HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

MÂİDE SURESİ
AYETLER: 46-120

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Semavî Kitapların Doğruluklarının Ölçüsü Kur'ân'dır

"(Habibim) sana da hak olarak kitabı, kendinden evvelki kitaptan tasdik edici ve ona karşı bir şahid olmak üzere, gönderdik. O halde, (ehl-t kitap) arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten dönüp, onların hevâlanna uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah düeseydt, (topunuzu) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği şeyde sizi imtihan etmek için (böyle ayırdı). Öyle ise hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Zaten hepinizin en son dönüp gelişi Allah'adır. Artık O, hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir" (Mâıde. 46).

Allah Teâiâ, 'sana da hak olarak kitabı, kendinden evvelki kitapları tasdik edici olarak gönderdik" buyurmuştur. Bu. hitap |Hz. Peygamber (s.a.s)'edir. Binâenaleyh, âyetteki "kitap", Kur'ân-ı Kerim'dir; "kendinden evvelki kitapları tasdik edici olarak" ifâdesi ile, Kur'ân'ın dışındaki bütün semavî kitaplar kastedilmiştir. [1]

"Müheymin" Tâbirinin İzahı

Âyetteki, "Ona karşı bir şâhid olmak üzere..." ifadesiyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

"Müheymin" kelimesi ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

1) Halîl ve Ebû Ubeyde şöyle demişlerdir: "Bir kimse, birşeyi gözetip, ona bakıp muhafaza ettiğinde, denilir. Nitekim Şâir Hassan (r.a) da, "Hiç şüphesiz kitap (Kur'An), peygamberimizi görüp gözetir, hakkı da akü sahipleri anlar" demiştir.

2) (Dilciler) şöyle derler: Bizim, (iman etti) sözümüzün asit, iki hemzeli olarak, şeklindedir. Birinci hemze, he harfine çevrilmiştir. Bu tıpkı, (akıttım) kelimesinin şekline; (sadece sana) kelimesinin de, il£» şekline dönüşmesi gibidir. İkinci hemze de yâ harfine çevrilmiş ve kelime "müheymin" şeklini almıştır. İşte bundan ötürü müfessirler, tabirine "kendinden önceki kitaplara emîn (yani muhafız)" mânasını vermişlerdir. [2]

İkinci Mesele

Kur'ân kendinden önceki kitaplara bir "müheymin"dir. Zira bu Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Zikri biz indirdik ve onu biz muhafaza edeceğiz" (Hicr, 9) buyurduğu gibi, kesinlikle neshedilmeyen ve değiştirilemeyecek olan bir kitaptır. Bu böyle olunca Kur'ân'ın, Tevrat, İncil ve Zebur hakkındaki şehâdeti, doğru, hak ve ebedî olmuş olur. Böylece de o kitapların özü ve hakikati, iletebed bilinmiş olur. [3]

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi, bu kelimenin, mîm'in fethası ile şeklinde de şazz olarak okunduğunu, zira Kur'ân'ın, hem daha önce belirttiğimiz âyetlerden hem de, "Ne Önünden, ne ardından o (Kur'ân'a) hiçbir batıl ona yol bulamaz" (Fumhm. 42) âyetinden ötürü, tahrif ve tebdilden korunacağı hususunda, Allah katından şahadet edilmiş bir kitap olduğunu, "müheymin aleyhi" (Ona şahadet edenin), Allah Teâiâ olduğunu söylemiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O halde (ehl-i kitap) arasında, Allah'ın İndirdiği ile hükmet" buyurmuştur. Bu, "Yahudiler arasında, Kur'ân ile ve Allah'ın sana indirdiği vahiy ile hükmet" demektir.

Âyetteki, "Sana gelen hakikatten dönüp, on­ların hevâlanna uyma" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [4]

Birinci Mesele

"Uyma" ifâdesi ile, "Hak'dan sapma" mânasını kastetmiştir. Bundan dolayı fiil, harf-i cerri ile kullanıl­mıştır. Sanki "onların hevâlanna uyarak, sana gelen hak'­dan sapma'1 denilmektedir. [5]

İkinci Mesele

Rivayete göre bir grup yahûdî "Haydi Muhammed'e gidelim. Belki onu dininden saptırırız" dediler ve yanına giderek, '-'Ey-Muhammed, sen bizim yahûdilerin âlimleri ve eşrafı olduğumuzu biliyorsun. Biz sana uyarsak, bütün yahûdilerin de sana uyacağını anlarsın. Bizim, hasımlarımızla bir davamız var. Onlarla birlikte seni hakem yapacağız. Bizim lehimize hüküm ver, biz sana iman edelim" demişler, bunun üzerine hu âveti indirmişti. [6]

Üçüncü Mesele

Peygamberlerin ismetini {günahlardan uzak olduklarını) kabul etmeyenler, bu âyete sarılarak, "Peygamberlerin günah işlemesi caiz olmasaydı, Allah "Sana gelen hakikat­ten dönüp onların nevalarına uyma" demezdi" demişlerdir.

Buna şöyle cevap verilir Günah işleme işi, peygamberlerin kudreti dahilindedir. Fakat onlar, nehyolundukları için bunu yapmazlar. Âyetteki hitabın, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olduğu, fakat bununla O'nun değil, ümmetinin murad edildiği de söylenmiştir. [7]

Her Ümmete Farklı Şeriat Verilmesi

Daha sonra yüce Allah "Sizden herbtriniz için bir şeriat bir yol ta'yîn ettik" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [8]

Birinci Mesele

Âyetteki *pj~* kelimesinin iştikakı hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Bunun fiili olan "açıkladı ve izah etti" manasına­dır. Nitekim İbnü s-Sikkit şöyle demektedir: lafzı masdardır ve Arapların hayvanı kesip, derisini soyduktan zaman söyledikleri "Deriyi soydum" ifadesinden alınmıştır.

b) Bunun aslı olan £ J£ fiili, "birşeye başlamak, işin içine girmek" manasına gelen masdarındandır. Arapça'da "şeriat", insanların su içmek üzere girdik­leri yol manasınadır. Buna göre "şeri'at", "fa'îietün" vezninde bir kelime olup, ism-i mef'ûl mânasındadır. Binâenaleyh "şerî'at", Cenâb-ı Hakk'ın, mükelleflerin girmele­rini emrettiği şeyler demektir. "Minhâc" ise, açık ve geniş yol demektir. Nitekim, "Sana yol açtım" denilir. Fiilin bu iki şekli de kulanılmaktadır.

Alimlerin ekserisi bu âyeti delil getirerek bizden önceki ümmetlerin şeriatlarının, bizim için geçerli olmadığını söylemişlerdir.Çünkü ayetteki “sizden herbiriniz için bir şeri'at ve bir yol ta'yîn ettik" buyruğu, her peygamberin kendisine ait müstakil bir şeriatının olduğunu göstermektedir ki bu da, bir peygamberin ümmetinin, diğer bir peygamberin şeriatı ile mükellef olmadıklarını gösterir. [9]

Peygamberin Talimatlarının Birlik İçindeki Farklılıkları

Kur'ân-ı Kerim'de bütün peygamber ve resullerin yollarının hem bir olduğuna, hem de bunların yollarında farklılıklar bulunduğuna delâlet eden âyetler gelmiştir. Birinci durumla ilgili olan âyetler, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, 'Dini doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin'' diye, dinden hem Nuh 'a tavsiye ettiğini hem sana vahy'ettiğimizi, hem İbrahim 'e, Musa 'ya, İsa ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptık" şûra. ve "Onlar, Allah'ın hidayet etti kimselerdir. O halde sen de onlann gittiği doğru yolu tutup ona uy" (Enam, ) âyetleridir.

İkinci durumla ilgili olansa, bu âyettir. Bu âyetlerin arasını, şöyle diyerek cem etmemiz mümkündür: Birinci durumla ilgili olan âyetler, dinin asılları, itikad ile ilgili olan âyetlerdir. İkinci durumla ilgili olan bu âyet ise, dinin fürûu ile ilgili olan hükümlere hamledilmiştir. [10]

Dördüncü Mesele

Hak Teâlâ'nın, "Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" ifâdesindeki hitap, bu üçünün, daha önce

geçen, "Şüphesiz ki Tevrat'ı biz indirdik ki, O'nda hidâyet ve nür vardır" (Mâîde.44)ve "Arkadan da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı gönderdik" (Mâide. 46) ve "Sana da kitabı gönderdik" (Mâide. 48) ifâdelerinde zikredilmiş olmaları delaletiyle Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in ümmetinedir.

Daha sonra Allah, "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yo! tayin ettik" buyurmuştur. Yani, "Her birinin (fürû bakımından) farklı farklı şeriatları vardır. Tevrat'ın kendisine ait, İncil'in kendisine ait ve Kur'ân'ın da kendisine has (fürû hükümleri), şeriatı vardır..." demektir. [11]

Beşinci Mesele

Alimlerden bir kısmı, bu ifâdede geçen ve lafızlarının aynı mânaya geldiklerini, ama te'kid için tekrar­lanmış olup bunlardan maksadın "dîn" olduğunu söylerler.

Bazıları ise bu ikisi arasında fark bulunduğunu; buna göre kelimesinin "mutlak mânada şeriat (yol)" anlamına gelip; kelimesinden kastedilen "yol"un ise, "şeriatın güzelliklerinin bütünü" demek olduğunu; buna göre de şeriatın "yol"un başı, tarikatın da devamı ve sonu olduğunu söylemişlerdir. Müberrid, "Şeriat yolun başlangıcı, tarikat ise devam eden yoldur" demiştir ki bu da bizim söylediğimizi ifâde eder. Allah kendi sözünün sırlarının izahını en iyi bilendir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer Allah dileseydl (topunuzu) tek bir ümmet yapardı" buyurmuştur. Yani, "Allah isteseydi sizi, aynı şeriat üzerinde ittifak eden veyahut da aynı dinde muvafakat eden ve de hiç ihtilâfa düşmeyen bir cemaat, bir topluluk haline getirirdi" demektir. Alimlerimiz, bu ifâdenin, her şeyin Allah'ın meşietiyle olduğuna delâlet ettiğini belirtirlerken, Mutezile bunu, Allah'ın "mecbur etme meşieti"ne hamletmiştir.

Daha sonra Allah, "Fakat size verdiği şeyde sizi imtihan etmek içinr (böyle ayırdı)" buyurmuştur. Yani, "Sizi muhtelif şeriatlarla imtihan etmiştir. Böylece sizler, o şeriatlarla amel edip, Allah'a inkıyâd ederek tekliflerine boyun eğiyor musunuz; yoksa şüphelere tâbi olup amellerinizde kusur mu ediyorsunuz diye..." demektir. O halde, "Öyle İse, hayırlı işierde birbirinizle yanşm" , yani, "Hayırlı amellere doğru koşup, onlara doğru yansınız... Çünkü, "Zaten hepinizin en son dönüp vanşı Allah'adır.." Bu ifâde, hayırlara koşmanın sebebi olması anlamında, "müste'nef" bir cümledir. Böylece de "Artık O, hakkında ihtilâf etmekte oldu­ğunuz şeyleri size haber verecektir." Bu, "O size, bulunması halinde şüpheye düşmeyeceğiniz; haktan yana olanla olmayanı; amellerini tam yapan ile onlarda kusur edeni birbirinden ayıracak olan cezayı size haber vermektedir.. Bundan maksad şudur: "İş, kendisiyle beraber hiçbir şüphenin kalmayıp kat'î bir bilginin tahakkuk edeceği bir noktaya ve hale varır." Bu da Cenâb-ı Hakkın, itaatkar olanlara itaatlarımn

karşılığını; isyankâr olanlara da isyanlarının karşılığını verdiği an tahakkuk edecektir. [12]

Allah'ın Emrini Tutup Gayr-i Müslimlerin Arzularına Uymamalı

"(Ve şu emri indirdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet onların keyiflerine uyma; Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye kaçın onlardan. Eğer onlar yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki Allah'ın emrinden dışarı çıkarlar..." (Mâide, 49).

Daha sonra Allah "(Ve şu emri indir­dik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: [13]

Birinci Mesele

Şayet ifâdesi neye atfedilmiştir?" denilirse, biz deriz ki bu, "(Habibim) sana da Kitabı gönderdik..."

(Mâide, 48) ifâdesindeki lafzına atıftır. Buna göre Sanki, "Ve Biz sana... hükmedesin diye ... indirdik" denilmek stenmiştir. Emir fiilleri de, diğer fiiller gibi bir fiil olduğu için, başına edatı gelebilir. Bu sözün (Maide. 48) kelimesine atfedilmesi de caizdir. Buna göre kelamın takdiri "Biz onu sana hak ile ve ...hükmedesin diye indirdik" şeklindedir. Cenâb-ı Hak "Onların keyfilerine uyma..." buyurmuştur. Biz daha önce, yahudilerin bir araya gelerek, Hz. Peygamber (s.a.s)'i dinini tahrif etmeye sevketmek istediklerini; Allah Teâlâ'nın da, O'nu bundan koruyup muhafaza ettiğini söylemiştik. [14]

İkinci Mesele

Alimler bu âyetin, İster aralarında hükmet İster onlardan yüz çevir" (mam, 42) buyruğundaki muhayyerliği neshettiğini söylemişlerdir. [15]

Üçüncü Mesele

Önceki âyette zikredilmesine rağmen, burada da "hükmetmek..." emrinin tekrar zikredilmesi, ya te'kid

içindir; ya da bunlar, Hz. Peygamber'in her ikisiyle de hükmetmekle emrolunduğu ayrı iki hükümdür. Çünkü o yahudtler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hükmüne, hem zina eden evli hakkında; hem de aralarında öldürülmüş dan bir maktul hususunda başvurmuşlardı. [16]

Allah'ın Bazı Buyruklarından Uzaklaşma Tehlikesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah m sana indirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye, kaçın onlardan" buyurmuştur. İbn Abbas şöyle der: "Cenâb-ı Hak bu buyruğuyla, "Onlar seni kendi hevâ ve arzularına döndürmek istiyorlar..." mânasını kastetmiştir. Çünkü, haktan bâtıla dönen herkes, fitneye düşürülmüş demektir. Hak Teâlâ'nın, "...nerdeysesenl bile nerdeyse fitneye düşüreceklerdi..." M. 73) ifâdesi de bu anlamdadır. Buradaki fitne, onların, haktan saptıran ve batıla düşüren sözlerinde bulunan fitnedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Allahım, hayatın (hayatta karşıla­şılan şeylerin) fitnesinden sana sığınırım"[17] buyurmuştur. Bu, doğru ve hak yoldan sapmak, saptırmak demektir." İlim erbabı şöyle demiştir: Bu âyet, peygamberlerin de hata edip unutmalarının caiz olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, ' Allah in sana İndirdiğinin bir kısmından seni sapıtacaklar diye, kaçın onlardan..." buyurmuştur. Peygamberin bu gibi şeyleri kasten yapması ise caiz değildir; binâenaleyh geriye, sadece hatâ etme ve unutma hali kalır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar yüz çevirirler, yani senin hükmünü kabul etmezlerse, bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır: [18]

Birinci Mesele

Bu sözden maksat, "Cenâb-ı Hak, onları dünyada iken, bazılarının işlemiş olduğu günahların cezası ile onları

imtihan eder. Ki bu da O'nun seni, onlara hükümran kılıp onları öldürmek ve sürgün etmek suretiyle, onlara azap etmesidir" şeklindedir. Allah bu âyette, "bazı günahları sebebiyle..." buyurmuştur. Çünkü yahudiler, dünyada iken günahlarının bir kısmıyla cezalandırılmışlar ve onların, günahların bir kısmıyla cezalandırılmaları, helak (olup yok) olmalarına kâfi gelmiştir. Allah en iyi bilendir. [19]

İkinci Mesele

Bu âyet, her şeyin Allah'ın iradesiyle olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, onları bazı günahları sebe­biyle musibete uğratmayı dilemesi, murad etmesi, ancak onların günah işlemelerini murad etmiş olmasıyla mümkündür. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, hem hayrı hem de şerri irade ettiğine delâlet eder.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İnsanlardan birçoğu mu­hakkak kf, Allah'ın emrinden dışarı çıkarlar" buyurmuştur. Yani, "İnsanların pekçoğu küfürde diretip bu hususta haddi aşmışlardır. Zira Allah Teâlâ'nın hükmünden yüz çevirmek, büyük bir isyan olup küfürde çok ileri gitmektir." [20]

Müminler İçin Allah'ın Hükmünden Daha Güzel Yoktur

"Onlar hâla, câhüiYyentn hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz ve kafi bir kanaate sahip olacak bir kavm İçin hükmü Allah'tan daha güzel olan kim bulunabilir ki!" (Mâide. 50).

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Onlar hâlâ, câhüiyyenin hükmünü mü arıyorlar?" buyurmuştur. Bu cümleyle ilgili birkaç mesele vardır: [21]

Birinci Mesele

İbn Âmir, tâ harfiyle ve muhâtab sîgasıyla, "arıyorsunuz"; diğer imamlar ise, yâ harfiyle ve gâib sîgasıyla şeklinde okumuşlardır. Sülemî, mübtedâ yaparak ifâdesini merfû olarak okumuş, kelimesini de haber vermiştir. Haber tarafından mübtedâya râci olacak otan aid zamirini, açık olduğu için düsürmüştür. Katâde ise, şeklinde okumuştur. Ki, bu okunuşa göre ifâdenin mânası şudur: "Onlar talep edip peşine düştükleri bu hükümle, ancak câhiliyye hakimleri gibi hükmederler..." Bu kimseler, kendi arzularına uyarak, Hâtemu'n-nebiyyîn olan Hz. Muhammed'in de, o hakimler gibi bir hakim olmasını istemişlerdir. [22]

İkinci Mesele

Âyetle ilgili şu iki izah yapılmıştır:

1) Mukâtil şöyle demiştir: "Allah, Hz. Muhammed (s.a.s)'i peygamber olarak göndermeden önce, Kurayza ile Nadir arasında bir kan davası bulunmaktaydı. Cenâb-ı Hak Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderince, bunlar Hz. Muhammed'in hakemliğine başvurdular. Bunlardan Kurayzaoğultan şöyle demişti: "Nadîroğullan bizim kardeşlerimizdir. Babamız, dinimiz ve kitabımız tektir.. Binâenaleyh, şayet Nadîroğullan bizden birisini öldürürse bize yetmiş "vesak" (ölçek) hurma verirler. Eğer biz onlardan birisini (öldürürsek, o zaman onlar bizden, yüzkırk "vesak" hurma alırlar.. Bizi yaraladıkları zaman verecekleri diyet (erş), onların yaralanmalarına mukabil verilecek olan diyetin yarısıdır.. Binâenaleyh sen, bizimle onlar arasında hükmet.." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Ben, Kurayzah olan birisinin kanının, Nadiri! olan birisinin kanma; Nadirli birisinin kanının, Kurayzah birisinin kanma denk ve müsavi olduğuna hükmediyorum.. Bunlardan birisinin diğerine nekan, nedtyet, nede "erş" (yaralama diyeti) hususunda bir üstünlüğü yoktur" dedi. Bunun üzerine Nadiroğulları kızarak, "Biz senin hükmüne razı olmuyoruz; çünkü sen bizim düşmanımızsın..." dediler de, işte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "Onlar hâlâ, câhiliyye hükmünü mü, yani câhiliyyedeki ilk hükümlerini mi arıyorlar?" âyetini indirdi."

