HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

MÂİDE SURESİ
AYETLER 6-58

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

çok sahih haberlerde ayakları yıkamayı terk edenlere yapılan tehditlerle daha da ağırlık kazanır.

Diğer taraftan baş hakkında mesh, ayaklardan önce mef ul olmak üzere yı­kanan şeyler (eller ve ayaklar) arasına girmek suretiyle sırasını beyan etmek için girmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Sizler yüzlerinizi, dirsek­lerinize kadar ellerinizi, topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayınız, başları­nıza da mesh ediniz. Baş ayaklardan önce bir mePul olduğuna göre, tilavet­te de onlardan öne gelmiştir. -Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır-. Yoksa baş, ayaklardan önce zikredildiği için abdestin sıfatı hususunda ayaklar onunla ortak özellikte olduklarından dolayı değildir.

Âsim b. Küleyb, Ebu Abdurrahman es-Sülemrden şöyle dediğini rivayet e-der: Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bana: diye (ayaklarınızı da mesnedin anlamına gelecek şekilde lam har­fini esreli olarak) okudular. Bu sırada davacılar arasında hüküm vereh Ali (r.a) bunu işitti ve: Ayaklarınızı da (yıkayın anlamına gelecek şekilde "lâm" harfini üstün olarak) diye düzeltti. İşte bu, (âmili itibariyle) mukaddem olan, söz ve söylenişi İtibari ile mualıher olan türdendir.

Ebu İshâk, el-Haris'ten, o, Ali"(r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ayaklan topuklara kadar yıkayınız. İbn Mes'ud ile îbn Abbas'tan da bu ke­limenin "lâmH harfini nasb ile; Ayaklarınızı da (yıkayın), şeklinde okudukları rivayet edilmiştir.

"Ayaklar" anlamındaki kelimenin "lân harfinin esreli okunuşu, ayakla­rın kayıtlı olarak mesh edileceklerini belirtmek için gelmiştir. Bu kayıt da ayak­ların mestli olmaları halidir. Biz bu kaydı, Rasulullah (sav)'dan öğrenmiş bu­lunuyoruz. Zira, ayaklarında mest bulunmaksızın ayaklarını meshettiğine da­ir sahih bir rivayet gelmiş değildir. Böylelikle Peygamber (sav), fiili ile han­gi durumda ayağın yıkanacağını, hangi durumda da mesh edileceğini belirt­miş olmaktadır, da denilmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır.

Denilse ki: Mestler üzerine mesh etmek el-Maide sûresi ile (bu âyet-i ke­rimedeki bu kelimenin esreli okunuşu ile) nesli edilmiştir. Nitekim îbn Ab-bas böyle demiş, Ebu Hureyre ve Aişe neshi reddetmiş, Mâlik de pndan ge­len bir rivayete göre onu reddetmiştir. Şöyle cevap verilir. Bir şeyi bir kim­se reddeder, ondan bir başkası da kabul ederse, reddedenin delili yok de­mektir Mestler üzerine mesh edileceğini ise, ashabtan ve başkalarından pek çok sayıda kimse kabul etmiştir.

el-Hasen der ki: Peygamber (sav)'ın ashabından yetmiş kişi, mestler üze­rine mesh ettiklerini bana nakletmişterdir. Hemmam'dan sahih nakil ile sa­bit olduğuna göre o şöyle demiştir Cerir, önce küçük abdest bozdu, sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. İbrahim en-Nehaî der ki: Rasulul-lah (sav) da önce küçük abdestini bozdu, sonra abdest aldı ve mestleri üze­rine mesh etti. İbrahim en-Nehaî devamla der ki: Bu hadis, (ilim adamları­nın) hoşlarına giderdi. Çünkü Cerir'in İslama girmesi, e)-Maide sûresinin nüzulünden sonra olmuştu.[1] Bu ise karşı görüşü savunup da el-Vakidînin, Abduîhamid b. Cafer'den, onun babasından, Cerir'in Ramazan ayınm onaİ-tıncı gününde İslama girdiğini ve el-Maide sûresinin İse Züllücce ayında, are-fe gününde nazil olduğu şeklinde varid olan ve delil diye gösterdikleri bu ri­vayeti reddeden açık bir nasstır. Çünkü onların naklettikleri bu rivayet, olduk­ça vâhî (gevşek ve sağlam olmayan) bir rivayet olduğundan dolayı sabit ola­mayan bir hadistir. el-Maide sûresinden, arafe gününde nazil olan daha ön­ce de belirtildiği gibi: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim..." ayeti­dir. Ahmerî b. Hanbel der ki: Ben, mestler üzerine mesh hususunda Cerir'in rivayet ettiği hadisi güzel buluyorum. Çünkü orîün İslama girişi el-Maide sû­resinin nazil oluşundan sonradır. Ebu Hureyre ve Aişe (r.anhuma)'dan gelen rivayetler ise onlardan sahih olarak gelmiş değildir. Zira, Aişe'nin bu husus­ta herhangi bir bilgisi yoktu. Bundan dolayı Hz. Aişe bu hususta kendisine .soru soran kimseyi Ali (r.a)'a göndermiş ve ona havale ederek şöyle demiş­tir; Sen ona sor. Çünkü o, Rasulullah (sav) ile birlikte yolculuğa çıkardı...[2]

İmam Mâlik'ten gelen ve onun mestler üzerine meshi reddettiğine dair ri­vayet ise münk,er bir rivayettir ve sahih değildir. Sahih ise, onun ölümü es­nasında İbn Nâfi'e söylediği şu sözlerdir: Ben, özet olarak kendim ayaklan yıkama görüşünü alırdım. Bununla birlikte (mestler üzerine} ayaklarını mesh eden kimsenin yerine getirmesi gerekenler hususunda kusurlu davrandığı gö­rüşünde de değildim. İşte Ahmed b. Hanbel de, İbn Vehb'in Mâlikten nak­lettiği: "Ben, mukimken olsun, yolculukta iken olsun mesh etmem" şeklin­deki sözlerim buna göre yorumlamıştır. Ahmed der ki: Nitekim İbn Ömer'den de onun etrafındakilere mestlerine mesh etmelerini emrettiği halde, kendi­sinin mestlerini çıkartıp abdest alırken onları yıkadığını ve; "Abdest almak bana sevdirildi" dediği rivayet edilmiştir. Buna yakın bir rivayet Ebû Eyyub'dan da gelmiştir. Ahmed (r.a) der ki: Her kim bunu (mestler üzerine mesh etme­yi).İbn Ömer, Ebû Eyyub ve Mâlik'in yaptığı şekilde terkedecek olursa, bu yaptığını reddetmem. Bununla birlikte de böyle birisinin arkasında namaz kı­larız ve ayıplamayız. Ancak, bunu bir takım bid'at ehli kimselerin yaptığı gi­bi mestler üzerine meshi caiz görmediği için terketmesî hali müstesnadır, böyle birisinin arkasında namaz kılmayız. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Yüce Allah'ın: şeklindeki üâm harfinin csreli okunuşu şeklindeki) kıraatin sadece lafza atfedilip, manaya atfedilmemiş olduğu da söylenmiştir.

Bu da aynı şekilde yıkamaya delâlet eder. Çünkü, gözönünde bulunduru­lan manadır, lafız değildir. Onun esreli okunuşu ise, arapların yaptığı gibi, civar (yakınlık, komşuluk) dolayısıyla bir çerdir. Bu husus, Kurân-ı Kerim­de olsun, başka yerlerde olsun varid olmuştur Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Üzerinize alevli ateş ve erimiş bakır bırakılır" (er-Rahman, 55/35) şeklinde (ötreli olması gerekiyorken) esreli ola­rak okunmuştur.[3]

Çünkü, bilindiği gibi nühâs, duman anlamındadır. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

lakis o, çok şerefli bir Kur'ân'dır. Levh-i mahfuzdadır" (el-Burûc, 85/21-22) şeklinde (son kelimesi) esreli olarak okunmuştur, [4]

Şair İmruu'1-Kays da der ki:

"(Yağmur kendisini tepeden tırnağa kadar ıslatmış olduğu için babamız), insanlar arasında baştan aşağıya çizgili bir elbiseye bürünmüş yaşlı bir kimseye benziyordu.'

Böylelikle o, mısraın son kelimesinin i'rabı merfu' olması gerekiyorken, ci­var dolayısıyla esreli okumuştur. Şair Züheyr de şöyle demektedir:

"Zaman onu oyuncak etti ve değiştirdi onu

Benden sonra önüne kattığı toprağı sürükleyip götüren rüzgârlar ve yağmurlar,71

Ebû Hatim der ki: Burada (yağmur anlamına gelen) son kelimenin merfu' olması gerekirdi. Ancak o, kendisinden önceki kelimeye civarı dolayısıyla es­reli okumuştur. Nitekim araplar şöyle der: Bu harab olmuş bir kertenkele deliğidir. Burada (harab olmuş anlamına gelen kelimeyi) merfu' olması gerekirken esreli okumuştur. Bu, el-Ahfeş ile Ebû Ubeyde'nin görüşüdür, en-Nehhâs ise bunu kabul etmez ve şöyle der: Bu büyük bir yan­lışlıktır. Çünkvi, civarın konuşmada kıyasa esas kabul edilmemesi gerekir. Çün­kü bir yanlışlıktır, bu yanlışlığın (şiirdeki) benzeri ise "ikvâ"dır.[5]

Derim ki: Ayaklar hakkında farz olanın yıkamak olduğu hususunda hük­mü kesinleştiren daha önce verdiğimiz açıklamalar ile, Hz. Peygamberin söy­lediği sabit olan: "Topukların ve ayakların iç taraflarının ateşten vay halle­rine"[6] buyruğudur. Hz. Peygamber, yüce Allah'ın muradına muhalefet do­layısıyla bize ateşi hatırlatarak bizi korkutmaktadır. Bilindiği gibi, vacibi (Farzı) terkedenden başkası ate§ ile azab edilmez.

Yine bilindiği gibi rnesh etmek, uzvun tamamım kaplaması anlamına gel­mez. Ayakların meshedüeceğini söyleyenler, ayakların iç taraflarının değil de, üst taraflannın mesti edileceği hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu hadis-î şe­rif ile ayakların mesh edileceğini söyleyenlerin görüşlerinin batıl olduğu açık­ça ortaya çıkmaktadır. Zira, meslıi kabul edenlere göre, ayakların iç tarafla­rının meşinle bir ilgisi yoktur. Ayakların iç taraflarına mesh ile değil, ancak yıkamakla ulaşılır

İcma cihetinden bîr diğer delil de şudur: Ayaklarını yıkayan bir kimsenin üzerinde vacib olanı yerine getirdiği ittifakla kabul edilmiş olmakla birlikte, ayaklarını mesh eden kimse hakkında bu açıdan ihtilaf etmişlerdir. O halde yakın (kesin) olan, hakkında ihtilaf edilen değil, icma ile kabul olunandır. Büyük bir çoğunluk, kâfenin kâffeden (yani mütevatir şekilde), onların da peygamberlerinden şunu naklettikleri sabittir: Hz. Peygamber abdest aldığı sırada bir iki ve üç defa -onlan iyice temizleyinceye kadar- yıkardı. Daha ön­ce yaptığımız açıklamalar ile birlikte ayakların yıkanacağına dair delil olarak bu kadarı yeterli görülmelidir. Böylelikle açıkça ortaya çıkmış oluyor ki, bu kelimenin lâmw harfinin esreli okunuşunun da anlamı -Önceden de açıkla­dığımız gibi- mesh etmek değil, yıkamaktır. Ve yüce AlUh'mz' Ayak­larınızı da (yıkayın)" buyruğundaki amil, yüce Allah'ın; "Yıka­yım'' buyruğudur. Araplar ise fiil, birden çok şeyler arasında yalnızca birisi­ne ait olmakla birlikte bir diğer şeyi de o şeye atfedebılmektedir. Mesela, ek­mek ye süt yedim denilir Bu da, ekmek yedim, süt içtim demektir. Şairin şu mısraı da bu kabildendir:

"Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim. Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Kocanı savaşta gördüm ben

Bir kılıç kuşanmış ve bir de mızrak.

Bir diğeri de şöyle demektedir:

"...Ve yavruladı

İki vadinin etrafında Ceylanları ve Deve kuşları.

Bir tiiğer şair de şöyle demektedir:

"Sütü çokça içen ve hurmayı ve keş'i."

Bu ifadelerin takdiri ise (sırası ile) şöyledir: Ben ona yem olarak saman ver­dim ve ona su içirdim; Kılıç kuşanmış ve mızrak taşımış olarak; vadinin iki tarafında Ceylanları yavruladı, Deve kuşları ise yumurtladı. -Çünkü Deve kuş­ları yavrulamaz, olsa olsa yumurtlar-; Süt içen ve Hurma ve keş yiyen... Bu durumda yüce Allah'ın: "Başlarınıza mesh edin... ayaklarınızı da (yıkayın) buyruğunda, lafzen meshe atıf olmakla birlikte, ma­na ciheti ile yıkamaya atıf olup, maksat ayakların yıkanmasıdır.Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.[7]

14. Topuklar:

Yüce Allah; "Her iki topuğunuza kadar..." diye buyurmaktadır.

Buharî şunu rivayet eder: Bana Musa anlattı, dedi ki: Bize, Vuheyb Amr'dan -îbn Yalıya- haber verdi, Amr babasından dedi kî: Ben, Amr b. Ebî Hasen'in, Abdullah b. Zeyd'e Peygamber (savVın abdesti hakkında soru sorduğuna tanık oldum. (Abdullah b. Zeyd) su dolu bir kab getirilmesini is­tedi. Onlara Peygamber (sav)'ın abdest alıcı gibi abdest aldı. Kaptan eline su boşalttı ve ellerini üç defa yıkadı. Daha sonra elini su kabına sokarak üç avuç alıp ağzını çalkaladı, burnuna su çekti ve sümkürdü. Sonra, elini (yine su ka­bına} sokarak üç defa yüzünü yıkadı. Sonra yine elini (.kaba) sokarak üç de­fa (Buharî'de iki defadır) dirseklerine kadar ellerini yıkadı. Daha sonra yine elini (kaba) sokarak başını nıesh etti ve bir defa ellerini öne ve arkaya ge­tirip götürdü. Sonra da ayaklarını topuklara kadar yıkadı. [8]

İşte bu hadis-i şerif, yüce Allah'ın: "Başlarınıza mesh edin" buyruğunda yer alan "be" harfinin zaid olduğunun delilidir. Çünkü, (hadis rivayetinde) bu harfi kullanmaksızın "başını mesh etti" demiştir. Diğer taraftan başın meshi bir defadır. Müslim'in Sahih'inde bu husus, Abdullah b. Zeyd yoluy­la gelen hadiste "ellerini ileri ve geri götürüp getirdi" sözünün açıklaması şöy­lece gelmiştir: (Meshetmeye) başının ön tarafından başladı ve sonra da elle­rini kafasının arkasına kadar götürdü. Daha sonra da yine ellerini başladığı yere getirinceye kadar geri getirdi. [9]

İlim adamları, "topuklar" hakkında ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, ayağın her iki tarafında tümsekçe görülen iki kemik olduğu görüşündedir. el-Esmaî ise, insanların, topuk ayağın üst tarat'mdadır, şeklindeki sözlerini kabul etmez. Bunu es-Sıkah'la nakletmektedir.

İbnü'l-Kasımın da böyle dediği rivayet edildiği gibi, Muhammed b. el-Ha-sen de böyle demiştir. İbn Atiyye de der ki: Ben, herhangi bir kimsenin ab­dest sınırını buraya kadar kabul ettiğini bilmiyorum. Fakat Abdulvehhab "et-Telkin" adlı eserinde bu hususta karışık ve insanı tereddüde düşüren ifade­ler kullanmıştır.

Şafiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) da şöyle demektedir: Topukların, ba­cak ekleminin (ayakla) birleştiği yerdeki iki kemik olduğu hususunda fark­lı kanaat bildiren kimseyi bilmiyorum Taberî de Yûnus'tan, o, Eşheb'den, o, Mâlik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdestin kendilerine kadar ulaştırılması gereken iki topuk, ayak ökçesinin karşısında bulunan ve baca­ğa bitişik (çıkıntı yapan) iki kemiktir. Yoksa topuk, ayağın üst tarafındaki çı­kıntı değildir.

Derim ki: Hem dilde, hem de Hz, Peygamberin sünnetinde sahih olan da budur. Çünkü, arapçada topuk (el-Ka'b) kelimesi, yükseklik anlamından alın­mıştır. Kâ'beye bu isim buradan verilmiştir. Memelerin tomurcuklanmasını ifade etmek için de bu tabir kullanılır. Kanalın ka'b'i, kanal borusu demektir. Her iki boğum arasmdak. boruya da kab denilir. Teşbih yoluyla şeref ve şan hakkında da kullanılabilir Hadis-i şerifteki: "Allah'a andolsun ki, şan ve şerefin devamlı yüksek kalacaktır." [10]

Sünnetten bu lafzın topuk anlamına geldiğine dair delile gelince, Peygam­ber (sav), Ebû Davud'un en-Nu'man b Beşir'den rivayetine göre şöyle bu­yurmuştur: "Allah'a yemin ederim, ya saflarınızı dosdoğru yaparsınız, yahut da Allah kalpleriniz arasına ayrılık koyar" (en-Nu'man) dedi ki: Bunun üze­rine baktım ki kişi, omuzunu arkadaşının omuzuna, dizini arkadaşının dizi­ne, topuğunu (ka'b'ını) arkadaşının topuğuna (kab'ına) yapıştırıyor.[11] Akb ise, ayağın arka tarafında ökçe sinirinin altındadır. Ökçe siniri (ukûb) ise ba­cak ve ayağın eklem yeridir,

Hz. Peygamberin ayak ökçesi ile bacağın arka tarafının birleştikleri kalın­ca (kıkırdakımsı) damarın (ukrûb'un : ökçe sinirinin) ateşten dolayı vay ha­line"[12] diye buyurmuştur. Yani buralar yıkanmayacak olursa,. Nitekim Hz. Peygamber: "Ayak topuklarının ve ayakların iç taraflarının cehennemden do­layı vay hallerine."[13]

15- Ayak Parmaklarının Arasını Yıkamak (Hilalleme):

İbn Vehb, Mâlikten şöyle dediğini nakletmektedir: Abdest alırken olsun, guslederken olsun, kişinin ayak parmaklarının arasını yıkamak yükümlülü­ğü yoktur. Zora koşmakta ve aşırıya gitmekte de bir hayır yoktur. İbn Vehb der ki: Ayak parmaklarının arasını yıkamak teşvik edilmiş bir husustur. El par­maklarının arasının yıkanması ise kaçınılmaz bir şeydir. İbnü'l-Kasım, Mâ-lik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Ayak parmaklarının arasım hilalleme-yene birşey gerekmez. Muhammed b. Halid, İbnül-Kasım'dan, o, Mâlik'ten bir nehirde abdest alıp ayaklarını hareket ettiren kimse hakkında şöyle de­diğini nakletmektedir: Elleriyle ayaklarını yıkamadığı sürece bu kendisi için yeterli değildir. İbnü'l-Kasım da der ki: Ayaklarından birini diğeri ile yıkiya-bilirse, bu da onun için yeterli olur.

