HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

EN'ÂM SURESİ
AYETLER: 1-100

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Çoğunluğun görüşüne göre Mekke'de inmiştir. îbn Abbas ve Katade der­ler ki: Bu süre, Medine'de inmiş iki âyeti müstesna -tümüyle Mekke'de in­miş bir sûredir. -Medine'de inen âyetlerinden birisi: "Allah'ı şanına yakışacak bir şekilde takdir edemediler" (el-Enâm, 6/91) âyetidir. Bu âyeti keri­me, yahudi olan Malik b. es-5ayr"Me md D. el-Ejrci fıaKitmda na^îi aimuştur. Diğeri ise yüce Allah'ın; "Çardaklı ve çardaksız o bağları,., yaratıp yetiştiren O'dur" (.el-En"âmf 6/141) âyetidir. Bu da Ensardan olan Sabit b. Kays b, Şemmâs hakkında nazil olmuştur, İbn Cüreyc İse; Bu, Muâz b. Ce­bel hakkında inmiştir derken, el-Maverdî de aynı görüşü ifade etmiştir,

es-Sa'lebî de der ki: el-En'âm Sûresi -Medine'de Inmi§, altı âyet müstesnâ-Mekke'de inmiştir. Sözkonusu bu âyet-i kerimeler: "Allah'ı şanına yakışa­cak bir şekilde takdir edemediler" buyruğundan itibaren ÜC âyetin sonuna kadar île, "De hi; Gelin Rabbinizin sise neleri haram, kıldığım okuyayım" el-En'âm, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadarki âyetlerdir

İbn Atiyye der ki: Bu âyetler, (bu sûredeki) muhkem âyetlerdir.

İbnü'l-Arabî de yüce Allah'ın: "De ki: Bana vahyolunanlar arasında... ha­ram olduklarım bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır1* (el-Enâm, 6/145) buyruğunun Mekke'de Arefe günü nazil olduğunu nakletmektedir. Yüce Allah'ın izniyle bütün bu hususlara dair açıklamalar ileride gelecektir.

Varid olmuş bir haberde belirtildiğine göre, sözü geçen altı âyet dışında sûrenin* bir defada nazil olduğu ve.yetmiş bin meleğin bu sûreye eşlik etti­ği ve bu suredeki âyetlerden yalnızca birisine on iki bin meleğin eşlik etti­ği belirtilmektedir ki, sözkonusu bu âyet-i kerime "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, O'ndan başkası bunları bilmez" (el-Enâmf 6/59) âyeti kerimesidir. Melekler bu sûre ile geceleyin ve oldukça yüksek sesli bir şe­kilde teşbih ve hamd getirerek inmişlerdir. Bunun üzerine Rasulullah (sav) vahiy kâtiplerini çağırarak o gece bu sûreyi yazdılar.

Ebu Cafer en-Nehhâs senedini kaydederek der ki: Bize Muhammed b. Yah­ya anlattı, bize Hadramevtlilerin mevlası (azadlısı) Ebu Hatim Ravh b. el-Fa-râc anlattı dedi ki: Bize, Ahmed b. Muhammed Ebu Bekr el-Umerî anlattı: Bi­ze îbn Ebi Fudeyk anlattı, bana Ömer b. Talha b. Alkame b. Vakkâs anlattı, o, Nafî' b, Ebi Sehl b. Malik'ten, o, Enes b. Malikten söyle dediğini naklet­ti: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "En'âm Sûresi gökler ile yer arasını kapata­cak kadar çok ve yüksek sesle teşbih getiren bir melekler kafilesi ile birlik­te inmiştir." Yer, melekler dolayısıyla sarsılıyor, Rasulullah (sav) da: "Subha-ne rabbiyelazim" diyor ve bunu üç defa tekrarlıyordu.

Darimî Ebu Muhammed de Müsned'inde Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan şöy­le dediğini nakletmektedir: el-En'am sûresi, Kuranı Kerim'in en üstün sû­releri ndendir. [1] Yine Darimi'nin Müsned (Sünen) inde K'âb'dan söyle dedi­ği nakledilmektedir: Tevrat'ın fatihası, En'âm'ın fatihası (başlangıcı) dır. Tevrat'ın nihâyetinde yer alan bölüm de BÛd Sûresi'nin sonundaki buyruk­lardır. [2] Vehb b. Münebbih de böyle demiştir.

el-Mehdevî'nin naklettiğine göre müfessirler şöyle demişlerdir: Tevrat, yüce Allah'ın: "Hamdgökleri ve yeri yaratan... Allah'adır" buyruğu ile baş­ladığı gibi, yüce Allah'ın: "Evlat edinmeyen, mülkte hiçbir ortağı olmayan ... Allah'a hamd olsun" (el-îsra, 17/111) âyeti ile sona ermektedir.

es-Sa'lebFnin naklettiğine göre, Hz. Cabir de Peygamber (sav)'ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmektedir: Her kim el-En'âm Sûresi'nin baş tarafından "O, ne kazanacağınızı da bilir'" buyruğunun sonuna kadar üç âyet-i kerime okuyacak olursa, yüce Allah onun için kırkbin melek görevlendirir. Bunlar Kıyamet gününe kadar kendi ibadetlerinin mislini onun için yazarlar Yedin­ci semâdan bir melek de beraberinde demirden bir balyoz ile iner. Şeytan o kişiye vesvese vermek, yahut kalbine bir kötülük telkin etmek istedi mi, ona öyle bir darbe indirir ki, o kişi ile şeytan arasında yetmiş perde (hicab) mey­dana gelir. Kıyamet günü oldu mu yüce Allah şöyle buyurur: "Gölgemden baş­ka hiçbir gölgenin olmadığı bu günde haydi benim gölgemde yürü. Cenne­timin meyvelerinden ye, Kevser suyundan iç. Selsebil suyu ile yıkan. Sen Be­nim kulumsun. Ben de senin Rabbinİm."[3]

Buhârî'de de İbn Abbas'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Eğer arapların bilgisizliklerini öğrenmek hoşuna gidiyor ise, el-En'âm sûresinde 130. âye­tinden sonra (sından itibaren): "Bilgisizlik yüzünden evlatlarını beyinsizce öldürenler... gerçekten büyük bir zarara uğramışlardır. Şüphesiz onlar sapmışlar ve doğru yolu da bulamamışlardır." (el-En'âm, 6/140) (buyruğu­na kadar olan bölümleri) oku. [4]

Burada bir hususa dikkat çekelim. İlim adamları der ki: Bu sûre müşrik­lere, onların dışında kalan bid'atçiler ile öldükten sonra dirilişi ve amellerin hesaplarının verilmesini yalanlayanlara karşı tartışırken delil ortaya koy­makta aslî bir dayanaktır. Bu ise sûrenin bir defada indirilmiş olmasını ge­rektirmektedir. Çünkü sûre, hüccet bakımından aynı anlamı taşıyor. Her ne kadar bu delillendirme birçok şekillerde ortaya çıkmakta ise de bu böyledir. Kelamcılar da dinin asıllarını buna bina ederek inanç esaslarını açıklamışlar­dır. Çünkü bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarakTCaderiyenin görüşlerini reddeden apaçık âyetler de vardır. Yüce Allah'ın yardım ve desteği ile inşa-allah ileride bu açıklamalarımızı daha da geniş bir şekilde sunacağız.[5]

1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'ındır. Sonra da kâfir olanlar -buna rağmen- Rabble-rine (putları) eşit tutarlar.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [6]

1. Allah'a Hamd Etmek:

Şanı yüce Allah bu sûreye: "Hamd... Allah'ındır" buyruğu ve ulûhiyeti isbat etmekle başlamaktadır. Yani, hamd bütünüyle Allah'ındır, O'nun hiçbir ortağı yoktur.

Denilse ki: Bundan başka sûreler de hamd ile başlamıştır. O halde, yalnız­ca bir sûre ile hamd ile başlamak diğerlerine ihtiyaç bırakmayacak şekilde yeterli olmalıydı.

Şöyle cevap verilir: Hamd'in bulunduğu her bir yerde kendine has bir an­lamı vardır. Hamd'in çeşitli nimetler ile ilgisi bulunması dolayısı ile yer al­dığı her bir yerde başkasının yerini tutmayacak şekilde ifade ettiği özel bir anlamı vardır. Aynı şekilde bu Rabblerine eş koşanlara karşı delil getirme sa­dedinde olduğu için burada da bir özellik arzetmektedir.

"Hamd"in ne demek olduğuna dair açıklamalar el-Fatiha Sûresi'nde (4. bö­lüm, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [7]

2. Allah Her Şeyi Yaratandır:

Yüce Allah: "Gökleri ve yeri yaratan..." buyruğu ile kudret, ilim ve ira­desini haber vererek şöyle buyurmaktadır: O, gökleri ve yeri yaratan, yani onları yoktan var eden, meydana getiren, inşa eden ve daha önce olmadık­ları halde onları yaratandır.

"Yaratmak: halk" icad etmek anlamına geldiği gibi takdir etmek anlamı­na da gelir. Buna dair açıklamalar daha önce geçmiştir. Burada her iki an­lam da kast edilmektedir. İşte bu da göklerin ve yerin sonradan yaratılmış ol­duklarına bir delildir. O, direksiz olarak semâyı yükseltmiş ve onda herhangi bir eğrilik bulunmaksızın muntazam bir şekilde yaratmıştır. Orada güne­şi ve ayı iki âyet olmak üzere varetmiş, göğü yıldızlarla süslemiştir. Yine bir alâmet olmak üzere bulutlan da orada var etmiştir. Yeri de yayıp döşemiş, oraya da rızık ve bitkileri tevdi etmiş, birçok âyet olmak üzere oraya her bir canlıdan yaymıştır. Yerde sağlam kazıklar gibi dağlan yaratmış, orada yollar açmıştır. Nehirler akıtmış, denizler varetmiştir. Taşlardan da pınarlar fışkırt­mıştır.

Bütün bunların lıerbirisi O'nun birliğine, kudretinin büyüklüğüne, bir, tek ve kahhar olan Allah'ın bizzat kendisi olduğuna birer belgedir. Bununla gök­leri ve yeri yaratmış olmakla herşeyi yaratanın kendisi olduğunu beyan et­miştir. [8]

3. Bir Hadiste Belirtilen Aşamalarıyla Yaratış:

Müslim, rivayet ettiği bir hadiste şöyle demektedir: Bana, Süreye b. Yunus ile Harun b. Abdullah naklederek dediler ki: Bize Haccâc b. Muhammed an­lattı dedi ki: İbn Cüreyc dedi ki: Bana İsmailb. Umeyye haber verdi. O, Ey-yub b. Halid'den, o, Um Seleme'nin azadlısı Abdullah b. Rafi'den o, Ebu Hu-reyre'den naklederek dedi ki: Rasulullah (sav) elimden tutup dedi ki: "Aziz ve celil olan Allah toprağı (yeri) Cumertesi günü yarattı. Pazar günü de ora­da dağları yarattı. Pazartesi günü ağaçları yarattı. Salı günü hoş olmayan şey­leri (mekruh) yarattı. Çarşamba günü nuru (aydınlığı) yarattı. Perşembe gü­nü orada canlıları yarattı.

Âdem (a.s)'ı da Cuma günü ikindinin -bütün yaratıklardan sonra- son sa­atinde yarattı."[9]

Derim ki: İlim adamları bu hadisi bu sûrenin başında yer alan bu buyru­ğa tefsir olmak üzere kaydetmişlerdir. Beyhakî der ki: Hadis alimleri, tefsir alimleri ile tarihçi ilim adamlarının kabul ettiklerine muhalif olması dolayı­sıyla bu hadisin mahfuz olmadığını iddia ettikleri gibi, kimisi de İsmail b. Umeyye'nin bu hadisi İbrahim b. Ebi Yahya'dan, onun da Eyyub b. Halid'den nakletmiş olduğunu ve İbrahim'in rivayetinin delil gösterilemeyeceğini iddia ederler. Muhammed b. Yahya da naklederek der ki: Ben, Ali b. el-Medinî'ye Ebu Hureyre'nin naklettiği: "Allah toprağı (yeri) Cumartesi günü yarattı" ha­disine dair soru sordum, Ali şöyle dedi: Bu, Medenî (yani Medineli ravilerin naklettikleri) bir hadistir. Bunu, Hişam b. Yusuf, İbn Cüreyc'den, o, İsmail b. Umeyye'den, o, Eyyub b. Halid'den, o, Um Seleme'nin azadlısı Ebu Rafi'den, o, Ebu Hureyre'den naklen rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasulullah (sav) elimi tuttu. Ali dedi ki: İbrahim b. Ebi Yahya elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Eyyub b. Halid elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Abdul­lah b. Rafi' elini elime kenetledi ve bana dedi ki: Ebu Hureyre de elini eli­me kenetledi ve bana dedi ki: Ebu'l-Kasım Rasulullah (sav) da elini elime ke­netleyerek şöyle buyurdu: "Allah yeri Cumartesi günü yarattı" deyip az ön­ceki şekle yakın hadisi nakletti. Ali b. el-Medinî der ki: Benim görüşüme gö­re İsmail b. Umeyye bu hususu ancak İbrahim b. Ebi Yahya'dan almıştır, el-Beyhakî der ki: Musa b. Ubeyde er-Rebezî, Eyyub b. Halid'den kaydettiği ri­vayet ile de ona mütabaat etmiştir. Şu kadar var ki, Musa b. Ubeyde zayıf bir ravidir. Ayrıca Bekr b. eş-Şerrud'dan, o, İbrahim b. Ebi Yahya'dan, o da Saf-van b. Süleym'den, o, Eyyub b. Halid'den -ki isnadı zayıftır- o da Ebu Hu-reyre'den, o da Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu nakletti: "Şüphe yok ki Cuma'da öyle bir saat vardır ki, o saatte aziz ve celil olan Allah'tan denk düşürüp bir şey isteyen herkese mutlaka ona o-istediği şeyi verir."[10] Abdul­lah b. Selâm dedi ki: Şüphe yok ki aziz ve celil olan Allah, mahlukatı yarat­maya başlayıp, yeri Pazar günü ve Pazartesi günü yarattı. Gökleri de Salı gü­nü ile Çarşamba günü yarattı. Gıdaları ve yerde bulunan diğer şeyleri Per­şembe günü ile Cuma günü ikindi namazı vaktine kadar olan sürede yarat­tı. İkindi namazı ile güneşin batışına kadar geçen zamanda ise, Adem'i ya­rattı. Bu hadisi de Beyhakî rivayet etmiştir. [11]

Derim ki: Bu hadiste yüce Allah'ın yaratmaya Cumartesi günü değil, Pa­zar günü başladığı kaydedilmektedir. Yine el-Bakara Sûresi'nin tefsirinde (2/29. âyet 6. başlıkta) İbn Mes'ud'dan da Peygamber (sav)'ın ashabından baş­ka kimselerden de böyle rivayetler kaydedilmişti. Yine orada yüce Allah'ın önce yeri mi, yoksa semayı mı yarattığına dair görüş ayrılıklarından yeteri ka­dar söz edilmişti. Allah'a hamd olsun. [12]

4. Karanlıkların ve Nurun Yaratılışı:

Yüce Allah: "Karanlıkları ve aydınlığı var eden" buyruğu ile cevherlerin yaratılışından sonra, ârâzın yaratılışından sözetmektedir. Çünkü cevher ârâz-sız olamaz. Hadis şeylerden uzak kalamayan da hadistir. Cevher ise kelâm-cıla-rın bir terimi olarak araz taşıyan ve parçalanması mümkün olmayan par­çadır. Biz, buna dair açıklamalarımızı "el-Kitabu'l-Esmâ fi Şerhi Esmailla-hi'l-Hüsnâ" adlı eserimizde yüce Allah'ın "el-Vâhid" ismini açıklarken yap­mış bulunuyoruz.

Araz'a ârâz denilmesinin sebebi ise, arazın cisim ve cevherde arız olup bu araz sayesinde cisim ve cevherin bir halden diğer hale doğru değişiklik gös­termesinden dolayıdır. Cisim ise, cevherlerden bir araya gelendir. En az bir araya gelmiş iki cevhere cisim adı verilebilir. Bu terimler her ne kadar ilk asır­da bulunmuyor idiyse de Kitap ve sünnet mana itibariyle bunlara delâlet et­tiğinden bu terimleri inkârın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan ilim adamları da bunları kullanmış ve bunları ıstılah (terim) olarak kullanmak konusunda kendi aralarında anlaşmış ve sözlerini de bu terimlere bina etmiş, bu yolla da kendilerine hasım olanları katletmişlerdir. [13] Nitekim bu kabilden açık­lamalar el-Bakara Sûresi'nde daha önceden yapılmıştır.

Âyet-i kerimede geçen, karanlıklar (zulumat) ile aydınlık (nur)dan hangi anlamın kastedildiği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır, es-Süddî, Katade ve müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre maksat, gece­nin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. el-Hasen ise, küfür ve imandır demek­tedir. İbn Atiyye ise der ki: Böyle bir açıklama laf zırt zahirinin dışına çıkmak­tır.

Derim ki: Lafız bunu da kapsamına almaktadır. Nitekim Kur'ân-ı kerimde yüce Allah: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona yürü­mesi için nur verdiğimiz kimse, içinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan kimse gibi midir?" (el-En'âm, 6/122) diye buyurmaktadır.

Burada "yer" cins ismidir. Lafzen onun tekil olarak zikredilmesi, çoğul ola­rak zikredilmesi gibidir. Aynı şekilde "nur" kelimesi de böyledir. Şanı yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu andırmaktadır: "Sonra sizi bir bebek olarak çı­kartır." (el-Mu'min, 40/ 67) Şair de şöyle demektedir:

"Siz karnınızın bir bölümünde (bir bölümünü dolduracak kadar) yiyin ki, iffet sahibi olasınız."

Bu beyit önceden geçmiştir.

Burada "Ceale: Varetti" yarattı, anlamındadır. Başka bir anlam caiz değil­dir. Buou da İbn Atiyye ifade etmiştir.

