NİSÂ SURESİ
AYETLER: 32-70
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
"Allah'ın, kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin, kendi kazandıklarından bir payı vardır. Kadınların da, kendi kazandıklarından bir payı vardır. Allah'tan, lütftınu isteyiniz. Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir"(Nisa, 32).[1]
Bil ki, bu âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki izah yapılmaktadır:
a) Katta I (r.h) şöyle demektedir: "Allah Teâlâ önceki âyette insanları, bâtıl yollarla hem kendi hem de başkasının malını yemekten ve adam öldürmekten nehyedince, bu âyette de onlara, bu menhiyyatt terketmeyi onlara kolaylaştıracak şeyi emretmiştir ki, bu da herkesin, Allah'ın kendisine ayırdığı nasibe rıza gösterip, razı olmasıdır. Çünkü insan buna rıza göstermezse, hasede düşer; hasede düştü mü, muhakkak ki başkasının malını haram yolla alma ve adam öldürme gibi gayr-i meşru yollara sapar. Ama Allah'ın takdir ettiğine razı olursa, onun, canlar ve mallar hususunda zulme sapması mümkün olabilir "
b) Bâtıl yollarla mal edinmek ve adam öldürmek, uzuvların yapmış olduğu fiillerdir. İnsanın dışı kötü fiillerden temizlensin diye, önce bunları bırakmakla emrolunmuştur ki, bu şeriattır. Bundan sonra, bâtını yaşantısı da kötü huylardan temiz olsun diye, hasedden dolayı, kalbiyle başkalarının canlarına ve mallarına saldırmayı bırakması emredilmiştir ki, işte bu da tarikattır Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [2]
Temeninin Mahiyeti
Bize göre "temenni", olmayacağı bilinen veya zannedilen bir şeyi istemekten ibarettir. İşte bundan dolayı biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak şayet, iman etmeyeceğini bile bile. Kâfirin iman etmesini istemiş olsaydı, temennide bulunmuş olurdu. Mutezile de, "Temenni, bir kimsenin, "keşke şu şey şu şekilde bulunsa, tahakkuk etse; keşke şu şey, şu şekilde meydana gelmese..." demektir. Âyet insanı "keşke şöyle olsaydı, keşke böyle olmayaydı!" demekten uzak tutmak ister" der. Fakat bu uzak bir ihtimaldir. Zira, mücerret lafzın bir manası olmadığı zaman, artık temenni olmaz. Aksine, mutlaka bu lafzın manasının araştırılması gerekir. Halbuki, temenninin manası bizim de belirttiğimiz gibi olmayacağı bilinen veya zannedilen şeyi talep etmekten ibarettir. [3]
Mutluluk Dereceleri
Bil ki mutluluk dereceleri, ya ruhî, ya bedeni veyahut da haricî olurlar. Ruhî mutluluklara gelince, bunlar iki çeşittir:
Ruhanî Mutluluklar Herşeyin Örnek Şekli Olan Sıfat İledir
Birincisi: Nazarî kuvvetle ilgili olandır ki, bu tam bir zekamükemmel bir anlayış, kemmiyyet ve keyfıyyet bakımından, başkasının bilgilerinden fazla olan bilgidir.
İkincisi, amelî kuvvetle ilgili olandır ki, bu da hareketsiz olma ile yolunu şaşırıp taşkınlık arasında olan iffet ile, hiddet ile korkaklık arasında olan şecaat ve aptallık ile bozgunculuk arasında orta bir yer olan amelî hikmeti kullanmaktır, İşte bütün bu hallerin hepsinin toplamı, adaleti meydana getirir.
Bedenî mutluluklara gelince, bunlar sıhhat, güzellik, zevk ve güzellik içinde uzun bir ömür yaşamaktır
Haricî mutluluklar ise, bir kimsenin sâlih evladlarının, akrabalarının, dostlarının ve yardımcılarının çok olması: eksiksiz bir yetki sahibi olması; sözünün nafiz, insanlar tarafından sevilen, onlar arasında güzel bir şekilde yâd edilen ve sözü tutulan bir kişi olmasıdır. İşte bu, bütün mutluluklara bir işarettir ki, bunların bir kısmı fıtrî olup, kesbin bunlarda bir tesiri söz konusu değildir; bir kısmı ise kesbîdir, sonradan kazanılır. Bu kesbî olan yok mu, insan bunu iyice düşündüğünde, bunu da sırf Allah'ın bir bağışı ve atiyyesi olarak görür. Çünkü sebeplerde, engelleri ortadan kaldırmada ve gerektiricı sebepleri meydana getirmede bir tercih bulunmamaktadır. Aksi halde, say ve gayretin sebebi müşterek olmuş olur. Mutlulukları elde etmek ve matluba ulaşmak ise ortak olmamış olurdu. İşte Cenâb-ı Hakkın, kendileriyle insanların bir kısmını diğer bir kısmını üstün kıldığı mutlulukların çeşitleri bunlardır. [4]
Üçüncü Mesele
İnsan, çeşitti faziletlerin diğer bir insanda bulunduğunu müşahede edip, kendisini bu faziletlerin hepsinden ya da büyük bir kısmından mahrum görünce, bu durumda kalben kederlenir, zihni karışır, sonra da kendisinde şu iki hal meydana gelir:
a) Bu kimse, o mutlulukların o insandan zail olmasını temenni eder.
b) Ya da, bunu temennî etmez de, onunki kadar bir mutluluğun kendisi için de bulunmasını temennî eder. Bunlardan birinci hal, mezmûm ve kötü olan bir haseddir. Zira, âlemin müdebbiri ve yaratıcısı olan Allah'ın ilk gayesi, kullarına ihsanda bulunup onlara cömert davranarak, adeta sağanak halindeki yağmurlar gibi, onlaraikram ve ihsanlarını dökmesidir. Binaenaleyh, kim bunun zail olmasıni isterse, o kimse sanki Cenâb-ı Hakk'ın âlemi yaratıp mükellef varlıkları halketmesindeki ilk maksadı hususunda Allah'a itiraz etmiş olur. Yine çoğu kez o kimse, kendisinin bu nimetlere o insandan daha lâyık olduğuna inanır. Ki bu da, Allah'a bir itiraz ve O'nun hikmetini bir ta'n olur. Bütün
bunlar ise insanı küfre ve bid'at karanlıklarına düşüren, kalbinden iman nurunu silip süpüren şeylerdendir. Hased, dinî bakımdan bir fesada sebep olduğu gibi, dünyevi bakımdan da fesadın sebebidir. Çünkü bu durum sevgiyi, muhabbeti, dostluğu sona erdirir ve bütün bu halleri, onların zıddına dönüştürür. İşte bu sebeplerden dolayı, Cenâb-ı Hak kullarını bundan nehyederek, "Allah'ın, kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile yaphğı şeyleri temenni etmeyin" buyurmuştur.
Bil ki bu hasedi nehyetmenin sebebi, dinlerin temel kaidelerinin farklılığına göre farklılık arzetmektedir. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaât mezhebine göre Cenâb-ı Hak, "Ne dilerse, hakkıyla yapandır" (Burûc, 16); "O, yapacağından mesul tutulmaz, takat insanlar mesul olurlar" (Enbiya. 23) Binaenaleyh, O'nun yaptıklarına itiraz edilemez, O'nunla münakaşa etmeye hiçkimsenin takati yetmez, her şey O'nun yaratmasıdır; yapmasının nedeni-niçini yoktur. Neden, niçin diye sorulam Bu böyle olunca, bütün kîlukâl kapıları tıkanmış ve itiraz yollan merdûddur
Mutezile mezhebine göre, itiraz yollan da kapanmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Allâmu'l-guyûb" (gaybleri hakkıyla bilen)dir. Binaenaleyh O, mahlukatınin yararına otan bütün faydalı şeyleri ve hükümlerdeki incelikleri eksiksiz bilendir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, ' Eğer Allah (bütün) kullarına (aynı seviyede) bol rızık verseydi, yeryüzünde muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı' ıSûrâ, 27» buyurmuştu. Bu her iki izaha göre de. mutlaka her insanın Allah'ın kaza ve kaderine razı olması gerekir İşte bundan ötürü, bir hadis-ı kudsîde şöyle buyurulmuştur:
"Kim benim kaza ve kaderime teslim olur, belâlarıma sabreder ve nimetlerime de şükrederse, onu sıddik olarak kaydederim. Kıyamet gününde onu, sıddîklerle beraber hasrederim. Kim de benim kaza ve kaderime rıza göstermez, belâlarıma sabretmez ve nimetlerime de şükretmezse, o kimse benden başka bir Rab arasın..'' İşte, o nimetlerin o kimseden zail olmasını temenni eden kimse hakkında söylenebilecek söz bundan ibarettir. İbn Sîrin'in Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiş olduğu şu hadis de bunu teyid etmektedir. Ebu Hureyre1 nin rivayetine göre Hz. Peygamber; "Birkimse, (din) kardeşinin talip olduğu kıza talip olmaz (olmasın); kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmaz (yapmasın); bir kadın da, yerine geçmek için, kız kardeşinin boşanmasını istemez. Çünkü ona rızık veren Allah'tır" buyurmuştur.
Bütün bunlardan maksat, hasedden iyice sakındırmaktır. Ama bu nimetlerin kardeşinden zail olmasını istemez, aksine bir o kadar da kendisinin olmasını isteyen bir kimse olursa, bunu caiz gören âlimler bulunmaktadır. Ancak, muhakkik âlimler bunun da caiz olmadığını söylemişlerdir. Çünkü o nimet, çoğu kez dinî bakımdan o kimse hakkında bir mefsedet, dünyevî bakımdan da bir zarar olur.
işte bu sebepten dolayı muhakkik âlimler, "Bir kimsenin: "Allah'ım, bana falancanın evi gibi bir ev; falancanın karısı gibi bir karı nasib et" demesi caiz olmaz, aksine "Allah'ım, bana dinim, dünyâm, âhiretim ve maişetim konusunda hakkımda uygun olan şeyleri ver" demesi gerekir" demişlerdir.
İnsan çoğu kez düşündüğünde, kullarına bir öğretme olsun diye, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'de zikretmiş olduğu, "Ey Habbimız, bize dünyada da iyi hal ver, âhirette de iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru" ıBaKara, 201) şeklindeki duadan daha güzelini bulamaz.
Katâde, Hasan el-Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hiç kimse, mal temennisinde bulunmasın.. Sa'lebe hakkında olduğu gibi, belki de onun helaki o maldandır..." İşte Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette "Allah'tan fazlını isteyin" ifadesinden kastedilen de budur. [5]
Ayetinin Nüzul Sebebi
Âlimler, bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında şunları zikretmislerdir:
a) Mücahîd'in rivayetine göre Ümmü Seleme "Ya Resûl-allah, erkekler savaşa katılıp savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Onların mirastaki paylarıysa bizimkinin iki katı. Keşke biz de erkek olsaydık!" deyince, bu âyet-i kerime nazil olmuştur.
b) Süddî sovle demektedir: Mirasla ilgili âyetler nazil olunca, erkekler: "Cenâb-ı
Hakk'm, miras hususunda bizi üstün kıldığı gibi âhirette de bizi kadınlardan üstün kılmasını umuyoruz"; kadınlar ise, "Biz de, miras hususunda olduğu gibi, bizim günahımızın da erkeklerin günahının yarısı kadarı olmasını arzularız" deyince, bu âyet nazil oldu.
c) Allah Teâlâ, erkeklerin mirastaki payını iki dişinin payı kadar yapınca, kadınlar: "Biz daha muhtacız, çünkü biz zayıf bünyeli varlıklarız. Erkeklerse, geçimlerini elde etme hususunda daha güçlüler" dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazîl oldu.
d) Bir kadın Hz. Peygamber'e gelerek, "Erkeklerin ve kadınların Aliah'ı birdir. Sen. hem bize hem de onlara gönderilmiş bir peygambersin. Babamız Adem, annemiz ise Havva'dır. O halde Allah Teâlâ'nın erkeklerden bahsedip, bizden bahsetmemesinin sebebi nedir?" deyince, o zaman işte bu âyet-i kerime nazil oldu. Yine bu kadın, "Erkekler, cihad etmekle bizi geçtiler. Binâenaleyh bizim ne yapmamız gerekir?" deyince, Hz. Peygamber
"Sizden, hamile olan bir kadına, oruç tutan ve namaz kılan kimsenin mükâfaatı kadar bir mükâfaat vardır. Doğum sancıları ona ac\ verdiği zaman, Cenâb-ı Hakk 'm o kadına vereceği ecri ve mükâfaatı hiç kimse bilemez.. Bu kadın çocuğunu emzirdiği zaman, çocuğunun memesinden her emmesine mukabil, o kadına bir cam diriltmenin mükâfaatı kadar mükâfaat vardır buyurmuştur. [6]
Erkek ve Kadının Birbirine Karşı Durumu
Daha sonra Hak Teâlâ, Erkeklerin, kendi kazandıklarından bir payı vardır. Kadınların da, kendi kazandıklarından bir payı vardır" buyurmuştur.
Bil ki bu âyetle hem dünya, hem âhiret, hem de her ikisiyle ilgili olan hususların kastedilmiş olması mümkündür.
Birinci ihtimal hakkında şu izahlar yapılabilir:
a) Bundan murad, "Her fırkaya, kazanmış olduğu dünya nimetlerinden bir pay vardır. Binaenaleyh, Allah'ın kendisine ayırıp verdiği şeye razı olması gerekir" şeklindedir.
b) "Mirastan tayin edilen her pay, Allah'ın hükmüne göredir. Binaenaleyh, kişinin buna razı olması ve itiraz etmemesi gerekir." Bu görüşe göre burada geçen tabiri, elde etme ve sahip olmak manasındadır.
c) Cahiliyye çağındaki insanlar, kadınlara ve çocuklara mirastan pay vermiyorlardı. Böylece Cenâb-ı Hak bu âyet ile, bunun geçersiz olduğunu belirterek, erkek olsun dışı olsun, küçük olsun büyük olsun herkesin muayyen bir payı olduğunu beyân etmiştir.
İkinci ihtimalle ilgili olarak da şu izahlar yapılmıştır:
a) Bundan murad şudur: Herkesin elde edeceği muayyen bir sevap miktarı vardır ki, buna Allah'ın keremi ve lütfuyta müstehak olur. Binâenaleyh, bunun aksini temenni etmeyiniz..."
b) Herkesin, yapmış olduğu tâatlara mukabil bir mükafaatı vardır. Binaenaleyh onu, kötü olan hased sebebiyle zayi etmemesi gerekir. Ki bu, "Sana ait olanı muhafaza et, zayi etme; başkasına ait olanı da temenni etme!" demektir.
c) Erkeklerin kazandıklarından bir hisseleri bulunmaktadır ki bu, onların kadınların nafakalarını temin etmelerine vesiledir. Cenâb-ı Hak, kadınların namus ve ferçlerini muhafaza etmeyi, kocalarına itaat etmeyi ve aş-ekmek pişirme, giyecekleri muhafaza etme ve geçimi kolaylaştırma gibi evle ilgili işleri yapmalarını murad ederek, "Kadınlar için de, kazandıkları şeyden bir hisse vardır" buyurmuştur. Bu manaya göre "nasîb", sevap ve mükâfaat anlamındadır.
Üçüncü ihtimale gelince, âyetten bu manaların tamamı kastedilmiştir. Çünkü âyetin lafızları bu manaları kapsamakta olup, bu manalar arasında herhangi bir tezat bulunmamaktadır.
Sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'tan, fazlını isteyiniz" buyurmuştur. Bu hususla ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [7]
Birinci Mesele
İbn Kesir ve Kisaî, bu kelimenin istemek fiilinden bir emir ve kendisinden önce vâv veya fâ harfinin bulunması şartıyla, hemzesiz olarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise, Kur'ân'ın her yerinde olmak üzere şeklinde okumuşlardır.
Birinci okuyuşa göre, hemzenin harekesi sin harfine verilmiş, vasi elifine lüzum görülmeyerek hazfedilmiştir. İkinci okuyuşa göre bu kelime, aslı üzere okunmuştur. Kıraat imamları, kelimesi emr-i gâib olduğu için, bunun hemzeli okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. [8]
İkinci Mesele
Ebu Ali el-Farisî, "Ebu'l-Hasen'e göre, Cenâb-ı Hakk'ın aJuss 'ja kelimesi ikinci mef'ût yerinde; Sîbeveyh'in görüşüne göreyse, hazfedilmiş olan ikinci mef'ûlün sıfatı yerine gelmiş bir ifâdedir. Buna göre sanki. "Allah'tan, O'nun fazlından olan nimetini isteyiniz" denilmiştir" demiştir [9]
Allah’tan Belli Bir Şey Yerine Lutfunu İstemeli
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'tan, fazlını isteyiniz" buyruğu, insanın talep ve dualarında muayyen bir biçimde bir şey
Mah'tan Beiır Şey Yeme Lutfunu istemeıi istemesinin caiz olmayacağına; ancak, Allah'ın lütfundan,
mutlak bir biçimde dini ve dünyası hakkında, kendi salahına vesile olacak şeyleri isteyebileceğine bir tenbihte bulunma ve dikkat çekmedir.
Sonra Cenâb-ı Hak. "Şüphesiz ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur ki, bu şu demektir: Allahu Teâlâ, isteyenlerin menfaatine olan şeyleri bilmektedir. Binaenaleyh, bir talepte bulunan, isteğini kısaca belirtsin, dua ederken, istediğini tayin ederek istemekten sakınsın.. Çünkü bu çoğu kez, sırt bir mefsedet ve sırf bir zarar olur. Allah en iyi bilendir. [10]
"(Erkek ve dişiden) her biri için, baba ve ananın, en yakın akrabaların tehkelerinden de varisler yaptık. (Akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere dahi hisselerini verin. Allah, her şeyin üstünde şahiddir" (Nisfi . 33)
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [11]
Birinci Mesele
Bil ki âyeti, bu âyette yer alan "ana-baba" ve "en yakın akraba" tabirlerini, "varis olanlar" diye tefsir etmek mümkün olduğu gibi. yine bu tabirleri, "kendilerine varis olunanlar" diye tefsir etmek de mümkündür.
Birincisine göre, Cenâb-ı Hakk'ın. ' (Erkek ve dişiden) her biri için baba ve anamı: en yakın akrabaların tenkelehnden de yaptık" buyruğunu, "bunlardan her irinı onun terikesinde varis kıldık" şeklinde toîsır edebiliriz. Buna göre sanki, "O varis olanlar kimdir?" denildiğinde, "Onlar, ana-baba ne er vakın akrabalardır." denilmek istenmiştir. Bu izaha göre. mutlaka Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinde vakf yapmak, durmak lâzımdır.
