MÂİDE SURESİ
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Maide suresi, yüz yirmi âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur.
Bu sure-i celile, akitlerin yerine getirilmesini, çeÅŸitli hayvanların bize heÂlal kılındığını, Kabe'ye yönelenlere ve kurbanlıklara saygısızlık edilmemesini, iyilikte ve takvada yardımlaşılmasını, günah iÅŸlemekte ve düşmanlıkta yardım-laÅŸilmamasını beyan ederek ve hangi hayvanların etlerinin yeneceÄŸini, hangileÂrinin yenmeyeceÄŸini açıklayarak baÅŸlıyor.
Sure-i celilede devamla, abdesti nasıl alacağımız tarif ediliyor. Allah'ın bizden aldığı ahde sadık kalmamız, adaleli ayakta tutmamız emrediliyor ve böyÂle yapanlar için maÄŸfiret ve büyük bir mükâfaat olduÄŸu haber veriliyor.
Bundan sonra, Allah tealanın, İsrailoğullarından söz aldığı fakat onların, verdikleri sözde durmayarak lanete uğradıkları, aynı şekilde Hristiyanlann da söz verdiği fakat onlann da ahitlerinde durmadıkları ve Hz. İsa'yı Allah kabul ederek kâfir oldukları beyan ediliyor.
Sure-i Celilede bundan sonra, Hz. Âdem'in iki oğlu, Habil ve Kabil'in kıssaları anlatılıyor. Hırsızlık yapan kişinin, ceza olarak elinin kesileceği beyan ediliyor. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin, kâfirler, zalimler ve fasıklar oldukları beyan ediliyor.
Daha sonra gelen âyetlerde, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmememiz emrediliyor ve kim dininden dönerse onların yerine, Allah' ı seven Allah'ın da kendilerini sevdiği insanların bu dine sahip çıkacakları, müminlerin gerçek dostahmin ise ancak yine müminler oldukları haber veriliyor.
Sure-i Celilede bundan sonra, Yahudi ve Hristiyanlara kitap verilerek gerçeÄŸin anlatıldığı fakat onların buna raÄŸmen hak yoldan saptıkları, İslamın geÂtirdiÄŸi tevhid inancını bırakarak sapıklıkta ileri gittikleri ve bu sebeple de lanetÂlendikleri beyan ediliyor.
Sure-i Celilede devamla, içkinin, kumarın, putların ve fal oklarının birer pislik oldukları ve bunların kesinlikle haram oldukları beyan ediliyor.
Hac sırasında ihramh iken, ihramlı kiÅŸiye nelerin yasak olduÄŸu beyan ediliyor ve kendisine Ölüm belirtileri gelen kiÅŸinin vasiyette bulunması, vasiyeÂtine de iki âdil kiÅŸiyi ÅŸahit tutması, ÅŸahit tutulan kiÅŸilerin de gerektiÄŸinde doÄŸruÂlukla ÅŸahitlik yapmaları emrediliyor.
Sure-i Celilenin sonunda Uz. İsa'ya verilen bir mucizeden bahsediliyor. Gökten kendisine yemeklerle donatılmış sofraların indirildiği haber veriliyor. Sure-i Celile de ismini, muhtemelen bu sofradan yani Maide'den alıyor.
İnsan hayatım ilgilendiren çok Önemli emir, tavsiye ve hükümleri içeren bu mübarek sure, "Göklerin ve yerin, ikisinde bulunanların mülkü Allah'a aittir. O, herşeye kadirdir." âyetiyle sona eriyor.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.[1]
1- Ey iman edenler, sözleÅŸmeleri yerine getirin. İhramh iken avlanÂmayı helal saymamanız ÅŸartıyla çeÅŸitli avlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size okunanlar müstesna. Şüphesiz ki Allah, dilediÄŸi hükmü veÂrir.
Ey iman edenler, Rabbinizin size dini hükümlerle gönderdiÄŸi yükümlüÂlükleri ve insanlarla yapmış olduÄŸunuz alış-veriÅŸ ve benzeri sözleÅŸmeleri yerine getirin. Sizlere, deve, sığır ve davar gibi hayvanların etleri helal kılındı. Ancak Allah'ın size, haram olduÄŸunu bildirdiÄŸi leÅŸ, boÄŸularak ölen, dövülerek ölen ve Allah'tan baÅŸkası adına kesilen ve benzeri hayvanlar müstesna.
Hac sırasında ihramh iken avlanmayı helal saymayın. Şüphesiz ki Allah, yarattıkları hakkında, helal, haram ve farz gibi dilediği hükümleri gönderir.
Müfessirler, âyet-i kerimede geçen ve "Sözleşme" diye tercüme edilen ifadesinden hangi sözleşmenin veya ahit vermenin kasdedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişledir.
a- Katade'ye göre, Allah tealanın bu âyette yerine getirilmesini emrettiÄŸi akitten maksat, İslam gelmeden önce, cahiliye döneminde insanların, birbirleriÂne yardım edeceklerine, birbirlerini destekleyeceklerine, saldın ve haksızlıklara karşı birbirlerine arka çıkacaklarına dair yapmış olduktan akillerdir.
Katade bu hususta diyor ki: "Resulullah'ın: "Cahiliye akitlerini yerine geÂtirin. Fakat İslamda bu tür akitler icadetmiyen."[2]buyurduÄŸu bize nakledilmiÅŸÂtir. Yina bize nakledilmiÅŸtir ki: Fırat b. Hayyan, Resulullah'tan cahiliye antlaÅŸÂmalarının hükmünü sormuÅŸ Resulullah (sa.v.) de ona: "Belki de sen, Lahm ve
Teymullah kabilelerinin antlaşmalarım soruyorsun." demiş. Fırat da: "Evet ya Resulullah." diye cevap vermiş Resulullah da: "İslam bu antlaşmaların ancak kuvvetini artırmıştır." buyurmuştur.
b- Abdullah b. Abbas ve Mücahid'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Ahit"ten maksat, Allah tealanın, kullarından, iman etmeleÂrine, helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmelerine, emirlerini tuÂtup yasaklarından kaçınacaklarına dair aldığı sözdür.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın ÅŸunları söylediÄŸi rivayet edilmektedir: "Ey iman edenler, sözleÅŸmeleri yerine getirin." ifadesinden maksat, Allah'ın Kur'an'da helal, haram ve faz kıldığı ve sınırlar koyduÄŸu hususlarda Allah'a verÂdiÄŸiniz sözü yerine getirin, ahdinizi bozmayın, ihanet etmeyin." demektir. Allah teala, verdikleri sözü bozanlar hakkında sert hükümler koyarak şöyle buyurÂmuÅŸtur: "Kesin söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozanlara, Allah'ın, gözetilÂmesini emrettiÄŸi ÅŸeylere riayet etmeyenlere, bozgunculuk çıkaranlara, iÅŸte onlaÂra lanet vardır. Âhiretin kötülüğü de bunlaradır." [3]
c- Abdullah b. Abide, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette zikredilen akitlerden maksat, insanların kendi aralarında yaptıkları akitlerdir. KiÅŸi bu gibi akitleri yaparak kendisini bir takım yükümlülükler altına sokmuÅŸ olur. Bu akitler de Nikah akdi, alış veriÅŸ, antlaÅŸma, yeminleÅŸme, ortakÂlık kurma ve benzeri akitlerdir.
d- İbn-i Cüreyc ve Muhammed b. Müslim'den nakledilen baÅŸka bir görüÂÅŸe göre Allah tealanın bu âyette, yerine getirilmesini emrettiÄŸi akitlerden makÂsat, kendisinin, ehl-i kitaptan, gönderdiÄŸi Tevrat ve İncil'in hükümleriyle amel edeceklerine dair aldığı ahittir. Bu kitaplardaki hükümlerden bazıları da Hz. Muhammed'i ve onun, Allah katından getirdiklerini tasdik etmektedir. Bu huÂsusta Muhammed b. Müslim diyor ki: "Ben, Resulullah'in, Necran'a gönderirÂken Amr b.Hazm'e yazıp verdiÄŸi mektubu okudum. Mektup Ebubekir b. Hazm-'in yanındaydı. Mektubun içinde ÅŸunlar yazılıydı: "Bu, Allah ve Resulü tarafınÂdan bir açıklamadır. Ey iman edenler, sözleÅŸmeleri yerine getirin..." Mektupta bu âyet ve bundan sonra gelen ikinci, üçüncü ve dördüncü âyet de yazılıydı.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe ÅŸayan olanı, Abdulah b. Ab-bas'tan nakledilen ikinci göüştür. Bu da: "Âyette zikredilen sözleÅŸmeden makÂsat, Allah'ın, kullarından, emir ve yasaklarına riayet edeceklerine, helal ve haÂramlarına uyacaklarına dair almış olduÄŸu ahit ve sözdür." diyen görüştür. Taberi diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, Allah tealanın, yerine getirilmesiÂni emrettiÄŸi bu akitleri zikretmesinden sonra, kullan için bir kısım helal ve haÂramları farz ve vacipleri zikretmesidir. Bu emir ve yasaklardan anlaşılmaktadır
ki, bunlardan önce zikredilen akitler de bu emirler ve yasaklarla ilgili olan akilÂlerdir.
Âyet-i kerimede geçen ve "Çeşitli hayvanlar, size helal kılındı." şeklinde tercüme edilen ifadesindeki kelimesinden hangi cins hayvanların kastedildiği huusunda müfessir-. ter çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Hasan-ı Basri, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes ve Dehhak'a göre buradaki ifadesinden maksat, diye adlandırılan, deve, sığır ve koyunun, büyük küçük her çeşididir.
b- Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diÄŸer bir görüÂÅŸe göre bu âyette zikredilen ifadesinden maksat, deve, sığır ve koyunların, kesildikten sonra karınlarından çıkan yavrularıdır. Bu göÂrüşte olanlara göre Allah teala, bu yavruların etlerinin de yenileceÄŸini beyan et-meÅŸtir.
Bu hususta, Atiyye el-Avfı diyor ki: "Abdullah b. Ömer dedi ki:"Deve, sığır ve koyunun kamında bulunan yavrulardır." Ben de dedim ki: "Yavru annesinin karnından ölü olarak çıkacak olursa onu yiyeÂyim mi?" O da dedi ki: "Evet."
Kabus'un babası diyor ki: "Bir inek kesildi. Karnından bir yavru çıktı. Abdullah b. Abbas bu yavrunun kuyruğundan tuttu ve dedi ki: "İşte sizin için helal kılınan Behimetül en'am budur."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden daha evla olanı, birinci görüştür. Yani, Behimetül en'am ifadesinden maksat, deve, sığır ve koyunun, büyükleri, küçükÂleri ve yavrularıdır. Zira Araplar, zikredilen bu hayvanların büyük, küçük hepsiÂni "Benime" diye adlandırmışlardır. Âyet-i kerimede umumi bir ÅŸekilde zikre-dildiÄŸine göre bu kelimeden sadece yavruların kastedildiÄŸini söylemek, tahsis edici bir delil bulunmadan tahsis yapmak olur ki bu da isabetli deÄŸildir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki:"kelimesi, kelimesinin çoÄŸuludur. Araplar bu kelimeyi, hayvanlardan özellikle, deve, sığır ve koyun için kullanırlar. Nitekim ÅŸu âyet-i kerimelerde önce: "Allah sizin için en'amı (hayvanları) yarattı. Onlarda sizi ısıtacak ÅŸeyler ve pek çok faydalar varÂdır. Onların etlerinden de yersiniz." [4]buyurulduktan sonra, "Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atlan, katırları ve merkepleri yarattı." [5]buyurui-muÅŸtur. Böylece en'am türü hayvanların ayrı bir tür olduÄŸu beyan edilmiÅŸtir.
Ayet-i kerimede geçen ve "Ancak haram oldukları size okunanlar müstesna." şeklinde tercüme edilen ifadesi miifessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.
a- Mücahid, Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diÄŸer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde, helal kılınan hayvanlardan istisna edilen ÅŸeyÂlerden maksat, bundan sonra gelen âyette zikredilen, kan, leÅŸ, domuz eti, AlÂlah'tan baÅŸka birinin adı zikredilerek kesilen hayvan ve kesilmeksizin diÄŸer ÇeÂÅŸitli ÅŸekillerde ölen hayvanlardır.
b- Abdullah b. Abbas ve Dehhak'tan nakledilen ikinci bir görüşe göre ise âyetin bu bölümüyle, helal kılman hayvanlardan istisna edilen ÅŸeylerden makÂsat, domuzdur.
Taberi bu görüşlerden birinci görüşün daha evla olduğunu zira bundan sonra gelen âyetin, bu âyette istisna edilenleri açıklar mahiyette olduğunu zikre-miştir.
Âyet-i kerimede geçen ve: "İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız ÅŸartıyla." ÅŸeklinde tercüme edilen ifadesi, dilbilgisi kurallarına göre farklı ÅŸekillerde izah edildiÄŸinden bu ifadeye çeÅŸitli ÅŸekilÂlerde mânâ verilmiÅŸtir.
a- Bazlarına göre bu ifade ile birlikte âyetin baÅŸ tarafının mânâsı şöyleÂdir: "Ey iman edenler, ihramlı iken avlanmayı helal saymayarak yaptığınız akitÂleri yerine getirin."
b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise mânâ şöyledir: "Ey iman edenler, akillerinizi yerine getirin. İhramlı iken kendilerini avlamayı helal görmemeniz şartıyla, geyik, yabani sığır ve yabani eşekler sizin için helal kılındı."
c- DiÄŸer bir kısım âlimlere göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, sözleÅŸmeleri yerine getirin. Sizin için en'am türünden olan hayvanların her çeÅŸidi helal kılınmıştır. Ancak bu türlerin vahÅŸi oldukları açıklaÂnanları müstesnadır. İhramlı iken bunları avlamanız helal deÄŸildir."
Bu izaha göre âyet-i kerime, deve, sığır ve koyunun evcillerinin, ihramlt olana da olmayana da helal olduklarım, buna mukabil bunların yabani olanlarıÂnın ise ihramlı iken avlanmalarının yasak olduÄŸunu beyan etmiÅŸtir.
Taberi bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, zira âyetin metninin bu görüşe daha müsait olduğunu beyan etmiştir.
Âyet-i kerimenin sonunda "Şüphesiz ki Allah, dilediÄŸi hükmü verir." DuÂyurulmaktadır. Bundan maksat ÅŸudur: "'Allah, yaratıkları hakkında dilediÄŸi hükÂmü koyar. Onlara dilediÄŸi ÅŸeyi helal, dilediÄŸi ÅŸeyi haram kılar. DilediÄŸi ÅŸeyi geÂrekli kılar, dilediÄŸi ÅŸeyi yasaklar. O halde ey müminler, Allah'ın, sizden aldığı, helal ve haramlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair ahdinizi yerine getirin ve onu bozmayın." [6]
2- Ey iman edenler, Allah'ın niÅŸanelerine, mukaddes olan haram ay'a, hediye edilen kurbanlığa (kurbanlık hediyelere takılan) gerdanlıklara ve rablerinden lütuf ve rıza talep ederek Kabe'ye yönelenlere sakın saygıÂsızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dân men etliÄŸi için, bir kavme olan kininiz sakın sizi, onlara karşı tecavüze sevketmesin, İyilikte ve takvada yardımlasın. Günah iÅŸleme ve düşmanlık yapmakta yardtmlaÅŸmayın. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki AlÂlah, azabı çoık ÅŸiddetli olandır.
Ey îman edenler, Allah'ın haram kıldığı ÅŸeyleri helal, saymayın, farzlarını ihlal etmeyin. Haram aylarında üa düşmanlarınızla savaÅŸarak o ayların kutsallıÂğını ihlal etmeyin. Allah'a yakın olmak için ve onun sevabını ümid ederek Kabe'ye hediye edilen kurbanlara ve boyunlarına takılan niÅŸanlara saygısızlık etmpyin. Beytül Haram'a yönelen ve orada ticaret yaparak rablerinin lütfundan istifade etmek isteyenlre de saygı gösterin. Onlara dokunmayın. İhramdan çıkÂtıktan sonra avlanmanızda mahzur yoktur. Sizi daha önce Mescid-i Haram'dan men ettikleri için kendilerine karşı düşmanlık beslediÄŸiniz insanlara karşı olan düşmanlığınız, sizi, onlara saldırmaya sevketmesin. iyilikte ve takvada yardımÂlasın. Günah iÅŸlemede ve Allah'ın haram kıldığı saldırganlık ve düşmanlıkta yardımlaÅŸmayın. Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korÂkun. Şüphesiz ki Allah, kendisine karşı geleni cezalandırması pek ÅŸiddetli olanÂdır. Çünkü cehennemin ateÅŸi sönmez ve alevi tükenmez.
Ayetin mealinde "Nişaneler" diye tercüme edilen "Şeair" kelimesinin neyi ifade ettiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
a- Bazıları bunun mânâsının: "Allah'ın haram kılmış olduÄŸu ÅŸeyler ve koymuÅŸ olduÄŸu sınırlar." olduÄŸunu söylemiÅŸ ve âyeti: "Allah'ın haramlarını heÂlal saymayın, koyduÄŸu sınırlan aÅŸmayın." ÅŸeklinde tefsir etmisterdir. Ata b. Ebi Rebah bu görüştedir. Taberi de bu görüşü tercih etmiÅŸtir.
b- Bazıları da bunun, Mekke'deki Harem hudutlarını ifade ettiÄŸini söyleÂmiÅŸler ve âyetin mânâsının: "Harem hudutlarına saygısızlık göstermeyin." anlaÂmına geldiÄŸini ifade etmiÅŸlerdir. Süddi bu görüştedir.
c- DiÄŸer bîr kısım âlimler ise bunun mânâsının: "Hac ibadetlerindeki sıÂnırlar." olduÄŸunu, buna göre de âyetin mânâsının: "Hac ibadetlerini ihlal etmeÂyin." demek olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve Müca-hid'den nakledilmiÅŸtir.
d- BaÅŸka bir kısım âlimler de bunun mânâsının, "İhram yasakları" olduÂÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Buna göre âyetin mânâsının: "İhramlı iken Allah'ın size haram kıldığı ÅŸeyleri helal saymayın." demek olduÄŸunu izah etmiÅŸlerdir. Bu göÂrüş de Abdullah b. Abbas'tan rivayet edilmiÅŸtir.
Âyet-i kerimede, haram olan ay'a saygısızlık edilmemesi, kutsallığının korunması emredilmektedir. Bu da o ayda savaÅŸmamakla gerçekleÅŸmiÅŸ olur. NiÂtekim bu hususta bir âyette: "Ey Muhammed, sana, mukaddes olan haram ayda savaÅŸ etmekten soruyorlar. De ki: "O ayda savaÅŸmak büyük günahtır. Fakat AlÂlah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, insanları Mesdi-i Haramdan men etÂmek ve oranın halkını yerinden çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahÂtır. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha büyük bir suçtur. Kâfirlerin gücü yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak Ölürse iÅŸte onların, dünya ve âhirette amelÂleri boÅŸa gitmiÅŸtir, İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedi olarak kalaÂcaklardır." [7] Duyurulmaktadır. İzahını yaptığımız bu âyette sözü edilen haram aydan maksat ise Mudar kabilesinin, kendisine savaÅŸmayı haram saydığı Receb ayıdır. îkrime bu ayın, Zilkade ayı olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Taberi birinci görüşü tercih etmiÅŸtir.
Åžu hadis-i ÅŸerifte ise haram ayların hangi ayların olduÄŸu şöyle izah edilÂmiÅŸtir:
"Zaman, Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı gündeki ÅŸekliyle dönmeye deÂvam etmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bu aylardan dördü haram aylandır. Üçü peÅŸpeÅŸe gelen, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir. Biri de Cemaziyelâhir ile ÅžaÂban ayı arasındaki Receb-i Mudar (Receb) ayıdır. [8]
Haram olan bu aylarda savaÅŸmanın yasak olması hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı hakkında müfessirlir ihtilaf etmiÅŸlerdir. ÇoÄŸunluÄŸun görüşüne göre bu yasak kaldırılmıştır. Artık bu aylarda savaÅŸmak serbesttir. DiÄŸer bir göÂrüşe göre ise bu yasak devam etmektedir. Bu aylarda savaÅŸa baÅŸlamak haramdır.
