacirlerden Mikdad îbn Amr ayağa kalkarak, şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, lütfen Rab-bının sana emrettiği tarafa yönel. Nereye gidersen biz senin arkandan geliriz. IsrâiloğuIIannın Hz. Musa'ya : «Git, sen ve Rabbın birlikte savaşın. Biz burada bekleriz» dedikleri gibi demeyiz. Onların tâm tersine; git, sen ve Rabbın birlikte savaşın. Biz de son nefesimize kadar senin yanında savaşacağız, deriz. Bunun üzerine Rasûlullah karârını ilân etmeksizin, şimdiye kadar henüz İslâmî mücâdelenin herhangi bir kısmına iştirak etmemiş olan ansâr'dan bir cevâb gelmesini bekledi. Bu onlar için, İslâm uğruna savaşacaklarına dâir verdikleri sözlerini yerine getirmeye hazır olduklarını göstermeleri için ilk fırsat olduğundan, Hz. Peygamber doğrudan doğruya onlara hitâb etmeden sorusunu tekrarladı. Bu sefer, ansâr'dan Sa'd İbn Muâz ayağa kalkarak : Efendim, soruyu bize yönelttiğiniz anlaşılmıştır, deyince, Peygamber tasdik etti ve bunun üzerine ansâr şunları haykırdılar : Sana inanınz, senin getirdiğin mesajın doğruluğunu tasdik eder ve seni dinleyip itaat edeceğimiz hususunda verdiğimiz mukaddes yeminimizi tekrârlanz. Sen denizlere doğru yürüsen de seninle beraber dalgalarına girmeye hazır olduğumuz «hidâyet)) yolu üzere, seni gönderen Allah'ın adına kılıçlarımızı kuşanırız. Sen bizi harbe hemen yarın soksan da, hiçbirimizin savaşa girmekte tereddüd ederek senin arkanda kalmayacağımızdan, ya da seni yalnız bırakmayacağımızdan emin olmalısın. Muhkem bir şekilde savaşa devam edecek ve savaşta canlarımızı feda edeceğiz. Ümid ederiz ki, Allah'ın izniyle bizim davranışlarımız kalbine sevinç verecektir. Evet, Allah'ın korumasına güvenerek bizi muharebeye sok.
Bu konuşmalardan sonra artık ticâret kervanlarına doğru değil de Kureyş ordularına karşı harekete geçilmesine karâr verilmişti. Fakat altı çizilerek ifâde edilmeli ki; bu karâr son derece elverişsiz şartlar içinde alınmıştı. Savaşa katılacakların sayısı, 86'sı muhacir, 61'i Evs ve 170'i Hazrec kabilelerinden olmak üzere toplam 300'den biraz fazlaydı. Ayrıca bu küçük ordu kötü silâhlanmış ve eksik araç gereçle donanmıştı. Aralarında sadece ikisinin binecek atı, tamâmı 70 kişinin de üçer dörder binecekleri develeri vardı. Ayrıca, silâh bakımından da oldukça yetersiz idiler; sadece 60 tanesi silâhlıydı. Bununla beraber, bu muharebeye katılanların büyük çoğunluğunu teşkil eden İslâm'ın başarısı uğruna canlarını feda etmeye hazırlanmış olanların dışında, çok az bir kısmı da ölüm canavarlarının önüne gitmekte olduklarının korkusunu taşıyorlardı. Yani, olayları dâima bencil bakış açılarından gören insanlar da vardı. İslâm'ı kabul etmiş olmalarına rağmen, imânlarını mal ve canlarından fedâkârlıkta bulunmalarını taleb ettiğinin farkına varamadılar. Bedr'in rasyonel (akılcı) olmayan din gayretlerinin teşvik ettiği çılgınca bir hucûm hareketi olduğunun bilincinde değillerdi. Fakat peygamber ve ideal mü'minler canlan tehlikeye atmanın gerektiği hayatî anların ehemmiyetini (mecburiyetini) çok iyi idrâk etmişlerdi. Bunun için Kureyş ordularının gelmekte olduğu Güneybatıya doğru harekete geçtiler. Bu; daha başlangıçta müslümanlann hedefinin ticâret kervanlarını yağmalamak değil, Kureyş ordularına karşı savaşmak olduğunun açık bir delilidir. Eğer ticâret kervanlarını yağmalamak isteselerdi Kuzeybatı'ya değil Güneybatı'ya doğru hareket ederlerdi.
İki hizib (îmân ve küfür hizipleri) Bedr muharebesine Ramazân ayının 17. günü tutuştular. İki ordu karşı karşıya geldiğinde Hz. Peygamber Kureyş ordusunun kendilerinin üç katı ve çok daha mükemmel silâh donatımına sahip olduğunun farkına vararak, büyük bir huşu ile ellerini kaldırıp şu eşsiz duası ile Rabbına niyaz etti: Ey Allah'ım; bütün silâhlan ile Kureyş işte burada. Senin elçinin mağlûbiyetini hazırlamak için geldiler. Ey Allah'ım, şimdi bana ya'dettiğin yardımını gönder. Ey Allah'ım, eğer senin hizmetkârların olan bu küçük ordu yok edilirse, artık ondan sonra yeryüzünde sana kulluk edecek hiç kimse kalmayacaktır.
Bu muharebede en ağır imtihanı yakın akrabâlanna karşı savaşmak ve babalanna, oğullarına, amcalarına, dayılarına ve kardeşlerine kılıç çekmek zorunda kalan Mekke'li muhacirler vermişlerdi. Böylesi zor bir imtihanı da ancak Hakk'ı seksiz şüphesiz kabul edip bâtıl ile tüm ilişkilerini kesen insanlar başarılı olabilirdi. Diğer yandan, an-aârın geçirdiği imtihan da bundan aşağı değildi. Şimdiye kadar onların arzularının hilâfına müslümanlara barınak te'mîn etmekle Kureyş ve müttefiklerinden iyice kopuyorlardı. Ama şimdi, onlara karşı ilk savaşlarını veriyorlar ve aralarında devam edecek uzun ve acı savaşların tohumlarını atıyorlardı. Bu, birkaç bin nüfuslu küçük bir kasabanın tüm Arabistan ile savaşmayı göze alması anlamında oldukça güç bir imtihandı. Bunun, uğruna tüm şahsî menfaatlanm feda etmeye hazır şekilde İslâm'ın hakıkatina inanmış böylesi insanların atabileceği yiğitçe bir adım olduğu aşikârdır.
Allah, muhacir ve ansâr'ın kâmil imânlarından kaynaklanan fedâkârlıklarını kabul ederek onları yardım ile mükâfatlandırdı. Güçlü, oldukça iyi donatılmış Kureyş ordusu, yarınıyamalak donanıma sahip İslâm'ın bu «Müstezatlar ordusu» karşısında hezimete uğradı. 70 tane adamları Öldü, yetmiş tanesi esîr alındı ve silâhlan ile araç-gereçleri savaş ganimeti olarak müslümanların eline geçti. En iyi savaşçıları olan ve onlara İslâm düşmanlığında öncülük eden en iyi liderleri bu savaşta öldüler. Bu kafi zaferin, İslâm'ın gücünü tahnıîn edilen noktalara ulaştırdığında şüphe yoktur. Batılı bir araştırmacı, Bedir muharebesinden önce İslâm'ın sadece bir din ve devlet olduğunu, ancak Bedir'den sonra devlet dini, ve bundan başka, bizatihi kendisinin devlet haline geldiğini söyler. (Mevdûdî, Tefhim el-Kur'an =The Meaning of the Qur'an; II, 289 - 306).
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
1 — Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah'ın ve Rasûlünündür. Şu halde eğer mü'minler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah'a ve peygamberine itaat edin.
Ganimetler
Buhârî der ki: îbn Abbâs ( JLÜVi ) kelimesinin ganimetler olduğunu söyledi. Bize Muhammed İbn Abdürrahîm'in... Saîd İbn CÜ-* beyr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: îbn Abbâs'a Enfâl Sûresini sordum da: Bedir hakkında nazil oldu, dedi. Buhârî'nin İbn Ab-bâs'tan muallâk olarak rivayet etmiş olduğu hadîsi, Ali İbn Ebu Talha da ondan (İbn Abbas'tan) rivayet eder ki o, Enfâl'in ganimetler olduğunu söylemiştir. Ganimetler sırf Allah Rasûlü (s.a.) ne âit olup ondan kimseye hiç bir şey yoktur. Mücâhid, İkrime, Atâ, Dahhâk, Ka-tâde, Atâ el-Horasânî, Mukâtil İbn Hayyân, Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem ve birçokları; Enfâl'in ganimetler olduğunu söylemişlerdir. Kelbî de Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayet eder ki o, Enfâl'in ganimetler olduğunu söylemiştir. (...)
İbn Cerîr der ki: Bana Yûnus... el-Kâsım îbn Muhammed'den rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Birisinin İbn Abbâs'a Enfâl'i sorduğunu işittim. İbn Abbâs (r.a.) : Kısrak ganimetten, (öldürülenin üzerinde çıkan) eşyası ganimettendir, dedi. Adam sorusuna döndü de İbn Abbâs yine böyle söyledi. Sonra adam : Allah'ın kitabında zikretmiş olduğu Enfâl nedir? dedi. —Kasım der ki: Adam îbn Abbâs'a sormaya o kadar devam etti ki az kaldı onu sıkıntıya sokacaktı— İbn Abbâs dedi ki: Bunun benzeri nedir bilir misiniz? Aynen Ömer İbn Hattâb'ın vurmuş (dövmüş) olduğu Sabîğ gibidir.
Abdürrezzâk der ki : Bize Ma'mer... el-Kâsım Muhammed'den rivayet etti ki İbn Abbâs şöyle demiş : Ömer İbn Hattâb (r.a.) a bir şey sorulduğu zaman : Ben, sana emretmiyorum ve sana (herhangi bir şeyi) yasaklamıyorum, derdi. Sonra îbn AbbâvS dedi ki: Allah'a yemin olsun ki Allah peygamberi (s.a.) ni ancak men'edici, emredici, helâl ve haram kılıcı olarak göndermiştir. Kasını der ki: İbn Abbâs'a Enfâl'i soran birisi, onun başına musallat oldu. İbn Abbâs : Birisi (cihâdda düşman olan taraftan) birinin kısrağını ve silâhını ganimet olarak alırdı, dedi. Adam İbn Abbâs'a sorusunu tekrarladı ve İbn Abbâs yine aynı cevabı verdi. Adam ona sorusunu yine tekrarladı ve nihayet kızdırdı da İbn Abbâs şöyle dedi: Bilir misiniz bunun benzeri nedir? Ömer İbn Hattâb'ın dövdüğü Sabîğ gibidir bu. Ömer sonunda ona öyle bir vurdu ki kanlar topuklarına —veya ayaklarına— aktı. Adam dedi ki: Sana gelince; Allah, Ömer için senden intikam almıştır. İbn Abbâs'a varan sahîh bir isnâdla belirtildiğine göre; İbn Abbâs, âyetteki Nefl kelimesini; devlet başkanının, ganimetin aslı taksim edildikten sonra bazı kimselere harbde öldürülenin üzerinden çıkan eşya ve diğer şeylerden fazlaca verdiği ile, şeklinde tefsir etmiştir. Nefl kelimesi lâfzından fakîhlerden birçoğunun aklına gelen de bu anlam olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Mücâhid'den rivayetle îbn Ebu Necîh der ki: Onlar Allah Rasûlü (s.a.) ne beşte dörtten (beşte dördün taksim edilmesinden) sonraki beşte biri sordular da «Sana ganimetlerden sorarlar...» âyeti nazil oldu.
İbn Mes'ûd ve Mesrûk : Savaş günü Nefl yoktur. Nefl, ancak sallar karşı karşıya gelmezden öncedir. (Yani nefl savaşsız olarak elde edilendir) . demişlerdir. İbn Mes'ûd ve Mesrûk'un bu açıklamalarını İbn Ebu Hatim onlardan rivayet eder. İbn Mübarek ve birçoklarının Abdülmelik İbn Ebu Süleyman'dan, onun Atâ İbn Ebu Rebâh'tan rivayetine göre o, «Sana ganimetlerden sorarlar...» âyeti hakkında şöyle demiştir: Savaşsız olarak müşriklerden müslümanlara kaçan hayvan veya köle veya câriye veya eşya hususunda sana soruyorlar. Bunlar Hz. Peygamber (s.a.) e âit ganimet olup onlar hakkında dilediğini yapar. Bu açıklamaya göre Atâ İbn Ebu Rebâh, enfâl'i fey( ile tefsir etmiş oluyor. Fey'; kâfirlerden savaşsız olarak alınan şeydir. İbn Cerîr der ki: Başkaları buradaki ganimetleri, seriyyelerin ganimetleri olarak kabul etmişlerdir. Bana Haris... Ali İbn Salih'ten rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre «Sana ganimetlerden sorarlar...» âyetinde kasdedilen, seriyyelerdir. Burada kasdedilen devlet başkanının bazı seriyyelere, ordunun geri kaJanlanyla birlikte onlara pay olarak ayırdıklarından fazla olarak verdiğidir. Şa'bî bunu açıkça belirtmiş ve İbn Cerîr bunun, bölüştürmenin üzerine yapılan fazlalıklar olduğu görüşünü tercih etmiştir. Bu âyetin nüzul sebebi hakkında vârid olan ve İmâm Ahmed'in rivayet ettiği şu hadîs de bu görüşü destekler mâhiyettedir : İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye... Sa'd İbn Ebu . Vakkâs'dan rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor: Bedir günü olduğunda kardeşim Ümeyr Öldürülmüş ve ben Saîd İbn Âs'ı öldürüp kılıcım almıştım. Kılıcının ismi Zû el-Ketîfe idi. Bu kılıcı Hz. Peygamber (s.a.) e getirdim : Git ve onu toplanan (ganimetlerin) içine at, buyurdu. Döndüm, ancak içimde kardeşimin öldürülmesi ve öldürdüğüm Saîd İbn el-Âs'dan almış olduklarımın benden alınmasından ötürü ancak Allah'ın bildiği duygular vardı. Allah Rasûlü (s.a.) nün yanından azıcık ayrılmıştım ki Enfâl Sûresi nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) bana : Git ve kılıcım al, buyurdu. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Esved İbn Âmir... Sa'd İbn Mâlik'den rivayet eder ki o, şöyle anlatıyor : O : Ey Allah'ın elçisi, bugün Allah müşriklerden intikamını almak suretiyle benim kinimi giderdi. Şu kılıcı bana ver, demişti. Hz. Peygamber: Bu kılıç ne senindir, ne de benimdir. Onu koy, buyurdu. Anlatmaya şöyle devam eder: Kılıcı koydum, sonra döndüm ve: Belki de bu kılıcı, bugün benim başıma gelenlerin başına gelmediği birisine verecek, dedim. Arkamdan birisi beni çağırdı. Ben: Allah benim halamda bir şey mi indirdi? dedim. Kılıcı benden istemiştin. O bana âit değildi, ama Allah Rasûlü onu bana verdi. İşte kılıç senindir, dedi. Allah Teâlâ : «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler Allah'ın ve Rasûlünün-dür.» âyetini indirdi. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî muhtelif kanallardan olmak üzere Übeyy İbn İyâs'dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahih olduğunu söyler. Hadîsi Ebu Dâvûd et-Tayâlisî de şöyle rivayet eder : Bize Şu'be'nin... Mus'ab İbn Sa'd'dan rivayetine göre; o, Sa'd'ın şöyle dediğini naklediyor : Benim hakkında dört âyet nazil oldu : Bedir günü bir kılıç elde etmiştim. Hz. Peygamber (s.a.) e geldim ve: Onu bana (fazla olarak) ver, dedim. İki kere : Onu aldığın yere koy, buyurdu. İsteğimi tekrarladım da Hz. Peygamber : Onu aldığın yere koy, buyurdu. Bunun üzerine: «Sana ganimetlerden sorarlar...» âyeti nazil oldu. Hadîsin tamâmı şu âyetlerin nüzul sebeblerinde yeral-maktadır : «Biz insana anne ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik.» (Ankebût, , «Ey îmân edenler; içki, kumar, putlar ve fal oklan ancak şeytân işi pisliklerdir...» (Mâide, 90) ve Vasiyyet âyeti (Luk-mân, 15). Hadîsi, Müslim de Sahîh'inde Şu'be kanalıyla rivayet etmiştir.
Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abdullah İbn Ebu Bekr... Ebu Üseyd Mâlik İbn Rabîa'dan rivayet etti ki o, şöyle dermiş : Bedir günü İbn Âiz'in kılıcım ele geçirdim. Kılıca el-Merzübân denilirdi. Allah Ra-sûlü (s.a.), insanlara ellerindeki ganimetleri geri vermelerini emrettiğinde, ona ilerledim ve kılıcı ganimetlerin içine bıraktım. Allah Rasûlü (s.a.) kendisinden birşey isteyeni geri çevirmezdi. Kılıcı, Erkam îbn Ebu'l-Erkam el-Mahzûmî gördü ve Allah Rasûlünden istedi de Hz. Peygamber kılıcı ona verdi. İbn Cerîr, hadîsi başka bir kanaldan rivayet etmiştir.
Bu âyetin nüzulü hakkında diğer bir sebep ; İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Seleme... Ebu Ümâme'den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Ubâde'ye Enfâl'i sordum da : Biz, Bedir ashabı hakkında nazil oldu. Biz, ganimetler konusunda ihtilâfa düşmüştük ve ahlâkımız bozulmuştu. Allah Teâlâ da onları bizim elimizden aldı ve Allah Rasûlü (s.a.) ne hâs kıldı. Allah Rasûlü (s.a.) de onları müslümanlar arasında eşit olarak bölüştürdü. Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Muâ-viye İbn Amr... Ubâde İbn es-Sâmit'den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) ile birlikte çıktık. Onunla birlikte Bedir*de bulundum. İnsanlar (Müslüman ve müşrik orduları) karşılaştılar, Allah düşmanları hezimete uğrattı. Bir grup onların peşlerinden gitti, hezimete uğrattı ve onları öldürdü. Bir grup ordugâha kapandı, orda olanları topladı. Bir grup da, düşmanın Allah Rasûlü (s.a.) ne ansızın saldırıp bir zarar vermemesi için onun etrafını çevirdi. Gece olup ta, insanlar bir araya gelip birbirlerine döndüklerinde ganimetleri toplamış olanlar: Bunları biz topladık. Kimsenin bunda payı yoktur, dediler. Düşmanı ta'kîb için çıkmış olanlar : Siz ona bizden daha lâyık değil-■siniz. Biz, düşmanı ondan uzaklaştırdık ve onları hezimete uğrattık, dediler. Hz. Peygamber (s.a.) in etrafını çevirmiş olanlar ise : Sizler, ona bizden daha müstehak değilsiniz. Biz, Allah Rasûlü (s.a.) nün etrafını çevirdik ve düşmanın ona ansızın hücum edip bir zarar vermesinden korkarak bunu engelledik ve bu, bizi (ganimet toplamaktan) alıkoydu, meşgul etti, dediler de «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah'ın ve Rasûlünündür. Şu halde, eğer mü'minler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin.» âyeti nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) bunları, müslümanlar arasında bölüştürdü. Allah Rasûlü (s.a.) düşman topraklarında savaştığı zaman ganimetin dörtte birini dağıtırdı. Döndüğü zaman, bütün insanlar da dönmüş olur ve üçte biri dağıtırdı. Hz. Peygamber ganimetlerden hoşlanmaz ve: Mü'minlerin güçlüleri zayıflarına geri versin, buyururdu. Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce, Süfyân es-Sevrî kanalıyla Abdurrahmân İbn Hâris'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söyler. İbn Hibbân Sa-hîh'inde, Hâkim de Müstedrek'inde bu hadîsi Abdurrahmân İbn Haris kanalıyla rivayet etmişlerdir. Hâkim, hadîsin isnadının Müslim'in şartlarına göre sahîh olduğunu, Buhârî ve Müslim'in tahrîc etmediklerini söyler. Ebu Dâvûd, Neseî, İbn Cerîr, İbn Merdûyeh —hadîsin lafzı İbn Merdûyeh'indir—•, İbn Hibbân ve Hâkim'in; muhtelif kanallardan olmak üzere Dâvûd İbn Ebu Hind'den, onun İkrime'den, onun da İbn Abbâs'dan rivayetine göre o, şöyle anlatmıştır : "Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü olduğunda : Kim şöyle şöyle yaparsa, ŞU ŞU onundur, buyurmuştu. Gençler bunun üzerine koşuştular (hücuma kalktılar) ve ihtiyarlar sancakların altında kaldı. Ganimetler alındığı zaman bu gençler, kendileri için va'dedilenleri istemek üzere geldiler. İhtiyarlar : Ganimetlerden bizi mahrum edip onları sâdece kendinize mahsûs kılmayın. Muhakkak ki sizi destekleyiciler idik. Şayet hezimete uğramış olsaydınız bize dönecektiniz, dediler. (Aralannda) çekiştiler de Allah Teâlâ : «Eğer mü'minler iseniz Allah'a ve peygamberine itaat edin.» kısmına kadar «Sana ganimetlerden sorarlar.» âyetini indirdi. Sevrî'nin, Kelbî kanalıyla... îbn Abbâs'dan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır: Bedir günü olduğunda Allah Rasûlü (s.a.) : Kim, (müşriklerden) birini öldürürse ona şu şu var. Kim, bir esîr getirirse ona şu şu var, buyurmuştu. Ebu Yüsür iki esîr getirdi ve: Ey Allah'ın elçisi, sen bize va'detmiştin, dedi. Sa'd İbn Ubâde kalktı ve: Ey Allah'ın elçisi, eğer bunlara verirsen ashabına hiç bir şey kalmaz. Bizi bundan, ne mükâfata karşı uzak durmamız ve ne de düşmandan korkumuz engellemiş değildir. Biz burada, ancak seni muhafaza, için kaldık. Arkandan düşmanların gelmesinden korkuyorduk, dedi. Onlar (aralannda) çekiştiler de, «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah'ın ve Rasûlünündür.» âyeti ile «Bilin ki, ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri Allah'a, Rasûlüne, yakınlarına... aittir.» (Enfâl, 41) âyetleri nazil oldu.
îmâm Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellâm —Allah ona rahmet eylesin— (kısaca el-Emvâl diye bilinen ve) «Şer'î Mallar Sarf Yerleri ve Yönlerini Beyân» adlı kitabında der ki: Enfâl, ganimetler; müslüman-ların, harb ehlinin mallarından ele geçirdikleri her şeydir. İlk ganimetler, Hz. Peygamber (s.a.) e âit idi. Allah Teâlâ : «Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: Ganimetler, Allah'ın ve Rasûlünündür.» buyurur. Hz. Peygamber (s.a.) Bedir günü, ganimetleri Sa'd hadîsinde bize anlatılanlara göre, beşe bolmeksizin Allah'ın dilediklerine bölüştürmüştür. Sonra ganimetlerin beşe bölünmesine dâir âyet nazil oldu ve birinci uygulamayı kaldırdı. Ben de derim ki: Ali İbn Ebu Talha da, bu görüşün aynını İbn Abbâs'dan rivayet etmiştir. Mücâhid, İkrime ve Süddî de böyle fetva vermişlerdir. İbn Zeyd ise : Bu, âyet mensûh olmayıp muhkemdir, demiştir.
Ebu Ubeyd der ki: Bu konuda eserler (hadîsler) vardır... Enfâl'in aslı, ganimetler toplamaktır. Şu kadar var ki ganimetlerin beşte biri, Kur'an'da beyân edildiği ve sünnette icrasını bulduğu üzere sahiplerine mahsûstur. Enfâl kelimesinin Arab dilinde anlamı : Birinin üzerine vâcib olmaksızın fazl-u ihsanından olarak yapmış olduğu her bir iyiliktir. Allah'ın mü'minlere, düşmanlarının mallarından helâl kılmış olduğu ganimet de böyledir. Onlardan önceki ümmetlere ganimetler haram kılındıktan sonra Allah Teâlâ lutf u kereminden ve ihsanından olarak ganimetleri inananlara hâs kılmıştır. Allah Teâlâ bu ümmete ganimetleri helâl kılmıştır. İşte ganimetin aslı budur.
Ben de derim ki: Bunun Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerindeki şahidi Câbir'den rivayet edilen Allah Rasûlü (s.a.) nün şu sözüdür : Benden önce hiç kimseye verilmemiş olan beş şey bana verildi. Ve Câbir hadîsin devamını zikretti de sonunda Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Benden önce kimseye helâl kılınmamışken ganimetler bana helâl kılındı. Ve râvî hadîsin tamâmını zikretti.
Sonra Ebu Ubeyd der ki: Bu sebepledir ki devlet başkanının savaşanlara vermiş olduğuna «nefl» denmiştir. Bu, devlet başkanının ordunun bir kısmı dışında diğer bazılarına paylan dışında bir şeyleri fazladan vermesidir. Devlet başkanı, bunu onlara îmân zenginlikleri ve düşmana verdikleri zarar ölçüsünde verir. Devlet başkanının, fazladan vermiş olduğu bu ganimetlerde, dört yol vardır ki; her birerinin, diğerinden farklı bir yeri vardır. Birincisi: İçinde beşte bir olmayan ganimetten vermesidir ki bu, öldürülen kimselerin üzerinden alman eşyalardır. İkincisi: Ganimetten beşte birin çıkarılmasından sonra devlet başkanının fazladan verdiği şeylerdedir. Başkan, dâr-ı harb'e seriyyeler gönderir de onlar ganimet getirirler. Beşte bir çıkarıldıktan sonra, onların getirdiklerinin dörtte biri veya üçte biri seriyye'ye âit olur. Üçüncüsü ise; bizzat başkanın beşte birden vermesidir. Önce bütün ganimet bir araya toplanır, sonra beşe bölünür. Bu beşte bir, devlet başkanın eline geçtikten sonra başkan lüzum gördüğü ölçüde fazladan olarak ondan verir. Dördüncüsü ise; ondan hiç bir şekilde beşte bir ayrılmazdan önce, başkanın ganimetin tamâmından vermesidir. Devlet başkam kılavuzlara, hayvanların çobanlarına ve .onları sürenlere bundan verir. Bütün bu konularda ihtilâf vardır.
Rebî'nin rivayetine göre Şafiî der ki: Enfâl; öldürülen (müşrikler ve düşmanların) üzerinden alınan eşyalar dışında beşte birden önce esâs ganimetten hiç bir şey çıkanlmamasıdır.
Ebu Ubeyd der ki: Ganimetin ikinci şekli, onlara âit olanın dışında kendilerine fazladan verilen şeydir. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) e âit olan beşte birdendir. Her ganimetin beşte birinin beşte biri Allah Rasûlü'nündür. Devlet başkanının ictihâdda. bulunması gerekir: Şayet düşman çok ve güçlü; karşılarında olan müslümanlar az iseler Hz. Peygamber (s.a.) in sünnetine uyarak ganimetten fazladan verir. Şayet durum böyle değilse fazladan vermez.
Ganimetin üçüncü şekli şudur : Devlet başkanı bir seriyye veya bir ordu gönderdiği zaman düşmanla karşılaşmazdan önce onlara der ki: Kim, bir ganimet alırsa beşte birden sonra kalanı onundur. İşte bu, İmâmın şartı üzere onlarındır. Zîrâ onlar, bunun üzerine gazaya çıkmışlar, onunla savaşa razı olmuşlardır. Ebu Ubeyd'in sözü burada bitiyor.
Ancak Ebu Ubeyd'in Bedir ganimetleri beşe bölünmedi, sözü şüphelidir. Hz. Ali İbn Ebu Tâlib'in Bedir günü beşte birden hissesine düşen iki yaşlı deve hakkındaki hadîsi de bunu reddetmektedir. Nitekim Kitâb'üs-Sîre'de bunu yeterli bir şekilde açıkladık. Hamd Allah'adır.
Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah'tan korkun, aranızı düzeltin.» İşlerinizde Allah'tan korkun, aranızda olan hususlarda aralarınızı düzeltin, birbirinize haksızlık etmeyin, hasımlaşmayın ve tartışmayın. Allah'ın size vermiş olduğu hidâyet ve ilim, kendisi sebebiyle hasmüaş-makta olduğunuz şeylerden daha hayırlıdır. «Allah'a ve Allah'ın murâd buyurduğu şekilde . aranızdaki bölüştürmesinde Peygamberine itaat edin.» Zîrâ Allah'ın kendisine emretmiş olduğu adalet ve insaf üzere o bölüştürmüştür.
İbn Abbâs der ki: Bu, Allah'tan korkmaları ve aralarını düzeltmeleri için Allah'ın mü'minleri bir sıkıştırmasıdır. Mücâhid de böyle söylemiştir. Süddî ise der ki: Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Birbirinize sövmeyin. Burada Hafız Ebu Ya'lâ Ahmed İbn Ali İbn Müsennâ el-Mavsılî —Allah ona rahmet eylesin— nin Müsned'inde vermiş olduğu bir hadîsi zikredelim : O diyor ki: Bize Mücâhid İbn Mûsâ... Enes (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Allah Rasûlü (s.a.) otururken bir de baktık ki ön dişleri görülecek kadar güldü. Ömer : Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi, seni güldüren nedir? diye sordu da, O şöyle buyurdu : Ümmetimden iki kişi Rab Teâlâ'nm huzurunda diz çöktüler. Birisi: Ey Rabbım, bana yapılan haksızlığı kardeşimden benim için al, dedi. Allah Teâlâ : Kardeşine ona yaptığın haksızlığı ver, buyurdu. O : Ey Rabbım, iyiliklerimden hiç bir şey kalmadı, dedi. Karşısındaki : Rabbım, benim günâhlarımdan alsın, benim yerime yüklensin, dedi. Enes der ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün ağlamaktan gözleri coştu sonra şöyle buyurdu : İşte bu, büyük bir gündür. İnsanlar, günâhlarını kendileri yerine yüklenecek bir kimseye muhtaçtırlar o gün. Allah Teâlâ isteyene : Gözünü kaldır, cennetlere bak. buyurur. O, başım kaldırır ve : Ey Rabbım, gümüşten şehirler, incilerle süslenmiş altından köşkler görüyorum. Hangi peygamber için bunlar, hangi sıddîk için bunlar, hangi şehîd için bunlar? der. Allah Teâlâ : Ücretini veren içindir bu, buyurur. Kul: Ey Rabbım, kim buna sahiptir? diye sorar da Allah Teâlâ: Sen sahipsin, buyurur. Kul: Nedir Rabbım? der de : Kardeşini bağışlarsın, buyurur. Kul: Ey Rabbım, muhakkak ki ben onu bağışladım, der. Allah Teâlâ : Kardeşinin elini tut ve onu cennete girdir, buyurur. Sonra Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Muhakkak ki Allah Teâlâ kıyamet günü inananların arasını düzeltecektir.
