HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

EN'ÂM SURESİ
AYETLER: 101-165

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

101. Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. O'nun bir eşî yokken nasıl bir oğlu olabilir? Hem her şeyi O yaratmıştır ve her şe­yi hakkıyla bilen de O'dur.

"Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur." Yani, onları meydana getiren O:duı\ Oğlunun olması nasıl mümkün olabilir?

Yoktan var eden, kelimesi, hazf edilmiş bir mübtedântn haberidir. Yani O, yoktan var edendir. el-Kisaî ise, (bir önceki âyet-i kerimede geçen) lafzatullaha sıfat olmak üzere esreli okunuşunu da uygun görmüştür. gökleri ve yeri mutlak olarak yaratandır, anlamında mansub okunmasını da uygun görmüştür. Ancak, Basrahlara göre böyle bir okuyuş geçmiş zamanı ifade ettiği için hatalıdır.

"O'nun bir eşi yokken nasıl bir oğlu olabilir." Eşi olmadığına göre ne­reden oğlu olacaktır? Hem, herşeyin oğlu babasına benzer. Oysa Allah'ın bir benzeri yoktur.

"Hem her şeyi O yaratmıştır." Bu, husus anlam itibariyle umumi bir ifa­dedir. Yani O, kâinatı yaratandır. Bunun kapsamına O'nun kelamı ve zatinin diğer sıfatları girmez. Nitekim yüce Allah'ın: "Ve rahmetim herşeyi kuşatmış­tır" (el-A'raf, 7/156) buyruğu da buna benzemektedir. Oysa, O'nun rahme­ti ne İblisi ne de kâiîr olarak öleni kuşatmış değildir. Yine yüce Allah'ın: "Rab-binin emri ile her şeyi helak eder" (el-Ahkaf, 46/25) buyruğu da bunu andır­maktadır. Oysa, gökleri ve yeri helak edip yıkmamıştır. [1]

102. İşte Rabbiniz Allah. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır. O halde O'na İbadet edin. O, herşeye vekildir.

Yüce Allah'ın: "İşte Rabbiniz Allah. Ondan başka hiçbir ilah yoktur"

buyruğunda yer alan İşte" mvibieda olarak ref mahallindedir,

Rabbiniz AUah"da bedel olarak merfu'dur. Herşeyin yaratıcısıdır" ise, mübtedanın haberidir. "Rabbiniz" anlamındaki ke­limenin haber olması, "yaratıcısıdır" anlamındaki kelimenin de ikinci bir ha­ber olması, ya da mahzuf bir mübtedanın haberi olması da mümkündür. Ya­ni O, herşeyin yaratıcısıdır.

el-Kîsaî ve el-Ferra bunun mansub okunmasını da uygun görmüşlerdir. [2]

103. Gözler O'na erişemez. O İse bütün gözleri kuşatmıştır. O, lütuf sahibidir, herşeyden haberdardır.

Allah'ın Görülmesi:

Yüce Allah: "Gözler O'na erişemez" buyruğu İle, kendisinin yaratılmış-lığın niteliklerinden münezzeh olduğunu beyan etmektedir. Bu niteliklerden birisi de kuşatmak ve sınırlandırmak anlamı ile diğer yaratıkların görülüp id­rak edildiği gibi idrak edilmektir. (O bundan münezzehtir). Ama rü'yet (mü'minlerin ahirette Allah'ı görmeleri) sabittir. ez-Zeccâc bunu: "Gözler O'nun hakikatinin özüne ulaşamaz," diye açıklamıştır; Nitekim; şunu şunu id­rak ettim, derken (bu anlamın kastedildiği) gibi, Zira Peygamber (sav) dan kıyamet gününde rü'yete dair hadisler sahih olarak varid olmuştur.

İbn Abbas der ki: "Gözler O'na erişemez" dünya hakkındadır. Ahirette İse mü'minler onu göreceklerdir. Çünkü yüce Allah "Ogünde yüzler varki apay­dınlıktır, Rabblerine bakacaklardır" (el-Kıyame, 75/22-23) diye bu rü'yetin gerçekleşeceğini haber vermektedir. es-Süddî de böyle demiştir. Yüce Allah'ın cennette görüleceğine dair varid olan haberler ile indirdiği Kur'an-ı Ke-rim'in delaleti dolayısıyla bu konuda yapılmış en güzel açıklama budur. Bu­na dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Yunus Sûresi'nde (10/26. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: "Gözler O'na erişemez" O, gözleri kuşattığı hal­de gözler O'nu kuşatamaz. Yine bu açıklama İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kalplerin basiretleri O'nu idrâk ede­mez. Yani akıllar O'nu herhangi bir şekilde idrak edemez, tasavvur edemez. Zira: "O'nun gibi hiç bir şey yoktur" (eş-Şûrâ, 42/11) diye buyurulmugtur.

Yine şöyle açıklanmıştır: Buyruğun anlamı şudur: Yaratılmış olan gözler dünyada O'nu idrak edemez. Fakat, kendisine ikramda bulunmak istediği kim­selere -Muhammed (sav) gibi- zatını kendisiyle-görüp idrak edeceği bir du­yu halk eder. Zira yüce Allah'ın dünyada görülmesi aklen caizdir. Caiz olma­saydı. Musa (a.sVın Allah'ı görmek isteğinde bulunması, imkânsız bir şeyi is­temesi olurdu. Oysa bir peygamberin Allah hakkında caiz olup olmayan şey­leri bilmemesi imkânsızdır. Aksine bir peygamberin ancak imkânsız olmayan ve caiz (mümkün) olan bir şeyi istemesi kabul edilebilir. [3]

Peygamberimiz Allah'ı Gördü Mü?

Selef, Peygamberimiz (sav)'ın Rabbini görüp görmediği hususunda fark­lı görüşlere sahiptirler.

Müslim'in Sahih'inde Mesrûk'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âişe (r.anhâ)'ın yakınında bir yere yaslanmış bulunuyordum. Ey Âişe'nin babası, dedi. Üç husus vardır ki, kim bunlardan birisini söyleyecek olursa Allah'a kar­şı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Ben: Bunlar hangileridir, diye sordum, şöy­le dedi. Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü iddia edecek olursa, Allah'a karşı büyük iftirada bulunmuş olur. (Mesruk) dedi ki: Ben o sırada yaslanmış bulunuyorken oturdum ve şöyle dedim: Ey mü'minlerin annesi, bana müh­let ver acele etme. Aziz ve celi! olan Allah: "Andolsun onu apaçık ufukta gör­müştür. " (et-Tekvir, 81/23; "Andolsun onu. bir diğer inişte de görmüştür" (en-Necm, 53/13) diye buyurmuyor mu? Bana şöyle dedi: Bu ümmet arasında bu hususu Rasululiah Hz. Peygamberin Allah'ı görmediğini ve Allah'ın görülmesinin mümkün olmadığım muhaddis, fukaha ve mütekelliminden bir kesim ileri sürmüştür. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber yüce Allah'ı gözleriy­le görmüştür.

İbn Abbas'tan meşhur olan rivayet budur. Delili ise, yüce Allah'ın: "O'nun gördüğünü kalp yalanlamadı." (en-Necrn, 53/1D âyet-i kerimesidir. Abdul­lah b. el-Haris de der ki: İbn Abbas ile Ubey b. Kâ'b bir araya geldiler. İbn Abbas şöyle dedi: Biz, Haşimoğullarına gelince Muhammed'in Rabbini iki de­fa gördüğünü kabul ediyoruz. Daha sonra İbn Abbas şöyle dedi: Dostluğun (halli) İbrahim, konuşmanın Musa, rü'yetin de Muhammed'e (Ona ve bütün peygamberlere selatu selam olsun) ait olmasından hayret mi ediyorsunuz? Kâ'b, dağlar sesiyle yankılanıncaya kadar tekbir getirdi ve sonra şöyle dedi: Allah rü'yetini ve kelamını Mulıammed ile Musa arasında pay etti. Musa ile konuştu, Mulıammed de O'nu gördü.

Abdurrezzak'ın da naklettiğine göre, eH-Iasen, Allah adına yemin ederek Mulıammed (sav)'ın Rabbini gördüğünü söylüyordu. Ebu Ömer et-Telamen-kî de bunu İkrime'den naklettiği gibi, kelamcılardan bazısı bunu İbn Mes'ud'dan da rivayet etmiştir. Ancak birinci görüş (yani Hz. Peygamberin Allah'ı değil de Cebraili gördüğü şeklindeki rivayeti ondan daha meşhur ola­rak nakledilmiştir.

İbn ishâk'ın naklettiğine göre Mervan, Ebu Hureyre'ye: Mulıammed Rab­bini gördü mü diye sormuş, O da: Evet demiş.

en-Nakkâş da Ahmed b. HenbePden şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadise uygun olarak gözüyle Allah'ı gördü, diyo­rum, gördü dedi ve bu sözünü nefesi tükeninceye kadar tekrarlamaya devam etti.

Şeyh Ebu'l-Hasen el-Eş'arî ile onun arkadaşlarından bir gurup da bu gö­rüşü benimseyerek, Mulıammed (sav)'ın yüce Allah'ı basarı ve baş gözüyle gördüğünü kabul etmişlerdir. Enes, İbn Abbas, İkrime, er-Rabi ve el-Hasen de bu görüştedir. el-Hasen, kendisinden başka hiç bir ilah bulunmayan Al­lah adına yemin ederek Mulıammed Rabbini görmüştür, derdi. Aralarında Ebu'l-Âliye, el-Kurazî ve er-Rabi b. Enes'in de bulunduğu bir grup da şöyle demiştir- O, Rabbini kalbiyle görmüştür. Yine bu görüş İbn Abbas ve İkri­me'den de nakledilmiştir.

Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Ahmed b. Hanbel, Hz. Peygamber Rabbini kalbiyle görmüştür, demiş ve dünyada gözlerle görüleceğini söyle­mekten çekinmiştir. Malik b. Enes'den şöyle dediği nakledilmektedir Allah dünyada görülmez. Çünkü O, bakidir. Baki olan ise fani olan (göz) ile gö­rülmez. Ahirette ise onlara baki gözler ihsan edilecek ve baki gözleriyle ba­kiyi göreceklerdir.

Kadı îyad da şöyle demektedir: Bu, güzel ve hoş bir açıklamadır. Diğer taraftan Allah'ın görülmesinin imkânsız olacağına dair delil, ancak insanın bu­na güç yetiremiyeceği açısından ileri sürülmüştür. Fakat yüce Allah, kulların­dan dilediği kimseye güç verip de rü'yetin yüklerini kaldırma kudretini ih­san edecek olursa, o kimse hakkında bu imkânsız olmaz. Bu kabilden Mu­sa (a.s) hakkındaki bir takım açıklamalar yüce Allah'ın izni ile el-A'raf Sûre-si'nde (7/143. âyetin tefsirinde) gelecektir. Yüce Allah'ın: "O ise bütün göz­leri kuşatmıştır" buyruğu, hiçbir şey O'na gizli kalmaz, herşeyi O görür ve bilir, demektir. Özel olarak "gözler" in sözkonusu edilmesi ise, sözde müca-neset sağlamak içindir. ez-Zeccâc da der ki: Bu buyrukta mahlukatın gözle­ri (görmeyi) idrak etmediklerine delil vardır. Yani onlar, görmenin gerçek key­fiyetini bilememektedirler. İnsan diğer organları ile değil de neden yalnızca gözleriyle görür oluşunun sebebini bilemez.

Daha sonra yüce Allah: "O lütuf sahibidir, herşeyden haberdardı*" di­ye buyurmaktadır. Yani, kullarına karşı rıfk ile (yumuşaklıkla) muamele eder. Davranışlarda lütuf, yumuşak hareket etmek, yumuşak muamele etmek demektir. Yüce Allah'tan lütuf ise, tevfik ihsan etmek ve günahlardan koru­maktır. Lüıufta bulunmak, iyilik etmek demektir. Bunun ismi "el-Latef" şek­linde gelir ve hediye anlamında kullanılır. Mülâtafe ise (latifeleşmek) karşı­lıklı iyiliklerde bulunmak anlamına gelir. Bu açıklamalar, el-Cevherî ve İbn Faris'den nakledilmiştir.

Ebu'l-Âliye der ki: Buyruğun anlamı şudur: O, her şeyi ortaya çıkartan La­tiftir ve her şeyin nerede olduğundan haberdardır.

el-Cüneyd der ki: Latif, senin kalbine hidayet nurunu veren, bedenini gı­da ile besleyen, belâ sırasında seni dost edinen, ateş içerisinde bulunuyor-ken seni koruyan ve seni Me'vâ cennetine koyandır. Anlam itibariyle yumu­şak davranmaya ve benzeri manalara raci daha başka açıklamalar da yapıl­mıştır. İleride ilim adamlarının bu husustaki açıklamaları yüce Allah'ın İzniy­le eş-Şûrâ Sûresi'nde (42/19. âyetin tefsirinde) gelecektir. [5]

104. Doğrusu size Rabblnizden basiretler gelmiştir. Kim görürse kendi lehine, kim de görmezse kendi aleyhine. Ben üzeriniz­de bir gözetleyici değilim.

'Doğrusu size Rabbinlzden basiretler gelmiştir." yani, kendileri vasıta­sı İle görülen ve delil olarak kullanılan pek çok belge ve delil gelmiş bulun­maktadır. "Basiretler" anlamındaki besâir, delalet demek olan "basire"nin ço­ğuludur. Şair der ki:

"Onlar kendi basiretlerini (babalarının intikamını),

omuzları üstünde getirdiler (almadılar). Benim basiretim ise son derece hızlı koşan ve oldukça güçlü atlar

koşturup getirmektedir. (Yani ben intikamımı aldım)."

Buyrukta "basiret"ten kasıt üstün ve apaçık belgedir.

Bu delalet ve basiretlerin gelmekle nitelendirilmeleri ise, şanlarına dikkat çekmek içindir. Zira bu basiret, nefis açısından gelmesi beklenen bir gaip du­rumunda idi. Nitekim Araplar tarafından: "Afiyet geldi, hastalık gitti. Mutlu­luk geldi, uğursuzluk geri gitti" denilir.

"Kim görürse kendi lehine." görmek (ibsâr), görme duyusuyla idrak et­mek demektir. Yani kim delilleri kullanıp bilir öğrenirse kendisine fayda sağ­lamış olur. "Kim de görmezse" delaletleri kullanmayacak olursa, artık o kör durumuna düşer. Onun kprlüğünün zaran kendisine avdet eder.

"Ben, üzerinizde bir gözetici değilim." Yani ben, kendinizi helak etme-yesiniz diye sizi korumakla emrolunmadım.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben sizi Allah'ın azabına karşı koruyamam. "Gö-zetleyici" anlamı verilen uHafiz"İn, murakıp ve gözetleyen anlamına geldi­ği de söylenmiştir. Yani ben sizin amellerinizi sayıp tesbit eden bir kimse de­ğilim. Ben, ancak size Rabbimin asaletlerini tebliğ eden bir Rasulürn. Sizi ko­ruyan O'dur. Fiillerinizden hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

ez-Zeccâc der ki: Bu buyruk savaşın farz kılınışından önce inmiştir. Da­ha sonra müşrikleri putlara ibadetten kılıçla engellemesi emrolundu. [6]

105. İşte Biz âyetleri böylece iyiden iyiye açıklara. Tâ ki onlar: "Sen okumuşsun'' desinler. Biz de iyi bilen kimselere apaçık göste­relim.

Yüce Allah'ın: "İşte Biz, âyetleri böylece İyiden iyiye açıklarız" buyru­ğunda yer alan Böylece"deki "kef" harlı nasb mahallindedir. Yani, işte Biz âyetleri tıpkı sana okuduğumuz gibi geniş geniş açıkladık. Yani, va-ad, tehdit, Öğüt ve uyarma hususlarında bu sûrede sana bu âyetleri geniş ge­niş açıkladığımız gibi, başka sûrede de bunları geniş geniş açıklıyoruz.

"Tâ ki onlar: Sen okumuşsun desinler" mealindeki buyrukta yer alan "vav" harfi hazf edilmiş bir ifadeye atıf içindir. Yani Biz, âyetleri onlara kar­şı delil gibi, ortaya konmuş olsun ve sen okumuşsun desinler diye geniş ge­niş açıklıyoruz, takdirindedir.

Şöyle de açıklanmıştırSen okumuşsun desinler, di­ye Biz o âyetleri geniş geniş açıkladık." Buna göre buradaki "Jam" harfi oluş (sayrûret) bildirmek içindir.

ez-Zeccâc der ki: Bu konuşma esnasında filan kişi bu mektubu bu neti­ceyi elde etmek için yazdı, demeye benzer. Aynı şekilde âyet-i kerimeler ge­niş geniş açıklandığı vakit sonunda onlar da: Sen okumuşsun ve Cebr ile Ye-sar denilen iki kişiden öğrenmişsin, dediler. Bu sözü geçen iki kişi ise Mek­ke'de hırisüyan iki köle idi, Mekkeliler de: Muhammed onlardan öğrenmek­tedir, demişlerdi.

en-Nehhâs der ki: Buyruğun anlamı ile ilgili güzel bir başka görüş daha vardır, O da "Biz âyetleri İyiden iyiye açıklarız" buyruğunun, sen bizden okuyup öğrenmişsin desinler, diye ardı arkasına âyetleri gönderiyoruz. Böy­lelikle onlar bu sözleriyle birini ötekiyle birlikte zikretmiş olurlar. Bu ifade hakikattir. Ebu İshâk'ın Okumuşsun" kelimesinde yedi kıraat vardır. Ebû Amr ile İbn Ke­sir, "dâl" ile "râ" arasına "elif" koyarak, C o-yb) dîye okumuşlardır. Bu aynı zamanda Ali, îbn Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, İkrime ve Mekkelilerin de kıraatidir. îbn Abbas der ki: Bu kıraat karşılıklı okudun anlamındadır.

İbn Âmir "sîn" harfini üstün, "te" harfini sakin ve "elifsiz olarak diye okumuşlardır. Bu aynı zamanda el-Hasen'in de kıraatidir. Diğerleri ise, Okumuşsun" diye okumuşlardır.

