KUR'AN, Mâide Suresi Taberi Tefsiri HOME

TABERİ TEFSİRİ

MÂİDE SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Maide suresi, yüz yirmi âyettir ve Mekke'de nazil olmuştur.

Bu sure-i celile, akitlerin yerine getirilmesini, çeşitli hayvanların bize he­lal kılındığını, Kabe'ye yönelenlere ve kurbanlıklara saygısızlık edilmemesini, iyilikte ve takvada yardımlaşılmasını, günah işlemekte ve düşmanlıkta yardım-laşilmamasını beyan ederek ve hangi hayvanların etlerinin yeneceğini, hangile­rinin yenmeyeceğini açıklayarak başlıyor.

Sure-i celilede devamla, abdesti nasıl alacağımız tarif ediliyor. Allah'ın bizden aldığı ahde sadık kalmamız, adaleli ayakta tutmamız emrediliyor ve böy­le yapanlar için mağfiret ve büyük bir mükâfaat olduğu haber veriliyor.

Bundan sonra, Allah tealanın, İsrailoğullarından söz aldığı fakat onların, verdikleri sözde durmayarak lanete uğradıkları, aynı şekilde Hristiyanlann da söz verdiği fakat onlann da ahitlerinde durmadıkları ve Hz. İsa'yı Allah kabul ederek kâfir oldukları beyan ediliyor.

Sure-i Celilede bundan sonra, Hz. Âdem'in iki oğlu, Habil ve Kabil'in kıssaları anlatılıyor. Hırsızlık yapan kişinin, ceza olarak elinin kesileceği beyan ediliyor. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin, kâfirler, zalimler ve fasıklar oldukları beyan ediliyor.

Daha sonra gelen âyetlerde, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmememiz emrediliyor ve kim dininden dönerse onların yerine, Allah' ı seven Allah'ın da kendilerini sevdiği insanların bu dine sahip çıkacakları, müminlerin gerçek dostahmin ise ancak yine müminler oldukları haber veriliyor.

Sure-i Celilede bundan sonra, Yahudi ve Hristiyanlara kitap verilerek gerçeğin anlatıldığı fakat onların buna rağmen hak yoldan saptıkları, İslamın ge­tirdiği tevhid inancını bırakarak sapıklıkta ileri gittikleri ve bu sebeple de lanet­lendikleri beyan ediliyor.

Sure-i Celilede devamla, içkinin, kumarın, putların ve fal oklarının birer pislik oldukları ve bunların kesinlikle haram oldukları beyan ediliyor.

Hac sırasında ihramh iken, ihramlı kişiye nelerin yasak olduğu beyan ediliyor ve kendisine Ölüm belirtileri gelen kişinin vasiyette bulunması, vasiye­tine de iki âdil kişiyi şahit tutması, şahit tutulan kişilerin de gerektiğinde doğru­lukla şahitlik yapmaları emrediliyor.

Sure-i Celilenin sonunda Uz. İsa'ya verilen bir mucizeden bahsediliyor. Gökten kendisine yemeklerle donatılmış sofraların indirildiği haber veriliyor. Sure-i Celile de ismini, muhtemelen bu sofradan yani Maide'den alıyor.

İnsan hayatım ilgilendiren çok Önemli emir, tavsiye ve hükümleri içeren bu mübarek sure, "Göklerin ve yerin, ikisinde bulunanların mülkü Allah'a aittir. O, herşeye kadirdir." âyetiyle sona eriyor.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.[1]

1- Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin. İhramh iken avlan­mayı helal saymamanız şartıyla çeşitli avlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size okunanlar müstesna. Şüphesiz ki Allah, dilediği hükmü ve­rir.

Ey iman edenler, Rabbinizin size dini hükümlerle gönderdiği yükümlü­lükleri ve insanlarla yapmış olduğunuz alış-veriş ve benzeri sözleşmeleri yerine getirin. Sizlere, deve, sığır ve davar gibi hayvanların etleri helal kılındı. Ancak Allah'ın size, haram olduğunu bildirdiği leş, boğularak ölen, dövülerek ölen ve Allah'tan başkası adına kesilen ve benzeri hayvanlar müstesna.

Hac sırasında ihramh iken avlanmayı helal saymayın. Şüphesiz ki Allah, yarattıkları hakkında, helal, haram ve farz gibi dilediği hükümleri gönderir.

Müfessirler, âyet-i kerimede geçen ve "Sözleşme" diye tercüme edilen ifadesinden hangi sözleşmenin veya ahit vermenin kasdedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişledir.

a- Katade'ye göre, Allah tealanın bu âyette yerine getirilmesini emrettiği akitten maksat, İslam gelmeden önce, cahiliye döneminde insanların, birbirleri­ne yardım edeceklerine, birbirlerini destekleyeceklerine, saldın ve haksızlıklara karşı birbirlerine arka çıkacaklarına dair yapmış olduktan akillerdir.

Katade bu hususta diyor ki: "Resulullah'ın: "Cahiliye akitlerini yerine ge­tirin. Fakat İslamda bu tür akitler icadetmiyen."[2]buyurduğu bize nakledilmiş­tir. Yina bize nakledilmiştir ki: Fırat b. Hayyan, Resulullah'tan cahiliye antlaş­malarının hükmünü sormuş Resulullah (sa.v.) de ona: "Belki de sen, Lahm ve

Teymullah kabilelerinin antlaşmalarım soruyorsun." demiş. Fırat da: "Evet ya Resulullah." diye cevap vermiş Resulullah da: "İslam bu antlaşmaların ancak kuvvetini artırmıştır." buyurmuştur.

b- Abdullah b. Abbas ve Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Ahit"ten maksat, Allah tealanın, kullarından, iman etmele­rine, helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul etmelerine, emirlerini tu­tup yasaklarından kaçınacaklarına dair aldığı sözdür.

Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin." ifadesinden maksat, Allah'ın Kur'an'da helal, haram ve faz kıldığı ve sınırlar koyduğu hususlarda Allah'a ver­diğiniz sözü yerine getirin, ahdinizi bozmayın, ihanet etmeyin." demektir. Allah teala, verdikleri sözü bozanlar hakkında sert hükümler koyarak şöyle buyur­muştur: "Kesin söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozanlara, Allah'ın, gözetil­mesini emrettiği şeylere riayet etmeyenlere, bozgunculuk çıkaranlara, işte onla­ra lanet vardır. Âhiretin kötülüğü de bunlaradır." [3]

c- Abdullah b. Abide, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve İbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette zikredilen akitlerden maksat, insanların kendi aralarında yaptıkları akitlerdir. Kişi bu gibi akitleri yaparak kendisini bir takım yükümlülükler altına sokmuş olur. Bu akitler de Nikah akdi, alış veriş, antlaşma, yeminleşme, ortak­lık kurma ve benzeri akitlerdir.

d- İbn-i Cüreyc ve Muhammed b. Müslim'den nakledilen başka bir görü­şe göre Allah tealanın bu âyette, yerine getirilmesini emrettiği akitlerden mak­sat, kendisinin, ehl-i kitaptan, gönderdiği Tevrat ve İncil'in hükümleriyle amel edeceklerine dair aldığı ahittir. Bu kitaplardaki hükümlerden bazıları da Hz. Muhammed'i ve onun, Allah katından getirdiklerini tasdik etmektedir. Bu hu­susta Muhammed b. Müslim diyor ki: "Ben, Resulullah'in, Necran'a gönderir­ken Amr b.Hazm'e yazıp verdiği mektubu okudum. Mektup Ebubekir b. Hazm-'in yanındaydı. Mektubun içinde şunlar yazılıydı: "Bu, Allah ve Resulü tarafın­dan bir açıklamadır. Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin..." Mektupta bu âyet ve bundan sonra gelen ikinci, üçüncü ve dördüncü âyet de yazılıydı.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Abdulah b. Ab-bas'tan nakledilen ikinci göüştür. Bu da: "Âyette zikredilen sözleşmeden mak­sat, Allah'ın, kullarından, emir ve yasaklarına riayet edeceklerine, helal ve ha­ramlarına uyacaklarına dair almış olduğu ahit ve sözdür." diyen görüştür. Taberi diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, Allah tealanın, yerine getirilmesi­ni emrettiği bu akitleri zikretmesinden sonra, kullan için bir kısım helal ve ha­ramları farz ve vacipleri zikretmesidir. Bu emir ve yasaklardan anlaşılmaktadır

ki, bunlardan önce zikredilen akitler de bu emirler ve yasaklarla ilgili olan akil­lerdir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Çeşitli hayvanlar, size helal kılındı." şeklinde tercüme edilen ifadesindeki kelimesinden hangi cins hayvanların kastedildiği huusunda müfessir-. ter çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Hasan-ı Basri, Katade, Süddi, Rebi' b. Enes ve Dehhak'a göre buradaki ifadesinden maksat, diye adlandırılan, deve, sığır ve koyunun, büyük küçük her çeşididir.

b- Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görü­şe göre bu âyette zikredilen ifadesinden maksat, deve, sığır ve koyunların, kesildikten sonra karınlarından çıkan yavrularıdır. Bu gö­rüşte olanlara göre Allah teala, bu yavruların etlerinin de yenileceğini beyan et-meştir.

Bu hususta, Atiyye el-Avfı diyor ki: "Abdullah b. Ömer dedi ki:"Deve, sığır ve koyunun kamında bulunan yavrulardır." Ben de dedim ki: "Yavru annesinin karnından ölü olarak çıkacak olursa onu yiye­yim mi?" O da dedi ki: "Evet."

Kabus'un babası diyor ki: "Bir inek kesildi. Karnından bir yavru çıktı. Abdullah b. Abbas bu yavrunun kuyruğundan tuttu ve dedi ki: "İşte sizin için helal kılınan Behimetül en'am budur."

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden daha evla olanı, birinci görüştür. Yani, Behimetül en'am ifadesinden maksat, deve, sığır ve koyunun, büyükleri, küçük­leri ve yavrularıdır. Zira Araplar, zikredilen bu hayvanların büyük, küçük hepsi­ni "Benime" diye adlandırmışlardır. Âyet-i kerimede umumi bir şekilde zikre-dildiğine göre bu kelimeden sadece yavruların kastedildiğini söylemek, tahsis edici bir delil bulunmadan tahsis yapmak olur ki bu da isabetli değildir.

Taberi sözlerine devamla diyor ki:"kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Araplar bu kelimeyi, hayvanlardan özellikle, deve, sığır ve koyun için kullanırlar. Nitekim şu âyet-i kerimelerde önce: "Allah sizin için en'amı (hayvanları) yarattı. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve pek çok faydalar var­dır. Onların etlerinden de yersiniz." [4]buyurulduktan sonra, "Allah, binmeniz ve süs hayvanı edinmeniz için atlan, katırları ve merkepleri yarattı." [5]buyurui-muştur. Böylece en'am türü hayvanların ayrı bir tür olduğu beyan edilmiştir.

Ayet-i kerimede geçen ve "Ancak haram oldukları size okunanlar müstesna." şeklinde tercüme edilen ifadesi miifessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.

a- Mücahid, Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünde, helal kılınan hayvanlardan istisna edilen şey­lerden maksat, bundan sonra gelen âyette zikredilen, kan, leş, domuz eti, Al­lah'tan başka birinin adı zikredilerek kesilen hayvan ve kesilmeksizin diğer Çe­şitli şekillerde ölen hayvanlardır.

b- Abdullah b. Abbas ve Dehhak'tan nakledilen ikinci bir görüşe göre ise âyetin bu bölümüyle, helal kılman hayvanlardan istisna edilen şeylerden mak­sat, domuzdur.

Taberi bu görüşlerden birinci görüşün daha evla olduğunu zira bundan sonra gelen âyetin, bu âyette istisna edilenleri açıklar mahiyette olduğunu zikre-miştir.

Âyet-i kerimede geçen ve: "İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla." şeklinde tercüme edilen ifadesi, dilbilgisi kurallarına göre farklı şekillerde izah edildiğinden bu ifadeye çeşitli şekil­lerde mânâ verilmiştir.

a- Bazlarına göre bu ifade ile birlikte âyetin baş tarafının mânâsı şöyle­dir: "Ey iman edenler, ihramlı iken avlanmayı helal saymayarak yaptığınız akit­leri yerine getirin."

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise mânâ şöyledir: "Ey iman edenler, akillerinizi yerine getirin. İhramlı iken kendilerini avlamayı helal görmemeniz şartıyla, geyik, yabani sığır ve yabani eşekler sizin için helal kılındı."

c- Diğer bir kısım âlimlere göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin. Sizin için en'am türünden olan hayvanların her çeşidi helal kılınmıştır. Ancak bu türlerin vahşi oldukları açıkla­nanları müstesnadır. İhramlı iken bunları avlamanız helal değildir."

Bu izaha göre âyet-i kerime, deve, sığır ve koyunun evcillerinin, ihramlt olana da olmayana da helal olduklarım, buna mukabil bunların yabani olanları­nın ise ihramlı iken avlanmalarının yasak olduğunu beyan etmiştir.

Taberi bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, zira âyetin metninin bu görüşe daha müsait olduğunu beyan etmiştir.

Âyet-i kerimenin sonunda "Şüphesiz ki Allah, dilediği hükmü verir." Du­yurulmaktadır. Bundan maksat şudur: "'Allah, yaratıkları hakkında dilediği hük­mü koyar. Onlara dilediği şeyi helal, dilediği şeyi haram kılar. Dilediği şeyi ge­rekli kılar, dilediği şeyi yasaklar. O halde ey müminler, Allah'ın, sizden aldığı, helal ve haramlarına, emir ve yasaklarına uyacağınıza dair ahdinizi yerine getirin ve onu bozmayın." [6]

2- Ey iman edenler, Allah'ın nişanelerine, mukaddes olan haram ay'a, hediye edilen kurbanlığa (kurbanlık hediyelere takılan) gerdanlıklara ve rablerinden lütuf ve rıza talep ederek Kabe'ye yönelenlere sakın saygı­sızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dân men etliği için, bir kavme olan kininiz sakın sizi, onlara karşı tecavüze sevketmesin, İyilikte ve takvada yardımlasın. Günah işleme ve düşmanlık yapmakta yardtmlaşmayın. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Al­lah, azabı çoık şiddetli olandır.

Ey îman edenler, Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal, saymayın, farzlarını ihlal etmeyin. Haram aylarında üa düşmanlarınızla savaşarak o ayların kutsallı­ğını ihlal etmeyin. Allah'a yakın olmak için ve onun sevabını ümid ederek Kabe'ye hediye edilen kurbanlara ve boyunlarına takılan nişanlara saygısızlık etmpyin. Beytül Haram'a yönelen ve orada ticaret yaparak rablerinin lütfundan istifade etmek isteyenlre de saygı gösterin. Onlara dokunmayın. İhramdan çık­tıktan sonra avlanmanızda mahzur yoktur. Sizi daha önce Mescid-i Haram'dan men ettikleri için kendilerine karşı düşmanlık beslediğiniz insanlara karşı olan düşmanlığınız, sizi, onlara saldırmaya sevketmesin. iyilikte ve takvada yardım­lasın. Günah işlemede ve Allah'ın haram kıldığı saldırganlık ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan kor­kun. Şüphesiz ki Allah, kendisine karşı geleni cezalandırması pek şiddetli olan­dır. Çünkü cehennemin ateşi sönmez ve alevi tükenmez.

Ayetin mealinde "Nişaneler" diye tercüme edilen "Şeair" kelimesinin neyi ifade ettiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.

a- Bazıları bunun mânâsının: "Allah'ın haram kılmış olduğu şeyler ve koymuş olduğu sınırlar." olduğunu söylemiş ve âyeti: "Allah'ın haramlarını he­lal saymayın, koyduğu sınırlan aşmayın." şeklinde tefsir etmisterdir. Ata b. Ebi Rebah bu görüştedir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.

b- Bazıları da bunun, Mekke'deki Harem hudutlarını ifade ettiğini söyle­mişler ve âyetin mânâsının: "Harem hudutlarına saygısızlık göstermeyin." anla­mına geldiğini ifade etmişlerdir. Süddi bu görüştedir.

c- Diğer bîr kısım âlimler ise bunun mânâsının: "Hac ibadetlerindeki sı­nırlar." olduğunu, buna göre de âyetin mânâsının: "Hac ibadetlerini ihlal etme­yin." demek olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve Müca-hid'den nakledilmiştir.

d- Başka bir kısım âlimler de bunun mânâsının, "İhram yasakları" oldu­ğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânâsının: "İhramlı iken Allah'ın size haram kıldığı şeyleri helal saymayın." demek olduğunu izah etmişlerdir. Bu gö­rüş de Abdullah b. Abbas'tan rivayet edilmiştir.

Âyet-i kerimede, haram olan ay'a saygısızlık edilmemesi, kutsallığının korunması emredilmektedir. Bu da o ayda savaşmamakla gerçekleşmiş olur. Ni­tekim bu hususta bir âyette: "Ey Muhammed, sana, mukaddes olan haram ayda savaş etmekten soruyorlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat Al­lah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, insanları Mesdi-i Haramdan men et­mek ve oranın halkını yerinden çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günah­tır. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha büyük bir suçtur. Kâfirlerin gücü yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak Ölürse işte onların, dünya ve âhirette amel­leri boşa gitmiştir, İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedi olarak kala­caklardır." [7] Duyurulmaktadır. İzahını yaptığımız bu âyette sözü edilen haram aydan maksat ise Mudar kabilesinin, kendisine savaşmayı haram saydığı Receb ayıdır. îkrime bu ayın, Zilkade ayı olduğunu söylemiştir. Taberi birinci görüşü tercih etmiştir.

Şu hadis-i şerifte ise haram ayların hangi ayların olduğu şöyle izah edil­miştir:

"Zaman, Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekliyle dönmeye de­vam etmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bu aylardan dördü haram aylandır. Üçü peşpeşe gelen, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir. Biri de Cemaziyelâhir ile Şa­ban ayı arasındaki Receb-i Mudar (Receb) ayıdır. [8]

Haram olan bu aylarda savaşmanın yasak olması hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığı hakkında müfessirlir ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre bu yasak kaldırılmıştır. Artık bu aylarda savaşmak serbesttir. Diğer bir gö­rüşe göre ise bu yasak devam etmektedir. Bu aylarda savaşa başlamak haramdır.

