NİSÂ SURESİ
AYETLER: 22-31
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Kadınlarla İlgili Beşinci Hüküm
'Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak daha önce geçenler müstesna... Şüphe yok ki o bir hayasızlık, (Allah'ın) hışmına (bir sebep) ve kötü bir yoldur " (Nisa, 22).
Bu âyetle ilgili meseleler vardır:[1]
Birinci Mesele
İbn Abbas (r.a) ve müfessirlerin ekserisi şöyle demişlerdir: "Câhiliyye devri insanları, babalarının hanımları ile evlenirlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyetle onları bu işten nehyetti." [2]
Nikahın Cinsi Münasebet Olduğu Şeklindeki İzah
Ebu Hanife (r.h) "Bir kimsenin, babasının zina ettiği bir kadınla evlenmesi haramdır" derken, Şafiî (r.h) ise, "haram değildir" demiştir. Ebu Hanife bu âyetle istidlal ederek şöyle demektedir: "Çünkü Allah Teâlâ insanı, babasının nikahladığı bir kadını nikâhlamaktan nehyetmiştir. Nikâh, cinsî münasebetten ibarettir. Binâenaleyh bu âyet, insanı, babasının cinsî münasebette bulunduğu kadını nikâhlamaktan nehyetmiştir. Biz, şu sebeplerden dolayı nikâhın cinsi münasebette bulunmaktan ibaret olduğunu söyledik:
1- Cenâb-ı Hak, "Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boşarsa ondan sonra kadın, kendinden başka bir kocayı nikâhlamadıkça ona helâl olmaz" (Bakara, 230) buyurmuş, böylece bu nikâhı karıya nisbet etmiştir. Halbuki karıya nisbet edilen nikâh akid değil cinsî münasebette bulunmaktır. Çünkü insanın, bizzat kendi zevcesiyle evlenmesi mümkün değildir. Çünkü hâsıt-ı tahsil imkânsızdır. Bir de, bu âyette nikâr ile kastedilen nikah akdi olsaydı, o zaman sırf akid ile (üç talâk ile boşanan kadın ilk kocasına) helâl olması gerekirdi. Böyle olmadığına göre, biz bu âyette nikâhlar kastedilenin, nikâh akdi olmadığını anlamış oluruz. Böylece de bunun, "cins* münasebef'te bulunmak olduğu açık bir biçimde ortaya çıkar. Çünkü, aralarında br fark bulunduğunu hiç kimse söylememektedir.
2- Hak Teâlâ, yetimleri nikâha erdikleri zamana kadar deneyin..." (nm. e buyurmuştur. Burada "nikâh" sözünden kastedilen, nikâh akdi değif cinsî münasebettir. Zira, "akîd" yapma ehliyeti devamlı olarak mevcuttur.
3- Cenâb-ı Hak, "zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz.." (Nûr,3)buyurmuştur. Binaenaleyh, eğer buradaki "nikâh" sözünden maksad nikah akdî olsaydı, o zaman yalan söylenmiş olması gerekirdi.
4-Hz. Peygamber (s.a.s) "Elininikahlayan (eliyle kendini tatmin eden) melundur"[3] buyurmuştur. Hz. Peygamber'in bu hadisindeki "nikâh" sözüyle, nikâh akdi değil, aksine cinsî münasebette bulunma, yani elle tatmin olma kastedilmiştir.
Bütün bu anlatılanlarla, "nikâh"ın cinsî münasebette bulunmaktan ibaret olduğu sabit olmuş olur. O zaman da Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manasının, "Babalarınızın cinsî münasebette bulunduğu o kadınları nikahlamayın" şeklinde olması gerekir ki, bu durumda bu ifâdeye hem nikahladığı hem de zinada bulunduğu kadınlar dahil olmuş olur." Nikâh lâfzı, cinsî münasebette bulunmak manasına geldiği gibi, akid yapmak manasına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İçinizden bekarları evlendiriniz.." (Nûr,32), "Sizin için helâl olan (diğer) kadınlardan nikâh edin" (Nisa,3) ve "Mü'min kadm-ları nikahlayıp da..." Hz. Peygamberde, "Ben nikâhtan dünyaya geldim; zinadan doğmadım" buyurmuşlardır. O halde, artık niçin nikâh lâfzını cinsî münasebette bulunmaya hamletmek, nikâh akdi yapmaya hamletmekten daha evlâ olur" denilebilsin?
Hanefîler, bu soruya şu üç şekilde cevap vermişlerdir:
a) Kerhî'nin şu görüşü: "Nikâh lâfzı, "cinsî münasebette bulunma" anlamında hakikat; "akid yapma" manasında ise mecaz ifâde eder. Zira, Arapça'da nikâh lafzı, "eklemek, ilâve etmekten ibarettir. Bu mâna ise akidde değil, cinsî münasebette söz konusudur. Böylece "nikâh" lâfzı, cinsî münasebette bulunmak manasında hakikat ifâde etmiş olur. Daha sonra akid yapmak, bu isimle, nikâh kelimesiyle adlandırılmıştır. Çünkü nikâh akdi, cinsî münasebette bulunmanın bir sebebi olunca, böylece müsebbebin ismi sebebe verilmiş olur. Bu tıpkı şuna benzer: "Akîka", doğarken çocuğun başında bulunan saçlara verilen bir isimdir. Daha sonra, bu saçlar tıraş edilirken, kesilen koyun da "akîka" diye isimlendirilmiştir. İşte burada da böyledir." Bil ki, Kerhî'nin görüşüne göre tek bir lâfzı, aynı mana kastedilerek, hem hakîkî hem de mecazî manada kullanmak caiz değildir. Binaenaleyh, hiç şüphesiz Kerhî, bu âyetten anlaşılanın "cinsi münasebette bulunma"nın hükmü olduğunu, akdin hükmünün ise bu âyetten anlaşılmadığını; aksine başka bir yoldan ve başka bir delilden elde edildiğini söylüyordu.
b) Bazı alimler, müşterek bir lâfzın, iki mâna hakkında birden kullanılabileceğini söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedirler: Zikredilen âyetler, nikâh lâfzının, hem cinsî münasebette bulunmak, hem de nikâh akdi yapmak manasında beraberce kullanıldığına delâlet etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin" buyruğu nikâh lâfzını, ifâde ettiği her iki manaya da hamledebilmek için, hem cinsî münasebette bulunmaktan, hem de nikâh akdi yapmaktan bir nehy olmuş olur,
c) Bu, "Müşterek lâfzın, ifâde ettiği her iki mâna hakkında da kullanılması caiz değildir" diyenlerin görüşüdür. Onlar sözlerini şu şekilde sürdürmüşlerdir: Zikredilen deliller ile nikâh lâfzının, Kur'ân-ı Kerim'de bazan "cinsî münasebette bulunmak", bazan da "nikâh akdi yapmak" manasında kullanılmış olduğu ortaya çıkar. Bu lâfzın hem müşterek bir lâfız, hem de mecaz olduğunu söylemek ise, aslolanın hilâfınadır. Binaenaleyh bu kelimeyi, müştereklik ve mecaz manası bertaraf olsun diye, müştereklikle mecaz arasında ortak olan bir noktada hakikat kabul etmek gerekir ki, işte bu nokta da eklemek, katmak, ilâve etmek manasıdır. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin" buyruğu, bu iki kısım arasında müşterek olan bu "eklemek, katmak" manasından bir neyh olmuş olur. İki kısım arasında müşterek bir manadan nehyetmek ise, hiç şüphesiz, o iki kısmın her birinden bir nehy olmuş olur. Zira evlendirmekten nehyetmek, hem nikâh akdinden, hem de cinsî münasebette bulunmaktan beraberce nehyetmek olur. Bu sorunun açıklanması hususunda söylenilmesi mümkün olanların tamamı bundan ibarettir. [4]
"Nikâh Cinsî Münasebet Değil, Yapılan Akiddir" İzahı
Hanefîlerin bu görüşüne şu şekillerde cevap verilebilir:
1- Biz, nikâh kelimesinin, cinsî münasebette bulunmak anlamına geldiğini kabul etmiyoruz. Hanefilerin, bu konuda tutunmuş oldukları bütün deliller şu şeylerle çelişmektedir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s), "Nikâh benim sünnetimdir"[5] buyurmuştur. Şüphe yok ki, cinsî münasebette bulunmak, cinsî münasebette bulunmak itibariyle, O'nun bir sünneti değildir. Aksi halde, zina yoluyia cinsî münasebette bulunmanın da Hz. Peygamberin bir sünneti olması gerekirdi. Nikâhın bir sünnet olduğu, cinsî münasebette bulunmanın ise bir sünnet olmadığı sabit olunca, nikâhın cinsî münasebette bulunmaktan ibaret olmadığı sabit olmuş olur. Hz. Peyamber'in, "Evleniniz, çoğahnız.."[6] emrine temessük etmek de böyledir. Eğer, cinsî münasebette bulunmak "nikâh" lafzıyla isimlendirilmiş olsaydı, bu mutlak manada cinsî münasebette bulunmak hususunda bir müsaade olmuş olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, "İçinizden bekârları evlendirin" (Nur, 32) ve "Sizin için helâl olan (diğer) kadınlardan nikâh edin" (Nisa, 3) ifadeleriyle ihticâc etmek de böyledir.
"Deliller arasında bir çelişki meydana geldiğinde, tercih bizimledir" denilemez. Zira biz, cinsî münasebette bulunmanın hakîkî manada "nikâh" lafzıyla adlandırılmış olduğunu söylemiş olsaydık, o zaman delillerimize mecazın da girmiş olması gerekirdi. Mecaz ile tahsis etmek arasında her ne zaman bir tearuz meydana gelirse, tahsîsi tercih ve iltizâm etmek evlâ olur.
Çünkü biz şöyle diyoruz: "Nikâh lâfzının akid manasında kullanılabileceği görüşüne siz de yardımcı oluyorsunuz. Zira şayet biz, "nikâh lâfzı cinsî münasebette bulunmak manasında hakikat ifâde eder" dersek, o zaman zikretmiş olduğumuz âyetlerde tahsisin bulunması gerekir. Yine, içinde nikâh lâfzının geçmiş olduğu âyetlerde bu lâfzın akid manasında mecazî olarak kullanılmış olduğuna hükmetmek gerekir. Ama, bu âyetlerdeki nikâh lafzının cinsî münasebette bulunmak manasına geldiğini söylersek, o zaman tahsis etmiş olmamız gerekmez. Binâenaleyh, sizin hükmünüz, hem mecazın hem de tahsisin aynı anda bulunmasını; bizim hükmümüz ise sadece mecazı gerektirir. Bundan dolayı bizim görüşümüz daha evlâdır.
b) Nikâh lâfzının cinsî münasebette bulunmak manasında hakikat olmadığına delâlet eden delillerden birisi de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Ben nikâhtan dünyaya geldim, zinadan doğmadım" şeklindeki sözüdür. Böylece Hz. Peygamber, kendisinin zinadan değil de, nikâhtan dünyaya geldiğini beyân etmiştir. Bu ise, zinanın bir nikâh olmadığını; aksine onun sadece cinsi münasebette bulunmak olmasını gerektirir. Bu ise, cinsî münasebette bulunmanın bir nikah olmamasını iktizâ eder.
c) Bir kimse zinadan olan çocuklar hakkında, Onlar nikâh yoluyla meydana gelen çocuklar değillerdir" diye yemin etse, yemininde "hânis" olmaz (yemini doğru olmuş olurdu). Eğer cinsi münasebette bulunmak bir nikâh olmuş olsaydı, o zaman o kimsenin yemini yerinde olmuş olmazdı. İşte bu da, cinsî münasebette bulunmanın hakikî mânada olmak üzere "nikâh" lafzıyla isimlendirilmeyeceğine apaçık bir delildir.
2- Biz, cinsî münasebette bulunmanın "nikâh" lafzıyla adlandırılmış olduğunu kabul ediyoruz. Ama ne var ki, nikâh akdi yapmak da bu lâfızla adlandırılmıştır. O zaman daha niçin âyeti, sizin ileri sürmüş olduğunuz şeylere hamletmek, bizimkilere hamletmekten daha evlâ oluyor?
Kerhî'nin zikretmiş olduğu şeye gelince, bu son derece zayıf ve yetersizdir. Bunu iki şekilde izah edebiliriz:
Birinci şekil: Cinsî münasebette bulunmak, nikâh akdi yapmanın bir neticesi (müsebbebi)dir. Müsebbebin isminin, mecazî olarak sebep yerinde kullanılması uygun ve güzel olduğu gibi; sebebin isminin de, mecazî olarak, müsebbebe verilmesi yerinde ve güzeldir. Nikâh lâfzının, cinsî münasebette bulunmanın bir ismi; sonra da bu ismin, cinsî münasebette bulunmanın sebebi olduğu için, nikâh akdi yapmaya ıtlak edilmiş olduğunun söylenmesi muhtemel olduğu gibi, aynı şekilde nikâh lafzının, nikâh akdi yapmanın bir ismi, sonra da bu ismin, -cinsî münasebette bulunmak nikâh akdinin bir neticesi olduğu için- cinsî münasebette bulunmaya ıtlak edilmiş olduğunun söylenmesi de muhtemeldir. O halde daha niçin, onlardan biri diğerinden evlâ olsun? (Böyle bir evleviyyetten bahsedilecekse), bizim zikretmiş olduğumuz ihtimal daha evlâdır. Zira sebebin müsebbebi gerektirmesi; müsebbebin muayyen sebebini istilzam etmesinden daha evlâdır. Çünkü bir hakikatin meydana gelebilmesi için, birçok sebebin bulunması imkânsız değildir. Meselâ bu, "mülk" lâfzı gibidir.. Zira bu mülkiyyet alışveriş, hibe, vasiyyet ve veraset yoluyla meydana gelmiş olabilir. Bir mülâzemetin bulunmasının, mecazın meydana gelebilmesinin şartı olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Böylece "nikâh" lâfzının, nikâh akdi yapmada hakikat; "cinsî münasebette bulunmak" manasında mecaz olduğuna hükmetmenin, aksini söylemekten daha evlâ olduğu ortaya çıkmış olur.
İkinci şekil: "Nikâh" lâfzı, şayet cinsî münasebette bulunmada hakikat; nikâh akdi yapmada mecaz olsaydı, -ki usûlü fıkıhta, bir lâfzın aynı anda hem hakîki hem de mecazî mânada kul lanı lamıyacağı hükmü yer almıştır- bu durumda âyetin, nikâh akdi yapma hükmüne delâlet etmemesi gerekir. Bunu her ne kadar Kerhî benimseyip ileri sürmüşse de, ancak ne var ki bu. kat'î delil ile bertaraf edilmiştir. Bu böyledir, çünkü müfessirler, bu âyetin nüzul sebebinin, cahiliyyedekilerin babalarının hanımlarıyla evlenmeleri olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Müslümanlar da, bu âyetin nüzul sebebinin bu âyetin hükmüne dahil olması gerektiği hususunda icmâ etmişler; daha doğrusu, bu sebeb-i nüzul dışındaki durumların bu âyetin hükmü altına girip girmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Sebeb-i nüzulün bu âyetin hükmüne dahil olmasına gelince, bu, ümmet arasında üzerinde icmâ edilen bir husustur. Müfessirlerin tcmâıyla, bu âyetin nüzul sebebinin, cima değil de akd-i nikâh olduğu; müslümanların icmâıyla da mutlaka sebeb-i nüzulün murad edilmesi gerektiği sabit olunca, böylece icmâ yoluyla, bu âyette nikâh akdinden nehyin murad edilmiş olduğu sabit olmuş olur. Buna göre Kerhî'nin görüşü bu kat'îdelilin zıddına ve hilâfına varid olmuş olur ki, bundan dolayı da kesin olarak bozuk olup, merdûddur.
Onların, "Biz nikâh lâfzını, her iki manasına da hamlederiz" şeklinde zikrettikleri hususa gelince, biz diyoruz ki: Bu da yanlış ve temelsizdir. Biz, fıkıh usûlünde bunun niçin yanlış olduğunu beyân etmiştik.
Üçüncü şekil: Bu konuda zikredilmiş görüşlerin en güzeli olmakla beraber o da zayıftır. Çünkü, cima esnasında söz konusu olan birleşme, bedenlerin birleşmesinden ve birbirine yapışmasından ibarettir. Nikâh akdinde meydana gelen birleşme ise, böyle değildir. Zira nikâh akdinde söz konusu olan îcâb ve kabul, kalıcı olmayan sözlerdirler. Binâenaleyh birleşme, karşılaşma ve birbirine yapışma mânaları bu sesler hakkında imkânsız olur. Hal böyle olunca da, cima ile akîd arasında bir mâna ortaklığı bulunmamaktadır ki, nikâh lâfzı onda hakikat ifâde eder denilsin. Bu bâtıl olunca geriye ancak "nikâh lâfzı, cima ile akîd arasında müşterektir; yine nikâh lâfzı, onlardan birinde hakikat ifâde etmektedir, diğerinde de mecaz..." denilmesi kalır ki, o zaman da söz daha önce zikredilmiş olan iki veçhe intikâl etmiş olur. İşte bu konuda söylenebilecek özet söz bundan ibarettir.
3- "Nikâh" kelimesinin "cima" manasına geldiğini kabul ettik.. Müfessirler lâfzının akıllı olmayan varlıklar hakkında hakikat ifâde ettiği hususunda icmâ ettikleri halde, siz niçin Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinden muradın, "nikahlanan" olduğunu söylediniz? Şayet bundan burada murad, "nikahlanan" (kadın) olmuş olsaydı, mecaz gerekirdi. Bu ise, aslın hilâfınadır. Daha doğrusu Arapça konuşanlar, ism-i mevsûlünün, kendisinden sonra gelen cümle ile birlikte, bir masdar takdirinde olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre âyetin takdiri, şeklinde olur. Buna göre bu ifâdeden murad, "Babalarınızın nikahı gibi bir nikâh yapmayınız. Çünkü atalarınızın nikahları velisiz ve şahidsiz, muvakkat (zamanla sınırlı) ve zorlama yoluyla idi" şeklinde bir nehiy olmuş olur. Binaenaleyh Hak Teâlâ, bu âyet ile onları bu şekilde nikâh yapmaktan nehyetmiş oldu. Bu görüş, âyetin tefsiri sadedinde Muhammed İbn Cerîr et-Taberî'den nakledilmiştir.
4- Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğundan muradın, "Nikahlanan (kadın)" olduğunu kabul ettik. Buna göre kelâmın takdiri, şeklinde olur. Fakat, "babalarınızın nikahladığı kimseler" İfâdesi, başına "küllü" (bütün) ve "ba'zı" lâfızlarının gelmesi sahih olması ve binâenaleyh "sizler, babalarınızın nikahladığı kimselerin bütününü nikahlamayın" ve "Sizler, babalarınızın nikahladığı kimselerin bir kısmını (bazısını) nikahlamayın" denilebilmesinin sahih ve uygun olmasının da delâlet ettiği gibi, umûm ifâde etmesi bakımından sarih ve net değildir. Şayet bu umûmî hüküm ifâde etme bakımından sarih olsaydı, bunun başına "küllü" (bütün, hepsi) kelimesinin getirilmesi bir tekrar, bazı (bir kısmı) kelimesinin getirilmesi de bir noksanlık olurdu. Bunun böyle olmadığı ise malumdur. Böylece Hak Teâlâ'nın, "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin" buyruğunun, umûmî bir hüküm ifâde etmediği sabit olmuş olur. Bu umûmî bir hüküm ifâde etmeyince, tartışma mevzuumuzu da ilgilendirmez.
"Bu, umûmî bir hüküm ifâde etmiyor ise, onu kısımlardan birisine hamletmek, diğer kısımlara hamletmekten daha evlâ olmaz. Çünkü o zaman bu ifâde, birşey anlaşılmayan mücmel bir söz olmuş olur. Aslolan ise, bunun böyle olmamasıdır" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bunun umûmî bir hüküm ifâde etmemesi halinde, bir kısma hamledifmesinin diğer kısımlara hamledilmesinden daha evla olmayacağını kabul etmiyoruz. Bu böyledir. Zira müfessirler, bu âyetin sebeb-i nüzulünün, babaların hanımları ile evlenme olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bundan dolayı âyetin hükmünü, bu kısma hamletmek daha evlâ olmuştur. Bu değerlendirmeye göre, âyetin mücmel olması ve tartışma mevzuu olan meseleyi ilgilendirmesi gerekmez.
5- Kabul edelim ki bu nehiy, tartışma mevzuu olan meseleyi içine alıyor. Fakat siz niçin "Bu âyet, haram oluşu ifâde ediyor" dediniz? Nehyin kısımlarından pek çoğu haramlığı değil aksine tenzîhi (mekruhu, sakındırmayı) ifâde etmiyor mu! O halde siz niçin, "muhakkak ki durum böyle değildir" dediniz? Bu konuda söylenecek son söz şudur: Bu, aslın hilâfına olan bir durumdur. Fakat bir delil, kendisine delâlet ettiği zaman, ona başvurmak gerekir. Biz inşaaltah bu nikahın ne manaya geldiğinin delillerini zikredeceğiz.
6- Farzet ki sizin zikrettiğiniz şeyler, bu nikahın fesadına (bozukluğuna) delalet etsin. Fakat burada bu nikahın doğruluğuna da delâlet eden deliller bulunmaktadır. Bunlar da birkaç tanedir:
Birinci delil: Bu nikâh, akdolunmuştur (kıyılmıştır), binaenaleyh sahih olması gerekir. Bunun akdolunmuş bir nikah oluşunun açıklaması, onun, Ebu Hanife (r.h)'ye göre, bu âyetle nehyolunmuş olmasıdır. Onun mezhebine göre, birşeyden nehyetmek, haddizatında o şeyin mün'akid (akdolunmuş, önceden geçerli) olduğuna delâlet eder. Fâsid alış-veriş ve Kurban bayramının ifk günü tutulan oruç meselesinde, Ebu Hanlfe'nin mezhebinin benimsediği esas görüş budur. Binâenaleyh bu iki mukaddimenin toplamından, bu nikah'ın Ebu Hanife'nin benimsediği bu kaideye göre, mün'akid olması gerekir. Bu durumda böyle bir nikahın mün'akid olduğunu söylemek sabit olunca, onun sahih olduğunu da söylemek gerekmektedir. Çünkü bu iki durum arasında bir fark olduğunu söyleyen kimse yoktur. İşte bu açıklama, bu nikâhın sıhhati konusunda, onlara ilzam (kendi delilini onlara karşı kullanma) yoluyla yöneltilmiş güzel bir izahtır.
İkinci delil: Hak Teâlâ'nın, "İman etmedikçe müşrik kadınları nikahlamayınız..." (Bakara, 221) âyetinin ifâde ettiği umûmî hüküm, müşrik kadınları nikahlamaktan nehyetmekte ve nehyi bir gayeye (bir zamana) kadar uzatmaktadır ki bu da o kadınların iman etmeleridir. Bir gayeye (müddete) kadar uzatılan hüküm, o gaye tahakkuk ettiği zaman sona erer. Bu sebeple onları nikahlamayı men eden hükmün, onlar iman edince sona ermesi gerekir. Bu yasaklama sona erince, onları nikahlamanın caiz olacağı hükmü ortaya çıkar. İşte bu da, mutlak manada o kadınları nikahlamanın caiz olmasını gerektirir. Şüphe yok ki bu umumîliğe, babanın zina yoluyla cinsî münasebette bulunduğu kadınlar ile diğer kadınlar dahildir. Bu konuda söylenecek son söz şudur:
Âyetin bu umûmî hükmünün bazı kısımlarına bir tahsis (sınırlama) girmiş olup tahsise maruz kalmayan sahada bu genel hüküm geçerli olmakta devam eder. Biz, aynı şekilde nikahla ilgili şu umûmî hükümlerin hepsi ile istidlal ederiz:
"İçinizden bekarları evlendirin" (Nur,32), ve "Sizin için helâl olan (diğer) kadınlardan nikâh edin" (Nisa, 3) âyetleri gibi.
Aynı şekilde "Onların dışındakiler ise size helâl kılındı' (Nisa. 24) âyetine de tutunuruz.
Bir kimse şöyle diyemez: "Bu âyetteki "Onların dışındakiler" ifâ-desindeki zamir, (ism-i mevsul, yani ilgi zamiri), daha önce anılan kadınlara râcîdir. "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlar.." da, daha önce zikredilmiş olanlar cümlesindendir." Bu böyledir. Çünkü zamirin, daha önce zikredilenlerden kendisine en yakın olana râcî olması gerekir. Burada zamire en yakın olan da "Analarınız, kızlarınız... size haram edildi" (Nisa, 23) ifadesidir. Binâenaleyh "Onların dışındakiler ise size helâl kılındı" (nm, 24) buyruğu bununla alakalıdır ve buna "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlar.." dahil değildir. Biz, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Sfee, dinî hayatını beğendiğiniz kimseler gelirse, onu evlendiriniz"[7] ve "Kızlarınızı, kütüvleri (denkleri) ile evlendiriniz"[8] hadislerinin ifâde ettikleri umûmî hükümlere de delîl olarak tutunuyoruz.
Bütün bu umûmî ifâdeler, tartışma konusu olan meseleyi içine alırlar.
Bil ki biz, "Usûl-ü'l-Fıkth"ta delillerin çokluğu sebebi ile tercih yapmanın caiz olduğunu beyân etmiştik. Durum böyle olunca diyoruz ki: Onların görüşüne uygun olarak "nikâh kelimesinin "cima" manasında hakîkat, nikah akdi manasında mecaz olmasının kabul edilmesi halinde, şayet âyeti "akid" anlamına hamledersek, tek bir mecaza başvurmuş oluruz. Âyeti nikahın haramlığı manasına hamletmemiz halinde de, bu birçok tahisi yapmış olmamız gerekir. Böy'ece tarafımızdan yapılan tercih, bu husustaki delillerin çokluğu sebebi ile olmuş olur.
Üçüncü delil, bu mesele hakkındaki Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu meşhur hadisidir. "Haram, helâli haram kılmaz'[9] Bu konuda (muhalifle-rimizce) söylenebilecek son söz şudur: "Bir damla içki, bir bardak suya düşse, o zaman haram (içki) helâl olan o suyu haram kılmış olur. Yahut evli bir kadın (kocasının nikâhı altında olmayan) öteki kadınlarla karışıp da ayırdedilemezse, bu durumda da onların haramhğı, onu da haram hale getirir." Ancak biz şunu diyoruz: Bazı durumlarda bu (umumî) hükme tahsisin girmiş olması, onunla istidlal edilmesine mâni değildir.
Dördüncü delil, kıyas yoluyla şöyle dememizdir: Nikahın caiz oluşunu gerektiren illet mevcuttur. İcmâ'ya konu olan şey ile tartışmaya konu olan şey arasındaki fark açıktır. Binaenaleyh nikahın caiz olduğunu söylemek gerekir. Nikahın caiz olmasını gerektiren şey, bu kadının nikâhını üzerinde ittifak edilen şartlar bulunduğu zaman, diğer kadınların nikahına kıyas etmektir. Diğer kadınların evlenmelerinde faydalar varsa, bu kadının evlenmesinde de vardır. Aradaki fark ise şudur: Şeriat, nikah sebebiyle meydana gelmiş olan bağı devam ettirmek amacı ile bu haramlığı (yani babanın karısının oğula haram olduğuna) hükmetmiştir. Malumdur ki zina böyle bir mahremiyet meydana getirmeye lâyık değildir.
Birinci makamın açıklaması: Bir kimse bir kadın ile evlense, eğer o gelinin yanına kayın pederi veya üvey oğlu, kocanın yanına da kayınvalidesi ve karısından taraf üvey kızı girmezse bu durumda kadın, evde hapsedilmiş bir insan durumunda olur ve kan ile koca evlilikteki birçok menfaattan istifâde edemezler. Eğer biz bu girişe izin verir de onun haramlığına hükmetmez isek, bazan olur ki onların gözü birbirlerine kayar da, aralarında bir meyil ve istek meydana gelebilir. Şayet koca kayınvalidesi veya üvey kızı ile evlenirse, karısı ile annesi veya karısı ile kızı arasında şiddetli bir nefret meydana gelir. Çünkü akrabalardan gelecek olan eziyyet, tesir bakımından daha kuvvetli, elem ve acılar bakımından daha şiddetlidir. Aralarında şiddetli bir nefretin hasıl olması sebebi ile de talak ve ayrılık meydana gelir. Fakat kayınvalide ve üvey kızla evlenme yasaklanırsa, mahremiyet hükmü verilirse, bütün arzu ve ümitler kesilir, şehvet zabt-u rabt altına alınmış olur. Böylece de bu zararlar meydana gelmez. Binâenaleyh karı ile koca arasındaki nikah, böylesi bozukluklardan uzak ve salim olmuş olur. Bu anlattıklarımız ile, şeriatın bu mahremiyete hükmetmesindeki maksadın, karı-koca arasında meydana gelen bağı sağlamlaştırmaya çalışmak olduğu ortaya çıkar. Şeriatın bunun haramlığına hükmetmesindeki maksad, bu bağı devam ettirmek olup, nikah sırasında meydana gelen bu münasebetin devamının matlub olduğu da malum olunca, şeriatın, bu mahremiyetin mevcudiyetine hükmetmesinin de münasib ve yerinde olduğu anlaşılır. Buna karşılık zina sırasında meydana gelen alaka ve bağın devamı arzulanmaz. Bundan dolayı da şeriatin, bu durumda böyle bir mahremiyeti kabul etmesi münasip olmamıştır.
Bu, iki durum arasındaki farkı son derece münasip ve makbul bir şekilde gösteren bir izahtır. Bu izah şekli, mesele hakkında İmam Muhammed İbn Hasan ile yaptığı münazara sırasında İmam Şafiî (r.h)'nin söylediği şu sözden (mülhemdir): "Bir cima var ki, sen onunla medholunursun. Bir cima da var ki, onun sebebi ile recm olunursun. Bu ikisi nasıl birbirine benzeyebilir?" Biz mesele hakkında şimdilik bu kadar sözle yetinelim.
Bil ki meseleyi böyle derinlemesine ele almamızın sebebi şudur: Ebu Bekir er-Razî (el Cessas), bu meseleyi eserlerinde uzun uzun sözkonusu yapmıştır. Fakat işi bu kadar uzatması, ancak dolaşık cümleler ve bozuk açıklamalarla sözü uzatması ile olmuştur. Sonra, iş İmam Şafiî hakkında konuşmaya gelince, edebte kusur etmiş, haddi aşmış, düşüncesizliğe dalmış, delillerini ortaya koyamamış ve hüccetlerini gösterememiştir. Üstelik kendi görüşünü destekleyecek hiçbir fayda ve hasımlarına hiçbir zarar veremeyecek olan saçma sapan sözlerle dolu birçok eserini yazdıktan sonra, kendi mezhebinde olanların ilimlerinin çok, onlara muhalefet edenlerin ilimlerinin ise az olduğunu ileri sürmek gibi şiddetli bir tenkid ve büyük bir böbürlenme ortaya koymuştur. Ener o ilim ehli olsaydı, kendi gürüşunü desteklemeye çalışmak için sarfettiği sözlerden dolayı pişman olup haline ağlar ve marifet ehlinden (bilenlerden), delilleri öğrenirdi. Her kim bizim ve onun kitabına bakar da insaflı davranırsa, şunu anlar ki: Biz ondan bir boncuk aldık, sonra bu boncuğu iyice netleştirip berrak hale koyarak bir inci haline getirdik. Sonra ona usûl kaidelerine dayanan ve fıkhın kurallarına uygun olan güzel cevaplar verdik. Biz, Allah Teâlâ'dan hüsn-ü hatime (güzel son) ve tevfiki ile yardımının devamını niyaz ederiz. [10]
Üvey Anneleriyle Daha Önce Nikahlanmış Olanlar Nikahlarını Bozmazlar
Müfessirter, ayetteki "Ancak daha önce geçenler müstesna.. ' istisnası hakkında birkaç izah şekli zikretmişlerdir: 1- En güzel izah şekli, "Hallül-Akd" kitabının müellifi es-Seyyîd'in şu izahıdır: "Bu, mana yoluyla yapılmış bir istisnadır. Çünkü "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak daha önce geçenler müstesna..'' âyeti, tahrîm âyetinden (Nisa, 23) 'den önce nazil olmuştur. Binâenaleyh daha önce olanlar affolunmuştur."
2-Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Buradaki istisna, şâirin Onların, kılıçlarının... olmasından başka bir ayıpları yoktur" sözündeki "kılıçlarının., olmasından başka..." kısmının istisna edilişine benzer. Yani, "Daha önce geçenleri nikahlamanız mümkün olursa onları nikahlayınız. Çünkü size, ondan başkası helât olmaz" demektir. Bu mana mümkün değildir. Çünkü âyetten maksad, bu tür nikahı haram kılıp, onun mübahlığına götürecek bütün yolları kapama hususunda bir te'kîd ve mübalağadır. Nitekim, {bir şeyin imkansızlığını göstermek için)"Zift, beyaz oluncaya kadar" "Deve, iğne deliğinden geçinceye kadar.." gibi tabirler kullanılır.
3- Bu, bir istisnâ-i munkatî'dır. Çünkü maziyi muzâriden müstesna kılmak caiz değildir. Buna göre mana şöyle olur: "Fakat daha önce geçen yok mu, muhakkak ki Allah onu atfetmiştir."
4- Bu âyetteki kelimesi, "sonra" manasınadır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın (Duhan, 56) âyetinde olduğu gibidir. Bu, "Onlar âhirette, birinci ölümden sonra (başka) ölüm tatmayacaklardır" manasındadır.
5- Âlimlerden biri şöyle demiştir: Bunun manası, "Ancak daha önce geçenler müstesna. Çünkü siz bunu sürdürüyorsunuz" şeklindedir. Bunlar şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.s), bu durumda olanları nikahlan üzere tutmuş, daha sonra onlardan boşanmalarını emretmiştir. Hz. Peygamber bunu, onları bu kötü adetten tedricen kurtarmak için yapmıştır. Bunun yanlış olduğu da söylendi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), bu durumdaki hiç kimseyi, câhiliyye döneminden kalmış olsa bile, babasının hanımı ile nikahlı bırakmamıştır. Berâ (r.a)'nm rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Ebu Bürde (r.a)'yi, babasının hanımı ile evlenmiş bir adamı öldürüp malını alması için yollamıştı. [11]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın iî| ifâdesindeki zamir neye râcidir? Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu, nehyedilmeden önceki nikâh mefhumuna râcidir. Allahu Teâlâ, onlara haram kılmış olduğu bu şeyin, onların gönüllerinde çirkin kabul edilip, onlarca da bu işin gazabı gerektirecek bir şey olduğunu bildirmiştir. Araplar, bir kimsenin, babasının hanımından olan çocuğuna Js& {gazaba uğramış) diyorlardı. Bu böyledir, zira babanın hanımı, anneye benzer. Anneleri nikahlamak ise, Araplarca en çirkin fiillerdendir. Binâenaleyh bu nikah, böyle olan bir şeye benzeyince, Araplarca da çirkin görülen bir husus olmuştur. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, bu nikâhın devamlı olarak çirkin ve de daima gazab sebebi olduğunu beyân etmiştir.
b) Bu zamir, nehyedildikten sonra yapılmış olan nikâh mefhumuna râcidir. Böylece Allahu Teâlâ bu nikâhın, İslâmî dönemde bir hayasızlık ve Allah'ın hışmına bir sebep olduğunu beyân buyurmuştur. Hak Teâlâ, bu işin kendi hükmünde ve ilminde böyle vasfedilmiş olduğunu beyân etmek için de buyurmuştur. [12]
Beşinci Mesele
Allah Teâlâ bu nikâh hadisesini şu üç şeyle tavsif ederek nitelemiştir:
a) Bu, bir hayasızlıktır. Cenâb-ı Hak bu nikâhı bir "hayasızlık" diye vasfetmiştir, zira biz babanın hanımının anne demek olduğunu beyân etmiştik. Binâenaleyh, onunla cima yapmak en büyük hayasızlık olmuş olur.
b) Bunun, Allah'ın hışmına bir sebep olmasıdır. Bu ise, sahibinin irtikâb etmiş olduğu çirkin bir fiil sebebiyle meydana gelen bir ilgisizliğe ve aldırışsızlığa mukabil yapılan bir buğzdan ibarettir. Kul hakkındaki bu buğzun Allah'tan olması, o kulun son derece rezîl rüsvay edildiğine, hüsrana uğratıldığına delâlet eder.
c) Hak Teâlâ'nm, "Ve, ne kötü bir yoldur!" ifadesidir. Leys, şöyle demektedir: fiili, lâzım bir fiil olup, faili ise, gizli zamirdir. kelimesi ise, failin bir tefsiri ve temyizi olmak üzere mansubtur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ontetr ne güze! arkadaştırlar!" (Nisa, 69) buyurmuştur.