Birinci kıraate göre, sen ehli kitap ile birlikte okuyup müzakere ettin, on­lar da seninle birlikte okuyup müzakere ettiler olur. Bu açıklama Said b. Cü­beyr tarafından yapılmıştır. Bu manaya yüce Allah'ın onlardan haber verdi­ği: "Bunun için bir diğer topluluk da ona yardım etmiştir" (el-Furkan, 25/4) buyruğu delalet etmektedir. Yani yahudiler, Peygamber (sav)'a Kur'an-ı Ke­rim hususunda yardımcı olmuş ve bu hususta onunla müzakerelerde bulun­muşlardır. Bütün bunlar ise müşriklerin söyledikleri sözlerdir. Yine onların şu sözleri de bu kabildendir: "Ve dediler ki: (Bu) öncekilerin söylenmiş masallarıdır ki, onu yazdırmıştır Bunlar kendisine sabah ve akşam okunmakta dır" (el-Furkan, 25/5); "Onlara Rabbiniz ne indirdi, denildiği zaman, geçmiş­lerin masalları derler." (en-Nahl, 16/24) Bu okuyuşun anlamının aynı şekil­de-, Okumuşsun" gibi olduğu da söylenmiştir ki, bunu en-Nchhâs zik­retmiş ve tercih etmiştir. Birinci anlamı ise Mekkî zikretmiş bulunmaktadır, en-Nehhâs bunun mecaz olduğunu da iddia etmiştir. Şairin şu mısraında oldu­ğu gibi:

"Doğuran (anne)'nin doğurduğu da ölüm içindir,"

"Sin" harfini üstün ve "te" harfini sakin okuyanlara gelince, bu hususta ya­pılmış en iyi açıklamaya göre anlam şöyledir: Tâ ki, onlar bu açıklamaların ardı arkası kesildi, silinip gitti, artık Mubammed onlardan başkasını getirme­yecektir, demesinler diye.

Katade ise, diye okumuştur ki, "okundu" anlamındadır. Süfyan b, Uyeyne, Amr b. Ubeyd'den, o, el-Hasen'den bunu(Âyetler) karşı­lıklı olarak müzakere etti, diye okuduğunu rivayet etmektedir. Ebu Hatim'İn kanaatine göre ise böyle bir kıraat caiz değildir. Çünkü âyetlerin kendileri kar­şılıktı olarak müzakerede bulunmazlar.

Başkası şöyle demektedir: Böyle bir kıraat caizdir. Mana Ebu Hatim'İn zan­nettiği gibi değildir. Aksine anlamı, ümmetin müzakerede bulundu şeklinde­dir. Yani, ümmetin seninle müzakere etti. Her ne kadar ondan sözkonusu edil­miyor ise de bu böyledir. Nitekim: "Nihayet o (güneş) perdenin arkasına gi­riverdi" (Sâd, 38/32.) buyruğu da böyledir. el-Ahreş'in naklettiğine göre kıraati de kıraatiyle aynı anlamdadır. Şu kadar var ki bu da­ha beliğdir.

Ebu'l-Abbas'ın naklettiğine göre; şeklinde emir lâm'ı sakin olarak da okunmuştur. Bunda ise tehdit anlamı vardır. Yani, onlar istedikle­rini söylesinler. Şüphe yok ki gerçek apaçık ortadadır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Artık onlar az gülsünler çok ağlasınlar." (et-Tevbe, 9/82) Bu "lam"ı esreli olarak okuyanın kıraatine göre ise bu key "lam"ı diye bilinen lam'dır. (Meal de buna göredir).

Bütün bu kıraatlerin hepsinin iştikakı aynı şeye yani, yumuşatmaya ve ze-y

kılmaya raddir. Çünkü Okumuşsun kelimesi, gelmektedir ki, başkasına okumayı anlatır. 'ın çokça okumak suretiy­le artık onu zelil ettim (yani kolayladım.) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bunun aslı ise Buğdayı dövdü," anlamındadır. Çünkü buğdayı dövmek anlamına gelen; (^Sm ); Şamlıların şivesinde şeklinde kul­lanılır. Bunun asıl anlamının Elbiseyi eskittim" tabirinden alındığı da söylenmiştir. İşte bu da aynı şekilde zelil kılma anlamı ile ilgilidir. Denildiğine göre, Hz. İdris'e, Allah'ın kitabını çokça okuduğu ve müzakere ettiği için İdris denilmiştir. Ders okumak, müdalese etmek bu anlamdadır.

İse kadsn ay hali oldu anlamına gelir. Kadının Fercine .) diye künyelendiği de söylenmektedir ki, bu da ay hali olmaktan gelir. "Ders" aynı şekilde gizli saklı yol demektir. el-Esmaî'nin naklettiğine göre; Sırtına binilmemiş deve" anlamına gelir. Harabe haline gelmiş bir evin izi tamamen ortadan kalkmasını ifade etmek için de aynı kök­ten gelen fiil kullanılır,

tbn Mes'ud ve arkadaşları ile Ubeyd, Talha ve el-A'meş; Tâ ki o, okumuş" desinler, diye. Yani, Muhammed âyetleri ders olarak okumuş-tur desinler anlamına gelir. "Biz de onu" yani/bu sözümüzü, âyetlerimizi iyi­den iyiye açıklamayı, yahut da Kur'an-ı Kerim'i "bilen kimselere apaçık gös­terelim." [7]

106. Rabblnden sana vahyolunana uy. O'ndan başka hiçbir ilah yok­tur. Müşriklerden de yüzçevir.

Yüce Allah'ın: "Rabbinden sana vahyolunana uy." Kur'ân'a uy demek­tir. Yani sen, kalbini, gönlünü onlarla meşgul etme. Aksine Allah'a ibadetle uğraş. "O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir" buy­ruğunun son bölümü nesli olmuştur. [8]

107. Eğer Allah dileseydi şirk koşmazlardı. Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık. Onların üzerine bir vekil de değilsin.

"Eğer Allah düeseydi şirk koşmazlardı" buyruğu, şirk koşmanın Al­lah'ın meşiyeti ile olduğu hususunda açık bir nassür. Ayrıca bu önceden de geçtiği gibi Kaderiye mezhebini çürütmektedir.

"Biz seni onların başına bir gözetleyici kılmadık." Yani, Allah'ın azabı­na karşı onları korumak senin için imkân dahilinde değildir.

"Onların üzerine bir vekil de değilsin." Din veya dünyalarında kendi menfaatlerine olan işleri yerine getiren, ifa eden bir kimse değilsin ki, on­lar için vacip olanı yapmaları hususunda onlara lütufta bulutlasın. Bu husus­ta sen onlar için ne bir koruyucusun, ne de bu konuda onlara bir vekilsin. Sen ancak bir tebliğcisin. Bu; kıtal emri verilmeden önce idi. [9]

108. Allah'tan başka yalvardıklanna sövmeyiniz. Sonra onlar da Al­lah'a bilgisizce söverler. İşte Biz böylece her ümmete yaptık­larını süsledik. Nihayet dönüşleri yalnız Rabblcrinedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [10]

1. Putlara Sövmek:

Yüce Allah'ın: "Allah'tan başka yalvardıklanna sövmeyiniz" buyruğu ne-hiy (yasak)'dir. "Sonra onlar da Allah'a bilgisizce söverler" buyruğu da ne-hy'in cevabıdır.

Şanı yüce Allah mü'minlere onların putlarına sövmeyi yasaklamaktadır. Çünkü yüce Allah, putlarına sövdükleri takdirde kâfirlerin nefret edip uzak­laşacaklarını, küfürlerini de artıracaklarını bilmiştir.

İbn Abbas der ki: Kureyş kâfirlerinin Ebu Talib'e: Ya Muhammed ve ar­kadaşlarını bizim ilahlarımıza sövmekten, onları küçük düşürücü sözler söylemekten alıkoyarsın, yahut biz de onun ilahına söver ve onu hicvede­riz, demeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. [11]

2. Bu Âyetin Hükmü:

İlim adamları derler ki: Bu âyetin hükmü, durum ne olursa olsun bu üm­met üzerinde bakidir. Kâfir, ne vakit kendisini koruyabilecek güce sahip olup da İslâm'a yahut Peygambere veya yüce Allah'a söveceğinden korkulacak olursa, müslüman kimsenin onların haçlarına, dinlerine, kiliselerine sövme­si helal olmadığı gibi, bu sövme sonucunu getirecek herhangi bir işe kalkış­ması da helal değildir. Çünkü böyle bir iş, masiyete itmek ayanndadır. Put­lar akıl sahibi varlıklar olmadıkları halde -akıl sahibi varlıklar için kullanılan'nın onlar hakkında kullanılması kâfirlerin putları hakkındaki inanç­ları nazarı itibara alındığından dolayıdır. [12]

3. Âyetten Çıkartılan Diğer Bazı Hükümler:

Yine bu âyet-İ kerimede bir çeşit ateşkes vardır? Ayrıca daha önceden de el-Bakara Sûresi'nde geçtiği gibi, seddü'z-zerai gereğince hüküm vermenin vücubuna da delil vardır. Hak sahibi bir kimsenin dinde bir zarara götüre­cek olursa, bu hakkını İstemekten vazgeçebileceğine de delil vardır. Nitekim Ömer b. el-Hattab (r.a)'ın söylediği rivayet edilen şu sözler de bu kabilden­dir: Akrabalık bağı kesilir korkusuyla akrabalar arasında hükmü kestirip at­mayınız.

İbnü'l-Arabî der ki: Eğer bu hak vacip bir hak ise durum ne olursa olsun onu alır. Şayet kullanılması caiz olan bir hak ise, Hz Ömer'in sözünü ettiği durum sözkonusu olur. [13]

4. Müşriklerin Bilgisizlikleri:

Yüce Allah'ın: Bilgisizce" ve saldırganca anlamına gelir. Mekke-lilerden bunu "ayn" ve "dal" harflerini ötreli, "vav" harfini de şeddeli olmak üzere şeklinde okudukları rivayet edilmiştir. Bu, el-Hasen'in, Ebu Re-câ ve Katade'nın kıraatidir. Birinci kıraate racidir, her ikisi de zulüm anlamı­nı ifade eder. Yine Mekkeliler "ayn" harfini üstün, "dal" harfini de ötreli ol­mak üzere: Düşman anlamına okumuşlardır. Bu kelime tekil olmak­la birlikte çoğul anlamına kullanılır.

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Onlar muhakkak Benim düş-mantmdır. Ancak, âlemlerin Rabbi müstesna" Ceş-Şuara, 26/77) yüce Allah bir başka yerde de: "Asıl düşman oniardır" Bu kelime, ya mastar olarak ya da mefulün leh olarak nasbedilmiştir. [14]

5. Her Ümmete Kendi Ameli Güzel Gösterilmiştir:

Yüce Allah'ın: "İşte Biz, böylece her ümmete yaptıklarını süsledik." Ya­ni, bunlara yaptıklarını süslü gösterdiğimiz gibi, her ümmete de kendi yap­tıklarını süslü göstermişizdir.

İbn Abbas der ki: Biz, itaat ehline itaati, kâfirlere de küfrü süslü göster­dik. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğuna benzemektedir: "İşte Allah, kimi di­lerse böylece saptırır, kimi dilerse de hidayete erdirir." (el-Müddesir, 74/31.)

Bu buyrukta Kaderiye'nin görüşleri reddedilmektedir. [15]

109. "Eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka ona iman edecek­ler* diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler. De ki: "Âyet­ler ancak Allah'ın nezdindedir.* O âyet geldiği zaman da yine İman etmeyeceklerinin farkında değil misiniz?

Yüce Allah'ın: "Eğer kendilerine bîr âyet gelirse mutlaka ona İman ede­cekler diye var güçleriyle Allah adına yemin ettiler* buyruğuna dair açık­lamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın: buyruğu, "yemin ettiler" demektir, " Var gücüyle yemin" ise, en ağır yemin demek olup Allah adına yapılan ye­mindir. Buna göre "var güçleriyle yemin ettiler," bilgilerinin ulaştığı en ile­ri derecedeki ve yapabildikleri en ağır yemin demektir. Çünkü onlar, en bü­yük ilahın Allah olduğuna inanıyorlar, diğer ilahlara ise, kendilerini Allah'a yakınlaştıracakları zanniyle ibadet ediyorlardı. Nitekim yüce Allah bu husus­ta onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Biz bunlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) İslâm'dan önce Arap­lar, atalarıyla, putlarıyla ve bundan başka şeylerle yemin ederlerdi. Yüce Al­lah adına da yemin ederler ve eğer yemin Allah adına yapılmışsa buna "cehdü'l-yemin: en ağır yemin" adını verirlerdi.

kelimesi mastar olarak nasb edilmiştir. Bunda âmil ise Sibeveylı'in görüşüne göre; Yemin ettiler" kelimesidir. Çünkü, bu da onun anlamındadır. Cehd ise meşakkat demektir, Bunu zorlukla yap­tım" denilir. Cuhd ise takat ve kudret demektir. Bu benim taka­tim, güç yetirebildiğimdir" denilir. Her ikisini aynı anlamda kabul edenler de vardır. Buna yüce Allah'ın: Güçlerinin yetebildi-ğinden başkasını bulamayanlar" (et-Tevbe, 9/79) buyruğunu delil gösterir­ler ki, bu aynı zamanda şeklinde "cim" harfi üstün olarak da okun­muştur. Bu açıklamalar İbn Kuteybe'den nakledilmektedir.

Müfessirlerden el-Kurazî, el-Kelbî ve diğerlerinin naklettiklerine göre âyetin nüzul sebebi sudun Kureyşliler dediler ki: Ey Muharnmed, sen bize Musa'nın, asasıyla taşa vurup ondan oniki tane pınar fışkırttığını, İsa'nın ölü­leri dirilttiğini, Semud'un bir dişi devesinin bulunduğunu haber veriyorsun. Haydi seni tasdik etmemiz için bu mucizelerden bir kısmını sen de bize gös­ter. Hz. Peygamber: Nasıl bir mucize arzu edersiniz, diye sorunca, şöyle de­diler: Şu Safa'yı da bizim için altın yap. Allah'a yemin ederiz ki eğer bunu ya­pacak olursan hep birlikte sana tabi oluruz. Rasulullah (sav) kalkıp dua et­meye koyuldu. Cebrail (a.s) ona gelip şöyle dedi: "Arzu ettiğin takdirde Sa­fa hemen altın oluverir. Andolsun Allah, bir mucize gönderdiği halde eğer derhal tasdik etmeyecek olurlarsa şüphe yok ki, Allah onları azaplandıracak-tır. O bakımdan sen de aralarından tevbe edecekler tevbe etsin diye onları bırak." Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "O halde tevbe eden­leri tevbe etsin (mucize istemem)." Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil ol­du. Böylelikle yüce Allah ezeli ilminde iman etmeyeceği sabit olmuş olanın iman edeceğine dair yemin etse dahi iman etmeyeceğini beyan etmektedir. [16]

2. Olanca Yemin (Ağır Yemin)'E Dair Hükümler:

Yüce Allah'ın: Var güçleriyle yemlû"İn onlann kanaatine gö­re, en ağır yeminler demek olduğu söylenmiştir. Burada hükümlere dair bü­yük ve önemli bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir kimsenin: "Şöyle şöy­le olursa yeminler üzerime borç olsun" anlamında sözler söylemesidir.

İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir yemin İslâm'ın ilk dönemlerinde bundan baş­ka bir1 şekilde bilinen bir yemindi. Onlar: Bir kimsenin bir başkasından al­dığı sözün en ağın benim üzerime olsun, derdi. Malik der ki: Bu şekilde ye­min eden kimse (yemini bozarsa) hanımları ondan boş olur. Bundan sonra yemin şekilleri çoğalıp durdu ve nihayet temelini bu şeklin teşkil ettiği, şu anda insanlar arasında görülen şekillere kadar vardı. Hocamız el-Fihrî et-Ta-rasust şöyle derdi; Bu şekilde yemin eden bir kimse, yemini bozacak olur­sa otuz tane yoksul doyurmahdır. Çünkü, bu yemin edenin "yeminler" sözü yeminin çoğuludur. Eğer, "üzerime bir yemin borç olsun" deyip de o yeminini bozmuş olsaydı, bir keffaret ödemesini gerekli görürdük. "İki yemin üze­rime borç olsun" demiş olsaydı, yeminini bozduğu takdirde iki keffaret ye­rine getirmesi gerekirdi. Fakat yeminler kelimesi yeminin çoğulu olduğun­dan dolayı bozması halinde üç tane keffaret yerine getirmesi gerekir.

Derim ki: Ahmed. b, Muhammed b. Muğis, "Vesaik" adlı eserinde şöyle de­mektedir: Kayrevân alimleri bu hususta farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Mu­hammed b. Ebi Zeyd der ki: Bu şekilde yemin eden bir kimse (yemini boz­ması halinde) hanımını üç defa boşamiş olur, yürüyerek Mekke'ye gitmesi ge­rekir, malının üçte birini dağıtması, bir yemin keffareti ödemesi ve bir köle azad etmesi gerekir. İbn Muğis der ki: Tuieytula fukahasından İbn Erfa' Ra'se-hû ile İbn Bedr de bu görüştedir.

eş-Şeyh Ebu İmran el-Fasî , Ebu'l-Hasen el-Kabisî, Ebu Bekr b. Abdurrah-man el-Karavî de şöyle derler: Eğer belli bir niyeti yoksa hanımım bir defa boşamış olur. Bu hususta onların delilleri arasında İbnü'1-Hasan'in İbn Ve-hb'den işittiği şu sözleridir: Bir kimsenin bir diğerinden almış olduğu en ağır söz hakkında bir yemin keffareti sözkonusudur. İbn Muğis der ki: Böylelik­le o, söyleyenin aleyhine "yeminler onun için bağlayıcı olur" dediğiniz şe­yi tek bir talak olarak kabul etmektedir. Çünkü, bir kimsenin: Birisinin diğe­rinden almış olduğu sözün en ağırı dolayısıyla bir yemin keffareti gerekir, de­mesinden daha kötü bir durum sözkonusu olamaz. O bakımdan biz de bu görüşteyiz.

Birinci görüşün sahipleri ise İbnü'l-Kasım'ın: Allah'ın ahdi, ağır misakı ve kefaleti ile bir kimsenin bir başkasından herhangi bir iş üzerine, onu yapma­masına dair ahit alıp daha sonra yaptığı şeyin en ağın da üzerime olsun sö­züyle ilgili yaptığı şu açıklamayı da delil göstermişlerdir: Eğer bu sözleriyle hanımını boşamayı, kölesini azad etmeyi ve bu yolla onları uzaklaştırmayı kastetmemiş ise, o lıalde onun bu yemini bozmasının cezası üç tane keffa­ret olsun. Şayet yemin ettiğinde herhangi bir niyeti bulunmuyor ise, "Allah'ın ahdi ve ağır misakt ü2erime olsun," şeklindeki sözü dolayısıyla iki keffaret-te bulunsun, "birisinin bir başkasından almış olduğu en ağır ahid ve söz" sö­zü dolayısıyla da bir köle azad etsin, hanımları ondan boş olur, Mekke'ye yü­rüyerek gider ve malının üçte birini de sadaka olarak dağıtır.