Âyet-i kerimede, hediye edilen kurbanlığa ve gerdanlıklara saygısızlık yapılması yasaklanmaktadır. Burada zikredilen "Hediye kurbanlıklar" d an makÂsat, Allah'a yakın olma ve sevabını kazanma maksadıyla Kabe'ye hediye edilen deve, sığır ve koyun gibi kurbanlık hayvanlardır. Allah teala bu gibi kurbanlıkÂların, kesilme yerlerine gitmelerine engel olmayı ve bunları götürenlere dokunÂmayı yasaklamıştır.
Abdullah b. Abbas, Beytullah'a hediye edilen kurbanlıklara, gerdanlık şeklinde nişane takılmadan önce onlara "Hediye" denildiğini zikretmiştir.
Âyetin bu bölümünde zikredilen gerdanlıklardan neyin kastedildiÄŸi husuÂsunda çeÅŸitli görüşler zikredilmiÅŸtir.
a- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre buradaki "GerdanlıkÂlar" dan maksat, boyunlarına gerdanlık ÅŸeklinde niÅŸane takılan kurbanlıklardır. Zira kurbanlıklara bu tür niÅŸaneler takıldıktan sonra bu isim verilir.
b- Katade'ye göre burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, müşriklerin evlerinden çıkıp Mekke'ye yönelirken, ağaç kabuklanndan yapıp boyunlarına taktıkları, dönerken de kıldan yapıp yine boyunlanna taktıkları gerdanlıklardır. Cahiliye döneminde bu tür gerdanlıktan takan kişiler, kendilerini güven içinde hissederlerdi ve bunlara kimse dokunmazdı.
c- Ata, Mücahid, Süddi ve îbn-i Zeyd'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göÂre burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, harem bölgesinden çıkmak isteÂyenlerin, oranın aÄŸaçlarının kabuklanndan yaparak boyunlanna taktıkları gerÂdanlıklardır. Bu gibi gerdanlıklan takan insanlara, diÄŸer kabileler dokunmazlarÂdı. Ayette bu gibi insanlara d okunul maması emredilmektedir.
d- Ata ve Rebi' b. Enes'ten nakledilen diÄŸer bir görüşe göre burada zikreÂdilen gerdanlıklardan maksat, Mekke'de bulunan aÄŸaçlann kabuklarından yapıÂlan gerdanlıklardır. Müşrikler cahiliye döneminde bu gibi gerdanlıklan takarlarÂdı. Allah teala bu âyette müminlere, Mekke'nin aÄŸaçlarından kabuklar soyarak böyle gerdanlıklar yapmalarını yasaklamıştır.
Taberi'ye göre burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, Kabe'ye sunulmak üzere kurban edilmek istenen hayvanların boyunlarına ve Hacca giderken insanların boyunlarına takılan gerdanlıkların hepsidir. Allah teala âyette bu tür gerdanlıkları takanlara dokunulmamasmı emretmiştir.
Âyet-i kerimede, Beytullahil Haram'ı Hacc etmek maksadıyla gelen inÂsanlara dokunulmaması ernredilmektedir.
Süddi, tkrime ve İbn-İ Cüreyc bu âyet-i kerimenin, Hutam b. Hind el-Bekri isimli bîr kiÅŸi hakkında nazil olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Bu kiÅŸi, atını Medine'nin dışında bırakarak yalnız basma Resulullah'ın yanına varmış Resu-lullah da onu İslama davet etmiÅŸtir. Bunun üzerine Hutam, "Bana süre tanıyın. Benim, kendileriyle isitÅŸare edeceÄŸim kimseler var. Belki de müslüman oluÂrum." demiÅŸ ve Resulullah'ın yanından ayrılmıştır. Bunun üzerine Resulullah: "Bu, içeriye kâfir bir yüzle girdi. Dışarıya hain bir ökçe ile çıktı." buyurdu. HuÂtam, Medine'nin sürülerinin birinin yanından geçerken onları sürüp memleketiÂne götürdü. Arkasından giden sahabiler onu yakalayamadılar. Ertesi yıl Hutam, gerdanlıklar takarak ve kurbanlıklar alarak Hac yoluna çıktı. Resulullah, bir kıÂsım adamlarını göndererek onun kervanına el koymak istemiÅŸti. İşte bunun üzeÂrine bu âyet nazil oldu. Hac yapmak maksadıyla yola çıkanlara dokunu İmam asıÂnı emretti.
Taberi diyor ki: "Müfessirler bu âyette yasaklanan hususlarda nesh buÂlunduÄŸu hakkında ittifak etmiÅŸler ancak bu neshin hangi yasaklar hakkında olÂduÄŸunda farklı görüşler zikretmiÅŸlerdir.
a- Âmir eÅŸ-Åža'bi, Mücahid, Katade, Dehhak, Habİb b. Ebi Sabit ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyette dokunulması yasaklanan herÅŸeye dokunmak hususu nes-hedilmiÅŸtir. Bu sebeple haram ayında savaÅŸmak, Beytullaha götürülmekte olan kurbanlıklara gerdanlık takmış kiÅŸi ve hayvanlara gerektiÄŸinde engel olmak ve yine Hacc etmek için Beytullaha gelen müslüman olmayan kiÅŸilere mani olmak caizdir. Çünkü Allah teala, bütün müşriklere karşı cihad edilmesini ve bulunÂdukları yerde öldürülmelerini emretmiÅŸ ve buyurmuÅŸtur ki: "Müşrikleri nerede bulursanız Öldürün... [9]Müşrikler sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa siz de onlarla topluca savaşın. [10]
b- Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'a göre ise bu âyetin, "Allah'ın ni-, ÅŸanelerine saygısızlık etmeyin." ifadesi dışındaki kısımları neshedi İm iÅŸtir. Zira; Allah teala, "Müşrikler kendilerinin kâfirliÄŸine ÅŸahitlik ederken Allah'ın mes-J çitlerini imar edemezler." [11]Müşrikler ancak necistirler. Bu yıllarından sonra'1 Mescid-i Haram'a yaklaÅŸmasınlar. [12]buyurmuÅŸtur. Böylece Mescid-i Haram'a, Hac yapmak maksadıyla da olsa müşriklerin gelmesini yasaklamıştır. DiÂÄŸer yandan müşriklerin kanlarının helal olduÄŸunu beyan ederek "Müşrikleri bulÂduÄŸunuz yerde Öldürün." buyurmuÅŸtur. İşte zikredilen bu âyetler, açıklanmakta olan âyetteki yasaklamaları neshetmiÅŸtir.
Mücahid'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göre bu âyetin sadece gerÂdanlıklara dokunmayı yasaklayan bölümü neshedilmiÅŸtir. Buna göre aÄŸaçların kabuklanıldım yapılan gerdanlıklar artık yapılmayacaktır. Çünkü âyetin bu böÂlümü neshedilmiÅŸtir.
Taberi, bu görüşlerden ikinci görüşün tercihe ÅŸayan olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Zira müşriklere karşı haram aylarında savaÅŸmanın caiz olduÄŸu, keza müşrikler boyunlarına veya kollarına aÄŸaç kabuklarından gerdanlıklar taksalar dahi onlarÂla savaÅŸabileceÄŸi hususunda âlimlerin görüş birliÄŸi vardır. Mescid-i Haram'ı Hacc etmek için gelenlerin müşrik olanlarına karşı savaşılacağının caiz olması ise "Müşrikleri bulduÄŸunuz yerde Öldürün." âyet-i kerimesiyle beyan edilmiÅŸtir. Böylece bu âyet-i kertmenin "Allah'ın niÅŸanelerine dokunmayın." bölümünün dışındaki diÄŸer kısımların neshedi kliÄŸi anlaşılmıştır.
Âyet-i kerimede, Kabe'ye yönelenlerin, rablerinden lütuf ve nza istedikÂleri beyan edilmektedir. Burada istenen lütuftan maksat, Hacda yapılan ticaretÂten elde edilecek kârdır.
Abdullah b. ömer, âyetin bu bölümünü delil göstererek Hacda ticaret yaÂpılmasının mahzurlu olmadığını söylemiÅŸtir.
Ayette, talep edildiÄŸi zikredilen rızada maksat ise, müşriklerin Hac yapaÂrak Allah'ı razı etmeleri ve böylece dünyada cezalandırılmaktan kurtulmalarını
istemeleridir. [13]
3- LeÅŸ, kan, domuz eti, Allah'tan baÅŸkası adma kesilen, boÄŸulan, döÂvülerek, düşerek birbirleriyle dövüşerek ölen, canı çıkmadan kestiÄŸiniz haÂriç, yırtıcı hayvanlar tarafından yenilen, dikilen o taÅŸlar için kesilen hayÂvanlar sizin için haram kılınmıştır. Fal oklarıyla kısmet aramanız da haÂram kılınmıştır. Bunları yapmak, yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininiÂze karşı ümitsizliÄŸe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslamı seçtim. Açlık sebebiyle zaruret içinde olan, günaha kaymayacak bir ÅŸekilde bu haram kılınan ÅŸeylerden yiyebilir. Çünkü Allah, çok bağışlaÂyan ve çok merhamet edendir.
Bu âyet-i kerime, müslumanlara haram kılınan şeylerden bir kısmını zikretmekte ve şunlann haram kılındığını bildirmektedir.
Leş: Bundan maksat, kara hayvanlarının, dini usullere riayet edilmeden kesilenleri veya kendiliğinden ölenleridir. Deniz hayvanlarının ölülerinin ise, kesilmeleri söz konusu olmadan yenmeleri dinen helaldir.
Peygamber efendimizden denizin suyu sorulmuş o da şöyle buyurmuştur:
"Denizin suyu temiz ölüsü de helaldir." [14]
Kan: Bundan maksat, akıtılmış kandır. Nitekim En'am suresinin yüz kırk beşinci âyetinde bu husus açıklanmaktadır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Bize, ölen hayvanlardan iki cins, kanlardan da iki çeÅŸidi helal kılınmışÂtır. Ölen hayvanlar balık ve çekirgedir. Kanlar ise karaciÄŸer ve dalaktır. [15]
Domuz Eti: Domuzun ehlisi de vahÅŸi olanı da, eti yağı ve diÄŸer orÂganlarının hepsi de haramdır.
Allah'tan BaÅŸkasının Adı Anılarak Kesilen HayÂvan: Allah teala, yarattığı hayvanların, kesildikleri zaman kendi adı anılarak kesilmelerini emretmiÅŸ, kendi adından baÅŸka herhangi bir isim anılarak kesilen hayvanların yenmesini ise haram kılmıştır. Bu hususta âlimler ittifak etmiÅŸlerÂdir. Allah'tan baÅŸka ÅŸeyler, put, taÄŸut ve diÄŸer bütün varlıklardır.
Allah'ın dışında herhangi bir şeyin adının amlmamasıyla birlikte, Allah'ın ismi de amlmaksızın kesilen hayvanın etinin yenmesinde ise âlimler arasında çeşitli görüşler vardır.
Allah teala diğer âyet-i kerimelerde şöyle buyuruyor: "Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyin." "Size ne oluyor da Allah'ın adı zikredilerek kesilen hayvanlardan yemiyorsu-nuz? [16]"Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah'ın yolundan çıkmaktır. [17]
Bu konuda âlimler arasında çeÅŸitli görüşler vardır. Bunları şöylece sıralaÂmak mümkündür:
a- Bazı âlimler demiÅŸlerdir ki: "Hayvanı kesen kimse müslüman dahi olÂsa, keserken Allah'ın adını anmazsa, kestiÄŸi hayvan yenmez. İsterse Allah'ın adını anmayı kasten terketsin isterse unutsun." Bu görüş, Abdullah b. Ömer'den, onun kölesi Nâfı'den, Åža'bi ve İbn-i Sirin'den nakledilmiÅŸtir, aynı görüş İmam Malik'ten, İmam Ahmed b. Hanbel'den de nakledilmektedir. Davud-u Zahiri de aynı görüştedir. Bunlar, görüşlerine delil olarak En'am suresinin yüz yirmi biÂrinci âyetini göstenniÅŸler, aynca Maide suresinin dördüncü âyetinin ÅŸu ifadesini zikretmiÅŸlerdir. "-...Avcı hayvanları ava salarken üzerlerine Allah'ın adını anın..." Peygamber efendimiz de bir hadis-i ÅŸerifinde şöyle buyurmaktadır: [18]
"Kanı akıtacak bir âletle kesilen ve üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilen hayvanı yiyin. Diş ve tırnak hariç."
b- Bazı âlimler de, hayvanı kesen müslümanın unutarak, besmele çekmeden kestiÄŸi hayvanın yenileceÄŸini fakat Besmeleyi kasten terketmei halinde kesÂtiÄŸinin yenmeyeceÄŸini söylemiÅŸlerdir. Bu görüş, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Said b. Müseyyeb, Ata, Tavus ve Hasan-ı Basri'den nakledilmekte, Ebu Hanife de aynı görüşü benimsemektedir. İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel'in mezheplerinde meÅŸhur olan görüş te budur. Bunların delilleri, Peygamber efenÂdimiz (s.a.v.)'den rivayet edilen ÅŸu hadis-i ÅŸeriftir.
"Şüphesiz ki Allah, ümmetimden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeyin sorumluluğunu kaldırmıştır. [19]
c- DiÄŸer bir kısım âlimler ise, hayvanı kesen müslümanın besmele çekÂmesinin ÅŸart olmadığını, besmele çekmenin müstehap olduÄŸunu, hayvanı kesen kimsenin besmeleyi kasıtlı olarka terketmesi halinde dahi kesilen hayvanın yeÂnebileceÄŸini söylemiÅŸlerdir. Bu görüş de Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre ve Ata b. Ebi Rebah'tan rivayet edilmektedir. İmam Åžafii de bu görüştedir. Aynı görüş, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel'den de nakledilmiÅŸtir. Bu görüşÂte olanlar "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyin. [20] âyet-i kerimesinin "Allah'ın dışındaki varlıkların adı zikredilerek kesilenleri kasdettiÄŸini söylemiÅŸlerdir. Delil olarak da Darekutni'nin rivayet ettiÄŸi ÅŸu hadisi zikretmiÅŸlerdir. "Müslüman bir kimse bir hayvanı keser de Allah'ın ismini anÂmazsa sen o kesileni ye. Çünkü müslümanda Allah'ın isimlerinden biri mutlaka mevcuttur. [21]
Hz. AiÅŸe (r.anh.) diyor ki:
"Bir kısım insanlar Resulullah'tan ÅŸunu sordular: "Ey Allah'ın Resulü, müşriklikten yeni çıkmış olan bazı insanlar bize et getiriyorlar. Bilmiyoruz onÂları keserlerken üzerlerine Allah'ın adını andılar mı anmadılar mı?" Resulullah buyurdu ki: "Siz o ete besmele çekin ve yiyin. [22]
BoÄŸularak ölen, dövülerek Öldürülen hayvanların etini yemek de haramÂdır.
Müfessirler, burada zikredilen boğulmadan hangi suretle boğulmanın kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:
a- Süddi, Dehhak ve Katade'den nakledilen bir görüşe göre burada ifade edilen boğulma şeklinden maksat, hayvanın, başını bir şeyin arasına soktuktan sonra çikamayarak boğulmasidır.
b- Dehhak'tan nakledien diÄŸer bir görüşe göre boÄŸulmaktan maksat, baÄŸÂlanan hayvanın, baÄŸlandığı ipe takılarak boÄŸulup ölmesidir.
c- Abdullah b. Abbas ve Katade'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göre buÂradaki boÄŸulan hayvandan maksat, müşriklerin, boÄŸarak öldürdükîeir hayvanlarÂdır. Çünkü onlar, hayvanları kesme yerine onu boÄŸup öldürürler sonra da etini yerlerdi.
Âyette zikredilen, dövüşerek ölen hayvanlardan maksat, birbirleriyle döÂvüşerek ölen hayvnalardır. Cahiliye döneminde insanlar, bu ÅŸekilde ölen hayÂvanların da etlerini yerlerdi.
Taberi buradaki boÄŸulmaktan maksadın, hayvanın kendi kendine boÄŸulÂması olduÄŸunu söylemiÅŸ ve bu boÄŸulmanın da hayvanın kafasını bir yere sokup kuıtul ama yarak olabileceÄŸim yahut da baÄŸlandığı baÄŸa düşerek boÄŸulmuÅŸ olabiÂleceÄŸini söylemiÅŸtir. Buradaki boÄŸulmayı, İnsanların boÄŸması mânâsına almak isabetli deÄŸildir. Çünkü âyetin metni boÄŸmaktan deÄŸil boÄŸulmaktan bahsetmekÂtedir.
Ayette zikredilen hayvanın dövülerek öldürülmesinden maksat, ehli hayÂvanları kesme yerinde döverek öldürmektir. Cahiliye döneminde insanlar hayÂvanları döverek öldürüyor ve onların etlerini yiyorlardı. Allah teala bu ÅŸekilde öldürülen hayvanların etlerinin müslümanlara haram olduÄŸunu beyan etti.
Ayette zikredilen, düşerek ölenden maksat, hayvanın, yüksek bir yerden düşerek ölmesi veya kuyu gibi derin çukurlara düşerek Ölmesidir. Cahiliye döÂneminde insanlar bu ÅŸekilde ölen hayvanların etlerini yerlerdi. Allah teala, müsÂlümanlara bunların etlerini de haram kıldı.
Ayette zikredilen, dövüşerek ölen hayvandan maksat, birbirleriyle dövüşerek ölen hayvanlardır. Cahiliye döneminde insanlar bu ÅŸekilde Ölen hayvanlaÂrın da etlerini yerlerdi.
Âyette, eÄŸitilmemiÅŸ yırtıcı avcı hayvanların yakalayıp bir kısmını yedikÂleri hay vanlann etlerini yemenin de haram olduÄŸu beyan edilmektedir.
Âyet-i kerimede "Canı çıkmadan kestiğiniz hariç." buyurulmaktadır. Müfessirler bu istisnayı iki şekilde yorumlamışlardır.
a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri Katade, İbrahim en-Nehai, Tavus, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Hz. Ali'den nakledilen bir görüşe göre buradaki istisna, Allah'tan baÅŸkası adına kesilen, boÄŸulmakta olan, dövülen, düşen, dövüşen ve yırtıcı hayvanlar tarafından yenmekte olan hayvanlardır. Bu gibi hayvanlar ölÂmeden yetiÅŸilip kesilirlerse bunlann etlerini yemek helaldir.
b- DiÄŸer bir kısım âlimlere göre ise buradaki istisna, âyette zikredilen haÂram olma hükmünden istisnadır. Bunlara göre Allah teala, haram kılınanları saydıktan sonra helal kılman hayvanların ancak kesilmeleri halinde insanlara helal olacağını beyan etmiÅŸtir.
Taberi birinci görüşü tercih etmiÅŸtir. Buna göre Allah'tan baÅŸkası adına kesilmekte olan, boÄŸulmakta olan, yüksek bir yerden düşerek ölmekte olan, döÂvülerek canı çıkmakta olan, dövüşerek ölmekte olan, yırtıcı hayvanların saldm-sına uÄŸrayarak ölmekte olan hayvanlar, çıkmadan önce yetiÅŸilip kesilirse bunlaÂnn etlerini yemek helaldir. Bunlann ölüp ölmediklerini ise, ayaklarını, kuyruk-lannı oynatmalanyla veya gözlerini çevirmel eriyle tesbit etmek mümkündür.
Putlara kurban olmak üzere, dikilen taşlar üzerinede kesilen hayvanların eti de yenmez, haramdır.
Mücahid diyor ki: "Buradaki "Dikilen taÅŸlar"dan maksat, Kabe'nin çevreÂsinde bulunan taÅŸlardır. Cahiliye döneminde hayvanları onlann üzerinde keserÂlerdi. Fal oklarıyla size taksim edilen kısmeti aramanız da haram kılınmıştır. Yani yolculuÄŸa veya savaÅŸa giderken, gayb âleminde sizin için ne taksim edildiÂÄŸini anlamak üzere fal oklanna baÅŸvurmanız da size haram kılınmıştır.