Âyet-i kerimede, hediye edilen kurbanlığa ve gerdanlıklara saygısızlık yapılması yasaklanmaktadır. Burada zikredilen "Hediye kurbanlıklar" d an mak­sat, Allah'a yakın olma ve sevabını kazanma maksadıyla Kabe'ye hediye edilen deve, sığır ve koyun gibi kurbanlık hayvanlardır. Allah teala bu gibi kurbanlık­ların, kesilme yerlerine gitmelerine engel olmayı ve bunları götürenlere dokun­mayı yasaklamıştır.

Abdullah b. Abbas, Beytullah'a hediye edilen kurbanlıklara, gerdanlık şeklinde nişane takılmadan önce onlara "Hediye" denildiğini zikretmiştir.

Âyetin bu bölümünde zikredilen gerdanlıklardan neyin kastedildiği husu­sunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.

a- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre buradaki "Gerdanlık­lar" dan maksat, boyunlarına gerdanlık şeklinde nişane takılan kurbanlıklardır. Zira kurbanlıklara bu tür nişaneler takıldıktan sonra bu isim verilir.

b- Katade'ye göre burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, müşriklerin evlerinden çıkıp Mekke'ye yönelirken, ağaç kabuklanndan yapıp boyunlarına taktıkları, dönerken de kıldan yapıp yine boyunlanna taktıkları gerdanlıklardır. Cahiliye döneminde bu tür gerdanlıktan takan kişiler, kendilerini güven içinde hissederlerdi ve bunlara kimse dokunmazdı.

c- Ata, Mücahid, Süddi ve îbn-i Zeyd'den nakledilen diğer bir görüşe gö­re burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, harem bölgesinden çıkmak iste­yenlerin, oranın ağaçlarının kabuklanndan yaparak boyunlanna taktıkları ger­danlıklardır. Bu gibi gerdanlıklan takan insanlara, diğer kabileler dokunmazlar­dı. Ayette bu gibi insanlara d okunul maması emredilmektedir.

d- Ata ve Rebi' b. Enes'ten nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikre­dilen gerdanlıklardan maksat, Mekke'de bulunan ağaçlann kabuklarından yapı­lan gerdanlıklardır. Müşrikler cahiliye döneminde bu gibi gerdanlıklan takarlar­dı. Allah teala bu âyette müminlere, Mekke'nin ağaçlarından kabuklar soyarak böyle gerdanlıklar yapmalarını yasaklamıştır.

Taberi'ye göre burada zikredilen gerdanlıklardan maksat, Kabe'ye sunulmak üzere kurban edilmek istenen hayvanların boyunlarına ve Hacca giderken insanların boyunlarına takılan gerdanlıkların hepsidir. Allah teala âyette bu tür gerdanlıkları takanlara dokunulmamasmı emretmiştir.

Âyet-i kerimede, Beytullahil Haram'ı Hacc etmek maksadıyla gelen in­sanlara dokunulmaması ernredilmektedir.

Süddi, tkrime ve İbn-İ Cüreyc bu âyet-i kerimenin, Hutam b. Hind el-Bekri isimli bîr kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu kişi, atını Medine'nin dışında bırakarak yalnız basma Resulullah'ın yanına varmış Resu-lullah da onu İslama davet etmiştir. Bunun üzerine Hutam, "Bana süre tanıyın. Benim, kendileriyle isitşare edeceğim kimseler var. Belki de müslüman olu­rum." demiş ve Resulullah'ın yanından ayrılmıştır. Bunun üzerine Resulullah: "Bu, içeriye kâfir bir yüzle girdi. Dışarıya hain bir ökçe ile çıktı." buyurdu. Hu­tam, Medine'nin sürülerinin birinin yanından geçerken onları sürüp memleketi­ne götürdü. Arkasından giden sahabiler onu yakalayamadılar. Ertesi yıl Hutam, gerdanlıklar takarak ve kurbanlıklar alarak Hac yoluna çıktı. Resulullah, bir kı­sım adamlarını göndererek onun kervanına el koymak istemişti. İşte bunun üze­rine bu âyet nazil oldu. Hac yapmak maksadıyla yola çıkanlara dokunu İmam ası­nı emretti.

Taberi diyor ki: "Müfessirler bu âyette yasaklanan hususlarda nesh bu­lunduğu hakkında ittifak etmişler ancak bu neshin hangi yasaklar hakkında ol­duğunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Âmir eş-Şa'bi, Mücahid, Katade, Dehhak, Habİb b. Ebi Sabit ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyette dokunulması yasaklanan herşeye dokunmak hususu nes-hedilmiştir. Bu sebeple haram ayında savaşmak, Beytullaha götürülmekte olan kurbanlıklara gerdanlık takmış kişi ve hayvanlara gerektiğinde engel olmak ve yine Hacc etmek için Beytullaha gelen müslüman olmayan kişilere mani olmak caizdir. Çünkü Allah teala, bütün müşriklere karşı cihad edilmesini ve bulun­dukları yerde öldürülmelerini emretmiş ve buyurmuştur ki: "Müşrikleri nerede bulursanız Öldürün... [9]Müşrikler sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa siz de onlarla topluca savaşın. [10]

b- Katade, Süddi ve Abdullah b. Abbas'a göre ise bu âyetin, "Allah'ın ni-, şanelerine saygısızlık etmeyin." ifadesi dışındaki kısımları neshedi İm iştir. Zira; Allah teala, "Müşrikler kendilerinin kâfirliğine şahitlik ederken Allah'ın mes-J çitlerini imar edemezler." [11]Müşrikler ancak necistirler. Bu yıllarından sonra'1 Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. [12]buyurmuştur. Böylece Mescid-i Haram'a, Hac yapmak maksadıyla da olsa müşriklerin gelmesini yasaklamıştır. Di­ğer yandan müşriklerin kanlarının helal olduğunu beyan ederek "Müşrikleri bul­duğunuz yerde Öldürün." buyurmuştur. İşte zikredilen bu âyetler, açıklanmakta olan âyetteki yasaklamaları neshetmiştir.

Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin sadece ger­danlıklara dokunmayı yasaklayan bölümü neshedilmiştir. Buna göre ağaçların kabuklanıldım yapılan gerdanlıklar artık yapılmayacaktır. Çünkü âyetin bu bö­lümü neshedilmiştir.

Taberi, bu görüşlerden ikinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira müşriklere karşı haram aylarında savaşmanın caiz olduğu, keza müşrikler boyunlarına veya kollarına ağaç kabuklarından gerdanlıklar taksalar dahi onlar­la savaşabileceği hususunda âlimlerin görüş birliği vardır. Mescid-i Haram'ı Hacc etmek için gelenlerin müşrik olanlarına karşı savaşılacağının caiz olması ise "Müşrikleri bulduğunuz yerde Öldürün." âyet-i kerimesiyle beyan edilmiştir. Böylece bu âyet-i kertmenin "Allah'ın nişanelerine dokunmayın." bölümünün dışındaki diğer kısımların neshedi kliği anlaşılmıştır.

Âyet-i kerimede, Kabe'ye yönelenlerin, rablerinden lütuf ve nza istedik­leri beyan edilmektedir. Burada istenen lütuftan maksat, Hacda yapılan ticaret­ten elde edilecek kârdır.

Abdullah b. ömer, âyetin bu bölümünü delil göstererek Hacda ticaret ya­pılmasının mahzurlu olmadığını söylemiştir.

Ayette, talep edildiği zikredilen rızada maksat ise, müşriklerin Hac yapa­rak Allah'ı razı etmeleri ve böylece dünyada cezalandırılmaktan kurtulmalarını

istemeleridir. [13]

3- Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adma kesilen, boğulan, dö­vülerek, düşerek birbirleriyle dövüşerek ölen, canı çıkmadan kestiğiniz ha­riç, yırtıcı hayvanlar tarafından yenilen, dikilen o taşlar için kesilen hay­vanlar sizin için haram kılınmıştır. Fal oklarıyla kısmet aramanız da ha­ram kılınmıştır. Bunları yapmak, yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dinini­ze karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslamı seçtim. Açlık sebebiyle zaruret içinde olan, günaha kaymayacak bir şekilde bu haram kılınan şeylerden yiyebilir. Çünkü Allah, çok bağışla­yan ve çok merhamet edendir.

Bu âyet-i kerime, müslumanlara haram kılınan şeylerden bir kısmını zikretmekte ve şunlann haram kılındığını bildirmektedir.

Leş: Bundan maksat, kara hayvanlarının, dini usullere riayet edilmeden kesilenleri veya kendiliğinden ölenleridir. Deniz hayvanlarının ölülerinin ise, kesilmeleri söz konusu olmadan yenmeleri dinen helaldir.

Peygamber efendimizden denizin suyu sorulmuş o da şöyle buyurmuştur:

"Denizin suyu temiz ölüsü de helaldir." [14]

Kan: Bundan maksat, akıtılmış kandır. Nitekim En'am suresinin yüz kırk beşinci âyetinde bu husus açıklanmaktadır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

"Bize, ölen hayvanlardan iki cins, kanlardan da iki çeşidi helal kılınmış­tır. Ölen hayvanlar balık ve çekirgedir. Kanlar ise karaciğer ve dalaktır. [15]

Domuz Eti: Domuzun ehlisi de vahşi olanı da, eti yağı ve diğer or­ganlarının hepsi de haramdır.

Allah'tan Başkasının Adı Anılarak Kesilen Hay­van: Allah teala, yarattığı hayvanların, kesildikleri zaman kendi adı anılarak kesilmelerini emretmiş, kendi adından başka herhangi bir isim anılarak kesilen hayvanların yenmesini ise haram kılmıştır. Bu hususta âlimler ittifak etmişler­dir. Allah'tan başka şeyler, put, tağut ve diğer bütün varlıklardır.

Allah'ın dışında herhangi bir şeyin adının amlmamasıyla birlikte, Allah'ın ismi de amlmaksızın kesilen hayvanın etinin yenmesinde ise âlimler arasında çeşitli görüşler vardır.

Allah teala diğer âyet-i kerimelerde şöyle buyuruyor: "Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyin." "Size ne oluyor da Allah'ın adı zikredilerek kesilen hayvanlardan yemiyorsu-nuz? [16]"Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, Allah'ın yolundan çıkmaktır. [17]

Bu konuda âlimler arasında çeşitli görüşler vardır. Bunları şöylece sırala­mak mümkündür:

a- Bazı âlimler demişlerdir ki: "Hayvanı kesen kimse müslüman dahi ol­sa, keserken Allah'ın adını anmazsa, kestiği hayvan yenmez. İsterse Allah'ın adını anmayı kasten terketsin isterse unutsun." Bu görüş, Abdullah b. Ömer'den, onun kölesi Nâfı'den, Şa'bi ve İbn-i Sirin'den nakledilmiştir, aynı görüş İmam Malik'ten, İmam Ahmed b. Hanbel'den de nakledilmektedir. Davud-u Zahiri de aynı görüştedir. Bunlar, görüşlerine delil olarak En'am suresinin yüz yirmi bi­rinci âyetini göstennişler, aynca Maide suresinin dördüncü âyetinin şu ifadesini zikretmişlerdir. "-...Avcı hayvanları ava salarken üzerlerine Allah'ın adını anın..." Peygamber efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: [18]

"Kanı akıtacak bir âletle kesilen ve üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilen hayvanı yiyin. Diş ve tırnak hariç."

b- Bazı âlimler de, hayvanı kesen müslümanın unutarak, besmele çekmeden kestiği hayvanın yenileceğini fakat Besmeleyi kasten terketmei halinde kes­tiğinin yenmeyeceğini söylemişlerdir. Bu görüş, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Said b. Müseyyeb, Ata, Tavus ve Hasan-ı Basri'den nakledilmekte, Ebu Hanife de aynı görüşü benimsemektedir. İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel'in mezheplerinde meşhur olan görüş te budur. Bunların delilleri, Peygamber efen­dimiz (s.a.v.)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir.

"Şüphesiz ki Allah, ümmetimden, hata, unutma ve zorla yaptırılan şeyin sorumluluğunu kaldırmıştır. [19]

c- Diğer bir kısım âlimler ise, hayvanı kesen müslümanın besmele çek­mesinin şart olmadığını, besmele çekmenin müstehap olduğunu, hayvanı kesen kimsenin besmeleyi kasıtlı olarka terketmesi halinde dahi kesilen hayvanın ye­nebileceğini söylemişlerdir. Bu görüş de Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre ve Ata b. Ebi Rebah'tan rivayet edilmektedir. İmam Şafii de bu görüştedir. Aynı görüş, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel'den de nakledilmiştir. Bu görüş­te olanlar "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyin. [20] âyet-i kerimesinin "Allah'ın dışındaki varlıkların adı zikredilerek kesilenleri kasdettiğini söylemişlerdir. Delil olarak da Darekutni'nin rivayet ettiği şu hadisi zikretmişlerdir. "Müslüman bir kimse bir hayvanı keser de Allah'ın ismini an­mazsa sen o kesileni ye. Çünkü müslümanda Allah'ın isimlerinden biri mutlaka mevcuttur. [21]

Hz. AiÅŸe (r.anh.) diyor ki:

"Bir kısım insanlar Resulullah'tan şunu sordular: "Ey Allah'ın Resulü, müşriklikten yeni çıkmış olan bazı insanlar bize et getiriyorlar. Bilmiyoruz on­ları keserlerken üzerlerine Allah'ın adını andılar mı anmadılar mı?" Resulullah buyurdu ki: "Siz o ete besmele çekin ve yiyin. [22]

Boğularak ölen, dövülerek Öldürülen hayvanların etini yemek de haram­dır.

Müfessirler, burada zikredilen boğulmadan hangi suretle boğulmanın kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

a- Süddi, Dehhak ve Katade'den nakledilen bir görüşe göre burada ifade edilen boğulma şeklinden maksat, hayvanın, başını bir şeyin arasına soktuktan sonra çikamayarak boğulmasidır.

b- Dehhak'tan nakledien diğer bir görüşe göre boğulmaktan maksat, bağ­lanan hayvanın, bağlandığı ipe takılarak boğulup ölmesidir.

c- Abdullah b. Abbas ve Katade'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu­radaki boğulan hayvandan maksat, müşriklerin, boğarak öldürdükîeir hayvanlar­dır. Çünkü onlar, hayvanları kesme yerine onu boğup öldürürler sonra da etini yerlerdi.

Âyette zikredilen, dövüşerek ölen hayvanlardan maksat, birbirleriyle dö­vüşerek ölen hayvnalardır. Cahiliye döneminde insanlar, bu şekilde ölen hay­vanların da etlerini yerlerdi.

Taberi buradaki boğulmaktan maksadın, hayvanın kendi kendine boğul­ması olduğunu söylemiş ve bu boğulmanın da hayvanın kafasını bir yere sokup kuıtul ama yarak olabileceğim yahut da bağlandığı bağa düşerek boğulmuş olabi­leceğini söylemiştir. Buradaki boğulmayı, İnsanların boğması mânâsına almak isabetli değildir. Çünkü âyetin metni boğmaktan değil boğulmaktan bahsetmek­tedir.

Ayette zikredilen hayvanın dövülerek öldürülmesinden maksat, ehli hay­vanları kesme yerinde döverek öldürmektir. Cahiliye döneminde insanlar hay­vanları döverek öldürüyor ve onların etlerini yiyorlardı. Allah teala bu şekilde öldürülen hayvanların etlerinin müslümanlara haram olduğunu beyan etti.

Ayette zikredilen, düşerek ölenden maksat, hayvanın, yüksek bir yerden düşerek ölmesi veya kuyu gibi derin çukurlara düşerek Ölmesidir. Cahiliye dö­neminde insanlar bu şekilde ölen hayvanların etlerini yerlerdi. Allah teala, müs­lümanlara bunların etlerini de haram kıldı.

Ayette zikredilen, dövüşerek ölen hayvandan maksat, birbirleriyle dövüşerek ölen hayvanlardır. Cahiliye döneminde insanlar bu şekilde Ölen hayvanla­rın da etlerini yerlerdi.

Âyette, eğitilmemiş yırtıcı avcı hayvanların yakalayıp bir kısmını yedik­leri hay vanlann etlerini yemenin de haram olduğu beyan edilmektedir.

Âyet-i kerimede "Canı çıkmadan kestiğiniz hariç." buyurulmaktadır. Müfessirler bu istisnayı iki şekilde yorumlamışlardır.

a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri Katade, İbrahim en-Nehai, Tavus, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Hz. Ali'den nakledilen bir görüşe göre buradaki istisna, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmakta olan, dövülen, düşen, dövüşen ve yırtıcı hayvanlar tarafından yenmekte olan hayvanlardır. Bu gibi hayvanlar öl­meden yetişilip kesilirlerse bunlann etlerini yemek helaldir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise buradaki istisna, âyette zikredilen ha­ram olma hükmünden istisnadır. Bunlara göre Allah teala, haram kılınanları saydıktan sonra helal kılman hayvanların ancak kesilmeleri halinde insanlara helal olacağını beyan etmiştir.

Taberi birinci görüşü tercih etmiştir. Buna göre Allah'tan başkası adına kesilmekte olan, boğulmakta olan, yüksek bir yerden düşerek ölmekte olan, dö­vülerek canı çıkmakta olan, dövüşerek ölmekte olan, yırtıcı hayvanların saldm-sına uğrayarak ölmekte olan hayvanlar, çıkmadan önce yetişilip kesilirse bunla­nn etlerini yemek helaldir. Bunlann ölüp ölmediklerini ise, ayaklarını, kuyruk-lannı oynatmalanyla veya gözlerini çevirmel eriyle tesbit etmek mümkündür.

Putlara kurban olmak üzere, dikilen taşlar üzerinede kesilen hayvanların eti de yenmez, haramdır.

Mücahid diyor ki: "Buradaki "Dikilen taşlar"dan maksat, Kabe'nin çevre­sinde bulunan taşlardır. Cahiliye döneminde hayvanları onlann üzerinde keser­lerdi. Fal oklarıyla size taksim edilen kısmeti aramanız da haram kılınmıştır. Yani yolculuğa veya savaşa giderken, gayb âleminde sizin için ne taksim edildi­ğini anlamak üzere fal oklanna başvurmanız da size haram kılınmıştır.