2 — Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar ve Rablarma tevekkül ederler.
3 — Onlar ki; namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infâk ederler.
4 — İşte onlar; inanmışların ta kendileridir. Onlara Rablarının katından dereceler, mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.
Gerçek Mü'minler
Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'dan rivayetine göre o, «Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Allah'ın farzlarının yerine getirilmesi- sırasında Allah'ı zikretmekten münafıkların kalblerine hiç bir şey girmez. Onlar, Allah'ın hiç bir âyetine îmân etmezler, tevekkül etmezler, yanlarında kimse olmadığı zaman, yalnız iken namaz kılmazlar, mallarının zekâtını vermezler. Allah Teâlâ, onların mü'minler olmadıklarını haber verip sonra gerçek mü'minleri şöyle niteler: «Mü'minler, ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, (Allah'ın farzlarını yerine getirirler.) Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları (tasdîklan) artar ve Rablarına tevekkül ederler.» O'ndan başkasından hiç bir şey ummazlar. Mücâhid, âyetteki ( c-L>-j ) kelimesini «Korkarlar.» şeklinde açıklamıştır. Süddî ve birçokları da böyle söyler. Allah anıldığı zaman kalbleri ürperen, yani korkan, Allah'ın emirlerini yapan, yasaklannı terkedenler; işte bunlar, gerçek mü'minlerdir ve gerçek mü'minin sıfatı budur. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurur : «Onlar ki, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günâhlarının bağışlanmasını dilerler. Günâhları, Allah'tan başka kim bağışlar? Hem onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.» (Âl-i İmrân, 135), «Kim de Rab-bınm makamından korkup ta nefsini kötü heveslerden alıkoyduysa, şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir.» (Nâziât, 40-41). Bu sebepledir ki Süfyân es-Sevrî, «Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hakkında Süddî'nin şöyle dediğini işitmiş : O, öyle bir kişidir ki haksızlık etmek ister —veya bir günâha niyetlenir demiştir— kendisine Allah'tan kork denilir de kalbi ürperir, titrer. Yine Sevrî'nin Abdullah İbn Osman kanalıyla... Ümmü Derdâ'-dan rivayetinde o, «Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.» âyeti hakkında: Kalbdeki korku, kuru hurma dalını tutuşturup yakmak gibidir. Sen onun ürpertisini hissetmez misin? demişti. Karşısındaki: Evet, hissederim, dedi. Ümmü Derdâ : İşte bu hissi duyduğun zaman, Allah'a duâ et. Zîrâ duâ bunu giderir, dedi.
Allah Teâlâ'nm : «Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar.» sözü, şu âyeti gibidir : «Bir sûre indirilince onlardan kimi; bu, hanginizin îmânını artırdı? der. îmân etmiş olanlara gelince, onların îmânını artırmıştır. Ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.» (Tevbe, 124) Buhârî ve başka imamlar, îmânın kalblerde derece derece ve birbirinden farklı olduğuna, îmânın fazlalık kabul edeceğine bu ve benzeri âyetleri delil getirmişlerdir. Nitekim ümmetin cumhurunun mezhebi de budur. Hatta Şafiî, Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Ubeyd gibi imamlardan birçoğu bu hususta icmâ' ile nakletmişlerdir. Nitekim biz, bu konuyu Buhârî şerhinin başında genişçe açıklamıştık. Hamd ve nimet Allah'adır.
«Ve Rablanna tevekkül ederler.» Allah'ın dışında hiç kimseden bir şey ummazlar. Ancak O'na yönelirler, ancak O'nun katma sığınırlar. İhtiyâçlarını ancak O'ndan isterler ve ancak O'na rağbet ederler. Bilirler ki Allah'ın dilediği olur, dilemediği şey olmaz. Mülkünde yegâne tasarruf sahibidir. Tekdir, ortağı yoktur. Hükmünü geciktirebilecek kimse de yoktur. O, hesabı çabuk olandır. Bu sebepledir ki Saîd İbn Cübeyr: Allah'a tevekkül îmânın aslıdır, temelidir, demiştir. Allah Teâlâ, «Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine nzık olarak verdiğimizden de infâk ederler.» âyeti ile, onların inançlarını zikrettikten sonra amellerine işaret eder. Namazı kılmak bu amellerdendir ve Allah Teâlâ'nın hakkıdır. O, bütünüyle her çeşit hayrı içine almaktadır. Katâde der ki: Namazın dosdoğru kılınması; onun vakitlerine, abdestine, rükû' ve secdelerine riâyetle muhafazadır. Mukâtil İbn Hay-yân; namazın dosdoğru kılınması; vakitlerine, onda temizliğin mükemmel olmasına, rükû' ve secdesinin tamâm olmasına, onda Kur'an okumaya, teşehhüde, Hz. Peygamber (s.a.) üzerine salât u selâm getirmeye riâyettir, der. İşte namazın dosdoğru kılınması budur. Allah'ın kendilerine nzık olarak verdiğinden infâk etmeleri de zekât vergisini, vâcib ve müstehabı ile kullarının diğer haklarını içine almaktadır. Bütün yaratıklar Allah'a muhtaçtırlar. Onların Allah'a en sevgili olanları, O'nun yaratıklarına en faydalı olanlarıdır. Katâde «Kendilerine nzık olarak verdiğimizden de infâk ederler.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah'ın size verdiklerinden infâk ediniz. Ey Âdemoğlu, bu mallar senin kendisinden hemen ayrılacağın ariyet ve emânetlerden başka bir şey değildir. Allah Teâlâ : «İşte onlar; inanmışların ta kendileridir.» buyurur ki; bu sıfatları taşıyanlar, gerçek mü'minlerdir. Hafız Ebu el-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah el-Hadramî... Haris İbn Mâlik el-Ansârî'den rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) ne uğramış ve Hz. Peygamber ona : Ey Haris nasıl sabahladın? diye sormuş. Haris : Gerçek mü'min olarak sabahladım, demiş. Hz. Peygamber : Ne söylediğine iyi bak. Herşeyin bir hakikati vardır. Senin îmânının ha-kîkati (gerçeği) nedir? buyurmuş da o : Nefsimi dünyadan alıkoydum. Gecemi uykusuz, gündüzümü susuz geçirdim. Sanki ben, apaçık Rab-bımın arş'ına bakar gibiyim. Ve sanki ben, birbirlerini ziyaret eden cennet ehline bakar gibiyim. Sanki ben, acıdan feryâdlar koparan cehennem ehline bakar gibiyim, demiş. Allah Rasûlü (s.a.) üç kere : Ey Haris, bildin, iyice sarıl, buyurmuş,
«İşte onlar; inanmışların ta kendileridir.» âyeti hakkında Amr İbn Mürre der ki: Kur'an ancak Arap lisânı ile indirilmiştir. Sen : Falanca gerçekten efendidir, dersin. Kavim içinde efendiler vardır. Kavim içinde ticâret erbabı vardır ve sen : Falanca gerçekten tacirdir, dersin. Kavim içinde şâirler varken sen: Falanca gerçekten şâirdir, dersin.
((Onlara Rablannın katında, cennette dereceler, makamlar, evler vardır.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Onlar Allah katında derece derecedir. Allah yaptıklarını görmektedir.» (Âl-i İmrân, 163). «Onlara Rablarımn katında mağfiret vardır.» Onların günâhlarını bağışlar ve iyiliklerinin karşılığını verir. Dahhâk, «Onlara Rab'lannın katında dereceler vardır.» âyeti hakıknda der ki: Cennet halkı biribirlerinden yüksektedir. Üstte olan, kendisinden aşağıda olandan üstün olduğunu görür. Daha aşağıda olan ise kimsenin kendisinden üstün tutulduğunu görmez. Bu sebepledir ki Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerindeki bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Şüphesiz İlliyyûn cennetleri halkını, onlardan daha aşağı olanlar gök ufuklarından bir ufukta batan bir yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Ey Allah'ın elçisi, bunlar peygamberlerin dereceleri olup başkaları ulaşmayacak mı? diye sordular da şöyle buyurdu : Evet, nefsim kudret elinde olan (Allah'a) yemîn olsun ki Allah'a îmân eden ve Rasûlleri tasdik eden erkekler (kimseler) erişecektir. İmâm Ahmed ve Sünen sahiplerinin, Atiyye kanalıyla Ebu Saîd'den rivayet ettikleri başka bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki cennet halkı, yüce derecelerin sahiplerini sizin gök ufkunda batan yıldızı gördüğünüz gibi göreceklerdir. Ebubekir ve Ömer onlardandır ve hattâ onlardan da üstündürler.
5 — Nitekim Rabbın seni evinden halı uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü'minlerden bir zümre bundan hoşlan-mamışlardı.
6 — Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle mücâdele ediyorlardı.
7 — Hani, Allah iki taifeden birini size va'dediyordu. Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah ta istiyordu ki; sözleriyle hakkı gerçekleştir-sin ve kâfirlerin kökünü kessin.
8 — Ta ki suçlular istemese de, hakkı gerçekleştirsin ve bâtılı ibtâl etsin.
Allah'ın Vaadi
İmâm Ebu Ca'fer et-Taberî der ki: «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı.» âyetinin başındaki benzetme edatı olan kâf harfinin burada gelmesini gerektiren sebep hakkında mufessirler ihtilâf etmiştir. Bazıları der ki: İnananlar için uygun olması hususunda bu, onların Rablanndan korkmalarına, aralarını düzeltmelerine, Allah'a ve Rasûlüne itâatlarına benzetilmiştir. Bu açıklamanın bir benzeri, sonra İkrime'den de rivayet edilmiştir. Bu açıklamaya göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : Nasıl ki siz ganimetler konusunda ayrılığa düştünüz, çekişip cimrileştiniz de Allah onlan sizden aldı; Allah'ın ve Rasûlü (s.a.) nün paylaştırmasına verdi ve o da adaletle, eşitlikle onları bölüştürdü. İşte bu, sizin için en uygun olanı idi. Aynı şekilde siz; dinlerine yardım için, kervanlarım korumak için çıkan güçlü kuvvetli grupla savaşmayı, düşmanlarınıza karşı çıkmayı hoş görmemiştiniz. Sizin savaştan hoşlanmamanızın neticesi, Allah sizin için savaşı takdir buyurdu, ta'yîn edilmemiş bir vakitte sizi rüşde, hidâyete ulaştırmak, size zaferi ve fethi nasîb buyurmak üzere Allah düşmanınızla sizi bir araya getiriverdi. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Hoşunuza gitmez ama cihâd üzerinize farz kılındı. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.» (Bakara, 216).
İbn Cerîr'in naklettiğine göre diğerleri şöyle söylüyor : Bu âyetin mânâsı şudur : Nasıl Rabbın seni müzminlerden bir grubun istememesine rağmen evinden hak uğruna çıkarmışsa aynı şekilde onlar savaştan da hoşlanmıyorlardı. Kendileri için hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile seninle mücâdele ediyorlardı. Sonra İbn Cerîr, bu görüşün bir benzerini Mücâhid'den rivayet etmiştir ki buna göre Mücâhid şöyle demiştir : Rabbın seni evinden nasıl hak uğruna çıkarmışsa onlar aynı şekilde hak hususunda seninle mücâdele ediyorlardı. Süddî der ki: Allah Teâlâ Hz. Peygamber (s.a.) in Bedir'e çıkışı ve onların (mü'min-lerden bir zümrenin) onunla mücâdele etmeleri hususunda : «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü'minlerden bir zümre, müşriklerle karşılaşmak üzere çıkmandan hoşlanmamışlardı. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile seninle mücâdele ediyorlardı.» âyetini indirmiştir.
Bazıları da şöyle diyor : Mücâdele ederek sana ganimetleri soruyorlar. Nitekim onlar, Bedir günü de seninle mücâdele etmişler ve : «Bizi kervan için çıkardın. Şayet savaşı daha önceden haber vermiş olsaydın; biz, savaş için hazırlanırdık, demiştiler.»
Ben de derim ki: Allah Rasûlü (s.a.) Şam'dan Ebu Süfyân kervanının döndüğü haberi kendisine ulaşınca, onun peşine düşmek için Medine'den çıkmıştı. Orada (kervanda) Kureyş'e âit bol miktarda mal vardı. Allah Rasûlü (s.a.) müslumanlardan sür'atli hareket edenleri harekete geçirerek üçyüz on küsur kişiyle çıkmıştı. Bedir yolu üzerinden sahile doğru kervanın peşine düşmüş; Ebu Süfyân, Allah Rasûlü (s.a.) nün .kendi peşine düştüğünü bilir bilmez Damdam İbn Amr'ı Mekke'ye uyarıcı (yardım isteyici) olarak göndermişti. Mekke'liler do-kuzyüz veya bin silâhlı kişiyle hazırlanmış ve yoia çıkmışlardı. Ebu Süf-yân ise deniz sahilini ta'kîb ederek sağdan yürümüş ve kurtulmuştu. Mekke'liler gelmişler ve Bedir suyuna ulaşmıştılar. Allah Teâlâ, birbirlerinden habersiz olarak müslümanlarla kâfirleri bir araya getiriver-mişti. Zîrâ O, müslümanların kelimesini yüceltmeyi, düşmanlara karşı onları muzaffer kılmayı, hak ile bâtılın arasını ayırmayı murâd etmiştir. Nitekim bunun açıklaması ilerde gelecektir. Allah Rasûlü (s.a.) ne Mekke'lilerin çıkışı haberi geldiğinde, Allah Teâlâ ona vahyederek iki gruptan birini va'detmişti: Ya kervan, ya da müslümanlarla savaşmak üzere gelen Mekke'li güruh. Müslümanlardan bir çoğu, kervan tarafına gitmeyi istemişti. Çünkü bunda savaşsız kazanç vardı. Nitekim Allah Teâlâ, bunu şöyle beyân buyurur : «Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah ta istiyordu ki; sözleriyle hakkı ger-cekleştirsin ve kâfirlerin kökünü kessin.»
Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh Tefsîr'inde der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed et-Taberânî... Ebu Eyyûb el-Ensârî'den rivayet ediyor ki; o, şöyle anlatıyor : Biz Medine'de iken Allah Rasûlü (s.a.) : Bana haber verildi ki Ebu Süfyân'ın kervanı gelmektedir. Bu kervana karşı çıkar mısınız? Olur ki Allah onu bize ganimet olarak verir, buyurmuştu. Biz evet dedik, o çıktı, biz de çıktık. Bir veya iki gün yürüdüğümüzde bize : Kavimle savaş hakkında ne düşünürsünüz? Muhakkak onlar sizin çıkışınızı haber almışlardır, buyurdu. Biz: Hayır, Allah'a yemîn olsun ki düşmanla savaş için bizim gücümüz yoktur. Biz, ancak kervanı kasdet-miştik, dedik. Sonra Allah Rasûlü : Kavimle savaş hakkında ne düşünürsünüz? buyurdu. Biz, aynısını söyledik. Mikdâd İbn Amr : Ey Al-lah'm elçisi, muhakkak biz Musa'nın kavminin ona: «Git, sen ve Rab-bın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» dediği gibi demeyeceğiz sana, dedi. Râvî devamla şöyle anlatır : Biz Ansir topluluğu, keşke Mikdâd'ın söylediği gibi söyleseydik de bizim büyük bir malımız olmasaydı; bizim için daha sevimli olurdu, diye temenni ettik. Allah Teâlâ da elçisine : «Nitekim Rabbın seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Halbuki mü'min-lerden bir zümre bundan hoşlanmamışlardı.» âyetini indirdi. Ve râvî hadîsin tamâmını zikretmiştir. Hadîsin bir benzerini, İbn Ebu Hatim de İbn Lehîa'dan rivayet etmiştir. Yine İbn Merdûyeh, Muhammed îbn Amr İbn Alkanıe İbn Vakkâs el-Leysî'den, o babasından, o da dedesinden rivayet ediyor ki o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir'e doğru yola çıktı. Revhâ'da iken insanlara hitâb buyurdu ve : Nasıl düşünürsünüz? diye sordu. Ebubekir : Ey Allah'ın elçisi, bize ulaştığına göre onlar şu şu yerdedirler, dedi. Hz. Peygamber sonra insanlara tekrar hitâb etti ve : Nasıl düşünürsünüz? diye sordu. Ömer, Ebubekir'in dediği gibi diye karşılık verdi. Allah Rasûlü sonra insanlara hitâb etti ve : Nasıl düşünürsünüz? diye sordu. Sa'd İbn Muâz : Ey Allah'ın elçisi, bizi mi kasdediyorsun? Sana ikram eden, sana kitabı indirene yemin olsun ki senin girdiğin yol hakkında benim hiç bir bilgim yok. Şayet sen yürüsen ve Zûyemen mevkiinden Berku'l-Ğamâd'a varmış dahi olsan (ki bu yer, Mekke'nin arka kısmında ve sahili ta'kîb eden yerde Mekke'ye beş gece mesafededir) yine de mutlaka seninle birlikte yürürüz, Musa'ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» diyenler gibi olmayacağız. Aksine : «Sen ve Rabbın git, savaşın, muhakkak biz sizinle birlikte sana tâbi olacağız.» deriz. Belki sen bir iş için çıkmıştın da Allah sana bir başkasını vahyetmiştir. Allah'ın sana gösterdiğine bak. Ona yürü. Dilediğinin ipini bağla, dilediğinin
İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Yahya İbn Ebu Bükeyr ve Abdürrezzâk... İbn Abbâs'dan rivayet ederler ki o, şöyle demiştir: Bedir işini bitirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.) ne : Artık kervanın peşine düş. Zîrâ onun önünde bir engel yok, denilmişti. —Ab-dürrezzâk'ın rivayetinde bağları içinde esir olan— Abbâs İbn Abdül-muttalib şöyle seslendi: Bu, senin için doğru olmaz. Hz. Peygamber (s.a.) : O da niçin? diye sordu da o şöyle dedi: Zîrâ Allah Teâlâ, sana iki gruptan ancak birini va'detmişti ki va'dettiğini sana vermiştir, dedi. Hadîsin isnadı ceyyid olup başkaları tahrîc etmemişlerdir.
Allah Teâlâ buyurur ki: «Siz ise kuvveti bulunmayanın sizin olmasını arzu ediyordunuz.)) Yani onlar gücü kuvveti olmayan, savaş olmayacak grubu istiyorlardı ki kendilerinin olsun. Bu, kervandır. «Allah da istiyordu ki; sözleriyle hakkı gerçekleştirsin.» Allah Teâlâ, güç kuvvet sahibi ve savaşabilecek olan grubu sizinle bir araya getirmeyi murâd ediyordu. Zîrâ O, sizi onlara muzaffer kılacak, onlara karşı size yardım edecek, dinini gâlib kılacak. İslâm kelimesini yüceltecek, İslâm'ı diğer dinlere gâlib kılacaktı. O, işlerin neticelerini en iyi bilendir. Sizi en güzel şekilde idare eden de O'dur. Her ne kadar kulları, kendilerine zahir olana göre bunun tersini sevip istiyorlarsa bile. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Hoşunuza gitmediği halde cihâd üzerinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir...» (Bakara, 216).
Muhammed İbn îshâk —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bana Muhammed İbn Müslim ez-Zührî, Âsim İbn Ömer İbn Katâde, Abdullah İbn Ebu Bekr ve Yezîd îbn Rûmân... Abdullah İbn Abbâs'dan —Bunlardan her biri hadîsin bir kısmını bana rivayet ettiler de onların hadîsleri Bedir hadîsinden şu vereceğim hadîste birleştiler— rivayet ettiler ki onlar şöyle diyorlar : Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Süfyân'm Şam'dan gelmekte olduğunu işitince müslümanları ona doğru yürümeye çağırdı. Ve : İşte Kureyş kervanı. Onda onların mallan var. Ona doğru çıkın. Olur ki Allah Teâlâ onu size ganimet olarak verir, buyurdu. İnsanlar bu çağrıya uydular. Bir kısmı hafîf silahlandı, bir kısmı da ağır silâhlandı. Onlar, Allah Rasûlünün harbe tutuşacağına sanma-mışlardı. Ebu Süfyân, Hicaz'a yaklaştığı zaman haber toplamak üzere gruplar çıkarmıştı. İnsanların (müslümanlann) durumundan korkarak rastladığı atlılara da soruyordu. Nihayet gruplardan birinden; Muham-med ve ashabı senin, ve kervanın için yola çıktı, haberini yakaladı, o zaman korktu ve Damdam İbn Amr el-Ğıfârî'yi kiralayarak Mekke halkına gönderdi. Ona Kureyş'e varıp mallarını (korumak üzere) grup halinde çıkarmasını emretti. Onlara Muhammed'in, ashabı ile birlikte kervanın Önünü kestiğini haber verecekti, Damdam İbn Amr sür'atle Mekke'ye doğru yola çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) ashabı içinden çıkıp Zefrân denilen vâdîye ulaştı. Vâdîden çıktı ve vâdînin bir kısmında iken indi (konakladı). Kureyş'in, kervanım korumak üzere yola çıktığı haberi kendisine geldi de Allah Rasûlü (s.a.) insanlarla (ashabı ile) istişare edip onlara Kureyş'in (gelmekte olduğunu) haber verdi. Ebubekir (r.a.) kalkıp güzel konuştu. Sonra Ömer kalktı ve güzel konuştu. Sonra Mikdad îbn Amr kalktı ve : Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın emrettiği şeye yürü. Biz seninle beraberiz. Allah'a yemîn olsun ki İsrâiloğuHarımn Musa'ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın. Biz, burada oturanlardanız.» (Mâide, 24) dedikleri gibi sana söylemeyeceğiz. Fakat: «Sen ve Rabbın .git, savaşın; muhakkak ki ikinizle beraber biz de savaşacağız.» diyeceğiz. Seni hak ile gönderene yemîn olsun ki bizi —Habeş'lilerin şehrini kasdederek— Berku'l-Gamâd'a yürütsen bile seninle beraber ona ulaşman için önünde savaşırız, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona hayır söyledi, hayır dualar etti ve sonra da : Ey insanlar, bana yol gösterin, buyurdu. Bununla, ancak Ansâr"ı kasdediyordu. Zîrâ ashabının çoğunluğu anlardı. Onlar, kendisine Akabe'de biat ettikleri zaman : Ey Allah'ın elçisi, sen bizim yurdumuza ulaşıncaya kadar biz sana bağlı olmaktan uzağız. Bize ulaştığın zaman sen bizim zimmetimiz altındasın. Çocuklarımızı ve kadınlarımızı neden koruyorsak seni de ondan koruruz, demişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.) Ansâr'ın sâdece Medine'de kendilerine saldıracak düşmanından kendisini korumayı düşünmelerinden korkuyordu. Ayrıca, onları ülkelerinden çıkarıp, bir düşmana karşı yürütme hakkının olmadığım düşünüyordu. Allah Rasûlü (s.a.) bu sözü söylediği zaman Sa'd İbn Muâz : Ey Allah'ın elçisi, Allah'a yemîn olsun ki sen bizi kasdediyor gibisin, demişti. Hz. Peygamber; evet, buyurunca Sa'd : Muhakkak biz sana îmân etmiş, seni doğrulamış, senin getirdiğinin hak olduğuna şehâdet etmiş, bunun üzerine sana işitip itaat edeceğimize dâir söz ve ahidlerimizi vermişiz. Ey Allah'ın elçisi, dilediğine doğru yürü. Seni hak ile gönderene yemîn olsun ki bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle beraber dalarız, bizden bir tek kişi bile arkada kalmaz. Biz, bizi yarın düşmanla karşılaştırmandan hoşlanmayacak değiliz. Muhakkak biz harbde sabırlılar, düşmanla karşılaşma esnasında da sâdıklanzdır. Umulur ki Allah Teâlâ, senin gözünü aydın edecek şeyi sana gösterecektir. Bizi Allah'ın bereketiyle yürüt, dedi. Allah Ra-sûlü (s.a.) Sa'd'ın sözüne sevindi, bu onu sevindirdi, sonra : Allah'ın bereketi üzere yürüyün, müjdeler olsun size. Muhakkak ki Allah, bana iki gruptan birini va'detmiştir. Allah'a yemin olsun ki şu anda, kavmin (öldürülmüş olarak) yıkılacakları yerlere bakar gibiyim, buyurdu. Hadîsin bir benzeri, İbn Abbâs'dan Avfî tarafından da rivayet edilmiştir. Süddî, Katâde, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ile Selef ve Halef âlimlerinden birçoğu da böyle söylemişlerdir. Muhammed İbn İshâk'ın sözleriyle yetinerek onların sözlerini özetlemiş olduk.
9 — Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da: Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim, diyerek duanıza icabet etmişti.
10 — Allah bunu, size sırf bir müjde olsun ve kalble-riniz yatışsın diye yapmıştır. Yardım, ancak Allah katandandır. Muhakkak ki Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir.
Allah'ın Yardımı
İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nûh Kurâd... Ömer İbn Hattâb (r.a.) dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış : Bedir günü olunca Hz. Peygamber (s.a.) ashabına baktı. Onlar üçyüz küsur kişiydiler. Müşriklere baktı. Onlar bin ve daha fazla idiler. Hz. Peygamber (s.a.) kıbleye yöneldi, sonra kollarını uzattı. Üzerinde ridâsı ve izan vardı. Sonra şöyle duâ etti: Ey Allah'ım, va'dettiğin nerede? Ey Allah'ım, bana va'dettiğini yerine getir. Ey Allah'ım, eğer İslâm ehlinden şu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde bir daha sana asla ibâdet edilmez. Ömer devamla şöyle anlatır: Rabbmdan o kadar imdâd istedi ve duâ etmeye devam etti ki sırtından ridâsı düştü. Ebubekir geldi, ridâsını aldı ve ona giydirdi. Sonra arkasından ona yapıştı ve : Ey Allah'ın elçisi, Rabbına olan yalvarman sana yeter. Muhakkak ki O, sana va'dettiğini yerine getirecektir, dedi. Allah Teâlâ : «Hani siz, Rabbınızdan imdat istiyordunuz da : Birbiri ardında bin melekle size inıdâd ederim, diyerek duanıza icabet etmişti.» âyetini indirdi. O gün olup ta karşılaştıklarında Allah Teâlâ müşrikleri hezimete uğrattı. Onlardan yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi de esir edildi. Allah Rasûlü (s.a.) Ebubekir, Ali ve Ömer ile istişare etti. Ebubekir : Ey Allah'ın elçisi, bunlar amca, aşiret ve kardeş oğullarıdır. Onlardan fidye alman görüşündeyim. Onlardan aldıklarımız, kâfirlere karşı bizim için bir güç olur. Belki de Allah onlara hidâyet bahşeder de bizim için destek olurlar, dedi. Allah Rasûlü fs.a.) : Ey Hattâb oğlu, sen ne düşünürsün? diye sordu. Hz. Ömer : Allah'a yemîn olsun ki ben, Ebubekir'in görüşünde değilim. Fakat ben, öyle düşünüyorum ki falancayı —Ömer'in bir yakını idi— bana ver de boynunu vurayım. Ali'ye Ukayl'ı ver boynunu vursun. Hamza'ya falanı —kardeşini— ver boynunu vursun. Tâ ki Allah Teâlâ, müşrikler için kalblerimizde bir yumuşaklık olmadığını bilsin. Bunlar; onların ileri gelenleri, imamları ve kumandanlarıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Ebubekir'in söylediğine kulak verdi, benim söylediğime kulak vermedi Onlardan fidye aldı. Ertesi gün olduğunda, —Ömer der ki :— Hz. Peygamber (s.a.) e ve Ebubekir'e vardım. Ağlıyorlardı. Ey Alalh'ın elçisi, seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Şayet içimde ağlama hissi duyarsam ağlarım. Ağlama hissi duymazsam sizin ağlamanız karşısında ağlar görünürüm, dedim. Hz. Peygamber (s.a.) : Fidye almaları yüzünden arkadaşlarının başına gelen şey için (ağlıyorum). Sizin azabınız bana şu ağaçtan —Yakın bir ağacı kasdediyor— daha yakın olarak arzolun-du, buyurdu. Allah Teâlâ : «Eğer daha önceden Allah'ın geçmiş bir hükmü olmasaydı, aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azâb dokunurdu.» kısmına kadar olmak üzere : «Hiç bir peygambere yeryüzünde savaşırken zaferler kazanıncaya kadar esirler alması yaraşmaz.» (Enfâl, 67 - 68) âyetini indirdi. Sonra onlara ganimeti helâl kıldı. Bir sonraki sene Uhud günü olduğunda, Bedir günü fidye almak suretiyle yapmış olduklarından dolayı cezalandırıldılar, onlardan yetmişi öldürüldü, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabı Allah Rasûlü (s.a.) nün yanından kaçtı, öndişleri kırıldı, başındaki miğferi parçalandı ve kanı yüzüne aktı. Allah Teâlâ : «Onları iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca : Bu nereden? dediniz. De ki: O, kendinizdendir. Doğrusu, Allah herşeye Kâdir'dir.» (Âl-i İmrân, 165) âyetini indirdi. Hadîsi Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Cerîr ve İbn Merdûyeh muhtelif kanallardan olmak üzere İkrime İbn Ammâr'dan rivayet etmişler; Ali İbn el-Medînî ve Tirmizî hadîsin sahîh olduğunu belirterek : Hadîsi, sâdece İkrime İbn Ammâr el-Yemânî kanalından biliyoruz, demişlerdir. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetlerine göre bu âyet-i kerîme yani: «Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da...» âyet-i kerîme'si Hz. Peygamber (s.a.) in duası hakkındadır. Yezîd İbn Yüsey', Süddi ve İbn Cüreyc de böyle söylemişlerdir. Ebu Bekr İbn Ayyâş'm Ebu Husayn'dan, onun da Ebu Salih'ten rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Bedir günü olduğunda Hz. Peygamber (s.a.) şiddetle Rabbından imdâd istemeye, duâ etmeye başladı. Ömer İbn Hattâb (r.a.) ona gelip : Ey Allah'ın elçisi, imdâd istemeni azalt. Allah'a yemîn olsun ki Allah sana olan va'dine mutlaka yefâ gösterecektir, dedi.