Cahiliye döneminde insanlar, fal oklarını, bir kısım iÅŸlerde karar veren tanrılar kabul ederek onlara baÅŸvuruyorlar ve onlardan ilham almaya çalışıyorÂlardı. Bu oklardan bazılannın üzerine "Rabbim bana emretti." bazılarına "Rab-bim bana yasakladı." diÄŸer bazılarına da hiçbir ÅŸey yazmazlardı. Bunlar, yolcuÂluÄŸa veya savaÅŸa çıkmak istediklerinde yahut evlenmek istediklerinde bu oklarÂla, kendilerine taksim edilen kısmeti bulmaya çalışırlardı. Çektikeri ok "Rabbim bana emretti." yazılı olanı ise iÅŸlerine devam ederlerdi. "Rabbim bana yasaklaÂdı." olanı çıkarsa yapmak istedikleri iÅŸten vazgeçerlerdi. Herhangi bir ÅŸey yazılı olmayan ok çıkarsa, tekrar çekmeye devam ederlerdi. Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basri, Mücahid, Katade, İbn-i Zeyd, Süddi, Abdullah b. Kesir, âyetin bu bölüÂmünü bu ÅŸekilde izah etmiÅŸlerdir. Bunları yapmak, yani leÅŸi, kanı, domuz etini, Allah'tan baÅŸkasının adı anılarak kesilen hayvanı, boÄŸulan, dövülerek öldürülen, dövüşerek ölen ve yırtıcı hayvanlar tarafından öldürülerek kısmen yenen hayvaÂnı, putlara kurban edilmek üzere taÅŸlar üzerinde kesilen hayvanı yemeniz ve fal oklanyla size taksim edileni aramanız fasıklıktır. Allah'ın yolundan ayrılmaktır.
Bugün artık kâfirler, sizin, dininizden çıkıp müşrik veya kâfir olmanız hususunda ümitsizliÄŸe düşmüşlerdir. O halde hakkınızda ümitsizliÄŸe düşen bu kâfirlerin size galip geleceÄŸinden ve sizi dininizden çıkaracaklarından korkmaÂyın. Çünkü bunların maneviyatı çökmüştür. Fakat siz benden korkun. Yoksa siÂzi cezama çarptırırım.
Âyette zikredilen bu "Gün" den maksat, Mücahid'e göre Resulullah'm yaptığı Veda Haccmın arefe günüdür.
DiÄŸer bir kısım âlimlere göre ise bu "Gün" Cuma gününe denk gelen Arefe günüdür. Bugünde Resulullah, çevresine bakınca hiçbir müşrik göremeÂmiÅŸ, yalnızca Tevhid inancına sahip olan insanları görmüştür. Bunun üzerine Allah'a hamdetmiÅŸ, Cebrail de "Bugün kâfirler dininize karşı ümitsizliÄŸe düşÂmüşlerdir." âyetini getirmiÅŸtir.
Âyette "Bugün dininizi kemale erdirdim." buyurulmaktadır.
a- Abdullah b. Abbas ve Süddi'ye göre, dinin kemale erdirilmesinden maksat, getirdiÄŸi hükümlerin tamamlanmasıdır. Bunlara göre bu âyet-i kerime Resulullah'ın yaptığı Veda Haccının arefe gününde en son âyet olarak nazil olÂmuÅŸ, bütün dinî hükümlerin tamamlandığını bildirmiÅŸ ve bu âyetin inmesinden sonra Resulullah sadece seksen gün yaÅŸamıştır. Bunlara göre âyetin bu bölümüÂnün izahı şöyledir: "Ey müminler, artık bugün size farz kıldığım hükümleri, koyduÄŸum cezalan, emirlerimi, yasaklarımı, helallerimi, haramlarımı, kitabımÂda indirdiÄŸim âyetlerimi ve âyetlerimde zikrettiÄŸim açıklamaları ve dini hususÂlarda muhtaç olduÄŸunuz herÅŸeye dair gönderdiÄŸim delilleri tamamladım. Artık bugünden sonra bunlarda herhangi bir artma olmayacaktır.
b- Hakem, Katade ve Said b. Cübeyr'e göre ise "Bugün dininizi kemale erdirdim." ifadesinden maksat, "Bugün Hac ibadetinizi mükemmel bir şekilde yaptırdım." demektir. Yani, sizler Veda Haccrnı hiçbir müşrik bulunmaksızın, müminler topluluğu olarak mükemmel bir şekilde yaptınız." demektir.
Taberi bu son görüşün daha evla olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Zira, dini hüÂkümlerin hangi âyette tamamlandığı hususu ihtilaflı bir konudur.
Abdullah b. Abbas ve Süddi, dini hükümlerin bu âyette tamamlanmadığını söylerlerken Bera b. Âzib de en son inen âyetin, Nisa suresinin yüz yetmiÅŸ alÂtıncı ve sonuncu âyeti olduÄŸunu söylemiÅŸtir.
DiÄŸer yandan hiçbir ilim sahibi, Resulullah'tan, ölünceye kadar vahyin kesildiÄŸini söylememiÅŸtir. Bilakis vefatından önce kendisine daha sık vahiy gelmistir. Madem ki durum böyledir o halde ve Nisa suresinin "Ey Muhammed, senden fetva isterler. De ki: "Size usul ve füru bırakmadan Ölen kimse hakkında Allah fetva verir," [23]âyeti en son inen âyettir. Bu âyette de mirasla ilgili hüÂkümler zikredilmektedir. Bu da göstermektedir ki "Bugün dininizi kemale erdir-dim." ifadesindeki kemale erdirmekten maksat, dini hükümlerin tamamlanması deÄŸildir. Zira ondan sonra Nisa suresinin, zikredilen son âyetindeki dini hükümÂler nâzı! olmuÅŸtur.
EÄŸer denilecek olursa ki: "Niçin "Bugün dininizi kemale erdirdim." âyetinden sonra herhangi bir hüküm indirilmemiÅŸtir?" diyenlerin sözünü tercih etmiyorsun da "Nisa suresinin yüz yetmiÅŸ atına âyeti en son inen ayettir." diÂyenlerin sözünü tercih ediyorsun?" Cevaben denilir ki: "Birinci sözü söyleyenÂler, zikrettikleri âyetten sonra herhangi bir hükmün indiÄŸini bilmediklerini ifade etmektedirler. Halbuki onların bunu bilmemesi, daha baÅŸka sadık kimselerin onu bilerek söylediklerini kabul etmeye engel teÅŸkil etmez.
Âyet-i kerimede "Size nimetimi tamamladım." bu vurulmaktadır. Bu ifa-, deden maksat şudur: "Ey müminler, sizi, benim de sizin de düşmanlarınız olan müşriklere galip getirerek onları memleketinizden kovarak ve sizin, İslamdan dönerek tekrar eski dininize dönmenize dair onların ümitlerini keserek nimetimi size tamamladım."
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Daha önce müşriklerle müslü-manlar, beraber Hac yapıyorlardı. Tevbe suresi inince müşrikler Beytullah'tan uzaklaştırıldı. Müslümanlar Beytullah'ı müşrikler olmaksızın Hac ettiler. İşte bu, Allah tealanın "Üzerinize olan nimetimi tamaladım." ifadesindeki "Nimeti tamamlama "d ir.
Âyet-i kerimede geçen ve "Din olarak size îslamı seçtim." diye tercüme edilen cümlesi ÅŸu ÅŸekilde izah edilmiÅŸtir: "Ben size dinin emirlerini,'yasaklarını ve diÄŸer hükümlerini tayin ederek emrimi kaÂbul etmenizi ve itaatime boyun eÄŸmenizi sizin için bir din ve bir itaat yolu yapÂtım."
Taberi diyor ki: "EÄŸer denilecek olursa ki; "Allah teala, bu âyet inmeden önce İslam dininin, kulları için bir din olmasına azı deÄŸil miydi de bu âyetle din olarak seçtiÄŸini beyan etti?" Cevaben denilir ki: "Allah teala ezelden yaratıklaÂrın dininin İslam dini olmasını istemiÅŸtir. Fakat o, Peygamberi Hz. Muhammed'i ve ona tabi olan sahabilerini, İslam dininin çeÅŸitli mertebelerine derece derece ulaÅŸtırmış, onlar bu âyetin indiÄŸi zamanlardaki son aÅŸamaya varınca Allah teala ÅŸeriatını ve İslam dininin kendileri için din olmasına razı olduÄŸunu beyan etmiÅŸÂtir.
Müfessirler bu âyet-i kerimenin ne zaman ve nerede indiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Tarık b. Åžihab, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi, . Âmir eÅŸ-Åža'bi, Katade, İkrime, Åžehr b. HavÅŸeb, Esma bint-i yezid, Muaviye b. Ebi Süfyan ve Hz. Ömer'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime Cuma günü akÅŸamleyin Resulullah Hac yapmak üzere Arafat'ta iken orada ona inmiÅŸÂtir. Bu hususta Tank b. Åžihab diyor ki:
"Yahudiler Ömer b. Hattab'a dediler ki: "Sizler bir âyeti okuyorsunuz. Şayet o âyet bize inmiş olsaydı biz onun indiği zamanı bayram edinirdik. Ömer dedi ki: "Ben o âyetin nerede ve nasıl indiğini ve onun indiği zaman Resulul-lah'ın nerede bulunduğunu iyi biliyorum. O âyet Arafe günü indi. Allah'a yemin olsun ki biz o zaman Arafattaydik. O gün Cuma günüydü. O âyet de "Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslamı seçtim... [24] âyetidir.
Ammar b. Ebi Ammar diyor ki:
"Abdullah b. Abbas: "Bugün dininizi kemaîe erdirdim. Size nimetimi taÂmamladım ve din olarak size İslami seçtim." âyetini okudu. Onun yanında bir Yahudi bulunuyordu. O dedi ki: "EÄŸer bu bize indirilecek olsaydı biz bunun inÂdirildiÄŸi günü bayram enidirdik." Abdullah b. Abbas da dedi ki: "O âyet bayram gününde, Cuma gününde ve Arafat gününde nazil olmuÅŸtur. [25]
Esma bint-i Yezid diyor ki:
"Ben, Resulullah'm ismindeki devesinin yularım tutarken ona Maide suresinin tam olarak indiğini gördüm O surenin ağırlığından dolayı neredeyse devenin ayaklan ezilecekti. [26]
b- HaneÅŸ'in, Abdullah b. Abbas'tan naklettiÄŸine ve Katade'ye göre ise bu âyet ve Maide suresinin tümü, pazartesi günü Medine'de nazil olmuÅŸtur. Bu huÂsusta HaneÅŸ, Abdullah b. Abbas'ın ÅŸunları söylediÄŸini rivayet etmiÅŸtir. "PeyÂgamberiniz pazartesi günü doÄŸmuÅŸ, Mekke'den pazartesi günü çıkmış, Maide suresi de, "Bugün dininizi kemale erdirdim." âyeti dahil pazartesi günü inmiÅŸ ve vahyin kesilmesi pazartesi günü olmuÅŸtur."
c- Rebi' b. Enes'ten nakledilen diğer bir görüşe göre Maide suresi Resu-lullah'a, Veda hacci yapmak üzere giderken yolda bineğinin üzerinde iken nazil olmuş ve bineği surenin ağırlığından dolayı çökmüştür.
d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diÄŸer bir görüşe göre bu âyette zikÂredilen bu "Gün"den hangi günün kastedildiÄŸi insanlar tarafından bilinmemekte sadece Allah teala tarafından bilinmektedir. Bu izaha göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Benim, dininizi kemale erdirdiÄŸim gün, ancak benim bildiÄŸim bir gündür. Yaratıklarımın bileceÄŸi bir gün deÄŸildir."
Taberi bu âyetin nazil oluÅŸu hakkındaki görüşlerden, bu âyetin Arafe güÂnüne rastlayan Cuma gününde indiÄŸini söyleyen birici görüşü tercih etmiÅŸtir. Zira bununla ilgili haberlerin senetleri sahih, diÄŸerlerinin senetleri'ise zayıftır.
Ayet-i kerimede: "Açlık sebebiyle zaruret içinde olan, günaha kaymayaÂcak ÅŸekilde bu haram kılınan ÅŸeylerden yiyebilir." buyurulmaktadır. Burada
"Günaha kaymayacak ÅŸekilde" diye tercüme edilen ( ifadesinden maksat, kasıtlı bir ÅŸekilde haram yiyerek günah iÅŸlemekten çekinÂmektir. Yani açlığından dolayı bu âyette haram kılındığı beyan edilen ÅŸeylerden yeme mecburiyetinde kalan kimse bunlardan yiyebilir. Yeterki haramları yiyeÂrek Allah'a karşı gelme niyetinde olmasın.
Âyet-i kerimenin sonunda "Allah çok affeden ve çok merhamet edendir." buyurulmaktadır.
Bu ifadeden maksat, "Allah, açlığından dolayı, mecbur kalarak bu âyette haram kılman şeyleri yiyeni hesaba çekmeyrek kusurlarım örtendir. Aç kalması halinde haramlardan yeme ruhsatı vererek ona merhamet edendir." demektir.
Taberi diyor ki; "EÄŸer denecek olursa ki "Allah tealanın burada yenmesiÂne ruhsat verdiÄŸi haram ÅŸeylerden kiÅŸi ne kadar aç olduÄŸu zaman ve ne kadar yiÂyebilir?" Cevaben denilir ki: "Bu hususta ÅŸu hadis'er rivayet edilmektedir: "Ebu Vâkid el-Leysi diyor ki:
"Dedim ki "Ey Allah'ın Resulü öyle yerlerde bulunuyoruz ki oralarda aç kalıyoruz. O durumda leÅŸten bize ne kadan helal olur?" Resulullah buyurdu ki: "Sabahleyin bir bardak süt içmiyor, akÅŸamleyin bir bardak süt içmiyor ve yeÅŸilÂliklerden de yeteri kadar bulup yi yemi yors anız, leÅŸ hususunda serbestsiniz." [27]
Hasan-ı Basri diyor ki; "Bir adam Resulullah'a geldi ve dedi ki: "Aç olduÂÄŸumda haram olan ÅŸeyler ne zamana kadar bana helal olur?" Resulullah da buÂyurdu ki: "Ailene süt içirinceye veya onların yiyeceklerini temin edinceye kaÂdar."
Urve b. Zübeyr'in rivayet ettiÄŸine göre Bedevilerden bir adam ResululÂlah'a gelip Allah'ın kendisine neyi haram neyi helal kıldığım sormuÅŸ Resulullah da ona ÅŸu cevabı vermiÅŸtir: "Senin için temiz ÅŸeyler helal, murdar ÅŸeyler de haÂram kılınmıştır. Ancak ihtiyacın kalmayıncaya kadar kendisinden yiyeceÄŸin bir yiyeceÄŸi muhtaç olan müstesnadır." Bunun üzerine o kiÅŸi: "Bana onu (Haram kılınan ÅŸeyleri) helal kılacak ihtiyacım nedir ve beni ona muhtaç etmeyecek varÂlığım nedir?" dedi. RcsulııMah da buyurdu ki: "Sen, hayvanların döl verecekleriÂni bekliyorsan döllerin meydana gelmelerine kadar hayvanların etlerini yiyerek eriÅŸirsin. (İşte senin varlığın budur) Veya sen, kendini muhtaç etmeyecek bir ÅŸeÂyi ümit ediyorsan herhangi bir ÅŸeyle o eriÅŸeceÄŸin varlığa eriÅŸebiliyorsan iÅŸte o zaman ihtiyacın kulmaymcaya kadar ailene dilediÄŸini yedir." Bedevi dedi ki: "BulduÄŸum takdirde aileme verdiÄŸim o ÅŸeyleri bırakmamı icabettiren varlığım nedir?" Resulullah da buyurdu ki: "Sen ailene geceleyin süt içirebiliyorsan, ye-meklerden Allah'ın sana haram kıldığı ÅŸeylerden kaçın. Kendi malından baÅŸkaÂsına bakma. Çünkü onun kullanımı sana aittir. Sen onu ye. Onun içinde haram yoktur." [28]
4- Ey Muhanımcd, onlar senden kendileri için neyin helal kılındığını soruyorlar. De kî: "İyi ve temiz olan ÅŸeyler size helal kılındı. Allah'ın size öğrettiklerinden, kendilerini öğretip yetiÅŸtirdiÄŸiniz avcı hayvanların, sizin için yakaladıklarından da yiyen. Ve onları av'a salarken üzerlerine AlÂlah'ın adını anın. Allah'tan korkun şüphesiz ki Allah, hesabı çok sür'atîi olandır.
Ey Muhammed, müslümanlar sana, Allah'ın kendileri için neyin yenilmeÂsinin helal kılındığını soruyorlar. Onlara de ki: "Size temiz ve helal olan ÅŸeyler helal kılındı. Kendilerini öğretip yetiÅŸtirdiÄŸiniz avcı hayvanların, sizin için yaÂkaladığı av hayvanları da helaldir. Sizler o avcı hayvanları Allah'ın size öğretÂmiÅŸ olduÄŸu ÅŸekilde eÄŸitin. Onların sizin için yakaladığı av hayvanlarından ye-yin. Avcı hayvanları avın üzerine salarken Besmele ile salın. Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Ve bilin ki Allah, hesaba çekmesi çok süratli olandır. Bütün yaratıkların hesabını en kısa zamanda bitirir. Çünkü Allah'ın bir ÅŸeyle meÅŸgul olması, diÄŸer ÅŸeyle meÅŸgul olmasına engel deÄŸildir.
Taberi özetle diyor ki: "Bize ulaÅŸtığına göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ÅŸudur: Resulullah (s.a.v.) köpeklerin öldürülmesini emredince insanlar geÂlip ona "Hangi çeÅŸit köpeÄŸi saklamanın ve onlarla av yapmanın helal olacağını sordular. Bu somlar üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi. Saklamaları haram kılınan köpeklerden av köpeklerini, çoban köpeklerini ve mahsul koruÂyan köpekleri, istisna etti. Bu hususta Ebu Rafı'in ÅŸunları söylediÄŸi rivayet edilÂmiÅŸtir. "Bir zaman Cebrail (a.s.) Resulullah'a geldi. İçeri girmek için izin istedi. Resulullah da ona izin verdi. Ve dedi ki: "Ey Allah'ın elçisi biz sana izin verÂmiÅŸtik." Cebrail de dedi ki: "Evet ama biz, içinde köpek bulunan eve girmeyiz."
Ebu Rafı diyor ki: "Bunun üzerine Resulullah bana Medine'nin bütün köpeklerini öldürmemi emretti. Ben de öldürdüm. Nihayet bir kadının yanma vardım. Onun havlayan bir köpeÄŸi vardı. Kadına merhamet ederek onun köpeÄŸiÂni bıraktım. Sonra Resulullah'a gelip bunu anlattım. O da bana tekrar emretti. Ben de gidip o köpeÄŸi de öldürdüm. Bunun üzerine bir kısım insanlar gelip Re-sululîah'a dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, öldü itilmesini emrettiÄŸin bu köpekleÂrin soyundan hangisini saklamak bizim için helal olur?" Resulullah cevap verÂmedi. İşte bunun üzerine Allah teala: "Ey Muhammed, onlar senden kendileri için neyin helal kılındığını soruyorlar..." âyetini indirdi.
İkrime ve Muhammed b. Ka'b da âyetin nüzul sebebi hakkında bu görüşü zikretmişlerdir.
Âyet-i kerimede geçen ve "Avcı hayvanlar" diye tercüme edilen kelimesinin lügat mânâsı "Kazanan ve elde eden." demektir. Avcı hayÂvanlar, tuttukları hayvanları sahiplerine kazandırdıkları için onlara bu ad verilÂmiÅŸtir. Ancak müfessirler hangi tür hayvanların avcı hayvanlar sayılacağı husuÂsunda iki görüş zikretmiÅŸlerdir:
a- Hasan-ı Basri, Mücahid, Hayseme b. Abdurrahman, Ali b. Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Tavus ve Ubeyd b. Umeyr'den nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen avcı hayvanlardan maksat, kendisine avcılık öğretilen her türlü kanatlı ve kanatsız hayvandır. Mesela, köpek, pars, ÅŸahin, doÄŸan ve benzeÂri hayvanlardır.
b- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Ömer'den nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen avcı hayvanlardan maksat, sadece köpeklerdir. Diğer hayvanlar değildir.