Derim ki: Sahih olan, ayağın diğer kısımlarında olduğu gibi, her iki aya­ğın (parmaklarının) arasını da yıkamadıkça bunun yeterli olmayacağıdır, Çünkü, nasıl ki el parmaklan elden ise, bunlar da ayaktandırlar. El parmakları­nın birbirlerinden rahat ayrılabilir olmalarıyla ayak parmaklarının birbirine bitişik olmalarına da itibar edilmez. Çünkü, kişi nasıl elinin tümünü yıkamak­la emrolunmuş ise, ayağının da tümünü yıkamakla emr olunmuştur.

Peygamber (sav)'dan rivayet olunduğuna göre, abdest aldığı vakit, serçe parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovalardı. [14] Diğer taraftan, Hz. Pey­gamberin ayaklarını yıkadığına dair rivayetler de sabit olmuştur. Bu rivayet­ler ise umumu (parmak aralan dahil olmak üzere tamammO yıkamayı gerek­tirir. Mâlik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) ömrünün sonlarında, ya serçe par­mağıyla veya herhangi bir parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovalardı. Buna sebep ise, İbn Vehb'in kendisine, tbn Lehîa'dan, el-Leys b. Sa'd'ın da Yezid b. Amr el-Gıfarî'den, o, Abdurrahman el-Hubullîden, o, el-Müstevrid b. Şeddâd el-Kureyşî'den naklettiği şu hadisi şerittir. el-Müstevrid dedi ki: Ben, Rasulullah (sav)'ı abdest alırken gördüm. Serçe parmağı üe ayak par­maklarının arasını hilallerdi. İbn Vehb dedi kî: Mâlik bana, bu gerçekten gü­zel bir şeydir ve ben bunu ancak şu anda işittim, dedi[15]

îbn Vehb der ki: Ben, Mâlik'e bundan sonra abdest alırken parmak ara­larını hilalleme hakkında soru sorulduğunu ve bunun yapılmasını emrettiği­ni duydum.

Huzeyfe de Peygamber tsayVın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Parmak aralarını hilalleyin (yıkayın) ki, onların aralarına ateş girmesin." [16] Bu ise, hilallemeyi terki tehdit hususunda açık bir nassUr. Böylelikle bteim dediğimiz sabit olmaktadır.

Başarıya ulaştıran Allah'tır. [17]

16- Abdeat Fiillerini Ardı Arkasına Yapmak (Muvalât):

Âyetin lafızları, abdest azaları arasında muvalâtı (birini diğerinin ardı ar­kasına yıkamayı) gerektirmektedir Muvalât; abdest alan kimsenin abdest bö­lümleri arasında herhangi bir süre sokmaksızın, fiilleri ardı arkasına yapma­sı ve abdestten olmayan bir fiili de araya sokuşturmaması dernektir.

Bu Hususta ilim adamlarının farklı görüşleri vardır îbn Ebi Seleme ile İbn Vehb der ki: Bu, hatırında olsun veya olmasın abdest farzlarından bir farz­dır. Her kim, kasti olarak ya da unutarak abdest azalarını (yıkamakta) birbi­rinden ayırırsa, bu onun için yeterli olmaz.

İbn Abdilhakem ise, ister unutsun isterse de kasti olarak terketsin (mu-valâtsız olarak) aldığı abdest onun için yeterlidir. Mâlik ise, el-Müdevvene ve Kitab-ı Mukammed'de şöyle demektedir: Muvalât sakıttır. (Yani, muvalât mü­kellefiyeti yoktur). Şafiî de böyle demiştir. Mâlik ve İbnü'l-Kasım der ki: Kas­ti olarak ayrı ayrı yıkarsa, bu abdesti olmaz. Unutarak yaparsa olur.

Mâlik, İbn Habib yoluyla gelen rivayette şöyle demiştir: Muvalâtı terket-mek, yıkanan abdest azaları hakkında olur, fakat meshedilen aza için yeter­li olmaz.

Bu hususta böylece beş ayrı görüş ortaya çıkmaktadır ki, bunların iki as­li dayanağı vardır. Birincisi: Şanı yüce Allah mutlak bir emir vermiş bulun­maktadır. O halde sen, bu emirleri istersen peş peşe yerine getir, istersen ay-n ayn yerine getir. Çünkü asıl maksat, namaza kalkmak esnasında bütün aza­ların yıkanmış olmasıdır.

İkincisi ise, bu organları yıkamak değişik rükünleri olan birtakım ibadet­lerdir. Namazda olduğu gibi bunların da ardı arkasına yapılması icabeder. Bu ise daha sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [18]

17- Tertip (Sıralama) :

Yine âyet-i kerimenin lafızları tertibi de ihtiva etmektedir. Bu hususta gö­rüş ayrılığı vardır. el-Ebherî der ki: Tertip (âyette zikredilen sıraya uygun ab­dest almak) bir sünnettir. Mezhebin zahir görüşü, unutan kimse için sırala­mayı bozarak abdest almanın dahi yeterli olacağı şeklindedir

Kasten bu sırayı bozan hakkında ise farklı görüşler vardır. Bu şekilde sı­rayı bozması onun için yeterli olmakla birlikte, gelecekte tertibe uygun ola­rak abdest alır, denilmiştir.

Kadı Ebû Bekr ve başkaları İse, böyle bir şekildeki abdest yeterli olmaz, demektedir. Çünkü böyle bir kişi, abes bir iş yapmaktadır. Şafiî ve diğer ar­kadaşları da bu kanaattedir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ubeyd el-Kasim b, Sel-lâm, İshâk ve Ebû Sevr de bu görüştedir, Mâlik'in arkadaşı Ebû Mus'ab da bu kanaattedir ve bunu Muhtasar'ında zikretmiştir. Bunu, Medine alimlerinden nakletmektedir ki, Mâlik de, abdest alırken ellerini (dirseklerine kadar) yü­zünden önce yıkayıp âyet-i kerimedeki tertibe riayet etmeden abdest alan kim­senin, o abdest ile kılmış olduğu namazlan iade etmekle yükümlü olduğu hu­susunda Medine alimleri ile aynı görüştedir.

Bununla beraber Mâlik, kendisinden nakledilen rivayetlerin çoğunda ve en meşhurlarında şu kanaattedir: "Vav" atıf edatı, arka arkaya yapmayı ge­rektirmediği gibi, tertibi ve sıralamayı da ifade etmez. Ebû Hanife'nin, arka­daşlarının, es-Sevrî'nin, Evzaî'nin, Leys b, Sa'd'ın, Müzenî'nin ve Dâvud b.

Ali'nin görüşü de budur.

el-Kiya et-Taberî der ki: Yüce Allah'ın: "Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın1* buyruğu, Şafiî'nin mezhebinde sahih kabul edilen görü­şe göre, ister ayrı ayrı yıkasın, ister bir arada yıkasm, ister peş peşe yıkasın yeterli olmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda bu, ilim adamlarının çoğun­luğunun da görüşüdür.

Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Ancak Mâlik, daha sonra kılacağı namaz­lar için, sıraya uygun şekilde yeniden abdest almasını müstehab kabul etmek­le birlikte böyle bir şeyi yapmanın vacib olduğu görüşünde değildir. Onun mezhebinden anlaşılan budur. Ali b. Ziyad da Mâlikten şöyle dediğini riva­yet etmektedir: Bir kimse, önce kollarını yıkasa, sonra yüzünü yıkasa, daha sonra da sırasını hatırlayacak olsa, kollarını tekrar yıkar. Eğer namaz kılın-caya kadar bu sırayı hatırlamayacak olursa, abdesüni de namazını da iade e-der. Ali (b Ziyad) dedi ki: Bundan sonra ise şöyle dedi: Hayır namazı iade etmez, fakat daha sonra kılacağı namazlar için abdestini tekrar eder.

Bu husustaki görüş aynlığının sebebine gelince, yüce Allah'ın: "Yı­kayın" buyruğundaki "fa" harfinin takibi gerektirdiği hususudur. Bu harf, bir şartın cevabı olarak geldiğinden dolayı, şart koşulanı bu şarta bağlamış olur. Buna göre, hepsinde tertibi gerektirmektedir. Buna şu şekilde cevap ve­rilmektedir: Bu "fa" yüzden başlamayı gerektirmektedir. Zira, şartın cevabı budur. Hepsinde tertibi gerektirmesi ise, şartın cevabının tek bîr mana oİma-sı halinde sözkonusu olurdu. Hepsi ayrı cümleler halinde bir cevap teşkil et­tiklerine göre, artık hangisini yıkamaya başlarsan aldırma. Zira istenen şey, bu şartın cevabının gerçekleştirilmesidir.

Şöyle de denilmiştir: Tertibe riayet âyeti kerimedeki atıf için kullanılan "vav"dan ötürüdür. Ancak durum böyle değildir. Zira, bir kimse, Zeyd ve Amr dövüştü. Bekir ve Halid davalaştı diyecek olursa, buradaki "vav" harfinin umü-fâale" kipi dolayısıyla kullanılması, "vav"ın tertip (sıralama) için kullanılma­sına imkârî vermez. Doğru olan şöyle demektir: Abdest azaları ile ilgili ter-tib dört husustan anlaşılmaktadır:

1) Hz, Peygamberin hacc esnasında: "Allah'ın kendisinden başladığından biz de başlarız" [19] dediği şekilde, Allah'ın başladığı ile başlamak,

2) Selefin icmaı. Çünkü onlar tertibe riayet ediyorlardı.

3) Abdesti namaza benzetmek,

4) Rasulullah (sav)'ın bu hususa devam etmesi.

Bunun (yani tertibe riayet etmemenin) caiz olduğunu kabul edenler cü-nupluk dolayısıyla organların yıkanması için tertibin gerekmediği hususun­da icmaın bulunduğunu delil gösterirler. İşte abdest azalarını yıkamakta da durum böyledir. Çünkü, abdestte nazarı itibara alınan husus yıkamaktır. Sı­raya göre başlamak değildir.

Hz. Ali'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, abdestimi tamam al­dıktan sonra azalarımdan hangisiyle başladığıma aldırış etmem.[20] Abdullah b, Mes'ud'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ellerinden önce ayaklarını yı­kamaya başlamanda bir mahzur yoktur. Dârakutnî der ki: Bu, mürsel bir ri­vayettir, sabit olmaz.[21] Evla olan ise tertibin vücubudur. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [22]

18- Abdest Almak Halinde Namaz Vakti Çıkacaksa:

Abdestle uğraşmak halinde, eğer namaz vakti çıkacaksa, ilim adamlarının çoğunluğuna göre teyemmüm etmez.

Mâlik; böyle bir durumda teyemmüm etmeyi caiz kabul eder. Çünkü te­yemmüm asıl itibariyle namaz vaktini muhafaza etmek için gelmiştir Eğer böy­le bir durum söz konusu olmasaydi, namazın suyun bulunacağı zamana ka­dar tehir edilmesi icabederdi.

Cumhur ise, yüce Allah'ın: "Su bulamamıssaııız o vakit... teyemmüm edin" buyruğunu delil göstermişlerdir. Böyle bir kimse ise gerçekte su bulmakta­dır. Dolayısıyla o, teyemmümün sahih olabilmesi için gerekli şarttan mahrum­dur, o bakımdan teyemmüm edemez. [23]

19- Necasetin İzale Edilmesi:

Kimi İlim adamı bu âyet-i kerimeyi necasetin izale edilmesinin vacib ol­madığına delil göstermiştir. Çünkü yüce Allah: "Namaza kalkacağınız zaman" diye buyurmuş ve istincadan söz etmeksizin abdest almaktan söz etmiştir. Eğer necasetin izale edilmesi vacib olsaydı, öncelikle ondan söz edilmesi gerekir­di. Bu, Ebû Hanife'nin, mezhebine mensup ilim adamlarının görüşüdür. Ayrıca, 'Eşheb'in Mâlik'ten yaptığı bir rivayet de böyledir.

İbn Vehb ise, Mâlik'ten şöyle dediğini nakletmektedir; İster hatırlasın, ister unutmuş olsun necasetin izale edilmesi vacibtir. Bu, aynı zamanda Şafiî'nin de görüşüdür.

İbnü'l-Kasım der kî: Hatırlaması halinde izale edilmesi vacibtir. Unuttuğu takdirde ise, sakıt olur.

Ebû Hanİfe ise der ki: Eğer Bağlı dirhem [24] bununla miskal şeklindeki bü­yükçe dirhemi kastetmektedir- miktarından fazla olursa, necasetin izale edilmesi icabeder. Ebû Hanife bunu, af olunan ve necasetin alışılmış çıkış ye­rine kıyasen söylemiştir. Sahih olan ise, İbn Velıb'in yaptığı rivayettir. Çün­kü Peygamber (sav) kabirdeki iki kişi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Şüp­he yok ki bu iki kişiye azap edilmektedir. Bununla birlikte büyük bir şeyden ötürü onlara azap edilmiyor. Bunlardan birisi laf alıp götürürdü. Diğeri ise, sidiğinden gereği gibi korunmuyordu.[25]

Azap ise, ancak vadb olan birşeyin terkedilmesi dolayısıyla sözkonusu olur. Kur'an-ı Kerimin (bu âyetinin) zahirinde ise buna dair (aleyhte) delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü şanı yüce Allah, abdest ile ilgili âyet-i kerimede özel olarak abdestin niteliklerini beyan buyurmuş ve ne necasetin izale edilme­sini, ne de başka herhangi bir şeyi sözkonusu etmiştir. [26]

20- Mestler Üzerine Mesh Etmek;

Ayeti kerime aynı şekilde -açıkladığımız gibi- mestler üzerine meshe de delalet etmektedir. Bu hususta îmam Mâlik'ten üç rivayet vardır:

1) Haricilerin söylediği gibi mutlak olarak mestin üzerine meshetmeyi ka­bul etmemek. Böyle bir rivayet münker bir rivayettir ve sahih değildir. Bu ko­nudaki açıklamalar da önceden geçmiştir.

2) Mukimken değil de yalnızca yolculuk halinde iken meshetmek. Çünkü mesh ile ilgili hadislerin büyük çoğunluğu, yolculuk halinde varid olmuştur.

3) Ancak, Hz. Peygamber'in çöplükte abdest bozduğuna dair hadis-i şe­rif, mukimken de meslıin caiz olduğuna delalet etmektedir. Bu hadisi Müs­lim Hz. Huzeyfe yoluyla rivayet etmiştir. Huzeyfe dedi ki: Ben ve Rasulullah (sav) birlikte yürüyorduk. Hz. Peygamber bir duvarın arka tarafında bulunan bir feavmin çöplüğüne gitti. Sizden herhangi biriniz nasıl ayakta dikiliyorsa öylece durdu ve küçük abdestini bozdu. Ben ondan uzaklaştım. Bana işaret edince geldim ve topuğunun yanında işini bitirinceye kadar ayakta durdum. [27]Bir rivayette de şu fazlalık vardır: Sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. [28]

Bunun bir benzeri de Şureyh b. Hâni yoluyla gelen şu hadis-i şeriftir. Şu-reyh dedi kî: Bent Aişe'ye mestler üzerine meshe dair soru sormak üzere git­tim, şöyle dedi: Sen, İbn Ebi Talib'in yanına git. Ona sor. Çünkü, Rasulullah (sav) ile birlikte o yolculuk yapardı. Ona sorunca şöyle dedi: Rasulullah (sav) yolcu için, geceli gündüzlü üç gün, mukim için de bir gün ve bir gece (mesh etme süresi) tayin eni[29]Bu ise Mâlik'ten gelen üçüncü rivayettir ve buna göre hem mukimken, hem de yolculukta meslı ederdi. Buna dair açık­lamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [30]

21- Mesh Etme Süresi:

Mâlik'e göre yolcu, belli bir vakitle sınırlı olmasızın mestlerine mesh ede­bilir. Aynı zamanda bu, el-Leys b. Sa'd'ın da görüşüdür. İbn Vehb der ki: Ben, Mâlik'i şöyle derken dinledim: Bizim bu şehrimiz ahalisine göre bu husus­ta belli bir süre sözkonusu değildir.

Ebû Dâvud da Ubey b. Umare'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah'ın Rasulü, mestler üzerine mesh edeyim mi? Hz. Peygamber: Evet di­ye buyurdu. Bir gün mü, diye sordu, Hz. Peygamber; Evet bir gün, diye bu­yurdu. Yine: İki gün mü, diye sordu, Hz. Peygamber: Evet, iki gün diye bu­yurdu. Peki, üç gün mesh edebilir miyim diye sorunca, Hz. Peygamber: Evet istediğin kadar süreyle meshedebilirsin diye buyurdu. Bir rivayette de: "Evet, mesh etmek istediğin sürece meshedebilirsin " diye buyurdu. Ebû Dâvud der ki: Ancak bu hadisin senedinde ihtilaf vardır. Pek kuvvetli değildir. [31]

Şafiî, Ahmed b. Hanbel, en-Nu'man (b. Sabit, yani, Ebû Hanife) ve Taberî der ki: Mukim kimse bir gün bir gece, yolcu olan da geceli gündüzlü üç gün mesh eder. Bu görüşlerini Şureyh yoluyla, ve onun benzeri yollarla ha­dislere binaen belirtmişlerdir. Mâlik'ten de Harun'a veya halifelerden birisi­ne gönderdiği mektubunda bu görüş rivayet edilmekle birlikte, Mâlik'in mezhebine mensup ilim adamları bunu kabul etmemektedirler. [32]

22- Mestin Abdestli îken Giyilmesi Gereği:

Hepsine göre mesh etmek, mestlerini abdestli olarak giyen kimse için müm­kündür. Çünkü, Muğire b. Şube yoluyla gelen hadiste Muğire şöyle demiş­tir: Bir yolculukta, bir gece Peygamber (sav) ile birlikte idim... Bu hadiste şun­lar da zikredilmektedir: Onun mestlerini çıkarmak için eğildim, şöyle buyur­du: "Onları bırak. Çünkü ben, mestlerimi temiz iken (abdestli iken) giydim" dedi ve mestleri üzerine mesh etti. [33]

Esbağ ise, Hz. Peygamber'in burada sözünü ettiği temizliğin (taharetin) te­yemmüm olduğu görüşündedir. Bu kanaatini de, teyemmümün hadesi kal­dırdığına dair görüşüne binaen söylemiştir.

Dâvud ise İstisna olarak şöyle demiştir: Burada taharetten kasıt, yalnızca necasetten taharettir. Kişinin ayaklan necasetten yana temiz ise, mestleri fe­rine mesh etmesi de caiz olur, Bu görüş ayrılığının sebebi ise, "taharet" is­minin müşterek bir isim oluşudur. [34]

23- Belikti Mest Üzerine Meşk Etmek:

Mâlik'e göre, basit bir yırtığı bulunsa dahi mestin üzerine mesh etmek ca­izdir. İbn Huveyzimendâd der ki: Bunun anlamı, yırtığın ondan yararlanma­ya ve onu giymeye engel olmamasıdır. Benzeri bir yırtığı bulunan mestle yü­rümenin de mümkün olmasıdır. Mâlik'in bu görüşünün bir benzerini Leys, Sevrît Şafiî ve Tabert de ifade etmiştir. Yine Sevrî ve Taberî'den, tamamı ile yırtık mestin üzerine meshin caiz olduğu görüşü de rivayet edilmiştir el-Ev-zaî der ki: (Yırtık olan) mest üzerine de mesh eder, ayağın görünen kısmı üze­rine de mesh eder. Bu, Taberî'nin de görüşüdür.