Cahiliye döneminde insanlar, fal oklarını, bir kısım işlerde karar veren tanrılar kabul ederek onlara başvuruyorlar ve onlardan ilham almaya çalışıyor­lardı. Bu oklardan bazılannın üzerine "Rabbim bana emretti." bazılarına "Rab-bim bana yasakladı." diğer bazılarına da hiçbir şey yazmazlardı. Bunlar, yolcu­luğa veya savaşa çıkmak istediklerinde yahut evlenmek istediklerinde bu oklar­la, kendilerine taksim edilen kısmeti bulmaya çalışırlardı. Çektikeri ok "Rabbim bana emretti." yazılı olanı ise işlerine devam ederlerdi. "Rabbim bana yasakla­dı." olanı çıkarsa yapmak istedikleri işten vazgeçerlerdi. Herhangi bir şey yazılı olmayan ok çıkarsa, tekrar çekmeye devam ederlerdi. Said b. Cübeyr, Hasan-ı Basri, Mücahid, Katade, İbn-i Zeyd, Süddi, Abdullah b. Kesir, âyetin bu bölü­münü bu şekilde izah etmişlerdir. Bunları yapmak, yani leşi, kanı, domuz etini, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanı, boğulan, dövülerek öldürülen, dövüşerek ölen ve yırtıcı hayvanlar tarafından öldürülerek kısmen yenen hayva­nı, putlara kurban edilmek üzere taşlar üzerinde kesilen hayvanı yemeniz ve fal oklanyla size taksim edileni aramanız fasıklıktır. Allah'ın yolundan ayrılmaktır.

Bugün artık kâfirler, sizin, dininizden çıkıp müşrik veya kâfir olmanız hususunda ümitsizliğe düşmüşlerdir. O halde hakkınızda ümitsizliğe düşen bu kâfirlerin size galip geleceğinden ve sizi dininizden çıkaracaklarından korkma­yın. Çünkü bunların maneviyatı çökmüştür. Fakat siz benden korkun. Yoksa si­zi cezama çarptırırım.

Âyette zikredilen bu "Gün" den maksat, Mücahid'e göre Resulullah'm yaptığı Veda Haccmın arefe günüdür.

Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu "Gün" Cuma gününe denk gelen Arefe günüdür. Bugünde Resulullah, çevresine bakınca hiçbir müşrik göreme­miş, yalnızca Tevhid inancına sahip olan insanları görmüştür. Bunun üzerine Allah'a hamdetmiş, Cebrail de "Bugün kâfirler dininize karşı ümitsizliğe düş­müşlerdir." âyetini getirmiştir.

Âyette "Bugün dininizi kemale erdirdim." buyurulmaktadır.

a- Abdullah b. Abbas ve Süddi'ye göre, dinin kemale erdirilmesinden maksat, getirdiği hükümlerin tamamlanmasıdır. Bunlara göre bu âyet-i kerime Resulullah'ın yaptığı Veda Haccının arefe gününde en son âyet olarak nazil ol­muş, bütün dinî hükümlerin tamamlandığını bildirmiş ve bu âyetin inmesinden sonra Resulullah sadece seksen gün yaşamıştır. Bunlara göre âyetin bu bölümü­nün izahı şöyledir: "Ey müminler, artık bugün size farz kıldığım hükümleri, koyduğum cezalan, emirlerimi, yasaklarımı, helallerimi, haramlarımı, kitabım­da indirdiğim âyetlerimi ve âyetlerimde zikrettiğim açıklamaları ve dini husus­larda muhtaç olduğunuz herşeye dair gönderdiğim delilleri tamamladım. Artık bugünden sonra bunlarda herhangi bir artma olmayacaktır.

b- Hakem, Katade ve Said b. Cübeyr'e göre ise "Bugün dininizi kemale erdirdim." ifadesinden maksat, "Bugün Hac ibadetinizi mükemmel bir şekilde yaptırdım." demektir. Yani, sizler Veda Haccrnı hiçbir müşrik bulunmaksızın, müminler topluluğu olarak mükemmel bir şekilde yaptınız." demektir.

Taberi bu son görüşün daha evla olduğunu söylemiştir. Zira, dini hü­kümlerin hangi âyette tamamlandığı hususu ihtilaflı bir konudur.

Abdullah b. Abbas ve Süddi, dini hükümlerin bu âyette tamamlanmadığını söylerlerken Bera b. Âzib de en son inen âyetin, Nisa suresinin yüz yetmiş al­tıncı ve sonuncu âyeti olduğunu söylemiştir.

Diğer yandan hiçbir ilim sahibi, Resulullah'tan, ölünceye kadar vahyin kesildiğini söylememiştir. Bilakis vefatından önce kendisine daha sık vahiy gelmistir. Madem ki durum böyledir o halde ve Nisa suresinin "Ey Muhammed, senden fetva isterler. De ki: "Size usul ve füru bırakmadan Ölen kimse hakkında Allah fetva verir," [23]âyeti en son inen âyettir. Bu âyette de mirasla ilgili hü­kümler zikredilmektedir. Bu da göstermektedir ki "Bugün dininizi kemale erdir-dim." ifadesindeki kemale erdirmekten maksat, dini hükümlerin tamamlanması değildir. Zira ondan sonra Nisa suresinin, zikredilen son âyetindeki dini hüküm­ler nâzı! olmuştur.

Eğer denilecek olursa ki: "Niçin "Bugün dininizi kemale erdirdim." âyetinden sonra herhangi bir hüküm indirilmemiştir?" diyenlerin sözünü tercih etmiyorsun da "Nisa suresinin yüz yetmiş atına âyeti en son inen ayettir." di­yenlerin sözünü tercih ediyorsun?" Cevaben denilir ki: "Birinci sözü söyleyen­ler, zikrettikleri âyetten sonra herhangi bir hükmün indiğini bilmediklerini ifade etmektedirler. Halbuki onların bunu bilmemesi, daha başka sadık kimselerin onu bilerek söylediklerini kabul etmeye engel teşkil etmez.

Âyet-i kerimede "Size nimetimi tamamladım." bu vurulmaktadır. Bu ifa-, deden maksat şudur: "Ey müminler, sizi, benim de sizin de düşmanlarınız olan müşriklere galip getirerek onları memleketinizden kovarak ve sizin, İslamdan dönerek tekrar eski dininize dönmenize dair onların ümitlerini keserek nimetimi size tamamladım."

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Daha önce müşriklerle müslü-manlar, beraber Hac yapıyorlardı. Tevbe suresi inince müşrikler Beytullah'tan uzaklaştırıldı. Müslümanlar Beytullah'ı müşrikler olmaksızın Hac ettiler. İşte bu, Allah tealanın "Üzerinize olan nimetimi tamaladım." ifadesindeki "Nimeti tamamlama "d ir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Din olarak size îslamı seçtim." diye tercüme edilen cümlesi şu şekilde izah edilmiştir: "Ben size dinin emirlerini,'yasaklarını ve diğer hükümlerini tayin ederek emrimi ka­bul etmenizi ve itaatime boyun eğmenizi sizin için bir din ve bir itaat yolu yap­tım."

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki; "Allah teala, bu âyet inmeden önce İslam dininin, kulları için bir din olmasına azı değil miydi de bu âyetle din olarak seçtiğini beyan etti?" Cevaben denilir ki: "Allah teala ezelden yaratıkla­rın dininin İslam dini olmasını istemiştir. Fakat o, Peygamberi Hz. Muhammed'i ve ona tabi olan sahabilerini, İslam dininin çeşitli mertebelerine derece derece ulaştırmış, onlar bu âyetin indiği zamanlardaki son aşamaya varınca Allah teala şeriatını ve İslam dininin kendileri için din olmasına razı olduğunu beyan etmiş­tir.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin ne zaman ve nerede indiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Tarık b. Şihab, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi, . Âmir eş-Şa'bi, Katade, İkrime, Şehr b. Havşeb, Esma bint-i yezid, Muaviye b. Ebi Süfyan ve Hz. Ömer'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime Cuma günü akşamleyin Resulullah Hac yapmak üzere Arafat'ta iken orada ona inmiş­tir. Bu hususta Tank b. Şihab diyor ki:

"Yahudiler Ömer b. Hattab'a dediler ki: "Sizler bir âyeti okuyorsunuz. Şayet o âyet bize inmiş olsaydı biz onun indiği zamanı bayram edinirdik. Ömer dedi ki: "Ben o âyetin nerede ve nasıl indiğini ve onun indiği zaman Resulul-lah'ın nerede bulunduğunu iyi biliyorum. O âyet Arafe günü indi. Allah'a yemin olsun ki biz o zaman Arafattaydik. O gün Cuma günüydü. O âyet de "Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslamı seçtim... [24] âyetidir.

Ammar b. Ebi Ammar diyor ki:

"Abdullah b. Abbas: "Bugün dininizi kemaîe erdirdim. Size nimetimi ta­mamladım ve din olarak size İslami seçtim." âyetini okudu. Onun yanında bir Yahudi bulunuyordu. O dedi ki: "Eğer bu bize indirilecek olsaydı biz bunun in­dirildiği günü bayram enidirdik." Abdullah b. Abbas da dedi ki: "O âyet bayram gününde, Cuma gününde ve Arafat gününde nazil olmuştur. [25]

Esma bint-i Yezid diyor ki:

"Ben, Resulullah'm ismindeki devesinin yularım tutarken ona Maide suresinin tam olarak indiğini gördüm O surenin ağırlığından dolayı neredeyse devenin ayaklan ezilecekti. [26]

b- Haneş'in, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine ve Katade'ye göre ise bu âyet ve Maide suresinin tümü, pazartesi günü Medine'de nazil olmuştur. Bu hu­susta Haneş, Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediğini rivayet etmiştir. "Pey­gamberiniz pazartesi günü doğmuş, Mekke'den pazartesi günü çıkmış, Maide suresi de, "Bugün dininizi kemale erdirdim." âyeti dahil pazartesi günü inmiş ve vahyin kesilmesi pazartesi günü olmuştur."

c- Rebi' b. Enes'ten nakledilen diğer bir görüşe göre Maide suresi Resu-lullah'a, Veda hacci yapmak üzere giderken yolda bineğinin üzerinde iken nazil olmuş ve bineği surenin ağırlığından dolayı çökmüştür.

d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zik­redilen bu "Gün"den hangi günün kastedildiği insanlar tarafından bilinmemekte sadece Allah teala tarafından bilinmektedir. Bu izaha göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: "Benim, dininizi kemale erdirdiğim gün, ancak benim bildiğim bir gündür. Yaratıklarımın bileceği bir gün değildir."

Taberi bu âyetin nazil oluşu hakkındaki görüşlerden, bu âyetin Arafe gü­nüne rastlayan Cuma gününde indiğini söyleyen birici görüşü tercih etmiştir. Zira bununla ilgili haberlerin senetleri sahih, diğerlerinin senetleri'ise zayıftır.

Ayet-i kerimede: "Açlık sebebiyle zaruret içinde olan, günaha kaymaya­cak şekilde bu haram kılınan şeylerden yiyebilir." buyurulmaktadır. Burada

"Günaha kaymayacak şekilde" diye tercüme edilen ( ifadesinden maksat, kasıtlı bir şekilde haram yiyerek günah işlemekten çekin­mektir. Yani açlığından dolayı bu âyette haram kılındığı beyan edilen şeylerden yeme mecburiyetinde kalan kimse bunlardan yiyebilir. Yeterki haramları yiye­rek Allah'a karşı gelme niyetinde olmasın.

Âyet-i kerimenin sonunda "Allah çok affeden ve çok merhamet edendir." buyurulmaktadır.

Bu ifadeden maksat, "Allah, açlığından dolayı, mecbur kalarak bu âyette haram kılman şeyleri yiyeni hesaba çekmeyrek kusurlarım örtendir. Aç kalması halinde haramlardan yeme ruhsatı vererek ona merhamet edendir." demektir.

Taberi diyor ki; "Eğer denecek olursa ki "Allah tealanın burada yenmesi­ne ruhsat verdiği haram şeylerden kişi ne kadar aç olduğu zaman ve ne kadar yi­yebilir?" Cevaben denilir ki: "Bu hususta şu hadis'er rivayet edilmektedir: "Ebu Vâkid el-Leysi diyor ki:

"Dedim ki "Ey Allah'ın Resulü öyle yerlerde bulunuyoruz ki oralarda aç kalıyoruz. O durumda leşten bize ne kadan helal olur?" Resulullah buyurdu ki: "Sabahleyin bir bardak süt içmiyor, akşamleyin bir bardak süt içmiyor ve yeşil­liklerden de yeteri kadar bulup yi yemi yors anız, leş hususunda serbestsiniz." [27]

Hasan-ı Basri diyor ki; "Bir adam Resulullah'a geldi ve dedi ki: "Aç oldu­ğumda haram olan şeyler ne zamana kadar bana helal olur?" Resulullah da bu­yurdu ki: "Ailene süt içirinceye veya onların yiyeceklerini temin edinceye ka­dar."

Urve b. Zübeyr'in rivayet ettiğine göre Bedevilerden bir adam Resulul­lah'a gelip Allah'ın kendisine neyi haram neyi helal kıldığım sormuş Resulullah da ona şu cevabı vermiştir: "Senin için temiz şeyler helal, murdar şeyler de ha­ram kılınmıştır. Ancak ihtiyacın kalmayıncaya kadar kendisinden yiyeceğin bir yiyeceği muhtaç olan müstesnadır." Bunun üzerine o kişi: "Bana onu (Haram kılınan şeyleri) helal kılacak ihtiyacım nedir ve beni ona muhtaç etmeyecek var­lığım nedir?" dedi. RcsulııMah da buyurdu ki: "Sen, hayvanların döl verecekleri­ni bekliyorsan döllerin meydana gelmelerine kadar hayvanların etlerini yiyerek erişirsin. (İşte senin varlığın budur) Veya sen, kendini muhtaç etmeyecek bir şe­yi ümit ediyorsan herhangi bir şeyle o erişeceğin varlığa erişebiliyorsan işte o zaman ihtiyacın kulmaymcaya kadar ailene dilediğini yedir." Bedevi dedi ki: "Bulduğum takdirde aileme verdiğim o şeyleri bırakmamı icabettiren varlığım nedir?" Resulullah da buyurdu ki: "Sen ailene geceleyin süt içirebiliyorsan, ye-meklerden Allah'ın sana haram kıldığı şeylerden kaçın. Kendi malından başka­sına bakma. Çünkü onun kullanımı sana aittir. Sen onu ye. Onun içinde haram yoktur." [28]

4- Ey Muhanımcd, onlar senden kendileri için neyin helal kılındığını soruyorlar. De kî: "İyi ve temiz olan şeyler size helal kılındı. Allah'ın size öğrettiklerinden, kendilerini öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların, sizin için yakaladıklarından da yiyen. Ve onları av'a salarken üzerlerine Al­lah'ın adını anın. Allah'tan korkun şüphesiz ki Allah, hesabı çok sür'atîi olandır.

Ey Muhammed, müslümanlar sana, Allah'ın kendileri için neyin yenilme­sinin helal kılındığını soruyorlar. Onlara de ki: "Size temiz ve helal olan şeyler helal kılındı. Kendilerini öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların, sizin için ya­kaladığı av hayvanları da helaldir. Sizler o avcı hayvanları Allah'ın size öğret­miş olduğu şekilde eğitin. Onların sizin için yakaladığı av hayvanlarından ye-yin. Avcı hayvanları avın üzerine salarken Besmele ile salın. Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Ve bilin ki Allah, hesaba çekmesi çok süratli olandır. Bütün yaratıkların hesabını en kısa zamanda bitirir. Çünkü Allah'ın bir şeyle meşgul olması, diğer şeyle meşgul olmasına engel değildir.

Taberi özetle diyor ki: "Bize ulaştığına göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Resulullah (s.a.v.) köpeklerin öldürülmesini emredince insanlar ge­lip ona "Hangi çeşit köpeği saklamanın ve onlarla av yapmanın helal olacağını sordular. Bu somlar üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi. Saklamaları haram kılınan köpeklerden av köpeklerini, çoban köpeklerini ve mahsul koru­yan köpekleri, istisna etti. Bu hususta Ebu Rafı'in şunları söylediği rivayet edil­miştir. "Bir zaman Cebrail (a.s.) Resulullah'a geldi. İçeri girmek için izin istedi. Resulullah da ona izin verdi. Ve dedi ki: "Ey Allah'ın elçisi biz sana izin ver­miştik." Cebrail de dedi ki: "Evet ama biz, içinde köpek bulunan eve girmeyiz."

Ebu Rafı diyor ki: "Bunun üzerine Resulullah bana Medine'nin bütün köpeklerini öldürmemi emretti. Ben de öldürdüm. Nihayet bir kadının yanma vardım. Onun havlayan bir köpeği vardı. Kadına merhamet ederek onun köpeği­ni bıraktım. Sonra Resulullah'a gelip bunu anlattım. O da bana tekrar emretti. Ben de gidip o köpeği de öldürdüm. Bunun üzerine bir kısım insanlar gelip Re-sululîah'a dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, öldü itilmesini emrettiğin bu köpekle­rin soyundan hangisini saklamak bizim için helal olur?" Resulullah cevap ver­medi. İşte bunun üzerine Allah teala: "Ey Muhammed, onlar senden kendileri için neyin helal kılındığını soruyorlar..." âyetini indirdi.

İkrime ve Muhammed b. Ka'b da âyetin nüzul sebebi hakkında bu görüşü zikretmişlerdir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Avcı hayvanlar" diye tercüme edilen kelimesinin lügat mânâsı "Kazanan ve elde eden." demektir. Avcı hay­vanlar, tuttukları hayvanları sahiplerine kazandırdıkları için onlara bu ad veril­miştir. Ancak müfessirler hangi tür hayvanların avcı hayvanlar sayılacağı husu­sunda iki görüş zikretmişlerdir:

a- Hasan-ı Basri, Mücahid, Hayseme b. Abdurrahman, Ali b. Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Tavus ve Ubeyd b. Umeyr'den nakledilen bir görüşe göre bu âyette zikredilen avcı hayvanlardan maksat, kendisine avcılık öğretilen her türlü kanatlı ve kanatsız hayvandır. Mesela, köpek, pars, şahin, doğan ve benze­ri hayvanlardır.

b- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Ömer'den nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen avcı hayvanlardan maksat, sadece köpeklerdir. Diğer hayvanlar değildir.