Şu da ileri sürülmüştür: Onların zayıflarına, güçsüz ve arkasız kimselerine bir hüküm vacip olduğu zaman, onlar bu kimseleri, o hükmü yerine getirmeye mecbur tutuyorlardı. Ama onların güçlü ve arkalı olanlarına, kodamanlarına ise bir hüküm vacip olduğunda, o zaman onlar o kimseyi bundan sorumlu tutmazlar ve cezanın uygulanmasını istemezlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bu âyet ile, onları böylesi davranıştan men etmiştir.

2) Bu âyetle, yahudilerin ehl-i kitap ve ilim sahibi olmalarına rağmen, sırf cehalet ve apaçık bir hevâ ve arzu demek olan câhiliyye hükmünü arayıp peşine düştükleri için, onları ayıplamak mânası kastedilmiştir.

Daha sonra Allah, "Şüphesiz ve katî bir kanâate sahip olacak bir kavm için, hükmü Aüah 'tan daha güzel kim olabilir ki!" buyurmuştur.

kelimesinin başındaki lâm, tıpkı "daha ne duruyorsun, geliver" (Yusuf, 23) tabirinde olduğu gibi, beyân içindir. Yani bu hitap,ve bu soru, yakînen inanan kimseler içindir. Çünkü, hüküm bakımından Allah'tan daha âdil ve beyân bakımından daha güzel olan hiç kimsenin bulunmadığını, ancak bunlar bilirler, anlarlar. [23]

Gayr-i Müslimler! Dost Edinmeyin

"Ey iman edenler, ne yahudilert ne de hristiyanlan kendinize dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğuna hidâyet vermez" (Mâide. 51).

Cenâb-ı Hak "Ey iman edenler, yahudileri de, hristiyanlan da kendinize dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" buyurmuştur.

Bil ki bu ifâdede söz, "dostlar..." kelimesiyle tamamlanmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, söze yeniden başlayarak "Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre Ubâde İbnu's-Samit (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelmiş ve O'nun yanında yahudilerin dostluğundan teberrî etmiş (yani ilişkisini kestiğini açıklamıştı). Bunun üzerine münafık Abdullah İbn Übey, 'Ama ben o yahudilerden uzaklaşmıyorum. Çünkü o zaman başıma belalar gelmesinden korkuyorum" demişti. İşte bu âyet, bu sebeple nazil olmuştur. Âyetteki, "Ne yahudileri, ne de hristiyanlan kendinize dost edinmeyin" buyruğu, "Onlardan yardım istemeye yönelmeyiniz ve onlara karşı sevgi, dostluk göstermeyiniz" demektir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, "İçinizden kim onlan dost edinirse, o da onlardandır" buyurmuştur. İbn Abbas(r.a): "Hak Teâlâ, bununla sanki o, onlar gibidir" manasını murad etmiştir" der. Bu ifade, din konusunda muhalif m farklı olan kimseden mutlaka uzaklaşılması hususunda, Hak Teâlâ'nın te'kidli ve bir açıklamasıdır. Bunun bir benzeri de, "Kim onu tatmaz ise, o bendendir" a 249) âyetidir.

Sonra Allah Teâlâ, "Şüphesiz Allah, o zâlimler topluluğuna hidayet vermez" buyurmuştur. Ebû Musa el-Eş'ârî (r.a)'nin şöyle elediği rivayet edilmiştir: "Hz. Ömer (r.a)'e, "Benim hristiyan bir kâtibim var" dedim. O da, "Hay Allah canını atasıca! Sana ne oluyor? Bir mü'mini kâtip edinsene. Allah'ın, "Ey İman edenler, ne yahudileri ne de hristtyanlan kendinize dost edinmeyin" âyetini hiç duymadın mı?" dedi. Ben de: "Onun dini kendine âit, bana lazım olan onun yazısıdır1' dedim. Bunun üzerine; "Madem ki Allah onları hor ve hakir kılmıştır, ben onlara ikram etmem. Madem ki Allah onları zelil kılmıştır, ben onları azîz kıtmam. Madem ki Allah onları rahmetinden uzaklaştırmıştır, ben onları yaklaştırmam" dedi. Ben de: "Basra işi (yani işim), ancak onunla halloluyor" dedim. Hz. Ömer: "Haydi hristiyan öldü, yani farzet ki o kâtip öldü, o zaman ne yapacaksın. Onu öldükten sonra da çalıştıracak değilsin. O halde, şimdilik onu çalıştır ama, yerine mutlaka birisini bul" dedi." [24]

Bazı Münafıkça Tutumlar

"İşte kalplerinde bir hastalık bulunan kimselerin, "Basımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz" diyerek, aralarında koşuştuklarını görürsün. Belki Allah fethi veya kendi katından bir emri getirecek ve onlar, İçlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar" (Mâide, 52).

Bil ki bu âyetteki, "Kalplerinde bir hastalık bulunan kimseler" tabiri ile Abdullah İbn Übeyy ve arkadaşları gibi münafıklar kastedilmiştir. Âyetteki "aralarında koşuşurlar" ifâdesinin mânası ise, "Onlar, yahudileri ve Necran hristiyanlarını sevme hususunda adetâ yarışırlar. Çünkü o yahudi ve hristiyanlar zengin idiler ve bu münafıklara, işleri hususunda yardımcı olup, borç para veriyorlardı. Bundan dolayı münafıklar da, "Biz, başımıza bir felâket gelmesinden korktuğumuz için, onlarlaiçli-dışlı oluyoruz" diyorlardı. Vahidî(r.h), "dâire" kelimesinin, "devlet" kelimesi gibi, "devâirü'd-dehri" (zamanın belâları) tabirinden alındığını, "dâire" (dönen şey) lafzının, bir kavimden, diğer bir kavme dönüp dolaşan belâ, bozguna uğrama, korkunç hadiseler gibi, kendisinden korkulan bir musibet mânasında olduğunu, devletin (saltanat ve şansın, insanlar arasında) dönüp dolaşması gibi, devâirin (belâların) da dönüp dolaştığını söylemiştir.

Zeccâc: "Bunun, "Biz, Peygamber (s.a.s)'in işinin, tam yerine oturmadığından endişeleniyoruz ve işin tersine dönerek başlangıçtaki (mağlup) halini alabileceğini hesaba katıyoruz" mânasında olduğunu söylemiştir.

Daha sonra Allah "Belki Allah, fethi veya kendi katından bir emri getirecek ve onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar" buyurmuştur.

Müfessirter, Allah'ın kendisi için kullandığı (belki) lafzının, mutlaka mana­sına geldiğini, çünkü kerîm olan Allah, yapacağı hayırlı bir İş hususunda, insanlara ümid verince, bu insanların kendisine iyice bağlandığı ve olmasını ümit ettiği vaad-i ilâhî mesabesindedir. Buna göre âyetin mânası: "Allah mutlaka, Resûlullah'ı ve müslümanları düşmanlarına galip getirmek suretiyle, fethi müyesser edecek yahut da yahudilerin kökünü kurutacak veyahut da onları beldelerinden çıkaracak, böylece de münafıkları vesveselerinden dolayı bin pişman edecek, katından olan bir işi mutlaka verecektir" seklinde olur. Çünkü o münafıklar, Resûlullah'ın başarısının devamından şüphelenerek, "Biz onun bu işinin tamamlanacağını ve süreceğini sanmıyoruz. Görünen o ki, saltanat ve galibiyet şansı, düşmanlarının olacak" diyorlardı. Denildi ki, âyetteki "veya kendi katından bir emir (iş)" ifâdesinden murad, "Hz. Peygamber (s.a.s)'e, münafıkların sırlarını açıklaması ve onları Öldürmesi emredilir de, onlar yaptıklarına bin pişman olurlar" demektir.

İmdi şayet, "Birşeyi doğru bir şekilde taksim etmenin şartı, o şeyin birbirine zıd, iki tarafının bulunmasıdır. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "Belki Allah fethi veya kendi katından bir emri getirecek..." buyruğu böyle değildir. Çünkü fethi getirme (nasip etme) hususu, "kendi katından bir emir" ifâdesine dahildir" denilir ise, biz deriz ki: Bu sözün mânası, "veya insanların kesinlikle katkısı bulunmadığı bir emri (işi) getirir" şeklindedir. Bu tıpkı, kalplerine Allah'ın korku saldığı ve bu yüzden de, hiç savaşmaksızın kendi elleri ile teslim olan Benî Nadîr vah udilerinin hâdisesinde olduğu gibidir. [25]

"iman edenler de, "Her halükârda sizinle beraber olacakları hususunda, var güçleriyle Allah'a yemin edenler bunlar mı? Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Böylece onlar hüsrana uğrayanlardan oldular" derler" (Mâide, 53).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [26]

Birinci Mesele

İbn Kesir, Nâfî ve İbn Amir, âyetin başını "vâv"sız olarak okumuşlardır. Bu, Hicaz ve Şam mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları ise vâv ile okumuşlardır. Bu da, Irak mushafına uygundur.

Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Burada vâv harfinin hazfedilmesinin ve getirilmesinin bir farkı yoktur. Çünkü (vâvın getirilmesi halinde), bu cümlenin, üzerine atfedildiği cümle ile ilgili bir irtibatı vardır. Zira bir önceki âyetteki, "aralarında koşuşurlar" ifâdesi ile anlatılan kimseler haklarında mü'minlerin, "...Allah'a yemin edenler bunlar mı?" dediği kimselerdir. Binâenaleyh her iki cümlede de, diğeri ile ilgili bir husus bulunduğu için, bunları birbiri üzerine vâv ile veya yâvsız atfetmekpüzel ye yerinde olur. Bunun bir benzeri de "(Ashab-ı Kehfin sayısı) üçtür, dördüncüleri köpekleridir ' diyecekler; "Beştir, altıncıları köpekleridir" diyecekler'"(Kanı. 22) âyetidir. Bu âyetteki her bir cümlede de, atıf vâvının zikredilmesi­ne ihtiyaç bırakmayan müşterek bir hususdan bahsedilmektedir. Bundan sonra Cenâb-ı Hak, "ve "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" diyecekler" (KeM, 22) buyurmuş ve başına atıf vâvı getirmiştir. İşte bu âyet, vâvın getirilmesinin de, getirilmemesinin de caiz olduğunu göstermektedir. Keşşaf sahibi: "Vâv'ın hazfı, "mü'minler o zaman ne derler?" diye soran birisine cevap olarak düşünülmesine göredir. Bu soruya şöyle cevap verilmiş olur: "İman edenler, "Yemin edenler bunlar mı?" derler" der.

Bu âyetin kıraati hususunda daha bir başka yönden de kıraat farkı vardır. Buna göre Ebû Amr, âyeti "iman edenlerin şöyle şöyle demeleri beklenir" manasında, şeklinde nasb ile okumuştur. Bu fiili merfû olarak okuyan kimse ise, başındaki vâv harfini, iki cümleyi birbirine atfeden vavı atıf saymıştır. Vâv harfini hazfeden kimsenin kıraati de bu merfû okuyuşa delalet etmektedir. [27]

İkinci Mesele

Mü'minlerin bu sözü söylemelerindeki fayda şudur: Mü'minler, yahudi ve hristiyanlara dostluk gösterdikleri için

münafıkların haline şaşmakta ve şöyle demektedirler: "O (münafıklar), bizimle beraber ve bizim yardımcılarımız oldukları hususunda, var güçleri ile yemin etmektedirler. O halde nasıl olur da, bizim düşmanlarımızın dostu olur, onlarla birarada bulunmaktan ve onlarla yardımlaşmaktan hoşlanırlar!" [28]

Üçüncü Mesele

Âyetteki "bütün yaptıkları boşa gitmiştir" buyruğunun, mü'minlerin sözünün devamı olması muhte­mel olduğu gibi, Allah'ın kendi sözü olması da muhtemel­dir. Buna göre mâna, "Şu anda yahudi ve hristiyanlara dostluk gösterdikleri için, iddia ettikleri imanları gitmiş ve yaptıkları bütün hayırlar boşa gitmiştir. Böylece o münafıklar hem dünyada, hem de âhirette hüsrana (zarara) uğramışlardır. Çünkü yaptıkları ameller boşa gidince, bu işleri yaparken çektikleri sıkıntı ve zorluklar ise yanlarına kalmış, o amellerin hiçbir semeresini görememişler, aksine dünyada lanete, âhirette ikâba müstehak olmuşlardır" şeklindedir. [29]

Allah Lâyık Olanı Din Hizmetinde Çalıştırır

"Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse (dönsün), Allah, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu, dilediğine verir. Allah (ihsanı) geniş ve alimdir" (Mâide, 54).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [30]

Birinci Mesele

İbn Âmir ve Nftfî, âyetteki kelimesini, iki dal harfi ile, şeklinde; diğer kıraat imamları ise, şeddeli tek bir

dâl ile, şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraat şekli bu fiilin muza'af (sonu şeddeli) olduğunu göstermek İçindir, ikincisi de idğamdan ötürüdür. Zeccâc şöyle demiştir: İki dâl harfini belirterek okumak asıldır. Çünkü muza'af harflerden İkincisi sakin olduğu zaman, her iki harf de açıkça gösterilir. Bunun bir benzeri "Eğer size bir yara değmişse..." (hu imran.w)âyetidir. Dil bakımından bunu, şeklinde söylemek de caizdir. [31]

Hz. Peygamber Devrinde Dinden Dönenler

Keşşaf sahibi, "irtidâd eden (dinden dÖnen)lerin, onbir kabile olduğunu" söylemiştir. Bunlardan üçü, daha Hz. Peygamber (s.a.s) hayatta iken irtidâd etmişlerdir:

a) Benû Müdliç Kabilesi: Bunların liderleri, kendisine

Zü'l-hımâr da denilen Esvedül-Ansî'dir Bu bir kâhin idi. Yemen'de peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Yemen'in bazı bölgelerini istilâ ederek, Hz. Peygamber (s.a.s)'in zekat memurlarını oralardan çıkarmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), Yemen valisi Mu'az İbn Cebel (r.a)'e ve iteri gelenlerine mektup yazmıştı. Hak Teâlâ, Esved ül-Ansî'yi, Feyrûz ed-Deylemî'nin eliyle öldürmüştü. Şöyle ki Feyrûz ona bir gece baskını yapmış ve onu öldürmüştü. Resûlullah (s.a.s), onun öldürülüşünü, öldürüldüğü gece haber vermiş ve müslümantar buna sevinmişlerdi. Ertesi gün Hz. Peygamber (s.a.s) vefat etmişti. Esved'in öldürüldüğüne dâir haber ise, ancak Rebîü'l-evvel ayının sonunda Medine'ye ulaşmıştı.

b) Müseylimetül-Kezzâb'ın kavmi Benû Hanîfe Müseylime, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Hz. Peygamber (s.a.s)'e söyle bir mektup yazmıştı: "Allah'ın resulü Müseylime'den, Allah'ın resulü Muhammed'e! Şunu bilesin ki yeryüzünün yarısı benim, yansı da senin..." Hz. Peygamber (s.a.s) ona, "Allah'ın Resulü Muhammed'den, Müseylimetü't-Kezzâb'a (yalancı Müseylime'ye)! Şunu bil ki, yeryüzü Allah'ındır. O, onu, dilediği kuluna miras yapar. İyi âkibet muttekîlerindir" diye cevap vermiştir. Sonra Hz. Ebû Bekir (r.a), (halifeliği döneminde) İslam ordusunu üzerine gönderip onunla savaşmış ve Müseylime, Hz. Hamza (r.a)'yı (Uhud'da) öldürmüş olan Hz. Vahşî (r.a) tarafından öldürülmüştür. Hz. Vahşî (r.a), bundan sonra şöyle derdi:"Câhiliyye(küfür)dönemimde insanların en hayırlısını,İslâm dönemimde de insanların en şerlisini öldürdüm."

c) Tuleyha İbn Huveyttd'in kabilesi olan Benû Esed. Tuleyha, peygamberlik iddiasında bulunmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), Halid İbn V«IW (r.a)'i ordusu ile onun üzerine göndermişti. Tuleyha, savaşta hezimete uğramış ve $am'a kaçmıştı. Daha sonra müslüman olmuş ve İslam'ın gereğini çok güzel yerine getirmişti. [32]

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer Devrinde Mürted Olanlar

Diğer yedi kabile de, Hz. Ebû Bekir (r.h)'in halifeliği döneminde irtidâd etmişlerdir ki bunlar şu kabilelerdir:

d) Uyeyne İbn Hısn'ın kavmi olan Fezâre kabilesi;

e) Kurre İbn Selemeti'l-Kuşeyrî'nin kavmi olan Katafân kabilesi;

f) Fücâe İbn Abdi Yâleyl'in kavmi olan Selîmoğulları kabilesi;

g) Mâlik İbn Nuveyre'nin kavmi olan Benû Yerbû' kabilesi;

h) Secah bintü'l-Münzir'in kavmi olan Temîmoğutlarının bir kısmı ki Secâh isimli bu kadın da peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Müseylimetü'l-Kezzab ile evlenmişti.

i) Eş 'as fbn Kays'ın kavmi olan Kinde kabilesi ve;

k) Hutân İbn Zeyd'İn kavmi olan Bahreyn'deki Benû Bekr İbn Vâil kabilesi...

Allah Teâlâ, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in eli ile, bütün bu kabilelerin hakkından gelmişti.