Derim ki: Buna göre lafız ve mana arasında bir uyum ortaya çıkmaktadır. Böylelikle çoğul çoğula, tekil de tekile atfedilmiş olur ve bu durumda lafız arasında mücâneset olduğu ortaya çıkar ve fesahat da belirgin bir şekilde kendisini gösterir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Şöyle denilmiştir: Yüce Allah burada "karanlıklar"! çoğul, buna karşılık "aydınlık"! da tekil zikretmiştir. Çünkü karanlıklar kendisini aşarak başka bir şeye geçmez. Nur ise kendisini aşarak başkasına geçer. es-Sa'lebFnin de nak­lettiğine göre, kimi meânî alimi şöyle demektedir: Burada yer alan; "Ceale: Varetti" zaittir. Araplar söz arasında bu kelimeyi fazladan kullanırlar. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve ben ikiyi dört görmeye,

Biri de iki görmeye başladım; yaşlılık beni yıkınca."

en-Nehhâs der ki: Bu kelime, yarattı anlamındadır. Yaram anlamına kul­lanılacak otursa, yalnızca bir mef ule geçiş yapar. Bu anlamdaki açıklamalar ve bunun hangi anlamlara geldiğine dair bilgiler önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/22. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. [14]

5. Buna Rağmen Kâfirler Şirk Koşarlar:

Yüce Allah'ın: "Sonra da kâfir olanlar buna rağmen Rabblerlne eş koşarlar" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. Buyruğun anlamı da şöyledir: Yine de kâfir olanlar, Allah'a denk tutarlar, O'na ortak koşarlar. Halbuki herşeyi tek başına yaratan O'dur.

İbn Atiyye der ki: Burada "(r ): Sonra" edatı, kâfirlerin işledikleri fiilin çir­kinliğine delalet etmektedir. Çünkü buyruğun anlamı şöyledir: "O, gökleri ve yeri yaratmıştır. O'nun âyetleri (varlığının ve birliğinin delilleri) apaçık orta­dadır. Bu yolla ihsan ettiği nimetler de açıkça görülmektedir. Sonra bütün bun­lara rağmen yine de kâfirler Rabblerine eş koşmaktadır." Bu da şöyle deme­ye benzer: Ey filan kişi, ben sana çok şeyler verdim, ikramda bulundum, iyi­likler yaptım. Sonra da bana sövmeye kalkışıyorsun.

Eğer bu buyrukta ve benzerlerinde atıf "vav" ile yapılmış olsaydı, "sonra" ile İfade ettiği şekilde azar anlamını ifade etmezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2. O, sizi çamurdan yaratandır. Sonra bir ecel takdir edendir. O'nun katında belirli bir ecel daha vardır. Sonra yine de siz hâ­lâ şüphe edersiniz.

Yüce Allah'ın; "O sizi çamurdan yaratandır..." âyeti bir haberdir. Bunun anlamı ile ilgili olarak iki görüş vardır: Daha meşhur olan ve çoğunluğun ka­bul ettiği birinci görüşe göre burada çamurdan yaratılandan kasıt, Âdem (a.s) ile, onun soyundan gelen bütün İnsanlardır. Çünkü fer' aslına izafe olunur. Bundan dolayı çoğul olarak: "Sizi çamurdan yaratan" diye buyurulmugtur. Diğer bütün insanlar onun soyundan geldikleri için bütün insanlara yönelik bir hitab gibi ifade edilmiştir. Bu, el-Hasen, Katâde, İbn Ebi Necîlı, es-Süddî, ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve diğerlerinin kabul ettiği görüştür.

İkinci görüşe göre, şanı yüce Allah insan nutfesini çamurdan yaratmış ol­duğundan burada hakikat anlamında kullanılmıştır. Sonra Allah bu nutfeyi değişikliklere uğratmış ve nihayet insan ondan yaratılmıştır. Bu görüşü de en-Nehhâs zikretmektedir.

Derim ki: Özetle aziz ve ceîil olan Allah, büyük alemi yaratmaktan söz et­tikten sonra küçük âlem olan insanı yaratmaktan sözetti. O, İnsan da el-Ba-kara sûresinde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) açıklamış olduğu­muz gibi, büyük alemde bulunanları da varetmiştir. -Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır. Allah'a hamd olsun-

Haftz Ebu Nuaym Kitab'ında "Hilyetu'l-Evliyamda. Murre'den, o, İbn Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre, rahim İle görevli olan melek, nutfeyi ahp onu avucuna koyar, sonra şöyle der Ey Rabbim, bu hilkati belirli bir nutfe mi, yoksa hilkati belirsiz bir nutfe mi olacak? Eğer yüce Allah hilkati belirli olacak diyecek olursa şöyle der: Rabbim rızkı nedir, eseri (amelleri) nedir, eceli nedir?. Yüce Allah şöyle buyurur: Ummu'l-Kitab'a bak. O da Levh-i Mah-fuz'a bakar. Orada kişinin rızkını, eserini, ecelini ve amelini görür. Gömüle­ceği toprağı alır ve onunla nutfesini yoğurur. İşte yüce Allah'ın: "Sizi ondan yarattık ve sizi tekrar ona iade ederiz" (Tâ-Hâ, 20/55) buyruğunda İşaret edi­len budur. [15]

Ebu Hureyre'den de şöyle dediğini rivayet eder: Rasulullah (sav) buyur­du ki: "Doğan ne kadar insan varsa, mutlaka onun üzerine mezatınm top­rağından saçılır." [16]

Derim ki: Buna göre, her bir insan çamurdan ve hakir sudan (meniden) yaratılmış olur. Nitekim yüce Allah el-Mu'minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyet­lerin tefsiri) böylece bize haber vermektedir. Buna göre âyetler ve hadisler arasında tam bir uyum ortaya çıkmakta, böylelikle işkâl (içinden çıkılama­yan durum) ve tearuz deliller çatışması da ortadan kalkmaktadır. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır.

Âdem (a.s)'ın yaratılışına dair habere gelince, el-Bakara Sûresi'nde Âdem'den ve bu kelimenin türeyişinden (el-Bakara, 2/31) söz edilmiş bulu­nuyor. Burada ise buna bir parça daha açıklamalarla birlikte onun nitelik­leri, yaşı ve vefatına dair bazı bilgiler eklemek istiyoruz. İbn Sa'd, "Tabakafda Ebu Hureyre'den şöyle dediğini kaydetmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "İnsanlar, Âdem'in çocuklarıdırlar. Âdem de topraktandır."[17] Said b. Cübeyr'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Âdemi necna' diye ad­landırılan bir yerden yaratmıştır.

el-Hasen dedi ki: Onun göğsünü de Dariyye denilen yerden yaratmıştır. el-Cevherî ise der ki: Dâriyye, Basra yolu üzerinde Mekke'ye daha yakın, Ki-lâboğullanna ait bir kasabadır. İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği nakledilmek­tedir: "Şüphe yok ki yüce Allah İblis'i gönderdi, o da yeryüzünden onun tat­lı tarafından da tuzlu tarafından da alıp geldi, ondan Âdem Ca.s)'ı yarattı. Onun tatlı tarafından yarattığı herbir şey cennete gidecektir. İsterse o bir kâfirin oğ­lu olsun. Tuzlu tarafından yarattığı her bir şey de cehenneme gidecektir. İs­terse takvâlı birisinin oğlu olsun. İşte bundan dolayı İblis: "Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim" (el-İsra, 17/61) demişti. Çünkü ça­muru getiren o olmuştu. Bundan dolayı da Âdem'e Âdem adı verilmiştir. Bu­na sebep ise onun yerin "edin"in'den (yani yeryüzü toprağından) yaratılmış olmasıdır.

Abdullah b. Selam'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Allah Âdemi Cu­ma gününün son vaktinde yarattı.

İbn Abbus'tan da şöyle dediği nakledilmektedir. Allah Âdem'i yarattığın­da başı semâya değiyordu. Boyunu altmış zira oluncaya kadar yere doğru kı­salttı. Eni de yedi zira idi.

Ubey b. K'âb'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Âdem ta.s) gür saçlı, uzun boylu idi. Oldukça uzun bir hurma ağacını andırıyordu.

Yine İbn Abbas'tan nakledilen uzunca bir hadiste şöyle dediği zikredilmek­tedir: Âdem (a.s) Hindistan'dan Mekke'ye ayaklan üzerinde yürüyerek kırk defa haccetti. Âdem, yere indirildiği sırada başı semâya sürtünüyordu. İşte bundan dolayı başındaki saçlar dökülmüş ve bu şekilde saçların dökülme­sini de çocuklarına miras bırakmıştı. Karada yaşayan canlılar uzunluğundan ürktüklerinden dolayı o günden bu yana o canlılar yabanileşmelerdir. Ço­cukları ve torunlan kırk bini bulmadan Önce vefat etmedi. Yüce Allah'ın, ken­disini indirmiş olduğu dağın tepesinde vefat etti. Bunun üzerine Şis, Cebra­il (-ikisine de selam olsun-)'e dedi ki: "Haydi Adem'in cenaze namazım kıl." Cebrail (a.s) ona şöyle dedi: Sen öne geç ve babanın namazını kıl. Onun na­mazını kılarken otuz defa teşbih getir. Bunun beş tanesi namaz içindir. Yir­mi beşi ise Âdem'in fazileti dolaylıyladır.

Ona dört tekbir getirerek namazı kıldığı da söy/enmi'ştir. Şis'in oğullan Hz, Âdem'i bir mağaraya koydular (gömdüler). Mağaranın kapısına da bir bek­çi bıraktılar. Kabiloğullarından kimseyi oraya yaklaştırmadılar. Oraya gelip Hz. Âdeme mağfiret dileyenler Şis'in oğullan idi. Hz. Adem'in yaşı dokuzyüz otuz altı yıldı.

Şöyle sorulabilir: Âyet-i kerimede bütün cevherlerin aynı cinsten oldukla­rına dair bir delil var mıdır? Cevap: Evet vardır. Çünkü, çamurun canlı, ka­dir ve bilgi sahibi bir İnsana dönüşmesi mümkün olduğuna göre, bu çamu­run cevherlerin bütün hallerinin her birisine de dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü akıl, hüküm itibariyle bunlar arasında bir fark görmemektedir. Diğer taraftan bu âyetin delâleti ile cansızın canlı bir varlığa dönüştüğü de sahih olarak sabit olmaktadır.

Yüce Allah'ın: "Sonra bir ecel takdir edendir" anlamındaki buyruk, mef ûldür. "O'rntn katında da belirli bir ecel daha vardır" anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir.

ed Dahhâk der ki: Burada "bir ecel'den kasıt ölüm ile ilgili eceldir. "Oüun katında belirli bir ecel daha vardır" ise, Kıyamet günü için belirle­nen vadedir. Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: O, bir eceli hükme bağ­ladı ve size ölüme kadar orada kalacağınızı bildirmekle birlikte Kıyametin va­desini ne zaman olacağını size bildirmemiştir.

el-Hasen, Mücahid, İkrime, Husayf ile Katade lafız el- Hasen'e ait olmak üzere şöyle demişlerdir; O, seni yarattığında öleceğin vakte kadar dünya­daki eceli hükme bağlamıştır. "O'nun katında belirli bir ecel daha vardır" buyruğu ile de âhireti kastetmektedir,

"Bir ecel takdir edendir" buyruğunun, bizim bildiğimiz şekliyle hilallerin doğuş vakitleri, ekin zamanları ve bunlara benzer şeyler oldukları, buna kar­şılık "belirli bir ecel"in de ölümün vadesi olduğu söylenmiştir, Çünkü insan ne zaman öleceğini bilmemektedir.

İbn Abbas ve Mücahid de der ki; Âyetin: "Bir ecel takdir edendir" buy­ruğu dünyanın sonu ile ilgili vadidir. "O'nun katında belirli bir ecel daha

vardır" buyruğu ise âhiret hayatının başlayacağı zaman hakkındadır.

Şöyle de denilmiştir: Birinci ecel uyurken ruhların kabfcçdilmesi, ikincisi ise ölüm esnasında ruhların kabzedilmesidir. Bu görüş de İbn Abbas'tan nak­ledilmiştir.

Yüce Allah'ın: "Sonra yine de sîz hâlâ şüphe edersinin" anlamındaki buy­ruk da mübtedâ ve haberdir. Yani, O'nun bir tek ilâh olduğunda şüphe et­mektesiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Hâlâ siz bu hususta şüphe etmekte, tartışmaktası­nız. Yani, şüphe edenlerin tartıştığı gibi tartışıyorsunuz. Tartışma (et-Temâri) ise şüphe yollu mücadele etmektir. Yüce Allah'ın: "Acaba siz onunla gördükten hakkında şüphe yollu tartışır mısınız?" (en-Necm, 53/12) buyruğunda da böyledir. [18]

3. Göklerde de yerde de Allah sadece O'dur. Gizlinizi de açı da bilir. O, ne kazanacağınızı da bilir.

4. Onlara Rabblerınln âyetlerinden bir âyet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler.

5. İşte onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Fakat» kendisiyle alay etmekte oldukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.

Yüce Allah'ın; "Göklerde de yerde de Allah sa­dece O'dur" buyruğu ile Elgili olarak şöyle bir soru sorulmaktadır:

"Göklerde de yerde de" buyruğunda yer alan zarftaki i'rabın âmili nedir? Buna dair birkaç türlü cevap verilebilir:

1- O, göklerde de yerde de ta'zim olunan, yahut da kendisine ibadet olu­nan Allah'tır, demektir. Nitekim: Zeyd doğuda da batıda da halifedir derken, onun hükmü geçerlidir, denmek istenmektedir.

2- Buyruğun anlamı şöyle de olabilir: O, göklerde ve yerde İdare ve ted­biri tek başına elinde bulunduran Allah'tır. Nitekim: Amr, hem insanların ih­tiyaçlarını görür, hem de namaz kılar demek de buna benzemektedir.

3- Bu buyruğun haber arkasına haber şeklinde vârid olmuş olması da müm­kündür O takdirde anlam şöyle olur: O, göklerde de Allah olandır, yerde de Allah olandır.

4- Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: O, göklerde olsun, yerde olsun açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilen Allah'tır. O'na hiçbir şey gizli kalmaz,

en-Nehhâs der ki: Bu, bu hususta yapılan açıklamaların en güzelidir, Mu-hammed b. Cerir der ki: Of göklerde Allah olandır. Yerde gizlediğinizi de açık­ladığınızı da bilir. Burada her iki yerde de *bilir" takdim edilmiştir. Ancak, birinci açıklama daha uygundur ve herhangi bir müşkil ortaya çıkarmaktan daha uzaktır. Başka şekillerde de açıklanmıştır.

Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikal­den ve mekân işgal etmekten tenzih edÜmesinden ibarettir.

"O, ne kazanacağınızı da bilir." Yani, hayır ve şer türünden ne kazanır­sanız bilir. Kazanmak (el-Kesb) ise, ya bir faydayı elde etmek yahut da bir sararı önlemek Eçin yapılan bir fiildir. Bundan dolayı yüce Allah'ın fiiline kesb denilmez.

Yüce Allah'ın; "Onlara Rabbterliiin âyetlerinden bir âyet gelse" buyru-ğundaki âyet, ayın yarılması ve buna benzer bir alâmettir, "Bir âyet" de ki () cinsin istiğrakı (yani âyet türlerinin tamamım kapsamak) içindir. Nitekim "Evde hiçbir kimse yoktur" demek de böyledir.

"Rabblerlnİn âyetlerinden" buyruğundaki ikinci ise, tab'îz (kısmilik) ifade etmek içindir.

"Yüz çevirirler" buyruğu, nin haberidir.

Yüz çevirmek (el-İ'râd) ise yüce Allah'ın vahdaniyetine delil olarak gör­meleri gereken âyetler üzerinde düşünmeyi terk etmektir. Bunlar Allah'ın gökleri, yeri, ikisinin arasında bulunanları yaratması, bütün bunları kadîm, lıayy ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, hiçbir şeyin âciz bırakamadığı, her şe­ye güç yetiren, tüm getirdikleri doğruluğuna delil olarak görülsün diye Pey­gamberi (sav)'ın lehine ortaya koymuş. oldu|u her türlü mucizeden kendi­sine hiçbir şeyin gizli ve saklı kalmadığı, her şeyi bilen Allah'a delâlet etti­ği üzerinde düşünmemektir.

Yüce Allah'ın; "İşte onlar... yalanladılar" buyruğu ile kastedilenler, Mek­ke müşrikleridir. "Hak" ile kast edilen de Kur'ân-ı kerimdir. Muhammed (sav) olduğu da söylenmiştir.

"Fakat... yakında onlara gelecektir." Yani, ceza gelip onları bulacaktır Bu­rada sözü geçen ^haberler" ile kastedilen ise azaptır. Tehdit yollu: Sabret, pek yakında haber -yani azap- sana gelecektir, demeye benzer. Maksat ise Bedir günü ve benzeri durumlarda başlarına gelen şeylerdir.

Bundan kastın Kıyamet günü olduğu da söylenmiştir. [19]

6. Görmediler mî ki, Biz kendilerinden önce nice nesilleri yok et­tik. Onları, «izi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yer­leştirmiş, gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş, altların­dan ırmaklar akıtmıştık. Böyleyken günahları yüzünden onla­rı helak ettik ve arkalarından başka bir nesil yarattık.

Yüce Allah'ım "Görmediler mi ki, Biz kendilerinden önce nice nesille­ri yok ettik" anlamındaki buyruğunda yer alan; : Nice, "He­lak ettik" buyruğunun etkisi ile nasb mahallindedir; "Görmediler mi ki" buyruğu ile değil. Çünkü istifham (soru) lafzında ondan önceki amel etmez, ondan sonra gelen amel eder Çünkü soru olmayan cümlede sözün başında yer alması gereken odur. Buyruğun anlamı da şöyledir: Peygamber­lerini yalanladıklarından ötürü, kendilerinden önce helak etmiş olduğumuz ümmetlerden ibret almazlar mı?.

Yani bunlar, bunu bilmiyorlar mı?

Nesil (el-Karn); insanlardan bîr ümmet, bir toplum demektir. Çoğulu ise kurun (nesiller) şeklinde gelir. Şair der ki:

"Senin aralarında yaşadığın o nesil geçip gitti mi

Ve sonradan gelen nesil arasında geriye bırakılacak olursan,

Hiç şüphesiz sen bir garipsin."

Buna göre kartı, çağında yaşayan her bir âlemdir. Bu da "iktiran" dan alın­madır. Yani, birbirleriyle iktiran halinde (birlikte) bulunan âlem demektir Pey­gamber (sav)dan gelen hadiste de (kam kelimesini kullanarak) §öyle buyrul-duğu na ki edilmektedir: "İnsanların en hayırljsı benim kuşağım (karn)'dır -ashabı kastetmektedir-. Sonra, onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan son­ra gelenler." [20] Karn ile ilgili olarak yapılan en doğru açıklama budur.