İbnü'l-Arabî der ki; Delillerin açıklamasına gelince yeminler demek olan: "el-Eyman" sözündeki "elif" ve "lam" ile cins veya ahd kastedilmiş olabilir. Eğer ahd için gelmiş ise, kişinin "billahi" sözünden ahid yoluyla anlaşılan el-Fihrî'nin söylediğidir. Şayet cins için kullanılmış ise boşamak da bir cinstir ve onun kapsamına girer. Fakat bütün boşama adedi (üç talak) sonuna kadar, kullanılmaz. Çünkü, cinsin kapsamına tek bir hususun girmesi yeter­lidir. Eğer cinsin kapsamına o hususların tamamı girecek olsa, malının da tümünü tasadduk etmesi gerekirdi. Çünkü, malın tümünü sadaka vermek hakkında yemin söz konusu olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın: "De ki: Âyetler ancak Allah'ın nezdindedlr" yani, ey Muhammed, bu âyetleri size göstermeye gücü yeten yalnızca Allah'tır. Ve O, bu âyetleri ancak dilediği takdirde gösterir, de.

"... Farkında değil misiniz?" Yani, bu yeminlerinizin (iman edeceklerine dair) gerçekleşeceğini size bildiren nedir? takdirinde olup meful hazfedilmiş-tir. Bundan sonra yeni bir cümle ile; " Şüphesi* o âyet geldiği zaman da yine İman etmiyeceklerdir'' diye buyurmaktadır ki, bu buy­rukta; ( Ol) edatının esreli okunuşu, Mücahid, Ebû Amr ve İbn Kesir'in kıra­atine göredir. İbn Mes'ud'un Bu âyet geldiğin­de onların iman etmeyeceklerini bilmiyor musunuz" şeklindeki kıraati de ta­nıklık etmektedir.

Mücahid ve İbn Zeyd der ki: Bu buyrukla muhatap olanlar müşriklerdir ve ifade burada sona ermektedir. Onlar hakkında iman etmeyeceklerine da­ir hüküm verilmektedir. Bundan sonraki âyet-i kerîmede de bize onların iman etmeyeceklerini bildirmektedir. Bu açıklama ise, İman et (mey)e-ceksiniz" diye okuyanların kıraatini andırmaktadır. el-Ferra ve başkaları ise hitap mü'mînleredir derler. Çünkü mü'minler Peygamber (sav)'a: Ey Al­lah'ın Rasulü, eğer bir âyet (mucize) inecek olsa belki iman ederler, demiş­lerdi. Bunun üzerine yüce Allah: "Farkında değil misiniz" buyruğunu indir­di. Yani, ey mü1 miriler, siz onların iman edeceklerini nereden biliyorsunuz? Buna göre; kelimesi, hemze üstün olarak okunur. Bu, Medinelilerin, el-A'meş ve Hamza'nın da kıraatidir. Yani, olur ki böyle bir mucize geldiğinde onlar iman etmeyeceklerdir. el-Halil der ki: Muhtemeldir ki o," anlamındadır. Bunu da el-Halil'den Sibeveyh nakletmektedir. Kur'an-ı Ke­rimde; Ne bilirsin belki o temizlenecekti" (Abese, 80/3) diye buyurmaktadır. Yani, onun temizlen (mey)eceğini nereden bilirsin an­lamındadır. Araplardan da Bize belki bir şey alırsın diye pazara git, tabiri nakledilegelmektedir. Ebu'n-Necm de şöyle der:

"(Oğlum) Şeyban'a dedim ki, onunla karşılaşmaya (yakalamaya) çık. Olur ki, onu kızartıp beraber bizdekilere yemek olarak İkram ederiz."

Adiy b. Zeyd de şöyle demektedir:

"Ey beni kınayan, nereden bilirsin ki benim ölümüm,

Bugünün bir saatinde, yahut yarının kuşluk vaktinde (gerçekleşmeyeceğini)."

Burada da ( öt ) edatıBelki gibi ihtimal edatı anlamındadır. Du-reyd b. es-Simme de şöyle demektedir.[17]

"Bana zayıflayarak ölmüş cömert birisini göster. Belki ben de Senin görüşünü paylaşırım. Yahut ebedi yaşamış bir cimri (göster)."

Burada da lafzı, Belki ben de anlamındadır. Vın; anlamında kullanılışı Arap dilinde çokça rastlanılan bir husustur,

el-Kisaî de, Ubey b. Kâ'b'ın Mushaf ında da Belki... size ne bildirdi" şeklinde olduğunu nakletmektedir. el-Kisaî ve el-Ferra da derler ki: Buradaki olumsuzluk edatı olan,...ne, ma... fazladan gelmiştir. Yani: Bu âyetlerin müşriklere geldiği takdirde iman edeceklerini size ne bildirdi de­mektir. Burada bu olumsuzluk edatı yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gi­bi fazladan gelmiştir: Helak ettiğimiz bir ülke halkının dönmeleri gerçekten mümkün değildir. el-Enbiya, 21/95) Çün­kü bu buyruğun anlamı şöyledir: Helak edilen bir kasaba halkının geri dö­nüşleri imkânsız bir şeydir. Yine yüce Allah'ın: Seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (e\-A'rat', 7/12) diye buyurmaktadır. Yani, secde etmekten seni engelleyen nedir. ez-Zeccâc, en-Nehhâs ve diğerleri ise bu­radaki; olumsuzluk edatının fazladan gelişini zayıf kabul etmişler ve şöy­le demişlerdir: Böyle bir iddia yanlışlıktır. Çünkü bu edat ancak karışıklığa meydan vermeyecek hallerde fazladan getirilir.

İfadede hazf olduğu da söylenmiştir. O takdirde mana şöyle olur: Bu âyetler, kendilerine geldiği vakit, onların iman edeceklerini yahut etmeyeceklerini nerden biliyorsunuz?"

Daha sonra bu "iman edeceklerini" anlamındaki ifade, tilaveti işitenin bu husustaki bilgisi dolayısıyla hazfedilmıştir. Bu açıklamayı da en-Nehhâs ve başkaları nakletmektedir.[18]

110. İlk defa ona İman etmedikleri gibi, Bil de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de azgınlıkları İçerisinde onları kör ve şaş­kın terkederiz.

Bu âyet-i kerime müşkil (açıklanması zor) bir âyettir. Özellikle bu âyet­te "azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz" diye buyurul-maktadır Denildiğine göre anlam şöyledir: Biz, kıyamet gününde ateşin ale­vine ve kor ateşlerin sıcağı üzerine kalplerini ve gözlerini -dünyada iman et­medikleri için- evirip çeviririz. Buna karşılık dünyada da onları -azgınlıkla­rı içerisinde- terk ederiz. Yani, onlara mühlet verir ve onları cezalandırma­yız. Buna göre âyetin bir bölümü ahirette gerçekleşecek hususlar hakkında, bir bölümü de dünyada gerçekleşecek hususlar hakkındadır. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "O gün yüzler vardır ki, zillet içindedir." (el-Gaşiye, 88/2) Bu, ahirette gerçekleşecektir. "Amel etmişler ve zahmet çekmişlerdir." (el-Ğâşiye, 88/3) Bu da dünyada gerçekleşmektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: "...Çeviririz buyruğunda sözkonu edilen dünya­da olacaktır. Yani, bu âyet (istedikleri mucize) kendilerine gelecek olsa, sen onları davet edip de mucizeyi kendilerine gösterdiğin ilk seferde iman etme­lerine engeL teşkil ettiğimiz gibi, yine iman etmelerini engelleyeceğiz.

Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır. "Bilinki Allah, ki­şi ile kalbi arasına girer," (el-Enfal, 8/24) Yani, yapması gerekeni engeller. Buyruğun anlamı şöyle olun Bu âyet kendilerine geldiği sırada iman etme­leri gerekirdi. Çünkü onlar âyeti gözleriyle görmüş, kalpleriyle tanımışlardı. Buna iman etmeyişleri ise, Allah'ın kalplerini ve gözlerini çevirmesine sebep oldu. "İlk defa ona iman etmedikleri gibi" yani, onlar ilk defa ona iman et­medikleri gibi artık iman etmeyeceklerdir. Bu da şu demektir: Kur'an ve bu­na benzer, benzerini getirmekten acze düştükleri mucizeler, kendilerine geldiği ilk seferinde iman etmedikleri gibi, yine iman etmeyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, bu gibi kimselerin, kalplerini iman etmesin­ler diye evirip çeviririz. Nitekim daha önceki ümmetlerden kâfir olanlar da gösterilmesini teklif ettikleri mucizeleri gördüklerinde iman etmemişlerdi.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: İlk defa İman et­medikleri gibi, bu mucizeler kendilerine gelecek olursa yine iman etmeyeçeklerdir. Biz de onların kalplerini ve gözlerini evirip çeviririz "de azgınlık­ları İçerisinde onları kör ve şaşkın terkederiz" ne yapacaklarını şaşırırlar, kestiremezler.

Bu kabilden açıklamalar, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [19]

111. Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler ken­dileriyle konuşsalardı ve (istedikleri) herşeyikarşılarına topla-saydık, onlar yine de Allah dilemedikçe iman etmezlerdi. Fa­kat onların çoğu bilmezler.

Yüce Allah'ın: 'Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik" ve on­lar da bunları gözleriyle görmüş olsalardı, diğer taraftan "ölüler" Bizim kendilerini diriltmemiz suretiyle "kendileriyle konuşsalardı ve" gösterilme­sini istedikleri "herşeyi" her türlü mucizeyi "karşılarına" önlerine getirip "toplasaydık, onlar yine de Allah dilemedikçe İman etmezlerdi.

kelimesini ("kaP harfi ve "be" harfleri ötreli olarak değil de, "kaf"ı esreli, "be"yi de üstün olarak okuyuş) İbn Abbas, Katade ve İbn Zeyd'den nakledilmiş ve o da: Karşılarına anlamındadır. Aynı zamanda bu, Nafi' ile îbn Âmir'in de kıraatidir. Bunun, gözleri görecek şekilde yine iman etmeyecek­lerdi anlamına geldiği de söylenmiştir.

Muhammed b. Yezid ise, bu şekildeki okuyuşun bir tarafta (toplasaydık), anlamına geldiğini söylemiştir. Benim filanın nezdinde malım var, denildiği vakit bu şekilde söylenir. Buna göre bu kelime zarf olarak nasbedilmiştir. Di­ğerleri ise "kaP ve "be" harflerini ötreli olarak okumuşlardır ki, bunun da an­lamı, teminatçılar olarak şeklindedir. Buna göre bu kelime kefil anlamına ge­len "kabil'in çoğuludur. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmak­tadır: Veya Allah'ı ve melekleri kefil olarak gedresin." (el-İsra, 17/92) Yani, bu hususta bize teminat versinler, demektir ki, bu açıklama el-Ferra'dan nakledilmiştir.

el-Ahreş; topluluklar halinde anlamına geldiğini söylemiştir ki, Mücahid de bu görüştedir. Her iki görüşe göre bu kelime hal olarak nasbedümiştir. Muhammed b. Yezİd ise "kaf" ile "be" harflerinin ötreli okunuşunun, kar­şı karşıya, karşılıklı anlamlarına geldiğini söylemiştir. Eğer gömleği önden yırtıldıysa" (Yûsuf, 12/26) buyruğunda da bu anlamda­dır. Kişinin ön ve arkasına "kubulü ve duburü" denilmesi de buradan gelmek­tedir. Ebu Zeyd de bu kelimenin karşı karşıya, yüz yüze anlamına geldiğini nakletmektedir. Buna göre ötreli okuyuş da mana itibariyle esreli okuyuş gi­bi olur ve her iki kıraat arasında bir fark olmaz. Bu açıklamayı da Mekkî nak­letmektedir.

el-Hasen, ağırlığı dolayısıyla "be" harfinin ötresini hazfedip sakin olarakdiye okumuştur.

el-Ferra'nın (yani teminat vermek anlamına gelmesi) şeklindeki görüşü­ne göre, konuşmayanın konuşması sözkonusu olur. Aklı ermeyen varlıkla­rın kefil ve teminatçı olarak gelmesi ise, onlara gösterilecek büyük bir mu­cizedir. el-Ahfeş'in (yani, varlıkların bölük bölük getirilmesi) şeklindeki açıklamasına göre ise, bir araya gelmeleri, alışmadık şekilde bütün türlerin toplanması anlamına gelir.

"... Onlar, yine de Allah dilemedikçe iman etmezlerdi" anlamındaki buyrukta yer alan birincisinden, (yani müstesna minh'den) olmayan bir istisna mahallindedir. Yani: Eğer Allah onların iman etmelerini dileyecek ol­sa müstesna. Buradaki istisnanın; yüce Allah'ın ezeli ilminde iman edecek­leri önceden sabit olmuş mutlu kimseler oldukları da söylenmiştir. Bu buy­rukta Peygamber (sav)'a teselli vardır. "Fakat onların çoğu bilmezler" hak­kı bilmeyen kimselerdir. Tek bir mucize gördükten sonra daha başka muci­zelerin gösterilmesini teklif etmenin caiz olmadığını bilmeyen kimselerdir, an-iarmna geldiği de söylenmiştir. [20]

112. Biz her peygambere ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıl­dık. Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı bir takım söz­ler vahyeder (fısıldar). Eğer Rabbİn dileseydl bunu yapamazlar­dı. Artık, sen de onları iftiraları ile baş başa bırak.

Yüce Allah: "Biz, her peygambere... kıldık" buyruğu ile Peygamberini te­selli etmektedir. Yani Biz seni bu kavimle mübtelâ kıldığımız gibi, aynı şe­kilde senden önceki bütün peygamberlere de "ins ve cin şeytanlarını böy­lece düşman kıldık" diye buyurmaktadır.

Sibeveyh, "kıldı" anlamına gelen Niteledi" anlamına gel­diğini nakletmektedir. Düşman," birinci meful, Her pey­gambere" ise ikinci meful mahallindedir.

İns ve cin şeytanlarını'' ise "düşman" kelimesinden be­deldir. Bununla birlikte "(ûM-l): Şeytanların birinci meful, Düşman" kelimesinin de ikinci meful olması da mümkündür. Şöyle demiş gibi olur; Biz, ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık. el-A'meş de cin kelime­sini Öne alarak Cins ve ins şeytanlarını" diye okumuştur ki, anlam birdir.

"Onlardan kimi kimine aldatmak için yaldızlı birtakım sözler vahye-der." Bunlarla cin şeytanlarının ins şeytanlarına fısıldadığı sözleri kastetmek­tedir. Onların fısıldadıkları sözlere "vahiy" adının verilmesi gizlice oluşun­dan dolayıdır. Onların olmadık şeyleri anlatıp göstermelerini ise "yaldızlı"

diye nitelendirmesi bu ftsıldayışlanm kendilerine süslü göstermeleri dola-yısıyladır. Altına (süs anlamında): "Zulıruf" denilmesi de bundan dolayıdır. Gerçek olmayan şekliyle süslü ve güzel gösterilen her şey de zuhruf adını alır. "Muzahraf" ise süslenen demektir. Suyun zuhrufları ise kolları demek­tir.

Aldatmak için" buyruğu, mastar meful-i mutlak olarak mansub-dur. Çünkü: "Onlardan kimi kimine... vahyeder" buyruğu bu vahiy ve fı-sîldaşmalarıyla onları alabildiğine aldatırlar anlamındadır. Hal mahallinde ol­ması da mümkündür.

Aldatmak (el-ğurur); batıl anlamındadır. en-Nehhâs der ki: İbn Abbas'tan zayıf bir isnadla, yüce Allah'ın: "Kimi kimine... fısıldarlar" buyruğu hakkın­da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Cinlerden her biri ile bir şeytan ve İn­sanlardan her biri ile bir şeytan vardır. Biri öteki ile karşılaştığında şöyle der: Ben, bu adamımı şu işle saptırdım. Sen de onun bir benzeriyle adamını sap­tır. Diğeri de ona benzer bir şey söyler. İşte onların birbirlerine vahyetme-leri budur. İkrime, ed-Dahhâk, es-Süddî ve el-Kelbî de böyle demişlerdir.

en-Nehhâs der ki: Birinci görüşe (yani, cin şeytanlarının ins şeytanlarına vesvese verdiği şeklindeki açıklamaya) yüce Allah'ın şu buyuruğu deli) teş­kil etmektedir: "Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri İçin kendi dost­larına telkinde (vahiyde) bulunurlar."(el-En'âm, 6/121) İşte bu buyruk, açık­ladığımız bölümü beyan etmektedir.

Derim kî; Buna sahili sünnetten Hz. Peygamber'in şu buyruğu da delâlet etmektedir: "Sizden kendisiyle birlikte cinden yandaşj (onu saptırmakla gö­revli şeytanı) beraber bulunmayan hiçbir kimse yoktur." Sen de mi Ey Allah'ın Rasulü? diye sorulunca, o da şöyle buyurdu: "Ben dahi böyleyim. Şu kadar var ki, Allah ona karşı bana yardım etti, ben de onun şerrinden kurtulabili-yorum. O bakımdan bana hayırdan başka bir şey emretmiyor."[21]

Buradaki; kelimesi, "mim" harfi ötreü ve üstün olarak rivayet edilmiştir. Ötreli rivayet, ben onun şerrinden kurtuluyorum, anlamındadır. Üs­tün rivayet ise müslüman oldu anlamındadır. Hz. Peygamber: "Sizden... kimse yoktur" diye buyurmakta fakat şeytanlardan da kimse yoktur diye bu-yurmamıştır. Bununla birlikte, Hz. Peygamber'in bununla iki cinse de biri­sini zikrederek dikkat çekmiş olması muhtemeldir. O takdirde bu, yüce Al­lah'ın: "Ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler" (en-Nahl, 16/81) buyruğu türün­den olur. (Soğuktan koruyacak elbiseler ise delaleti dolayısıyla zikredilrne-miştir). Ancak bu şekilde olma ihtimali uzaktır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

Avf b. Malik Ebu Zer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki; "Ey Ebu Zer, ins ve cin şeytanlarının şerrinden Allah'a sığındın mı?" Ebu Zer: Ey Allah'ın Rasulü, peki insin de şeytanları var mıdır? diye sor­du, şöyle buyurdu; "Evet, hem de onlar cin şeytanlarından daha kötüdürler.[22]

Malik b. Dinar da der kt: İns şeytanı benim için cinlerin şeytanından da­ha zorludur. Çünkü ben, Allah'a sığındım mı cin şeytanı yanımdan uzaklaşır, gider, tns şeytanı ise bana gelir ve göz göre göre beni masiyetlere çeker.