Taberi, âyetin, avcı hayvanları umumi bir şekilde ifade etmesi nedeniyle birinci görüşün tercihe şayan olduğunu bu nedenle köpek olsun kuş olsun bütün eğitilmiş avcı hayvanların avladıkları hayvanların yenilebileceğini söylemiş ve bu husuta Resulullah'ın, şahinlerin avladığı hayvanların yenileceğine dair izin verdiğini zikretmiştir.

Adiy b. Hatim diyor ki: "Ben, Resulullah (s.a.v.) den, şahinin avladığı hayvanın durumunu sordum, buyurdu ki: "Senin için yakaladığını ye."

Âyet-i kerimede, kendilerine av hayvanları için: "AHha'ın size öğrettikle-rindn kendilerini öğretip yetiştirdiğiniz.." buyurulmaktadır.

Av hayvanlarının, Allah tealanm, müslümanlara öğrettiği şekilde nasıl eğitilecekleri hususunda müfessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Âmir eş-Şa'bi, Abdullah b. Ömer, Tavus, Said b. cübeyr, İbrahim en-Nehai ve Süddi'den nakledilen bir görüşe göre avcı hayva­nın eğitilmesi şöyledir: "Sahibi onu av üzerine salıverdiğinde o, avın arkasından koşar. Yakaladığında ondan yemez ve sahibine getirir. Sahibi onu çağırdığında onu sözünü dinler. Ondan ayrılmaz. Avcı hayvan bu halini devam ettirince eği­tilmiş sayılır. Ancak İmam Ebu Yusuf la İmam Muhammed, avcı hayvanın tam eğitilmiş sayılması için bu davranışını en az üç kere tekrar etmesi gerektiğini söylemişler fakat diğer bir kısım âlimler böyle bir sınır belirtmemişlerdir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın sunan söylediği rivayet edilmektedir: "Eğitilmiş olan köpek, avı yakalayan ve sahibine getirinceye kadar ondan yeme­yen köpektir. Şayet sahibine getirmeden önce avdan yiyecek olursa, sahibi onu canlı iken kesmeye yetişse dahi o avcı hayvanların avladıkları şeyden yememe-leri gerekirken şahinin, avladığı hayvandan yemesinin, onun eğitilmiş olmadığı­nı göstermeyeceğini ifade etmişlerdir. Bunlara göre şahin, avladığı hayvandan yese dahi onun avladığı hayvanın yenmesinde bir mahzur yoktur.

b- Şa'bi, îkrime ve Ata'dan nakledilen diğer bir görüşe göre bütün avcı hayvanların, avladıkları hayvandan yememeleri şarttır. Aksi takdirde onların av­ladıkları hayvanlar yenmez. Şahin de diğer avcı hayvanlar gibidir.

c- Selman'ı Fârisî, Sa'd b. ebi Vakkas, Ebu Hureyre ve Abdullah b. Ömer'den nakledilen diğer bir görüşe göre avcı hayvanın, avladığı hayvandan yememesi, onun eğitilmiş sayılması için şart değildir. Bunlara göre bütün avcı hayvanların eğitilmesi aynıdır. O da şöyledir: "Avcı hayvan avın üzerine salıve-rildiğinde o, avın üzerine koşar, onu yakalar. Sahibi kendisini çağırdığında dö­nüp gelir veya ondan kaçmaz. İşte avcı hayvan bunu yapacak olursa, Allah tea-lanın bu âyette beyan ettiği şekilde eğitilmiş olur. Avdan yeyip yememesi önemli değildir. Bu hususta Selman-ı Farisi ve Ebu Hureyre'nin "Avcı hayvan avın üçte ikisini yese de üçte birini bırakacak olsa sen onu ye." dedikleri, Sa'd b. Ebi Vakkas'm da "Avladığı hayvanı yiyip sadece bir parça bırakacak olsa da­hi onu ye." dedikleri rivayet edilmektedir.

Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doğru olmaya daha layık ola­nı, bu âyette zikredilen, eğitilmekten maksadın şu şekilde eğitilmiş olduğunu söyleyen görüştür:

Avcı hayvan av üzerine gönderilmeli o da gitmelidir. Sahibi onu geri çağırdığımla da dönüp gelmelidir. Avı yakaladığında ondan yemeksizin sahibine getirmeli, sahibi ona bir emir verdiğinde ondan kaçmamalı, bilakis çağırışına uymalıdır. İşte kuş olsun diğer hayvanlar olsun, eğitilmeleri böyledir. Şayet avcı hayvan, avladığından yiyecek olursa o hayvan henüz eğitilmiş değildir. Ancak avcı hayvanın yakaladığı ve ondan bir miktar yediği av hayvanına, canlı iken yetişilir de kesilecek olursa onu yemek helal olur. Yetişİlemezse hela olmaz. Zi­ra bu âyette zikredilen haramlardan, yırtıcı hayvanların yediği türe dahil olur.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşü tercih etmemizin sebebi, bunun hakkında Resulullah'tan birbirini destekleyen hadislerin rivayet edilmesi­dir.

Adiy b. Hfıtim diyor ki:

"Dedim ki "Ey Allah'ın Resulü, ben, köpeğimi av'a salıyor üzerine de besmele çekiyorum. (Bunun avladığı hayvanın hükmü nedir?) Resulullah bu­yurdu ki: "Sen, köpeğini saldığında ve onun üzerine besmele çektiğinde eğer o, avı yakalar, onu öldürür ve ondan yiyecek olursa sen o avı yeme. Çünkü avcı hayvan onu kendisi için yakalamıştır.

Adiy b. Hatim diÄŸer bir rivayetinde de diyor ki:

"Ben Resulullah'tan avı sordum ve dedim ki: "Biz, bu köpeklerle av ya­pan bir kavimiz." Resululluh da dedi ki: "Sen, eğitilmiş köpeklerini gönderir ve üzerlerine Allah'ın adını anacak olursan onlar, sizin için yakaladıklarım öldür­müş olsalar dahi o av hayvanını ye. Ancak köpeğin avdan yemiş olma hali müs­tesnadır. Çünkü korkarım ki o, bunu kendisi için yakalamıştır. [29]

Âyet-i keıimede geçen ve "Avcı hayvanların sizin için yakaladıklarından yeyin." diye tercüme edilen ifadeden neyin kasdedildiği hususunda farklı gö­rüşler zikredilmiştir.

a- Bir kısım âlimler, ayetin bu bölümünün zahirini alarak umum ifade et­tiğini bu nedenle avcı hayvanların yakaladıkları, etleri helal olan her hayvanın yenilebileceğini, avcı hayvanın, yakaladığı hayvanın bir kısmını yese dahi yine de onu yemenin helal olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar, avcı hayva­nın, avladığından herhangi bir şeyi yemesinin, onun eğitilmemiş sayılmasına se­bep olmayacağım söyleyen âlimlerdir. Bunlar daha Önce zikredilmiştir.

Diğer bir kısım âlimler ise âyet-i kerimenin bu bölümünün genel bir mânâ ifade etmeyip özel bir mânâ ifade ettiğini, bu özel mânânın da "Avcı hay­vanların, yakaladıklarının tümünü yeyin. Ancak birböümü hariç. O da avcı hay­vanların, yakalayıp yedikleri hayvanlardır. Siz onlardan yemeyin." şeklinde ol­duğunu söylemişlerdir.

Bu görüşte olan âlimler, avcı hayvanların eğitilmiş sayılabilmeleri için, yakaladıkları av hayvanlarından yememelerini şart koşan âlimlerdir. Bunlar da daha önce zikredilmiştir.

Abdullah b. Abbas, Süddi, Dehhak, Katade ve Adiy b. Hatim de bunlar­dandır. Daha önce bu son görüşün tercihe şayan okluğu açıklanmıştı.

Ayette zikredilen "Allah'ın adım anın." ifadesinden maksat, avcı hayvan­ları avın üzerine salarken Besmele çekmektir.

Adiy b. Hatim diyor ki: "Resulullah'a, köpekle av yapma meselesi sorul­du. Resulullah buyurdu ki: "Sen, eğitilmiş köpeğini avın üzerine gönderir o da avı yakalayıp öldürürse onu ye. O köpek, tuttuğu avdan yerse sen o avdan yeme. Çünkü o bunu kendisi için yakalamıştır." Dedim ki: "Köpeğimi gönderiyor, ona başka köpeğin de katıldığını görüyorum." Resuîullah: "Bu durumda o avdan yeme. Çünkü sen, sadece kendi köpeğine besmele çektin. Diğer köpeğe besme­le çekmedin." buyurdu. [30]

5- Bugün size, temiz ve güzel olan şeyler helal kılındı. Kendilerine ki­tap verilenlerin yemekleri size helaldir. Hür ve iffetli mümin kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, dost edinmemeniz ve kendilerine mehirlcrini vermeniz şartıyla size helaldir. Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun, daha önceki amelleri boşa gider. Ve âhiret gününde o, hüsrana uğrayanlardan-dır.

Ey müminler, kesilen hayvanlardan ve yiyeceklerden temiz olanları size helal kılındı. Murdar olanları ise haram kılındı. Kendilerine Tevrat verilen Ya­hudilerin ve İncil verilen Hristiyanlarm kestiği hayvanların etleri de size helal kılındı. Müminlerin hür kadınlarıyla, kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hris-tiyaları hür kadınlarıyla evlenmeniz de size helal kılındı. Ancak, evlendiğiniz bu kadınlara mehirlerini vermeniz, iffetli olmanız, hayasızlık yapmamanız ve onla­rı dost tutmamanız şartıyla size helal kılınmıştır. Kim, Allah'ın, iman etmeyi emrettiği şeyleri inkâr edecek olursa şüphesiz ki onun amelleri iptal edilir. O kimse, âhirette hüsrana uğrayanlardan olur.

*Ehl-i kitabın kestiğinin yenmesinin helal olduğu huıısunda şu hadis-i şe­rif delil gösterilmektedir:

"Hayberli bir Yahudi kadm,kızartılmış bir koyunu zehirleyerek Resulul-lah'a ikram etti. Resulullah koyunun ön kolundan alıp yedi. Kendisiyle beraber sahabilerden bir cemaat da o koyundan yedi. Sonra Resulullah onlara "Ellerinizi yemekten çekin." buyurdu. Yahudi kadına adam gönderip yanma çağırdı ve ona "Sen bu koyunu zehirledin mi?" diye sordu. Kadın: "Bunu sana kim haber ver­di?" dedi. Resulullah "Elimde bulunan bu kol haber verdi." dedi. Bunun üzerine kadın: "Evet zehirledim." cevabını verdi. Resulullah: "Maksadın neydi?" diye sordu. Kadın da şu cevabı verdi: "Ben, kendi kendime dedim ki: "Eğer bu adam Peygamber ise bu koyun ona asla zarar vermez. Şayet Peygamber değilse ondan kurtulmuş oluruz." Resulullah o anda bu kadını affetti, cezalandınnadı. Koyun­dan yiyen sahabilerden bazıları öldü. Resulullah da bu koyundan yediği için omuzundan kan aldırdı."

Diğer bir rivayette, ölen kişilerden birisinin, Bişr b. el-Bera olduğu ve onun ölümünden sonra Resulullah'ın, o kadını öldürttüğü bildirilmektedir. [31]

Âyet-i kerimede, kendilerine kitap verildiği zikredilenlerden kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a- Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, İkrime, Şa'bi, Ata, Hakem, Ham-mad ve Katade'ye göre burada zikredilen ehl-i kitaptan maksat, kendilerine Tev­rat ve İncil verilnen Yahudi ve Hristiyanlar ve bu iki dine herhangi bir milletten giren insanlardır. Bunlar, sadece kendilerine Tevrat ve İncil verilen İsrailoğulla-nnııı soyundan gelen insanlar değildir. Bu itibarla Arap oldukları halde Hristi-yan olan Tağlib oğullarının kestikleri hayvanlar da müslümanlar tarafından ye­nebilir. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın, şunu söylediği rivayet edilmektedir. "Tağlib oğullarının kestiklerini yeyin, kadınlarıyla da evlenin, zira Allah teala kitabında: "Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmeyin. Onlar bir­birlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardan olur[32] bu vurulmaktadır.

Görüldüğü gibi, Yahudi ve Hristiyanlan sadece dost edinenler bile onlar­dan sayılmıştır. Başka milletlerden onların dinine girenler elbetteki onlardan olacak ve onların hükümlerine tabi olacaklardır. Yani Arap olduğu halde İsraİ-loğullanna gelen İncile bağlanıp Hristiyan olan Tağlib oğullan ehl-i kitab sayı­lırlar bu sebeple de kestikleri yenir.

b- Diğer bir kişim âlimlere göre ise bu âyette kendilerine kitap verildiği zikredilen ehl-i kitaptan maksat, kenndilerine Tevrat ve İncil verilen İsrailoğul-lan ve bizzat onların soyundan gelen insanlardır. Başka milletlerden bu dinlere girenler burada zikredilen ehl-i kitap mefhumuna girmemekte bu nedenle de kestikleri hayvanlar helal sayılmamaktadır, yenilmezler. Muhamed b. İdris eş-Şafıi (İmam Şafii) bu görüşte olanlardandır.

Taberi diyor ki: "Muhammed b. İdris eş-Şafii'nin bu görüşe varmasının

sebebi Arap Hristiyanların kestikleri hayvanların etlerinin yenmeyeceği husu­sundaki görüşlere tabi olmasıdır.

Bu hususta Hz, Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Tağlib oğullan Hristiyanlannin kestiklerini yemeyin. Çünkü onlar Hristiyanlığııı sadece içki iç­me adetine sanlmışlardır." Abdullah b. Abbas'ın da "Siz, Arap olan Hristiyanla-nn ve Ermeni Hristiyanlann kestiklerini yemeyin." diye söylediği rivayet edil­mektedir.

Taberi diyor ki: "Aslında Hz. Ali'den rivayet edilen bu gibi haberler şunu ifade etmektedir: Hz. Ali, Tağlib oğullarının kestiklerini yemeyi yasaklıyordu. Çünkü onlar, gerçek Hristiyanlann helal kabul ettikleri şeyleri helal saymayarak ve haram kabul ettikleri şeyleri de haram kabul etmeyerek hakiki Hristiyanlığı bırakmışlar sadece içki içme âdetini devam ettirmişlerdir. İşte israiloğuîlanndan olmayan diğer miletlerin Hristiyanlığm sadece içki içme âdetini alarak kendile­rini onlardan saymaları onlara yakışmayan bir şeydir."

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: "Muhammed b. İdris eş-Şafii'nin bu görü­şü isabetli değildir. Her milletten Yahudi ve Hristiyan olanların kestikleri hay­vanlardan yemek mubahtır.

Âyette zikredilen ehl-i kitabın yemeğinden maksat, Mücahid, ibrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Hasan-i Basri, Süddi, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Ebu'd-Derda'dan da nakledildiği gibi ehl-i kitabın kestiği hayvanların etidir.

Âyet-i kerimede, "Hür ve iffetli mümin kadınlarla sizden Önce kendileri­ne kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar." ifadesi zikredilmektedir. Bu ifade­de geçen ve "Hür ve iffetli" diye tercüme edilen kelime­sinden neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a- Mücahid, Tarık b. Şihab, Âmir eş-Şa'bi ve Hasan-ı Basri'den nakledi­len bir görüşe göre bu kelimeden maksat, "Hür olan kadınlar" dır. Bunların if­fetli veya iffetsiz olmaları farksızdır. Bu gröüşte olanlara göre bu âyet-i kerime­den anlaşılmaktadır ki, Allah teala, mümin erkeklere, hür olan mümin kadınlar­la ve hür olan ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi helal kılmıştır. Hür kadınların if­fetli olmamaları veya iffetsizliğe düşüp sonra vazgeçmiş olmaları önemli değil­dir.

Yine bu âyetten anlaşılmaktadır ki, cariyelerle evlenmek caiz değildir. Çünkü sadece hür kadınlarla evlenileceği beyan edilmiştir. Ancak mümin cari­yelerle de evlenileceği şu âyette: "Sizden hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, sahib olduğunuz mümin cariyelerden evlensin. [33]diye zik­redilmiş, kâfir olan cariyelerle evlenme ise, izahını yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin delaletiyle yasaklanmıştır.

Görüldüğü gibi bu gö"rüşte olanlar kelimesini "Hür olan kadınlar" diye izah ettiklerinden, zina eden kadınlarla evlenmenin he­lal olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ömer'in, hilafeti döneminde zina eden bir kadı­nın mümin bir erkekle evlenmesine izin verdiği, Tank b. Şihab, Âmir eş-Şa'bi ve benzeri kimseler tarafından rivayet edilmiştir. Bu hususta Âmir diyor ki: "Biz Memedan oğullarından bir kadın zina etmişti. Ona, Resululîah'm zekat top­layan memuru zina cezası uygulayarak sopa vurmuştu. Sonra kadın tevbe et­mişti. Kadının akrabaları Ömer'e geldiler ve ona: "O, çok çirkin bir iş yaptığı halde biz onu nasil evlendireceğiz?" dediler. Ömer de onlara: "Yemin olsun ki eğer onun yaptıklarından herhangi bir şeyi anlattığınızı duyarsam sizi cezaiandı-rımn." dedi.

Âmir eş-Şa'bi diyor ki: "Yemen halkından bir adamın kizkardeşi fuhuş yaptı. Kadın, usturayı boynundaki-şah damarına sürerek kesmek istedi. Ona ye­tişildi ve engel olundu, yarası tedavi edildi. Kadın iyileşti. Sonra amcası onu ai­lesi ile birlikte Medine'ye getirdi. Kadın Kur1 an okumaya başladı. Çokça ibadet yaptı. Öyle ki onların kadınlarının en çok ibadet yapanı oldu. Amcasından onu istediler. Amcası hem onun geçmişteki halini gizlemek istemiyor hem de yeğe­nini rezil elmek istemiyordu. Bunun üzerine Ömer'e geldi ve meseleyi ona an­lattı. Ömer de dedi ki: "Eğer sen onun bu meselesini yayarsan seni mutlaka ce­zalandırırım. Sana, onunla evlenmek isteyen ve senin de razı olacağın salih bir " adam gelirse onu o adamla evlendir." dedi.

b- Mücahid, Amir eş-Şa'bi, Süfyan es-Sevri, Süddi, Katade, İbrahim en-Nehai ve Masanı Basri'den nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümün­de zikredilen kelimesinden maksat, iffetli olan, zina etmeyen kadınlardır. Bunlara göre hür olan mümin ve ehl-i kitap kadınlarla ev-lenilmesi caiz olduğu gibi köle olan mümin ve ehl-i kitap cariyelerle de evlenil-mesi helaldir. Ancak evlenilen kadın hür olsun, köle olsun, mümin olsun, ehl-i kitap olsun zina etmiş olmamalıdır. Aksi takdirde onunla evlenilemez. Bu hu­susta Âmir eş-Şa'bi demiştir ki: "Yahudi ve Hristiyan kadınların olmalarından maksat, zina etmemeleri ve cünüplükten yıkanmalarıdır.