İkincisine göreyse, şu iki izah yapılabilir:
a) Bu ifadede bir takdim-tehirin bulunduğunu söytemek.. Buna göre ifâdenin takdiri, "Ana-baba ve en yakın
akrabaların geride bırakmış olduğu her şey için biz, mevâli yani varisler yalattık" şeklinde olur.
Bu iki izaha göre de fiili, .iki mef'ul almaz, çünkü kermesi, (yarattık) manasına gelmektedir.
b) Kelamın takdirinin, "Varisler olarak yarattığımız her kavmin, ana-babasının ve en yakın akrabaların bırakmış oldukları terikeden bir hissesi vardır" şeklindedir. Buna göre tabiri mevsûfu hazfedilmiş bir sıfat, kelimesine râci olacak olan zamir ise hazfedilmiş olur. Yapılan takdire göre haber durumunda olan kelimesi de âyette hazfedilmiş olur. Bu izaha göre de, fiili iki mef'ul almış olur. Bu izahta fazla takdir yapıldığı için, ilk iki İzah bundan daha uygun ve evlâdır. [12]
Mevla Kelimesinden Manaları
kelimesi, pekçok manaya gelen müşterek bir lâfız- dır:
a) Azâd eden.. Çünkü bu şahıs, o köleyi azâd etme nimetinin velîsidir. İşte bu sebepten dolayı o şahsa, "Nimetin mevtası, efendisi" adı verilmiştir.
b) Azâd edilmiş köle.. Çünkü, mevlâsının ona olan velayeti, ona olan in'âmına Mtişmiş, beraber bulunmuştur. Bu tıpkı, alacaklı olan bir kimsenin, hakkının peşine düşmesi v* onu tak etmesi kendisine vazife olduğu için 'pif- (garım); borcu ödemesi kendisine gerekli olduğu için borçluya da yine (garım) denilmesi gibidir.
c) Bu kelime, (müttefik, anlaşmalı) anlamındadır. Çünkü, anlaşma yapan bir kimse, işini yapılmış olan yemin akdine göre takip eder.
d) Amcaoğlu.. Çünkü aralarında bulunan akrabalık sebebiyle o onu, yardım isteğiyle takip eder, izler..
e) Mevla, velî mânasına gelir. Çünkü o onu, yardım etmek isteğiyle takip eder, izler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah iman edenlerin velîsidir. Kâfitlere gelince, onların velîsi yoktur" (Muhammed, buyurmuştur.
f) Asabe.. İşte bu âyette murad edilen mâna budur. Çünkü bu âyete, bu manadan başkası uygun düşmez. Bunu, Ebû Salih'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği şu hadis de te'kid etmektedir: Hz. Peygamber (s.a.s), Ben mü'mintere, (kendilerinden) daha yakınım. Onlardan kim ölür ve geriye mal bırakır ise, bıraktığı mal vârislerinedfr. Kim (de) öldükten sonra bir borç bırakır İse, o borcunun kefili benim."
Yine, Hz. Peygamber, "Bu malı taksim edin. Geriye kalan paylar, erkek "asabe"lerin birincisi içindir. buyurmuştur.
Sonra Cenâb-ı Hak, "(Akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere dahi hisselerini verin" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [13]
Birinci Mesele
Asım, Hamza ve Kisâî, bu fiili elifsiz ve şeddesiz olarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise elifli ve şeddesiz
olarak şeklinde okumuşlardır. (akdetti) şeklindeki kıraata göre, akit fiili tek bir kişiye nisbet edilmiştir. Tercihe şayan mâna ise wûiIp (akitleşti) şeklidir. Çünkü "mufâ'ale" babı, iki tarafın da yemin akdi yapmış olduğuna delâlet eder. [14]
İkinci Mesele
Âyetteki "eymân" kelimesi, "yemîn"in çoğuludur. "Yemin" kelimesi "sağ el" manasına olabileceği gibi,
"kasem (yemin etmek)" manasına da olabilir. Eğer bu kelimeden maksad sağ el manası olursa, burada şu üç mecazi mana kastedilmiş olabilir:
a) Akitleşme işi, âyetin zahirine göre, ellere nisbet edilmiştir. Aslında ise akıtteşme, anlaşan ve yeminleşen iki tarafa nisbet edilir. Bu mecazî kullanışın sebebi şudur: İki taraf, satış esnasında satışın kesinleştiğini belirtmek için karşılıklı olarak ellerini birbirlerine vururlar ve ahidlerine sarılıp vefa göstereceklerine dair biribirinin elini tutarlar.
b) Kelamın takdiri, "Yeminleri sebebi ile ellerinizin akitleştiği, bağlandığı kimselere.." şeklindedir. Bu takdire göre muzaf hazfedilmiş ve muzâfun ileyh onun yerine kâim olmuştur. Sözden anlaşıldığı için, bu hazif yerinde ve güzeldir.
c) Âyetin takdiri "Yeminlerinizin kendileri ile akidleştiği kimseler.." şeklindedir. Fakat bu takdire göre de, sıla cümlesinde ism-i mevsûle râci olacak zamir hazfedil-miştir.
Bütün bu takdirler, "yemin" kelimesini "el" manasına aldığımız zaman söz konusudur. Fakat bu kelimeyi 'yemin etmek" manasına alırsak, bu durumda akidleşme, âyetin zahirine göre "yeminleşme" manasına olur. Bu mana da yerinde ve güzeldir. Çünkü akidleşme, yemin etme sebebiyle (yoluyla) olunca, böylece bu nisbet yerinde ve güzel olur. Diğer mecazlar hakkında söylenecek söz de, geçenler gibidir. [15]
Akide Varisi Olma Hükmünün Mahsus Olması
Âlimlerden bazıları, bu âyetin mensûh olduğunu söylerken, bazıları da mensûh olmadığını söylemişlerdir. Bunun mensuh olduğunu söyleyenler, âyeti şu manalardan biri ile tefsir etmişlerdir:
a) Âyetteki, "(Akd üe) yeminlerinizin bağladığı kimselere" tabirinden murad, cahi-liyye döneminde anlaşma yapılmış kimselerdir. Zira cahiliyye döneminde birisi birisi ile anlaşma yapar ve "Benim kanım senin kanın; barışım, senin barışın; savaşım, senin savaşındır. Sen bana varissin, ben de sana; sen benim diyetimi öde, ben de senin" derlerdi. Bu şekilde anlaşma yapanların, biribirlerinin mirasından altıda bir hakları olurdu. İşte bu husus Hak Teâlâ'nın "hısımlar, Allah'ın kitabmca, birbirine daha yakındırlar•" "Allah size tavsiye ve emreder ki.." (Nisa, 11) âyetleriyle neshedilmiştir.
b) Cahiliyye insanlarından biri, yabancı birisini evlâd edinirdi. Bunlara (evlatlıklar) denilir ve onlar, bu sebeple varis olurlardı. Daha sonra bu husus neshedilmiştir.
c) Hz. Peygamber (s.a.s), ashabından iki kişi arasında "kardeşlik" akdi yapıyordu. İşte böyle kardeş olma da, birbirlerine varis olma sebebi idi. Bil ki her üç izaha göre de, yapılan anlaşma, "hisselerini verin" ifadesinden dolayı, bunların biribirlerine varis olmalarına sebep oluyordu. Cenâb-t Allah, daha sonra şu yukarıda yazdığımız âyetlerle bunu neshetmiştir.
Bu âyetin mensuh olmadığını söyleyenler ise, âyetin tefsiri hususunda şu görüşleri zikretmişlerdir:
a) Âyetin takdiri şu şekildedir: "Ana-baba ve akrabaların bıraktığı ve kendilerini yeminlerinizin bağladığı kimselerin bıraktığı her şey için vârisler vardır, O vârislere hisselerini verin." Yani "Mevâlî ve vereselere hisselerini verin." Bu manaya göre, "'(Akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere., "tabiri, "ana ve babanın ve en yakın akrabaların..." tabirine atfedilmiştir. Binâenaleyh mana, "yeminlerinizin bağladığı kimselerin bıraktığı şeyler için, vâris vardır. O vâris buna daha lâyıktır" şeklinde olur. Allah Teâlâ buna göre vârisi, "mevlâ" diye ifâde etmiştir ki bu da "malı, anlaştığınız kimseye vermeyin; aksine mevâlî ve vârislere verin" demektir. Bu izaha göre âyet mensuh değildir. Bu, Ebu Ali el-Cübbâî'nin yaptığı te'vildir.
b) Bu ifadeden maksad, kan ile kocadır. Zira nikah da "akid" diye adlandırılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "(İddet sona erinceye kadar) nikah akdi yapmaya azmetmeyin" (Bakara. 235) buyurmuştur. Binaenaleyh Allah Teâlâ ebeveyni ve akrabaları zikretmiş, onların yanısıra karı-kocayı zikretmiştir. Bunun bir benzeri de miras âyetidir. Zira Hak Teâlâ, çocuğun ve ana-babanın mirasını açıklarken, karı ile kocanın mirasını da zikretmiştir. Buna göre âyette nesh söz konusu değildir. Bu da, Ebû Müslim el-İsfehânî'nin görüşüdür.
c) Bu tabirden maksad, "velâ"[16] sebebi ile meydana gelen mirastır. Buna göre de, nesh söz konusu değildir.
d) Bu tabirden murad, adamın müttefikleri olup, "(onlara) hisselerini verin" âyeöndeki hisseden maksat da, akrabalar arasındaki yardımlaşma, nasihat etme, dayanışma ve samimiyetle biribiriyle içli-dışlı olmaktır. Binaenaleyh bunlardan maksad, biribirine varis olma değildir. Bu takdire göre de, nesh söz konusu değildir.
e) Bu âyet, Hz. Ebu Bekir (r.a) ile oğlu Abdurrahman (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Ebu Bekir (f.a), oğluna infak etmemeye ve malından ona hiçbir şey vermemeye yemin etmişti. Abdurrahman (r.a) müslüman olunca, Cenâb-ı Allah, Hz. Ebu Bekr'e ona payı kadar miras bırakmayı emretmiştir. Buna göre de, âyette nesh yoktur.
f) Esamin şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, ölenin yanı başında bulunanlara, daha önce de zikredildiği gibi, bir pay ayrılmasını emrettiği gibi, bir bağış ve hediye olarak az bir şey ayrılmasını da emretmiştir." Bütün bunlar muhtemel ve güzel izahlardır. Ne murad etmiş olduğunu en iyi Allah bilir. [17]
Dördüncü Mmesele
Hak Teâlâ'nın, "(Akd ile) yeminleri- nizin bağladığı kimseler" sözünün mübtedâ, "... onlara dahi hisselerini verin" kısmının da haber olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: "Bu sözün başındaki kelimesi şart manasını tazammun ettiği için, muhakkak ki haberinin başına fâ harfi gelmiştir. Onun haberi de, "Onlara dahi hisselerini verin... "ifadesidir, kelimesinin, tıpkı senin "Zeyd yok mu, ona vur!" sözünde olduğu gibi, mansûb olması caizdir. [18]
Beşinci Mesele
Cumhûr-u fukahâ, daha aşağı olan "mevlâ"mn, daha yukarda olana varis olamıyacağını söylerlerken,Tahavî, Hasan İbn Ziyâd'ın, varis olabileceğini söylediğini nakletmiştir.Zira İbn Abbas'ın rivayetine göre, bir kimse kölesini azâd etmiş ve azâd eden bu adam sonra ölmüş, geride de, bu azâdlısından başka hiç kimse kalmamıştı. Bunun üzerine Allah'ın Resulü, ölen o efendinin mirasını, azâdlısı olan o adama vermişti. Bir de, bu Hak Teâlâ'ntn, "(Akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere dahi hisselerini verin" buyruğunun muhtevasına dahildir.
Hasan İbn Ziyad'ın bu hadîse tutunmasına şöyle cevap verebiliriz: Belki de, mal beytu'l-mâle olduğu için; Hz. Peygamber (s.a.s) onu, ihtiyacı ve fakirliğinden dolayı o delikanlıya vermiştir. Çünkü bu mal, vârisi olmayan bir maldır. Bu malın hükmü, fakirlere sarfedilmesidir. [19]
Altıncı Mesele
Şafiî ve Mâlik (r.h), "Bir kimse bir adamın elinde müslüman olup, o adam da ona velayet edip onunla akid yapsa; sonra da ölse, ölen bu kimsenin de, müslüman olan bu kimseden başka varisi olmasa, bu kimse ona varis olamaz; bilakis onun mirası müslümanlara aittir" derlerken, Ebu Hanife(r.h) ise, bu adamın ona varis olacağını söyler. Şafiî'nin delili şudur: Biz, âyetin manasının, "Ebeveyn, yakın akraba ve yeminlerinizin akid He bağladığı kimselerin bırakmış o\öuğu teriketor için menafiler aûsler) yapt\k bunlar da asabeterdir" şeklinde olduğunu beyân etmiştik. Sonra bu asabeter, ya hâs olurlar ki, bunlar vereselerdir; veya 'âmm olurlar ki, bunlar da müslüman cemaatidir. Binaenaleyh, bu malın hâs asabeler bulunmadığı zaman 'âmm asabelere sarfedilmesi gerekir.
Ebu Bekir er-Râzî, kendi görüşüne şu şekilde delil getirmiştir: "Âyet, insanın velayet ettiği ve anlaşma yaptığı kimselere miras verilebileceğini ifâde etmektedir. Daha sonra Allah Teâlâ bunu, "Hısımlar, Allah'ın kitabmca, birbirine daha yakındır " (Enfai. 75) âyetleriyle neshetmiştir. bu nesh, akrabalar bulunduğu zaman söz konusudur. Ölenin akrabası yok ise, bu hüküm olduğu gibi kalır." Onun bu görüşüne şöyle cevap veririz, "biz, âyette anlaşma yapılmış kimsenin varis olacağını gösteren bir şey olmadığını, aksine âyetin bu kimselerin vâris olmayacaklarına delâlet ettiğini ve böyle bir neshin bulunduğunu söylemenin yanlışlığını beyân etmiştik."
Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah, her şeyin üs-nlnde şahiddir" buyurmuştur ki bu ifade, itaatkârlar hakkında bir vaad, isyankârlar hakkında İse bir va'îddir. Âyetteki "şehîd" lâfzı şâhid ve müşâhid demektir. Bunun getirilmesinden maksad ise, ya Allah'ın bütün cüz'tyyatı ve külliyatı bildiğini ifâde etmektir; ya da O'nun kıyamet günü, bütün mahlukata, dünyada iken yapmış oldukları şeyler hususunda şahidlik edeceğini ifâde etmektir. Birinci manaya göre "şehid", bilen; ikinci manaya göre ise "haber veren" manasındadır. [20]
Koca Ailenin Reisidir
"Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü Allah onlardan bazısın (erkekleri), bazısından (kadınlardan) üstün kılmıştır. Çünkü onlar (erkekler) mallarından fnfak ederler. İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendilerini nası koruduysa onlar da öylece mahremiyeti koruyanlardır. Şerlerinden, serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince, onlara (önce) öğüt verin. (Vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın. (Yine kâr etmezse) dövün. Size İtaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür" (Nisa, 34). [21]
Erkeğin Mirastaki Üstünlüğü, Kadının İnfak ve Mehir Üstünlüğü İle Dengelenmiştir
Bil ki Allah Teâlâ, "Allah'ın, kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri temenni etmeyin" (Nisa, 32) buyurup, biz de bu âyetin sebeb-i nüzulünün, kadınların, Hak Teâlâ'mn erkekleri kendilerine miras hususunda üstün kılması konusunda ilerkjeri konuşmaları olduğundan bahsedince, bundan dolayı Allah Teâtâ bu âyette, her nekadar birbirlerinden istifade hususunda kadın-erkek müsâvî olsalar da, erkekler kadınlara hakim oldukları için, erkekleri mirasta kadınlara üstün kıldığını, bundan dolayı erkeklere, kadınların mihirlerini vermelerini ve onların geçimlerini temin etmelerini emrettiğini bu âyette zikretmiştir. Böylece iki taraftan birinde olan üstünlük, diğer tarafın üstünlüğü ile denk olmuş olur. Binaenaleyh sanki arada herhangi bir üstünlük yok gibidir. İşte âyetin, kendinden öncekilerle münasebetinin izahı budur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [22]
Erkeğin Hekimliğine Dair Hükmün Nüzul Sebebi
"Kavvâm", işi bi-hakkın yapan kimse demektir. Kadının işlerini hakkıyla yerine şetirip, onu korumaya itinâ gösteren kimse için de, denilir. İbn Abbas (r.a), bu âyetin Muhammed İbn Seleme'nin kızı ile ensârın ileri
gelenlerinden biri olan kocası Sa'd b. Rebi' hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Zira Sa'd ona bir tokat atmış, o-da kocasının yatağını hemen terkederek, kocasının tokadının izi yüzünde olarak Hz. Peygamber (s.a.s)'e getip, kocasının kendisini tokatladığını şikayet etmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) "Ondan kısas iste" dedi, so/ıra da, "sabret, (vahiy) bekliyorum" dedi. İşte bunun üzerine, "Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler..." âyeti nazil olmuştur. Bu, "Erkekler kadınları terbiye etme ve onlara müdahale etme hususunda hakimdirler" demektir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki erkeği, karısı üzerinde bir reis ve hükmü geçen birisi kabul etmiştir. Bu âyet nazil olunca Hz. Peygamber (s.a.s), "Biz birşey istedik, Allah da birşey istedi. Allah'ın istediği daha hayırlıdır" buyurdu. Böylece Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (s.a.s)'tn söylediği kısas hükmünü kaldırmış oldu. Daha sonra o, erkeklerin kadınlara hakim olduğunu ve erkeklerin emrinin onlar yanında geçerli olması gerektiğini belirtince, bunun şu iki sebepten dolayı olduğunu beyân buyurmuştur: [23]
Erkeği Kadından İleri Kılan Sebepler
Birinci Sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü Allah onlardan bazısını (erkekleri), bazısından (kadınlardan) üstün kılmıştır" buyruğu ile belirttiği husustur. Bil ki erkekler pekçok yönden kadınlardan üstündür. Bunların bir kısmı hakiki sıfatlar, bir kısmı ise şer'i hükümlerdir. Hakikî sıfatlara gelince, bil ki hakikî üstünlüğün neticesi şu iki şeye dayanır:
a) Bilgi (ilim),
b) Kudret (güç-kuvvet)..