Taberi, âyetin, avcı hayvanları umumi bir şekilde ifade etmesi nedeniyle birinci görüşün tercihe şayan olduğunu bu nedenle köpek olsun kuş olsun bütün eğitilmiş avcı hayvanların avladıkları hayvanların yenilebileceğini söylemiş ve bu husuta Resulullah'ın, şahinlerin avladığı hayvanların yenileceğine dair izin verdiğini zikretmiştir.
Adiy b. Hatim diyor ki: "Ben, Resulullah (s.a.v.) den, şahinin avladığı hayvanın durumunu sordum, buyurdu ki: "Senin için yakaladığını ye."
Âyet-i kerimede, kendilerine av hayvanları için: "AHha'ın size öğrettikle-rindn kendilerini öğretip yetiştirdiğiniz.." buyurulmaktadır.
Av hayvanlarının, Allah tealanm, müslümanlara öğrettiği şekilde nasıl eğitilecekleri hususunda müfessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Âmir eÅŸ-Åža'bi, Abdullah b. Ömer, Tavus, Said b. cübeyr, İbrahim en-Nehai ve Süddi'den nakledilen bir görüşe göre avcı hayvaÂnın eÄŸitilmesi şöyledir: "Sahibi onu av üzerine salıverdiÄŸinde o, avın arkasından koÅŸar. Yakaladığında ondan yemez ve sahibine getirir. Sahibi onu çağırdığında onu sözünü dinler. Ondan ayrılmaz. Avcı hayvan bu halini devam ettirince eÄŸiÂtilmiÅŸ sayılır. Ancak İmam Ebu Yusuf la İmam Muhammed, avcı hayvanın tam eÄŸitilmiÅŸ sayılması için bu davranışını en az üç kere tekrar etmesi gerektiÄŸini söylemiÅŸler fakat diÄŸer bir kısım âlimler böyle bir sınır belirtmemiÅŸlerdir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın sunan söylediÄŸi rivayet edilmektedir: "EÄŸitilmiÅŸ olan köpek, avı yakalayan ve sahibine getirinceye kadar ondan yemeÂyen köpektir. Åžayet sahibine getirmeden önce avdan yiyecek olursa, sahibi onu canlı iken kesmeye yetiÅŸse dahi o avcı hayvanların avladıkları ÅŸeyden yememe-leri gerekirken ÅŸahinin, avladığı hayvandan yemesinin, onun eÄŸitilmiÅŸ olmadığıÂnı göstermeyeceÄŸini ifade etmiÅŸlerdir. Bunlara göre ÅŸahin, avladığı hayvandan yese dahi onun avladığı hayvanın yenmesinde bir mahzur yoktur.
b- Åža'bi, îkrime ve Ata'dan nakledilen diÄŸer bir görüşe göre bütün avcı hayvanların, avladıkları hayvandan yememeleri ÅŸarttır. Aksi takdirde onların avÂladıkları hayvanlar yenmez. Åžahin de diÄŸer avcı hayvanlar gibidir.
c- Selman'ı Fârisî, Sa'd b. ebi Vakkas, Ebu Hureyre ve Abdullah b. Ömer'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göre avcı hayvanın, avladığı hayvandan yememesi, onun eÄŸitilmiÅŸ sayılması için ÅŸart deÄŸildir. Bunlara göre bütün avcı hayvanların eÄŸitilmesi aynıdır. O da şöyledir: "Avcı hayvan avın üzerine salıve-rildiÄŸinde o, avın üzerine koÅŸar, onu yakalar. Sahibi kendisini çağırdığında döÂnüp gelir veya ondan kaçmaz. İşte avcı hayvan bunu yapacak olursa, Allah tea-lanın bu âyette beyan ettiÄŸi ÅŸekilde eÄŸitilmiÅŸ olur. Avdan yeyip yememesi önemli deÄŸildir. Bu hususta Selman-ı Farisi ve Ebu Hureyre'nin "Avcı hayvan avın üçte ikisini yese de üçte birini bırakacak olsa sen onu ye." dedikleri, Sa'd b. Ebi Vakkas'm da "Avladığı hayvanı yiyip sadece bir parça bırakacak olsa daÂhi onu ye." dedikleri rivayet edilmektedir.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doÄŸru olmaya daha layık olaÂnı, bu âyette zikredilen, eÄŸitilmekten maksadın ÅŸu ÅŸekilde eÄŸitilmiÅŸ olduÄŸunu söyleyen görüştür:
Avcı hayvan av üzerine gönderilmeli o da gitmelidir. Sahibi onu geri çağırdığımla da dönüp gelmelidir. Avı yakaladığında ondan yemeksizin sahibine getirmeli, sahibi ona bir emir verdiÄŸinde ondan kaçmamalı, bilakis çağırışına uymalıdır. İşte kuÅŸ olsun diÄŸer hayvanlar olsun, eÄŸitilmeleri böyledir. Åžayet avcı hayvan, avladığından yiyecek olursa o hayvan henüz eÄŸitilmiÅŸ deÄŸildir. Ancak avcı hayvanın yakaladığı ve ondan bir miktar yediÄŸi av hayvanına, canlı iken yetiÅŸilir de kesilecek olursa onu yemek helal olur. Yetişİlemezse hela olmaz. ZiÂra bu âyette zikredilen haramlardan, yırtıcı hayvanların yediÄŸi türe dahil olur.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, bunun hakkında Resulullah'tan birbirini destekleyen hadislerin rivayet edilmesiÂdir.
Adiy b. Hfıtim diyor ki:
"Dedim ki "Ey Allah'ın Resulü, ben, köpeÄŸimi av'a salıyor üzerine de besmele çekiyorum. (Bunun avladığı hayvanın hükmü nedir?) Resulullah buÂyurdu ki: "Sen, köpeÄŸini saldığında ve onun üzerine besmele çektiÄŸinde eÄŸer o, avı yakalar, onu öldürür ve ondan yiyecek olursa sen o avı yeme. Çünkü avcı hayvan onu kendisi için yakalamıştır.
Adiy b. Hatim diÄŸer bir rivayetinde de diyor ki:
"Ben Resulullah'tan avı sordum ve dedim ki: "Biz, bu köpeklerle av yaÂpan bir kavimiz." Resululluh da dedi ki: "Sen, eÄŸitilmiÅŸ köpeklerini gönderir ve üzerlerine Allah'ın adını anacak olursan onlar, sizin için yakaladıklarım öldürÂmüş olsalar dahi o av hayvanını ye. Ancak köpeÄŸin avdan yemiÅŸ olma hali müsÂtesnadır. Çünkü korkarım ki o, bunu kendisi için yakalamıştır. [29]
Âyet-i keıimede geçen ve "Avcı hayvanların sizin için yakaladıklarından yeyin." diye tercüme edilen ifadeden neyin kasdedildiÄŸi hususunda farklı göÂrüşler zikredilmiÅŸtir.
a- Bir kısım âlimler, ayetin bu bölümünün zahirini alarak umum ifade etÂtiÄŸini bu nedenle avcı hayvanların yakaladıkları, etleri helal olan her hayvanın yenilebileceÄŸini, avcı hayvanın, yakaladığı hayvanın bir kısmını yese dahi yine de onu yemenin helal olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Bu görüşte olanlar, avcı hayvaÂnın, avladığından herhangi bir ÅŸeyi yemesinin, onun eÄŸitilmemiÅŸ sayılmasına seÂbep olmayacağım söyleyen âlimlerdir. Bunlar daha Önce zikredilmiÅŸtir.
DiÄŸer bir kısım âlimler ise âyet-i kerimenin bu bölümünün genel bir mânâ ifade etmeyip özel bir mânâ ifade ettiÄŸini, bu özel mânânın da "Avcı hayÂvanların, yakaladıklarının tümünü yeyin. Ancak birböümü hariç. O da avcı hayÂvanların, yakalayıp yedikleri hayvanlardır. Siz onlardan yemeyin." ÅŸeklinde olÂduÄŸunu söylemiÅŸlerdir.
Bu görüşte olan âlimler, avcı hayvanların eğitilmiş sayılabilmeleri için, yakaladıkları av hayvanlarından yememelerini şart koşan âlimlerdir. Bunlar da daha önce zikredilmiştir.
Abdullah b. Abbas, Süddi, Dehhak, Katade ve Adiy b. Hatim de bunlarÂdandır. Daha önce bu son görüşün tercihe ÅŸayan okluÄŸu açıklanmıştı.
Ayette zikredilen "Allah'ın adım anın." ifadesinden maksat, avcı hayvanÂları avın üzerine salarken Besmele çekmektir.
Adiy b. Hatim diyor ki: "Resulullah'a, köpekle av yapma meselesi sorulÂdu. Resulullah buyurdu ki: "Sen, eÄŸitilmiÅŸ köpeÄŸini avın üzerine gönderir o da avı yakalayıp öldürürse onu ye. O köpek, tuttuÄŸu avdan yerse sen o avdan yeme. Çünkü o bunu kendisi için yakalamıştır." Dedim ki: "KöpeÄŸimi gönderiyor, ona baÅŸka köpeÄŸin de katıldığını görüyorum." Resuîullah: "Bu durumda o avdan yeme. Çünkü sen, sadece kendi köpeÄŸine besmele çektin. DiÄŸer köpeÄŸe besmeÂle çekmedin." buyurdu. [30]
5- Bugün size, temiz ve güzel olan ÅŸeyler helal kılındı. Kendilerine kiÂtap verilenlerin yemekleri size helaldir. Hür ve iffetli mümin kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, dost edinmemeniz ve kendilerine mehirlcrini vermeniz ÅŸartıyla size helaldir. Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun, daha önceki amelleri boÅŸa gider. Ve âhiret gününde o, hüsrana uÄŸrayanlardan-dır.
Ey müminler, kesilen hayvanlardan ve yiyeceklerden temiz olanları size helal kılındı. Murdar olanları ise haram kılındı. Kendilerine Tevrat verilen YaÂhudilerin ve İncil verilen Hristiyanlarm kestiÄŸi hayvanların etleri de size helal kılındı. Müminlerin hür kadınlarıyla, kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hris-tiyaları hür kadınlarıyla evlenmeniz de size helal kılındı. Ancak, evlendiÄŸiniz bu kadınlara mehirlerini vermeniz, iffetli olmanız, hayasızlık yapmamanız ve onlaÂrı dost tutmamanız ÅŸartıyla size helal kılınmıştır. Kim, Allah'ın, iman etmeyi emrettiÄŸi ÅŸeyleri inkâr edecek olursa şüphesiz ki onun amelleri iptal edilir. O kimse, âhirette hüsrana uÄŸrayanlardan olur.
*Ehl-i kitabın kestiÄŸinin yenmesinin helal olduÄŸu huıısunda ÅŸu hadis-i ÅŸeÂrif delil gösterilmektedir:
"Hayberli bir Yahudi kadm,kızartılmış bir koyunu zehirleyerek Resulul-lah'a ikram etti. Resulullah koyunun ön kolundan alıp yedi. Kendisiyle beraber sahabilerden bir cemaat da o koyundan yedi. Sonra Resulullah onlara "Ellerinizi yemekten çekin." buyurdu. Yahudi kadına adam gönderip yanma çağırdı ve ona "Sen bu koyunu zehirledin mi?" diye sordu. Kadın: "Bunu sana kim haber verÂdi?" dedi. Resulullah "Elimde bulunan bu kol haber verdi." dedi. Bunun üzerine kadın: "Evet zehirledim." cevabını verdi. Resulullah: "Maksadın neydi?" diye sordu. Kadın da ÅŸu cevabı verdi: "Ben, kendi kendime dedim ki: "EÄŸer bu adam Peygamber ise bu koyun ona asla zarar vermez. Åžayet Peygamber deÄŸilse ondan kurtulmuÅŸ oluruz." Resulullah o anda bu kadını affetti, cezalandınnadı. KoyunÂdan yiyen sahabilerden bazıları öldü. Resulullah da bu koyundan yediÄŸi için omuzundan kan aldırdı."
Diğer bir rivayette, ölen kişilerden birisinin, Bişr b. el-Bera olduğu ve onun ölümünden sonra Resulullah'ın, o kadını öldürttüğü bildirilmektedir. [31]
Âyet-i kerimede, kendilerine kitap verildiği zikredilenlerden kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, İkrime, Åža'bi, Ata, Hakem, Ham-mad ve Katade'ye göre burada zikredilen ehl-i kitaptan maksat, kendilerine TevÂrat ve İncil verilnen Yahudi ve Hristiyanlar ve bu iki dine herhangi bir milletten giren insanlardır. Bunlar, sadece kendilerine Tevrat ve İncil verilen İsrailoÄŸulla-nnııı soyundan gelen insanlar deÄŸildir. Bu itibarla Arap oldukları halde Hristi-yan olan TaÄŸlib oÄŸullarının kestikleri hayvanlar da müslümanlar tarafından yeÂnebilir. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın, ÅŸunu söylediÄŸi rivayet edilmektedir. "TaÄŸlib oÄŸullarının kestiklerini yeyin, kadınlarıyla da evlenin, zira Allah teala kitabında: "Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmeyin. Onlar birÂbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur[32] bu vurulmaktadır.
Görüldüğü gibi, Yahudi ve Hristiyanlan sadece dost edinenler bile onlarÂdan sayılmıştır. BaÅŸka milletlerden onların dinine girenler elbetteki onlardan olacak ve onların hükümlerine tabi olacaklardır. Yani Arap olduÄŸu halde İsraİ-loÄŸullanna gelen İncile baÄŸlanıp Hristiyan olan TaÄŸlib oÄŸullan ehl-i kitab sayıÂlırlar bu sebeple de kestikleri yenir.
b- Diğer bir kişim âlimlere göre ise bu âyette kendilerine kitap verildiği zikredilen ehl-i kitaptan maksat, kenndilerine Tevrat ve İncil verilen İsrailoğul-lan ve bizzat onların soyundan gelen insanlardır. Başka milletlerden bu dinlere girenler burada zikredilen ehl-i kitap mefhumuna girmemekte bu nedenle de kestikleri hayvanlar helal sayılmamaktadır, yenilmezler. Muhamed b. İdris eş-Şafıi (İmam Şafii) bu görüşte olanlardandır.
Taberi diyor ki: "Muhammed b. İdris eş-Şafii'nin bu görüşe varmasının
sebebi Arap Hristiyanların kestikleri hayvanların etlerinin yenmeyeceÄŸi husuÂsundaki görüşlere tabi olmasıdır.
Bu hususta Hz, Ali'nin şöyle dediÄŸi rivayet edilmiÅŸtir: "TaÄŸlib oÄŸullan Hristiyanlannin kestiklerini yemeyin. Çünkü onlar Hristiyanlığııı sadece içki içÂme adetine sanlmışlardır." Abdullah b. Abbas'ın da "Siz, Arap olan Hristiyanla-nn ve Ermeni Hristiyanlann kestiklerini yemeyin." diye söylediÄŸi rivayet edilÂmektedir.
Taberi diyor ki: "Aslında Hz. Ali'den rivayet edilen bu gibi haberler ÅŸunu ifade etmektedir: Hz. Ali, TaÄŸlib oÄŸullarının kestiklerini yemeyi yasaklıyordu. Çünkü onlar, gerçek Hristiyanlann helal kabul ettikleri ÅŸeyleri helal saymayarak ve haram kabul ettikleri ÅŸeyleri de haram kabul etmeyerek hakiki Hristiyanlığı bırakmışlar sadece içki içme âdetini devam ettirmiÅŸlerdir. İşte israiloÄŸuîlanndan olmayan diÄŸer miletlerin Hristiyanlığm sadece içki içme âdetini alarak kendileÂrini onlardan saymaları onlara yakışmayan bir ÅŸeydir."
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: "Muhammed b. İdris eÅŸ-Åžafii'nin bu görüÂşü isabetli deÄŸildir. Her milletten Yahudi ve Hristiyan olanların kestikleri hayÂvanlardan yemek mubahtır.
Âyette zikredilen ehl-i kitabın yemeğinden maksat, Mücahid, ibrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Hasan-i Basri, Süddi, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Ebu'd-Derda'dan da nakledildiği gibi ehl-i kitabın kestiği hayvanların etidir.
Âyet-i kerimede, "Hür ve iffetli mümin kadınlarla sizden Önce kendileriÂne kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar." ifadesi zikredilmektedir. Bu ifadeÂde geçen ve "Hür ve iffetli" diye tercüme edilen kelimeÂsinden neyin kastedildiÄŸi hususunda iki görüş zikredilmiÅŸtir.
a- Mücahid, Tarık b. Åžihab, Âmir eÅŸ-Åža'bi ve Hasan-ı Basri'den naklediÂlen bir görüşe göre bu kelimeden maksat, "Hür olan kadınlar" dır. Bunların ifÂfetli veya iffetsiz olmaları farksızdır. Bu gröüşte olanlara göre bu âyet-i kerimeÂden anlaşılmaktadır ki, Allah teala, mümin erkeklere, hür olan mümin kadınlarÂla ve hür olan ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi helal kılmıştır. Hür kadınların ifÂfetli olmamaları veya iffetsizliÄŸe düşüp sonra vazgeçmiÅŸ olmaları önemli deÄŸilÂdir.
Yine bu âyetten anlaşılmaktadır ki, cariyelerle evlenmek caiz deÄŸildir. Çünkü sadece hür kadınlarla evlenileceÄŸi beyan edilmiÅŸtir. Ancak mümin cariÂyelerle de evlenileceÄŸi ÅŸu âyette: "Sizden hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, sahib olduÄŸunuz mümin cariyelerden evlensin. [33]diye zikÂredilmiÅŸ, kâfir olan cariyelerle evlenme ise, izahını yapmakta olduÄŸumuz âyet-i kerimenin delaletiyle yasaklanmıştır.
Görüldüğü gibi bu gö"rüşte olanlar kelimesini "Hür olan kadınlar" diye izah ettiklerinden, zina eden kadınlarla evlenmenin heÂlal olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Hz. Ömer'in, hilafeti döneminde zina eden bir kadıÂnın mümin bir erkekle evlenmesine izin verdiÄŸi, Tank b. Åžihab, Âmir eÅŸ-Åža'bi ve benzeri kimseler tarafından rivayet edilmiÅŸtir. Bu hususta Âmir diyor ki: "Biz Memedan oÄŸullarından bir kadın zina etmiÅŸti. Ona, Resululîah'm zekat topÂlayan memuru zina cezası uygulayarak sopa vurmuÅŸtu. Sonra kadın tevbe etÂmiÅŸti. Kadının akrabaları Ömer'e geldiler ve ona: "O, çok çirkin bir iÅŸ yaptığı halde biz onu nasil evlendireceÄŸiz?" dediler. Ömer de onlara: "Yemin olsun ki eÄŸer onun yaptıklarından herhangi bir ÅŸeyi anlattığınızı duyarsam sizi cezaiandı-rımn." dedi.