Ebû Hanife ise der ki: Eğer, ayağın görünen bölümü üç parmaktan az ise mesh edebilir. Üç parmağı görünüyor ise mesh edemez. Ancak bu konu ile ilgili tevkife (yani delile) gerek kılan bir sınırlandırmadır. Bilindiği gibi, as-hab-ı kiramın (Allah onlardan ra£ı olsun) mestleri de onların dışında tabiinin mestleri de az miktardaki yırtıklardan kurtulamryordu. Bu kadarı isef onla­rın cumhuruna göre arTedilmiştir.

Şafiî'den de rivayet edildiğine göre, eğer yırtık ayağın ön tarafında bulu­nuyor ise, mestin üzerine mesh caiz olmaz. el-Hasen b. Hayy de der ki: Eğer mestin açılan kısmını çorap örtmekte ise, mestin üzerine mesh edebilir. Şa­yet ayağın herhangi bir bölümü açığa çıkıyor ise mesh edemez.

Ebû Ömer (b. Abdil-Berr) der ki: Bu, kalın olmaları halinde çoraplar üze­rinde meshe dair kanaatine binaendir. Aynı zamanda bu, Sevrî, Ebû Yûsuf ve Muhammed'in de görüşüdür ki, bu husus bir sonraki başlığın konusudur. [35]

24- Çoraplar Üzerine Meşk Etmek:

Ebû Hanife ve Şafiî'ye göre, çoraplar üzerine mesh, ancak bunların deri İle kaplanmış olmaları halinde caiz olur. Mâlik'in iki görüşünden birisi de bu­dur. Mâlik'in bir başka görüşüne göre ise, deri ile kaplanmış olsalar dahi ço­raplar üzerine mesh caiz değildir.

Ebû Davud'un Kitabında ise, Muğire b, Şube'den gelen rivayete göre, Ra-sulullah (sav) abdest aldı ve çorapları ve nalinleri üzerine mesh etti. Ebû Dâ-vud dedi ki: Abdurrahman b. Mehdi bu hadisi nakletmezdi. Çünkü, Muği-re'den bilinen, Peygamber (sav)'ın mestler üzerine mesh ettiğidir Bu hadis, Ebû Musa el-Eşarîden, o da Peygamber (.sav)'dan diye de rivayet edilmek­le birlikte, pek kuvvetli de değildir, muttasıl da değildir. Ebû Dâvud der ki: Ali b, Ebi Talib, Ebû Mes'ud, ef-Berâ b. Azİb, Enes b. Mâlik, Ebû Umame, Sehl b. Sa'd ve Amr b. Hureys, çoraplar üzerine mesh etmişlerdir. Bu husus, ay­nı zamanda Ömer b. el-Hattab ve Ibn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. [36] Al-iah hepsinden razı olsun.

Derim ki: Nalinlere (ayakkabılara) meshe gelince, Ebû Muhammed ed-Dâ-rimî Müsned'inde şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Ebû Nuaym anlattı, bize Yûnus Ebû İshâk'tan haber verdi. Ebû İshâk, Abdu Hayr'dan dedi ki; Ben, Ali'yi abdest ahp nalinlere mesh ettiğini ve bunu geniş tuttuğunu gördüm. Sonra dedi ki: Şayet Rasulullah (sav)'ı benim şu yaptığım gibi yaparken gör­memiş olsaydım, şüphesiz ayakların iç taraflarının üst taraflarından mesh edil­meye daha bir layık olduğu görüşüne varırdım. Ebû Muhammed ed-Dârimî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Bu hadis, yüce Allah'ın: "Başlarını­za meshedin. Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da (yıkayın)" buyru­ğu ile nesh olmuştur. [37]

Derim ki: Ali (r.a)'ın: "Ayakların iç taraflarının üst taraflarına göre mesh edil­meye daha layık oldukları görüşüne varırdım" şeklindeki sözünün bir ben­zerini mestler üzerine mesh hakkında da söylemiştir. Bunu Ebû Dâvud, Hz. Ali'den gelen bir söz olarak şöylece kaydetmiştir: Şayet din, görüş ile tes-bit edilen bir şey olsaydı, mestin iç taraflarım mesh etmek üst taraflarını mesh etmekten daha evla olması gerekirdi. Ve ben, Rasulullah (savVı mestlerinin üst tarafını mesh ederken gördüm. [38]

Mâlik ve Şafiî, iç taraftarına mesh etmeyip, mestlerinin üst tarafım meshe-den kimse hakkında; bu kadarı qnun için yeterlidir, demişlerdir. Ancak Mâ­lik şunu da söyler: Kim bu şekilde mesh edecek olursa, vakit çıkmadan (kıl­dığı namazım) iade eder. Her kim mestlerinin iç taraflarım mesh edip, üst ta­raflarını mesh etmeyecek olursa bu, yeterli olmaz. Vakit içinde de vakit çık­tıktan sonra da (kıldığı namazı) iade etmesi gerekir. Mâlik'in bütün arkadaş­ları da böyle demiştir.

Ancak, Eşheb'den şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Mestlerin iç tarafları ile dış tarafları arasında bir fark yoktur. Her kim dış taraflarına mesh etme­yip yalnızca iç taraflarını mesh edecek olur ise, yalnızca vakit içerisinde (kıl­mış olduğu namazı vakit çıkmadıkça) iade eder.

Safirden de, dış taraflarım mesh etmeksizin yalnızca iç taraflarını mesh et­menin yeterli olduğunu ifade ettiği rivayet edilmiştir Ancak, mezhebinden meşhur olan şudur: Her kim mestlerinin yalmzcalç taraflarını mesh eder ve bu kadarıyla yetinirse bu, onun için yeterli değildir ve o kimse mestine mesh etmiş olmaz.

Ebû Hanife ve es-Sevrî derler ki: Mestlerinin yalnızca üst taraflarını mes-heder, iç taraflarını meshetmez. Ahmed b. Hanbel, tshâk ve bir topluluk da böyle demişlerdir.

Mâlik, Şafiî ve arkadaşlarınca tercih edilen görüş , mestlerin hem üst, hem alt taraflarım mesh etmektir. Bu, aynı zamanda İbn Ömer ve İbn Şihab'ın da görüşüdür. Çünkü Ebû Dâvud ile Darakutnî, Muğire b. Şube'den şöyle de­diğini rivayet etmişlerdir: Tebûk gazvesinde Rasulullah (sav)'ın abdest alma­sına yardımcı oldum. Mestinin üstünü ve altını mesh etti. Ebû Dâvud dedi ki: Sevr'in bu hadisi, Recâ b, Hayve'den işitmediği de rivayet edilmiştir[39]

25- Mestlerine Meşk Etmiş Olduğu Halde Mestlerini Çıkarmak:

Mestlerine mesh etmiş iken, mestlerini çıkartan kimsenin durumu hakkın­da tükahanın üç farklı görüşü vardır:

1) Bunun yerine ayaklannı yıkar, eğer gecikecek olursa yeniden abdest ahr. Bunu, Mâlik ve Leys söylemiştir.

Şafiî, Ebû Hanife ve arkadaşları da böyle demektedir [40] el-Evzaîden ve en-Nehaf den de bu rivayet gelmekle birlikte, "bunun yerine" diye birşeyden söz etmezler.

2) Yeniden abdest alır. Bunu, el-Hasen b, Hayy demiştir. el-Evzaî ve en-Nehaî'den de böyle dedikleri rivayet edilmiştir.

3) Ona hiçbir şey gerekmez ve bu haliyle namaz kılar. Bunu da İbn Ebi Ley­la ve Hasan-ı Basrî söylemiştir. Bu, aynı zamanda, İbrahim en-Nehaîden ge­len bir rivayettir -Allah onlardan razı olsun.[41]

26- Cunup Olanın Temizlenmesi Gereği:

Yüce Allah'ın: "Eğer cünup iseniz, yıkanıp temizleniniz" buyruğunda ge­çen "cünub"un anlamına dair açıklamalar daha önce ert-Nisâ sûresinde {4/43. ayet, 8 baslıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Yıkanıp temizleniniz" buyruğu ise, su ile yıkanma emrini vermektedir. Bundan dolayı Hz. Ömer ile İbn Mes'ud (r.anhuma) cünup olan bir kimse­nin hiçbir şekilde teyemmüm etmeyeceği, aksine, suyu bulacağı vakte kadar namazım kılmayacağı görüşünde idiler.

İnsanların cumhuru ise şöyle demişlerdir: Hayır, buradaki bu ibare, su bu­lan kimse içindir. Su bulan kimseye dair hükümler açısından cünubun du­rumu ise, bundan sonra yüce Allah'ın: "Ya da kadınlara yaklaşmış da su bu­lamazsanız" buyruğunda zikredilmiştir. Burada geçen yaklaşmak (.mülâme-se) ise, cima demektir.

Hz. Ömer ile îbn Mes'ud'dan ise, genel olarak kabul gören görüşü benim­sedikleri ve cünubun teyemmüm edeceğini de ifade ettikleri sahih olarak sa­bit olmuştur. İmran b. Husayn hadisi ise bu hususta açık bir nasstır. O da şöy­ledir: Rasulullah Csav) topluluk arasında kenarda duran ve namaz kılmayan bir kimse gördü ve: "Ey filan, toplulukla birlikte namaz kılmaktan seni alı­koyan nedir?" diye sorunca, adam: Ey Allah'ın Rasulü, ben cünup oldum ve su da bulamadım dedi, Hz. Peygamber: "(Böyle bir durumda) sen, temiz top­rağa yönel. Çünkü o sana yeterlidir" diye buyurdu. Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir. [42]

27- Umum Lafız, Çoğunlukla Görülen Âdet ile Tahsis Edilebilir mi?

Yüce Allah'ın: "Şayet hasta veya yolculukta iseniz, yahut içinizden biri

ayak yolundan gelirse..." buyruğuna dair açıklamalar, en- Nisa sûresinde (4/43- ayet, 20. başlık ve devamında) yeteri kadar açıklanmış bulunmakta­dır. Burada ise, orada sözkonusu etmediğimiz usuK-ı fıkha dair) bir mese­leyi eklemek istiyoruz. O da umumun, galip görülen adet ile tahsis edilme­si meselesidir.

Ayet-i kerimede geçen "el-Gâit (ayak yolu)" yine en- Nisa sûresinde açıkladığımız gibi, iki necaset çıkış yerinden çıkan lıadeslerden kinayedir. Ve bu umumi bir ifadedir. Şu kadar var ki, ilim adamlarımızın çoğunluğu bunu, alışılmış şekilde ve çıkması alışılmış hadesler İle tahsis etmişlerdir. Küçük ça­kıl taşları ile kurt gibi alışılmadık şeyler çıksa, yahut da alışılmış olan şey ken­disini tutamadığı için ve hastalık dolayısıyla çıkacak olursa, bunların herhan­gi birisi abdest bozucu olmaz. Bu hususta lafia yönelmelerinin sebebi de şu­dur: Lafız, her ne kadar medlulü için sözkonusu ise de kullanımdaki çoğun­luğu bir örf haline gelir ve örten çoğunlukla kullanılan anlam, bu lafzın mut­lak olarak kullanılması halinde o lafzı duyan tarafından anlaşılır. Bunun dı­şında kalan (ve istisnai olarak anlaşılan) bununla birlikte lafzın kendisi hak­kında kullanıldığı anlamlar ise zihne gelmez, uzak kalır. Dolayısıyla bu la­fız, bu istisnai şeylere delalet etmez. Böyle bir lafız, tıpkı "dâbbe" lafzında-kî durum gibi bir hal alır. Zira, bu kelime mutlak olarak kullanıldığı takdir­de, hatıra dört ayaklılar gelir. Bu lafzı işitenin hatırına karınca hiçbir zaman gelmez- Dolayısıyla böyle bir lafız kullanıldı mı, karınca zahiren bu lafzın de­lâletine girmez ve kastedilmiş de olmaz-

Mahalif kanaate sahip olan (usuküler) ise derler ki: Çoğunlukla kast edi­lenin öncelikle hatıra gelmesi, nadiren o lafız ile kastedilenin kastedilmemiş olmasını gerektirmez. Çünkü, lafzın'kullanımı (vaz'ı) her ikisini de kapsamak­tadır. Bu da bu lafzı söyleyen kimsenin şuurunda, her ikisini de kası etmiş olduğuna delalettir,

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Konu ile ilgili tamamlayıcı diğer açık­lamalar ise usuK-ı fıkıh) kitaplarındadır.[43]

28- Kadınlara Yaklaşmak, Yakut Dokunmak:

Yüce Allah'ım "Ya da kadınlara yaklaşmış da su bulamazsanız..." buyru­ğunda geçen yaklaşma (lems)" ile ilgili olarak Ebû Ubeyde, Abdullah b, Mes'ud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Öpmek, lemstendir. Çımadan daha aşağı bütün fiiller de birer lernsdir. İbn Ömer de böyle demiştir. Muham­medi b. Yezid de bunu tercih ederek şöyle der: Çünkü âyet-i kerimenin baş tarafında cimada bulunan kimseye ne gerektiği yüce Allah'ın: "Eğer cünup iseniz yıkanıp temizleniniz" buyruğu ile ifade edilmiştir.

Abdullah b. Abbas ise der ki: Lems ile mes ve gışyân, cima demektir. Fa­kat, yüce Allah kinayeli hitab eder. Yine Mücahid, yüce Allah'ın: 'Boş söz ile karşılaştıklarında da şereflice geçerler" (el-Furkan, 25/72) buyruğu hakkın­da şöyle demiştir: Yani, nikâhı sözkonusu ettiklerinde ondan kinayeli lafız­larla söz ederler, en- Nisa sûresinde (4/43. ayet, 26. başlıkta.) geçmiş bu hususa dair yeterli açıklamalar bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.[44]

29- Su ve Tbprak Bulamayanın Hükmü:

Yüce Allah'ın: "Su bulamazsanız" buyruğu ile ilgili açsklamalar en-Nisâ sû­resinde (4/43. ayet, 27. başlık ve devamında) geçtiği gibi; sağlıklı ve mukîm bir kimsenin hapse atılmak yahut bağlanarak tutuklamak suretiyle bu durum­da olacağına dair açıklamalar da orada geçmiş bulunmaktadır. İşte hakkın­da: Eğer su da toprak da bulamayacak olur, vaktin de çıkacağından korkar-sa diye sözedilen kimsedir.

Fukaha, böyle bir kimsenin hükmü hususunda dört farklı görüşe sahiptir:

1) İbn Huveyzimendâd der ki: Mâlik'in mezhebine göre sahih olan, böy­le bir kimse namaz kılmaz ve onun üzerinde herhangi bir yükümlülük de yok­tur. Yine İbn Huveyzimendâd der ki: Medineli alimler, bunu Mâlik'ten riva­yet etmişlerdir. Mezhebin sahih olan görüşü de budur.

2) İbnü'l-Kasım der ki: Namaz kılar ve iade eder. Bu, aynı zamanda Şafiî'nin görüşüdür.

3) Eşheb der kî: Kılar, fakat iade etmez.

4) Esbağ der ki: Ne kılar, ne de kazasını yapar. Ebû Hanife de bu görüş­tedir. [45]

Ebû Ömer b. Abdi'1-Berr der ki: Ben, İbn Huveyzîmendâd'mv Mâliki mez­hebinden sahih olanın, zikrettiği husus olduğunu nasıl kabul etmeye kalkış­tığını bilemiyorum? Çünkü, selefin cumhuru da, tükahanın geneli de Mâliki-ler topluluğu da buna muhalif kanaattedir. Zannederim, Mâlik'in de rivayet ettiği hadiste geçen: "...Ve su kenarında da değillerdi..." hadisindeki zahir İfa­deden bu neticeye varmıştır. Bu hadiste namaz kıldıklarından söz edilmemek­tedir. Ancak, bu hadiste buna daic delil olamaz. Çünkü, Hişam b. Urve ba­basından, o, Hz. Aişe'den bu hadiste şunu da zikretmektedir; Abdestsiz olarak namaz kıldılar. [46] Şu kadar var ki, namazlarını iade ettiklerinden söz etmemiştir. Fukahadan bir kesim de bu görüştedir. Ebû Sevr der ki: Kıyas da bunu gerektirmektedir.

Derim ki: el-Müzenî, el-Kiyâ et-Taberî'nin belirttiğine göre, Hz. Aişe (r,an-ha)'ın gerdanlığının kaybolması olayında sözü geçen hususları delil göstermistir. Bu hadiste Peygamber (say)'ın, gerdanlık aramak üzere gönderdiği as­habı, teyemmümsüz ve abdestsiz olarak namaz kıldılar ve bunu Hz, Peygam­bere haber verdiler. Bundan sonra teyemmüm âyeti nazil oldu, Uz. Peygam­ber onların bu şekilde abdestsiz ve teyemmümsüz olarak namaz kılmaları­na da karşı çıkmadı. Teyemmüm İse, henüz meşru kılınmamış olduğuna gö­re onlar, tamamiyle taharetsiz olarak namazlarını kılmış oldular. Buradan ha­reketle el-Müzenî der ki: Böyle bir kimse için namazını iade etmesi sözko-nusu değildir. Bu da gerçekleştirilmesine imkân olmaması halinde mutlak ola­rak taharetin olmamasına rağmen namaz kılmanın caiz oluşu hususunda açık bir nasstır.

Ebû Ömer der ki: Bunun, baygın hakkında da böylece kabul edilmesi ge­rekmez. Çünkü, baygın bir kimse, aklını kaybetmiştir. Ne su, ne de toprak kullanamayan kimse ise aklı başında bir kimsedir.

İbnül-Kasım ve diğer ilim adamları ise derler ti; Aklı başında olduğu tak­dirde namaz kılmak onun için vacibtir. Bunları kullanmaya engel olan hu­sus oltadan kalktığı takdirde abdest alır, yahut teyemmüm eder ve namazı­nı kılar.

Şafiî'den de iki rivayet gelmiştir. Ondan meşhur olan rivayete göre, oldu­ğu gibi namaz kılar. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir, el-Müzenî der ki: Şayet temiz toprak kullanmaya güç yetiremeyecek şekilde mahbus bulunuyor ise, namazını kılar ve iade eder. Bu, aynı zamanda Ebû Yûsuf, Muhammed, es-Sevrî ve Taberî'nin de görüşüdür.

Züfer b. el-Hüzeyl der ki: Mukimken hapsedilen kişi, temiz toprak bula­cak olsa dahi namaz kılmaz. Bu ise onun kabul ettiği asıl kaideye göredir. Çünkü ona göre, -önceden de geçtiği üzere- mukim iken teyemmüm etmek sözkonusu değildir.

Ebû Ömer der ki: Olduğu halde namaz kılar ve taharet almaya güç yetir­diği takdirde namazını iade eder diyen kimseler, abdestsiz olarak namaz kıl­mayı ihtiyaten kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber: "Allah, ta­haretsiz olarak hiçbir namazı kabul etmez"[47] buyururken, abdest ve taha­ret almaya güç yetiren kimseleri kastetmiştir. Buna güç yetiremeyen kimse­nin durumu ise böyle değildir. Çünkü, vakit bir farzdır. Ve o, vakit içinde kıl-maya güç yetirmektedir. Dolayısıyla vakit içinde güç yetirebildiği şekilde na­mazını kılar, sonra iade eder. Böylelikle hem vakit, hem de taharet hususun­da bir arada ihtiyata uygun olanı yapmış olur.