Erkeklerin akıllarının ve bilgilerinin daha çok olduğu hususunda şüphe yoktur. Yine erkeklerin güç ve meşakkatli işlere karşi kuvvetlerinin daha fazla olduğu hususunda da şüphe yoktur. İşte bu iki sebepten ötürü akıl, sebat, kuvvet, genel manada yazı yazma, binicilik ile atıcılık, peygamberler ile alimlerin erkeklerden oluşu, gerek büyük gerek küçük imametin (namaz imamlığı ve devlet başkanlığının) erkeklere verilmiş olması; cihad, ezan, hutbe, itikaf, had ile kısas hususlarındaki şahadet -ki bu sayılanlar alimlerce ittifakla kabul edilmiştir-, Şafiî (r.h)'ye göre evlilik, mirastaki hissenin fazlalığı, mirrista asabe oluş, gerek kasten gerekse hataen adam öldürmede diyeti yüklenme, kasame, nikahta velayet, talak, ric'at (talaktan dönüş), birden çok kadınla evlenebifme ve doğan çocukların erkeklere nisbet edilmesi hususlarında, erkeklerin kadınlardan üstünlüğü söz konusudur. Bütün bunlar, erkeklerin kadınlardan üstün olduğuna delâlet eder.
İkinci sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve çünkü onlar (erkekler) mallarından İnfâk ederler" buyruğu ile belirttiği husustur. Bu, "Erkekler, kadınlara mehir verip, onların nafakalarını (geçimlerini) temin ettikleri için daha üstündürler" demektir.
Sonra Allah Teâlâ kadınları iki kısma ayırıp, sâlih olanları İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendilerini nasıl koruduysa onlarda öylece mahremiyeti koruyanlardır" diye tavsif etmiştir. Bu ifâde ile ilgili bazı meseleler var: [24]
Birinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "İbn Mesud (r.a) âyeti şeklinde okumuştur." [25]
Kadının Kocasına İtaatı ve Onun Nasıl Koruyacağı
Âyetteki, ifâdesi ile ilgili iki izah şekli vardır!
a) "Kânitâtün", Allah'a itaat edenler; "hâfizâtün" ise, kocalarının haklarını yerli yerince yerine getirenler demektir.
Allah kendi hakkının ifâsını önce zikretmiş, sonra da buna Kocanın hakkının yerine getirilmesini eklemiştir.
b) Kadının durumu, ya kocası bulunduğu zaman, veyahut da kocasının yanında olmadığı zaman nazar-ı dikkate alınır. Kocası yanında iken kadının durumunu "kânitât" (itaatkâr)" diye tavsif etmiştir. "Kunût" kelimesinin asıl manası, devamlı itaattir. Buna göre mana, "Onlar, kocalarının hakkını hakkıyla yerine getirirler"şeklinde olur. Her nekadar bu ifâde zahiren bir haber ise de, bundan kadınların kocalarına itaat etmelerinin ztmnen emredildtği anlaşılır.
Bil ki kadın, ancak kocasına itaat ettiği zaman "sâliha" olabilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Salih (iyi) kadınlar, itaatli olanlardır" buyurmuştur ki cemî kelimenin başında elif-lâm, "istiğrak" ifâde eder. Bu da her sâliha kadının, kocasına itaat etmesi gerektiğini gösterir.
Vahidî (r.h) ise: "Kunût, taat manasınadır. Bu kelime, hem Allah'a itaate, hem de kocalara itaate şamil olan umûmî bir ifâdedir."
Kocast yanında değilken kadının durumunu da Cenâb-ı Hak, "(Onlar), göze görünmeyeni koruyanlardır" diye anlatmıştır. Bil ki "gayb", şahadetin (görünenin)
zıddıdır. Bundan o kadınların, kocaları yok iken de kendilerini saklayıp korudukları mânası çıkar. Bu koruma şu manalara gelir:
a) Kadın, zina etmesi sebebi ite kocasına bir utanç ve çocuğuna da başkasının nutfesinden (menisinden) meydana gelme (veled-i zina olma) gibi bir ar bulaşmasın diye, kendisini zinadan korur.
b) Kadın kocasının malını, zayi olmaktan korur.
c) Kadın, kocasının evini uygun olmayan şeylerden ve kimselerden korur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Kadınların en hayırlısı kendisine baktığında seni mesrur eden, emrettiğinde sana itaat eden, yanında bulunmadığın zaman, malını ve kendisine emanet ettiğin namusunu koruyandır"[26] buyurup, bu âyeti okuduğu rivayet edilmiştir. [27]
Üçüncü Mesele
Hak Teâlâ'nın, ifâdesindeki hakkında şu İki izah yapılmıştır:
1- Bu kelime, (ki o) manasına ism-i mevsul olup, kendisine râcî olacak zamir hazfedilmiştir. Bunun takdiri, "Allah'ın onlar için koruduğu şey sebebi ile..." şeklindedir. Buna göre mana, "Allah'ın, erkeklere kadınlar hakkında âdil olmalarını, onları iyi bir şekilde tutmalarını ve onlara mehirlerini vermelerini emrederek, kocaları üzerindeki haklarını muhafaza etmesine karşılık, kadınların da kocalarının haklarını muhafaza etmeleri gerekir" şeklindedir. Binâenaleyh âyetteki tabiri, sanki "Bu, şuna karşılıktır" yani "Bu, şunun mukabilindedir" denilmesi gibidir.
2- Bu U lafzı, mâ-i masdariyyedir ve takdiri, "Allah'ın muhafazası sebebi İle..." şeklindedir. Böyle olması halinde de şu iki izah söz konusudur:
a) "Onlar, Allah'ın kendilerini muhafaza etmesi sebebi ite, gaybta da kendilerini korurlar." Yani, "Allah'ın yardım ve muvaffakiyyeti olmadan, onların kendilerini korumaları kolay olmaz." Bu, masdarın failine izafesi babındandır.
b) "Kadın, Allah'ın hudûdlarını (hükümlerini) ve emirlerini muhafaza edip riayet etmesi sebebi ile, Allah da kendisini korur. Allah onu koruduğu için de, kadın kendisini gaybta da muhafaza edebilir. Zira kadın, Allah'ın mükellef tuttuğu şeylere gayret etmese ve Allah'ın emirlerini muhafaza edip tutma hususunda say-u gayret göstermeseydi, kocasına itaat edemezdi." Bu izaha göre de bu, masdarın mefûlüne muzaaf olması babından olmuş olur. [28]
"İtaatsiz Serkeş Kadınlar"
Bil ki Allah Teâlâ "sâliha kadınlardan" bahsettikten sonra, sâliha olmayanları söz konusu ederek, "Şerlerinden, serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince...' buyurmuştur.
Bil ki ^"havf" (korkma), istikbalde kötü bir şeyin olaeağı zannedildiği zaman, kalpte meydana gelen bir halden ibarettir. Şafiî (r.h), "serkeşlik (geçimsizlik), bazan söz ile. bazan da fiil ile olur. Meselâ söz ile olması, (daha önce) kendisini çağırdığında E'endim, buyur" diyen; kendisine seslendiğinde sözünü dinleyen bir tavırda iken, sonradan değişmesidir. Fiil ile olan ise, daha önce yanına girdiğinde ayağa kalkıp, enirine koşarken ve kendisini istediğinde güler yüzle yatağına gelirken, sonra birdenbire değişivermesidir. İşte bunlar, o kadının geçimsizliğinin (nüşûzunun) ve syâr ettiğinin emareleridir. Bu durumda onun geçimsizliği anlaşılır. Bu gibi şeylerin anaya çıkışı, geçimsizlik (serkeşlik) endişesi duyurur" der. Nüşûz, kocaya isyan ve ona baş kaldırmadır. Bu kelimenin aslı, birşey yükseldiğinde Arapların şey yükseldi) demelerine dayanır. Yüksek yer için (yüksek oldu) fiftnin kullanılması da bu manadadır. [29]
İtaatsiz Kadına Yapılacak Muamele
Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlara (önce) ögut verin. (Vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın. (Yine kâr zset dövün" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [30]
Birinci Mesele
Şafiî (r.h) şöyle der: "Onlara öğüt, "Allah'tan kork, benim sende hakkım var. Bu tutumundan vazgeç. Bana itaat etmenin farz olduğunu bil" ve benzen sözlerle olur. Bu öğütlerin yeterli olması umulduğu için, erkek kadını bu noktada dövmez. Eğer kadın serkeşliğinde ısrar ederse, o zaman onu yatağında terkeder. Buna. onunla konuşmama da dahildir. Erkek onunla konuşmamayı üç günden daha fazla sürdürmez. Erkek onu yatağında yalnız bıraktığı zaman, eğer kadın kocasını seviyorsa, bu durum ona güç gelir ve böylece geçimsizliği bırakır. Yok eğer kocasına kızıyor ve buğzediyor ise, bu yalnız bırakma kadının işine gelir. Bu da kadının nüşûzunun (serkeşliğinin) had noktada olduğunun bir delilidir."
Alimler arasında, kadını yatağında terketmeyi, "Onunla cinsî münasebette bulunmama" manasında alanlar vardır. Çünkü terketmenin, "yataklarında" yalnız bırakma şeklinde ifade edilişi bunu gösterir. Yatakta yalnız bırakılma noktasında kadın hâlâ geçimsizlik-ederse, kocası onu dövebilir. Şafiî (r.h), dövmenin mubah olduğunu. ancak dövmemenin daha efdal olduğunu söylemiştir.
Hz. Ömer (r.a)'in, "Ey Kureyşliler, erkeklerimiz kadınlarına hâkimdi- Medine'ye geldiğimizde, onların kadınlarının erkeklerine hâkim olduğunu gördük. Kadınlarımız onların kadınları ile içli-dışlı oldular. Bundan dolayı da kocalarınaJ^arşı serkeşlik edip baş kaldırdılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelip, "Kadınlar, kocalarına baş kaldırıyorlar" dedim. O da, kadınları dövmeye müsaade etti. Derken Hz. Peygamber'in hanımlarının odalarının etrafında, kocalarından şikayet eden birçok kadın görünmeye başladı. Bunun üzerine Hz.( Peygamber (s.a.s), "Yemin olsun ki bütün gece Muhammed ailesinin etrafında, herbiri kocasını şikayet eden, yetmiş kadın dönüp dolaştı. Halbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin, hayırlılarınız olduğunu
göremezsiniz" <6> buyurdu ki bu, "Hanımlarını dövenler, dövmeyenlerden daha hayırlı değillerdir" demektir.
Şafii (r.h) şöyle der: "Bu hadis, kadınları dövmemenin daha evlâ olduğuna delâlet eder. Fakat kocası kadını dövdüğünde, bu dövmenin, kadının bedeninin ayrı ayrı yerlerine vurulmak, peşpeşe aynı yere vurmak ve güzellik mahalli olan yüze vurmaktan sakınmak şeklinde olup, ölümüne sebebiyet verecek şekilde olmaması ve kırk vuruştan az olması gerekir." Bazı alimlerimiz bu dövmenin, köle hakkında tam bir ceza olacağı için yirmi vuruştan az olması gerektiğini; bazıları da, bu dövmenin, bükülmüş bir bez veya el île olacağını, kamçı ve sopa ile olmaması gerektiğini söylemişlerdir.
Netice olarak bu konuda, işi alabildiğine hafif tutmak gerekir. Ben de derim ki: Allah Teâlâ, önce öğüt, sonra yatakta yalnız bırakma, daha sonra da dövmeyi zikretti. Bu da bunların en hafifi ile maksad yerine geldiği zaman, onunla yetinmenin vacip olup, en zor yola baş vurmamak gerektiği hususunda açık bir dikkat çekmedir. Allah en iyi bilendir. [31]
Ayette Zikredilen Sıraya Uymanın Matlup Olup Olmadığı
Alimlerimiz ihtilaf edip bazıları, "Bu âyetin hükmü, (zikredilen şeylerin) tertibine göredir. Zira ifâdenin zahiri her nekadar üçünün de birlikte yapılacağını gösterse bile, âyetten anlaşılan bunlar arasında bir sıraya riayet etmeyi göstermektedir. Mü'mİnlerin emiri Hz. Ali (r.a) şöyle demektedir: "Adam, hanımına önce sözle nasihat eder. Eğer vazgeçerse, erkeğin daha ileri gitmesine yol yoktur. Eğer kadın huysuzluğunda diretirse, erkek onu yatağında yalnız bırakır. Eğer yine diretirse onu döver. Dövme de kâr etmez ise, iki taraf hakemlerini gönderir" demişlerdir.
Diğer bazı alimlerimiz de, "Bu tertip, geçimsizlikten endişe duyulduğu zaman gözetilir. Fakat geçimsizlik iyice su yüzüne çıkınca, bu üç şeyi birlikte yapmada bir beis yoktur" demişlerdir. Mezhepte muhtar olan kavle göre erkeğin, geçimsizlikten endişe duyduğunda, kadına öğüt verme hakkı vardır. Fakat bu durumda erkek onu yatağında yalnız bırakabilir mi? Bu kesin değildir. Amma geçimsizlik başgösterdiğinde koca kadına nasihat edebildiği gibi, isterse onu yatağında yalnız bırakıp dövebilir de. [32]
Âyetin İlahî Vasıflarıyla Bitmesindeki Hikmet
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yani onlar bu terbiye etme esnasında geçimsizliklerinden vazgeçip, itaat ederterse, işi yokuşa sürmek ve eziyet etmek maksadıyla onlan dövmeye ve onları yataklarında yalnız bırakmaya bir yol aramayınız. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür" buyurmuştur. Allah'ın yüceliği, cihet bakımından değil ve büyüklüğü cüsse bakımından değildir. Aksine O, bütün mümkinât hakkında kudretinin mükemmel ve meşîetinin geçerli olması bakımından yüce ve büyüktür.Allah Teâlâ'nın âyetin sonunda bu iki sıfatını getirmesi, son derece yerindedir. Bu, şu bakımlardan yerinde ve güzeldir:
a) Bu ifâdenin maksadı, kocaları hanımlarına zulmetmeleri konusunda tehdid etmektir. Bunun manası, "Her nekadar kadınlar sizin zulmünüzü defetme hususunda zayıf, haklarını alma hususunda âciz iseler de, Allah Teâlâ yüce, kahir, büyük ve kadirdir. Onların haklarını sizden alır ve onlar için adaletini icra eder. Binaenaleyh onlardan daha güçlü kuvvetli ve derece bakımından daha yüksek olmanız sebebi ile aldanmayınız" şeklindedir.
b) Onlar size itaat ettiklerinde, daha güçtü ve kuvvetli olduğunuz için, onlara zulmetmeyiniz. Çünkü Allah da sizden yüce ve herşeyden büyüktür. O, hak olmayan şeylerle mükellef tutmaktan münezzeh ve bendir.
c) Allah Teâlâ yüce ve büyük olmasına rağmen, sizi ancak gücünüzün yeteceği şeylerle mükellef tutuyor. İşte siz de aynı şekilde, o kadınları, sizi sevmekle mükellef tutmayınız. Çünkü onlar buna güç yetiremezler.
d) Allah, yüce ve büyük olmasına rağmen, isyankâr kimseyi, tevbe ettiği zaman, sorumlu tutmuyor ve hatta onu bağışlıyor. Binaenaleyh kadın geçimsizliğine pişman olup bu huyundan vazgeçtiğinde, sizler onun tevbesini kabul edip onu cezalandırmamaya daha lâyıksınız.
e) Allah Teâlâ, yüce ve büyük olmasına rağmen, kulların zahirî halleri ile yetiniyor ve onların içlerindekini ortaya dökmüyor. Binâenaleyh kadınların zahirî halleri ile yetinip, onların kalplerindeki sevgi ve buğzu araştırmamanız sizin için daha uygun bir davranıştır. [33]
Geçinemeyen Eşler İçin Birer Hakem Tayin Edilmesi
"Eğer karı-kocanm arasının açılmasından endişeye düşerseniz, o zaman erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmayı isterlerse, Allah onları aralarında (uyuşmaya) muvaffak buyurur. Şüphesiz Allah alîm ve habîrdir" (Nisa, 35). [34]
Allah Teâlâ, kadının geçimsizliği karşısında kocanın önce ona öğüt verip, sonra onu yatağında yalnız bırakacağını, daha sonra ise onu dövebileceğin! zikredince, bu dövmeden sonra ancak mazlumun hakkını zalimden alabilecek kimselerin hakemliğine başvurulacağını beyan ederek "Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişeye düşerseniz..." buyurmuştur. [35]
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
İbn Abbas (r.a), bu âyette geçen (korkarsanız) keli- meşinin, "bilirseniz" manasına olduğunu; bir önceki âyette geçen "Şerlerinden, serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlar..." buyruğundaki (korktuğunuz) kelimesinin ise "zannettiğiniz" manasına olduğunu söylemiştir. Bu iki ifâde arasındaki fark şudur: "Başlangıçta koca, geçimsizlik emareleri sezer. İşte o zaman bir korku (zan) hâsıl olur. Fakat öğüt verip , kadını yatağında yalnız bıraktıktan ve onu dövdükten sonra, o yine geçimsizliğinde ısrar ettiği zaman, artık onun geçimsiz olduğu kesin bir bilgi olmuş olur. Bundan dolayı, sonraki âyetteki "korkuyu", "bilme" manasına hamletmek gerekir. Zeccâc, bu görüşü şöyle diyerek tenkid etmiştir: "Buradaki "korkarsanız" tabiri "(ortada) bir hatanın olduğunu iyice anlarsanız" manasınadır.
Çünkü biz, gerçek manada bir şikâkın (aralarının açılmasının) olduğunu anlarsak, iki hakem göndermeye ihtiyaç hissetmeyiz."