Şöyle de denilmiştir: Buyruğun anlamı, nice nesillerin ahalisi arasından.... şeklinde olduğu da söylenmiş ve (muzafun ileyh) hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın: aSen o kasabaya sor" (Yûsuf, 12/82) buyruğunda olduğu gibi.

Bu açıklamaya göre karn bir zaman süresidir. Bunun, atmış yıl, yetmiş yıl, seksen yıl ve yüz yıl olduğu söylenmiştir. Hadis alimlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre bir karn (asır) yüz yıldır. Peygamber {.sav)'ın da Ab­dullah b. Busr'a: "Sen bir karn yaşayacaksın" [21] demesini ve onun da yüz yıl yaşamasını delil gösterirler. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.

Karn aslında hayvanlardan boynuzu bulunanların boynuzu gibi dışarı doğru çıkan şey (boynuz) demektir.

*Onlar ı, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzünde yerleştirmiş" buyruğunda gaibten söz edişten hitaba geçilmiştir. Bunun aksi ise şu buyruk­ta vârid olmuştur: "Nihayet siz gemilerde bulunduğunuz zaman, onlar da gü­zel bir rüzgâr ile kendilerini alıp götürdüklerinde..." (Yûnus, 10/22)

Basralılar da şöyle demişlerdir: "Yüce Allah aralarında Muhammed (sav) ile ashabı bulunduğu halde onlar hakkında; «Görmediler mi ki" diye haber vermekte, sonra da onlarla da beraber olarak hepsine hitab etmektedir. Araplar da konuşma sırasında: "Ben Abdullah'a, Allah ona ne kadar çok ik­ramda bulunmuş, dedim" ile: "Ben Abdullah'a, Allah sana ne kadar çok ik­ramda bulunmuş dedim" anlamında ifadeler kullanırlar. Eğer, geçen buyruk­lar gaib kipi ile gelmiş olsaydı: "(Sizi ye deştirmediğim iz yerine) onları yer­leştirmediğimiz" şeklinde gelmesi gerekirdi.

"T«nkîn"den fiilin "lâm" harf-i cerri ile teaddi etmesi (geçişli olması) müm­kün olduğu gibi harf-i cersiz teaddtsi de mümkündür. Her iki şekilde de kullamlmıştır. Manası ise: Biz onlara dünyalıktan size vermediğimiz şeyleri vermiştik, şeklindedir.

"Gökten üzerlerine bol bol yağmur indirmiş" buyruğuyla çokça yağmur yağdınldığı kastedilmektedir. (Âyet-i kerimede); "semâyı gönderdik" denil­mesi, yağmurun semâdan İnişinden dolayıdır. Şairin şu mısraı da bu kabil­dendir:

"Semâ(dan gelen yağmur) bir kavmin toprağına düşerse.,,

"Midrârâ: Bol bol" yapı olarak çokluğa delâlet eder. Meselâ, çokça erkek do­ğuran kadına; denilmesi, çokça kız çocuk doğuran kadına da; denilmesi de bu kabildendir. Süt sağanın eline sütün oldukça fazla gelmesi halinde; denilir. "Bol bol"nin mansûb gelişi ise hal ol­masından dolayıdır.

"Altlarından ırmaklar akıtmıştık1* ağaçlarının ve evlerinin altından akıt­mıştık, demektir. Firavun'un: "Ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi?" (ez-Zuhruf, 43/5 D ifadesi de bu kabildendir.

Buyruğun anlamı ise şudur: Biz onlara bol bol nimetler vermiş olduğumuz halde onlar bunlara karşı nankörlük ettiler. "Böyle iken günahları yüzün­den" yani, inkâr ve küfürleri sebebiyle "onları helale ettik." Buna göre gü­nahlar, intikamın ve nimetlerinin zevalinin bir sebebidir. "Ve arkalarından başka bir nesil yarattık" var ettik. O halde bunlar da helak edilmekten kork­sun lar, çek insinler. [22]

7. Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirmeydik, kendi­leri de elleriyle ona dokunsalardı, kâfir olanlar yine: "Bu, an­cak apaçık bir büyüdür" derlerdi

Yüce Allah'ın: "Eğer Biz sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap İndirseydik..."

âyetinin anlamı şöyledir: Ey Muhammed, eğer Biz onların istedikleri ve id­dia ettikleri şekilde, gözlerinin önünde bir kâğıt üzerinde yazılı bir kitabı sa­na indirmiş olsaydık... îbn Abbas'tan nakledildiğine göre ise, sema ile arz arasında asılı bir kitap indirmiş olsaydık.,.

Bu buyruk bizlere, tenzilin (kitabın İndîrilişİnin) iki türlü olduğunu beyan etmektedir. Birincisi, meleğin indirmesi şeklînde kitap sana inseydi anlamın­da. İkincisi ise, Allah'ın sema ile arz arasında asılı bulunduracağı bir kâğıt üze­rinde yazılı bir kitap olarak indirmiş olsaydık anlamında.

Burada; ": îndlrsey" dik ifadesinin mübalağa kipî ile kullanılması, ki­tabın sema ile arz arasında duracağı uzun sürenin ifadesi içindir.

Kitab, kitabet: Yazmak anlamında bir mastardır. Böylelikle kitabın bir kırtas (kâğıt) üzerinde olduğunu beyan etmektedir. Çünkü, ya bir kâğıt ve­ya bir sahife üzerinde olmaksızın yazının bulunması makul değildir. Kırtas (mealde; kâğıt) salıife demektir. Bu kelime "kurtâs" şeklinde söylenir. () ise, ok atan bir kimsenin hedefte yapıştırılmış bulunan sahifeye isa­bet ettirmesini anlatmak için kullanılır.

"Kendileri de elleriyle ona dokunsalardı" yani, bunu gözleriyle görüp tek­lif ettikleri şekilde elleriyle ona dokunup, sahlfelerini elleriyle yoklayıp evi­rip çevirecek olsalar ve böylelikle her türlü -şüpheleri ortadan kalksın ve her türlü tereddütleri zail olsun diye bu şekilde yapmış olsaydık; yine bu husus­ta inatlarını sürdürürler, küfürlerini devam ettirirler ve şöyle derler: Bu, apaçık bir sihirdir. Olsa olsa bizim gözlerimiz döndürülmüş ve büyülenmi-şizdir. Bu âyet-i kerime onların: "Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirme­diğin sürece" (el-İsra, 17/93) şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Yüce Allah, ezelî ilmine göre eğer öyle bir şey inecek olsaydı, yine mutlaka onu yalan­layacaklarını bize bildirmektedir. el-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime en-Nadr b. el-Haris ile Abdullah b. Ebi Ümeyye ve Nevfel b. Huveylid hakkında na­zil olmuştur. Onlar: "Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana iman etmeyiz" (el-İsra, 17/90) demişlerdi. [23]

8. "Ona ne diye bir melek İndirilmedi" dediler. Eğer Biz bir melek indirmeydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendileri ne bir süre verilmezdi.

9. Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapar dik. Ve herhalde onları (başkalarını) düşürmekte oldukları şüp­heye düşürürdük,

10 Andolsun, senden önce geçen peygamberlerle de alay edildi on­larla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.

Yüce Allah'ın: "Ona ne diye bir melek İndirilmedi, dediler" buyruğu, on­lar böyle bir teklifte de bulunmuşlardı, demektir. "(): Ne diye... medî*. laf­zı;...medi, değil miydi, anlamındadır.

"Eğer Biz bir melek indtrseydik, herhalde iş yitirilmiş olurdu1* İbn Ab-

bas der ki: Eğer onlar meleği aslî suretinde görmüş olsalardı, onu görmeye tahammül gösteremeyeceklerinden mutlaka öleceklerdi, Mücahid ve İkrime; mutlaka kıyamet kopardı, diye açıklamışlardır. ei-Hasen ve Katade, şöyle de­mişlerdir: Kökten İmha edilmek azabıyla helak edilirlerdi. Çünkü yüce Allah'ın sünneti, kim bir mucize İster de o mucize ona gösterildiği halde îman etme­yecek olursa, Allah'un- onu derhal helak etmesi şeklinde cereyan edegelmiştir.

"Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi" hiçbir şekilde onlara mühlet verilmez ve ertelenmezlerdi.

"Eğer onu bir melek yapsaydık, onu da elbette bir adam yapardık." ya­ni, onlar meleği gerçek suretinde göremezlerdi. Meleği ancaft kesif cisimler şeklinde mücessem bir hal aldıktan sonra görebilirlerdi. Çünkü, her bir tür, kendi türüne ısınır ve kendisinden başka türlerden nefret edip uzaklaşır.

Şanı yüce Allah, eğer İnsanlara gönderdiği elçiyi bir melek olarak gönder­miş olsaydı, ona yaklaşmaktan uzak dururlardı. Orta ısınamaz, yanaşmazlar­dı. Onun konuşmasından dolayı içlerine korku girer ve ondan çekinirlerdi. Bunun sonunda da onun sözüne kulak asamazlardı. Bu korku, ona soru sor­malarına engel olurdu. Bu suretle de peygamber gönderme maslahatı her­kese, şamil olmazdı. Eğer elçi olarak gönderdiği o meleği melek suretinden çıkartıp, ona ısınsınlar ve onun yanında huzurları kaçmasın diye suretlerine benzer bir surete dönüştürmüş olsaydı, bu sefer: Sen bir melek değilsin, sen ancak bir insansın. Biz de sana iman etmiyoruz diyecekler ve eski hallerine döneceklerdi.

Melekler, peygamberlere insan suretinde gelirlerdi. Nitekim melekler, Hz. İbrahim ile Hz. Lût'a insan suretinde gelmişlerdi. Hz. Cebrail, Peygamber (sav)'e Dİhye el-Kelbî suretinde gelirdi. Yani, eğer melek inmiş olsaydı, peygamberlere meleğin gelmesindeki adet üzere mutlaka onu da bir insan suretinde göreceklerdi. Eğer melek, aslî suretinde inmiş olsaydı onu göreme­yeceklerdi. Biz onu, bir insan suretinde göndermiş olsaydık, bu sefer işin İçin­den çıkamaz ve şöyle derlerdi: Bu da senin gibi bir sihirbazdır.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah'ın: "Ve herhalde onları... şüpheye düşürür­dük." buyruğu, onların başkanları, zayıf ve güçsüzlerini içine düşürdükleri şüphe gibi bir şüpheye düşürürdük, demektir. Çünkü başkanlar zayıflara: Mu-hammed bir insandır. Onunla sizin aranızda bir fark yoktur, diyorlar ve böylelikle onları şüphe ve tereddüde düşürüyorlardı. Yüce Allah onlara, eğer insan suretinde bir meleği indirmiş olsaydı, yaptıkları gibi yine şüphe ve ka­rışıklığa düşürmek için bir yollarının bulunacağını bildirmektedir.

Karıştırmak demektir. Meselâ; İşi ona karışık gösterdim denilir. Bu kelime ise aslında elbise ve benzeri şeylere bürünüp örtünmek anlamındadır. Yüce Allah "Şüpheye düşürürdük" diye buyurmak suretiyle bunu kendisine izafe etmesi, yaratma cihetiyledlr, Buna karşılık: "Başkalarını düşürmekte oldukları" buyruğunda da fiili kendile­rine izafe etmesi ise kesb yönüyledir.

Daha sonra yüce Allah, Peygamberine -salât ve selâm ona- teselli vermek ve gönlünü hoş etmek üzere: "Andolsun senden önce geçen peygamber­lerle de alay edildi,., kuşatıverdi" diye buyurmaktadır. Yani, peygamberle-riyle alay etmelerinin bîr cezası olarak, o peygamberlerin ümmetlerine he­lak edilmeleriyle sonuçlanan azap indi.

İndi, (mealde; kuşattı) anlamındadır. Yüce Al­lah da şöyle buyurmaktadır: "(Kötü tuzak ancak sahip­lerini kuşatır." (Fâtır, 35/43)

Yüce Allah'ın:...dıkları" buyruğundaki; anlamındadır. Mastar anlamında olduğu da söylenmiştir. Alaylarının akıbeti kendilerini çepeçevre kuşattı, demek olur. [24]

11. De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanlarla sonu ni­ce oldu, bir bakıverin."

12. De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De İh "Allah'ın­dır. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andotsun ki, hepinizi hakkında hiç şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerini zarara uğratanlar, İşte onlar iman etmezler."

Yüce Allah'ın: "De kî Yeryüzünde gezip dolaşın..." Yani, ey Muhammed, şu alay eden, eğlenen ve yalanlayanlara de ki; Yeryüzünde gezip dolaşın ve sizden Önceki kâfirlerin başına gelen cezalan ve acıklı azapları bilmek için bakın, bunlara dair haber almaya çalışın.

Geçmiş ümmetlerin ve o yurtlarda sakin olmuş olanların bıraktıkları eser­lerle ve akıbetini görerek ibret almak üzere yapılacak olan böyle bir yolcu­luk menduptur. Burada sözü geçen "yalanlayıcılar* batılı yalanlayan değil, hakkı ve hak ehlini yalanlayan kimselerdir.

"De kü Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Bu da yine onlara karşı ge­tirilen bir delildir. Buyruğun anlamı da şudur: Ey Muhammed onlara: "Gök­lerde ve yerde olanlar kimindir" diye sor. Şayet onlar Peki kimindir, diye soracak olsalar, sen de de ki o: "Allah'ındır."

Yani: Göklerde ve yerdeküerin hepsi O'nun otduğu ve ister onların itiraf­larıyla, isterse de onlara karşı getirilen delillerle, her şeyin yaratıcısının O ol­duğu sabit olduğuna göre, şanı yüce Allah, dünyada onlara çabucak bîr azap göndermeye de kadirdir, öldükten sonra onları diriltmeye de kadirdir.

Fakat Allah: "Rahmeti kendi üzerine yazmıştır." Yani, kendi lütuf ve ke­reminden bunu vâdetmiştir. Mühlet vermiş (cezalandırmamış)tır.

Yüce Allah'ın burada "nefs : kendi" tabirinin zikrolunması, O'nun var olan zatı demektir. Ve va'dini pekiştirmekte, bu hususta aradaki aracıların varlı­ğım ortadan kaldırmaktadır. İfadenin anlamı; şanı yüce Allah'ın, kendisinden kaçıp uzaklaşanlara, kendisine geri dönmeleri için karşılıksız bir merhame­tidir. O'nun, kullarına oldukça merhametli olduğunu ve cezalandırmakta ace­le etmediğini, dönüşlerini ve tevbelerini kabul edeceğini haber vermektir

Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hureyre'den söyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu kî: Yüce Allah, rnahlukata dair kazasını (hükmü­nü) izhar edince, nezdinde alıkonulmuş bir kitaba kendisi hakkında: "Mu­hakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" diye yazmıştır. [25]

Yanı yüce Allah, hükmünü, kazasını izhar edip dîJediği kimseye bunu açık­layınca, Lehv-i Mahfuzda -veya dilediği bir şeyde- muktezâsı hak bîr haber ve doğru bir va'd olan: "Muhakkak Benim rahmetim gazabıma galip gelir" di­ye biryazj. izhar etti. Yanı, Benim rahmetim gazabımı geçer ve ondan daha fazladır.

Yüce Allah'ın: "And olsun ki, hepinizi... toplayacaktır" buyru-ğundaki "lâm", kasem (yemin) lâm'ıdır. "Nun" harfi ise te'kid "nûn"udur. el-Ferra ve başkaları der ki: İfadenin bitişinin; Rahmet.,, yazmıştır" buyruğu ile tamam olması mümkündür Bundan sonra ise, beyan yotu ile ye­ni bir cümle olabilir. O takdirde; "Andolsun klr hepinizi... toplayacaktır" buyruğunun anlamı, size mühlet verecek ve sizi biraraya toplamayı ertele­yecektir, demektir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Yani, O sizi, kabirlerden inkâr et­tiğiniz günde toplayacaktır. Burada; (Ji) e" a'nın; :... de anlamında ol­duğu da söylenmiştir. Yani, andolsun ki, hepinizi... kıyamet gününde topla­yacaktır, demek olur.

". Andolsun ki hepinizi... toplayacaktır" buyruğunun, rahmet­ten bedel olarak nasb mahallinde olmasının mümkün olduğu da söylenmiş­tir. O takdirde başındaki "lâm" (at anlamında olur ki, anlam şu demek olur: Rabbinîz kendi üzerine sizi toplayacağını yazmtftır.

Nahivcilerin bir çoğu yüce Allah'ın: "Sonra bütün o delilleri görmeleri­nin ardından onu bir süreye kadar mutlaka zindana atacaklar diye bir gö­rüşe sahip oldular" (Yûsuf, 12/35) buyruğunu da; onu zindana atmayı uy­gun gördüler diye açıklamışlardır.

Bunun,: Yazmıştır buyruğu ile nasb mahallinde olduğu da söylen­miştir. Yüce Allah'ın: ": Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki, içinizden kim bilmiyerek kötü bir iş işler de..." buyruğunda yer alan; edatının böyle otduğu gibi. Bu da rah­meti kıyamet gününe kadar mühlet vermek şeklinde tefsir ettiği görüşüne gö­re böyledir. Bu açıklama da ez-Zeccâc tarafından yapılmıştır.

"Hiç şüphe olmayan" hakkında hiç bir tereddüt bulunmayan.

"Kendilerini zarara uğratanlar, işte onlar iman etmezler" buyruğu, mübtedâ ve haberdir. ez-Zeccâc bu açıklamayı yapmıştır. Bu hususta yapı­lan en güzel açıklama da budur. Nitekim bir kimse: "Ba­na ikram edene bir dirhem var" demek de böyledir. Burada "fa" harfi şart ve cevap manasına da gelir. el-Alıfeş de der ki: Arzu edilirse...ler, kim­seler, ": Andolsuiıkl hepinizi., toplayacaktır" buyruğundaki "siz" zamirinden bedel olarak nasb mahallinde de kabul edilebilir. Yanir kendilerini zarara uğratan müşrikleri hiç şüphesiz toplayacaktır.

