HOME

İBN KESİR TEFSİRİ
MÂİDE SÛRESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

îmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Ebu Nadr... Yezîd'in kızı Esmâ'nın şöyle dediğini rivayet etti: Mâide Sûresinin bütünü nazil olduğunda ben, Rasûlullah (s.a.) in Adba ( .LJuJi ) isimli dişi devesinin yularını tutmuştum. Vahyin ağırlığından devenin ayakları birbirine çarpıyordu.

İbn Merdûyeh Salih îbn Süheyl'in, Âsim el-Ahvel'den rivayet ettiği hadîste der ki: Bana Amr'm annesi, halasından nakletti ki; o, Ra-sûlullah'la beraber bir yolculukta imiş. Bu sırada Mâide sûresi nazil olmuş ve binitin boynu sûrenin ağırlığından titremeye başlamış. İmâm Ahmed de aynı şekilde der ki: Bize Hasan... Abdullah İbn Amr'dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) bineğinin üzerinde iken Mâide sûresi indirildi. Bineği onu taşıyamaz oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber bineğinden indi. Bu hadîs yalnızca Ahmed İbn Hanbel tarafından rivayet edilir.

Tirmizî de Kuteybe kanalıyla... Abdullah îbn Amr'dan nakleder ki; o, şöyle demiştir: Son indirilen sûre, Feth ve Mâide süresidir. Sonra Tirmizî şunu ilâve eder: Bu hadîs garîb ve hasendir.

Abdullah İbn Abbâs'tan nakledilir ki; o, şöyle demiş: İndirilen en son sûre Feth süresidir. Hâkim ise Müstedrek isimli eserinde Abdullah İbn Vehb kanalıyla ve kendi isnâdıyla Tirmizî'nin rivayetine benzer bir rivayeti nakleder, sonra da der ki: Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre; bu rivayet sahihtir, ancak her ikisi de bu hadîsi tahrîc etmemişlerdir.

Yine Hâkim der ki: Bize Ebu Abbâs Muhammed îbn Ya'kûb... Cübeyr'den rivayet etti ki; o, şöyle demiş: Ben hacca gittiğimde Hz. Aişe (r.a.) nin yanına vardım. Hz. Âişe bana dedi ki: Ey Cübeyr; Mâide sûresini okuyor musun? Ben, evet dedim. Hz. Âişe : O, son nazil olan sûredir. Onda gördüğünüz helâllan helâl sayın, haramları da haram sayın. Sonra Hâkim der ki-: Bu hadîs Buhârî ve Müslim'in şartlanna göre sahihtir, ancak onlar bu hadîsi tahrîc etmemişlerdir. Aynı hadîsi Ahmed îbn Hanbel... Muâviye İbn Salih kanalıyla rivayet ettikten sonra şu ifâdeyi ekler :

Ben ona Rasûlullah (s.a.) in ahlâkını sordum. Hz. Âişe dedi ki, o'nun ahlâkı Kur'an'ın kendisi idi. Bu hadîsi Neseî de îbn Mehdî'den rivayet eder.

1 — Ey îmân edenler, akidleri yerine getirin. Siz ih-râmlı iken avlanmayı helâl görmeksizin; size bildirilecekler müstesna, hayvanlar size helâl kılınmıştır. Muhakkak ki Allah, dilediğini hükmeder.

2 — Ey îmân edenler, Allah'ın nişanelerine, haram olan aya, hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklı hayvanlara ve Rablarından nimet, rızâ taleb ederek Beyt'ül Harâm'a gelenlere hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıkınca avlanın. Sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoydukları için bir kavme olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlasın. Günâh işlemek ve aşırı gitmek üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, muhakkak ki, Allah'ın cezası şiddetlidir. îmân Edenlere Helâl Kılınan Şeyler

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Nuaym İbn Hannâd... Maan veya Avf'dan —ya da her ikisinden— nakletti ki; adamın biri Abdullah İbn Mes'ûd'a gelerek şöyle demiş : Bana ahd et. Abdullah İbn Mes'ûd demiş ki: Allah Teâlâ'nm «Ey îmân edenler, ahidleri yerine getirin...» âyetini işittiğin zaman, ona kulağına ver. Çünkü bu âyette hayırlar emredil-mekte, serler nehyedilmektedir. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Ali İbn Hüseyn... Zührî'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Allah Teâlâ «Ey îmân edenler» buyurduğu zaman; o buyruğu yerine getirin. Çünkü Rasûlul-lah (s.a.) da onlardandır. Ahmed İbn Sinan... Hayseme'den rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Kur'an'da yer alan her «ey îmân edenler» ifâdesi Tevrât'daki «ey miskinler» ifâdesinin aynıdır. Ahmed İbn Sinan'ın Zeyd İbn îsmâîl kanalıyla İkrime ve İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadîste, İbn Abbâs şöyle der: «Kur'an-ı Kerîm'de yer alan «Ey îmân edenler» âyetinin hepsinde Hz. Ali îmân edenlerin efendisi, değerlisi ve emîri-dir. Ebu Tâlib oğlu Ali müstesna Rasûlullah (s.a.) m ashabının hepsi Kur'an'da itaba uğramıştır.

Hz. Ali Kur'an'ın hiç bir âyetinde itaba ma'rûz kalmamıştır. Bu hadîs, garîbdir, lafzı münkerdir. İsnadı, üzerinde dikkatle durulması gereken bir isnâddır. Nitekim Buhârî, bu hadîsin râvîleri arasında yer alan İsâ İbn Râşid'in meçhul ve onun naklimin münker olduğunu bildirir. Ben de derim ki; bu hadîsin râvîleri arasında yer alan Ali İbn Bü-zeyme her ne kadar sika (güvenilir) bir râvî ise de, aşırı bir Şiî'dir. Ve onun naklettiği- bu türden rivayet itham edilmiş, kabul görmemiştir. Bu hadîste yeralan «Ebu Tâlib oğlu Ali müstesna peygamberin ashabından hepsi Kur'an-ı Kerîm'de itaba uğramıştır.» ifâdesine gelince; bununla sadakayı emreden âyete işaret edilmiştir. Çünkü bir çok kişi tarafından nakledildiğine göre; Hz. Ali'den başka kimse bu emir ile amel etmemiştir. Ve bu sebeple Allah Teâlâ'nın «Husûsî konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü ki, bunu yerine getirmediniz? Ama Allah tevbenizi kabul etmiştir. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Peygamberine itaat edin. Allah işlediklerinizden haberdârdır.» (Mücâdile, 13) âyeti nazil olmuştur. Bu ifâdenin bir itâb olduğu görüşü, üzerinde durulması gereken bir görüştür. Çünkü söylendiğine göre; bu emir vücûb ifâde etmez, mendûb bir emirdir. Kaldı ki bu, mü'min-ler için daha yapılmazdan önce neshedilmiştir. Ashâbdan hiçbir kimsede bunun tersine bir davranış görülmemiştir. Hz. Ali'nin Kur'an'da hiç bir şekilde itaba uğramadığı görüşüne gelince; bu görüşün üzerinde de dikkatle durulması gerekir. Çünkü Enfâl sûresinde Hattâb oğlu Ömer müstesna herkese itâb vârid olmuştur. Bu ve bundan önceki ifâdeden de anlaşılıyor ki; bu hadîs zayıftır. Doğruyu en iyi Allah bilir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Müsennâ... Yûnus'tan nakletti ki; o, Muhammed îbn Müslim'in şöyle dediğini bildirmiş: Ben Rasûlullah (s.a.) in Amr İbn Hazm'ı Necrân'a elçi olarak gönderdiğinde, ona yazdığı mektubu okudum. Mektup Amr İbn Hazm'm oğlu Ebu Bekr'in yanındaydı. Orada şöyle buyuruluyordu : Bu, Allah ve Rasûlünden açıklamadır : «Ey îmân edenler, akidleri yerine getirin.» Ve bu âyet «Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir.» (Mâide, 4) kısmına kadar yazılmıştı.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd... Amr İbn Hazm'ın oğlu Muhammed'in oğlu Ebu Bekr'in oğlu Abdulİah'dan nakletti. O da babasının şöyle dediğini bildirmiş : Bu, Allah Rasûlünün Amr İbn Hazm'a, Yemen halkına iyiyi öğretmek, sünneti ta'lîm etmek ve sadakalarını toplamak üzere gönderdiğinde yazmış olduğu mektup olup bizim katımızda saklıdır. Rasûlullah Amr İbn Hazm'a mektup yazmış, ahid vermiş, emrini bu mektubunda şöyle bildirmiştir : Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Bu, Allah ve Rasûlünden bir mektuptur : «Ey îmân edenler, akidleri yerine getirin.» Bu Allah'ın Rasûlü Muhammed'in Amr İbn Hazm'a Yemen'e gönderdiğinde yazmış olduğu ahiddir. Bütün işlerinde Allah'tan korkmasını ona emretti. Çünkü Allah kendisinden korkan ve ihsan edenlerle beraberdir.

«Akidleri yerine getirin.» İbn Abbâs, Mücâhid ve daha başkaları derler ki: Buradaki «akidler»den maksad; ahidlerdir. İbn Cerîr bu konuda icmâ' olduğunu söyler ve der ki: Ahidler, üzerinde yemîn ve benzeri şekilde sözleşilen sözlerdir. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'-tan nakleder ki; burada yer alan «akidler» kelimesi ahidler demektir. Yani Allah'ın helâl ve haram kıldığı şeyler ile, Kur'an-ı Kerîm'de belirttiği hadler ve farzlardır. Siz bu emirleri çiğnemeyin, farzları ter-ketmeyin. Sonra Cenabı Allah, bu konuda daha şiddetli davranarak şöyle buyurmuştur : «Onlar ki; söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar.» (Bakara, 27).

Dahhâk da-buradaki akidlerden maksad; Allah'ın helâl ve haram kıldığı şeyler, Hz. Peygambere ve kitaba îmân etmeyi kabul eden kişilerden almış olduğu, Allah'ın helâl ve haramlarla, -farzlarını yerine getirmelerine dâir sözlerdir. Zeyd İbn Eşlem ise, akidlerin altı tane olduğunu söyler. Bunlar Allah'ın akdi, yemîn akdi, ortaklık akdi, alış-ve-riş akdi, nikâh akdi ve hilf akdidir. Muhammed İbn Kâ'b ise bu akidlerin beş tane olduğunu, câhiliyet yemîni ile mufâvada ortaklığının da bunlar arasında bulunduğunu bildirir. Bazıları bu âyete dayanarak alış -veriş meclisinde seçme hakkının bulunmadığını öne sürmüşlerdir. Ve demişlerdir ki; bu âyet akdin lüzumuna ve sabit olduğuna delâlet eder. Dolayısıyla mecliste seçme hakkının bulunmamasını gerektirir. Bu, Ebu Hanife ve Mâlik'in görüşüdür. Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel ile Cumhur buna muhalefet etmişlerdir. Bu konuda delil Buhârî ve Müslim'de sabit olan Abdullah ibn Amr'ın naklettiği şu hadîstir: Rasûlul-lah (s.a.) buyurdu ki: Alan ve satan meclisten ayrılmadıkça muhayyerdirler. Buhârî'nin bir başka ifâdesi de şöyledir :

İki kişi alış-veriş yaptıklarında, meclisten ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler. Bu hadîs, satış sözleşmesini ta'kîb eden meclisde muhayyerliğin varlığı için bir delildir. Ancak bu, akdin lüzumsuzluğunu gerektirmez. Aksine akid, şeriat bakımından alış-verişin gereklerindendir ve akde uymak, akdi yerine getirmenin mütemmimidir.

«Hayvanlar size helâl kılınmıştır.» Buradaki ( ^UûVl ); deve, sığır ve koyundur. Hasan, Katâde ve başkaları böyle demişlerdir: İbn Cerîr Taberî, arapların yanıhda ( fLSV ) hayvanlar ta'bîri ile kasdedilenler bunlardan ibarettir, der, Abdullah İbn Ömer, Abdullah İbn Abbâs ve daha başkaları da bu âyeti esâs alarak; anası kesilip de karnındaki yavrusu ölecek olursa, yavruyu yemenin mübâh olduğunu beyân etmişlerdir. Bu konuda Sünen kitaplarında vârid olan hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. Mücâhid kanalıyla... Ebu Saîd'den nakledilen bir hadîste denilir ki; ey Allah'ın Rasûlü, biz karnında yavrusu bulunan koyunu veya ineği veya dişi deveyi kesiyoruz. Yavrusunu atalım mı, yiyelim mi? dedik. Rasûlullah; isterseniz onu yeyin, çünkü anasının kesilmesi, onun kesilmesidir, buyurdu. Tirmizî, bu hadîsin hasen olduğunu söyler.

Ebu Dâvûd der ki; Bize Muhammed İbn Yahya... Câbir İbn Abdul-lah'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Yavrunun kesilmesi, anasının kesilmesidir. Bu rivayet yalnızca Ebu Dâvûd'da vardır.

«Size bildirilecekler müstesna olmak üzere» Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki; bildirileceklerden nıaksad; ölü, kan ve domuz etidir. Katâde, bununla ölünün ve Allah'ın adıyla kesilmeyen hayvanların kaydedildiğini söylemiştir.

Doğrusunu Allah bilir ya; burada istisna edilenler «Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlananlar, vurularak, yuvarlanarak, veya süsülerek ölen, yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar, —canları çıkmadan evvel— kestiğiniz müstesna, dikili taşlar üzerine kesilenler ve fal oîdarıyla kısmet aramanız, size haram kılınmıştır.» (Mâide, 3) âyetinde zikredilenlerdir. Bunlar her ne kadar ( v ) hayvanlar ta'bîrinin içerisinde yer alıyorlarsa da bu, geçici hallerinden dolayı haram kılınrmşiardır. Keza, dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar da, fal oklarıyla kısmet aramak da haramdır. Bunların istidrâki ve telâhuku mümkün değildir. Bunun için Allah Teâlâ : «Size bildirilecekler müstesna, hayvanlar helâl kılınmıştır» buyuruyor. Yani ancak size haram olduğu bildirilecekler İle bazı hallerde haram sayılanlar müstesnadır,

«Siz ihrâmlı iken avlanmayı helâl görmezsiniz.» Bazıları bu âyeti hal sayarak mansûb okumuşlardır. «Hayvanlar»dan maksad; deve, koyun ve sığır gibi evcil hayvanlarla, ceylan, yaban eşeği gibi vahşî hayvanlardır. Evcil hayvanlardan yukarda sayılanlar istisna edilmiş, vahşî hayvanlardan da ihrâmlı iken avlanmaları yasaklananlar müstesna kılınmıştır.

Denildi ki; bu âyetten maksad; bütün hallerde hayvanları size helâl kıldık, öyle ise siz, ihrâmlı iken avlanmayı haram kabul edin. Çünkü Allah Teâlâ böyle hükmetmiştir. Allah, bütün emir ve yasaklarında yegâne hüküm sahibidir. Bunun için müteakiben «Muhakkak ki Allah, dilediğini hükmeder.» buyurmuştur.

«Ey îmân edenler, Allah'ın nişanelerine hürmetsizlik etmeyin.» İbn Abbâs buradaki «nişaneler»den maksadın; haccın menâsiki olduğunu bildirir. Mücâhid ise Safa ile Merve'dîr, der. Kurban ise Allah'ın şeâirindendir. Denildi ki; Allah'ın nişanelerinden maksad; yasaklandır. Bu takdirde; Allah'ın haram kıldığı yasaklarını, helâl saymayın, mânâsı anlaşılır. Bunun için âyetin devamında «Haram olan aya da» buyurulmuş-tur. Bu ifâde ile haram olan ayın saygınlığını kabul etmek kasdedü-miştir. Keza Allah'ın işlenmesini yasakladığı savaşa başlamak ve haramlardan kaçınmak gibi konular da burada kaydedilmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurulur: «Sana haram ayda savaştan suâl ederler. De ki; o ayda savaşmak, büyük bir günâhtır.» (Bakara, 217). Ve yine bir başka âyette de şöyle buyurulur : «Allah katında ayların sayısı onikidir...» (Tevbe, 36)

BUhârî'nin Sahîh'inde Efou Bükre'den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.), veda haccmda şöyle buyurmuştur: Zaman Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde olduğu şekle yemden dönüp geldi. Yıl, oniki aydır. Haram olan dört ayın üçü birbiri ardısıra gelir, bunlar Zülka'de, Zül-hicce, Muharrem aylandır. Bir de Şa'bân ile Cumâdelâhir arasında bulunan Mudar Receb'idir. Mudar Receb'i, Mudar kabilesinin savaşı yasakladığı ay olması sebebiyle Receb'e bu isim verilmiştir. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, Selef-i sâlihînden bir gruba göre; haram ayların harâmlığı, âhır zamana kadar devam edip gitmektedir.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Atobâs'tan nakleder »ki; «Haram olan aya da.» kavlinden maksad; bu ayda da savaşmayı helâl kılmayın, demektir. Mukâtil İbn Hayyân, Abdülkerîm İbn Mâlik el-Cezerî de böyle delmiştir. İbn Cerîr TabenV bu görüşü tercih etmiştir. Cumhur ise bu âyetin mensûh olduğu görüşündedir. Ve onlara göre haram aylarda savaşı başlatmak caizdir. Çünkü onlar, «Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün.» (Tevbe, 5) âyetine istinâd ederek derler ki; kasdolunan dört aydır. Hiçbir ay, diğerinden haram olarak istisna edilmemiştir.

İmâm Ebu Ca'fer Taberî, haram aylarda şirk ehliyle savaşmayı Allah'ın helâl kıldığı konusunda icmâ' bulunduğunu nakleder. Yılın diğer aylan da böyledir. İbn Cerh* devamla der ki: Yine Cumhur şu konuda da icmâ' etmiştir : Müşrik boynuna veya iki bileğine bütünüyle Harem-i Şerifin ağaçlarının kapçığından gerdanlık yapmış olsa da; bu, kendisini ölümden kurtaran bir emân sayılmaz. Daha önce müslü-manlarla bir zimmet sözleşmesi veya emân akdetmemişse geçerli değildir. Bu konu, başka bir eserde detaylı olarak açıklanacaktır.

«Hediyye olan kurbanlara, gerdanlıklı hayvanlara» Allah'ın evine hediyye olan kurbanlığı götürmekten vazgeçmeyiniz. Çünkü bunlarda Allah'ın nişanelerine saygı mevzû-u bahistir. Bu hayvanların boynuna, öteki hayvanlardan ayırdedilmek üzere ve Kâ'be'ye armağan olarak götürülmek İstendiği bilinip, ona kötülükle yaklaşmak isteyenlerin kaçınmasını sağlamak ve ayrıca bu şekilde Allah'ın evine hediyye göndereceklere örnek olmak üzere, hayvanların boynuna gerdanlık takmaktan da vazgeçmeyiniz. Çünkü Kâ'be'ye hediyye olarak kurban götürmeye davet eden kimseye, tâbi olanların ecri kadar mükâfat vardır. Ayrıca kendilerinin mükâfatından da hiçbir şey eksiltilmez. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.) haccettiği zaman; zu'1-HuIeyfe'de geceledi. Sabah olunca sayıları dokuzu bulan eşlerini ziyaret etti. Sonra yıkanıp güzel kokular süründü. Ve iki rekat namaz kıldı. Sonra kurbanım göstererek; ona gerdanlık yaptı. Halka hacc ve umre haberini verdi. O'nun kurbanı pek çok deve idi. En güzel şekil ve renkte altmışın üzerinde deve kurban etmişti. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bu, böyledir. Kim Allah'ın nişanelerine hürmet ederse, bu, kalblerin tak-vâsmdandır.» (Hacc, 32).