Âmir eÅŸ-Åža'bi diyor ki: "Yemen halkından bir adamın kizkardeÅŸi fuhuÅŸ yaptı. Kadın, usturayı boynundaki-ÅŸah damarına sürerek kesmek istedi. Ona yeÂtiÅŸildi ve engel olundu, yarası tedavi edildi. Kadın iyileÅŸti. Sonra amcası onu aiÂlesi ile birlikte Medine'ye getirdi. Kadın Kur1 an okumaya baÅŸladı. Çokça ibadet yaptı. Öyle ki onların kadınlarının en çok ibadet yapanı oldu. Amcasından onu istediler. Amcası hem onun geçmiÅŸteki halini gizlemek istemiyor hem de yeÄŸeÂnini rezil elmek istemiyordu. Bunun üzerine Ömer'e geldi ve meseleyi ona anÂlattı. Ömer de dedi ki: "EÄŸer sen onun bu meselesini yayarsan seni mutlaka ceÂzalandırırım. Sana, onunla evlenmek isteyen ve senin de razı olacağın salih bir " adam gelirse onu o adamla evlendir." dedi.
b- Mücahid, Amir eÅŸ-Åža'bi, Süfyan es-Sevri, Süddi, Katade, İbrahim en-Nehai ve Masanı Basri'den nakledilen diÄŸer bir görüşe göre âyetin bu bölümünÂde zikredilen kelimesinden maksat, iffetli olan, zina etmeyen kadınlardır. Bunlara göre hür olan mümin ve ehl-i kitap kadınlarla ev-lenilmesi caiz olduÄŸu gibi köle olan mümin ve ehl-i kitap cariyelerle de evlenil-mesi helaldir. Ancak evlenilen kadın hür olsun, köle olsun, mümin olsun, ehl-i kitap olsun zina etmiÅŸ olmamalıdır. Aksi takdirde onunla evlenilemez. Bu huÂsusta Âmir eÅŸ-Åža'bi demiÅŸtir ki: "Yahudi ve Hristiyan kadınların olmalarından maksat, zina etmemeleri ve cünüplükten yıkanmalarıdır.
Katade diyor ki: "Hür bir kadın, erkek kölesiyle iliÅŸkide bulundu. KendiÂsine, bunu niçin yaptığı sorulunca: "Ben", Allah tealamn kitabındaki: "...Sahib olduÄŸunuz kölelere iyilik edin... [34] âyetini bu ÅŸekilde te'vil etlim." dedi. KaÂdın, Ömer b. el-IIattab'a getirildi. Resuluilah'ın sahabiîerinden bir kısım insanÂlar: "Bu kadın, Allah'ın kitabındaki bir âyeti uygun olmayan bir ÅŸekilde te'vil etmiÅŸ." dediler. Bunun üzerine Ömer köleyi yanına çağırdı. Başını tıraÅŸ etli ve kadına da dedi ki: "Sen bundan sonra hiçbir müslümana helal deÄŸilsin."
İbrahim en-Nehai'ye de, nikahlanmadan önce bir kadını dost edinmenin hükmü soruldu. O da: "Bu kadının mehir hakkı yoktur. Bunlar birbirlerinden ayrılsınlar." dedi.
Müfessirler, âyet-i kerimenin bu bölümünde geçen kelimesini "İffetli kadınlar" mânâsında aldıkları takdirde dehür kadınlar mânâsında aldıkları takdirde de kendi aralarında iffetli veya hür kadınlardan özelikle kimlerin kastedildiği hususunda dört görüş zikretmişlerdir.
a- Bir kısım âlimlere göre burada zikredilen ifadesinden maksat, iffetli olan ve mümin ve ehl-i kitap olan kadınlardır. BunÂlardan olan kadınlarla evlenmek caizdir. Müslüman bir erkek, hür veya cariye olan mümin bir kadınla evlenebileceÄŸi gibi ehl-i kitap olan hür veya cariye, zımmi veya harbi olan kadınlarla da evlenebilir. Çünkü âyet, umumi bir ifade ile ehl-i kitap ve müminlerden her kadınla evlenilebileceÄŸini beyan etmiÅŸtir.
b- Diğer bir kısım âlimler ise buradaki kelimesinden maksadın "Hür kadınlar" demek olduğunu, bu itibarla mümin olan hür kadınlarla evlenilebileceği gibi ehl-i kitap olan her hür kadınla da evlenilebilir. Bunun zımmi veya harbi olması, Yahudi veya Hristiyan olması farksızdır. Yeter ki ehl-i kitap ve hür olsunlar,
c- BaÅŸka bir kısım âlimlere göre ise buradaki ehl-i kitap kadınlarından maksat, sadece İsrailoÄŸullarından, kendilerine Tevrat ve İncil gelen kadınlar ve o kadınların soylarından gelen kızlardır. Bunlara göre baÅŸka milletlerden YahuÂdi ve Hrisliyanhk dinine girenlerin kadınlarıyla evlenmek caiz deÄŸildir. Bu göÂrüş, İmam Åžafii ve ona tabi olanlardan nakledilmektedir.
d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diÄŸer bir görüşe göre burada zikrediÂlen ehl-i kitap kadınlarından maksat, müslümanlarla zimmet sözleÅŸmesi yapan ehl-i kitabın kadınlarıdır. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın: "Ehl-i kitabın bazı kadınları bize helaldir, bazı kadınları ise helal deÄŸildir." dediÄŸi ve sonra da ÅŸu âyeti okuduÄŸu rivayet edilmektedir: "Kitap ehlinden, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayanÂlar ve hak din olan İslamı din edinmeyenlerle, boyun eÄŸip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." [35]
Abdullah b. Abbas bu âyeti okuduktan sonra demiÅŸtir ki: "Ehl-i kitaptan bize kim cizye verirse iÅŸte onların kadınları bize helal olur. Kim de cizye verÂmezse onların kadınları bize helal olmaz."
Taberi diyor ki: "Tercihe ÅŸayan olan görüş, bu âyette zikredilen kelimesinden maksadın hür kadınlar olduÄŸunu söyleyen görüştür. gu. na göre âyet-i kerime, hür olan mümin kadınlarla ve hür olan ehl-i kitap kadınÂlarla, mümin erkeklerin evlenmelerinin helal olduÄŸunu beyan etmiÅŸ, Nisa sureÂsinin yirmi beÅŸinci âyeti de mümin olan cariyelerle evlenmenin helal olduÄŸunu beyan etmiÅŸ, mümin olmayan cariyelerle evlenme ise helal olan evlenmenin dıÂşında kalmıştır.
Ayrıca, evienilmesi helal olduÄŸu zikredilen bu kadınların iffetli olmamaÂları veya fuhuÅŸ iÅŸleyip tevbe etmiÅŸ olmaları farksızdır. Biz bu meselenin farksız olduÄŸunu baÅŸka yerlerde ispatladık. Burada tekrarlanmasına gerek görmedik.
Âyet-i kerimede geçen ve "Namuslu olmanız" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Açıkça zina etmemeniz." demektir. "Dost edinmemeniz." diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Dostlar edinmemeniz, dost tutmamanız." demektir. Yani müminler, kadınlara mehir vererek onlarla evlendiklerine dair ÅŸahit tutarak evÂlensinler. Onlarla açık veya gizli bir ÅŸekilde zina etmesinler." demektir.
Âyet-i kerimenin sonunda: "Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun daha Önceki amelleri boÅŸa gider." Duyurulmaktadır. Yani kim Allah'ın, tasdik etmesiÂni emrettiÄŸi birliÄŸini, Muhammed'in PeygamberliÄŸini ve onun Allah katından geddiklerini İnkâr edecek olursa şüphesiz ki o, dünyada iken sevap kazanacağı ümidiyle yaptığı amellerin sevabını iptal etmiÅŸ olur. O, âhirette kendisini aldaÂtan ve helak olanlardan olacaktır.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Allah bize buyurmuÅŸtur ki: "İman, sarılacak saÄŸlam bir kulptur. O olmaksızın hiçbir amel kabul edilmeyeÂcektir. Cennet ancak bu imanı terkedene haram kılınmıştır."
Katade de özetle şöyle diyor: "Ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenilebileceÄŸi hükmü nazil olunca bir kısım müminler: "Biz onların kadınlarıyla nasıl evleneÂceÄŸiz? Onlar bizim dinimizden deÄŸiller." demiÅŸlerdir. Bunun üzerine Allah tea-la: "Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun daha Önceki amelleri boÅŸa gider ve âhiret gününde o, hüsrana uÄŸrayanlardandır." hükmünü indirmiÅŸ ve ehl-i kitap kadınlarının kâfirliklerini bilerek onlarla evlenmeyi helal kıldığını beyan etmiÅŸÂtir.
d- Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve elleriniÂzi dirseklere kadar yıkayın. Haslarınızı meshedin. Ayaklarınızı da topukÂlarla beraber yıkayın. EÄŸer cünüp iseniz temizlenin. Åžayet hasta iseniz yaÂhut yolculukla bulunuyorsanız yahut herhangi biriniz tuvaletten gelmiÅŸse veya kadınlara dokıınmuÅŸsamz ve su da bıdamamışsanız temiz toprakla teÂyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi temiz toprakla meshedin. Allah size bir zorluk çıkarmayı dilemez. Fakat o, temizlenmenizi ve üzerinizde olan nimetini tamamlamak i.stcr ki şükredesiniz.
Ey iman edenler, siz namaz kılmak istediÄŸiniz zaman abdestsiz iseniz, yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklerle beraber temiz su ile yıkayın. BaÅŸlarınızı mesÂhedin. Ve ayaklarınızı topuklarla beraber yıkayın. Åžayet cünüp iseniz yıkanarak temizlenin. EÄŸer hasta iseniz veya yolculukta bulunuyorsanız yahut abdest bozÂmaktan gelmiÅŸseniz veya hanımlarınızla cinsi münasebette bulunmuÅŸsaniz ve bu durumda su bulamıyorsanız yahut su bulunduÄŸu halde onu kullanma imkanınız yoksa temiz bir toprakla teyemmüm edin. O toprakla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah size farz kılmış olduÄŸu hükümlerle sizi zora koÅŸmak ve sıkınÂtıya sokmak istemez. Fakat o sizi, abdestsizlikten, cünüplükten ve manevi kirler olan günahlardan temizlemek ister. Ve şükredesiniz diye teyemmümü size muÂbah kılarak size olan nimetini tamamlamak ister.
Ayet-i kerimede müminlere, namaza kalktıkları zaman abdest almaları emredilmektedir.
Müfessirler, namaza hangi halde kalkıldığında abdest alınması gerekli olacağı hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas, Ebıı Musa el-EÅŸ'ari, Ebul Âliye, Said b. el-Müsey-yeb, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri, Cabir b. Abdullah, Dehhak, Esved ve Süddi'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerimede, kiÅŸi abdestsiz iken naÂmaza kalktığı zaman abdest alması emredilmiÅŸtir. Åžayet kiÅŸi namaza kalkmadan önce abdest-li ise yeniden abdest alması gerekli deÄŸildir.
Bu hususta lkrime eliyor ki: "Abdullah b. Abbas dedi ki: "Abdestsiz olÂmadıkça abdest almak gerekmez." Yine İkrime diyor ki: "Sa' b. Ebi Vakkas, bir kaç namazı bir abdestle kılardı." Muhammed b. Åžirin diyor ki: "Ben, Abide es-Selmaniye sordum ki: "Abdest almayı hangi hal gerektirir?" O da dedi ki: "AbÂdestsiz olma hali."
Tarif b. Yezıd'den nakledilmiÅŸtir ki, onlar Ebu Musa el-EÅŸ'ari ile birlikte Dicle nehrinin kenarında bulunuyorlarmış. Abdest alıp öğle namazını kılmışlar. Sonra ikindi ezanı okununca adamlar kalkıp Dicle nehrinde tekrar abdest almaÂya baÅŸlamışlar. Bunun üzerine Ebu Musa: "Abdest almak ancak abdestsizlik haÂlinde gerekir." demiÅŸtir.
A'meÅŸ diyor ki: "Ben, İbrahim en-Nehai'nin, öğle, ikindi ve akÅŸam naÂmazlarını tek bir abdestle kıldığını gördüm. FadI b. MübeÅŸÅŸir diyor ki: "Ben, Cabir b. Abdullah'ın birkaç vakit namazı tek bir abdestle kıldığını gördüm. O, idrarını yaptığında veya baÅŸka bir ÅŸeyle abdestini bozduÄŸunda abdest alırdı. SuÂyun artığı ile mestlerini meshedirdi. Dedim ki: "Ey Ebu Abdullah, bu, senin göÂrüşüne dayanarak yaptığın bir ÅŸey mi?" Dedi ki "Hayır. Ben, Resulullah'ın böyle yaptığını gördüm ve ben de onun yaptığını yapıyorum.
b- Zeyd b. Eşlem ve Süddi'ye göre bu âyette zikredilen namaza kalkma halinden maksat, uykudan sonra namaza kalkma halidir. Uyuyan kimsenin ab-desti bozulmuş olacağından, uyandıktan sonra namaz kılmak istediğinde abdest alması emredilmiştir.
e- İkrime'nin ve Nizal'ın Hz. Ali'den, Enes'in de Hz. Ömer'den rivayet etÂtiklerine göre "bu iki sahabi bu âyet-i kerimenin, her namaz kılmaya kalkıldığınÂda abdest almayı emrettiÄŸini söylemiÅŸlerdir. Ancak kiÅŸi abdestli olduÄŸu halde namaz kılmak istediÄŸinde tekrar abdest alırken bu abdesti biraz daha hafif alır. mesela ayaklarını yıkama yerine onları mesheder.
Bu hususta Mes'ud b. Ali diyor ki: "Ben, İkrime'ye sordum ve dedim ki: "Ey Ebu Abdullah, ben sabah namazı için abdest alıyorum. Sonra çarşıya geliÂyorum. Öğle namazı vakti oluyor. Ben o abdestle öğle namazını kılayım mı?" O da dedi ki: "Ali b. Ebi Talib (r.a.) ÅŸu âyeti okuyordu: "Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın, Başınızı meshedin, Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın."
İbn-i Şirin diyor ki: "Halifeler her namaz için yeni bir abdest alırlardı." Enes diyor ki: "Ömer b. el-Hattab, hafif bir abdest aldı ve dedi ki: "Bu, abdesti bozulmayan kişinin tekrar aklığı abdesttir." Nizal diyor kî: "Ben, Ali'nin öğle namazını kıldığını gördüm. Sonra o, insanlar için geniş bir yere oturdu. Ona su getirildi. O, yüzünü ve ellerini yıkadı, başını ve ayaklannı ise mesnetti ve dedi ki: "İşte bu, abdesti bozulmayanın abdestidir."
d- Abdullah b. Ömer ve Büreyde'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyette de zikredildiği gibi Allah teala Önce Resulullah'a ve müminlere, her namaza kalktıkları zaman abdest almalarını emretmişti. Daha sonra ise bu yükü hafifletti. Abdestli olma durumunda, namaz kılmak için yeniden abdest alma hükmünü kaldırdı.
Bu hususta Muhammed b. Yahya diyor ki: "Ben, Abdullah'ın oÄŸlu Ubey-düllah'a dedim ki: "Sen, Abdulah b. Ömer'in, abdestli olsun veya olmam her naÂmaz için abdest almasının sebebi nedir biliyor musun?" O da dedi ki: "Bana Zeyd b. Hattab'm kızı dedi ki: "Abdullah b. Zeyd b. Hanzal'a anlatmış ki, Resu-lullah her namaz kılarken abdest almayı emretmiÅŸ bu da ona ağır gelmiÅŸ. BuÂnun üzerine Resulullah, her namaz için misvak kullanmasını emretmiÅŸ, abdest almasını kaldırmış, ancak abdestinin bozulma halini müstesna kılmıştır. Fakat Abdullah her namaz vakti için abdesl almaya gücü ve kuvvetinin yettiÄŸini hisÂsetmiÅŸ ve bundan dolayı her namaza kalktığında abdest almıştır.
Büreyde diyor ki:
"Resulullah her namaz için abdest alırdı. Mekke'nin fethi yılında bütün namazları tek bir abdestle kıldı ve mestleri üzerine de mesnetti. Ömer dedi ki: "Sen daha önce yapmadığın bir ÅŸeyi yaptın" Resulullah da buyurdu ki: "Ben buÂnu kasıtlı olarak yaptım. [36]
Abdullah b. Ömer diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) öğleyi, ikindiyi, akşamı ve yatsıyı tek bir abdestle kıldı."
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe ÅŸayan olanı, Allah tealanın bu âyetle her namaz kılmaya kalkana abdest almayı emrettiÄŸini söyleyen görüştür. Ancak bu emir, abdestsiz olanlar için farz, abdestli olanlar için ise menduptur. Nitekim Resulullah, Mekke fethedilmeden önce her vakit namaz için yeni bir abdest alarak ümmetine, her vakit namaz için abdest yenilemenin faziletli bir amel olduÄŸunu öğretmiÅŸ Mekke fethedildikten sonra da tek bir abdestle bir çok vakit namazını kılmış böylece asıl farz olanın abdestli olmak olduÄŸunu ümmetiÂne beyan etmiÅŸtir.
EÄŸer denilecek olursa ki yukarıda, Abdullah b. Zeyd b. Hanzala'nın rivaÂyet elliÄŸi hadise göre Resulullah, her namaz için abdest alınmasını emretmiÅŸ sa-habiler de bu emrin farziyet ifade ettiÄŸini anlayarak ona uymaya çalışmışlar, faÂkat bu onlara ağır gelmiÅŸ. Bunun üzerine bu emir neshedilmiÅŸtir. Bu da gösteriÂyor ki, namaza kalkıklığında abdest alınmasını beyan eder emir, mendubiyet ifade etmemektedir." Cevaben denilir ki "Allah'ın, Resulüne emrettiÄŸi emirler farziyet, öğüt, mendupluk, mübahlık ve mutlak bir hal ifade edebilir. Allah'ın buyurduÄŸu emri bu yönleri ifade etme ihtimalinde olduÄŸuna göre emri bu yönÂlerden, daha kuvvetli yöne yorumlamak elbetteki daha evladır. Kaldı ki bütün büyük âlimler Allah tealanın, Peygamberlerine ve diÄŸer kullarına her zaman için abdest almayı önce farz kılıp daha sonra da bozmuÅŸ olmadığı hususunda ittifak etmiÅŸlerdir. Bu da gösteriyor ki Resulullah'ın her vakit abdest alması bir mendu-bu tercih etmesidir yoksa bir farzı yerine getirmesi deÄŸildir. Nitekim abdestli iken tekrar abdest almanın sevap olduÄŸunu beyan eden ÅŸu hadis-i ÅŸerifler bunu ifade temekledirler.
Amr b. el-Âmir el-Ensari diyor ki:
"Ben, Enes b. Malik'in şöyle dediğini işittim: "Resulullah, her namaz için abdest alırdı. Dedim ki: "Siz ne yapıyordunuz?" dedi ki: "Biz bütün namazları, abdestiııi bozmadıkça tek bir abdestle kılardık. [37]
Abdullah b. ömer diyor ki :
"Resulullah buyurdu ki : "Kim, abdestli olduğu halde tekrar abdest alacak olursa onun içi on sevap yazılır. [38]
Ebu Gutayt" diyor ki : "Ben , Abdullah b. ömerle birlikte Öğle namazını kıldım. Abdullah, binasmdak oturma yerine geldi. Orada oturdu. Ben de onunla birlikte oturdum, ikindi ezam okununca abciest suyu istedi. Abdest aklı çıkıp naÂmaza gilli. Sonra tekrar oraya döndü. AkÅŸam ezanı okununca yine su istedi, abÂdest akh. Ben de dedim ki : "Yaptığım gördüğüm bu ÅŸey sünnet midir?" O da dedi ki : "Hayır, sabah namazı için aldığım abdest, onu bozmadıkça bütün bu namazlar için kâfi idi."-Fakat ben, Resulullah'm: "Kim, abdestli iken tekrar abÂdest alacak olursa onun için on sevap yazılır." buyurduÄŸunu iÅŸittim ve ben bu sevapları kazanmak istedim."
Taberi diyor ki: "Bir kısım âlimlere göre namaza kalkıldığında abdest alÂmayı emreden bu âyet-i kerime, Allah tealimin, Resuîullah'a, diÄŸer amelleri yaÂparken deÄŸii, sadece namaz kılarken abdesî almasının gerekli olduÄŸunu bildirÂmek için nazil olmuÅŸtur Zira bu âyet inmeden önce Resulullah, abdestini boÂzunca abdest almadan hiçbir İş yapmıyordu. Bu âyet-i kerime indi. Resuîullah'a, sadece namaz kılmak istediÄŸinde gerekli olduÄŸunu, abdestsiz iken istediÄŸi diÄŸer amelleri yapabileceÄŸini beyan etti.