Katade diyor ki: "Hür bir kadın, erkek kölesiyle ilişkide bulundu. Kendi­sine, bunu niçin yaptığı sorulunca: "Ben", Allah tealamn kitabındaki: "...Sahib olduğunuz kölelere iyilik edin... [34] âyetini bu şekilde te'vil etlim." dedi. Ka­dın, Ömer b. el-IIattab'a getirildi. Resuluilah'ın sahabiîerinden bir kısım insan­lar: "Bu kadın, Allah'ın kitabındaki bir âyeti uygun olmayan bir şekilde te'vil etmiş." dediler. Bunun üzerine Ömer köleyi yanına çağırdı. Başını tıraş etli ve kadına da dedi ki: "Sen bundan sonra hiçbir müslümana helal değilsin."

İbrahim en-Nehai'ye de, nikahlanmadan önce bir kadını dost edinmenin hükmü soruldu. O da: "Bu kadının mehir hakkı yoktur. Bunlar birbirlerinden ayrılsınlar." dedi.

Müfessirler, âyet-i kerimenin bu bölümünde geçen kelimesini "İffetli kadınlar" mânâsında aldıkları takdirde dehür kadınlar mânâsında aldıkları takdirde de kendi aralarında iffetli veya hür kadınlardan özelikle kimlerin kastedildiği hususunda dört görüş zikretmişlerdir.

a- Bir kısım âlimlere göre burada zikredilen ifadesinden maksat, iffetli olan ve mümin ve ehl-i kitap olan kadınlardır. Bun­lardan olan kadınlarla evlenmek caizdir. Müslüman bir erkek, hür veya cariye olan mümin bir kadınla evlenebileceği gibi ehl-i kitap olan hür veya cariye, zımmi veya harbi olan kadınlarla da evlenebilir. Çünkü âyet, umumi bir ifade ile ehl-i kitap ve müminlerden her kadınla evlenilebileceğini beyan etmiştir.

b- Diğer bir kısım âlimler ise buradaki kelimesinden maksadın "Hür kadınlar" demek olduğunu, bu itibarla mümin olan hür kadınlarla evlenilebileceği gibi ehl-i kitap olan her hür kadınla da evlenilebilir. Bunun zımmi veya harbi olması, Yahudi veya Hristiyan olması farksızdır. Yeter ki ehl-i kitap ve hür olsunlar,

c- Başka bir kısım âlimlere göre ise buradaki ehl-i kitap kadınlarından maksat, sadece İsrailoğullarından, kendilerine Tevrat ve İncil gelen kadınlar ve o kadınların soylarından gelen kızlardır. Bunlara göre başka milletlerden Yahu­di ve Hrisliyanhk dinine girenlerin kadınlarıyla evlenmek caiz değildir. Bu gö­rüş, İmam Şafii ve ona tabi olanlardan nakledilmektedir.

d- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredi­len ehl-i kitap kadınlarından maksat, müslümanlarla zimmet sözleşmesi yapan ehl-i kitabın kadınlarıdır. Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın: "Ehl-i kitabın bazı kadınları bize helaldir, bazı kadınları ise helal değildir." dediği ve sonra da şu âyeti okuduğu rivayet edilmektedir: "Kitap ehlinden, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan­lar ve hak din olan İslamı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." [35]

Abdullah b. Abbas bu âyeti okuduktan sonra demiştir ki: "Ehl-i kitaptan bize kim cizye verirse işte onların kadınları bize helal olur. Kim de cizye ver­mezse onların kadınları bize helal olmaz."

Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, bu âyette zikredilen kelimesinden maksadın hür kadınlar olduğunu söyleyen görüştür. gu. na göre âyet-i kerime, hür olan mümin kadınlarla ve hür olan ehl-i kitap kadın­larla, mümin erkeklerin evlenmelerinin helal olduğunu beyan etmiş, Nisa sure­sinin yirmi beşinci âyeti de mümin olan cariyelerle evlenmenin helal olduğunu beyan etmiş, mümin olmayan cariyelerle evlenme ise helal olan evlenmenin dı­şında kalmıştır.

Ayrıca, evienilmesi helal olduğu zikredilen bu kadınların iffetli olmama­ları veya fuhuş işleyip tevbe etmiş olmaları farksızdır. Biz bu meselenin farksız olduğunu başka yerlerde ispatladık. Burada tekrarlanmasına gerek görmedik.

Âyet-i kerimede geçen ve "Namuslu olmanız" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Açıkça zina etmemeniz." demektir. "Dost edinmemeniz." diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Dostlar edinmemeniz, dost tutmamanız." demektir. Yani müminler, kadınlara mehir vererek onlarla evlendiklerine dair şahit tutarak ev­lensinler. Onlarla açık veya gizli bir şekilde zina etmesinler." demektir.

Âyet-i kerimenin sonunda: "Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun daha Önceki amelleri boşa gider." Duyurulmaktadır. Yani kim Allah'ın, tasdik etmesi­ni emrettiği birliğini, Muhammed'in Peygamberliğini ve onun Allah katından geddiklerini İnkâr edecek olursa şüphesiz ki o, dünyada iken sevap kazanacağı ümidiyle yaptığı amellerin sevabını iptal etmiş olur. O, âhirette kendisini alda­tan ve helak olanlardan olacaktır.

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Allah bize buyurmuştur ki: "İman, sarılacak sağlam bir kulptur. O olmaksızın hiçbir amel kabul edilmeye­cektir. Cennet ancak bu imanı terkedene haram kılınmıştır."

Katade de özetle şöyle diyor: "Ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenilebileceği hükmü nazil olunca bir kısım müminler: "Biz onların kadınlarıyla nasıl evlene­ceğiz? Onlar bizim dinimizden değiller." demişlerdir. Bunun üzerine Allah tea-la: "Kim dini inkâr ederse şüphesiz onun daha Önceki amelleri boşa gider ve âhiret gününde o, hüsrana uğrayanlardandır." hükmünü indirmiş ve ehl-i kitap kadınlarının kâfirliklerini bilerek onlarla evlenmeyi helal kıldığını beyan etmiş­tir.

d- Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve ellerini­zi dirseklere kadar yıkayın. Haslarınızı meshedin. Ayaklarınızı da topuk­larla beraber yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Şayet hasta iseniz ya­hut yolculukla bulunuyorsanız yahut herhangi biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokıınmuşsamz ve su da bıdamamışsanız temiz toprakla te­yemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi temiz toprakla meshedin. Allah size bir zorluk çıkarmayı dilemez. Fakat o, temizlenmenizi ve üzerinizde olan nimetini tamamlamak i.stcr ki şükredesiniz.

Ey iman edenler, siz namaz kılmak istediğiniz zaman abdestsiz iseniz, yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklerle beraber temiz su ile yıkayın. Başlarınızı mes­hedin. Ve ayaklarınızı topuklarla beraber yıkayın. Şayet cünüp iseniz yıkanarak temizlenin. Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunuyorsanız yahut abdest boz­maktan gelmişseniz veya hanımlarınızla cinsi münasebette bulunmuşsaniz ve bu durumda su bulamıyorsanız yahut su bulunduğu halde onu kullanma imkanınız yoksa temiz bir toprakla teyemmüm edin. O toprakla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah size farz kılmış olduğu hükümlerle sizi zora koşmak ve sıkın­tıya sokmak istemez. Fakat o sizi, abdestsizlikten, cünüplükten ve manevi kirler olan günahlardan temizlemek ister. Ve şükredesiniz diye teyemmümü size mu­bah kılarak size olan nimetini tamamlamak ister.

Ayet-i kerimede müminlere, namaza kalktıkları zaman abdest almaları emredilmektedir.

Müfessirler, namaza hangi halde kalkıldığında abdest alınması gerekli olacağı hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Ebıı Musa el-Eş'ari, Ebul Âliye, Said b. el-Müsey-yeb, İbrahim en-Nehai, Hasan-ı Basri, Cabir b. Abdullah, Dehhak, Esved ve Süddi'den nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerimede, kişi abdestsiz iken na­maza kalktığı zaman abdest alması emredilmiştir. Şayet kişi namaza kalkmadan önce abdest-li ise yeniden abdest alması gerekli değildir.

Bu hususta lkrime eliyor ki: "Abdullah b. Abbas dedi ki: "Abdestsiz ol­madıkça abdest almak gerekmez." Yine İkrime diyor ki: "Sa' b. Ebi Vakkas, bir kaç namazı bir abdestle kılardı." Muhammed b. Şirin diyor ki: "Ben, Abide es-Selmaniye sordum ki: "Abdest almayı hangi hal gerektirir?" O da dedi ki: "Ab­destsiz olma hali."

Tarif b. Yezıd'den nakledilmiştir ki, onlar Ebu Musa el-Eş'ari ile birlikte Dicle nehrinin kenarında bulunuyorlarmış. Abdest alıp öğle namazını kılmışlar. Sonra ikindi ezanı okununca adamlar kalkıp Dicle nehrinde tekrar abdest alma­ya başlamışlar. Bunun üzerine Ebu Musa: "Abdest almak ancak abdestsizlik ha­linde gerekir." demiştir.

A'meş diyor ki: "Ben, İbrahim en-Nehai'nin, öğle, ikindi ve akşam na­mazlarını tek bir abdestle kıldığını gördüm. FadI b. Mübeşşir diyor ki: "Ben, Cabir b. Abdullah'ın birkaç vakit namazı tek bir abdestle kıldığını gördüm. O, idrarını yaptığında veya başka bir şeyle abdestini bozduğunda abdest alırdı. Su­yun artığı ile mestlerini meshedirdi. Dedim ki: "Ey Ebu Abdullah, bu, senin gö­rüşüne dayanarak yaptığın bir şey mi?" Dedi ki "Hayır. Ben, Resulullah'ın böyle yaptığını gördüm ve ben de onun yaptığını yapıyorum.

b- Zeyd b. Eşlem ve Süddi'ye göre bu âyette zikredilen namaza kalkma halinden maksat, uykudan sonra namaza kalkma halidir. Uyuyan kimsenin ab-desti bozulmuş olacağından, uyandıktan sonra namaz kılmak istediğinde abdest alması emredilmiştir.

e- İkrime'nin ve Nizal'ın Hz. Ali'den, Enes'in de Hz. Ömer'den rivayet et­tiklerine göre "bu iki sahabi bu âyet-i kerimenin, her namaz kılmaya kalkıldığın­da abdest almayı emrettiğini söylemişlerdir. Ancak kişi abdestli olduğu halde namaz kılmak istediğinde tekrar abdest alırken bu abdesti biraz daha hafif alır. mesela ayaklarını yıkama yerine onları mesheder.

Bu hususta Mes'ud b. Ali diyor ki: "Ben, İkrime'ye sordum ve dedim ki: "Ey Ebu Abdullah, ben sabah namazı için abdest alıyorum. Sonra çarşıya geli­yorum. Öğle namazı vakti oluyor. Ben o abdestle öğle namazını kılayım mı?" O da dedi ki: "Ali b. Ebi Talib (r.a.) şu âyeti okuyordu: "Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın, Başınızı meshedin, Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın."

İbn-i Şirin diyor ki: "Halifeler her namaz için yeni bir abdest alırlardı." Enes diyor ki: "Ömer b. el-Hattab, hafif bir abdest aldı ve dedi ki: "Bu, abdesti bozulmayan kişinin tekrar aklığı abdesttir." Nizal diyor kî: "Ben, Ali'nin öğle namazını kıldığını gördüm. Sonra o, insanlar için geniş bir yere oturdu. Ona su getirildi. O, yüzünü ve ellerini yıkadı, başını ve ayaklannı ise mesnetti ve dedi ki: "İşte bu, abdesti bozulmayanın abdestidir."

d- Abdullah b. Ömer ve Büreyde'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyette de zikredildiği gibi Allah teala Önce Resulullah'a ve müminlere, her namaza kalktıkları zaman abdest almalarını emretmişti. Daha sonra ise bu yükü hafifletti. Abdestli olma durumunda, namaz kılmak için yeniden abdest alma hükmünü kaldırdı.

Bu hususta Muhammed b. Yahya diyor ki: "Ben, Abdullah'ın oğlu Ubey-düllah'a dedim ki: "Sen, Abdulah b. Ömer'in, abdestli olsun veya olmam her na­maz için abdest almasının sebebi nedir biliyor musun?" O da dedi ki: "Bana Zeyd b. Hattab'm kızı dedi ki: "Abdullah b. Zeyd b. Hanzal'a anlatmış ki, Resu-lullah her namaz kılarken abdest almayı emretmiş bu da ona ağır gelmiş. Bu­nun üzerine Resulullah, her namaz için misvak kullanmasını emretmiş, abdest almasını kaldırmış, ancak abdestinin bozulma halini müstesna kılmıştır. Fakat Abdullah her namaz vakti için abdesl almaya gücü ve kuvvetinin yettiğini his­setmiş ve bundan dolayı her namaza kalktığında abdest almıştır.

Büreyde diyor ki:

"Resulullah her namaz için abdest alırdı. Mekke'nin fethi yılında bütün namazları tek bir abdestle kıldı ve mestleri üzerine de mesnetti. Ömer dedi ki: "Sen daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın" Resulullah da buyurdu ki: "Ben bu­nu kasıtlı olarak yaptım. [36]

Abdullah b. Ömer diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) öğleyi, ikindiyi, akşamı ve yatsıyı tek bir abdestle kıldı."

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Allah tealanın bu âyetle her namaz kılmaya kalkana abdest almayı emrettiğini söyleyen görüştür. Ancak bu emir, abdestsiz olanlar için farz, abdestli olanlar için ise menduptur. Nitekim Resulullah, Mekke fethedilmeden önce her vakit namaz için yeni bir abdest alarak ümmetine, her vakit namaz için abdest yenilemenin faziletli bir amel olduğunu öğretmiş Mekke fethedildikten sonra da tek bir abdestle bir çok vakit namazını kılmış böylece asıl farz olanın abdestli olmak olduğunu ümmeti­ne beyan etmiştir.

Eğer denilecek olursa ki yukarıda, Abdullah b. Zeyd b. Hanzala'nın riva­yet elliği hadise göre Resulullah, her namaz için abdest alınmasını emretmiş sa-habiler de bu emrin farziyet ifade ettiğini anlayarak ona uymaya çalışmışlar, fa­kat bu onlara ağır gelmiş. Bunun üzerine bu emir neshedilmiştir. Bu da gösteri­yor ki, namaza kalkıklığında abdest alınmasını beyan eder emir, mendubiyet ifade etmemektedir." Cevaben denilir ki "Allah'ın, Resulüne emrettiği emirler farziyet, öğüt, mendupluk, mübahlık ve mutlak bir hal ifade edebilir. Allah'ın buyurduğu emri bu yönleri ifade etme ihtimalinde olduğuna göre emri bu yön­lerden, daha kuvvetli yöne yorumlamak elbetteki daha evladır. Kaldı ki bütün büyük âlimler Allah tealanın, Peygamberlerine ve diğer kullarına her zaman için abdest almayı önce farz kılıp daha sonra da bozmuş olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki Resulullah'ın her vakit abdest alması bir mendu-bu tercih etmesidir yoksa bir farzı yerine getirmesi değildir. Nitekim abdestli iken tekrar abdest almanın sevap olduğunu beyan eden şu hadis-i şerifler bunu ifade temekledirler.

Amr b. el-Âmir el-Ensari diyor ki:

"Ben, Enes b. Malik'in şöyle dediğini işittim: "Resulullah, her namaz için abdest alırdı. Dedim ki: "Siz ne yapıyordunuz?" dedi ki: "Biz bütün namazları, abdestiııi bozmadıkça tek bir abdestle kılardık. [37]

Abdullah b. ömer diyor ki :

"Resulullah buyurdu ki : "Kim, abdestli olduğu halde tekrar abdest alacak olursa onun içi on sevap yazılır. [38]

Ebu Gutayt" diyor ki : "Ben , Abdullah b. ömerle birlikte Öğle namazını kıldım. Abdullah, binasmdak oturma yerine geldi. Orada oturdu. Ben de onunla birlikte oturdum, ikindi ezam okununca abciest suyu istedi. Abdest aklı çıkıp na­maza gilli. Sonra tekrar oraya döndü. Akşam ezanı okununca yine su istedi, ab­dest akh. Ben de dedim ki : "Yaptığım gördüğüm bu şey sünnet midir?" O da dedi ki : "Hayır, sabah namazı için aldığım abdest, onu bozmadıkça bütün bu namazlar için kâfi idi."-Fakat ben, Resulullah'm: "Kim, abdestli iken tekrar ab­dest alacak olursa onun için on sevap yazılır." buyurduğunu işittim ve ben bu sevapları kazanmak istedim."

Taberi diyor ki: "Bir kısım âlimlere göre namaza kalkıldığında abdest al­mayı emreden bu âyet-i kerime, Allah tealimin, Resuîullah'a, diğer amelleri ya­parken değii, sadece namaz kılarken abdesî almasının gerekli olduğunu bildir­mek için nazil olmuştur Zira bu âyet inmeden önce Resulullah, abdestini bo­zunca abdest almadan hiçbir İş yapmıyordu. Bu âyet-i kerime indi. Resuîullah'a, sadece namaz kılmak istediğinde gerekli olduğunu, abdestsiz iken istediği diğer amelleri yapabileceğini beyan etti.

Bu hususta Aikame b. Ebi Vakkas diyor ki: "Resulullah idrarını yaparken biz ona konuşuyorduk, o bize cevap vermiyordu. Biz ona selam veriyorduk. O, evine varıp, namaz için aldığı abdesti almadıkça bizim selamımızı almıyordu. Dedik ki: "Ey Allah'ın Resulü, sana konuşuyoruz bize cevap vermiyorsun. Se­lam veriyoruz selamımızı almıyorsun." Nihayet abdestsiz iken bu gibi şeyleri yapmaya ruhsat veren su âyet nazil oklu. "Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman.yüzierinizi ve ellerinizi dirseklere kadar yıkayın..."