Seleften bazıları- demişlerdir ki; Allah'ın nişanelerine saygı göstermek demek; kurbanın güzelini ve besilisini seçmek demektir. Ali İbn Ebu Tâlib der ki; Rasûlullah (s.a.) bize göz ve kulağa dikkat etmemizi emretmiştir. Bu hadîsi Sünen ehli muhaddisler rivayet ederler..

Mukâtil İbn Hayyân der ki; «Gerdanlıklı hayvanlara» âyetinden maksad; onu helâl saymayın, demektir. Çünkü câhiliyet ehli, haram aylann dışında yurtlarından çıktıkları zaman kendilerine yün ve kıldan gerdanlık yaparlardı. Mekke'li müşrikler de Harem-i Şerifin ağacının kabuğundan gerdanlık yaparlar ve böylece kendilerini emniyette hissederlerdi. İbn Ebu Hatim bunu rivayet ettikten sonra der ki; bize Muhammed İbn Ammâr... İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, şöyle demiştir : Bu sûrede iki âyet neshedilmiştir. Birisi gerdanlık âyeti, diğeri de; «Eğer sana gelirlerse ya aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir.» âyetidir. Münzir İbn Şâzân bize nakletti ki... îbn Avn şöyle demiş : Ben Hasan'a Mâide sûresinden neshedilen 'bölüm var mı? diye sorduğumda; o, hayır, dedi.

Ata der ki; müşrikler, Harem-i Şerifin ağaçlarından gerdanlık yapıyor ve böylece kendilerini emîn kılıyorlardı. Allah Teâlâ, bu sebeple oradaki ağaçlan koparmayı yasaklamıştır. Mutarrif İbn Abdullah da böyle demiştir.

«Ve Rablanndan nimet, rızâ taleb ederek Beyt'ül-Harâm'a ge^ lenlere de hürmetsizlik etmeyin.»

Allah'ın evine emîn olarak gelenlerle ve Allah'ın lutfunu, hoşnûd-luğunu taleb ederek gelenlerle savaşmayı helâl saymayın. Onları Allah'ın evinden alıkoyup, engelleyip, tahrik etmeyin. Mücâhid, Atâ, Ebu'l-Âliye, Mutarrif İbn Abdullah, Abdullah İbn Zeyd İbn Umeyr, Rebî' îbn Enes, Katâde ve Mukâtil İbn Hayyân «Rablanndan nimet, nzâ taleb ederek» kavliyle; ticâretin kaydedildiğini söylemişlerdir. Daha önce Bakara şikesinde geçen «Rabbınızın lutf-u keremini aramanızda bir günâh yoktur.» (Bakara, 198) âyetini de aynı şekilde tefsir etmişlerdik.

İbn Abbâs, bu âyetteki «rızâ taleb ederek» kavlinden maksad; hacc ederek Allah'ın hoşnûdluğunu kazanırlar, demek olduğunu söylemiştir.

İkrime, Süddî, İbn Cüreyc bu âyetin Hutam İbn Hind el-Bekrî hakkında nazil olduğunu bildirirler. Hutam, Medine'nin otlağına saldırmıştı. Ertesi yıl Allah'ın evinde umre yapmak istedi. Ashâbdan bir kısmı, onun önüne çıkarak Kâ'be'ye gitmesine engel olmak istediler. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle «Ve Rablanndan nimet, nzâ taleb ederek Beyt'ül-Harâm'a gelenlere hürmetsizlik etmeyin.» buyurmuştur.

İbn Cerır Taberî, bu konuda icmâ' bulunduğunu nakleder. Emân bulunmadığı sürece ister Beyt'ül-Harâm'da, ister Beyt'ül-Mukaddes'de bulunsun; müşriklerin öldürülmesi, caizdir. Çünkü müşrikler hakkındaki bu hüküm mensûhtur. En iyisini Allah bilir. İnkâr ederek, Allah'a şirk koşarak ve küfür ile Kâ'be'yi kasdedenlere gelince; onlar da Kâ'be'ye girdirilmezler. Çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurmaktadır : «Ey imân edenler, doğrusu müşrikler pistirler. Bu sebeple bu yıllarından sonra onlar Mescİd-i Harama yaklaşmasınlar.» (Tevbe, 28). Bu sebeple Ra-sûlullah (s.a,), hicretin 9. senesinde Hz. Ebubekir'i hacc emirî ta'yîn edince, Hz. Ali'yi göndererek, Rasûlullah'a vekâlet yoluyla Tevbe sûresini yüksek sesle halka ilân etmesini emretmiş ve o yıldan sonra müşriklerin Kâ'be'yi haccedemeyeceklerini ve Beytullah'ı çıplak olarak tavaf edemeyeceklerim ilân ettirmiştir.

İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan «Ve Rablanndan nimet, rızâ taleb ederek Beyt'ül-Harâm'a gelenlere» âyeti konusunda şöyle dediğini rivayet etmiştir : «Beyt el-Harâm'a gelenlere» Yani haram eve doğru yönelenlere, demektir. Çünkü o sırada mü'minler ve müşrikler, Beyt el-Harâm'a hacca gidiyorlardı. Allah Teâlâ mü'minierin, herhangi bir kimseyi Allah'ın evini haccetmekten engellemelerini yasaklıyor. İster mü'min, ister kâfir olsun; Allah'ın evini haccetmek isteyenlere herhangi bir şey yapılmasını men'ediyor. Bilâhere «doğrusu müşrikler ancak pistirler. Bu yıllarından sonra mescid-i harâm'a yaklaşmasınlar)) âyeti ile, «müşriklerin, Allah'ın mescidlerini ta'mîr etmeleri olur şey değildir.» Âyeti ve «Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmış olanlar ta'mîr eder» âyetlerini indirerek müşriklerin mescid-i Harâm'a girmesini yasakladı.

Abdürrezzâk der ki; bize Ma'mer Katâde'den «hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklı hayvanlara, ve Rablarmdan nimet, Rızâ taleb ederek Beyt'ül-Harâm'a gelenlere hürmetsizlik etmeyin» âyetinin mensûh olduğunu söylemiştir. Câhiliyet devrinde bir kişi, evinden hac maksadıyla çıktığında, ağaçtan gerdanlık takınırdı ve böylece bir daha kimse ona saldırmazdı. Dönüşünde de sacdan örme bir gerdanlık takınırdı ve bir daha ona kimse engel olmazdı. O sıralarda henüz müşrikler, Beytullah'tan alıkonulmuş değillerdi. Müslümanlar haram ayda savaşmamak ve Beytullah'ta harbetmemekle emrolunmuşlardı. Bilâhere «Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün» âyet-i celîle'si bunu nesh etmiştir. İbn Cerîr der ki: «Gerdanlıklara» kavlinden maksad; harem'de gerdanlık takan kişiyi emîn sayınız, demektir. (.........)

«İhramdan çıkınca avlanın» vani ihramda işinizi bitirip helâl hale geldiğiniz zaman; avlanma v.s. gibi inrâmlı iken size haram olan şeyleri mübâh kıldık. Bu; yasaktan sonra gelen bir emirdir. Tecrübenin kararlaştırdığı doğru şudur; hüküm; yasaktan önce nasu ise, ona döndürülür. Eğer hüküm vâcib idiyse, dönüş de vâcib olur. Eğer müstahab idiyse, dönüş de müstahab olur. Eğer mübâh idiyse, dönüş de mübâh olur. Bu emrin, vücûb ifâde ettiğini söyleyenlere birçok âyet-i kerîme'yle karşılık verilir. Mübâh olduğunu belirttiğini söyleyenlere de, başka âyet ile karşılık verilir. Delillerin dayandığı esâs, bütünüyle bizim zikrettiğimizdir ki, bazı usûl bilginleri de bunu tercih etmişlerdir. Allah en iyisini bilendir.

«Sizi mescid-i harâm'dan alıkoydukları için bir kavme olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin.» Bazı kırâet bilginleri bu âyeti şu şekilde okumuşlardır : ( ^jl*. j\ ) Âyetin mânâsı açıktır. Yani sizi mescid-i harâm'a gitmekten alıkoymuş olan bir kavme kin beslemeniz, —-İd bu Hudeybiye savaşının olduğu yıl meydana gelmişti— Allah'ın hükmünü aşmanıza vesile olmasın. Haddi tecâvüz ederek zulüm ve düşmanlıkla kısas uygulamanıza neden olmasın. Aksine Allah'ın herkes için emir buyurduğu, adalet esâsına göre hükmedin. Bu âyet-i kerîme ileride gelecek olan şu âyet gibidir : «Bir kavmin yaptıkları, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet edin; bu, takvaya daha yakındır.» Yani bazı milletlere olan kininiz, sizi adaleti terk etmeye sürüklemesin. Adalet, herkes hakkında ve her halükârda vâcibdir. Seleta sâlihîn'den bazıları demişlerdir ki: Senin hakkında Allah'a isyan etmiş olan kişiye karşı, senin onun hakkında Allah'ın emrine itaat etmen kadar iyi bir davranış yoktur. Göklerle yeryüzü, adalet üzerine kâimdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Zeyd İbn Eslem'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Hudeybiye günü müşrikler mü'nıinlerin Allah'ın evine gitmelerine engel oldukları zaman, bu davranışları Rasûlullah (s.a.) ve ashabına çok ağır geldi. Bu sırada doğu halkından olan müşriklerden bir topluluk, umre maksadıyla onlarla karşılaştıklarında, peygamberin ashabı dediler ki: Onlar, bizim arkadaşlarımızı Allah'ın evini ziyaret etmekten alıkoydukları gibi, biz de onları bundan alıkoyalım. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi.

( jU3 ) «kin» demektir. İbn Abbâs ve diğerleri böyle demiş-, lerdir. (.........)

«İyilik ve takva üzerine yardımlasın. Günâh işlemek ve aşırı gitmek üzerinde yardımlaşmaym.» Allah Teâlâ mü'min kullarına, iyi ve güzel fiilleri işlemek, kötülüklerden sakınmak ve takva üzere birleşmek konusunda yardımlaşmayı emrediyor. Bâtıl, günâh ve yasak üzerinde yar-dımlaşıp destekleşmeyi yasaklıyor. İbn Cerîr der ki: «Günâh»; Allah'ın yapılmasını emrettiği şeyleri yapmamaktır. «Düşmanlık» ise, Allah'ın dininiz konusunda size gösterdiği hududu aşmaktır. Siz ve sizden başkaları hakkında koymuş olduğu farzları tecâvüz etmektir. İmâm Ah-med İbn Hanbel der ki: Bize Hüşeym... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İster zâlim olsun, ister mazlum olsun kardeşine yardım et. Denildi ki: Ey Allah'ın Rasûlü mazlum ise, ona yardım ettiğim bellidir, zâlim ise nasıl yardım edeceğim? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sen onu tutup alıkoyarsın. İşte bu durumda ona yardım böyledir. Hüseyin'den bu hadîsi nakil konusunda Buhârî münferid kalmıştır. Halbuki Buhârî ve Müslim, Sabit kanalıyla Enes İbn Mâlik'-1 ten naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İster zâlim olsun ister mazlum olsun, kardeşine yardım et. Denildi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, mazlum ise yardım ederim. Bu; böyle. Ya zâlim ise ona nasıl yardım edeyim? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onun zulmüne engel olursun, işte senin ona yardımın böyledir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd... peygamberin ashabından bir zâttan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

İnsanlann arasına katışıp onların eziyyetlerine sabreden mü'min, insanların arasına katışmayıp, onların eziyyetlerine sabretmeyen mü'-min'den ecir bakımından daha büyüktür. Aynı hadîsi Ahmed İbn Han-bel; Abdullah İbn Ömer kanalıyla... Yahya İbn Vessâb'dan rivayet eder ki; o Peygamberin ashabından yaşlı bir kişiden şöyle dediğini duymuş : İnsanların arasına katışıp, onların eziyyetlerine sabreden mü'min; insanların arasına katışmayıp, onların eziyyetlerine sabretmeyen mü'-minden daha hayırlıdır. Bu hadîsi Tirmizî, Şu'be kanalıyla ve İbn Mâce İshâk İbn Yûsuf kanalıyla ve her ikisi birlikte A'meş'ten rivayet ederler. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki; bize İbrâhîm İbn Abdullah... Abdullah'tan nakletti ki; Rasûlullah (s-.a.) şöyle buyurmuştur : Bir hayra delâlet eden, onu işleyen gibidir. Sonra Ebu Bekr el-Bezzâr der ki; biz bu hadîsin sadece bu isnâdla rivayet edildiğini biliyoruz. Ben derim ki; bu hadîsin sahîh bir de mesnedi vardır. Şöyle ki: «Kim bir doğru yola davet ederse; o kimseye tâbi olanların mükâfatı kadar —kıyamet gününe kadar— mükâfat verilir. Ayrıca onların mükâfatlarından hiçbir şey eksiltilmez. Kim de bir sapıklığa davet ederse, kıyamet gününe kadar ona tâbi olanların günâhları kadar o kimseye de günâh yazılır ve onların günâhlarından hiçbir şey eksiltilmez. Ebu Hatim et-Taberânî der ki; bize Amr İbn İshâk... Abbâs İbn Yûnus'tan nakletti ki; Ebu'l-Hasan ona Rasûlullah (s.a.) m şöyle dediğini söylemiş : Kim; bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse; İslâm'dan dışarı çıkmış olur.

3 — Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına bo-ğazlananlar, boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya sü-sülerek ölen, yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar, canları çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna, dikili taşlar üzerine kesilenler ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Bunlar fâsıklıktır. Bugün, küfredenler sizi dininizden etmekten ümitlerini kesmişlerdir. Öyleyse onlardan korkmayın da Ben'den korkun. Bugün, dininizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim. Her kim ki açlıktan darda kalırsa günâha kaymaksızın (bunlardan yemeğe mecbur olursa) muhakkak ki, Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir.

îmân Edenlere Haram Kılman Şeyler

Allah Teâlâ kullarına, aşağıdaki şeylerin ve benzerlerinin yenmesini yasaklayan bir haber bildirmektedir. «Ölü», hayvanın avlanmadan ve boğazlanmadan anında ölmesidir. Ölü etinin yasaklanması; onu, kanının boğması yönüyle zararlı olmasındandır. Çünkü akmamış olan kan, dine ve bedene zarar verir. Bu sebeple Allah Azze ve Celle onu haram kılmıştır. Bunun istisnası sadece balıktır. Balık, ister kesilsin, ister kesilmeden ölsün yenmesi helâldir. Nitekim İmâm Mâlik, Muvatta, isimli eserinde, İmâm Şafiî ve Ahmed İbn Hanbeî Müsned'lerinde, Ebu Dâ-vûd, Tirmizî, Neseî, İbn Mâce Sahîh'lerinde, İbn Hüzeyme ve İbn Hibbân Sahîh'lerinde, Ebu Hüreyre'den naklederler ki, Rasûlullah (s.a.) a deniz suyu sorulduğunda şöyle buyurmuştur : Onun suyu temizdir, ölüsü helâldir. Çekirge de böyledir. Nitekim ilerde bu konuyla İlgili hadîs gelecektir. «Kan»dan maksad; akıtılmış olandır. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de «akıtılmış kan» buyurmaktadır. İbn Abbâs ve Saîd İbn Cübeyr-de böyle dediler. İbn Ebu Hatim der ki; bize Kesîr İbn Şihâb... İbn Abbâs'tan nakleder ki; Ebu Abbâs (Abdullah İbn Abbâs) a dalak sorulduğunda; o, yeyin, demiş. Soranlar; kandır, dediklerinde; İbn Abbâs, size ancak akıtılan kan haram kılınmıştır, diye karşılık vermiş. Hammâd İbn Seleme de, Yahya îbn Saîd kanalıyla Hz. Âişe'nin; yasaklanan sadece akıcı kandır, buyurduğunu rivayet etmiştir.

Muhammed İbn İdrîs eş-Şâfiî der ki; bize Abdurrahman İbn Zeyd İbn Eşlem... Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki; Rasûlullafh (s.a.) şöyle buyurmuştur : Sizin için iki ölü Ve iki kan helâl kılınmıştır. Ölüler, balık ve çekirgedir. Kanlar ise, ciğer ve dalaktır. Ahmed İbn Hanbel, İbn Mâce, Dârekutnî, Beyhakî de Abdurrahman îbn Zeyd İbn Eşlem'den bu hadîsi rivayet ederler ki bu rivayet zayıftır. Hattâ Hafız Bey-hakî der ki; bu hadîs, İsmâîl İbn Ebu îdris kanalıyla... merfû' olarak Abdullah İbn Ömer'de'n rivayet edilmiştir. Ben derim ki; her üçü de zayıf kişilerdir. Ancak bazıları diğerlerinden daha doğrudur. Süleyman İbn Bilâl, Zeyd İbn Eşlem kanalıyla Abdullah îbn Ömer'den bazı rivayetlerde bulunmuşsa da bir kısım bilginler onu mevkuf saymışlardır. Hafız Ebu Zür'a er-Râzî bunun daha sahîh olduğunu söyler.

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ali İbn Hasan... Ebu Ümame'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Kavmimi Allah'a ve Rasûlüne davet etmek ve İslâm'ın hükümlerini onlara anlatmak üzere Rasûlullah (s.a.) beni göndermişti. Ben kavmime gittim. Bu sırada bize bir tas dolusu kan getirildi ve kavmim onu yemek üzere toplandı. Bana da; ey Sudey (Ebu Ümâme'nin adı) gel de ye, dediler. Ben ise; vay sizin halinize. Ben, size bunu yasaklayan tarafından gönderildim, dedim. Allah bu konuda hüküm inzal etmiştir, dedim. Onlar, nedir bu hüküm? deyince, ben de bu âyeti okudum.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, İbn Etou Şevârib'in hadîsinden kendi isnâdıyla benzer bir rivayeti nakleder ve arkasından şunu ekler : Der ki, ben onları İslâm'a davet ediyordum, onlar ise benden kaçıyorlardı. Onlara; yazıklar olsun size, bana bir yudum su verin, çok susadım, dedim. Der ki, üzerimde de abanı var idi. Onlar; hayır seni ölünceye kadar susuz bırakacağız, dediler. Ebu Ümâme der ki; üzüldüm ve abamı başıma çektim, şiddetli sıcakta susuz yattım. Der ki; rü'yâmda biri geldi. Bana halkın ondan daha güzelini hiç görmediği bir kadehde, halkın ondan daha tatlısını hiç görmediği bir şarâb getirdi, sundu, ben de onu içtim. İçer içmez uyanıverdim. O içişten sonra Allah'a and olsun ki, bir daha ne susadım, ne de çıplandım. Hâkim Müstedrek'inde bu olayı Ali İbn Humşâz kanalıyla Ebu Ümame'den nakleder ve aynı rivayeti zikrettikten sonra; o içişten sonra bir daha ne susadım, sözünün arkasından şunu ekler : Duydum ki, onlar şöyle diyorlardı: Size kavminizin yukarı tarafından bir -adam gelmiş, öyleyse' ona hurma yedirip süt içirmeyin. Sonra bana içecek olarak süt getirildi. Ben; sizin içeceğinize ihtiyâcım yok, Allah beni doyurdu ve içirdi, dedim. Ve onlara karnımı gösterdm. Sonuna kadar hepsi müslüman oldular. (.........)