Namaz kılmaz diyenler ise, hadisin zahirinden hareketle bu görüşe sahip olmuşlardır. Bu da Mâlik, İbn Nafî' ve Esbağın görüşüdür. Onlar derler ki: Su ve temiz toprak bulamayan bir kimse, namazını da kılmaz, namaz vakti çıkacak olursa kazasını da yapmaz. Çünkü, namazın şartlan gerçekleşmedi­ği için kabul edilmeyişi, şartlarını gerçekleştirme imkânım bulamadığı hal­de, namaz île muhatap olmadığına delalet etmektedir. Dolayısıyla onun zimmetinde herhangi bir yükümlülük sözkonusu olmaz, bundan dolayı da kaza yapmaz. Bu açıklamayı Ebû Ömer'den başkaları yapmıştır. Bu görüşe göre taharet, namazın vücubunun şartlarından olur. [48]

30- Toprakla Teyemmüm:

Yüce Allah'ın: "Tertemiz toprakla teyemmüm edin" buyruğu ile ilgili ola­rak, ilim adamlarının tertemiz toprak (es-sa'îdye dair açıklamalar, daha ön­ce en-Nisâ sûresinde (4/43. ayet3 41. başlıkta) geçmiş bulumaktadır İmran b. Husayn'ın rivayet ettiği hadis ise Mâlikin söylediğine delil olabilecek açık bir nasstır. Çünkü, eğer sa'îd (tertemiz toprak) toprak, olsaydı, Uz. Peygamber'in o adama: Sana toprağı tavsiye ederim, o senin için yeterlidir, demesi gerekirdi, Hz. Peygamber, "Sana sa'îdl tavsiye ederim" demekle[49] onu, yer­yüzüne havale etmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır

"Bununla yüzlerinize ve ellerinize sürün." buyruğuna dair açıklamalar da en-Nİsâ sûresinde (4/43. ayetin, 43- başlık ve devamında) geçmiş bulun­maktadır. Orada konuyu takip edebilirsiniz. [50]

31- Abdestin Fazileti:

Âyete dair açıklamalanmız bu noktaya gelmişken, şunu bil ki, ilim adam­ları abdest ve taharetin faziletinden de söz etmişlerdir. Bu da bu bölümün so­nucunu teşkil eder. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Abdest imanın ya­nsıdır." Bunu Müslim, Ebû Mâlik el-Eş'arî yoluyla rivayet etmiştir. [51]

Buna dair açıklamalar el-Bakara sûresinde daha önceden geçmiş bulun­maktadır.

İbnü'l-Arabî der kî: Abdest, dinde aslî bir İbadettir Müslümanların temiz­liğidir. Alemler arasında bu ümmete özel olarak verilmiştir. Peygamber (sav)'ın abdest alıp şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İşte bu, benim abdest şek-limdir. Benden önceki peygamberlerin de abdest şeklidir, atam İbrahim'in de abdest şeklidir." Ancak bu rivayet, sahih değildir. Ondan (İbnü'l-Arabî'den) başkaları da şöyle demiştir: Bu, Hz. Peygamberin: "Sizin başkalarında bulun­mayan bir alametiniz vardır" buyruğu ile çatışma halinde değildir. Çünkü, ön­cekiler de abdest alırlardı. Bu ümmete has olan ise, abdest değil, gurre ve tahciPdir. CAbdest azalan olan yüz, kol ve ayaklardaki aydınlık ve parlaklık­tır). Bunlar ise yüce Allah'ın, bu ümmetin ve Peygamberinin şerefini artırmak İçin bu ümmete tahsis edip lütfettiği şeyler arasındadır. Diğer ümmetlere gö­re sahip olduğu sair üstünlükler gibi. Nitekim bu ümmetin Peygamberi de Ma-kam-ı Mahmud ve diğer şeyler ile sair peygamberlerden üstün kılınmıştır.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ebû Ömer der ki: Peygamberlerin de abdest ahp bu yolla gurre ve tahciî'i kazanmış olmaları, Fakat onlara tabi olanların abdest almamış olmaları da mümkündür. Nitekim Hz. Musa'dan şöyle dediği nakledilmektedir: "Rabbim, hepsi de peygamberleri andıran bir ümmet bulmaktayım. O ümmeti benim ümmetim kıl. Yüce Allah ona: "Hayır, o ümmet Muhammed'in ümmetidir" şek­lindeki karşılıklı konuşma uzunca bir hadiste geçmektedir.[52]

Yine Salim b. Abdullah b. Ömer, Kâ'b el-Ahbar'dan şunu rivayet etmek­tedir: Kâ'b el-Ahbar3 şöylece rüyasını anlatan bir adamı dinlemiş: İnsanlar he-sab için bir araya getirilip toplanmış, daha sonra peygamberler -her bir peygamber ile ümmeti de birlikte olmak üzere- davet edilmiş, her bir pey­gamberin aralarında yürüdüğü iki nuru olduğunu görmüş. Ümmetinden ona tabi olanların ise, aydınlığında yürüdüğü tek bir nuru varmış. Nihayet Mu-hammed (sav) çağrılmış. Başındaki saçın ve yüzünün bütünüyle nur olduğu­nu, ona bakan herkesin bunu gördüğünü görmüş. Ümmetinden ona tabi olan­ların da peygamberlerin nurları gibi ikişer nuru varmış, Kâ'b, bu anlatılanın rüya olduğunu bilmeksizin ona şöyle demiş: Sana bu hadisi kim nakletti ve bunu sana kim öğretti? Adam ona, bu anlattığının rüya olduğunu bildirmiş. Kâ'b ona, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah adına yemin ver­direrek, gerçekten sen bu söylediklerini rüyanda mı gördün diye sormuş adam Allah'a yemin ederim ki evet; ben bunu rüyamda gördüm deyince, Kâ'b şöyle demiş: Nefsim elinde olan Allah'a -veya: Muhammed'i hak İle gönde­rene*- yemin ederim ki işte buf Allah'ın kitabında Ahmed'tn ve onun ümme­tinin niteliğidir peygamberlerin niteliği de böyledir. Senin bu söylediklerin sanki Tevrat'tandır İbn Abdi'î-Berr bunu, et-Temktd adlı kitabında senediy­le kaydetmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi'i-Berr) der ki: Yine sair ümmetlerin de abdest aldık­ları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak ben bunu, sahih bir yolla bilmiyorum. [53]

Müslim, Ebû Hureyre'den Rasulullah (sav)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Müslüman -veya mü'min- abdest aldığı ve yüzünü yıkadığı va­kit, iki gözü ile nazar ettiği her bir günah su ile -yahut suyun son damlası ile-birlikte çıkar gider. Ellerini yıkadığında, elleriyle yakalamış olduğu her bir günah su ile -yahut suyun son damlası ile- birlikte ellerinden çıkar gider. Ayak­larını yıkadığında, ayaklan ile yürüyüp işlediği her bir günah, su ile -veya su­yun son damlası ile- birlikte ayağından çıkıp gider. Ve nihayet bütün günah­lardan arınmış olarak çıkar." [54] ,

Mâlik'in, Abdullah es-Sunabihî'den rivayet ettiği hadis İse, bundan daha tamamdır. Doğrusu adının Abdullah değil, Ebû Abdullah (es-Sunâbihî) oldu­ğudur Bu da Mâlik'in yanıldığı hususlardan birisidir. Asıl adı ise, Abdurrah-man b. Useyle'dir. Şamlı büyük bir tabiidir. Çünkü Hz. Ebû Bekir'in halife­liğinin ilk dönemlerine yetişmiştir, Ebû Abdullah es-Sunâbihî der ki: Peygam­ber (sav)'a Yemen'den muhacir olarak geldim. el-Cuhfe denilen yere vardı­ğımızda, bir bineklî ile karşılaştık, ona ne haber diye sorduk, o da; üç gün Önce Rasulullah (sav)'ı defnettik dedi... [55]

İşte bu hadisler ile bu manadaki Amr b. Akabe yoluyla rivayet edilen ha­dis ve diğerleri bize, bunlarla kast edilenin abdestin günahları uzaklaştırmak için meşru kılınmış bir ibadet olduğunu ifade etmektedir. Bu ise, abdestin şer'i bir niyete de muhtaç olmasını gerektirmektedir. Çünkü abdest, günahları sil­mek ve Allah nezdinde dereceleri yükseltmek İçin meşru kılınmıştır. [56]

32- Yüce Allah'ın Tekliften Kastı Ümmete Zorluk Değil, Ümmeti Arındırmak, Nimetini Tamamlamaktır:

Yüce Allah'ın: -Allah size güçlük çıkarmak istemez buyruğu dinde si­zin için bir darlık meydana getirmek istemez demektir. Bunun bir delili de Yüce Allah'ın: "Dinde size güçlük vermedi" (el-Hac, 22/78) buyruğudur.

Bu âyet-i kerimedeki, sıladır. Yani, size güçlük çıkarmak istemedi, de­me ktif.

"Ama sîzi, iyice temizlemeyi... diler." Ebû Hureyre ile es-Sunâbihî yoluy­la gelen hadislerde zikredildiği gibi, günahlarınızı temizlemek ister. Burada­ki temizlemenin hades ve cünupluktan olduğu da söylenmiştir. Allah'a ita­at edenlerin niteliği olan temizlenmişlikle vasfedilmeye hak kazanasınız di-ye... anlamında olduğu da söylenmiştir,

Said b. el-Müseyyeb Sizitemizlemeyi..." buyruğunu, di­ye okumuştur. Mana birdir.

"Ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister." Hastalık ve yolculuk ha­linde size teyemmüm yapma ruhsatını vermek sûretiyle.

Bu tamamlamanın, şeriat hükümlerini açıklamakla olacağı söylendiği gi­bi, günahların bağışlanmasıyla olacağı da söylenmiştir. "Nimetin tamamlan­ması, cennete girmek ve cehennemden kurtuluştur" denildiği de haber ola­rak nakledilmiştir.

"Tâ. ki, şükredesiniz." Yani, nimetlerine şükredip O'na itaate yönelesiniz... [57]

7- Allah'ın size verdiği nimetini ve: "Dinledik ve itaat ettik" dedi­ğiniz zaman sizi andı ile bağladığı o «özünü de hatırlayın ve Al­lah'tan korkun. Şüphe yok ki Allah, göğüslerde gizleneni çok iyi bilendir.

Yüce Allah'ın: "Allah'ın size verdiği nimetini ve: Dinledik ve itaat et­tik" dediğiniz zaman sizi andı ile bağladığı o sözünü de hatırlayın..."

buyruğunda sözü geçen "söz ve misak"ın, yüce Allah'ın: "Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından... zürriyetlerini çıkarıp almış.- (el-A'raf, 7/172) buyruğunda geçen söz olduğu söylenmiştir ki, bunu Mücahld ve başkalan söylemiştir. Bizler böyle bir sözün alındığını her ne kadar hatırlamıyor isek dahi, doğru sözlü yüce Rabbimiz bize bunu haber vermektedir. Dolayısıyla bizden alınan böyle bir söze bağlı kalmakla emrohınmamuz mümkündür.

Bu buyruğun Tevrat'ta kendilerinden alınan sözleri gereği gibi korumak üzere yahudilere bir lıitab olduğu da söylenmiştir.

İbn Abbas, es-Süddî gibi müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre ise bu, (ashab-ı kiram'ın) Râsulullalı (sav) ile yaptıkları hoşlarına giden ve gitmeyen hususlarda onu dinleyip itaat edeceklerine dair verdikleri söz ve misaktir. Onlar, Hz. Peygambere dinledik ve itaat ettik; demişlerdi. Ni­tekim, Akabe gecesi ve ağacın altındaki bey'at de böyle cerayan etmişti. Yü­ce Allah da bunu, kendi zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur: Ancak Al­lah'a bey'at etmiş olurlar..." (el-Feth, 48/10) diye buyurmuştur. Ashab-ı ki­ram, Rasulullah (sav)'a Akabe yakınlarında, bizzat kendilerini, hanımlarım ve evlatlarını korudukları gibi onu da korumak, ashabı ile birlikte kendilerine hicret etmek üzere bey'atleştiler. Ona ilk bey'at eden el-Berâ b. Ma'rûr olmuş­tu. Rasulullah (sav) lehine işi sağlama bağlamak ve bu hususta anılan akdi oldukça sıkı tutmak hususunda ol4ukça övülmeye değer bir konumu olmuş­tu o gece. "Seni hak ile gönderen adına andolsun ki, kendi çoluk çocuğu­muzu ne şekilde koruyor isek seni de o şekilde koruyacağız. Ey Allah'ın Ra-sulü, bize bey'at et] Bizler, Allah'a yemin olsun ki, savaş erleriyiz, güzel si­lah kullanan kimseleriz. Biz bunu atalarımızdan miras aldık..." Buna dair ha­ber oldukça meşhurdur ve İbn Ishâk Sîretî'nde yer almaktadır. Rıdvan bey'atine dair açıklamalar da yeri gelince (el-Feth, 48/18. ayetin tefsiri) ya­pılacaktır.

Bu buyruk, (sûrenin baş tarafında yer alan) yüce Allah'ın: "Akidleri yeri­ne getirin." (el-Mâide 5/1) buyruğu ile ilişkili bulunmaktadır. Onlar, verdik­leri sözlere bağlı kaldılar. Allah, peygamberlerine ve İslama yaptıkları hizmet­lerin mükâfatlarını versin, onlardan razı olsun ve onları razı etsin.

"Ve Allah'tan korkun" yani, O'na muhalefet etmek hususunda ondan kor­kun. Çünkü O, her şeyi bilendir. [58]

8- Ey İman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahld-

lik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsiz­liğe sürüklemesin. Âdil olun. Çünkü o, takvaya daha yakın olandır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınız­dan haberdardır.

9- Allah, iman edip de salih ameller işleyenlere "onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" diye va'delmiştir.

10- Kâfir olup da âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da Cahîmin sakinleridir.

Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, Allah için hakki ayakta tutanlar..." âye­tinin anlamı, daha önce Nisa sûresinde (4/135- ayetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır, Anlamı şudur: Ben, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladığıma göre, siz de Allah için hakkı ayakta tutan kimseler olun. "Allah için" buy­ruğundan kasıt ise, Allah'tan alacağınız sevap için O'nun hakkını yerine ge­tirin ve akrabalarınıza mey letmeks İzin düşmanlarınıza da haksızlık etmeksi­zin, hakka uygun ve adaletli olarak şahidlik yapın. "Bir topluluğa olan ki­niniz" sizi adaieti terketmeye ve düşmanlık duygularıyla hareket etmeyi de hakka tercih etmeye itmesin.

Bu buyrukta, düşman bir kimsenin Allah için düşmanlık yaptığı kimse aley­hindeki hükmünün ve yine onun aleyhindeki şahidliğinin geçerli olduğuna da delil vardır. Çünkü o kimseye buğz etmekle birlikte ona adaleti emretmek­tedir. Şayet ona buğz etmekle birlikte düşmanının aleyhindeki hükmü ve şa-hidliği caiz olmamış olsaydı, onun hakkında adaleti gözetme emrini verme­nin izah edilir bir tarafı olmazdı.

Yine âyet-i kerime, kâfirin küfrünün kendisine adaletli davranmaya engel olmadığına ve yalnızca aralarından kendisiyle savaşılmaya ve köle edinme­ye layık olan kimselere karşı çıkmakla yetinmeye, onlara müsle yapmanın ca­iz olmadığına da delâlet etmektedir. İsterse onlar, kadınlarımızı ve çocukla­rımızı öldürmüş ve davranışlarıyla da bizleri kedere boğmuş olsunlar. Bizim onları gam ve kedere boğmak için kastı olarak müsle yaparak (azalarını ke­serek, ya da işkence yaparak) onları öldürmek hakkına sahip değiliz. İşte o meşhur kıssada [59]Abdullah b. Revâha, söyledikleriyle buna işaret etmiştir. İşte âyet-i kerimenin anlamı budur.

"Bir topluluğa olan kininiz.." buyruğunun anlamı» bu sûrenin baş tara­fında (5/2. ayet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. " Sizi sürük­lemesin" buyruğu, şeklinde de okunmuştur. el-Kisaîder ki: Bu iki okuyuş iki ayrı söyleyiştir. ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: İkinci okuyuşun anlamı, sizi suça, günaha sokmasın şeklindedir. Nitekim, beni günaha sok­tu, demek isterken, demek gibi.

"Çünkü o, takvaya daha yakındır" buyruğu sizin Allah'a karşı takvalı dav­ranmanıza daha yakındır, dernektir. Ateşten sakınmanız için daha uygundur, anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" buyruğunun

anlamına gelince: Yani Allah, mü'minler hakkında: "Onlar için mağfiret ve çok büyük bir mükâfat vardır" diye buyurmuştur. Bu da bu mükâfatın ma­hiyetini, özünü, İnsanların kavrayışlarının bilmesine imkân yoktur demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onlar için o iş­lediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan neler gizlendiğini hiç­bir kimse bitemez" (es-Secde, 32/17)

Yüce Allah: "ǰk büyük bir ecir çok şerefli bir ecir, büyük bir ecir" diye buyurduğu takdirde, bunun ölçüsünü kim takdir ede­bilir ki? Allah'ın va'di, onlara verilen bu söz "kavi: demek" kabilinden oldu­ğu için " Onlar için mağfiret... vardır" buyruğunun başına "lam" har­finin getirilmesi uygun düşmüştür. Ve bu buyruk nasb mahallindedir. Çünkü, va'dohman şey mahallindedir ve onlara kendileri için mağfiret olduğunu va-detmiştir. Veya, onlara mağfiret va'detmiştir, anlamındadır. Ancak cümle, (i'rab bakımından) tek bir kelime gibidir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Salihler için şöyle bir mükâfat olduğunu gördük; Cennetler ve Selsebil pınarı.

Görüldüğü gibi, burada da cümle nasb mahallindedir. işte bundan dola­yı, bu-cümleye yapılan atıflar da mansub gelmiştir.

Bu buyruğun, va'dolunan şeyin mahzuf olmak üzere re!" mahallinde oldu­ğu da söylenmiştir. Takdiri de şöyledir: Onlara yaptığı vaadler içerisinde onlar için bir mağfiret ve büyük bîr ecir vardır Bu anlamdaki bir açıklama el-Hasen!den nakledilmiştir.

"Kâfir olup dsu..r âyeti ise, Nadiroğulları hakkında nazil olmuştur. Bütün kâfirler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. [60]

11- £y iman edenleri Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Ha­ni, bir topluluk size ellerini uzatmak İstemişlerdi de, onların el­lerini sizden geri çekmişti. Allah'tan korkun. Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdır.

Yüce Allah'ın: ~Hy iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatır­layınız. Bani, bir topluluk size ellerini uzatmak istemişlerdi de..." buyru­ğu ite ilgili olarak bir topluluk şöyle demiştir; Bu âyet-i kerime, Zâtur- Ri-kaa1 gazvesinde bir bedevi arabın yaptığı sebebiyle nazil olmuştur. Bu be­devi, Peygamber (sav)'in kılıcını kınından çekmiş ve: Ey Muhammed, seni benden kim koruyabilir, demişti...en-Nisâ sûresinde (4/102. ayet, İL baş­lıkta) geçtiği gibi.