Ömer b. el-Hattab da (r.a) bir kadım:

"Şüphesiz kadınlar sizler için yaratılmış reyhanlardır ve Hepiniz reyhanı koklamayı arzularsınız.*

diye bir beyit okuduğunu işitince ona: Şüphesiz kadınlar bizim için yaratıl­mış şeytanlardır, şeytanların şerlerinden Allah'a sığınırız diye cevap verdiği nakledilmektedir.

Yüce Allah'ın: "Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı." Yani, alda­tıcı yaldızlı sözleri birbirlerine fısıldaşamazlardı.

"Artık sen de onları... btrak" buyruğu, tehdit anlamını ihtiva eden bir emirdir.

Sibeveyh der ki: -Terketti anlamında-da denilmez, da denil­mez. Bu iki fiil yerine; kullanmakla yetinmişlerdir.

Derim ki: Bu açıklama çoğunluk hakkında uygundur. Haîbuki Kur'an-ı Ke­rimde bu İki fiilin de kullanıldığını görüyoruz: "(Kimseleri ter-ket" (el-En'âm, 6/70); Onları bırak, terket" (el-En'âm, 6/91, 112 ) ve saire ile Seni terketmedi" (Dulıa, 93/3) diye buyurulmaktadır.

Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: Bir takım kimseler, ya cumaları terk etmekten vazgeçecekler..."[23] Artık bunu yaptılar mı, onlar terkedilmiş olurlar.[24] Bu gibi buyruklarda bu fiiller baştaki "vav" harfi İle birlikte kullanılmışlardır.

ez-Zeccâc der ki: "Vav" harfi ağır bîr harftir. Terketti, fiilinde vav har­fi olmamakla birlikte "vav" harfi bulunan diğer fiillerle aynı anlamı İfade et­tiğinden "vav" harfi bulunan fiillerin kullanımı terk'edilmiş oldu. İşte, (Sibe-veyh'in) sözünün anlamı budur, yoksa bütün hallerde böyle olduğu anlamı­na gelmez. [25]

113. Tâ ki, âhirete iman etmeyenlerin kalpleri ona meyletsin, bir de ondan hoşnut olsunlar ve kazanabildiklerini kazansınlar.

Yüce Allah'ın: "Tâ ki... kalpleri ona meyletsin" buyruğunda geçen; "Tâ ki... meyletsin" anlamındadır. Fiilin son harfi "yâ"h da kulla­nılır, "vav"h da kullanılır. Aynı anlamı ifade eder. Şair der ki:

"Sen, sefîh kimsenin sapasağlam her sözden yan çizdiğini görürsün.

Buna karşılık onun şüpheye düşürücü sözlere kulak verdiğini de görürsün."

İçinde bulunanlar bir araya toplansın diye kabı eğdim, an­lamındadır. Bu kelime, asıl itibariyle herhangi bir maksat dolayısıyla bir şeye meyletmek demektir. Batmaya yüz tutmuş yıldızlar hakkında kullanılan, tabiri de buradan gelmektedir. Kur'an-ı Kerim'de de: Çünkü kalpleriniz meyletmiştir" (et-Tahrim, 66/4) diye buyrulmaktadır.

Ebu Zeyd der ki: ifadeleri, o sana meylediyor anlamındadır. Hadis-i şerifte de: Kabı ona doğru meylettir­di, eğdi[26] denilmektedir. Yani, kediye kabı eğdi anlamındadır.

ise, meyledip de yanında bulunanları elde etmek is­tedikleri akrabalığı hususunda filana ikramda bulundular," demektir. Dişi de­ve üzerine eğer takımları bağlandığı sırada birşeylere kulak verip dinlemek istiyormuşçasına başını sahibine doğru eğecek olursa, denilir. Zu'r Rimme der ki:

"Üzerine eğer takımlarını koyduğu vakit hemen ona yapışırca sına eğiliverir. Nihayet ayaklarım üzengiye koyup da üstüne bindi mi çabucak yoluna koyulur."

Tâ ki... meyletsin" buyruğundaki "lam," "lam'ı key" diye bilinir. Burada amel eden ise "vahyeder" fiilidir ki, takdiri şöyledir: Kendilerini al­datmak ve kalpleri ona meyletsin diye birbirlerine vahyederler, fısıldaşırlar. Bazıları, bu "lairTın "emir lam"ı olduğunu iddia etmişlerse de bu bir yanlış­lıktır. Çünkü, o takdirde sondaki "elif"maksuremin de hazfedilerek; şeklinde olması gerekirdi. Buradaki "lam", "Iam-ı key"dir. (Tâ ki anlamında)

Aynı şekilde Bir de ondan hoşnut olsunlar ve... ka­zansınlar" dakı lam'lar da böyledir. Şu kadar var ki el-Hasen, "lam" harfle­rini sakin olarak; diye okumuş ve tehdit anlamında bu "İam"ı "emir lam"s olarak kabul etmiştir. Dilediğini yapabilirsin, demek

"Ve kazanabildiklerini kazansınlar" şeklindeki anlam, İbn Abbas, es-Süd-dîve İbn Zeyd'in açıklamasına göredir. Aynı fiil kullanılarak:

Aile halkı için kazanmak üzere çıktı," denilir. Bir kişi her­hangi bir işe girişip onu yaptı mı, denilir.

hakkımda şüphe ile yaptığın bu iddiada bana iftira­da bulunuyorsun," anlamındadır. Yaranın kabuğunu almayı ifade etmek üzere de denilir, yalan söyledi anlamındadır. Şair Ru'be der ki:

"Uydurulup yalan söyleyerek düzülen gözlere karşı fayda vermedi Ne takvâlıhnın takvası, ne afifin iffeti."

Asü itibariyle bu, bir şeyden bir parça kesip almak anlamındadır. [27]

114. "O, size Kitabı açık açık indirmişken Allah'tan başka bir hakem mi arayacakmışım?" Kendilerine kitap verdiklerimiz, bunun muhakkak Rabbin tarafından hak ile indirildiğini bilirler. Ar­tık sakın şüphe edenlerden olma.

Yüce Allah'ın: Allah'tan başka bir hakem mi arayacak

mışun" buyruğundaki "başka" anlamına gelen; kelimesi, arayacakmı­şım" anlamı verilen; ile nasbedilmiştir. Hakem" lafzı ise, temyî2 olarak nasbedilmiştir. Hal olarak nasbediİdiği de kabul edilebilir.

Buyruğun anlamı da şöyledir: Size geniş geniş açıklamalar ihtiva eden bu Kitabı indirmek suretiyle âyet ve mucizeler istemenize gerek bırakmamış olan O yüce Allah'tan başkasını mı ben sizin için hakim olarak arayacak mışını?

Diğer taraftan "hakem" kelimesi, hakimden daha beliğ bir anlam ifade eder. Hak ile hüküm veren kimse hakem adını almaya hak kazanır. Zira bu övgü de ta'zim sıfatıdır. Hakim ise fiile göre cereyan eden bir sıfattır. Hakk'tan başkasıyla hüküm verene de bu isim verilebilir.

"Kendilerine kitap verdiklerimiz" buyruğu ile yahudi ve hıristiyanlan kast etmektedir. Onlardan İslâm'a giren Selman, Suheyb ve Abdullah b. Selam gi­bileri olduğu da söylenmiştir. "Onlar bunun" yani Kur'an-ı Kerim'in "muhak­kak Rabbin tarafından hakk ile İndirildiğini biUrler." Onda bulunan her türlü va'd ve tehdidin hakk olduğunu bilirler. "Artık sakın şüphe edenler­den olma." Onların bu Kitabın Allah tarafından İndirildiğini bildikleri husu­sunda şüphe edicilerden olma.

Ata der ki: Kendilerine Kitab verdiklerimiz ile kastedilenler, Muhammed (sav)'ın ashabının ileri gelenleri, başkanları, Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali (r.anhum)'dırlar. [28]

115- Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, herşeyi işitendir, hakkıyla bilendir.

'Rabbininsözü... tamamdır" buyruğundaki {£z£y. Söz" kelimesini Kü­reliler tekil okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul olarak; ( ^;.ıj-): Sözleri şeklin­de okumuşlardır.

İbn Abbas, şöyle açıklamıştır: Rabbinin yaptığı tehditleri değiştirecek kim­se yoktur. Sözler, bizzat kullanılan ibarelere raci de olabilir, va'd, tehdit ve bun­lara benzer alakaiı oldukları diğer hususlara da raci olabilir, Katade der ki: Söz­lerden kasıt Kur'an-ı Kerim'dir. Kimse onu değiştiremez, iftiracılar ona fazla bir şey ekleyemeyecekleri gibi ondan hiçbir şey de eksiltemezler.

"Doğruluk ve adalet bakımından" yani, va'd edip verdiği hükümler ba­kımından eksiksizdir. Kimse onun hükmünü geri çeviremez, sözünde durma­ması sözkonusu değildir.

er-Rummanî, Katade'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hakkında hüküm verdiği şeylerde kimse sözlerini değiştiremez. Yani, her ne kadar kitap eh­linin lafız itibariyle Tevrat ve İncil'i değiştirmeleri mümkün olsa bile onların bu değiştirmelerinin ehemmiyeti yoktur, Âyet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'in de­laletlerine tabi olmanın vücubunu ortaya koymaktadır. Çünkü, Kur'an-ı Ke­rim, onu nakleden şeylerle değiştirilmesi mümkün olmayan hakkın kendisi­dir. Zira hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı lıakîm bir Rabb tarafından in­dirilmiştir. [29]

116. Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, se­ni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zannederler, onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar.

117- Şüphe yok ki Rabbİn yolundan sapanları da en İyi bilendir, O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Yüce Allah'ın: "Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna" yani, kâfir­lere "itaat edersen, seni Allah yolundan" yani, Allah'ın sevap ve mükâfa­tını almaya götüren yoldan "saptırırlar. Onlar, ancak zannederler." buyruğundaki anlamındadır. (Yani, zandan başkasına uymuyorlar). Yi­ne "onlar ancak asılsız tahminlerde bulunurlar" buyruğunda da böyledir, Asılsız tahminlerde bulunurlar." kendi zanlanna göre kanaat be­lirtirler, ölçüp biçer, takdir ederler. Tahminde bulunmak da buradan gelmektedir. Asıl anlamı ise kesmek demektir. Şair der ki:

"Sen aramızda mızrakların parçalarını çubukların pürüzlerini düzeltip Elleriyle arşınladıklarına benzediklerini görürsün."

Beyitteki Çubuk parçalan, çoğuludur. Haracını al­mak üzere hurma ağacındaki meyveyi tahmin etme İşini anlatmak üzere de denilir. Buna göre ise kesin olarak ifade edilmesi mümkün olmayan şeyi kestirip atan, kesinlikle ifade eden, demektir. Bunun caiz olmayışı ise, bu konuda kesin bilgi sahibi olmadığından dolayıdır.

Bu hususa dair daha geniş açıklamalar yüce Allah'ın izniyle ileride ez-Zariyat Sûresi'nde (51/10. âyetin tefsirinde) gelecektir.

"Şüphe yok ki Rabbin, yolundan sapanları da en İyi bilendir." Bazıla­rı, buradaki "en İyibilen"in bilir anlamına kullanıldığını söylemiş ve buna da Hatem et-Taî'nin:

"Taylı'lar bizden ayrı bir antlaşmaya girdiler

Bizim ise onları yardımsız bırakmayacağımızı Allah en iyi bilendir,"

Beyti île el-Hansâ'nın şu beyitini tanık olarak göstermişlerdir;

"Allah bilir ki onun tenceresi (ya da kalkanı) rüzgâr gibi (Sabahleyin) gider, yahut (akşamleyin.) yol alır."

Ancak, bu beyitlerde delil olacak bir taraf yoktur. Zira bu: *O, hidayette olanları da en iyi bilendir" buyruğuna uygun düşmez. Çünkü bu buyruğun asıl kipinin ifade ettiği anlam üzere olması muhtemeldir.

"Yolundan sapanları" buyruğundaki; Kim, hangi anlamındadır. Bu­na göre bu, ref mahallinde olup, onu ref eden, Sapan," fiilidir.

En iyi bilen" ile nasb mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani, mu­hakkak Rabbin, insanlar arasında hangisinin yolundan saptığını en iyi bilen­dir. Mecrur olmasını gerektiren amilin hazfı dolayısıyla nasb mahallinde ol­duğu da söylenmiştir ki, Sapan kimseleri," demek olur. Bunu ki­mi Basralı nahivciler söylemiştir, güzel bir açıklamadır. Çünkü daha sonra: , hidayette olanları da en iyi bilendir" diye buyruldu-ğu gibi, en-Nahl Sûresİ'nin sonlarında da şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilenin tâ kendisidir, O, hidayet­te olanları da en iyi bilendir," (en-Nahl, 16/125)

Âyet-i kerimede "sapan" anlamındaki fiil, "saptıran" anlamında;di­ye de okunmuştur ki, bu kıraate göre mef ulun hazfedilmesi sözkonusu olur. Ancak birinci kıraat daha güzeldir. Zira, daha sonra: "O, hidayette olanla­rı da en iyi bilendir" diye buyurmaktadır. Şayet bu "sapma" fiili saptırma an­lamındaki; 'den gelmiş olsaydı, o takdirde de; Ve O, hidayete iletenleri de en iyi bilendir," demesi gerekirdi. [30]

118. Şayet O'nun âyetlerine İman edenler iseniz, artık üzerlerine Al­lah'ın adı anılanlardan yeyin.

Yüce Allah'ın; "Artık üzerlerine Allah'ın adı anılanlardan yeyin" âyeti, şu sebeple inmiştir. Bazı kimseler. Peygamber (sav)'e gelip: Ey Allah'ın Ra-sulü, biz kendimizin öldürdüklerini yiyoruz da Allah'ın öldürdüğünü (yani, kesme dışında herhangi bir yolla ölenleri) yemiyoruz diye sordular. Bunun üzerine, yüce Allah'ın: "Şayet... Allah'ın adı anılanlardan yeyin" âyetinden itibaren "eğer onlara İtaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz" (el-En'âm, 6/121) buyruğuna kadar nazil oldu. Bunu Tirmizî ve başkaları riva­yet etmiştir.[31]

Ata der ki: Bu, âyet-i kerime, içilene, kesime ve yenilen herşeye Allah'ın adını anmayı emretmektedir. Yüce Allah'ın: "Şayet O'mm âyetlerine İman edenler iseniz" buyruğu O'nun hükümlerine inanan ve emirlerini uygula­yan kimseler iseniz, demektir. Çünkü bu âyetlere iman etmek, onlan alıp uy­gulamayı ve onlara tam anlamıyla bağlanıp itaat etmeyi gerektirmektedir. [32]

119. Üzerine Allah'ın adı anılanlardan yememenize sebep ne? Hal­buki O size, -kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duydukları­nızı müstesna kılarak- neyi haram kıldığını ayrı ayrı açıklamış­tır. Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevâlarıyla saptırı­yorlar. Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın: "Üzerine Allah'ın adı anılanlardan yememenize sebep ne"

buyruğunun anlamı şudur: Kendi ellerinizle öldürmüş olsanız dahi üzerle­rine Allah'ın adını andıklarınızdan yememenize engel olan nedir? "Halbuki O size... ayrı ayrı açıklamıştır." Size neyin helâl, neyin haram olduğunu açtk-larruş ve şüphe ve tereddütlerinizi gidermiştir.

... Ne" takrir ihtiva eden bir sorudur. İfadenin takdiri şöyledir: Ya­ni, sizin için bunlardan yememenize sebep teşkil eden nedir?. Buna göre, mastar takısı olan "ne", harM cer takdiri ile cer mahallindedir. Harf-i cer takdir edilmeksizin nasb mahallinde olması da mümkündür. O takdirde nasb eden de Size sebep ne" buyruğunda yer alan ve "sizi alı­koyan" takririnde olan fiil manasıdır.

Daha sonra yüce Allah: "Kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duyduk­larınızı müstesna kılarak" buyruğu ile istisnada bulunmaktadır ki, bunun­la raeyte (.leş) ve buna benzer haram kılmış olduğu diğer bütün yiyecekleri kast etmektedir. Bakara Sûresi'nde (2/172-173. âyetler, 25. başlıkta) geçtiği gibi. Buradaki istisna, munkatı1 istisnadır.

NarV ile Yakub, Halbuki O size neyi haram kıldığı­nı ayrı ayrı açıklamıştır* buyruğunda her iki fiili de (ilk harflerini malum bina ile) üstün olarak okumuştur. Ebu Amr, İbn Âmir ve İbn Kesir her iki fi­ilin de ilk harflerini ötreli olarak (meçhul olarak) okumuşlardır. Buna göre: Halbuki size neyin haram kılındığı ayrı ayrı açıklanmıştır, demek olur.

Kûfeliler ise, birincisini üstün, ikincisini de ötreli olarak okumuşlardır. Bu­na göre anlam: Halbuki O size neyin haram kılındığını ayrı ayrı açıklamıştır şeklinde olur. Atiyye el-Avfi ise, "sad" harfini şeddesiz olarak; diye oku­muştur ki, bunun da anlamı, açıkça belli olmuş, ortaya çıkmıştır şeklindedir. Nitekim: Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri sağlamlaştı­rılmış, sonra da açık seçik ortaya çıkmış bir kitaptır" (Hûd, 11/1) (Meal ör­nek gösterilen kıraate göre verilmiştir, "fe" harfi ötreli, sad'in şeddeli ve es-reli olarak okunuşa göre meali ise: Sonra da geniş geniş açıklanmıştır anla­mındadır). Ebu Ubeyde ise Medİnelilerin kıraatini tercih etmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: "O, size... açıklamıştır." Yani, gereği gibi beyan etmiştir. Bu ise yüce Allah'ın Maide Sûresi'nde sözünü ettiği: "Leş, kan, do­muz eti... size haram kılındı" (e[-Maide, 5/3) buyruğunda sözü geçenlerdir.

Derim ki: Ancak bu görüş tartışılır. Çünkü, el-En'âm Sûresi Mekke'de in­miş, el-Maide ise Medine'de İnmiştir. Henüz indirilmemiş buyruklara nasıl atıf­ta bulunabilir? Ancak "açıklamıştır" anlamındaki mazi fiil Açıklaya­cağı şeklinde rnuzari fiil anlamında olması halinde kabul edilebilir. Doğru­sunu en iyi bilen Allahtır.