Diğer müfessirler Zeccâc'ın bu görüşüne cevap vererek şöyle demişlerdir: Şikakın bulunması her nekadar malum ise de, bu şikâkın şundan veya bundan olduğu bilinemez. Binaenaleyh bu hususu anlamak için hakeme ihtiyaç vardır. Şöyle de denebilir: O esnada bir şikakın (ayrılığın) olduğu malumdur. Bundan korkulmaz. Fakat endişe, bu ayrılığın devam edip etmeyeceği hususundadır. Binaenaleyh hakem göndermenin faydası, o anda mevcut olan ayrılığı gidermek değildir. Çünkü bu imkânsızdır. Aksine bunun faydası, o ayrılığın istikbalde sürmesine mani olmaktır. [36]
İkinci Mesele Âyette geçen "şikâk" kelimesinin iki manası vardır:
a) Kari ile kocadan herbiri diğerinin zoruna gidecek, ağırına gidecek şeyler yapar.
b) Eşlerden herbiri düşmanlık ve ayrılık sebebi ile ayrı taraflarda olmuşlardır. [37]
Üçüncü Mesele
Âyetteki, "aralarınınaçılması" ifâdesi, takdirindedir. Fakat masçlar zarfa muzaaf olmuştur. Mas-darların zarfa muzaaf oluşu, masdarın ifade ettiği şey, zarfın ifâde ettiği zamanda meydana geldiği için caizdir. Nitekim gününün orucu, çok hoşuma gider" denilmesi gibi. Cenâb-ı Allah da, "Hayır, (işiniz) gece ve gündüz hilekarlığıdır" (Sebe\ 33) demiştir. [38]
Ayetteki “Hakem Tayin Edin” Emrinin Muatabı
Âyetteki "Bir hakem gönderin" buyruğu ile kime hitap edilmektedir? Bu hususta ihtilaf vardır: Bazıları, bu hitabın devlet başkanı (imam) veya onun tarafından yetkili kılman birisine olduğunu, zira şer'î hükümlerin yürütülmesinin "imânV'a âit olduğunu söylerlerken; diğer bazıları da, bu hitabın, ümmet-i Muhammed'in bütün salihlerine olduğunu söylemişlerdir. Zira âyetteki "Eğer... endişeye düşerseniz'" ifâdesi, bütün topluma hitaptır. Bunu cemiyetin bir kısmına hamledip, diğerlerine hamletmemek uygun değildir. Binaenaleyh hitabı herkese hamletmek gerekir. Buna göre, "Eğer., endişeye düşerseniz..." ifâdesinin, bütün mü'miniere bir hitap olması gerekir. Allah Teâlâ, bundan sonra "... bir hakem gönderin" buyurduğuna göre, bunun da aynı şekilde, ümmetin her ferdi için bir emir olması gerekir. Böylece ister bir imam (devlet başkanı, halife) bulunsun, ister bulunmasın, ümmetin sâlih (iyi) fertlerinin, hem kocanın hem de kadınının ailesinden sulh için birer hakem göndermeleri gerekir. Hem bu, zararı defetme kabilinden birşeydir. Binaenaleyh bu vazife herkese düşer. [39]
Hakemlerin Davranışı
Kan ile koca arasına bir ayrılık girdi mi, bu ayrılık ya her ikisi tarafından, ya sadece koca tarafından, ya sadece kadın tarafından olur veya kim tarafından olduğu bilinemez. Eğer kadın tarafından olmuşsa, buna "nüşûz" denir ki bunun hükmü demin geçmişti. Erkek tarafından olur ise, bu durumda bakılır, eğer erkek, ba$ka bir kadınla evlenme veya cariye edinme gibi meşru olan (helal) bir iş yaptığı {için oluyorsa), kadına bunun meşru bir iş olduğu ve bu ihtilaftan vazgeçmesi gerektiği anlatılır. Kadın bunu kabul ederse ne âla; aksi halde bu da "nüşûz" (serkeşlik) sayılır. Yok eğer bu ayrılığın sebebi, koca tarafından yapılan bir zulüm (haksızlık) olur ise, hakemler gereken şeyi emrederler. Eğer ayrılık her ikisi tarafından otur veya kim tarafından olduğu belirsiz olursa, yine dediğimiz gibi, (hakim gerekeni yapar). [40]
Altıncı Mesele
Şafiî (r.h), şöyle demektedir: Müstehab olan, hakimin, iki âdil kimseyi gönderip onları hakem tayin etmesidir. Evlâ olan da, bu iki hakemden birisinin erkek, diğerinin de kadının tarafından olmasıdır. Çünkü onların akrabaları, onların durumlarını yabancı olanlardan daha iyi bilir ve sulh olmayı daha fazla isterler. Bu hakemlerin yabancılardan olması da caizdir. Hakemlerin temin ettiği fayda, erkeğin nikahı devam ettirme veya ayrılmak arzusunda olup olmadığını anlamak için, bu iki hakemin bir araya .gelerek durumu gözden geçirmeleridir ki onlar daha sonra, talâk ya da hul' yapma konusunda en hayırlı olanı yaparlar [41]
Yedinci Mesele
Erkeğin hakeminin boşama; kadının hakeminin de kadının malından fidye karşılığı o kadını boşatması hususlarında, tarafların, karı-kocanın izni olmadan onlar namına herhangi birşey yapmaları caiz midir?
Şafiî'nin bu hususta iki görüşü vardır:
a) Caizdir. İmam Mâlik ve İshâk da bu hükmü vermişlerdir.
b) Caiz değildir. Bu da, aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşüdür. Bu görüşe göre bu, diğer vekaletler gibi bir vekâlettir {Müvekkilin izni olmadan vekîl bir şey yapamaz). Şafiî (r.h). Hz. Ali'nin*hadisini zikretmiştir. Bu hadis de, İbn Sîrîn'in Ubeyde'den rivayet etmiş olduğu şu hadistir: Her birinin yanında bazı kimseler bulunduğu halde, bir erkek ve bir kadın Hz. Ali'nin yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ali onlara, biri erkeğin bin de kadının akrabasından olmak üzere, birer hakem göndermelerini emretti. Sonra da hakemlere, "Vazifenizin ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?" dedi ve sözünü şöyle sürdürdü: "Eğer, birlikte yaşayabilecekleri kanaatine varırsanız, o zaman onları birleştiriri- Ama sizde ayrılacakları kanaati haşıl olursa, o takdirde onları ayırın!.." Bunun üzerine kadın, "lehime ve aleyhime olan şeyler hususunda, Allah'ın Kitabına razıyım" dedi. Erkek de, "Ayrılmaya gelince, hayır" deyince, Hz. Ali "Allah'a yemin ederim ki, kadının ikrar ettiği şeyi ikrar etmedikçe yatan söyledin.." dedi.
Şafiî (r.h) şöyle dedi: "Bu hadiste her iki görüş için de delil vardır.
Birinci görüşün delili şudur: Hz. Ali, hakemleri karı-kocanın rızası olmadan gönderip onlara, "Eğer onları birleştirmeyi uygun görürseniz, birleştirmeniz gerekir" dedi. "Gerekir.." sözü en aşağı, bunun hakemler için caiz olduğunu gösterir...
İkinci görüşün delili ae şudur: Koca razı olmayınca, Hz. Ali durmuştur. Hz. Ali'nin "Yalan söyledin.." sözünün manası, "kadının yaptığını yapmadığın için davanda âdü olmadın" demektir. Bazı âlimler, birinci görüş için şu şekilde de istidlal etmişlerdir: "Allah, onları "hakem" diye adlandırdı. Hakem ise hâkim demektir. Cenâb-ı Hak, onları hâkim kabul edince, muhakkak ki onlara hüküm verme yetkisi vermiştir." Yine âlimlerden ikinci görüş için şu şekilde istidlal edenler de vardır: "Allah Teâlâ iki hakemi zikredince, onlara sadece "ıslâh etmek", "düzeltmek" işini nisbet etmiştir. İşte bu, ıstâh etmenin dışında kalan şeylerin, onlara ntsbet edilmemesini gerektirir. [42]
Sekizinci Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onların arasının açılmasından endişeye düşerseniz... "ifâdesi, "Eğer karı-kocanın arasının
açılmasından endişeye düşerseniz" demektir. Her ne kadar âyet-i kerime'de karı-kocadan bahsedilmemişse de, onlara delâlet edecek husus zikredilmiştir ki, o da "erkekler ve kadınlar"dan bahsedilmesidir. [43]
Onlar İsterlerse Allah Onları Uzlaştınr
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bunlar barıştırmak isterlerse, Allah onları aralarında (uyuşmaya) muvaffak buyurur" buyurmuştur.
Bu hususta iki mesele vardır: [44]
Birinci Mesele
"Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer isterlerse.." ifadesiyle kimlerin murad edildiği hususunda şu izahlar yapılmıştır:
a) "O iki hakem, aralarını bulmayı ve ıslâh etmeyi isterlerse, Allah o iki hakemi, aralarında uyuşmaya muvaffak kılar. Böylece de onlar, en hayırlı kararda ittifak etmiş olurlar..." demektir.
b) "O iki hakem ıslah etmeyi isterlerse, Allah karı ile kocayı aralarında uyuşmaya muvaffak kılar."
c) "Eğer karı-koca ıslahı isterlerse, Allah karı-koca arasını uzlaştınr.." demektir
d) "Eğer karı-koca ıslâhı, anlaşmayı İsterlerse, Allah o iki hakemin arasını, bir hükme varma hususunda uzlaştırır da, böylece onlar en uygun olanı yaparlar." Lâfzın bütün mânalara muhtemel olduğu hususunda bir şüphe yoktur. [45]
İkinci Mesele
"Tevfîk" kelimesinin aslı, muvafakattir. Muvafakat da, herhangi bir iş hakkında müsâvaat ve dengeyi gözetmektir. O halde, "tevfîk" tahakkuk ettiği zaman, tâat olan bir fiilin o vesileyle meydana geldiği bir lütuftur. Binaenaleyh âyet, bütün maksat ve gayelerin, ancak Atlah'jn tevfîkt ile olabileceğine delâlet etmektedir. Buna göre mana, "Eğer iki hakemin niyeti, onların aralarını bulmak ise, Allah karı ile kocayı, aralarında uzlaşmaya muvaffak kılar" şeklinde olur.
Cenâb-ı Hak daha sonra, "Şüphesiz Allah, alim ve habîr-dir" buyurmuştur. Bundan maksat, hak olana muhalif bir yola girmek konusunda, hem karı-koca, hem de hakemler için bir tehdittir. [46]
Dokuzuncu Mükellefiyet: Şirk Koşmayıp Halka İyilik Etmek
Bu sûrede zikredilen mükellefiyetlerin dokuzuncu nev'i, Hak Teâlâ'nın şu âyetidir:
"Allah'a ibâdet edin, ona hiç bir şeyi şirk koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakm komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez" (Nisa. 36)
Bil ki Allahu Teâlâ, karı-kocadan herbirini, birbirleriyle güzel geçinmeye ve aralarındaki düşmanlık ve sertliği gidermeye teşvik edip buna irşad edince, bu âyette de diğer güzel huylara irşâd etmiş ve on çeşit güzel huydan bahsetmiştir. [47]
Allah'a Kulluk
Birinci çeşit güzel huy: Hak Teâlâ'nın, emridir. İbn Abbas, "Bunun manası, "Onu birleyiniz, tevhîd ediniz"dir" demiştir.
Bil ki ibâdet, sırf Allah onu emrettiği için, bir şeyi yapma ya da yapmamadan ibarettir. İşte bu tarifin içine, kalbin ve azaların bütün amelleri dahil olmaktadır. Binaenaleyh, bunu tevhîd anlamına tahsis etmenin gereği yoktur. İbâdet hakkındaki esas sözümüz. Cenâb-ı Hakk'ın Bakara 21. âyetinin tefsirinde geçmişti. [48]
Şirkten Sakınma
ikinci çeşit güzel huy: Cenâb-ı Hakk'ın, "Ona hiç bir şeyi şirk koşmayın buyruğudur. Bu böyledir, çünkü Cenâb Hak,'.'Allah'a ibâdet edin" ifadesiyle ibâdeti emredince, "Ona hiç bir şeyi şirk koşmayın" nehyi ile de, ibâdetlerde ihlâslı olmayı emretmiştir. Çünkü. Allah'tan başkasına ibâdet eden kimse, ıhiâslı olmak şöyle dursun, müşrik olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak. "Halbuki onlar ancak, O nun dininde ihlâs erbabı ve nuıvahhidler olarak ibadet etmelerinden.. başka bir şeyle emrolıınmamışlardi" (eyyme s) buyurmuştur. [49]
Ana-Babaya Güzel Muamele
Üçüncü çeşit güzel huy: Cenâb-ı Hakk'ın, "Anaya, babaya iyilik edin.." emridir. Alimler, burada bir mahzufun bulunduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki, bunun takdiri, "Anaya-babaya gayet güzel bir şekilde davranınız" şeklindedir. Bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı buyruğu gibidir. Yani "Boyunlarını vurun" demektir. Bu fiil, duruma göre hem ila, hem de bâ harfi cerri ile kutlanılır. Nitekim "Falancaya, ona iyilik ettim" denilir. Şair Kuseyyir de,
"Bize ister kötü davran, isterse iyi davran. (O sevgili) bizim nazarımızda kınanmış ve bize kızıp hiddetlenmiş olsa da, kendisine kızılmış değildir" demiştir.
Bil ki Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de pekçok yerde ana-babaya itaat etme mecburiyyetini, kendisine itaat ve tevhid etme (birleme) ile birlikte zikretmektedir:
a) Bu âyette,
b) "Rabb'in, Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin" diye hükmetti"
Ana-babaya iyilikte, ihsanda bulunmak; onlara hizmet etmek, onlara bağırıp çağırmamak, onlara sert konuşmamak, onların istek ve arzularını tahakkuk ettirmek için, say ü gayret etmek, kudreti nisbetinde onların nafakalarını temin etmek, onlara silâh çekmemek ve öldürmemektir.
Ebu Bekr er-Razi el-Cessâs şöyle demektedir: "Onu öldürmemesi halinde, babasının kendisini öldüreceğinden korkar da buna mecbur kalırsa, bu durumda onun babasını öldürmesi caizdir. Çünkü o bunu yapmazsa, başkasına kendisini öldürme imkânı vermiş olur ki, bu caiz değildir, Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber, Hanzata İbn Ebu Amir er-Rahib i. müşrik olan babasını öldürmekten nehyetmiştir. [51]
Akrabaya İyilik
Dördüncü çeşit güzel huy, Cenab-ı Hakk'ın "ve akrabaya. iyilik edin" ifadesidir. Bu ifâde de, Cenâb-ı Hakkın bu sûrenin başında, "... akrabalık (bağlarını kirmak)tan sakının..." (Nisa, i)buyruğu ile de belirttiği gibi, sıla-i rahimde bulunmayı emirdir.
Ancak ne var ki doğum akrabalığı, en yakın akrabalığı ifade edip, başkasında bulunmayan bazı özellikleri de taşıyınca, hiç şüphesiz ki Cenâb-ı Hak bu akrabalığı, diğer akrabalık çeşitlerini zikrederken onlardan ayırmış, böylece bu âyette önce doğum akrabalığını zikretmiş, peşinden de sıla-i rahim akrabalığını getirmiştir. [52]
Yetimlere İyi Davranma
Beşinci çeşit güzel huy, Cenâb-ı ve yetimlere.. iyilik edin" emridir.
Bil ki, yetimde şu iki çeşit acziyyet bulunmaktadır: Bunlardan birincisi, onun küçük dbnası,ikincisi ise, infak edeninin bulunmaması.. Durumu böyle olan bir kimsenin son derece âciz ve acınmaya müstehak olduğu hususunda hiç bir şüphe yoktur. İbn "Kişi onlara nfk ile muamele edip acır, onları güzelce terbiye eder ve onların okşar.. Eğer onların vasisi ise, onların malını iyice korusun..."demektedir. [53]
Yoksullara İyilik
Artına çeşit güzel huy, Cenâb-ı Hakk'ın ve yoksullara iyilik edin" emridir.
Bil ki miskîn, her ne kadar malı yok ise de, ne de olsa yaşının büyük olması Mhntııylı. durumunu başkasına arzedebilir, böylece de faydasına olanı temin, zararına da savuşturabilir. Halbuki yetimin böyle bir gücü bulunmamaktadır. İşte bu dolayı Cenâb-ı Hak, yetimi miskinden önce zikretmiştir. Miskine, yoksula etmek ise, ihtiyacını karşılayacak biçimde ona bir şeyler vermek veyahut da onu güzel bir biçimde geri çevirmek şeklinde olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İsteyeni sakın azarlayıp kovma" (Duha, 10) buyurmuştur. [54]
Yakın Komşuya İyilik
Yedinci çeşit güzel huy, Hak Teâlâ'nınve yakın komşuya iyilik edin..." emridir. Bu tabirin, "yakın komşu"; tabirinin ise, "uzak komşu" manalarına geldiği söylenmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Komşusunun kötülüklerinden emin olmadığı kimse, cennete giremez. İyi biliniz ki, yakm komşular kırk evdir.."[55] buyurmuştur. Zührî de şöyle demektedir: "Bu, kırk ev sağa, kırk ev sola, kırk ev öne, kırk ev de arkaya göredir."
Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber'e, "Ya Resulellah, falanca kadın gündüz oruç tutuyor, gece namaz kılıyor. Ama, diliyle komşusuna eziyet ediyor, onlara musallat oluyor" denilince, Hz. Peyamber (s.a.s), "Onda hiçbir hayır yoktur; o, cehennemliktir"[56]buyurmuştur.
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Muhammed'ln canını kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, komşunun hakkını ancak Allah'ın lûtfuna mazhar olan kimseler yerine getirebilir. Böylesi kimseler İse pek azdır. Komşu hakkı ne demektir bitir misiniz? Sen, (komşun) fakir düştüğünde, onun ihtiyacını giderirsin, borç istediğinde, sen ona borç verirsin; kendisine bir hayır isabet edince, onu tebrik edersin; şer isabet ettiğindeyse taziye eder (ve teselli edersin); hasta otursa onu ziyaret eder, Ölürse cenazesini kaldırırsın.."