Buhârî, Kitâb el-Meğâzî'nin «Hani siz, Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da duanıza icabet etmişti.» âyeti babında der ki : Bize Ebu Nu-aym... İbn Mes'ûd'dan rivayet etti ki o, şöyle demiştir: Mikdâd İbn Esved'in öyle bir yerde hazır bulunduğunu öğrendim ki orada onun arkadaşı olmam, ona denk tutulabilecek herşeyden bana daha sevimli olurdu. Hz. Peygamber (s.a.) müşriklere karşı (savaşmaya) çağırırken ona gelmiş ve : Mûsâ kavminin Musa'ya : «Git, sen ve Rabbın savaşın.» dediği gibi demeyeceğiz. Fakat senin sağında, solunda, önünde ve arkanda savaşacağız, demişti. Gördüm ki Hz. Peygamber (s.a.) in. yüzü aydınlandı ve onun sözü, Allah Rasûlü'nü sevindirdi. Yine Buhârî der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Havşeb... İbn Abbâs'tan rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü şöyle duâ etmişti: Ey Allah'ım, ahdin (sözün) ve va'din aşkına... Ey Allah'ım, Sen istersen elbet Sana ibâdet edenler bulunmayabilir. Ebubekir Allah Rasûlü'nün elini tutmuş ve : Bu sana yeter demişti. Allah Rasûlü : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.» (Kamer, 45) buyurarak çıkmıştı. Hadîsi Neseî de, Bündâr kanalıyla... Abdülmecîd es-Se-kafî'den rivayet etmiştir.
Allah Teâlâ : «Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim.» buyurur ki Hârûn İbn Antere'nin İbn Abbâs'tan rivayetinde o, ( j^J^* ) kelimesini «peşpeşe gelen.» şeklinde açıklamıştır. Bu kelimenin «Size imdâd olarak.» anlamında olması da muhtemeldir. Nitekim Avfî, İbn Abbâs'm bu kelimeyi «imdâd olarak.» şeklinde açıkladığını söyler. Mü-câhid, Kâri İbn Kesîr ve İbn Zeyd de kelimeyi böyle açıklamışlardır. Ebu Küdeyne'nin Kâbus kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Birbiri ardında bin melekle size imdâd ederim.» âyeti hakkında : Her bir meleğin ardında bir melekle, demiştir. Yine aynı isnâdla İbn Abbâs'tan rivayete göre o : Biri bir diğerinin hemen peşinden, demiştir. Ebu Zabyân, Dahhâk ve Katâde de böyle açıklamışlardır.
îbn Cerîr der ki: Bana Müsennâ... Ali (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Cibril bin melek içinde Hz. Peygamber (s.a.) in sağından indi. Ebubekir de oradaydı. Mîkâîl ise bin melek içinde Hz. Peygamber (s.a.) in solundan indi. Ben, Hz. Peygamber (ve ordunun) sol kanadında idim. Şayet isnadı sahih ise bu, bin meleğin bir misli
ile ta'kîb edilmiş olmasını (bin meleği ikinci bir bin meleğin ta'kîb etmesini) gerektirir. Bu sebepledir ki bazıları, âyetteki ( js*Jj* ) kelimesini dâl harfinin fethası ile okumuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Meşhur olan ise'Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'tan rivayet ettiği onun şu sözüdür : Allah Teâlâ Peygamberi (s.a.) ne ve mü'minlere bin melekle yardım etmiştir. (Bin meleği onlara imdâd olarak göndermiştir). Cibril beşyüz melek içinde ordunun bir kanadında, Mîkâîl de beşyüz melekle ordunun öbür kanadında idi. İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr ve Müslim, îkrime İbn Ammâr kanalıyla... Hz. Ömer'den biraz önce geçen hadîsi rivayet etmişlerdir. Sonra Ebu Zümeyl der ki: Bana İbn Abbâs rivayet edip şöyle dedi: Müslümanlardan birisi önündeki müşriklerden birinin peşinden koşarken birden üzerinde bir kamçı ve bir atlı sesi işitti. Atlı: Ey Hayzûm, durma ilerle, ileri atıl, diyordu. Bir de önündeki müşrike baktı ki, upuzun yere yıkılıp serilmiş. Ona baktı ve gördü ki burnu ezilmiş, kamçı vuruşu gibi yüzü yarılmış, An-sâr'dan olan bu zât, Allah Rasûlü (s.a.) ne gelip olayı haber vermiş de Rasûlullah şöyle buyurmuş : Doğru söyledin. O, üçüncü semânın imdâ-dındandır. O gün onlar, yetmişini öldürdüler ve yetmişini de esîr ettiler. Buhârî «Meleklerin Bedir'de hazır bulunması.» babında der ki: Bize İshâk İbn İbrahim... Rifâa İbn Râfi' ez-Zürakî'den rivayet etti ki —Bu zât Bedir ehlindendir— o, şöyle demiştir : Cibril Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : İçinizde Bedir ehlini nasıl sayarsınız? diye sordu. Allah Rasûlü: Müslümanların en üstünlerinden veya benzeri bir kelime söyledi de Cibril: Meleklerden Bedir'de hazır bulunanlar da böylecedir, dedi. Hadîsi, sâdece Buhârî tahrîc etmiştir. Taberânî, el-Mu'cem'ül-Kebîr'inde bunu Râfi' İbn Hadîc hadîsinden rivayet etmişse de bu hatâdır. Doğru olan, Buhârî'nin rivayetidir. En doğrusunu Allah bilir. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) Hâtıb İbn Ebu Beltea'nın öldürülmesi konusunda müşavere ettiğinde Ömer'e :
Muhakkak o Bedir'de hazır bulunmuştur. Nereden biliyorsun; belki de Allah Teâlâ Bedir'de hazır bulunanlara muttali' olmuş ve : «Ne dilerseniz yapınız, muhakkak sizi bağışladım.» buyurmuştur, demişti.
Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah size sırf bir müjde olsun ve kalb-leriniz yatışsın diye melekleri göndermiş ve onların gönderildiğini size bildirmiştir.» Değilse Allah Teâlâ, bunlarsız da düşmanlarınıza karşı size yardım etmeye Kâdir'dir. Bu sebepledir ki: «Yardım, ancak Allah katındandır.» buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Küfredenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onları sindirince bağı sıkı tutun. Sonra onları, ya karşılıklı veya fidye mukabili salıverin. Harb ağırlıklarını bırakıncaya kadar, bu böyledir. Eğer Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı.' Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince; Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz. Onları hidâyete eriştirecek ve durumlarını düzeltecektir. Onlan kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.» {Muhammed, 4-6), «Hem o günleri Biz, insanlar arasında döndürür dururuz. Bu; Allah'ın îmân edenleri belirtmesi ve içinizden şâhidler edinmesi içindir. Allah, zâlimleri sevmez. Bu; Allah'ın îmân edenleri seçmesi, kâfirleri mahvetmesi içindir.» (ÂI-i İmrân, 140 -141). Bunlar öyle hikmetlerdir ki Allah Teâlâ, Allah için kâfirlerle cihâdı mü'minlere farz kılmıştır. Allah Teâ-lâ, daha önce geçmiş ümmetlerden, peygamberleri yalanlayanların tamâmını kapsayan musibetlerle cezalandırmıştır. Nitekim Nuh kavmini tufan ile, Âd kavmini Batı rüzgârı ile, Semûd'u çığlık ile, Lût kavmini yere batırma, tersine çevirme ve siccîl taşıyla, Şuayb'ın kavmini gölgelik günü azabı ile helak buyurmuştur. Allah Teâlâ Musa'yı peygamber olarak gönderip düşmanı olan Firavun ve kavmini denizde boğarak helak edip sonra da Musa'ya Tevrat'ı inzal buyurduğunda, Tevrat'ta kâfirlerle savaşı farz kılmıştır. Ondan sonraki kalan şeriatlarda hüküm bu şekilde devam edegelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Andolsun ki Biz, önceki nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya insanlar için basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik.» (Kasas, 43) buyurur. Mü'minlerin kâfirleri Öldürmesi; kâfirler için en şiddetli küçültme ve hakaret, inananların gönülleri için ise en çok ferahlatan, şifâ veren bir durumdur. Nitekim Allah Teâlâ bu ümmetten inananlara : «Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları azâblan-dırsın, rüsvây etsin ve sizi onlara karşı üstün kılsın ve mü'minler topluluğunun göğüslerini ferahlatsın.» (Tevbe, 14) buyurmuştur. Bu sebepledir ki Kureyş büyüklerinin, hakaret gözleriyle kendilerine baktıkları düşmanları elleriyle öldürülmeleri onlar için en incitici, îmân taraftarlarının gönüllerini de aynı derecede ferahlatıcı olmuştur. Meselâ Ebu CelıTin savaş alanında, harbin ortasında öldürülmesi; onun için yatağında bir felâketle veya bir yıldırımla veya benzeri bir şeyle ölmesinden çok daha şiddetli, alçaltıcı bir durumdur. Nitekim Ebu Leheb —Allah ona la'net etsin— de kızılçıbanı ile ölmüştür. Akrabalarından hiç kimse ona yaklaşamamış, uzaktan su atmak suretiyle onu yıkamışlar, onu terk etmişler ve nihayet defnetmişlerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Muhakkak ki Allah, Azîz'dir.» buyurmuştur. İzzet Allah için, Rasûlü için, dünya ve âhirette inananlar içindir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur : «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında hem de şâhidlerin şehâdet edeçekleri günde mutlaka yardım ederiz.» (Ğâfir, 51). Allah Teâlâ : «Ha-kîm'dir.» kendi gücü ve kuvveti ile kâfirleri helak etmeye, yok etmeye kadir olmakla birlikte kâfirlerle savaşı farz kılmasında elbette hikmet sahibidir. Münezzehtir ve yücedir O.
11 — Hani O, size kendi katından bir emniyet olmak üzere sizi hafîf bir uykuya daldırıyordu. Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytânın pisliğini gidermek, kalblerinizi pekiştirmek ve ayaklarınıza sebat vermek için gökten üstünüze bir su indiriyordu.
12 — Hani Rabbın meleklere: Ben sizinleyim, haydi îmân edenlere sebat verin, diye vahyetmişti. Ben, küfretmiş olanların kalblerine korku salacağım. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına.
13 — Bunun sebebi; Allah'a ve peygamberine karşı koymalarıdır. Her kim ki, Allah'a ve peygamberine karşı koyarsa; muhakkak Allah, cezası çetin olandır.
14 — İşte bunu tadın. Muhakkak ki kâfirlere bir de ateş azabı vardır.
Kâfirlerin Kalbine Salınan Korku
Allah Teâlâ burada mü'minlere vermiş olduğu nimeti hatırlatıyor. Düşmanların sayısının çokluğu ve kendi sayılarının azlığından onlarda meydana gelmiş olan korkudan bir emniyyet olmak üzere Allah Teâlâ onlara hafif bir uyku vermişti. Nitekim Uhud günü de onlara böylece yapmıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Sonra o üzüntünün ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyku indirdi ki, İçinizden bir kısmını buruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına düşmüştü.» (ÂH İm-rân, 154). Ebu Talha der ki: Uhud günü, kendisine uyuklama ânz olanlardan idim. Kılıç elimden defalarca düşmüştü. Kılıç düşüyor ben alıyordum, o düşüyor ben alıyordum. Mü'minlere baktım ki kalkanları altında kıpırdanıyorlar. Hafız Ebu Ya'Iâ'nın Züheyr kanalıyla... Hz. Ali (r.a.) den rivayet ettiğine göre; o, şöyle anlatmış : İçimizde Bedir günü Mikdâd dışında binitli yoktu. Bir de kendimize baktım ki Allah Rasûlü (s.a.) dışında uyumayanımız yoktu. O, bir ağaç altında namaz kılıyor, ağlıyordu. Bu, sabaha kadar böylece devam etti. Süfyân es-Sevrî'nin Âsim kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Savaşta uyuklama, Allah'tan bir emniyyettir. Namazda uyuklama ise şeytândandır. Katade; uyuklamanın başta, uykunun da kalbde olduğunu söyler. Ben de derim ki: Uhud günü müs-lümanlara isabet eden uyuklama durumu, gerçekten meşhurdur. Bedir gününe gelince; bu âyet-i kerime, Bedir kıssası hakkındadır ve bunun Bedir'de de meydana geldiğine delâlet etmektedir. Sanki bu, Allah'ın yardımıyla kalbleri emniyyet içinde ve sükûn içinde olsun diye, zorluk ve sıkıntı anında mü'minler için bir seciyye olmuş gibidir. Bu, Allah'ın onlara bir fazlı, bir rahmeti ve nimetidir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Şüphesiz ki güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.» (İnşirah, 5-6) buyurur. Sahîh bir hadîste rivayet edildiğine göre, Bedir günü Allah Rasûlü (s.a.) gölgelikte Sıddık (r.a.) ile beraber iken ve ikisi de duâ ederlerken Allah Rasûlü (s.a.) nü hafîf bir uyuklama hali kaplamıştı. Sonra tebessüm ederek uyanmış ve : Müjde ey Ebubekir, bu Cibril'dir, ön dişleri toz, içinde, buyurmuştu. Daha sonra Allah Teâlâ'nm : «Topluluk yakında dağıtılacak ve onlar, arkalarını dönüp kaçacaklar.» (Kamer, 45) sözünü okuyarak gölgeliğin kapısından çıkmıştı.
Allah Teâlâ : «Gökten üstünüze bir su indiriyordu.» buyurur ki Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder : Hz. Peygamber (s.a.) Bedir'e doğru yürürken konakladı. Müslümanlarla su arasında oynak bir kumluk vardı. Müslümanlara şiddetli bir zaaf hâkim olmuştu. Şeytân, onların kalblerine bir kin koymuş, aralarına şöyle bir vesvese vermişti: Sizler içinisde Allah Rasûlü var ve kendinizi Allah'ın dostları sanıyorsunuz. Halbuki müşrikler, suya sizden önce vardılar. Siz cünüb olarak namaz kılıyorsunuz. Allah Teâlâ, onlara bol yağmur yağdırdı da müslümanlar içtiler ve temizlendiler. Allah Teâlâ, şeytânın pisliğini onlardan giderdi ve yağmur değer değmez kumlar kurudu, üzerinden insanlar ve hayvanlar yürüdüler de kavme (müşriklere) doğru ilerlediler. Allah Teâlâ, Peygamberine ve inananlara bin meleği imdâd olarak gönderdi. Cibril beşyüzü ile ordunun bir kanadında, Mîkâü beşyüzü içinde öbür kanadında idiler. İbn Abbâs'dan rivayetle Avfî der ki: Kureyş müşrikleri, kervana yardım etmek ve onu korumak üzere savaşmak için çıktıklarında, Bedir günü su başında konakladılar ve mü'-minlere karşı orayı ele geçirdiler. Mü'minler, susuz kaldılar ve cünüb olarak temizlenmeden namaz kılmaya başladılar da bu, gönüllerinde vesveseye sebep oldu. Allah Teâlâ gökten su indirdi ve vâdî aktı, inananlar içtiler, su kablarını doldurdular, binitlerini suladılar, cünüblükten guslettiler ve Allah Teâlâ, bunu onlar için bir temizlik ve ayakların sebatı kıldı. Müşrikler topluluğu ile aralarında bir kumluk vardı. Allah Teâlâ, o kumluk üzerine yağmur gönderdi, yağmur orayı dövdü de sağ-lamlaştı ve ayaklar o kumsal üzerinde sebat etti. Bu açıklamanın bir benzeri Katâde, Dahhâk ve Süddî'den de rivayet edilmiştir. Saîd İbn el-Müseyyeb, Şa'bî, Zührî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den rivayete göre ise, Bedir günü onlara bir yağmur çisentisi isabet etmiştir.