"Gerçekten bir çok kimse bilgisizce, hevalarıyla saptırıyorlar" buyru­ğunda, "saptırıyorlar" anlamına gelecek şekilde "ye" harfini ötreli okuyuş, Kûfelilerin kıraatidir. Başkaları bunu "Gerçekten bir çok kimse bilgisizce he-vâlârıyla sapıyorlar" anlamını verecek şekilde "ye" harfini üstün olarak oku­muşlardır. Burada (kıraat farkına göre sapan veya saptıranlar), kastedilenler müşriklerdir. Çünkü onlar: Allah'ın kendi bıçağıyla kestiği, sizin kendi bıçak­larınızla kestiklerinizden hayırlıdır demişlerdi. "Bilgisizce" yani, kesim ko­nusunda bildikleri bir bilgiye dayalı olmaksızın... Zira kesimdeki hikmet, Al­lah'ın bizim için -kendiliğinden ölenden farklı olarak- haram kılmış olduğu kanı dışarı çıkmasını sağlamaktır. Bundan dolayı yüce Allah kesimin özel bir yerde yapılmasını bize meşru kılmıştır. Böylelikle kesim, hayvanda bulunan kanın -diğer azalanndan farklı olarak- dışarı çıkmasına sebep teşkil etsin. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır. [33]

120. Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın. Çünkü günah ka­zananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklar­dır.

Yüce Allah'ın: "Günahın açık olanını da gizlisini de bırakın" buyruğu ile ilgili olarak ilim adamlarının söylediği pek çok söz vardır. Bunların özü ise şudur: "Açık olan"dan kasıt, yüce Allah'ın beden ile ilgili olup yapılma­sını yasak kıldığı işlerdir.

"Gizli olan'dan kasıt İse, kalpte kararlaştırılan ve Allah'ın vermiş oludu-ğu emir ve yasaklara muhalefet etme karandır. Bu ise, (yani gizli olandan ka­çınmak) ancak muttaki ve ihsan derecesine ulaşmış olanların erişebilecek­leri bir mertebedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sonra da sa-kıntp iman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde..." (el-Maide, 5/93) Bu da yine el-Mâide Sûresi'nde (sözü geçen âyetin tefsirin­de) açıklandığı üzere üçüncü mertebeyi ifade eder.

Şöyle de açıklanmıştır: Cahiliye döneminde açıktan açığa işlenen zina ve gizli olarak dost edinmeler kastedilmektedir. Bizim baş tarafta sözünü etti­ğimiz açıklamalar, her türlü günahı kapsayacak ve her türlü emri de yerine getirmeyi gerekli kılacak bir muhtevadadır. [34]

121. Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, el­bette bir fısktır. Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmele­ri İçin kendi dostlarına vahiyde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz.

Yüce Allah'ın: "Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü

o, elbette bir fisktır" buyruğuna dair açıklamalarımızı beş başlık halinde su­nacağız: [35]

1. Âyetin Nuzûl Sebebi:

Ebû Dâvûd rivayetle der ki: Yahudiler, Peygamber (sav)'a gelip şöyle de­diler: Biz kendi öldürdüklerimizden yiyoruz da Allah'ın öldürdüğünden ye-miyoruz (neden)? Bunun üzerine aziz ve celii olan Allah: "Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" âyetini sonuna kadar indirdi.[36]

Nesâî'nin de İbn Abbas'tan rivayetine göre o, yüce Allah'ın: "Üzerine Al­lah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" buyruğu hakkında şöyle demiştir: Müş­rikler, onlarla (yani rnü'minlerle) tartışarak şöyle dediler: Allah'ın kestiğini ye-miyorsunuz, fakat kendinizin kestiklerini yiyorsunuz.[37]

Bunun üzerine yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Yemeyiniz, çünkü siz on­lar üzerine Allah'ın adını anmış değilsiniz

İşte burada da usule dair bir mesele ortaya çıkmaktadır ki, o da bir son­raki başlığımızın konusunu teşkil etmektedir: [38]

2. Bir Sebebe Binaen Varidi Olmuş Lafız:

Bir sebebe binaen vârid olmuş bir lafız, yalnızca o sebebe münhasıran ka­bul edilir mi, edilmez mi? tlim adamlarımız derler ki: Şari'in umum lafızlar için kullanılan sigalardan herhangi birisiyle (soru ve sebep sözkonusu olmaksı­zın) zikretmiş olduğu hususlarda umumun sözkonusu olduğu iddiasının doğruluğu su götürmez. Ancak, bir soruya cevap olmak üzere zikretmiş ol­duğu sigaya gelince, bu hususta usul-i fıkıhta bilinen etraflı açıklamalar vardır. Şu kadar var kî, soru sormaksızın bağımsız bir lafız ile bir açıklama­da bulunulacak olursa, bu da umumun kastedildiğinin sahih bir iddia oldu­ğu şeklinde, birincisi gibidir.

Buna göre yüce Allah'ın: "Yemeyin" buyruğu, leşin yenilmesinin yasak-lığı hususunda zahirdir. "Üzerinde Allah'ın adı anılmamış olması" şeklindeki umumi hüküm dolayısıyla Allah'tan başkasının adt anılarak kesilen de bunun kapsamına girer. Ayrıca yüce Allah'ın: "Bir de Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen" (el-Bakara, 2/173) buyruğundaki lafız gereğince haram olmasını gerektiren Allah'tan başkasının adı anıldığı için, bu umumi yasağın kapsamına girmektedir.

Müslümamn kesim esnasında ve av hayvanını salıvermesi sırasında kas­ten besmele çekmeyi terk ettiği hayvan bunun kapsamına girer rai, girmez-mi? Bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir. [39]

3. Kesim Ve Avlanma Sırasında Müslümanın Besmeleyi Kasten Terketmesinin Hükmü:

Bu hususta ilim adamlarının birbirinden farklı beş ayrı görüşü vardır

1. Eğer besmeleyi unutarak terkedecek olursa, kestiği de, avladığı da ye­nilir. Bu, İshâk'ın görüşü olduğu gibi Alımed b. Haiibel'den gelen rivayetler­den birisi de böyledir. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, kestiği de avla­dığı da yenilmez. "el-Kitab"da Malik de, İbnü'l-Kasım da böyle demişlerdir.

Bu aynı zamanda Ebu Hanife'rtin ve arkadaşlarının, es-Sevrî'nin, el-Hasan b. Hayy'ın, İsa'nın ve Esbağ'tfi da görüşüdür. Said b. Cübeyr ile Ata da bu gö­rüşte olup en-Nehhâs da bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Bu, daha gü­zel bir görüştür. Çünkü bir kimse eğer unutarak besmeleyi terkedecek olur­sa, onun kestiğine "fısk" adı verilmez,

2. Kasten veya unutarak terkedecek olsa, kestiği de avladığı da yenilir. Bu, Şafiî ve el-Hasen'tn görüşü olduğu gibi, bu görüş İbn Abbas, Ebu Hu-reyre, Ata, Said b. el-Müseyyeb, Cabir b. Zeyd, İkrirne, Ebu İyad, Ebu Râ-fi1, Tavus, İbrahim en-Nehaî, Abdurralıman b. Ebi Leyla ve Katade'nin de gö­rüşüdür.

ez-Zehravî, Malik b. Enes'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Kasten ya da unutarak besmele terk edilerek kesilen hayvanın eti yenilir. Bu görüş Ra-bia'dan da rivayet edilmiştir. Abdulvehhab der ki: Besmele sünnettir. Kesen, bunu unutarak terkedecek olursa Maiik ve arkadaşlarının görüşüne göre ke­silen hayvanın eti yenilir.

3- Kasten ya da unutarak besmeleyi terkederse, onu yemek haram olur. Bu görüş de Muhammed b. Şirin, Abdullah b. Ayyaş b. Ebi Rebia, Abdullah b. Ömer, Nah', Abdullah b. Zeyd el-Hutamî ve eş-Şa'bî'nin görüşüdür. Ebu Sevr ile Dâvud b. Ali ve bir rivayette de Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

4. Kasten besmeleyi terkedecek olursa, yenmesi haram olur. Kadı Ebu'l-Hasen ile bizim mezhebimi?, alimlerinden eş-Şeylı Ebu Bekr de bu görüşte­dirler.

5. Eşheb der ki; Kasten besmeleyi terk edenin kestiği -besmeleyi hatife alan bir kişi olması hali müstesna- yenilir. Taberî de buna yakın bir görüş ifade etmiştir. Bunun delillerine gelince; yüce Allah: "Artık üzerlerine Allah'ın adı anılanlardan yeyin" (el-En'âm, 6/118) diye buyurduğu gibi: "Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" diye buyurmakta, böylelikle her iki durumu da açıklayıp bu iki duruma ait hükümleri de izah etmektedir. Yüce Allah'ın; "Yemeyin" buyruğu haramhk ifade eden bir nehiy (yasak)'dir. Bunun kera­het ile yorumlanması caiz değildir. Çünkü, bu nehiy, kural gereği katıksız ha­ramı da ihtiva etmektedir. Bunun kısımlara ayrılması, yani aynı zamanda hem haramlığın, hem de kerahetin kast edilmesi mümkün olamaz. İşte bu usul ka­idelerinin en nefisleri arasında yer alır.

Unutana gelince, unutan kimseye yönelik bir hitap sözkonusu değildir. Zi­ra, unutkanın muhatap alınmasına imkân yoktur. Dolayısıyla sözü geçen şart (Allah'ın ad) anılmaksızın kesilenlerden yememekVonun için vacip değildir.

Kasti olarak besmeleyi terk edene gelince, bunun için üç hal sözkonusu-dur: Ya hayvanı kesim için yatırdığı vakit besmele çekmeyi terkeder ve za­ten benim kalbim Allah'ın isimleri ve tevhidi ile doludur. Ayrıca onu dilim­le zikretmeye ihtiyacım yoktur der. Bu şekilde diyenin bu kanaati geçerlidir. Çünkü yüce Allah'ı zikretmiş ve ta'zim etmiş demektir.

Yahut da: Burası sarih bir şekilde besmele çekilecek bir yer değildir. Zi­ra, hayvan kesimi Allah'a yakınlaştırıcı bir ibadet (bir kurbet) değildir. Böy­le diyenin durumu da kurtancıdır. Yahut da böyle bir kimse, ben besmele çek­mem. Hem besmelenin ne ehemmiyeti var ki, der. Böyle diyen bir kimse bu işi hafife alan fasık kimsedir. Ve onun kestiği de hiç bir şekilde yenilmez.

İbnü'l-Arabî der ki; Ben, muhakkiklerin başı İmamu'HIarameyn'in şu sö­zünden dolayı hayret ediyorum: Yüce Allah'ı anmak, Allah'a yakınlaştırıcı iba-detierde meşru kılınmıştır. Hayvan kesimi ise böyle yakınlaştırıcı bir ibadet değildir. Ancak bu iddia Kur'an ve sünnete uygun değildir. Çünkü Peygam­ber (sav) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: "Kanı akıtan (alet ile kesilen) ve üzerinde Allah'ın adı anılandan ye."[40]

Maksat, kalpte Allah'ın adını anmaktır. Çünkü anmak (zikir) unutmanın zıttı dır. Unutmanın yeri de kalptir. Anmanın yeri de o halde kalptir. el-Berâ b. Azibe de şöyle dediği rivayet edilmektedir: İster besmele çeksin, ister çek­mesin, Allah'ın adı her mü'minin kalbinin üzerindedir; denilse;

Şöyle cevap verilir: Zikir, hem dille, hem kalp ile olur. Arapların uygula­ması ise, dilleriyle put ve heykellerinin adını anmak şeklinde İdi. Şanı yüce

Allah ise, onların bu anısını, kendi adının dillerde anılmasını emrederek nesli etmiştir. Ve bu iş şeriatte yaygınlık kazanmıştır. Öyle ki Malik'e: Bir kimse abdest aldığı vakit Allah'ın adını anar mı diye sorulunca, O: Böyle bir kim­se hayvan mı kesmek istiyor diye cevap vermiştir. Besmelenin gerekmedi­ğini söyleyenlerin delil diye gösterdikleri: "Allah'ın adı mü'min her kişinin kalbi üzerindedir" şeklindeki hadis ise, zayıf bir hadistir.[41]

Kimi ilim adamı da kesilen hayvana besmele çekmenin vacip olmadığı­nı, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisi delil göstererek ileri sürmüş­lerdir: Hz. Peygamber'e: Ey Allah'ın Rasulü, bazıları bizlere et getirmektedir­ler. Biz de onların üzerinde Allah'ın adını anıp anmadıklarını bilmiyoruz, di­ye sormaları üzerine, Rasulullah (sav): "Siz üzerine Allah'ın adını anınız ve yeyîniz" diye buyurmuştur.

Bunu Dârakutnî, Aişe'den[42] rivayet ettiği gibi, Malik de mürsel olarak Hişam b. Urve'den, o da babası yoluyla rivayet etmiştir. Bu hadisin mürsel ol­duğu hususunda (Hişâm'a) muhalefet edilmemiştir. Malik, hadisin sonunda: Bu, İslâm'ın ilk dönemlerinde idi, diye açıklamaktadır.[43] Bununla: "Üzeri­ne Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" âyeti inmeden önce böyleydi, demek istemektedir.

Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr) der ki: Bu açıklama zayıf bir açıklamadır. Çünkü bizzat hadisin kendisinde bunu reddedecek işaretler vardır. Şöyle ki, Hz. Peygamber bu hadiste onlara yerken Allah'ın adını anmalarını emretmek­tedir. İşte bu, âyet-i kerimenin Hz. Peygamber'e nazil olmuş olduğuna de­lalet etmektedir. Söylediğimizin doğruluğuna delâlet eden hususlardan biri­si de şudur: Bu hadisin sözünü ettiği olay Medine'de olmuştur. Yüce Allah'ın; "Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" âyeti ise el-En'âm Sûre-si'nde olup Mekke'de indiği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yok­tur.

Yüce Allah'ın: "Çünkü o elbetteki bir fraktır" buyruğuna gelince; İbn Ab-bas'tan nakledildiğine göre, o bir masiyettîr anlamındadır. Fısk, sınırın dı­şına çıkmak demektir.

Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/26. âyetin tefsirinde) geçmiş' bulunmaktadır.[44]

4. Şeytanlar Ve Dostları:

"Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmesi İçin kendi dostlarına va­hiyde bulunurlar" buyruğu, vesvese verirler; onların kalplerine battî yollar­la mücadele etmeyi telkin ederler, demektir. Ebû Dâvûd, İbn Abbas'ın yüce Allah'ın: "Gerçekten şeytanlar... kendi dostlarına vahiyde bulunurlar"

buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah'ın kestiğini yemi-yorsunuz da sizin kendinizin kestiklerini yiyorsunuz diyorlardı. Bunun üze­rine yüce Allah: "Üzerinde Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin" buyru­ğunu indirdi.[45]

İkrime der ki: Bu âyet-i kerimede şeytanlar i!e Fars, mecusilerinden insan­ların günahta haddi aşmış olanlarını kastetmektedir, ibn Abbas ve Abdullah b. Kesir derler ki: Hayır, kastedilenler cin (görünmeyen) şeytanlardır. Zaten cinlerin kâfirleri (müşrik) Kureyşlilerin dostlarıdır. Abdullah b. ez-Zübeyr'den de rivayet olunduğuna göre ona şöyle denmiş: cl-Muhtar (es-Sakafî); bana vahiy edilmektedir, diyor. Abdullah: Doğru söylüyor. Çünkü gerçekten şey­tanlar kendi dostlarına vahiyde bulunurlar, diye cevap vermiştir.

Yüce Allah'ın: "Sizinle mücadele etmeleri İçin" buyruğu ile onların: Al­lah'ın öldürdüklerini yeriliyorsunuz da sizin kendi öldürdüklerinizi yiyorsu­nuz sözlerini kastetmektedir.

Mücâdele ise, ileri sürülen bir görüşü kuvvet ile delil getirmek suretiyle bertaraf etmektir. Bu ketime, güçlü bir kuş adı olan "el-Ecde)"den alınmış­tır. Bunun, yeryüzü demek olan "el-Cedâle"den alındığı da söylenmiştir. Ki­şi, adeta getirdiği delil ile hasmını yere düşecek hale gelinceye kadar yenik düşürmüş ve kahretmiş gibi olur. Bunun iieri derecede bükmek anlamına ge­len" el-cedl"den alındığı da söylenmiştir. Sanki tartışanlardan her birisi kar­şısındakinin belini kopanneaya kadar eğip bükmeye devam eder, gibidir. Mü­cadele (tartışma) hakkın zaferi için yapılırsa hak olur, batıia yardım için ya­pılırsa da batd olur. [46]

5. Müşriklere İtaat:

"Eğer onlara itaat ederseni2." yani, meyteyi helâl kabul etmek hususun­da onlara uyarsanız, "elbette sizde müşrikler olursunuz." Âyet-i kerime şu­na delildir: Kim Allah'ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabu! edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koyduğu bir hüküm ile meyte helâl ka­bul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.

İbnü'l-Arabî der ki: Mü'min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müş­rik bir kimseye itaat edecek olursa bu itaati sebebiyle o da müşrik olur. Fa­kat fiilen ona itaat etmekle birlikte onun inancı tevhtd üzere sağlıklı bir şe­kilde devam ediyor ve tasdikini sürdürüyorsa asi olur. Bunu böylece belle­yiniz. el-Maide Sûresi'nde (5/79 ile 94-95. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır. [47]

122. Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona onun­la yürümesi için nur verdiğimiz kimse, İçinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir? Kâfirlere, işledikleri işleri böylece süslü gösterildi.

Yüce Allah'ın: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz" anlamındaki buyruğun­da yer alan; Kimse... mi" de ki "vav" harfini cumhur üstün olarak okumuştur. Başına da som hemzesi gelmiştir. el-Müseyyebî, Nal'i' b. Ebi Nu-aym'den, "vav" harfini sakin olarak okudıığunu rivayet etmektedir. en-Neh-hâs der ki: Bunun manaya hamledilmiş olması da mümkündür. Yani, dikkat­le bakın ve düşünün ben, Allah'tan başka bir hakim mi arayacakmışım? (114. âyet-i kerimeye işaret etmektedir).

"Vav" harfinin sakin olarak kıraatinin şu anlama geldiği söylenmiştir: O, nutfe İken ölü idi. Biz de ona ruh üflernek suretiyle onu dirilttik. Bu açık­lamayı İbn Bahr nakletmektedir. İbn Abbas da şöyle demektedir; Kâfir iken kendisine hidayet verdiğimiz kimse gibi midir?... Âyet-t kerime, Hamza b. Ab-dulmuttalib ile Ebu Cehii hakkında nazil olmuştur.