Bil ki "kubh" (çirkinlik)un mertebeleri üçtür:
1- Aklen kabîh olan,
2- Şer'an kabîh olan,
3- Örf cihetiyle kabîh olan..
Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktır" buyruğu, bu nikâh türünün aklen kabîh, O'nun "(Allah'ın) hışmına (birsebep)" ifâdesi, bunun şer'an kabîh ve Onun "Ne kötü bir yoldur!" buyruğu da bunun örf ve adetçe kabîh olduğuna işarettir. Bir şey hakkında her ne zaman bütün bu nitelikler bir araya gelirse, muhakkak ki o şey kabîhliğin son haddine varmış demektir. Allah en iyi bilendir. [13]
Kadınlarla İlgili Altıncı Hüküm
"Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, birader kızları, kız kardeşin kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anaları, kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız (la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analarıyla) zifafa girmemişseniz, (onlarla evlenmenizde) size bir günah yoktur. Yine, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın kanlarıyla (evlenmeniz) ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (aynı şekilde haram edildi). Ancak, daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir" (Nisa, 23). [14]
Nikâh Kıyılması Haram Olan Ondört Sınıf İnsan
Bil ki Allahu Teâlâ ondört sınıf kadının haram olduğunu, bu âyet-i kerimeyle beyân etmiştir:
Bunlardan yedisi neseb cihetinden haram olup şunlardır: Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşin kızları..
Diğer yedisi ise, neseb cihetinden değildir. Bunlar süt anneler, süt kız kardeşler, karıların anaları, zifafa girmiş oldukları karılarının başka kocadan olan kızları, oğulların ve babaların hanımları -Ancak ne var ki, oğulların hanımlarının haram oluşu burada, babaların hanımlarının haram oluşu bir önceki âyette zikredilmiştir- ve iki kız kardeşi aynı anda nikâhı altında bulundurmak.. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [15]
Birinci Mesele
Kerhî, bu âyetin mücmel olduğu kanaatine vararak şöyle demektedir: "Bu âyette, haram kılma işi annelere, kızlara.. nisbet edilmiştir. Hararnlığın zâtlara nisbet edilmesisızdır. Bunun ancak fiillere nisbet edilmesi mümkündür.Bu fiil ise, zikredil m e m iştir. Binâenaleyh bu haramltğın anneler, kızlar., hakkında düşünülemeyen bazı fiillere nisbet edilmesi, bazılarına nisbet edilmemesinden evlâ değildir. Binâenaleyh âyet işte bu bakımdan mücmeldir."
Kerhî'nin bu görüşüne şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
a) Hak Teâlâ'nm "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin" (Nisa.22 ifâdesinin daha önce zikredilmiş olması, O'nun "Size analarınız... haram kilindi (Nisa. 23) ifâdesinden kastedilenin, onların nikâhlarının haram kılınmış olduğuna delâlet eder.
b) Bundan muradın, onları nikahlamanın haram olduğu, Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu dinden zarurî olarak bilinen bir husustur.
Bu hususta temel kaide şudur: Haramlık ve helâllik, zâtlara nisbet edildiklerinde bundan örfte onlardan matlub olan fiillerin haramtığı kastedilir. Buna göre meselâ. "Size leş ve kan haram kılındı.." (Maide, 3) denildiğinde herkes bundan muradın onları yemenin haram kılınmış olduğunu anlar. Yine, "Analarına, kızlarınız., size haram kılındı" denildiğinde de, herkes bundan murad onlarla evlenmenin haram olduğudur. (Zira örfe göre o hayvanların etlerini yemek, kadınları ise nikahlamak fiilleri sözkonusudur.) Yine Hz. Peygamber (s.a.s), "Müslüman bir kimsenin kanı, ancak üç sebepten biri için helâl olur"[16] buyurunca, herkes bundan müslüman bir kimsenin kanım akıtmanın haram olduğunu anlar. Bu şeyler zarurî olarak bilinen birer husus olunca. bu hususta birtakım şüpheler izhâr etmek, bedihî olan şeyleri ta'n etme yerine geçer ve böylece bu sofistliğe benzer bir hâl olur. Bu sebeple de son derece yanlış ve bozuk bir durum ortaya çıkar. Allah en iyi bilendir.
Evet, bana göre bu hususta daha başka bazı yönlerden de işi ele almak gerekir
1- Hak Teâlâ'nm, buyruğu faili zikredilmeyen (meçhul) bir fiildir. Binâenaleyh burada, bu nikâhı haram kılanın Allah olduğu hususunda açık bir izah bulunmamaktadır. Bu belli olmayınca, âyet başka bir şey ifâde etmez. Bu, ancak icmâ ile bilinebilir. Binâenaleyh bu âyet tek başına herhangi bir hüküm ifâde etmeyip, bununla beraber bunun böyle olduğu hususunda icmâ edilmiş olması gerekir.
2- Hak Teâlâ'nın "Size... haram kılındı" buyruğu, bu haramhğın ebedi olduğu hususunda bir nass değildir. Zira, âyette bahsedilen bu miktar haramhğın, hem ebedî haramlığa hem d.e geçici olarak haramlığa taksim edilmesi mümkündür. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki bazan, "Anneleriniz, kızlarınız... size sadece falan vakte kadar haram kılınmıştır"; bazan da "Anneleriniz, kızlarınız., size ebedî olarak haram kılınmıştır1' demiş olur. Âyette zikredilen miktar haramlık bu İki kısma taksim edilmeye elverişli olunca, bu miktar bu haramlığın ebedî olduğu hususunda bir nass olmaz. Binâenaleyh, ebedî haram kılınış, âyetin zahirinden değil, aksine ayrı bir delilden elde edilmiş ve anlaşılmış olur.
3-Hak Teâlâ'nın, "Analarınız... size haram edildi" buyruğu şifahî bir hitaptır. Binâenaleyh bu, orada bulunan kimselere tahsis edilmiş olur. Böylece bu haram kılınışın herkes hakkında olması, ancak ayrı bir delilden anlaşılabilir.
4- Cenâb-ı Hakk'ın, bu haram kılınışın, geçmiş zamanda olduğunu haber veren bir ifâdedir. Binâenaleyh bu ifâdenin zahiri, şimdiki ve gelecek zamanlan içine almaz. Bu da, ancak ayrı bir delil ile bilinebilir.
5- HakTeâlâ'nın, buyruğunun zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın, herkese bütün anne ve kızları haram kılmış olmasını gerektirir. Halbuki, bunun böyle olmadığı malumdur. Bilâkis bundan maksad, Allah Teâlâ'nın "cem'i cem' ile mukabele etmesi"dir. Binâenaleyh bu da, ferdin ferd ile mukabeie edilmesini gerektirir. İşte bu da Allah Teâlâ'nın, herkese kendi annesiyle kendi kızını haram kılmış olmasını iktizâ eder. Bu açıklamada da, âyetin zahirinden bir nevi ayrılma söz konusudur.
6- Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun zahiri, bu haramlıktan önce bir helâlliğin bulunmasını gerektirir. Çünkü, eğer bu devamlı olarak haram diye vasfedilmiş olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın "haram kılındı" ifâdesi, zâten haram olan bir şeyi haram kılmış olurdu. Böylece bu, mevcut olan bir şeyi icâd etme olurdu ki, bu da imkânsızdır..Binâenaleyh, Hak Teâlâ'ntn "haram kılındı" ifâdesinden maksadın, bu haramlığı yeniden haram kılma olmadığı kesinleşmiş olur; böylece zikredilmiş olan müşkil ortaya çıkmaz.. Bilakis bu ifâdeden maksat, bu haram kılmanın meydana geldiğini bildirmektir. İşte bütün bu yaptığımız izahlar ite, âyetin zahirinin tek başına, gayenin elde edilmesi hususunda yeterli olmadığı ortaya çıkmış olur. Allah en iyisini bilendir. [17]
Ana ve Kızla Evlenmenin Mahzuru
Bil ki, annelerin ve kızların haram oluşu, Hz. Adem devrinden bu zamana kadar var olan bir şeydir. İlâhi din- (erin hiçbirinde, bunlarla evlenmenin helâl olduğu hükmü bulunmamaktadır. Sadece, Mecusîlerin peygamberi olan Zerdüşt, bunların nikâhının helâl olduğuna hükmetmiştir. Ancak ne var ki müslümanların ekserisi, onun yalancı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Kız kardeşlerle evlenmeye gelince; bunun Hz. Adem zamanında mubah olduğu nakledilmiştir. Allah Teâlâ, zaruret sebebiyle bu evliliği mubah kılmıştı.
Bazı âlimlerin bunu kabul etmeyerek şöyle dediklerini de biliyorum: "Allah Teâlâ, Hz. Adem'in oğulları evlensinler diye cennetten huriler gönderiyordu." Bu görüş akıldan uzaktır. Çünkü Hz. Adem'in oğullarının hanımları ile kızlarının kocaları cennetliklerden olursa, bu durumda bu nesil sadece Hz. Adem'in çocuklarının nesli olmaz. Halbuki bu, icmâ ile bâtıldır.
Âlimler, bu haram otusun sebebini şu şekilde açıklamışlardır: Cinsî münasebette bulunmak kadını zelil kılıp, onu hakîr bur duruma düşürmektir. Çünkü insan, bunu söylemekten bile haya öder. Bu işi ancak, hiç kimsenin bulunmadığı uygun yerlerde yapar. Sövmenin pekçok çeşidi de ancak, bu fiili ifâde eden kelimelerin söylenmesiyle olur. Durum böyle olunca, annelerin bundan korunması gerekir. Çünkü annenin çocuğuna olan lütuf ve in'âmı, in'âm ve ihsan çeşitlerinin en büyüğüdür. Binâenaleyh annenin, bu tür bir zelil kılmadan korunmuş ve mâsun olması gerekir. Kız da, insanın bir parçası ve kısmı mesabesindedir. Nitekim Mz. Peygamber (s.a.s), "Fatıma, benden bir parçadır"[18] buyurmuştur. Binaenaleyh, onun da böyle bir zelîl kılmadan korunmuş olması gerekir. Çünkü, insanın kendi kızıyla cinsî münasebette bulunması da onu zelîl, hor-hakîr kılması yerine geçer. Geriye kalanlar hakkındaki hüküm de böyledir. Allah en iyi bilendir. Biz şimdi konunun tafsilatına geçiyor ve şöyle diyoruz: [19]
Haram Kılınanların Nevileri
1- Anneler
Haram kılınanların birinci nev'i annelerdir. Bu hususta birkaç mesele vardır: [20]
Birinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demektedir: (anneler) kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise aslında şeklindedir. Bu şekilde müfredinde bulunan hâ harfi düşürülmüştür. Nitekim şair: "Annem Handef, babam da İlyas'tır" demiştir. Bu kelime bazan, hâ harfi olmaksızın şeklinde cem' edilir. Bu kelime genel olarak, insanların dışındaki canlılar hakkında kullanılır. Nitekim (çoban) Ra'î şöyle demiştir: ve Muharrik kabilelerinin en asil dişi develeri, o yavruların analarıdır." (Veya, "O yavnılann anaları, Münzir ve Muharrik kabilelerinin en asil dişi develeridir); onları dötleyen erkek develer ise, erkek ve damızlık develerin en kuvvetli olanlarıdır." [21]
İkinci Mesele
İster kadın ister erkek vasıtalarla, gerek baban gerek anan tarafından -bir veya daha fazla batınla- doğurmak suretiyle nesebinin ulaştığı her kadın senin annendir.[22] Sonra burada incelenecek bir husus bulunmaktadır ki, o da şudur: Ümm lâfzı, muhakkak ki aslî anneyi ifâde etme bakımından hakikattir. Ama bu kelime, nineleri ifâde etme hususunda ya hakikat olur veya mecaz olur. Eğer bu lâfız, aslî anneler ile nineler hakkında hakikat olursa, bu durumda bu lâfız, ya ilk vaz'olunduğu anda her ikisine mutabık olan bir lâfız olmuş olur veya müşterek olur. Eğer bu lâfız her ikisine de uygun bir lâfız olursa, -ki ben bununla ümm lâfzının, aslî anne ile diğer nineler arasında müşterek olan bir nokta( mukabilinde vaz' edilmiş olduğunu kastediyorumT bu takdirde Cenâb-ı Hakk'ın, föty fiŞ* cUJA "Analarınız., size haram kılındı" buyruğu, aslî anne ile, bütün ninelerin haram kılınması hususunda bir nass olur. Ama, ümm lâfzı aslî anne ile nineler hakkında müşterek olursa bu, iki şey arasında müşterek olan lâfzın, o ikisi hakkında aynı anda kullanılıp kullanılamlyacağı meselesine dayanır. Buna göre, bunu uygun gören kimse, burada bu lâfzı her iki manaya da hamleder. Bu durumda da, ninelerin nikâhının haram kılınışı nassa, âyete dayanmış olur.
Bunun caiz olmadığını söyleyenlerin ise, bunu izah hususunda şu iki izah şekli bulunmaktadır:
a) Şüphe yok ki ümm lafzıyla burada, aslî anneler kastedilmiştir. Binaenaleyh, aslî annelerin nikâhının haram oluşu, işte bu vecihten, bu âyetten anlaşılmış olur. Ama ninelerin nikâhının haram oluşu ise, bu husus bu âyetten anlaşılmayıp, aksine icmâ'dan elde edilmiştir.
b) Allah Teâlâ bu âyeti, her seferinde bir başka manayı kastederek, iki defa irad etmiştir. Ama biz ümm lâfzının aslî anneyi ifâde etmede hakikat, nineleri ifâde etmede ise mecaz olduğunu söylersek, bu durumda tek bir lafzın aynı anda hem hakiki hem de mecazi manada kul lanı lam lyacağı sabit olur. O zaman da ümm lâfzının, aslî anne ile nineleri ifâdede hakikat olması halinde zikretmiş olduğumuz o iki izah şekli tekrar ortaya çıkar. [23]
Üçüncü Mesele
Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Bir kimse annesiyle evlenip, onunla cinsî münasebette bulunduğunda, bu kimseye zina cezası tatbik edilir." Ebu Hanife (r.h) ise, "Gerekmez.." demiştir. Şafiî'nin delili şudur: "Burada bir nikâhın bulunup bulunmaması aynıdır.Binaenaleyh, bu cinsî münasebet sırf zina olur. Böylece de bu kimseye Hak Teâlâ'r -"Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun" iuc* z âyetinden dolayı zina cezasının uygulanması gerekir. Biz, bu nikâhın olmasının veya olmamasının bir farkı olmadığını söyledik. Zira Allah Teâlâ, "Analarınız., size harar kılındı" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetten maksadının, anneler ile nikâh n haram kılınmış olduğu, Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiği dinden zarurî olara< anlaşılan bir husustur. Bu sabit olunca biz deriz ki: Mevcut olan, ancak "îcab" ve "kabul" sîgalandır. Binâenaleyh eğer bu nikah akdi meydana gelmiş olursa, bu durumda bunun ya hakîkaten meydana gelmiş olduğu veya şeriatın hükmüne göre meydana gelmiş olduğu söylenebilir. Birincisi batıldır. Çünkü "îcab" ve "kabul sığaları, birer sözdürler. Söz ise, devam etmeyen bir arazdır. Kabul ancak icabtar sonra bulunur. Halbuki mevcut (bulunan) ile ma'dûm (olmayan) arasında bir akdir bulunması imkansızdır. İkincisi de batıldır. Çünkü şeriat, bu âyette bu akdin kesir olarak bâtıl olduğunu beyân etmiştir. Bu akdin, şeriata göre kesin olarak bâtıl olması ile birlikte, daha nasıl bunun şer'ân meydana geldiğini söylemek mümkün olur? İşte böylece bu akdin bulunup bulunmamasının farksız olduğu sabit olmuş olur. Bu sabit olunca, diğer teferruat ve açıklamalar, geçen şekilde olur. [24]
2- Kızlar
Haram kılınanların ikinci nevi kızlardır. Bu hususta da iki mesele vardır: [25]
Kişinin Kızı İle Evlenmesinin Haramlığı
Erkekler veya kadınlar yoluyla, bir veya birkaç derece. doğum sebebi ile nesebi sana ulaşan her dişi senin kızındır. Oğulun kızı, kızın kızı, hakîkî olarak mı, mecazî olarak mı onun kızı sayılır? Bu husustaki söz, anneler için söylediğimiz sözün aynısıdır. [26]
İkinci Mesele
Şafiî (r.h) zina yoluyla doğan kız çocuğun, zina eden erkeğe haram olmayacağını söylerken, İmam Ebu Hanife, bunun haram olduğunu söylemiştir. Şafiî'nin delili şudur: Bu kız, onun kızı sayılmaz. Binâenaleyh bunun haram kılınmaması gerekir. Biz, şu sebeplerden ötürü bu kızın, onun kızı sayılamayacağına hükmettik:
a) Ebu Hanife, bu kızın ya hakîkî manada onun kızı olduğunu söylemiş olması gerekir ki bu, o kızın o erkeğin menisinden (tohumundan) meydana gelmiş olmasıdır. veyahut da şeriatın bu nesebin sabit olduğuna hükmetmesine dayandırarak bunu söylemiş olması gerekir. Birincisi, Ebû Hanife'nin mezhebine göre hem "tarc" cihetinden, hem de "aks" cihetinden bâtıldır. Tard cihetinden bâtıl oluşu şöyledir; Bir kimse, bakire bir câriye satın alıp onunla münasebette bulunup, onu evinde tutarken, câriye bir çocuk doğursa, bu çocuğun o adamın menisinden olmuş olacağı malumdur. Fakat Ebu Hanife der ki: "Bu çocuğun nesebi ondan sabit olmaz, meğer ki kendisi onu ilhak edip nesebine katsın." Eğer sebep, o çocuğun adamın menisinden meydana gelmiş olması ise, bu sebep nesebin sabit olması hususunda o adamın "Bu, bendendir" deyip dememesine dayanmaz.