Bilinen odur ki Allah Rasûlü (s.a.) Bedir'e doğru yürüdüğünde, oradaki en yakın suyun yani bulduğu ilk suyun başına konaklamıştı. Habbâb İbn Münzir, Allah Rasûlü'ne yaklaşıp : Ey Allah'ın elçisi, bu konak yeri Allah'ın seni indirdiği, konaklattığı ve bizim geçme hakkımız olmayan bir yer mi yoksa harb ve harb hilesi için indiğin bir yer mi? diye sormuş, Allah Rasûlü : Bilakis harb ve hile için indiğim bir yerdir, buyurmuştur. Habbâb ; Ey Allah'ın elçisi, burası (uygun) bir konak değildir. Bizi yürüt, tâ ki müşrikleri ta'kîb eden yerdeki en yakın su başına inelim, onun dışındaki kuyuları kapatalım, havuzlara su çekelim. Bizim suyumuz olsun, onların ise olmasın, demişti. Allah Rasûlü (s.a.) yürüdü ve öylece yaptı. Ümevî'nin Meğâzî'sinde belirtildiğine göre; Habbâb bu -sözü söylediğinde, gökten bir melek inmiş. Cibril, Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında oturuyormuş. Bu melek : Ey Muhammed, Rabbın sana selâm söylüyor ve sana buyuruyor ki: Uygun olan görüş, Habbâb îbn Münzir'in işaret etmiş olduğu görüştür, demiş. Allah Rasûlü Cibril'e dönüp : Bunu tanır mısın? diye sormuş. Cibril, meleğe bakmış ve : Ben bütün melekleri tanır değilim. Kesin olan şu ki o bir melektir, şeytân değildir, demişti. Bu bâbda rivayet edilenlerin en güzeli; el-Meğâzî sahibi Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr —Allah ona rahmet eylesin— in Yezîd îbn Rûmân'dan, onun da Urve İbn Zübeyr' den rivayet etmiş olduğu şu haberdir : Urve İbn Zübeyr der ki: Allah Teâlâ gökten yağmur gönderdi. Vâdî oynak kumsaldı. Allah Rasûlü (s.a.) ve ashabı için yeri sertleştirecek, yürümelerini engellemeyecek bir yağmur; onlar için yağarken, Kureyş için öyle bir yağmur yağdı ki; o yağmur içinde yerlerinden ayrılmaya güç yetiremediler. Mücâhid der ki: Allah Teâlâ onlara hafif uykudan Önce yağmur indirdi. Yağmur ile tozu sindirdi ve yeri sertleştirdi. Böylece onların gönülleri hoş oldu ve ayaklan sebat etti.
İbn Cerîr der ki: Bize Hârûn İbn İshâk... Hz. Ali (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle anlatıyor : Bedir savaşının olduğu gecenin sabahında bize hafif bir yağmur çisentisi geldi. Yağmurdan korunmak üzere ağaçların ve kalkanların altına girdik. Geceleyin Allah Rasûlü (s.a.) Rab-bına : Ey Allah'ım, eğer şu topluluğu helak buyurursan yeryüzünde Sana bir daha ibâdef olunmaz, diye duâ etti. Şafak söktüğünde : Ey Allah'ın kullan namaza, diye seslendi. İnsanlar, ağaçların ve kalkanların altından geldiler ve Allah Rasûlü bize namaz kıldınp savaşa teşvik buyurdu.
Allah Teâlâ : «Sizi küçük ve büyük pisliklerden kurtarıp tertemiz yapmak için...» buyurur ki; bu, dış temizliğidir. «Sizden şeytânın pisliğini, vesvese ve kötü düşüncelerini gidermek...» buyurur ki bu da iç temizliğidir. Nitekim Allah Teâlâ, cennet ehli hakkında : «Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.» buyuruyor ki bu, iç süsüdür. «Rablan onlara tertemiz bir içecek içirmiştir.» (İnsan, 21) buyuruyor ki bu, içlerindeki kin, hased ve düşmanlıklan temizleyicidir. Bu ise için süslenmesi ve temizliğidir.
Yine Allah Teâlâ : «Sabır ve düşmanlarla vuruşmaya atılmakla kalblerinizi pekiştirmek için...» buyurur ki bu, iç cesaretidir. «Ayaklarınıza sebat vermek için.» buyurur ve bu da dış cesaretidir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ : «Hani, Rabbm meleklere : Ben sizin-leyim, haydi îmân edenlere sebat verin, diye vahyetmisti.» buyurur ki bu, Allah Teâlâ'nın insanlara izhâr ettiği gizli bir nimettir ki bu yüzden O'na şükretsinler. Allah Teâlâ zâtı ve melekleri vasıtasıyla gönderdiği vahyi ile peygamberine, dinine ve taraftarları olan inananlara yardım için indirmiş olduğu meleklere inananlara sebat vermelerini vah-yetmiştir.
İbn İshâk âyetteki ( \jLZ ) kelimesini «Onlara yardım edin.» şeklinde, bir başkası: «onlarla savaşın.» şeklinde açıklamıştır. Bu kelimenin anlamının : «Onların sayılarını çoğaltın.» şeklinde olduğu da söylenmiştir. Denilir ki: Melek, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından birine gelir ve : Müşriklerin : «Allah'a yemîn olsun ki eğer bizim üzerimize hücum edecek olurlarsa biz bozguna uğrarız, dediklerini işittim.» der, müslümanlar da bunu birbirlerine haber verirler ve gönülleri kuvvetlenirdi. Bu açıklamayı İbn Cerir rivayet etmiş olup lâfız aynen ona aittir.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben, küfretmiş olanların kalblerine korku salacağım. Siz müslümanlara sebat verin, size olan emrim ile düşmanlarına karşı onların gönüllerini güçlü tutun. Ben emirlerime karşı gelen, peygamberimi yalanlayanlara korku, zillet ve alçaklık vereceğim. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına, onların kafalarına vurun ve yarın. Boyunlarına vurun ve koparın. Onların ellerini ve ayaklarını kesin, koparın. Müfessirler, âyetteki «Boyunların üstü» kısmının anlamında ihtilâf etmişlerdir. İkrime'nin söylediğine göre buranın anlamı : Onların başlarına vurun, şeklindedir. Buranın anlamının : Boğazları, boyunları üzerine vurun, şeklinde olduğu söylenmiştir ki âyetteki f jUtVI ) kelimesi, boyun anlamınadır. Dahhâk ve Atiyye el-Avfî böyle derler. Allah Teâlâ başka bir âyette mü'minlere : «Küfredenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Nihayet onları sindirince bağı sıkı tutun...» (Muhammed, 4) buyurur ki Allah Teâlâ'nın inananlara göstermiş olduğu bu yol da, Dahhâk ve Atiyye tarafından verilen anlama şehâdet etmekte, onu güçlendirmektedir. Vekî'nin Mes'û-dî'den, onun da Kâsım'dan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) : Muhakkak ben, Allah'ın azabı ile azâblandırmak üzere gönderilmedim. Ben, boyunlara vurmak ve bağı sıkıca bağlamak, esîr almakla gönderildim, buyurmuştur. İbn Cerîr bunun boyun vurma ve kafa yarmaya delâlet ettiği görüşünü tercih etmiştir. Ben de derim ki: Ümevî'nin Me-ğâzî'sinde belirtildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), Bedir günü öldürülenlerin yanından geçerken: «Biz kafaları yararız...» beytini okumaya başlamış ve Ebubekir : Bize karşı güçlü kimselerin kafalarını yararız. Muhakkak ki onlar, en isyankâr ve en zâlimlerdi, demiştir. Allah Rasûlü (s.a.) beytin başlangıcını söylemiş, Ebubekir (r.a.) beytin kalan kısmını inşâd etmiştir. Zîrâ Allah Rasûlü güzel şiir okuyamazdı, elbette bu ona yaraşır da değildi ki Allah Teâlâ onun hakkında : «Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik. Zâten ona gerekmezdi de...» (Yâ-sîn, 69) buyurmuştur. Rebî' İbn Enes der ki: Boyunlarının üzerine vurulmuş olması, parmakları üzerinde ateşle yakılmış gibi dağlama işareti olması ile insanlar, meleklerin öldürüldüklerini kendi öldürdüklerinden ayırd edebiliyorlardı.
Allah Teâlâ : «Vurun tüm parmaklarına.» buyuruyor ki İbn Cerir buranın anlamını şöyle açıklar : Ey inananlar, düşmanlarınızın parmak uçlarına, el ve ayak uçlarından her bir mafsala vurun. (...) Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'dan rivayetine göre «Vurun tüm parmaklarına.» âyetindeki parmaklardan, uçlar kasdedilmektedir. Dahhâk ve İbn Cüreye böyle söyler. Süddî de kelimeyi aynı şekilde açıklarken, buranın anlamının : Her bir mafsal, olduğu da söylenir. İkrime, Atiyye el-Avfî ve kendisinden gelen rivayetlerin birinde Dahhâk bu kelimeyi: Her bir mafsal, diye açıklamıştır. «Vurun tüm parmaklarına.» âyeti hakkında Evzaî der ki: Onun yüzüne ve gözüne vur, ona ateşten bir yalım at. Eğer ateş yalımı onu yakalarsa, onun tamâmı sana haram olmuştur. İbn Abbâs'dan rivayetle Avfî, Bedir kıssasını zikreder ve sonunda şöyle der : Ebu Cehil : Onları normal bir Öldürme ile öldürmeyin. Öyle bir yakalayın ki sizin dininize ta'nedip, Lât ve Uzzâ'dan yüz çevirmelerinin akıbetinin ne olacağını bilseniz ve görseniz. Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklere : «Ben sizinleyim, haydi îmân edenlere sebat verin.» diye vahyetmişti. «Ben, küfretmiş olanların kalblerine korku salacağım. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına.» Ebu Cehil —Allah ona la'net etsin— altmışdokuz kişi içinde öldürüldü. Ukbe İbn Ebu Muayt esir edilip bağlanarak öldürüldü. Böylece ölülerin sayısı yetmişe baliğ oldu. Bunun içindir ki Allah Teâlâ: «Bunun sebebi; Allah'a ve peygamberine karşı koymalarıdır.» buyurur. Onlar, Allah'a ve Rasûlüne muhalefetle bir tarafa yürümüşler; şeriatı, Allah'ın şeriatına îmânı ve tâbi olmayı öbür tarafta bırakmışlardır. Âyetteki ( ^L—» ) kelimesi; sopayı ikiye ayırma, anlamındaki mastardan türetilmiştir. «Her kim ki, Allah'a ve peygamberine karşı koyarsa; muhakkak Allah, cezası çetin olandır.» O, kendisine zıt giden, düşmanlık edene Gâlib'dir, O'nu arayıp bulandır. Hiç bir şey O'nu geçemez. Öfkesi karşısında hiç bir şey duramaz. Mukaddestir, yücedir, O'ndan başka tanrı, O'nun dışında Rab yoktur. «İşte bunu tadın. Muhakkak ki, kâfirlere bir de ateş azabı vardır.» âyeti kâfirlere hitâb etmektedir. Yani: Dünyada bu azâb ve cezayı tadın. Ayrıca bilin ki âhirette kâfirlere bir de cehennem azabı vardır.
15 — Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin.
16 — Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya bir başka topluluğa katılma dışında her kim, o gün (düşmanına) arkasını dönerse; muhakkak ki o, Allah katından bir gazaba uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir ve o, ne kötü bir sonuçtur.
Düşmana Arkasını Dönenler
Allah Teâlâ savaştan kaçma üzerine bunu yapan kimseleri ateşle tehdîd buyurarak : «Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız, (onlara yaklaştığınız) zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin. (Kaçmayın, arkadaşlarınızı bırakmayın.) Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme dışında o gün her kim düşmanına arkasını dönerse...» buyurur. Yani kendisinden korktuğunu gösterip peşine düşmesini sağlamak üzere bir hîle olarak gûyâ kahramanlığı önünden kaçıp firar etme, sonra üzerine tekrar hücum edip onu öldürme durumu müstesnadır ki bunda bir beis yoktur. Saîd İbn Cübeyr ve Süddî, âyeti böyle tefsir etmişlerdir. Dahhâk der ki: Bu, düşmanın bir açığını görüp te ele geçirmek üzere arkadaşlarından öne çıkmaktır, der.
«Veya bir başka topluluğa katılma dışında...» Bir yerden kaçar ve müslümanlardan diğer bir topluluğa katılarak onlara yardım eder ve onlar da kendisine yardımcı olurlarsa bu, onun için caizdir. Hattâ bir seriyyede olsa da oradan ayrılıp emîrine (kumandanına) veya büyük imâma gitse bu dahi bu ruhsatın içine dâhildir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan... Abdullah İbn Ömer (r.a.) den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün göndermiş olduğu seriyyelerden birinde idim. İnsanlar hezimete uğradılar ben de hezimete uğrayanlar içinde idim. Biz : Savaştan kaçtık ve Allah'ın gazabı ile döndük, ne yapacağız, dedik. Sonra : Medine'ye girsek de gecelesek nasıl olur? dedik. Daha sonra : Kendimizi Allah Rasûlü (s.a.) ne arzetse'k. Şayet bizim için tevbe varsa ne âlâ, değilse gitsek, dedik. Sabah namazından önce Allah Rasûlü (s.a.) ne geldik, çıktı ve : O topluluk kimdir? diye sordu. Biz : Biz, kaçanlarız, dedik. Hayır, aksine siz yardımını istemek üzere imamınıza dönenlersiniz ve ben, sizin (dönüp katılacağınız) topluluğu-nuzum. Ben müslümanların (dönüp katılacakları) topluluğum, buyurdu. Yanma vardık ve elini öptük. Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbn Mâce bu şekli ile ve muhtelif kanallardan olmak üzere Yezîd îbn Ebu Ziyâd'dan rivayet etmişlerdir. Tirmizî: Hasendir, sâdece onun (Yezîd İbn Ebu Ziyâd'm) hadîsinden bilmekteyiz, demiştir. Hadîsi, ayrıca îbn Ebu Hatim de Yezîd îbn Ebu Ziyâd'dan rivayet etmiştir. Ancak îbn Ebu Hatim rivayetinin sonunda şu fazlalık vardır: Ve Allah Rasûlü (s.a.) : «Veya bir başka topluluğa katılma dışında...» âyetini okudu.
İlim ehli, İbn Ömer hadîsinde geçen ( ojj\&jA\ ) kelimesini: Meyledenler, şeklinde açıklamışlardır. Aynı şekilde Ömer İbn Hattâb (r.a.) da, mecûsî ordusunun çokluğundan İran arazîsinde bir köprü üzerinde öldürüldüğü zaman Ebu Ubeyd hakkında : Şayet bana dönüp gelseydi, ben onun için (katılacağı) topluluk olurdum, demiştir. Muhammed İbn Şîrîn de, Hz. Ömer'den bu şekilde rivayet etmiştir. Ebu Osman en-Nehdî'nin Ömer'den rivayetinde ise : Ebu Ubeyd öldürüldüğünde Ömer : Ey insanlar, ben (sizin katılacağınız) topluluğum, demiştir, denilir. Mü-câhid'in rivayetinde ise Ömer : Ben, her bir müslümanın (katılacağı) topluluğum, demiştir.Abdülmelik İbn Umeyr'in Ömer'den rivayetine göre o : Ey insanlar, bu âyet sizi aldatmasın. Bu, ancak Bedir günü olmuştur. Ben, her bir müslümanın (katılacağı) topluluğum, demiştir.