Ancak, el-Müberred bu açıklamayı kabul etmeyip bunun hatalı olduğunu söylemiştir. Çünkü hiçbir zaman ne muhatapdan, ne de hitap edenden be­del yapılmaz. Meselâ Ben sana, yani sen Zeyd'e uğ­radım ve sen bana, yani ben Zeyd'e uğradın denilmez. Çünkü, bunun anla­şılmayacak bir tarafı yoktur ki açıklanmasına gerek bulunsun. Ancak el-Ku-tebî şöyle demektedir: Burada (; ...ler> kimseler'in daha önce kendile­rinden söz edilen "yalanlayanlardan bedeî olmak üzere ceza veya onlar için sıfat da olabilir. Bunun, başLı başına bir nida olduğu da söylenmiştir. [26]

13. Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nundur. O, her-şeyi işitendir, bilendir.

14. De ki: "Ben, gökleri ve yeri yaratan Allah'tan başkasını mı dost edinecekmişim? Ve O, yediriyor ama yedlrilmiyor." De ki: "Ben İslâm'a girenlerin ilki olmakla emrolundum ve (bana:) Sakın müşriklerden olma, (denildi).*

15. De kî: «Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben o büyük gü­nün azabından korkarını."

16.0 gün (azap) kimden çevirilip giderilirse, (Allah) ona rahmet bu­yurmuş olur, İşte bu, apaçık bir kurtuluştur.

Yüce Allah'ın: "Gecenin ve gündüzün İçinde barınan her şey O'nundur." buyruğu, bu böylece sabit olmuş değişmez bir gerçektir," demektir. Bu da on­lara karşı getirilen bir delildir.

Denildiğine göre, bu âyet-i kerimenin iniş sebebi, onların söyledikleri şu sözlerdir: Bizler, seni bütün bunları yapmana itenin muhtaçlıktan başka bir şey olmadığını biliyoruz, İşte o bakımdan sen aramızda en zenginimiz olun­caya kadar senin için aramızda mal toplayacağız. Yüce Allah bunun üzeri­ne buyurdu ki: Sen de onlara lıerşeyin Allah'ın olduğunu bildir. O, beni muh­taçlıktan kurtarmaya kadir olandır.

": Sükûn bulan, barınan" buyruğundaki sükûn bulmak, sakinleşmek, karar bulmak, yerleşmek demektir. Maksat ise, sükun bulan ve hareket eden her şey demektir. İşitenin bunu bilmesi dolayısıyla hareket eden ayrı­ca hazf edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Özeİlikle sükûn bulanın zikredilmesi, sükûnun kap­samına giren şeylerin hareketin kapsamına giren şeylerden daha çok oldu­ğundan dolayıdır. Şöyle de denilmiştir; Buyruğun anlamı, yarattığı herşey de­mektir Bu, hareket edeniyle, sükûn bulanıyia bütün mahlukat hakkında umu­midir. Çünkü bütün bunlar üzerinden gece ve gündüz akıp gitmektedir. Bu­na göre sükûn bulmaktan kasıt, hareketin zıddı değil, bütün mahlukattır, Bu hususta yapılan en güzel açıklama budur. Çünkü, bu husustaki bütün fark­lı görüşleri bir araya toparlayabilmektedir.

"O, herşeyi" bütün varlıkların seslerini "işitendir" ve gizliliklerini en iyi "bilendir."

Yüce Allah'ın:"De ki... Allah'tan başkasını mı dost edi­necek mlşün?" buyruğunda, (biri Allah'tan başkası, diğeri de veli olmak üze­re.) iki meful vardır. Müşrikler onu atalarının dini olan putlara ibadete davet edince, yüce Allah da ona ey Muhammed "de ki: Allah'tan başkasını mı dost edinecek misim r buyruğunu indirdi. Yani ben, Allah'tan başka bir Rabb, bir mabud ve bir yardımcı mı edinecek misim?

O Rab ki, "gökleri ve yeri yaratandır." Burada "yaratan" anlamına gelen; kelimesi Allah lafza-i celalinin sıfatı olarak esreli okunur. el-Ahfeş ise, mahzuf bir mübteda takdiri ile merfü' okunmasını da caiz görmüştür. ez-Zec-câc da der ki: medh övgü olmak üzere mansub olması da caizdir. Ebu Ali el-Fârisî de der ki: Mahzuf bir fiil takdiri ile nasb edilmesi caizdir. "Gökleri ve yeri yaratanı terk mi edeyinTdemiş gibi­dir. Çünkü yüce Allah'ın: "Ben... Allah'tan başkasını mı dost edinecek mi­sim" buyruğu, Allah'ı dost edinmeyi terke delalet etmektedir. Bu delaletin güçlülüğü dolayısıyla da böyle bir fiil takdirine gitmek güzel bir şeydir.

"Ve O, yediriyor ama yedirilmiyor." Genel olarak bu şe­kilde okunmuştur, Yani O, nzık veriyor, ama O'na rızık verilmiyor. Bunun de­lili de yüce Allah in *- buyruğudur Ve bana yemek yedirmelerini de istemi­yorum." (ez-Zariyat, 51/57.)

Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve el-A'meç ise bunu, O ise yemek yedirir fakat kendisi yemez diye okumuşlardır ki, bu da güzel bir kıra­attir. Yani O, kullarına nzık vermekle birlikte kendisi yaratıkların ihtiyaç duy­duğu gıdaya muhtaç değildir, bundan münezzehtir. Bununla birlikte her iki fiilde de "yâ" harfleri ötreli, "ayn" harfleri de esreli okunmuştur ki, anlamı şöy­le olur: Şüphesiz ki Allah kullarına yemek yedirir ve onları rızı klandın r, HaJ-buki veli (edinilen put) ise ne kendisine yemek yedirebilir, ne de kendisini veli edinenlere (kendisine tapanlara). Birinci fiil» "yâ ve ayn" harfleri üstün dîye okunmuştur. Yani, veli (edindikleri puO'nın kendisi yemek yer, ikinci Fiil ise, "yâ" harfi ötreli, "ayn" harfi de esreli olarak okunmuştur Yani, veli (edindikleri put) ise yemek yediremez.

Özellikle başka nimetler arasından yemek yedirmenin zikredilîşi İse, bü­tün mahlukatın yemek yemeye ihtiyaçlarının en önemli ihtiyaçlar arasında yer alışından dolayıdır.

"De ki; Ben islâm'a girenlerin îlki olmakla emrolundum." Yani. yüce Al­lah'ın emrine bağlanıp teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum. Kav­mimden ve ümmetim arasından ibadetini Ona haHs kılanların ilki olmakla emrolundum, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Hasen ve başkaların­dan nakledilmiştir,

"Ve sakın müşriklerden olma." Yani: Ve bana: "Sakın müşriklerden olma1 denildi, demektir.

"De ki: Eğer Katibime isyan edersem, gerçekten ben o büyük günün aza­bından korkarım," Yanir başkasına ibadet etmek suretiyle O'na isyan ede­cek olursam beni azaplandıracağından korkarını.

Korkmak (havf); hoşlanılmayan şeyin umulup beklenilmeğidir. İbn Abbas der ki: Burada "korkarım", bilirim anlamındadır.

"O gün" Kıyamet gününde kimden azap çevrilip giderilirse, savıhrsa "ona rahmet buyurmuş olur." Yani o, umduğuna nail olmuş, kurtulmuş ve mer­hamete mazhar olmuş olur.

Küreliler; "Giderilirse* buyruğunu, "ya" harfini üstün ve "râ" harfini esreli olarak okumuşlardır ki, Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'in tercih et­tiği kıraat budur. Çünkü daha önce yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De kiî Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" Yine ayrıca : "Ona rahmet buyurmuş olur" buyruklarında, "rahmet buyrulmuş olur" dîye meçhul buyurmam ıştır. Ayrıca Ubeyy de bunu; Allah onu kimden giderecek olursa" diye okumuştur. Sibeveyh ise -Medinelilerin ve Ebu Amr'ın kıraati olan- bi­rinci kıraati tercih etmiştir.

Sibeveyh der ki: Sözde hazfedilenler ne kadar az olursa o kadar güzeldir.

"Yâ" harfini üstün olarak okuyanların (Kûfelilerin ve diğerlerinin) kıraatine gelince, bu kıraatin takdiri de: Allah o azabı kimden uzaklaştırırca...şek­linde olur. Diğer kıraate göre ise ifadenin takdiri şöyle olur: Azap kimden uzaklaştırılırca..."İşte bu apaçık" besbelli bir "kurtuluştur." [27]

17. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan başka onu giderecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurur­sa... İşte O, herşeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın: "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa yine O'ndan baş­ka onu giderecek kimse yoktur" buyruğunda geçen "dokunmak" ve "gider­mek, açmak" cisimlerin sıfatlarındandır. Burada bir mecaz ve ifadenin kul­lanımında bir genişlik vardır. Yani: Ey Muhammed, sana fakirlik yahut has­talık gibi bir sıkıntı inecek olursa, bunu O'ndan başka kaldıracak ve önle­yecek kimse yoktur. Eğer sana bir afiyet, bolluk ve nimet isabet edecek olur­sa, "işte O, herşeye gücü yetendir" yani, hayır olsun zarar ve sıkıntı olsun.

İbn Abbas rivayetle der ki: Rasulullah (sav)'ın terkisinde bulunuyordum. Bana dedi ki: "Ey delikanlı -yahut yavrucuğum- sana Allah'ın kendileriyle fay­da vereceği bir takım kelimeler öğreteyim mi?" Ben, buyur dedim. Şöyle bu­yurdu: "Allah'ı (n hükümlerini) koru ki O da seni korusun. Allah'ı(n hüküm­lerini) koru ki, O'nu rehber bulasın. Rahatlık zamanlarında sen Allah için iyi­lik yap ki, O da sıkıntılı zamanlarında sana yardımcı olsun. Dilekte buluna­cağın vakit Allah'tan iste. Yardım isteyeceğin vakit Allah'tan dile. Çünkü ne olacaksa, kalem artık onları yazmış ve kurumuştur. Eğer bütün mahlukat hep birlikte sana Allah'ın senin hakkında takdir etmediği bir şey ile zarar vermek isteyecek olsalar, buna güç yetiremezler. Sen, Allah için şükür ve yakîn ile amel et.ve şunu bil ki, hoşuna gitmedik şeylere sabretmende büyük bir ha­yır vardır. Ve hiç şüphesiz zafer, sabır ile birliktedir. Kurtuluş, sıkıntılarla be­raberdir ve muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır." Bunu, Ebu Bekr b. Sabit el-Hatib, "el-Faslu ve'l-Vasl" adlı eserinde rivayet etmiştir. Sahih bir hadistir. Tirmizî de bu hadisi rivayet etmiştir[28] ama bu rivayet daha tamdır. [29]

18. Kullarının üstünde kahir olandır O. O, hikmeti sonsuz olandır, herşeyden haberdardır.

19. De ki: "Kimin şahidliği en büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah şahiddir. Şu Kur'ân bana, onunla; sizi ve her ki­me ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu. Acaba Allah ile birlikte başka ilâhların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?" De ki: "Ben şehadet etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve ben, muhakkak sizin ortak koştuklarınızdan uzağım."

Yüce Allah'ın: "Kullarının üstünde kabir olandır O" buyruğundaki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kı­lınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki:

"Husayn kavminin önder olmasını temenni etti.

Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti."

Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır.

"Kullarının üstünde" buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve ga­lip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Ya­ni onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa burada­ki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiye-sinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır. "Kahr" ifadesinde kudrette bulunmayan fazladan bir mana vardır. Kahr, başkasını istediğine ulaşmaktan engellemek demektir. "O" emrinde "hikmeti sonsuz olandır" kullarının yaptıkları amellerinden ve "herşeyden haber­dardır." Yani, bu sıfatlara sahip olana hiçbir şekilde şirk koşmamak icabeder. Yüce Allah'ın: "De ki: Kimin şahidliği en büyüktür" buyruğuna gelince, müşrikler, Peygamber (sav)'a şöyle demişlerdi: Senin Allah'ın Rasutü oldu­ğuna dair lehine kim şahidlik eder. Bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş­ti. Bu, el-Hasen ve başkalarından rivayet edilmiştir.

Buradaki "şey (mealde: Kim)" lafzı, Allah'ın ismi makamındadır. Yani, en büyük şahadet Allah'ın şehadetidir, O'nun rububiyetinin tekliği, vahdaniye­tine dair deliller, şahidlik itibariyle en büyük ve en muazzamdır. O, benim ile sizin aranızda, benim size tebliğde bulunduğuma, size söylediklerimde ve risalet iddiamda doğru söylediğime dair benimle sizin aranızda şahiddir.

"Şu Kur'an bana onunla sizi* ey Mekkeliler "ve her kime ulaşırsa onla­rı* yani Kur'an'ın kendisine ulaştığı her kimseyi "korkutup uyarmam için vahyolundu" yani bu Kur'an-ı Kerim de benim peygamberliğimin şahididir. "Kime ulaşırsa onu" buyruğunda "O" anlamına gelen "he" zamiri­nin hazf edilmesi, sözün uzamasından dolayıdır.

Burada (böyle bir hazf sözkonusu olmayıp) "ergenlik çağına baliğ olan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da ergenlik çağına ulaşmayan kimse­nin, şer'i bakımdan muhatap alınmadığına ve ondan ibadetin talep olunma­dığına delâlettir. Kur'ân ve sünnetin tebliğ edilmesi ise, Peygamber (sav)'ın bunlan tebliğ etmekle emrolunduğu gibi, (sair mükelleflerin de) emrolunduk-ları bir şeydir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et." (el-Maide, 5/67)

Sahih-i Buiıârî' de Abdullah b. Amr'dan Peygamber (sav)'ın şöyle buyur­duğunu nakletmektedir: "Bir âyet dahi olsa benden tebliğ ediniz. İsrail oğullarından da naklediniz. Bunda bir mahzur yoktur. Ama kim kasti olarak aleyhime yalan uydurursa o cehennemdeki yerine hazırlansın."[30] Yine ha­berde şöyle denilmektedir: Her kime Allah'ın Kitabından bir âyet ulaşacak olursa, o kimseye -ister gereğince amel etsin isterse terk etsin- Allah'ın em­ri ulaşmış olur.

Mukatil de şöyle demiştir: Cinden olsun, insanlardan olsun kime Kur'an ulaşırsa o, onun için bir uyarıcı, korkutucu olur. el-Kurazî der ki: Her kime . Kur'ân ulaşırsa o, tıpkı Muhammed (sav)'ı görmüş ve ondan işitmiş gibidir.

Ebû Nehîk ise, malum bir fiil olarak; "şu Kur'ân'ı ba­na... vahyetti" diye okumuştur ki, cemaatin kıraatinin anlamı da budur.

"Acaba Allah ile birlikte başka ilahların varlığına gerçekten siz mi şa-hidlik edersiniz?" Buyruğundaki soru, azarlamak ve başa kakmak içindir. Bu­radaki "Siz mi?" buyruğu, aslı üzere iki hemze ile okunmuştur, İkin­ci hemze hafifletilecek olursa; diye okunur, el-Esmaî ise, Ebu Amr ve Nafi'den; diye okuduklarını rivayet etmiştir ki, bu da bilinen bir söy­leyiştir, İki hemze arasına iki hemze yanyana gelmesi hoş olmadığından do­layı med harfi konulur. Şair der ki:

"Ey Celacil ile Nekaa tepesi arasında bulunan yumuşak kumların ceylanı! O, sen misin yokaa Um Salim mi?"

(Soru olarak değil de) haber olmak üzere Siz şahidlik edersiniz; şek­linde okuyanların kıraatine gelincet bu kıraat, onların şirklerinin muhakkak olduğunu kabul etmek şeklinde açıklanır.

"Başka İlâhlar " denilip de : Diğer denilmeyişine gelin­ce, el-Ferrâ şöyle demektedir: Çünkü ilâhlar (anlamındaki: Âline) çoğuldur, Çoğul hakkında da müennes siga kullanılabilir. Nitekim yüce Allah'ın şu buy­rukları da bu kabildendir: "Güzel isimler yalnız Al­lah'ındır. O'na, onlarla dua ediniz" (el-Ârat, 7/180); %J$ı öj'JS\ jc nî): De ki, önceki nesillerin hali nedir?" (Tâ-Hâ, 20/51) Şayet bunların sonunda mü-enneslik alâmeti getirilmeden kullanılacak olsalar (Kur'ânın dışındaki konuş­malarda) sahihtir

"De ki: Ben şehadet etmem." Yani ben sizinle birlikte şehadet etmem de­mektir. "Birlikte"nin hazfedilmesi ise sözün buna delâlet etmesinden dola­yıdır. Yüce Allah'ın: "Eğer anlar şehadet ederlerse, sen onlarla beraber şa-hidlik etme" (el-En'âm, 6/150) buyruğu da buna benzemektedir. [31]

20. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu kendi öz oğulları­nı tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini zarara uğratanlar ise on­lar İman etmezler.

Yüce Allah'ın: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler" buyruğu ile hakkı bilen ve buna rağmen inat eden yahudilerle hıristiyanlar kastedilmek­tedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/146. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Âyet-i kerimede geçen "Kimseler," mlibtedâ olarak ref malıallindedir. "Onu**» tanırlar19 ise, haber ma-hallindedir. Yani, Peygamber (savVı tanırlar. Bu açıklama da el-Hasen ve Ka-tade'den nakledilmiştir ez-Zeccâc'm görüşü de budur.

Buradaki zamirin kitaba ait olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, onu neye delâlet ediyorsa o şekilde bilir ve tanırlar. Bunun da anlamı şudur: Onlar, bu kitabın Peygamber (sav)'ı peygamberliğinin sıhhatine delâlet etmesi şeklin­deki aslî niteliği ile tanırlar.

"Kendilerini harara uğratanlar" buyruğu, sıfat mahallindedir. Mübîedâ ol­ması da mümkündür. Haberi de: "Onlar iman etmezler" buyruğudur. [32]

21. Allah'a karşı yalan uyduranlardan veya âyetlerini yalanlayanlar­dan daha zalim kim olur? Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez.

22. O günü (hatırla ki); onların hepsini toplayacak, sonra da şirk ko­şanlara: "İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede? diyeceğiz.

Yüce Allah'ın: "... daha zalim kim olur" buyruğu mübtedâ ve haber olup, "Allah'a karşı yalan uydurandan veya âyetlerini yalanlayanlardan"

daha zalim hiç bir kimse olmaz, demektir.

Allanın âyetlerinden kasıt Kur'ân ve mucizelerdir.

"Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa eremez." Bunun, dünyada kurtuluşa er­meyecekleri anlamında olduğu söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah (âhiret ile İlgili olarak) bir sonraki âyet-i kerimede: "O günü onların hepsini top­layacağız." Yani, onların hepsini toplayacağımız o günü hatırla demektir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Zalimler dünya hayatında da if­lah olmazlar, onları toplayacağımız günde de itlâlı olmazlar. Bu takdire gö-ret bir sonraki âyet ile ilişkili olduğundan dolayı; "Zalimler" diye biten âyetin sonunda vakıf yapılmaz.

Şöyle de denilmiştir: Bu buyruk, bundan sonra gelecek olan "... bir bak" ile alâkalıdır. Yani, onların kendilerini toplayacağımız günü nasıl yalanladık­larına bir bak, demektir. Bunun da anlamı, onları hasredeceğimiz günü na­sıl yalanlarlar? şeklindedir.

"Sonra da şirk koşanlara: İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede diyeceğiz."

Bu onlan rezil etmek için sorulacak bir sorudur. Yoksa durumlarını açıkla­maları için değil. "İdia ettiğiniz" de, Allah nezdinde kendi iddianıza göre si­zin için şefaat edeceklerini ve sizleri O'na yaklaştıracaklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız nerede demektir. Bu da onlar için bir azardır. İbn Abbas der ki: Kur'ân-i Kerim'de; İddia etti, kökünden türeyen ne kadar kelime varsa; yalan söylemek anlamındadır. [33]

23. Bundan sonra: "Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık" demelerinden başka bir mazeretleri olmayacak.

Yüce Allah'ın: "Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" buy­ruğunda geçen (ye; "mazeret" diye meali verilen) fitne: Denemek demektir. Yani, onlar böyle bir soru ile denenip gerçekleri gördüklerinde ve artık id­dialarının da çürüklüğü anlaşıldıktan sonra «Kabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" diyerek mazeret ileri sürecek ve böylelikle şirkten uzak olduklarını, onunla bir İlişkilerinin bulunmadığını iddia edecek­lerdir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın mü'rninleri affedip bağışladığını görme­leri teşkil edecektir.

İbn Abbas der ki: Yüce Allah, ihlâs sahibi (muvahhid)lere günahlarını ba­ğışlayacak ve bağışlayacağı hiçbir günahı, bağışlanmayacak kadar büyük gör­meyecektir. Müşrikler bunu göreceklerinde şöyle diyeceklerdir: Şüphesiz Rab-bimiz günahlan bağışlayandır. Fakat şirki affetmez. Gelin şöyle diyelim: Biz gü­nahkâr kimselerdik ama müşrik kimseler değildik. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyuracaktır: Bunlar şirki gizlediklerine göre, haydi ağızlarına mühür vu­runuz. Bunun üzerine ağızlarına mühür vurulacak, bu sefer dünyada iken ka­zandıklarına dair elleri konuşacak ve ayakları şahidlik edeceklerdir. İşte o va­kit müşrikler Allah'tan hiçbir sözün gizlenemeyeceğim bilip öğrenmiş olacak­lardır. Yüce Allah'ın: "Ogün inkâr edenler ve Peygambere isyan edenler yer­le bir edilselerdi, temennisinde bulunacaklardır, Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir" (en-Nisa, 4/42) buyruğunda kastedilen budur.

Ebu İshâk ez-Zeccâc da der ki: Bu âyet-i kerimenin te'vili gerçekten olduk­ça inceliklidir. Yüce Allah müşriklerin kıssalarını ve onların şirkleri sebebiy­le fitneye düşeceklerini (yani mazeret ileri süreceklerini) haber verdikten son­ra, onlann fitnelerinin gerçekleri görmeleri halinde yalnızca şirki reddetmek­ten ibaret olduğunu da bildirmektedir. Dilde bunun bir benzeri şudur: Sen, bir kimsenin azgın birisini sevdiğini görürsün. O kişi helak olduğu bir du­ruma düştüğü takdirde hemen ondan uzaklaşır ve o : Senin ona olan sevgin seni ancak ondan uzaklaşma noktasına getirdi, denilir.

el-Hasen de der ki: Bu husus münafıklara has olacaktır. Dünyadaki âdet­lerini orada da sürdüreceklerdir. Burada "mazeretleri (fitneleri)"nin anlamı, fitnelerinin yani küfre sapmalarının akıbeti... demektir.

Katade de der ki: Burada "fitne" nin anlamı, ileri sürecekleri mazeretleri de­mektir. Müslim'in Sahih'inde Ebu Hureyre'den gelen hadiste şöyle denilmek­tedir: "(Yüce Allah) kuluna karşı çıkar, ona ey filan, der. Sana ikramda bulun­madım mı, seni ileri gelen birisi kılmadım mı, sana eş vermedim nü, atlan de­veleri sana müsahhar kılmadım mı, kavmine başkanlık edip ganimetlerinin dörtte birini alacak (yahut da herhangi bir sıkıntı ve ihtiyacın olmayacak bir hale getirrnedim) mi?. Der ki: Öyledir ey Rabbim. Yine sorar: Peki sen Be­nim huzuruma çıkacağını zannediyor muydun? O, hayır der. Yine şöyle bu­yurur: Sen beni nasıl unuttuysan, Ben de seni böylece unuturum. Sonra ikin­cisiyle karşılaşır, yine ona böyle der. O da, ötekinin söylediğinin aynısını söy­ler, sonra üçüncüsü İle karşılaşır, ona da bunun gibi söyler, O da şöyle der: Rabbim Sana, kitabına, Peygamber'ine iman ettim. Namaz kıldım, oruç tut­tum, sadaka verdim. Ve gücü yettiğince yaptığı hayırlarından söz eder. Bu se­fer şöyle denilir: O halde olduğun yerde dur. Sonra ona şöyle denir: Şimdi sana karşı şahidlik edecek birisini göndereceğiz. O da kendi kendisine, be­nim hakkımda kim şahidlik edecek diye düşünürken, ağzına mühür vurulur. Baldırına, etine, kemiklerine: Konuş denilir. Baldırı, eti, kemikleri onun yaptıklarını söyler dururlar. Bunun böyle yapılması ise bizzat kendi bedenin­den azalarının şahidliği ile, ileri sürecek bir mazeretinin bırakılmamasıdır. Burada sözü geçen ise münafıktır, İşte yüce Allah'ın kendisine gazap edece­ği kişi budur." [34] [35]

24. Kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediklerine ve iftira ettikleri Şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak!

Yüce Allah'ın: "Kendi aleyhlerine nasü yalan söylediklerine... bir bak"

buyruğunda sözü geçen müşriklerin söyledikleri yalan, onların: Putlara iba­det bizi Allah'a yakınlaştınr, demeleridir. Oysa onlar, bunu zan yolu ile söylemişlerdi. Bu zanlan ise bir hata idi, onlar için mazeret teşkil etmeyecek­tir. Yalancı niteliğini üzerlerinden gidernıeyecektir. Münafıkların yalan söy­lemeleri ise, batıl şeyler mazeret göstermeleri, münafıklık yaptıklarını inkâr etmeleri olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl Önlerinden kaybolup gittiğine bir bak." Yani, onların söyledikleri yalanlann önlerinden nasıl kaybolup gittiği­ni bir gör. Bunun da anlamı şudur: İlâhlarının şefaat edeceklerine dair ka­naatleri tamamıyla çürümüş ve tutarsızlığı ortaya çıkmış olacaktır.

"İftira ettikleri şeylerin de nasıl önlerinden kaybolup gittiğine bir bak" buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onların Allah'tan baş­ka laptı klan onlardan ayrılıp gidecektir. Ve onlara'hiçbir fayda sağlamayacak­tır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Buyruk, dehşetleri ve akıllannın başlarından gide­ceğinden ötürü iftiraları kendilerinden uzaklaşıp gidecektir demektir. Yüce Allah'ın: "Bir bak" buyruğunda geçen "bakmak"dan kasıt ise ibretle bakış­tır. Diğer taraftan "Yalan söylediklerine" buyruğunun, yalan söylemekte ol­duklarına... bak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Gelecekte meydana gelecek olan bu durum mazi (dili geçmiş) sigası İle ifa­de edilmiştir. Ahirette yalan söylemeleri de mümkündür. Çünkü orası deh­şet, şaşkınlık ve akılların başlardan gideceği bir yerdir.

Şöyle de denilmiştir: Ahirette onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Çünkü orası, dünyada olanların, yapılanların karşılıklarının görüleceği yer­dir. -Ki, kelam âlimlerinin (ehlî nazar) çoğunluğu bu görüştedir-. Sözü geçen söyledikleri yalan, dünyadaki yalanlarından ibarettir.

"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" buyruğu­nun, buna göre anlamı şöyle olur: Biz, kendi kanaatimize göre müşriklerden değildik. Ahirette yalan söylemelerinin mümkün olduğunu kabul eden gö­rüş ile, yüce Allah'ın şu buyruğu tearuz etmektedir: "Allah'tan hiçbir sözü de gizleyemeyeceklerdir." (en-Nisâ, 4/42) Ancak herhangi bir tearuz veya bir tenakuz sözkonusu değildir. Çünkü dillen, elleri ve ayaklan yaptıkları amel­lerine dair aleyhlerine şahidi ik edeceği bazı konumlarda onlar, Allah'tan hiç­bir söz gizleyemeyeceklerdir. Ancak, daha önce de geçtiği üzere, azaların şa-lıidlik etmelerinden önce bazı konumlarda kendileri aleyhine yalan söyleye­ceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Ailah'tır.

Said b. Cübeyr de yüce Allah'ın: "Rabbimiz olan Allah hakkı İçin biz muşriklerden olmadık" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Onlar, hem maze­ret belirtmiş olacaklar, hem yemin edecekler. İbn Ebi Necilı ve Katade de böy­le demiştir.

Mücahid'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar Allah'a şirk koşma­nın dışında günahların bağışlandığını ve insanların da cehennemden çıkar­tıldıklarını görecekleri vakit: "Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşrik­lerden olmadık" diyeceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: "Rabbimlz olan Allah hakkı için biz müşrikler­den olmadık." Yani, bizler taşların herhangi zarar ve fayda vermediğini bi­liyorduk. Eğer bunu söyleyecekleri doğru ise, onlar bu sözlerinde doğru söy­lemiş olacaklar ve hiçbir sözü de gizlemeyecekler. Fakat bu onlar için bir ma­zeret olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü küfür üzere ısrar eden inatçı, ma­zereti kabul olunmayacak bir kâfirdir.

Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Bundan sonra... başka bir mazeretleri olmayacak" buyruğu, beş ayrı kıraatle okunmuştur. Hamza ile el-Kisaî, "ya" harfi ile; şeklinde, Mazeretleri kelimesini de mansub olarak ve; ın haberi diye okumuştur. "Demelerin­den başka" ise, onun ismidir. Yani onlar, mazeret olarak ancak bunu söyle­yebileceklerdir demektir ki, bu açıkça anlaşılan bir kıraattir.

Medineliler İle Ebu Amr; "te" ile; şeklinde, buna karşılık "On­ların mazeretleri" kelimesini de nasb ile okumuşlardır. "Deme­lerinden başka" buyruğu ise, onların söyledikleri söz ancak böyle olacak­tır, demektir.

Ubeyy ve ibn Mes'ud da; "Bundan sonra... olmadı" yerine, Olmadı, diye okumuşlardır. 'ı ise nasb ile okumuşlardır.

İbn Âmir ve Hafs'ın rivayetine göre de Âsim ile, el-Mufaddal'ın rivayetine göre el-A'meş, el-Hasen, Katade ve başkaları ise "te" ile; Sonra ol­madı, diye ve Mazeretleri" kelimesini de-, 'in ismi olarak merfu' okumuşlardır. Haberi ise; "Demelerinden başka" buyruğudur. Bunlar, dört ayrı kıraat.

Beşinciye gelince, "Sonra olmadı" şeklinde "ye" harfi ile "Mazeretleri" lafzını da merfu' olarak okumuşlardır. "Fitne" kelimesi futun (sı­namak) anlamına geldiği için de müzekker olarak gelir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna benzemektedir: "Her kime Rabbin-den bir öğüt gelir de vaz geçerse..." (el-Bakara, 2/275)

"Allah hakkı İçin" buyruğundaki "vav" kasem vavıdır. "Rabbimiz olan" buyruğu da aziz ve celil olan Allah lafzının sıfatıdır veya ondan bedeldir. Bu lafzı mansub olarak okuyan ise, nida olarak mansub okur. Yani, Allah hakkı için ey Rabbimiz... demek olur ki, bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu kıraatte boyun eğiş ve yakarış anlamı vardır. Şu kadar var ki, bu kıraate göre kasem ile cevabı arasına münâdâ sokulmuş ve birbirlerinden ay­rılmış olurlar. [36]

25. İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlayama-sınlar diye kalplerine perdeler, kulaklarına ağırlık koyduk. Onlar, her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler. Hatta sa­na gelseler seninle mücadele ederler. O kâfirler: "Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.

Şanı yüce Allah'ın: "İçlerinden seni dinleyenler vardır" buyruğunda "dinleyen" fiilinin tekil gelmesine rağmen, Mekke müşriklerinin kâfirleri kas­tedilmektedir.

"Halbuki Biz... kalplerine perdeler... koyduk* buyruğu da şu demektir: Biz bunu, küfürlerinin bir cezası olmak üzere onlara böyle yaptık. Yoksa bu­nun anlamı: Onlar işitmezler ve anlamazlar şeklinde değildir. Ama işittiklerin­den faydalanamayan kimseler oldukları ve hakka boyun eğmedikleri için, hiç işitmeyen ve anlamayan kimseler durumunda olmuşlardır. "Perdeler, örtüler" anlamında olup, 'ın çoğuludur. "Mızrak­la!1, yularlar," kelimeleri gibi. Herhangi bir şeyi bir şeyin içerisine koyup mu­hafaza altına almayı ifade etmek İçin de tabiri kullanılır. Sak­lamayı ifade etmek üzere de denilir. Kirvâne (ok torbası) de bilinen bir kelime'dir. (Aynı kökten gelen): ise, üvey anne demektir. Bunun karde­şin veya oğlun hanımı anlamına geldiği de söylenmektedir. Çünkü bu kadın, nikâhı altında olduğu kimsenin himayesi, örtüsü altında saklıdır.

"Anlayamasmlar diye" buyruğu onu kavrayamasınlar diye, de­mektir. Bu da nasb mahallindedir. Onu anlamaları istenmediğinden yahut onu anlayamasmlar diye, anlamındadır.

"Kulaklarına da ağırlık koyduk" buyruğu da bir öncekine atfedilmiştir.

Kulağın ağırlaşması ve sağırlaşması anlamına gelen; da buradan gelmektedir. Asknda kıyasa göre bu kelimenin mastarının (kaf) harfinin ha­rekeli gelmesi gerektiği halde sakin olarak gelmiştir. Allah'ım ku­lağına ağırlık ver; diye beddua ediiir. Ebu Zeyd de araplardan meçhul bina ile; Ağırlaştırılmış kulak, diye bir tabir kullandıklarını nakletmiş-tir. Buna göre (fiili vav'İı olarak) ağırlaştı diye gelir,

Talha b. Musarrif ise bu kelimeyi, (vav harfi esreli olarak); diye oku­muştur. Yani o, kulaklarına sözü işitmesine engel olacak şekilde tıkayan bir tıkaç koymuştur. Bu da develerin taşıdıkları yüke (vikr)'e teşbih yoluyla kul­lanılmıştır. Vikr ise devenin taşıyabileceği kadar yük demektir. Çokça mey­ve veren hurma ağacı hakkında kullanılan; tabiri de bu kök­ten gelmiştir. Vakur kimse hakkında da; tabiri kullanılır, şeklinde fiili kaf harfi ötreli de üstün olarak da kullanılır.

"Onlar her âyeti görseler yine de onlara iman etmezler.™ Yüce Allah on­ların inatların) haber vermektedir. Çünkü onlar, ayın yarılmış olduğunu gör­düklerinde; bu bir büyüdür, dediler. Yüce Allah da herhangi bir delile dayan­maksızın onların mucizeleri reddedişlerini bildirmektedir.

Yüce Allah'ın: "Hatta sana gelseler, seninle mücadele ederler." Onların mücadele etmeleri: Kendi öldürdüğünüz hayvanların etlerini yersiniz, Fakat Allah'ın öldürdüklerini yemezsiniz, şeklindeki sözleridir. Bu açıklama İbn Ab-bas'tan nakledilmiştir.

"O kâfirler... derler" buyruğundaki kâfirlerden kasıt da Kureyş kâfirleri­dir. İbn Abbas der ki: en-Nadr b. el-Haris'e: Muhammed ne diyor, diye sor­dular, o da şu cevabı verdi: Ben onun dudaklarını kıpırdattığını görüyorum. Onun söylediği ise öncekilerin masallarından ibarettir. Tıpkı benim size geçmiş nesiller hakkında anlattıklarım gibi şeylerdir. en-Nadr oldukça kıs­sa bilen ve çokça yolculuk yapan bir kişi idi. Acem diyarında Rüstem ve İs-fendiyar gibilerin kıssalarını işitmiş ve onlara bu kıssaları anlatırdı.

"Esatir: Masallar, efsaneler" keümesi çoğul olup, tekili "estâr" şeklinde, "ebyât ve ebayît" gibi gelir. Bu açıklama ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir.

el-Alıfeş ise şöyle demektedir: Bunun tekili "uhdüsa" ve "ehadi" " keli­melerinde olduğu gibi "ustûra"dtr. Ebu Ubeyde ise tekili "istâre"dir. en-Nehhâs ise tekili (JjfcSi) -Taze hurma salkımı gibi- "ustur" şeklindedir.

Bunun estârın çoğulu olduğu da söylenmektedir. Estar ise satr'm çoğulu­dur. Setr ve setar da denilir. Setr ise, kitap satın gibi uzunlamasına ve birbi­riyle kaynaşmış haldeki şeydir.

el-Kuşeyrî'nin açıklamasına göre ise bunun tekili estîrdir. Bunun, tekili olmayan bir çoğul kelime olduğu da söylenmiştir. Mezâkîr, abâdît ve ebabil gi­bi. Anlamı İse, öncekilerin kitaplarda satır satır yazdıkları şeyler, demektir. el-Cevheri ve başkaları da şöyle demektedir: Esâtîr, batıl şeyler ve saçmalık­lar anlamına gelir. Derim ki: Hocalarımdan birisi de bana şu beyiti nakletti:

"Gecem uzayıp durdu, vesveselerim üzerime hücum etti.