«Domuz eti» hem evcili, hem yabanîsi et lafzı; yağ da dâhil olmak üzere bütün bölümlerini içine alır. Burada Zâhirî'lerin şaklabanlığına ve «ancak Ölü veya akıtılmış kan veya domuz eti olursa müstesnadır. Çünkü bu pistir» kavimdeki; «çünkü bu pistir» ifâdesini delil getirerek katı ve aşın davranışlarına hiç de ihtiyâç yoktur. Onlar; «çünkü bu pistir» kavlindeki zamiri kendi anlayışlarına göre domuza göndermektedirler. Ancak böylece domuzun bütün bölümlerinin pis olduğunu söylemektedirler. Bu değerlendirme lügat bakımından uzak bir anlayıştır. Çünkü zamîr, müzafün ileyhe değil, muzâfa gönderilir. Açık olan ifâde şudur ki; et deyince, gerek alışılmış Örfe göre, gerekse arap dilinden anlaşılan mânâya göre; etli olan bütün bölümleri içine alır. Müslim'in Sahîh'inde Büreyde kanalıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğu bildirilir : Kim nerdeşir (Tavla) oynarsa, elini domuz etine ve kanına bulamış gibi olur. Buradaki nefret ettirme ifâdesi, sadece dokunma için kullanılmıştır. Yenme ve besin olarak alma halindeki tehdit ve korkutma nasıl olacaktır? Ayrıca bu ifâde et kelimesinin yağ ve benzerî bütün bölümleri şumûlü içerisine aldığına da delâlet etmektedir. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde belirtildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Muhakkak ki Allah rakı, ölü, domuz ve putun satışını yasaklamıştır. Denildi ki: Ey Allah'ın Rasûlü ölü yağlarının durumu nedir? Onunla gemiler sıvanıyor, deriler yağlanıyor ve halk aydınlanmaya çalışıyor. Rasûlullah (s.a.) hayır, o haramdır, buyurdu. Buhârî'nin Sahîh'inde Ebu Süfyân'dan nakledildiğine göre; o, Bizans İmparatoru He-raklius'a Hz. Peygamber için; o, bizi ölü ve kandan nehyetti, demişti.

«Allah'tan başkası adına boğazlananlar.» Yani kesilip de üzerine Allah'tan başkasının adı anılmış olanlar da haramdır. Çünkü Allah Teâlâ; tüm yaratıklarının kendi adına kesilmesini gerekli kılmıştır. Ne zaman bu prensibten dönülür ve kesilen hayvanların üzerine put, tâğût, heykel ve benzeri şeylerin adı anılır ve Allah'tan başka diğer yaratıklar zikredilirse; ulemânın icmâına göre; bunu yemek haramdır. Bilginler arasında ihtilâf, kasıtlı veya kasıtsız olarak kurban edilirken üzerine herhangi bir varlığın adı anılmamış olan hayvanların durumu konusundadır. Nitekim bu husus En'âm sûresinde gelecektir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bana Ali İbn Hasan... Ebu Tufeyl'den nakletti ki; o şöyle demiş : Hz. Âdem yeryüzüne indiği zaman; ölü, kan, domuz eti ve Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen kurbanlar haram kılınmıştır. Bu dört nesne hiçbir zaman helâl kılınmamıştır. Allah'ın gökleri ve yeryüzünü yarattığı günden beri bu dördü haramdır. Ancak İsrâiloğullannın' işledikleri günâh yüzünden Allah Teâlâ kendilerine helâl kılman nesnelerin bir kısmını haram kıldı. Meryem oğlu îsâ, Âdem'in getirmiş olduğu emri getirdi ve bu dördünün dışında kalan şeyleri helâl kıldı. Bunun üzerine onlar Hz. îsâ'yı yalanlayıp isyan ettiler. Bu hadîs garîbtir.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam... Rebî' İbn Abdullah'tan nakletti ki; o şöyle demiş : Dedem Cârûd İbn Ebu Sebüre'den duydum ki; o Riyâh oğulları kabilesinden adına Vasıl denilen bir adam vardı. Bu kişi şâirdi. Ferazdak'ın babası Ğâlib ile Kûfe'nin ortalarındaki su üzerinde tartışmışlardı. Su gelecek olursa, birisi yüz deve öteki de yüz deve kesecekti. Su geldi ve ikisi de kılıçlarına sarıldılar, develerin ayaklarım Kesiyorlardı. Halk, merkepler ve katırlar üzerinde et almak için çıkmışlardı.

Rebî' İbn Abdullah der ki: Hz. Ali o sırada Kûfe'de bulunuyordu. Olay üzerine Rasûlullah (s.a.) in ak katırına binerek halka şöyle seslendi : Ey insanlar, bu develerin etinden yemeyin, çünkü bunlar Allah'tan başkası adına kesilmiştir. Bu hadîs de garîbdir. Ancak sıhhatına delil olarak Ebu Davud'un rivayet ettiği şu hadîs zikredilir : Bize Hâ-rûn İbn Abdullah... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o şöyle demiştir. Rasûlullah (s.a.) bedevilerin deve kesişmediğinden (bizi) nehyetmişti. Sonra Ebu Dâvûd der ki: Muhammed İbn Ca'fer bunu İbn Abbas'ta durdurur. Ancak bu rivayette Ebu Dâvûd tek kalmıştır. Yine Ebu Dâvûd der ki: Hârûn İbn Zeyd... Zübe>r'den nakleder ki; o, ben İkrime'nin şöyle dediğini duydum, demiş: Rasûlullah (s.a.) yarışanların etinin yenmesini yasaklamıştır. Sonra Ebu Dâvûd der ki: Cerîr'den rivayet edenlerin çoğunluğu bu rivayette İbn Abbâs'ı zikretmezler. Dolayısıyla o bu konuda yalnız kalmıştır.

«Boğularak» kasıdlı olarak veya tesadüfen ipin boynuna geçmesi sonucu boğulup ölen hayvanı yemek de haramdır.

«Vurularak» belirli veya belirsiz ağır bir şeyle vurularak öldürülen hayvanları yemek de haramdır. îbn Abbâs ve başkaları böyle demişlerdir- ( #Xji>*N ) kelimesi, ağaçla dövülüp ölünceye kadar vurulan, anlamına gelir. Katâde der ki; Câhiliyet mensûblan hayvanı sopayla döverler ve ölünce de etini yerlerdi.

Sahih bir hadîste Adiyy İbn Hatim der ki: Ben, Hz. Peygambere; ey Allah'ın Rasûlü ben silâhımla avımı atıyor ve vuruyorum. Rasûlullah buyurdu ki: Silâhınla atıp vurduğun ve deldiğin şeyi ye. Eğer ucuyla isabet ederse; bu vurulan bir şeydir onu yeme. Böylece Rasûlullah mızrak veya benzeri keskin şeylerle avlanarak isabet ettirmek ile, bunların ucuyla vurulanı (mevkûze) birbirinden ayırd etmiştir.. Birinciyi helâl kılmış, ikincisini helâl kılmamıştır. Bu hükümlerde fuka-hâ İcma' etmişlerdir. - Yaralayıcı aracın ucu çarpıp, ağırlığıyla avı öldürüp yaralamaması halinde farklı iki görüş vardır. Bu iki görüş de Şafiî merhumun kavlidir. Birincisine" göre; okta olduğu gibi helâl değildir. Bu iki görüşü birleştiren kanâate göre; yarasız ölü olduğu için o vurulmuş sayılır, ikincisine göre; helâldir. Çünkü o köpeğin avladığı hayvan gibidir ve mubahtır. Bu da bizim zikrettiğimizin mübâh olduğunu gösterir. Çünkü zikrettiğimiz husus ta bu genel hükmün içindedir. Ben bu konu için bir bölüm ayırdım. Onu buraya kaydediyorum (...)

Av köpeğinin; avın üzerine gönderilip de ağırlığıyla öldürmesi veya çarparak avı yaralamayıp öldürmesi halinde onun yenip yenmeyeceği konusunda bilginler farklı iki görüş serdetmişlerdir: Birinci görüş : «Sizin için tuttuklarını yeyin» kavli umûmî olduğu için ve Adiyy İbn Hâtim'in hadîsi de umumiyet ifâde ettiği için bu tür avı yemek helâldir. Bu görüş; Şafiî merhumdan arkadaşları tarafından nakledilmiş olup Nevevî, Râfiî gibi daha sonraki bilginler de bunu doğru saymışlardır. Ben derim ki: Şafiî'nin, ne el-Ümm ne de el-Muhtasar isimli eserlerinden bu kanâata sahib olduğu anlaşılıyor. Çünkü o, her iki eserde de âyetin iki anlama gelebileceğini söyleyerek ardından herbirine dâir vecihleri zikrediyor. Arkadaşları bu görüşü ona atfederek Şafiî'nin bu konuda iki görüşü bulunduğunu zikretmişlerdir. Ancak o, konuyu anlatırken çok kısa geçmiş ve her birini ayrı ayrı tasrîh ederek kesinlikle şöyledir diye belirtmiştir. Helâl olduğunu söyleyen görüşü, İbn el-Sabbâğ Ebu Hanîfe'den, Hasan İbn Ziyâd kanalıyla rivayet etmişse de ondan başkası bunu zikretmemiştir. Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberî ise, bu görüşü tefsirinde Selmân el-Fârisî'den, Ebu Hüreyre'den, Sa'd İbn Ebu Vakkâs'dan, Abdullah İbn Ömer'den nakleder ki, bu nakil gerçekten garîbtir. İbn Cerîr merhumun —Allah ondan razı olsun— şahsî tasarrufundan başka bu açıklamaları o zevattan nakleden başka kimse çıkmamıştır.

İkinci görüş : bu tür avlanılan hayvanlar helâl değildir. Şafiî'den nakledilen iki görüşten birisi budur. Müzeni de bu görüşü tercih etmiştir. İbn el-Sabbâğ'ın ifâdesinden de onun bu görüşü tercih ettiği anlaşılmaktadır. Allah en iyisini bilendir. Ebu Yûsuf ve İmâm Muhammed bu görüşü Ebu Hanîfe'den rivayet etmişlerdir. İmâm Ahmed İbn Han-bel'den şöhret bulmuş olan görüş de budur. Allah ondan razı olsun. Bu görüş, doğruya daha çok benzemektedir. Ama en iyisini Allah bilir. Çünkü bu görüş hem fıkıh usûlü kaidelerine göre daha uygun sevke-dilmiş, hem de şer'î esâslara daha muvafıktır. îbn el-Sabbâğ bu görüşün Râfi' İbn Hadîc'den naklettiği bir hadîsle te'yîd etmeye çalışmaktadır. Râfi' İbn Hadîc der ki: Ben Hz. Peygambere, ey Allah'ın Rasûlü biz yarın düşmanla karşılaşabiliriz, yanımızda bir bıçak yok, kamışla kesebilir miyiz diye sordum. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kanı akıtılan ve üzerine Allah'ın adı anılan şeyi yeyiniz. Hadîs bütünüyle Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde de yer almaktadır Bu hadîs herne kadar özel bir sebep dolayısıyla vârid olmuşsa da, usûl ve furû' bilginlerinin cumhuru hadîsin lafzının umûmî olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygambere; bal şerbeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur : Sarhoşluk veren her içecek haramdır. Hiç bir fakîh kalkıp da bu ifâde bal şerbetine mahsûstur diyebilir mi? Burada da aynı şekilde Hz. Peygambere kesici âletten suâl edilmiş o- da hem sorulana, hem de diğerlerine şâmil olanı umûmî bir ifâde kullanmıştır. Aleyhisselâtü Vesselam efendimiz sözlerin en derli toplusuna sahip idi. Bu husus, kesinlik kazandığına göre; köpeğin çarptığı veya ağırlığı ile ezdiği şey; kanı akıtılan hayvanlardan sayılmaz. Ve hadîsten anlaşıldığına göre de bu helâl değildir.

Denilecek olursa ki: Bu hadîs o türden bir şeyi açıklamıyor. Çünkü onlar, Hz. Peygambere hayvan kesilen âleti sormuşlar, ve kesilen hayvandan suâl etmemişlerdir. Bu sebeple kesici âletden diş ve tırnak istisna edilmiştir Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Diş ve tırnak böyle değildir. Ben size bu konudan söz edeceğim. Diş, kemiktir. Tırnak ise Habeşli'lerin bıçağıdır. Müstesna, kendisinden istisna yapılan şeyin cinsine delâlet eder. Aksi takdirde muttasıl istisna olmaz. Bu da gösteriyor ki; sorulan konu kesici âlettir. Binâenaleyh sizin söylediğiniz hususu gösteren bir açıklama yoktur.

Buna cevâb olarak denilir ki: Bu ifâdede sizi de müşkil duruma sokan bir husus vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.), kanı akıtılan ve üzerine Allah'ın adı anılmış olan her şeyden yeyin, buyuruyor da onu kesin, buyurmuyor. Binâenaleyh bu ifâdeden aynı anlamda iki hüküm de çıkarılabilir. Yani kesici âletin ve kesilen şeyin hükmü. Diş ve tırnaktan başka bir âletle kesilen hayvanın kanının mutlaka akıtılması gerektiği anlaşılır. Benimsenecek yollardan tririsi budur. îkinci yol ise, Müzenî'nin benimsediği yoldur ki buna göre; ok hakkında sarahaten bilgi vârid olmuştur. Okun değerek öldürdüğü yenmez. Ama delerek öldürdüğü yenir. Köpek de mutlak olarak ifâde edilmiştir. Binâenaleyh onun takyîd bakımından demeye hami edilmesi gerekir. Çünkü mu-ceb bakımından her ikisi de ortaktır ki, bu da avdır. Sebep farklı da olsa tourada köpeğin de oka hami edilmesi îcâb eder. Tıpkı zıhâr olayında köle azâd etmenin, öldürmede yemîn konusundaki takyide hami edilmesi îcâb ettiği gibi. Hattâ buradaki hami yönü daha da uygundur. Bu kaidenin aslını bilenler için bu hususun kabul edilmesi ve meselenin böylece yönlendirilmesi gerekir. Bu konuda ashâb arasında da ihtilâf yoktur. Onlar buna şöyle cevâb verebilirler: Burada köpek, ağırlığıyla avını öldürmektedir. Binâenaleyh okun değmesiyle öldürdüğüne kıyâs ederek bunun da helâl olmaması gerekir. Birleştirici söz şudur; her ikisi de av aracıdır. Ve her ikisinde de ağırlık sebebiyle ölüm gerçekleşmiştir. Bu husus âyetin umûmî oluşuna ters düşmez. Çünkü kıyâs, umûmdan öncedir. Nitekim dört mezheb imamının ve cumhurun görüşü budur. Bu tutum da güzel bir tutumdur. Bir başka tutuma göre, Allah Teâlâ'nın «sizin için tuttuklarını yeyin» kavli yaralayarak veya başka yollarla öldürülenler için umûmîdir. Ancak burada tartışılan şekilde Öldürülen hayvanın durumu şu iki şıkka girecektir. Ya hayvan susulmuş olacaktır veya susulmuş hayvan hükmüne tâbi olacaktır. Yahut ta boğulmuş veya boğulmuş hükmünde olacaktır. Hangisi olursa olsun, âyetin bu şekillerden önce ele alınması îcâb eder. Bunun birkaç nedeni vardır :

Birincisi; Şârî bu âyetin hükmünü av haline göre değerlendirmiştir. Nitekim Adiyy İbn Hatim der ki: Eğer onu dokunarak yaralarsa; bu, vurularak öldürülmüş hükmündedir. Dolayısıyla onu yeme. Biz 'bu âyetteki şu veya o hükmün arasım ayıran hiç bir bilgin tanımadık. Vurulmak, av halinde mu'teberdir. Süsülme ise, mu'teber değildir diyen ve bu âyetteki hükmün arasım ayıran bir bilgin tanımıyoraz. Tartışılan konunun helâl olduğunu söylemek, icmâ'ı delmek (çiğnemek) olur ki, bunu söyleyen kimse çıkmamıştır ve böyle bir söz bilginlerden çoğuna göre mahzurludur.

İkinci olarak; «sizin için tuttuklarım yeyin» âyeti icmâ* ile umûma delâlet etmemektedir. Sadece yenilen hayvana tahsis edilmiştir. Ancak yenilmeyen hayvanların ifâdenin umûmundan dışta kalmış olduğunda ittifak vardır. Bilindiği gibi korunmuş olan umumiyetten öncedir. Bir başka tutuma göre; bu av, bu durumuyla ölünün hükmüne eşittir. Çünkü onda kan tıkanıp kalmıştır. Ve buna bağlı olarak nem de kalmıştır. Dolayısıyla ölüye kıyâs edilerek helâl olmadığı söylenir.

Bir başka tutuma göre; «size ölü haram kılındı» kavli ile başlayan âyet muhkemdir. Nesih ve tahsis edilmemiştir. Helâl olduğunu belirten «sana kendilerine neyin helâl olduğunu soruyorlar. De ki size temiz şeyler helâl kılmıştır» âyetinin de aynı şekilde muhkem olması îcâb eder. Ve aralarında çelişki bulunmamalıdır. Sünnet, bunun açıklanması için gelmiş olmalıdır. Bunun delili, ok olayıdır. Çünkü bu âyete dâhil olan hususların hükmü orada açıklanmıştır. Buna göre; sapsız okun deldiği şey helâl olur. Çünkü o, temiz şeylerdendir. Bu âyetin hükmüne dâhil olan şeylerden birisi de, haram kılma âyetidir. Şöyle ki, bir okun değmesiyle yaralanan şey venmez. Çünkü o, vurulmuş olur. Böylece tahrîm âyetinin şümulüne girer. Binâenaleyh bunun hükmü ile onun hükmünün eşit olması gerekir. Şöyle ki; köpeğin yaralamış olduğu şey, helâl kılan âyetin hükmüne dâhil olur. Ama yaralamayıp da çarparak ağırlığıyla öldürdüğü şey ise, süsülerek ölen hayvan durumuna gelir ki, bu onun hükmündedir ve helâl olmaz.