Zeyd b. Eşlem ve es-Süddî, "kendisini dirilttiğimiz" ile kastedilen Ömer (r.a)'dır. "Karanlıklarda kalan kimse" ise, Ebu Cehil'dir -Allah'ın laneti üzerine olsun- demektedir.

Doğrusu; bunun, mü'min ve kâfir herkes hakkında umumi olduğudur. Şöy­le de açıklanmıştır: Cahilliği sebebiyle ölü iken kendisini ilim ile dirilt­tiğimiz kimse... Kimi ilim ehli de bu açı ki aman m doğruluğuna delalet eden Basrah şairlerden birisine ait şu beyitleri nakletmektedir:

"Bilgisizlik, bilgisizler için ölümden önce bir ölümdür,

Cesetleri kabirlerden önce kabirdir onların

İlimle hayat bulmamişsa bir kişi ölüdür,

Artık öldükten sonra dirilişe kadar onun için diriliş olmaz."

"Nur" hidayet ve imanı ifade eder. el-Hasen ise Kur'an demektir, diye açık­lamıştır. Hikmet anlamına geldiği söylendiği gibi, yüce Allah'ın: "Nurlarını önlerinde ve sağlarında koşar görürsün" (el-Hadid, 57/2) buyruğu ile: "Bize bakın da sizin nurunuzdan aydınlanalım" (el-Hadid, 57/13) buyruğunda sözü geçen nurdur, diye de açıklanmıştır.

"İnsanlar arasında ona, onunla" yani o nur ile "yürümesi için nur ver­diğimiz kimse... karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" Bu buyrukta yer alan;

Kimse gibi midir" buyruğu, anlamında olup, buradaki (.ikinci "gibi" anlamını veren): fazladan gelmiştir. Meselâ, konuşma es­nasında; Ben senin gibisine ikram ederim," ifadesi Sana ikram ederim" anlamındadır. Yüce Allah'ın "Cezası...öldürdüğü hayvanın benzeri bir hayvan..." (el-Maide, 5/95) ile; O'nungibi hiç bir şey yoktur" (eş-Şura, 42/11) buyrukları da böyledir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hiç böylesinin misali karanlıklar­da bulunan kimsenin misali gibi olur mu?

ile Gibi, aynı anlamdadır.

"Kâfirlere işledikleri işler böylece süslü gösterildi." Yani şeytan onlara putlara ibadeti süslü gösterdi ve kendilerine müslümanlardan daha üstün ol­dukları vehmini verdi. [48]

123. Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelenleri kıl­dık. O yerlerde hilekârlıklar etsinler diye. Halbuki onlar, an­cak kendilerine hilekârlık yaparlar da farkında olmazlar.

Yüce Allah'ın: "Böylece her ülkede günahkârlarını onların ileri gelen­leri kıldık" buyruğunun anlamı şudur: Biz, kâfirlere işlediklerini süslü gös­terdiğimiz gibi, aynı şekilde her ülkede de "Onların İleri gelenleri kıl­dık." Günahkârlarını" lafzı, "kıldık" anlamındaki fiilin birinci mefulüdür- "İleri gelenleri" anlamındaki kelime de ikinci mef uldür. Mef'ul-ler arasında takdim ve tehir olmuştur.

"İleri gelenler" anlamı verilen "el-Ekâbir" kelimesi de Ucl-Ekber"in çoğuludur.

Mücahid der ki: Bununla kodamanlar kastedilmektedir. Başkanlar ve kodamanlar diye de açıklanmıştır, Özellikle onların anılması ise, bunların fe-sad işlemekte güçlerinin daha ileri derecede oluşu dolayısıyladır.

"Hilekârlık" anlamındaki "el-Mekr", doğru yola muhalefet hususunda hi­leye başvurmak demektir. Asıl anlamı bükmektir. Buna göre mâkir (hilekâr­lık yapan), istikametten büken, çeviren, yani ondan başkalarını alıkoyan de­mektir. Mücahid der ki: Her bir yokuş başında insanları Peygamber (sav)'a tabi olmaktan nefret ettirmek ü2ere dört kişi oturturlardı. Tıpkı kendilerin­den önce geçmiş ümmetlerin peygamberlerine yaptıkları gibi yaptılar.

"Halbuki onlar ancak kendilerine hilekarlık yaparlar." Yani bu hilekâr­lıklarının vebali onlara döner. Bu ise, hilekârlık yapanların hilekârlıklarına, yüce Allah'ın can yakıcı azab ile karşılık vermesinden ibarettir, "...da farkın­da olmazlar." Yaptıkları hilekârlıkların vebalinin kendilerine döneceğini bilmeyişleri konusundaki aşırı cehaletleri dolayısıyla bu durumun farkında değildirler, demektir. [49]

124. Onlara bir âyet gelse: "Allah'ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz" derler. Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok İyi bilendir. Yaptıkları hilekârlıklar yüzünden günahkâr olanlara Allah katında bir küçüklük ve şiddetli bir azap isabet edecektir.

Yüce Allah: "Onlara bir âyet gelse... iman etmeyeceğiz derler" buyruğu ile, onların bilgisizliklerinin bir başka türlüsünü açıklamaktadır. Kasıt onların; Musa'ya ve İsa'ya peygamber oldukları için verilen mucizelerin benzeri bize verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz, şeklindeki sözleridir. Bunun bir benzeri de şu buyrukta dile getirilmektedir: "Hayır, onlardan herbirisi kendisine açıl­mış sahifeler verilmesini ister..." (el-Müddesir, 74/52)

"Onlara... gelse" buyruğundaki zamir, daha önce kendilerinden söz edüen ileri gelenlere râcidir. el-Velid b. el-Muğıre şöyle demişti: Eğer pey­gamberlik gerçek bir şey olsaydı ben ona senden daha layıktım. Çünkü, hem yaşça senden daha büyüğüm, hem de malım seninkinden çoktur. Ebu Cehil de şöyle demişti: Ona geldiği şekilde bize de vahiy gelmedikçe asla ona razı olmayacak ve ona ebediyyen uymayacağız. Bunun üzerine âyet-i kerime nazil oldu.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, peygamberliği istememişlerdi. Ama, Cebrail ve melekler bize gelip senin doğru söylediğini haber vermedikçe biz de seni tasdik etmeyeceğiz demişlerdi. Ancak, birinci görüş daha sahihtir. Çünkü, yüce Allah: "Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir" diye buyurmaktadır. Yani, risaleti hususunda kimin güve­nilir olduğunu, kimin buna ehil olduğunu çok iyi bilir. Buradaki Kime" kelimesi zarf değildir. Aksine, kelimenin kullanımında bir genişlik sağ­lanarak mePulü bihin nasb edildiği gibi, mansub bir isimdir. Yani Allah, risale-tine kimin ehil olduğunu en iyi bilendir. Bu buyruğun asıl anlamı Allah, risaletini vereceği yerleri en iyi bilendir," şeklin­dedir. Daha sonra "be" edatı hazfedilrniştir. Diğer taraftan En iyi bilen" kelimesinin; lafzında amel etmesi ve bunun, "nerede" anlamında zarf olması caiz değildir. Çünkü, o takdirde anlam şöyle olur: Allah o yerde en iyi bilendir. Ancak, Şanı yüce Allah'ın bu şekilde vasfedilmesi caiz olamaz. Bu kelimenin aslı ise, En iyi bilendir"! n kendisine delalet ettiği mah­zur bir fiil ile nasb mahallindedir. Ve belirttiğimiz gibi bu kelime burada zarf edatı değil, bir isimdir.

Küçüklük," zillet ve aşağılanmak, hoşa gitmeyen muameleye maruz kalmak demektir. "Sad" harfi ötreli olarak da bu anlamdadır. Mastarı ise,şeklinde gelir. Bu kelime, asıl itibariyle büyüklüğün söz-konusu olmadığı Küçüklükden gelmektedir. Sanki, zillet kişiye bizzat kendisini dahi küçük gösterir. Bunun asıl anlamının zillete razı olmak demek olan; 'den geldiği de söylenmiştir. Bu mastardan mazi fiilde "ğayn" har­fi üstün, muzaride de Ötreli olarak kullanılır. Mazisinde "ğayn" harfi esreli, muzariinde üstün olarak kullanıldığı da olur. İsm-i faili ise, şek­linde gelir. küçüklüğe, zillete razı olan kişi anlamındadır.

da küçük oimak, küçüklük demektir. bitkisi uzamayan arazi demektir. Bu açıklamalar İbn es-Sikkît'den nakledümiştir.

"Allah katında" anlamındaki; buyruğu, Allah katından anlar nda olup, cer harfi hazfedilmiştir.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani; Allah'a karşı büyük­lük taslayanlara küçüklük isabet edecektir. el-Ferrâ: Günah işleyenlere Al­lah'tan gönderilen bîr küçüklük, zillet isabet edecektir, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani, günahkar kimselere, Allah katında sabit ve değişmez olan bir küçüklük isabet edecektir. en-Nehhâs der ki: Bu, bu konudaki açıklamaların en güzelidir. Çünkü bu açıklamaya göre" Katında" kelimesi, yerli yerince (hakikat manasına) kullanılmıştır. [50]

125. Allah kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da göğsünü -gökyüzüne tır­manıyormuş gibi- daraltır. Allah, iman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir.

Yüce Allah'ın: "Allah, kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslâm'a

açar." Yani, İslâm için kalbine bir genişlik verir. İslâm'a onu muvaffak kılar ve İslâm'ın sevap ve mükâfatını ona süslü güsterir.

Açmak, yarmak anlamına gelip, aklına genişlik vermek anlamında olduğu söylenmektedir. "Allah onun göğsüne geniştik verdi." yani, yapılan açık­lamalar ile bu işte kalbine genişlik verdi, demektir. Bir işt açıkladım (şerh et­tim), demek ise, onu beyan ettim, vuzuha kavuşturdum anlamındadır. "Kureyşliler de kadınları alabildiğine açıyorlardı"[51] demektir. Bu da az Önce geçen anlamı ile Kureyşliler kadın sırt üstü yatmış olarak cima ederdi, demektir. Buna göre "şerh" açmak demektir. Kapalı olan bir şeyi şerh ettim, denilir. Etin teşrih edilmesi (açılıp parçalanması) tabiri de buradan gelmektedir. Recez vezninde şair şöyle demektedir:

"Ben nice karaciğer ve bağırsak yedim de

Daha sonra kuyruk yağını parça parça edilmiş olarak sakladım.*

Bir parça, bir dilim anlamında kullanılanda aynı kökten gelmek­tedir. Yine, çokça etli ve semiz olan kimseye de denilir.

"Kimi de saptırmayı" yani, yolun dışına çıkarmayı "dilerse, onun da göğ­sünü daraltır." Bu, Kaderiye'nin iddialarını reddetmektedir. Hz. Peygamberin sünnetinden, bu âyetin ben2eri ifadeler şu hadîste zikredilmektedir:

"Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde fakili (bilgili) kılar." Bu ha­disi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.[52]

Bu; ancak kalbe genişlik verilmesi ve kalbin nurlandırılmasıyla olur. Din ise ibadetlerin tümü demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: "Muhak­kak, Allah katında makbul din İslâm'dır" (Âl-i İmran, 3/19) diye buyurmak­tadır. Hz. Peygamberin hadisinden hitap deliline göre Allah, bir kimse hak­kında hayır dilemeyecek olursa, onun kalbini daraltır ve onun kavrayışını körelterek dinde onu fakih (inceliklerini bilen) kimse haline getirmez. Doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır. Rivayete göre, Abdullah b. Mes'ud şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasulü, hiç göğüs açılır, (şerh) ediiir mi? O da şöyle buyurmuş: "Evet, kalbe bir nur girer." Abdullah b. Mes'ud: Peki, bunun bir alâmeti Var mı- diye sorunca, Rasulullah (sav) da şöyle buyurmuş: "Aldanış yurdundan uzak duruş, ebedilik yurduna dönüş ve ölüm gelmeden önce ölüm için ha­zırlanış (bunun alâmetidir)."[53]

İbn Kesir, "dar" anlamına gelen ve şeddeli okunan kelimenin "ye" harfini şeklinde şeddesiz olarak okumuştur. Bu iki ayrı söyleyiştir. "Ye" harf­leri şeddeli ve şeddesiz olarak okunabilen Kolay, yumuşak ke­limeleri gibi. Nar'i' ve Ebu Bekr de yine "dar" anlamına gelen diğer kelimenin "ra" harfini üstün yerine (M-ş*- şeklinde esreli olarak okumuştur. Bunun da anlamı dar olup, mana tekrarlanmış olmaktadır. Lafız farklı olduğundan dolayı tekrar güzeldir. Ancak, diğerleri "ra" harfini üstün olarak okumuşlar­dır. Bu da; 'ın çoğulu olup, yine ileri derecede darlık anlamındadır. Birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık" demektir. Çoğulu da; ) diye gelir. da buradan gelmekde olup, masiyetlere olan arzu ve düşkünlüğü dolayısıyla hevasını terkederek kendisini (gerek­tiğinde) sıkıntıya sokan kimse demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır. İbn Abbas der ki: Bu kelime, birbirine sarmaş doîaş olmuş ağaçlık yer, an­lamındadır. Kâfirin kalbi de otlayan bir hayvan, ağaçları sık ve birbirine dolaş­mış yere nasıl ulaşamıyor ise, hikmet ulaşmadığından dolayı böyle nitelen­dirilmiş gibidir.

Ömer b. el-Hattab'dan bu anlamda bir açıklama rivayet edilmiştir. Bunu da Mekkî, es-Sa'lebî ve başkaları zikretmektedir. Dar olan her bir şey hak­kında; denilir. el-Cevherî der ki: Otlayan hayvanın kendisine ulaşamadığı, ağacı çok ve dar yer" demektir. "Onun da göğsünü daraltır" buyruğunda "dar" anlamına gelen; kelimesi, şeklin­de de okunmuştur. Aynı anlamda olup, benzeri başka kelimeler de vardır. Bunu başkaları el-Ferra'dan nakletmektedir. "Harec", günah demektir. Yine harec, zayıflamış dişi deve demektir. Uzun deve ânlamma geldiği de söylen­miştir ki, bu açıklama da Ebu Zeyd'den nakledilmiştir.

O halde bu kelime müşterek bir lafızdır, Yine harec, üzerinde ölülerin taşındığı, birbirine bağlanan tahtalar anlamına gelir. Bu anlamı, el-Esmaî'den nakledilmiştir. İmruu'l-Kays'ın şu beyitinde kastettiği de budur:

"Eğer beni hastalık sırasında üzerinde taşınacağım tahtalar üzerinde Deve sırtında ve kefen olarak kullanılacak elbiselerim rüzgâr ile dalgalandırıldığında görecek olursan..."

Bu tahtaların, kadınların naşı üzerine konulduğu da olur. Antere, bir deve kuşunu nitelendirirken şöyle demektedir:

Yavruları da onun başını takip edip gidiyorlar. Sanki o (kanatlarını açarken) Onlar için bir naşın Üzerinde bulunan ve çadır gibi gölge yapan tahtalar gibidir.

ez-Zeccâc der ki: Harec, darın da darı demektir. Filan kişinin göğsü harecdir denildiği vakit manası, kalbinde, içinde sıkıntı var demek olur. Buna göre "hariç", İsm-i faili olur, en-Nehhâs der ki: Hariç, ism-î faildir. Harec ise, bu fiilin sahibinin vasfedildiği mastardır. Nitekim Adaletli bir adam, razı olmuş (ya da; olunan) bir kişi," denildiği gibi.

Gökyüzüne tırmanıyormuş gibi" buyruğunu, İbn Kesir yukarı çıkmak anlamında,den "sad" harfini sakin ve şeddesiz olarak okumuştur. Yüce Allah, imandan nefret edip kaçması, imanın kendi­sine ağır gelmesi bakımından kâfiri, güç yetiremeyeceği şeye kendisini koşan kimse gibi değerlendirmiştir. Tıpkı, semaya yükselmeye güç yetirilemediği gi­bi. "Sad" harfi şeddeli olarak; de aynı anlamdadır, bunun da aslı; dır. "te", "sad"a İdğam edilmiştir. Bu da Ebu Bekr ve en-Nehaînin kı­raatidir. Şu kadar var ki bu, bir şeyi ardı arkasına yapmak anlamını ifade eder. Bu da yapana daha ağır gelir.

Diğerleri ise, "sad"dan sonra "elif"siz olarak ve "sad" harfini şeddeli oku­muşlardır. Bu da (anlam İtibariyle) önceki gibidir. Ve güç yetiremeyeceği şe-yî ardı arkasına yapmaya kalkışmak anlamındadır. (Ardı arkasına yapmak an­lamı), Yudum yudum içiyor, kısım kısım içiyor" fiilleri de bu türdendir.

Abdullah b. Mes'ud'dan, bunu; diye okuduğu da rivayet edil­miştir. en-Nehhâs der ki: Bu kıraat ile; şeklînde okuyanların kı­raati anlam itibariyle aynıdır. Her ikisinin de anlamı şudur: Kâfir kalbinde­ki sıkıntı dolayısıyla buna güç yetiremediği halde semaya zorla yükselmek, tırmanmak isteyen, bunu yerine getirmeye çalışan gibidir. Şöyle de açıklan­mıştır; O, İslâm'dan uzaklaşmak amacıyla kalbi neredeyse semaya doğru yük­selecek.

"Allah, iman etmeyenlerin üstüne murdarlığı işte böyle çökertir," On­ların bedenlerindeki kalplerine darlık verdiği gibi, murdarlığı da üzerlerine böylece bırakır.

Rics (murdarlık), sözlükte kokuşmak demektir. İbn Zeyd der ki: Azap de­mektir. İbn Abbas da der ki: Rics, şeytanın kendisidir. Yani şeytanı onlara mu­sallat eder.

Mücahid der ki: Rics, kendisinde hayır bulunmayan şey demektir. Aynı şe­kilde dilcilere göre rics, kokuşmuşluk demektir.

Âyet-i kerime -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- şu anlama gelmektedir: Allah, iman etmeyenlere dünyada lanet, ahirette de azap eder. [54]

126. İşte bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk için uzun uzadtya açıkladık.

"İşte bu, Rabbinln dosdoğru yoludur." Yani, Ey Muhammed, senin ve mü'minlerin üzerinde bulunduğunuz bu yol, Rabbinin, kendisinde hiç bir eğ­rilik bulunmayan dinidir.