Diğer bazı alimler tabiriyle nesebi yakın olan akrabalar; 3 ifadesiyle de, akraba olmayan komşular kastedilmiştir" demişlerdir. Bu kelime, ihtisastan dolayı mansûb olarak, "Komşuya, yani yakın olan komşuya iyilik edin" şeklinde okunmuştur. Bu, hakkının büyük olduğuna dikkat çekmek için, "(Beş vakit) namaza, hele hele orta namaza (ikindiye) devam ediniz" (Bakara, 238) âyetinde olduğu gibidir. Çünkü, burada iki gerekçe, komşuluk ve akrabalık gerekçesi bir arada bulunmaktadır. [57]
Uzak Komşuya da İyilik; Cünub Kelimesinin Mânası
Sekizinci çeşit güzel huy, Hak Teâlâ'nın ".. ve uzak komşuya.. İyilik edin" emridir.(Bunun tefsirini yukarda zikretmiştik. Vahidî şöyle demektedir: "kelimesi, vezninde bir sıfat olup, kelimenin aslı, yakınlığın zıddı olan uzaklığı ifade eden kelimesidir. Meselâ, çoluk-cocuğundan uzak olan kimse için, yakınlık bakımından sana uzak olan kimse içinse, denilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. "Beni ve çoluk çocuğumu (putlara tapmaktan) uzaklaştır" (ibrahim, 35) buyurmuştur. Birbirlerinden uzak olduğu için, iki tarafa denilmektedir. Yıkanmadığı sürece, taharet ve mescidlerde bulunmaktan uzak olduğu için, cimâdan dolayı meydana gelen büyük abdestsizliğe de cünüplük denilmesi de bundandır. Yine, birbirlerinden uzak olduğu için iki yana, böğüre de denilmektedir. Mufaddal, Asım'dan, cîmin fethası ve nün harfinin sükunuyla olmak üzere, kıraatini rivayet etmiştir. Ki, bu şu iki manaya gelebilir:
a) Bu kelimeyle taraf, manası murad edilmiştir ki, buna göre takdir, şeklindedir; buna göre, mana anlaşıldığı için, muzâf olan kelimesi hazfedilmiştir.
b) Bunun, mübalağa ifade eden bir sıfat olmasıdır. Nitekim, "Falanca, serâpâ kerem, serâpâ cömertliktir" denilir. [58]
Yanınızdaki Arkadaşa İyilik
Dokuzuncu çeşit güzel huy, Cenâb-ı Hakk'ın, ve yanınızdaki arkadaşa... iyilik edin" emridir. Bu, ya yolculukta bir arkadaş, ya kapı komşu, ya öğrenim ve meslek arkadaşı, veyahut da bir mecliste, bir mescidde veya başka br yerde kendisi ile en az müddet beraber oturduğunuz kimsedir. Bu durumda sana düsen, bu arkadaşlık hakkını gözetip onu unutmaman ve bunu, o arkadaşına iyilik akımı için bir vesile saymandır. Bu ifadenin, "insanın hanımı" manasına geldiği de söylenmiştir. Çünkü sen hanımınla birlikte olur ve onunla yanyana yatarsın. [59]
Yolcuya İyilik
Onuncu çeşit güzel huy, âyetteki "Yolda kalmış" ifâdesinin anlat-fefr husustur. "Yolda kalmış", memleketinden ayrılmış olan yolcu demektir. Bunun misafir, manasına olduğu da söylenmiştir. [60]
Köle ve Hizmetçilere İyilik
Onbirinci çeşit güzel huy, âyetteki, "Sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere (câriye ve kölelere)" ifâdesinin anlattığı husustur. Bil ki kölelere iyi davranmak, büyük bir taattır. Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in, tüm bir hizmetçi (köle) satın alır da huyu huyuna uymaz iser onu satsın ve huyu huyuna uyan birisini alsın. Çünkü insanların (değişik) huylan vardır. Allah'ın kullanna azab etmeyiniz" 0°) buyurduğunu rivayet etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bu sözünün sonunda "Namaz ve sağ ellerinizin sahib olduğu kimseler (köleler) hakkında sizi uyarınm" dediği rivayet edilmiştir.
Yine rivayet olunduğuna göre, Medine'de bir adam kölesini dövüyor, köle de "Allah'a sığınıyorum" diyordu. Hz. Peygamber (s.a.s) bunu duyuyordu. Adam kölesini çokça dövünce, bu köle Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanına vardı ve: "Allah'ın Resulüne sığınıyorum" dedi. Bunun üzerine sahibi onu dövmeyi bıraktı. Hz. Peygamber (s.a.s)de: "Allah a sığınan kurtarılmaya daha lâyıktır" dedi. Bunun üzerine adam, "Ya ResuîeJlah, bu köle Allah rızası için artık hürdür" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s), "Muhammed'in cam kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer böyle söylemeseydin, yüzünü cehennemin alevi alazlardı (yakardı)" demiştir.
Bil ki kölelere şu şekillerde iyilik yapılır:
a) Onlara, güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklememek suretiyle..
b) Onlara, kırıcı sözlerle eziyet etmeyip, güzel davranmakla..
c) Onlara, ihtiyaçları olan yiyecek ve giyeceği vermekle.. Cahiliyye insanları, köle ve cariyelerine kötü davranıyorlar ve meselâ, cariyelerine zina yapmalarını teklif ediyorlardı. Bu, onların zina yoluyla, bedenleri ile para kazanmaları idi. Bazı alimler, âyetteki bu ifadeden maksadın, insanın elinin altındaki bütün canlılar olduğunu söylemişlerdir. Bunların hepsine, uygun şekilde iyi davranmak büyük bir taattir. Bil ki buradaki "eymân" (sağ eller) kelimesi, te'kid için zikredilmiştir. Bu, "Ayağın yürüdü, elin tuttu" denilmesi gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Aldığı şeyin sorumluluğu ele düşer"[61] demiştir. Cenâb-ı Hak da, "Ellerinizin işleyip yaptıklarından" buyurmuştur.
Allah Teâlâ, bu çeşit huyları sayınca, "Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez" buyurmuştur. "Muhtâl", kendini beğenen ve kibirlenen demektir. İbn Abbas (r.a): "Cenâb-ı Hak, muhtâl sözü ile, hiç kimsenin hakkını vermeyen ve kendini beğenen kimseleri kastetmiştir" der. Zeccâc da, *'Cenâb-ı Hak burada, "muhtardan bahsetmiştir. Zira muhtâl, fakir olan akrabalarına burun büküp onlara kötü davranır, düşkün komşularına tenezzül etmeyip onlara iyi davranmaz" demiştir. Biz, bu kelimenin iştikakını, Al-i İmran, 14. âyetin tefsirinde zikretmiştik. "Fahr" kelimesi, büyüklenmek manasınadır. Fahur ise, büyüklenmek ve övünmek için menkıbelerini (iyiliklerini) sayıp döken kimse demektir. İbn Abbas (r.a), bu kelimenin "Allah'ın kendisine verdiği çeşitli nimetler ile, diğer insanlara karşı övünen kimse" manasına olduğunu söylemiştir. Allah Teâlâ, bu âyette bu iki vasfı bilhassa zemm için kullanmıştır. Çünkü muhtâl, kibirlenen demektir. Kibirlenen de, haklara çok az riâyet eder. Sonra bunun peşisıra, gösteriş ve kahramanlık duygusu ile değil sırf Allah rızası için haklara riayet edilsin diye fahur olanları zemmetmiştir. [62]
Cimri Olup, Cimriliği Tavsiye Edenlerin Âkibeti
Onlar, hem cimrilik yapan, hem de insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın tûtf-u İnayetinden kendilerine verdiği şeyleri gizleyenlerdir. Biz o kâfirlere hor ve hakîr edici bir azab hazırladık" (Nisa. 37).
Bu âyette ilgili birkaç mesele vardır: [63]
Buhl Kelimesinin Kıraati ve Manaları
Hamza ve Kisâî, gerek bu âyette, gerekse Hadîd sûre- sinde, kelimeyi bâ ve hâ harflerinin fethası ile, şek- rı mı ilmin tinde okumuşlardır ki bu, Ensâr'ın kullanışıdır. Diğer kıraat imamları ise, kelimeyi bâ ve hâ harfinin zammesi ile okumuşlardır ki bu da güzel bir kullanıştır. [64]
İkinci Mesele
"Onlar, hem cimrilik yapan.." sözü, "Kendini beğenen ve daima böbürlenen kimse.. " sözünden bedeldir. Buna göre mana, "Allah, kendini öeğenen ve daima böbürlenen kimseyi ve cimrilik edenleri sevmez" şeklindedir. Veya bu ifâde, "zemm" manasından ötürü mahallen mansubtur. Keza bunun yine " zemm"den ötürü merfû olması veya haberi mahzuf olan bir mübtedâ olması da caizdir. Buna göre sanki şöyle denilmektedir "Cimrilik edenler ve şöyle şöyle yapanlar, her türlü kınamaya müstehak-srtar." [65]
Üçüncü Mesele
Vahidî, bu kelimenin şu dört şekilde kullanıldığını söylemiştir: "Kufi" vezninde "buhl" şeklinde; "kerem" vezninde "behal" şeklinde; "fakr" vezninde "bani" ve 'buhl" şeklinde..
Müberred, bu kelimenin Arapça'da, "İyi davranmamak", şeri'atta ise "Yapması gereken şeyi yapmamak" manasına olduğunu söylemiştir. [66]
Dördüncü Mesele
İbn Abbas (r.a), "Bu âyette bahsedilenler, yahudilerclir. Çünkü onlar, Tevrat'ta Hz. Muhammed ve sıfatları hakkında bulunan şeyleri itiraf etme hususunda cimrilik edip, milletlerine de bunları gizli tutmayı emretmişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın lütt'-ıı inayetinden kendilerine verdiği şeyleri gizleyenlerdir" ifâdesi, "Kitaplarında, Hz. Muhammed'in sıfatlan hakkındaki bilgiyi gizleyenler" manasına; "Biz, o kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırladık" buyruğu da, "Biz âhirette, o yahudiler için hor ve hakîr kılıcı bir azab hazırladık" manasınadır" demiştir. Bu görüşü destekleyenler. I "Âyetin sonunda "Kâfirler"in zikredilişi, âyetin baş tarafı ile de kâfirlerin kastedilmiş olduğunu göstermektedir" diyerek istidlal etmişlerdir.
Diğer alimler ise; "Bundan murad, malda yapılan cimriliktir. Çünkü Allah Teâlâ 'bu tabiri, mal hususunda insanların haklarına riayet etmeyi vacip kıldığı âyetin peşisıra zikretmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, "Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere iyilik edin..-" (Nisa, 36) buyurmuştur. Bu kimselere, ancak mal ile iyilik yapılacağı herkesin malumudur.
Daha sonra Cenâb-ı Allah, bu iyiliği yapmaktan kaçınanları kınayarak, "Allah, kendisini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez" buyurup, bu ifadeye, "Onlar, hem cimrilik yapan, hem de insanlara cimriliği emredenlerdir..." ifadesini atfedip bağlamıştır. Binâenaleyh söz konusu olan cimriliğin, âyetin yukarısı ile ilgili bir cimrilik olması gerekir ki bu da, ancak mal konusundaki cimriliktir.
Bu hususta şöyle üçüncü bir görüş daha vardır: Bu, hem ilim ve din hususunda, hem de mal hususundaki cimriliği içine alan umûmî bir ifâdedir. Çünkü buradaki lafız âmm olup, bütün bu çeşit cimrilikler kınanmıştır. Binaenaleyh buradaki "cimrilik etme" lafzının, bunların hepsini içine alması gerekir. [67]
Beşinci Mesele
Allahu Teâlâ bu âyette, kınanmış hallerden üç tanesini zikretmiştir ki bunlardan birincisi, insanın cimri olması olup, bu, Cenâb-ı Hakk'ın"c/mr/Hfc edenler..."ifadesiyle kastedilendir. İkincisi, onların bu cimriliği başkalarına da emretmeleridir ki bu durum, cimriliği sevmenin en uç noktasını gösterir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Hem de insanlara cimriliği emrederler" ifadesiyle kastedilendir. Üçüncüsü de Cenâb-ıHakk'ın, "ve Allah'ın lütf-u kereminden kendilerine verdiği şeyleri gizlerler" buyruğudur ki, bu da onların, zengin olmalarına rağmen fakir olduklarını, bolluk içinde olmalarına rağmen sıkıntı içinde bulunduklarını ve yapabilme kudretleri bulunmasına rağmen acz içinde bulundukları zannını uyandırmalarıdır. Sonra bu gizleme işi, mesela Allah'tan şikayet etmeyi, O'nun ka2a ve kaderine razı olmamayı izhar etmesi gibi, bazan küfrü gerektirecek bir tarzda tahakkuk eder. İşte bu da, küfür noktasına varıp dayanır. Bu sebepten dolayı Cenâb-ıHak, "Biz o kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırladık" buyurmuştur. Âyetin yahudilere tahsis edimiş olduğunu söyleyenlere göre, onların bu konudaki sözleri açıktır. Çünkü İslâm dinini ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini ketm eden herkes kâfirdir. Yine, burada geçen kâfirden maksadtn dini ve şeriatı inkâr eden değil, nimetleri inkâr eden kimse olması aa mümkündür. [68]
Gösteriş İçin İnfak Edenleri, Allah Sevmez
'Allah a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için kanayanları (da Allah sevmez). Şeytan kime arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır!" (Nisa, 38).
Bu âyet hakkında bazı meseleler bulunmaktadır: [69]
Birinci Mesele
Sen eğer istersen, bu âyetteki ism-i mevsûlünü, bir önceki âyetteki üzerine atfedersin; istersen ' O kâfirlere hor ve hakir edici bir azab hazırladık'' sözündeki "kâfirlere" atfederek mahallen mecrur kabul edersin. [70]
İkinci Mesele
Vahidî şöyle demiştir: "Bu âyet-i kerime, münafıklar hakkında nazil olmuştur." Burada "riya (gösteriş)" kelimesi geçtiği için, bu, kabule şayan olan bir izahtır. Çünkü riya, bir çeşit nifaktır.
Bu âyetin. Hz. Peygamber (s.a.s)'e düşmanlık yolunda maf harcayan Mekke müşrikleri hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
Şöyle demek daha uygundur: Cenâb-ı Allah, müslümanlara, muhtaçlara ihsanda bulunmayı emredince, bunu yapmayanların iki kısma ayrıldığını beyan etmiştir: Birinci kıçım mal infak olmoıro hir unnplmpupn rİmrilorHir Rıınlar "Onlar hfm rimrilik yapan, hem de insanlara cimriliği emredenlerdir" âyetinde kınanan kimselerdir. İkinci kısım ise, matlarını ibadet maksadıyla değil de riya ve gösteriş olsun diye infak edenlerdir. İşte bunlar da kınanmıştır. Bu iki kısmın yaptığı iş bâtıl olunca, geriye sadece birinci kısım kalır ki o da, malı iyilik (ihsan) niyetiyle infâk etmektir.
Sonra Cenâb-ı Allah, "Şeytan kime arkadaş olursa o ne kötü bir arkadaştır" buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Demek ki şeytan, bu fiilleri yapan kimselerin arkadaşıdır.." Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Kim, o Rahmanı hatırlamaktan yüz çevirirse, biz ona şeytanı musallat ederiz. O zaman o, onun bir arkadaşı olur" (zuhrut, 36) âyeti gibidir. Ayrıca Allah Teâlâ, onun çok kötü bir arkadaş olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan onu naîm, (cennet) evinden saptırmakta, cehennemin çılgın ateşine sürüklemektedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "İnsanlardan kimi Allah hakkında bir bilgisi olmaksızın münakaşa eder durur ve her azgın şeytanın ardına düşer. (Öyle şeytan ki) aleyhinde şu hüküm yazılmıştır: ''Kim bunu dost edinirse şüphesiz bu, onu saptırır ve onu alevli ateşin azabına götürür" {Hacc, w) âyetinde beyan buyurduğu gibidir. Sonra Hak Teâlâ, onları kınamış ve imanı terketme hususundaki kötü seçimlerini açıklamak üzere şöyle buyurmuştur:
"Allah'a ve âhiretgününe iman edip de, Allah'ın kendilerine verdiğinden harcamış olsalardı, onlara ne zararı olacakh ki? Allah onları çok iyi bilendir" (Nisa, 39).
Bu âyet hakkında birkaç mesele vardır: [71]
Birinci Mesele
HakTeâlâ'nın, "Onlara ne zararı olacaktı ki?" buyruğu inkâr manasında istifham ifadesidir, sözünün tek bir isim olması da caizdir. Buna göre mana
"Onların aleyhlerine hangi şey var?" şeklinde olur. Yine 'i 'nın.." anlamında; li 'nın da tek başına isim olması da caizdir. Buna göre de mana "Şayet iman etselerdi, aleyhlerine terettüp eden şey neydi ki?" şeklinde olur. [72]
Taklidi İman Hakkında
İmanın taklîd yoluyla sahîh olacağını öne sürenler bu âyet ile istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hakk'ın,
"şayet iman etmiş olsalardı, onlara ne zararı olacaktı ki?" buyruğu iman getirmenin son derece kolay olduğunu ihsas etmektedir. Şayet (iman etme konusunda) istidlalde bulunmak muteber olsaydı, o zaman iman getirmek çok zor olurdu. Çünkü bfz, istidlal yolunu tutanların, ömürlerini bu işe harcadıkları halde, bu istidlallerini tamamlayamadıklarını görmekteyiz. İşte bu da, iman mevzuunda taklidin kâfi olduğuna delâlet etmektedir."
Kelamctlar buna şu şekilde cevap vermiştir: "Zorluk tafsilattadır; icmalî ve genel bir şekilde delillere gelince, bu delillere ulaşmak kolaydır.." Şunu bil ki, bu mevzu çok derin bir konudur. [73]
Üçüncü Mesele
Mu'tezile'nin önde gelen alimleri bu âyetle istidlal etmişler ve onu, kendi görüşlerine misal olarak getirmişlerdir.
Meselâ Cübbaî şöyle demiştir: "Eğer onlar iman etmeye olmasalardı, Allah Teâlâ'nın bunu söylemesi caiz olmazdı. Nitekim, ateşte azab gören kimseye, "Oradan çıksalar da cennete gitselerdi, onlara ne zararı olacaktı ki?" denilir. Yine aynı şekilde, yemeye gücü yetmeyen bir kimse için de "Yese ne zararı olurdu ki?" denilmez.."
Ka'bî şöyle demiştir: "Allah'ın, onda küfrü ihdas edip de, sonra "Şayet iman etseydi, bunun ona ne zararı olacaktı?" demesi caiz olmaz. Yine aynı şekilde, hasta ettiği bir kimseye, "hasta olmasaydı ne olurdu?"; bir kadına, "erkek olsaydı ne olurdu?", çirkin olan bir şey içinde, "güzel olsaydı ne olurdu?" denilmesi caiz olmaz. Nasıl böyle sözleri aklı başında bir kimsenin söylemesi uygun değilse, aynı şekilde Allah'ın söylemesi de uygun ve yerinde değildir. Böylece, "Bu iş, başkası hakkında çirkin ise de, Allah tarafından güzeldir; çünkü mülk O'nundur, O'nun mülküdür" şeklindeki söz de bâtıl ve geçersiz olmuş olur." Kâdî Abdu'l-Cebbâr ise şöyle demiştir: "Aklı başında olan bir kimse vekiline ticâret metâında tasarrufta bulunmasını emredip, sonra da onu, kurtulmaya imkân bulamayacak bir biçimde engelleyip hapsetse, peşinden de ona: "Ticaret mallarında tasarrufta bulunup iş yapsaydın, sana bunun ne zararı olurdu ki?" dese, böyle bir şey uygun ve doğru olmazdı. Böyle bir sözü söyleyen kimse kıt akıllı ve sefih olunca, bu durum böyle bir şeyin Allah hakkında da caiz olmadığına delâlet etmiştir." İşte, zikrettikleri misâllerin tamamı budur.