İbn Ebu Hatim der ki; Bize babam ...Nâfi'den rivayet eder ki o, İbn Ömer'e sorup : Muhakkak biz, düşmanla savaş anında sebat edemeyen bir kavmiz. «Fie» nin kim olduğunu da bilmiyoruz. İmamımız mı, yoksa askerimiz mi? demiş de İbn Ömer şöyle cevab vermiş : Muhakkak ki ( z£* ) Allah Rasûlü (s.a.) dür. Ben: Muhakkak ki Allah : »Ey îmân edenler; toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman...» buyuruyor,'dedim de İbn Ömer : Bu âyet, Bedir günü hakkında nazil olmuştur, ne ondan Öncesi, ne de sonrası için, dedi.
Dahhâk, âyetteki ( ^J^li ) kelimesini; Hz. Peygamber ve ashabına kaçan, şeklinde açıklayıp : Bu günde emîrine veya arkadaşlarına kaçan böyledir, demiştir. Buhâri ve Müslim'in Sahihlerinde Ebu Hürey-re (r.a.) den rivayet ettikleri bir hadîse istinaden şayet kaçma bu sebeplerden biri yüzünden değilse muhakkak haramdır ve büyük günâhlardan birisidir. Bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmaktadır : Helak edici yedi şeyden sakınınız. Ey Allah'ın elçisi, bunlar nelerdir? denildi de şöyle buyurdu : Allah'a şirk koşmak, sihir, hak ile olmanın dışında Allah'ın haram kılmış olduğu bir nefsi öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, bir şeyden habersiz ve evli mü'-min kadınlara (zina) iftirası atmak. Bu hadîsin muhtelif yönlerden şahîdleri vardır. Yine bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Muhakkak ki o, Allah katında bir gazaba uğramıştır. Allah'a döndüğü günde varacağı yeri, yurdu cehennemdir ve o, ne kötü bir sonuçtur.» buyurmuştur.
İmâm Ahmed der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Adiyy... İbn el-Hasâsiyye Beşîr İbn Ma'bed'den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Biat etmek üzere Hz. Peygamber (s.a.) e vardım. Bana şu şartları koştu : Allah'tan başka tanrı olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmem, namazı kılmam, zekâtı vermem, İslâm'ın haccı ile haccetmem, Ramazân ayında oruç tutmam, Allah yolunda cihâd etmem. Ben : Ey Allah'ın elçisi Allah'a yem/n olsun ki ben bunlardan ikisine güç yetiremem : Bunlardan birisi cihâddır —Onlar (savaşta düşmanına) arkasını dönenin Allah'ın gazabına uğramış olacağını sanıyor, buna inanıyorlardı. Ben, bu durumla karşılaştığımda içimin titreyeceğinden ve ölümü istemeyeceğimden korkuyordum.— İkincisi de' sadakadır. (Zekâtı vermektir.) Allah'a yemîn olsun ki benim azıcık bir koyunum ve on devemden başka bir şeyim yok. Bunlar da ailemin sürüsü ve binitidir, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) elini kapadı, sonra salladı ve : Cihâd yok, sadaka da yok, o halde cennete ne ile gireceksin? buyurdu. Ben : Ey Allah'ın elçisi, sana bîat ediyorum, dedim ve bütün bunlar üzerine ona bîat ettim. Hadîs, bu yönden rivayetinde garîb olup Kütüb-i Sitte'de tahrîc edilmemiştir. Hafız Ebu el-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Yahya İbn Hamza... Sevbân'dan, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etti ki şöyle buyurmuştur : Üç şey vardır ki, onlarla birlikte amelin hiç bir faydası yoktur : Allah'a şirk koşmak, ana-babaya âsî olmak ve savaştan kaçmak. Bu hadîs te gerçekten garîb bir hadîstir. Yine Taberânî der ki: Bize Abbâs İbn Fadl el-Askâtî... Bilâl İbn Yesâr İbn Zeyd —Ki bu zât, Allah Rasûlü (s.a.) nün kölesidir— den rivayet etti ki o babasını, dedesinden şöyle rivayet ederken işitmiş : Allah Rasûlü (s.a.) buyurdu ki: Kim; kendisinden başka tanrı olmayan Allah'a istiğfar'ederim, O'na tevbe ederim, derse savaştan kaçmış dahi olsa Allah onu bağışlar, Hadîsi Ebu Dâvûd, Mûsâ İbn İsmail'den rivayet etmiş, Tirmizî, hadîsi Buhârî'den, o da Mûsâ İbn İsmail'den rivayetle tahrîc etmiştir. Tirmizî: Hadîs garîbdir ve sâdece bu kanaldan rivayetini biliyoruz, demiştir. Ben de derim ki : Hz. Peygamber (s.a.) in kölesi Zeyd'in hadîsini ondan başkası bilmemektedir.
Bazıları da, savaştan kaçmanın Sahâbe'ye haram olduğu görüşündedir. Zîrâ cihâd, onlar hakkında bir farz-ı ayın idi. Sâdece Ansâr'a hâs olduğu da söylenmiştir. Zîrâ onlar, sevinilecek ve hoşlanılmayacak durumlarda işitme (dinleme) ve itaat etme şartıyla Hz. Peygamber'e bîat etmişlerdir. Bu âyetten maksadın, sâdece Bedir ehli olduğu da söylenmiştir ki bu görüş Ömer, İbn Ömer, İbn Abbâs, Ebu Hüreyre, Ebu Saîd Ebu Nadra, İbn Ömer'in kölesi Nâfi', Saîd İbn Cübeyr, Hasan el-Basrî, İkrime, Katâde, Dahhâk ve başkalarından rivayet edilmiştir. Onların bu konudaki delilleri şudur : O zamanda onların topluluğundan başka dönüp sığınabilecekleri güç ve kuvvet sahibi başka bir topluluk yoktu. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de : Ey Allah'ım, eğer bu topluluğu helak buyurursan (artık bundan sonra) yeryüzünde sana ibâdet olunmaz, diye duâ etmişti. Yine bu sebepledir ki Abdullah İbn Mübarek, Mübarek İbn Fudâle kanalıyla Hasan'dan «O gün her kim düşmanına arkasını dönerse...» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, Bedir günüdür. Bu gün ise kim bir gruba veya bir şehre dönse, yö-nelse —Öyle sanıyorum ki sonunda şöyle dedi: — Onun için bir beis yoktur.
Yine İbn el-Mübârek'in İbn Lehîa'dan, onun da Yezîd İbn Ebu Hu-beyb'den rivayetine göre o, şöyle demiştir : Bedir günü (savaştan) kaçanlara Allah ateşi vâcib kılmış ve : «Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya bir başka topluluğa katılma dışında her kim, o gün düşmanına arkasını dönerse; muhakkak ki o, Allah katından bir gazaba uğramıştır.» buyurmuştur. Bundan sonra Uhud günü olduğunda : «İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden geri dönenleri... Şeytân yoldan çıkarmak istemişti. Bununla beraber Allah onları bağışladı...» (Âl-i İmrân, 155) buyurmuştur. Bundan yedi sene sonraki Huneyn günü olduğunda ise: «Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz... Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder...» (Tevbe, 25, 27) buyurmuştur. Ebu Dâvûd ve Neseî'nin Sünen'inde, Hâkim'in Müsted-rek'inde, İbn Cerîr ve İbn Merdûyeh'in Tefsîr'inde Dâvûd İbn Ebu Hind kanalıyla... Ebu Saîd'den rivayet edildiğine göre; o, «O gün her kim, düşmanına arkasını dönerse...» âyet-i kerîme'si ancak "'Bedir ehli hakkında nâzü olmuştur, demiştir. Fakat âyetin nüzul sebebi her ne kadar Bedir ehli ise de bütün bunlar savaştan kaçmanın Bedir ehli dışındakilere haram olmamasını gerektirmez. Nitekim biraz önce geçen ve savaştan kaçmanın helak edici günâhlardan olduğuna dâir Ebu Hü-reyre hadîsi de buna delâlet etmektedir. Ayrıca Cumhûr'un mezhebi de budur. En doğrusunu Allah bilir.
17 — Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. Mü'min-leri kendinden güzel bir imtihanla denemek içindi. Muhakkak ki Allah, Semî'dir, Alîm'dir.
18 — tşte bu, böyledir. Muhakkak ki Allah kâfirlerin düzenini zayıflatıcıdır.
Sen Atmadın
Allah Teâlâ kulların fiillerinin yaratıcısı olduğunu, onlardan sâdır olan her bir hayırdan dolayı hamd edilen olduğunu beyân buyurur, Zîrâ onları, bütün bunlara muvaffak kılan ve onlara yardım eden O'dur. Bu sebepledir ki: «Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü.» buyurmaktadır. Düşmanlarınızın sayısının çokluğu ve sizin sayınızın azlığına rağmen düşmanlarınızı siz kendi güç ve kuvvetinizle öldürmüş değilsiniz. Bilakis onlara karşı sizi muzaffer kılan, Allah'tır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır : «Andolsun ki siz düşkün bir durumda iken Bedir'de Allah size kat'î bir zafer vermişti.» (Âl-i İmrân, 123), «Andolsun ki, Allah size bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmiştir. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz.» (Tevbe, 25). Böylece Allah Teâlâ zaferlerin sayı çokluğuyla, zırh ve silah kuşanmayla, hazırlıklarla olmadığını, zafer ve yardımın, ancak Allah katından olduğunu bildiriyor. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «Nice az topluluk, Allah'ın izniyle pek çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.» (Bakara, 249).
Sonra Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne Bedir günü müşriklerin yüzlerine "atmış olduğu bir avuç toprağın durumunu beyân buyurur. Hz. Peygamber Allah'a dua, tazarru ve niyazda bulunduktan sonra gölgelikten çıkarken bir avuç toprak almış ve müşriklere doğru bunu atarak : Yüzleri çirkin olsun, buyurmuş; sonra ashabına hemen peşinden hamle etmelerini emretmiş, onlar da böyle yapmışlardı. Allah Teâlâ, bu küçük çakılları müşriklerin gözlerine ulaştırmış, onlardan bu çakılların ulaştığı hiç kimse kalmamış ki kendi kendisiyle meşgul olmamış olsun. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» buyurmuştur. Yani bunu onlara ulaştıran ve onları bununla meşgul edip susturan sen değilsin.
İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Bedir günü Allah Rasûlü (s.a.) ellerini kaldırdı ve : Ey Rabbım, eğer şu topluluğu helak edecek olursan bir daha asla yeryüzünde Sana ibâdet edilmeyecektir, diye duâ etmişti. Cibril ona : Bir avuç toprak al ve bunu onların yüzlerine at, dedi. Hz. Peygamber, bir avuç toprak alarak bunu onların yüzlerine attı. Müşriklerden hiç kimse kalmadı ki gözlerine, burun deliklerine ve ağzına bu bir avuç topraktan isabet etmiş olmasın. Arkalarını dönüp kaçtılar.
Süddî der ki: Allah Rasûlü (s.a.) Bedir günü Hz. Ali (r.a.) ye : Yerden bana çakıl ver, buyurdu. Hz. Ali, üzerinde toprak olan çakılları ona verdi de Hz. Peygamber bunu müşriklerin yüzlerine attı. Gözlerine bu topraktan bir parça girmedik hiç bir müşrik kalmadı. Sonra mü'-minler peşlerine düştüler, onlan ya öldürdüler ya da esir ettiler. Allah Teâlâ : «Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Ebu Ma'şer el-Me-denî'nin Muhammed İbn Kays ve Muhammed İbn Kâ'b el-Kurâzî'den rivayetine göre; onlar, şöyle demişlerdir: Kavim birbirlerine yaklaştığında, Allah Rasûlü (s.a.) bir avuç toprak alıp bunu kavmin (müşriklerin) yüzlerine attı ve : Yüzleri çirkinleşsin/ buyurdu. Onların hepsinin gözlerine girdi ve Allah Rasûlü (s.a.) nün ashabı ilerleyip onlan öldürdü ve esîr etti. Onların hezimete uğramaları, Allah Rasûlü (s.a.) nün bu atmasmdandır. Allah Teâlâ da: «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyeti hakkında der ki: Bu, Bedir günüdür. Allah Rasûlü (s.a.) üç avuç (toprak, çakıl taşı) aldı ve bir avucunu müşriklerin sağ cenahına, bir avucunu sol cenahına, bir avucunu da ortalarına attı ve : Yüzleri çirkinleşsin, buyurdu da hezimete uğradılar. Her ne kadar bu, Huneyn gününde vâki' olmuşsa bile Urve İbn Zübeyr, Mücâhid, İkrinıe, Katâde ve İmamlardan birçoğundan rivayete göre: bu, Hz. Peygamber (s.a.) in Bedir günü (müşriklerin yüzlerine toprak) atması hakkında nazil olmuştur.
Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr... Hakîm îbn Hizâm'dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış : Bedir günü olduğunda gökten gelen bir ses işittik. Sanki bir taşın içine düşen çakıl taşlan sesi gibiydi. Allah Rasûlü (s.a.) bunu (çakıl atmayı) yapmış ve biz hezimete uğramıştık. Hadîs bu yönden rivayetinde garîbtir. Burada gerçekten garîb olan diğer iki görüş daha vardır ki birincisi şöyledir :
İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Avı et-Tâî... Abdurrahmân İbn Zübeyr'den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) Hayber'de îbn Ebu Hakîk'm öldürüldüğü gün bir yay istedi. Ona uzun bir yay getirildi de : Bana başka bir yay getirin, buyurdu. Sert bir yay getirdiler. Hz. Peygamber (s.a.) kaleye (bu yay ile bir ok) attı da ok gidip alçaldı, indi ve sonunda İbn Ebu Hakîk'ı yatağında iken Öldürdü. Bunun üzerine Allah Teâiâ : «Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.» âyetini indirdi. Bu, garîbdir. Ancak isnadı, Abdurrahmân İbn Zübeyr İbn Nüfeyr'e varıncaya kadar kuvvetlidir. Herhalde durum ona kanşmış olmalıdır veya o âyetin, bütün bunları içine aldığını kasdet-mek istemiştir. Yoksa Enfâl Süresindeki âyetin akışı, şüphesiz Bedir kıssası hakkındadır. Bu ise, âlimlere gizli olmayan bir husustur. En do&rusunu Allah bilir.