Bir kabile de, Hz. Ömer zamanında irtidâd etmişti. Bu da Cebele b. el-Eyhem'in kavmi olan Gassan kabilesi idi. Bu Cebele, Hz. Ömer'in zamanında müslüman olmuştu. O, elbisesinin eteklerini yerlerde sürüyerek bir gün Kabe'yi tavaf ediyordu. Derken bir adam, onun elbisesinin eteğine bastı. Buna kızan Cebele, ona bir tokad vurdu. O adam, Hz. Ömer'e şikayette bulununca Hz. Ömer (r.a), o adam için Cebele'ye kısas uygulanmasına hükmetti. Fakat adam isterse onu affedebilecekti. Bunun üzerine Cebele: "Bin dinar verip, o hakkını satın alayım" dedi. Ama adam kısastan vazgeçmeyince, Cebele, teklif ettiği fidyeyi on bin dinara kadar arttırdı. Adam kısasta diretince, Cebele, Hz. Ömer (r.a)'den mühlet istedi. Hz. Ömer de ona bir mühlet verdi. O da Bizans'a kaçıp irtidâd etti. [33]

Üçüncü Mesele

Âyetin mânası şudur: "Ey iman edenler, sizden kim kâfirleri dost edinir de, dininden irtidâd ederse, bilsin ki Allah Teâlâ, bu dine en güzel bir şekilde yardım edecek olan başka kavimler getirir."

Hasan el-Basri (r.a) şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatından sonra bir kavmin İslam'dan döneceğini bildiği için, müslümanlara, kendisini seven ve kendilerini sevdiği bir kavim getireceğini haber vermiştir." Buna göre bu âyet, bir gaybi haberdir. Bu, haber verildiği gibi tahakkuk etmiş ve böylece bir mucize olmuştur. [34]

Âyette Geleceği Bildirilen Kavim

Alimler, bu kavmin kimler olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali, Hasan el-Basrî, Katftde, Dahhâk ve İbnu Cüreyc, "bunların, Hz. Ebû Bekir (r.a) ve onun askerleri olduğunu; çünkü mürted kabilelerle bunların savaştıklarını" söylemişlerdir.

Hz. Âişe (r.anha) ise, "Hz. Peygamber (s.a.s) vefat edince birçok Arap kabilesi irtidâd etmiş ve münafıklık yayılmıştı. Babam (Hz. Ebû Bekir'in) başına ise, koca koca dağların başına gelse onları darmadağınık edecek büyük gaileler gelmişti" demiştir.

Süddî: "Bu âyet, Ensâr hakkında nazil olmuştu. Çünkü Allah'ın Resulüne yardım edip, İslam'ın muzaffer olması için, O'nu destekleyen ve takviye edenler onların tâ kendileridir" demiştir.

Mücâhid de: "Bu âyet Yemenliler hakkında nazil olmuştur" demiştir.

Merfû olarak rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.s), bu âyet nazil olduğu zaman, Ebû Mûsâ el-Eşârî'yi göstererek, "Âyette bahsedilenler, şunun kavmidir" demiştir.

Diğer âlimler ise bu kavmin, Farslılar (İranlılar) olduğunu söylemişlerdir. Çünkü rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'e bu âyet sorulduğu zaman o, eliyle Selmân-ı Fârisî (r.aj'nin^omuzuna vurmuş ve "Bu kavim bu ve bunun arkadaştandır" diyerek, "Eğerdin, Süreyya yıldızına asılı olsa ûahi, Fârisilerden bazı yiğitler onu alacaklardır"[35] buyurmuştur.

Diğer birkısım âlim ise, bu âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre, şu iki husus buna delâlet etmektedir:

a) Hz. Peygamber (s.a.s), Hayber günü sancağı Hz. Ali'ye verdiği zaman "Andolsun ki yarın sancağı öyle birine vereceğim ki or Allah 'ı ve peygamberi sever, Allah ve Resulü de onu sever" demiştir. Âyette zikredilen sıfat, işte budur.

b) Allah Teâlâ bundan sonra, "Sizin yâriniz ancak Allah'dır, O'nun peygamberidir. Allah m emirlerine boyun eğici olarak, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren o mü'minlerdir" (Mâide, 55) buyurmuştur. Bu âyet Hz. Ali hakkındadır. Binâenaleyh bundan Önceki âyetin de onun hakkında olması daha uygundur. İşte âyet hakkında söylenen sözlerin tamamı bundan ibarettir.

Bizim de bu âyetle ilgili söyleyeceğimiz şeyler vardır: [36]

Bu Âyetin (Maide 54), Rafizîlerin İddiasını Çürütmesi

Birinci Makam: Bu âyet, Râfizîlerden İmâmiyye mezhebinin bozukluğunu göste­ren en kuvvetli delillerden biridir. Çünkü onlara göre, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in halifeliğini ve imametini (devlet başkanlığını) kabul eden herkes kâfir ve mürted olmuştur. Çünkü onlara göre bu kimseler, Hz. Ali (r.a)'nin imam (devlet başkanı) olacağına dâir açık nassı inkâr etmişlerdir. Biz de deriz ki: Şayet durum böyle olsaydı, 'İçinizden kim dininden dönerse, Allah mü'mtnlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir..." (Mâide, 54)âyetinin de delâlet ettiği gibi, Cenâb-ı Hak, onlarla muharebe edip perişan eden ve onları hak dine çeviren bir topluluk getirirdi. Çünkü âyette geçen jâ (kim) kelimesi, şart sade­dinde gelmiş olup, umûm ifâde eder. Böylece bu âyet, Allah'ın İslam'dan dönen herkesi perişan edip püskürtecek, saltanatlarını yıkacak olan bir topluluk getireceğine delâlet eder. Binâenaleyh, Hz. Ebû Bekri hilâfete getirenler şayet böyle olsaydı, o zaman bu âyetin hükmüne göre, Allah-u Teâlâ'nın onları ezecek ve mezhepleri, bu dinlerini iptal edecek bir topluluğu getirmesi gerekirdi... Halbuki durum böyle olmayıp, tam aksi ortaya çıkmıştır. Zira mezheplerinin bâtıl olduğunu bildiğimizden itibaren, sıkıştırılıp perişan edilen ve bâtıl iddialarını yaymaktan men edilenler Rafızîlerdir... İşte bu görüş, insaflı olan herkes için çok açık ve net bir görüştür. [37]

Bu Âyetin Hz. Ebû Bekir'in Hilafetini Müjdelemesi

İkinci Makam: Biz bu âyetin, Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında nazil olduğunun söylenmesinin vacip olduğunu iddia ediyoruz. Bunun delili şu iki şeydir:

a) Bu âyet, dinden dönenlerden bahsetmektedir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, mürtedlerle savaşmayı üstlenmiş olan zât, Ebu Bekir'dir. Bu âyetle, Hz. Muhammed (s.a.s)'in kastedilmiş olması da mümkün değildir. Çünkü Hz. Muhammed'in mürted­lerle savaştığı vaki değildir. Bir de âyette "Allah getirecektir..." buyurmuştur ki bu ifâde, hâle değil, istikbâle ait bir ifâdedir. Binâenaleyh bu toplulukların, bu hitabın vaki olduğu sırada mevcut olmamaları gerekir.

Buna göre şayet, "Bu sizin aleyhinize de bir sözdür. Çünkü, Ebü Bekr (r.a), o zaman mevcut idi" denilirse, biz deriz ki:

Buna şu iki bakımdan cevap veririz:

1) Ebû Bekr in, kendileriyle (ordu kurup da) mürted olanlara karşı savaşmış olduğu kimseler, o anda mevcut değillerdi...

2) Âyetin manası şöyledir: "Allah Teâlâ, "Bu harbi yapabilecek, güçlü ve muktedir bir kavim getireceğini" söylemiştir. Binâenaleyh, Ebû Bekir o anda mevcut ve bulunuyor ise de, o anda kendi başına harbetme, emretme ve yasaklar koyma yetkisine sahip değildi. Böylece soru kendiliğinden ortadan kalkar ve bundan maksadın, Hz. Peygamber (s.a.s) olmasının mümkün olmadığı ortaya çıkar.

Yine, bundan muradın Hz. Ali olması da mümkün değildir. Çünkü Hz. Ali'nin 'ehl-i Ridde" ile savaşması vaki olmamıştır. O halde bu âyeti nasıl ona hamledebiliriz?

İmdi şayet onlar; "Aksine, Hz. Ali'nin savaşı mürtedlerle olmuştur; Zira Hz. Ali'ye, imamet hususunda karşı gelen herkes, mürted olmuştur" denilirse, biz deriz ki:

Bu iddia şu iki bakımdan bâtıldır:

1) "Mürted" sözü, sadece ve sadece İslamî kanunları terkeden kimselere şamildir. Halbuki, Hz. Ali'ye karşı çıkanlardan hiçbiri, zahiren böyle değillerdi. Ve yine hiç kimse, "Hz. Ali'nin İslâm'dan çıktıkları için onlarla savaştığım" söylememiştir. Ve Hz. AH (aleyhi's-selam) da[38] onları katiyyen mürted olarak adi andırmam ıştır. Binâenaleyh, -Allah kendilerine lanet etsin- şu Rafizîlerin söylemiş oldukları bu söz var ya, hem bütün müslümanlara, hem de Hz. Ali'ye atılmış bir iftiradır.

2) Şayet, imamet konusunda Hz. Ali'ye karşı çıkan herkes mürted olsaydı, o zaman hem Hz. Ebû Bekr'in hem de onun taraftarlarının mürted olduklarını söylemek gerekirdi. Eğer bu da böyle olsaydı, bu âyetin açık hükmüne göre, Allah'ın onları (Hz. Ebû Bekr ve taraftarları) ezen ve onları sahih olan dine yeniden döndüren bir topluluk getirmesi gerekirdi. Bunun böyle olduğu kesinlikle görülmediğine göre, biz, imâm konusunda Hz. Ali'ye karşı gelmenin irtidâd olmayacağını anlamış oluruz. Bu bir irtidâd olmadığına göre, âyetin Hz. Ali hakkında olduğunu söylemek mümkün olmaz. Çünkü âyet dinden dönenlerle savaşan kimselerden bahsetmektedir.

Bu âyetin, Yemenliler ve Farslılar hakkında nazil olduğunun söylenmesi de mümkün değildir. Çünkü bunların da, mürtedlerle savaştığı vaki olmamıştır. Onların böyle bir savaş yaptıklarını söylesek bile, onlar böyle bir savaşta ancak teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler olarak bulunmuşlardır. Halbuki o hadisede, reîs olan ve emrine itaat edilen şahıs, Hz. Ebû Bekir'dir. Âyetin böyle bir ibâdette (mürtedlerle savaşta) aslolan, temel olan reis ve emrine uyulan kimse hakkında olduğunu söylemek, onun teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler hakkında olduğunu söylemekten daha uygun olduğu herkesçe malumdur. Böylece zikrettiğimiz bu açık delillerle de, âyetin Hz. Ebû Bekr hakkında olduğu ortaya çıkmış olur.

b) Biz şöyle de diyebiliriz: Farzedelim ki, Hz. AH mürtedlerle savaşmıştır.. Ancak ne var ki Hz. Ebû Bekr'in mürtedlerle yapmış olduğu savaşın İslâm'daki nam ve ehemmiyeti Hz. Ali'nin imamet konusunda kendisine karşı gelenlerle yapmış olduğu savaştan daha büyük ve daha yücedir.. Bu böyledir, zira Hz. Peygamber (s.a.s) irtihâl edince, Arapların harekete geçip isyan ettikleri; Hz. Ebû Bekr'in de Tuleyha ve Müseylime'yi kahreden kişi olduğu, mütevâtir olarak bilinmektedir... Çünkü, irtidâd eden o yedi fırka ile savaşan, Ebû Bekr (r.a)'dir. Ve yine, zekât vermeyenlerle savaşan da O'dur. Hz. Ebû Bekir bunları yapınca, İslâmiyet yeniden rayına oturmuş, ihtişamı büyümüş ve devleti güçlenip, kuvvetlenip genişlemişti... Ama, iş (halifelik) Hz. Ali'ye geçtiği sırada İslâm, şarkta ve garbta kuvvet bulmuş, dünyanın krallarının boyunları kırılmış, İslâm bütün din ve milletlere hükümran olmuştu. Böylece İslâm'ın güç bulup kuvvetlenmesinde Hz. Ebû Bekir'in yaptığı savaşların, Hz. Ali'nin yapmış olduğu savaşlardan daha tesirli okluğu kesinleşmiştir. Bu âyetten kastedilenin de, dini takviye edip İslâm'a yardımda gayret gösteren kimseleri tebcil etmek, yüceltmek olduğu malumdur. Bu işi üstlenen, ona komuta eden Hz. Ebû Bekir olunca, bu âyetle de, Hz. Ebû Bekr'in kastedilmiş olması gerekir.

Üçüncü Makam: Biz, bu âyetin Hz. Ebû Bekr'in imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiğini iddia ediyoruz. Bu böyledir, zira yukarıda anlattıklarımızla, âyetin Hz. Ebû Bekir'i te'yid ettiği sabit olunca, biz deriz ki: Allah Teâlâ, bu âyetle murad ettiği kimseleri birtakım vasıflarla nitelemiştir. Şöyle ki:

a) "Allah'ın onları, onların da Allah'ı sevmesi..."

Bu âyetten maksadın Hz. Ebû Bekir olduğu sabit olunca, Allah'ın, "Kendisinin seveceği ve kendisini seven" ifâdesinin de, Hz. Ebû Bekir hakkında bir vasıf olduğu sabit olur. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisini bu şekilde vasfettiği bir kimsenin de zâlim olması imkânsızdır. Bu da Hz. Ebû Bekr'in, imametinde haktan yana olup, haksız olmadığına delâlet etmektedir.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu.. tavsifi.. Bu da Hz. Ebû Bekr'in sıfatı olup, daha önce zikretmiş olduğumuz delildir. Bunu, rivayet edilmiş olan şu meşhur (müstefîz) hadis de te'kid etmektedir: "Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebû Bekir'dir"[39] Böylece Ebû Bekir, mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli; kâfirlere karşı da şiddetli, sert olmakla vasfedilmiştir. Bakmaz mısın ki, İslâmiyet'in başlangıcında Hz. Peygamber Mekke'de ve de çok sıkıntı ve zahmetler içinde bulunuyorken, Hz. Ebû Bekir Hz. Peygamber (s.a.s)'i nasıl müdâfaa ediyor, O'ndan hiç ayrılmıyor, O'na hizmet ediyor, zorba kâfirlerin ve onların şeytanlarının hiçbirisine aldırmıyordu... İşin, yani hilâfetinin sonunda, aynı şekilde hiç kimsenin sözüne iltifat etmemiş, zekâtı vermeyenlerle savaşması gerektiği kararından vazgeçmemişti.. İş o hale gelmişti ki, o kimselerle savaşmak üzere tek başına çıkmıştı.. Hatta sahabenin büyükleri ona gelmişler, yalvarıp yakararak gitmesine manî olmuşlardır. Sonra üzerlerine asker gönderildiği haberi o mürtedlere ulaşınca, bozguna uğramışlar ve Allah Teâlâ bunu, İslam devleti için bir başlangıç kılmıştır. Bundan dolayı, âyetteki, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" tavsîfi, ancak ona [Hz. Ebû Bekir (r.a)J'e uygundur.

c) Ayetteki, "onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar" vasfı Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ali (k.v)'nin ortak olduğu bir vasıftır. Fakat Hz. Ebû Bekir (r.a)'in, bu vasıftaki payı daha tam ve mükemmeldir. Çünkü Hz. Ebû Bekir'in kâfirlere karşı savaşması, Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamberliğinin başlangıcından itibaren idi. O zamanlar İslâm son derece zayıf, küfür ise alabildiğine güçlü idi. Hz. Ebû Bekir, olanca gücü ile kâfirlere karşı savaşmış ve Hz. Peygamber (s.a.s)'i bütün kuvveti ile savunmuştu. Hz. Ali (r.a)'ye gelince O cihada Bedir ve Uhud'da başlamıştı. O zamanlar ise, İslam kuvvet bulmuş ve İslam ordusu teşekkül etmişti. Binâenaleyh şu iki bakımdan Hz. Ebû Bekir (r.a)'in cihâdının, Hz. Ali'nin cihadından daha mükemmel olduğu ortaya çıkar:

1) Hz. Ebû Bekir {r.a}, zaman bakımından Hz. Ali (r.a)'den öncedir. Binâenaleyh Hz. Ebû Bekir (r.a), "Sizden (Mekke'nin) fethinden önce infâk edip savaşanlar (diğerleri ile) denk değildir" (Hadid, 10) âyetinden ötürü, daha efdal olur.

2) Hz. Ebû Bekir (r.a)'in cihadı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in zayıf olduğu bir dönemde başlamışıV Hz. Ali (r.a)'nin cihad; ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kuvvet bulduğu bir döneme rastlar.

d) Âyette, "Bu, Allah'ın bir lütfiıdur. Onu dilediğine verir" buyurulması... Bu ifâde, Hz. Ebû fi'ekir (r.a)'e daha uygun düşer. Çünkü bu, Hak Teâlâ'nın "Sizden fazilet ve servet sat, vbiolanlar, akrabasına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermede kusur etmı "sinler..." {uût, 22) âyeti ilete'kid edilmiştir. Biz bu âyetin de, Hz. Ebû Bekir (r.a) hakktr ıda olduğunu açıklamıştık. Bu âyetin kesin olarak Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında oluşu, b ütün bu sıfatların da Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında olduğuna delâlet eden şeylerden birisidir Durum böyle olduğuna göre, bütün bu sıfatların Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkımla olması gerekir- Bu sabit olunca, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in imametinin (devlet başkanının)sanin ve yerinde olduğunu kesin söylemek gerekir. Çünkü eğer onun imâmeı ve hilafeti bâttl olsavo:'' bu sayılan sıfatlar ona uygun düşmezdi.

İmdi şayet "Hz. Ebû Bekir Hz Peygamber (s.a.s) hayatta iken, bu sıfatlara sahipti. Resûlullah (s.a s)'ın vefaı indan SOnra halifeliğe baSlay|nca- bu sıfatları kaybetmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Bu, kesinlikle yanlış ve asılsızdır. Zira Hak Teâlâ, "Allah... kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir (getirecek)..." buyurmuş ve böylece, âyette bahsedilenlerin bu sıfatlarla mevsûf oluşlarını, ileride getirilmelerine bağlamıştır ki bu da, Allah'ın Hz. Ebû Bekir (r.a)'in, mürtedferle savaşırken de bu sıfatlarla mevsûf olduğuna şâhidlik ettiğini gösterir. Mürtedlerle savaştığı bu zaman ise, onun halife ve imam olduğu zamandır. Böylece söylediğimiz delillerle, bu âyetin Hz. Ebû Bekir (r.a)'in hilâfet ve imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiği sabit olur.