Bunun "aks" yönünden bâtıl oluşu ise şöyledir: "Doğudan bir adam, batıdan bir kadınla evlenseler ve bir çocuk olsa, bu durumda Ebu Hanife, o çocuğun o adamın suyundan yaratılmış olmadığını kesin bildiği halde, çocuğun o adamın nesebinden olduğunu kabul eder. Böylece Ebu Hanife'nin görüşüne göre, bir çocuğun bir adamın menisinden yaratılmış olmasının, nesebin tesbitine bir sebep kılınmasının hem "tard", hem de "aks" yönünden bâtıl olduğu sabit olur.
Fakat biz nesebin, ancak şeriatın hükmüne göre sabit olacağını söylersek, bu durumda bütün müslümanlar, zinadan doğan çocuğun bir nesebi olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Eğer bu çocuk, zina eden kimseye nisbet edilir (onun nesebinden sayılır) ise, kâdı'mn bu nisbet edişe mâni olması gerekir, Böylece o çocuğun nesebinin, zina eden erkeğe ne hakîkî manada ne de şer'î hükme binâen nisbet edilmesinin mümkün olmadığı sabit olmuş olur.
b)Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Çocuk, (doğduğu) yatağa aittir. Zina edenin ise hiçbir hakkı yoktur, (Neseb iddia edemez) "[27] hadis-i şerifi delil getirilir. Binâenaleyh "Çocuk (doğduğu) yatağa aittir" ifâdesi, nesebin çocuğun doğduğu yatağa hasredilmesini gerektirir.
c) Eğer o veled-i zina, onun kızı sayılsaydı miras alırdı. Çünkü Hak Teâlâ, "Erkeğe, iki dişinin payı miktarı vardır" (Nisa, 11) buyurmuştur. Ayrıca "icbar hakkı" doğardı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "Kızlarınızı denkleriyîe evlendiriniz"[28] buyurmuştur. Yine bu adam üzerine, o kızın nafakası ve büyütülmesi vacip olurdu. Yine o kız ile başbaşa kalabilmesi gerekirdi. Bunlardan hiç biri söz konusu olmadığına göre biz bunun, o adamın kızı sayılmayacağını anlamış oluruz. Bunun, o adamın kızı olmadığı sabit olunca, onun o kızla evlenmesinin helâl olması gerekir. Çünkü onunla evlenememesi, ya onun kendi kızı sayılması, veyahut de zinanın hurmet-i müsaharayı (evlilikten doğan haramtığt) gerektirmiş olması sebebiyledir. Bu hasr (sınırlama), icmâ ile sabittir. Onun, o adamın kızı sayılması, zikrettiğimiz yönlerden dolayı bâtıldır. Zina sebebiyle meydana gelen hurmet-i musâhara da bâtıldır, nitekim bunun izahı daha önce geçmişti. Binâenaleyh o kızın, zina eden o adama haram olmaması sabit olmuş olur. Allah en iyi bilendir. [29]
3- Kız Kardeşler
Kız Kardeşle Evlenmenin Haramlığı
Haram kılınanların üçüncü nev'i de, kız kardeşlerdir. Buna, ana-baba bir kız kardeşler, baba bir kız kardeşler ve ana bir kız kardeşler girmektedir. [30]
4-5- Halalar ve Teyzeler
Haram kılınanların dördüncü ve beşinci nev'ileri ise, halalar ve teyzelerdir. Vahidi (r.h) şöyle demiştir: "Senin nesebinin, kendisine varıp dayandığı her erkeğin kız kardeşi senin halandır. Bazan hala, anne cihetinden de olur ki bu, annenin babasın -kız kardeşidir. Senin nesebinin doğum yoluyla kendisine vardığı her dişinin kız kardeşi de senin teyzendir. Bazan teyze, baba cihetinden de olur ki bu, babanın annesinin kız kardeşidir. [31]
6-7- Yeğenler
Yeğenlerle Evlenmenin Haramlığı
Haram kılınanların altıncı ve yedinci nev'ileri, erkek kardeş ile kız kardeşin kızlarıdır (yeğenlerdir). Erkek ve kız kardeşlerin kızları ile ilgili hüküm, insanın kendi sulbünden gelen (öz) kızları hakkındaki hüküm gibidir.
İşte bu yedi kısım, neseb ve rahimler bakımından, âyetle haram kılınmışlardır Müfessirler şöyle derler: "Allah'ın, neseb ve rahim (sülb) bakımından nikahını haram kıldığı her kadının haramlığı ebedî olup, hiçbir şekilde helâl olmaz. Nikahları hela1 olup da, sonra ârizî bir sebeple haram olan kadınlar, âyetin devamında zikredilenlerdir[32]
8-9- Süt Ana ve Süt Kız Kardeş
Süt Emmeden Dolayı Olan Mahremiyet
Haram kılınanların sekizinci ve dokuzuncu nevileri, Hak Teâlâ'nın "Sizi emziren (süt) analarınız ve süt kız kardeşleriniz..." âyeti ile ifâde ettikleridir.
Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [33]
Birinci Mesele
Vahidî (r.h) şöyle demiştir: "Cenâb-ı Hak, süt analarını da. nikahları haram olduğu için "analar" diye adlandırmıştır Nitekim O, yine aynı haramlıktan dolayı, "(Peygamberin} hanımları da, mü'minlerin analarıdır" {Ahzab. 6) âyetinde, ezvâc-ı tâhiratı "mü'minlerin anneleri" diye tavsif etmiştir." [34]
İkinci Mesele
Allah Teâlâ, bu âyette süt analarının ve süt kız kardeşlerinin nikah lan masının haram olduğunu açıkça belirtmiştir. Fakat bu haramlık sırf bunlara has değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s), "Neseb bakımından haram olanlar, süt cihetinden de haram olurlar"[35] buyurmuştur. Biz bu âyetlerin delaletiyle durumun böyle olduğunu biliyoruz. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak emzireni anne, emeni de kız kardeş diye adlandırmıştır. Böylece Cenâb-ı Hak bununla, kendisinin süt emmeyi de "neseb" yerine koyduğuna dikkat çekmiştir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hak, neseb sebebiyle yedi kimsenin nikahlanmasın! haram kılmıştır. Bunlardan ikisi, doğum sebebiyle haram kılınanlardır ki anneler ile kızlardır. Bunlardan beşi de kardeşlik münasebetiyle haram kılınanlardır ki kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşin kızlarıdır.
Sonra Cenâb-ı Hak, süt emzirmenin durumunu izaha başlayınca, geri kalanlara dikkat çekmek için, bu iki kısımdan tek bir şekil zikretmiştir. Böylece, doğum sebebiyle meydana gelen akrabalıktan anneleri (süt anneleri); kardeşlik yoluyla meydana gelen akrabalık kısmından da kardeşleri (süt kız kardeşleri) zikretmiş oldu. Böylece de O, şu İki kısımdan iki misali zikrederek, süt emmenin durumunun "neseb"deki durum gibi olduğuna tenbihte bulunmuştur. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s), Cenâb-ı Hakk'ın bu beyânını, "Neseb bakımından haram olanlar, süt cihetinden de haram olurlar"[36] sözüyle te'kîd etmiştir. İşte böylece hadisin sarîh ifâdesinin, âyetin mefhumuna mutabık ve uygun olduğu anlaşılır ki, bu da çok ince bir açıklamadır. [37]
Süt Emme Sebebiyle Haram Olanlar
"İnsanın süt anası, onu emziren kadındır. Aynı şekilde bu süt emzirene, ister neseb cihetinden olsun, ister süt emme cihetinden olsun, "anne" olarak nisbet edilen her kadın da yine o insanın süt anası sayılır." Babanın durumu da anne gibidir. Sen, annenin ve babanın durumunu anladığın zaman, aynı yolla kızla ilgili durumu da anlarsın.
Süt kız kardeşlere gelince, bunlar üç çeşittir: Birincisi, ana-baba bir süt kız kardeşindir. Bu, senin babanın nikahında iken, ister seninle birlikte, isterse senden önce veya sonraki kardeşinle emzirmiş olsun, annenin emzirmiş olduğu yabancı küçük çocuktur. İkincisi, baba bir süt kızkardeşindir. Bu da, senin babanın nikahında iken, babanın (annen olmayan) hanımının emzirmiş olduğu kız kardeştir. Üçüncüsü, ana bir kız kardeşindir. Bu ise, başka bir adamın nikahında iken, annenin emzirmiş olduğu kız kardeştir. Bunu iyice kavradığında, süt teyzelerini, süt halalarını, süt kızkardeşinin kızlarını ve süt kardeşlerinin kızlarını tanıman kolaylaşır. [38]
Dördüncü Mesele
Şafiî (r.h) şöyle demektedir: "Süt (Redâ'a) sebebi ile nikahin haramlığı, emmenin beş defa olması şadına bağlıdır.
Ebu Hanife (r.h) ise, bu haramlığın meydana gelmesi için tek bir emmenin yeterli olduğunu söylemiştir. Bu mesele, Bakara sûresinde (233. âyette) geçmişti.
Ebu Bekr er-Râzî el-Cessâs, bu âyeti delil getirerek şöyle demektedir: "Allah Teâlâ, süt anneliği ve süt kızkardeşliğini, emme (redâ'a) işine bağlamıştır. Bu fiil meydana geldiğinde, süt ite ilgili hükmün terettüb etmesi gerekir." Cessâs, daha sonra, Hak Teâlâ'nın "Sizi emziren (süt) analarınız., "buyruğu, "sizeveren vesizi giydiren, analarınız" sözü gibidir. İşte bu, süt annelik ve süt kızkardeşlik sıfatının, süt emme fiilinden önce olmasını gerektirir. Aksine Cenâb-ı Hak, şayet "sizi emziren kadınlar sizin annelerinizdir" buyurmuş olsaydı senin maksadın hasıl olmuş olurdu?" diyerek kendi kendine sorar ve yine kendisi şöyle cevap verir: "Redâ'a (süt emzirme), o kadına "annelik" ismini kazandıran şeydir. Binaenaleyh bu isim, süt emmenin bulunmasına dayanınca, hüküm de ona dayanır. "Sizi giydiren, analarıntzdır" sözü ise böyle değildir. Çünkü "annelik" ismi, giydirme ile elde edilemez." Cessâs sözüne devamla, "Âyetten bunun anlaşıldığına, rivayet edilen şu husus da delâlet eder: "Bir adam İbn Ömer (r.a)'e gelerek, İbn Zübeyr bir defa ve iki defa emmenin bir mahzuru olmadığını söyledi", der. Bunun üzerine İbn Ömer (r.a), "Allah'ın hükmü, İbn Zübeyr'ın hükmünden daha hayırlıdır. Çünkü Allah, "Süt kız kardeşleriniz.." buyurmuştur" demiştir. İbn Ömer, "âyetin zahirinden az bir emme ile de bu haramlığın meydana geleceğini anlamıştır" demiştir. Bil ki bu cevap son derece bozuktur.
Onun, "Annelik ismi, süt emme (emzirme)'den dolayı meydana gelmiştir" görüşüne gelince, biz deriz ki: Münakaşa konusu zaten budur. Çünkü bana göre. süt annesi olma işi, ancak beş kere emme ile gerçekleşir. Sana göre ise bu, sırf emme ile olur. Sen, bu kaideni isbat için bu âyete futundun. Sen bu âyeti, o kaidene delil olarak getirdiğinde, delili medlul (delâlet ettiği şeyle) isbat etmiş olursun ki bu devr-i fasittir ve geçersizdir. İbn Ömer'in, sırf bir emme ile süt haramlığının meydana geleceğini âyetten anlamış olması, İbn Zübeyr'in anladığı mana ile çelişir. Halbuki bunların ikisi de fakîh sahabelerden ve Arapçayı iyi bilenlerdendir. O halde daha nasıl, onlardan birisinin anlayışı delil kabul ediliyor, diğerininki ise hasmının görüşüne delil kabul edilmiyor. Kalbleri kör eden şu taassub olmasaydı, bu cevabın zayıflığı kapalı kalmazdı. Sonra Cessâs, mezhebini isbat için, hadislere ve kıyasa da tutunmuştur. Ahkamu'l-Kur'ân (Kur'ân'ın Hükümleri) konusunda konuşan kimselerin, ancak âyetten çıkardığı şeyleri zikretmesi gerekir. Bunun dışındaki delillerin yeri ise ancak fıkıh kitaplarıdır. [39]
10- Kayınvalideler
Kayınvalidelerle Evlenmenin Haramlığı
Haram kılınanların onuncu nev'î, “Karılarınızın anaları... 'âyeti ile ifâde edilenlerdir. Bu âyetle ilgili iki mesele vardır: [40]
Birinci Mesele
Bu ifâdeye, benzerini neseb anneliği hususunda zikrettiğimiz gibi, hanımların öz anneleri ile birlikte, annesi ve babası cihetinden olan bütün büyük anneleri (nineleri) de girer. [41]
İkinci Mesele
Sahabe ve Tabiînden ekserisinin görüşü şudur: "Bir kadıla evlenen bir kimseye, evlendiği kadınla ister zifafa girsin ister girmesin, o kadının annesi haram otur." Sahabeden bir topluluk da şunu belirtmiştir: Üvey kızın annesi, üvey kız ile cinsî münasebette bulunulduğunda o kimseye nasıl haram oluyorsa, kızıyla cinsî münasebette bulunulduğunda o kızın annesi de o kimseye haram otur. Bu Hz. Ali, Zeyd, İbn Ömer, İbnu'z-Zübeyr ve Cablr'in görüşü olup, İbn Abbas'tan rivayet edilen görüşlerin de en açık ve belirgin olanıdır. Bunla/ın delilleri şudur: Allah Teâlâ önce iki hüküm zikretmiştir ki bu, O'nun "kankınnızm anaları ve himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız.. " ifâdeleridir. Daha sonra bir şart ileri sürmüştür ki, o da O'nun, "Kendileriyle (zifafa)girdiğiniz karınızdan olup.." ifadesidir. Binaenaleyh bu şartın her iki hükümde de muteber bir şart olması gerekir.
Birincilerin delili ise şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Kanlarınızın anaları" sözü, başlı başına müstakil bir cümledir. Bu şartın onunla ilgili olduğuna bir delil yoktur. Binâenaleyh bu hükmün, umumîliği üzerine bırakılması gerekir.
Biz, şu sebeplerden dolayı bu şartın onunla ilgili olmadığını söyledik:
a) Şartın, mutlaka kendinden önce geçen bir şeye talîk edilmesi, bağlanması gerekir. Binâenaleyh bu şartı iki cümlenin birisine bağlayıp talîk ettik mi, onu diğer cümleye de talîk etmeye gerek kalmaz. Binâenaleyh, o şartı diğer cümleye talîk etmek, delil bulunmaksızın zahiri terketmek olur ki, bu caiz değildir.
b) Bu cümlenin umumîliği malumdur, Şartın onunla ilgili olması ise, ihtimâl dahilindedir. Zira, şartın sadece son cümleye tahsis edilmiş olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde her iki cümleye birden ait olması da caizdir. Bu şartın iki cümleye birden ait olduğuna hükmetmek şüpheli bir tahsis ediciden dolayı, umumî olan bir ifâdenin zahirini terketmek olur ki, bu da caiz değildir.
c) Bu şartın ilk cümleye ait olması halinde, ya o cümleye hasredilmiş olur veyahut da hem ona, hem de ikinci cümleye talîk edilmiş olur. Birinci ihtimal geçersizdir, çünkü bu takdirde mutlak olarak üvey kızların haram olduğuna hükmetmek gerekir ki, bu ise icmâ ile bâtıldır. İkinci ihtimal de geçersizdir, çünkü bu takdirde de âyetin nazmı. "Hanımlarınızın, yan! kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızın anneleri..." şeklinde olur. Bu durumda sözündeki harf-i cerriyle beyâniyye manası murad edilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ve, kendileriyle (zifafa) girdiğiniz kanlarınızdan olup da himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız.." buyurmuş olur ki, bu durumda buradaki harf-i cem, "ibtidâ-ı gaye" için olmuş olur. Bu tıpkı, "Hz. Peygamber'in kızları. Hatice'dendir" denilmesi gibi olur. İşte bu durumda da müşterek bir İâfzı her iki manasında kullanmak gerekir ki, bu da caiz değildir. Buna şu şekilde cevap vermek mümkündür: "Âyetteki edatı, ittisal (birleşme) ifâde eder. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, tıpkı "Münafik erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin parçasıdırlar" (re,67) buyruğu gibidir. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Benim oyun ve eğlence ile hiçbir ilgim yoktur. Oyun ve eğlencenin de benimle hiçbir ilgisi yoktur"[42] buyurmuştur. Mutlak mânada ittisal ise, hem kadınlarda, hem de üvey kızlarda bulunmaktadır.
d) Amr İbn Şuayb'ın, babasından, onun da dedesinden, dedesinin de Hz. Peygamber'den rivayet ettiğine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
'Bir adam bir kadınla evlendiğinde, o adamın, evlendiği karttım annesini, kızıyla zifafa girsin ya da girmesin, nikahlaması helâl olmaz. Ama bir adam bir kadının annesiyle evlenir de, onunla zifafa girmeden onu boşarsa, bu adam tsterse kadının kızıyla evlenebilir.[43] Muhammed İbn Cerîr et-Taberî, bu hadisin sıhhatine ta'n etmiştir. Abdullah İbn Mesüd Kûfe'de iken, kendisine dokunmadan önce kızını boşadığı zaman bu kimsenin, o kızın annesiyle evlenebileceğine dair fetva veriyordu. Derken, Medine'ye gitti ve Medine'deki ulemânın, kendisinin vermiş olduğu fetvanın aksi olan bir fetva üzerinde ittifak etmiş olduklarını gördü. Küfeye dönünce, evine girmeden, daha önce hakkında fetva vermiş olduğu adama gitti, kapısını çalarak ona, o kadını boşamasını söyledi.
Katâde, Said İbnul-Müseyyeb'ten Zeyd İbn Sabitin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adam, cinsî temastan Önce hanımını boşar ve onun annesiyle evlenmek isterse, bu durumda bakılır: Eğer o adam hanımını cinsî temastan önce boşamışsa, o kadının annesiyle evlenir. Eğer o kadın ölmüşse, annesiyle evlenemez. Bil ki Zeyd ibn Sabit, haram olma hususunda ölümle boşama arasında fark görmüştür. Çünkü duhûlden önce boşamaya, duhûle dair şer'î hükümlerden hiçbiri taalluk etmez. Baksana, böylesi kadına iddet bile gerekmez. Ölüm ise, iddetin vacip olması meselesinde duhûl hükmünde olunca, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak bu ölümü, haram kılmanın bir sebebi kabul etmiştir. [44]
11-Üvey Kızlar
Himayenizdeki Üvey Kızlarınızın Haremliği
Haram kılınanların onbirinci nevisi, Cenâb-ı Hakk'ın şu ifadesidir: "Kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlannız(la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analanyla) zifafa girmemişseniz, (onlarla evlenmenizde) size bir günah yoktur" (Nisa, 23).