İkincisine gelince; yine İbn Cerîr ile Müstedrek'inde Hâkim, Saîd İbn Müseyyeb ve Zührî'ye varan sahîh bir isnâdla rivayet ediyorlar ki şöyle demişlerdir : Allah Rasûlü (s.a.) Uhud günü Übeyy İbn Halefe o zırhları içinde iken bir harbe atmıştı. Harbe onun boyun kemiğini kırmış, atı üzerinde defalarca sağa sola yalpalamış ve nihayet günler sonra Ölümü bundan olmuştur. Bununla Berzâh'taki ve âhiret-teki azâbıyla beraber ağır bir azaba katlanmıştı. İki İmâmdan nakledilen bu görüş gerçekten garîbdir. Herhalde onlar bununla âyetin, hepsini içine aldığını kasdetmiş olsalar gerekir. Daha önce de geçtiği üzere âyetin, bu olaylar hakkında nazil olduğunu kasdetmemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Muhammed İbn Ca'fer İbn Zübeyr'in, Urve İbn ez-Zübeyr'den rivayetinde o, «Mü'minleri kendinden güzel bir imtihanla denemek içindi.» âyeti hakkında der ki: Düşmanlarının çokluğu ve kendi sayılarının azlığına rağmen düşmanlarına karşı Allah'ın onları gâlib kılması, onlar üzerine olan nimetlerin-dendir. Allah bunu onlara böylece bildirmektedir ki Allah'ın hakkını bilip tanısınlar ve nimetlerine şükretsinler. İbn Cerîr de âyeti bu şekilde tefsir etmiştir. Bir hadîste : Allah Teâlâ bizi güzel bir imtihanla imtihan etmiştir, buyurulur.
Allah Teâlâ buyurur ki: «Muhakkak ki Allah duayı işitendir, kimin yardıma ve gâlibiyyete müstehak olduğunu en iyi bilendir.», «İşte bu böyledir. Muhakkak ki Allah, kâfirlerin düzenini zayıflatır.» âyeti, meydana gelen yardım*ve zaferle birlikte diğer bir müjdedir. Muhakkak ki Allah Teâlâ onlara ilerde kâfirlerin düzenini zayıflatacağım, onların işlerini hor ve hakir edeceğini, onların olan her şeyin helak ve yok olacağını bildirmektedir. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.
19 — Eğer, fetih istiyor idiyseniz, işte size fetih gelmiştir. Eğer vazgeçerseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa hiç bir şeye yaramaz. Çünkü muhakkak Allah mü'-minlerle beraberdir.
Allah Teâlâ kâfirlere hitaben buyurur ki: «Eğer fetih istiyor idiyseniz,» eğer Allah'tan yardım ve fetih istiyor, düşmanlarınız olan mü'-minlerle aranızı ayıracak hükmü ondan istiyor idiyseniz «muhakkak istediğiniz size gelmiştir.» Muhammed İbn İshâk ve başkalarının Züh-rî'den, onun da Abdullah İbn Sa'lebe İbn Sağîr'den rivayetine göre; Bedir günü Ebu Cehil: Ey Allah'ım, o (Muhammed) akrabalığı en çok kesenimiz ve bilmediğimizi bize getirendir. Sabahleyin onu helak et, demişti. İşte bu, onun tarafından bir fetih isteği idi. Bunun üzerine âyetin sonuna kadar olmak üzere : «Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir.» âyeti nazil oldu. İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn... Abdullah İbn Sa'lebe'den rivayet etti ki kavim (mü'minlerle müşrikler) karşılaştıklarında Ebu Cehil : O, akrabalığı en çok kesenimiz ve bilmediğimizi bize getirendir. Sabahleyin onu helak et, diye duâ etmişti de fetih isteyen o oldu. Hadîsi Neseî tefs'r babında Salih İbn Keysân kanalıyla Zühri'den tahrîc etmiştir. Hâkim ise Müstedrek'inde hadîsi Zührî kanalıyla rivayet etmiş ve : Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, demiştir. Bu, İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, Yezîd İbn Rûmân ve birçoklarından da rivayet edilmiştir. Süddî der ki: Müşrikler, Mekke'den Bedir'e doğru çıktıklarında Kabe'nin örtülerine yapışmışlar, Allah'tan yardım dilemişler ve : Ey Allah'ım, iki ordudan en üstün olanına, iki gruptan en şerefli olanına ve iki kabileden en hayırlı olanına yardım et, demişlerdi. Allah Teâlâ da : «Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir.» âyetinde : Sizin söylediğinize muhakkak yardım ettim ki o da Muhammed (s.a.) dir, buyurur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem : Bu, Allah Teâlâ'nın müşriklerden haber verdiği: ((Hani demişlerdi ki: Allah'ımız eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır...» âyetidir, der.
Allah Teâlâ buyurur ki: «Eğer (içinde bulunduğunuz Allah'ı inkâr ve elçisini yalanlamadan) vazgeçerseniz bu, sizin için (dünyada ve âhirette) daha hayırlıdır. Yok tekrar dönerseniz biz de döneriz.» Başka bir âyette : «Eğer dönerseniz biz de döneriz.» (İsrâ, buyurulur ki bunun anlamı şudur: Eğer siz, içinde bulunduğunuz küfür ve sapıklığa dönecek olursanız biz de bu olayın benzerine döneriz. Süddî der ki: Eğer tekrar fetih istemeye dönerseniz biz de Muhammed için fethe, ona yardıma ve düşmanlarına karşı onu muzaffer kılmaya döneriz. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir.
«Topluluğunuz çok da olsa hiçbir şeye yaramaz.» Toplayabileceğiniz kadar topluluklar toplasanız dahi Allah kiminle beraberse ona galib gelecek yoktur. Muhakkak ki Allah mü'minlerle beraberdir. Onlar peygamberin taraftarlarıdır, Muhammed Mustafâ'nın tarafıdır.
20 — Ey îmân edenler; Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Dinleyip dururken ondan yüz çevirmeyin.
21 — Hem dinlemedikleri halde; dinledik; diyenler gibi olmayın.
22 — Allah katında canlıların en kötüsü; akletme-yen sağır ve dilsizlerdir.
23 — Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi; onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi.
Allah Teâlâ mü'min kullarına, Allah'a ve Rasûlüne itaati emrediyor, Kendisine muhalefetten, Zâtını inkâr eden, Kendisine karşı inâd-laşanlara benzemekten onları men'ediyor. Bu sebepledir ki: Allah'ın sizi neye çağırdığın: bildikten sonra, dinleyip dururken O'ndan yüz çevirmeyin. O'na itaati, emirlerine sarılmayı ve yasaklarını terketmeyi bırakmayın, buyuruyor. «Hem dinlemedikleri halde; dinledik, diyenler gibi olmayın.» âyetinde, müşriklerin kasdedildiği söylenmiştir. İbn Çerîr bu görüşü tercih eder. İbn İshâk ise : Bunlar münafıklardır. Dinleyip ve icabet eder olmadıkları halde; münafıklar, dinler ve icabet eder olduklarını izhâr ederler, der. Sonra Allah Teâlâ, âdemoğulların-dan bu çeşidin yaradılış ve huyca en kötüler olduğunu haber verir ve buyurur ki: «Allah katında canlıların en kötüsü; akletmeyen, (anlamayan, hakkı işitmekten) sağır ve dilsizlerdir.» Bunlar, yaratıkların en kötüleridir. Zîrâ onların dışındaki her canlı, yaratıldıkları şey hususunda Allah'a itaat edicidir. Bunlar ise ibâdet için yaratıldıkları halde Allah'ı inkâr etmişlerdir. Bu sebepledir ki: «Küfredenleri (hakkıyla) çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (hayvanlar) a haykıranınki gibidir.» (Bakara, 171) âyetinde hayvanlara benzetilmişlerdir. Başka bir âyette de yine onlar hakkında ; «Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sapıktırlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.» (A'râf, 179) buyurulmuştur. Bu zikredilenlerden maksadın, Kureyş'den Abdüddâr oğullarından bir grup olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve Mücâhid'den rivayet edilmiş olup İbn Cerîr bu görüşü tercih eder. Muhammed İbn îshâk ise; bunlar, münafıklardır, der. Ben de derim ki: Bu konuda müşriklerle münafıklar arasında farklılık yoktur. Zîrâ onların her birisinden, sıhhatli bir anlayış ve sâlih amellere yönelme sökülüp alınmıştır.
Sonra Allah Teâlâ; onlann anlayışları olduğu farz edilse bile bu anlayışın sıhhatli olmadığını haber vererek : «Şayet Allah, onlarda bir hayır görseydi onlara işittirirdi, onları anlayışlı kılardı.)) buyurur. Sözün takdiri şöyle olacaktır : Fakat onlarda hayır yoktur ve onlara anlayış vermemiştir. Zîrâ Allah biliyor ki şayet onlara işittirmiş, anlayış vermiş olsaydı yine de anladıktan sonra inâdlanndan yüz çevirenler olarak arkalarını dönerlerdi.
24 — Ey îmân edenler; sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman; Allah'a ve Rasûlüne icabet edin. Hem bilin ki; Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer. Ve muhakkak O'na dönüp toplanacaksınız.
Size Hayat Verecek Çağrı
Buhârî der ki: Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere, sizi ıslâh edecek, sizi düzeltecek, sizin menfaatınıza olacak şeylere çağırdığı zaman Allah'a ve Rasûlüne icabet edin. Bize İshâk... Ebu Saîd İbn Muallâ'dan rivayet etti ki o, şöyle anlatmış: «Ben namaz kılıyordum. Allah Rasûlü (s.a.) bana uğrayıp beni çağırdı da namaz kılıncaya kadar ona gitmedim. Sonra yanma vardım. Bana gelmeni engelleyen nedir? Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman; Allah'a ve Rasûlüne icabet edin buyurmuyor mu?» buyurdu ve sonra : Çıkmadan önce sana Kur'an*daki en büyük sûreyi bildireceğim, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) çıkmak üzere gitti de ona (söylediğini) hatırlattım. Muâz der ki: Bize Şu'be... Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından birisi olan Ebu Saîd'den bunu işitmiş de o demiş ki: O, Seb'el-Mesânî diye adlandınlan «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'a mahsûstur.» Fatiha süresidir. Buhârî'nin lâfzı harfi harfine böyledir. Bu hadîs, daha önce Fatiha sûresi tefsirinin başında geçmişti ki rivayet zinciri de orada verilmiştir.
Müeâhid «Hayat verecek şeylere...» âyeti hakkında bunların; «Hak, gerçek» olduğunu söyler. Katâde ise; bunun, Kur'an olduğunu söyler. «Onda kurtuluş, takva ve hayat vardır, der. Süddî de der ki: Küfürle ölümlerinden sonra onların diriltilmeleri İslâm'dadır. Muhammed İbn İshâk'ın Muhammed İbn Ca'fer İbn Zübeyr'den, onun da Urve İbn Zü-beyrMen rivayetine göre, «Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman; Allah'a ve Rasûîüne icabet edin.» âyeti hakkında o, göyle demiştir: Allah'ın zilletten sonra sizi azız kıldığı, zayıflıktan sonra kendisiyle sizi güçlendirdiği, size kahr u galebe çalmalarından sonra düşmanlarınızı sizden men'ettiği harbe çağırdığı zaman icabet edin.
«Hem bilin ki; Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» âyeti hakkında İbn Abbâs der ki: Allah mü'min ile küfür arasına, kâfir ile îmân arasına girer, engel olur. İbn Abbâs'm bu sözünü Hâkim, Müs-tedrek'inde mevkuf olarak rivayet etmiş ve : Sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir, demiştir. Hadîsi, İbn Merdûyeh'başka bir kanaldan merfû' olarak rivayet etmişse de, isnadı zayıf olduğu için sahîh değildir. En sıhhatli olanı, mevkuf şekildeki rivayetidir. Müeâhid, Saîd, İkrime, Dahhâk, Ebu Salih, Atiyye, Mukâtil İbn Hayyân ve Süddî de böyle söylemişlerdir. Kendisinden gelen rivayetlerden birinde ise Müeâhid, ((Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» âyeti hakkında : Nihayet onu aklı ermez halde bırakır, demiştir. Süddî der ki: İnsanla kalbi arasına girer de O'nun izni olmaksızın ne îmân edebilir ne de kâfir olabilir. Katâde bu âyetin, «Biz ona şah damarından daha yakınız.» (Kâf, 16) âyeti gibi olduğunu söyler. Bu âyete uygun düşecek hadîsler, Allah Hasûlü (s.a.) nden vârid olmuştur. Şöyleki:
İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye... Enes îbn Mâlik (r.a.) den rivayet etti ki Hz. Peygamber (s.a.) çokça: Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, derdi. Biz : Ey Allah'ın elçisi, biz sana ve senin getirdiğine îmân ettik. Bizim hakkımızda korkuyor musun? dedik de : Evet, muhakkak ki kalbler Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları çevirir, buyurdu. Tirmizî de hadîsi Kitâb'ül-Kader'de Camia kanalıyla... Enes'den rivayet etmiş ve hasendir demiştir. Yine Tirmizî, birçoklarından A'meş kanalıyla... Câbir'den hadîsi rivayet eder ki Ebu Süfyân kanalıyla Enes'den rivayet edilen hadis en sıhhatli olanıdır.
Abd İbn Humeyd Müsned'inde der ki: Bize Abdülmelik İbn Amr... Bilâl (r.a.) den rivayet etti ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle duâ buyururdu:
Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzerine sabit kıl. Bu hadîsin isnadı kuvvetli olmakla beraber kopukluk vardır. Bununla birlikte Sünen sahiplerinin şartlarına uygundur ve fakat Sünen sahipleri, bu hadîsi tah-ric etmemişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Velîd İbn Müslim... Sem'ân el-Kilâbî (r.a.) den rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Âlemlerin Rabbı olan Rahmân'ın parmaklarından iki parmağı arasında olmayan hiç bir kalb yoktur. Onu doğrultmak istediği zaman doğrultur; kaydırmak, saptırmak istediği zaman saptırır. Allah Rasûlü şöyle duâ buyururdu : Ey kalbleri çeviren, kalblerimizi dinin üzere sabit kıl. Ayrıca şöyle buyurmuştur: Terazi; Rahmân'm elindedir, onu alçaltır, yükseltir. Neseî ve İbn Mâce de, Ab-durrahmân İbn Yezîd İbn Câbir'den hadîsin bir benzerini zikretmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus... Âişe'den rivayet etti ki o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nün duâ buyurduğu dualardan birisi ; Ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, duâsıdır. Ben : Ey Allah'ın elçisi, bu duayı çok tekrarlıyorsun, dedim de : Muhakkak ki insanın kalbi, Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Dilediği zaman onu kaydırır, dilediği zaman doğrultur, buyurdu.
İmâm Ahmed der ki; Bize Hâşim... Ümmü Seleme'den rivayet etti ki Allah Rasûlü (s.a.) duasında çokça : Ey Allah'ım, ey kalbleri çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl, derdi. Ben : Ey Allah'ın elçisi, kalbler çevrilir mi? dedim de : Evet, Allah'ın âdenıoğullarından yaratmış olduğu hiç bir insan yoktur ki; kalbi, Allah Teâlâ'mn parmaklarından iki parmak arasında olmasın. Eğer Allah dilerse onu doğrultur, dilerse saptırır. Rabbımız Allah'tan bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltmemesini dileriz. Katından bize rahmet vermesini isteriz. Muhakkak O Vehhâb'dır, buyurdu. Ben : Ey Allah'ın elçisi, kendisiyle nefsime duâ edeceğim bir duayı bana öğretmez misin? dedim de; evet, Öğretirim : De ki: Ey Allah'ım, Peygamber Muhammed'in Rabbı, günâhımı bana bağışla, kalbimin kinini gider, beni yaşattığın sürece fitnelerin saptırıcılarından (dalâlete düşürücü fitnelerden) beni koru, de, buyurdu.
İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Abdurrahmân... Abdullah îbn Amr'dan rivayet etti ki o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : Muhakkak ki âdemoğullarının kalbleri bir tek kalb gibi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, dilediği şeki