Âyet-i kerimede "Yüzlerinizi yıkayın." Duyurulmaktadır, Müfessirler bu ayelle, abdest alırken yıkanması emredilen yüzün sınırlarını tayinde farklı gö­rüşler zikretmişlerdir.

a- Bir kısım âlimlere göre Yüz'den maksat, karşıdan bakan kişinin, baktı­ğı kimsenin yüzünden çıplak derisini gördüğü kısımdır. Bunlara göre yüzün bo­yu, baştaki saçların bitiminden itibaren çenenin altına kadardır. Eni ise, iki ku­lak arasıdır. Bu itibarla kulaklar, ağızın, burunun ve gözün içi yüz'den sayılmaz. Çenenin ve yanakların sakalla kaplı bölümlerinin dibine su eriştirmek gerek­mez. Bu sakallı kısımların üzerinden suyu yürütmek yeterlidir.

İbrahim en-Nehai, Muğire, Hasan-ı Basri, İbn-i Şirin, İbn-i Şihab, Rabia Said b. Abdükıziz, Mekhul, Kasım b.Muhammed, Abdullah b. Abbas, Dehhak, Abdullah b. Ömer, Said b. el-Müseyyeb, Ebu Ümame, Ebu Hûreyre ve Süley­man b. Musa'nın bu görüşte oldukları rivayet edilmektedir.

Bu görüşte olan âlimlere göre abdest alan kimsenin, kulaklarını yıkaması, ağzına burnuna su vermesi, gözünün içini yıkaması, sakalının dibine su geçirmesi gerekli değikür. Bu hususla Abdullah b. Abbas'm şunu söylediği rivayet edilmektedir. "Şayet namazda iken. ağızda kalan yemeği çiğneme ihtimali ol­masaydı ağzıma su vermezdim."

İbrahim en-Nehai de "Ağıza ve burna su vermek abdestin farzlarından değildir." demiştir. Dehhak da Ramazan ayında ağıza ve buruna su vermeyi ya­saklamıştır.

Abdullah b. Ömer: "İki kulak, baş'ütn sayılır. Başını meshettiğinde onlan da meshet." demiştir.

Abdullah b. Abbaş, Hasan-ı Basri ve Said b. el-Müseyyeb de "Kulaklar baş'tan sayılır.11 demişlerdir. Ayrıca

Ebu Ûmame ve Ebu Hurevre de Resukıİiah'ın

"İki kulak, baş'tan sayılır. [39]buyurduğunu rivayet etmişlerdir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu âyet-i kerimede, namaza kalkıldı­ğında abc'est alırken yıkanılması emredilen yüz'ün sınırı, boy olarak başın tüy bitiminden itibaren çenenin altına kadar, en olarak da iki kulağın, gözle görülen ve göm İme yen arasıdır." Bunlara göreabdest alırken sakalın dibini yıkamak, ku­lakların, ağızın, burnun ve kulakların içini yıkamak, Allah tealanın "Yüzünüzü yıkayın." enirine göre farzdır. Bu sebeple abdest alan kimse bunlardan herhangi birini yıkamayı lerkedecek olursa o abdestle kılmış olduğu namaz caiz değildir.

Bu hususta Abdullah'ın azadlı kölesi Nâfi, Abdullah b. Ömer'in, abdest alırken suyu sakalının dibine geçirinceye kadar hilalladığsnı, öyle ki sakalından yokça sular damladığını söylemişlerdir.

İbn-i Ebi Leyla, Mücahid, Said b. Cübeyr, Tavus, İbn-i Şirin, Şube ve Dehhak'm da sakallarını hilailadıklan rivayet edilmekte, Said b. Ciibeyr'in de "Kası! oluyor da sakal yeri yıkanıyor, tüy bittikten sonra ise yıkanmıyor?" dedi­ği rivayet edilmektedir.

Enes b. Malik de diyor ki:

"ResuluIIah abdest aldığında bir avuç su alıyor, onu çenesinin altına götü­rüyor ve onunla sakalını hilallıyordu. Resulullah: "Aziz ve Celil olan Rabbi'm bana böyle yapmamı emretti. [40] buyurdu.

Hassan b. Bilal diyor ki:

"Ben, Ammar b. Yasir'in abtlest aldığını ve sakalını hilalladığıni gördüm. Dedim ki: "Sen sakalını hilallıyor musun?" 0 da dedi ki: "Benim bunu yapma­ma mani olacak ne var ki? Ben Resulullah (s.a.v.) in, sakalını hilalladğnnı gör­düm. [41]

Taberi bu hadisin benzerini Ümmü Seleme, Ebu Eyyub> Ebu Ümame, Cübeyr b. Nüfeyr, Yezid er-Rekkaşi ve Katade'den de rivayet edildiğini naklet-miştir.

Ağıza buruna su verme hususunda da Mücahid'in "Buruna su vermek ab-destin yarısıdır." dediği, Hammad'ın da ağzına burnuna su vermeden abdest alıp namaza duran kimse hakkında (namazını bozup ağzına burnuna su versin) dedi­ği, namazını bitirmiş olana da tekrar abdest alıp namazım iade etsin." dediği ri­vayet edilmektedir.

Kulakların yüz'e yönelik olan taraflarının yüz'den sayılacağı bu itibarla onların da parmakla meshedilmek suretiyle de olsa yıkanmaları gerektiği Şa'bi, Abdullah b. Abbas ve benzeri âlimler tarafından zikredilmiştir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas, Hz. Ali'nin şunları söylediğini rivayet it­miştir. "Ben size Resulullah'ın abdesti gibi bir abdest alayım mı?" "Evet" dediler. O abdest aldı. Yüzünü yıkayınca baş parmaklarım kulaklarının, yüze yöne­lik taraflarına soktu. Kulaklarını meshedince dışlarını da mesnetti." [42]

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı "Yüz'ün sının boy olarak,, başın tüy bitiminden başlayıp çene altına kadardır. En olarak da ki ku­lak arasındaki gözle görülen kısımdır. Gözle görülmeyen ağız içi, burun içi, göz içi, sakalın ve bıyıklaın dibi yüzden sayılmaz." diyen görüştür. Bizim bu görüşü tercih etmemizin sebebi ise bütün âlimlerin iki gözü yüzden saymalarına rağ­men bunların sadece kapaklarının yıkanmasının gerekli olduğu, kapakların içi­ne su geçirmenin gerekli olmadığı hususunda görüş birliğine varmalarıdır. On­ların böyle bir görüş birliğine vannalan Resulullah1 in, ümmetine öğretmesiyle-dir, İşte insanın abdest azalarının herhangi birine su ulaştırılması zorluğa sebep olacak olursa onlar da gözlerin içine kıyaslanarak gözlerin hükmünü alırlar. İşte ağzın içi, bumun içi sakal ve bıyıkların dibine su ulaştırmanın zorluğu, göz ka­paklarının içine su ulaştırmak gibidir. Bu itibarla onlara da su ulaştırmak gerekli değildir.

Sahabi ve tabiinden sakal ve bıyığın dibine su ulaştıranlar ağız ve burnun içini yıkayanlar, yapılıp yapılmaması serbest bırakılan iki hususun zor tarafını seçenlerdir. Nitekim Abdullah b. Ömer'in, göz kapaklarının altına su serpecek o kısımları da yıkadığı rivayet edilmektedir. Abdullah bunu farz olduğu için değil zor olanı tercih etmesinden dolayı yapmıştır. Sahabilerin bunları farz oldukla­rından dolayı yaptıklarını zannedenler bunların davranışlarını bilmeyenler ve kı­yastan haberi olmayanlardır.

Diğer yandan Resulullah'ın sahabilerinden herhangi birinden abdest alır­ken sakalının dibine su ulaştırmayanın ağıza ve buruna su vermeyenin bu ab-destle kıldığı namazı iade etmesi gerektiği hususunda herhangi bir haberin zik-redilmeyişi en açık delildir ki, sahabilerden herhangi birinin bu zikredilenlerden birini yapması, terkedilip edilmemesi serbest olan işlerden daha efdal olduğuna inandığını tercih etmesidir.

Resulullah (s.a.v.) in

"Sizden biriniz abdest aldığı zaman burnuna su çekip sümkürsün.. [43] hadis-i şerifini delil göstererek burna su çekip sümkürmenin farz olduğunu zanneden kimse bilsin ki, âlimler görüş birliğine varmışlardır ki, burnuna su çek­meden abdest alan kimse bundan dolayı namazım iade etmez. Bu da bu iddiayı ileri sürenin aleyhine yeterli bir delildir.

Kulaklara gelince, yine âlimler, kulakların ön tarafını veya tümünü yıka­mamanın, böyle bir abdest alanın namazını ifsad etmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Resulullah'ın sahabilerinin, "Kulaklar baş'tandir." demeleri ve bunu Resulullah'tan rivayet etmeleri zikredilen bu hükmü, yani kulakların yı­kanmasının gerekli olmadığı hükmünü göstermektedir. Bu hususta sadece Şa'bi muhalefet etmiştir.

Âyet-i kerimede ellerin dirseklere kadar yıkanması emredilmektedir.

Müfessirler, abdest alırken kollarla birlikte dirseklerin de yıkanmasının gerekli olup olmadığı hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Malik b. Enes ve Şafii'den nakledilen bir görüşe göre, elleri yıkamaya dirsekler de dahildir.

b- Züfer b. Hüzeyl ve benzeri âlimlere göre ise abdest alanın, kollarını yı­karken dirsekleri yıkaması gerekli değildir. Bu âyetteki "Ellerinizi dirseklere ka­dar yıkayın." ifadesindeki "kadar" kelimesi, "..Sonra orucunuzu geceye kadar devam ettirin.. [44] âyetindeki "kadar" ifadesi gibidir. Nasıl ki gündüzleyin tu­tulan oruç, gecenin1 başlangıcı olan akşama kadar devam eder ve akşamleyin bi­ter. Abdestte kolların yıkanması da dirseklere kadar devam eder ve orada biter. Yani nihai noktayı ifade eden ve "kadar" diye tercüme edilen ke­limesi, nihai noktanın hükme dahil olmadığını gösterir.

Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: "Abdest alındığında eller yıkanırken dirsekleri yıkamak farz değildir. Yukanda da zikredildiği gibi bu mesele, orucun, gecenin başlangıcı olan akşama kadar devam etmesine ben­zemektedir. Ancak bizzat dirsekleri ve onların daha yukarısını yıkamak, Resu­lullah'ın ümmetine açıkladığı sünnetiyle menduptur. Bu hususta Resulullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

"Şüphesiz ki ümmetim kıyamet gününde abdestin eseri olarak alınları ve ayaklan parlar bir vaziyette çağı alacaktır. Sizden kimin alnındaki parlaklığı ço­ğaltmaya gücü yeterse onu yapsın. [45]

Âyet-i kerimede, namaz kılmak için abdest alanların, başlarını meshetme-leri emrediliyor.

Müfessirler, başın ne kadirinin ve ne şekilde meshedilrnesi hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Bir kısım âlimlere göre abdest alan kişi başından dilediği yeri su ile meshedebilir. Başın meshedilmesinin bir sının yoktur.

Bu hususta Abdullah b. Ömer'in, başının sadece ön tarafını meshettiği, İbrahim en-Nehai'nin: "Başın hangi tarafını su ile meshedecek olursan o, senin için yeterlidir." dediği ve Süfyah es-Sevrİ'nin de "Abdest alan kişi başından tek bir tüy dahi meshedecek olsa o onun için kâfidir." dediği rivayet edilmektedir.

b- İmam Maîik'e göre ise bu âyetle başın tümünün meshedilrnesi emre­dilmektedir. Bu nedenle bir kişi başının tümünü değil de bir kısmım su ile mes-hepdip namaz kılacak olursa yeniden abdest alıp başının tümünü meshetmesi ve namazını iade etmesi gerekir.

c- Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu âyet-i keri­me ile abdest alanın, başının en az üç parmak miktarını meshetmesi emredilmiş­tir. Abdest alan kişi başın üç parmak miktarından daha azını meshedecek olursa bu onun için yeterli değildir,

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, abdest alan kimse, başından dilediği yeri meshedebilir. Bunun bir sınırı yoktur." diyenin görüşü­dür. Zira âyet-i kerime, namaz kılmak için abdest alan kimseye genel bir şekilde başını meshetmesini emretmiş ve bunun için belli bir sınır tayin etmemiştir ki abdest alan kimse o sınırla bağlı kalsın, onu aşmasın ve ondan azını da yapma­sın. Bu itibarla abdest alan kimse başının ne kadarını meshedecek olursa, mes-hetme emrini yerine getirmiş olur.

Allah tealanm kitabında genel olarak zikredilen hükümler belli şartlarla kayıtlanıp şartlanmadıkça umumi mânâ ifade teme durumlarını korurlar. Bu âyet de bu kabildendir.

Ayet-i kerimede geçen ve "Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın." diye tercüme edilen cümlesindeki kelimesi, kurralar tarafından iki'şekilde okunmuş ve okunma şekillerine göre farklı mânâlar verilmiştir.

a- Hicaz ve Irak kurcalarından bir topluluk, âyet-i kerimenin bu kelimesi­ni şeklinde harfinin üstün olmasıyla okumuşlar ve bu­nu "Elleriniz" kelimesine atfedildiğini söylemişlerdir.

Âyet-i kerime bu kıraata göre okunduğu takdirde mânâsı mealde zikredil-diği gibi şöyle olur." Ayaklarınızı da topuklarla beraber yıkayın."

Görüldüğü gibi bu izaha göre abdest alan kimsenin ayaklarını mutlaka yı­kaması gerekir. Çıplak ayaklara mesheden kimse abdest almış sayılmaz.

Hz. Ömer, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdülaziz, Hz. Ali, Kasım b. Muhammed, İbrahim en-Nehai, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr, Süddi, Ata, Mücahid, A'meş, Malik b. Enes ve Dehhak'tan, abdest alır­ken ayakların yıkanmasının gerekli olduğu rivayet edilmiştir.

Bu hususta Ömer b. el-Hattab'm şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Bir adam abdest aldı. Ayağının üzerinde tırnak kadar yer bıraktı. Resu-lullah onu gördü ve dedi ki: "Geri dön abdestini güzelce al." adam geri döndü (abdestini tamamladı) ve sonra namazını kıldı. [46] Bu hadis, Enes b. Malik'ten de rivayet edilmiştir. [47]

Ebu Kılabe diyor ki: "Bir adam abdest aldığında ayağının üzerinde bir tır­nak kadar bir yer kuru kalmış olduğu halde namaz kıldı. Namazını bitirince Ömer ona dedi ki: "Abdestini ve namazını iade et."

Bazı sahabilerden rivayet edildiğine göre Resulullah, su isabet etmediğin­den ayağının üzerinde bir dirhem kadar parlaklık bulunan bir kişinin namaz kıl­dığını gördü. Ona, abdestini ve namazını iade etmesini emretti. [48]

Kasım b. Muhammed diyor ki: "Ömer'in oğlu Abdullah, mestlerini çıka­rır sonra abdest alırdı. Ayaklarını yıkar, pannaklannm arasını da hilallerdi."

İbrahim b. Meyser'e, Ömer b. Abdülaziz'in, İbn-i Ebi Süveyd'e şunlan-söylediğini rivayet etmiştir. "Resulullah'ı gören üç kimseden, Resulullah'ın ab­dest alırken ayaklarını yıkadığını gördüklerine dair bize haber ulaşmıştır.

Haris, Hz. Ali'nin, "Ayaklarınızı topuk kemikelrine kadar yıkayın." dedi­ğini rivayet etmiştir.

Ebu Abdurrahman, Hz. Ali'nin, İkrime Abdullah b. Abbas'ın, Hişam b. Urve, Urve b. Zübeyr'in, Zır b. Hubeyş, Abdullah b. Mes'ud'un cümlesindeki harfini üstün okuduklarını ve böylece âyette ayakların yıkamlmasımn emrelidğini söylediklerini rivayet etmişlerdir.

Abdu Hayr demiştir ki: "Ben, Ali'nin abdest aldığını ve ayaklarının üze­rini yıkadığını gördüm. Ali dedi ki: "Şayet ben, Resulullah'ın bunu yaptığını görmemiş olsaydım ayaklanıl altının yıkanmaya üstlerinden daha layık olduğu­nu zannederdim."

Abdülmelik, Ata'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben, çıplak ayak üzerine mesheden kimseyi görmedim."

Eşheb diyor ki: "Malik'ten bu âyet soruldu ve denildi ki:" mü yoksa mü yani, harfi üstün mü okunur yoksa esre mi okunur?" O da dedi ki: "Bu âyet, ayağı yıkamayı ifade etmiştir.

Bu, meshetmeyi ifade etmemiştir. Ayaklar meshedilmez ancak yıkanır." Denildi ki: "Ne dersin, bir kimse ayağını meshedecek olursa onun için yeterli olur mu?" O da "Hayır" demiştir.

b- Hicaz ve Irak kurralanndan diğer bir kısmı ise ifa-desindeki harfini esre okumuşlardır Bunlara göre Allah teala bu âyet-i keri­me ile, abdest alırken, başın ve ayakların meshed il meşini emretmiştir. Abdest alırken ayaklar yıkanmaz meshedilir.

Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, İkrime, Ebu Cafer, Âmir eş-Şa'bi, Ka-tade, Alkame, Mücahid ve Dehhek'tan bu kıraat şekli ve bu görüş nakledilmiş­tir. Bu hususta İkrime, Abdullah b. Abbas'ın: "Abdest iki azayı yıkama ve iki azayı da meshetmedir." dediğini rivayet etmiştir.

Enes'in oğlu Musa, babasına, "Ey Ebu Hamza, Haccac bize Ahvaz'da hutbe okudu. Temizlenmekten bahsetti ve dedi ki: "Yüzünüzü yıkayın, ellerinizi yıkayın.. Başınızı mesnedin, Ayaklan da. Ayakların, insanoğlunun, pisliklere en yakın uzvu olduğu muhakkaktır. Onlann altlaını ve üstlerini ve Ökçelerim yıka­yın." Bunun üzerine Enes dedi ki: "Allah doğru söyledi. Haccac ise yalan söyle­di. Allah: "Başınızı mesnedin ve ayaklarınızı." buyurdu. Musa diyor ki: "Ancak Enes ayaklarını meshederken onları ıslatırdi. Asım el-Ehvel de Enes'in "Kur'an, ayağın meshedilmesi hükmünü indirdi. Sünnet ise onu yıkamaktır." dediğini söylemiştir.