Bu hususta Aikame b. Ebi Vakkas diyor ki: "Resulullah idrarını yaparken biz ona konuÅŸuyorduk, o bize cevap vermiyordu. Biz ona selam veriyorduk. O, evine varıp, namaz için aldığı abdesti almadıkça bizim selamımızı almıyordu. Dedik ki: "Ey Allah'ın Resulü, sana konuÅŸuyoruz bize cevap vermiyorsun. SeÂlam veriyoruz selamımızı almıyorsun." Nihayet abdestsiz iken bu gibi ÅŸeyleri yapmaya ruhsat veren su âyet nazil oklu. "Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman.yüzierinizi ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın..."
Âyet-i kerimede "Yüzlerinizi yıkayın." Duyurulmaktadır, Müfessirler bu ayelle, abdest alırken yıkanması emredilen yüzün sınırlarını tayinde farklı göÂrüşler zikretmiÅŸlerdir.
a- Bir kısım âlimlere göre Yüz'den maksat, karşıdan bakan kiÅŸinin, baktıÂğı kimsenin yüzünden çıplak derisini gördüğü kısımdır. Bunlara göre yüzün boÂyu, baÅŸtaki saçların bitiminden itibaren çenenin altına kadardır. Eni ise, iki kuÂlak arasıdır. Bu itibarla kulaklar, ağızın, burunun ve gözün içi yüz'den sayılmaz. Çenenin ve yanakların sakalla kaplı bölümlerinin dibine su eriÅŸtirmek gerekÂmez. Bu sakallı kısımların üzerinden suyu yürütmek yeterlidir.
İbrahim en-Nehai, MuÄŸire, Hasan-ı Basri, İbn-i Åžirin, İbn-i Åžihab, Rabia Said b. Abdükıziz, Mekhul, Kasım b.Muhammed, Abdullah b. Abbas, Dehhak, Abdullah b. Ömer, Said b. el-Müseyyeb, Ebu Ümame, Ebu Hûreyre ve SüleyÂman b. Musa'nın bu görüşte oldukları rivayet edilmektedir.
Bu görüşte olan âlimlere göre abdest alan kimsenin, kulaklarını yıkaması, aÄŸzına burnuna su vermesi, gözünün içini yıkaması, sakalının dibine su geçirmesi gerekli deÄŸikür. Bu hususla Abdullah b. Abbas'm ÅŸunu söylediÄŸi rivayet edilmektedir. "Åžayet namazda iken. ağızda kalan yemeÄŸi çiÄŸneme ihtimali olÂmasaydı aÄŸzıma su vermezdim."
İbrahim en-Nehai de "Ağıza ve burna su vermek abdestin farzlarından deÄŸildir." demiÅŸtir. Dehhak da Ramazan ayında ağıza ve buruna su vermeyi yaÂsaklamıştır.
Abdullah b. Ömer: "İki kulak, baş'ütn sayılır. Başını meshettiğinde onlan da meshet." demiştir.
Abdullah b. Abbaş, Hasan-ı Basri ve Said b. el-Müseyyeb de "Kulaklar baş'tan sayılır.11 demişlerdir. Ayrıca
Ebu Ûmame ve Ebu Hurevre de Resukıİiah'ın
"İki kulak, baş'tan sayılır. [39]buyurduğunu rivayet etmişlerdir.
b- DiÄŸer bir kısım âlimlere göre ise bu âyet-i kerimede, namaza kalkıldıÂğında abc'est alırken yıkanılması emredilen yüz'ün sınırı, boy olarak başın tüy bitiminden itibaren çenenin altına kadar, en olarak da iki kulağın, gözle görülen ve göm İme yen arasıdır." Bunlara göreabdest alırken sakalın dibini yıkamak, kuÂlakların, ağızın, burnun ve kulakların içini yıkamak, Allah tealanın "Yüzünüzü yıkayın." enirine göre farzdır. Bu sebeple abdest alan kimse bunlardan herhangi birini yıkamayı lerkedecek olursa o abdestle kılmış olduÄŸu namaz caiz deÄŸildir.
Bu hususta Abdullah'ın azadlı kölesi Nâfi, Abdullah b. Ömer'in, abdest alırken suyu sakalının dibine geçirinceye kadar hilalladığsnı, öyle ki sakalından yokça sular damladığını söylemişlerdir.
İbn-i Ebi Leyla, Mücahid, Said b. Cübeyr, Tavus, İbn-i Åžirin, Åžube ve Dehhak'm da sakallarını hilailadıklan rivayet edilmekte, Said b. Ciibeyr'in de "Kası! oluyor da sakal yeri yıkanıyor, tüy bittikten sonra ise yıkanmıyor?" dediÂÄŸi rivayet edilmektedir.
Enes b. Malik de diyor ki:
"ResuluIIah abdest aldığında bir avuç su alıyor, onu çenesinin altına götüÂrüyor ve onunla sakalını hilallıyordu. Resulullah: "Aziz ve Celil olan Rabbi'm bana böyle yapmamı emretti. [40] buyurdu.
Hassan b. Bilal diyor ki:
"Ben, Ammar b. Yasir'in abtlest aldığını ve sakalını hilalladığıni gördüm. Dedim ki: "Sen sakalını hilallıyor musun?" 0 da dedi ki: "Benim bunu yapmaÂma mani olacak ne var ki? Ben Resulullah (s.a.v.) in, sakalını hilalladÄŸnnı görÂdüm. [41]
Taberi bu hadisin benzerini Ümmü Seleme, Ebu Eyyub> Ebu Ümame, Cübeyr b. Nüfeyr, Yezid er-Rekkaşi ve Katade'den de rivayet edildiğini naklet-miştir.
Ağıza buruna su verme hususunda da Mücahid'in "Buruna su vermek ab-destin yarısıdır." dediÄŸi, Hammad'ın da aÄŸzına burnuna su vermeden abdest alıp namaza duran kimse hakkında (namazını bozup aÄŸzına burnuna su versin) dediÂÄŸi, namazını bitirmiÅŸ olana da tekrar abdest alıp namazım iade etsin." dediÄŸi riÂvayet edilmektedir.
Kulakların yüz'e yönelik olan taraflarının yüz'den sayılacağı bu itibarla onların da parmakla meshedilmek suretiyle de olsa yıkanmaları gerektiği Şa'bi, Abdullah b. Abbas ve benzeri âlimler tarafından zikredilmiştir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas, Hz. Ali'nin ÅŸunları söylediÄŸini rivayet itÂmiÅŸtir. "Ben size Resulullah'ın abdesti gibi bir abdest alayım mı?" "Evet" dediler. O abdest aldı. Yüzünü yıkayınca baÅŸ parmaklarım kulaklarının, yüze yöneÂlik taraflarına soktu. Kulaklarını meshedince dışlarını da mesnetti." [42]
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe ÅŸayan olanı "Yüz'ün sının boy olarak,, başın tüy bitiminden baÅŸlayıp çene altına kadardır. En olarak da ki kuÂlak arasındaki gözle görülen kısımdır. Gözle görülmeyen ağız içi, burun içi, göz içi, sakalın ve bıyıklaın dibi yüzden sayılmaz." diyen görüştür. Bizim bu görüşü tercih etmemizin sebebi ise bütün âlimlerin iki gözü yüzden saymalarına raÄŸÂmen bunların sadece kapaklarının yıkanmasının gerekli olduÄŸu, kapakların içiÂne su geçirmenin gerekli olmadığı hususunda görüş birliÄŸine varmalarıdır. OnÂların böyle bir görüş birliÄŸine vannalan Resulullah1 in, ümmetine öğretmesiyle-dir, İşte insanın abdest azalarının herhangi birine su ulaÅŸtırılması zorluÄŸa sebep olacak olursa onlar da gözlerin içine kıyaslanarak gözlerin hükmünü alırlar. İşte aÄŸzın içi, bumun içi sakal ve bıyıkların dibine su ulaÅŸtırmanın zorluÄŸu, göz kaÂpaklarının içine su ulaÅŸtırmak gibidir. Bu itibarla onlara da su ulaÅŸtırmak gerekli deÄŸildir.
Sahabi ve tabiinden sakal ve bıyığın dibine su ulaÅŸtıranlar ağız ve burnun içini yıkayanlar, yapılıp yapılmaması serbest bırakılan iki hususun zor tarafını seçenlerdir. Nitekim Abdullah b. Ömer'in, göz kapaklarının altına su serpecek o kısımları da yıkadığı rivayet edilmektedir. Abdullah bunu farz olduÄŸu için deÄŸil zor olanı tercih etmesinden dolayı yapmıştır. Sahabilerin bunları farz olduklaÂrından dolayı yaptıklarını zannedenler bunların davranışlarını bilmeyenler ve kıÂyastan haberi olmayanlardır.
DiÄŸer yandan Resulullah'ın sahabilerinden herhangi birinden abdest alırÂken sakalının dibine su ulaÅŸtırmayanın ağıza ve buruna su vermeyenin bu ab-destle kıldığı namazı iade etmesi gerektiÄŸi hususunda herhangi bir haberin zik-redilmeyiÅŸi en açık delildir ki, sahabilerden herhangi birinin bu zikredilenlerden birini yapması, terkedilip edilmemesi serbest olan iÅŸlerden daha efdal olduÄŸuna inandığını tercih etmesidir.
Resulullah (s.a.v.) in
"Sizden biriniz abdest aldığı zaman burnuna su çekip sümkürsün.. [43] hadis-i ÅŸerifini delil göstererek burna su çekip sümkürmenin farz olduÄŸunu zanneden kimse bilsin ki, âlimler görüş birliÄŸine varmışlardır ki, burnuna su çekÂmeden abdest alan kimse bundan dolayı namazım iade etmez. Bu da bu iddiayı ileri sürenin aleyhine yeterli bir delildir.
Kulaklara gelince, yine âlimler, kulakların ön tarafını veya tümünü yıkaÂmamanın, böyle bir abdest alanın namazını ifsad etmeyeceÄŸi hususunda ittifak etmiÅŸlerdir. Nitekim Resulullah'ın sahabilerinin, "Kulaklar baÅŸ'tandir." demeleri ve bunu Resulullah'tan rivayet etmeleri zikredilen bu hükmü, yani kulakların yıÂkanmasının gerekli olmadığı hükmünü göstermektedir. Bu hususta sadece Åža'bi muhalefet etmiÅŸtir.
Âyet-i kerimede ellerin dirseklere kadar yıkanması emredilmektedir.
Müfessirler, abdest alırken kollarla birlikte dirseklerin de yıkanmasının gerekli olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Malik b. Enes ve Şafii'den nakledilen bir görüşe göre, elleri yıkamaya dirsekler de dahildir.
b- Züfer b. Hüzeyl ve benzeri âlimlere göre ise abdest alanın, kollarını yıÂkarken dirsekleri yıkaması gerekli deÄŸildir. Bu âyetteki "Ellerinizi dirseklere kaÂdar yıkayın." ifadesindeki "kadar" kelimesi, "..Sonra orucunuzu geceye kadar devam ettirin.. [44] âyetindeki "kadar" ifadesi gibidir. Nasıl ki gündüzleyin tuÂtulan oruç, gecenin1 baÅŸlangıcı olan akÅŸama kadar devam eder ve akÅŸamleyin biÂter. Abdestte kolların yıkanması da dirseklere kadar devam eder ve orada biter. Yani nihai noktayı ifade eden ve "kadar" diye tercüme edilen keÂlimesi, nihai noktanın hükme dahil olmadığını gösterir.
Taberi diyor ki: "Bu hususta doÄŸru olan görüş ÅŸudur: "Abdest alındığında eller yıkanırken dirsekleri yıkamak farz deÄŸildir. Yukanda da zikredildiÄŸi gibi bu mesele, orucun, gecenin baÅŸlangıcı olan akÅŸama kadar devam etmesine benÂzemektedir. Ancak bizzat dirsekleri ve onların daha yukarısını yıkamak, ResuÂlullah'ın ümmetine açıkladığı sünnetiyle menduptur. Bu hususta Resulullah'ın şöyle buyurduÄŸu rivayet edilmektedir:
"Şüphesiz ki ümmetim kıyamet gününde abdestin eseri olarak alınları ve ayaklan parlar bir vaziyette çağı alacaktır. Sizden kimin alnındaki parlaklığı çoÂÄŸaltmaya gücü yeterse onu yapsın. [45]
Âyet-i kerimede, namaz kılmak için abdest alanların, başlarını meshetme-leri emrediliyor.
Müfessirler, başın ne kadirinin ve ne şekilde meshedilrnesi hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Bir kısım âlimlere göre abdest alan kişi başından dilediği yeri su ile meshedebilir. Başın meshedilmesinin bir sının yoktur.
Bu hususta Abdullah b. Ömer'in, başının sadece ön tarafını meshettiği, İbrahim en-Nehai'nin: "Başın hangi tarafını su ile meshedecek olursan o, senin için yeterlidir." dediği ve Süfyah es-Sevrİ'nin de "Abdest alan kişi başından tek bir tüy dahi meshedecek olsa o onun için kâfidir." dediği rivayet edilmektedir.
b- İmam Maîik'e göre ise bu âyetle başın tümünün meshedilrnesi emreÂdilmektedir. Bu nedenle bir kiÅŸi başının tümünü deÄŸil de bir kısmım su ile mes-hepdip namaz kılacak olursa yeniden abdest alıp başının tümünü meshetmesi ve namazını iade etmesi gerekir.
c- Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu âyet-i keriÂme ile abdest alanın, başının en az üç parmak miktarını meshetmesi emredilmiÅŸÂtir. Abdest alan kiÅŸi başın üç parmak miktarından daha azını meshedecek olursa bu onun için yeterli deÄŸildir,
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe ÅŸayan olanı, abdest alan kimse, başından dilediÄŸi yeri meshedebilir. Bunun bir sınırı yoktur." diyenin görüşüÂdür. Zira âyet-i kerime, namaz kılmak için abdest alan kimseye genel bir ÅŸekilde başını meshetmesini emretmiÅŸ ve bunun için belli bir sınır tayin etmemiÅŸtir ki abdest alan kimse o sınırla baÄŸlı kalsın, onu aÅŸmasın ve ondan azını da yapmaÂsın. Bu itibarla abdest alan kimse başının ne kadarını meshedecek olursa, mes-hetme emrini yerine getirmiÅŸ olur.
Allah tealanm kitabında genel olarak zikredilen hükümler belli şartlarla kayıtlanıp şartlanmadıkça umumi mânâ ifade teme durumlarını korurlar. Bu âyet de bu kabildendir.
Ayet-i kerimede geçen ve "Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın." diye tercüme edilen cümlesindeki kelimesi, kurralar tarafından iki'şekilde okunmuş ve okunma şekillerine göre farklı mânâlar verilmiştir.
a- Hicaz ve Irak kurcalarından bir topluluk, âyet-i kerimenin bu kelimesiÂni ÅŸeklinde harfinin üstün olmasıyla okumuÅŸlar ve buÂnu "Elleriniz" kelimesine atfedildiÄŸini söylemiÅŸlerdir.
Âyet-i kerime bu kıraata göre okunduğu takdirde mânâsı mealde zikredil-diği gibi şöyle olur." Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın."
Görüldüğü gibi bu izaha göre abdest alan kimsenin ayaklarını mutlaka yıÂkaması gerekir. Çıplak ayaklara mesheden kimse abdest almış sayılmaz.
Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdülaziz, Hz. Ali, Kasım b. Muhammed, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr, Süddi, Ata, Mücahid, A'meÅŸ, Malik b. Enes ve Dehhak'tan, abdest alırÂken ayakların yıkanmasının gerekli olduÄŸu rivayet edilmiÅŸtir.
Bu hususta Ömer b. el-Hattab'm şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Bir adam abdest aldı. Ayağının üzerinde tırnak kadar yer bıraktı. Resu-lullah onu gördü ve dedi ki: "Geri dön abdestini güzelce al." adam geri döndü (abdestini tamamladı) ve sonra namazını kıldı. [46] Bu hadis, Enes b. Malik'ten de rivayet edilmiştir. [47]
Ebu Kılabe diyor ki: "Bir adam abdest aldığında ayağının üzerinde bir tırÂnak kadar bir yer kuru kalmış olduÄŸu halde namaz kıldı. Namazını bitirince Ömer ona dedi ki: "Abdestini ve namazını iade et."
Bazı sahabilerden rivayet edildiÄŸine göre Resulullah, su isabet etmediÄŸinÂden ayağının üzerinde bir dirhem kadar parlaklık bulunan bir kiÅŸinin namaz kılÂdığını gördü. Ona, abdestini ve namazını iade etmesini emretti. [48]
Kasım b. Muhammed diyor ki: "Ömer'in oÄŸlu Abdullah, mestlerini çıkaÂrır sonra abdest alırdı. Ayaklarını yıkar, pannaklannm arasını da hilallerdi."
İbrahim b. Meyser'e, Ömer b. Abdülaziz'in, İbn-i Ebi Süveyd'e ÅŸunlan-söylediÄŸini rivayet etmiÅŸtir. "Resulullah'ı gören üç kimseden, Resulullah'ın abÂdest alırken ayaklarını yıkadığını gördüklerine dair bize haber ulaÅŸmıştır.
Haris, Hz. Ali'nin, "Ayaklarınızı topuk kemikelrine kadar yıkayın." dediÂÄŸini rivayet etmiÅŸtir.
Ebu Abdurrahman, Hz. Ali'nin, İkrime Abdullah b. Abbas'ın, Hişam b. Urve, Urve b. Zübeyr'in, Zır b. Hubeyş, Abdullah b. Mes'ud'un cümlesindeki harfini üstün okuduklarını ve böylece âyette ayakların yıkamlmasımn emrelidğini söylediklerini rivayet etmişlerdir.
Abdu Hayr demiÅŸtir ki: "Ben, Ali'nin abdest aldığını ve ayaklarının üzeÂrini yıkadığını gördüm. Ali dedi ki: "Åžayet ben, Resulullah'ın bunu yaptığını görmemiÅŸ olsaydım ayaklanıl altının yıkanmaya üstlerinden daha layık olduÄŸuÂnu zannederdim."
Abdülmelik, Ata'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben, çıplak ayak üzerine mesheden kimseyi görmedim."
Eşheb diyor ki: "Malik'ten bu âyet soruldu ve denildi ki:" mü yoksa mü yani, harfi üstün mü okunur yoksa esre mi okunur?" O da dedi ki: "Bu âyet, ayağı yıkamayı ifade etmiştir.
Bu, meshetmeyi ifade etmemiştir. Ayaklar meshedilmez ancak yıkanır." Denildi ki: "Ne dersin, bir kimse ayağını meshedecek olursa onun için yeterli olur mu?" O da "Hayır" demiştir.
b- Hicaz ve Irak kurralanndan diÄŸer bir kısmı ise ifa-desindeki harfini esre okumuÅŸlardır Bunlara göre Allah teala bu âyet-i keriÂme ile, abdest alırken, başın ve ayakların meshed il meÅŸini emretmiÅŸtir. Abdest alırken ayaklar yıkanmaz meshedilir.
Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, İkrime, Ebu Cafer, Âmir eÅŸ-Åža'bi, Ka-tade, Alkame, Mücahid ve Dehhek'tan bu kıraat ÅŸekli ve bu görüş nakledilmiÅŸÂtir. Bu hususta İkrime, Abdullah b. Abbas'ın: "Abdest iki azayı yıkama ve iki azayı da meshetmedir." dediÄŸini rivayet etmiÅŸtir.
Enes'in oÄŸlu Musa, babasına, "Ey Ebu Hamza, Haccac bize Ahvaz'da hutbe okudu. Temizlenmekten bahsetti ve dedi ki: "Yüzünüzü yıkayın, ellerinizi yıkayın.. Başınızı mesnedin, Ayaklan da. Ayakların, insanoÄŸlunun, pisliklere en yakın uzvu olduÄŸu muhakkaktır. Onlann altlaını ve üstlerini ve Ökçelerim yıkaÂyın." Bunun üzerine Enes dedi ki: "Allah doÄŸru söyledi. Haccac ise yalan söyleÂdi. Allah: "Başınızı mesnedin ve ayaklarınızı." buyurdu. Musa diyor ki: "Ancak Enes ayaklarını meshederken onları ıslatırdi. Asım el-Ehvel de Enes'in "Kur'an, ayağın meshedilmesi hükmünü indirdi. Sünnet ise onu yıkamaktır." dediÄŸini söylemiÅŸtir.