Öyleyse niçin köpeğin hükmü açıklanmadı, sizin; köpeğin yaraladığı şey helâldir, yaralamadığı şey haramdır sözünüz niçin zikredilmedi? denilecek olursa; cevâb olarak denir ki: Bu, nâdir bir olaydır, çünkü köpeğin tırnağı veya pençesi ile ya da ikisi ile birlikte öldürülmesi âdetidir. Köpekle avın çarpışması ise, nâdir bir olaydır. Ağırlığıyla avı öl' dürmesi de aynı şekildedir. Âyet-i kerîme nâdir bir olay olduğu için bundan sakındırma gereği duymamıştır. Yahut da ölenin, boğulanın, vurulanın, yuvarlananın ve süsülenin haram kılınması ile ilgili hükmü bilene göre bu hususun çok açık olmasından dolayı açıklamamıştır. Ok ve sapsız oka gelince, bu bazen havadan dolayı "bazen de atıcının kötü atışından dolayı isabet etmez. Ve isabetten çok yanılma şansı fazladır. Bunun için her ikisinin hükmü daha mufassal olarak açıklanmıştır. Allah en iyisini bilendir. Köpek avdan yeme alışkanlığına sahip olduğu için onun hükmü açıklanmıştır. Ve bu sebeple avını yerse hükmünün ne olacağı zikredilerek; eğer ondan yemişse sen yeme. Çünkü onu kendisi için tutmuş olmasından korkarım, buyurmuştur. Bu hadîs Buhârî ve Müslim'de yer alan sahîh bir hadîsdir. -Birçoklarına göre helâl kılan âyetin umumiyetinden ayrı olarak bu hüküm tahsis edilmiştir. Bu sebeple onlar, köpeğin yemiş olduğu şeyi helâl saymazlar. Bu görüş Ebu Hüreyre ve İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Hasan, Şa'bî ve Nehaî de bu görüştedir. Ebu Hanîfe ve iki arkadaşıyla Ahmed İbn Hanbel ve meşhur olan görüşünde Şafiî bu fikri benimsemiştir. İbn Cerîr, tefsirinde Ali, Sa'd, Selmân, Ebu Hüreyre, İbn Ömer, İbn Abbâs'dan nakleder ki; onlar, köpek yemiş de olsa onun tuttuğu av yenir, demişlerdir. Hattâ Sa'd, Selmân, Ebu Hüreyre, İbn Ömer ve başkaları bir parçacık dahi kalmış olsa o kısım yenir, demişlerdir. İmâm Mâlik bu görüşü benimsediği gibi Şafiî eski görüşünde bunu kabul etmiş, yeni görüşünde ise iki farklı kanâata temayül etmiştir. Ebu Nasr İbn es-Sabbâğ ve diğerleri Şafiî'den bu kanâati naklederler.

Ebu Dâvûd kuvvetli ve sağlam bir isnâdla Ebu Sa'lebe'den Rasû-lullah (s.a.) in köpeğin avladığı av hakkında şöyle dediğini rivayet eder: Köpeğini gönderdiğin ve üzerine Aliah'm adım andığın zaman köpeğin ondan yese de sen ye. Aynı şekilde Neseî Amr İbn Şuayb kanalıyla babasından o da dedesinden nakleder ki, Ebu Sa'lebe isimli bir bedevî Rasûlullah'a suâl sormuş ve Rasûlullah da yukardaki şekilde cevâb vermiştir.

Muhammed İbn Cerîr Taberî tefsirinde der ki: Bize İmrân... Selmân el-Farisî kanalıyla Rasûlullah (s.a.) dan nakleder ki; o, şöyle buyurmuştur : Kişi köpeğini avın üzerine salarsa ve köpek avı yakalar ve ondan yerse; kişi arta kalanı yesin. Sonra îbn Cerîr, bu hadîsi Katâde ve diğerlerinin Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Selmân'dan mevkuf olarak naklettiğini söyler. Cumhur ise Adiyy'in hadîsini bundan önce sayar. Ebu Sa'lebe ve diğerlerinin hadîsinin zayıf olduğunu belirtir. Bazı bilginler; bu ifâdeyi şöyle yorumlamışlardır : Eğer sahibi köpeği bekler ve köpeğin sahibinden ayrıldığı süre uzarsa, köpek te gelmez ve avun yerse: açlıktan veya' benzeri nedenlerden dolayı yemiş olacağı için; bunda bir beis yoktur. Çünkü bu durumda hayvanın kendi nefsi için tutmuş olmasından korkulmaz. İlk hamlede yemiş olması hali ise bunun tersinedir. Çünkü ilk anda yerse bunu kendisi için yediği anlaşılır. Allah en iyisini bilendir.

Yırtıcı kuşların hükmü ise, Şafiî'nin ifâdesine göre; köpekler gibidir. Ve yedikleri şeyler Cumhûr'a göre haramdır. Öbürlerine göre ise, haram değildir. Bizim mezhebimiz mensûblarmdan (Şafiî) Müzenî, kuşların ve yırtıcı hayvanların yemiş olduğu avı yemenin haram olmaya^ cağı görüşünü tercîh etmişlerdir ki, Ebu Hanîfe ve Ahmed İbn Hanbel'in mezhebi de böyledir. Onlar derler ki: Yırtıcı kuşları —köpek gibi— döverek veya benzeri yollarla eğitmek ve öğretmek mümkün değildir. Ruhlar ancak avdan yedirilerek eğitilir. Bu sebeble onun yemiş olduğu şey affedilir. Ayraca nass'ın köpek hakkında vârid olduğu, kuşlar hakkında vârid olmadığı da söylenir. Şeyh Ebu Ali, el-İfsâh isimli eserinde der ki: Köpeğin yemiş olduğu avın haram olduğunu söyleyecek olursak, kuşun yemiş olduğu . avın haram olduğu konusunda iki vecih vardır. Kâdî Ebu Tayyib Şafiî merhumun her ikisini de aynı kabul eden ifadesine dayanarak böyle bir ayırım ve tertibi reddetmiştir. En iyisini Allah Sübhanehû ve Teâlâ bilir.

«Yuvarlanarak» Yüksek bir yedren veya satrp bir noktadan düşüp de ölen hayvanlar helâl değildir. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbâs'tan nakleder ki: Yuvarlanandan maksad, dağdan düşendir. Katâde ise bu; kuyuya düşen demektir, der. Süddî de kuyuya düşen veya dağdan yuvarlanandır, der.

«Veya süsülerek ölen.» Başka bir hayvanın itmesi sonucu ölen hayvanlar haramdır. İsterse süsen hayvan boynuzuyla yaralasın ve hayvanın boğazlandığı noktadan kan çıksın, yine yenmez. (...)

«Yırtıcı hayvan tarafından parçalananlar» Aslanın, kaplanın, parsın, kurdun veya köpeğin saldırarak bir kısmını parçalayıp yediği ve bunun neticesinde ölen hayvan da haramdır. İsterse boğazlanma noktasından kan akmış olsun. İcmâ-ı ümmete göre bu hayvan yenmez. Câhiliy-yet devrinde araplar, yırtıcı hayvandan arta kalan koyun, kuzu, sığır ve danayı yiyorlardı. Ancak Allah Teâlâ bunu mü'minlere yasakladı. «Canları çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna.» Buradaki istisna, ölüm sebebi gerçekleşmiş olup da imkân bulunarak kesilen hayvanlara iade edilebilir. Hayvanda henüz yerleşik bir hayat emaresi mevcûddur. Bu takdirde istisna, «Boğularak, vurularak, yuvarlanarak veya süsülerek ölen hayvanlar canlan çıkmadan evvel kestiğiniz, de müstesna.» şeklinde olur. Ali İbn Ebu Talha İbn Abbas'tan nakleder ki; «kestiğiniz müstesna» kavliyle kastolunan; yukarda zikri geçen hayvanlardan canlı iken kestikleriniz müstesnadır, bunları yiyin mânâsı çıktığını söyler. Saîd îbn Cübeyr Hasan el-Basrî ve Süddî'den de böyle rivayet edilmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd... Ali'den nakletti ki; «Canlan çıkmadan evvel kestiğiniz müstesna.» âyeti hakkında o şöyle demiş: Eğer hayvan kuyruğunu oynatır veya ayağım depreştirir veya gözünü kımıldatırsa onu yeyin.

îbn Cerîr der ki; bize Kasım... Ali'den nakletti ki; o şöyle demiştir: Eğer vurularak, yuvarlanarak veya süsülerek ölmek üzere olan hayvana yetişirseniz; o ön veya arka ayaklarını kımıldatıyorsa onu yiyin. Dâvûd, Hasan,, Katâde, Humeyd, Dahhâk ve başkalarından da böylece rivayet edilmiştir. Onlara göre kesilen hayvan kestikten sonra canlılığa delâlet eden bir nevî kımıldamada bulunursa helâldir. Bu görüş fuka-hânın cumhurunun görüşüdür. Ebu Hanîfe, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel de aynı şekilde demişlerdir.

İbn Vehb der ki: İmâm Mâlik'e; yırtıcı hayvanların, bağırsakları çıkıncaya kadar parçaladıkları koyunun durumu sorulduğunda; O şöyle demiş : Keseceğinizi zannetmiyorum. Çünkü kesilebilebilecek neresini bulursunuz ki? Eşheb de der ki: İmâm Mâlik'e sırtlanın saldırıp belini kırdığı koyunun durumu soruldu; ölmeden evvel kesilirse yenir mi denildi? O eğer kalbine ulaşmışsa yenileceğini sanmıyorum. Ama öteki taraflanna girmişse; bunda bir bahis yoktur, dedi. İmâm Mâlik'e; üzerine atlamış ve belini kırmıştır, denince; bu benim için hayret-i mûcib değildir. Çünkü bunun yaşaması imkânsızdır, dedi. Ona kurt koyun üzerine saldırıyor, karnını parçalıyor, ancak bağırsaklarını parçalamıyor. Bunun durumu ne olacaktır? denildiğinde; hayvanı parçalarsa yenebileceğini sanmıyorum, demiştir., İmâm Mâlik merhumun mezhebi bu-(Jur. Âyetin zahiri ise umûmîdir. İmâm Mâlik'in istisna ettiği hayvanın yaşayacak durumda kalması imkânı bulunmayan hallerde bile istisna geneldir. Öyleyse âyetin tahsisi için bir delilin bulunması gerekir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'inde Râfî İbn Hadîç'ten nakledilir ki; o şöyle demiş : Ben dedim ki; ey Allah'ın Rasûlü biz yarın bir düşmanla karşılaşabiliriz. Yanımızda büyük bıçak bulunmaz. O zaman kamışla keselim mi? Rasûlullah buyurdu ki: Kanı akıtılıp üzerine Allah'ın adı anılan hayvanı yeyiniz. Mühim olan diş ve tırnak değildir. Ben size bu konuda bilgi vereceğim: Diş kemiktir, tırnak ise Habeş'lilerin bıçağıdır.

Dârekutnî'nin rivayet ettiği hadîs üzerinde durulması gerekir. Bu hadîs mevkuf olarak Hz. Ömer'den de nakledilmiştir ki en doğrusu budur : Dikkat ediniz, boğazlamak boğazda ve gerdanlık kısımdadır. Canların çıkması için acele etmeyin.

İmâm Ahmed'in ve Sünen sahiblerinin Hammâd İbn Seleme kanalıyla Ebu Aşrâ'dan ve onun da babasından naklettiği hadîste o der ki: Ey Allah'ın Rasûlü, boğazlama yalnızca gerdan ve boğazdan mı? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: Eğer sen hayvanın baldırına bastırırdan bu senin için yeterlidir. Bu hadîs sahihtir. Ancak boyundan ve gerdandan kesilmesine güç yetirilemeyen hayvanlar için geçerlidir.

«Dikili taşlar üzerine kesilenler» Mücâhid ve İbn Cüreyc derler ki : Dikili taşlar Kâ'benin etrafında bulunan taşlardır. İbn Cüreyc'in ifâdesine göre; bunlar üçyüzaltmış tane dikili taş idi. Ve araplar câhüiyetleri devrinde kurbanlarını bu taşların yanında boğazlıyorlardı. Burada kestikleri kurbanların kanım Beytullah'a serpiyorlar, etleri yarıyor ve taşların üzerine seriyorlardı.

Başkaları da böyle naklettiler. Nihayet Allah Teâlâ mü'minlere bu tür davranışları yasakladı. Ve dikili taşların yanında kurban edilen hayvanların etinin yenmesini haram kıldı. İsterse dikili taşlar üzerinde kesilirken hayvanlara Allah'ın adı anılmış olsun. Çünkü bu, Allah'ın ve Rasûlünün yasakladığı şirktir. Bu âyetin bu mânâya hamledilmesi gerekir. Çünkü Allah'tan başkası adına kesilenlerin haram kılındığı daha önce belirtilmişti.

«Ve fal oklarıyla kısmet aramanız.» Ey mü'minler, fal oklanyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. Câhiliyet devrinde arablar fal oklarıyla kısmet ararlardı ve bu, şöyle olurdu : Üç tane ok bulunurdu; birinin üzerinde yap, birinin üzerinde yapma yazılırdı. Üçüncüsünde ise bir şey yazılmazdı. Başkalarının dediğine göre; oklardan birinin üzerinde «Rabbim bana emretti», diğerinin üzerinde, «Rabbım bana yasakladı», üçüncünün üzerinde ise hiçbir şey bulunmazdı. Eğer yapılması emredilen ok çıkarsa yapılır, yasaklanan ok çıkarsa yapılmazdı. Eğer bos çıkarsa tekrar ok atılırdı.

( fUi^VI ) bu fal oklarından kısmet aramadan alınmış bir tâbirdir. Ibn Cerîr Taberî böyle kaydeder.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Hasan İbn Muhammed... İbn Abbâs'-taiı nakletti ki; o, «Fal oklarıyla kısmet aramanız» âyeti konusunda şöyle demiştir : Metinde geçen ( fi jvi ) kelimesi ok demektir, Araplar, bazı konularda bununla kısmet ararlardı. Mücâhid, îbrâhîm en-Nehaî, Hasan el-Basrî ve Mukâtil İbn Hayyân'dan da böyle rivayet edilmiştir. İbn Abbas der ki; bu ( ,»V jVI ) kelimesi ok demektir. Araplar, bir çok konuda bununla kısmet arıyorlardı. Muhammed İbn İshâk ve diğerlerinin anlattığına göre; Kureyş'in en büyük putu Hubel adını alan puttu ve Kâ'be'nin içindeki kuyunun başına dikilmişti. Oraya hediyeler konur ve Kâ'be'nin mallan bırakılırdı. Bunun yanında yedi tane ok vardı. Okların üzerinde hüküm vermek istedikleri konular yazılıydı. Müşkil bir şeyle karşılaştıkları zaman, çıkış yolu bulamazlarsa; gelir, bu oklardan hüküm çıkarmaya çalışırlardı ve oklardan ne çıkarsa onu uygularlardı. Buhârî'nin Sahîh'inde sabit olduğuna göre; Hz. Peygamber Kâ'be'ye girdiğinde, Kâ'be'de İbrahim ve İsmâîl (a.s.) in resimlerinin yapılmış olduğunu ve ellerinde de oklar bulunduğunu gördü ve buyurdu ki; Allah, onları kahretsin. HalbuM İbrahim'le İsmail'in oklarla kısmet aramadıklarım onlar çok iyi bilmektedirler.

Sahîh hadîste vârid olduğuna göre; Surâka İbn Mâlik, Hz. Peygamber ve Ebubekir'in Medine'ye hicret etmek İçin çıktığını öğrenince; onlann peşine takıldığı zaman oklarla kısmet aramış; bunların zararlı mı, yararlı mı olduğunu araştırmış ve istemediği halde zararsız bir ok çıkmış. Surâka der ki ;ben, oktan çıkanı reddederek onların peşinden

gittim. Sonra bir daha kısmet aramış. İkinci ve üçüncü defasında da zararsızdır diyen hoşlanmadığı oklar çıkmış, her seferinde böyle çıkarmış. Henüz o sırada Surâka müslüman değilmiş. Sonra müslüman olmuş. İbn Merdûyeh de İbrâhîm İbn Yezîd kanalıyla... Ebu Derdâ'dan rivayet eder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kâhinlik yapan ve fal oklarıyla kısmet arayan veya uğursuz sayarak seferden dönen kimse, dereceye vasıl olamaz. Mücâhid de burdaki okların, araplann meşhur oku olup, Bizans ve İranlıların kumar oynadıkları aşıklar gi-bj olduğunu söyler. Ancak Mücâhid'in, akların kumar için konduğu sözüne dikkatle bakmak gerekir. Bazen istihare, bazan da kumar için kullandıklarını söylemek daha doğru olur. En iyisini Allah bilir. Çünkü Allah Sübhânehû, bu fal oklanyla kumarın arasını ayırmış ve sûrenin sonunda : «Ey îmân edenler, muhakkak ki rakı, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytânın işi pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının ki felaha eresiniz...» buyurmuştur. Burada ise «fal oklarıyla kısmet aramanız sapıklıktır» buyurmuştur. Yani bu işleri yapmak sapıklık, dalâlet, cehalet ve şirktir. Allah mü'minlerin herhangi bir konuda tereddüde düşmeleri halinde; Allah'a ibâdet ederek istihare yapmalarını ve yapmak istedikleri işlerde hangisinin daha hayırlı olduğunu Allah'tan dilemelerini buyurmuştur. Nitekim Ahmed İbn Hanbel, Buhar! ve Sünen sahipleri muhtelif yollarla Câbir îbn Abdullâh'dan naklederler ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bize Kur'an'dan bir sûreyi öğrettiği gibi, istihareyi de öğretip buyururdu ki; sizden herhangi birisi zor bir işle karşılaştığında farz namazları dışında iki rek'at namaz kılsın, sonra desin ki:

Allah'ım Senin bilginle Senden hayır öğrenmek istiyorum, Senin ölçünle ölçü edinmek istiyorum ve Senin ulu lutfundan istiyorum. Senin gücün yeter, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem, Sen görünmezleri en iyi bilensin. Allah'ım, eğer şu işim benim dinim, hayatım ve akibetim için —veya süresiz ve süreli işim (dünya ve âhiret) için dedi— hayırlı olduğunu biliyorsan; onu benim için takdir et ve bana Bu âyetle şunun murâd edilmiş olması da muhtemeldir: Onlar müslümanlara benzemekten ümitlerini kesmişlerdir. Çünkü müslüman-lar müşriklerle ve şirk ile ilgili her türlü niteliklere aykırı davranarak onlardan ayrılmışlardır. Bunun için Allah Teâlâ, mü'min kullarına sabretmelerini ve kâfirlere muhalefette ısrar etmelerini emretmekte ve Allah'tan başkasından korkmamalarını, buyurmaktadır: «Öyleyse onlardan korkmayın da Benden korkun.» Onlara muhalif davrandığınız için kendilerinden korkmayın, Benden korkun, onlara karşı sizi Ben destekler, te'yîd eder ve muzaffer kılarım, göğüslerinize şifâ veririm. Dünya ve âhirette sizi onlardan üstün kılarım.