Bil ki medh ve zemm, sevab ve ikâb usûlüne tutunmak, Mu'tezile'nin en çok kullandığı bir yoldur. Onların, ilim ve din [74]meseleleriyle çelişmeleri de, aynı şekilde çoktur. Binâenaleyh, tekrarlamaya gerek yoktur.
Sonra Cenâb-ı Hak "Allah onları çok iyi bitendir" buyurmaktadır. Bunun manası şudur: "Riyaya yönelmek, ancak gizli olup, açık olmaz. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kendisinin, işlerin zahirini bildiği gibi, bâtınlarını da bildiğini beyan etti. Binaenaleyh insan buna inandığında, bu inancı onu nifak, riyakârlık ve gösteriş sebepleri gibi kalbin kötü fiillerinden reddeden ve alıkoyan bir husus olur. [75]
Allah Zerre Kadar Zulmetmez
"Şüphesiz ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (O zerre miktarı şey) bir iyilik olursa, onu(n sevabını) kat kat artırır. Kendi katından pek büyük bir mükâfat verir" (Nisa, 40).
Bil ki bu âyetin, "Allah'a ve âhfretgününe iman edip de, Allah'ın kendilerine verdiğinden harcamış olsalardı, onlara ne zararı olacaktı ki?"
Birinci Mesele
Arapça alimlerine göre zerre, küçük kırmızı karınca demektir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre o, elini
toprağa sokup çıkarttı, sonra da eline üfleyip şöyle dedi:
"İşte şu uçuşan tozların her biri zerredir." kelimesi (ağırlık) kelimesinden gelip vezninde bir isimdir. "Şunun ölçüsü, miktarı şudur" manasında olmak üzere, tabiri, "mikdarı zerre mikdarınca olan şey" anlamına gelir.
Bit ki, bu âyetten murad şudur: "Allah Teâlâ, az ya da çok, kesinlikle zulmetmez." Fakat burada söz, insanların, en küçüğü ve en azı ifade ederken kullanmış oldukları üslub üzere gelmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki Allah, insanlara hiç bir şekilde zulmetmez" (Yunus, 44) buyruğu da buna delâlet etmektedir. [77]
İkinci Mesele
Mutezile şöyle demiştir: Bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın, kulların fiillerinin yaratıcısı olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü, kultartn birbirlerine zulmetmeleri de, bu ameller cümlesin- dendir. Şayet bu zulmün mucidi Allah olsaydı, o takdirde zâlim Allah olmuş olurdu. Yine, şayet Allah zâlimde zulmü yaratıp, bu zâlimin de, zulmü, olmadığı zaman elde etmeye; meydana geldikten sonra da onu savuşturmaya bir gücü ve kudreti yoksa, sonra da Cenâb-ı Hakk'ın, durumu ve vasfı böyle olan bir kimseye, "Niye zulmettin?" deyip onu cezalanciırsa, işte bu, zulmün ta kendisi olurdu. Âyet-i kerime ise, Allah eâlâ'nın zulümden münezzeh olduğuna delâlet etmektedir.
Buna cevap: Bu, daha önce de çokça geçtiği üzere, "ilim" ve "sebepler" meselesiyle çelişmektedir. Biz daha önce, her ne kadar çok ve büyük olsa da, Mutezile mezhebinin istidlallerinin, neticede tek bir şeye râci olduğunu söyledik. Bu da, medih ve zemm, sevab ve ikâb meselesine tutunmaktır. Bu meseleye yöneltilecek sual muayyen ve bellidir. Bu da, onun ilim ve "dâî [78] meseleleriyle çelişmesidir. Onlar ne zaman bu istidlali tekrarlarsa, biz de bu suâli tekrarlarız. [79]
Cenabı-ı Allah Zulmetmeye Kadir midir
Mu'tezile şöyle demektedir: Âyet-i kerime, o kulun, zulme kâdir olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü o, onu terk ettiği için medholunmaktadır. Çirkin bir fiili terketmekle medh- olunan bir kimsenin, ancak onu yapmaya muktedir olması halinde, bunu terketmekle rnedholunması doğru ve yerinde olur. Görmüyor musun? Yatalak olan bir kimsenin, geceleri hırsızlık yapmamakla medhedilmesi doğru ve yerinde değildir.
Buna cevap: Cenâb-ı Hak, kendisini hiçbir uyuklama ve uykunun tutmaması sebebiyle zatını methetmiştir. Bundan, Allah Teâlâ'yi uyuklama ve uyku tutmasının doğru olması gerekmez. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak kendisini, bakışların idrâk edememesi ile de Zatını medhetmiştir.Mu'tezile'ye göre bu, bakışların Cenâb-t Hakk'ı idrak edebileceğine, görebileceğine delâlet etmemektedir. [80]
Dördüncü Mesele
Mu'tezile şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime, tâatından dolayı, kulun sevaba müstehak olduğuna ve şayet Allah
Teâlâ onun sevabını vermezse, o zaman O'nun zâlim olacağına delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ bu âyette, amellerine mukabil kula sevab vermemiş olsaydı, onlara zulmetmiş olacağını beyan etmiştir ki, bu ise ancak onlar amellerine mukabil sevaba müstehak olmaları halinde doğru ve yerinde olur.
Buna cevap: Allah Teâlâ, insanlara, bu amellere mukabil sevap va'adetmiştir. Binaenaleyh, eğer Allah Teâlâ insanlara, bu amellerine karşılık bir sevap vermeyecek olsaydı, bu bir zulüm şeklinde meydana gelmiş olurdu. İşte, bundan dolayı da buna zulüm ismi ıtlak edilmiştir. Allah Teâlâ'dan zulmürvsadır olmasının imkânsız olmasına şu da delâlet etmektedir; Zulüm, sizin anlayışınıza göre, cehaletten ve muhtaç olmaktan ileri gelir. Halbuki bu iki şey, Allah hakkında muhaldir. Muhal olanın gerektirdiği şeyler de muhaldir. Muhal ise, gayr-ı makdurdur (yani kudret muhale taalluk etmez). Keza zulüm, başkasının malında tasarrufta bulunmaktan ibarettir. Halbuki Cenâb-ı Hak, ancak kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktadır. Binaenaleyh, O'nun zâlim olması imkânsızdır. Ve yine zâlim olan, ilâh olamaz. Bir şey ancak, onun ayrılmaz ve gerekli unsurları sahîh ve tam olduğu zaman tam ve sahih olabilir. Bundan dolayı, eğer zulmün Cenâb-ı Hak'tan sadır olması sahîh ve yerinde olsaydı, O'nun Hanlığının zeval bulması da doğru olurdu. Ve eğer durum böyle olsaydı, O'nun ilâhlığı, zevali caiz olan bir ilâhlık olurdu. Bu durumda da, kendisinde ilâhlık sıfatının meydana gelebilmesi için, bir tahsîs ediciye ve bir faite muhtaç olurdu ki, böyle bir şey Allah hakkında imkânsızdır. [81]
Beşinci Mesele
Mu'tezile "Bir damla içkinin cezası, yüz senelik iman ve ibâdetin sevabını giderir" demiştir. Bizim âlimlerimiz ise, "Bu, bâtıldır. Çünkü biz zarurî olarak biliyoruz ki, bu uzun seneler müddetince yapılan bütün bu büyük tâatlerin sevabı, şu bir damla içkinin cezasından daha fazladır. Binaenaleyh bu büyük sevabı, bu kadarcık günahın cezasıyla düşürmek bir zulümdür. Ve bu da bu âyet-i kertme ile nefyedilmiş, böyle bir zulmün bulunmadığı açıklanmıştır" demişlerdir. [82]
İhbat (Günahların Sevapların Silmesi) İddasını Reddi
Cübbaî, "Büyük günahın cezası, bütün tâatlerin sevabını geçersiz kılar (ihbât). Öte yandan ise, bu tâatler sebebiyle, bu cezadan hiçbir şey eksilmez" derken; oğtu Ebu Haşim, Bilakis, bu tâatler sebebiyle, bu ceza da eksilir, düşer" demiştir. Onların bu görüş ve sözleri, ihbâtın bâtıl olduğunu ortaya koyma hususunda, ehl-i sünnet âlimlerimiz için kuvvetli bir delil olmuştur. Çünkü biz diyoruz ki: Eğer bu sevap boşa çıkmış olsaydı, kendisi kadar bir cezayı da ya geçersiz kılmış olur veya geçersiz kılmamış olurdu. Her iki ihtimal de bâtıldır. Öyleyse ihbât nazariyyesi de bâtıldır. Bizim "Sevab ile günahtan herbirinin diğeriyle geçersiz kılınamıyacağını" söylememizin sebebi şudur: Çünkü, bunlardan birinin bulunmayışının sebebi diğerinin bulunması olsaydı ve eğer iki yokluk da birlikte bulunmuş olsaydı, iki varlık da birlikte bulunmuş olurdu. Çünkü zarureten biz biliyoruz
ki, illet zarurî olarak malûl ile birlikte bulunur. Bu ise, muhaldir. Biz dedik ki. "Ma'siyetin tâat ile geçersiz olması caiz olmamakla beraber, tâatin de ma'siyet ile geçersiz olması caiz değildir." Çünkü kul, ne bir sevap elde etme hususunda, ne de bir ikâbı def etme hususunda, bu tâatlerden yararlanamaz; bu ise bir zulümdür. Bu da Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez" âyetine ters düşer. Bu iki kısım bâtıl olunca Mutezilenin iddia ettiği "ihbât" görüşünün bâtıl olduğu sabit olur. [83]
Günahkar Mü’min Sonrasında Cennete Gider
Alimlerimiz bu âyete tutunarak, günahkâr mü'minlerin, cehennemden çıkıp cennete gireceklerine istidlal etmiş ve şöyle demişlerdir: "Yüz sene kulluk toprağına alnını koymaya devam edip, Cenâb-ı Hakk'ın celâl ve ikram sıfatlan ile mevsûf olduğunu ikrar ederek, O'nun birliği ile tevhidine imana devam eden kimsenin, hiç şüphe yok ki sevabı, bir yudum içkinin cezasından, mükafaat olarak daha büyüktür. Kıyamet günü, içki içen getirilip, bu günahın cezası o büyük mükafaatından düşürüldüğünde, yine bu kimse için büyük mükafaat kalır. Binaenaleyh, bu kadarcık bir ceza sebebiyle insan cehenneme atıldığında, eğer orada ebedî kalacak olsa, bir zulüm olur ki bu bâtıldır. Bundan dolayı böyle bir kimsenin sonunda cehennemden çıkarılıp cennete gönderileceğine kesin hükmetmek gerekir.
Âyetin ihtiva ettiği va'adlerden ikincisi Cenâb-ı Allah'ın, ' (Zerre miktarı şey), bir iyilik olursa, onun sevabım (Allah) kat kat artırır" sözünün ifâde ettiği şeydir. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır; [84]
Birinci Mesele
Nâfi ve İbn Kesir, kıraati buradaki fiilini tam bir fiil kabul ederek, "hasene" kelimesini merfû olarak şeklinde okumuştur ki bunun manası, "Eğer bir hasene olur, meydana gelirse.." şeklinde olur. Diğer kıraatler ise, bu fiili bir nakıs fiil kabul ederek, "hasene"kelimesini mansüb olarak, şeklinde okumuşlardır ki buna göre mana, "Eğer o zerre miktarı şey bir iyilik otursa.." şeklindedir. İbn Kesîr ve İbn Âmir, elifstz ve şeddeli olarak tef'îl babı üzere.;ai şeklinde; diğer imamlar ise elifli ve şeddesiz olarak, müfâ'ale babı üzere, şeklinde okumuşlardır. [85]
Ayetteki Tek’ü Kelimesinin Sonunda Nuh’un Düşmesi
Âyetteki İAî fiili, fiilindendir. Aslı olup, cezmden ötürü sondaki ötüre düşmüştür. Hem nûn, hem de vav harfleri sakin olduğu için, (içtimâ-i sakineynden dolayı) vâv düşmüş ve kelime şeklinde kalmıştır. Daha sonra, sakin olduğu için, nûn harfi de düşmüş ve kelime olmuştur. Nûn, harf-i ünlere benzer. Harf-i lînler kelime sonunda bulundukları zaman, cezmden dolayı düşerler. Bu tıpkı senin, demen gibidir. Bu, (bilmiyorum) demektir. Kur'ân'da bu kelime, hem nûnun hazfi ile, hem de nûnu hazfedilmemiş olarak gelmiştir. Hazfi, bu âyette olduğu gibidir. Nûnun hazfedilmemiş olarak gelişine misal İse, Cenâb-ı Hakk'ın, 'Eğerzengin veya fakir olursa" (Nisa, 135) âyetidir. [86]
Amellerin Mükafatının Kat Kat Artırılması
Cenâb-ı Allah, "Ştçumu tu zerre kadar haksızlık (zulüm) etmez" buyruğu ile, kendisinin, insanlara kesinlikle haksızlık etmeyeceğini beyân ettiği gibi, yine aynı âyetle onlara hak etliklerinden fazla mükâfaat vereceğini de beyân buyurmuştur. Bil ki âyette bahsedilen kat kat artırarak vermeden maksad, müddet ve zaman bakımından artırma değildir. Çünkü mükâfaatın zamanı sonsuzdur. Sonsuz olanı, kat kat artırmış olarak vermek ise imkânsızdır. Aksine Cenâb-ı Allah'ın 6u buyruk ile muradı, o mükâfaatı miktar bakımından kat kat artırmaktır. Meselâ kişi, taatı sebebi ile on dereceleik mükâfaata hak kazanır ama, Allah onu yirmi, otuz ve daha ileri derecelere çıkarabilir. İbn Mes'ud (r.a)'un şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Kıyamet günü bir kul getirilir ve bir münâdi, gelmiş geçmiş bütün insanların huzurunda şöyle nida eder: "Bu, falan oğlu falandır. Bunda hakkı olan gelsin hakkını alsın." Sonra o kula, "Şu insanlara, haklarını ver" denir. Bunun üzerine o adam, "Ya Rabbi, dünya hayatı gitmişken, nasıl vereyim?" der. Cenâb-ı Hak da meleklerine 'Onun sâlih (tyi'hayırlı) amellerine bakın ve o insanlara haklarını onlardan verin" der. Eğer amellerinden geriye zerre kadar bir mükâfaat kalırsa, Allah Teâlâ, o kulu için, o mükâfaatı kat kat artırır ve onu fazlı ile cennete sokar. Bunun Allah'ın kitabındaki şahidi ise, "(O zerre miktarı şey), bir iyilik olursa, (Allah) onun sevabını kat kat artırır" âyetidir.
Hasan Basrf de şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "(O zerre miktarı şey) bir iyilik olursa, (Allah) onun sevabını kat kat artırır" şeklindeki ifâdesi, "Bir iyiliğe mukabil, yüzbin iyilik (sevab) vardır" demesinden, âlimlere göre daha sevimlidir. Çünkü bu ikinci sözde miktar bellidir. Birincisinde ise, o kat kat vermenin miktarını ancak Allah bilir. Bu tıpkı Hak Teâlâ'ntn, Kadir gecesi hakkındaki, "O, bin aydan daha hayırlıdır" (Kadr, 3) âyeti gibidir."
Ebu Osman en-Nehdî, "Ebu Hureyre'nin "Allah Teâlâ, mü'min kulunun bir hasenesine (iyiliğine) karşılık, bir milyon iyilik sevabı verir" dediği bana ulaştı. Derken Cenâb-ı Allah hacc (veya umre) için Mekke'ye gitmeyi bana nasib etti ve orada onunla karşılaşıp, "Bana, mü'min kulunun bir iyiliğine karşılık, Allah'ın bir milyon iyilik sevabı vereceğini söylediğini duydum" dedim. Ebu Hureyre de, "Ben böyle söylemedim, ancak "iyilikler, iki milyona kadar katlanır" dedim" dedi ve sonra da bu âyeti okuyarak, "Allah Teâlâ, burada "pek büyük bir mükâfaat" buyurduğuna göre, onun miktarını kim bilebilir" dedi" demiştir.
Bu âyetin ihtiva ettiği va'adlerden üçüncüsü, "Kendi katından pek büyük bir mükâfaat verir" sözünün ifade ettiği husustur. Bu beyan ile ilgili iki mesele vardır: [87]
Birinci Mesele
kelimesi, "indinde, yanında" manasınadır. Fakat "indinde" kelimesinden daha geniş manalıdır. Mesela adam bir başka beldede malı olduğu zaman,
"Yanımda bir mal var" der. Fakat yanında olmayan mal için "Elimde, yanımda bir mal var" denmez. [88]
İkinci Mesele
Bil ki bu ifâde ile Hak Teâlâ'nın, "(O zerre miktarı şey), iyilik olursa, onun sevabını kat kat artırır" ifadesi arasında mutlaka bir fark vardır. Bu husustaki hakîkî bilgi Allah'a aittir. Fakat benim hatırıma şu geliyor: Bu kat kat artırma, o iyiliğin cinsinden olur. Cenâb-ı Hakk'ın vereceği o pek büyük mükâfaat ise, o iyiliğin cinsinden olmaz.
Görünen odur ki, bu kat kat verme işi, cennette verileceği va'adedilen lezzetler ve nimetlerden olur. Fakat Cenâbı Hakk'ın kendi katından vereceği o pek büyük mükâfaat ise, Allah'ı görme ve muhabbetullah ile marifetullaha gark olma esnasında duyulacak olan lezzettir. Allahu Teâlâ, bu çeşit lezzeti kendi katına ayırmıştır. Çünkü bu çeşit gıbta edilecek lezzet, mutluluk, güzellik ve kemal çeşitleri, bedenî amellerle elde edilemeyip, bilakis Allah Teâlâ'nın, kutsî nefis cevherine yerleştirmiş olduğu işrâk, safa ve nur gibi şeylerle elde edilir. Kısaca işte bu kat kat artırma cismânî-bedenî saadete; "pek büyük mükâfaat" ise ruhanî saadete işarettir. [89]
Hz. Peygamberin Ümmeti Hakkında Şahitlik Etmesi
"Her ümmetten birer şahit ve onların üzerine de (Habibim) seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman, halleri nice olur? İnkâr edenler ve Peygambere âsi olanlar, o gün, "yerle bir edilselerdi de keşke Allah'dan gelen bir sözü gizlememiş olsalardı" temennisinde bulunurlar" (Nisa, 41-42).