Bu ifâde hakkında birkaç mesele vardır: [45]
Rebaib Kelimesinin İzahı
kelimesi, kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise, bir kimsenin hanımının başkasından olan kızı anlamına gelip, kelime manası "terbiye edilmiş" demektir. Çünkü bu kızı terbiye eden o adamdtr. Meselâ, "Falancayı terbiye ettim-onu terbiye ediyorum" tabiri ile tabiri aynı manadadır,' kelimesi de, (himaye, koruma) kelimesinin çoğuludur. Bu kelime iki şekilde kullanılmaktadır: İbnus-Sikkît bu kelimenin, fetha ve kesre ile olmak üzere, ve "Bir kimsenin himâyesi" şeklinde kullanıldığını söylemektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, tabirinden maksat, "Sizin terbiye ve himayenizde olan" demektir. Birisi bir kimsenin terbiye ve himayesinde olduğu zaman, "Falanca, falancanın terbiye ve himâyesindedir" denilir. Burada söz konusu olan istiarenin sebebi şudur: Bir çocuğu terbiye eden kimse, onu kucağına oturtur. Böylece bu kucağına oturma işi, bir bakıma onu terbiye etmeden ibaret olmuş olur. Nitekim Arapça'da, "Falanca, falancanın terbiye ve himâ-yesindendir" denilmektedir. Buradaki kelimesinin aslı, "bağır, yan" anlamına gelmiş olan kelimesine dayanmaktadır. Ebu Ubeyde, tabirinin anlamının, "evlerinizde.." şeklinde olduğunu söylemiştir. [46]
Evde Bulunmayan Üvey Kızla Evlenmenin Hükmü
Malik İbn Evs İbn el-Hidsân, Hz. Ali (r.a)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Üvey kız kocanın himayesinde olmaz, başka bir beldede bulunur, sonra bu koca da, annesiyle cinsî temasta bulunduktan sonra ayrıhrsa. o adamın o üvey kızla evlenmesi caiz olur." Hz. Ali (r.a)'nin bu görüşüne şu şekilde delil getirdiği nakledilmiştir: "Cenâb-ı Hak, "Himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız..." buyurmuş, o kızın onun "rabîbe" (üvey kızı) olmasını, onun himayesinde olması şartına bağlamıştır. Binâenaleyh, mevzûbahs bu kız onun himaye ve terbiyesinde olmadığına göre, şart tahakkuk etmemiştir. Bu sebeple haramlılığın söz konusu olmaması gerekir." Bu, güzel bir istidlal şeklidir.
Diğer âlimlere gelince, onlar da şöyle demektedirler: "Bir kimse bir kadınla cinsî münasebette bulunduğu zaman, ister o erkeğin himayesinde olsun isterse olmasın, o kadının kızı o erkeğe haram olur. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Eğer onlarla (üvey kızların analanyla) zifafa girmemişseniz, (onlarla evlenmenizde) size bir günah yoktur" buyruğudur. O, bu ifâdede, günahın olmamasını, sadece duhûlün bulunmaması şartına bağlamıştır. Bu da, günahın olabilmesini gerektiren şeyin, sadece duhûl olduğu sonucunu verir.
Birinci görüşün deliline şöyle cevap verilir: "Genel ve daha gâlıb olan durum şudur: Bir adamın hanımının, başka kocadan olan kızı, genellikle o adamtn himayesinde olur. İşte âyetteki ifâde de, bu şekilde umûmî bir mana ifâde etmektedir. Yoksa, âyetteki "himayelerinizde bulunan" kaydı, bu haramlığın meydana gelebilmesinin şartı değildir. [47]
Hurmet-i Musahere
Ebu Bekr er-Razî el-Cessâs, zinanın "hurmet-i müsâhere"yi gerektirdiğini isbât etmek için, Cenâb-ı Hakk'ın "Kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız..." buyruğuyla istidlalde bulunarak şöyle demektedir: "Duhûl bihâ, -"O kadınla cinsî münasebette bulunmak"- mutlak anlamda cimâ'ya verilen bir addır. Bu cinsî münasebette bulunmanın nikâh yoluyla ya da zina vasıtasıyla olması farketmez. Böylece bu, annesi ile yapılan zinanın, bu zinayı yapana kızının nikahının haram olmasını gerektirdiğine delâlet etmiş olur.
Bu istidlal son derece zayıftır. Zira bu âyet, şu iki delilden ötürü, nikahlı olan hanımlar hakkındadır:
1- Bu âyet, sadece adamın kendisiyle henüz cinsî temasta bulunmadığı hanımı hakkındadır. Halbuki onun zina ettiği kadın böyle değildir. Binaenaleyh, adamın zina ettiği kadının, âyetin hükmüne girmesi imkânsızdır. Birinci cümlemizi şu iki şekilde izah edebiliriz:
a) Hak Teâtâ'nın "Kendileriyle (zifafa) girdiğiniz kanlarınızdan..." buyruğu, onun adamın hanımlarından sayılmasının, kendisi ile cinsî münasebette bulunmasından önce olmasını gerektirir.
b) Allah Teâlâ, onların hanımlarını, "kendileri ile zifafa girilmiş" ve "girilmemiş" diye ikiye ayırmıştır. Bunun delili, "Eğer onlarla zifafa girmemişseniz" âyetidir. Onların hanımları, bu iki kısma taksim edilince, kadının onun hanımlarından biri olmasının, onunla cinsî temasta bulunması ile alakalı olmadığını anlarız. Zina edilen kadının böyle olmamasının izahı ise şöyledir: İster kendisi ile zifafa girilmiş ister girilmemiş olsun kadın, nikah sebebi ile o adamın hanımlarından olmuş olur. Zinada ise, kendisi ile cinsî temasta bulunmadan önce o kadıntn, o erkeğin hanımlarından (kadınlarından) olmasını gerektiren herhangi birşey mevcut değildir. Binaenaleyh adamın zina ettiği kadının, âyetin hükmüne dâhil olmadığı ortaya çıkmaktadır.
2- Bir insan, "Falancanın kadınlarına..." diye vasiyyette bulunsa, o falancanın zina ettiği kadın, vasiyyete dâhil olmaz. Yine birisi, "Falancanın kadınları üzerine..." diye yemin etse, bu zâniye kadın sebebi ile ne yeminini sürdürmüş ne de yeminini bozmuş olur. Böylece bu istidlalin zaytf olduğu ortaya çıkmış olur. [48]
12- Gelinler
Gelinlerle Evlenmenin Haramlığt
Haram kılınanlarınonikinci nev'i, HakTeâlâ'nın, "Yine kendi sulbünüzden olan oğullarınızın kanlarıyla..." âyeti ile ifâde ettiği kimselerdir. Bu hususta birkaç mesele vardır: [49]
Birinci Mesele
Şafiî (r.h), bir kimsenin oğlunun câriyesiyle evlenmesinin caiz olmayacağını söylerken, Ebu Hanife (r.h) bunun caiz olduğunu belirtmiştir. Şafiî bu hususta şöyle istidlal eder: "Oğulun cariyesi karısı sayılır. Oğulun karısı ise babaya haramdır." Birinci mukaddimeyi, "halîle" kelimesinin manasını izah ederek ortaya koyuyor ve şöyle diyoruz: "Halîle", fa'île veznindedir. Bu sebeple kelime ya ism-i fail ya da ism-i mef'ul manasındadır. Mef'ul manasına oluşunun şu iki izahı yapılır:
a) Bu kelime, "mubah" manasına lâfzından alınmıştır. Buna göre "harfle", helal kılınmış, mubah manasınadır. Cariyenin böyle olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh cariyenin, oğulun nafilesi sayılması gerekir.
b) Bu kelime, "hulul" lâfzından alınmıştır. Buna göre "halîfe", bir şeyin hulul etme (girme) mahalli manasına gelir. Şüphe yok ki câriye de, sahibinin kendisine hulul ettiği yerdir. Binâenaleyh câriye, o oğulun halîlesi olmuş olur.
Bu kelimeyi ism-i fail manasına aldığımızda da şu iki izah yapılabilir:
a) Her birinin diğerine aşırı ilgisinden dolayı, sanki bunlar (karı ile koca) bir elbiseye, bir çarşafa ve bir yere hulul etmişlerdir. Şüphe yok ki, câriye de böyledir.
b) Karı ile kocadan herbiri, aralarındaki muhabbet ve ülfetin şiddetinden ötürü, adetâ diğerinin kalbine ve ruhuna hulul etmiş(girmiş)lerdir. Böylece bu zikrettiklerimizin tamamı ile, oğulun cariyesinin, onun nafilelerinden sayılması ortaya çıkar. İkinci mukaddimeye gelince bu da, oğulun hanımının, "Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın kanlan..." âyetinden dolayı, babaya haram olmasıdır. "Dilciler, "Bir kimsenin "halîlesi", onun hanımıdır" diyorlar" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki, şu
beyân ettik. Sizin naklettiğiniz söze iltifat olunmaz. Hem nasıl iltifat olunsun ki bu olumsuz bir şehâdettir. Zira biz, "nafile" lâfzının, adamın hanımını içine aldığını kabul ediyoruz. Fakat bunu, hem zevceyi hem de cariyeyi içine a\an bir \âta kabvrt ediyoruz. Buna göre, "Bu ifâde cariyeye şamil değildir" diyenlerin görüşü, menfiliğe bir şehâdettir ki buna iltifat olunmaz. [50]
Evladın Sulbden Olup Evlatlık Kurumunun Bulunmayışı
Hak Teâlâ'nın "Kendi sulbünüzden olan" ifâdesi, evlat edinmeyi dışta bırakmak için getirilmiştir. İslâm'ın ilk yıllarında, evlatlık, oğul mesabesinde idi. Bir kimseye, kendi sulbünden olmadığı müddetçe, evlatlığının hanımı haram olmaz. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) Zeyneb binti Cahş el-Esedî'yi nikahlamıştır. Bu da, Abudulmuttalib'in kızı Ümeyye'nin kızıdır. Zeyneb, Hz. Peygamber (s.a.s)'in halasının kızı idi. Hz. Peygamber (s.a.s), Zeyneb'i Zeyd İbn Harise (r.a)'nin karısı olup onun onu boşamasından sonra nikahlayınca, müşrikler, "O, oğlunun karısı ile evlendi" demişlerdir. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Evlatlıklarınızı da (öz) ogullannız (gibi) tanımadı" (Ahzab. a) âyetini indirdi ve "Tâkf oğulluklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri zevcelerini (atmada), mü'minier üzerine günah olmasın" (Ahzab, 37) buyurdu. [51]
Üçüncü Mesele
Hak Teâlâ'nın, "Kendi sulbünüzden olan oğllanmzın kanlan..." ifâdesinin zahiri, süt oğullarının hanımlarını içine almaz. Fakat Cenâb-ı Hak, haram kılınanların sayıldığı âyetlerin sonunda, "Onların dışındakiler size helâl kılındı" (Nisa, 24) buyurunca, bu iki ifâdenin zahirinden, süt oğullarının hanımları ile evlenmenin helâl olduğu çıkar. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s), "Neseb yönünden haram olanlar, süt emme (rada'a) yoluyla da haram olurlar" buyurmuştur. Binaenaleyh bu hadis, süt oğulların hanımları ile de evlenmenin haram olduğunu ifâde etmektedir. Zira, "Onların dışındakiler size helâl kılındı" (Nisa, 24>âyeti hem süt emme, hem de emmeme halini içine alır. Bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Neseb yönünden haram olanlar, süt emme (r&da'a) yoluyla da haram olurlar" ifâdesi, âyetten daha husûsî bir ifadedir. Böylece âlimler, âyetin umûmî manasını haber-t vâhid ile tahsis etmiş (sınırlandırmış)lardır. Allah en iyi bilendir. [52]
Dördüncü Mesele
Âlimler, babanın hanımı ile evlenmenin haramlığı sırf nikah akdi ile olduğu gibi, oğulun hanımı ile evlenmenin de sırf nikah akdi ile olacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Bu böyledir, zira âyetin umûmî ifâdesi, ister kendileriyle zifafa girilmiş olsun, ister olmasın, oğulun hanımlarını içine alır. Fakat "İbni Abbas'a, "Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları.." âyeti hakkında "Allah Teâlâ, bu hükmün, oğulun, kendisi ile cinsî münasebette bulunduğu hanımlarına has olup olmadığını beyân buyurmamıştır" diye sorulduğunda, o şöyle demiştir: Allah'ın müphem bıraktığı şeyi siz de müphem bırakın" şeklindeki rivayete gelince, İbn Abbas m söylediği müphemlikten maksadı, âyetin mücmel ve müteşabih olması değildir. Aksine bu müphemlikten maksadı, ebediyyen haram oluşu göstermesidir. Görmüyor musun ki İbn Abbas, neseb cihetinden haram olan yedi kısım kadın hakkında da, "Onlar da müphemlerdendir. Yani, "nikahları ebediyyen haram olan kadınlardandır" demiştir. İşte burada da böyledir. Allah en iyi bilendir. [53]
Torunlarla Evlenmenin Haramlığı
Âlimler, bu âyetin, torunun hanımının da dedeye haram olmasını gerektirdiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu da, toruna "O, dedenin sulbündendir" deneceğine delâlet eder. Bunda da, torunun doğum yoluyla dedeye nisbet edilmiş olduğuna bir delâlet vardır. [54]
13- İki Kız Kardeşi Bir Nikah Altında Bulundurma
İki Kız Kardeşle Aynı Anda Evli Bulunma
Haram kılınanlardan onüçüncü nev'i, Hak Teâlâ'nın, "Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da (aynı şekilde haram edildi). Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Aüah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir" âyeti ile ifâde ettiğidir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [55]
Birinci Mesele
Âyetteki, "İki kız kardeşi birlikte almanız' cümlesi ref' mahallindedir. Çünkü âyetin takdiri, "Size analarınız, kızlarınız... ve iki kız kardeşi birlikte almanız haram kılındı" şeklindedir.
İki kız kardeşi birlikte almak, şu üç şekilde olabilir:
a) Her ikisini birden nikahlamak.
b) Cariye olarak, her ikisine birden sahip olmak.
c) Birisine nikahlı olarak, diğerine cariye olarak sahip olmak. [56]
İkinci Mesele
İki kız kardeşi aynı anda nikahlı olarak almak ise şu iki şekilde olabilir:
1- İkisine aynı anda nikah kıymak. Bu durumda hüküm şöyle olabilir: Ya cem' (ikisini birlikte) tutma, veya ta'yin (birini belirleme), yahut muhayyerlik (birini seçmece serbest olma), yahut da bu nikahlan iptal... Cem' bu âyetin hükmüne göre bâtıld -Âlimler de böyle demişlerdir. Fakat bu, Ebu Hanife'nin prensibine göre bir müşkül arzeder. Çünkü hürmet (haram oluş), Ebu Hanife'nin görüşüne göre nikahın iptalim gerektirmez. Baksana, Ebu Hanife'ye göre, üç talakı bir defada vermek haramdr. Fakat yapılırsa geçerlidir. Bir dirhemi, iki dirheme satmayı nehyetmek, böyle bi alışverişin geçerli olmasına manî değildir. Bütün fâsid alışverişlerde hüküm aynıdır. Böylece nehy (yasaklama ve haram kılma) sebebi ile, bir şeyin fesadına istidlal etmenin, Ebu Hanife'ye göre doğru olmayacağı sabit olur.
İmdi şayet Hanefiler, "Aynı şey sizin için de söylenebilir. Zira hayız esnasında* boşama ve cima yapılabilen temizlik esnasında boşama yasak kılınmıştır. Fakat boy e bir boşama olursa geçerli olur" derlerse, deriz ki: Bu iki misal arasında, çok ince bir fark vardır. Biz onu, "Hilafiyyât" adlı kitabımızda zikrettik. Öğrenmek isteyen oraya baksın. Binâenaleyh cem'in (iki kız kardeşi aynı anda nikahtı bulundurmanın) bâtıl olduğu ortaya çıkmıştır. "Ta'yîn" de bâtıldır. Çünkü tercih eden olmadan, tercih (müreccihsiz tercih) bâtıldır. Muhayyerlik de böyledir, zira tahytre hükmetmek, nikâh akdinin bulunmasını ve tayîn edecek zamana kadar onun bekâsını gerektirir. Biz bunun bâttl olduğunu daha önce izah etmiştik. Geriye iki akdin de birlikte fasit olduğuna hükmetmek kalır.
2- Bir kimsenin, onlardan biriyle daha önce, diğeriyle de daha sonra evlenmesi halidir. Bu durumda, ikincisinin nikâhının bâtıl olduğuna hükmedilir. Zira "def etmek (ikinci evliliğe mâni olmak), ref etmekten (yani birinci kız kardeşin nikâhını ibtal etmekten) daha kolaydır."
Cariye edinmek veya birisini nikahlayıp diğerini satın almak suretiyle iki kız kardeşin arasını cem etmeye gelince, bu hususta sahabe ihtilâf etmiştir. Buna göre Hz. Ali, Hz. Ömer, İbn Mesûd, Zeyd İbn Sabit ve İbn Ömer, aralarını cem etmenin caiz olmayacağını söylerlerken, diğerleri ise bunu caiz görmüşlerdir. Birinci görüştekiler, kendi görüşlerine şu şekilde delil getirmişlerdir: Âyetin zahiri, iki kız kardeşin mutlak manada cem edilememesini gerektirir. Binâenaleyh, bu ikisinin arasını cem etmenin bütün durumlarda haram olması gerekir.
Hz. Osman'ın ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunu, bir âyet helâl, bir âyet de haram kabul etmiştir. Helâl kılmak daha evlâdır. Helâlliği gerektiren âyet, Hak Teâlâ'nın, "Sağ ellerinizin mâlik olduğu kadınlar (cariyeler) müstesna, diğer bütün kocalı kadınlar (da size haram kilindi) (Nisa, 24) ve "Zevcelerine, yahut sağ ellerinin mâlik olduğu (cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesna../'(Muminun.6)âyetleridir.