Muğire de Şa'bi'nin: "Allah teala, abdest alırken yıkanmasını emrettiği organların (el ve yüzlerin), teyemmüm ederken meshedilmesini emretmiş, ab­dest alırken meshedilmesini emrettiği iki organın ise (Baş ve ayağın) teyem­müm ederken terkedilmesini beyan etmiştir." dediğini rivayet etmiştir.

Taberi diyor ki: "Bize göre bu görüşlerden doğru olanı: "Allah teala ab­dest alırken iki ayağın tümünü su ile meshetmeyi emrettiğini söyleyen görüştür. Abdest alan kimse ayaklarının tümünü su ile meshettiği takdirde o kişiye "Ayaklarını mesheden" de denir. "Yıkayan" da. Zira iki ayağı yıkamak, onlann üzerine su akıtmakla veya onlan suya sokmakla gerçekleşir. Onları meshetmek ise elleri veya ellerin yerini tutacak herhangi bir şeyi onlann üzerine sünnekle gerçekleşir. Herhangi bir kimse ayaklarına bu iki şeyi birden yapacak olursa ona hem "Yıkayan" hem de "Mesheden" denir.

Aslında meshetmenin iki mânâsı vardır. Bir mânâsı, meshedilecek orga­nın tümünü meshetmek diğeri ise meshedilecek organın sadece bir kısmını mes-hetmektir. Bu nedenle kurralann bazıları bu âyetteki ifadesindeki harfini üstün okumuşlar, bu âyette, farz olanın ayakların yıkanması olduğunu söylemikşîer ve ayakların tümünün su ile meshedildiğine dair Resu-luHah'tan, birbirini destekleyen haberler geldiği halde ayaklara meshedilmeyi reddetmişlerdir.

Diğer bir kısım âlimler ise ifadesindeki harfini esre okumuşlar, bu âyetten maksadın, ayaklann meshed ilmesinin farziyetini bil­dirmek olduğunu söylemişlerdir.

Taberi diyor ki: "Bize göre ise asıl maksat, ayaklann tümünün su iie mes-hedilmesidir. Bu itibarla ayaklanın elleriyle veya ellerinin yerini tutacak her­hangi bir şeyle meshetmeksizin sadece onlara su dökmek veya onları suya so­kup çıkarmak yeterli değildir. Nitekim Tavus'tan, abdest alan kimsenin ayakla­rını sadece suya sokup çıkarması sorulunca "Ben bunun, maksada ulaşan bir amel olduğunu kabul etmem." dediği rivayet edilmiştir. Buna mukabil ayaklann yıkanmasını farz sayan Hasan-ı Basri'den, gemide abdest alan kimsenin, ayaklana nasıl yıkayacağı sorulduğunda onun: "Ayaklarını suya daldırıp çıkannasın-da bir mahzur yoktur." dediği rivayet edilmiştir.

Taberi sözlerine devamle diyor ki: "Madem ki meshetmenin, organın tü­münü veya bir bölümünü meshetme olarak iki mânâsı vardır ve daha sonra zik­redeceğimiz deliller, Allah tealanın buradaki meshetmeden ayakların tümünün meshedilmesini kasdettiğini göstermektedir. Ve bu suretle meshetme de hem yı­kama ve hem de meshetmeyi içirmiş olacağından kelime­sini iki şekilde okumak da sahihtir. Ancak her ne kadar iki kıraat da güzel ise de bunlardan benim daha fazla hoşuma giden harfini esre okuyan kıraattir. Çünkü bu kıraata göre ayaklann tümünün su ile meshedilmesi hükmü ortaya çıkmaktadır. Böyle bir meshetme de hem ayaklan yıkama hem de meshetmedir. Diğer yandan ifadesi başı meshetmeden sonra zikredil­miştir. Bu ifadeyi, daha önce zikredilen "Elleri yıkama" ya atfedip bağlama ye­rine hemen yanında bulunan, başı meshetmeye atfedip bağlamak daha evladır.

Eğer denilecek olursa ki: "Sizin, burada zikredilen, ayaklan meshetmek-ten masadın, onlan tümünü meshetmek olduğunu, başı meshetmek gibi sadece bir bölümünü meshetmek olmadığını iddia etmenize dair deliliniz nedir?" Ceva­ben denilir ki: "Buna dair delil, çeşitli rivayetlerle Resulullah'tan nakledilen:

"...Cehennemden, ökçelerin vay haline.. [49] hadisi şerifidir. Şayet ayakların sadece bir böümünün meshedilmesi yeterli olsaydı Resulullah'ın, ayaklarının bir bölümünü su ile meshetmeyenleri bu şekilde uyannası söz .konu­su olmazdı. Bilakis kişi o ameliyle sevap kazanmış olurdu. Bu hadisi, Resulul­lah'tan çeşitli suhabiler bazı farklarla rivayet etmişlerdir.

Bu hususta Muhammed b. Ziyad diyor ki:

"Ebu Hureyre yanımızdan geçiyordu. O esnada insanlar mataradan abdest alıyorlardı. Ebu Hureyre dedi ki: "Abdesti, azalan tam yıkayarak hakkıyla alın. Çünkü Ebul Kasım (s.a.v.)'in "Ateşten, ökçelerin vay haline. [50]diğer bir riva­yette:

"AteÅŸten topuk sinirlerinin vay haline. [51] dediÄŸini duydum.

Şeddad'ın azadlı kölesi Salim diyor ki:

"Ben, Sa'd b. Ebi Vakkas'ın vefat ettiği gün, Resulullah'ın zevcesi Ai-şe'nin yanına gittim. Ebubekir'in oğlu Abdurrahman da onun yanma geldi. Aişe'nin yanında abdest aldı. Aişe ona dedi ki: "Ey Abdurrahman, abdesti, aza­larını tam yıkayarak al.. Çünkü ben, Resulullah (s.a.v.) in "Ateşten, ökçelerin vay haline." dediğini işittim[52]

Diğer bir rivayette, "Ateşte yanacak topuk sinirlerinin vay haline." şek­lindedir.

Cabirb. Abdullah diyor ki:

"Ben, Resuluİlah'ın, "Ateşten topuk sinirlerinin vay haline." dediğini işit­tim. [53]

Abdullah b. Amr b, el-Ass diyor ki:

"Yaptığımız yolculukların birinde Resulullah (s.a.v.) geride kalmıştı da bize sonradan yetişmişti. Tam o sırada da namaz'vakti girmişti. Abdest alıyor­duk. Ayaklarımızı meshetmeye başladık. Resulullah bunu görünce gayet yüksek bir sesle, iki veya üç kere: "Cehennemde yanacak ökçelerin vay haline." diye seslendi. [54] Taberi bu hadisi Ebu Ümame el-Bahili'den rivayet etmiştir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: Sen, abdest alırken ayaklarının tümünün su ile meshedilmesi gerektiğini söyledin. Halbuki Evs b. Ebi Evs'den ve Huzeyfe'den naledilen şu iki hadis ve benzeri haberler, abdest alırken ayakla­rın sadece bir bölümünün meshed ilmesinin yeterli olduğunu ifade etmektedir­ler."

Evs'den rivayet edilen hadis şöyledir: Evs b. Ebi Evs demiştir ki:

"Resuhıllah abdest aldı, ayakkabilanna ve ayaklarına meshetti." Taberi bu hadisin başka bir rivayetinin, [55]

"Resulullah ayakkabılanna meshetti. Sonra kalkıp namaz kıldı..." şeklin­de olduğunu"[56]diğer bir rivayetinde de "Abdest aldı. Ayaklan üzerine mes­hetti." şeklinde olduğunu belirtmiştir.

Huzeyfe'nin rivayet ettiği hadis ise şöyledir: Huzeyfe diyor ki: "Resulul­lah bir kavmin çöplüğüne gitti. Ayakta durarak küçük abdestini bozdu. Sonra su istedi abdest aldı ve ayakkabılarının üzerine meshetti."

Taberi diyor ki: "Evs b. Evs'den rivayet edilen hadis, ayakların sadece bör bölümünü meshetmenin abdeste yeterli olacağını ifade etmektedir. Zira bu hadiste Resuluüah'ın, abdestini bozduktan sonra abdestsiz iken böyle yaptığı zikredilmemektedir. Resulullah, abdestli iken tekrar abdest aldığı zaman ayak­kabılarına veya ayaklarına meshederdi. Evs'in rivayet ettiği hadiste Resulul-lah'ın, abdestli iken tekrar abdest aldığını bildirmektedir. ResuluHah'ın abdestli iken tekrar abdest aldığında ayaklarını veya ayakkabılarını meshetrnekle yetin­diğini, Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadis-i şerifte belirtmektedir

Abdu Hayr eliyor ki:

"Ali (r.a.) bir testi su istedi. Sonra: "Ayakta su içmeyi sevmeyen o kişiler nerede?" dedi. Testiyi aldı ayakta su içti. Sonra hafifçe bir abdest aldı. Ayakka­bıları üzerine meshetti ve dedi ki: "İşte Resulullah'm, abdestini bozmayan te­miz kimse için aldığı (Öğrettiği) abdest böyledir. [57]

Taberi diyor ki: "Resulullah'ın, abdest alırken ayaklarının tümünün yı­kanmasını emrettiğine dair, mazeret bırakmayacak derecede çokça hadislerin ri­vayet edilişi de göstermektedir ki, Evs'den rivayet edilen hadis, abdestli iken abdest alındığını beyan etmektedir.

Huzeyfe'den rivayet edilen hadise gelince bunu Huzeyfe'den Ebu Vail yoluyla A'meş rivayet etmiştir. A'meş'in güvenilen arkadaşlan Ebu Avane, İbn-i İdris, Ebu Muaviye ve Amr b. Yahya, A'meş'ten bu hadisin metninin şu şekilde olduğunu rivayet etmişlerdir:

"Resulullah bir kavmin çöplüğüne gitti. Ayakta küçük abdestini bozdu. Ben ondan uzaklaştıydım. O bana "Yaklaş." dedi. Ben de yaklaşıp ayaklarının arkasında durdum. Resululah abdest aldı ve iki mestinin üzerine meshetti. [58] Sadece Cerir b. Hazım'ın A'meş'ten rivayet ettiği şekilde Resulullah'ın, ayakka­bılarına meshettiği zikredilmektedir. Bu da şaz bir rivayettir. Sahih olduğu ka­bul edilecek olsa dahi Resulullah'ın, çorapları üzerine giymiş olduğu ayakkabı­larına meshettiğini ifade etmiş olur.

Âyet-i kerimede: "Ve topuklarla beraber." diye tercüme edilen ifadesindeki kelimesinin asıl mânâsı (kadar) demektir. Daha Önce dirseklerin, abdest alma yerlerinden sayılıp sayılmayacağı hususunda ihti­laf eden âlimler, topukların da, bunlardan sayılıp sayılmayacağı hususunda ihti­laf etmişlerdir.

Ancak "Topuk" diye tercüme edilen kelimesiyle nerenin kaste­dildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a- Bazı âlimlere göre bu âyette zikredilen ve "topuklar." diye tercüme edilen ifadesinden maksat, ayakla baldırın birleştiği eklemdeki yuvarlak'kemiktîr. Yani eklemlerin içinde bulunan kemiktir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise burada zikredilen maksat, dışarı doğru çıkıntılı olan topuk kemikleridir.

Âyet-i kerimede: "Allah size zorluk çıkarmayı dilemez. Fakat o, temiz­lenmenizi ister." buyuru İm aktadır. Yani Allah sizlere, abdestiniz olmadığında abdest almanızı, cünüp iken yıkanmanızı ve su bulamadığınızda da teyemmüm etmenizi emrederken o sizleri arındırmak ister. Siz de kendinizi maddi ve mane­vi kirlerden temizleyin. Günahlarınızı yıkayın." buyurmaktadır

Bir çok hadis-i şerifte abdest almanın fazileti ve kulu günahlardan arındı­racağı zikredilmiştir.

Bu hususta Şehr b. Havşeb, Ebu Ümame'nin Resulullah'tan şunu rivayet eniğini söylemiştir: Resulullah buyurmuştur ki: "Kim abdest alır, abdestini gü­zel yapacak olur sonrada kalkıp namaza başlayacak olursa onun günahları, kula­ğından, gözünden, ellerinden ve ayaklarından dışan çıkar."'

Ka'b b. Mürre de Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ab­dest alıp yüzünü yıkayan herkesin hataları yüzünden dışarı çıkar. Ellerini veya kollarını yıkadığında kollarından dışarı çıkar. Başını mesnettiğinde hataları ba­şından çıkar. Ayaklanın yıkadığında hatalan ayaklarından dışan çıkar."

Amr b. Abese diyor ki: "Ben, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittim. "Müslüman ellerini yıkadığında hatalan ellerinden sağa sola dağılır. Ağzına burnuna su verdiğinde hataîan ağzından burnundan dışarı çıkar. Yüzünü yıkadı­ğında hatalan yüzünden'dışan çıkar. Öyle ki göz kapakîanndan bile dışan çıkar. Kollarını yıkadığında kollarından çıkar. Başını ve ayaklannı meshettiğinde ba-şmdan ve kulaklarından çıkar. Ayaklannı yıkadığında ayaklanndan çıkar. Öyle ki ayaklarının tırrnakahnn altından bile dışan çıkar. Abdest bilinci işte ondan kazandığı payı bu olur. Şayet kalkıp yüzünü ve kalbini tam Rabbine yönelterek namaza durur ve iki rekat da namaz kılacak olursa bu kimse hatalan bakımın­dan annesinin, kendisini doğurduğu gündeki gibi olur. [59]

Ebu Hureyre demiÅŸtir ki:

"Resulullah buyurdu ki: "Bir müslüman veya mümin kul, abdest alır da üzünü yıkayacak olursa, gözüyle bakarak işlemiş olduğu her hata, su ile birlik-e veya suyun son damlasıyîa yüzünden dışarı çıkar. Ellerini yıkadığında, elle­riyle vurarak işlediği her hata, su ile birlikte veya suyun son damlasıyîa birlikte ellerinden çıkar. Öyle ki kul, günahlardan tertemiz olup onlardan ayrılmış olur. [60]

Hz. Osman'ın azadlı kölesi Hüraran diyor ki:

"Ben, Osman b. Affan'ın, oturakların üzerinde oturduğunu gördüm. O, abdest suyu istedi ve abdest aldı. Sonra dedi ki: "Ben, Resulullah'ın, bu oturdu­ğum yerde oturduğunu ve aldığım bu abdest gibi abdest aldığını gördüm. Bu-yurmuştu ki: "Kim benim bu abdestim gibi abdest alacak olursa onun daha ön­ceki günahlar, bağışlanmış olur. Fakat aldanmayın. [61]

Abdullah es-Sünabihiy diyor ki:

"Resulu-lah buyurdu ki: "Kim abdest alır da ağzını burnuna su verecek oiıırsa or;un hataları ağzından burnundan dışan çıkar. Yüzünü yıkadığında hata­ları yüzünden dışan çıkar. Öyle ki göz kapaklarının altından bile dışarı çıkar. Ellerini yıkadığında hataları ellerinden dışaır çıkar. Başını meshettiğinde hatala­rı başından dışan çıkar. Öyle ki kulaklarından bile dışan çıkar. Ayaklarını yıka-iğn-da hataları ayaklanndan dışarı çıkar. Öyle ki ayaklarının tırnaklanılın altın-an bile dişan çıkar. Bu kişinin namazı ve mescide doğru yürümesi nafile bir ibadet olur. [62]

7- Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik itaat ettik" dediğinizde r. aîdîğî ve onunla sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun ü AHah, kalblcrin özünü çok iyi bilendir.

Ey müminler, sizi Islama kavuşturarak, Allah'ın size bahşettiği yüce ni-i hazırlayın. Allah'ın Resulünü zor anda da kolay zamanlarda da, istenilen rde de sevilmeyen şeylerde de dinleyip itaat edeceğinize dair biat ettiğiniz

zaman, Allah'a vermiş olduğunuz ahdi de hatırlayın. Bir zaman siz, "Yaptığımız ;;hci dinledik, emirlerinde ve yasaklarında sana itaat edeceğiz." demiştiniz. O h:;lde Allah'in emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Şüphesiz İd Af.ah, göğüslerin Özünü çpk iyi bilendir ve onlara göre sizi hesaba çekecek-

*îvîû"fessirler, bu âyet-i kerimede, Allah tealanın, aldığım beyan ettiği ah-Ginder; hangi ahdin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas ve Süddi'ye göre bu âyette zikredilen ahitten mak­sat, Tiürrnülerin Resulullah'ı, sevdikleri şeylerde de dinleyip itaat edeceklerine, sevmedikleri şeylerde de dinleyip itaat edeceklerine söz vererek ona biat etme-*;eri anında Allah'a ahit vermeleridir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Allah, Peygamber (s.a.v.)i g^ncierdi. Ona kitap indirdi. Müminler de: "Biz, Peygambere ve kitaba iman et­tik. Tevrat'takiieri de ikrar ettik." dediler. îşte Allah teala da onlara, vermiş ol-cukiar: bu sözü hatırlıyor ve bu sözü yerine getinnelerini emrediyor.

b- Mücahid'e göre ise bu âyette zikredilen ahitten maksat, insanların, Âdsr.'irı suibiinder- zerrecikler şeklinde çıkarıldıktan sonra Allah tealanın, Rab-

leri cîduğuna şehadet etmeleridir.

Taberi birinci görüşün'tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Buradaki ahit­ten maksat, Hz Muhammed'i dinleyip itaat edeceklerine dair biat etmeleri anın­ca Allah'a verdikleri sözdür. Zira Allah teala buradaki ahdi aklığını zikrettikten sonra ehl-i kitaptan aldığı ahdi zikredecektir. Böylece Resulullah'ın sahabilerini eh!-i kîıabm durumuna düşmemeleri için uyannıştır. Çünkü onlar verdikleri ah-ci bozmuşlar ve bu sebeple cezalandırılmışlardır. Müminlerin de bu duruma îMişr.ıemeîeri istenmiştir. [63] '

8- Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şa­ik yapanlar olan. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe scvkctıncsin. îc:-; olun. Çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun şüphesi/ ilsh, yaktıklarınızdan haberdardır.