Râfızîlerin (Allah onlara lanet etsin), Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hayber günü "Yarın sancağı, Allah'ı ve

Resulünü seven ve Allah'ın ve Resulünün de kendisini sevdiği bir yiğide vereceğim[40] hadîs-i şerifine dayanarak, "bu âyetin Hz. Ali (k.v) hakkında olduğu ve hadîs-i şerifte de bahsedilenin Hz. Ali olduğu" şeklindeki görüşlerine gelince, biz deriz ki: Bu, âhad hadislerdendir ve Râftzîlere göre, âhad hadisleri amelde delil getirmek caiz değildir. Öyle ise bu haberi, ilim hususunda delil getirmek nasıl caiz olur. Hem âyetteki sıfatların Hz. Ali'de bulunduğunu söylemek, Hz. Ebû Bekir (r.a)'de bulunmamasını gerektirmez. Farzedelim ki bunu söylemek bunu gerektirir. Fakat bu söz, o sıfatların hepsinin Hz. Ebû Bekir'de olmadığını göstermez. Bu sıfatlardan biri de, Hz. Ali'nin atılgan, firar etmeyen cesur birisi oluşudur. Bu sıfat Hz. Ebû Bekir (r.a)'de olmayınca, sayılan sıfatların hepsi birden, Hz. Ebû Bekir'de bulunmuş olmaz. Binâenaleyh "hitap" delili ile amel etmek için yeterlidir.

Ama bütün sıfatların Hz. Ebû Bekir'de mevcut olmadığı iddiasına gelince, âyetin lafzında buna delâlet eden birşey yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, âyette geçen bu sıfatı, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in daha sonra mürtedlerle savaşması durumuna nisbet etmiştir. Farzet ki bu sıfat, daha önce mevcut değildi. Yine de bu, o atılganlık sıfatının, Hz. Ebû Bekir'de ileride meydana gelmesine manî değildir. Bir de bizim söylediğimiz şeyler, Kur'an'ın zahirine tutunmaktır. Onların söyledikleri şeyler ise, âhad olarak gelen, yukarıdaki hadîse tutunmaktır. Hem sonra bu hadis, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in, Allah'ı ve Resulünü seven ve Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bir kimse oluşuna delâlet eden hadislerle çelişir. Nitekim Allah, Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında "O, ondan râp olacaktır" (Leyi. 21) buyurmuştur, Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah Teâlâ, (cennette), insanlara umûmi olarak tecelli edecek. Ebû Bekir'e ise husûsî olarak tecelli edecek (görünecek)"[41] ve "Allah, benim gönlüme ne btrakmışsa, mutlaka Ebû Bekir'in kalbine de bırakmıştır " demiştir. Bütün bunlar Hz. Ebû Bekir (r.a)'in, Allah ve Resulünü seven ve Allah ve Resulü tarafından sevilen bir kimse olduğuna delâlet eder.

Râfızîlerin bu husustaki ikinci iddiaları şudur: "Bu âyetten sonra gelen âyet, Hz. Ali'nin imamet ve hilâfetine delâlet eder. Binâenaleyh bu âyetin de onun hakkında olması gerekir."

Bu görüşe şu şekilde cevap veririz: "Biz, bu âyetten sonra gelen âyetin, Hz. Ali'nin hilâfetine (yani Hz. Peygamber'den hemen sonra halife olmasına) delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. İnşaallah bu konuyu ileride açıklayacağız." İşte bu âyetle ilgili açıklama bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak, "Kendisinin seveceği ve kendisim seven" buyur­muştur. Sevgi hususunu, Bakara sûresinde, (Bakara, 165) âyetinin tefsirinde açıklamıştık. Binâenaleyh onu burada tekrar etmede fayda yok. Burada şöyle bir incelik bulunmaktadır: Allah Teâlâ, kendisinin bu kimseleri sevmesini, onların kendisini sevmesinden önce zikretmiştir. Bu böyledir, çünkü eğer Allah onları sevmeseydi, onları kendisini sevmeye muvaffak kılmazdı. [42]

Müminlere Mütevazı, Kâfirlere Şiddetli Olma

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" buyurmuştur. Bu tıpkı, "(onlar) kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler" (Fetın, 29) âyeti gibidir.

Keşşaf sahibi şöyle der: kelimesi "zelil"in cemidir. "Zelûi" kelimesinin cem'i ise "zülel" şeklindedir. Onların zelil olmalarından murad, hor ve hakîr olmaları değil, aksine alabildiğine şefkatli ve yumuşak olduklarını belirtmektir. Çünkü birisi yanında zelîl olan kimse, şüphesiz ki hiçbir büyüklenme ve kibir göstermez. Aksine yumuşaklık ve şefkat gösterir. Burada da böyledir. Buna göre, tabiri, "Kâfirlere karşı katılık ve üstünlük ortaya korlar" demektir." Arapların, ifâdesinin, "Onlar, onlara galip oluyorlar" mânasına geldiği söylenmiştir. Bu, Arapların bir kimse birisine galip ve üstün geldiğinde söylediği tabir­lerinden alınmıştır. Buna göre sanki o müslümanlar, kâfirlere karşı kahretme ve üstün gelmede çok şiddetlidirler.

Buna göre şayet," denilmeli değil miydi?" denilirse biz deriz ki:

Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a)(zillet, hakirlik) kelimesi rahmet ve şefkat mânasını tazammun edebilir."Tezellül ve tevazu göstererek, mü'minlere karşı merhametli ve şefkatli..." makamlarının, faziletlerinin ve şereflerinin çok yüce olduğuna delâlet eder. Bu da onların, aslında zelil olduklarından dolayı değil, aksine bu tezellülün kendi makamlarının yüceliğine, bir de tevazu faziletini katmak istemelerinden dolayıdtr. Bu kelimeler, hal olarak «jf* ... Sii' şeklinde nasb ile de okunmuşlardır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlar, Allah'ın dinine yardım etmek Içfn Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından çekinmezler" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) Bu cümlenin başındaki vâv harfi, hâl anlamını ifâde etmektedir. Çünkü münafıklar kâfirleri murakabe ediyor ve onların kınamaemdan daima-çekiniyor, korkuyorlardı. Böylece Allah bu âyette, dinî bakımdan kuvvetli olanların, Allah'ın dinine eliyle, diliyle yardım etme hususunda, herhangi bir kınayanın kınamasından korknıa/o-qğım beyân buyurmuştur.

b) Bu vâv atf ifâde edebilir. mâna "O mü'minterin, başka bir maksatla değil, sırf Allah rızası için cihâd etmeleri ve Allah in uwn« yardım hususunda kınayanların kınamasına aldırmaksızın kararlı ve tavizsiz olmaları, onların şanıdır, vasfıdır" şeklinde olur. üjîll kelimesi, kelimesinden "masdar-ı binâ-i merre"dir. Hem bu kelimenin hem de kelimesinin nekire (belirsiz) getîrftrrraşK mübalağa mânasını ifâde etmeleri içindir. Buna göre sanki "Onlar, kınayanlardan hiç birinin kınamasından kesinlik ve katiyyetle korkmazlar" demektir.

Daha sonra Allah, "Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir" buyurmuştur. Buna göre "bu" kelimesi, mü'minlerin daha önce muhabbet, zillet, izzet, mücâhede ve hiç kimsenin kınamasından korkmama gibi niteliklerle vasfed il meleri ne işarettir. Böylece Cenâb-ı Hak, bütün bunların kendi fazlı ve insanıyla meydana gelmiş bir vasıf olduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu ifâde de, kulların taatlarım Allah'ın yarattığı hususunda sarîh bir ifâdedir. Mutezile bu ifâdeyi, "lütuf fiilleri" mânasına hamletmiştir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Zira, lütuf fiilleri herkes hakkında umûmîdir. Binâenaleyh, buradaki tahsisin yeni bir mâna ifâde etmesi gerekir.

Daha sonra Allah "Allah (ihsanı)geniş ve alimdir" buyurmuştur ki, bu ifâdedeki vâsi' kelimesi, O'nun kudretinin mükemmel oluşuna; alîm tabiri de ilminin mükemmel oluşuna bir işarettir. Cenâb-ı Hak, "vasıfları şöyle şöyle olan bir topluluk getireceğini..." haber verince, bunu, kudretinin mükemmelliği İle ve dolayısıyla, bu vaadini yerine getirmekten aciz olmayacağı; ilminin mükemmelliği ile ve böylece de haberlerine ve vaadlerine bir hulfün girmesinin imkânsız olduğı gerçeği ile te'yid etmiştir. [43]

Müminler Yalnız Allah'ı, Peygamberi ve Mü'minleri Veli Edinirler

"Sizin velîniz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir, Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren o mü'minlerdir" (Mâıde. 55).

Âyetin, daha önceki âyetlerle münasebeti şudur: Allah Teâlâ, geçen âyetlerde, kâfirleri velî edinmeyi yasaklayınca, bu âyette de, dost edinmeleri vacip olan kimseleri dost edinmeyi emrederek, Sizin veliniz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir ve o müminlerdir buyurmuştur. Yani, Bu mezkûr sıfatlarla tavsif edj îttnferdemektir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: [44]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve...o müminler" ifadesiyle ilgili şu iki görüş ileri sürülmüştür: [45]

Bu Âyetin Genel Olduğunu Söyleyenler

Birinci Görüş: Bu sözle bütün mü'minler kastedilmiştir. Bu böyledir, zira Ubâde İbnu's-Samit yahudilerden ayrılıp, "Ben, Kurayza ve Nadîr'in müttefiği olmaktan çıkıyor, Allah ve Resulüne dönerek, Allah ve Resulünü velî ediniyorum" deyince, işte bu âyet, O'nun sözüne uygun ve muvafık olarak nazil olmuştur.

Yine rivayet olunduğuna göre Abdullah İbn Selâm, "Ya Resûlullah, kavmimiz bizi terketti ve bizimle oturup kalkmamaya yemin ettiler. Biz ise, yerleri uzak olduğu için, senin ashabınla bir arada bulunup, onlarla oturup kalkamıyoruz" deyince, işte bu âyet nazil olmuştur. Böylece Abdullah İbn Selâm: "Biz Allah'ı, resûlullah'ı ve müminleri dost edinmeye razı olduk, bundan hoşnutluk duyduk" demiştir. Buna göre de âyet, bütün müminler hakkında umumidir. Binâenaleyh, mümin olan herkes bütün mü'minlerin dostudur. Bunun bir benzeri de, "Mümin erkekler de mümin kadınlar daherbirinin velîsidirler" (Tevbe.71)âyetidir Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "namazı dosdoğru Kılan, zekâtı veren..." buyruğu, bütün müminlerin sıfatıdır. Bu sıfatların burada zikredilmesinden maksat, müminleri münafıklardan ayırmaktır. Çünkü o münafıklar da iman ettiklerini iddia ediyorlar ve fakat namaz kılmaya ve zekât vermeye devam etmiyorlardı.. Cenâb-ı Hak, onların namazlarını tavsif ederken, "Namaza ancak iişene üşene gelirler..." (Tevbe. mj ve "Onlar namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar" |nu, 142)buyurmuş; zekâtlarını tavsif ederken de, "... hayra, (mala) karşı pek düşkün adamlar tavrtyle..." (Ahzâp, 19) demiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'ın emirlerine boyun eğici oldukları halde" ifadesine gelince, bu görüşe göre, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Ebu Müslim şöyle demiştir: Burada geçen rukûdan maksat, hudû yani, boyun eğmedir. Yani, "Onlar, Allah'ın bütün emir ve yasaklarına boyun eğip hudû içinde olarak namazlarını kılar, zekâtlarını verirler..." demektir.

2) Bu tabirden maksat, "Namaz kılmak onların şiarıdır ve şanındandır..." demektir. Burada "rükû" böyle olanları teşrif için, "rüku edenlerle birlikte rükû edin..." {Bakara. 44) buyruğu gibidir.

3) Bazı kimseler de şöyle demiştir: "Bu âyet indiği zaman, Hz. Peygamber'in ashabı, âyette bahsedilen sıfatlar hususunda farklı durumlarda idiler.. Meselâ onlardan bir kısmı namazını bitirmişti; bir kısmı malını fakire vermişti.. Bir kısmı da, henüz namazda ve rükû halindeydi... İşte onlar bu sıfatlar konusunda farklı farklı olunca, şüphesiz Allah-u Teâlâ da bu sıfatları zikretmiştir. [46]

Bu Âyetten Muayyen Bir Kişinin Kastedildiğini Söyleyenler

İkinci Görüş: Bu âyet ile muayyen bir şahıs kastedilmiştir. Buna göre bu hususta şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) İkrime bu âyetin Hz. Ebû Bekr (r.a) hakkında nazil olduğunu söylemiştir.

b) Atâ, îbn Abbas'dan, bu âyetin Ali İbn Ebî Talip (r.a) hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Rivayet olunduğuna göre Abdullah İbn Selâm şöyle demiştir: "Bu âyet nazil olunca, "Ya Resûlallah, ben Ali'yi, rükûda iken, yüzüğünü bir fakire tasadduk ederken gördüm.. Onun için onu biz dost ediniriz.." dedim.. Ebu Zerr (r.a)'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gün, Allah'ın Resûlüyle beraber öğlen namazını kılıyordum. Derken bir dilenci, mescidde bir şeyler istedi. Ama ona hiç kimse bir şey vermedi. Bunun üzerine dilenci elini göğe doğru kaldırarak, "Allah'ım şahid ol! Ben Resûlullah'ın mescidinde bir şeyler istedim de, hiç kimse bana bir şey vermedi.." dedi. Hz. Ali de, rükû halindeydi. Bunun üzerine o dilenciye, serçe parmağını gösterdi. O parmağında bir yüzük vardı.. Bunun üzerine dilenci Hz. Ali'ye doğru yönelerek, Hz. Peygamber'in gözü önünde yüzüğü aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Allah'ım, kardeşim Musa, senden dilekte bulunarak "Rabbim, benim göğsüme genişlik ver.. ... onu işimde ortak kıl.." dedi" rrahâ. 2532) demişti; sen de. "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir satvet vereceğiz ki..." (kmm. 35)buyuran âyetini indirmiştin... Allah'ım senin nebin ve saffyyfn, seçkin kulun olan Muhammed, diyorum ki: 'Benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Bana, ehlimden Ali'yi vezir yap.. Onunla sırtımı kuvvetlendir!.." demiştir. Ebû Zerr şöyle demektedir: Allah'ın Resulü, sözünü henüz tamamlamamıştı ki, Cibril inerek, "Ey Muhammedr "Sizin dostunuz, ancak Allah'tır âyetini oku!." dedi. İşte bu meselede rivayetlerle ilgili hususun tamamı bundan ibarettir. [47]

Bu Âyetin Hz. Alinin Halifeliğine İşaret Ettiği İddiası

Şiâ şöyle demektedir: "Bu âyet, Allah'ın Resulünden sonra halife olacak şahsın, Ali İbn Ebi Talip olduğuna delâlet etmektedir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Bu âyet, burada işaret bahsedilenlerle muradın, bir İmam olduğunu göstermektedir. Her ne zaman durum böyle olursa bu imamın, halife­nin Ali İbn Ebl Talip olması gerekir."

Birinci makamın (mukaddimenin) beyânı şudur: Arapça'da, velî kelimesi, bazan "yardımcı" ve muhib, "seven" anlamına gelir. Bu, tıpkı "mümin erkeklerde, mümin kadınlar da birbirinin dostlarıdır " (Tevt», 71} âyetinde olduğu gibidir. Bazan da bu j "tasarruf eden" anlamına gelir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Hangi kadın velisinin İzni olmaksızın evlenirse (nikâhı bâtıl­dır)[48] buyurmuştur. Buna göre biz deriz ki, burada şu iki açıklama yapılabilir:

a) "Velî" lafzı bu iki mânaya gelmektedir. Halbuki, Allah hangi mânayı rnurad ettiğini belirlememiştir. Bu iki mâna arasında bir zıdlık da yoktur. Öyleyse, lafa bu iki mânaya da hamletmek gerekir. Bu sebeple âyetin delâleti, bu âyette zikredilen mü'minlerin ümmet hakkında tasarruf sahibi olduklarını gösterir.

b) Şöyle de diyebiliriz: Bu âyette geçen "velî" lafzının, "nasîr-yardımcı" mânasında olması caiz değildir. Binâenaleyh bunun, "mutasarrıf" mânasında olması gerekir. Biz, bu kelimenin "nasır" mânasında olmasının caiz olmadığını söyledik. Çünkü, bu âyette zikredilen "velayet", Ufl kelimesinin zikredilmiş olmasının delale­tiyle, bütün mü'minleri içine alan ârnm bir lafız değildir. Çünkü Urf kelimesi "hasr" için kullanılır. Bu, tıpkı "Allah, ancak bir tek Tanrıdır" [nm, 171) ayeti gibidir. Haibuki, "nustet", "yardım etmek" anlamına gelen "velayet" kelimesi umumîdir; zira Allah "mümin erkeklerde, mü'min kadınlarda birbirinin velileridir" (Tevbe, 71) buyurmuştur. Bu da, bu âyette zikredilen "velâyef'in "nusret" -yardım etmek- mânasında olmadığına kesin olarak hükmetmeyi gerektirir. Buradaki velayet, dostluk, "nusret" -yardım etmek- mânasında olmayınca, tasarruf etmek mânasında olur. Çünkü "velâyef'in bu iki mânadan başka bir mânası yoktur. Buna göre âyetin takdiri, "Ey mü'minler, sizde tasarruf sahibi olan ancak Allah, Resûlutlah ve şu şu sıfatlarla vasfedilmiş mü'minlerdir" şeklinde olur. Bu da, bu âyette zikredilen sıfatlarla mevsuf olan mü'minlerin, bütün ümmet hakkında tasarruf sahibi olmalarını gerektirir. Halbuki imamın, (halifenin) bütün ümmet hakkında tasarruf sahibi olan bir İnsan olmaktan başka bir anlamı yoktur. Binâenaleyh şu zikrettiklerimizle, bu âyetin içinde zikredilen şahsın ümmetin imamı olması gerektiğine delâleti kesinleşir."

İkinci makamın (mukaddimenin) beyânı: Zikrettiğimiz şeyler sabit olunca, bu insanın, Ali İbn Ebî Talip olması gerekir. Bunu şu bakımlardan izah edebiliriz:

1) Bu âyetle bir şahsın imamlığını, halifeliğini kabul eden herkes, bu şahsın Hz. Ali olduğunu söyler. Daha Önce de belirttiğimiz hususlarla, âyetin bir şahsın halifeliğine delâlet ettiği sabit olmuştur. Binâenaleyh, bir farkın bulunduğunu söyleyen kimsenin bulunmaması sebebiyle, o şahsın Hz. Ali olması gerekir.

2)Bu âyetin, Hz. Ati hakkında nazil olduğu hususunda, birbirini teyid eden rivayetler bulunmaktadır. Binâenaleyh, bu âyetin Hz. Ebû Bekir (r.a) hakkında nazil olduğunu söyleyen görüşü benimsemek mümkün değildir. Çünkü bu âyet, Hz. Ebû Bekir hakkında nazil olmuş olsaydı, bu onun imametine delâlet ederdi. Halbuki ümmet-i Muhammed, bu âyetin onun imametine delâlet etmediği hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece de bu görüş bâtıl olmuş olur.