Dininizin Kemâle Erişi

«Bu gün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizde olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim.» Bu, Azîz ve Celîl olan Allah'ın bu ümmete lütfettiği en büyük nimettir. Evet, Allah bu ümmetin dinini kemâle erdirmiştir. Artık dinlerinden başka bir dine ihtiyâç ve peygamberlerinden başka bir peygambere gerek duymayacaklardır. Zâten bunun için Allah peygamberini, peygamberlerin hâtemi kılmış, insanlara ve cinlere elçi olarak göndermiştir. O'nun helâl kıldığından başka bir helâl yoktur. O'nun haram kıldığından başka haram bir şey yoktur. O'nun getirdiği dinden başka din yoktur. O'nun bildirdiği her şey haktır, yanlışı olmayan doğrudur, yanılması olmayan ha-kîkattır. Nitekim Allah Teâlâ; «Rabbırun sözleri doğruluk ve adalet olarak tamamlanmıştır.» buyurmaktadır. Yani verdiği haberlerde doğru, yasak ve emirlerinde adaletlidir. Mü'minlerin dini kemâle erdiğine göre; üzerlerindeki nimet de tamâma ermiştir. Bunun için Allah Teâlâ: «Bu gün dininizi kemâle erdirdim, üzerinizde olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyeti beğendim.» buyurmaktadır. Yani siz de kendiniz için İslâm'ı seçin. Çünkü Allah'ın beğenip hoşlandığı din odur. O dini peygamberlerin en faziletlisi ile gönderdim ve beraberinde de kitapların en şereflisini indirdim.

Ali îbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'dan nakleder ki; o «Bugün dininizi kemâle erdirdim.» kavlinden maıksad; İslâm'dır, demiştir. Bu âyet ile Allah Teâlâ, peygamberine ve mü'minlere îmânlarım kemâle erdirdiğini haber vermiştir. Bir daha hiçbir zaman için arttırmaya gerek duymayacaklarını ve Allah'ın tamamladığı şeyi başka hiçbir şeyin eksiltmeyeceğini, Allah'ın beğendiğini hiçbir şeyin kötüleyemeyeceğini ifâde etmektedir. Esbât da Süddî'den naklederek der ki; bu âyet, Arefe günü nazil.olmuştur. Ondan sonra bir daha ne helâl, ne de hârâm ile ilgili bir hüküm inmiştir. Rasûlullah (s.a.) harpten döndükten sonra da vefat etmiştir. Umeys kızı Esma dedi M : Ben de o esnada Rasûlul-lah ile beraber haccediyordum. O sırada biz yürüyorduk. Ve birden Cibril (a.s.) belirdi. Rasûlullah (s.a.) bineğinin üzerinde eğildi. Binek Kur'an'ın ağırlığına tahammül edemedi ve düştü. O sırada ben, yanına varıp beraberimde bulunan bir hırkayı o'nun üzerine yaydım. îbn Cü-reyc ve bir başkası der ki, Rasûlullah (s.a.) Arefe gününden sonra 81 gün yaşadı ve vefat etti. Bu iki rivayeti, İbn Cerîr Taberî tefsirinde nakleder. Sonra da der ki; bize Süfyân İbn Vekî'... Antere'den nakletti ki; o, şöyle demiştir : «Bugün dininizi kemâle erdirdim.)) âyeti nazil olduğunda; büyük hacc günüydü. Bunu duyan Ömer ağladı. Hz. Peygamber seni ağlatan nedir? diye sordu. Hz. Ömer dedi ki: Beni ağlatan şey şudur : Biz her gün dinimizin arttırılmakta olduğunu görüyorduk. Artık kemâle ermiş olduğu anlaşılıyor. Doğrusu bir şey ne zaman kemâle ererse; artık eksilmeye başlar. Rasûlullah (s.a.) doğru söylersin, buyurdu. Bu anlamda sabit olan şu hadîs delil olarak gösterilebilir : İslâm; garîb olarak doğmuştur. Tekrar garîb olacaktır. Ne mutlu garîb-lere.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ca'fer İbn Ayn... Tank İbn Şihâb'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Yahûdîler'den birisi Hattâb oğlu Ömer'e geldi ve dedi ki; ey mü'minlerin emîri, siz kitabınızdan bir âyet okumaktasınız. Eğer böyle bir âyet Yahûdî topluluğuna inmiş olsaydı; o günü muhakkak bayram kabul ederdik. Hz. Ömer hangi âyet o dediğinde, Yahûdî; «Bugün dininizi kemâle erdirdim...» âyetidir, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer dedi ki: Allah'a yemîn ederim ki ben, o âyetin Rasûlullah (s.a.) a indiği günü ve indiği saati çok iyi bilirim. Bu âyet Cum'a' günü Arefe akşamı nazil oldu. Bu hadîsi, Buhârî Hasan İbn Abbâs kanalıyla... Ca'fer îbn Avn'dan nakleder. Keza Müslim, Tirmizî, Neseî de Kays İbn Müslim kanalıyla bu hadîsi rivayet ederler. Buhârî'nin, bu âyetin tefsirinde naklettiği lafız, Süfyân es-Sevrî kanalıyla Târik îbn Şihâb'dan menkûldür ve şu şekildedir: Yahudiler, Hz. Ömer'e dediler ki; siz bir âyet okuyorsunuz. Eğer öyle bir âyet bize nazil olsaydı, o günü bayram edinirdik. Hz. Ömer dedi ki; ben o âyetin indirildiği zamanı, yeri ve indirildiği sırada Rasûlullah (s.a.) in nerede bulunduğunu çok iyi bilirim. İndirildiği gün Arefe günüydü. Allah'a yemîn ederim ki; biz, Arefe'de idik. Süfyân der ki ben Oum'a günü müydü, değil miydi şüpheliyim. Sonra Buhârî bu âyetin metnini verir. Süfyân merhum bu son konuda şüphe etmiştir. Eğer bu şüphesi, rivayette ise bu bir sakınmanın ifadesidir. Çünkü şeyhin kendisine böyle haberi verip vermediğinden şüphelenmektedir. Eğer veda haccında Ara-fât'da duruşun cum'a günü olduğu konusunda şüphe etmişse bu husus, ondan değil, Sevrî merhumdan sabit olmuştur. Çünkü bu konu kesin ve bilinen bir husustur. Mağazî, Siyer ve Fıkıh kitaplarının müelliflerinden hiçbir kimse; bu konuda ihtilâf etmemişlerdir. Kaldı ki, bu hususta hiç kimsenin sıhhatinden kuşkulanamayacağı mütevâtir hadîsler vardır, Allah en iyisini bilendir.

Bu hadîs, bir başka şekilde Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir. İbn Ce-rîr der ki; Bana Ya'kûb İbn İbrâhîm... İshâk İbn Hareşe'den nakletti ki; Kâ'b şöyle demiş : Eğer böylesine bir âyet bir başka millete inseydi; indiği o güne bakarlar ve bayram günü kabul ederlerdi. Hz. Ömer; ey Kâ'b, o hangi âyet? dedi. O da bu âyeti okudu. Hz. Ömer dedi ki: Bu âyetin indirildiği günü çok iyi biliyorum. İndirildiği yeri de. Arefe günü .olan Cum'a günü nazil olmuştur. Allah'a hamdolsun ki, her ikisi de bizim için bayram günüdür.

İbn Cerh* der ki; bize Ebu Küreyb... Ammâr'dan nakletti ki; İbn Abbas, bu âyeti okuyunca; yahûdînin birisi eğer bu âyet bize inmiş olsaydı, o günü bayram günü yapardık, dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs dedi ki; bu âyet, iki bayram gününde inmiştir. Biri kurban bayramı, diğeri de cum'a günüdür.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Kâmil... Hz. Ali'den nakleder ki; o, şöyle demiş : Bu âyet indiğinde Rsaûlullah (s.a.), Arefe günü akşamüstü ayakta duruyordu. İbn Cerîr der ki; bize Ebu Âmir... Amr îbn Kays'dan nakletti ki; o, Ebu Süfyân oğlu Muâviye'nin minberde bu âyeti örnek vererek okuduğunu ve sonra şöyle dediğini duymuş: Bu âyet, Arefe. ve Cum'a günü nazil olmuştur. İbn Merdûyeh Muhammed İbn îshâk kanalıyla... Seleme İbn Cündeb'den nakleder ki; o, bu âyetin Arefe günü" nazil olduğunu Rasûlullah'ın da Arafat'da vakfe halinde bulunduğunu söylemiştir.

İbn Cerîr, İbn Merdûyeh, Taberânî, Ebu Rebî' kanalıyla... İbn Ab-bâs'ın şöyle dediğini nakletmelerdir: Sizin peygamberiniz —Allah'ın salât ve selâmı o'nun üzerine olsun— pazartesi günü doğmuştur. Pazartesi günü Mekke'den çıkmış, pazartesi günü Medine'ye girmiş ve pazartesi günü Mâide süresindeki «Bugün dininizi kemâle erdirdim...» âyeti indirilmiştir. Zikir de pazartesi günü kaldırılmıştır. Bu hadîs ga-rîbtir, isnadı zayıftır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel de aynı hadîsi Mûsâ İbn Dâvûd kanalıyla... Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, şöyle demiştir : Hz. Peygamber pazartesi günü doğdu. Pazartesi günü kendisine haber verildi. Mekke'den Medine'ye pazartesi günü hicret etti. Medine'ye pazartesi günü geldi. Pazartesi günü vefat etti ve Hacer-i Esved pazartesi günü yerine kondu. Ahmed İbn Hanbel'in lafzı aynen böyledir. Ancak onda Mâide sûresinin pazartesi günü nazil olduğuna dâir bir haber yoktur. Doğruyu en iyi Allah bilir. Öyle sanıyoruz ki; Abdullah İbn Abbâs —yukarda geçtiği gibi— iki bayram gününde nazil oldu demek istemiş, ancak râvî bunu benzeterek pazartesi demiştir. En iyisini bilen Allah'tır.

îbn Cerîr der ki: Bu günün, halk tarafından bilinen bir gün olmadığı söylenmiştir. Sonra Avfî kanalıyla Abdullah İbn Abbâs'm bu âyet konusunda; o gün, insanlar tarafından bilinen bir gün değildi, de^ diğini nakleder ve der ki: Söylendiğine göre, bu âyet Rasûlullah (s.a,) a veda haccına giderken inmiş. Sonra bu rivayeti, Ebu Ca'fer er-Râzî kanalıyla Rebî' İbn Enes'den nakleder. Ben derim ki; İbn Merdûyeh Ebu Hârûn kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet etti M; bu âyet, Rasû-lullah'a öadîr Humm (Mekke ile Medine arasında bir yer adı olup orada Hz. Peygamberin bir mescidi bulunmakta idi.) günü nazil olmuştur ve o gün Hz. Peygamber, Hz. Ali'ye : Ben kimin efendisi isem, Ali'de onun efendisidir, demiştir. Sonra İbn Merdûyeh Ebu Hüreyre'den bu hadîsi rivayet eder ve der ki; o gün Zülhicce'nin onsekizinci günüydü. Yani Hz. Peygamberin Veda haccmdan dönüş günüydü. Ne o, ne de bu sahihtir. Doğrusu ve şüphe götürmeyeni; bu âyetin Arefe ve cum'a günü nazil olmasıdır. Nitekim mü'minlerin emîri Hattâb oğlu Ömer ve Ebu Tâlib oğlu Ali böyle rivayet etmişlerdir. Keza İslâm hükümdarlarının ilki olan Ebu Süfyân oğlu Muâviye ve Kur'an'ın tercümanı olan Abdullah İbn Abbâs ve Semure İbn Cündeb (r.a.) böyle demişlerdir. Şafiî, Katâde îbn Diâme, Şehr İbn Hayşeb ve diğer imâm ve bilginler de böyle söylemişlerdir. îbn Cerîr Taberî merhum da bu görüşü tercîh etmiştir.

Zaruret Hali

«Her kim ki açlıktan darda kalır da, günâha dalmaksızın bunlardan yemeye mecbur olursa; muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dİr.» Allah Teâlâ'mn zikretmiş olduğu bu haramlardan birine uzanmak zorunda kalan kimse; mecburiyet tahtında bunları almak gereği duyarsa; Allah elbette ki, onun için Ğaffûr ve Rahîm'dir. Çünkü Allah Teâlâ darda kalmış kulunun ihtiyâcını bilir ve bu sebeple onun günâhını bağışlayarak suçundan vazgeçer. İbn Hibbân Sahîh'inde ve Ahmed îbn Han-bel Müsned'inde, Abdullah İbn Ömer'den Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakleder : Allah Teâlâ günâhın işlenmesinden hoşlanmaz, ama verdiği ruhsatların işlenmesini sever. Bu, ' İbn a Hibbân'ın lafzıdır. Ahmed İbn Hanbel'in lafzı ise şöyledir: Allah'ın verdiği ruhsatı kabul etmeyen kişinin, Arafat dağı kadar günâhı vardır. Bunun için fukahâ der ki; bazı hallerde ölü etini yemek vâcib olur. Bu, mahvolmak tehlikesiyle başbaşa kalıp, yiyecek başka bir şey bulamayan kimsenin durumudur. Bazı hallerde ölü eti yemek mendûb olur, bazı hallerde de mübâh olur. Ancak ihtilâf; yenildiği zaman, ihtiyâcı giderecek kadar veya doyuracak kadar veya doymanın üstünde de yenilip, yenilmeyeceği konusundadır. Ahkâm kitabında belirtildiği gibi; bu konuda değişik görüşler vardır. Keza bir kişi ölü eti veya başkasının yiyeceği bir yemek veya ihrâmlı iken bir av bulursa; bunlardan hangisini yiyeceği konusunda da ihtilâf vardır. Ölünün etini mi yiyecektir? Harem'de avı avlayıp cezasını mı ödeyecektir, yoksa başkasının yemeğini yiyip, bedelini tazmin mi edecektir? Bu konuda Şafiî merhumun iki kavli vardır. Ölü eti yemenin caiz olması için; avamdan bazı kişilerin vehmettikleri gibi üç gün boyunca yiyecek bir şey bulunmaması şartı yoktur. Aksine ne zaman mecburiyet hali doğarsa, yemek caiz olur. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd İbn Müslim... Ebu Vâkid'den nakletti ki; ashâb şöyle demiş : Ey Allah'ın Rasûlü, biz açlıktan darda kalmış olarak bir yerde bulunursak; ölü eti yememiz ne zaman helâl olur? dedi. Hz. Peygamber^buyurdu ki; sabah yemeği yemezseniz, akşam yemeği yemezseniz, bir bakla da koparamazsanız onu yiyebilirsiniz. Bu vech ile İmâm Ahmed bu hadîsi tek başına rivayet etmiştir. Ancak bu hadîsin isnadı, Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahîhtir. Keza aynı hadîsi îbn Cerîr Taberî... Evzaî'den rivayet eder. Bazıları ise, bu hadîsi Ev-zâî'den Hasan İbn Atiyye kanalıyla Ebu Vâkid'den naklederler. Başkaları da Evzaî kanalıyla yine Ebu Vâkid'den fakat ayrı râvî silsilesiyle naklederler. îbn Cerîr Taberî ise bu hadîsi, Hennad îbn Sirrî kanalıyla adını söylediği bir adamdan nakleder. Keza, İbn Cerîr Hennâd kanalıyla mürsel olarak Hasan'dan rivayet eder. îbn Cerîr Taberî der ki; bana Ya'kûb İbn İbrâhîm, İbn Avn'dan nakletti ki; o, ben Hasan'm yanında Semure'nin mektubunu buldum ve okudum. Orada şöyle yazılı idi: Mecburiyet hali için, sabah ve akşam yemeğinin bulunmaması kâfidir. Ebu Küreyb ise... Hasan'dan nakleder ki; adamın biri, Rasûlullah (s.a.) a haram ne zaman helâl olur? diye sormuş. Rasûlullah (s.a.) ise şöyle cevâb vermiş : Ailen sütten içip kanıncaya veya kendilerine yemek getirinceye kadar.

İbn Humeyd... Urve îbn Zübeyr kanalıyla Imıesinden rivayet eder ki; bir bedevî Allah'ın neyi helal, neyi haram kıldığını öğrenmek üzere Hz. Peygamberin yanına geldi. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: Temiz şeyler sana helâldir, pis şeyler haramdır. Ancak helâl olmayan şeye muhtaç olursan bu takdirde; ondan doyuncaya kadar yiyebilirsin. Adam demiş ki; bana haramı helâl kılan ihtiyâç nisbeti ne kadardır? Beni bundan alıkoyan doyum nisbeti ne kadardır? Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Eğer sonuç istiyorsan; sürünün etini sona ulaştırabilirsin. Eğer doyum istiyorsan; onu arar ve bir şeyler elde edersin. Ailene mümkün olduğunca yedir, tâ ki ondan doyum hâsıl olsun. Bedevî; bulunca haram yiyeceği brakman gereken doyum miktarı ne kadardır? demiş. Rasûlullah (s.a.); aileni geceleyin doyurduysan, Allah'ın sana haram kıldığı şeyden sakın.- Eğer bunu yapmamıssan bu, senin için kolaylaştırılmıştır ve haram değildir, demiş.

Ebu Dâvûd der ki; bize Hârûn İbn Abdullah, Vehb İbn Ukbe'den rivayet etti ki; o, şöyle demiş : Ben babamın Fucey' el-Âmirî'den şöyle naklettiğini duydum: O, Hz. Peygambere gelip demiş ki; ölüden bize helâl olan nedir? Hz. Peygamber; sizin yemeğiniz nedir? demiş, o da biz sabah ve akşam yemeği yiyoruz, demiş. Ebu Nuaym der ki; Ukbe bana bunu şöyle tefsir etti: Bir kadeh sabah yemeği, 'bir kadeh akşam yemeği. Rasûlullah işte bu kadardır, buyurmuş ve onlara ölü etinin bu kadarını helâl kılmıştır. Bu hadîsi Ebu Dâvûd tek başına rivayet eder. Ve sanki onlar, sabah ve akşam yemeğim yeterince yemedikleri için kalınlarını doyurmak üzere kendilerine ölü etinin haram kılındığı anlamı çıkmaktadır. Bunu delil getirerek bir kısmı; doyuncaya kadar yenebileceğini öne sürmüşler ve ihtiyâcın giderilmesi kaydını gerekli bulmamışlardır. Allah en iyisini bilendir.

Ebu Dâvûd der ki; bize Mûsâ İbn îsmâîl... Câbir îbn Semure'den nakletti ki; adamın biri ailesi ve çocuğuyla Harre'ye inmiş. Bir diğer kişi gelip ona demiş ki; ben dişi devemi kaybettim, eğer bulursan onu tutuver. Adam deveyi bulmuş, fakat devenin sahibini bulamamış. Sonra hastalanmış ve karısı; deveyi kes ye demiş. Adam kesmekten kaçınmış. Kadın ısrar etmiş ve adama demiş ki; onu kes ve yüz ki, etini ve yağım kavurup yiyelim. Adam, Rasûlullah (s.a.) a sorayım da öyle yiyeyim, demiş ve Hz. Peygambere gelip suâl etmiş, Rasûlullah (s.a.) seni ona muhtaç bırakmayacak kadar yeterli bir şeyin var mı? demiş. Adam, hayır deyince; Rasûlullah, öyleyse onu yeyin, demiş. Sonra devenin sahibi gelmiş ve adam durumu ona bildirmiş. Devenin sahibi onu kesseydin ya demiş. Adam senden utandım, diye karşılık vermiş. Bu rivayette Ebu Dâvûd yalnızdır. Ancak bu rivayete dayanılarak ihtiyâcın fazlalığı halinde bir süre azık edinilebileceği gibi, yiyip içmenin de caiz olduğu söylenmiştir. Allah en iyisini bilendir.