Saçma sapan ve batıl şeyleri getiren birisinden ötürü." [37]

26. Onlar hem (başkalarını) ona uymaktan ahkoyar, hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar. Bu şekilde ancak kendilerini helak edi­yorlar. Ama işin farkında değillerdir.

Yüce Allah'ın:"Onlar hem ona uymaktan alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" buyruğundaki, Alıkoymak, en­gellemek ise, uzak kalmak, uzaklık demektir. Bu buyruk bütün kâ­firler hakkında umumidir. Yani kâfirler, Muhammed (sav)'a tabi olmaktan alı­koydukları gibi kendileri de ondan uzak dururlar. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas ve el-Hasen'den nakledilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyruk özel olarak Ebu Talib hakkındadır. Kâfirleri Muhammed (sav)'a eziyet etmekten alıkoymakla birlikte kendisi ona iman etmekten uzak dururdu. Bu açıklama da îbn Abbas'tan nakledilmiştir.

Siyer bilginlerinin rivayet ettiklerine göre Peygamber (sav) bîr gün Kabe'ye çıkıp namaz kılmak istemişti. Namaza başladığında Ebu Cehil -Allah'ın lane­ti üzerine olsun- şöyle dedi: Kim kalkar da bu adamın namazını İfsad eder. Bunun üzerine İbnü'l-Zi'bârî kalkıp pislik ve kan alarak o pislik ve kan ile Peygamber (savyin yüzünü kirletti, Peygamber (sav) namazını bırakıp am­cası Ebu Talib'in yanına gitti ve şöyle dedi: Amcacığım bana ne yapıldığını görmüyor musun? Ebu Talib: Bunu sana kim yaptı deyince, Peygamber (sav); Abdullah b, ez-Zibârî yaptı dedi. Bunun üzerine Ebu Talib ayağa kalktı, kılıcını omuzuna alarak Hz. Peygamberle birlikte yola koyuldu. Niha­yet oradakilerin yanına vardı. Ebu Talib'in geldiğini görmeleri üzerine kalkmaya başladılar. Bu sefer Ebu Taüb şöyle dedi: Allah'a yemin ederim eğer ara­nızdan birisi kalkıp gidecek olursa, şu kılıcımla ona bir darbe indiririm. Bu­nun üzerine oturdular. Yanlarına varıp şöyle dedi. Evladım sana bu işi kim yaptı. Hz. Peygamber, Abdullah b. ez-Zibarî yaptı deyince Ebu Taüb aynı şe­kilde bir pislik ve kan aldı ve onunla hepsinin yüzlerini, sakallarım, elbise­lerini kirletti, onlara ağır söz söyledi. Bunun üzerine şu: "Onlar, hem ona uy-makten alıkoyar, hem kendileri de ondan uzaklaşırlar" âyetini indirdi. Bu­nun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu. Amcacığım senin hakkında bir âyet indi. Hangisidir deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen, Kureyş'in bana eziyet vermesine engel oluyorsun ama, bununla birlikte de kendin ba­na iman etmekten yüz çeviriyorsun. Bunun üzerine Ebu Talib şöyle dedi:

"Allah'a andolsun ki, birlik olsalar bile sana asla ulaşamazlar.

Ben toprağa gömülüp yatırılmadığım sürece.

Sen kendi işini açıkça tebliğ et. Bundan dolayı hiçbir şekilde zelil olmayacaksın.

Müjde olsun bu sana ve gözün aydın olgun.

Beni de (dinine) davet ettin.

Bana Öğüt verdiğin kanaatiyle.

Andolsun ki, doğru söylüyorsun, önceden de emin idin sen.

Öyle bir din sundun ki, ben de biliyorum ki o,

İnsanların kabul ettikleri dinlerin en hayırhsıdır.

Şayet kınanmaktan yahut da bana kötü söz söylenmesinden

çekinmemiş olsaydım.

Hiç şüphesiz benim bu işe gönül hoeluğuyla ve sağlam bir kanaat ile

bağlandığımı görecektin."

Peki ey Allah'ın Rasulü dediler, Ebu Talib'in bu şekilde destek vermesinin kendisine bir faydası olacak mı? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Evet. O, bu desteği dolayısıyla bukağılara vurulmaktan, şeytanlarla birlikte zincirlenmek­ten kurtuldu. Yılan ve akreplerin bulunduğu kuyuya girmeyecek. Onun göreceği azap ayaklarına geçireceği ateşten iki ayakkabı ile olacaktır. Bun­lardan dolayı başında beyni kaynayacaktır. Böylesi cehennem halkı arasında azabı en hafif olanıdır." [38] Allah da Rasulune: "Peygamberlerden azim sa­hibi olanlar gibi sen de sabret" {el-Alıkâf, 46/35) buyruğunu indirdi.

Müslim'in Salıih'jnde de Ebu Hureyrc'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasulullah (sav) amcasına: "Lailahe İllallah de Kıyamet gününde bununla se­nin lehine gahidlik edeyim" demiş, kendisi şu cevabı vermiş: Şayet Kureyş beni ayıplayarak: Onu bunu söylemeye iten (ölüm) korkusudur demeyecek olsalardı, şüphesiz bu sözü söyleyerek senin gözünün aydın olmasını sağlar­dım. Bunun üzerine yüce Allah: "Şüphesiz ki sen sevdiklerini hidayete er­diremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet eder" (el-Kasas, 28/56.) buyru­ğunu indirdi.[39]

Bu hadisin meşhur rivayeti, (korku anlamına gelen kelimenin): ({O^1) şek­linde "cim ve ze" harfleri ile rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyd der ki: Bu kelime Ct/^1^ şeklinde, noktalı "lıı ve noktasız ra" iledir. Bunun da anlamı zaaf ve gevşekliktir.

Yine Müslim'in Sahihinde İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Ra­sulullah (sav) buyurdu kî; "Cehennemlikler arasında azabı en hafif olan Ebu Talib'tir. Ona cehennem ateşinden iki (tek) ayakkabı giydirilmiş olacaktır ki, bunlardan Ötürü beyni kaynayacaktır."[40]

Abdullah b. ez-Zi'bârî'ye gelince, o da Mekke'nin fethedildiği günü İslâm'a girmiş ve İslâm'a güzel bir şekilde bağlanmıştır. Rasulullah (sav)'a özür be­yan etmiş o da özrünü kabul etmişti. İyi bir şairdi. Hz. Peygamberi öven bir­çok şiirleri vardır ki, bunlar sayesinde kâfirliği döneminde yaptıklarını affet­tirebilmiştir. Hz. Peygamberi övdüğü şiirlerinden birisinde şöyle demektedir:

"Kapkaranlık gecenin evin dört bir yanını örttüğü bir sırada kederler ve

üzüntüler uyku bırakmadı bende.

Buna sebep ise bana ulaşan Ahmed'in beni kendisi dolayısıyla kınadığı husustur. Ben de geceyi adeta sıtmalıymışım gibi geçirdim. Ey güçlü devenin sırtında taşıdığı ve elleri hem yumuşak (müsamahakâr)

hem de yakaladı mı şiddetle yakalayan kişi! Sapıklıkta serserice dolaştığım sırada, o yaptıklarımdan dolayı

senden özür diliyorum.

Hâni S elimlilerin bana yapmamı emrettikleri o en kötü işi ve

Mahzumlularm o emrettikleri işi?

Helak oluşun yollarında gidiyordum ve azgınların emri benim dizginlerimi tutuyordu. Onların emri ise uğursuzdu. Bugün ise kalbim Peygamber Muhammed'e iman etmiş bulunuyor.

Zaten bunu elde edemeyen mahrum demektir. Düşmanlık geçip gitti ve sebepleri artık ortada kalmadı. Aramızda artık sağlam bağlar kurma zamanı ve birbirimizi

bağışlama vakti geldi.

Anam da babam da sana feda olsun, yanılgılarımı affet. Çünkü sen merhametlisin, hem rahmete mazhar olansın. Üzerinde herşeyin maliki olan Allah'tan bir alamet vardır. Apaydınlık bir nur ve besbelli bir mühür.

Sana sevgisini verdikten sonra bir de şerefini artırmak için kendi burhanını da verdi. Mutlak ilâhın burhanı ise çok büyüktür. Tanıklık ederim ki, senin dinin gerçektir, doğrudur ve sen

kullar arasında çok büyüksün.

Allah da tanıklık eder ki Muhammed Muatafadır (seçilmiştir). Ve o salihler arasında karşılanacak şerefli bir kimsedir,

Büyük bir efendidir O. Haşim oğullarından yapısı yüksek büyük bir efendidir. Zirvelerde yükseklerde yer etmiş bir daldır."

Yüce Allah'ın: "Ona uymaktan aLükoyarlar" buyruğunun anlamı: Yani şu Kur'ân'ı dinleyenler yine Kur'ân'dan, başkalarını alıkoyarlar. "Hem kendile­ri de ondan uzaklaşırlar" demektir.

İlk iki görüşe göre: ": Ondan, ona"deki iki "he" zamiri Peygambere, Katade'nin görüşüne göre ise Kur'ân'a racidir,

"Bu şekilde ancak kendilerini helak ediyorlar" anlamındaki buyrukta yer alan () nefy edaüdır. Yani onlar, küfür üzere İsrar etmek ve kendilerini ona uymaktan alıkoydukları kimselerin günahlarını yüklenmek suretiyle ancak kendilerini helak etmektedirler. [41]

27. Onları ateşin başında durdurulup da: "Keşke biz geri dönseydik. Rabbimizin âyetlerini yalanlamaydık, müminlerden olurduk" diyecekleri vakit bir görsen.

Yüce Allah'ın: "Onları ateşin başında durdurulup da" yani, yarın durdu­rulacakları vakitte... görsen demektir. (), bazan (): Zamanda" yerinde kullanılır. Yine () yerinde kullanıldığı da olur. Burada ileride olacak durum, olmuş gibi değerlen­dirilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın verdiği lıaber haktır ve doğrudur. Bundan do­layı olacak bu durumdan "mazi" kipiyle lıaber verilmektedir.

"(): Durdurulacakları vakit" buyruğu alıkonacakları vakit demek­tir. İbn es-Sumeykâ ise bunu, () şeklinde (durdukları vakit anlamında) "vav ve kaf harflerini üstün olarak okumuşiur. "(): Ateşin başında" yani onîar, sırat üzerinde ateş aklarında kendileri de ateşin üstünde durdu­ruldukları vakit demektir, Burada; () edatının "ba" anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, ateşe yakın ve onu görebilecekleri bir yerde durdukları vakit anlamındadır.

ed-Dahhâk da der ki; Bunun anlamı, toplandıkları vakittir. Yani, ateşin ka-ptları üzerinde toplanacakları vakit anlamına gelir. Ateş altlarında ve cehen­nemin üzerinde durdurulacakları vakit diye de açıklanmıştır. Nakledilen bir haberde bildirildiğine göre; insanların bütünü cehennemin sırtı üzerinde, ade­ta eritilmiş bir yağın döküldükten sonra altının üstüne geldiği şekli andıran cehennemin sırtı üzerinde durdurulacaklar. Sonra bir münadi cehenneme şöy­le seslenecek: Haydi arkadaşlarını al, benim arkadaşlarımı da bırak.

"Durduruldukları" buyruğunun, oraya girdikleri anlamına geldiği de söylenmiştir. -Allah bizi ondan muhafaza buyursun-. Buna göre () eda­tı, () anlamındadır. Yani, cehennemde duracakları vakit demektir.

"() ... se" edatının cevabı ise, hatıra herşey gelsin diye hazfedil mistir. Böylelikle bu korkutma anlamı itibariyle daha beliğdir. Buyruğun anlamı şöy­le olur: Sen onları bu durumda görecek olsan elbette en kötü bir durumu gör­müş olacaksın. Yahutta dehşet verici bir manzara göreceksin veya hayret ve­rici bir iş göreceksin. Bu kabilden benzeri ifadeler takdir edilebilir.

Yüce Allah'ın: "()Keşke biz ge­ri döndürülseydlk, Rabbİmizin âyetlerini yaianlamazdtk, müminlerden olurduk diyecekleri vakit" buyruğunda her üç fiil de atıf edilmek suretiy­le reP okuyuş, Medineliler ve el-Kisafnin okuyuşudur. Ebu Amr ile Âsım'dan Ebu Bekr ise Bunun da temenni edilen şeylerin kapsamına girdiğini kabul edenler de şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Onlar dünyada iken öldükten sonra dirilişi inkâr etmek ve peygamberi yalanlamak hususunda yalan söy­leyenlerdi.

Hamza ve Hafs ise; () ile ()'i temenninin cevabı olarak mansûb okumuşlardır. Çünkü geri döndürülmeleri vacip bir iş olmadığı gibi, şu an­lamıyla bu iki fiil temenninin kapsamı içerisindedir. Onlar dünyaya geri dön-dürülmeyi, yalanlamayı terk etmeyi ve mü'minlerle birlikte olmayı temenni edeceklerdir. Ebu islıak der ki: "Yalanlam azdık" buyruğu; eğer döndürül-sek yalanlamayacağız anlamındadır.

ile ()'ın mansub okunması da ()'ın takdiri iledir. Nitekim is­tifhamın, emrin, nehyin ve arzın cevabında muzari fiilin mansub kılınması da böyledir. Çünkü bütün bunlar vacib olmayan şeyler henüz vukua gelmiş ve bundan dolayı birinci mastara atfedilmiş gibi "vav* ile birlikte cevap mansub gelir. Şöyle demiş gibi olurlar: Keşke bizim için dönüş, yalanlamaktan uzak kalış ve mü'minlerden oluş mümkün olabilse. Böylelikle bütün bunlar -an-laın merfu'muş gibi bir hal aldığından- (ı)'ın mastarına hamledilmiş oldu. Böyle bir durumda ise; {.if.Vın takdiri kaçınılmazdır. Bu durumda her iki fi­ilin de mansub okunması mümkün olur.

İbn Âmir de temenninin cevabı olmak üzere; ()'ı nasb ile okumuştur. "(); Keşke bize dönsen de biz de sana ikram etsek," ifade­sinde olduğu gibi Yani, dönüşün keşke vaki olsa ve keşke bizim de sana ik­ramımız vuku bulsa, her iki fiili de temenni kapsamına almaktadır. Ya da bu-nunta - önceden de geçtiği üzere- ikinci fiili atf etmeyip kat' ederek (sen is­ter geJ ister gelme her durumda) biz sana ikram edeceğiz, anlamının kastedil­miş olması da muhtemeldir.

Ubeyy ise; ()Ebediyyen Rabbimizin âyetlerini yalanlamazdtk diye okumuştur. Yine Ubey'den ve İbn Mes'ud'dan da "Keşke biz geri döndüriilseydik... yalanlamaydık" diye "fa" harfi ile fiili mansub olarak okudukları rivayel edilmiştir. "He" harfi ile de upkı "vav" harfi ile fiil nasb edildiği gibi cevapta da yine nasb ediitr. Bu açıklama ise ez-2eccâc'dan nakledilir. Basrahiann çoğunluğu İse, cevabın nasb edilmesini ancak "tâ" ile caiz kabul ederler. [42]

28. Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı. Eğer geri döndürülürlerse yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dö­nerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.

Yüce Allah'ın: "Hayır, evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" buy­ruğunda yer alan ve (.hayır) anlamına gelen): edatı, onların temenni ve geri döndürüldükleri takdirde iman edecekleri iddialarının reddolunduğunu

ifade etmektedir.

"Karşılarına çıktı" buyruğunun anlamı ile ilgili olarak; kastedilen­lerin kimliklerinin tayini hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Denildi­ğine göre burada kastedilenler münafıklardır. Çünkü "küfür" adı onları da kap­samına alır. O bakımdan zamir daha Önce sözü geçenlerin bir bölümüne ait olmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise tatlı ve fasih sözlerden sayılır.

Yine maksat kafirler olduğu da söylenmiştir. Çünkü, Peygamber (sav) kendilerine öğüt verdiği takdirde hem korkarlar, hem de zayıf olanları fark etmesinler diye bu korkularını gizli tutarlardı. Kıyamet günü ise bu korktuk­ları açıkça ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı el-Hasen: "Karşılarına çıktı" buy­ruğunu, onların bir kısmının diğerlerinden sakladıkları şeyler karşılarına çıktı, diye açıklamıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, daha önce inkâr ettikleri ve: "Rabbimiz olan Allah kakkı için biz müşriklerden olmadık" (e!-En'âm, 6/23) diye reddettik­leri şirkleri kendilerine açıkça görünecek, karşılarına çıkacaktır. Yüce Allah onların azalarını konuşturacak ve kâfir olduklanna dair azalan aleyhlerine şa-hidlik edecektir. İşte "evvelce gizledikleri şeyler karşılarına çıktı" buyru­ğunun tecelli edeceği zaman budur. Bunu da Ebu Ravk söylemiştir.

"Karşılarına çıktı" buyruğunun, sakladıkları, gizledikleri küfür karşıları­na çıktı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, onların kötü amelleri ken­dilerine görünmüş olacaktır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: "Ama, Allah'tan hesap etmedikleri şey kendilerine görünür." Şöyle de açıklanmıştır: Anlamı şudur: Hayır, azgınlara uyan kimselerin karşısına, o azgınların kendilerinden gizledikleri öldükten sonra diriliş ve kıya­met açıkça görünmüş olacaktır. Çünkü bundan sonra yüce Allah'ın: "Onlar: Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz diriltilecek de değiliz derler" (el-En'âm, 6/29.) buyruğu gelmektedir.

Yüce Allah'ın: "Eğer geri döndürültirlerse" azabı gördükten sonra.... di­ye açıklandığı gibi, azabı görmeden önce.... diye de açıklanmıştır. "Yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler." Kendilerine yasak kılınan şir­ke geri dönerler, tekrar onu işlerler. Çünkü yüce Allah onların iman etme­yeceklerini bilmiştir. İblis de yüce Allah'ın bunca âyetim görmesine rağmen yine inadından vazgeçmedi.