3) Cenab-ı Hakk'ın tabirini önce geçmiş olana atfetmek caiz değildir. Çünkü, namazdan daha önce bahsedilmişti.. Namaz ise, rükûyu da içine alan bir ibâdettir. Böylece rükûun yeniden zikredilmiş olması bir tekrar olur. Bu sebeple, bu cümleyi hâl olarak kabul etmek vacip olur. Yani, "Onlar rükû ederken de zekâtlarını verirler..." demektir. Halbuki ulemâ, rükû halinde iken zekât vermenin, ancak Hz. Ali hakkında söz konusu olduğunda ittifak etmişlerdir. Öyleyse, bu âyet ona has olmuş ve izah ettiğimiz şekilde de, onun imametine delâlet etmiş olur. İşte Şia'nın, Hz. AH (r.a)'nin halifeliği hususunda bu âyetle istidlal ederken söylediklerinin tamamı bundan ibarettir.. [49]

Şiânın Mezkûr İddiasına Cevap

Cevap: "Velî" lafzını, aynı anda, hem "yardımda", hem de "tasarrufta bulunan" kimse anlamına almak caiz değildir. Zira usûl-i fıkıhta, müşterek bir lafzı aynı anda iki mânasına birden hamletmenin caiz olmayacağı kaidesi bulunmaktadır. İkinci makamın cevâbına gelince biz deriz ki, bu âyette geçen "velî" lafzından "yardımcı" ve "seven" mânasının murad edilmesi niçin caiz olmasın? Halbuki biz, velî lafzının bu mânaya alınmasının, mutasarrıf mânasına alınmasından daha münasip olduğuna dair deliller getirip, daha sonra da onların söylediklerine cevap vererek şöyle diyoruz: "Velî" lafzının, nasır "yardımcı" mânasına hamledilmesin in daha münasip ve yerinde olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir:

1) Âyetin, hem öncesine hem de sonrasına ancak bu mâna uygun düşmektedir. Bu mânanın, âyetin öncesine uygun düşmesi şu şekildedir: Cenâb-ı Hak, "Ey iman edenler, yahudlleri de hristiyanlan da dost edinmeyin../' (Mâide,51)buyurmuştur. Bu âyet ile O, "Yahudi ve hristiyanlan, gerek canlarınız gerekse mallarınız hususunda tasarrufta bulunan imamlar edinmeyin..." mânasını kastetmemiştir. Çünkü böyle bir mânanın bâtıl oluşu, neredeyse zarurî olarak bilinen bir husustur. Aksine bu âyetle "Yahudi ve hristiyanları birer dost ve yardımcı edinmeyiniz.. Onlarla içli dışlı olmayınız ve onlarla, birbirinize destek ve yardim sağlamayınız" mânasını murad etmiştir. Sonra Allah bunu iyice yasaklamak üzere "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir, şöyle şöyle vasfedilen mû'minîerdir..." buyurmuştur. Görünen odur ki, bu âyette emredilen "velayet", önceki âyette nehyedilen "velayet"in aynısıdır. Önceki âyette yasaklanan velayet, nusret (yardım) mânasmdaki velayet olunca, bu âyette emredilenin de yine nusret mânasındaki velayet olur.

Bu mânanın âyetin sonrasına uygun düşmesi ise şöyledir: Hak Teâlâ, "Ey iman edenler, sizden evvel kendilerine kitap verilenlerle kâfirlerden dininizi bir eğlence ve bir oyun tutanları, veliler, dostlar edinmeyin. Allah'dan ittikâ edin eğer inanmış kimselerseniz" (Mâıde. 57) buyurmuş ve böylece yahudî, hristiyan ve kâfirleri dost edinme yasağını tekrar etmiştir. Hiç şüphesiz burada nehyedilen "velayet" (dostluk) de, yardım etme (nusret) manasınadır. Şu halde âyetteki, "sizin dostunuz ancak AUah'dır" ifâdesindeki dostluğun (velayetin) de, nusret mânasına olması gerekir. Taassubu bırakıp âyetin önünü, sonunu hesaba katıp, insafla düşünen herkes, bu âyetteki "velayetin" (dostluğun), sadece yardımcı olan ve seven mânasında bir dostluk olduğunu, "imamet" mânasına gelmesinin mümkün olmadığını açıkça anlar. Çünkü bu, aynı maksad için söylenmiş iki söz arasına farklı bir sözü sokma olur. Böyle olması ise son derece tutuk ve düşük bir ifâde olur. Halbuki Allah'ın kelamını böylesi şeyden tenzîh etmek vaciptir.

2) Şayet biz, velayeti tasarruf ve imamet mânasına alırsak, âyette bahsedilen mü'minlerin, bu âyet nazil olurken, Allah'ın dostları (velileri) olarak tavsif edilmemiş olmaları gerekir. Çünkü Hz. Ali (k.v)'nin, Hz. Peygamber (s.a.s) hayatta iken tasarrufu (imameti) geçerli değildi. Halbuki âyet, mü'minlerin o anda da Allah'ın dostları (velîleri) olduklarını göstermektedir. Ama biz bu velayeti (dostluğu) sevgi ve yardım etme mânasına alırsak, âyette bahsedilen velayet, o anda da mevcut olmuş olur. Böylece velayeti sevgi ve yardım mânasına almanın tasarruf (imamet) mânasına almaktan daha münasip olduğu kesinleşir. Söyleyeceğimiz şu husus da bunu kuvvetlendirir: Allah Teâlâ, mü'minlerin, yahûd? ve hristiyanlan dost (velî) edinmelerini yasaklamış, sonra da mü'minlere yine mü'minleri dost edinmelerini emretmiştir. Binâenaleyh olumlu («mir) ve olumsuz (nehiy) cümlelerinin, aynı şey hakkında olabilmeleri için, mutlaka mü'minleri dost edinmenin o anda mevcut olması gerekir. "Tasarruf" mânasına otan velayet, o anda imkânsız olduğuna göre, âyeti de bu mânaya hamletmek imkânsızdır

3) Allah Teâiâ, bu âyette bansediteruniJ^minleri. âyette yedi yerde cemî olarak getirmiştir: Cemî lâfızları, her ne kadar îa'zim (yüceltme) üslûbu ile tek kişi hakkında kullanılabilir ise de, böyle bir kullanış hakîkat değil, mecaz olur. Halbuki sözde aslolan, sözü hakîkî mânasına hamletmektir.

4) Biz, çok açık ve net delillerle, Hak Teâlâ'nın 'Ey imân edenler, içinizden kim dininden dönerse..." (Maide, 54) âyetinin, Hz. Ebû SeMr (r.a)'in imametinin sahîh olduğunu gösteren en güçlüdelillerden biri olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh eğer bu âyetdeTHzTPeygamber(s.a,s)'dsn sonra Ükolarak Hz. Ali'nin imametinin sahîh olduğuna delâlet eder ise, iki âyet arasında bir tezad olur ki, bu yanlıştır. Dolayısıyla bu âyette Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra ilk olarak halife olacak olanın Hz. Ali (r.a) olacağına bir delâletin bulunmadığına kesinkes hükmetmek gerekir.

5) Hz. Ali (k.v), Kur'ân'ın tefsirini, şu Râfizîlerden (Şia'dan) daha iyi biliyordu. Binâenaleyh eğer bu âyet, kendisinin Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra ilk halife olacağına delâlet etseydi, o bunu her toplulukta delil olarak getirirdi. Şia, "Hz. Ali, bunu takiyye yaptığı için söylememiştir" de diyemez. Çünkü onlar, Hz. Ali'nin, (Hz. Ebû Bekir'in seçildiği) şûranın yapıldığı gün, "Gadir hadîsi[50] "mübâhale hadisi"[51] ve bütün fazilet ve menkıbeleri ile istidlal ettiğini naktetmişlerdir. Halbuki o, imametini isbat için bu âyete kesinlikle tutunmamışttr. İşte bu da, (Allah'ın laneti üzerlerine olasıca) Râfizîlerin bu görüşlerinin düştüğünü kesin olarak söylemeye götürür.

6) Farzet ki bu âyet, Hz. Ali'nin hilâfetine delâlet ediyor. Fakat biz, bu âyet indiği esnada, Hz. Ali için böyle bir imametin söz konusu olmadığı noktasında anlaşıyoruz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) hayatta iken, Hz. Ali (k.v)'nin ümmet üzerinde tasarrufta bulunması geçerli olamazdı. Binâenaleyh geriye, âyetin Hz. Ali'nin daha sonra imam (devlet başkanı) olacağına delâlet etmesi ihtimali kalır. Râfizîler ne zaman bunu savunup ileri sürerler ise, biz de bunu kabul eder ve bunu, Hz. Ali'nin halifeliğinin Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a)'ın halifeliklerinden sonra olacağı mânasına alırız. Çünkü âyette, Hz. Ali'nin halifeliğinin zamanını gösteren bir ifade yoktur.

İmdi eğer onlar, "Ümmet, bu âyet hakkında iki görüş belirtmiştir. Bir kısmı, bu âyetin Hz. Alî'nin halifeliğine delâlet etmediğini söylerlerken; bir kısmı da bunun, onun halifeliğine delâlet ettiği"' söylemişlerdir. Bunun Hz. Ali'nin halifeliğine delâlet ettiğini söyleyen herkes, "Bu, Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber (s.as)'in hemen peşisıra halife olması gerekdiğine delâlet ediyor" demiş olur. Dolayısıyla âyetin, bunun dışında bir şekilde Hz. Ali'nin halifeliğine delâlet ettiğini söylemek, âyet hakkında söylenmiş üçüncü bir görüş olur" derlerse, biz deriz ki: "Bu, yanlıştır. Çünkü buna karşı şöyle diyerek cevap veririz: "Ümmet İçinde böyle birşey söyleyen hiç kimsenin olmadığını size kim söyledi? Çünkü mâna muhtemeldir, hatta açık bir mânadır En bu âyeti, Hz. Ali'nin imametin» (hilâfetine) birileri delil getirdiğinden beri. birisi bu istidlal karşısında geçen soruyu devamlı olarak soran kimse eksik oirnomtvttr B*n fren aleyh bu muhtemel (mâna ile, bu soru, bu istidlalin yapıldığı günden bert Mrüirinden ayrılmamışlardır.

7)Âyetteki, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Onan peygamberidir•" ifâdesi, hiç şüphesiz ömmet-i İslam'a bir hitaptır. Ümmet-i Muhammed, kendileri üzerinde tasarruf sahibinin Allah ve Resûlullah olduğunu kesin olarak kabul etmişlerdir. Cenâb-ı Allah bu ifâdeyi, mü'minlerin gönüllerini hoşnud etmek ve kâfirleri ne dost ne de yardımcı edinmeye ihtiyaçları olmadığını bildirmek için zikretmiştir. Zira, yardımcısı Allah ve Resulü olanın, yahudî ve hristiyanları sevmeye ve onlardan yardım istemeye ne ihtiyacı olabilir? Durum böyle olunca, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Onun peygamberidir" âyeti ile, nusret ve sevgi mânasına gelen velayet (dostluk) kastedilmiş olur. Şüphesiz ki "velî(dost)" kelimesi âyette bir defa geçmiştir.Binaenaleyh bununla burada, nusret (yardım etme) mânası kastedilince, bir de tasarruf mânasının kastedilmiş olması imkânsızdır. Zira birden çok mânaya gelen (müşterek) bir lafzın, aynı anda iki değişik mânasında kullanılmasının caiz olmayacağı sabittir.

8) Allah Teâlâ bir önceki âyette, "Kendisinin seveceği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin bir kavim " Hasr Edatının Bazen Hasr İfâde Etmemesi

Onların, "âyette zikredilen velayet (dostluk) umumî değildir, nusret (yardım) mânasındaki velayet umumîdir" şeklinde dayandıkları izah şekline gelince, buna da iki şekilde cevap verilir:

a) Biz, âyette zikredilen velayetin umumi olmadığını ve buradaki edatının hasr için olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili Dünya hayatının hali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir..." (Yunus,24)âyetidir. Şüphe yok ki, dünya hayatıyla itgiü, bundan başka daha pek çok meseleler bulunmaktadır. Nitekim Allah, "Dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir" (Muhammed, 36) buyurmuştur. Halbuki oyun ve eğlence, dünyanın dışındaki başka şeylerde de bulunur.

b) Nusret (yardım) mânasına olan velayetin, bütün mü'minler hakkında umumî olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun izahı şudur: Allah Teâlâ, mü'minlerı iki kısma ayırmıştır:

1) Kendisine velayet edilenler ki, işte bunlar Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin dostunuz ancak Allah'tır" sözüne muhatap olanlardır.

2) Velîler ki bunlar da, Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren mü'minlerdir. Biz buradaki velayeti nusret mânasına alırsak, mâna, "Allah bu iki kısımdan birini diğeri için yardımcılar kıldı" şeklinde olur. Halbuki, diğer kısmın yardımı, bütün mü'minler için söz konusu değildir. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman, yardım gören tarafın kendi kendilerine yardım etmiş olmaları gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Böylece, ümmetin iki kısmından birinin yardımının, bütün ümmet için söz konusu olmayıp, aksine bunun ümmetin diğer kısmına has olduğu kesinleşmiş olur. Binâenaleyh, bu âyette zikredilen velayetin hususi olmasından, onun nusret mânasına gelmemesi gerekmez. Bu, hakkında mutlaka düşünülmesi gereken, güzel ve ince bir cevaptır.

Şiânın, bu âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğuna dair istidlalleri de kabul edilemez. Zira biz, müfessırlenn ekserisinin bu âyetin bütün ümmet hakkında olduğunu belirttiklerini beyân etmiştik. Buna göre bu âyetten maksat, "Allah Teâlâ'nın müslümanlara, müslümanlardan başka hiç kimseyi dost ve yardımcı edinmemelerini" emretmesıdir. Müfessirlerden, bu âyetin Hz. Ebû Bekr hakkında olduğunu söyleyenler de vardır.

Onların, bu âyetin rükû halindeyken zekâtını veren kimseye mahsus olup o şahsın da Ali İbn Ebî Talip olduğu şeklindeki istidlallerine gelince, biz deriz ki, bu da birkaç yönden zayıftır:

a) Zekât, nûfite olanın değif, farz o/an matı ibâdetin adtdır. Bunun delili "ve zekâtı veriniz..." (Bakara, 43) âyetidir. Binâenaleyh şayet Hz. Ali, farz olan zekâtını rükû halindeyken vermiş olsa, o zaman mutlaka o, farz olan zekâtını, vacip olduğu ilk vakitten sonraya bırakmış olurdu ki, böyle bir durum ulemânın ekserisine göre masiyet kabul edilmiş olup, bunun ise Hz. Ali'ye isnâd edilmesi caiz değildir. Zekâtı, nafile olan sadaka mânasına hamletmek de, aslolanın hitâfınadır. Zira biz, "zekâtı veriniz" (Bakara, 43) buyruğunun zahirinin, zekât dan herşeyin farz olduğuna delâlet ettiğini beyân etmiştik.

b) Hz. Ali (r.a)'ye layık olan, namazda iken sadece, bütün kalbiyle Allah'ı zikre gark olmuş olmasıdır. Böyle olan kimsenin zahirî durumu onun, başkasının sözünü dinlemeye ve onu anlamaya yönelmemesini iktiza eder.. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "On/ar ayakta iken, otururken, yanlan üstünde iken Allah'ı hatırlayıp anarlar göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden İnceye düşünürler" (An imran. 19i) buyurmuştur. Kalbi bu denli tefekküre dalan kimse, başkasının sözünü dinlemeye nasıl vakit bulabilir?.

c) Namazda iken, fakire yüzüğünü vermek, "amel-i kesir"dir. Halbuki, Hz. Ali (r.a)'nin şanına yakışan, böyle yapmamasıdır.

d) Meşhur ve yaygın olan,Hz. Ali (r.a)nin fakir oluşu ve kendisinin, zekât farz olacak kadar malının olmadığıdır. İşte bundan dolayı âlimler, "Hz. Ali üç çörek verdiğinde, hakkında Dehr sûresinin nazil olduğunu" söylemişlerdir. Bu ise, ancak Hz. Ali'nin fakir olması halinde söz konusu olabilir. Ama kendisinde zekâtın farz olacağı kadar bir malı bulunan kimsenin, üç çörek vermesinden dolayı, o sûrede zikredilen bu büyük övgüye müstehak olması imkânsız olur. Onun kendisinde zekâtın farz olacağı kadar bir malı olmadığına göre, Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak... zekâtı veren..." ifâdesinin, Hz. Ali hakkında olduğunu söylemek imkânsız olur.

e) Farzedelim ki, bu âyetle Hz. AH İbn Ebi Talip murad edilmiş olsun.. Ancak ne var ki bu âyetle istidlal, âyette geçen "velî" kelimesiyle murad "yardım eden", "seven" mânası değil, tasarrufta bulunan mânası olduğu zaman ancak tamam olur.. Bu husustaki sözümüz ise, daha önce geçmişti. [53]

Üçüncü Mesele

Bil ki, HakTeâiâ'nın "Allah’ın emirlerine boyun eğici olarak... zekâtı veren..." ifâdesinden kastedilenlerin, "rükû halinde iken zekâtlarını veren kimseler olduğunu" söyleyenler, bu âyetle amel-i kalîlin namazı bozmayacağı hususunda istidlal etmişlerdir. Çünkü bu kimse, namazda iken zekâtını dilenciye vermiştir. Şüphesiz ki bu kimse, namazda iken zekât vermeye niyet etmiştir. Böylece bu, bu tür amellerin namazı bozmayacağına delâlet etmiş olur. Geriye, âyette ilgili şu iki soru kalmıştır:

Birinci Soru: Âyette zikredilenler, Allah, Resûlullah ve müminlerdir. O hâlde daha niçin Cenâb-ı Hak, (i^3j UİI "sizin dostunuz ancak..." yerine, "sizin dostlarınız ancak..." dememiştir?

Cevap: Sözün aslı, "Sizin dostunuz ancak Allah'tır" şeklindedir. Böylece Allah'ın dostluğu asıl kılınmış oldu. Sonra da, Allah'ın bu dostluğu ipine ikinci derecede olarak Resûlullah'ın ve mü'minlerin dostluğu da dizilmiştir. Şayet "Sizin dostlarınız ancak Allah, Resulü ve iman etmiş olanlardır.." denilmiş olsaydı o zaman bu ifâdede astolan ve asla tâbi olanlar belirtilmemiş olurdu. Abdullah İbn Mesûd, bu ifâdeyi "Sizin mevlanız ancak..." şeklinde okumuştur.