Biz buna iki yönden cevap veririz:
1- Bu âyetler, iki kız kardeşi nikahta birleştirmenin haram olduğuna da delâlet etmektedir. Çünkü müslümanlar, cimânın helâl olması durumunda dahi, iki kız kardeşi aynı anda nikahlamanın caiz olmadığında icmâ etmişlerdir. Bu sebeple biz diyoruz ki, "Şayet iki kız kardeşi, cariye olarak cem'etmek caiz olsaydı, Hak Teâlâ'nın, "Onlar (öyle mü minlerdir ki), ırzlarını koruyanlardır. Zevcelerine, yahut sağ ellerinin mâlik olduğu (cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesna.."(Mümmun,&«)âyetinden ötürü, cima hususunda da aralarını cem'etmek caiz olurdu. Fakat mülk edinilmeleri hususunda iki kız kardeşi cem'etmek caiz değildir. Böylece bu âyet-i kerimenin, iki kız kardeşi câriye olarak birlikte almanın haram olduğuna delâlet edişinin, bunun caiz oluşuna delâlet edişinden daha uygun olduğu ortaya çıkmış otur.
2- Biz, bu âyetin cem'e delâlet ettiğini kabul etsek bile, tercihin bunun haram sayılması tarafında olacağını söylüyoruz. Bunun böyle olduğuna şunlar da delâlet etmektedir:
a) Hz. Peygamber (s.a.s), "Haram ile helal bir arada bulunduklarında, mutlaka haram helâla ağır basar"[57] buyurmuştur.
b) İhtiyattı olanın, bu işi yapmamak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh bunu yapmamak gerekir. Zira Hz. Peygamber {s.a.s): "Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene geç"[58] buyurmuştur.
c) Aslında kadınların ırzları haramlık üzere bina edilmiştir. Bunun delili şudur: Nikah akdinin şartlarına uygun olup olmadığında emareler denk olduğunda, akdin bulunmadığına (haramlığa) hükmetmek gerekir. Bir de nikah, büyük menfaatleri ihtiva eder. Eğer bu nikah zelil kılma ve zarar verme cihetlerinden büsbütün uzak olsaydı, o zaman bu nikahın anneler hakkında da meşru olması gerekirdi. Zira onlara menfaat ulaştırmak, "Ana ve babaya iyi muamele edin" {fare, 23) âyetinden dolayı, menduptur. Bu haram olduğuna göre, biz bu nikahın zarar verme ve zelil kılmayı da ihtiva ettiğini anlamış oluyoruz. Durum böyle olunca da nikahta aslolan, haramlık olur. Helallik ise, arızî (sonradan olan) sebeplerle sabit olmuştur. Bunun böyle olduğu sabit olunca, tercihin haramlık tarafında olduğu ortaya çıkar. Bu, bu konuda Hz. Ali (r.a)'nin görüşünün izahıdır. Fakat biz fukaha arasında meşhur olan görüşü ele aldığımızda -ki bu, iki kız kardeşe cariye olarak birlikte sahip olmak caizdir görüşüdür;- bu durumda insan bunlardan birisi ile cinsî münasebette bulunduğunda, diğeri haram olur. Bu haramlık, birincisinin satma, bağışlama, azad etme, mükatebe kılma veya başkası ile evlendirme gibi bir sebeple mülkiyeti zail oluncaya kadar devam eder. [59]
Üçüncü Mesele
İmam Şafiî (r.h) şöyle demektedir: "Bâ'in talak ile (üç talakla) boşanan kızkardeşin iddeti bitmeden, diğer kız caiz olmayacağını söylemiştir. Şafiî'nin delili şudur: "Bu durumda cem' söz konusu olmadığına göre, buna bir engelin bulunmaması gerekir. Biz, bu durumda cem' yapılmış olmayacağını söyledik. Çünkü boşanan kadının, kendisi ile cinsi münasebette bulunmak caiz olmayacağı ve cinsi münasebette bulunulması halinde o kimseye zina haddinin uygulanacağı delili i!e, nikahı yoktur. Biz "cem' olmadığına göre, herhangibir engelin bulunmaması gerekir" dedik, zira Cenâb-ı Hak, haram kılınan kadınları saydıktan sonra, "Onların dışındakiler size helâl kılındı" (Nisa. 24) buyurmuştur. İki kızkardeşin arasını cem' etme durumu müstesna, bütün bu engellerin bulunmadığında herhangibir şüphe yoktur. Binaenaleyh delil ile cem'in olmadığı sabit olunca, bu nikahın caiz olduğunu söylemek gerekir.
İmdi şayet, "İddetin vacip olması ve nafakanın gerekmesi gibi hususların da delâleti ile, bazı yönlerden nikah devam etmektedir" denilir ise, biz deriz ki: "Nikahın tek bir hakikati vardır. Bu tek hakîkat da onun aynı anda hem mevcut olmasına, hem de yok olmasına engeldir. Şayet bu hakikat ikiye bölünebilse ve birisi mevcut, birisi gayr-ı mevcut olabilseydi, o zaman bu doğru olurdu. Fakat bu tek hakikat, bölünmeyi kabul etmeyince, böyle bir görüş fasit olmuş olur.
İddetin vacip olması ve nafakanın gerekmesi meselesine gelince bil ki, eğer nikah olmuş olsaydı, o kadın hapsedilebilir (tutulabilirdi). Bu da onu nikahtan dolayı engellemeye erkeğin hakkı olduğu neticesini vermez. Çünkü ikinci mukaddimenin, kendisini istisna etmek netice vermez. Buna göre nikah zail olduktan sonra, hapsetme hakkını başka bir yolla isbat etmek, bir nebze makul bir harekettir. Ama nikahın olmadığına hükmedilmesi halinde, nikahın devam ettiğine hükmetmek, aklın kabul edemeyeceği şeylerdendir. Şer'î hükümleri, akla uygun olarak çıkarmak, onları aklın bedaheti ile bâtıl olduğu bilinen şeylere hamletmekten daha evladır. [60]
Dördüncü Mesele
Şafiî (r.h), "nikahında iki kız kardeş bulunan bir kafir, müslüman olduğunda, bunlardan dilediğini tercih edip, diğerini bırakır" der. Ebu Hanffe (r.h) ise şöyle demektedir: "Eğer bu kimse, o iki kız kardeş ile aynı anda evlenmiş ise, o adamla o kız kardeşlerin arası ayrılır (nikahları iptal edilir). Eğer onlardan biri ile daha önce, diğeri ile ise daha sonra evlenmiş ise, birincisini tercih eder, ikincisinden ayrılır." Ebu Bekir er-Râzi, Ebu Hanffe'nin bu görüşüne, Hak Teâlâ'nın "İki kız kardeşi birlikte almanız da (aynı şekilde haram kılınmıştır)" ifâdesini delil getirerek şöyle der: "Bu umûmî olan bir hitaptır. Binaenaleyh hem mü'mini, hem de kâfiri içine alır. Bunun kâfiri içine aldığı sabit olunca nikâhın fasit olması gerekir. Çünkü nehy, fesada delâlet etmektedir." Buna göre Ebu Bekr er-Râzî'ye şöyle denebilir: "Sen bu istidlalini, kâfirlerin, şeriatın fürûu ile muhatab oldukları esâsı ile, nehyin fesada delâlet ettiği esasına dayadın. Halbuki Ebu Hanife bu iki esastan hiçbirine kail değildir.
İmdi eğer Ebu Bekr er-Razî, "Bu sizin görüşünüze göre de doğrudur; binaenaleyh, böyle bir istidlal size de gerekir" derse, biz deriz ki: "Bizim, "kâfirler şeriatın fürûuna muhatabtırlar" sözümüzle, onların dünya hükümleri hususunda sorumlu olduklarını kabul etmiyoruz. Çünkü bir kimse, devamlı kâfir olduğu müddetçe, onu İslâm'ın fürûu ile mükellef tutmak mümkün olmaz. Ama müslüman olunca, ondan geçmişe dair ne kadar İslamî ahkâm varsa, hepsi icmâ ile sakıt olur. Bizim bu sözden maksadımız, âhiret ile ilgili hükümlerdir. Kâfir bir kimse İslâm'a girmediği için ceza göreceği gibi, İslâm'ın fürûunu yapmaması sebebiyle de ceza görür. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki; biz, kâfir velîsiz ve şahidsiz evlense veya bir kadınla cebren evlense, müslüman olduktan sonra o nikâhın o kişi hakkında devam ettiğine dair icmâ ettik. Böylece, şeriatın fürûu ile muhatab olmanın, dünyevî hükümler bakımından, kâfir hakkında herhangi bir tesirinin bulunmadığı ortaya çıkmış ve sabit olmuş olur. Şafiî'nin delili şudur: Feyrûz ed-Deylemî, sekiz kadınla evliyken müslüman oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Dördünü tercih et, diğerlerini bırak"[61] buyurarak, Feyruz'u o kadınlar hakkında muhayyer bıraktı. Bu ise, sizin zikretmiş olduğunuz tertîbe aykırı değildir. Allah en iyisini bilendir. [62]
Beşinci Mesele
Hak Teâlâ'nın, "Ancak, daha önce geçen geçmiştir" buyruğu hakkında meşhur olan bir müşkilât bulunmaktadır. Bu da âyetin takdirinin "Size anneleriniz, ve şu, şu., ve şu, (şu anda) haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir" şeklinde olmasıdır. Bu ise, mazi olan bir ifâdenin, gelecek zamana ait bir ifâdeden istisna edilmesini gerektirir ki, bu caiz değildir. Bu müşkilâtın cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın. 'Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak, daha önce geçen geçmiştir" (nim, 22) ifâdesi hakkında zikredilmiş olan açıklamalarla verilmişti. Manası ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir delaletiyle, "Daha önce geçmiş olanlar bağışlanmıştır" şeklindedir. [63]
Haram kılınanların beşinci nev'i, Cenâb-ı Hakk'ın:
"(Harb esiri olarak) sağ etlerinizin mâlik olduğu kadınlar müstesna olmak üzre. diğer kocalı kadınlarda evlenmeniz de size haram edildi). (Bu haram kılmalar), üzerinize Allah'ın farzı olarak (yazılmıştır). Onlardan başkası tsef namuslu ve zinaya sapmayarak, mallarınızla ara(yıp nikâhla)manız üzere size helâl edildi. O halde onlardan hangisiyle faydalandıysanız, ücretlerini takdir edildiği şekil üzere verin. O mehrin mikdannı tayin ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey hakkında size bir günah yoktur. Şüphesiz kt Allah, hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir" (Nisa. 24) âyetidir. [64]
Bu hususta birkaç mesele vardır:
"Muhsan" Kelimesinin Mânası
kelimesi Arapça'da, muhafaza etmek, korumak, engel olmak anlamlarına gelir. kelimesi de böyledir. Nitekim "muhafazalı, muhkem; içindekileri koruyan şehir" ve "Sağlam, iyi koruyan zırh" yani, "sahibini yaralanmaktan, yara-bereden koruyan, engel olan zırh" tabirleri kullanılmaktadır. Cenâb-ı Hak da, "Biz ona, sizin için, sizi savaşınızın şiddetinden korumak için giyecek (zırh) sanatını öğrettik" (Enbiya, so) buyurmuştur ki, mânası "sizi koruması ve muhafaza etmesi için..." demektir. kelimesi ise, kendisine, içindekilere kötülük yapmayı isteyenleri men edip engellediği için, muhkem, sağlam ve koruyan yer, mekân (kale) anlamına getir. Hâ harfinin kesresiyle olmak üzere kelimesi, sahibi yok olmaktan koruduğu için, erkek at anlamına gelir. Hâ harfinin fethasıyla olmak üzere kelimesi, tercini haramdan koruyup men ettiği için, iffetli ve namuslu kadınlar hakkında kullanılmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Namusunu muhkem bir kale gibi muhafaza eden İmrân kızı Meryem'i de..." rrahrım, 12) buyurmuştur.
Bil ki, kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de birkaç anlamda kullanılmıştır:
a)Hürriyet.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Namuslu ve hür kadınlara iftira atan..."(Nûr,4) buyurmuştur. Baksana bir kimse, hür olmayan birisine iftira atsa, ona (had cezası olan) seksen değnek vurulmaz. Hak Teâlâ'nın, 'O vakit (cariyelerin) üzerlerine, hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı vardır" ve "Sizden kim hür ve miislüman kadınları nikahla alacak bir bolluğa güç yetiremezse.." (Nisa. 25) âyetleri de böyledir.
b) İffet ve namusluluk.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fuhuşta bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere.." (Nisa, 25); "Namuslu olup, zinaya sapmamış ve gizli dostlar da edinmemiş (insanlar) halinde.." (Mawe, 5) ve "İrzını (bir kale gibi) koruyan o iffetli kızı da..(Enbiya. 91) buyurmuştur.
c) İslâm, müslüman olmak.. HakTeâlâ'nın, "Onlarevlendiklerinde..." 25) buyruğu da bu manadadır. Çünkü bu ifâdenin manalarından birisinin de, Onlar müslüman olduklarında..." şeklinde olduğu söylenmiştir.
d) Kadının evlenmesi.. Nitekim bir kadının kocası olduğu zaman, denilir. Hak Teâlâ'nın, "(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer kocalı kadınlarca evlenmeniz de size haram edildi)" buyruğundaki muhsanat kelimesi, "evli ve kocalı kadınlar" demektir. Bu tabirden, evli kadınların murad edildiğinin delili ise şudur: Allah Teâlâ bu sözü bir önceki âyette haram kılınanlarla ilgili söze atfetmiştir. Binâenaleyh, bu ifâdede geçen muhsanat lâfzının, bir haram oluşa sebep olması gerekir. Bu kelimenin mânalarından olan "hürriyet", "iffet" ve "müslüman olma"nın, haramlık konusunda bir tesir ve payının olmadığı herkesçe malûmdur. Binaenaleyh, bundan muradın, "evli kadınlar" olması gerekir. Çünkü, kadının kocasının bulunması, o kadının başkasına haram olmasında müessirdir.
Bil ki, şu dört vecih, kelimenin dildeki aslî manasında müşterektirler ki, bu mâna da, "men etmek, korumak, engellemek"dir. Bu böyledir, zira biz ihsan kelimesinin manasının, men etmekten ibaret olduğunu zikretmiştik. Buna göre meselâ hürriyet. İnsanı, başkasının hükmünün kendisine nüfuz etmesine karşı koruyan bir sebeptir İffet, insanın, uygun olmayan şeyleri yapmasına mani olan bir sebeptir. İslâm da. nefsin ve şehvetin davet etmiş olduğu pekçok şeye karşı koruyan bir hususiyyettir. Koca da, karısını pek çok şeye karşı korur. Karı da, kocasını zinaya düşmekten korur, muhafaza eder. İşte bu sebepten dolayı Hz. Peygamber "Her kim evlenirse o, dininin üçte ikisini muhafaza altına almış olur" buyurmuştur. İşte böylece bütün bu vecihlerin hepsi, lügat manasına varıp dayanmıştır. Allah en iyi bilendir. [65]
İkinci Mesele
Vahidî şöyle demektedir: "Kıraat âlimleri, lâfzının okunuşu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Buna göre onlar bu âyetteki hariç, Kur'ân'ın tamamında bu kelimeyi sâd harfinin hem kesresi, hem de fethasıyia okumuşlardır. Çünkü onlar bu âyette; bu harfin fethâ ile "muhsenat" şeklinde okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir Binâenaleyh, kim bu kelimeyi kesre ile okumuş ise, fiili kadınlara hamletmişlerdir. Yani, "İşte şu işler sebebiyle onlar müslüman oldular; iffetli olmayı tercih ettiler; evlenip kendilerini korudular" demektir. Bunu fetha ile okuyanlar fiili başkasına hamletmişlerdir. Yani, "Onları kocaları korudu.." demektir. Allah en iyi bilendir, [66]
Zinakâr Zımmînin Cezası
Şafiî (r.h), dul veya evli olan zimmînin, zina etmesi halinde recm edileceğini söylerken, Ebu Hanife (r.h) ise recmolunmayacağını beyân etmiştir. Şafiî'nin delili şudur: Zina hadisesi, ihsan (evlilik) ile beraber bulunmuştur. Bu ise, zina edenin canının mubah olmasının illetidir. Binâenaleyh, onun kanını akıtmanın mubah olması gerekir. Bu sabit olunca, "kanının mubah olması" işinin, recm yoluyla gerçekleştirilmesi gerekir. Bizim "Zina hadisesi evlilik ile beraber gerçekleşmiştir" şeklindeki sözümüze gelince, bu şu iki hususun isbât edilmesine dayanmaktadır:
a) Zina hadisesinin meydana gelmiş olması ve bu hususta hiç bir şüphenin bulunmaması..
b) Evliliğin meydana gelmiş olması ve bulunması. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, muhsanat kelimesinden kastedilenin evli kaoıolar olduğuna delâlet eder. Bu kadın da evlidir, o halde o da "muhsana"dır. Böylece bu zinanın "ihsân-(evlilik)" ile birlikte meydana gelmiş olduğu sabit olmuş olur. Biz, ihsan ile birlikte yapılan zinanın, bu fiili yapan kimsenin kanının mubah oluşunun illeti olduğunu söyledik. Zira Hz. Peygamber (s.a.s), "Müslüman bir kimsenin kanı, ancak şu üç şeyden birisi sebebiyle helâl olur. Bunlardan birisi, ihsân'dan sonra zina tapmaktır" buyurmuş, ihsan (evlilik)dan sonra yapılan zinayı, müslüman kimse lakkında, onun kanını akıtmanın mubah olmasının illeti kılmıştır. Buna göre, bu lükmün mahalli (tatbik alanı) müslümandır. İllet ise, evlilikten sonra sırf zina yapmış olmaktır. Bunun delili ise, sadece illet manasını ifâde etmek için getirilmiş olan lâm harfidir. Bu konuda söylenecek en son söz şudur: Bu, müslüman hakkındaki hükümdür. Zira, ihsân'dan sonra zina yapmak, kanın akıtılmasının mubah oluşunun illetidir. Ancak ne var ki, onun müstüfrtan olması hükmün mahallidir. Hükmün mahallinin hususî oluşu, bu hükmün, mahallinin dışına taşmasına mani değildir. Aksi halde kıyas, tamamen bâtıl ve geçersiz olur. İtlet ise, illet ifâde eden lamın başına gelmiş olduğu husustur. Bu da, ihsân'dan sonra zinanın mahiyetidir. Bu mahiyet, evli zımmî hakkında tahakkuk edince, onun hakkında kanının mubah oluşunun da tahakkuk etmesi gerekir. Böylece evli zımmînin kanının mubah olduğu sabit olmuş olur.