Yüce Allah'ın: "Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar" buyruğu da onîar hak­kında verdiği bir haberdir. Dünyada peygamberleri yalanlamak, öldükten son­ra dirilişi inkâr etmek şeklindeki hallerini bildirmektedir. Nitekim yüce Allah: "Şüphesiz Rabbin hüküm uerir" (en-Nahl, 16/124) diye buyurmuştur. Bu buy­ruğu, yüce Allah gelecekteki hallerini bize nakletmektedir. Anlamın şöyle ol­duğu da söylenmiştir: Şüphe yok ki onlar, yalanlanmayacaklarına ve mü'min olacaklarına dair kendileri hakkında verdikleri haberde yalan söylemektedir­ler. Yahya b. Vessâb da "Geri döndürülürlerse" buyruğunu, "re" har­fini esreli olarak okumuştur. Çünkü bunun aslı şeklindedir. Bu kıraate göre "dâl" harfinin esresi "râ" harfine nakledilmiş olmaktadır. [43]

29. Onlar; "Bu, ancak dünya hayatımızdır. Biz, diriltilecekler de de­ğiliz* dediler.

Yüce Allah'ın: "Onlar, bu ancak dünya hayatımızdır... dediler" buyruğu mübtedâ ve haberdir. ise nefy edatıdır.: Biz... değiliz" buyru-ğundaki (): Biz zamiri; () olumsuzluk edatının ismidir. "(Diril­tilecekler" de onun haberidir. Bu da onların dünya hayatında söyledikleri­ne dair yeni bir mübtedâ ve haberdir.

îbn Zeyd der ki: Bu, yüce Allah'ın: "Eğer geri döndürülürlerse yine ken­dilerine yasaklanan şeylere geri dönerler" (el-En'âm, 6/28) buyruğunun kapsamı içerisindedir. "Ve... bu ancak dünya hayatımızdır, derler." Yani yi­ne küfre geri dönerler ve içinde bulundukları halin lezzeti ile meşgul olur­lar. Bu da İblis'in durumunda açıkladığımız gibi, inatçı kâfir hakkında yorum­lanır, ya da yüce Allah'ın hakkı bilmelerinden sonra yine gerçeği bulma İm­kânı onlara vermez diye yorumlanır. Bu da aklen uygun bir şeydir. [44]

30. Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir gör-şeydin. O: "Bu hak değil miymiş?" diye buyuracak, onlar da: "Rabbİmize yemin olsun ki evet" diyeceklerdir. O dat "Öyleyse küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın" buyuracak.

yüce Allah'ın: "Sen, Rabblerinİn huzurunda durdurulacakları zamanı bir görsen" buyruğundaki "durdurulacakları" buyruğu, alıkonulacakları, "Rab-lerinin huzurunda" buyruğu da, Allah'ın onlaı-hakkında vereceği emrin ne olacağının ortaya çıkması için durdurulacakları zamanı bir görsen anlamın­dadır.

Buradaki nın, (): Yanında, indinde anlamına geldiği de söylen­miştir. Yani, onun meleklerinin ve cezasının yanında durdurulacakları anla­mına gelir ki, orada Allah'tan başkasının hiçbir hakimiyeti ve etkisi olma­yacaktır. Nitekim; () ifadesi, yanında durdu anlamındadır. se, sa'nın cevabı, bu durduıııluşun azameti dolayısıyla hazfedilmiştir.

"Bu hak değil miymiş? diye buyuracak." Bu soru onlara doğruyu söylet­mek ve azarlanmaları maksadıyla sorulacaktır. Yani, bu öldükten sonra di­riliş olacak, meydana gelecek birşey değil miymiş? "Onlarda... evet diyecek­lerdir." Böyle diyecekler ve bu dediklerini de "Rabbimize yemin olsun ki evet" diye yemin ile pekiştireceklerdir.

Şöyle de denilmiştir: Melekler, onlara Allah'ın emri ile öldükten sonra di­riliş ve azap hak değil miymiş diye soracak, onlar da: "Evet, Rabbimize ye­min olsun ki" şüphesiz kt o bir gerçektir, diye cevap vereceklerdir. Bunun üzerine o da: "Öylese küfre saptığınızdan dolayı azabı tadın, buyuracak." [45]

31. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlar­dır. Nihayet Kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı zaman, gü­nahlarını sırtlarına yüklenerek: "Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize" diyeceklerdir. Dikkat edin, yüklen­dikleri ne kötüdür!

Yüce Allah'ın: "Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğ­ramışlardır" buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, "Allah'a kavuş-ro3k"tan kasıt öldükten sonra dirilişi ve amellerin karşılığının görülmesini (ce­zayı) yalanlamaktır. Buna delil ise Hz. Peygamberin "Her kim müslüman bir kimsenin malım o vesileyle kesip almak için yalan yere yemin edecek olur­sa, Allah kendisine gazap etmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkar"[46] buyruğu­dur. Bu da yaptığı o İşin cezası ile karşılaşır anlamındadır.

Çünkü (kıyamette) görüleceğini kabul edenlerin görüşüne göre, Allah'ın gazap ettiği kimse Allah'ı göremeyecektir, (buyruğudur). el-Kaffal ve başka­ları bu görüşü benimsemişlerdir. el-Kuşeyrî ise der ki: Bu kıymeti olan bir gö­rüş değildir. Çünkü, mevcut herhangi bir delil dolayısıyla bir yerde kavuş­manın ceza görmek diye yorumlanması her yerde aynı te'vilin yapılmasını ge­rektirmez. O bakımdan bu âyct-i kerimede "kavuşmak" zahir anlamı üzere anlaşılmalıdır. Kâfirler İse, yaratıcıyı İnkâr ediyorlardı. Allah'ın görüleceğini inkâr edenler ise böyle bir şeyin var olacağını kabul etmezler.

Yüce Allah'ın; "Nihayet kıyamet kendilerine ansızın gelip çattığı za­man..." buyruğunuda kıyamet, kendisinde görülecek hesabın çabukluğu do­layısıyla "sâ'a" dîye adlandırılmıştır. () ise, ansızın demektir. Hal olarak nasb edilmiştir. Sibeveyh'e göre hal mevkiinde mastardır.. (): Ona ye­mek ve su vermeksizin öldürdüm, demek gibi. Sibeveyh ayrıca şu beyiti nak­letmektedir:

"Mafsalları (yani kendisi) oldukça zayıf fakat serkeş bir binek üzerine Gencimizi bindirmek istediğimiz her seferinde zor ve güç belâ bindirebiliyoruz."

Sibeveyh buna kıyas yapılmasını caiz görmez. Ve buna göre "Filan kişi hız­lıca geldi anlamında;.(): denilmez.

Yüce Allah'ın: "Yazıklar olsun, bize diyeceklerdir" buyruğunda, hasret (ya­zıklar olsun) başına nida geldiği halde gerçekte bu münadâ (kendisine ses­lenilen) değildir. Ancak bu, çokça hasret çekileceğine delildir. Meselâ: "(): Vay be! hayret, bu ne biçim bolluk!" ifadeleri de böyledir. Gerçekte bunlar münâdâ değildirler. Ancak, çokça hayret edildiğine ve bol­luğun çokluğuna delâlet eden tabirlerdir. Sibeveyh der ki: Şöyle demiş gibi­dir: Ey şaşkınlık gel, işte geleceğin bu demdir. Nitekim: Ey hasret gel, işte bu dem geleceğin demdir, demek de bu kabildendir. Kendisine nida olması sahih olmayan diğer bütün lafızlar da bu şekilde kabul edilirler. Bu da "hay­ret ettim" tabirinden daha beliğ bir tabirdir. Şairin şu sözü de bu türdendir:

"Üstüne vurulan yüke doğrusu hayret!"

Şöyle de denilmiştir. Bu, insanların karşı karşıya kalacakları büyük hasret de dikkatlerini çekmek içindir. Yani, ey insanlar, o gündeki büyük hasretten dolayı dikkatli olunuz.

Böylelikle nida harfi gerçekte münadâ olmayan bir lafzın başına gelmiş­tir. Nitekim: Seni burada görmeyeyim denildiği zaman, nehiy, gerçekte nehy edenden başkası hakkında sözkonusu olmuştur.

Şanı yüce Allah'ın: "Orada yaptığımız kusurlardan dola­yı" buyruğu, kıyamet için önden birşeyler göndermek hususundaki kusur­larımızdan dolayı...anlamındır. Bu açıklama el-Hasen'den nakledilmiştir. "Yaptığımız kusur," buyruğun kaybettiğimiz demektir. Asıl anlamı ise ileri gitmektir. Meselâ denildiği zaman, filan kişi daha önce ve ön­den suya vardı demektir. Hz. Peygamber'! n: : Havuzun üzerine ben sizden daha önce gitmiş olacağım" [47] buyruğu da buradan gel­mektedir. "Suya daha önce giden, anlamında ( da buradan geldiği gi­bi, cenaze namazında küçük çocuk için yapılan duada Allahım, onu ebeveyni için önceden gitmiş bir hayır kıl" [48] şeklindeki dua da buradan gelmektedir. Buna göre, onların söyleyecekleri nakledilen; () buyruğu, önceden göndermiş olduğumuz acizlik anlamındadır. Bunun şa­nı yüce Allah'a itaat hususunda başkalarının bizi geçmesi, bizim de geri kal­mamız dolayısıyla... (yazıklar olsun bize) anlamına geldiği de söylenmiştir.

Orada" ise, kıyamet için ameli terk etmek suretiyle dünyada... an­lamındadır. Taberî der ki: Buradaki "O" zamiri aslında alıç verişe racidir. O da onların imanı verip karşılığında küfrü, ahireti verip de karşılığında dün­yayı satın almakla alış verişlerinin zarara uğradığım açıkça görmeleri üzeri­ne: "O alış verişte yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar t Jsun bize" diye­ceklerdir. Hüsranın, ayrıca zikredümeyip (zamirin zikredilmesi) ise, sözün ona delalet etmesi dolayısıyladır. Çünkü hüsran ancak alış verişteki zararda söz-konusu olur. Buna delil de yüce Allah'ın: "Ticaretleri kâr etmedi onların" (el-Bakara, 2/16) buyruğudur.

es-Süddî de der ki: Cennete götüren amellerden kaybettiklerimiz dolayı­sıyla yazıklar olsun bizlere, anlamına geldiğini söylemiştir. Ebu Said el-Hudrî'nin Peygamber (say)'dan rivayetine göre bu âyet-i kerime hakkında şöy­le buyurmuştur: "Cehennemlikler cennetteki konak yerlerini görecekler, bunun üzerine: "Yazıklar olsun bize" diyeceklerdir."

Yüce Allah'ın: "Günahlarını sırtlarına yüklenerek" buyruğunda geçen () Günahları" anlamındaki kelime (): Yük'ün çoğuludur. Burada mecazi bir ifade, ifadenin genişletilmesi ve bir ağırlık taşıyana bir benzetme yapılmıştır. Bu kökten olmak üzere; "(): Yük taşıdı taşır, yük­lendi yüklenilir" filleri de kullanılmaktadır. Bunun aslı ise dağ demek olan () kelimesidir. Bir cenaze ile birlikte evlerinden çıkıp giden kadınlar hak­kında söylenen hadis-i şerifte yer alan: "() Ecir almak­sızın günah yüklenmişler otarak geri dönünüz" [49] buyruğundaki "günah" da bu kökten gelmektedir.

Ebu Ubeyd der ki: Avam genel olarak () diye "vav" yerine hem­ze kullanırlar. Sanki Ebu Ubeyd bu ifadesiyle bunun izah edilecek bir tara­fını ima etmek istemektedir. Çünkü bu kelime kök itibariyle hemzeli değil "vav"h ()'den gelmiştir. Yine Ebu Ubeyd der ki: Adam elbisesini yayıp içine eşyayı koydu mu, ona ağırlığını taşı anlamında; () denilir. "Ve­zir" kelimesi de buradan gelmektedir. Çünkü vezir, kendisine verilen yöne­tim işlerinin idaresinin ağırlıklarını taşımaktadır.

Buyruğun anlamı İse: Onlar günah taşıdıkları için, taşıdıkları bu günahlar dolayısıyla ağır bir yük yüklenmiş gibi olacaklardır, şeklindedir.

"Dikkat edin yüklendikleri ne kötüdür." Yani, o yüklendikleri şey ne ka­dar kötü bir şeydir. [50]

32. Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey de­ğildir. Âhİret yurdu İse; takva sahipleri İçin elbette daha hayır­lıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [51]

1. Dünya Hayatının Gerçek Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Dünya hayatı bir oyundan bir oyalanmadan başka bir şey değildir" diye buyurması süresinin kısalığından dolayıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Şunu bil ki dünya, uyuyanın gördüğü rüyaya benzer. Daimi olmayan bir hayat hayırlı bir hayat olamaz. Dün tadıp da tükettiğin bir lezzeti düşün: Gerçekten bir rüya gibi gelmiyor mu sana?"

Bîr başka şair de şöyle demekledir:

"Ağır ağır çalış, şüphesiz sen öleceksin.

Ve ey insan, kendin için de çabala

Geçip gittiği için olmuş olan adeta olmamış gibidir

Ve olacak olan bir şey de sanki oldu gibi."

Şöyle de denilmiştir: Buyruk; dünya hayatının metaı, oyun ve oyalanma­dır, anlamındadır. Yani, dünyada arzu edip canlarının çektiği birşeyin iyi bir sonucu yoktur. Oyun ve oyalanma gibidir. Süleyman b. Abdulmelik aynaya bakıp: Ben genç bir hükümdarım deyince, bir cariyesi ona şöyle demiş:

"Sen en iyi bir meta'sın eğer kalıcı olsaydın

Şu var ki, insan için kalıcılık yoktur.

Gördüğümüz kadarıyla biz, insanlarda gördüğümüz bir kusuru sende bulamadık.

Ama ne var ki, sen de fanisin."

"Oyun ve oyalanma"nın batıl ve aldanış anlamına geldiği de söylenmiş­tir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Dünya haya­tı bir aldanış metaından başka birşey değildir." (Âl-i İmran, 3/185)

Âyetten kastt, kâfirlerin: "Bu, ancak dünya hayatımızdır" şeklindeki söz­lerini yalanlamaktır. Oyunun ne demek olduğu bilinmektedir. Çokça oyun oy­nayan kimseye; () denilir. Oyun oynama yerine de; () denilir. Fi­il olarak; () şeklinde gelir.

Oyalanma (.lehvVin de ne demek olduğu bilinmektedir. Seni meşgul eden herşey, seni oyalamış olur. Bunun asıl anlamının bir şeyden alıkoymak anlamına geldiği de söylenmiştir. Arapların bu anlamda; (): Ondan alıkoydum, şeklindeki ifadelerinden gelmektedir.

el-Mehdevî der ki: Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü, yüzçevirmek anlamına gelen fiilin "lâm" harfi (üçüncü son harfi) "yâ"dır. Bu­na delil ise, onların bu anlamdaki fiilden () şeklindeki kullanımlarıdır. Birincisinin "lâmu'1-füli" ise "vav"dır. [52]

2. Dünyada Âhiret İçin Yapılan İşler Oyun ve Oyalanma Değildir:

Dünyada âhiret için yapılan işler oyun ve oyalanma kabilinden sayılmaz­lar. Çünkü, oyunun gerçek mahiyeti kendisinden yararlanılmayan, oyalanma­nın mahiyeti ise kendisiyle oyalanılan şeydir. Âhiret için yapılan ise, bu iki­sinin de dışında kalır. Adamın birisi, Ali b. Ebi Talİb (r.a)'ın huzurunda dünyayı yerdi. Bunun üzerine I iz. Ali şöyle dedi: Dünya, ona karşı doğru dav­rananlar için doğruluk yurdudur. Ondan anlaması gerekeni anlayan için kurtuluş yurdudur. Oradan azık edinen kimseler için de zenginlik yurdudur.

Mahmud el-Verrâk da der ki;

"Başına musibet gelse dahi, dünyanın ve onun değişip duran günlerinin

ardından yergi gönderme. Çünkü, âhire tin dünya ile kazanılması, onun şeref ve faziletini ortaya koyar."

Ebu Ömer b. Abdi'1-Berr de Ebu Said el-Hudrfden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Dünya da mel'undur, ondaki her-şey de mel'undur. Ancak ondaki Allah'ı zikretmek, veya Allah'ı zikretmeye götüren şey müstesnadır. Alim ve ilim öğrenen ecirde ortaktırlar. Sair insan­lar ise sıradan ayak takımıdır, onlarda hayır yoktur." Bunu, Tirmizî de Ebu Hureyre'den rivayet etmiş ve: Hasen, garib bir hadîstir demiştir.[53] Peygam­ber (sav)'dan şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Allah'a yalnızca dünyada asi olunması ve Allah'ın nezdinde bulunan mükâfatlara ancak dünyayı terketmek-le nail olunması, dünyanın Allah nezdindeki basit değerinden kaynaklanmak­tadır."[54]

Tirmizî Sehl b. Sa'd'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: Eğer dünya Allah nezdinde bir sivri sinek kanadı kadar bile değer taşıyor olsaydı ordan bir kâfire bir içim su dahi içirmezdi."[55] Şa­ir de şöyle demektedir:

"Eğer kararlı bir kimse isen işit günlerin ne dediğini:

Çünkü onlar sana ya bir şeyi emretmekte, ya da bir şeyi yasaklamaktadır.

Dünya eğer bir kişinin dînine zarar vermezse

Artık eline geçiremediği hiçbir şey için üzülmeye değmez.

Bir sivrisinek kanadına dahi denk değildir dünya

Ne de bir uçan kuşun kanadındaki küçük bir tüy ağırlığında

Mü'min için sevap alarak Allah dünyayı kabul etmediği gibi

Yine kâfir için bir ceza olarak kabul etmemiştir."

İbn Abbas da der ki: Bu (dünya hayatının âyette belirtildiği gibi oluşu), kâfirin hayatıdır. Çünkü o, aldanış ve batıl içerisinde dünyanın günlerini sür­dürüp gider. Mü'mİnİn hayatı ise salih ameller kapsar. O bakımdan onun ha­yatı ©yun ve oyalanma olamaz.

Yüce Allah'ın: "Âhlret yurdu ise elbette daha hayırlıdır" buyruğunda kas­tedilen ise, bekası dolayısıyla cennettir, Ona ahiret denilmesi ise, bizden te­hir edilmesi, yani sonraya kalmasıdır. Dünyaya bu ismin verilmesi ise bize denî (yakın) oluşundan dolayıdır.