MuÄŸire de Åža'bi'nin: "Allah teala, abdest alırken yıkanmasını emrettiÄŸi organların (el ve yüzlerin), teyemmüm ederken meshedilmesini emretmiÅŸ, abÂdest alırken meshedilmesini emrettiÄŸi iki organın ise (BaÅŸ ve ayağın) teyemÂmüm ederken terkedilmesini beyan etmiÅŸtir." dediÄŸini rivayet etmiÅŸtir.
Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doÄŸru olanı: "Allah teala abÂdest alırken iki ayağın tümünü su ile meshetmeyi emrettiÄŸini söyleyen görüştür. Abdest alan kimse ayaklarının tümünü su ile meshettiÄŸi takdirde o kiÅŸiye "Ayaklarını mesheden" de denir. "Yıkayan" da. Zira iki ayağı yıkamak, onlann üzerine su akıtmakla veya onlan suya sokmakla gerçekleÅŸir. Onları meshetmek ise elleri veya ellerin yerini tutacak herhangi bir ÅŸeyi onlann üzerine sünnekle gerçekleÅŸir. Herhangi bir kimse ayaklarına bu iki ÅŸeyi birden yapacak olursa ona hem "Yıkayan" hem de "Mesheden" denir.
Aslında meshetmenin iki mânâsı vardır. Bir mânâsı, meshedilecek orgaÂnın tümünü meshetmek diÄŸeri ise meshedilecek organın sadece bir kısmını mes-hetmektir. Bu nedenle kurralann bazıları bu âyetteki ifadesindeki harfini üstün okumuÅŸlar, bu âyette, farz olanın ayakların yıkanması olduÄŸunu söylemikşîer ve ayakların tümünün su ile meshedildiÄŸine dair Resu-luHah'tan, birbirini destekleyen haberler geldiÄŸi halde ayaklara meshedilmeyi reddetmiÅŸlerdir.
DiÄŸer bir kısım âlimler ise ifadesindeki harfini esre okumuÅŸlar, bu âyetten maksadın, ayaklann meshed ilmesinin farziyetini bilÂdirmek olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir.
Taberi diyor ki: "Bize göre ise asıl maksat, ayaklann tümünün su iie mes-hedilmesidir. Bu itibarla ayaklanın elleriyle veya ellerinin yerini tutacak herÂhangi bir ÅŸeyle meshetmeksizin sadece onlara su dökmek veya onları suya soÂkup çıkarmak yeterli deÄŸildir. Nitekim Tavus'tan, abdest alan kimsenin ayaklaÂrını sadece suya sokup çıkarması sorulunca "Ben bunun, maksada ulaÅŸan bir amel olduÄŸunu kabul etmem." dediÄŸi rivayet edilmiÅŸtir. Buna mukabil ayaklann yıkanmasını farz sayan Hasan-ı Basri'den, gemide abdest alan kimsenin, ayaklana nasıl yıkayacağı sorulduÄŸunda onun: "Ayaklarını suya daldırıp çıkannasın-da bir mahzur yoktur." dediÄŸi rivayet edilmiÅŸtir.
Taberi sözlerine devamle diyor ki: "Madem ki meshetmenin, organın tüÂmünü veya bir bölümünü meshetme olarak iki mânâsı vardır ve daha sonra zikÂredeceÄŸimiz deliller, Allah tealanın buradaki meshetmeden ayakların tümünün meshedilmesini kasdettiÄŸini göstermektedir. Ve bu suretle meshetme de hem yıÂkama ve hem de meshetmeyi içirmiÅŸ olacağından kelimeÂsini iki ÅŸekilde okumak da sahihtir. Ancak her ne kadar iki kıraat da güzel ise de bunlardan benim daha fazla hoÅŸuma giden harfini esre okuyan kıraattir. Çünkü bu kıraata göre ayaklann tümünün su ile meshedilmesi hükmü ortaya çıkmaktadır. Böyle bir meshetme de hem ayaklan yıkama hem de meshetmedir. DiÄŸer yandan ifadesi başı meshetmeden sonra zikredilÂmiÅŸtir. Bu ifadeyi, daha önce zikredilen "Elleri yıkama" ya atfedip baÄŸlama yeÂrine hemen yanında bulunan, başı meshetmeye atfedip baÄŸlamak daha evladır.
EÄŸer denilecek olursa ki: "Sizin, burada zikredilen, ayaklan meshetmek-ten masadın, onlan tümünü meshetmek olduÄŸunu, başı meshetmek gibi sadece bir bölümünü meshetmek olmadığını iddia etmenize dair deliliniz nedir?" CevaÂben denilir ki: "Buna dair delil, çeÅŸitli rivayetlerle Resulullah'tan nakledilen:
"...Cehennemden, ökçelerin vay haline.. [49] hadisi ÅŸerifidir. Åžayet ayakların sadece bir böümünün meshedilmesi yeterli olsaydı Resulullah'ın, ayaklarının bir bölümünü su ile meshetmeyenleri bu ÅŸekilde uyannası söz .konuÂsu olmazdı. Bilakis kiÅŸi o ameliyle sevap kazanmış olurdu. Bu hadisi, ResululÂlah'tan çeÅŸitli suhabiler bazı farklarla rivayet etmiÅŸlerdir.
Bu hususta Muhammed b. Ziyad diyor ki:
"Ebu Hureyre yanımızdan geçiyordu. O esnada insanlar mataradan abdest alıyorlardı. Ebu Hureyre dedi ki: "Abdesti, azalan tam yıkayarak hakkıyla alın. Çünkü Ebul Kasım (s.a.v.)'in "AteÅŸten, ökçelerin vay haline. [50]diÄŸer bir rivaÂyette:
"AteÅŸten topuk sinirlerinin vay haline. [51] dediÄŸini duydum.
Şeddad'ın azadlı kölesi Salim diyor ki:
"Ben, Sa'd b. Ebi Vakkas'ın vefat ettiÄŸi gün, Resulullah'ın zevcesi Ai-ÅŸe'nin yanına gittim. Ebubekir'in oÄŸlu Abdurrahman da onun yanma geldi. AiÅŸe'nin yanında abdest aldı. AiÅŸe ona dedi ki: "Ey Abdurrahman, abdesti, azaÂlarını tam yıkayarak al.. Çünkü ben, Resulullah (s.a.v.) in "AteÅŸten, ökçelerin vay haline." dediÄŸini iÅŸittim[52]
DiÄŸer bir rivayette, "AteÅŸte yanacak topuk sinirlerinin vay haline." ÅŸekÂlindedir.
Cabirb. Abdullah diyor ki:
"Ben, Resuluİlah'ın, "AteÅŸten topuk sinirlerinin vay haline." dediÄŸini iÅŸitÂtim. [53]
Abdullah b. Amr b, el-Ass diyor ki:
"Yaptığımız yolculukların birinde Resulullah (s.a.v.) geride kalmıştı da bize sonradan yetiÅŸmiÅŸti. Tam o sırada da namaz'vakti girmiÅŸti. Abdest alıyorÂduk. Ayaklarımızı meshetmeye baÅŸladık. Resulullah bunu görünce gayet yüksek bir sesle, iki veya üç kere: "Cehennemde yanacak ökçelerin vay haline." diye seslendi. [54] Taberi bu hadisi Ebu Ümame el-Bahili'den rivayet etmiÅŸtir.
Taberi diyor ki: "EÄŸer denilecek olursa ki: Sen, abdest alırken ayaklarının tümünün su ile meshedilmesi gerektiÄŸini söyledin. Halbuki Evs b. Ebi Evs'den ve Huzeyfe'den naledilen ÅŸu iki hadis ve benzeri haberler, abdest alırken ayaklaÂrın sadece bir bölümünün meshed ilmesinin yeterli olduÄŸunu ifade etmektedirÂler."
Evs'den rivayet edilen hadis şöyledir: Evs b. Ebi Evs demiştir ki:
"Resuhıllah abdest aldı, ayakkabilanna ve ayaklarına meshetti." Taberi bu hadisin başka bir rivayetinin, [55]
"Resulullah ayakkabılanna meshetti. Sonra kalkıp namaz kıldı..." ÅŸeklinÂde olduÄŸunu"[56]diÄŸer bir rivayetinde de "Abdest aldı. Ayaklan üzerine mesÂhetti." ÅŸeklinde olduÄŸunu belirtmiÅŸtir.
Huzeyfe'nin rivayet ettiÄŸi hadis ise şöyledir: Huzeyfe diyor ki: "ResululÂlah bir kavmin çöplüğüne gitti. Ayakta durarak küçük abdestini bozdu. Sonra su istedi abdest aldı ve ayakkabılarının üzerine meshetti."
Taberi diyor ki: "Evs b. Evs'den rivayet edilen hadis, ayakların sadece bör bölümünü meshetmenin abdeste yeterli olacağını ifade etmektedir. Zira bu hadiste Resuluüah'ın, abdestini bozduktan sonra abdestsiz iken böyle yaptığı zikredilmemektedir. Resulullah, abdestli iken tekrar abdest aldığı zaman ayakÂkabılarına veya ayaklarına meshederdi. Evs'in rivayet ettiÄŸi hadiste Resulul-lah'ın, abdestli iken tekrar abdest aldığını bildirmektedir. ResuluHah'ın abdestli iken tekrar abdest aldığında ayaklarını veya ayakkabılarını meshetrnekle yetinÂdiÄŸini, Hz. Ali'den rivayet edilen ÅŸu hadis-i ÅŸerifte belirtmektedir
Abdu Hayr eliyor ki:
"Ali (r.a.) bir testi su istedi. Sonra: "Ayakta su içmeyi sevmeyen o kiÅŸiler nerede?" dedi. Testiyi aldı ayakta su içti. Sonra hafifçe bir abdest aldı. AyakkaÂbıları üzerine meshetti ve dedi ki: "İşte Resulullah'm, abdestini bozmayan teÂmiz kimse için aldığı (ÖğrettiÄŸi) abdest böyledir. [57]
Taberi diyor ki: "Resulullah'ın, abdest alırken ayaklarının tümünün yıÂkanmasını emrettiÄŸine dair, mazeret bırakmayacak derecede çokça hadislerin riÂvayet ediliÅŸi de göstermektedir ki, Evs'den rivayet edilen hadis, abdestli iken abdest alındığını beyan etmektedir.
Huzeyfe'den rivayet edilen hadise gelince bunu Huzeyfe'den Ebu Vail yoluyla A'meş rivayet etmiştir. A'meş'in güvenilen arkadaşlan Ebu Avane, İbn-i İdris, Ebu Muaviye ve Amr b. Yahya, A'meş'ten bu hadisin metninin şu şekilde olduğunu rivayet etmişlerdir:
"Resulullah bir kavmin çöplüğüne gitti. Ayakta küçük abdestini bozdu. Ben ondan uzaklaÅŸtıydım. O bana "YaklaÅŸ." dedi. Ben de yaklaşıp ayaklarının arkasında durdum. Resululah abdest aldı ve iki mestinin üzerine meshetti. [58] Sadece Cerir b. Hazım'ın A'meÅŸ'ten rivayet ettiÄŸi ÅŸekilde Resulullah'ın, ayakkaÂbılarına meshettiÄŸi zikredilmektedir. Bu da ÅŸaz bir rivayettir. Sahih olduÄŸu kaÂbul edilecek olsa dahi Resulullah'ın, çorapları üzerine giymiÅŸ olduÄŸu ayakkabıÂlarına meshettiÄŸini ifade etmiÅŸ olur.
Âyet-i kerimede: "Ve topuklarla beraber." diye tercüme edilen ifadesindeki kelimesinin asıl mânâsı (kadar) demektir. Daha Önce dirseklerin, abdest alma yerlerinden sayılıp sayılmayacağı hususunda ihtiÂlaf eden âlimler, topukların da, bunlardan sayılıp sayılmayacağı hususunda ihtiÂlaf etmiÅŸlerdir.
Ancak "Topuk" diye tercüme edilen kelimesiyle nerenin kasteÂdildiÄŸi hususunda iki görüş zikredilmiÅŸtir.
a- Bazı âlimlere göre bu âyette zikredilen ve "topuklar." diye tercüme edilen ifadesinden maksat, ayakla baldırın birleştiği eklemdeki yuvarlak'kemiktîr. Yani eklemlerin içinde bulunan kemiktir.
b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise burada zikredilen maksat, dışarı doğru çıkıntılı olan topuk kemikleridir.
Âyet-i kerimede: "Allah size zorluk çıkarmayı dilemez. Fakat o, temizÂlenmenizi ister." buyuru İm aktadır. Yani Allah sizlere, abdestiniz olmadığında abdest almanızı, cünüp iken yıkanmanızı ve su bulamadığınızda da teyemmüm etmenizi emrederken o sizleri arındırmak ister. Siz de kendinizi maddi ve maneÂvi kirlerden temizleyin. Günahlarınızı yıkayın." buyurmaktadır
Bir çok hadis-i ÅŸerifte abdest almanın fazileti ve kulu günahlardan arındıÂracağı zikredilmiÅŸtir.
Bu hususta Åžehr b. HavÅŸeb, Ebu Ümame'nin Resulullah'tan ÅŸunu rivayet eniÄŸini söylemiÅŸtir: Resulullah buyurmuÅŸtur ki: "Kim abdest alır, abdestini güÂzel yapacak olur sonrada kalkıp namaza baÅŸlayacak olursa onun günahları, kulaÂğından, gözünden, ellerinden ve ayaklarından dışan çıkar."'
Ka'b b. Mürre de Resulullah'ın şöyle buyurduÄŸunu rivayet etmiÅŸtir: "AbÂdest alıp yüzünü yıkayan herkesin hataları yüzünden dışarı çıkar. Ellerini veya kollarını yıkadığında kollarından dışarı çıkar. Başını mesnettiÄŸinde hataları baÂşından çıkar. Ayaklanın yıkadığında hatalan ayaklarından dışan çıkar."
Amr b. Abese diyor ki: "Ben, Resulullah'ın şöyle buyurduÄŸunu iÅŸittim. "Müslüman ellerini yıkadığında hatalan ellerinden saÄŸa sola dağılır. AÄŸzına burnuna su verdiÄŸinde hataîan aÄŸzından burnundan dışarı çıkar. Yüzünü yıkadıÂğında hatalan yüzünden'dışan çıkar. Öyle ki göz kapakîanndan bile dışan çıkar. Kollarını yıkadığında kollarından çıkar. Başını ve ayaklannı meshettiÄŸinde ba-ÅŸmdan ve kulaklarından çıkar. Ayaklannı yıkadığında ayaklanndan çıkar. Öyle ki ayaklarının tırrnakahnn altından bile dışan çıkar. Abdest bilinci iÅŸte ondan kazandığı payı bu olur. Åžayet kalkıp yüzünü ve kalbini tam Rabbine yönelterek namaza durur ve iki rekat da namaz kılacak olursa bu kimse hatalan bakımınÂdan annesinin, kendisini doÄŸurduÄŸu gündeki gibi olur. [59]
Ebu Hureyre demiÅŸtir ki:
"Resulullah buyurdu ki: "Bir müslüman veya mümin kul, abdest alır da üzünü yıkayacak olursa, gözüyle bakarak iÅŸlemiÅŸ olduÄŸu her hata, su ile birlik-e veya suyun son damlasıyîa yüzünden dışarı çıkar. Ellerini yıkadığında, elleÂriyle vurarak iÅŸlediÄŸi her hata, su ile birlikte veya suyun son damlasıyîa birlikte ellerinden çıkar. Öyle ki kul, günahlardan tertemiz olup onlardan ayrılmış olur. [60]
Hz. Osman'ın azadlı kölesi Hüraran diyor ki:
"Ben, Osman b. Affan'ın, oturakların üzerinde oturduÄŸunu gördüm. O, abdest suyu istedi ve abdest aldı. Sonra dedi ki: "Ben, Resulullah'ın, bu oturduÂÄŸum yerde oturduÄŸunu ve aldığım bu abdest gibi abdest aldığını gördüm. Bu-yurmuÅŸtu ki: "Kim benim bu abdestim gibi abdest alacak olursa onun daha önÂceki günahlar, bağışlanmış olur. Fakat aldanmayın. [61]
Abdullah es-Sünabihiy diyor ki:
"Resulu-lah buyurdu ki: "Kim abdest alır da aÄŸzını burnuna su verecek oiıırsa or;un hataları aÄŸzından burnundan dışan çıkar. Yüzünü yıkadığında hataÂları yüzünden dışan çıkar. Öyle ki göz kapaklarının altından bile dışarı çıkar. Ellerini yıkadığında hataları ellerinden dışaır çıkar. Başını meshettiÄŸinde hatalaÂrı başından dışan çıkar. Öyle ki kulaklarından bile dışan çıkar. Ayaklarını yıka-iÄŸn-da hataları ayaklanndan dışarı çıkar. Öyle ki ayaklarının tırnaklanılın altın-an bile diÅŸan çıkar. Bu kiÅŸinin namazı ve mescide doÄŸru yürümesi nafile bir ibadet olur. [62]
7- Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik itaat ettik" dediğinizde r. aîdîğî ve onunla sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun ü AHah, kalblcrin özünü çok iyi bilendir.
Ey müminler, sizi Islama kavuşturarak, Allah'ın size bahşettiği yüce ni-i hazırlayın. Allah'ın Resulünü zor anda da kolay zamanlarda da, istenilen rde de sevilmeyen şeylerde de dinleyip itaat edeceğinize dair biat ettiğiniz
zaman, Allah'a vermiş olduğunuz ahdi de hatırlayın. Bir zaman siz, "Yaptığımız ;;hci dinledik, emirlerinde ve yasaklarında sana itaat edeceğiz." demiştiniz. O h:;lde Allah'in emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Şüphesiz İd Af.ah, göğüslerin Özünü çpk iyi bilendir ve onlara göre sizi hesaba çekecek-
*îvîû"fessirler, bu âyet-i kerimede, Allah tealanın, aldığım beyan ettiği ah-Ginder; hangi ahdin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas ve Süddi'ye göre bu âyette zikredilen ahitten makÂsat, Tiürrnülerin Resulullah'ı, sevdikleri ÅŸeylerde de dinleyip itaat edeceklerine, sevmedikleri ÅŸeylerde de dinleyip itaat edeceklerine söz vererek ona biat etme-*;eri anında Allah'a ahit vermeleridir.
Bu hususta Abdullah b. Abbas demiÅŸtir ki: "Allah, Peygamber (s.a.v.)i g^ncierdi. Ona kitap indirdi. Müminler de: "Biz, Peygambere ve kitaba iman etÂtik. Tevrat'takiieri de ikrar ettik." dediler. îşte Allah teala da onlara, vermiÅŸ ol-cukiar: bu sözü hatırlıyor ve bu sözü yerine getinnelerini emrediyor.
b- Mücahid'e göre ise bu âyette zikredilen ahitten maksat, insanların, Âdsr.'irı suibiinder- zerrecikler şeklinde çıkarıldıktan sonra Allah tealanın, Rab-
leri cîduğuna şehadet etmeleridir.
Taberi birinci görüşün'tercihe ÅŸayan olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Buradaki ahitÂten maksat, Hz Muhammed'i dinleyip itaat edeceklerine dair biat etmeleri anınÂca Allah'a verdikleri sözdür. Zira Allah teala buradaki ahdi aklığını zikrettikten sonra ehl-i kitaptan aldığı ahdi zikredecektir. Böylece Resulullah'ın sahabilerini eh!-i kîıabm durumuna düşmemeleri için uyannıştır. Çünkü onlar verdikleri ah-ci bozmuÅŸlar ve bu sebeple cezalandırılmışlardır. Müminlerin de bu duruma îMiÅŸr.ıemeîeri istenmiÅŸtir. [63] '
8- Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle ÅŸaÂik yapanlar olan. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliÄŸe scvkctıncsin. îc:-; olun. Çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun şüphesi/ ilsh, yaktıklarınızdan haberdardır.