İkinci Soru: "ki onlar namazı ikâme ederler..." ifâdesinin i'râb-taki mahalli nedir?

Cevap: Bu, sözünden bedel olarak, mahallen merfûdur. Veyahut da kelâmın takdirinin "Onlar, namazı ikame edenlerdir.." şeklinde olması da söylenebilir. Veya bu ifâde, medh üzerine mansûbtur. Burada, bu ifâdenin getirilmesinden maksat ise, samimi ve ihlaslı olan mü'minleri, iman ettiğini iddia edip de münafık olan kimselerden ayırdetmektir. Çünkü bu ihlas, o kimsenin ancak rükû halinde iken, yani hudû ve huşu ile yalnız Allah'a yönelme halindeyken namazına devam etmiş olmasıyla bilinir. [54]

Allah ve Resulünün Himayesine Girenler Galipdirler

Daha sonra Cenâb-ı Hak:

Kim Allah'ı, Peygamberi ve iman edenleri velî edinir (ve yardımcıları olursa) hiç şüphe yok ki, galip gelecek olanlar, Allah'ın cemaatinin ta kendileridir" (Mâıde, 56) buyurmuştur.

Bu âyet-i kerime ile ilgili iki mesele vardır: [55]

Hizbullah’ın Manası

Arapça'da hizb kelimesi, kişinin kendi görüşünde olan arkadaşlarının meydana getirdiği topluluktur. Bunlar, kendilerine zor gelen bir işten dolayı, bir araya gelmiş topluluktur. Müfessirler bu tabiri çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Meselâ Hatan el-Basri, "Allah'ın ordusu"; Ebu Revk, "Allah'ın vefîteri"; Ebû'l-Allye, "Allah'ın taraftarları" mânalarını vermişlerdir. Bazıları da bu tabire, "Allah'ın yardımcıları" anlamını vermişlerdir. Ahfeş, "Hizbullah, "Allah'ın dinini din olarak benimseyen, O'na itaat eden ve Allah'ın da kendilerine yardım etmiş okluğu kimselerdir" demiştir. [56]

İkinci Mesele

Allah'ın buyruğu haber yerinde kullanılmış bir cümledir. Mübtedâya ait rabıta zamiri de,

malum olduğu için zikredilmem iştir. Haberin takdiri ise, "Allah'ın ordusundan ve yardımcılarından olduğu için, o kimseler galiptirler" şeklindedir. [57]

Dininizle Alay Edenleri Dost Edinmeyin

"Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap vertlenletie, kâfirlerden dininizi bir eğlence ve oyun tutanları dostlar edinmeyin. Allah'tan korkun, eğer inanmış kimselerseniz..." (Mtkto, 57).

Bil ki Allah Teala, önceki âyette yahudi ve hristiyanlan dost edinmeyi yasaklamış ve bu sözü de, bunu izah için sevketmiştir. Daha sonra da burada, bütün kâfirleri dost edinmeyi yasaklayan umumî bir nehy zikretmiştir ki, işte bu da bu âyettir. Bu hitapta ilgili birkaç mesele vardır: [58]

Birinci Mesele

Ebû Amr ve Kisaî, "kâfirler" lafzını, Cenâb-ı Hakk'ın "kendilerine kitap verilen­lerden.... ' ifâdesine atfederek cerr ile okumuşlardır ki, kelamın takdiri jü&l jaj şeklindedir... Diğer kıraat imamları da, ifadesine atfederek, nasb ile okumuşlardır ki, bu kıraate göre kelâmın takdiri ise,"kâfirleri de (dost edinmeyin)" şeklinde olur. [59]

İknici Mesele

Denildiğine göre, Rtfae Ibn Zeyd ile Süveyd İbnu'l-Hare, önce iman izhar etmişler, sonra da münafık olmuşlardı.

Müslümanlardan bir grup kimse de onları seviyor, onlara muhabbet besliyordu. İste, onlan seven müslümanlar hakkında Allah bu âyeti indirdi. [60]

Ehl-i Kitap İle Öteki Kafirlerin Farkı

Bu âyet, ehl-i kitabın, kâfirlerden ayrı tutulmasını iktizâ eder. Çünkü atıf, başkalığı (muğayerek)1 i gerektirir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendi­lerine kitap verilen kâfirler... " (Beyyine, ıj ifâdesi, ehl-i kitab­ın kâfir oldukları hususunda açık bir ifâdedir. Bu iki sözü uzlaştırmanın yolu ise şudur: Müşriklerin küfrü daha şiddetli ve daha büyüktür. İşte bundan dolayı biz, "küfür" ismini hasseten müşriklere tahsis ediyoruz.. Allah en iyi bilendir. [61]

Dördüncü Mesele

Onların, din ile oynamalarının ve istihza etmelerinin mânası, kalben küfürde ısrar ettikleri halde, dilleriyle İslâm olmuş görünmeleridir.. Bunun bir benzeri de, Bakara süresindeki,

"Onlar iman edenlere rastladıkları zaman, "İnandık" derler. Şeytanlanyla baş başa kalınca ise, "Emin olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz" derler" (Bakara, 14) âyetidir. Buna göre ifâdenin mânası, "Âyette bahsedilenler, sizin dininizi alay ve eğlenceye alınca, sizin onları birer dost, yardımcı ve ahbap edinmemeniz gerekir. Çünkü böyle bir durum, aklın almadığı ve kişiliğin kabul etmeyeceği bir iştir" şeklinde olur. [62]

Kâfirlerin Ezanla Alay Etmeleri

"Birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, (onlar) onu bir eğlence ve bir oyun edinirler. Bu, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır" , 58).

Cenâb-ı Allah, bir önceki âyette onların, müslümanların dinini oyun ve eğlence edindiklerinden bahsedince, bu âyette de, onların bu dini oyun ve eğlence edinmelerinin bir şeklini zikrederek, "Birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, (onlar) onu, bir eğlence ve bir oyun edinirler" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [63]

Birinci Mesele

Âyette gecen kelimesindeki mef'ûl zamiri, ya daha önce geçen salât'a (namaza), ya da "çağırdığınız zaman" fiilinin masdarı olan, "münâdâ" (çağırma) kelimesine râcidir (Yani namaza çağrı olan ezanla ilgilidir).

Rivayet edildiğine göre, Medine'deki hristiyanlardan birisi, müezzinin "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah"(Şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulüdür dediğini duyduğunda, "Ben bu yalancıyı yakacağım" derdi. Derken bir gece hizmetçisi elinde yanan birşeyle onun evine girdi ve o ateşten bir kıvılcım eve sıçradı. O adam böylece evi ve ailesi ile birlikte yanıp kül oldu.

Yine rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.s)'in müezzini, namaz için ezan okuyunca, müslümanlar kalkar namaza giderlerdi. Bunun üzerine yahûdîler, "kalktılar kalkmaz olasıcalar; kıldılar, kılmaz olasıcalar!" diyerek alay ederlerdi.

Şu da rivayet edilmiştir: Müslümanlar namaz kılmaya kalktıklarında münafıklar halkı namazdan soğutmak için gülerlerdi.

Yine şu da rivayet edilmiştir: Onlar, "Ey Muhammed, daha öncekilerde duyulup görülmeyen bir bid'at çıkardın. Eğer sen peygamber isen, şüphesiz ki icâd ettiğin bu işte, bütün peygamberlere muhalefet ettin. Binâenaleyh, kervandakilerin nida etmesi gibi, böyle nida etmen sana nerden geliyor?" dediler. İşte bunun üzerine Allah bu âyeti indirdi. [64]

Bu Ayet Ezanın Kur’an’daki Delilidir

Âlimler, bu âyetin, ezanın sırf rüya ile değil, Kur'ân'ın nassı ile de sabit olduğunu gösterdiğini söylemişlerdir. [65]

Üçüncü Mesele

Âyetteki "hüzüv" ve "la'b" (eğlence ve oyun) kelimeleri, iki ayrı şeydir. Çünkü müslümanlar namaza kalktıklarında, münafıklar,"Bizim yaptığımız bu amelleri, Müslümanlarla alay ve istihza etmek için yapıyoruz. Çünkü onla*, biz böyle olmadığımız halde, kendi dinlerinde olduğumuzu sanıyorlar" diyorlardı. Münafıklar bunda ne dinî, ne dünyevî bir fayda ve menfaatin olmadığına inandıkları için, "Bu, bir oyundur" derlerdi.

Daha sonra Hak Teâlâ, 'Bu, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır" buyurmuştur. Yani, "Eğer onların akılları tam olsaydı, yaratan ve nimet verene ta'zim etmenin, O'na son derece hizmetin oyun ve eğlence olamayacağını, aksine kutların en güzel amelleri ve en şerefli fiilleri olduğunu bilirlerdi" demektir. İşte bundan ötürü bazı hakim kimseler, "Hareketlerin en şereflisi namaz, hareketsizliklerin en faydalısı da oruçtur" demişlerdir. [66]

Eht-i Kitabın Müslümanlara Karşı Duyduğu Kinin Sebebi

"De ki: "Ey ehl-1 kitap, sizin bizden hoşlanmayışmız, ancak Allah'a, bize indirilene ve daha evvel indirilmiş olanlara imân etmemizden dolayıdır ve sizin birçoğunuz fâsıksınız" (MAide, 59).

Bil ki âyetin, kendinden öncekilerle münasebeti şu bakımdandır: Allah Teâlâ, ehl-i kitab'ın ve kâfirlerin, İslam dinini alay ve eğlenceye aldıklarını nakledince, onlara, "Sizin, bu dinden hoşlanmamanızın sebebi nedir? O dinde, alay ve eğlenceye almayı gerektiren hangi şeyi buluyorsunuz?" demiştir.

Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: [67]

“Nikme” Tabirinin İzahı

Hasan el-Basrî, kâfin fethası ile kelimeyi, şeklinde okumuştur ki fasîh olan, bu kelimenin kâfinkesresi ile okunmasıdır. Nitekim sen, birşeyden hoşlanmadığında, kâfin kesresi veya fethası ile, veya dersin. Müfessirler âyetteki bu ifâdeye, "Sizler ayıplamıyorsunuz", "sizler yadırgamıyorsunuz", "sizler hoşlanmıyorsunuz" mânalarını vermişlerdir. Bazı âlimler, "ikâb"a (yani cezalandırmaya) da bazan, bu kökten olan 4*âi kelimesinin kullanıldığını, çünkü ikâbın, hoş olmayan fiillere karşı uygulandığını söylemişlerdir. Diğer bazıları ise, birşeyi hoş karşılamayan kimsece, hoşlanmadığı o şeye karşı gösterdiği gazabın "nikme" diye adlandırıldığını, çünkü hoşlanılmayan şeye karşı gösterilen gazabın da azap mânasına geldiğini söylemişlerdir. Binâenaleyh birinci görüşe göre, "nikme" kelimesi, önce hoşlanılmayan şey mânasına vaz'edilmiş (icâd edilmiş), sonra da, hoşlanılmayan bir şey olduğu için "azap" mânasında da kullanılmıştır. İkinci görüşe göre ise, "nikme" kelimesi, önce "azap" mânasına vaz' edilmiş, sonra da, peşisıra azap geldiği için hoş karşılanmayan şeye de "nikme" denilmiştir. [68]

İkinci Mesele

Âyetin mânası şöyledir: "Allah Teâlâ, ehl-i kitaba, "Niçin bu dini bir oyun ve eğlence ediniyorsunuz?" diyor, sonra da adetâ taaccüp ederek, "Siz bu dinde, sadece Allah'a, Hz. Muhammed'e indirilen kitaba ve Hz. Muhammed'den önce gelm.9 bütün peygamberlere iman etmeyi yadırgıyorsunuz. Fakat böyle bir iman, yadırganacak birşey değildir. Mesela Allah'a iman, bütün ibadetlerin başıdır. Hz. Muhammed'e ve diğer bütün peygamberlere iman ise haktır, doğrudur. Zira risâlet ve nübüvvet iddiasında, bir peygamberi tasdîke götüren yol mucizedir. Sonra mucizenin Hz. Muhammed (s.a.s)'in elinde de tahakkuk ettiğini görünce, onun bir resul olduğunu ikrar etmek gerekir. Bazı peygamberleri kabul edip, bazılarını kabul etmeme hususu ise, bir tezâd teşkil edip yanlış bir yoldur. Binâenaleyh üzerind»? olduğumuz şeyin bir hak dîn ve müstakim yol olduğu sabit olur. O halde siz, niçin bizim bu imanımızı yadırgıyorsunuz."

İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bir kısım yahûdî, Allah'ın Resul (s.a.s)'üne gelip O'na, hangi peygamberlere iman ettiğini sordular. Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah'a bize indirilene ve Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'e indirilene... inandık" deyip "Biz, Allah'a teslim olmuş olanlarız" diye sonuna kadar âyeti okudu. O, sözünde Hz. İsa (a.s)'yı da iman ettiği peygamberler arasında zikredince, onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini de inkâr ederek, "Dünya ve âhirette, sizden daha nasibsiz bir dinin müntesibi ve dininizden daha şerli bir din görmedik" dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Allah, bu ve bundan sonraki âyeti indirdi.

Cenâb-ı Hakk'ın "ve sizin birçoğunuz fasıksmız" ifadesinde, bütün kıraat imamları ifâdenin başını elifin fethası ile şeklinde okumuşlar, Nu'aym İbn Meysere ise, elifin kesresi ile, şeklinde okumuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç soru vardır:

Birinci Soru: Yahudilerin ekserisi fâsık ojduğu halde, müslümanlardan nasıl (niçin) hoşlanmazlar?

Buna birkaç bakımdan cevap verilir:

1) Âyetteki, "Sizin birçoğunuz fâsiksmiz" ifâdesi, fâsıklığı onlara has kılmaktır. Binâenaleyh bu söz de ta'riz yolu ile müslümana, onların fâsık oldukları için tabî olmadıklarını gösterir. Buna göre mâna, "Siz, imân ettiğimiz ve sizin gibi fasık olmadığımız için bizden hoşlanmıyorsunuz" şeklinde olur.

2) Allah Teâlâ, yahûdilerin, peygambeherin hepsine iman etmeyi yadırgadıklarını, halbuki bu imanın, kendilerinin fası ki ı klan n in yanında yadırganacak bir şey olmadığını, aksine fâsıklığın yadırganması gereken şeylerden olduğunu söylemiştir. Bu gibi ifâdeler, eşleştirme (terazileme, izdivaç) hususunda güzeldir. Nitekim birisi, "Sen, benim ancak iffetli, kendinin fâcir, benim zengin, kendinin fakir oluşundan hoşlanmıyorsun" der. İşte bu, mukabele (zıtları birbiriyle karşılaştırma) yoluyla, mânayı tamamladığı için güzel ve yerinde bir ifâdedir.

3) Bu ifâdenin başındaki "vâv", vâv-ı ma'iyyedir. Yani, "Sizler, birçoğunuz fasık olmanızla birlikte, (fasık olduğunuz halde), bizlerin Allah'a iman etmemizi yadırgıyorsunuz" demektir. Zira, iki hasımdan biri kötü sıfatlarla mevsuf olup, diğeri de pek çok güzel sıfat sahibi olunca, hasmının kötü sıfatlarının yanında, berikinin güzel sıfatlara sahip oluşu, hasmın kalbinde, daha çok buğz ve hasede sebebiyet verir.

4) Bu ifâdede mahzûf bir muzaf vardır ve takdiri "ve sizin, fâsık olduğunuza inanmamızdan hoşlanmıyorsunuz" şeklindedir.

5) Kelâmın takdiri "Siz, bizden ancak Allah'a... ve sizlerin çoğunuzun fâsıklar olduğunuza inanmamızdan hoşlanmıyorsunuz" şeklindedir. Yani, "Fasık olduğunuz için, bizim imanımızdan hoşlanmıyorsunuz" demektir.

6) Bunun mahzûf bir ta'lîle (sebebe) atfedilen bir ta'lilojması da caizdir. Buna göre sanki, "Siz, insafınız (vicdanınız) az olduğu için ve birçoğunuz fâsık olduğunuz için, Allah'a... imanımızı yadırgıyorsunuz" denilmiştir.

İkinci Soru: Yahudilerin hepsi fâsık ve kâfir olduğu halde, Cenâb-ı Hak niçin, onların çoğunun fâsık olduğunu söylemiştir? Buna şu iki bakımdan cevap verilir:

1) Bu, "sizin bir çoğunuz, reislik, makam, mansıb elde etmek, rüşvet almak ve krallara (idarecilere) yaklaşmak için onların yaptıklarını yapıyor ve onların dediklerini diyorsunuz. O halde sizler kendi dininizde âdil değil, fâsıksınız. Çünkü kâfir ve bid'atçılar da bazan dininden döner, bazan dininin fasıkı olur" demektir. Yahûdilerin hepsinin böyle olmadığı malumdur. İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü fâsıklık sıfatını onların çoğuna mahsus kılmıştır

2) Allah Teâlâ, onlardan iman edecek olanların da bu fâsıklığa dahil olacağı zannedilmesin diye, hepsinin değil, ekserisinin fâsık olduğunu söylemiştir. [69]

Yahudilerin Lanet ve Gazaba Uğrayıp, Onlardan Bir Kısmının Maymun Kılığına Sokulması

"De ki "Allah katında bir mükâfaat olarak, bundan daha şerlisini size haber vereyim mi; Allah'ın lanet ve gazap ettiği ve içlerinden maymunlar ve domuzlar yaptığı kimseler ve tâguta tapanlar var ya, işte onlar mevkice daha şerli ve dümdüz yoldan daha çok sapmış kimselerdir" (Mâkte, 60).

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [70]

Birinci Mesele

Âyetteki (bundan) ifâdesi, bir önceki âyette geçen o hoşlanmayan kimselere işarettir. Binâenaleyh burada mutlaka mahzûf bir muzaf vardır ve takdiri, "Bu, hoşlanmaytş işinin sahiplerinden daha şerli" şeklindedir. Çünkü Cenâb-ı Allah, "Allah'ın lanet ve gazap ettiği... kimseler" buyurmuştur. Binâenaleyh, "Lanet edilmiş olanlar bu dinden daha şerlidir" denilmez. Aksine, "Lanet edilen kimseler, bu dine müntesip olanlardan daha şerlidir" denilir.