Sonra bu noktaya getirilen meselede şu iki yol söz konusudur: İstersek du kadar açıklamayla yetiniriz. Çünkü biz, zımmînin kanının mubah olduğunu iddia ediyoruz. Karşı taraf ise, bunu kabul etmiyor; binaenaleyh, (yaptığımız izahlarla) bu kimsenin Kanının mubah olduğu del i İlendirilmiş oldu. Veyahut da şöyle deriz: Zımmînin kanının müoah olduğu sabit olunca, bunun recm yoluyla olması gerekir. Çünkü, bu ikisi arasında bir fark olduğunu söyleyen yoktur.
İmdi şayet, "Sizin söyledikleriniz, eğer zımmînin "muhsan" olduğuna delâlet ediyorsa, burada onun "muhsan" olmadığına delâlet eden bir husus vardır ki o da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Allah'a şirk koşan kimse "muhsan" değildir" sözüdür" denilirse, biz de deriz ki:
Bizim zikretmiş olduğumuz delillerle zımmî'nin muhsan; sizin zikretmiş olduğunuz şu haberle de, onun "muhsan" olmadığı sabit olmuştur. Biz deriz ki o, "evli kadın" manasında "muhsan", kendisine iftirada bulunan kimseye iftira cezası tatbik edilmez manasında "muhsan" değildir. Buna göre Hz. Peygamber'in "Allah'a şirk koşan kimse, "muhsan" değildir" hadisini, "yaptığı zinadan dolayı kendisine had cefası tatbik edilmez" manasına değil, "ona iftira atan kimseye iftira cezası, haddi uygulanmaz" anlamına hamletmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber bu kimseyi şirk ile vasfetmiştir ki, şirk bir cinayettir. Cinayetin peşinden zikredilenin ise, mutlaka bir ceza denilebilecek bir şey olması gerekir. Bizim, "Ona iftira atan kimseye, iftira cezâst uygulanmaz" şeklindeki hükmümüz, bir ceza olmaya elverişli ve müsaittir. Ama, "Ona zina cezası uygulanmaz" şeklindeki hükmümüz, o kimse için bir ceza olmaya elverişli bir hüküm değildir. Binâenaleyh, Hz. Peygamber'in, "Allah'a şirk koşan kimse, 'muhsan" değildir" buyurmasından maksat, bizim zikretmiş olduğumuz husustur. Allah en iyi bilendir. [67]
Dördüncü Mesele
Cenâb-ı Hakk'ın, "Diğer kocalı kadmlar.." buyruğu hakkında şu iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bundan murad, "evli kadınlaradır. Böyle olması halinde'Cenâb-ı Hakk'ın, "(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin mâlik olduğu kadınlar müstesna..." sözü hakkında şu iki izah yapılır:
a) Kadın evli olduğunda, kocasından başkasına haram olur. Ancak, o kadın bir kimsenin mülkü (cariyesi) olursa, bu durumda o kadın, kendisine mâlik olan kimseye helâl olur.
b) Bu âyette zikredilen "milk-i yemin"den murad, nikâh mülkiyetidir. Buna göre mana, "kocası olan kadınlar size haramdır. Ancak, kocaları ile kendileri arasında, boşanmak suretiyle "beynûnet-i kübrâ" meydana geldiğinde, siz onlara yeni bir nikahla mâlik olabilirsiniz" şeklinde olmuş olur. Bu âyetin maksadı, insanları zinadan men etmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memlûke ise, milk-i yemin olmaksızın, onlarla cinsî temasta bulunmaktan men etmektir. Cenâb-ı Hak bunu "milk-i yemin" ile ifâde etmiştir, çünkü milk-i yeminlik, hem nikâh ile evlenilen kadınlar, hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur.
İkinci görüş: Âyetteki kelimesiyle kastedilenler, hür kadınlardır. Bunun delili ise, bu âyetten sonra gelen, Cenâb-ı Hakk'ın "Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikâhla alacak bir bolluğa güç yetişttremezse, o halde sağ ellerinizin malik olduğu mü'min cariyelerinizden (alsın)" (m 25) buyruğudur. Cenâb-ı Hak burada, "muhsanâf'dan bahsetmiş, daha sonra df "Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikâhla alacak bir bolluğa güç yettştiremezse" (Nisa, 25) buyurmuştur. Böylece buradaki "muhsanat" ile kastedilen şey, orada kastedilenin aynısı olmuş olur. Orada "muhsanat" ile kastedilen hür kadınlar olduğuna göre, burada da bunlar kastedilmiştir.
Bu manaya alınması halinde, Hak Teâlâ'nin,"(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna..." istisnası hakkında şu iki izah yapılabilir:
a) Bu ifâdeden maksat, "Allah'ın sizin için mülk kılmış olduğu sayı müstesna ki, bu sayı da dörttür" şeklinde olur. Buna göre de mana, "Allah'ın size mülk kılmış olduğu şu hür dört kadın hariç, bütün hür kadınlar size haram kılınmış olur" şeklindedir.
b) Hür kadınlar size haram kılınmıştır. Ancak Allah'ın, sizin kendilerine malik olduğunuzu belirttikleri hariç. Bu mâlik olma işi de, velî. şahitler ve dinde muteber olan diğer şartlar bulunduğunda tahakkuk eder. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna..." İfâdesinin tefsiri hususunda söylenen birinci görüş, tercih edilen görüştür. Bunun böyle olduğuna O'nun, "Ki onlar ırzlarını koruyanlardır. Şu var ki zevcelerine, yahut sağ ellerinin mâlik olduklarına karşı müstesna" (Mü'minun, s-6) âyeti de delâlet etmektedir. Allah milk-i yemini, zevceler ve cariyeler hakkında bulunan, sabit olan mülkten ibaret kılmıştır. Binâenaleyh, burada da bu manaya alınması gerekir. Zna Allah'ın kelâmını, yine O'nun ketâmıyla tefsir etmek doğruluk ve isabet derecesi en fazla olan tefsir şeklidir. Allah en iyi bilendir. [68]
Esir Edilen Gayr-i Müslimlerin Nikahlarının Durumu
Âlimler, eşlerden birinin diğerinden önce esir alınıp, Dâr-ı İslâm'a getirildiğinde bu eşler arasında bir ayrılığın meydana geleceği husuf ada ittifak etmişlerdir. Ama ikisinin aynı anda beraberce esir alınmaları durumuna gelince, Şafiî (r.h), "Orada evlilikleri sona erer; eğer kocasından hamile ise çocuğunu doğurmak veya hayız olmak suretiyle "istibrâ"da bulunarak, kendisine mâlik olan kimseye helâl olur" demektedir. Ebu Hanife (r.h) ise, karı-kocalığın orada ortadan kalkmayacağını söyler.
Şafiî (r.h)'nin delili şudur: Hak Teâlâ'nın, "Diğer kocalı kadınlar.,." tabiri, kocası olan kadınların haram olmasını gerektirmektedir. Daha sonra Cenâbs Hakk'ın, "(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna.." ifâdesi ise, mülkiyyetin meydana gelmesi sebebiyle haramlığın kalkıp, bunun yerini helâlliğin almasını gerektirir. Ebu Bekr er-Razî şöyle demektedir: "Eğer bu ayrılık, sırf mülkiyetin meydana gelmesiyle olmuş olsaydı, o zaman bu ayrılığın, cariyenin satın alınması, hibe olarak kabul edilmesi ve miras olunmasıyıa da meydana gelmiş olması gerekirdi. Halbuki bunun böyle olmadığı malumdur." er-Razî el-Cessâs'a şöyle denebilir: "Sanki sen, tahsis edildikten sonra âmm olan ifâdenin, geriye kalanlar hakkında bir hüccet olduğunu duymadın öyle mı!" Hem yine, esir alınırken meydana gelen husus, onlar hakkında mülkiyet hakkının ihdas edilmesidir. Halbuki alışverişte ise, mülkiyyetin bir şahıstan başka bir şahısa intikâli söz konusudur. Binâenaleyh, birincisi daha kuvvetlidir. Böylece fark ortaya çıkmış olur. [69]
Nikahlanmış Cariye Satılabilir mi?
Hz. Ali, Hz. ömer ve Abdurrahman İbn Avf'ın görüşüne göre, nikahlanmış bir cariye satıldığı zaman, o boşanmış olmaz. Bugün, fukahanın icmâı da bu şekildedir. Ubey İbn İbn Ka'b, İbn Mesûd, İbn Abbas, Cabir ve Enes (r.a) ise, nikahlı cariye satıldığında onun boş olacağı görüşündedirler. Cumhurun delili şudur: Âişe (r.anha), Berîre'yi satın alıp onu azad ettiğinde, evli olan bu Berire'yi Hz. Peygamber (s.a.s) muhayyer bırakmıştır. Eğer alışveriş ile talâk vaki olmuş olsaydı, bu muhayyer bırakmanın bir anlamı olmazdı. Âlimlerden Berire hadisesi hakkında, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Cariyenin satılması, onun talâkıdır" buyurduğunu da söyleyenler vardır. Ubeyy fbn Ka'b ile İbn Mesûd'un delili ise Hak Teâlâ'nın, "(Harb esiri olarak) sağ ellerinizin mâlik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere.." buyruğundaki istisnanın umûm olmasıdır. Bunun cevabının neticesi de, Kur'ân'ın umûm ifâdesinin haber-i vahidle tahsis edilmesi meselesine dayanır. Allah en iyisini bilendir.
Sonra Allah Teâlâ, bu haram kılınan kadınlar bahsini "Üzerinize Allah'ın farzı olarak (yazılmıştır)" diyerek bitirmiştir. Bu hususta şu iki izah vardır:
a) Bu, fiilinin lâfzından olmayan te'kîdî bir mef'ul-ü mutlaktır. Zira Allah Teâlâ'nın "Size haram kılındı./' (Nisa, 23) ifâdesi, yazma manasına da delâlet eder. Buna göre, bu kelamın takdiri "Daha önce zikredilmiş olan nikaht haram kadınların haramlığı, Allah'ın bir farzı (yazısı) olarak farz kılındı (yazıldı)" şeklindedir. Mef'ul-ü mutlakın, fiilinin lâfzından başka bir lâfız üzere gelişinin misalleri çoktur. Bunun bir misali, "Sen dağlan görür, yerlerinde durur sanırsın. Halbuki onlar, bulutların geçip gidişi gibi geçer giderler. (Bu), Allah'ın sanatıdır" (Nemi, 88) âyetindeki gibidir.
b) Zeccâc şöyle demiştir: "Bu (kitab) kelimesinin, (mahzuf) emrin mef'ûlü olarak mansub olması caizdir. Bu durumda ifâdedeki (üzerinize) kısmı, o emrin açıklayıcısı otur ve mana "Allah'ın kitabına yapışın" şeklinde olur.
Sonra Hak Teâlâ, "Onlardan başkası ise size helâl edildi " buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [70]
Birinci Mesele
Hamza, Klsâî veÂsım'ın râvisi Hafs, bu fiili daha önceki "Size haram kılındı" (Nisa, 23) âyetine atfetmek için, meçhul olarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise, sözüne atfetmek için, malum sîga ile (Allah helâf kıldı) şeklinde okumuşlardır. Bu ikinci okuyuşun takdiri şu şekilde olur: "Allah, size bu şeylerin haramlığını yazdı ve bunların dışındakileri size helâl kıldı." [71]
İkinci Mesele
Hak Teâlâ'nın, "Onlardan başkası ise size helâl edildi" buyruğunun zahiri, burada zikredilen kadınların dışında
kalan kadınların nikâhının helâl olduğunu gösterir. Fakat deliller, bunların dışında kalan bazı kadınların da nikahının haram olduğuna delâlet etmektedir. Şimdi biz onları zikredeceğiz: [72]
Kuranın Genel Hükmünün Haber-i Vahidle Tahsis Edilmesine İtiraz
Birinci kısım: Bir kadın, halası ve teyzesi ile aynı anda bir adamın nikâhında bulundurulamaz. Nitekim Hz.Peygamber (s.a.s), "Kadın teyzesi ve halasının üzerine nikah edilemez (alınamaz)"[73] buyurmuştur. Bu "meşhur" ve "müstefiz" bir hadistir. Bu hadisin, tevatür derecesine ulaştığı da çok kez söylenmiştir.
Haricîler "Bu, bir haber-i vahiddir. Kur'ân'ın umumî manadaki âyetini, haber-i vahid ite tahsis etmek caiz değildir" diye iddia etmişler ve görüşlerine şöyle deliller getirmişlerdir:
a) Âyetin umumî manası, metni kesin ve delâleti (manası) zahir (açık) olandır. Haber-i vahidin ise metni zannî ve delâleti zahirdir. Binaenaleyh haber-i vâhid, Kur'ân'ın (ayetin) umûmî manasından daha zayıf olmuş olur. Bu sebeple haber-i vahidi, Kur'ân'ın umumîliğine tercih etmek, daha zayıf olanı daha güçlü olana takdim etmek olur ki bu caiz değildir.
b) Meşhur hadislerden biri de Muâz (r.a)'ın hadisidir. O, haber-i vahidin şu iki bakımdan Kur'ân'ın umûmî manasına takdim edilmesini engellemiştir:
Birincisi: Hz. Peygamber (s.a.s) ona, "Ne ile hüküm verirsin?" dediğinde O, "Allah'tn kitabı ile..." cevabını vermiştir. Resûlullah, "Ya onda bulamazsan..?" dediğinde, Muaz (r.a) "Allah'ın Resulünün sünneti ile..." cevabını vermiş ve Allah'ın kitabına sarılmayı, Resulullah'ın sünnetine sarılmadan önce zikretmiştir. İşte bu da, sünnetin Kurân'a takdim edilmesine manîdir.
İkincisi: Hz. Peygamber (s.a.s), ona "Ya onda bulamazsan?." dediğinde. O, "Allah'ın Resulünün sünneti ile..." cevabını vermiş ve sünnete sarılmayı, şart manasına olan J1 (Eğer bulamazsan) kelimesi ile, o şeyin Kur'ân'da bulunmaması şartına bağlamıştır. Şarta bağlı olan şey, şart bulunmadığı zaman söz konusu olmaz.
c)Bir meşhur hadis de, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Size benden bir hadis rivayet edildiğinde, onu Allah'ın kitabına arzedip (ölçün). Eğer ona uygun düşerse, o hadisi kabul edin. Aksi halde reddedin"[74] hadis-i şerifidir. Bu hadis de, haber-i vahidin ancak Allah'ın kitabına uygun düştüğü zaman kabul edilebileceğini gösterir. Binâenaleyh halalar ve teyzelerle ilgili hadis, Kur'ân âyetinin zahirine muhalif olduğuna göre, kabul edilmemelidir.
d) Hak Teâlâ'nın, "On/ardan başkası ise, size helâl kıtındı" buyruğu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Kadın, teyzesi ve halasının üzerine nfkah edilemez, (alınamaz)" hadisi ite mukayese edildiğinde, şu üç şeyden biri söz konusu olur:
Birincisi, âyetin bu hadisten sonra nazil olduğunun söylenmesidir. Bu durumda âyet, hadisi neshetmiş olur. Çünkü hâs bir ifâdeden sonra gelen umûmî bir ifâdenin, hâs (hususî manadaki) ifâdeyi neshedeceği sabittir.
İkincisi, bu hadisin âyetten sonra söylenmiş olmasıdır. Bu da, Kur'ân'ın haber-i vâhid ile neshedilmiş olmasını gerektirir ki caiz değildir.
Üçüncüsü, her ikisinin de aynı anda söylenmiş olmasıdır ki bu durumda âyet, tek başına müteşabih olmuş olur. Böylece de hüccet getirilecek yer, hem âyet hem de hadis olur. Masum olan bir peygamberin, hücceti iyice ortaya koymaya gayret etmeyip de, şüpheyi ortaya koymaya gayret etmesi uygun düşmez. Binâenaleyh Allah'ın Resulüne, bu âyeti, ancak bu hadisle birlikte duyurması ve ümmetine bu âyeti ancak bu hadisle birlikte tebliğ etmelerini vacip kılması gerekirdi. Durum şayet böyle olsaydı, o zaman bu hadisin âyet kadar meşhur olması gerekirdi. Durum böyle olmadığına göre, bu kısmın da bozuk olduğunu anlarız.
e) Bu hadisin sahîh olduğu kesin olarak tesbit edilse bile, âyeti delil getirmek, hadisi delil getirmekten daha tercihe şayandır. Bunu da şu iki şekilde izah edebiliriz:
Birincisi: Hak Teâlâ'nın, "Size haram kılındı" {Nisa, 23) buyruğu haram oluşu gösteren açık bir nass (âyet) olduğu gibi, "Onlardan başkası ise, size helâl kılındı" (Nisa. 24) âyeti de, helâl oluşu göstermede sarîh bir nastır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Kadm, teyzesi ve halasının üzerine nikahlanmaz (alınmaz)" sözü ise, açık bir nass (delil) değildir. Çünkü bu sözün zahiri, bir haber cümlesidir. Haber cümlesini, emir ve nehiy manasında almak mecazidir. Hem sonra bu durumda, nehiy lâfzının haramlığa delâlet etmesi, "Helâl kılındı" ifadesinin, mübahlığa delâlet etmesinden daha zayıftır.