"Biz, âyetleri düşünüp öğüt alan bir topluluk İçin uzun uzadıya açıkla­dık" beyan ettik. [55]

127. Rabbleri katında Dârusselâm onlaradır. Ve işlediklerinden ötürü de O, onların velisldir.

Yüce Allah'ın: "Onlaradır" buyruğu ile kastedilenler, (bir önceki âyet-i ke­rimede zikredilen) öğüt alanlardır. Dârusselâm''ise cennettir. Çünkü cen­net "Darullah: Allah'ın yurdu"dur. Nitekim, Kâ'be, Beytullah'tır demek de böy­ledir.

Bunun selamet (esentik) yurdu anlamına gelmesi de mümkündür. Yani, içinde afetlerden uzak kalınan yurt demektir.

"Rabbleri yanında" buyruğunun anlamı ise, O'nun nezdinde onlar için te­minat altında olup lütfuyla onları kendisine ulaştıracaktır, demektir. "O, on­ların velisidir" onların yardimcılart, onların muinidir. [56]

128. Hepsini toplayacağı o günde: "Ey cin topluluğu, insanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz" (buyuracak). O zaman on­ların dostları olan İnsanlar da şöyle diyecek: "Rabbimiz, kimi­miz kimimizden faydalandık. Nihayet bizim İçin takdir ettiğin vakte eriştik." Şöyle buyuracak: "Allah'ın dilediği müstesna ol­mak üzere içinde ebedî kalıcılar olarak ateş sizin bannaguıız-dır." Şüphesiz Rabbin Hakimdir, Âlîmdlr.

Yüce Allah'ın: Onları toplayacağımız o günde" buyruğu[57] hazfedilmiş bir fiil takdiri ile nasbedilmişür. Yani, OnLan hasredeceğimiz günde deriz ki... takdirindedir.

Hepsini" hal olarak nasbedilmiştir. Maksat ise, bütün yaratıkla­rın hesaba çekilecekleri yerde toplanmaları ve durdurulmalarıdır.

Ey cin topluluğu" izafet terkibi halindeki bir nidadır.

İnsanlardan bir çoğunu kendinize uydurdunuz"

buyruğu; İnsanlardan çokça yararlandınız," demektir. Bu­rada mefule İzafe edilmiş mastar ile cer harfi hazfedilmiştir ki, buna da yü­ce Allah'ın: Rabbimiz, kimimiz kimimizden faydalan­dık" buyruğu delalet etmektedir.

Bu, şöyle diyenlerin görüşlerini reddetmektedir: İnsanlardan yararlanan­lar cinlerin kendileridir. Çünkü insanlar onların telkinlerini kabul etmişler­dir. Doğrusu ise, onların herbirinin diğerlerinden yararlandığıdır. Arapça'da bu ifade; Birbirimizden yararlandık," takdirindedir.

Cinlerin insanlardan yararlanma şekli, insanların kendilerine itaat etmele­rinden lezzet almaları, buna karşılık, insanlann da cinlerin telkinlerini kabul etmek suretiyle lezzet almalarıyla ortaya çıkar, O kadar ki insanlar, cinlerin kendilerini azdırmaları ve saptırmaları sonucunda zina ettiler, içki içecek ha­le geldiler.

Denildiğine göre, Araplardan herhangi bir kimse yolculuk esnasında bir vadiden geçer de kendisine bir zarar gelmesinden korkacak olursa: Korktu­ğum herşeyden bu vadinin rabbine (sahibi olan cinne) sığınırım, dermiş. Kur'ân-ı Kerimde de: "Doğrusu şu da var. İnsanlardan bazı kimseler, cin­lerden bazı kimselere sığınırlar. Böylece onların kibirlerini artırırlardı" (el-Cinn, 72/6) diye buyurulmaktadır. İşte insanların cinlerden yararlanmaları böy­le İdi.

Cinlerin insanlardan yararlanmalarına gelince, cinlerin insanlara yalan haberleri, kâhinliği ve büyücülüğü telkin etmeleriyle olmuştur. Şöyle de açık­lanmıştır: Cinlerin insanlardan yararlanmaları, cinlerin korktukları şeyleri ken­dilerinden önleyebilecek güce sahip olduklarını itiraf etmeleri ile oluyordu.

Âyetin ifade ettiği mana ise, sapanları ve saptıranları azarlamak, âhirette herkesin gözü önünde onlara ağır sitemde bulunacağını bildirmektir.

"Nihayet bizim için takdir ettiğin vakte eriştik." Yani, ölüme ve kabre ulaştık, şimdi de pişman olmuşlar olarak geldik.

"Şöyle buyuracak: Allah'ın dilediği müstesna olmak üzere, İçinde ebe­dî kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır." Sizin ikâmet edip kalacağınız

yerdir. Buradaki istisna (müstesna), birincisinden (müstesna minhin türün­den) değildir. (Munkatı'dır).

ez-Zeccâc der ki: İstisna kıyamet gününe racidir. Yani onlar, Allah'ın di­lediği, kabirlerinden haşredilmeleri ve hesaplarının görüleceği süre miktarı müstesna olmak üzere cehennemde ebedî kalacaklardır. Buna göre istisna munkatı'dır.

Şöyle de denilmektedir: İstisna, cehennemden yapılmıştır. Yani, kimi za­manlarda Allah'ın sizleri cehennem ateşinden başkasıyla azaplandırmayı dilediği vakitler müstesnadır.

İbn Abbas da şöyle demektedir: İstisna iman ehlindendir. Buna göre can­sızlar için kullanılan ism-i mevsul edatı olan "Şey canlılar İçin kullanı­lan; Kimse" anlamına kullanılmıştır.

Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet-i kerime bütün kâfirler hakkında (cennet veya cehennemlik olacakları hususunda) durma­yı (hüküm vermemeyi) gerektirmektedir. Yani, bu âyet-i kerimeye göre, henüz ölmemiş kâfirler hakkında karar vermemeyi gerektirir. Çünkü, müs-lüman olabilirler.

Şöyle de denilmiştir: "Allah'ın dilediği müstesna olmak üzere" buyruğu

Allah'ın dünyada onların azapsız kalmalarını dilediği vakit müstesna olmak üzere, demektir.

Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği mana ile Hûd Sûresi'nde yer alan şu âye­tin ifade ettiği mana birdir: "Bedbaht olanlara gelince, onlar da ateştedir­ler..." (Hûd, 11/106) Yüce Allah'ın izniyle buna dair yeterli açıklamalar ora­da gelecektir.

"Şüphesiz Rabbin" gerek onları cezalandırmasında, gerekse bütün fiille­rinde "hakimdir" onlara ne kadar ceza vereceğini çok iyi bilen "alimdir." [58]

129. İşte Biz, kazanmakta oldukları yüzünden zalimlerin kimini ki­mine böylece musallat ederiz.

Yüce Allah'ın: "İşte Biz...zalimlerin kimini kimine musallat ederiz"

buyruğunun anlamı şöyledir: Size anlattığım şekilde onlar birbirlerinden yararlandıkları gibi, zalimleri de birbirlerine musallat ederiz, biri diğerinin ve-

lisi olur. Yarın da onların biri diğerinden uzaklaşacaktır,

Buna göre "musallat ederiz" buyruğu, dost ve yardımcı yaparız, veli kıla­rız dernektir. İbn Zeyd der ki: Biz, cinlerin zalim olanlarını, insanların zalim olanlarına musallat ederiz, demektir. Yine ondan nakledildiğine göre, zalim­lerin kimini kimine musallat ederiz ve o da diğerini helak eder ve zelil kılar.

Bu açıklamaya göre bu buyruk, eğer zulmünden vazgeçmeyecek olur İse, zalime yönelik, Allah'ın, üzerine bir başka zalimi musallat edeceği şeklin­de bir tehdittir. İster kendisine, isteese yönettiklerine zulmeden herkes âyet-1 kerimenin kapsamına girdiği gibi, ticaretinde insanlara zulmeden ta­cir de hırsızlık yapan da benzerleri de girmektedir.

Fudayl b. Riyad der ki: Sen, bir zalimin bir diğer zalimden intikam aldığı­nı görecek olursan, dur ve bu husus Üzerinde hayret ederek dikkatle düşün.

İbn Abbas da der ki: Allah bir toplumdan razı ofdu mu, onların yönetim­lerini en hayırlılarına verir. Bir topluma da gazap elti mi, onların yönetimle­rini en kötülerinin emrine verir. Peygamber (sav)'dan şöyle dediği nakledil­mektedir: "Kim bir zalime yardım ederse, Allah, o zalimi o kimseye musal­lat eder."[59]

Buyruğun su anlamda olduğu da söylenmiştir: Yarın nasıl ki onları kendi­lerini azaptan kurtarmaya gücü yetmeyen başkanlan ile başbaşa bıracaksak, (dünyada da) onları seçip tercih ettikleri küfür hususunda birbirlerine bıra­kırız. Yani, âhirette onlara böyle davranacağımız gibi, dünyada da onlara böy­le yaparız. Yüce Allah'ın: "Onu döndüğü o yolda bırakır" (en-Nisa, 4/115) buyruğunun: Onu kendisini teslim ettiği şeyle başbaşa bırakırız, anlamına gel­diği de söylenmiştir.

İbn Abbas der ki: Âyetin tefsiri şöyledir; Şanı yüce Allah, bir kavim hak­kında kötülük murad edecek olursa, onların yönetimlerini kötü olanlarının eline verir. Buna, yüce Allah'ın şu buyruğu da delâlet etmektedir: "Size isa­bet eden her bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir." (eş-Şûrâ, 42/30) [60]

130. Ey cin ve İnsanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan, bugününüzün gelip çatacağını bildirip sizi uyaran peygamber­ler gelmedi mi? Onlar: "Nefislerimize karşı şahitlik ederiz" di­yecekler. Halbuki, dünya hayatı onları aldattı da, kendi aleyh­lerine kâfir kimseler olduklarına şahid oldular.

Yüce Allah'ın: "Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size... gelmedi

mi?" buyruğu şu demektin Onları bir araya toplayacağımız gün onlara şöy­le diyeceğiz: Size birtakım peygamberler gelmedi mi... Görüldüğü gibi bu­rada "onları hasredeceğimiz günü" anlamındaki ibare hazfedilmiştir. Onlar da kendilerini rezil edecek itiraflarda bulunacaklar.

"İçinizden" buyruğunun anlamı ise, yaratılış, mükellefiyet ve muhatap alın­mak bakımından sizin gibi olanlar, demektir. Cinler de muhatap alınan ve akıl eden varlıklardan oldukları için "içinizden" diye tıuyrulmuştur. Her ne ka­dar peygamberler, insanlardan gönderilmiş ise de müzekkerin müennese tağ-lîb yoluyla (sîga müzekker) geldiği gibi, burada da hitapta insanlar cinlere tağlib edilmişlerdir.

İbn Abbas der ki: Cinlerin elçileri, işittikleri vahiyleri kavimlerine tebliğ eden kimselerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kavimlerine in-zar ediciler olarak geri döndüler." (el-Ahkaf, 46/29)

Mukatil ile ed-Dalıhâk şöyle demektedir: Yüce Allah, İnsanlardan peygam­berler gönderdiği gibi, cinlerden de peygamber göndermiştir. Mücahid de şöy­le demiştir; Peygamberler (Rasul) insanlardan olur, nüzur (uyarıcılar) ise cin­lerden olur. Bundan sonra da yüce Allah'ın: "Kavimlerine inzâr ediciler ola­rak geri döndüler" (el-Ahkaf, 46/29) âyetini okudu. İşte İbn Abbas'ın sözü­nün anlamı da budur. İleride el-Ahkaf Sûresi'nde (işaret edilen âyette) açık­laması geleceği üzere sahih olan da budur.

el-Kelbî der ki: Muhamrned (sav) peygamber olarak gönderilmeden önce rasuller, hem insanlara hem de cinlere gönderilirlerdi.

Derim ki: Bu iddia sahih olamaz. Aksine, Müslim'in Sahih'inde Câbir b. Ab­dullah el-Ensarî yoluyla gelen hadiste, şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasu-lullah (sav) buyurdu ki: "Benden önce hiçbir peygambere verilmemiş beş şey bana verildi: (Benden önce) her peygamber özel olarak kendi kavmine gönderildiği halde ben, kırmızıya da siyaha da gönderildim."[61] el-Ahkaf Sûresi'nde (işaret edilen âyet-i kerimenin tefsirinde) buna dair açıklamalar gelecektir.

İbn Abbas der kir Peygamberler, insanlara gönderilirdi. Muhamraed (sav) ise cinlere ve insanlara da peygamber olarak gönderilmiştir. Bunu da Ebu'l-Leys es-Semerkandî nakletmektedir.

Şöyle de denilmektedir: Cinlerden bir topluluk, peygamberlerin çağrıları­na kulak verdikten sonra, kendi kavimlerine döndüler ve onlara İşittikleri­ni haber verdiler. Tıpkı Peygamberimiz ile birlikte cereyan eden durumda ol­duğu gibi. İşte bunlara peygamber olarak gönderildikleri nass ile tesbit edilmese dahi, onlara "Allah'ın Rasulleri" denilir. Kur'an-ı Kerim'de de şöy­le buyrulmaktadır: "O ikisinden de inci ve mercan çıkar." (er-Rahman, 55/22) Halbuki, inci ve mercan onlardan birisinden çıkartılmaktadır. İnci ve mercan tatlı sudan (değil de) sadece tuzludan çıkar. İşte, peygamberler de cinlerden değil de yalnızca insanlar arasından gönderilmiştir.

Buna göre "İçinizden" ifadesi, sizden bir türden demektir. Böyle bir ta­birin caiz oluşu daha önce her ikisinden de söz edilmiş olmasından ötürü-dür.

Şöyle de açıklanmıştır: Kullanılan ifadede peygamberlerin, hepsinden gönderildiğinin ifade edilişi, kıyamet arasatının her ikisini bir araya getire­cek olması ve mahrukat arasından onların hesaba çekilecek olmalarındandır. İşte onlar, sevap ve ceza hususunda kıyamet arasatında tek bir hesap için top­lanacaklarından dolayı o günde adeta tek bir topluluk imişlercesine, kendi­lerine tek bir hitapta bulunulacaktır. Çünkü onlar da ilkin Allah'a kulluk için yaratılmışlardır. Sevap ve ceza ise kulluğa karşılık verilecektir.

Diğer taraftan cinler, asıl itibariyle ateş alevinden, bizim aslımız da toprak­tandır. Fakat onlar, hilkat itibariyle bizden farklıdırlar. Bununla birlikte on­ların kimisi mü'min, kimisi de kâfirdir. Bizim düşmanımız İblis, onların da düş­manıdır. Onların mü'minlerine düşmanlık eder, kâfirlerini de dost bilir. On­lar arasında da aynı şekilde Şia, Kaderiye, Murcie gibi değişik fırkalar vardır ve kitap okurlar.

Nitekim yüce Allah, onlar hakkında Cin Sûresi'nde şu buyruklanyla bazı niteliklerini bize bildirmektedir: "Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zalimleriz" (el-Cinn, 72/14); "Gerçekten kimimiz salih kimseleriz, kimi­miz bundan aşağıdadır. Biz, çeşit çeşit yolları izleyenler olmuşuz." (el-Cinn, 72/11) Bu açıklamalar yeri gelince görülecektir.

"Okuyan" kelimesi "Peygambcrler"e sıfat ve ref mahallîndedir.

"Onlar: Nefislerimde karşı şahidlik ederiz, diyecekler." Yani, Peygam­berlerin tebliğ ettiklerine karşı şahidlik ederiz. "Halbuki dünya hayatı on­ları aldattı." Bunun, Allah tarafından mü'minlere bîr lıitab olduğu söylenmiş­tir. Yani, dünya hayatı bunları aldatmış bulunmaktadır. Bunun da anlamı şudur: Dünya hayatı onları aldattı ve devam edip duracağını sandılar. İman et­tikleri takdirde dünyanın ellerinden gideceğinden korktular.

"Kendi aleyhlerine kâfir kimseler olduklarına şahld oldular." Yani, kâfir olduklarını itiraf ettiler. Mukatil der ki: Bu ise, organlarının şirk koştuk­larına ve neler yaptıklarına dair aleyhlerine şahidlik edeceği zaman gerçek­leşecektir. [62]

131. Bu, Rabblnin, haberleri yokken ülkeler halkını haksız yere he­lak edici olmadığından dolayıdır.

Yüce Allah'ın: "Bu", Sibeveyh'e göre ref mahal tindedir. Yani, işte durum budur. ise, şeddelisinden muhafeftir. Yani, Biz bunu onlara şundan dolayı yaptık: Ben herhangi bir ülke halkım, zulümleri, yani şirkle­ri sebebiyle kendilerine peygamberler gönderip onlar da: Bize herhangi bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmemiştir, demedikçe helak etmem.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben, herhangi bir ülkeyi, onlardan şirk koşanların şirki dolayısıyla helak etmem. O takdirde bu yüce Allah'ın: "Günahkâr hiç­bir kimse başkasının günahını yüklenmez" (eî-En'âm, 6/164) buyruğuna ben­zer. Eğer Allah, peygamberleri göndermeden önce onları helak edecek ol­sa (bunu yapabilirdi). Çünkü O, dilediğini yapmak hakkına sahiptir. Nitekim, Hz. İsa da şöyle dua edecektir: "Eğer onları azaplandırırsan şüphe yok ki onlar Senin kullarındır." (el-Maide, 5/118) Buna dair açıklamalar daha ön­ceden geçmişti.

el-Ferrâ "Bu" lafzının nasb mahallinde olmasını da caiz kabul et­miştir. O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: O'nun, bunu onlara yapma­sının sebebi, haksız yere ülkeleri helak etmeyişinden dolayıdır. [63]

132. Herkese İşlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.

Yüce Allah'ın: "Herkese" buyruğu ile maksat cinler ve insanların herbiri-sinedir.

"İşlediklerine göre dereceleri vardır." Nitekim bir başka âyet-i kerime­de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte bunlar, cin ve insanlardan kendi­lerinden önce geçen ümmetler arasında üzerlerine söz (azap) kak olmuş kim­selerdir. Çünkü bunlar, hüsrana uğramış olanlardır." (el-Ahkaf, 46/18) Daha sonra şöyle buyrulmaktadır: "Her biri için işlediklerine göre dereceler vardır. Tâ ki, kendilerine amellerinin karşılığı zulmedilmeksizin verilsin." (el-Ahkaf, 46/19)

İşte bu buyruklarda cinlerden itaat eden kimselerin cennette olacağına, İs­yankârların da cehennemde olacaklarına, tıpkı insanlar gibi olduklarına de­lâletler vardır. Bu hususta yapılmış açıklamaların en doğrusu budur, bunu böy­le bilmek gerekir.