Buharî'de rivayet olunduğuna göre, Peygamber (sav) beraberinde bulunan­ları çağırdı, onlar da (bu bedevi arap} Peygamber (sav)'ın yanında oturuyor olduğu halde gelip toplandılar ve Hz. Peygamber onu cezalandırmadı.[61]

el-Vakidî ve İbn Ebi Hatim bu kişinin müslüman olduğunu zikrederler. Bir başka topluluk ise, bu bedevinin başını bir ağacın gövdesine ölünceye ka­dar vurup durduğundan söz etmektedirler.

Buharî'de Zâtu'r Rikaa' gazvesinde, [62] bu kişinin adının Ğavres b. el-Ha-ris olduğu zikredilmektedir. Bazıları adının, (ğayn harfi ötreli olarak) Ğuv-res olduğunu söylemiş olsa da, birincisi daha sahihtir. Ebû Hatim Muhammed b. İdris er-Razi ile Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vakidî, bu kişinin adının Du'sûr b. el-Hâris olduğunu zikretmektedirler. Az önce geçtiği gibi, (el-Vâkidî) bunun İslama girdiğini de sö2konusu etmiştir. Muhammed b. İs-hâk ise, bu kişinin adının Anır b. Cilıâş olduğunu zîkretmiştir ki bu Nadiro-ğuHanndandır. Kimisi de bu Amr b. Cihaş olayının bundan başka bir olay ol­duğunu da zikretmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Katade, Mücalıid ve başkaları da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime, ya-lıudilerden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Peygamber (sav), (arada­ki antlaşma gereği) bir diyetin ödenmesi için kendilerinden yardım istemek üzere yanlarına gitmişti. Onlar ise, Hz. Peygamberi Öldürmek istediler, Allah da Hz. Peygamberi onlara karşı korudu.

el-Kuşeyrî der ki: Bir âyet-i kerime, önce bir olay hakkında nazil olur, son­ra da bir defa daha o olaydan söz eden bir buyruk -geçmişi hatırlatmak için-nâzil olabilirdi.

"Size etlerini uzatmak istemişlerdi." Yani size kötülük etmek istemişler­di "de onların ellerini sizden geri çekmişti." Yani size kötülük etmelerine engel olmuştu. [63]

12- Andolsun ki, Allah, İsrail oğullarından, sal almıştı. Biz, İçlerin­den on iki de nakîb ayırmıştık. Allah buyurmuştu ki: "Ben şüp­hesiz sizinle beraberim. Andolsun ki, eğer namaz kılar, zekât ve­rir, peygamberlerime inanır ve onlara gereği gibi yardım eder, . Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette günahlarınızı örter, si­zi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra İçi­nizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur."

Bu buyruğun; "Andolsun, Allah İsrail oğullarından söz almıştı. Biz, iç­lerinden onikl de nakîb ayırmıştık" bölümüne dair açıklamalarımızı üç baş lık halinde sunacağız: [64]

1- Âyetin Önceki Âyetle Bağlantısı ve Nakîbliğin Mahiyeti:

İbn Atiyye der ki: "İsrail oğullarının, yüce Allah'ın kendilerinden aldıkları sözleri bozduklarını ihtiva eden bu âyet>î kerimeler, bir önceki âyet-i keri­mede söz konusu edilen, "ellerinin geri çekilmesi" ile ilgili âyetin Nadiroğul-lan hakkında olduğu tezini güçlendirmektedir. Te'viİ ehli, nakîbin kavmin ile­ri geleni ve onların işlerini araştırıp maslahatlarını tetkik edip ortaya çıkar­tan kimse olduğunu icma île kabul etmekle birlikte, bu nakîblerin hangi yol­la ayrılıp gönderilmiş olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. (Aynı ke­limeden gelen ve mübalağalı ism-i fail olan) en-Nakkâb: İnsanlar arasında bu şekilde hareket eden büyük kişi demektir. İşte bundan dolayı Hz. Ömer hak­kında: "Şüphesiz ki o, bir nakkâb idi" denilmiştir. NakîblerC nukabâ), temi­nat altına alan kimseler demektir. Bunun tekili nakîbdir. Nakîb İse, bir top­luluğun şahidi ve onların teminatçısıdır. Onlar için nakîblik etti ve o, naki-besi güzel olan, yani hilkati güzel olan kimse de'denilir. Nakb ve nukb ise, dağdaki yol anlamındadır. Nakîb denilmesi İse, böyle bîr kişinin kavminin iş­lerinin iç yüzlerini, onların menâkibini bilmesinden dolayıdır. Menkab ise, işlerini bilmenin yolludur. Bazıları da şöyle demiştir: nakîbier, kavimleri hakkında emin ve güvenilir olan kimselerdir. Bütün bunlar, birbirlerine ya­kın açıklamalardır, nakîb, mevki itibari İle ariften daha yüksektir.

Ata b. Yesar der ki; Kur'an taşıyıcıları (hafızlan), cennetliklerin arifleridir. Bunu, Darimî Müsned'İnde zikretmiştir.[65] Katade -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ve başkaları da şöyle demiştir; Burada sözü geçen nakîbler, her bir kol­dan Sıbt'tan ileri gelen kimseler idiler. Bunların her birisi, kendi SıbtTnın Al­lah'a iman edip, Allah'tan korkmaları hususunda garanti vermişti, İşte, Aka­be gecesinde nakîb olanlar da buna benzer bir konumda idiler. O gece, Rasulullah (Sav)'a yetmiş erkek ve iki hanım bey'at etmiş, Rasulullah (sav) da yetmiş kişi arasından on iki erkek seçmişti. Bunlara da Musa (sav)a uyarak "nâkîbler" diye ad vermişti. er-Rabi', es-Süddî ve başkaları der ki: İsrailoğul-lanndan nâkîbler, güvenilir kimseler olarak zorbaların bulunduğu şehirde zor­baları yakından görmek, onların güç ve savunma imkânlarını tesbit etmek üze­re gönderilmişlerdi. Onlar da o şehirde bulunanların durumunu denemek üze­re yoja çıktılar Dönüp Hz. Musa'ya onlara karşı yapılacak savaşın durumu­nu.iyice düşünmek ve tetkik etmek için orada gördüklerini bildirmek üze­re gitmişlerdi. Orada bulunan zorbaların -ileride de açıklanacağı üzere- bü­yük bir güce sahip olduklarını gördüler ve onlara karşı koyamayacaklarını sandılar. Kendi aralarında bunu İsrailoğuHarından gizlemek ve durumu Hz Musa'ya bildirmek üzere sözleştiler. Ancak, îsrailağullanna vardıklarında aralanndan on kişi sözlerinde durmadı, yakınlanna ve sır saklamakta güvendik­leri kimselere durumu bildirdiler. Bu haber ise, İsraiJoğuüannın durumunu bozacak noktaya gelecek şekilde yaygınlık kazandı ve bunun üzerine de on­lar: aGit, sen ve Rabbİn savaşın. Biz de buracıkta oturuyoruz" (el-Mâide, 5/24) dediler. [66]

2- Haberi Vahidin Kabulü:

Âyet-i kerimede, kişinin ihtiyaç duyduğu hususlarda ve dinî ve dünyevî me­seleleriyle ilgili bilgi sahibi olmaya gerek duyduğu konularda haber-î vâhi-dîn kabul edilebileceğine dair bir delil vardır. Bu haberi vahide binaen hü­kümler oluşturulup, ona bağlı olarak helal ve haram hükümleri belirlenir. Bu­nun benzeri hususlar İslamda da görülmüştür. Nitekim Peygamber (sav) Hevâzinlilere: "Sizin arifleriniz, işlerinizi bize getirip bildirinceye kadar ge­ri dönünüz" diye buyurmuştur. Bunu da Buharı rivayet etmiştir. [67]

3- Casusluk:

Bu âyet-i kerimede, casus kullanmaya dair de delil vardır. Tecessüs: Araş­tırmak demektir Rasulullah (sav) da, (Bedir gazvesinde) Besbes(e'y)i casus olarak göndermişti. Bunu Müslim rivayet etmiştir. [68] İleride Besbesle casus­luk ile ilgili hükümler Mumtehine sûresinde (60/1. âyetin tefsirinde) yüce Al­lah'ın izniyle gelecektir.

tsrailoğullarından gönderilen nakîblerin isimlerine gelince, Muhammed b. Habib, el- Muhabbar adlı eserinde isimlerini zikrederek şunları söylemekte­dir: Rubil sıbtından Şemû b. Rekûb, Şeni'un sıbtından Şokot b. Hori, Yehu-za sıbtından Kâlib b. Yukanna, Sahir sıbtından Yoğol b. Yusuf, Efraim b. Yu­suf sıbtından Yuşa b. Nuh, Bünyamin sıbtından Yeza b. Roko, Rebalun sıb­tından Kerabil b. Soda, Menşa b. Yusuf sıbtından Kedi b. Susa, Dan sıbtın­dan Amail b. Kesel, Şir sıbtından Setür b, Milıail, Neftal sıbtından Yuhanna b. Vakuşa, Kâz sıbündan Keval b. Muhi. [69] Aralarından iman eden iki kişi de Yuşa ve Kâlîb'dirler. Musa (a.s) da diğerlerine beddua etti, onlar da gazaba uğramışlar olarak helak edildiler. Bu açıklamaları el-Maverdî yapmıştır.

Akabe gecesi nakîblerine gelince, bunlarda İbn İshâk'ın Sireti'nde zikre­dilmişlerdir, isimlerini görmek isteyenler oraya bakabilirler.

Yüce Allah'ın: "Allah buyurmuştu ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim. An­dolsun ki, eğer namaz kılar..." âyeti ile ilgili olarak, er-Rabî b. Enes der ki: Bu sözler nakîblere söylenmişti. Başkası ise şöyle demektedir: Yüce Allah bu­nu bütün İsrail oğullarına demişti.

" Ben şüphesiz" buyruğundaki 'nin esreli olması, söz başlangıcı olduğundan dolayıdır, Sizinle beraberim, zarf olduğundan dolayı nasb mahallindedir. Yani, yardım ve desteğimle sizinle birlikteyim. Daha sonra ye­ni bir hitaba başlayarak: "Andolsun ki, eğer namaz kılar diye söze başla­dı ve "Elbette günahlarınızı örter." yani bunları yapacak olursanız "sizi al­tından ırmaklar akan cennetlere sokarım" diye buyurdu.

"Andolsun ki, eğer" buyruğunun başındaki "lam" te'kid içindir ve ye­min anlamındadır. Aynı şekilde "(';& Elbette... mzı Örter buyruğu ile MSizi... sokarım" buyruğundaki "Jâm'lar da böyledir.

Buyruğun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Andolsun ki, namazı dosdoğru kılacak olursanız, yemin ederim ki> günahlarınızı örterim. Ayrıca, yüce Allah'ın: "Günahlarınızı Örterim" buyruğu dolayısıyla bu, bir başka şart daha ihtiva etmektedir. Yani, siz böyle yapacak olursanız, Ben de günahla­rınızı örterim, demektir. Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, eğer namaz kılar... s a nız.w buyruğunun, yüce Allah'ın: "Ben şüphesiz sizinle beraberim" buyru­ğunun cevabı olduğu da söylenmiştir. Aynı zamanda bu: "Günahlarınızı ör­terim" buyruğunun da şartıdır.

(Âyet-i kerimedeki) Ta'zir: (Mealde gereği gibi yardım etmek): Ta'zim ve gereği gibi saygı duymak demektir. Ebû Ubeyde şu beyiti nakletmektedir:

"Onların nice keremli ve şerefli kişileri vardır Ve meclislerde ta'zim olunan nice aralatılan,"

Ta'zir, aynı zamanda hadden daha aşağı miktarda vurmak demektir, Geri çevirmek anlamına da gelir. Filanı ta'zir ettim denildiğinde, onu te'dip ettim ve çirkin isterden geri çevirdim demek istenir. Buna göre, yüce Al-lah'urOnlara gereği gibi yardım eder...seniz" Düşmanlarım on­lardan savarsanız, geri çevirirseniz, demektir.

"Allah'a güzel bir borç verirseniz" den kasıt ise, sadakalardır. Burada (gü­zel borç terkibindeki borç anlamına gelen "karz" mastarı) şeklinde gel­memiştir. Bu, mastarın gelmesi gereken şekilden farklı şekilde kullanıldığı yer­lerden birisidir. Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "

Ve Allak sizi yerden bitki gibi bitirmiştir" (Nuh, 71/17); "Bu­nun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ite kabul etti..." (Âl-i Imran, 3/37) [70]

Nitekim buna dair açıklamalar önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.

Diğer taraftan: "(Borcun niteliği olarak) güzel" diye buyurulmasının, gö­nül hoşluğu ile verirseniz anlamında olduğu söylendiği gibi, bununla, Allah'ın rızasını anyarak veya helâlinden... anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bir borç" kelimesinin, mastar değil de isim olduğu da söylen­miştir "Bundan14 yani, bu söz alıştan "sonra, İçinizden kim kâfir olursa, muhakkak doğru yoldan sapmış olur." Yani, doğru yolu kaybetmiş ve şa­şırmış olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.[71]

13- Böyle iken onlar sözlerini bozdukları için, Biz de onları lanet­ledik. Kalplerini katüaştırdık. Kelimeleri yerlerinden oynata­rak tahrif ederler. Onlar, kendilerine verilenlerden bir pay al­mayı da unuttular, içlerinden pek azı müstesna olmak üzere, sen onların daima hainliklerini göreceksin. Sen yine onları affet, aldırış etme. Şüphe yok ki Allah, îyiük edenleri serer.

Yüce Allah'ın: "Böyle İken onlar, sözlerini bozdukları için. Buyruğu, sözlerini bozmaları sebebiyle, demektir. Buradaki) eda­tı, Katade ve diğer ilim ehli kimselerden nakledildiğine göre, te'kid için faz­ladan gelmiştir. Çünkü bu edat, ifadenin güzelliği ve te'kid için İfadeyi artırması bakımından ruhta iyice yer etmesi anlamını verecek şekilde söze güç katmaktadır. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Başa geçip lider olan, herhangi bir şey dolayisı île başa geçirilir-"

Te'kid için öngörülmüş herhangi bîr alâmet ile te'feid yapmak, tıpkı tek­rarlamak suretiyle yapılan te'kid gibidir.

"Biz de onları lanetledik" buyruğunu İbn Abbas : Cizye ile azaplandırdık, diye açıklamıştır. el-Hasen ve Mukatil ise: mesti etmek (yani, onları maymun ve domuzlara dönüştürmek.) suretiyle azaplandırdık. Ata İse, onları uzaklaş­tırdık diye açıklamıştır. Lanetlemek ise, rahmetten kovup uzaklaştırmak anlamındadır.

"Kalplerini katılaştırdık* yani, hiçbir hayrı anlayamayacak ve hiçbir ha­yır yapmayacak şekilde sertleştirdik: Katı ve inatçı aynı anlama gelir.

el-Kisaî ve Hamza Kati kelffnesini, elif siz olarak ve "ye" har­fini şeddeli olarak, diye okumuşlardır, Aynı zamanda bu, İbn Mes'ud, Nehaî ve Yahya b. Vessab'ın da kıraatidir, ise, yağmuru olmayan, zorlu» sıkıntılı yıl demektir. Bu kelimenin bozuk ve adi dirhemler anlamına gelen den türetildiği de söylenmiştir. O halde bu okuyuşa gö­re bu kelime, kalpleri halis ve samimi imana sahip olmadı anlamına gelir. Ya­ni kalplerinde bir miktar münafıklık vardır. en-Nelıhâs der ki: Bu da güzel bir görüştür. Çünkü: Eğer dirhem, bakır veya bir başka şey ile karıştırılmış ise, denilir, ise, kalp dirhem demektir. Bunu, Ebû Ubeyd zikretmekle ve kazmaların taşlarda çıkardıkları sesleri vasfeden şu beyiti de örnek göstermektedir:

"Onların sağır taşlarda çıkardıkları bir sesleri vardır Sarrafların elindeki kalp dirhemlerin çıkardıkları sesler gibi."

Esmaî ve Ebû Ubeyd ise, tabiri "kaşî dirhem"den arapçalaştırıl­mış gibidir, demektir, el-Kuşeyrî ise şöyle der: Bu uzak bir ihtimaldir. Çün­kü Kur'an-ı Kerimde arapçada olmayan bir tabir yoktur. Aksine, tabiri de yine sertlik ve katılıktan gelmektedir. Çünkü, oyulma (işlenme) im­kânı az olan bir şey, sert ve katı olur.

el-A'meş de bu kelimeyi "ya" harfini şeddesiz olarak diye okumuş­tur. Bu okuyuşu ise, 'dan gelir, 'den değil.

Diğerleri, bu kelimeyi, "kâsiye" şeklinde okumuşlardır. Ebû Ubeyd'in ter­cih ettiği de budur, Bu İki okuyuş ise, gibi iki ayn söy­leyiştir. Ebû Cafer en-Nelıhâs der ki: Bu hususta evlâ olan; şeklinde ve anlamında olmasıdır. Şu kadar var ki, veznindeki kip, (v-u) ki­pinden daha beliğdir.

Buna göre buyruğun anlamı göyle olur: Bizler, onların kalplerini imandan uzak ve Bana itaate tevfîkten ırak, katı kıldık. Çünkü onlar, iman namına hiç­bir sıfata sahip değildiler ki, kalpleri -başka madenlerle karıştırılmış kalp dir­hemler gibi- bir miktar küfrün karıştığı imana sahip olmakla vasfedilebilsin. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Artık ben, oldukça yaşlandım ve her tarafım kupkuru (kaskatı) kesildi- Nitekim

yaşıtlarım da öylece kaskatı kesildiler."

"Kelimeleri yerlerinden oynatarak tahfif ederler." yani, Allah'ın buyruk­larını olmadık şekilde te'vil ederler ve bunu avama böylece telkin ederler. Ke­limelerin harflerini değiştirdikleri anlamında olduğu da söylenmiştir,

"Tahrif ederler" buyruğu nasb ma ha 11 indedir. Yani Biz, onların kalplerini katı ve tahrif ediciler kıldık, demektir. es-Sülemi ve en-Nehaî "Kelimeleri" buyruğunu, şeklinde "elif ile (ve sözü anlamı­na gelecek şekilde) okumuştur. Çünkü onlar, Muhammed (sav)'ın nitelikle­rini ve recm âyetini değiştirmişlerdi

"Onlar, kendilerine verilenlerden bir pay almayı da unuttular." Yani, peygamberlerin kendilerinden Muhammed (sav)'e iman etmeye ve nitelik­lerini açıklamaya dair aldıkları Allah'ın ahdini unuttular.

İçlerinden pek azı müstesna olmak üzere, sen onların dalma hainlik­lerini göreceksin." Yani, Ey Muhammed, sen de şu anda onların hainlikle­rini gömmektesin.

Âyet-i kerimedeki hainlik demektir, Katade der ki: Sözlükte böy­le bir kullanım caizdir. Bu, araplann kaylûle anlamında kaile kelimesini kul­lanmalarına benzer. Bunun, hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olduğu da söy­lenmiştir. İfadenin: Hainlik eden bir kesim (in varlığını göreceksin) takdirin­de olduğu da söylenmiştir.