«Günâha dalmaksızm» Allah'a isyan etmeksizin Allah bunu mü-bâh kılmıştır. Ancak diğerini Bakara sûresinde olduğu gibi tekrârla-manuştır. Çünkü orada «Kim de mecbur kalırsa günâha dalmaksızın ve haddi aşmaksızm yemesinde bir günâh yoktur.» (Bakara, 173) bu-yurulmuştur. Bu âyet delil getirilerek seferde isyan eden kişinin, seferin ruhsatlarından yararlanmayacağı söylenmiştir. Çünkü ruhsatlar, isyan ile elde edilemez. En iyisini Allah bilir.

. 4 — Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size bütün iyi ve temizler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Ve Allah'tan sakının, muhakkak ki, Allah, hesabı çabuk görendir.

îmân Edenlere İyi ve Temiz Olan Herşey Helâl Kılınmıştır

Allah Teâlâ önceki âyetlerde kişinin bedenine ya da dinine veya İkisine birlikte zararı olan pislikleri haram kıldığım (belirttikten ve zaruret halinde müstesna olanlan ayırdıktan sonra; helâl olan şeylerin neler olduğunu açıklamaya başlıyor. Nitekim bir başka âyette de, «Allah, size haram olanlan açıklamıştır. Ancak mecburiyet tahtinde olanlar müstesnadır»* buyurmuş ve ardından da sana «neyin helâl olduğunu soruyorlar. De ki; size temiz şeyler helâl kılınmıştır.» buyurmuştu. Keza A'râf sûresinde Hz. Muhammed'in niteliği olarak şöyle Duyurulmuştur : «O, kendilerine güzel şeyleri helâl kılar, pislikleri ise haram kılar.»

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Zür'a... Saîd îbn Cübeyr'den nakletti ki; Adiyy İbn Hatim ile Zeyd İbn Mühellel Rasûlullah (s.a.) a; ey Allah'ın Rasûlü, Allah ölüyü haram kıldı. Bize helâl olan şeyler nelerdir? diye suâl ettiklerinde; bu âyet-i kerîme nazil olmuştur: «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki; size bütün iyi ve temiz şeyler helâl kılındı.» Saîd îbn Cübeyr der ki; kendileri için helâl olan temiz şeyler; kurbanlar demektir. Mukâtil ise, temiz şeyler, kendileri için elde edilmesi helâl olan her türlü nziktır, demiştir. Nitekim

Zührî'ye tedâvî için idrar içilir mi? diye sorulduğunda; o, idrar temiz şeylerden değildir, karşılığım vermiştir.

îbn Ebu 'Hatim der ki; îbn Vehb'in dediğine göre; îmâm Mâlik'e halkın yediği çamurun satılması konusu sorulduğunda o, bu temiz şeylerden değildir, karşılığını vermiştir.

«Allah'ın size öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın.» Yani size üzerine Allah'ın adı anılan kurbanlar ve temiz nziklar helâl kılındığı gibi, hayvanlar ve avladığınız avlar da helâl kılınmıştır. Avcı hayvanlardan maksad, av köpekleri, parslar ve şahinler vb. hayvanlardır. Bu görüş, sahabe tabiîn ve imamların cumhurunun görüşüdür. Nitekim Ali İbn Ebu Talha Abdullah İbn Abbâs'ın bu âyet konusunda şöyle dediğini rivayet eder : «Allah'ın size Öğrettiği ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanlar»dan maksad; öğretilen av köpekleri ve şahin ile avlanmaya bilen her türlü kuştur. Âyetin metninde geçen ( £j\y*J\ ) kelimesi ise pars, av köpeği, şahin vb. hayvanlardır. îbn Ebu Hatim böyle rivayet eder, sonra da der ki; Hayseme, Tâvûs, Mücâhid, Mekhûl vfc Yahya îbn Ebu Kesîr'den de böyle dedikleri rivayet edilmiştir. Hakan'dan rivayet edildiğine göre; o şahin ve doğan'ın ( ^j\y^\ ) kelimesinin içinde yer aldığını söylemiştir. Ali îbn Hüseyn'den de benzeri bir rivayet nakledilir. Ayrıca Mücâhid'in avcı kuşlarla avlanmayı hoş kar-şılamayıp bu âyeti okuduğu rivayet edilir. İbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre; Saîd İbn Cübeyr'den de aynı şekilde nakledilmiştir. Bu hususu, Dahhâk ve Süddî'den nakleden îbn Cerîr Taberî sonra şöyle der : Bize Hennâd .. Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Şahin ve benzeri kuşların avladıkları av hayvanına gelince, ulaştığın senindir, aksi takdirde onu yeme. Ben derim ki; Cumhûr'dan nakledildiğine göre; kuşlarla yakalanan, av köpekleriyle yakalanan av gibidir. Çünkü kuşlar, tıpkı av köpekleri gibi avı pençeleriyle yakalarlar. Dolayısıyla aralarında fark yoktur. Bu görüş dört mezheb imamının ve diğerlerinin görüşüdür. îbn Cerîr de bu görüşü tercîh eder. Ve buna delil olarak Hennâd... Adiyy îbn Hâtim'den naklettiği rivayeti gösterir. Adiyy îbn Hatim der ki; ben Rasûlullah (s.a.) a şahin avını sordum. O, yakaladığım ye, diye karşılık verdi.

Ahmed îbn Hanbel ise; siyah köpeğin avladığı avı bundan istisna eder. Çünkü ona göre; siyah köpeğin avının yenmesi helâl değildir. Aksine öldürülmesi gerekir. Zîrâ Müslim'in Sahîh'inde Ebu Zerr (r.a.) den nakledildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Merkeb, kadın ve siyah köpek namazı keser. Ebu Zerr der ki; siyah köpeğin, kızıldan farkı nedir? dedim. Rasûlullah buyurdu ki; siyah köpek şeytândır. Bir başka hadîste de Rasûlullah (s.a.) köpeklerin öldürülmesini emreder. Sonra der ki; onlarla köpeğin ne ilgisi var? Her siyah köpeği öldürünüz.

Bu tür av hayvanlarına arapça yaralamak kelimesinden türetilen ve aynı zamanda elde edilen kazanç anlamına gelen ( ^j\ja^\ ) kelimesi kullanılır. Bu âyet-i kerîme'nin nüzul sebebi konusunda İbn Ebu Hâtim'in rivayet ettiği hadîsde Haccâc ibn Hamza... Peygamberin kölesi Ebu Râfi'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.), köpeklerin öldürülmesini emretmiş ve halk köpekleri öldürmüş. Bilâhare gelerek; ey Allah'ın Rasûlü, senin öldürülmesini buyurduğun şu topluluktan bize helâl olan nedir? demişler. O, bir süre susmuş. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar...» âyetini inzal buyurmuş. Ve Rasûlullah (s.a.) demiş ki: Kişi köpeğini Allah'ın adını anarak avının üzerine gönderir de köpek avı tutarsa; köpeği yemediği sürece o yesin.

ibn Cerîr... Ebu Râfi'den nakleder ki; o, şöyle demiş : Hz. Cebrail Peygamberin katma gelip izin istedi. Hz. Peygamber; ey Allah'ın elçisi (Cebrail'i kasdediyor.) sana izin verdim, buyurdu. Cebrail; evet, ama biz içinde köpek bulunan eve giremeyiz, dedi. Ebu Râfi' der ki; Hz. Peygamber bana Medine'deki her köpeği öldürmemi emretti. Ben de öldürdüm. Nihayet bir kadının yanına geldim ki köpeği havlıyordu. Kadına acıyarak köpeğini bıraktım ve Rasûlullah'a gelip durumu haber verdim. Rasûlullah bana emretti, döndüm o köpeği de öldürdüm. Halk Hz. Peygambere gelerek; ey Allah'ın Rasûlü, öldürülmesini emrettiğin şu topluluktan bize helâl olan nedir? dediler. Ebu Râfi' der ki; Rasûlullah (s.a.) sustu. Sonra Allah Azze ve Celle : «Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar...» âyetini inzal buyurdu. Hâkim Müstedrek'inde Muhammed İbn îshâk kanalıyla Ebân îbn Salih'ten bu hadîsi rivayet eder ve sahihtir, ama Buhârî ve Müslim onu tahrîc etmemişlerdir, der.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Kasım... İkrime'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) Ebu Râfi'i köpekleri öldürmek üzere gönderdi. Ebu Râfi' Medine yakınlarındaki yüksek ıbölgeye (el-Avâlî) geldiğinde; Âsim İbn Adiyy, Saîd İbn Hayseme, Ureym İbn Saîd de Hz. Peygamberin yanma gelerek dediler ki; ey Allah'ın Rasûlü, bu konuda bize helâl kılınan nedir? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Bu hadîsi Hâkim, Semmâk kanalıyla îkrime'den rivayet eder. Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, bu âyetin nüzul sebebinin köpeklerin öldürülmesi olayı olduğunu söyler.

«( j-J5U ) kelimesi yine ( ^^Lt ) kelimesinin zamîrinden hâl olabilir ki; bu takdirde (gramer kaidelerine göre) failden hâl olmuş olur. Ancak mef'ûlden, dolayısıyla ( -^j\y^S ) kelimesinden hâl olması da muhtemeldir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: «Allah'ın size öğrettiği ile, alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların —avlanmak için kö-pekleştirilmiş olmaları halinde— sizin için tuttuklarını yeyin.»

Avlanmaları; tırnakları veya pençeleri ile olacaktır. Bu durumda bazıları, köpeklerin avı vurarak veya pençeleri ve tırnaklarıyla öldürmeleri halinde yenmelerinin helâl olmayacağını söylemektedirler. Nitekim İmâm Şafiî'nin ve ulemâdan bir grubun görüşü budur. Bunun için Allah Teâlâ «Allah'ın size öğrettiği ile alıştırıp, öğrettiğiniz.» kaydını koymaktadır. Yani o hayvanı gönderdiğiniz zaman; koşup getiren, çağırdığınız zaman gelen, avı tutunca yakalayıp sahibine getiren ve kendisi yemeyen hayvanların tuttuklarının helâl olduğunu belirtmişlerdir. Bunun için Allah Teâlâ; âyetin devamında «Sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın» buyuruyor. O halde avcı hayvanın öğretilmiş olması, sahibi adına avı yakalaması ve gönderilirken Allah'ın adı anılarak gönderilmiş olması kaydıyla öldürse de —ulemânın icmâ'ına göre— tuttuğu avı yemek helâldir. Sünnet-i seniyye'de bu âyetin delâlet ettiği hususta bilgiler yeralmaktadır. Nitekim Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Adiyy İbn Hâtdm'den naklolunur ki; o, şöyle demiş: Ben dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü, ben öğretilmiş köpeği gönderiyor ve üzerine Allah'ın adını anıyorum. Rasûlullah buyurdu ki: Öğretilmiş köpeği gönderip Allah'ın adını andınsa, onların sizin için tuttuklarım ye. Ben dedim ki; ..onlar, avı öldürseler de mi? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; öldürseler de. Yeter ki, av hayvanı olmayan bir köpek ona eşlik etmiş olmasın. Çünkü sen, kendi köpeğinin üzerine Allah'ın adım andın, başkasının üzerine değil. Ben dedim ki; okumu, avın üzerine atıyorum ve yürüyorum, o zaman durum ne olur? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; okunu atıp onu delersen, onu ye. Ama ona atıp da yaralarsan bu, vurmadır. Dolayısıyla onu yeme. Buhârî ve Müslim'in bir başka rivayetinde ise lafız şöyledir: Köpeğini gönderdiğin zaman; ona Allah'ın adını an. Eğer o, senin için yakalar da canlı olarak tutarsa avım kes. Fakat ölmüş olarak yakalar ve köpeğin ondan bir şey yeme-mişse, yine sen avını ye. Çünkü köpeğin onu yakalaması demek, kesilmesi demektir. Buhârî ve Müslim'in bir başka rivayetinde ise ifâde şöyledir: Eğer köpeğin ondan yemişse, sen yeme. Çünkü onu kendisi için tutmuş olmasından korkarım. Bu, Cumhurun delilidir. Çünkü Şafiî mezhebinde de sahîh kanâat budur. Buna göre; köpek, tuttuğu avdan yemişse mutlak şekilde haramdır. Şâfiîler hadîste vârid olan detaylara girmemişlerdir. Seleften bir taifenin; köpeğin yakaladığı avın hiçbir şekilde haram olmayacağını söyledikleri nakledilir. îbn Cerîr Taberî der ki; bize Hennâd... Saîd İbn Müseyyeb'den nakleder ki; Selmân el-Fârisî şöyle demiş : Köpek avın üçte ikisini de yemiş olsa, sen yine avını ye. Saîd İbn Ebu Arûbe, Amr İbn Âmir ve Katâde'nin de böyle dediğini rivayet eder. Muhammed İbn Zeyd, Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Selmân el-Fârisî'den aynı rivayeti nakleder. İbn Cerîr ise bu rivayeti Mü-câhid kanalıyla... Kâsım'dan nakleder ki, Selmân el-Fârisî şöyle demiş : Köpek avın üçte ikisini yemiş olsa bile, sen avından ye. İbn Cerîr Taberî der ki; bize Yûnus... Humeyd İbn Mâlik'den nakletti ki; o, köpeğin yediği av konusunu Sa'd İbn Ebu Vakkâs'a sormuş. Sa'd İbn Ebu Vakkâs bir parçacık da kalmış olsa sen avını ye, demiş. Bu rivayeti Şey-be... Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla Sa'd İbn Ebu Vakkâs'dan nakleder ki o, köpek üçte ikisini de yemiş olsa sen avını ye, demiştir. İbn Cerîr der ki: Bize îbn el-Müsennâ... Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiş : Köpeğini salıverir de köpeğin avından yerse; üçte ikisini yemiş, üçte biri dahi kalmış olsa sen yine ye. İbn Cerîr der ki: Sen eğitilmiş olan köpeğini salıverir ve Allah'ın adını anarsan; o yese de yemese de sen, köpeğinin tuttuğundan ye. Aynı rivayeti Ubeydullah îbn Amr îbn Ebu Zi'b ve başkaları Nâfî'den rivayet ederler.

Selmân el-Fârisî'den Sa'd İbn Ebu Vakkas'dan, Ebu Hüreyre'den, İbn Ömer'den nakledilen bu hadîs Hz. Ali ve îbn Abbâs'tan da menkûldür. Atâ ve Hasan el-Basrî'den nakli konusu ihtilaflıdır. Zührî, Re-bîa ve Mâlik'in görüşü de budur. İmâm Şafiî eski görüşünde bu kanaati benimsediği gibi yeni görüşünde de ona îmâ etmiştir.

Bu hadîs Selmân el-Fârisî kanalıyla merfû' olarak da rivayet edilmiştir. Şöyle ki; İbn Cerîr nakleder: Bize İmrân... Saîd İbn Müseyyeb kanalıyla... Selmân el-Fârisî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kişi, köpeğini avın üzerine salıverince köpek avı yakalarsa; köpek avdan yemiş olsa dahi, kişi kalan kısmı yesin. İbn Cerîr, bu hadîsin isnadı üzerinde durulması gerekir, der. Çünkü râvîler arasında bulunan Saîd İbn Müseyyeb'in Selmân el-Fârisî'den hadîs dinlemiş olduğu, bilinir bir şey değildir. Sika râvîler bu hadîsi, Selmân el-Fârisî'den merfû' olmayarak rivayet ederler. İbn Cerîr'in söylemiş olduğu bu görüş doğrudur. Ancak bu hadîsin mânâsı merfû' olarak başka şekillerde de rivayet edilmiştir. Nitekim Ebu Dâvûd der ki; Bize Muhammed İbn Minhâl... Amr İbn Şuayb'ın dedesinden nakletti ki; Ebu Sa'lebe denilen bir Bedevi Rasûlullah'a gelip şöyle demiştir : Ey Allah'ın Ra-sûlü, benim eğitilmiş köpeklerim var. Bunların avlandıkları av konusunda bana fetva ver. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki; senin eğitilmiş köpeklerin varsa; onların senin için tuttuklarından ye. Adam; kesilse de, kesilmese de mi? deyince; Rasûlullah (s.a.); evet, demiş. Adam, tuttuğu avdan yese de mi? deyince; Rasûlullah (s.a.); evet yese de, demiş. Adam, ey Allah'ın Rasûlü okum konusunda da bana fetva ver, demiş. Rasûlullah (s.a.) okunun sana getirdiğini ye, buyurmuş. Adam kesilse de, kesilmese de mi? deyince, Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Senin görmediğin veya senin okundan başkasının eserini üzerinde bulmadığın takdirde ye, buyurmuş. Adam Mecûsîlerin kapları konusunda da bana fetva ver, mecbur kalırsak ondan yiyelim mi? dediğinde; Rasûlullah (s.a.) onu yıka ve içerisindekini ye, buyurmuş. Ebu Davud'un rivayeti budur. Bu hadîsi, Neseî de tahrîc etmiştir. Keza Ebu Dâvûd, Büsür İbn Ubeydullah kanalıyla... Ebu Sa'lebe'den nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu demiş : Köpeğini salıp da üzerine Allah'ın adım andığın şeyden ye. İsterse köpeğin, o avdan yemiş olsun. Sen, elinin sana getirdiğinden ye, Bu iki isnâd da sağlamdır. Nitekim Sevrî de..; Adiyy'-den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yırtıcı köpeğin senin için tuttuğundan ye. Ben dedim ki; köpek, kendisi yemiş olsa da mı? Rasûlullah Bu hadîsler, köpeğin yakalayıp kısmen yemiş olduğu av hayvanının yenebileceğine delâlet etmektedir. Köpeğin yakalayıp yediği avı ve benzeri şeyleri haram saymayanlar, bu rivayetlere dayanmaktadırlar. Nitekim daha önce bu konudaki ^rivayetler nakledilmişti. Başkaları da orta bir yol tutarak dediler ki: Köpek tuttuktan hemen sonra yerse; bu takdirde Adiyy İbn Hâtim'in hadîsine binâen yemek haram olur. Burada harâmlığın nedeni; Rasûlullah (s.a.) in işaret buyurdukları şu husustur : Eğer köpek yerse; sen ondan yeme. Çünkü onu kendisi için tutmuş olmasından korkarım. Fakat köpek avı yakalar, sonra sahibini bekler, sahibi uzun süre gelmezse ve köpek de acıkır, açlık nedeniyle avdan yerse, bu takdirde köpeğin yemesi, avlanan hayvanın haram olması için yeterli değildir. Bu görüşü benimseyenler Ebu Sa'lebe'nin hadîsine dayanmaktadırlar. Bu ayırım çok güzeldir ve her iki hadîsin arasını birleştirmek sahîh bir yoldur. Nitekim Üstâd Ebu'l-Meâlî el-Cüveynî, en-Nihâye isimli kitabında böyle bir ayırım yapılması gereğini duymuş ve bunu temenni etmiş, Allah Teâlâ da onun temennisini gerçekleştirmiştir. Bilâhere onun arkadaşlarından bir grup, bu görüşü ve ayırımı ortaya koymuşlardır. Bu konuda başkaları da dördüncü bir görüş kaydederler. Bunlar, köpeğin yemesi halinde —Adiyy İbn Hâtim'in hadîsi nedeniyle— avın haram olacağını söylerler. Şahin'in ve benzeri kuşların yemesi halinde haram olmayacağını söyleyerek ikisi arasında ayırım yaparlar. Çünkü şahin ve benzeri avcı kuşlar, ancak yedirilerek eğitilirler.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, avcı kuşlar konusunda şöyle demiştir : Kuşu salıverir de o, avını öldürürse tuttuğu avı ye. Çünkü köpeği gördüğü zaman bir daha gelmez. Kuşun sahibine geri dönmesi için eğitilmesi dövmekle değildir. Dolayısıyla o, avdan bir parça yer ve teleğini koparırsa ondan ye. tbrâhîm en-Nehaî, Şâ'bî, Hammâd İbn Ebu Süleyman da böyle demişlerdir. Bunlar, İbn Ebu Hâtim'in rivayet ettiği şu hadîse dayanıyor olabilirler : Ebu Saîd... Adiyy İbn Hâtim'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, ey Allah'ın Ra-sûlü, biz köpek ve şahinle avlanan bir topluluğuz. Bunlardan bizim için helâl olan hangisidir? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: «Allah'ın size emrettiği ile, alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın.» âyetini okuyup sonra şöyle buyurdu: Sen köpeği gönderir ve Allah'ın adını anarsan; onun senin için tuttuğunu ye. Ben dedim ki; öldürse de mi? Rasûlullah (s.a.) yemediği sürece öldürse de, buyurdu. Ben dedim ki; ey Allah'ın Rasûlü, bu köpeklerimiz başkalarının köpekleriyle karışırsa durum ne olacaktır? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; sen, tutanın kendi köpeğin olduğunu bi-linceye kadar yeme. Adiyy der ki; ben şöyle demiştim: Biz, ok atan bir topluluğuz. Bundan, bizim için helâl olan nedir? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; üzerine Allah'ın adını.anıp da deldiğüıi ye. Onlara göre delâlet şekli şöyledir: Köpekle avlanmada köpeğin yememesi lâzımdır. Ancak doğanla veya şahinle avlanmada böyle bir şart yoktur. Dolayısıyla ikisi arasında hüküm bakımından fark olması gerekir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