"Herkese... dereceleri vardır" buyruğunun anlamına gelince; itaat üze­re amel eden herkese sevap ve mükâfatta dereceler vardır. Masiyet ile amel eden herkese de ceza hususunda derekeler (aşağı doğru inen azap basamak­ları) vardır.

"Rabbin, onların İşlediklerinden habersiz değildir." O, ne başka şeyler­le oyalanandır, ne de yandandır.

Habersiz olmak (gaflet), başka işle uğraşmaktan dolayı bir şeyin dikkatin­den kaçması demektir.

Onların işlediklerinden" buyruğunu İbn Âmir, (sizin işledik­lerinizden anlamına gelecek şekilde) "ye" harfi yerine "te" ile okumuştur. Di­ğerleri ise "ye" ile okumuşlardır. [64]

133. Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır. Rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir, yerinize sizden sonra dilediğini halife ya-' par. Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan yaratmıştır.

Yüce Allah: "Rabbin hiç bir şeye muhtaç olmayandır." Yani Onun, ya­rattıklarına, yarattıklarının amellerine ihtiyacı yoktur. "Rahmet sahibidir." O, dostlarına ve kendisine itaat edenlere rahmet İle ihsanda bulunur. "Eğer di­lerse sizi" öldürmek ve azap ile kökten imha etmek suretiyle "giderir, ye­rinize sizden sonra dilediğini halife yapar." Yani, sizden daha iyi ve daha İtaatkâr İnsanları getirir.

"Nitekim sizi de başka bîr kavmin soyundan yaratmıştır." Buyruğunda-ki benzetme edatı olan "kef" nasb mahallindedir. Yani sizi, başka bir kavmin soyundan yaratmış olduğu gibi, sizden sonra dilediklerini sizin yerinize ha­life yapar.

Şu buyruklar da buna benzemektedir: "Eğer O dilerse ey insanlar, sizi yok eder. Başkalarını getirir" (en-Nisa, 4/1331; "Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavmi getirir..." (Muhammed, 47/38) Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Sizin yerinize sizden başkasını getirir, sizinle onları değiş­tirir. Bu; Dinarına karşılık (onun yerine) sana bir elbise verdim," demeye benzer. [65]

134. Gerçekten size va'dolunan hiç şüphesiz gelip çatacaktır. Siz âciz bırakamazsınız.

Yüce Allah'ın: Gerçekten size va'dolujoan biç şüphesiz gelecektir" buyruğunun, kötülük hakkında vaadlerde kullanılan; 'dan gelmesi muhtemeldir. Mastar ise;'dir. Maksat; ahiretteki azaptır. Böyİe olduğu halde hayrın da şerrin de bulunduğu ve hayrın galip getirilmesi sure­tiyle kıyamet kastedilmek üzere; Vaa'dettim fiilinden gelmesi de muh­temeldir. Nitekim bu anlamdaki açıklama, el-Hasen'den rivayet edilmiştir.

"Sîz âciz bırakamazsınız." Yani, kurtulamazsınız. Filan kişi beni âciz bı­raktı, derken, elimden kurtuldu, bana galip geldi, demek olur. [66]

135- De ki: "Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın. Ben de yapacağım. Bu yurdun sonunun kimin olacağını yakında bi­leceksiniz." Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler.

Yüce Allah'ın: "De ki: Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın"

yer alan; Bütün gücünüzle yapacağınız" kelimesini, buyruğunda yer

Ebu Bekr çoğul olarak; diye okumuştur. Yol" demektir.

Yani siz, izlemekte olduğunuz yol üzere sebat gösterin, Ben de izlemek­te olduğum yol üzere sebat göstereceğim.

Şayet: Onlar kâfir oldukları halde İzlemekte oldukları yol üzere sebat gös­termekle emrolunmaları nasıl mümkün olur-, diye sorulacak olursa, cevap şu­dur: Bu, yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi bir tehdittir: "Az gülsün­ler, çok ağlasınlar." (et-Tevbe, 9/115) Yüce Allah'ın: 'Buyurdun sonunun kimin olacağını yakında bileceksiniz" buyruğu da buna delalet etmekte­dir. Yani, sahibinin dolayısıyla övgüye mazhar kılınacağı övülecek akibetin kime olacağını bileceksiniz. Yani, Dar-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kimin mu­zaffer olacağını, yeryüzüne kimin mirasçı olacağım, âhiret yurdunun (yani cen­netin kimin olacağını) bileceksiniz.

ez-Zeccâc der ki " Dünyadaki İmkân ve iktidarınız" anlamındadır. İbn Abbas, el-Hasen ve en-Nehaî de bunu; kendi tarafınız üzere; el-Kutabî de, kendi mevktiniz, yeriniz üzere diye açıklamışlardır.

"Ben de yapacağım" buyruğu, ben de kendi imkânlarımla izlediğim yol üzere çalışacağım demek olup, bu anlamı veren; lafzı halin bu­na delâleti dolayısıyla lıazfedilmiştir.

"Bu yurdun sonunun kimin olacağını" anlamındaki buyrukta yer alan ve; Kim" anlamındaki ism-İ mevsu) anlamında ve nasb mahallinde-dir. Çünkü "biimek" anlamındaki fiil, onun üzerinde cereyan etmektedir. ReP mahallinde olması da mümkündür. Çünkü, bir önceki soruda amel etmez, o takdirde fiil muallak olur. Yani: Güzel yurdun akıbetinin hangimizin olaca­ğını bileceksiniz, demek olur. Yüce Allah'ın şu buyruğu gibi: İki zümreden hangisinin daha iyi hesap ettiğini bi lelim diye." (el-Kehf, 18/12) Hamza ve el-Kisaî de Kimin olaca­ğını" şeklinde ("te" ile değil de) "ye* ile okumuşlardır. [67]

136. Onlar, Allah'a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar da zanlarınca: "Bu Allah'ın, bu da O'na koştuğumuz ortakları mızındır" dediler. Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz ama, Al­lah'a ait olanlar ortaklarına ulaşır. Ne çirkin hükmediyorlar!

Yüce Allah'ın: "Onlar, Allah'a yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar" buyruğu ile İlgili açıklıya cağımız tek bir konu vardır:

Yarattı, yaratır" demektir. Bu buyrukta bir hazf ve bir ihtisar (kısaltma) vardır. O da şöyledir: Onlar, putları adına... bir pay ayırdılar. Bu hazfe daha sonra gelen ifadeler delâlet etmektedir.

Bu da şeytanın onlara hoş ve süslü gösterdiği şeylerden idi. Nihayet ken­dilerine ait olan malın bir bölümünü kendi zanlarına göre Allah'a, bir diğer bö­lümünü de putlara ayırdılar. Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Hasen, Mücahid ve Katade yapmıştır, Yaptıkları açıklamalar anlam itibariyle birbirine yakındır.

Onlar, Allah'ın kendileri için yarattığının bir bölümünü Allah'a, bir bölü­münü de Allah'a ortak koştukları putlarına ayırmışlardı. Putlarına ayırdıkla­rı şey, putlara ve onların bakıcılarına harcanmak suretiyle tükenip bitti mi, bu sefer "Allah'a" diye ayırdıkları miktardan tamamlarlardı.

Ancak, misafirlere ve yoksullara harcayarak Allah'a ayırdıkları bölüm bit­ti mi, onun yerine putlara ayırdıklarından koymazlardı ve şöyle derlerdi: Al­lah'ın buna ihtiyacı yoktur, bizim koştuğumuz ortaklar ise fakirdir. Bu da on­ların cehaletlerinden kaynaklanıyordu ve asılsız iddialarından idi.

Asılsız iddia (zu'm) ise yalan demektir. Kadı Şüreyh der ki: Her bir şeyin bir künyesi vardır. Yalanın künyesi ise, İddia ettiler" tabirini kullan­maktır. Onlar, bu hususlarda yalan söylüyorlardı. Çünkü buna dair şer'i bir hüküm inmiş değildi.

Said b. Cübeyr, İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Kim Arapla­rın cahilliklerini öğrenmek istiyor İse, el-En'âm Sûresi'nde 130. âyetten son­rasından itibaren: "Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler... gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır." (el-En'âm, 6/140) buyruğuna ka­dar olajı bölümleri okusun.

İbnü'l-Arabî der ki: Onun bu söylediği gerçekten doğru bir sözdür. Çün­kü onlar, âciz ve kısır akıllarıyla herhangi bir bilgiye ve herhangi bir adil hük­me bağlı olmaksızın, beyinsizce helâl ve haramı tespit ettiler, tasarrufta bu­lundular. Uydurma putlar ve ilahlar edinmek suretiyle giriştikleri cahilce ta­sarrufları ise daha büyük bir cehalet ve daha büyük bir günahtır. Çünkü, yü­ce Allah'a karşı haksızlıklarda bulunmak, mahlukata haksızlık yapmaktan da­ha büyüktür. Şanı yüce Allah'ın zatında, sıfatında ve yaratmasında bir ve tek

olduğunun delili ise, bunun helâl, bunun da haram olduğuna dair delilden daha açık ve daha vazıhtır. Rivayete göre, adamın birisi Amr b. el-As'a şöy­le demiş: Sizler akıllarınızın olgunluğuna, yetkin düşüncenize rağmen taşla­ra taptınız. Amr şöyle demiş: O akıllara onları yaratan tuzak kurmuştu. İşte, Şanı yüce Allah'ın, Arapların bayağılıklarına ve cehaletlerine verdiği örnek budur. Allah, İslâm ile bunu gidermiş, Rasulünü göndermekle bunu iptal et­miştir. O halde, bize düşen bir daha ortaya çıkmamak üzere onu öldürmek ve bir daha anılmamak üzere onu unutmak idi. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz, nassı ile bunu zikretti ve bunu geniş geniş açıkla­dı. Tıpkı, kendisini inkâr eden kâfirlerin küfrünü sözkonusu ettiği gibi.

Bundaki hikmet ise, -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- evvela O'nun hük­mü ezelî bir hükümdür. Küfür ve karıştırmanın kıyamet gününe kadar ardı arkasının kesilmeyeceğine dair hükmü vardır.

Yahya b. Vessâb, es-Sülemî, el-A'meş ve el-Kisaî ise "ze" harfini ötrelİ ola­rak; Zanlarınca" diye okumuşlar, diğerleri ise aynı harfi üstün ola­rak okumuşlardır ki, bu da iki ayrı söyleyiştir.

"Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmam." Yani yoksullara gitmezdi, '...ne çirkin hükmediyorlar." Onların verdikleri bu hüküm ne kadar kötüdür! Zeyd b. Eşlem der ki: Allah'a ait olan davarları kestiklerinde üzerlerine putlarının adlarını anarlardı. Diğer taraftan putlarına ait olanları kesecek olurlarsa, üzerlerine Allah'ın adını anmazlardı. İşte: "Ortaklarına ait olan Allah'a ulaşmaz ama.,," buyruğunun anlamı budur. Dolayısıyla onların Allah'ın adı­nı terk edişleri yerilmelerine sebep teşkil eden bir davranış olup bu da üze­rinde Allah'ın adı anılmadık şeyleri yemeyi terk etmenin kapsamına giriyor­du. (Yani, bu da yerilen bir davranış idi). [68]

137. Böylece onların ortaklan, müşriklerden bir çoğuna evlâtları­nı öldürmeyi de hoş göstermiştir. Hem onları helak etmek için, hem de dinlerini kendilerine karmakarışık etmek için. Eğer Al­lah dileseydi bunu yapamazlardı. Artık sen onları yalan ve if-tiralarıyla başbaşa bırak.

Yüce Allah'ın: "Böylece onların ortakları, müşriklerden birçoğuna ev­latlarım öldürmeyi de hoş göstermiştir" buyruğunun anlamı şudur: Onla-nn ortaklan kendilerine, Allah'a bir pay, putlarına da bir pay ayırmayı süs­lü gösterdiği gibi, aynı şekilde ortaklan müşriklerin birçoğuna çocuklarını öl­dürmeyi de süslü göstermişlerdir.

Mücahid ve başkaları derler ki: Fakir düşerler korkusuyla ortaklan kendi­lerine kız çocuklarını öldürmelerini süslü göstermişlerdi. el-Ferra ve ez-Zeccâc derler ki: Burada "ortaklarından kasıt, putlara hizmetkârlık eden­lerdir. Bunların insanlar arasından azıp haddi aşmış olanlar oldukları söylen­diği gibi, şeytanlardır diye de açıklanmıştır.

Bununla, esir düşerler, ihtiyaç sahibi olurlar korkusuyla ve savaşta yardım­cı olamadıklarından ötürü kız çocukları diri diri gömmeye işaret etmektedir.

Şeytanlara "ortaklar" adının verilmesi, Allah'a isyan hususunda şeytanla­ra itaat ederek, itaatin gereği bakımından onları Allah'la birlikte ortak koş­malarından ötürüdür. Denildiğine göre, cahiliyye döneminde kişi, Allah adı­na şöyle yemin edermiş: Şayet kendisinin şu kadar şu kadar erkek çocuğu olursa, mutlaka onlardan birisini kesip kurban edecektir. Nitekim, oğlu Ab­dullah'ı boğazlamayı adadığında Abdulmuttalib de böyle yapmıştı.

Diğer taraftan âyet-i kerimede dört kıraat sözkonusu olduğu da söylenmiş­tir ki, bu kıraatlarin en sahih olanı;

Böylece onların ortakları müşriklerden birçoğuna evlatlarını öldürmeyi de hoş göstermiştir" şek­lindeki cumhurun kıraati olup aynı zamanda bu kıraat Harameyn ehlinin, Kû-felilerle Basrahlann da kıraatidir.

Onların ortaklan" kelimesi, Hoş göstermiştir," fiili ile ref olunmuştur. Çünkü ortaklan, çocuklarını öldürmeyi hoş ve süslü göster­miş, fakat bizzat kendileri öldürmemişti. O bakımdan, Öldürmeyi" ke­limesi de, Hoş gösterdi," fiili ile nasbedilmiştir, " Evlatlarını" kelimesi ise mePule (burada "öldürme" kelimesine) izafe edilmiştir. Halbu­ki, mastarda asloîan faile izafe edilmektir. Çünkü, mastarın ifade ettiği fiili vü­cuda getiren fail olduğu gibi, onsuz da olmaz. Bununla birlikte mef ul olma­yabilir.' Burada, lafız İtibariyle mef ule izafe edilmiş olmakla birlikte; mana iti­bariyle faile izafe edilmiştir. Zira, ifadenin takdiri şöyledir:

Onlann ortaklan, müşriklerden bir­çoğuna çocuklarını öldürmeyi güzel göstermiştir." Daha sonra fail olan mu-zaf hazfedil mistir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda hazfedildiği gibi: "İnsan, hayır dilemekten usanmaz." (Fussilet, 41/49) Burada ise; O'nun hayır dilemesinden..." takdirinde-

dir. Burada "he" zamiri duanın failidir. Yani insan hayır ile dua etmekten usan­maz demektir. İşte "müşriklerden bir çoğuna, onların ortakları, çocuklarını öldürmelerini süslü göstermesi" anlamındaki buyruk da böyledir. Mekkî der ki: Bu, tercih edilen kıraattir. Çünkü bu kıratte Frab sahih olduğu gibi, cumhur tarafından kabul edilen kıraat de budur.

İkinci kıraate gelince,Süslü gösterildi" şeklinde "ze" harfi ötreli ola­rak; Müşriklerin birçoğunu öldürmeleri" şeklinde "öl­dürme anlamındaki" mastar merfu' olarak; Evlatlarını" kelimesi es-reli olarak, Onların ortakları" da merfu' olarak okuyan el-Ha-sen'in kıraatidir. (Bu kıraatin anlamı biraz sonra gelecektir.)

(Üçüncü kıraat) İbn Âmir ve Şamlıların kıraati: Hoş gösterildi şek­linde "ze" harfi ötreli olarak; Müşriklerden bir çoğuna evlatlarını öldürmeleri" buyruğunda Öldürme mastarı ötreli ve Evlatlarını" kelimesi mansub olarak, Onların ortak­ları" kelimesini de esreli olarak okumuşlardır kt, bu Ebu Ubeyd'in nakletti­ği bir kıraattir.

(Dördüncü kıraat); başkası ise Şamlılardan Böylece... hoş gösterildi" şeklinde "ze" harfi ötreli olarak Müşrik­lerden bir çoğuna öldürmeleri" şeklinde öldürme mastarı merfu' olarak, Evlatlarını" esreli olarak, aynı şekilde; Onların ortak­lan kelimesini de esreli olarak okumuşlardır.

İkinci kıraat olan el-Hasen'in kıraati caiz bir kıraattir. Bu takdirde; Öldürme", meçhul bir fiilin nâib-i faili (sözde öznesi) olur. Onla­rın ortaklan ise, Hoş göstermiştir" fiilinin delâlet ettiği mahzuf bir fi-İf ile merfu' olur. Yani, Onların ortakları bu işi onlara süslü göstermiştir" takdirindedir.

Buna göre, Zeyd, Amr'ı vurdu anlamında; demek caiz olur. Slbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:

"Düşmanlık sebebiyle küçük yaştaki çocuklar Yezid için ağlasın."

Görüldüğü gibi bu da; onun için küçük çocuk ağlasın, anlamındadır, (ve mePul olan Yezid kelimesi mansub gelmesi gerektiği halde merfu' gelmiştir).

İbn Amir ve Ebu Bekr rivâyetiyle Âsim, Set-bah akşam O'nu oralarda teşbih ederler, bir takım adamlar ki..." (.en-Nûr, 24/36-37) diye okumuştur. Bu ifadenin takdiri de: Onu., adamlar teşbih

İbrahim b. Ebi Able de; di­ye okumuş olup anlamı: "Ashabı Uhdudu. o alevli ateş öldürdü" (el-Burûc, 85/4-5) anlamındadır.

en-Nehhâs der ki: Ebu Ubeyd'in, İbn Âmir ve Şamlılardan naklettiği kıra­at (üçüncü kıraat), ne konuşma dilinde, ne de şiirde cai2 değildir. Nahivci-ler, sadece zarfın araya girmesi suretiyle muzaf" ile muzafun ileyhi birbirin­den ayırmayı caiz kabul ederler. Çünkü, zarfın girmesi onları birbirinden ayırd etmiş olmaz. Zarf olmayan isimlerle ayırmak, bir lahn (yanlış söyleyiş) dir.

Mekkî de der ki: Bu kıraatlerde muzaf ile muzafun ileyhi birbirinden ayırdetmek