Tek bir kişi için de kullanılır. Nitekim, Çok iyi ne-seb bilgini ve çok alim bir kimse denildiği gibi. Bu açıklamaya göre ise bu

kelime, mübalağa ifade eder. Bir kimsenin hainliğinin ileri derecede oldu­ğunu anlatarak nitelemek istersek, deriz. Şair der ki:

"Sen, kendi kendine vefa göstermeyi telkin ettin ve hiç bir zaman olmadın. Ahdi bozmak için hainlik eden ve bir parmak kadar dahi ahdinde durmayan (sın)."

îbn Abbas der ki: "Hainlik burada masiyet anlamındadır. Bunun, yalan ve günahkârlık anlamına geldiği de söylenmiştir. Onların hainlikleri ise, kendileri ile Rasulullah (sav) arasındaki ahdi bozmaları ve Rasulullah (sav)'a karşı savaşmak hususunda müşriklere yardımcı olmaları idi. Ahzab (Hendek) günü (müşriklere yardımcı olmaları) ile bunun dışında Rasulullah (sav)'ı öl­dürmeye kalkışmaları ve ona dil uzatmaları gibi.

"İçlerinden pek aiı müstesna" onlar hainlik etmezler. Bu ise, "Onların hainliklerini" buyruğundaki "onlar" zamirinden muttasıl bir istisnadır.

"Sen yine onları affet, aldırış etme." Buyruğunun anlamı ile ilgili olarak iki görüş belirtilmiştir: Seninle onlar arasında bir antlaşma bulunup zimmet ehli oldukları sürece onları affet, onlara aldırış etme. Diğer görüşe göre, bu buyruk kılıç âyeti ile nesh edilmiştir. Bunun, yüce Allah'ın: "Eğer bir kavmin hainliğinden kesin endişe edersen..." (el-Enfal, 8/58) buyruğuyla nesh oldu­ğu da söylenmiştir.[72]

14- Bîz nasrânîyiz" diyenlerin de sağlam bir şekilde sözlerini alınıp tık. Onlar da kendilerine verilen öğütlerden bir pay almayı unuttular. Biz de, kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düş­manlığı yerleştirdik. Allah, yakında onlara yaptıklarını haber verecektir.

15- Ey kitab ehli, size, kltab (iniz) dan gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklayıp, birçoğunu da açıklamadan

geliveren Peygamberi­miz gelmiştir. Size, muhakkak ki Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir.

16- Allah, onunla rızasına uyanları selâmet yollarına İletir. Onları, İzniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve kendilerini dosdoğ­ru yola iletir.

Yüce Allah'ın: "Biz nasrânîyiz diyenlerin de» sağlam bir şekilde sözle­rini almıştık" buyruğu, hıristiyanlardan da tevhid ve Muhammed (sav)'a ima­na dair söz almıştık, demektir. Çünkü bu husus İncil'de yazıtı idi.

"Onlar da... bir pay almayı unuttular." Buyruğunda söz konusu bu pay ise, Muhammed (sav)'a iman etmektir. Yani, emrolunduklan gereğince amel etmediler, Kendi nevaları doğrultusunda yaptıklarını ve bu tahrifi, Muham­med (sav)'ı inkâra sebep kıldılar.

"Sözlerini almıştık" buyruğu ise, senin: Ben, Zeyd'den elbisesini ve dir­hemini aldım sözüne benzer. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır. Âyetin baş tarafının, takdiri şöyle olmalıdır: Biz, hıristiyariız diyenlerden de sözlerini al­mıştık. İfadenin Kûfelilere göre takdiri ise şöyledir: Biz hıristiyanız diyen kim­seler arasından sözlerini aldığımız kimseler vardır. Bu takdirlere sebep ise, nahivcilerin zamirin, zahirden (zamirin ait olduğu isimden) önce zikredilme­sini kabul etmeyişleridir

Hıristiyanların: "Biz nasrânîyiz" şeklindeki sözleri nakledilip, "biz nasra-nÜerdeniz" denümeyişi, onların nasraniliği bidat olarak ortaya attığına ve bu ismi böylece aldıklanna bir delil vardır. Bu anlamda bir açıklama el-Hasen'den rivayet edilmiştir.

"Biz de... aralarına kin ve düşmanlığı yerleştirdik." Yani» bunu körük­ledik. Bunu onlara yapışık kıldık, anlamına geldiği de söylenmiştir. O tak­dirde bu kelime, -tutkal anlamına gelen den alınmış olur. Bu ise zamk ve buna benzer, bir şeyi bir şeye yapıştıran demektir. ise, adeta yapışırcasına bir şeye alışmak anlamındadır. er-Rummânî'nîn nakletti­ğine göre "iğrâ" birbirlerine musallat edilmeleri demektir. Bunun kışkırtma anlamına geldiği de söylenmiştir. Asıl anlamı ise, yapışmak demektir.

Şair Küseyyir der ki:

"Artık yavaş ol» dendi mi, gözler kesintisiz yaş boşaltır. Birbirine yapışık (sicim gibi) damlalar halinde ve sağnak yaşlar onu besler durur."

Yapıştırmak için kullanılan tutkal (el-Ğirâ) da buradan gelmektedir. Bir şe­ye iğrâ, üzerine musallat kılmak cihetiyle onu o şeye yapıştırmak demektir. Köpeğin iğrâsı ise, avlanmaya ahştırılması demektir,

"Aralarına ifadesi, düşmanlığın zarfıdır. (Yani, düşmanlık aralarına yer­leştirilmiştir).

Yüce Allah bununla, -daha önceden sözkonusu edildiklerinden ötürü- ya-hudi ve luristiyanlara işaret etmektedir. es-Süddî ve Katadeden; birbirlerine düşmandırlar diye açıklamada bulundukları nakledilmektedir. Şöyle de de­nilmiştir: Bu buyrukla, özel olarak hıristiyanlann fırkalara ayrılışına işaret edil­mektedir. Bu açıklamayı da er-Rabî' b. Enes yapmıştır. Çünkü, bu buyrukta kendilerine en yakın işaret edilenler onlardır. Diğer taraftan, Hıristiyanlar, Ya­kubîler, Nasturîler ve Melkânîler olmak üzere ayrı fırkalara ayrılmışlardır. Ya­ni bunların biri ötekini tekfir etmiştir.

en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın: "Biz de...aralarına kin ve düşmanlığı yerleştirdik'1 buyruğunun anlamı ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en gü­zellerinden birisi de şudur: Yüce Allah, kâfirlere düşmanlık beslenilmesini ve onlara karşı kin duyulmasını emretmiştir. O bakımdan, her bir fırka, diğer fır­kaya düşmanlık edip ona kin beslemekle -kâfir oldukları gerekçesiyle- enir olunmuştur.

Yüce Allah'ın: "Allah, yakında onlara... haber verecektir" buyruğu, on­lara yönelik bir tehdittir. Yani, pek yakında, ahdi bozmalarının cezası ile kar­şılaşacaklardır.

"Ey kitab ehli" buyruğunda kitapt "kitaplar" anlamında cins ismidir. O ba­kımdan, bütün kitap ehli buna muhataptırlar.

"Size, kitabımilan yani, kitaplarınızdan. Muhammed (sav)'a iman ve recm âyeti, maymunlara dönüştürülen, cumartesi yasağını çiğneyenlere ait kıssa gi­bi -çünkü onlar bütün bunları gizliyorlardı- "gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklayıp, birçoğunu da açıklamadan geçiveren." Yani, açtklamaksızın bırakıveren, Peygamberimiz" Muhammed (sav) "gelmiştir." O, sadece pey­gamberliğine delil teşkil eden hususları, onun doğruluğuna delalet eden ri-saletine tanıklık ihtiva eden hususları açıklıyor ve açıklanmasına bu açıdan gerek olmayan şeyleri bırakıyordu.

"Bir çoğunu da açıklamadan geçiveren" buyruğu ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Yani, birçok şeyi affedip bağışlayarak size onu haber vermemek­tedir. Nakledildiğine göre, hahamlarından birisi, Peygamber (savVa gelerek şöyle sordu: Ey Filan, sen bizi affettin mi?. Rasulullah (sav) ondan yüz çevir­di ve ona bir açıklamada bulunmadı. Yahudi ise, Hz. Peygamberin sözleri­nin çelişkili olduğunu ortaya çıkarmak istemişti. Rasulullah (sav) ona bu ko­nuda bir açıklamada bulunmayınca, Hz. Peygamberin huzurundan kalkıp git­ti ve arkadaşlarına şöyle dedi: Onun bu söylediklerinde doğru olduğunu zan­nediyorum. Çünkü o, Kitabında Hz. Peygamberin kendisine sorduğu soru­ya cevap vermeyeceğine dair bir açıklama bulmuştu.

"Size muhakkak ki Allah'tan bir nur* yani aydınlık "gelmiştir." Bu nu­run İslam olduğu söylendiği gibi, ez-Zeccâc'dan Muhammed (sav) olduğu da söylenmiştir.

"Ve apaçık bir kitab da" Yani, Kur'ân-ı Kerim "de gelmiştir." Çünkü Kur'ân-ı Kerim, ahkâmı açıklamaktadır. Buna dair açıklamalar da daha ön­ceden (en-Nisâ, 4/174'de) geçmiş bulunmaktadır.

"Allah onunla rızasına uyanları" yani, Allah'ın razı olduğu şeyleri izle­yenleri, "selamet yollarına" yani, her türlü âfetten münezzeh, korkulacak her-şeyden güvenliğe kavuşturucu olan selâmet yurdu olan cennete götüren esen­lik yollarına "İletir.

el-Hasen ve es-Süddî der ki; "es-Selâm", aziz ve celil olan Allah'tır. Bunun anlamı ise, Allah'ın dinine, yani İslama iletir demektir. Nitekim yüce Allah: "Mu­hakkak Allah katında din İslâm'dır" (ÂJ-i İmran, 3/19) diye buyurmuştur.

"Onları izniyle" yani, onları muvaffak kılmasıyla ve iradesiyle "karardık­lardan aydınlığa çıkarır." Küfrün ve cehaletlerin karanlıklarından, İslâm'ın ve hidâyet yollarının aydınlığına çıkartır.[73]

17- Andolsun ki: "Allah, Meryem oğlu Mesihlir" diyenler kâfir ol­dular. De ki: "Şayet Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzün­de bulunanların hepsini helak etmek isterse Allah'a karşı kim birşey yapabilir? Göklerin» yerin ve aralarındaki her şeyin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır O. Allah her şeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın: "Andolsun ki: Allah Meryem oğlu Mesihclr diyenler kâ­fir oldular* buyruğuna dair açıklamalar ve bu konu ile ilgili söylenecek söz­ler, en- Nisa sûresinin sonlarında (4/171,.âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır. Bu buyruğun delâletine göre, hıristiyanların küfre sapmaları, bunu din­lerinin bir esası kabul etmek suretiyle: "Muhakkak Allah, Meryem oğlu Me-slhin kendisidir" demeleridir. Çünkü onlar, bu sözü kabul etmemek şanıy­la sadece nakil etmek üzere söylemiş olsalardı, kâfir olmazlardı.

De ki;... Allah'a karşı kim birşey yapabilir." Kim Allah'ın emrine kar­şı durabilir? Yani, kim Allah'ın yapmak istediklerinden herhangi bir şeyi ön­leyebilir, ona karşı durabilir. Böylelikle yüce Allah şunu bildirmektedir. Şa­yet Mesih bir ilâh olsaydı, gerek kendisinin gerek başkasının başına gelecek şeyleri önleyebilecek miydi. Yüce Allah, onun annesinin canını aldığı halde Of annesinin ölümünün önüne geçememiştir. Yine onu öldürecek olsa, on­dan ölümü kim geri çevirebilir yahut kim Önleyebilir?

"Göklerin, yerin ve aralarındaki herşeyin mülkü Allah'ındır." Mesih ve onun annesi de göklerle yer arasında sınırlı ve İşgal ettikleri yer belli olan iki yaratıktır. Çevresini saran sınır belli olan ve sonucu olan bir varlık ise ilâh olamaz.

Yüce Allah burada: "İkisi arasında0 diye buyurmuş, "aralannda" diye bu-yurmamıştır. Çünkü O, iki tür ve iki sınıfı (yer ile gökleri) kastetmek istemiştir.

Bir çobarun söylediği şu beyitte olduğu gibi:

"işte kederlerimin ikisi de kapımı çalıp geldiler. Ben de ikisini ağırlıyorum. Genç devlerle ve yayı andıran hamile olan ve olmayan develerle."

Şair burada "ikisi... çaldılar" dedikten sonra, "İşte benim kederlerim" di­ye çoğul İfade kullanmıştır.

"Dilediğini yaratır O." Kullarına bir âyet (birliğine belge ve alâmet) olmak üzere İsa'yı babasız, anneden yaratması gibi. [74]

18- Yahudi ve hıristiyanlar: "Bk Allah m oğulları ve sevdikleriyiz" dediler. De ki: "Öyleyse günahlarınız yüzünden niçin s İzi azap-landırıyor?n Hayır, siz O'nun yarattığı insanlardansınız. O, di­lediği kimseye mağfiret eder, dilediği kimseyi de azaplandırır. Göklerin, yerin ve her ikisinin arasındaki her şeyin mûikü Al­lah'ındır. Sonunda dönüş O'nadir.

Yüce Allah'ın: "Yahudi ve Hıristiyanlar: Diz Allah'ın oğulları ve sev­dikleriyiz dediler." buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şunları söylemekte­dir: Rasulullah (sav) yahudilerden bir topluluğu, Allah'ın cezalandırması ile korkutunca şöyle dediler: Biz korkmayız. Çünkü biz, Allah'ın oğullan ve sev­dikleriyiz. Bunun üzerine bu âyet-î kerime indi. İbn İs hâk der ki: Nu'man b. Edât Bahrî b. Amr ile Şas b. Adiy, Rasulullah (sav)1 in yanına geldiler. Ar­alarında karşılıklı konuşmalar oldu. Allah Rasulü kendilerini Allah'ın yolu­na çağırdı ve Allah'ın azabından korkuttu. Bunun üzerine: Sen bizi ne diye korkutuyorsun Ey Muhammed? Biz, Allah'ın oğullan ve sevdikleriyiz -hıris-tiyanlann dedikleri gibi- dediler. Bunun üzerine yüce Allah da onlar hakkın­da; "Yahudi ve hıristiyanlar: Biz, Allah'ın oğulları ve sevdikleriyim dediler. De ki: Öyleyse günahlarınız yüzünden niçin sizi azaplandıriyor?"

âyeti sonuna kadar nazil oldu. Bunun üzerine Muâz b. Cebel ile, Sa'd b. Uba-de ve Ukbe b. Vehb onlara: Ey yahudiler topluluğu Allah'tan korkunuz de­diler, Allah'a and olsun ki sizler, onun Allah'ın Rasulü olduğunu gerçekten biliyorsunuz. Gerçekten siz, peygamber olarak gönderilmeden önce ondan bize söz ediyordunuz ve bize onun niteliklerini anlatıyordunuz.

Bunun üzerine Rafı1 b. Hureymele ile Vehb b. Yehuza şöyle dediler: Ha­yır, biz size böyle bir şey demedik. Allah da Musa'dan sonra herhangi bir ki­tap göndermemiştir ve Musa'dan sonra uyarıcı ve müjdeci olmak üzere bir peygamber de göndermiş değildir. Bunun üzerine yüce Allah: "Ey kitab eh­li, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda size açıklayıp duran Rasulümüzgelmiştin,. Allah her §eye gücü yetendir." (el-Maidef 5/19) âye­tini indirdi. [75]

es-Süddî der ki: Yahudiler, yüce Allah'ın, İsrail (Yakub) aleyhtsselama: Se­nin oğlun benim de ilk oğlumdur diye vahyettiğini iddia etmişlerdir. Süddîden başkaları da der ki: Hıristiyanlar da: Biz, Allah'ın oğullarıyız dediler. Çünkü İncil'de Hz. İsa'dan: "İşte ben, benim de babam, sizin de babanız olana gi­diyorum" dediği nakledilmektedir.

Bu buyruğun anlamının: Biz, Allah'ın elçilerinin oğullarıyız, şeklinde ol­duğu da söylenmiştir, O takdirde bir muzafin hazf edilmesi sözkonusudür. Özetle onlar, kendilerinin bir üstünlüğe sahip oldukları görüşünde idiler. Yü­ce Allah da onların bu iddialarını reddederek: "Öyleyse günahlarınız yüzün­den niçin sizi azaplandiriyor?" diye sormaktadır. Dolayısı ile, onlar iki şık­tan birisi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Ya, O bize azab edecektir diyecek­lerdi, o taktirde onlara: O halde siz, ne Allah'ın oğullarısınız, ne de sevdik­lerisiniz. Çünkü seven, sevdiğine azab etmez. Siz de O'nun sizi azaplandı-racağım ikrar etmektesiniz. Bu da sizin yalan söylediğinizin delilidir denilir­di. Bu ise, cedelciler nezdinde "burhan-ı halef diye bilinen usuldür. Veya: O bize azab etmeyecektir diyerek, kitaplarında bulunanı ve peygamberleri­nin getirdiklerini yalanlayacaklar, aralarından isyan edenlerin azaba uğratı­lacaklarını itiraf ettikleri halde masiyet islemeyi mubah göreceklerdi. Kitap­larının-hükümlerine bağlı kalmalarının sebebi de işte budur.

"Niçin sizi azaplandınyof" buyruğunun, niçin sizi azaplandırdı anla­mında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu, mazi (geçmiş) anlamındadır. Yani, neden sizleri maymunlara ve domuzlara dönüştürdü. Ve niçin sizden önceki yahudi ve hıristiyanlan -onlar da sizin gibi oldukları halde- çeşitli azap­larla azaplandırdı? Çünkü yüce Allah, henüz meydana gelmemiş herhangi bir şeyi onlara karşı delil olarak getirmez. Zira, onlar böyle bir soruya: Yann bi­ze azab edilmeyecektir, diye cevap verebilirler, O bakımdan bildikleri şey­lerle onlara kargı delil getirilmiştir.

Daha sonra yüce Allah: "Hayır siz, O'nun yarattığı insanlardansınız" di­ye buyurmaktadır. Yani, sizler de O'nun diğer yaratıkları gibisiniz, ttaat ve masiyetiniz dolayısı ile sîzi hesaba çeker ve herkese yaptığı amelin karşılı­ğını verir.

"O, dilediği kimseye mağfiret eder." Yani, yahudilerden tevbe eden kim­selere mağfiret eder. "Dilediği kimseyi Yahudilik üzere ölenleri de azapIandır ir."

-Göklerin, yerin ve her ikisinin arasındaki her şeyi a mülkü Allah'ın­dır." O'na karşı duracak, O'nun hiçbir ortağı yoktur "Sonunda dönüş O'nadır. Ahirette, kulların işleri yalnız O'na dönecektik. [76]

19- Ey kitab ehli, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda size (dini) açıklayıp duran Rasuhımüz gelmiştir. "Bize bir müj deleyici ve bir korkutucu gelmedi" demeyeslniz diye. İşte size gerçekten müjdeleyicl ve korkutucu bir peygamber gelmiş bu­lunuyor. Allah herşeye gücü yetendir.