(CSizin için tuttuklarını yeyin. Ve üzerine Allah'ın adını anın.» Köpeği gönderirken Allah'ın adım anın. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Adiyy ibn Hâtim'e şöyle demiştir: Eğitilmiş köpeğini salıverdiğin zaman ve Allah'ın adını andığın takdirde, senin için tuttuğunu ye. Keza Buhârî ve Müslim'de tahrîc edilen Ebu Sa'Iebe'nin hadîsinde de şöyle denilmiştir : Köpeğini salıverdiğin zaman üzerine Allah'ın adını an. Okunu attığında da Allah'ın adını an. Bu sebeple bazı mezheb imamları (meşhur olan kavle göre Ahmed İbn Hanbel gibi) köpeği salıverirken, oku atarken; bu âyete ve bu hadîse binâen besmele çekmeyi şart koşmuşlardır. Cumhûr'un meşhur olan.kavli de budur. Bu âyetle kasdedilen, salıverilme anında besmele çekilmesidir. Nitekim Süddî ve başkaları da böyle demişlerdir. Ali ibn Ebu Talha da İbn Abbâs'tan «Üzerine Allah'ın adını anın.» kavli konusunda şöyle dediğini rivayet eder: Av hayvanını salıverdiğinde «Allah'ın adıyla» de. Eğer unutursan bir beis yoktur.

Bazıları da elerler ki: Bu âyette kasdedilen; yemek yerken besmele çekilmesidir Nitekim Buhârî'nin Sahîh'inde sabit olduğuna göre; Rasûlullah (s.a.) Ömer İbn Ebu Seleme'ye öğretirken şöyle buyurmuştur : Allah'ın adım an ve sağ elinle ye, önünden ye. Bir grup Hz. Peygambere; ey Allah'ın Rasûlü, bizim kabilemiz henüz küfürden yeni döa-müş oldukları için bize av hayvanları tarafından yakalanan et getiriyorlar. Biz, üzerine Allah'ın adının anılıp, anılmadığını bilmiyoruz, dediler. Rasûlullah (s.a.); siz Allah'ın adını kendiniz anın ve yeyin, buyurdu.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd... Hz. Âişe'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) ashabından altı kişiyle birlikte yemek yiyordu. Bu sırada bir bedevi geldi ve iki lokma yedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Allah'ın adı anılmış olsaydı muhakkak o size yeterdi. Sizden biriniz yemek yerken Allah'ın adım ansın. Başında Allah'ın adını anmayı unutursa, başında ve sonunda Allah'ın adıyla, desin. Bu rivayeti İbn Mâce de, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla Yezîd İbn Harun'dan nakleder. Ancak bu rivayette Abdullah İbn Ubeyd ile Âişe arasında kopukluk vardır. Çünkü jbu zât Hz. Âişe'den hadîs dinlememiştir. Nitekim İmâm Ahmed'in rivayetine göre; Abdülvehhâb... Abdullah İbn Ubeyd'-den nakleder ki; Ümmü Külsûm adı verilen bir kadın onlara anlatmış ki, Hz. Âişe şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.), ashabından altı kişiyle birlikte yemek yiyordu. Bu sırada aç bir bedevi geldi ve yemekten iki lokma yedi. Rasûlullah buyurdu ki: Eğer Allah'ın adı anılmış olsaydı, muhakkak o size yeterdi. Binâenaleyh sizden biriniz yediği zaman Allah'ın adını ansın. Eğer başta Allah'ın adını anmayı unutursa; başta ve sonda Allah'ın adıyla, desin. Bu rivayeti Ahmed îbn Hanbel ile birlikte Ebu Dâvûd, Tirmizî, Neseî bir başka yolla Hişâm'dan naklederler. Tirmizî de bu, sahih ve hasendir, der.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali îbn Abdullah... Müsennâ İbn Abdurrahmân'dan nakletti ki; o, yemeğinin başında besmele çeker ve son lokmada da, başında ve sonunda Allah'ın adıyla, derdi. Ben ona; sen yemeğin başında besmele çekiyorsun. Ya yemeğin sonundaki; başında ve sonunda Allah'ın adıyla, sözün ne oluyor? dedim. O, sana bu hususu bildireyim, dedi: Benim dedem Ümeyye Peygamberin ashabın-dandı. Ben onun şöyle dediğini duydum: Adamın biri yemek yiyordu. Hz. Peygamber de ona bakıyordu. Adam besmele çekmemişti. Nihayet son lokmasını alırken, başında ve sonunda Allah'ın adıyla yerim, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber; Allah'a andolsun ki, besmele çekinceye kadar şeytân onunla birlikte yemekteydi. Karnında hiçbir şey kalmadı. Nihayet onları kustu, buyurdu. Ebu Dâvûd ve Neseî de, Câbir'in hadîsinden bu rivayeti naklederler. İbn Main ve Neseî Câbir'i sika kabul ederler. Ancak Ebu'1-Feth el-Ezdî, onun hüccet olamayacağını söyler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Muâviye... Huzeyfe'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz, Hz. Peygamberle birlikte yemek yediğimizde; Rasûlullah (S.a.) elini uzatıp başlayıncaya kadar biz yemeğe elimizi uzatmazdık. Bir seferinde Hz. Peygamberle yemek yerken, bir câriye geldi. Sanki itiliyormuş gibi koşup elini yemeğe uzattı. Rasûlullah (s.a.) onun elini tuttu. Sonra bir bedevi geldi. Sanki itiliyormuş gibi elini yemeğe uzattı. Rasûlullah (s.a.) onun da elini tuttu ve şöyle buyurdu : Doğrusu şeytân, Allah'ın adı anılmayan yemeğe hulul etmek ister. O, bu câriye ile geldi sızmak istedi, ben onun elini tuttum. Şu bedevî ile geldi sızmak istedi, ben onun elini de tuttum. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki; onun eli, şu ikisinin eliyle birlikte benim elimin içindedir. Hz. Peygamber şeytânın elini kasdet-mişti. Müslim, Ebu Dâvûd ve Neseî A'meş'in hadîsinden bu rivayeti naklederler.

Tirmizî'nin dışında kalan Sünen sahipleri İbn Cüreyc kanalıyla... C&bir İbn Abdullah'tan naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kişi, evine gelip içeri girerken ve yemeğini yerken Allah'ı anarsa» şeytân der ki: Sizin bu evde gecelemeniz ve yatmanız mümkün değildir. Kişi evine girerken Allah'ın adını anmazsa, o zaman siz iyi bir geceleme ve yatma yeri buldunuz der. Bu lafız Ebu Davud'a aittir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bize Yezîd... Vahşî'nin dedesinden nakletti ki; adamın biri Hz. Peygambere; biz yiyoruz ve doymuyoruz, neden? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; belki de siz, parça parça yiyorsunuz. Yemeği topluca yeyin ve Allah'ın adını anın ki, size onu kutlu kılsın. Bu hadîsi Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Rebî' İbn Müslim tarîkıyla rivayet ederler.

5 — Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı. Ki-tab verilmiş olanların yemeği size helâldir, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Mü'min kadınlardan iffetli olanlar ve sizden önce kitâb verilenlerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğinizde size helâldir. Kim de îmânı inkâr ederse; yaptıkları boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.

Ehli Kitâb'ın Yemeği

Allah Teâlâ, mü'min kullarına haram kıldığı pislikleri ve helâl kıldığı güzellikleri saydıktan sonra «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı.» buyuruyor. Ve ardından da Yahudi ve Hıristiyanların kestikleri hayvanların —ismini açıklayarak— «Kitâb verilmiş olanların yemeği size helâldir.» diyor. îbn Abbâs, Ebu Ümâme, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Atâ, Hasan, Mekhûl, İbrâhîm en-Nehaî, Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân; buradaki yemekten maksadın kestikleri hayvanlar, demek olduğunu söylemiştir. Bu konu, bilginler arasında üzerinde icmâ' edilmiş plan bir konudur. Ehl-i kitâb'ın kestikleri, müslümanlara helâldir. Çünkü onlar, Allah'tan başkası adına kesmenin haram olduğunu kabul ederler. Ve kestikleri hayvanların üzerine Allah'ın adını anarlar. Her ne kadar Allah Teâlâ hakkında —ki Allah onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir— yanlış inançlara sahip iseler de, kestikleri hayvanların üzerine Allah'tan başkasının adını anmazlar. Sahih hadîste Abdullah İbn Muğaffil'den nakledilir ki; o, şöyle demiştir: Hayber günü bir yağ kırbası bulundu. Ben, onu sakladım ve dedim ki; bu gün kimseye bundan bir şey vermem. Sonra Rasûlullah (s.a.) in tebessüm ettiğini gördüm. Buna dayanarak fakîhler elde edilen ganimetler arasında gerek duyulan yemeklerin taksimden önce yenebileceğine cevaz vermişlerdir. Bu, çok açıktır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî fakîhler, bu hadîsi delil getirerek Yahudilerin kestiklerinin haram olduğunu öne sürerek Mâlikîlere karşı çıkmışlardır. Mâlikîler, Yahudilere haram kılman yağ ve benzeri şeyleri yemeyi haram sayıyorlardı. Ve müslüman-ların bunları yemesinin «Kitâb verilmiş olanların yemeği size helâldir.» kavline istinaden caiz görmüyorlardı. Çünkü diyorlardı; bu, ehl-i kitâb'ın yemeklerinden değildir. Cumhur ise bu hadîsi, onlara karşı delil getirmektedir. Bu hususun üzerinde durulması gerekir. Çünkü bir ayn meselesidir ve helâl olduğuna inandıkları şeyin yağ olması ihtimâli vardır. Allah en iyisini bilendir.

Bu konuya en iyi delâlet eden rivayet, sahîh hadîste sabit olan şu rivayettir. Hayber'liler, Rasûlullah (s.a.) a zehirli bir koyun hediye ettiler. Koyunun kolunu zehirlemişlerdi. Hz. Peygamber de kol yemeyi severdi. Ete uzandı ve birden irkildi. Çünkü kol, kendisinin zehirlenmiş olduğunu Hz. Peygambere bildirmişti. Bunun üzerine tükürdü. Ancak zehirin etkisi Rasûlullah'm ön dişlerine ve damarlarına sirayet etti. Hz. Peygamberle birlikte bu zehirli koyundan Bişr İbn el-Berâ da yemişti. O, öldü. Onu zehirleyen Yahûdî kadın —ki adı Zeyneb'di— Bişr İbn el-Berâ'ya mukabil öldürüldü.

Bu hadîsin delâlet şekli şöyledir: Hz. Peygamber ve beraberinde bulunanlar bu zehirli koyundan yemek istemişler ve koyunun yağının haram olması konusunda herhangi bir' suâl irâd etmemişlerdir. Bîr başka hadîs de bir yahûdî Rasûlullah (s.a.) ı arpa ekmeği ve değişik bir yağ yedirmek üzere müsâfir etmişti. İbn Ebu Hatim der ki: Bana Abbâs îbn Velîd... Mekhûl'den nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah Teâlâ önce «Üzerine Allah'ın adının anılmadığı şeyi yemeyin.» âyetini inzal etmiş, sonra müslümanlara acıyarak bunu neshedip «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı...» âyetini inzal buyurmuştur. Bu âyet, onu neshetmiş ve ehl-i kitâb'ın yemeğini helâl kılmıştır. Mekhûl merhumun söylediği bu sözün üzerinde durmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ'nın ki-tâb ehlinin yemeğini mübâh kılmış olması; üzerine Allah'ın adı anılmayan şeyleri yemenin de mübâh olmasını gerektirmez. Çünkü ehl-i kitâb da kestikleri hayvanların üzerine Allah'ın adını anarlardı. Onlar, kurban keserek kulluklarını îfâ ederler. Bu sebeple ehl-i kitâb'm dışında olan müşriklerin ve benzerlerinin kestikleri hayvanlar mübâh olmamıştır. Çünkü onlar, kestikleri hayvanların üzerine Allah'ın adım anmazlar. Hattâ onlar yedikleri etin kesilmiş olup olmamasına da bakmazlar. Ehl-i kitâb'm ve onlara 'benzeyen Sâmirî'lerin, Sâbiî'lerin, İbrâ-hîm ve Şît (a.s.) gibi öteki peygamberlerin dinine bağlananların aksine —ulemânın bir kavline göre— onlar, ölü etini dahi yerler. Benu Tağlib, Tenûh, Behrâ, Cüzam, Lahm Amile ve benzeri arap hıristiyanların kestikleri hayvanlar Cumhûr'a göre yenmez. Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberi der ki; bize Ya'kûb İbn İbrahim... Abîde'den nakletti ki; o, şöyle demiştir : Hz. Ali, Tağlib oğullarının kestiklerini yemeyin. Çünkü onlar yalnızca şarâb içmekte, hıristiyanlığa bağlanmaktadırlar. Halef ve seleften daha başkaları da böyle demişlerdir. Saîd îbn Arûbe, Katâde, Saîd İbn Müseyyeb ve Hasan'dan nakleder ki; onlar, Tağlib oğullarından hıristiyanların kestikleri hayvanları yemekte bir beis görmezlerdi.

Mecûsîlere gelince; her ne kadar ehl-i kitâb'a ilhak edilerek me-cûsîlerden cizye alınırsa da; onların kestikleri yenmez, kadınları nikahlanmaz. Hanbelî fakîhlerden bazıları ile Şafiî fakîhlerden Ebu Sevr İbrahim İbn Hâlid buna muhalefet etmişlerdir. Hattâ bu sebeple meşhur olduğu için fakîhler, ona karşı çıkmışlar ve Ahmed İbn Hanbel onun için; bu konuda Ebu Sevr; adı gibi adam demiş. (Öküzün babası demek olan bu isme telmih yapmış.) Ebu Sevr, Hz. Peygamberden mür-, sel olarak rivayet edilen hadîsin umûmî olduğu görüşüne bağlanmış gibidir. Buna göre Rasûlullah (s.a.) buyurur ki; onlara (mecûsîlere) kitâb ehline davrandığınız gibi davranınız. Ancak hadîs bu ifâdeyle sabit değildir. Buhârî'nin Sahîh'inde Abdurrahmân İbn Avfden nakledilen rivayette ise; Rasûlullah (s.a.) m, kovulan Mecûsîlerden cizye almış olduğu belirtilir. Eğer bu hadîs doğru ise; onun umûmî olan mânâsı, bu âyetin mefhumuyla tahsis edilmiştir: «Kitâb verilmiş olanların yemeği size helâldir.» Bu âyetin mefhûm-u muhalifinden anlaşılıyor ki; kitâb verilmiş olanlardan başka din mensûblannın yemeği helâl değildir.

«Sizin yemeğiniz de onlara helâldir.» Siz de kestiğiniz hayvanlardan onlara yedirebilirsiniz. Bu ifâde, ehl-i kitâb'ın kendi dinlerindeki hükümlerinin müslümanlara bildirilmesi sadedinde değildir. Sadece müslümanların, ister kendi dinlerinden birisinin yemeği olsun, ister başka dinden birinin yemeği olsun, yemek yerken Allah'ın adını anmakla emrolunduklanm haber verici nitelikte olabilir. Birincisi, mânâ bakımından daha açıktır. Yani siz, onların kestiklerinden yediğiniz gibi, sizin kestiğinizden de onlara yedirebilirsiniz, demektir. Bu denkleştirme, karşılık verme ve mücâzât kabîlindedir. Nitekim Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl öldüğü zaman; Rasûlullah, kendi elbisesini ona giydirerek defnetmiştir. Derler ki; bunun sebebi şudur : Hz. Abbâs Medine'ye geldiğinde Abdullah İbn Übeyy elbisesini ona giydirmiş. Rasûlullah (s.a.) da bunu böylece karşılamıştır. Mü'minden başkasıyla sohbet etme. Müttakîden başkası yemeğini yemesin, hadîsine gelince; bu mendûb ve müstehab kabîlindendir. En iyisini Allah bilir.

«Mü'min kadınlardan, iffetli olanlar ve sizden önce kitâb verilenlerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehir-lerini verdiğinizde size helâldir.» Size mü'min kadınlardan iffetli ve hür olanların nikâhı helâldir. Bu ifâde daha sonra gelmekte olan «Sizden önce kitâb verilenlerden iffetli kadınlar» kavli için bir hazırlık mahiyetindedir. Denildi ki; iffetli kadınlar anlamına gelen ( OL-aseJI ) kelimesi ile, cariyeler değil, hür kadınlar kastedilmektedir. İbn Cerîr, Mü-câhid'den böyle nakleder. Mücâhid; iffetli kadınlar, hür kadınlardır demekle; İbn Cerîr'in naklettiği kanâati kasdetmiş olabileceği gibi, hür ve iffetli kadınları da kasdetmiş olabilir. Nitekim bir başka rivayette Mücâhid böyle söyler. Bu, Cumhûr'un görüşüdür ki, en uygun olan da budur. Böylece iffetsiz olan zimmî kadınlarla aynı noktada birleşil-miş olmaz ve atalar sözünde denildiği gibi hem hurma kötü, hem de ölçek ölçek şeklinde olmaz. (Bu bir darb-ı meseldir. Meydânî, Mec-ma'ûl-Emsâl isimli eserinde bunu «Hem kötü hurma, hem de kötü ölçek mi?» şeklinde istifhâm-ı inkârı tarzında nakletmiştir. A.g.e. I, 207). Âyetin zahirinden anlaşılan odur ki ( Ot—a*J^ ) kelimesi; zinadan uzak, iffetli kadınlar demektir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Onlarla zinadan kaçınmaları, iffetli olmaları ve gizli dost edinmemiş olmaları halinde velîlerinin izniyle evlenin.» (Nisa, 25).