Ey Allah'a ve Peygamberi Muhammed'e iman edenler, dostlarınız ve düşÂmanlarınız hakkında adletle ÅŸahitlik eden ve Allah için vazife yapan kimseler olun. VerdiÄŸiniz hükümlerde ve yaptığınız iÅŸlerde haksızlık etmeyin. Sırf size düşman olduklarından dolayı düşmanlarınıza dair koyduÄŸum sınırlan aÅŸmayın. Yine sırf dostluk yaptıkları için koyduÄŸum sınırlarda ileri gitmeyin. Hepsi hakÂkında da koyduÄŸum hudutlara baÄŸlı kalın. Benim emrimi yerine getirin. Ey müÂminler, dostunuz olsun düşmanınız olsun bütün insanlara karşı adaletli davra-nın. Adaletli olmanız, Allah'tan korkmuÅŸ olmanıza daha yakındır. Kullarına zulmetmekten korkun ve bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Herkese, yaptığının karşılığını verecektir.
Abdullah b. Kesir, bu âyet-i kerimenin, Resulullah'a suikast düzenleyen Hayber Yahudileri hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Resulullah, Öldürülen bir kişinin diyeti hususunda bunlarla yardımlaşmaya gitmiş fakat Yahudiler Re-suîulah'ı öldürmeyi planlamışlardır. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş ve "Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin." buyurmuştur.
Numan b. BeÅŸir diyor ki:
"Annem, Revaha kızı Amre, babamdan, bazı mallarım bana hibe etmesini istedi. Babam bu iÅŸi bir sene erteledi. Sonra bunu yapmaya karar verdi. Bu sefer annem: "OÄŸluma yaptığın hibeye Resulullah'ı ÅŸahit tutmadıkça razı olmam." deÂdi. Bunun üzerine babam beni, elimden tutup Resulullah'a götürdü. O sıra ben henüz çocuktum. Babam "Ey Allahm Resulü bu çocuÄŸun annesi Revaha kızı buna hibe ettiÄŸim mala, seni ÅŸahit tutmamı istiyor." dedi. Resulullah$ "Ey BeÅŸir senin bundan baÅŸka çocuÄŸun vannı?" diye sordu. Babam: "Evet." dedi. ResululÂlah: "Çocukların hepsine de buna hibe ettiÄŸin gibi hibede bulundun mu?" diye sordu. Babam ise "Hayır," dedi. Bunun üzerine Resulullah: "O halde sen beni ÅŸahit tutma. Çünkü ben, zulme ÅŸahitlik edemem." buyurdu. [64] Görüldüğü gibi Resulullah, haksız bir muameleye ÅŸahitlik yapmamıştır. [65]
9- Allah, iman edip salih amel işleyenlere vaad etmiştir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfaat vardır.
Ey Allah'ı ve Resulünü takdik eden, Peygamberin, Allah katından getirÂdiklerini ikrar edip Allah'a verdikleri ahdi yerine getiren, yaptıkları sözleÅŸmeleri ifa eden, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınan insanlar, sizin için, geçmiÅŸteki günahlarınızın örtülmesi vardır. Bir de sınırlarım, Allah'ın dışında kimsenin bilemeyeceÄŸi bir mükâfaat vardır. [66]
10- İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, iÅŸte onlar, ceÂhennemliklerdir. Allah'ın birliÄŸini inkâr eden ve Peygamberlere gelen, Allah'ın âyet ve mucizelerine yalanlayanlar cehennemliktirler. Ve orada ebedi olarak kalacaklarÂdır. [67]
11- Ey iman edenler, Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmaya kalkışmıştı da Allah onların ellerini üzerinizden çekmişti, Allah'tan korkun. İman edenler sadece Allah'a güvensinler.
*Müfessirler, Allah tealanın bu âyet-i kerimede müminlere lütfettiÄŸini beyan ettiÄŸi nimetten hangi nimetin kasdedildiÄŸi hususunda farklı görüşler zikÂretmiÅŸlerdir:
a- Asım b. Ömer b. Katade, Abdullah b. Ebibekr, Mücahid, Yezid b. Ebi Ziyad, İkrime ve Ebu Malik'ten nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen niÂmetten maksat, Allah tealanın, yanlışlıkla öldürülen Âmir oÄŸullarından iki kiÅŸiÂnin diyetlerini Ödemede yardımcı olmaları için Nadr oÄŸullan Yahudilerine gittiÂÄŸi zaman onların Resululah'a suikast düzenlemeleri, Allah tealanın da vahiy ile bunu Resulullah'a bildirip Resulullah'i onların saldırısından kurtarmasıdır.
Rivayet edilir ki Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir kısım sahabileriyle birÂlikte Nadr oÄŸullan Yahudilerine gitmiÅŸ ve B'ir-i Maune olayından kurtulup geri gelen Amr b. Ümeyye ed-Dâmri'nin, Resulullah'la anlaÅŸmalı olan Âmir oÄŸullaÂrından iki kiÅŸiyi yanlışlıkla öldürmesi üzerine bu kiÅŸilerin diyetlerini Ödeme huÂsusunda Nadr oÄŸullarının kendisine yardımcı olmalarını istemiÅŸti. Fakat YahuÂdiler, Amr b. CehhaÅŸ'a, Resulullah gelip duvann dibine oturunca onlann da çevÂresinde toplandiklan bir sırada Resulullah'm üzerine el deÄŸirmeni taşını düşürÂmesini söylediler. Bunun üzerine Allah teala, Peygamberine, Yahudilerin bu tuÂzağını haber verdi. Resulullah da oradan uzaklaşıp Medine'ye döndü. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
b- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diÄŸer bir görüşe göre ise Allah teala-rıın burada zikrettiÄŸi nimetten maksat, Resulullah'ı, içine zehir kattıkları bir yeÂmekle öldürmek isteyen Yahudilerin suikastından kurtarmasıdır.
c- Katade'den nakledilen başka bir görüşe göre ise Allah tealanın bu âyette zikrettiği nimetten maksat, Batn-ı Nahle gazvesinde Resulullah'a, düş-manlannm, kendileri namaz kılarlarken saldınya geçeceklerini bildirmesi ve Resulullah'a da korku anlarında nasıl namaz kılacağını beyan etmesidir.
Bu hususta Katade diyor ki: "Bu âyet Resulullah'a, yedinci gazve olan Batn-ı Nahle gazvesinde nazil olmuştur.
Sa'Iebe ve muharib oÄŸullan, Resulullah'ı ansızın yakalayıp öldürmek isteÂmiÅŸler Allah teala da bu hallerini Resulullah'a bildirmiÅŸtir. Katade diyor ki: "Ca-bir b. Abdullah, Resulullah ile birlikte Necid tarafına savaÅŸa gittiklerinde savaÅŸÂtan. Resulullah ile beraber döndüklerini, dikenli aÄŸaçlann çokça bulunduÄŸu bir vadiye geldiklerinde ÅŸiddetli bir sıcağın bastırdığını söyledi. Bu sıcakta ResululÂlah bir aÄŸacın gölgesine otunnuÅŸ, kılıcını da aÄŸaca asmış ve uyumuÅŸtu.
Herkes dağılıp bir aÄŸacın gölgesine çekilmiÅŸti. İşte o sırada bir Bedevi gelip Resulullah'm kılıcını alarak kınından çıkarmış ve üzerine yürümüştü. Re-sulullah uyanınca ona demiÅŸti ki: "Åžimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" Resulullah ise "Allah" demiÅŸti. Adam tekrar: "Seni benim elimden kim kurtaraÂcak?" demiÅŸ. Resulullah da "Allah" demiÅŸti. Bunun üzerine Bedevi kılıcım kınıÂna koymuÅŸ Resuîullah da bizi yanma çağınp hadiseyi anlatmıştı. Resulullah (s.a.v.) bu*adamı cezalandırmamıştı. [68] İşte böylece Allah, düşmanın elini Peygamberinden çekmiÅŸti.
Taberi bu görüşlerdin birinci görüşün tercihe ÅŸayan olduÄŸunu, buradaki nimetten maksadın, Allah tealanın, Resulullah'ı, Nadr oÄŸullan Yahudilerinin suÂikastından kurtarması olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Zira bundan sonra gelen âyetlerde Yahudilerin çirkin sıfatlan zikredilmekte, Allah'a ve Paygamberlerine ihanet etÂtikleri bildirilmektedir. Resulullah'a, onlann yaptıklan bu kötülüklere karşı onÂlara dokunmaması da emredilmektedir. Bu da göstermektedir ki âyette, müminÂlere ve Resulullah'a el uzatmak isteyenlerden maksat, Yahudilerdir.
' Âyet-i kerimenin sonunda "İman edenler sadece Allah'a güvensinler." buyurlumkatadır. Bu ifadeden maksat ÅŸudur: "Ey iman edenler, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten ve sizden aldığı ahdi bozmaktan kaçının. Aksi takÂdirde çare bulamayacağınız bir cezayı hak edersiniz. Müminler iÅŸlerini Allah'a bıraksınlar, onun kaza ve kaderine teslim olsunlar, onun zaferine ve yardımına güvensinler. Çünkü bu onlann dinlerinin kemale ermesidir. [69]
12- Şüphesiz ki Allah, İsrailoÄŸullarından söz almıştı. Biz onlara, içleÂrinden on iki baÅŸkan göndermiÅŸtik. Allah onlara şöyle dedi: "Şüphesiz ben sisinle beraberim. Yemin olsun ki eÄŸer namazı kılar, zekatı verirseniz, PeyÂgamberlerime iman edip onlara yardım ederseniz ve Allah için güzel bir ödünç takdim ederseniz muhakkak ki kötülüklerini örterim ve sizi, altlaÂrından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, şüphesiz doÄŸru yoldan sapmış olur.
Şüphesiz ki Allah, îsrailoÄŸullarından, Allah'a itaat etmelerine ve PeygamÂberine iman etmelerine dair kesin söz almıştı. Bunların, vermiÅŸ oldukları sözü yerine getireceklerine dair kefil olmaları için de içlerinden kendilerini takibede-cek on iki vekil seçmiÅŸti. Allah onlara "Şüphesiz ki yardım ve desteÄŸimle sizinÂle beraberim. Ey İsrail oÄŸul lan, yemin olsun ki eÄŸer namazı dosdoÄŸru kılar zeka-n layık olanlara verir. Peygamberlerime iman eder, onlara destek olursanız ve Allah rızası için Allah yolunda mallarınızı harcayarak Allah'a güzel bir ödünç verirseniz elbetteki ben.kötülük ve günahlarınızı Örtüp silerim. Ve sizleri kıyaÂmet gününde, altından ırmaklar akan cennetlere bir lütuf olmak üzere koyarım. Bu söz vermenizden sonra kim Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ederse şüpÂhesiz ki o, doÄŸru yoldan sapmış ve hidayetten ayrılmış olur." buyurmuÅŸtur.
Bu âyet-i kerimede Allah teala Peygamberine ve müminlere, YahudileÂrin ihanet ve sözlerinden dönme huylarını bildirmekte, bu huyların, Yahudilerin atalarından kalma miraslan olduÄŸunu beyan etmekte ve Yahudileri, inatlarında ve sapıklıklarında ısrar etmelerinden dolayı kınamaktadır.
Resulullah'a ve müminlere: "Bu Yahudilerin size el uzatmaya giriÅŸmeleÂrini ve ihanet etmeye kalkışmalarını garipsemeyin. Çünkü bu onların, atalarınÂdan devam edip gelen kötü ahlaklarıdır. Onlar bu halleriyle atalarının yaptıklarıÂnı devam ettimıektedirler." Duyurulmaktadır.
Ayet-i kerimede Allah tealanm, İsrail oÄŸullarından söz aldığı zikredilmekÂte ancak neye dair söz aldığı açıklanmamaktadır.
Ebul Aliye'ye göre burada İsrailoÄŸullarından, yapacaklarına dair söz alıÂnan husus, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve ondan baÅŸkasına tapmamaları söÂzü dur.
Ayet-i kerimede geçen ve "BaÅŸkan" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Katade'ye göre "Åžahit" demektir. Yani Allah teala IsraüoÄŸullanmn on iki torunundan her birinden, yaptıklarına ÅŸahitlik etmek üzeÂre birini ÅŸahit tayin etmiÅŸtir.
Rebi' b. Enes, Süddi ve Mücahid'e göre ise buradaki den maksat, on iki torundan seçilip zorbalar diyan Åžam'a gönderilen on iki önÂderdir. Bunlar Åžam diyanndaki zorbaların helak olup olmadıkları haberini Öğrenip Hz. Musa'ya getireceklerdi. Çünkü Allah teala bu zorbaları helak edip onla-nn yerlerini İsrail oÄŸul 1 an na miras bırakacağını ve İsrailoÄŸullannı onlann yerine yerleÅŸtireceÄŸini bildirmiÅŸti. Bu sebeple de Hz. Musa, ileri gelen bu on iki kiÅŸiyi oraya göndermiÅŸti.
Bu hususta Süddi diyor ki: "Allah teala, İsrailoÄŸullanna Kudüs topraklan can Eriha'ya gitmelerini emredince onlar yürüyüp oraya yakın bir yere ulaÅŸmışÂlardı. Bunun üzerine Musa İsrailoÄŸullannın on iki torununun her birinden bir öncü seçerek zorbalann bulunduÄŸu yere göndermiÅŸti. Onlar gittikleri yerden o zorbaların haberini getireceklerdi. Bu on iki kiÅŸi ile "Ac" diye adlandmlan zorÂba bir kiÅŸi karşılaÅŸtı. O, on iki kiÅŸiyi yakalayıp koltuÄŸunun altına (Kontrolüne) aldı. Başında bir kulaç odun bulunuyordu. Adamları alıp karısına götürdü. Ve ona: "Åžunlara bak, bunlar bizimle savaÅŸmak istiyorlarmış." dedi. Ve onian, karıÂsının önüne attı. "Åžimdi ben bunlan ayağımın altında ezeyim mi?" dedi. Kansı: "Hayır. Onlan bırak ki gördüklerini gidip kavimlerine haber versinler." dedi. "Ac" karısının dediÄŸini yaptı. O iki önder oradan ayrılınca birbirlerine "Ey topÂluluk, eÄŸer siz, İsrailoÄŸullanna bu kavmin haberini bildirecek olursanız İsrailo-ÄŸulları dinlerinden döner. Peygamberlerine karşı gelirler. Siz bu haberi gizleyin. Siz onu sadece Allah'ın Peygamberine bildirin ki böylece onlar, uygun gördükÂlerini yapsınlar." dediler. Bunlar, meseleyi gizleyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler. Geri dönüp geldiler. Onlardan on kiÅŸi verdikleri bu sözü bozdular. Bunlar, babalarına, kardeÅŸlerine, gördükleri o "Ac" adındaki zorbayı anlatıyorÂlardı. Sadece iki kiÅŸi meseleyi gizledi ve onu Hz. Musa ve Harun'a anlattılar. İşÂte Allah teala bu âyet-i kerimede bu olaya iÅŸaret etmektedir. Mücahid bu iki kiÂÅŸinin Yûşa b. Nûn ve Kâlip b. Yûfenna olduklannı zikretmiÅŸtir.
Taberi bu hususta İbn-i İshak'ın ÅŸunlan söylediÄŸini rivayet etmiÅŸtir: MuÂsa'ya İy.ailoÄŸullanyla birlikte mukaddes topraklara (Kudüs'e) gitmesi emredilÂmiÅŸti ve Allah teala buyurmuÅŸtu ki: "Ben, orayı sizin yurdunuz, karargahınız ve konaklama yeriniz olarak yazdım. Ey Musa, sen çıkıp oraya git. Orada bulunan düşmanlara karşı cihad et. Çünkü ben onlara karÅŸ sana yardım edeceÄŸim. KavÂminden de her torundan bir kiÅŸi olmak üzere on iki kiÅŸi Önder al. Onlar kavimleÂrine emredilenleri uygulasınlar ve onlara de ki: "Allah diyor ki: "Yemin olsun ki eÄŸer sizler namazı kılar, zekatı verir, Peygamberlerime iman eder, onlan destekÂler ve Allah için güzel bir Ödünç verecek olursanız ben sizin kötülüklerinizi mutlaka örterim. Ve sizi altından ırmaklar akan cennete koyanm. Sizden kim de söz verdikten sonra bu emrettiklerimden neyi inkâr etmeye kalkışacak olursa şüphesiz ki o, doÄŸru yoldan sapmıştır.
Bunun üzerine Musa onlardan on iki önder seçti. Bu önderlerden her biri temsil ettiği topluluğun vermiş olduğu ahdin gereğini yerine getirmeleri için bir kefildi. Musa bu toplulukların seçkinlerini ve vefakârlarını seçmişti. Bundan sonra Musa onlarla birlikte Allah'ın emriyle mukaddes topraklara doğru yürüdü.
Mısır'la Åžam arasında bulunan "TÃŽH" çölüne vardılar. Orası aÄŸaç ve gölgelik bulunmayan bir çöldü. Sıckatan daralmca Musa orada rabbine yalvardı. Allah teala da onlan bulutlarla gölgelendirdi. Yine Musa, Allah'tan yiyecek istedi. AlÂlah da onlara kudret helvası ve bıldırcın kuÅŸu gönderdi. Aliah Musa'ya emretti ki "İsrailoÄŸullanna hibe ettiÄŸim Ken'an topraklarına düşmandan haber getirmeÂleri için her torundan bir adam gönder." Musa bu torunların liderlerini gönderdi. Bu liderlerin isimleri Tevrat'ta zikredildiÄŸine göre ÅŸunlardır:
Rubil torunundan Şamun b. Rekum, Şem'un'dan Safat b. Harba, Yehu-da'dan Kâlib b. Yufenna, Kâz'dan Mihail b. Yusuf, Yusu'tan Yuşa b. Nun, Bün-yamin'den Felat b. Zennun, Ribalondan Kerabil, Minşa'dan Haddi b. Susa, Dan torunundan Harnlail b. Hamel, Eşar'dan Sabur b. Melkili, Neftali'den Mahreb b. Veks, Yesahir'den Holaid b. Minked. Musa bunları gönderirken kendilerine "Güneş doğmadan Önce yukarı çıkın, dağa tırmanın. Onların oturduktan arazi ve vadide ne bulunduğunu gözetleyip bakın. Onlar kuvvetli mi yoksa zayıf mı? Sayılan az mı çok mu? Oturdukları yer ağaçsız ve güneşli mi yoksa ağaçlık mı? O topraklarda bulunan meyvelerden bize getirin." dedi. Musa'nın istediği ilk meyve üzümdü.
Âyet-i kerimede: "Yemin olsun ki eğer namazı kılar zekatı verirseniz Peygamberlerimize iman edip onlara yardım ederseniz ve Allah için güzel bir ödünç takdim ederseniz muhakkak ki kötülüklerinizi örterim." Duyurulmaktadır.
Âyetin bu bölümündeki hitap, kendilerinden ahit alman İsrailoÄŸullanna-dır. Allah teala İsrailoÄŸullanna burada zikredilen emirleri yerine getirmeleri haÂlinde düşmanlarına karşı onlara mutlaka yardım edeceÄŸini ve günahlarını affeÂdeceÄŸini bildirmiÅŸtir.
Rebi1 b. Enes'e göre ise âyetin bu bölümünde hitap İsrailoÄŸullarından önÂcelikle on iki öndere yapılmıştır. Allah teala bunlara zorbalann diyarına gitmeÂlerini emrederken âyette zikredilen emirleri yerine getirmeleri halinde düşmanÂlarına arşı onlara yardım edeceÄŸini ve günahlarını affedeceÄŸini belirtmiÅŸtir. AnÂcak âyetin bu bölümünde zikredilen emirleri yerine getiren herkes Allah'a itaat etmiÅŸ olacağından Allah'ın yardımını kazanmış olur. Bu itibarla burada hitabın îsrailoÄŸuUannın hepsine olmayıp sadece on iki öndere olduÄ