Bu âyetlerin, Önceki âyetlerle irtibatı şöyledir: Allah Teâlâ, âhirette hiç kimseye zulmedilmeyeceğim ve iyi kimseyi, iyiliklerine karşılık mükâfatlandırıp, ona hakettiğin-den fazlasını vereceğini beyan edince bu âyetlerde de, günahkâra karşı olan hücceti daha müessir, günahkârı azarlayışı daha büyük ve o günahkârın pişmanlığı daha fazla olsun; Allah'ın Peygamberinin getirdiğini kabul edip, ona itaat eden kimsenin sevinci de daha büyük olsun diye, bütün bunların, Allah Teâlâ"nın insanlara bir hüccet (delil) olarak gönderdiği peygamberlerin şahadeti ile yapılacağını beyan etmiştir. Böylece bu ifâde Allah Teâlâ'ntn, haklarında "Şüphesiz ki Allah zerre kadar haksızlık etmez" (Nisa. 40) buyurduğu kâfirler için bir tehdit ve haklarında, "(O zerre miktarı şey), bir iyilik olursa, onun (sevabını) kat kat artırır" (Nisa, ) buyurmuş olduğu itaatkâr kullar için de bir va'ad olmuş olur. Bu âyet hakkında iki mesele vardır: [90]
Birinci Mesele
Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Abdullah İbn Mes'ûd (r.a)'a, "Bana Kur an oku" der. O şöyle anlatır: " YaResulallah, Kur'an'ı bana öğreten sana mı?" dedim, Bunun üzerine "O Kur'an'ı başkasından dinlemeyi (daha çok) seviyorum" [91]dedi." İbn Mes'ud, anlatmaya şöyle devam eder: "Bunun üzerine Nisa sûresinin başından itibaren okumaya başladım. Bu âyete gelince, Resûlultah ağladı. Ben de okumayı kestim."
Süddî'nin anlattığına göre, "Kıyamet günü, Ümmet-i Muhammed, peygamberler için, tebliğde bulunduklarına dâir; Hz.Peygamber de, Ümmet-i Muhammed için, kendisini tasdik ettiklerine dâir şahitlik yapacaklardır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, Böylece (Ey ümmet-i Muhammed),insanlara karşı şâhidler olasınız, bu peygamber de size tam bir şâhid olsun diye, sizi vasat (mutedil âdil) bir ümmet yaptık" (Bakara, 143) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, Hz. İsa'nın "Ben içlerinde bulunduğum müddetçe (ümmetim) üzerinde bir sahid idim" (Mâide, ı7) dediğini nakletmiştir[92]
İkinci Mesele
Endişe ile beklenen bir şey hakkında "şöyle şöyle olduğu zaman; falanca şunu yaptığı zaman; şu vakit geldiği zaman senin halin nice olacak?" demeleri Arapların âdetidir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Allah Teâlâ her ümmete, kendi peygamberlerini şâhid tuttuğunda ve seni (Hz. Muhammed'i) de, bu ümmete şâhid olarak getirdiğinde, sizler kıyamet günü hakkında ne dersiniz? " Cenâb-ı Hak, burada Hz. Peygamberin kendilerini müşahede ettiği, hallerini iyice bildiği ve Kur'an'a muhatap olan kavmini kastetmiştir. Hem sonra her asrın insanları, hallerini müşahede etmiş oldukları diğer insanlara şahadette bulunacaklardır. İşte Hz. İsa, bu itibarla, "Ben içlerinde bulunduğum müddetçe, (ümmetim) üzerine bir şâhid idim" (Mâide. 117) demiştir. Sonra Cenâb-ı Hak o günü anlatarak, "İnkâr edenler ve peygambere âsi olanlar, o gün. "yerle bir edilselerdl de keşke Allah'tan gelen bir sözü gizlememiş olsalardı" temennisinde bulunurlar" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [93]
Kafirlerin Şeriatın Fer’i Ahkamı ile Mükellefiyetleri
Âyetteki "İnkâr edenler ve peygambere âsi olanlar" ifâdesi, Hz. Peygambere âsî ofup karşı gelmenin, küfürden farklı olmasını gerektirmektedir. Çünkü bir şeyin, yine kendisi atfedilmesi caiz değildir. Binâenaleyh Hz.Peygambere isyântn, küfrün dışındaki diğer günahlar manasına hamle- dilmesi gerekir. Bu sabit olunca biz deriz ki, "Bu âyet, kâfirlerin İslâm'ın ahkâmından sorumlu tutulacaklarına ve kıyamet günü, küfürlerinin yantsıra bu günahlarından ötürü de cezalandırılacaklarına delâlet etmektedir. Çünkü bu günahlarının bunda bir tesiri olmamış olsaydı, onların masiyetlerinin (isyanlarının) burada zikredilmesinin bir manası olmazdı. [94]
İkinci Mesele
İbn Kesir, Âsim ve Ebu Amr. kelimeyi meçhul sîgâ üzere, tâ harfinin ötresi ve sin harfinin fethası ile şeklinde okumuşlardır. Nâfî ve İbn Âmir ise, bunu (dümdüz oldu) manasında olmak üzere, tâ harfinin fethası ve sin harfinin şeddesi ile şeklinde okumuşlardır. Bunda ikinci tâ harfi, kendisine yakın olan sin harfine idgâm edilmiştir. Bu kıraatte iki şeddenin yan yana bulunması kötü karşılanmaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de bunun pek çok benzeri vardır. Mesela (Nemi. 47); (Yunus, 24) ve (enam, 126) âyetlerinde olduğu gibi. Bu kıraatta bir mecaz söz konusudur. Bu da "dümdüz etme" fiilinin, yeryüzüne isnâd edilmesidir. Hamza ve Kisâî ise bu kelimeyi, İmâm-ı Nâfî'nin idğâm ettiği tâ harfini hazfederek, birinci tâ'nın ve şeddesiz sin'in fethası ile şeklinde okumuştur. Çünkü bunun sebebi idğam olduğu gibi hazf de olabilir. [95]
“Yerle Bir Edilme”nin Manası
"Yerle bir edilselerdi..." tabirinin tefsiri hakkında âlimler üç izah yapmışlardır: "
a) Bu, "Keşke onlar yere gömülseler de, ölülerin yerle dümdüz edilmeleri gibi, kendileri de yerle bir edilselerdi" manasındadır.
b) Bu, "Onlar, ölümden sonra yeniden diriltilmemiş olmayı ve yerle bir edilmiş olmayı temennî edecekler" manasındadır.
c) Kıyamet günü hayvanlar toprak olurlar. Bunun üzerine bu kâfirler de, "Ah, ae olurdu ben de toprak olaydım!" (Nebe,«) âyetinde ifâde edildiği gibi, o hayvanların durumunda olmayı arzu ederler. [96]
Dördüncü Mesele
Âyetteki, "Allah'tan gelen bir sözü gizlememiş olsalardı..." ifâdesinin tefsiri hakkında müfessirlerin iki görüşü vardır:
1- Bu, kendinden önceki cümle ile irtibatlıdır.
2- Bu, müstakil yeni bir cümledir. Bu ifâdeyi, kendinden önceki cümle ile irtibatlı sayarsak, şu iki manaya gelir:
a) İbn Abbas (r.a)'ın söylediği mana:"Onlar arzu ederler ki, keşke yeryüzü (toprak) onların üzerine kapansa da, Hz.Muhammed'in peygamberliğini gizlemeyip, onu inkâr etmeyerek münafıklık yapmasalardı." Bu manaya göre, âyette bahsedilen "gizleme", onların (yahudilerin), (Tevrat'ta bahsedildiği halde), Hz.Muhammed'in peygamberliğini gizlemeleri manasınadır.
b) Müşrikler Kıyamet günü, Allah Teâlâ'nın müslümanları bağışlayıp, şirki bağışlamadığını gördükleri zaman, 'Geliniz, dünyada iken yaptığımızı inkâr edelim" derler ve Allah Teâlâ kendilerini bağışlar ümidi ile, "Rabbimiz Allah adına yemin ederiz ki biz müşrik değildik" diye yemin ederler. O zaman onların ağızları mühürlenir, elleri konuşur ve ayaklar* işledikleri günahlar hususunda şâhidlik eder. İşte o vakit onlar, toprak olmayı ve Allah'tan hiçbir sözü gizlememiş olmayı dilerler.
3- Bu söz, müstakil yeni bir cümledir. Çünkü onların yaptıkları şeyler, Allah katında malûmdur. Binâenaleyh onu nasıl gizleyebilirler? [97]
Kafirler ahrette Yalanla Kurtulurlar mı?
Buna göre eğer, "Bu âyet ile,Cenâb-ı Hakk'ın "Rabbimiz olan Allah'a and ederiz ki, biz eş tutanlardan değiliz" (Enam, 23)âyeti nasıl telif edilebilir?" denilirse, buna şu yönlerden cevâp verilebilir:
a) Kıyametin toplantı yerleri ve durakları pek çoktur. Bir yer var ki, onlar orada asla konuşamazlar. İşte bu yeri, Cenâb-ı Hakk'ın 'Artık bir fısıltıdan başka bir şey işitmezsin" rrâhâ, ıoe) âyeti ifâde etmektedir. Bir yer de var ki onlar orada konuşabilirler. Bu yer de, Hak Teâlâ'nın "Biz hiçbir yaramazlık yapmazdık" (Nani, 28) ve "Rabbimiz olan Allah'a and ederiz ki, biz eş tutanlardan değiliz" (En'âm, 23» âyetlerinin bildirdiği husustur. Böylece onlar, bazı yerlerde yalan söylerler, bazı yerlerde de, küfre saptıklarını itiraf ederek, dünyaya dönme isteğinde bulunurlar ki bu da onların "Ah bize ne olurdu, (dünyaya) bir geri döndürülseydik, Rabbimiztn âyetlerini yalan saymasaydık" (Enam, 27) şeklindeki sözleridir. Bu durakların en sonuncusunda ise, onların ağızlan mühürlenir de böylece onların elleri, ayaklan ve derileri konuşmaya başlar. Biz, bu günün rüsvaylığından Allah'a sığınırız.
b) Bu gizleme işi bilfiil tahakkuk etmeyip, yukarda da izah ettiğimiz gibi, onların temennîleri kapsamındadır.
c) Onlar, bizzat gizlemeye niyetlenmediler. Bunu ancak, vehmettikleri biçimde haber verdiler. Buna göre ifâdenin takdiri şu olur: "Allah'a yemin olsun ki, şu anda durum bize zahir oluncaya kadar, biz kendi kanaatimizce müşrik değil, bilakis zannımızca hak üzere idik." Bu mesele hakkındaki bizim esas açıklamalarımız, Atlah müsaade ederse, En'âm sûresinde gelecektir. [98]
Nisa Süresindeki Onuncu Mükellefiyet: Sarhoş İken Namaz Kılınmaz
Bu sûrede zikredilen mükellefiyetlerin onuncu nevi, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetidir:
"Ey iman edenler, siz sarhoşken, ne söylediğinizi biilnceye ve cünüb iken de yolcu olmanız müstesna, gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahud sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten) gelirse, yahud da kadınlara dokunup da bir su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır" (Nısâ, 43).
Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [99]
Nisa, 43, Ayetteki Nüzul Sebebi
Alimler, âyetin nüzul sebebi hakkında şu iki açıklamayı yapmışlardır:
1) İçki henüz mubah iken, Abdurrahman İbn Avf, sahabenin ileri gelenlerinden bir cemaata bir ziyafet verdi. Bu vesileyle onlar yeyip içtiler. Onlar bu işi bıraktıklarında, akşam namazının vakti gelmişti. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisini, kendilerine namaz kıldırması için öne sürüp imam yaptılar. İmam da, zammı sûre olarak Kâfirûn sûresini okurken, "...Sizin taptıklarınıza ben taparım, sizlerde benim taptıklarıma tapıcılarsmız" şeklinde okudu. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil oldu. Artık onlar, bu âyet nazil olduktan sonra namaz vakitlerinde içki içmiyorlardı. Yatsı namazını kıldıkları zaman içki içiyorlardı. Böylece de, sabah vaktine girmeden, sarhoşluk halleri zail oluyor, neticede de ne söylediklerini bilir hale geliyorlardı. Daha sonra da, her halükârda içkinin kesin olarak haramlığını ifâde eden Mâide süresindeki âyet-i kerime (Âyet, 90) naziJ oldu. Hz. Ömer (r.a)'den rivayet olunduğuna göre, (Nisa 43) âyetinin nazil olduğu kendisine ulaştığı zaman O, "Ey Allah'ım, içki akıllara ve mallara zarar veriyor. Bu sebeple, bu husustaki kesin emrini indir" demişti. İşte sabahleyin ashaba, içkinin kesin olarak haramlığını ifâde eden (Mâioe 90) âyetinin nazil olduğu haberi ulaşır.
2) İbn Abbas, bu âyet-i kerimenin, içki haram kılınmazdan önce içki içip, sonra da peygamberle birlikte namaz kılmak için mescide gelen sahabenin önde gelenlerinden bir cemaat hakkında nazil olduğunu ve böylece, bu âyet ile Allah Teâlâ'nın onları içki içmekten nehyettiğini söylemiştir. [100]
Bu Ayette Namaz (Salat) Hakkında Mevcut Olan Ahkam
Âyet-i kerimede geçen (namaz) kelimesinden ne murad edildiği hususunda da şu iki görüş beyan edilmiştir:
a) Buna göre, bu kelimeyle "mescid" kastedilmiştir. Bu, İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve Hasan el-Basrî'nin görüşüdür
ki, Şafiî de bu görüşü benimsemiştir.
Bil ki (namaz) lafzının mescid hakkında kullanılması, ihtimâl dahilindedir. Bunun böyle olduğuna, şu iki husus da delâlet eder:
1) Bu, muzâfın hazfedilmesi kabilindendir. Buna göre ifadenin takdiri, "namaz yerine yaklaşmayın" şeklinde olur. Muzâfın hazfedilmesi ise, yaygın ve bilinen bir mecazdır.
2)HakTeâlâ'nın, "...manastırlar, kiliseler, havralar" (Hacc, 40» âyetinde geçen lafzıyla, namaz kılınan yerler, mescidler kastedilmiştir. Böylece, kendisiyle mescid manası murad edilerek. kelimesinin kullanılmasının caiz olduğu ortaya çıkmış olur.
b) Ekseri ulemânın görüşü de şudur: Buna göre, bu âyette geçen kelimesiyle, bizzat namazın kendisi kastedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Sarhoş olduğunuz halde namaz kılmayınız..." şeklinde olur.
Bu ihtilâfın yararı, şer'î bir hükümde ortaya çıkar ki, o da şudur: "a" şıkkının kabul edilmesi halinde mâna, "Mescidden geçme mecburiyetinde olanlar müstesna, sarhoşken, cünübken mescidden geçmeyin" şeklinde olur. Bu manaya göre, yapılan bu istisna, cünüb kimsenin mescidden geçmesinin caiz olabileceğine delâlet etmiş
olur ki, bu Şafiî'nin görüşüdür, "b" şıkkının kabul edilmesine göre manâ, "Sarhoşken namaza yaklaşmayın ve yolcu olmanız müstesna, cünüb iken de namaza yaklaşmayın" şeklinde olur. Buna göre, tabirinden yolcu murad edilmiştir. Böylece bu istisna da, cünüb kimsenin su bulamadığı zaman, o haliyle namaz kılabileceğine delâlet etmiş olur. Şaftî âlimleri, birinci ihtimalin tercihe daha şayan olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğuna şu hususlar da delâlet etmektedir:
a) Cenâb-ı Hak, "... namaza yaklaşmayın " buyurmuştur. "Yaklaşmak" ve "uzaklaşmak" manaları, hakikat yoluyfa, bizzat namaz hakkında doğru olmazlar. Bu manalar ancak "mescid" hakkında doğru olabilirler.
b) Biz, eğer bu kelimeyi söylediğimiz manaya hamledersek, bu takdirde istisna sahih olur. Ama biz onu sizin söylediğiniz manaya hamledersek, bu takdirde istisna sahih olmaz. Çünkü, müsafir olmadığı halde, şiddetli bir hastalık sebebiyle su bulamayan bir kimsenin, teyemmüm ile namaz kılması caizdir. Durum böyle olunca, âyeti bizim dediğimiz manaya hamletmek daha evlâ olur.
c) Biz, kelimesini, "cünüb olan yolcu" manasına hamledersek, eğer bu kimse su bulursa, onun namaza yaklaşması kesin olarak caiz olmaz. O takdirde de, âyet-i kerimedeki istisnayı hazfetmek gerekecektir. Su bulamaması durumundaysa, namaza, ancak teyemmüm ile yaklaşması caiz olur. Bu durumda da, âyetteki bu şartı izmâr etmek gerekecektir. Ama bizim söylediğimizi benimsememiz durumunda, biz âyetteki herhangi bir şeyi hazfetmek zorunda kalmayız. Binâenaleyh, bizim görüşümüz daha uygundur.
d) Allah Teâlâ, yolculuğun ve suyun bulunmaması halinin hükmünü, bundan sonra da teyemmümü zikretmiştir. Binâenaleyh, bunu, bu âyetten sonraki bir âyette zikredilen bir hükme hamletmek caiz olmaz. Bunu teyid eden bir başka husus da şudur; Kıraat âlimleri ifâdesinde vakfedip, sonra da, ifadesiyle başlamayı müstehab saymışlardır. Çünkü, bu ikincisi başka bir hükümdür. Ama, âyeti bizim zikretmiş olduğumuz manaya hamledersek, bu takdirde bu ek açıklamalara gerek duymayız. Binâenaleyh, bizim görüşümüz daha evlâdır.