Yüce Allah'ın: "Ey kitab ehli... size, Rasıüumüz gelmiştir* buyruğunda kas­tedilen Muhammed (savdır, "Sfre, (dini) açıklayıp duran" yann bize bir pey­gamber gelmedi diyemesinler diye, onlann ileri sürebilecekleri bir delilleri­nin kalmadığını açıklayan peygamberimiz "Peygamberlerin arasının kesil­diği bir zamanda geldi."

(Arasının kesildiği anlamı verilen) Fetret; Sükûn demektir. Bunun, iki pey­gamber arasındaki kesinti süresi olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama Ebû Ali ile ilim ehlinden bir guruptan rivayet edilmiştir. Bunu da er-Rummanî nak­letmektedir. Der ki: Fetrette aslolan, o zamana kadar gayretle yapılan çalış­manın kesintiye uğramasıdır. Ve bu; " İşini kesti ve onu işin­den alıkoydum" tabirlerinden alınmıştır. Suyun sıcaklığının sona erip soğumaya başlaması (ılıması)nı anlatmak üzere kullanılan; tabiri de bu­radan gelmektedir. Keskin bakışı kalmamış kadın hakkında kullanılan; tabiri de buradan gelmektedir. Bedenin füturu da suyun fü­turu (.soğuması) gibidir. Fitr ise, şelıadet parmağı ile baş parmağın açılışı ha­linde aradaki boşluğun adıdır.

Buyruk: Peygamberler, ondan bir süre önce gelip geçmiştir anlamındadır, Bu fetret süresinin ne kadar olduğu hususunda görüş ayrılığı vardır. Mu­hammed b. Sad, "et-labakat" adlı kitabında İbn Abbas'tan şöyle dediğini nak­letmektedir; îmran oğlu Musa ile Meryem oğlu İsa (ikisine de selam olsun) arasında binyediyüz yıl geçmiştir. Her ikisi arasında fetret dönemi olmamış­tır. İkisi arasında -diğer kavimlerden gönderilen peygamberler müstesna- yal­nızca İsrail oğullarından bin peygamber gönderilmiştir. Hz. İsa'nın doğumu ile Peygamber (sav) arasında ise, beşyuz altmış dokuz yıl geçmiştir. Bu sü­renin baş taraflarında üç peygamber gönderilmiştir ki, yüce Allah'ın şu buy­ruğunda kendilerinden söz edilmektedir: "O zaman Biz onlara, iki elçi gön-dermiştik de, onlar da ikisini de yalanlamışlardı. Biz de üçüncü birisi ile takviye etmiştik. (Yasin, 36/14) Takviye olarak gönderilen peygamber ise "Şem'ûn"dur, O da havarilerdendi, Allah'ın hiçbir peygamber göndermedi­ği fetret dönemi İse, dörtyüzotuzdört yıldır. [77] ' el-Kelbfnin naklettiğine gö­re ise, Hz. îsa ile Hz. Muhammed arasında beşyüzaltmışdokuz yıl geçmiş ve ikisi arasında dört peygamber gönderilmiştir. Bunlardan birisi, Absoğulların-dan Halid b. Sinan adında arap bir peygamberdir.

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir şey ise, ancak sadık bir haber İle bilinebilen türden şeylerdir. Katade de der ki: Hz. îsa ile Hz. Muhammed arasında alto­yuz yıl geçmiştir. Mukalil. ed-Dahhâk ve Vehb b. Münebbih de bu görüşte­dir. Şu kadar var ki, Vehb buna yirmi yıl daha ilave etmektedir. Yine ed-Dah-hâk'tan dörtyüzotuz küsur yıl geçtiğini söylediği de nakledilmiştir.

İbn Sa'd, îkrime'den şöyle dediğini nakletmektedir: Adem île Nuh arasın­da on kam (nesil) geçmiştir ki, bunlann hepsi müsiüman idiler. Yine İbn Sa'd der ki: Bize, Muhammed b. Amr b, Vakid el-Eslemî, birden çok kişiden şöy­le dediklerini haber vermiştir: Adem ile Nuh arasında on kam (asır) geçmiş­tir Bir karn ise yüzyıldır. Nuh ile İbrahim arasında on asır geçmiştir. Yine her bir asır yüz yıldır. İbrahim ile İmran oğlu Musa arasında on asır geçmiştir. Her bir asır yüz yıldır.[78] İşte, Adem ile Muhammed (ikisine de selam olsun) ara­sında geçen asırlar ve yıllar bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Bize, bir müjdeleyici" müjde veren bir kimse "ve bir korkutucu" korku­tup uyaran bir kimse "gelmedi demeyesiniz diye." Böyle demeniz istenme­diğinden dolayı anlamındadır. O bakımdan bu, nasb mahallinde d ir.

İbn Abbas der ki: Muaz b. Cebel ile Sa'd b. Ubade ve Ukbe b. Vehb, ya-hudllere: Ey yahudiler Allah'tan korkunuz. Allah'a yemin ederiz ki, hiç şüp­hesiz sizler Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğunu biliyorsunuz. Ve gerçek­ten sizler, peygamber olarak gönderilmeden önce, ondan bize söz ediyor ve bu nitelikleriyle bize onu anlatıyordunuz, dediler. Bunun üzerine yahudiler: Allah, Musa'dan sonra ne bir kitab indirdi, ne de ondan sonra herhangi bir müjdeci ve uyarıcı kimse gönderdi, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. [79]

"Allah herşeye gücü yetendir." Yarattıklarından dilediğini peygamber olarak göndermeye güç yetirendir. Müjdelediği ve uyarıp korkuttuğu şeyle­ri gerçekleştirmeye gücü yetendir, diye de açıklanmıştır. [80]

20- Hani Musa kavmine demişti ki: "Ey kavmim, Allah'ın üzeriniz­deki nimetini düşünün ki, içinizden peygamberler göndermiş ve sizi hükümdarlar yapmış, âlemlerden hiç kimseye vermedi­ğini de size vermişti.

21- "Ey kavmim» Allah'ın size yazdığı arz-ı mukaddese girin. Geri­sin geriye dönmeyin. Yoksa kaybedenler olarak geri dönersiniz.

22- Dediler ki: "Ey Musa, orada zorba bir topluluk var. Doğrusu on­lar oradan çıkmadıkça biz de oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz."

23- (Allah'tan) korkan kimselerden» Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi dedi ki: "Onların üzerine kapıdan girin. Oradan girdini/ mi, muhakkak siz galip gelirsiniz. Eğer İman edenler iseniz, yalnız O'na güvenip dayanınız."

24- Onlar da dediler ki: "Ey Musa, onlar orada bulundukça biz as­la oraya girmeyiz. Git, sen ve Rabbin savaşın. Biz de buracıkta oturuyoruz."

25- (Musa): "Rabbim ben, kendim ve kardeşimden başkasına sahip değilim. Artık bizim aramızla o fâsıklar topluluğunun arasım ayır" dedi.

26- (Allah) buyurdu ki: "Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. On­lar, o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık sen de o fâsık­lar topluluğu için tasalanma.

Yüce Ali iri! n a: "Hani Musa kavmine demişti ki: Ey Kavmim, Allah'ın üze­rinizdeki nimetini düşünün..." buyruğu, yüce Allah tarafından onların

(Hz. Peygamberin çağdaşı olan yahudileriiv) geçmişlerinin Hz. Musa'ya kar­şı direndiklerini ve ona isyan ettiklerini beyan etmektedir. İşte bunlar da Muhammed (sav)'a karşı aynı tavırları sürdürmektedirler. Bu, Hz. Peygambere bir tesellidir. Yani, ey iman edenler, hem Allah'ın üzerinizdeki nimetini ha-

tırlayın, hem de Musa'nın başından geçen olayı hatırlayın.

Abdullah b. Kesir'den; "Ey kavmim... düşünün buyruğunu, "mim" harfini ötreli olarak şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Benzeri buyruklar da böyledir, ifadenin takdiri ise: Ey hitab ettiğim kavim, topluluk... anlamındadır,

"İçinizden peygamberler göndermiş" buyruğundaki peygamberler anla­mına gelen Gui) kelimesi, munsanf değildir. Çünkü sonunda müenneslik eli­fi bulunmaktadır.

"Ve sizi hükümdarlar yapmış" yani, kendi işinizin sahibi ve mâliki kılmış­tır. Daha önce Firavun'un mülkiyeti ve onun kahr u galebesi altında bulunu-yorken, şimdi size kimse galip gel eme inektedir. O, sizi firavundan, onu su­da boğmak suretiyle kurtarmış oldu. Bu anlamda onlar, hükümdarlar idiler.

es-Süddî, el-Hasen ve başkaları da buna yakıı* ifadelerle bu buyruğu açıklamışlardır. es-Süddî der ki: Onların herbirisi kendisine, aile halkına ve malına mâlik idi.

Katade de der ki: Yüce Allah, onlar hakkında: "Sizi hükümdarlar yapmış" diye buyurmuştur. Çünkü bizler, Ademoğulları arasında kendilerine ilk hiz­met edilen kimselerin onlar olduğundan söz ederdik.

İbn Atiyye der ki: Ancak bu açıklama zayıftır. Çünkü kiptiler, İsrailoğul-lannı kendi hizmetlerinde kullanmakta idiler, Ademoğullannın uygulamala­rından açıkça anlaşılan şu ki, nesilleri artıp çoğaldıkları zamandan bu yana, anlarm kimisi kimisinin emri altında çalışırdı. Ümmetlerin arasındaki farklı­lık sadece bu mâlik oluşun anlamı bakımındandı.

Âyetin bu bölümü şöyle de açıklanmıştır: O, sizi izin alınmaksızın yanını­za girilmeyecek şekilde ev ve mesken sahibi kimseler kıldı. Bu anlamdaki bir açıklama, ilim ehlinden bir topluluktan rivayet olunmuştur.

İbn Abbas der ki; Eğer bir kimsenin evine, kendisinin izni olmaksızın gi­rilmiyor ise, o bir melik (hükümdar) dır.

Yine el-Hasen'den ve Zeyd b. Eslem'den nakledildiğine göre, her kimin bir evi, hanımı ve hizmetçisi varsa o kimse bir hükümdardır. Bu aynı zamanda Müslim'in Salıihi'nde nakledildiği üzere Abdullah b, Amr'ın da görüşüdür. "

Müslim'in Sahlhi'nde Ebû Abdurrahman el-Hubullîden şöyle dediği nak­ledilmektedir: Ben, Abdullah b. Amr b. el-Âs'ı -bir adamın kendisine soru sor­ması üzerine- şöyle derken dinledim: Bizler, muhacirlerin fakirlerinden de­ğil miyiz? Abdullah ona: Senin yanında yattığın bir hanımın var mı? O, evet dedi. Yine Abdullah; Peki mesken olarak kullandığın bir evin var mı diye sor­du, adam evet dedi. Abdullah: O halde sen zenginlerdensin, dedi. Adam: Be­nim bir hizmetçim de var deyince, Abdullah b. Amr: O halde sen hükümdarlardansın, diye cevap verdi. [81]

Îbnü'l-Arabî der ki: Bunun faydası şu ki, kişi üzerine bir keffaret vacib olur­sa o da eve ve hizmetçiye sahip ise keffaretini yerine getirmek için bunla­rı satıp oruç tutması caiz olmaz. Çünkü, köle azad etmeye gücü yeten bir kim­sedir Hükümdarlar ise, oruç tutarak keffarette bulunmazlar. Köle azad etmek­ten aciz olmakla da nitelendirilmezler.

İbn Abbas ve Mücahid der ki: Allah, onları men, selva (suyun kendisinden fışkırdığı) taş ve onları gölgelendiren bulut ile hükümdarlar yapmıştı. Yani onlar, tıpkı hükümdarlar gibi kendilerine hizmet edilen kimselerdi.

Yine İbn Abbas'tan, bununla hizmetçi ve evin kastedildiği nakledilmiştir. Mücahid, îkrimet el-Hakeni b. Uyeyne de böyle demiş ve bunlar aynca ha­nımı da ilave etmişlerdir. Zeyd b. Eşlem de böyle demiştir. Şu kadar var ki, onun bunu Peygamber (sav)'dan naklettiği de bilinmektedir: "Her kimin için­de barınacağı bir evi, hanımı ve kendisine hizmet edecek bir hizmetçisi var­sa, o bir hükümdardır." [82] Bunu en-Nehhâs nakletmİstir.

Şöyle de denilmektedir: Her kim, kendisinden başkasına muhtaç olmuyor­sa o kimse bir hükümdardır. Bu da Hz. Peygamberin şu buyruğunu andırmak­tadır "Her kim kafilesi (çoluk çocuğu arasında) güvenlik içerisinde, bede­nî afiyette sabahı eder ve günlük yiyeceğine de sahip bulunuyor ise, ona ade­ta dünya herşeyiyle verilmiş gibidir." [83]

Yüce Allahın: "Alemlerden hiç kimseye vermediğini de size vermişti.

buynığundaki hitap, müfessirlerin cumhuruna göre, Hz, Musa tarafından kav­mine yapılmıştır. İfadenin akışı da böyle olmasını gerektirir. Mücahid der ki: Burada verilenlerle kast edilen men, selva, (suyun kaynadığı) taş ve onları gölgeleyen buluttur. Verilenlerden kastın, aralanndaki çok peygamber ile ken­dilerine gelen âyetler olduğu da söylenmiştir. Kötülük ve aldatma niyetinden uzak, selim kalpler olduğu söylendiği gibi, ganimetlerin ve onlardan yarar­lanmanın helal kılınması olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu, red olunan bir görüştür. Çünkü ganimetler, sahih hadiste sa­bit olduğuna göre, bu ümmetten başka herhangi bir kimseye helal kılınmış değildir. Yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar ileride gelecektir.

Hz. Musa tarafından bu sözler izzet-i nefse sahip olmalarını ve zorbala-nn topraklarına kuvvet ile girme emrine uymalarını sağlamaya hazırlamak için söylenmiştir. Bu hususta Allah'ın aziz kıldığı ve şanını yücelttiği kimselerin davranışı gibi oraya girmelerine hazırlık olsun diyedır

"Alemlerden" buyruğu, el-Hasen'den nakledildiğine göre, çağdaşınız olan alemlerden anlamındadır. İbn Cübeyr ve Ebû Mâlik ise derler ki: Bura­da hitab Muhammed (sav)'ın ümmeti nedir. Bu ise, benzeri ifadelerin güzel kaçmadığı sözün zahirinden bir uzaklaşmadır.

Dimaşk'ın, zorbaların oturdukları yer olduğuna dair birbirini destekleyen haberler varid olmuştur,-

"Arzı mukaddes" demek, tertemiz kılınmış arz demektir. Mücahid ise, mü­barek kılınmış arz demektir der. Bereket ise, kıtlık, açlık ve benzeri şeyler­den arındırılmak anlamındadır, Katade der ki: Burası Şam (Suriye) memle­ketidir. Mücahid ise. Tür ve çevresidir demektedir. İbn Abbas, es-Süddî ve îbn Zeyd, burası Eriha'dır derler. ez-Zeccac der ki: Arz-ı mukaddes, Dimaşk, Filistin ve Ürdün'ün bir bölümüdür. Katade'nin sözü ise bütün bunları kap­samaktadır.

"Allah'ın size yazdığı* yani, içerisine girmeyi üzerinize farz kıhp, oraya girmeyi ve orayı size yerleşeceğiniz yurt kılmayı vadettiği arz demektir İs­rail oğulları, Mısır'dan çıkınca, yüce Allah onlara, Filistin topraklarında bu­lunan Erihalılar ile cihad etmeyi emretti. Onlar, biz bu ülkeyi bilmiyoruz de­diler. Bu sefer, (Hz. Musa) Allah'ın emri ile her bir koldan bir kişi olmak üze­re aralarından oniki nakîb gönderdi. Bunlar, -daha önce geçtiği gibi- haber toplayıp tecessüs edeceklerdi. O beldenin sakinlerinin Amal ikalılardan zor­ba kimseler olduklarını gördüler. Dehşet verecek iri yapıda olduklarını tes-bit ettiler. Hatta şöyle denilmiştir: Bu kimselerden birisi, bu nakîbleri gördü, onları alıp bahçesinden toplamış olduğu meyveler arasına elbisesinin yeni­ne koydu. Ve onları hükümdarın önüne getirip önüne saçtı ve dedi ki: Bun­lar bizimle savaşmak istiyorlar. Hükümdar kendilerine şöyle dedi: Haydi, ada­mınızın yanına geri dönün ve ona bizim durumumuzu -az önce geçtiği gi­bi- haber verin, dedi. Yine denildi ki: Geri döndüklerinde, o bölgenin üzü­münden bir salkım aldılar. Denildiğine göre bu salkımı bir kişi taşıdı, yine bu salkımı oniki nakîb'in birlikle taşıdığı da söylenmiştir. [84]

Derim ki: Bu doğruya daha yakın görünmektedir. Çünkü, denildiğine gö­re nakfbler, zorba topluluğun yanına varmışlar ve onlardan herhangi birisi­nin elbisenin yenine, kendilerinden iki ikisinin girecek kadar iri oldukları­nı, onlardan birisinin salkımını, nakîblerden ancak beş kişinin bîr tahta üze­rinde taşıyabildiğini, taneleri boşaltıldığı takdirde onlara ait bir nar kabuğu­nun yarısı içerisine beş ya da dört kişi girdiğini görmüşlerdir.

Derim ki: Bununla birincisi arasında herhangi bir çelişki yoktur Çünkü, onları elbisenin yeni içerisine alan zorba kişi -ki, kucağına aldığı da söylen­miştir- Uc b. Anâk'dır. Uc ise, aralarında boyu en uzun, yaratılışı en iri kim­se idi, -Yüce Allah'ın izniyle ileride anlatılacağı üzere-, diğerlerinin uzunlu­ğu ise, MukaüTin görüşüne göre, altıbuçuk zira idi. el-Kelbî der ki: Onlar­dan herbirisinin boyu sekiz zira idî. Doğrusunu en iyi bilen Aİlahtır. Yûşa İle Yukanna oğlu Kâlib dışında nakîbler bu haberi yayıp, İsrail oğullan cihada çıkmayı kabul etmeyince, bu isyankârlar ölüp de çocukları yetişinceye ka­dar kırk yıl süreyle Tih'de kalmakla cezalandırıldılar. Daha sonra bunların ye­tişen çocukları zorbalarla savaştı ve onları yenik düşürdüler.

"Gerisingeriye dönmeyin/1 Yani, bana itaat etmekten ve benim size em­retmiş olduğum bu zorbalarla savaşmaktan geri dönmeyin. Anlamının: Yü­ce Allah'a itaatten vazgeçip O'nun masîyetine dönmeyin şeklinde olduğu da söylenmiştir ki, ikisinin de anlamı birdir.

"Dediler ki; Ey Musa» orada zorba bir topluluk var." Yani, iri yan, uzun boylu kimseler var. Buna dair açıklamalar az önce geçti. Uzun boylu hurma anlamında denilir. Cebbar, ululanan, zillet ve fakirlikten uzak ka­lan kimse demektir. ez-Zeccâc der ki^ İnsanlardan cebbar kişi zorba demek­tir. Bu da insanları istediği şeyi yapmaya cebreden (mecbur eden zorlayan) kimse demektir. Buna göre bu kelimenin aslı, zorlamak (ikrah) demek olan icbardan gelmektedir. Böyle bir kişi, başkalarını istediği şeyi yapmaya ceb­reder, zorlar.