Eğer; "Bu ifâde bu dine girmiş olanların da şerli oldukları mânasına gelir. Halbuki durum böyle değildir?" denilir ise, biz deriz ki: Cenâb-ı Hak bu ifâdeyi, onların görüşlerine ve inançlarına göre getirmiştir. Çünkü onlar, İslam dinine inanmanın şer olduğunu iddia ediyorlardı. Böyle olunca, onlara deniliyor ki: "Farzedin ki iş sizin dediğiniz gibidir. Fakat Allah'ın size laneti, gazabı ve şekillerini maymun ve domuz suretine çevirmesi, bundan daha şerlidir" denilmiştir. [71]

İkinci Mesele

kelimesi, temyiz olarak mansuptur. Bu, "mef'ûle" veznindedir. Tıpkı "mekbule" ve mecvûze" kelimeleri gibidir. Bu, masdar mânasına bir kelimedir. Masdarlar bazan kelimelerinde olduğu gibi "mef'ûl" vezninde gelir.

Buna göre şayet, "Mükâfaat, iyilik etmeye mahsustur. Binâenaleyh, kötülük yapmanın karşılığı olarak nasıl kullanılmıştır?" denilirse, biz deriz ki:

Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı Onları elem verici bir azapla müjdele" (Âj-iimran,2i)âyetiyle, şairin "Aralarındaki selamlaşma, (sanki) acı ve elem veren bir darptır, vuruştur" ifâdesinde olduğu gibidir. [72]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın ifadesindeki edatının, terkib bakımından şu iki durumda bulunması muhtemeldir:

a) Bu ifade, mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere,

mahallen merfûdur. Çünkü Allah: "De ki: "Allah katında bir miikâfaat olarak, bundan daha şerlisini size haber vereyim mi?" buyurunca, sanki birisi, "kimdir bu?" diye sormuş, bunun üzerine de ÜN **J j* ^ "Bu, Allah'ın kendisine lanet ettiği kimsedir" diye cevap verilmiştir. Bunun bir benzeri de, j#İ ^mj j* r* f&fâ j* "Ve ki: "Şimdi bundan daha çok kötü olanı size haber vereyim mi? Ateştir" (Hacc, 72) âyetidir. Buna göre Allah, sanki j#l j* "O, ateştir" demiştir,

b) Bunu kelimesinden bedel olmak üzere, cerr mahallinde olmast caizdir. Manası da, "...Allah'ın, kendisine lanet ettiği kimseyi haber vereyim mi?" şeklindedir. [73]

Dördüncü Mesele

Bil ki Allah Teâlâ, onların burada çeşitli birçok sıfatlarını zikretmiştir:

a) Allah-u Teâlâ onları lanetlemiştir.

b) O, onlara gazap etmiştir.

c) O, onlardan bazılannı maymunlar, hınzırlar ve tâgûtperestler haline getirmiştir.. Tefsirciler, "Âyetteki "maymunlar" ifadesiyle, Ashâb-ı Sebt (cumartesi yasağını ihlâl edenler); "domuzlar" ifadesiyle, Hz. İsa'nın mucizesi olan sofrayı (mâide) inkâr edenler kastedilmiştir" demişlerdir.

Yine rivayet edildiğine göre, domuz ve maymunlar haline getirilenler, Ashâb-ı Sebt'ten idiler. Çünkü Ashab-ı Sebt'in gençleri maymun, ihtiyarları da domuz haline çevrilmişlerdi... [74]

Kelimesindeki Kıraât Vecihleri Ve Hamza'mn Müdafaası

Keşşaf sahibi, âyetteki tirildi ifadesiyle ilgili birçok kıraat zikretmiştir: .

1) Übeyy (r.a), bunu "Tâğutâ ibâdet eden kimseler" şeklinde okumuştur.

2) Abdullah İbn Mes'ud (r.a), "ve kim tâğuta ibadet ederse..." şeklinde okumuştur.

3) Kelime, İ'i'/b kelimesine atfedilerek, "Tağ ut pe rest" şeklinde okunmuştur.

4) Yine ifâde, şeklinde de okunmuştur.

5) Bu, (kulları) şeklinde;

6) (kullar) şeklinde;

7) vezni üzere şeklinde;

8) şeklinde;

9) "Abîd" kelimesinin çoğulu olarak, iki zamme ile yine şeklinde;

10) "Kefere" vezninde âi-p şeklinde;

11) Aslı olmak üzere şeklinde okunmuştur. Bu sonuncusunda tâ harfi, izafetten dolayı hazfedilmiştir. Yahut da bu, "hadim" kelimesinin şeklinde çoğul oluşu gibi, kelimesinin şeklinde bir çoğuludur.

12) Yine bu kelime şeklinde;

13) şeklinde;

14) şeklinde;

15) Meçhul olarak, şeklinde okunmuştur ki bu, ve "Aralarında tağuta tapılan" manasındadır ve zamir hazfedilmiştir.

16) Yani Allah bırakılıp, tâğut ma'bud edinilerek manasında okunmuştur. Bu tıpkı senin, birisi reis olduğu zaman söylediğin, "O, emir yapıldı" sözün gibidir.

17) Hamza bu kelimeyi, ayn'ın fethası, bâ harfinin zammesi, dal'ın nasbi ve "tâgut" kelimesinin cerri şeklinde okumuştur. Bazi âlimler Hamza'nın bu okuyuşunu tenkid etmiş ve bunu bir kıraat hatası sayarak rivayet edilmesi doğru olmayan bir şeyi zikreden biri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bazı âlimler ise bunun bir iahin (gramer hatası) ve bir Kıraat hatası olmadığını söylemişler, bununla ilgili şu izahları yapmışlardır:

a) (abud) kelimesi, aslında abd (kul) demektir. Araplar, mübalağa ifâde etsin diye kelimenin bâ harfini ötürelemişlerdir. Bu tıpkı Arapların, "iyice sakınan ve çok zeki olan" mânasına demeleri gibidir. Buna göre ifâdesi, "Tâgut'a ibâdette zirveye ulaşan" demektir. İşte bu, en güzel izahtır.

b) kelimeleri tıpkı, ve (yırtıcı hayvan) kelimeleri gibi, aynı manada iki kullanıştır.

c) kelimesinin çoğulu, kelimesi; kelimesinin çoğulu da şeklidir. Bu tıpkı, kelimesinin, kelimesinin çoğulu olması gibidir. Araplar, iki zammenin peşpeşe gelişini ağır bulmuş ve böylece, bu kelimedeki birinci zamme fethaya çevrilmiştir.

d) Muhtemelen Hamza bu kıraati ile manasını kastetmiştir. Bu durumda bu ketime, ı[rii' yerine kullanılan ^JÂ (paralar) kelimesi gibi olmuştur. Sonra baştaki hemze hazfedilmiş ve harekesi sonra gelen harfe verilmiştir.

e) Muhtemelen Hamza, bununla mânasını kastetmiştir. Sonra fiil-i maziye benzemesin diye, sonundaki tâ harfi hazfedilmiş, bâ harfi ötürelenmiştir. [75]

Altıncı Mesele

Cenâb-ı Hak, "Tağut'a tapanlar..." buyurmuştur. Ferrâ, ou kelimenin tefsirinin, "Allah onlardan, maymunlar ile, Tâğut'a tapanlar halketti" şeklinde olduğu­nu söylemiştir. Mananın böyle olması halinde ism-i mevsû1(2r kelimesi) hazfedil­miş olur. [76]

Yedinci Mesele

Âlimlerimiz bu âyete dayanarak, küfrün de Allah'ın kaza ve kaderiyle meydana geldiğini söyleyerek, şöyle demişler­dir: "Zira âyetin takdiri, "Allah, onlardan Tâgût'a tapanlar

yarattı" şeklindedir. Bu "yaratma, kılma" işi ancak, Allah onlarda bu ibâdeti yarattığı zaman düşünülebilir. Çünkü, şayet bu ibâdet onlar tarafından meydana getirilmiş olsaydı, Allah Teâlâ onları, puta tapanlar kılmış olmaz; tam aksine onlar kendi kendilerini böyle yapmış olurlardı.. Böyle bir mâna ise, âyetin mânasının hilâfınadır. Mutezile ise bunun mânasının, "Allah Teâlâ onlar hakkında bu şekilde hüküm verip, onları bu şekilde vasfetti. Bu tıpkı, Allah'ın Onlar O Rahmanın bizzat kullan olan melekleri de dişiler yaptılar" (Zuhrui, 19) âyeti gibidir..." şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu hususla alâkalı görüşümüz, daha önce birkaç defa geçmişti.. [77]

Sekizinci Mesele

Âyette bahsedilen "Tâğuf'un, İsrailoğullarının taptığı buzağı olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun İsrailoğullarının

âlimleri mânasına geldiği de söylenmiştir. Yine bunun, Allah'a isyan hususunda herhangi bir kimseye boyun eğen, itaat eden kimsenin de Tâgût'a ibâdet etmiş olduğu da söylenmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "İşte onlar mevkke daha şerlidirler" buyurmuştur. Yani, "Kendilerine lanet edilip, maymun ve domuzlar haline getirilenler mekân ve mevki bakımından mü'minlerden daha şerlidirler" demektir. Bu ifâdede lafzının getirilmesi hususunda da şu iki izah yapılmıştır:

a) İbn Abbas (r.a), "Çünkü onların mekânları, "sekar" (cehennemin bir tabaka­sızdır. "Sekar" tabakasından da daha şerli ve afet bir yer yoktur" demiştir.

b) Hakikatte ehline ait olduğu halde, âyette şer kelimesi lafız bakımından "mekân"a nisbet edilmiştir ki, böyle bir ifâde kinaye babından olur. Bu, Arapların "Falancanın kılıç bağı uzun, külü de çoktur" demesi gibidir. Bunun neticesi, bir şeyin "levazımı ve tevâbii"ni (genellikle, ayrılmayan unsurlarını) zikretmek suretiyle o şeyin kendisine işaret etmekten ibarettir.

Daha sonra Allah "Ve dümdüz yoldan daha çok sapmış olan..." buyurmuştur. Yani, "Doğru ve mutedil yoldan, hak dinden daha çok sapmış olan..." demektir. Müfessirler, "Bu âyet nazil olunca, müslümanlar ehl-i kitabı ayıplayarak, "Ey maymunların ve domuzların kardeşleri..." demiş, bunun üzerine de onlar rezil rüsvay olarak başlarını Önlerine eğmişlerdir" demişlerdir. [78]

Nifakın Mümkün Olan İstifadeyi Engellemesi

"Sîze geldikleri zaman "iman ettik" derler. Halbuki onlar muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır. Allah onların ne/er gizlemekte olduklarını çok iyi bilendir" {Mâide. 61).

Bu âyet-i kerime ile ilgili birkaç mesele vardır: [79]

Birinci Mesele

Âlimler şöyle demişlerdir: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanına girip münafıkça, O'na iman ettiklerini söyleyen bir grup yahudi hakkında nazil olmuştur. Böylece yüce Allah, Hz. Peygambere onların durumlarını ve Hz. Peygamber'in bildirdiği delillerden O'nun takvirlerinden, nasihatlarından ve hatırlatmalarından hiçbir şey kalplerine nüfuz etmeden, tıpkı ilk başta girdikleri gibi, aynen öylece onun meclisinden çıktıklarını haber vermiştir. [80]

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, 'Halbuki onlar muhakkak küftir ile girmişler, yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyruğundaki bâ harf-i cerri, onların girerken de çıkarken de, kesinlikle hiçbir değişme ve eksilme olmadan, küfürlerinin kendileriyle beraber devam ettiğini ifâde eder. Bu, senin tıpkı "Zeyd elbisesiyle girdi ve onunla çıktı" demen gibidir. Yani, "onun elbisesi, girerken olduğu gibi çıkarken de aynıydı" demektir. [81]

Üçüncü Mesele

Allah, onların içeri girdiklerini bildirirken, js kelimesini getirerek, "Halbuki onlar, muhakkak küfür ile girmişler" buyurmuş; çıkışlarını ifâde ederken de kelimesini getirerek, "yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyurmuş­tur. Alimler bu hususta şöyle demektedirler; kelimesinin getirilmesinin faydası maziyi hâle yaklaştırmak; kelimesinin getirilmesinin faydası ise küfrün onlara nisbet edilmesi ve bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s)'den herhangi bir fiilin sadır olmadığını tekid etmektir.. Yani, "Ey Muhammed, onlar senden, seninle beraber oturdukları müddetçe, küfrü icâp ettirecek herhangi bir şey dinlemediler ki, böylece sen onları küfre düşürmüş olasın!.. Aksine onlar, kendi iradeleriyle küfrü tercih ederek, senin meclisinden çıkan kimselerdir..." demektir. [82]

Dördüncü Mesele

Mu'tezİle, "Allah Teâlâ, zemmetme yoluyla giriş ve çıkış hallerinde küfrü onlara nisbet etmiş ve, "yine muhakkak onunla çıkmışlardır" buyurarak, bu nisbeti iyice belirtmiştir. Böylece bu ifâde, küfrün Allah'dan değil, kul tarafından olduğunu gösterir" demiştir.

Mu'tezile'nin bu görüşüne, "Sizin bu söylediğiniz şey, "ilim ve dâî" meseleleriyle çelişir" diyerek cevap veririz.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, öyle "Allah onların neler gizle­mekte olduklarını çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bundan maksat, müslümanlara tuzak kurmak, onlara hileler düzmek, buğz ve düşmanlıkta bulunmak hususunda onların kalplerinde ne denli gayret ve çaba bulunduğunu iyice ortaya koymak, göstermektir. [83]

Bazı Yahudilerin Günahta Yarışıp Haram Yemeleri

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlardan birçoğunu görürsün ki günahda, düşmanlıkta ve haram yemede birbirleriyle sürat koşusu yaparlar. Yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü!.." (M aide, 62). buyurmuştur.

Bir şeyde yarışmak, o şeye hızlıca girip onun içine dalmak, düşmek demektir. Âyette geçen ism kelimesinin "yatan"; udvân kelimesinin de "zulüm" mânasına geldiği söylendiği gibi, ism kelimesinin, kişinin kendisiyle ilgili günahlar; udvan kelimesinin de başkasıyla alâkalı günahlar olduğu da söylenmiştir. Âyette geçen tabirine gelince, bu da rüşvet almak demek olup, bu husustaki tafsilâtlı ve derin incelememiz, Mâide 42 âyetindeki süht kelimesinin izahında geçmişti. [84]

Bu Âyetteki Bazı Faydalar

Âyette, söylenmesi gereken bazı faydalı noktalar bulunmaktadır. Şöyle ki:

Birinci Fayda: Allah Teâlâ, "insanlardan birçoğunu görürsün..." buyurmuştur. Bunun sebebi, onların hepsinin böyle olmadığıdır. Aksine onların bir kısmı utanarak, bu işi terketmişlerdir.

İkinci Fayda: lafzı genel olarak, hayır ve iyi işler hakkında kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hayır işlerinde de birbirleriyle yarış ya­parlar" (ân imran. 114) ve "Bizim, kendileri için hayırlara koştuğumuzu mu zannediyorlar?..."(Müminlerin, 56) buyurmuştur. Binâenaleyh, buraya uygun düşen, "acele" lafzının kullanılmasıydı. Ancak ne var ki yüce Allah bir incelikten ötürü, burada "müsâraat" lafzını zikretmiştir. O nükte de şudur: "Onlar, sanki bu konuda doğru bir iş yaparcasına o kötü işlere girişiyorlardı" denilmek istenmiştir.

Üçüncü Fayda: İsm lafzı, bütün isyanları ve menhiyyatı kapsamaktadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu kelimeyi zikrettikten sonra, düşmanlık yapmak ve haram yemek tabirlerini getirince, bu durum, bu iki nevi günahın, masiyet ve günah nevilerînin en büyüğü olduklarına delâlet etmiştir. [85]

Âlimlerin Emr-i Ma'rûf Görevi

Daha sonra Cenâb-ı Hak,

"Bari bilginleri, fakihleri onları günah söylemelerinden ve haram yemelerinden vaz geçirmeye çalışsalardı ya.. Her halde yapmakta oldukları bu şey, ne kadar kötü!.. (Mâide. 63). buyurmuştur.

Bu âyetin bışındaki edatı, teşvik ve tevbîh (kınama) mânalarını ifâde eder. Bu kelime burada mânasında kullanılmıştır. Rabbaniyyûn ve ahbar kelimelerinin ne anlama geldiği daha önce geçmişti. Hasan el-Basrî: "Rabbaniyyûn, İncil'e inananların âlimleri; "ahbâr" ise, Tevrat'a inananların âlimleridir" demiştir. Hasan el-Basrî'nin dışındaki âlimler ise, bu tabirlerin yahudiler hakkında olup ve bu âyetin, onlarla ilgili bulunduğunu söylemişlerdir.

Buna göre âyetin mânası, "Allah, ehl-i kitabın âlimlerinin, kendilerinin .ayak takımını ve avamını günahtan nehyetmediklerini yadırgamış ve akıl almaz bir şey addetmiştir..." şeklindedir. Bu da, nehy-i münkeri terkeden kimsenin, o münkeri yapan kimse gibi olduğuna delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, her iki kısmı da, bu iki âyette aynı lafızla "yapmakta oldukları bu şey ne kötü!" diye zemmetmiştir. Aksine biz deriz ki, nehy-i münkeri bırakan, terkeden kimseyi ayıplaması daha kuvvetlidir. Çünkü Allah, günah işleyenler, düşmanlık yapanlar ve rüşvet yiyenler hakkında, "Yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü.. (Mâide, 62) ; nehy-i münker yapmayan âlimler hakkında ise, Her halde... yapmakta oldukları şey elbette ne kadar kötü!'' (Mâide, B3) buyurmuştur. "Sun' " kelimesinin ifâde ettiği mâna, "amel" kelimesinin ifâde ettiği mânadan daha kuvvetlidir. Çünkü "amel", ancak iyice yerleşmiş, kökleşmiş ve sağlamlaşmış olduğu zaman, "sun' " diye isimlendirilir. Böylece Cenâb-ı Hak önceki âyette lafzıyla o günahları işleyen kimselerin günahını, kökleşmemiş bir günah; nehy-i münkeri terkeden kimselerin günahını da, lafzıyla kökleşmiş ve iyice yerleşmiş bir günah olarak ifâde etmiştir. Hakikatte durum böyledir. Çünkü masiyet ve günah ruhun hastalığıdır. Bunun ilacı ise, Allah'ı, O'nun sıfatlarını ve ahkâmını bilmektir. Bu bilgi meydana geldiği halde, günah ortadan kalkmaz ise, işte bu, sahibi ilaç kullandığı halde iyileşmeyen bir hastalık gibi olmuş olur. Nasıl burada, hastalığın zail olmayacak kadar iteri ve çetin olduğu hususunda bir bilgi meydana gelmiş ise, aynı şekilde âlim olan bir kimse de bir günaha yöneldiğinde bu durum, onun kalbinin hastalığının son derece ileri ve çetin olduğuna delâlet etmiştir. İbn Abbas (r.a)'dan, "Bu âyet, Kur'an'daki en ağır âyetlerden birisidir" ve Dahhâk'tan da, "Bana göre, Kur'ân-ı Kerim'de bundan daha korkutucu bir âyet yoktur" sözü nakledilmiştir. Allah en iyi bilendir.[86]

Yahudilerin Allah'a İftira Edip Cimri Demeleri

"Yahudiler, "Allah'ın eli bağlı" dediler. Hay kendi elleri bağlanasıcalar! Ve onlar söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır, (Allah'ın) İki eli de açıktır. Nasıl dilerse Öyle infâk eder O. Rabbinden sana indirilen (âyetler), andolsun ki onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracak. Biz onların arasına Kıyamet gününe kadar, düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar her ne zaman harp için bir ateş tutuşturdu/arsa, Allah onu söndürdü. Onlar yeryüzünde hep fesatçılığa koşarlar. Allah ise fesadçilan sevmez" (Mâide. 64).