Daha sonra tefsîrciler ve bilginler; «Kendilerine kitâb verilenlerden iffetli kadınlar» âyetinin muhtevası içerisine; ister hür, ister köle olsun ehl-i kitâb'tan bütün kadınların girip girmeyeceği konusunda ihtilâf etmişlerdir. îbn Cerîr Taberî; âyetteki ( ^U-**J( ) kelimesini, iffetliler olarak tefsir eden selef-i sâlihînden bir, grubun bütün iffetli ehl-i kitâb kadınlarının bu âyetin içinde yer alacağını söylediklerini nakleder. Denildi ki; burada ehl-i kitâb'dan maksad, Yahûdîlerdir. Şâfifnin görüşü budur. Ve yine denildi ki; burada ehl-i kitâb'dan maksad, harb ehli olanlar değil, zimmîlerdir. Çünkü Allah Teâlâ : «Allah'a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşın...» buyurmaktadır.

Abdullah İbn Ömer hıristiyan kadınlarla evlenmeyi uygun görmezdi ve şöyle derdi : Tanrısının îsâ olduğunu söylemekden daha büyük bir şirk tanımıyorum. Halbuki Allah Teâlâ : «îmân edinceye kadar müşrik kadınları nikahlamayın.» buyurmuştur.

îbn Ebu Hatim şöyle der : Bana babam... Îbn Abbâs'tan nakletti ki; o» şöyle demiş : «îmân edinceye kadar müşrik kadınları nikahlamayın» âyeti nazil olunca; halk, müşrik kadınlarla evlenmekten kaçmıyordu. Nihayet arkasından «Kitâb verilenlerden iffetli kadınlar, zina etmeksizin ve gizli dost tutmaksızın mehirlerini verdiğinizde size helâldir.» âyeti nazil oldu da tekrar ehl-i kitâb'dan kadınlarla evlendiler. Ashâbdan bir topluluk, hıristiyan kadınlarla evlenmişler ve bu âyeti esâs alarak onlarla evlenmekte bir beis görmemişlerdir. Onlar, bu âyetin Bakara süresindeki «îmân edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenme^ yin.» (Bakara, 221) âyetini tahsis ettiğini kabul ederler. Âyetin umûmu içerisine ehl-i kitâb'tan kadınların girdiği söylenirse bu, böyledir. Aksi takdirde her iki âyet arasında çelişki yoktur. Çünkü ehl-i kitâb'm, bir çok yerde müşriklerden ayrıldığı görülmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, bu hususta şöyle buyurur: «Ehl-i kitâb'dan küfredenlerle müşrikler, kendilerine belge gelinceye kadar bundan ayrılmış değildirler.» (Bey-yine, 1) Ve yine bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurulur: «Kendilerine kitâb verilmiş olanlara ve ümmîlere de ki: Müslüman oldunuz mu? Eğer müslüman olmuşlarsa doğru yolu bulmuşlardır.»

«Mehirlerini verdiğinizde.» Yani onlar iffetli ve namuslu kadınlar oldukları için, kendilerine gönül rahatlığıyla mehirlerini bolca verin. Câbir İbn Abdullah, İbrahim en-Nehâî, Âmir, Hasan el-Basrî; bir adamın evlenip kadınla temas etmezden önce, kadının zina etmesi halinde; adamla kadının ayrılacağını ve adamın kadına verdiği mehrin, tekrar kendisine iade edileceğini söyledikleri nakledilmiştir. İbn Cerîr, onların bu fetvâsım rivayet eder.

«Zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın.» Zinadan uzak olmak, yani iffet şartı; nasıl kadınlar için geçerli ise, erkekler için de geçerlidir. Dolayısıyla erkeklerin iffetli ve zinadan uzak olmaları gerekir.

Bunun için Allah Teâlâ (&?*&-* ^ ) zina etmeksizin buyurmuştur. ( £iUJi ) zina eden, hiçbir günâhtan çekinmeyen ve kendisine geleni hiç reddetmeyen erkek demektir. «Dost tutmaksızın)) kavlinden maksad; dostlarıyla birlikte düşüp kalkan âşıklardır. Nitekim bu husus, Nisa sûresinde aynı şekilde yer almıştır. Bu sebeple İmâm Ahmed

İbn Hanbel merhum, kötü yoldaki kadının tevbe edinceye kadar nikâhının doğru olmayacağını ve isyanda devam ettiği sürece iffetli bir erkekle elvendirilmesinin sahîh olmayacağını belirtir. Keza Ahmed İbn HanbePe göre;" tevbe edip zinadan vazgeçinceye kadar, fâsık bir erkeğin de iffetli bir kadınla nikâhlanması sahîh değildir. Ahmed İbn Hanbel görüşünü o âyetle şu hadîse dayandırır: «Sopa vurulmuş zânî, ancak kendisi gibi bir zânîye ile nikahlanır.»

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr... Hasan'dan nakletti ki; Ömer İbn Hattâb şöyle demiş : Ben isterdim ki, müslüman-lardan fuhşu irtikâb etmiş bir kişinin, iffetli bir kadınla evlenmesine müsâade etmeyeyim. Übeyy İbn Kâ'b, Hz. Ömer'e dedi ki; ey mü'min-lerin emîri, şirk günâhı zinadan daha büyüktür. Halbuki tevbe edince bu bile kabul ediliyor. Bu konuyu inşâallah Nûr sûresinde tafsilâtlı olarak açıklayacağız. Bu sebeple Allah Teâlâ âyetin devamında «Kim de îmânı inkâr ederse, yaptıkları boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.» buyuruyor.

6 — Ey îmân edenler, namaza kalktığınız zaman; yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın, başınıza da mesnedin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı da (yıka-yın). Eğer cünüb iseniz hemen temizlenin. Eğer hasta ol-muşsanız veya seferde iseniz, yahut heladan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmış da su bulamamışsanız; temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesnedin. Allah, size zorluk vermek istemez. Lâkin sizi temizlemek, üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

Abdest, Gusül ve Teyemmüm

Selef-i sâlihînden çokları «Namaza kalktığınız zaman.» kavlinin, abdestsiz olarak namaza durduğunuz zaman, demek olduğunu söylerler. Başkaları da; uykudan uyanıp namaza kalktığınız zaman, şeklinde mânâ vermişlerdir ki, her iki anlam da birbirine yakındır. Başka bir grup ise der ki; âyetin mânâsı bunların her ikisinden daha geniştir. Zîrâ âyet, namaza durulduğunda abdesti emretmektedir. Fakat bu; abdestsiz kişi hakkında vücûb ifâde ederken, abdestli kişi hakkında mendûbiyyet ve müstehablık ifâde eder. Bazıları da derler ki; İslâm'ın başlangıç döneminde her namaz vakti abdest almak emri vücûb ifâde ediyordu. Ancak bilâhere bu emir neshedilmiştir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân... Büreyde'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) her namaz vakti abdest alırmış. Mekke'nin fethi günü abdest almış, mesh üzerine meshetmiş ve bir abdestle birden fazla namaz kılmış. Bunun üzerine Hz. Ömer ona; ey Allah'ın Ra-sûlü, sen şimdiye kadar yapmaz olduğıyı şeyi yaptın, deyince; Rasûlullah (s.a.) ey Ömer, bunu kasıdlı olarak yaptım, buyurmuş. Müslim ve öteki Sünen sahipleri de bu hadîsi Süfyân es-Sevrî kanalıyla Alkame'den rivayet ederler. İbn Mâce'nin Sünen'inde Alkame yerine Süfyân bulunmakta ve her ikisi de Büreyde'den bu hadîsi nakletmektedirler. Tirmizî, bunun hasen ve sahih olduğunu söyler.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Abbâd... Fadl İbn Mübeşşir'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben, Abdullah oğlu Câbir*in bir abdestle birçok namaz kıldığım gördüm. İdrarını yaptığında veya abdestini bozduğunda, abdest alır ve onun suyunun artanı ile meshleri üzerine meshederdi. Ben, ona dedim ki; ey Ebu Abdullah, yaptığın şey kendi görüşüne göre midir? O; hayır, Rasûlullah'm böyle yaptığını' gördüm. Ben de Rasûlullah'm yaptığı gibi yapıyorum, dedi. İbn Mâce de bu hadîsi İsmâîl kanalıyla Ziyâd'dan rivayet eder. İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'kûb... Abdullah İbn Ömer'in oğlu Ubeydullah'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Ubeydullah'a; Abdullah İbn Ömer'in nasıl abdest aldığını gördün mü? İster temiz olsun, ister temiz olmasın her namaz için abdest alıyor muydu? Ve bunu nereden öğrendin? diye sordum. O dedi ki; Hattâb'm oğlu Zeyd'in kızı, Esma kendisine anlatmış, ona da Abdullah İbn Hanzale el-Ğasîl anlatmış ki; Rasûlullah (s.a.), ister temiz olsun, ister olmasın her namaz için abdest almayı emredermiş. Bu durum, Rasûlullah'a zor gelince o, her namazda misvak kullanmakla emrolunmuş ve abdestsiz olması müstesna abdest alma emri kaldırılmış. Abdullah, bunu çok iyi gördüğü için ölünceye kadar böyle yaparmış. Ebu Dâvûd da... Abdullah İbn Ömer'den aynı hadîsi rivayet eder. Sonra der ki; bunu İbrâhîm İbn Sa'd, Muhammed İbn İshâk'dan rivayet etmiştir ve bu isim Ahmed îbn Hanbel'de yeraldığı gibi übeydullah İbn Abdullah İbn Ömer şeklinde yeralır. Rivayet nasıl olursa olsun, bu isnâd sahihtir. Nitekim İbn îshâk bunu tahdîs ve işitme yoluyla Muhammed İbn Yahya'dan nakletmiştir ki, böylece telbîs mahzuru ortadan kalkmıştır. Hafız İbn Asâkir bu hadîsi; Seleme îbn Fadl kanalıyla... Muhammed îbn Yahya İbn Hibbân'dan rivayet etmiştir. En iyisini Allah bilir. Abdullah İbn Ömer'in böyle yapması ve her namazda abdest almaya müdâvemet etmesi, Cumhûr'un da dediği gibi, bunun müstehâb olduğuna delâlet eder.

İbn Cerîr der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Yahya... İbn Sîrîn'den nakletti ki; halîfelerin hepsi, her namazda abdest alırlarmış. Yine İbn Cerîr der ki: Muhammed İbn Müsennâ... İkrime-'nin şöyle dediğini nakletmiş: Hz. Ali her namazda abdest alır ve ( *jLJ\ J\ ,»1*5 tel \jL»\ ^JÜİ y b ($jbj3rj\jL~£-\i) âyetini okurmuş. Bize İbn el-Müsennâ,.. Nizâl ibn Se-bure'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Hz. Ali'n'in öğle namazını kılıp, sonra vakfe'de oturduğunu gördüm. Sonra kendisine su getirildi. Yüzünü ve ellerini yıkadı. Başına ve ayaklanna meshetti ve buyurdu ki; bu abdesti bozulmamış olanların abdestidir. Ya'kûb İbn İbrahim... İbrahim'den nakleder ki; Hz. Ali sıcakta ölçek ölçtü. Sonra abdest aldı ve bunda aşın gitti. Sonra dedi ki; bu, abdesti bozulmamış olanlann abdestidir. Hz. Ali'den nakledilen bu kuvvetli rivayet tarîkleri birbirini desteklemektedir.

İbn Cerîr ayrıca der ki: Bize İbn Beşşâr... Enes'ten nakletti ki; Hz. Ömer abdest aldı ve biraz acele etti. Sonra dedi ki; abdesti bozulmamış olanların abdesti işte böyledir. Bu isnâd sahihtir. Muhammed İbn Şîrîn de der ki; halîfeler her namaz için abdest alırlardı. Ebu Dâ-vûd et-Tayâlisî'nin, Ebu Hilâl ve Katâde kanalıyla Saîd İbn Müseyyeb'-den naklettiği; abdest bozmadan abdest almak, aşın gitmektir, mealindeki söze gelince; Saîd İbn Müseyyeb'in böyle bir şey söylemesi garîb-tir. Kaldı ki bu ifâdenin vâcib olduğuna inanarak abdest yenileyen kişi aşın gitmiştir, şeklinde alınması da mümkündür. Abdestli iken abdest almanın müstehab ve meşru' olduğuna dâir sünnette pek çok delil vardır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî... Amr îbn Âmir'den nakletti ki; o, şöyle demiştir : Ben, Enes İbn Mâlik'in şöyle dediğini duydum : Rasûlullah (s.a.), her namaz vakti abdest alırdı. Amr İbn Âmir diyor ki, ben ona siz nasıl yapardınız? diye sordum. Enes İbn Mâlik dedi ki: Biz abdestimiz bozulmadıkça bir abdestle biı çok namaz kılardık, dedi. Bu rivayeti başka yollarla Amr İbn Âmir den İmâm Buhârî ve Sünen ehli de rivayet ederler.

İbn Cerîr der ki: Bana Ebu Saîd... Abdullah îbn Ömer'in şöyle dediğini anlattı; Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki :

Kim abdestliyken abdest alırsa; Allah ona, on hasenat yazar. Ta-berî aynı hadîsi îsâ îbn Yûnus kanalıyla... Abdullah İbn Ömer'den nakleder. Ebu Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce de aym hadîsi İfrîkî'nin hadisinden rivayet ederler. Tirmizî, bu isnadın zayıf olduğunu söyler.

Yüzlerinizi yıkayın.» Bilginlerden bir grup «Namaza kalktığınız zaman, yüzlerinizi yıkayın.» kavline dayanarak abdestte niyetin vâcib olduğunu söylemişlerdir. Çünkü sözün takdiri şöyledir ; Namaza kalktığınız zaman, namaz için yüzlerinizi yıkayın. Nitekim araplar, «emîr'i gördüğün zaman onun için ayağa kalk» derler. Ve Buhârî ile Müslim'in Sahîh'lerinde; ameller niyetlere göredir ve her kişiye niyet ettiği şey vardır, buyurulmuştur. Yüzün yıkanmasından önce abdeste başlamak için Allah'ın adının anılması müstehâbtır. Nitekim sahabeden bir topluluktan sağlam yollarla gelen hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Allah'ın adını anmayan kişinin abdesti yoktur.

Eller kaba sokulmazdan Önce ayalarının yıkanması da müstehâbtır. Uykudan uyanınca bunu yapmak daha da gereklidir. Çünkü Buhârî ve Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a.) den nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) buyurur ki:

tiızaen Diriniz uykusundan uyandığı zaman, üç kere yıkamadan önce elini kaba daldırmasın. Çünkü o, elinin nerede gecelediğini bilemez.

Yüzün sınırına gelince; fukahâya göre başın saçlarının bittiği yer ile sakalın ve çenenin uzunlamasına son bulduğu yerin arasıdır. Baş derisine itibâr yoktur. Enliliğine de bir kulaktan öbür kulağa kadardır. Başın sağ ve sola dökülen saç kısımlanyla, yüzün üzerine düşen kısmı baştan mı, yüzden mi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Sakalın farz olan noktasından uzanan kısmına gelince; bu konuda iki görüş vardır: Birinci görüşe göre bu kısma suyun dökülmesi vâcibtir. Çünkü yüzyüze gelme orası ile vuku'bulmaktadır. Nitekim bir hadîste rivayet edilir ki; Rasûlullah (s.a.) sakalını örtmüş bir adamı görünce; aç onu, çünkü sakal yüzdendir, buyurmuş. Görmez misiniz araplar, sakalı biten delikanlıya yüzü göründü, derler. Sakalı sık olan kişinin, abdest alırken sakalının arasını sıvazlaması müstehabtır. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Abdürrezzâk... Ebu Vaîd'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Hz. Osman'ı abdest alırken gördüm : —Abdest hadîsini anlattıktan sonra şöyle dedi— : Yüzünü yıkadığında üç kere sakalını sıvazladı, sonra dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a.) in benim yaptığım gibi yaptığını gördüm. Tirmizî, bu hadîsin hasen ve sahih olduğunu söyler. Buhârî de onun hasen olduğunu bildirir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Rebî' İbn Nâfi'... Enes İbn Mâlik'ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) abdest alırken bir avuç su almış, çenesinin altına götürerek, onunla sakalını sıvazlamış ve demiş ki: Rabbım Azze ve Celle bana böyle emretti. Bu rivayet, yalnızca Ebu Dâvûd'dan menkûldür. Ancak bir başka şekilde Enes İbn Mâlik'ten rivayet edilmiştir. Beyhakî der ki: Biz, sakalı sıvazlamak konusunu Hammâd, Âişe, Ümmü Seleme kanalıyla Hz. Peygamber'den rivayet ettik. Ayrıca Hz. Ali ve diğerlerinden de rivayetler vâriddir. Keza Abdullah İbn Ömer, Hasan İbn Ali, Nehaî, tabiînden bir topluluktan dia sakalın sıvazlanmasını terk konusunda ruhsat bulunduğuna dâir rivayet nakledilir.

Hz. Peygamberden değişik yollarla sahihe olarak vârid olan rivayetlerde o, abdest aldığı zaman; mazmaza ve istinşâk edermiş. Ancak mazmaza ve istinşâkm abdest ve gusül konusunda vâcib olup olmadığı tartışmalıdır. Nitekim Ahmed İbn Hanbel'in mezhebine göre; her ikisinde de ağıza ve buruna su vermek vâcibtir. Şafiî ve Mâliki mezhebinde ise müstehabtır. Nitekim Sünen sahiplerinin İbn Huzeyme kanalıyla Rifâa İbn Râfi'den naklettikleri sahîh hadîste Rasûlullah (s.a.) namazını gerektiği gibi edâ edemeyen birine, Allah'ın sana emrettiği gibi abdest al, buyurmuştur. Bazıları da mazmaza ve istinşâkm gusülde vâcib olduğunu, abdestte vâcib olmadığım söylerler ki bu, Ebu Hanîfe'-nin mezhebidir. Ahmed fcbn Hanbel'in —rivayet edilen— bir diğer ka-nâatına göre, istinşâk vâcibtir, mazmaza vâcib değildir. Nitekim Rasûlullah (s.a.), Buhârî ve Müslim'de sabit olan bir hadîste buyurur ki: Kim abdest alırsa; burnuna fazlasıyla su versin. Bir başka rivayette de şöyle buyurur: Sizden biriniz abdest alırsa; burnunun iki deliğine su versin. Sonra bunu fazlalaştırsın.

îmâna Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu«Seleme... Abdullah îbn Abbâs'tan nakletti ki; o, abdest almış ve yüzünü yıkamıştı. Sonra bir avuç su alarak maznıaza yapmış ve bunu da fazlaca yapmış. Sonra bir avuç su almış, onunla sağ elini yıkam