İbn Amir "lâm" ile Ahiret yurdu ise., diye okumuştur. Bu buy­ruktaki (âhiret yurdu) İzafette ise muzafın hazfı mukadder olup, asıl sıfat rau-zafın yerine ikâme edilmiştir. İfadenin takdiri de: Ahtret ha­yatı yurdu" şeklindedir. Cumhurun kıraati otan kıraatinde ise "lâm", lam-ı ibtidâ'dır. : Yurt," mübtedâ olduğu İçin merfu'dur. "Âhi­ret" onun sıfatıdır. Haberi; ... leri İçin elbette daha hayırlıdır" buyruğudur. Bunu da yüce Allah'ın şu buyrukları pekiştirmektedir: "İşte Biz ahiret yurdunu..." (el-Kasas, 28/83'); "Âhiret yurdu ise şüphesiz ki asıl ha­yat yurdu orasıdır." (el-Ankebut, 29/65) Bu iki buyrukta da "ahiret" kelime­si "Yurt" kelimesine sıfat olarak gelmiştir,

"Takva sahipleri"nden kasıt şirkten sakınanlardır. "Hâlâ akıllanmayacak mısınız" anlamındaki; buyruğu, hem "te" ile, hem de "ye" akıllanmayacaklar mı anlamında) okunmuştur. Yani, durumun böyle olu-duğunu akledip de dünyaya karşı zahidane hareket etmiyecekler mi?

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [56]

33. Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette biliyo­ruz. Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış. Fakat o zalimler bi­le bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

34. Andolsun senden önce gelen peygamberler de yalanlanmıslar-dı. Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler. Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelime­lerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki, (önceki) peygamber­lerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiştir.

Yüce Allah'in: "Onların söylediklerinin seni mahzun ettiğini elbette bi­liyoruz" anlamındaki buyrukta yer alan; edatının esreli olarak gelme­si, (haberinin başına) "lâm"ın gelişi dolayısıyladır.

Ebu Meysere der ki: Rasûlullah (sav) Ebu Cehil ve arkadaşlarının yanın­dan geçerken, ona ey Muhammed dediler. Allah'a andolsun ki biz seni ya­lanlamıyoruz. Şüphesiz bize göre sen doğru söylüyorsun. Fakat senin getir­diğini yalanlıyoruz. Bunun üzerine bu: "Onlar aslında seni yalanlamıyor­larmış. Fakat o zalimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar* âyeti nazil oldu,[57] daha sonra da: "Andolsun senden önce gelen peygam­berler de yalanlannuşlardı" âyeti ile Allah onu teselli buyurdu.

"(<üijîİ£i h Seni yalanlamıyorlar" buyruğundaki (zel harfi) hem şeddeli hem şeddesiz okunmuştur. Her iki okuyuşun da aynı anlama geldiği söylen­miştir. "Onu gizledim, sakladım" gibi. Ebu Ubeyd ise, şeddesiz kıraati tercih etmiştir. Bu Ali (r.a)'ın da kıraatidir. Hz. Ali'den rivayet olun­duğuna göre Ebu Cehil, Peygamber (sav.)'a: Şüphesiz ki biz seni yalanlamı­yoruz. Fakat senin getirdiğini yalanlıyoruz deyince, yüce Allah da: "Onlar as­lında seni yalanlamıyorlarmış..." âyeti nazil oldu.[58]

en~Nehhâs der ki: Bu hususta Ebu Ubeyd'e muhalefet olunmuştur. Bura­daki; "Seni yalanlamıyoruz" ifadesi, (zel harfi) şeddesiz olarak; diye de rivayet olunmuştur. Bunun üzerine yüce Allah "zel" harfi şeddeli olarak: "Seni yalanlamıyorlarmış" buyruğunu indirdi.

Bu hususu şu rivayet de pekiştirmektedir: Adamın birisi, İbn Abbas'ın hu­zurunda; "Onlar aslında seni yalanlamıyorlarmış" buyru­ğunu şeddesiz olarak okumuş, bunun üzerine İbn Abbas da: diyerek şeddeli okumasını düzeltmiş, Çünkü onlar Peygamber (sav)'a "el-Emîn" adını veriyorlardı. -Şeddeli olarak- kıraatinin anlamı ise dil­cilere göre seni yalana nisbet et(.mi) yorlar ve söylediklerini de red et( mi) yor-lar şeklindedir. Buna karşılık; şeklindeki şeddesiz okuyuş senin yalan söylediğini görmüyorlar, demektir. Nitekim bir kimsenin yalancı oldu­ğunu gördüğünü ifade etmek için; denildiği gibi, cimri olduğu gö­rüldüğü zaman da bunu ifade etmek için denilir. Yani, onlar eğer senin getirdiğin üzerinde düşünecek olurlarsa, senin yalancı olduğunu gör­meyeceklerdir. Anlamın şu şekilde olması da mümkündür. Senin hakkında yalan söylediğini tesbit edemeyeceklerdir. Zira, bir kimseye karşı delil geti­rip onun yalancı olduğunu açıkladığın takdirde Onun yalancı oldu­ğunu oıtaya koydun denilir.

Şeddeli okuyuş ise, herhangi bir delil ve bir belgeye dayanarak seni ya­lanlamıyorlar anlamına gelir. Buna da yüce Allah'ın: "Fakat o zalimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar" buyruğu delâlet etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Bu hususta kabul edilecek görüş Ebu Ubeyd'in görüşü­dür. Onun getirdiği delil de bağlayıcıdır. Zira bu hadisi rivayet eden Ali (r.a)'dir. Onun, §eddesiz olarak okuduğu da sahih olarak sabit olmuştur, el-Kisaî de Araplardan, bir kimsenin yalan söyleyip yalanı naklettiğini bildirmek halinde; " Adamı yalanladım" tabirini kullanırlar. Bir kimsenin yalancı olduğunu haber vermek için de; "Onu yalancı bildim," deni­lir. ez-Zeccâc da böyle demiştir: Bir kimseye dediğin zaman, onu ya­lanlamış olursun. Onun bildirdiği şeyin yalan olduğunu hatırlatmak isterken dedenilir.

Yüce Allah'n: "Fakat yalanlanmalarına rağmen sabrettiler" buyruğu da sen de sabrettikleri gibi sabret anlamındadır.

"Onlara eziyet de edildi. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti." Sa­na da vadolunduğun şey gelecektir. "Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek

yoktur" buyruğu da ona gelecek yardımı açıklamaktadır. Yani, yüce Al­lah'ın vadettiği şeyi hiç kimse önleyemez, engelleyemez. Kimse O'nun hük­münü bozamaz, O vadinden asla caymaz ve: "Her bir vade için yazılı bir va­kit vardır" (er-Râ'd, 13/38); "Andolsun Biz, peygamberlerimize ve iman edenlere... yardım ederiz" (el-Mu'min, 40/5D; "Andolsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza şu sözümüz verilmiştir: Muhakkak on­lar, elbette zafere erdirileceklerdir ve şüphesiz Bizim ordumuz elbette galip geleceklerdir" (es-Sâffat, 37/171-173); "Allah: Andolsun Ben ve peygamber­lerim elbette galip geleceğim diye yazmıştır." (el-Mücadele, 58/21)

"Andolsunki, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana gelmiş­tir" buyruğunda; : Sana gelmiştir" fiilinin faili gizlidir. Sana peygam­berlerin haberlerinden bir haber gelmiştir, demektir. [59]

35. Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp yahut göğe de bir merdiven dayayıp onlara bir âyet getirmeye gücün yeterse (hiç durma yap). Allah dileseydi onları muhakkak hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahiller­den olma.

"Eğer onların yüzçevirmeleri* yüzçevirmeleri ve iman etmeyip arkala­rını dönmeleri "sana ağır geliyorsa, istersen yere bir menfez açıp" içinden geçip başka bir tarafa çıkacağın bir dehliz yapıp...

Buradaki "menfez" anlamına gelen; (LüO kelimesi ile cerboanın yuvası olarak bilinen, aynı kökten gelmektedir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/3. ayet, 24. başlıkta,) geçmiş bulunmak­tadır. "Münafık" kelimesi de buradan gelmektedir. Yine buna dair açıklama­lar daha önceden geçmiştir.

"Yahut... bir merdiven" buyruğu, ona atf edilmiştir. Semaya seni yüksel­tecek bir araç demektir. Buradaki ifade temsilî bir ifadedir. Çünkü üzerine çı­kılan merdiven o yere giden bir yoldur. Kelime olarak müzekkerdir. el-Fer-râ'nın naklettiği bu Kelimesinin müennes olduğuna dair nakli bilinen birşey değildir. Katade de der ki: Merdiven demek çıkılan basamak demek­tir. ez-Zeccâc der ki: Bu kelime; "Esenlikten" türetilmiştir. Sanki mer­diven arzuladığın yere esenlikle seni götürüp teslim ettiği için bu adı almış gibidir.

"Onlara bir âyet getirmeye" bu da öncekine atfedilmiştir, yani iman et­meleri için bunu yapmaya gücün yetiyorsa, durma bunu yap, demektir. Ce­vabın hazfedilmesi, işitenin bunu bilmesi dolayısıyladır.

Şanı yüce Allah, Peygamberine, iman etmedikleri için ileri derecede üzülmemesini emretmektedir. Nitekim onlan kendisi hidayete getirme gücü­ne de sahip değildi.

"Allah dikseydi onları muhakkak hidayet üzere toplardı." Onları mümin olarak yaratır ve tabiatları gereği iman etmelerini sağlardı. Yüce Allah, Ka­deriyenin görüşünü reddederek, onların küfre sapmalarının kendi meşîeti ile olduğunu beyan etmektedir.

Bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara ister istemez iman etmeye mecbur edecek bir âyet (mucize) gösterirdi. Fakat, O yüce Allah, ara­larından iman edip iyilik işleyenlere sevap vermeyi murad etmiştir.

"Öyleyse sakın cahillerden olma." Yani, bu aşırt üzüntü ve hasretleri ken­dilerini ileri derecede sabırsızlığa ve helâl olmayan bir konuma iten kimse­lerden olma. Yani, kâfir oldular diye üzülme. O takdirde senin durumun da cahillerin durumuna yakın olur.

Şöyle de denilmiştir: Hitab ona olmakla birlikte maksat ümmetidir. Çün­kü müslümanların kalpleri, insanların kâfir oluşları ve kendilerine verdikle­ri eziyetler dolayısıyla daralıyor idi. [60]

36. Ancak dinleyenler kabul ederler. Ölüleri İse Allah dirütecektir. Sonra yalnız O'na döndürüleceklerdir.

37. "Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya" dediler. De ki: "Allah bir âyet İndirmeye elbette kadirdir. Fakat onların çoğu bilmez­ler."

Yüce Allah'ın: "Ancak dinleyenler kabul ederler" buyruğunda, "dinleyen­ler" den kasıt, kulak vererek, anlayarak, hakkı isteyerek dinleyenlerdir. Bun­lar işittiklerini kabul eden, bundan yararlanan ve gereğince amel eden

mü'minierdir. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve Mücahid yapmıştır.

Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah: "Ölüleri ise Al­lah diriltecektir" diye buyurmaktadır ki, bunlardan kasıt, el-Hasen ve Mü-cahid'den nakledildiğine göre kâfirlerdir. Yani kâfirler hakkı kabul etmemek ve hiçbir delile kulak vermemek bakımından ölüler gibidirler. Buradaki ölülerin öten herkes olduğu da söylenmiştir. Bunları "Allah" hesap vermek için "diriltecektir." Birinci görüşe göre diriltilmelerinden kasıt, Allah'a ve Ra-sulüne iman ederek hidayet bulmalarıdır. el-Hasen'den nakledildiğine göre ise, kasıt; ey Muhammed, -ölümün yaklaşması esnasında- dünyada başka bir çarelerinin kalmaması durumunda sana iman edinceye kadar şirklerinden di-riltümeleri (uyandırılmaları)dır.

Yüce Allah'ın: "Rabbinden ona bir âyet indirilseydi ya dediler" buyru­ğu ile ilgili olarak da el-Hasen şöyle demektedir; Burada şeydi ya" buyruğu, meli değil miydi, anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

"Ey beş parasız, iriyarı ve adi herifin oğulları, sizler en şanlı şerefli işinizi, yaşlı kocamış develeri kesmek kabul ediyorsunuz. Silahlarını kuşanmış, miğferi ile başraı örtmüş kimseyi böyle

kabul etmeli değil miydiniz?"

Onların, bunca deliller ortaya çıktıktan, içinde anlatılanlar ve gayba dair bilgiler dolayısıyla bir sûresinin dahi benzerini getirmekten acze düştükleri Kur'ân-ı Kerim ite karşılarına delilin ortaya konulmasından sonra, yine bir mu­cize istemeleri, onların işi yokuşa sürmelerinden başka birşey değildi.

"Fakat onların çoğu bilmezler." Yani, aziz ve celil olan Allah'ın kulları­nın maslahatını taşıyan âyetleri indirdiğini bilmezler. Soylarından kendisine iman edecek topluluklar geleceğini bildiği gibi O, onları kökten imha etme­yi murad etmemişti.

'Fakat onların çoğu bilmezler" buyruğunun: Allah'ın bu âyeti indirme­ye kadir olduğunu bilmezler, anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc der ki: Onlar, kendilerini hidayet üzere, kendileri istemeseler da­hi toplamasını istemişlerdi. (Yani istedikleri mucize buydu) [61]

38. Yeryüzünde yürüyen herbir canlı ve iki kanadı İle uçan bütün kuşlar, ancak sizin gibi birer ümmettirler. Biz o Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra ancak Rabblerinin huzurunda toplanırlar.

Yüce Allah'ın: "Yeryüzünde yürüyen herbir canlı..." buyruğunda geçen canlı, (ed-Dâbbe)'nin anlamı ile buna dair açıklamalar, daha önce el-Baka-ra Sûresi'nde (2/164. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime, as­lında (isim değil) sıfattır ve; 'den gelmektedir. İsm-i faili de; şeklindedir. Kısa adımlar ile yürümek (debelenmek) demektir.

"İki kanadıyla uçan bütün kuşlar." Buyruğundaki; Kuş kelimesi, Dabbe lafzına atfen mecrûrdur.

el-Hasen ve Abdullah b. Ebi İshâk;şeklinde mahalline atf ile mer-fu' olarak okumuşlardır. ise fazladan gelmiş kabul edilmiştir. İfadenin takdiri ise, her bir canlı şeklindedir. "iki kanadıylaibare­si de, te'kid ve müphemliği izale etmek için zikredilmiştir. Çünkü Araplar, kuş­ların dışındaki varlıklar hakkında da uçma tabirini kullanırlar. Meselâ birisi­ne; "Bu ihtiyacım İçin uç" denildiği zaman, çabucak git, demek isterler. Bu nedenle burada "iki kanadıyla" ifadesi, sözkonusu olanın uçan kuş olduğu açıkça belli olsun diye zikredilmiştir. Kuştan başkası hakkında ise uçmak tabiri mecazidir.

Denildiğine göre, kuşun gövdesinin iki kanadı arasında dengeli duruşu, onun uçuşuna yardım etmektedir. Eğer bu denge olmasaydı, sağa veya so­la yan yatardı. Böylelikle bize uçmanın iki kanatla gerçekleştiğini ve "onla­rı Allah'tan başka kimsenin tutmadığını" (en-Nahl, 16/79) bildirmiş ol­maktadır.

Kanat (cenah), kuşun havada kendileri vasıtasıyla uçma imkânını buldu­ğu iki kanattan birinin adıdır. Cenah, aslında cihetlerden herhangi birisine meyletmek anlamındadır. Meselâ, gemi yere doğru meyledip, yere yapışıp du­racak olursa, denilmesi buradan gelmektedir. İnsanın "tâir"i ise ameli demektir. Tâir uçan kuş anlamındadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerimde şöy­le buyrulmaktadır: "Her insanın tairini (amelini) kendi boynuna doladık." (el-İsra, 17/13)

"Ancak sizin gibi birer ümmettirler.1' Yüce Allah tarafından yaratılmış ol­dukları, onlann rızıklarını tekeffül ettiği, haklarında âdil davranması bakımın­dan onlar da sizin gibi topluluklardır. Sizin de onlara zulmetmemeniz ve bu hususta size verilen emirleri aşmamanız gerekir.

"Dâbbe", hareket eden her şey hakkında kullanılır. Semâdakilerden söz edilmeyip yalnızca yerde hareket edenlerin sözkonusu edilmesi, insanların görüp tanıdıklarının yerdekiter oluşundan dolayıdır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar da teşbih ve Allah'ın varlığına delalet bakımın­dan bizim gibidirler. Yani: Ne kadar canlı ve uçan bir kuş varsa, o da yüce Allah'ı teşbih etmekte ve kâfirler üzerinde düşünecek olurlarsa, onun vah­daniyetine delâlet etmektedir.

Ebû Hureyre der ki: Onlar da yarın diğer hayvanlar hasredilip boynuzsuz olan lehine boynuzlusundan kısas yapılacağı bakımından bize benzemekte­dirler. Bu kısastan sonra da yüce Allah onlara toprak olunuz, diyecektir, ez-Zeccâc'ın tercih ettiği görüş de budur. Çünkü O: "Ancak sizin gibi biter üm­mettirler" buyruğu hakkında yaratılış, rızık, ölüm, öldükten sonra diriliş ve (Kıyamette) kendilerine kısas uygulanması bakımından sizin gibidirler. Böy­lelikle birinci görüş de bunun kapsamına girmiş olmaktadır.

Süfyân b. Uyeyne de der ki: Yani, hayvanlardan ve kuşlardan ne kadar tür varsa, mutlaka insanlar arasında da onun benzeri vardır. İnsanlardan kimi­si arslan gibi hücum eder, kimisi domuz gibi aç gözlülükle saldırır, kimisi kö­pek gibi ulur, kimisi tavus gibi kabarır, böbürlenir... İşte benzer olmanın an­lamı budur, el-Hattabî bunu güzel bir açıklama kabul ederek şöyle der: Şüphe yok ki sen de işte bu gibi hayvan ve yırtıcı varlıklarla oturup kalkmak­ta, ilişki kurmaktasın. O halde, ihtiyatı elden bırakma.

Mücahid de yüce Allah'ın: "Ancak sizin gibi birer ümmettirler" buyru­ğu hakkında şöyle demektedir: Nasıl ki sizin kendileriyle tanındığınız isim­leriniz varsa, onlann da öylece kendileriyle tanındıkları isimleri bulunan sı­nırlar halindedirler. Bunun dışında sahih olmayan bir takım açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ bilgi bakımından da onlar da bizim gibi imişler, onlar da hasredilecek ve cennette nimete mazhar kıhnacaklarmış. Dünyada çektikle­ri acıların bedeli onlara verilecek, cennet ehli onlann şekillerini görerek ün-siyet elde edeceklermiş.<