Bil ki bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [87]

Meskur Cimrilik İsnadını Nasıl İfade Etikleri

Burada bir müşkil bulunmaktadır, bu da şudur: Allah Teâlâ, yahudilerin böyle söylediklerini nakletmiştir. Allah'ın haber verdiği her hususta doğru söylediğinde hiç şüphe yoktur. Halbuki biz, yahudilerin, böyle bir sözü kesin olarak söyle­medikleri ve böyle bir şeye inanmadıkları hususunda ittifak halinde olduklarını görüyoruz. Yine ontarın akıllılarından nakledilen görüş de, bu iddianın bâtıl olduğunun aklen zarurî olarak bilindiği şeklindedir. Çünkü Allah'ın elinin bağlı olduğunu söylemek, aklın açıkça bâtıllığını gösterdiği bir sözdür. Zira bizim, "Allah" sözümüz, kadim, âlemin yaratılışına ve var edilmesine kadir olan bir varlığın ismidir. Böyle bir varlığın elinin bağlı, kudretinin sınırlı ve noksan olması imkânsızdır. Aksi halde, kudreti eksik olması durumunda, âlemi muhafazası ve tedbiri (evirip-çevirmesi) nasıl mümkün olabilir?

Bu sabit olunca biz diyoruz ki: Bu nakil ve rivayetin doğruluğunu tesbit hususunda son derece zor ve çetin bir müşkil bulunmaktadır. Biz diyoruz ki: Bizce bu hususta birkaç izah şekli vardır:

1) Muhtemelen yahudiler bu sözü, "ilzam" üslûbu ile söylemişlerdir. Çünkü onlar, "Allah'a kim güzel bir borç verirse..." (Bakara, 245) âyetini duydukları zaman, "Eğer Allah borca muhtaç ise, fakîr ve âcizdir" dediler. Onlar, kullarından borç isteyen İlah'ın fakir ve elleri bağlı (cimri) olduğu neticesine varınca, Cenâb-ı Hak onlardan böyle söylediklerini nakletmiştir.

2) Yahudiler, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabının son derece sıkıntı, fakirlik ve ihtiyaç içinde olduklarını görünce, alay ve istihza yoluyla şöyle dediler: "Muhammed'in Tanrısı fakir ve elleri bağlı (cimri)dir." Onlar bu sözü söyledikleri için, Hak Teâlâ böyle söylediklerini nakletmiştir.

3) Müfessirler, "Yahudiler, insanlar içinde malı ve serveti en çok olanlar idiler. Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed (s.a.s)'i peygamber olarak gönderip de, onlar da onu yalanladıklarında, Allah, onların geçimlerini darlaştırdı. O zaman yahudiler, (Allah'ın eli bağlı) dediler. Yani Allah'ı cimrilikle tavsif ederek, "O'nun elleri, bağış ve ihsanda bulunmaktan uzaktır" dediler. Ancak câhil bir kimse, sıkıntı, meşakkat ve belâlara dûçâr olduğu zaman, işte böylesi sözler söyler.

4) Belki de onlar içerisinde, fHozoflarm görüşlerini benimseyen kimseler vardı. Filozoflara göre, Allah mucip liz-zât (zatından dolayı bir şeyi gerekli kılan)dtr. Binâenaleyh sonradan meydana gelen varlıkların meydana gelişi ancak tek bir tarz ve tek bir şekilde mümkün olur. Allah Teâlâ, ö şeyleri meydana geldikleri şeklin dışında başka bir şekilde meydana getirmeye kadir değildir. Binâenaleyh filozofların görüşünü benimseyenler, Allah'ın işte değişik bir şekilde yaratmaya muktedir olmamasını, "elinin bağlı olması" olarak ifâde etmişlerdir.

5) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "Bundan maksad, yahûdilerin: "Allah bize ancak, buzağıya tapmış olduğumuz günler miktarınca azap edecektir" sözüdür. Fakat yahudiler, Hak Teâlâ'nın, kendilerine ancak bu kadarcık bir süre azap edeceği hususunu, bu yanlış ibare (cümle) ile belirtmek istemişler, böylece sözün bozukluğu ve edebe uygun omayışı sebebi ile de lanete müstehak olmuşlardır. Bu, Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Bütün bu izahlarla, âyetteki naklin, doğru ve yerinde olduğu sabit olur. Allah en iyi bilendir. [88]

"Elin Bağlılığının Cimrilikten Kinaye Olması

Elin bağlı ve açık olması, cimrilik ve cömertliği ifâde için kullanılan meşhur bir mecazdır. Nitekim, 'Elini boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de açıp saçma" (isrâ, 29) âyeti de bu mânadadır. Alimler şöyle demişlerdir: "Bunun sebebi şudur: El, işlerin çoğunun, bilhassa mal verip, infâk etmenin yapıldığı bir vasıta ve araçtır. Bundan ötürü, sebebin (aracın) ismini Araplar, müsebbebe (neticeye) vermişler, böylece de cömertlik ve cimriliği, (sebep olan) el, parmaklar, avuç içi veya parmak uçlarına jsnâd etmişlerdir. Binâenaleyh cömert olan bir kimseye avucu feyizli; eli açık; parmaklan açık, ve "parmak uçları (çöl gibi) engin" denilir. Cimri olan kimseye de, "Parmakları dar"; "avuç içi dar"; "parmak uçları zayıf, etsiz" denilir. [89]

Niçin Cimri Olmaları İçin Beddua Ediliyor?

Eğer, "Âyetteki, "Allah'ın eli bağlı" ifâdesinden murad, cimrilik olduğuna göre, yine âyetteki, "Hay kendi elleri baglanasıcalar!" tabirinden muradın da, bu iki cümlenin biribirine mutabakatının doğru olabilmesi için, cimrilik olması gerekir. Halbuki cimrilik, Cenâb-ı Allah'ın nehyettiği mezmûm (kötü) sıfatlardan biridir. O halde Allah'ın onlara, böyle olmaları için beddua etmesi nasıl caiz olabilir?" denilir ise, biz deriz ki: "Âyetteki "Allah'ın eli bağlı" sözü, "vermeye ve harcamaya kadir değil" mânasındadır. Hem sonra vermeye kadir olamama, bazan cimrilikten, bazan fakirlikten, bazan da acziyyetten ötürü olur. İşte aynı şekilde âyetteki, "Hay kendi elleri bağianasıcalar!." sözü de, "ister acziyyet ve fakirlik, isterse cimrilik sebebiyle meydana gelmiş olsun, harcamaya imkân ve kudret bulamamaları için, onlara yapılan bir bedduadır." Bu açıklama ile müşkil ortadan kalkar. [90]

Tabirinin Muhtemel İki Tefsirî

Âyetteki, "Hay kendi elleri bağlanasıcalar ve onlar söylediklerinden dolayı lanetlendiler" ifâdesi hakkında iki izah şekli bulunmaktadır:

a) Bu, onlara yapılmış bir bedduadır. Buna göre mâna şudur: Allah bize, bu şekilde onlara beddua etmemizi öğretiyor.. Nitekim Cenâb-ı Hak bize, "İnşaattan, korkusuzca mutlaka Mesdd-t Haramca gireceksiniz..." (Fetih.27)âyetinde istisna yapmayı, yani "İnşaallah demeyi";"Allah da hastalıklarını arttırdı" (Bakara, 10) âyetinde münafıklara beddua etmeyi; "Ebû Leheb'tn elleri kurusun!" (Lhet.i) âyetinde de, Ebû Leheb'e beddua etmeyi öğretmiştir.

b) Bu, bir haber vermedir. Hasan el-Basrî, "Onların elleri, cehennemde hakikaten bağlanacaktır" demiştir. Yani bu görüşe göre, onlara bir ceza olsun diye, elleri boyunlarına bağlanmıştır.

İmdi şayet; "Eğer bu bağlanma işi, bu görüşe göre, yaptıklarına karşılık, Cenâb-ı Hakk'ın onlara hükmettiği bir ceza olsaydı, o zaman "Böylece de onların "elleri bağlandı" denilmesi daha uygun düşerdi" denilirse, biz deriz ki:

Mukadder de olsa, atfın hazfedilmesi bir faydaya mebni olup, bu da şudur: Allah Teâlâ, atfı hazfedince, O'nun "Hay kendi tileri bağlanasıcalar..." ifadesi, yeni başlanılan bir söz gibi olur. Söze yeni başlanılmış olması da, ona daha bir kuvvet ve daha bir güven verir. Çünkü bir şeye yeniden başlamak, o şeye iyice itina gösterilip ona ehemmiyet verildiğine delâlet eder. "Fâ-i ta'kibiyye"nin hazfedilmesi meselesinde, buranın benzen olan bir ifâde de, "Hani Musa, kavmine: "Allah size muhakkakki bir inek boğazlamanızı emrediyor" demişti. Onlar: "Bizi eğlence mi ediniyorsun?" demişti" (Bakara, 67) âyetidir. Allah bu âyette "Onlar da,"Bizi eğlence mi ediniyorsun..." demişlerdi" dememiştir.

Âyetteki "ve onlar, söylediklerinden dolayı lanetlendiler" buyruğuna gelince Hasan el-Basrî: "Bu, "Onlar dünyada cizye vermek; âhirette de cehennem ile azap olundular" manastndadır" demiştir. [91]

Yedullah Tâbirinin Tefsiri ve Mücessimeyi Tenkid

Allah Teâlâ sonra, Hayır, (Allah'ın) iki eli de açıktır" buyurmuştur. Bil ki, bu âyetten bahsetmek mühim konulardan birisidir. Çünkü Kur'ân'da birçok âyet, Allah'ın eli olduğunu ifâde etmektedir. Bazan zikredilen, sayı belirtilmeksizin "el"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Allah'ın eli onların elleri üstündedir" (Fetih. ıo) buyurmuştur. Bazan, Allah'ın iki eli olduğu ifâde edilir.. Nitekim bu âyette böyledir. Yine bu mânadaki ifâdelerden birisi de, Allah'ın, melun iblise söylemiş olduğu, "Ey iblis, iki elimle yarattığıma secde etmenden seni hangi şey men etti?" Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki: Ümmet-i Muhammed, "Allah'ın eli" ifâdesinin tefsiri hususunda ihtilaf etmişlerdir. Meselâ Mücessime: "Bu, her insanda olduğu gibi, maddî bir organdır" demiş ve görüşüne, Hak Teâlâ'nın, "O putların, yürüyecekleri ayaklan mı, yoksa tutacakları elleri mi yahut görecekleri gözleri mi. yoksa işitecekleri kulakları mı var?" (Arat, 195) âyetini delil getirmişlerdir. Mücessime bu âyetle şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Allah Teâlâ, putların ulûhiyyetini, bu uzuvları olmadığı için tenkid etmiştir. Binâenaleyh eğer bu uzuvlar Altah'da da bulunmaz ise, o zaman Allah'ın da ulûhiyyeti tenkid edilir. Allah'ın ulûhiyyetini tenkid etmek bâtıl olunca, O'nun bu uzuvlarının bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hem sonra "el" kelimesi, bilinen belli uzvun adı olarak konmuştur. Binâenaleyh bu ismi, başka mânaya hamletmek, onun konulduğu mânayı terketme olur ki bu caiz değildir."

Bili ki, K'ücessime'nin bu görüşünün yanlışlığını ortaya koyma, Allah'ın, bir cisim olmadığı meselesine dayanır. Allah'ın, bir cisim olmayışının delili şudur: Cisim, hareket ve sükûn (hareketsizlik) halinden ayrı düşünülemez. Halbuki hareket ve sükûn halleri muhdes (sonradan olma)dırlar. Muhdesten ayrı düşünülemeyen şey de muhdestir. Bir de her cisim sınırlıdır. Miktarı sınırlı olan herşey de muhdestir. Yine her cisim, parçalardan meydana gelir. Böyle olan herşey, bir araya gelme ve çözülme halini kabul eder. Bu durumda olan şey de, kendisini meydana getiren her parçaya •nuhtaçtır ve başkasına muhtaç olan herşey muhdestir. Binaenaleyh bütün bu izahlar ile, Allah'ın bir cisim olmasının imkânsızlığı sabit olmuş olur Böylece O'nun elinin, cismânî bir uzuv olması da imkânsız olur.

Ehl-i tevhîd'in cumhuru (ehl-i sünnet ve'l-cemaat), "Allah'ın eli" tabiri ile ilgili şu iki görüşü vardır:

a) Bu, "Kur'ân, Allah'ın eli olduğuna delalet ettiğine göre, biz buna inanıyoruz. Akıl da, Allah'ın elinin, belli bir cisimden veya parçalardan meydana gelmiş mürekkeb bir uzuv olmasının imkânsızlığını gösterince, buna da bu şekilde inandık. Fakat "Allah'ın eti nedir, onun hakikati nedir?" hususuna gelince, bunu bilmeyi Allah'a havale ettik" diyenlerin görüşüdür. İşte bu, Selefin görüşüdür.

b) Kelamcılar ise şöyle demişlerdir: "Arapçada, "yed" (el) birçok manaya gelir:

1) Uzuv manasına ki bu bellidir.

2) "Nimet" manasına... Nitekim sen, "Yanımda, falancanın teşekkür ettiğim bir "eli" (nimeti) var" dersin.

3) "Kuvvet" manasına... Nitekim HakTeâlâ, "O (peygam­berler), eller ve basiretler sahibidirler" (su, 45) buyurmuştur. Müfessirler bunu, 1 Kuvvet ve akıl sahibidirler" manasında tefsir etmişlerdir. Sibeveyh, Arapların, dediklerini nakletmiştir ki bu, "Senin bunda elin, yani kudretin yok" demektir.

4) "Mülk" yani hakimiyet ve yetki manasına... Nitekim, "Şu mal falancanın elinde yani mülkiyetindedir" denilir. Cenâb-ı Hak da, "nikah düğümü elinde bulunan kimse.." (Bakara, 237)yani "nikah yetkisine malik olan kimse..." buyurmuştur.

5) "Alabildiğine dikkat ve itina gösterme" manasına... Nitekim Allah Teâlâ, "İki elimle yarattığıma...'" Bunu iyice anladığında biz deriz ki: Yed (el) kelimesinin Allah hakkında, bizim bildiğimiz organ (uzuv) manasına gelmesi imkânsızdır. Ama diğer bütün manalar, Allah için söz konusu olabilir.

Burada, bir diğer görüş de şöyledir: Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî fr.h), bir görüşüne göre, âyetteki "yed" (el) kelimesinin, Allah'ın zâtı ile kâim bir sıfat olduğunu, busıfattn, kudret sıfatından başka, istifa' (seçme) yolu ile yaratma ve var etme işlevi bulunan bir sıfat olduğunu iddia ederek şöyle demiştir: "Bunun delili şudur: Hak Teâlâ, Hz. Adem (a.s)'e şeref ve mevkiinin yüksekliğine sebep olarak onu "iki eli ile" yaratmasını bildirmiştir. Binaenaleyh eğer "yed" (el) kelimesi, kudret manasına ofsaydı, bu iki el ile yaratma işinin, o istifanın (seçmenin) illeti olması imkânsız oturdu. Çünkü kudret manasında "yed" ile yaratma, bütün mahlûkat için söz konusudur. Binaenaleyh, istifa (seçme) yolu ile yaratma ve var etme işinin yapıldığı ve kudret sıfatının dışında bir sıfat-ı ilâhiyenin olduğunu söylemek gerekir."

Alimlerin çoğu Allah hakkında kullanılan "yed" (el) tabirinin, Allah'ın kudret veya nimeti manasına geldiğini söylemişlerdir.

Eğer, "Allah hakkında kullanılan "yed" (el) kelimesini, "kudret" manasına alırsanız, bu bir müşkil (problem) doğurur. Zira Allah'ın kudreti tektir. Halbuki Kur'ân'ın âyetleri, bazan Allah'ın "iki eli", bazan da "elleri" olduğunu ifade etmektedir. Yok eğer bu kelimeyi, Allah'ın nimetleri manasına alırsanız, Kur'ân âyetleri bazan Allah'ın "iki eli" olduğunu belirtir. Halbuki Allah'ın nimetleri sayısızdır. Nitekim O, "Allah'ın nimetini saymaya kalkarsanız, sayamazsınız" buyurmuştur?" denilir ise, buna şöyle cevap verilir: "Biz, "yed" (el) kelimesini, "kudret" manasına tefsir etme yolunu tercih edersek, bahsedilen bu müşkile şu şekilde cevap verilir: Yahudiler, âyette nakledilen "Allah'ın eli bağlı" sözlerini Allah'ın cimri oluşundan kinaye yapmışlardır. Böylece onlara, kendi sözlerine uygun şekilde cevap verilerek, "hayır, (Allah'ın) iki eli de açıktır" denilmiştir. Bu, "Sizin vasfettiğiniz gibi durum, Allah'ın cimri oluşu şeklinde değil, aksine O'nun en mükemmel bir biçimde cömert oluşudur. Çünkü eli veren, en mükemmel şekilde vermiş olur" demektir.

Ama biz "yed" (el) kelimesini, "nimet" manasına alırsak, zikredilen müşkile şu iki şekilde cevap verilir:

a) Bu, cinse göre bir "el" nisbetidir. Sonra bu iki cinsten (yani Allah'ın ve insanın nimetlerinin) herbirinin cinsinin içine, sınırsız nimet türleri girer. Buna göre, "Allah'ın iki nimeti, dinî ve dünyevî veya açık ve gizli veya faydayı temin etme ve zararı giderme, veyahut da sıkıntı anındaki ve bolluk anındaki nimetidir" denilmiştir.

b) Bu tabirden maksad, nimetin vasfında mübalağa yapmaktır. Baksana, Arap­ların "Lebbeyke" demelerinin manası, "Sana var gücümle tâatte devam ederim" demektir. Yine, "Sa'deyke"nin m