Ey Allah'a ve Peygamberi Muhammed'e iman edenler, dostlarınız ve düş­manlarınız hakkında adletle şahitlik eden ve Allah için vazife yapan kimseler olun. Verdiğiniz hükümlerde ve yaptığınız işlerde haksızlık etmeyin. Sırf size düşman olduklarından dolayı düşmanlarınıza dair koyduğum sınırlan aşmayın. Yine sırf dostluk yaptıkları için koyduğum sınırlarda ileri gitmeyin. Hepsi hak­kında da koyduğum hudutlara bağlı kalın. Benim emrimi yerine getirin. Ey mü­minler, dostunuz olsun düşmanınız olsun bütün insanlara karşı adaletli davra-nın. Adaletli olmanız, Allah'tan korkmuş olmanıza daha yakındır. Kullarına zulmetmekten korkun ve bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Herkese, yaptığının karşılığını verecektir.

Abdullah b. Kesir, bu âyet-i kerimenin, Resulullah'a suikast düzenleyen Hayber Yahudileri hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Resulullah, Öldürülen bir kişinin diyeti hususunda bunlarla yardımlaşmaya gitmiş fakat Yahudiler Re-suîulah'ı öldürmeyi planlamışlardır. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş ve "Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin." buyurmuştur.

Numan b. BeÅŸir diyor ki:

"Annem, Revaha kızı Amre, babamdan, bazı mallarım bana hibe etmesini istedi. Babam bu işi bir sene erteledi. Sonra bunu yapmaya karar verdi. Bu sefer annem: "Oğluma yaptığın hibeye Resulullah'ı şahit tutmadıkça razı olmam." de­di. Bunun üzerine babam beni, elimden tutup Resulullah'a götürdü. O sıra ben henüz çocuktum. Babam "Ey Allahm Resulü bu çocuğun annesi Revaha kızı buna hibe ettiğim mala, seni şahit tutmamı istiyor." dedi. Resulullah$ "Ey Beşir senin bundan başka çocuğun vannı?" diye sordu. Babam: "Evet." dedi. Resulul­lah: "Çocukların hepsine de buna hibe ettiğin gibi hibede bulundun mu?" diye sordu. Babam ise "Hayır," dedi. Bunun üzerine Resulullah: "O halde sen beni şahit tutma. Çünkü ben, zulme şahitlik edemem." buyurdu. [64] Görüldüğü gibi Resulullah, haksız bir muameleye şahitlik yapmamıştır. [65]

9- Allah, iman edip salih amel işleyenlere vaad etmiştir. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfaat vardır.

Ey Allah'ı ve Resulünü takdik eden, Peygamberin, Allah katından getir­diklerini ikrar edip Allah'a verdikleri ahdi yerine getiren, yaptıkları sözleşmeleri ifa eden, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınan insanlar, sizin için, geçmişteki günahlarınızın örtülmesi vardır. Bir de sınırlarım, Allah'ın dışında kimsenin bilemeyeceği bir mükâfaat vardır. [66]

10- İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar, ce­hennemliklerdir. Allah'ın birliğini inkâr eden ve Peygamberlere gelen, Allah'ın âyet ve mucizelerine yalanlayanlar cehennemliktirler. Ve orada ebedi olarak kalacaklar­dır. [67]

11- Ey iman edenler, Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmaya kalkışmıştı da Allah onların ellerini üzerinizden çekmişti, Allah'tan korkun. İman edenler sadece Allah'a güvensinler.

*Müfessirler, Allah tealanın bu âyet-i kerimede müminlere lütfettiğini beyan ettiği nimetten hangi nimetin kasdedildiği hususunda farklı görüşler zik­retmişlerdir:

a- Asım b. Ömer b. Katade, Abdullah b. Ebibekr, Mücahid, Yezid b. Ebi Ziyad, İkrime ve Ebu Malik'ten nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen ni­metten maksat, Allah tealanın, yanlışlıkla öldürülen Âmir oğullarından iki kişi­nin diyetlerini Ödemede yardımcı olmaları için Nadr oğullan Yahudilerine gitti­ği zaman onların Resululah'a suikast düzenlemeleri, Allah tealanın da vahiy ile bunu Resulullah'a bildirip Resulullah'i onların saldırısından kurtarmasıdır.

Rivayet edilir ki Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir kısım sahabileriyle bir­likte Nadr oğullan Yahudilerine gitmiş ve B'ir-i Maune olayından kurtulup geri gelen Amr b. Ümeyye ed-Dâmri'nin, Resulullah'la anlaşmalı olan Âmir oğulla­rından iki kişiyi yanlışlıkla öldürmesi üzerine bu kişilerin diyetlerini Ödeme hu­susunda Nadr oğullarının kendisine yardımcı olmalarını istemişti. Fakat Yahu­diler, Amr b. Cehhaş'a, Resulullah gelip duvann dibine oturunca onlann da çev­resinde toplandiklan bir sırada Resulullah'm üzerine el değirmeni taşını düşür­mesini söylediler. Bunun üzerine Allah teala, Peygamberine, Yahudilerin bu tu­zağını haber verdi. Resulullah da oradan uzaklaşıp Medine'ye döndü. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

b- Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre ise Allah teala-rıın burada zikrettiği nimetten maksat, Resulullah'ı, içine zehir kattıkları bir ye­mekle öldürmek isteyen Yahudilerin suikastından kurtarmasıdır.

c- Katade'den nakledilen başka bir görüşe göre ise Allah tealanın bu âyette zikrettiği nimetten maksat, Batn-ı Nahle gazvesinde Resulullah'a, düş-manlannm, kendileri namaz kılarlarken saldınya geçeceklerini bildirmesi ve Resulullah'a da korku anlarında nasıl namaz kılacağını beyan etmesidir.

Bu hususta Katade diyor ki: "Bu âyet Resulullah'a, yedinci gazve olan Batn-ı Nahle gazvesinde nazil olmuştur.

Sa'Iebe ve muharib oğullan, Resulullah'ı ansızın yakalayıp öldürmek iste­mişler Allah teala da bu hallerini Resulullah'a bildirmiştir. Katade diyor ki: "Ca-bir b. Abdullah, Resulullah ile birlikte Necid tarafına savaşa gittiklerinde savaş­tan. Resulullah ile beraber döndüklerini, dikenli ağaçlann çokça bulunduğu bir vadiye geldiklerinde şiddetli bir sıcağın bastırdığını söyledi. Bu sıcakta Resulul­lah bir ağacın gölgesine otunnuş, kılıcını da ağaca asmış ve uyumuştu.

Herkes dağılıp bir ağacın gölgesine çekilmişti. İşte o sırada bir Bedevi gelip Resulullah'm kılıcını alarak kınından çıkarmış ve üzerine yürümüştü. Re-sulullah uyanınca ona demişti ki: "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" Resulullah ise "Allah" demişti. Adam tekrar: "Seni benim elimden kim kurtara­cak?" demiş. Resulullah da "Allah" demişti. Bunun üzerine Bedevi kılıcım kını­na koymuş Resuîullah da bizi yanma çağınp hadiseyi anlatmıştı. Resulullah (s.a.v.) bu*adamı cezalandırmamıştı. [68] İşte böylece Allah, düşmanın elini Peygamberinden çekmişti.

Taberi bu görüşlerdin birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, buradaki nimetten maksadın, Allah tealanın, Resulullah'ı, Nadr oğullan Yahudilerinin su­ikastından kurtarması olduğunu söylemiştir. Zira bundan sonra gelen âyetlerde Yahudilerin çirkin sıfatlan zikredilmekte, Allah'a ve Paygamberlerine ihanet et­tikleri bildirilmektedir. Resulullah'a, onlann yaptıklan bu kötülüklere karşı on­lara dokunmaması da emredilmektedir. Bu da göstermektedir ki âyette, mümin­lere ve Resulullah'a el uzatmak isteyenlerden maksat, Yahudilerdir.

' Âyet-i kerimenin sonunda "İman edenler sadece Allah'a güvensinler." buyurlumkatadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Ey iman edenler, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten ve sizden aldığı ahdi bozmaktan kaçının. Aksi tak­dirde çare bulamayacağınız bir cezayı hak edersiniz. Müminler işlerini Allah'a bıraksınlar, onun kaza ve kaderine teslim olsunlar, onun zaferine ve yardımına güvensinler. Çünkü bu onlann dinlerinin kemale ermesidir. [69]

12- Şüphesiz ki Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. Biz onlara, içle­rinden on iki başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle dedi: "Şüphesiz ben sisinle beraberim. Yemin olsun ki eğer namazı kılar, zekatı verirseniz, Pey­gamberlerime iman edip onlara yardım ederseniz ve Allah için güzel bir ödünç takdim ederseniz muhakkak ki kötülüklerini örterim ve sizi, altla­rından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.

Şüphesiz ki Allah, îsrailoğullarından, Allah'a itaat etmelerine ve Peygam­berine iman etmelerine dair kesin söz almıştı. Bunların, vermiş oldukları sözü yerine getireceklerine dair kefil olmaları için de içlerinden kendilerini takibede-cek on iki vekil seçmişti. Allah onlara "Şüphesiz ki yardım ve desteğimle sizin­le beraberim. Ey İsrail oğul lan, yemin olsun ki eğer namazı dosdoğru kılar zeka-n layık olanlara verir. Peygamberlerime iman eder, onlara destek olursanız ve Allah rızası için Allah yolunda mallarınızı harcayarak Allah'a güzel bir ödünç verirseniz elbetteki ben.kötülük ve günahlarınızı Örtüp silerim. Ve sizleri kıya­met gününde, altından ırmaklar akan cennetlere bir lütuf olmak üzere koyarım. Bu söz vermenizden sonra kim Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ederse şüp­hesiz ki o, doğru yoldan sapmış ve hidayetten ayrılmış olur." buyurmuştur.

Bu âyet-i kerimede Allah teala Peygamberine ve müminlere, Yahudile­rin ihanet ve sözlerinden dönme huylarını bildirmekte, bu huyların, Yahudilerin atalarından kalma miraslan olduğunu beyan etmekte ve Yahudileri, inatlarında ve sapıklıklarında ısrar etmelerinden dolayı kınamaktadır.

Resulullah'a ve müminlere: "Bu Yahudilerin size el uzatmaya girişmele­rini ve ihanet etmeye kalkışmalarını garipsemeyin. Çünkü bu onların, ataların­dan devam edip gelen kötü ahlaklarıdır. Onlar bu halleriyle atalarının yaptıkları­nı devam ettimıektedirler." Duyurulmaktadır.

Ayet-i kerimede Allah tealanm, İsrail oğullarından söz aldığı zikredilmek­te ancak neye dair söz aldığı açıklanmamaktadır.

Ebul Aliye'ye göre burada İsrailoğullarından, yapacaklarına dair söz alı­nan husus, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve ondan başkasına tapmamaları sö­zü dur.

Ayet-i kerimede geçen ve "Başkan" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Katade'ye göre "Şahit" demektir. Yani Allah teala Israüoğullanmn on iki torunundan her birinden, yaptıklarına şahitlik etmek üze­re birini şahit tayin etmiştir.

Rebi' b. Enes, Süddi ve Mücahid'e göre ise buradaki den maksat, on iki torundan seçilip zorbalar diyan Şam'a gönderilen on iki ön­derdir. Bunlar Şam diyanndaki zorbaların helak olup olmadıkları haberini Öğrenip Hz. Musa'ya getireceklerdi. Çünkü Allah teala bu zorbaları helak edip onla-nn yerlerini İsrail oğul 1 an na miras bırakacağını ve İsrailoğullannı onlann yerine yerleştireceğini bildirmişti. Bu sebeple de Hz. Musa, ileri gelen bu on iki kişiyi oraya göndermişti.

Bu hususta Süddi diyor ki: "Allah teala, İsrailoğullanna Kudüs topraklan can Eriha'ya gitmelerini emredince onlar yürüyüp oraya yakın bir yere ulaşmış­lardı. Bunun üzerine Musa İsrailoğullannın on iki torununun her birinden bir öncü seçerek zorbalann bulunduğu yere göndermişti. Onlar gittikleri yerden o zorbaların haberini getireceklerdi. Bu on iki kişi ile "Ac" diye adlandmlan zor­ba bir kişi karşılaştı. O, on iki kişiyi yakalayıp koltuğunun altına (Kontrolüne) aldı. Başında bir kulaç odun bulunuyordu. Adamları alıp karısına götürdü. Ve ona: "Şunlara bak, bunlar bizimle savaşmak istiyorlarmış." dedi. Ve onian, karı­sının önüne attı. "Şimdi ben bunlan ayağımın altında ezeyim mi?" dedi. Kansı: "Hayır. Onlan bırak ki gördüklerini gidip kavimlerine haber versinler." dedi. "Ac" karısının dediğini yaptı. O iki önder oradan ayrılınca birbirlerine "Ey top­luluk, eğer siz, İsrailoğullanna bu kavmin haberini bildirecek olursanız İsrailo-ğulları dinlerinden döner. Peygamberlerine karşı gelirler. Siz bu haberi gizleyin. Siz onu sadece Allah'ın Peygamberine bildirin ki böylece onlar, uygun gördük­lerini yapsınlar." dediler. Bunlar, meseleyi gizleyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler. Geri dönüp geldiler. Onlardan on kişi verdikleri bu sözü bozdular. Bunlar, babalarına, kardeşlerine, gördükleri o "Ac" adındaki zorbayı anlatıyor­lardı. Sadece iki kişi meseleyi gizledi ve onu Hz. Musa ve Harun'a anlattılar. İş­te Allah teala bu âyet-i kerimede bu olaya işaret etmektedir. Mücahid bu iki ki­şinin Yûşa b. Nûn ve Kâlip b. Yûfenna olduklannı zikretmiştir.

Taberi bu hususta İbn-i İshak'ın şunlan söylediğini rivayet etmiştir: Mu­sa'ya İy.ailoğullanyla birlikte mukaddes topraklara (Kudüs'e) gitmesi emredil­mişti ve Allah teala buyurmuştu ki: "Ben, orayı sizin yurdunuz, karargahınız ve konaklama yeriniz olarak yazdım. Ey Musa, sen çıkıp oraya git. Orada bulunan düşmanlara karşı cihad et. Çünkü ben onlara karş sana yardım edeceğim. Kav­minden de her torundan bir kişi olmak üzere on iki kişi Önder al. Onlar kavimle­rine emredilenleri uygulasınlar ve onlara de ki: "Allah diyor ki: "Yemin olsun ki eğer sizler namazı kılar, zekatı verir, Peygamberlerime iman eder, onlan destek­ler ve Allah için güzel bir Ödünç verecek olursanız ben sizin kötülüklerinizi mutlaka örterim. Ve sizi altından ırmaklar akan cennete koyanm. Sizden kim de söz verdikten sonra bu emrettiklerimden neyi inkâr etmeye kalkışacak olursa şüphesiz ki o, doğru yoldan sapmıştır.

Bunun üzerine Musa onlardan on iki önder seçti. Bu önderlerden her biri temsil ettiği topluluğun vermiş olduğu ahdin gereğini yerine getirmeleri için bir kefildi. Musa bu toplulukların seçkinlerini ve vefakârlarını seçmişti. Bundan sonra Musa onlarla birlikte Allah'ın emriyle mukaddes topraklara doğru yürüdü.

Mısır'la Şam arasında bulunan "TÎH" çölüne vardılar. Orası ağaç ve gölgelik bulunmayan bir çöldü. Sıckatan daralmca Musa orada rabbine yalvardı. Allah teala da onlan bulutlarla gölgelendirdi. Yine Musa, Allah'tan yiyecek istedi. Al­lah da onlara kudret helvası ve bıldırcın kuşu gönderdi. Aliah Musa'ya emretti ki "İsrailoğullanna hibe ettiğim Ken'an topraklarına düşmandan haber getirme­leri için her torundan bir adam gönder." Musa bu torunların liderlerini gönderdi. Bu liderlerin isimleri Tevrat'ta zikredildiğine göre şunlardır:

Rubil torunundan Şamun b. Rekum, Şem'un'dan Safat b. Harba, Yehu-da'dan Kâlib b. Yufenna, Kâz'dan Mihail b. Yusuf, Yusu'tan Yuşa b. Nun, Bün-yamin'den Felat b. Zennun, Ribalondan Kerabil, Minşa'dan Haddi b. Susa, Dan torunundan Harnlail b. Hamel, Eşar'dan Sabur b. Melkili, Neftali'den Mahreb b. Veks, Yesahir'den Holaid b. Minked. Musa bunları gönderirken kendilerine "Güneş doğmadan Önce yukarı çıkın, dağa tırmanın. Onların oturduktan arazi ve vadide ne bulunduğunu gözetleyip bakın. Onlar kuvvetli mi yoksa zayıf mı? Sayılan az mı çok mu? Oturdukları yer ağaçsız ve güneşli mi yoksa ağaçlık mı? O topraklarda bulunan meyvelerden bize getirin." dedi. Musa'nın istediği ilk meyve üzümdü.

Âyet-i kerimede: "Yemin olsun ki eğer namazı kılar zekatı verirseniz Peygamberlerimize iman edip onlara yardım ederseniz ve Allah için güzel bir ödünç takdim ederseniz muhakkak ki kötülüklerinizi örterim." Duyurulmaktadır.

Âyetin bu bölümündeki hitap, kendilerinden ahit alman İsrailoğullanna-dır. Allah teala İsrailoğullanna burada zikredilen emirleri yerine getirmeleri ha­linde düşmanlarına karşı onlara mutlaka yardım edeceğini ve günahlarını affe­deceğini bildirmiştir.

Rebi1 b. Enes'e göre ise âyetin bu bölümünde hitap İsrailoÄŸullarından ön­celikle on iki öndere yapılmıştır. Allah teala bunlara zorbalann diyarına gitme­lerini emrederken âyette zikredilen emirleri yerine getirmeleri halinde düşman­larına arşı onlara yardım edeceÄŸini ve günahlarını affedeceÄŸini belirtmiÅŸtir. An­cak âyetin bu bölümünde zikredilen emirleri yerine getiren herkes Allah'a itaat etmiÅŸ olacağından Allah'ın yardımını kazanmış olur. Bu itibarla burada hitabın îsrailoÄŸuUannın hepsine olmayıp sadece on iki öndere olduÄ