İkinci görüşü dektekleyenler şöyle diyebilirler: Hak Teâlâ'nın, "... söylediğinizi büinceye kadar" buyruğu, O'nun "namaza yaklaşmayın" ifâdesinden bizzat namazın
“Sekr” ve “Sükara” Kelimesinin Manası
Vahidi (r.h) şöyle der:" kelimesi, (sarhoş) kelimesinin çoğuludur. Fa'lâne vezninde olan her sıfatın "Sekt" ve "Sükârâ" Kaimesinin Manası cem'i, "küsâtâ" ve "kesâlâ" (tembeller) gibi, fu'âlâ ve fa'âlâ vezninde getir. Arapça'da "sekr" kelimesinin asıl manası, yolu tıkamaktır. "Su bendini tıkadı" tabiri de, bu manadadır. Göz şaşırıp kaldığında, ' "Onun gözü iyi şaştı ' denilir. Cenâb-ı Hakk in, "Gözlerimiz (bir sarhoş gözü gibi) döndürülmüş..." (Hicr, ısıyani "örtüldü de, onun görme nuru nüfuz etmez oldu ve eşyayı olduğu gibi göremez oldu" âyetindeki kelime de aynı manadadır. "Sekrü'l-mâi" ifadesi de böyledir. Bu, suyu tekrar akış yönüne döndürmektir. İçkiden dolayı sarhoş olmak ise, insanın sarhoşluktan önceki ayık hâlinden kesilmesidir. Dolayısıyla onun görüşü, ayık hâlindeki görüşünün geçerli oluşu gibi olmaz. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: Âyette geçen "sükârâ" lafzı hakkında şu iki açıklama yapılmıştır:
a) Şundan murad, içkiden dolayı olan sarhoşluktur ki bu, ayık olmanın zıddıdır. Bu, Sahabe ve Tabiîn'in cumhurunun görüşüdür.
b) Bu, Dahhâk'ın görüşü olup; buna göre bu ifadeden maksad, içki sarhoşluğu değil uyku sarhoşluğu (sersemliği)dir. "Sarhoşluk" kelimesi, uyku hakkında da kullanılır. Binâenaleyh âyetteki kelime, bu manaya da muhtemeldir. Deliller de bunu gösterir. Dolayısıyla bu manayı tercih etmek gerekir. Lafzın, bu manaya da muhtemel olduğunu şu iki bakımdan da izah edebiliriz:
1) Daha önce de söylediğimiz gibi, Arapça'da "sekr" lafzı, yolu tıkamak manasındadır. Hiç şüphe yok ki insan, uyku esnasında, insanın nefes alıp verdiği yollar, yoğun buharlarla dolar. Böylece de o yollar, bunlarla tıkanmış olur da, onun gören ve işiten kuvveti bedeninin dıştna çıkamaz.
2) Ferezdak şöyle demiştir:
" Gece boyunca yürümesinden anlaşılıyor ki konakladığın her menzilde uyku, ona (adeta) bir içki takdim etmiştir." Lafzın bu manaya da gelebileceği sabit olunca, biz deriz ki: Deliller de bunu göstermektedir. Bunun izahı şu yönlerdendir:
a) Hak Teâlâ'nm, "Siz sekr halinde iken, ne dediğinizi büinceye kadar namaza yaklaşmayın" âyetinin zahiri, Allah'ın, bu kimselerin ne dediklerini bilmedikleri zaman namaza yaklaşmalarını men etmiş olduğunu gösterir. Böyle bir insanı, mükellef tutmak akten ve naklen imkansızdır. Bunun aklen imkansızlığı şu bakımdandır: Bu insanı mükellef tutmak, teklif-i mâla yutak (güç yetirilemeyecek şeyle mükellef tutmak) manasına oelir. Bunun naklen imkansızlığı ise şu bakımdandır: Hz. Peygamber (s.a.s):
"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (yani bunların lehine ve aleyhine birşey yazılmaz): Bulûğa erinceye kadar çocuktan; İyileşinceye kadar deliden ve uyanmcaya kadar uyuyandan "[102]buyurmuştur. Şüphe yok ki sarhoş, deli gibidir. Binâenaleyh o anda mükellefiyetin ondan da kalkmış olması gerekir.
b)Hz. Peygamber(s.a.s): "Sizden birisini namazda İken uyku bastırdığında, uykusu geçinceye kadar uyusun. Çünkü o, uyuklaya uyuklaya namaz kılarsa, belki istiğfar ediyorum diye, kendi kendine söver" [103] buyurmuştur. İşte Dahhâk in görüşünün izahı böyledir. Bil ki doğru olan birinci görüştür. Bunun böyle olduğuna şu iki şey de delâlet eder:
a) "Sekr" (sarhoşluk) lafzı, içkiden dolayı olan sarhoşluğu mecaz değil, hakikat olarak ifâde eder. Kelimelerde aslolan "hakikat" manasıdır. Fakat bu lafzı aşk, gazab, korku veya uykudan dolayı meydana gelen sarhoşluğa hamletmek mecaz olup bu da ancak kayıtlı olarak (yanineden dolayı olduğu belirtilerek) kullanılır. Mesela Cenâb-ı Hak, "Ölüm sarhoşluğu, gerçek olarak geldi" (Kat, 19) ve "İnsanları sarhoş görürsün. Halbuki onlar sarhoş değildirler" (Hacc. 2) buyurmuştur.
b) Bütün müfessirler bu âyetin içki içme hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Usûl-ü fıkıhta, "Bir âyet, muayyen bir hâdise hakkında ve belli bir sebepten ötürü nazil olmuş ise, o sebeb-i nüzulün o âyet ile murad edilmemiş olması imkânsızdır" kaidesi yer almıştır. Dahhâk'ın, "Bu âyetteki nehiy, içkiden olan sarhoşluğa nasıl şamil olabilir?" şeklindeki görüşüne gelince, biz deriz ki: "Çünkü o adam uyurken ve hiçbir şey anlamazken, bu nehiy onu nasıl içine alır?" denilir. Sonra buna şu şekilde cevap verilir: Bu âyetten maksad, namaz kendilerine vacip iken, anlayışı ihlal eden, sarhoşluğa götüren içki içmekten insanları men etmektir. Böylece bu lafız, sarhoşluk halinde namaz kılmayı men etmeden uzaklaşmıştır. Halbuki ondan maksad, namaz vaktinde sarhoşluğa yol açacak şekilde içmekten nehyetmektir. Dahhâk'ın tutunduğu hadise gelince, bu da, âyette zikredilen sarhoşluğun uyku olduğuna delâlet etmez." [104]
Bu Ayetin Mensuh Olduğunu Söyleyenler
Bazı âlimler, bu âyetin Mâide süresindeki 90. âyetle neshe- dildiğini söylemişlerdir. Ben derim ki: Ancak şöyle denilmesi Bu ÂyrinMereuh Olduğunu Söyleyeni halinde, burada neshin cereyan ettiği söylenebilir: "Sarhoşluk halinde namaza yaklaşmama ile ilgili nehiy, kişinin ne dediğini bilir hâle gelmesine kadar uzatılmıştır. Bir noktaya kadar uzatılan hükmün ise, o noktaya varıldığı zaman sona ermesi gerekir. Binâenaleyh bu, kişi ne dediğini bilir hale geldiğinde, sarhoş olmakla beraber, namaza yaklaşmasının caiz olmasını iktizâ eder. Halbuki Allahu Teâlâ, Mâide süresindeki âyetiyle içkiyi haram kılınca, bu olabilirlik hükmünü kaldırmıştır. Böylece Madie süresindeki âyetin, bu âyetin delâlet ettiği şeylerin bir kısmını neshetmiş olduğu sabit olur. 1şte, burada söz konusu edilen neshin izahı komusunda hatırıma gelen budur."
Buna da şu şekilde cevap verilebilir: Biz, bu nehyin neticesinin, namaza yaklaşıldığında sarhoşluğu gerektiren içki içmeye varıp dayandığını beyân etmiştik. Bir şeyin husûsen zikredilmesi, zayıf bir zan yoluyla olması durumu hariç, onun dışında kalanlardan hükmün nefyedilmiş olduğuna delâlet etmez. İşte böyle olan bir durum da nesh sayılmaz. [105]
Beşinci Mesele
Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Bu kelime, sîn harfinin fetha- sıyla (helak olanlar) ve {aç kimseler) kelimelerinde olduğu gibi, cemi bir kelime olmak üzere, şeklinde de okunmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, ve cünüb iken de yolcu olmanız müstesna" buyurmuştur. Hak Teâlâ'nın ifâdesi, O'nun i"sizlersarhoşken.." ifâdesine atıfır. ifâdesinin başındaki vâv ise, hâl vâvıdır. Buna göre bu ifâdelerin takdiri, "Sarhoş ve cünüb olduğunuz hâlde, namaza yaklaşmayın" şeklinde olur. Ç-âr kelimesi, müfredi ve cem'i, müzekkeri ve rnüennesi müsavi olan bir kelimedir. Çünkü bu kelime, masdar olan "uzaklaşmak, cünüb olmak" masdannın yerine geçen bir isimdir. Halbuki biz, "cenabet" kelimesinin asit mânasının "uzaklaşmak, uzaklık" olduğunu; yine temizleninceye kadar namazdan, mescidlerden ve Kur'an okumaktan uzaklaştığı için, kendisinin gusletmesi gereken, vâcib olan kimseye de cünüb denildiğini sfrylemiştik. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki, biz bu ifâdeyle ilgili olarak şu iki görüşün bulunduğunu beyan etmiştik:
a) Buradaki kelimeleriyle mescidlerden geçmek, mescidlerden geçen manası kastedilmiştir.
b) Bu tabirle müsafirler, yolcular kastedilmiştir. Ve biz yine, bu ikisinden birisinin diğerine nasıl tercih edildiğini de açıklamıştık. [106]
Abdest İmkânı Olmayınca Teyemmüm
Cenâb-ı Hak,
"Eğer hasta olur veya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahud sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten) gelirse, yahud kadınlara dokunup da bir su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır" (Nisa, 43} buyurmuştur.
Bil ki, Cenâb-ı Hak bu buyruğunda şu dört çeşit insandan bahsetmiştir:
a) Hastalar,
b) Yolcular,
c) Tuvaletten gelenler,
d) Kadınlara dokunanlar...
İlk iki kısım olan hastalık ve yolculuk, insanı teyemmüm etmeye zorlar. Son iki kısım ise, su bulunduğu zaman su ile temizlenmeyi, su olmadığı zaman ise teyemmüm etmeyi iktizâ eder. Biz bu kısımlardan herbirine ait hükmü ele alacağız. [107]
Hastalık Sebebiyle Teyemmüm
Birinci Sebep, ki bu hastalık halidir. Bil ki, hastalık üç şekilde olur:
1) Çiçek hastalığı ve çok büyük çıbanlarda olduğu gibi, su kullanması halinde, kişinin kesinlikle ölmesi durumunda olması.
2) Su kullanmakla ölmezse de çok fazla elem ve ızdırap duyması hali.
3) Kişinin ölümden ve şiddetli acı duymaktan bir endişesi olmaksızın suyu kullanması halinde bedeninde bir kusur ve ayba sebebiyet verecek bir şeyin, bir izin kalmasından endişelenmesi hali. İşte bu sebeple fukahâ, ilk iki kısım söz konusu olduğunda teyemmüm etmeyi caiz görmüşler, üçüncüsünde ise, bunu caiz görmemişlerdir. Hasan elBasrî, suyun bulunmaması durumu müstesna, bunların hiçbirinde teyemmümün caiz olmadığını iddia etmiş ve şunları buna delil getirmiştir: Âyetin sonunda, "... bir su bulamazsanız" buyurulmuş olmasının da gösterdiği gibi, hastanın teyemmüm etmesinin cevazını, suyun bulunmaması haline bağlamıştır. Teyemmümün muteber olmasının şartı bu olunca, bu şart bulunmadığı zaman teyemmümün de caiz olması gerekir. Bu, aynı zamanda İbn Abbas'ın görüşüdür. O, şöyle derdi: "Allah Teâlâ eğer diieseydi, hastayı bundan daha şiddetli ve zor bir şeyle imtihan ederdi."
Fukâhanın delili ise şudur: Allah Teâlâ, su bulamadığı zaman hastanın teyemmüm etmesine müsaade etmiştir. Bunda, su bulunduğu zaman, teyemmüm etmenin yasaklanmış olduğuna dair bir delil yoktur. Hem sünnet, bunun caiz olduğuna delâlet etmektedir. Sahabenin birisi hakkında rivayet edilen şu haber de, bunu teyid etmektedir: O sahabe cünüb olmuştu; bedenindeyse büyük bir yarası vardı. Birilerine bu durumu sorunca onlar gusletmesi gerektiğini söylediler. O da gusledince oluverdi. Hz. Peygamber (s.a.s) bunu duyunca "Allah onların canım alsın, onu öldürdüler" dedi. İşte bu da bizim söylediğimiz şeyin caiz olduğuna delâlet etmektedir. [108]
Yolculuk Sebebiyle Teyemmüm
İkinci Sebep, yolculuktur. Âyet, yoicu olan kimsenin, yolculuğu ister uzun ister kısa olsun, su .bulamadığı zaman teyemmüm edeceğini gösterir. [109]
Tabiî İhtiyaçtan Sonra...
Üçüncü Sebep, insanın tuvaletten (def-i hacetten) gelmesidir. Âyette geçen, insanın def-i hacet (tuvalet ihtiyacı) için rahatça oturabileceği çukur bir yerdir ki, bu kelimenin cem'i, şeklindedir. İnsan tuvalet ihtiyacı olduğunda, kendisini başkasının göremeyeceği bir yer arar. Sonra def-i hacet, bir şeyin, bulunduğu yerine nisbetle isimlendirilmesi gibi, bu isimle adlandırılmıştır. [110]
Cinsel Temastan Sonra Teyemmüm
Dördüncü Sebep, kadınlara dokunmaktır. Bu hususta birkaç mesele vardtr: [111]
Birinci Mesele
Hamza ve Kisâî, kelimeyi "lems" masdarından olmak üzere, elifsiz olarak ,(dokundunuz) şeklinde; diğer
kıraat imamları ise, müfâ'ale babından olarak, şeklinde okumuşlardır. [112]
İkinci Mesele
Müfessirler, bu âyette geçen "dokunma"dan ne kastedildiği hususunda ihtilâf edip, şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:
a) Bundan murad, cima (cinsî münâsebettir. Bu, İbn Abbas (r.a), Hasan el-Basrî, Mücâhid, Katâde ve Ebu Hanîfe (r.h)'nin görüşüdür. Çünkü kadına el ile dokunmak abdesti bozmaz.
b) Bundan maksad, ister cinsî münasebet esnasında, ister başka bir şekilde olsun, kadın ile erkeğin derilerinin biribirine dokunmasıdır. Bu İbn Mes'ûd, İbn Ömer, Şa'bî, Nehâ'î ve Şâfİİ (r.h)'nin görüşüdür.
Bil ki bu, birinci görüşten daha tercihe şayandır. Çünkü bu âyetin iki kıraatinden biri "yahud da kadınlara dokunduğunuz zaman''şeklindedir. "Lems" (dokunma) kelimesinin, hakiki manası el ile dokunmaktır. Bu kelimeyi, cima manasına almak mecazdır. Halbuki sözlerde asloian, sözü hakîkî manasına almaktır. İkinci kıraat ise, "lems" kelimesinin mufâ'ale babtndan gelen, (karşılıklı birbirinize dokunduğunuz zaman) şeklindedir. Bu stga da, hakîkat olarak cima manasına gelmez. İki mütevâtir kıraatten anlaşılan manalar arasında bir çelişki (tezad) meydana gelmesin diye, bunu da hakîki manasına hamletmek gerekir. Bu kelime ile, cima (cinsî münâsebet) manasının kastedildiğini söyleyenler, şu şekilde delil getirmişlerdir: Gerek "tems", gerekse "mess" kelimeleri, Kur'an-ı Kerim'de cima manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak "Eğer siz onları kendilerine dokunmadan önceöoşarsaniz..."{Bakara,237)vezthar âyetinde, ' '(Onların) birbiriyle temas etmezden önce, bir köle azâd etmeleri (lâzımdır)'' (Mücâdele. 3} buyurmuştur. İbn Abbas (r.a), Allah hayy, kerîm, nezîh olduğu için kinayeli olarak (nezîh bir şekilde) cinsî münasebeti, "lems" (dokunma) diye ifâde etmiştir. Yine hades (abdestsizlik haH) de iki çeşittir: Küçük olan, ki bu âyetteki "Sizden birisi ayak yolundan (tuvaletten)gelirse" ifadesi ile anlatılan husustur. Binaenaleyh şayet, Hak Teâlâ'nın "Yahut da kadınlara dokunursanız" tabirini de, küçük hades manasına alırsak, âyette büyük hades (cünüblük hali) zikredilmemiş olur. Bundan dolayı bu ikinci ifadeyi, büyük hadese (cünüblük haline, cinsî münasebete) hamletmek gerekir.
Bil ki bu görüştekilerin yaptıkları bütün bu izahlar, bir delil olmaksızın lafzın zahirî manasını bırakmaktan ileri geçemezler. Bundan ötürü bunun caiz olmaması gerekir. Hem, cünüblükle ilgili hüküm "ve cünüb iken de..." ifadesinde geçmişti. Bundan dolayı eğer biz bu sonraki ifadeyi de cünüblük manasına alırsak, bir tekrar olmuş olur. [113]
Üçüncü Mesele
Ehl-i Zahir (Zahirîler) âyetteki "Yahut da kadınlara dokunur- sanız" ifâdesinin zahirine dayanarak, sadece dokunan (erkeğin) abdestinin bozulacağını, dokunulan kadının abdestinin ise bozulmayacağını söylemişlerdir. Şafiî (r.h) de hem dokunanın, hem dokunulanın abdestinin bozulacağını söylemiştir.
Bil ki Allah Teâlâ, bu dört sebebi zikretmesini müteakip birsu bulamazsanız" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [114]
Teyemmüm, Ancak Su Arayıp Bulamadıktan Sonra Yapılır
Şafiî (r.h), "Bir kimse, namaz vakti girdiğinde su arasa ve fakat bulamayıp teyemmüm ederek namaz kılsa, daha sonra bir sonraki namazın vakti girse, suyu yeniden araması gerekir" derken; Ebu Hanife (r.h), bunun gerekmediğini söylemiştir. Şafiî'nin delili, Hak Teâlâ'nın, "bir su bulamazsanız" ifadesidir. "Su bulamama" tabiri suyun daha önce aranmış olduğunu ihsas ettirmektedir. Binaenaleyh her teyemmümden (namazdan) Önce su aramak gerekir. İmdi şayet "bulma" tabirimiz, önceden bir araştırmanın olduğunu ihsas ettirmez. Nitekim Cenâbı Hak, "(O), seni (çocukluğunda) kaybolmuş bulup da, yolunu doğrultmadı mı? Seni bir fakir olarak bulup da, zengin kılmadı mı?" (Duhâ, 7-8); "Biz onların çoğunda ahde (vefa) bulamadık" (Arat, 102) ve "Biz, onda bir azim bulamadık" crahâ. 115) buyurmuştur. Zira araştırma, talep etme, Allah hakkında düşünülemez denirse, biz de deriz ki: Her nekadar Allah'