Bunun, kemiğin cebredilmesinden alındığı da söylenmiştir. Buna göre ise "cebbardın asıl anlamı, kendi işini ıslah eden, düzelten demektir. Daha son­ra ise hak veya batıl olsun kendisine menfaat sağlayan her kimse hakkında kullanılır, olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Kemiğin cebredilmesi (kırık kemi­ğin kaynaması) da aynı şekilde zorlama anlamı ile alakalıdır

el-Ferrâ der ki: Ben, "fe'ârveznine vezninden sokulmuş yalnızca iki kelime biliyorum. Bunlardan birisi Cebbar, zorba kelimesi, elan, diğeri ise Yetişen kelimesi de den gelmiştir.

Diğer taraftan şöyle de denilmektedir: Bu zorba kimseler, Ad kavminin ka­lıntıları idi. Yine denildiğine göre bunlar, İshâk oğlu İso'nun soyundandır-lar. Bunlar Rumlardan idiler. Ûc b. el-Anek de beraberlerinde idi. Onun bo­yu ise, üçbin üçyüz otuzüç zira imiş. Bunu İbn Ömer söylemiştir. Uc, elin­deki bastonu ile bulutlan çeker bulutlardan su içer, denizin dibinden balık­lan alır, güneşe doğru kaldırarak güneşin hareretinde balığı kızartır sonra da yermiş. Nuh (a.s)'ın tufanı olduğu sırada, yükselen sular, dizkapaklannı aş­mamıştı, O sırada ise, üçbin altıyüz yaşında idi. Hz. Musa'nın askerleri ka­dar bir kaya parçasını üzerlerine atmak için sökmüş, ancak yüce Allah bir kuş göndermiş bu kuş o kaya parçasını gagasına atmış ve bu kaya parçası Ucun boynuna düşerek onu yere yıkmış. On zira (arşın) uzunluğunda olan Hz. Mu­sa da yine on zira uzunluğundaki sopası ile gelmiş, ayrıca yukarı doğru on zira daha yükseltildiği balde ancak onun yere yıkılmış haliyle topuğuna ka­dar yükselebilmiş ve onu öldürmüştü.

Şöyle de denilmiştin Hz. Musa onu, topuğunun altındaki sinirine vurmuş, böylece onu yere yıkarak Ûc ölmüştü. Ûc, Mısır'daki Nil nehrine düşmüş ve bir sene boyunca nehirde onlara köprü vazifesini görmüştü. Bu anlamdaki rivayetleri, birtakım farklı lafızlarla birlikte Muhammed b. İshâk, Taberî, Mekkîve başkaları zikretmiştir. el-Kelbîder ki: Ûc, Harut İle Marutun zina ettikleri ve bunun sonucunda hamile kalmış kadının çocuklarındandı.[85] Doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Doğrusu onlar, oradan çıkmadıkça* buyruğunda kast edilenin İlya bel­desi veya Eriha olduğu söylenmiştir; yani savaşsız, olarak orayı onlar bize tes­lim etmedikçe "bte de oraya asla girmeyiz."

Şöyle de denilmiştir: Onlar, bu sözleri zorbalardan korktukları için söy­lemişlerdi. Yoksa, isyan kastı ile söylememişlerdi. Çünkü onlar: "Eğer ora­dan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz" demişlerdi.

"(Allah'tan) korkan kimselerden.,, iki kişi dedi ki: ..." İbn Abbas ve başkaları şöyle demiştir: Bu iki kişi, Yûşa ile Yûkanna oğlu Kâlib'dir. Baba­sının adının Kâniyâ olduğu da söylenmektedir. Bunların ikisi de oniki nakîb-derı idiler.

"Korkan" yani, zorbalardan korkan kimseler. Katade ise, Allah'tan korkan kimseler, diye açıklamıştır. ed-Dahhâk da der ki: Burada sözü geçen iki ki­şi, zorbalar şehrinde ve Musa'nın dinini kabul etmiş iki kişi idiler. Bu görü­şe göre "korkan kimselerden" olanlar, Amali kal ilardan İdiler. Ve bunlar, ta­biatları gereği imanlarından haberdar, edilip dinleri dolayısıyla işkenceye ma­ruz kalmaktan korkmuşlar, fakat Allah'a güvenmişlerdi. Buradaki kork­maktan, kasıt, İsrail oğullarının zayıflık göstermesinden ve korkaklığa kapıl­masından korkan kimseler diye de açıklanmıştır,

Mücajıid ve îbn Cübeyr:" Korkan kimseler" kelimesini "ve" har­fi ötreli olarak Korkulan kimseler dîye okumuşlardır ki, bu da bu iki kişinin Musa'nın kavminden olmadıkları görüşünü pekiştirmektedir,

Allah'ın kendilerine" İslam ile yahut kesin inanç (.yakin) ve salah ile "ni­met verdiği iki kişi dedi ki: Onların üzerine kapıdan girin. Oradan girdi­niz mi, muhakkak siz galip gelirsiniz." Bunlar, İsrail oğullarına şöyle dedilen Bunların cüsselerinin büyüklüğü sizi korkutmasın. Kalpleri sizden kor­ku ile dolup taşmış bulunuyor. Evet, cüsseleri iridir ama kalpleri güçsüzdür.

Çünkü bunlar daha önceden sözü geçen kapıdan üzerlerine girdikleri tak­dirde, girenlerin galip geleceklerini biliyorlardı.

Bu iki kişinin bu sözlerini, Allah'ın va'dine olan güvenleri dolayısıyla söylemiş olmaları da muhtemeldir.

Daha sonra bü iki kişi sözlerine şöyle devam etti: "Ejjer İman edenler ise­niz* yalnız O'na güvenip dayanınız." Eğer O'nu tasdik eden kimseler ise­niz, O'na güvenip dayanınız. Çünkü O, muhakkak size yardıma olacaktır.

Diğer taraftan birinci görüşe göre şöyle de denilmiştir: Bu iki kişi bu söz­lerini söyleyince, İsrailoğullan onları taşa tutmak istediler ve ikinizi doğru-tayıp diğer on kişinin söylediklerini mi bırakacağız diye çıkışmışlar dır.

Daha sonra da Hz. Musa'ya: "Dediler ki; Ey Musa, onlar orada bulunduk­ça biz asla oraya girmeyiz." Bu ise, bir inatlaşma ve savaşma emrinden yan çizme, Allah'ın yardımından da ümit kesmenin ifadesidir. Daha sonra, Şanı Yüce ve Mübarek Rabbimizın sıfatım bilmezlikten gelerek: "Git, sen ve Rabbin savaşın" diyerek, yüce Allah'ı -bundan yüce ve münezzeh olduğu hal­de- gitmek ve hareket etmek, intikal etmekle nitelendirdiler. Bu, da onlann müsebbibe'den olduklarının delilidir. el-Hasen'İn açıklamasının anlamı bu­dur, Çünkü el-Hasen şöyle demiştir Bu onların Allah'a kâfir olmalarının ifa­desidir. Bu sözlerden daha zahir olarak anlaşılan da budur.

Şöyle de denilmiştir: Senin Rabbinin sana yardım edip zafer vermesi, bi­zim sana yardımcı olmamızdan daha uygundur. Eğer sen O'nun Rasulü isen, O'nun seninle beraber savaşması, bizim savaşmamızdan daha uygun­dur. Buna göre de yine onların bu sözleri kütür olur. Çünkü Hx. Musa'nın ri-saletinden yana şüphe etmiş oluyorlardı.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Haydi git sen savaş ve Rabbin de sana yardım etsin.

Burada: "Rab" kelimesi ile Harun'u kastettikleri de söylenmiştir. Çünkü Ha­run, Hz. Musa'dan daha büyüktü ve Hz, Musa ona itaat ederdi. Özetle on­lar, bu sözleriyle fasıklık ettiler. (Doğru yoldan çıktılar). Çünkü yüce Allah: "Artık sen de o fasıklar topluluğu için tasalanma." Yani, üzülme diye bu­yurmuştur.

Devamla: "Biz de buracıkta oturuyoruz" dediler. Yani, buradan ayrılma­yız ve savaşa da katılmayız. Oturuyoruat sözünün hal olarak Oturanlarız, olması da mümkündür. Çünkü bu buyruktan önceki ifa­deler tam bir anlam ifade etmektedir.

Yüce Allah'ın: "Rahbim, ben kendimle kardeşimden başkasına sahip değillm... dedi" buyruğuna gelince, bu sözleri söylemesinin sebebi, Hz Ha­run'un, Hz. Musa'ya itaat eden bir kimse oluşudur Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rabbim ben, kendimden başkasına sahip olamıyorum. Daha son­ra yeni bir cümle ile, "kardeşim de." Yani, kardeşim de aynı şekilde kendi­sinden başkasına sahip olamamaktadır, dedi. Birinci görüşe göre "kardeşim" anlamındaki kelime, "kendime11 anlamındaki kelimeye atf edilmek suretiyle nasb mahallin dedir. İkinci görüşe göre ise, ref mahallindedir.

Bu kelime (.nin ismi olan "ya" (ben)e de atfedilebilir. Yani, ben de kar­deşim de herbirimiz ancak kendimize sahip olabiliyoruz. Arzu edildiği tak­dirde "sahip değilim" anlamındaki kelimede yer alan zamire de ati' edilebi­lir. Yani, ben de kardeşim de ancak kendimize sahip olabiliyoruz, anlamın­da olur.

"Artık bizim aramızla o fasıklar topluluğunun arasını ayır." Hz. Musa,

yüce Allah'tan kendisiyle bu fasıklar topluluğunun arasını hangi yolla ayır­mak istemiştir, diye sorulacak bir soruya, birkaç türlü cevap verilebilir:

1) Onların haktan uzak kaldıklarına ve işledikleri bu masiyet dolayısı ile doğrudan alabildiğine uzklaştı ki arına delalet edecek bir şeyle. Bu da, Tîh'de karşı karşıya kaldıkları zorluklarla gerçekleşmiştir.

2) Kendileri iteiasıklar topluluğunu birbirinden ayırd etmek suretiyle. Ya­ni, bizi onların, genelinden ve onların cemaatinden ayırt et. Cezada bizi on­lara katma.

Anlamın; bizi, kendilerini mübtelâ ettiğin rnasiyetten korumak suretiyle bi­zimle onların arasında hükmünü ver, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yü­ce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: "O gecede her hikmetli bir iş bizden bir emir ile ayırd edilir." (ed-Duhan, 44/4-5) Buradaki ayırd etmekten kasıt, hükmolunur şeklindedir. Yüce Allah da Tih'de onları öldürmek suretiyle bu­nu yerine getirmiştir. Buradaki ayırd etmenin âhirette olmasını kast ettiği de söylenmiştir. Yani, sen bizleri cennete koy ve cehennemde onlarla birlikte bizi bulundurma.

Bütün durumlarda uzak kalmaya delâlet eden "ayırt etme" anlamına kul­lanıldığına dair tanık da şairin şu beyitindeki ifadeleridir:

"Rabbîm, benimle onun arasını öyle bir ayır ki,

îki kişinin arasına ayırıp ayırt ettiğin en ileri derecede (olsun).

İbn Uyeyne de Amr b, Dinar'dan, o, Ubeyd b. Umeyr'den "ayır anlamın­daki kelimeyi "ra" harfini esreli olarak şeklinde okuduğunu rivayet etmektedir.

Yüce Allah'ın: "Buyurdu ki: Altık orası onlara kırk yıl haram edildi. On­lar o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. buyruğunda dile getiren ! Mu­sa'nın duasını kabul buyurdu ve kırk yıl Tîh'de bırakmakla onları cezalan­dırdı.

Tlh, sözlükte asıl anlamı itibari ile şaşkınlık ve hayret demektir. Bu anlamda olmak üzere şaşıran kaybolan bir kimse hakkında) denilirşekillerinde "vav" ile de "ya" ile de kullanılır ise de "ya" ile kul­lanımı daha çoktur. Kendisinde şaşınlan ve doğru yolun buluna­madığı yer anlamındadır. de aynı manadadır. Şair (eJ-Accâc) bu anlamda olmak üzere şöyle demiştir:

"Sabredemeyen ve yol bulamayan kimseler için alabildiğine şaşırtıcı,

hayrette bırakıcıdır"

Bîr başka şair de şöyle demektedir:

"Kupkuru ve yol bulunamaz bîr yerde binekler ise adeta

Yumurtasından çıkmış yavruları bulunan, ele avuca gelmez keklikler gibiydi."

İsrailoğullan, oldukça az miktarda fersahlar içerisinde yol alıp duruyorlar­dı. Bu miktarın altı fersah olduğu söylenmiştir. Gece gündüz bu alan içeri­sinde yol alıyorlar, akşamı ettikleri yerde sabah, sabahı ettikleri yerde de ak­şam oluyordu. Hiçbir şekilde dur durak bilmez, devamlı yol alıyorlardı.

Beraberlerinde Hz. Musa ile Hz. Harun'un bulunup bulunmadığı hususun­da da görüş ayrılığı vardır. Beraberlerinde olmadıkları söylenmiştir. Çünkü TüYte bulunmak bir ceza idi. Tîh'de kaldıkları yılların sayısı, buzağıya tap­tıkları günlerin sayısı kadardır. Buzağıya taptıkları her bir gün karşılığında bir yıl Tih'te kalmakla cezalandırıldılar. Hz. Musa da: "Artık bizim aramızla o fasıklar topluluğunun arasını ayır* diye dua etmişti. (Duası kabul edilerek onlarla beraber bulundurulmamışlardı).

Hz. Musa ile Hz. Harun'un İsrailoğullan ile beraber oldukları, ancak tıp-

ki yüce Allah'ın, ateşi Hz. İbrahim için esenlikli ve serin kılışı gibi, bu Tîh'in İşini de onlara kolaylaştırdığı da söylenmiştir.

"Haram edildi buyruğu ise, onların oraya girmeleri engellenmiştir, demek­tir. Nitekim Allah yüzünü ateşe haram etsin, denirken senin ateşe girişin ha­ram kılınsın, (ateşe girmeyesin) denilmek istenir Buradaki haram kılış, en­gelleme anlamında bir haram kılıştır. Şer'î manada bir haram kılış değildir Nitekim şair de şöyle demiştir

"Beni yere düşürmek için bîr dolaştı, ben ona: Vazgeç bu işten, dedim. Çünkü ben, senin yıkman haram olan (imkânsız olan) birisiyim."

Yani, ben iyi ata binen bir kimseyim. Sen beni kolay kolay yere yıkamazsın.

Ebû Ali de der ki: Buradaki haram kılışın, teabbudî bir haram kılış olma­sı da mümkündür. Şöyle sorulabilir: Aklı başında büyük bir topluluğun az miktardaki fersahlardan oluşan bir alan içerisinde yol alıp oradan çıkış yo­lunu bulamayışları nastl mümkün olabilir? Cevap: Ebû Ali dedi ki: Bu, yüce Allah'ın, üzerinde bulundukları toprağı, uyudukları vakit değiştirip böylelik­le onları başladıkları noktaya geri döndürmesi suretiyle mümkün olabilir. Bu­nun dışında, onları şüphe ve tereddüde düşürecek başka şekil ve oradan çı­kışlarım engelleyecek çeşitli sebeplerle harikulade bir mucize olmak üzere gerçekleştirilmesi de mümkündür.

Kırk kelimesi, el-Hasen ve Katade'nin görüşüne göre Tîh'in za­man zarfıdır. Derler ki: Onlardan hiçbir kimse o beldeye girmedi. Bu görü­şe göre kelimesi üzerinde vakıf yapılır. er-Rabi' b. Enes ve başlan ise "Kırk sene" kelimesi, haram kılışın zarfıdır. Bu görüşe göre ise, vakıf üzerinde yapılır.

Birinci görüşe göre, onların çocukları oraya girmişlerdir. Bu görüşü İbn Ab-bas ifade etmiştir. Onlardan geriye ancak Yuşa ve Kâlib kalmıştır. Yûşa, on­ların soylarından gelen çocuklarla birlikte o şehre girdi ve o şehri fethetti. İkinci görüşe göre ise, kırk yıl sonrasında onlardan kalanlar o şehire de gir­miş oldular.

İbn Abbastan rivayet olunduğuna göre, Hz. Musa ile Hz. Harun Tflı'de ve­fat etmişlerdir. Başkası ise şöyle demiştir; Allah Hz. Yûşaa peygamberlik ver­di ve ona o zorbalarla savaşmayı emretti. İşte şehre girinceye kadar güneşin batması bu esnada olmuştu. Ganimetten çaldığını tesbit ettiği kişileri yakma­sı da. bu sırada olmuştur, Ganimet aldıkları vakit, semadan beyaz bir ateş iner ve ganimetleri yerdi. Bu da ganimetlerin kabul olunduğuna delildi. Eğer ganimetlerde bir hırsızlık yapılmışsa, bu ateş o ganimetleri yemezdi. Bunun yerine yırtıcı hayvanlarla yabani hayvanlar gelir, o ganimetleri yerdi.

Bu sırada ateş inmekle birlikte aldıkları ganimeti yakmadı. Bunun üzerin peygamberleri, aranızda ganimetten çalan vardır. Şimdi, her bir kabile gel­sin bana bey'at etsin. Her bir kabile gelip ona bey'at etti. Onlardan birisinin eli, peygamberin eline yapıştı. Ganimetten hırsızlık yapan aranırdadır, dedi. Haydi, siain aranızdaki her bir kimse gelsin bana bey'at etsin, dedi. Nihayet onlardan birisinin eti, onun etine yapıştı, bu sefer şöyle dedi: Ganimetten ça­lan sensin. da altından inek başını andıran bir şey çıkardı. Bu sefer ateş indi ve ganimetleri yaktı.[86] Naklettiklerine göre, bu ağaç sesini andıran bir sesi ve kuş kanadı gibi bir kanadı bulunan, gümüş gibi beyaz bir ateşti. Yine naklettiklerine göre bu pey­gamber, ganimetten bu altını çalan kişiyi ve onun beraberindeki eşyayı, bu­gün "Ğavr Âciz" denilen yerde yaktı. Bu kişi, ganimet hırsızı anlamına gelen: el-Ğâll diye tanındı. Asıl adı Aciz idi

Derim ki: Bu rivayetten, bizden önce ganimetten hırsızlık yapanlann ce­zasının ne olduğu anlaşılmaktadır. Dinimizde ise, ganimet hırsızının hükmü-ne dair açıklamalar daha önceden (Âli-İmran, 3/161. âyet, 2 ve 3- başlıklar ile devamında) geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde, Ebû Hureyre'den gelen sahih hadiste sözü geçen ve adı müphem bırakılan peygamber ile ganimet­ten hırsızlık yapanın kimlikleri de açıklanmıştır. Söz konusu hadiste Rasulul-lah (sav) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerden bir peygamber gazaya çık­tı..." Bu hadisi Müslim rivayet etmiş ve bu rivayette şöyle denilmektedir: "Pey­gamber gazaya çıktı ve ikindi namazı vakti veya ona yakı