İkincisi, Hak Teâlâ'nın, "Onlardan başkası ise, size helâl kılındı" sözü, bu âyetlerde sayılan kadınların dışında kalanların nikahının helâlliğini ifâde etmede sarîh bir sözdür. Hz. Peygamber'in "Kadın, teyzesi ve halasının üzerine nikahlanmaz (alınmaz)" buyurması herkes hakkında sarih değildir. Aksine bunun daha önce geçmiş olan "mahud" (bilinen) şeylerle ilgili olması daha açıktır.
f) Allah Teâlâ bu âyetlerde, haram olan kadınların nevilerini açıklamış ve onları onbeş nevi olarak zikretmiş, sonra da bu eksiksiz izah ve tam açıklamadan sonra, "Onlardan başkası ise, size helâl edildi" buyurmuştur. Eğer bu helâllik daha önce zikredilenlerin dışında kalanlar hakkında olmasaydı, bu mükemmel izah bir abesle iştigal ve boş söz olurdu ki, bu da hakimler hakimi olan Allah kelâmına yakışmazdı. Bu konudaki çeşitli sorular işte bundan ibarettir. [75]
Mezkûr İtirazın Çürütülmesi
Bunlara şu şekillerde cevap verilir:
Birincisi: Hasan et-Basrî ve Ebu Berter el-Esamm'ın söylemiş olduğu şu husustur; "Allah Teâlâ'ntn, "Onlardan başkası ise, size helâl edildi" buyruğu, devamlı bir helâlliğin bulunduğunu ifâde etmez." Bu görüş, bu konuda bana göre en doğru olan görüştür. Bunun delili ise şudur; Hak Teâlâ'nın, "Onlardan başkası İse, size helâl edildi" sözü, yukarda zikredilenlerden hariç olanların helâl olduklarını haber veren bir ifâdedir. Bu ifâdede, yukarda zikredilenlerin dışında kalanların helâliıklarınin devamlı olup olmadığı hususu açıklanmamıştır. Bunun devamlılık ifâde etmediğinin delili ise şudur: Bu mefhumun, hem ebediliğe (devamlı oluşa) hem de ebedî olmamaya taksim edilebilmesidir. Bu sebeple bazan "Onlardan başkası ise, size ebedî olarak helâl kılındı" denilirken; bazan da, "Onlardan başkası ise, size falanca vakte kadar helâl kılındı" denilir. Şayet Hak Teâlâ'nın, "Onlardan başkası ise, size helâl kılındı" buyruğu, açıkça bunun ebedî olarak helâl olduğuna delâlet etseydi, böyle bir taksim mümkün olmazdı. Bir de, Cenâb-ı Hakk'ın bu sözü ancak daha önce zikredilen kadınların dışındakilerin helâl kılındığını ifade etmektedir. Akıl açıkça, "helâl kılmanın", "ebedî olarak helâl kılma" ve "belli bir zaman için helâl kılma"dan daha umûmi olduğuna şehâdet etmektedir.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın bu buyruğu ancak, daha önce zikredilenlerin dışındaki kadınların bu vakitte helâl olduklarını gösterir. Onların diğer vakitlerde helâllıklarının sabit oluşuna gelince, âyetin lâfzı ne müsbet ne de menfi manada bundan bahsetmemektedir. Daha önce zikredilenlerin dışındaki kadınların şu anda helâl oldukları sabit ve bilinen bir husustur. Bundan sonra, onlardan bir kısmı hakkında haramlık hükmünün söz konusu olması ise, bu nassı ne tahsis ne de nesheder. İşte bu son derece ma'kul ye yerinde olan güzel bir izahtır.
İşte bu yolla biz yine diyoruz ki, Hak Teâlâ'nın "Size analarınız... haram kılındı" (Nisa,23)âyeti, devamlı olarak haramlığı gösteren bir nass değildir. Çünkü biz bu devamlılığı, âyetin bu lâfzından değil, Hz. Muhammed (s.a.s)'in dininden tevatür yoluyla öğrendik. Bu konuda itimâda şayan cevap işte budur.
İkincisi: Biz, bir kadın ile, halası ve teyzesinin aynı nikah altında bulundurulmasının haram oluşunun âyette zikredilmemiş olduğu görüşünü kabul etmiyoruz. Bunu şu iki şekilde izah ederiz:
a) Allah Teâlâ. iki kız kardeşin birlikte alınmasını haram kılmıştır. Bunların iki kız kardeş oluşları, bu haramlığı gerektiren bir husustur. Çünkü kız kardeşlik, yakın olan bir akrabalıktır. Yakın akrabalığa fazla ilgi, şefkat ve ikram uygun düşer. Kız kardeşlerden birinin, diğerinin kuması olması çok büyük bir nefret ve soğukluğu gerektirir. Bu iki durum arasında, büyük bir nefret vardır. Böylece, kumalardan birinin diğerinin kız kardeşi olmasının, aynı anda bir nikah altında bulundurulmalarının haram oluşu hükmüne münasib ve uygun olduğu sabit olur. Usûl-ü Fıkıh'ta şu husus yer almıştır: Bir hükmün, kendisine uygun bir vasıfla zikredilmesi, lâfız bakımından o hükmün, o vasfa bağlanmış olduğuna delâlet eder. Bu sebeple Allah Teâtâ'nıh, "Ve iki kız kardeşi birlikte almanız (da haram kilindi)" (Nisa, 23) buyruğu, yakın akrabalığın, (yakın akraba olan kadınları) bir nikah altında bulundurmaya manî olduğuna delâlet eder. Bu yakın akrabalık, kadın ile halaları ve teyzeleri arasında da vardır. Binâenaleyh iki kız kardeş hakkındaki bu hüküm, delâlet yoluyla, hala ve teyzeler hakkında da söz konusudur. Hatta bu hükmün, halalar ve teyzeler hakkında olması daha evlâdır. Zira hala ve teyze, erkek ve kız kardeşlerin kızlarının (yeğenlerinin) anneleri mesâbesindedirler. Bu kızlar ise, hala ve teyzelerin çocukları mesâbesindedirler. Bu akrabalığın zarar vermemeyi gerektirmesi, kız kardeşlikten dolayı olan akrabalığın, zarar vermemeyi gerektirmesinden daha kuvvetlidir. Bundan dolayı, Hak Teâlâ'nın "Ve İki kız kardeşi birlikte almanız (da haram kılındı)" (Nisa. 23) âyeti, hala ve teyzelerin, yeğenleri ile aynı nikah altında bulundurulmalarına öncelikle mâni olur.
b) Cenâb-ı Hak, hanımların anneleri ile evlenmenin haram olduğunu açıkça belirterek, "Ve karılarınızın anaları da (size haram kılındı)" (Nisa, 23) buyurmuştur. "Anne" (Ümm) lâfzı, bazan hala ve teyze için de kullanılır. Halaya, "anne" denilebildiğinin delili şudur: Allah Teâlâ, Hz. Ya'kub (a.s)'un çocuklarını anlatırken "(Onlar), "Senin Tanrına ve babaların İbrahim'in, İsmail'in ve İshâk'ın bir tek Tanrısı olan Allah'a ibadet edeceğizr> (dediler)" (Bakara. 133) buyurmuş ve amca olduğu halde Hz. İsmail hakkında "baba" kelimesini kullanmıştır. Amcaya "baba" denilince, halaya da "anne" denilebilmesi gerekir. Teyzeye "anne" denilmesine gelince, buna da Hak Teâlâ'nın, "O, ebeveynini tahtının üstüne çıkarıp oturttu" (Yusuf. 100) âyetidir. Buradaki ebeveynden murad, Hz. Yusuf'un babası ile teyzesidir. Çünkü o esnada onun annesi ölmüş idi. Binaenaleyh söylediğimiz bu şeylerle, halaya ve teyzeye de bazan "anne" denilebildiği sabit olur. Bundan dolayı âyetteki, £*JU«j ölfilj "Ve kanlarınızın anaları.." tabiri, bazı bakımlardan kadının halasına ve teyzesine şamil olur.
Bunu anladığın zaman biz deriz ki, Hak Teâlâ'nın "Onlardan başkası ise, size helâl edildi" buyruğu ile ister açıkça, isterse celî veya kapalı bir delâletle zikredilmiş olsunlar, bu ifâdeyle, nikâhlarının haram olduğu zikredilmiş olan kadınlar kastedilmiştir. Durum böyle olunca halalar ve teyzeler, zikredilmiş kadınların dışında kalmazlar.
Üçüncüsü: Haricîlerin üçüncü şüphelerine cevap olarak deriz ki: Hak Teâlâ'nın, 'Onlardan başkası İse, size helâl edildi" buyruğu 'âmm (genel) bir ifâdedir. Hz. Peygamber'in "Kadın, teyzesi ve halasının üzerine nikahlanmaz" hadisi ise, hâs (özel) bir ifâdedir. Hâs olan ise, 'âmm olandan önce gelir. Sonra, burada iki yol bulunmaktadır: Bazen biz, "Bu hadis, şöhret bakımından tevatür derecesine ulaşmıştır. Kur'ân'ın umumî hükümlerini mütevâtir hadisle tahsis etmek caizdir" diyoruz. Bana göre bu izah, hak olan bir hususta inatlaşma ve diretme gibidir. Çünkü bu hadis, zamanımızda meşhur derecesine varmışsa da, ancak ne var ki aslında ahâd rivayetlere dayanınca, ahâd hadisler babında ve kısmında olmaktan çıkmamıştır. Biz bazen de söyle deriz: Kur'ân'ın umumî hükmünün, haber-i vahidle tahsis edilmesi caizdir. Bunun izahı, usûl kitaplarında zikredilmiştir. Bu konuda söylenebilecek sözün tamamı işte budur. Bize göre cevap konusunda kendisine İtimad edilecek olan birinci görüştür.
İkinci kısım: Bu genel hükme dahil olan tahsisli hususlardan biri şudur: Üç talakla boşanmış olan kadın helâl değildir. Ancak ne var ki bu tahsis, Cenab-ı Hakk'ın, Tne erkek, zevcesini (üçüncü deta olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona (o birinci kocasına) helâl olmaz" (Bakara, 230) âyetiyle sabit olmuştur.
Üçüncü kısım: İddet bekleyenleri nikahlamak da haramdır. Bunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç hayız (ve temizlenme) müddeti beklerler" (Bakara, 228) âyetidir.
Dördüncü kısım: Hür bir kadınla evli olan kimsenin, câriye ile evlenmesi caiz değildir. 8u, ittifakla böyledir. Şafiî'ye göreyse, hür kadın ile evlenmeye maddi gücü olan kimsenin, cariyeyi nikahlaması caiz değildir. Bu tahsisin delili de Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikahla alacak bir bolluğa güç yetiştiremezse, o halde sağ ellerinizin mâlik olduğu mü'min cariyelerden (alsın)" (Nisa, 25) âyetidir. Bu âyetin bu neticeye delâlet ettiğinin izahı ilerde gelecektir.
Beşinci kısım: Dört kadınla evli olan bir kimsenin, beşincisini alması haramdır.
Bunun delili ise Cenâb-ı Hakk'ın, "... İkişer, üçer, dörder olmak üzere..." (Nisa. 3) âyetidir.
Altıncı kısım: Kendisiyle liân (karşılıklı lânetleşme) yapılan kadındır. Bunun delili de Hz. Peyamber(s.a.s)'in, "Birbirleriyle lanetleşmlş olan kan ve kocalar, ebedî olarak bir araya gelemezler"[76] hadisidir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Namuslu ve zinaya sapmayarak, mallarınızla arafyıp nikâhla)manız..." buyruğu hakkında birkaç mesele vardır: [77]
Birinci Mesele
HakTeâlâ'nın, kelimesinin i'rabtaki yeri hakkında şu iki görüş vardır:
a) Bu kelime ifâdesindeki lâfzını mahallinden bedel olmak üzere, merfudur. Buna göre ibarenin takdiri, "Onlardan başkası size helâl kılındı ve... aramanız size helâl kılındı" şeklindedir. Bu, bu fiili elifin dammesiyle meçhul sîgasıyla şeklinde okuyanlara göredir. Bu fiili elifin fethasıyla malûm sîgasıyla okuyanlara göreyse, kelimesinin mahalli mansubtur.
b) Bu ifâdenin mahalli, her iki kıraate göre de, kendisinden harfi cerrin hazfedilmiş olması sebebiyle, mansubtur. Buna göre sanki, "aramanız için, aramanız konusunda" denilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "(Mallarınız ile evlenmeyi talep etmek istediğiniz için, bunların dışında kalanlar, işte size,helâl kılındı)" şeklindedir. Hak Teâlâ'nın, lâfızları birer hal olup, "zinaya sapmaksızın namuskâr davranarak" şeklindedir. Buna göre O'nun, j.;.fl^J» ifâdesi, "zinadan sakınarak" ifâdesi de, "zina etmeyerek." anlamlarını ifâde eder. Binaenaleyh bu, te'kîd için yapılmış bir tekrardır. Leys şöyle demektedir: kelimeleri, fücur ve günaha dalmak manalarını ifâde eder. Kelimenin Arapca'daki aslı, "dökmek" anlamını ihtiva eden, kelimesidir. Meselâ, "Akan, dökülen gözyaşları" denilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "veya dökülen kan" (Enam. 145) buyurmaktadır. Yine, "Falanca, çokça kan dökendir (zalimdir)" denilir, yani, (Çok kan akıtıcı, zalim) demektir. Zina da, "sifâh" diye adlandırılmıştır, çünkü zina yapan kimsenin maksadı, sadece menisini akıtmaktır.
Buna göre şayet, " fiilinin mefûlü nerededir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun takdiri şeklinde olup, "size, bunların dışında-kileri aramanız helâl kılındı" anlamındadır. Kendinden önceki ifadeler buna delâlet ettiği için mef'ûl hazfedilmiştir. Allah en iyi bilendir. [78]
Mehrin En Az Miktarı
Ebu Hanife (r.h), "Mehir on dirhemden daha az olamaz" derken, Şafiî {r.h) bunun herhangi biı ölçüsünün
bulunmadığım, az veya çok olabileceğini söyler. Ebu Hanife bu âyetle istidlal ederek şöyle der: "Bu böyledir, çünkü Allah Teâlâ bu helâlliği bir kayda bağlamıştır ki bu kayıt da, erkeklerin o kadınları, kendi malları vasıtasıyla talep etmeleri, elde etmeye çalışmalarıdır. Halbuki bir-iki dirhem, "mallar" olarak adlandırılamaz. Binaenaleyh, bu bir-iki dirhemin mehir olmaması gerekir, Buna göre şayet, "Yanında on dirhem bulunan bir kimse hakkında, "Onun yanında mallar vardır" denilemez. Halbuki, bu on dirhemin mehir olabileceğini tecviz ediyorsunuz.." denilirse biz deriz ki:
"Bu âyetin zahiri, on dirhemin mehir olmaya yetmemesini gerektirir. Ancak ne var ki biz, bu işin olabileceğine icmâ delâlet ettiği için, verdiğimiz bu hükümde âyetin zahiriyle amel etmeyi bıraktık." Böylece Ebu Hanife, on dirhemden daha az olan miktar hakkında, âyetin zahirine tutunmuştur.
Bil ki bu istidlal tutarsızdır. Çünkü âyet, (o kadınları) mallarla talep etmenin, arayıp bulmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir. Halbuki âyette, (o kadınları) mal olmayan şeylerle talep etmenin caiz olmayacağına dair ancak "mefhumu muhalefet" yoluyla bir delâlet vardır. Halbuki siz, "mefhumu muhalefet"! kabul etmiyorsunuz. Sonra biz deriz ki: Mİhrin az veya çok herhangi bir ölçüsü bulunmadığına şu deliller de delâlet etmektedir:
Birinci hüccet, bu âyetle istidlal etmektir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hakk'ın "mallarınızla..." tabiri cem'e cem' ile mukabele etmektir. Cem'in cemi ile mukabelesi ise, ferdin ferde taksim edilmesini, dağıtılmasını gerektirir. Bu da, kadınlarla evlenmeyi arzulayan, talep eden herkesin, mal denebilecek bir şeyler bulabileceğini gerektirmektedir. Azlık ve çokluk, hem bu hakikatte hem de bu isimde eşittir. Binaenaleyh bu âyetten, bir ölçüye bağlı olmaksızın mal denebilecek herhangi bir şey vasıtasıyla kadınlarla evlenmeyi talep edebilme hükmünün çıkması gerekir..
İkinci hüccet: HakTeâlâ'nın, "Eğer siz onları kendilerine temas etmeden önce boşar, (fakat daha evvelden) onlara bir mehir tayin etmiş bulunursanız, o halde tayin ettiğiniz mehrin yansı onlarındır" (Bakara, 237} âyetine tutunmaktır. Bu âyet, mehrin yarısının, konuşulandan yani mehr-i müsammâ'dan düşmesini gerektirir. Bu da şunu ifâde eder: Bu nikâh akdi, tâ baştan bir dirhem mehre göre yapılmış olsaydı, (kadının boşanması halinde) o erkeğin ancak bir dirhemin yarısını vermesi gerekirdi. Halbuki siz, böyle demiyorsunuz..
Üçüncü hüccet, ilgili hadislerdir.
a) Rivayet edildiğine göre, mehir olarak iki pabuç karşılığında evlenen bir kadın Hz. Peygamber'in yanına getirildiğinde, Hz. Peygamber (s.a.s)'in (ona), "Sen, mehirolarak buiki pabuca razı oldun (mu?)" deyince kadın "evet" dedi, Hz. Peygamber de bu evliliği onayladı.[79] Bu olayın zahiri, bu iki pabucun kıymetinin on dirhemden daha az olabileceğini ifâde etmektedir. Zira, ancak iki pabuç karşılığı evienebilen bu erkek ve kadının fakir olmaları gerekir. Böylesi insanların pabuçlarının kıymeti de, son derece azdır..
b) Cabir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)^den şöyle elediğini rivayet etmiştir: "Her kim evlenmek için, bir kadına bir avuç un veya kavut veyahut da yiyecek verirse, muhakkak ki o erkek helâl olarak onu almış o/ur."[80]
c) Vâhibe ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.s) onunla evlenmek isteyen kimseye, "Bir demir yüzük dahi olsa, ara bul, (kadını bırakma)"[81] buyurmuştur. Halbuki demir yüzük ise on dirhem değerinde değildir. [82]
Mehir Mal Yerine Menfaat Sağlama Şeklinde Olabilir mi?
Ebu Hanife (r.h) şöyle demiştir: "Bir kimse bir kadınla, (ona) Kur'ân'dan bir sûreyi öğretme mukabilinde evlense, bu öğretme mehir sayılmayıp, evlendiği kadın için "mehr-i misil" gerekir." Ebu Hanife daha sonra şöyle der: "Bir kimse, kendisine bir sene hizmet etme mukabilinde bir kadınla evlenirse, bu durumda bakılır: Evlenecek erkek hür ise, o kadın için "mehr-i misil" vermesi gerekir. Eğer köle ise, o zaman o kadına bir yıl hizmet eder." Şafiî (r.h) ise, bunun mehir olmasını caiz görür. Ebu Hanife bu görüşüne delil olarak şunları ileri sürmüştür:
a) Mevzubahs âyet.. Çünkü Cenâb-ı Hak, helâlliğin olabilmesi hususunda, (onları) mal vasıtasıyla talep etme, arama şartını koşmuştur. Mal ise, menfaatlere değil, âyâna (ayni şeylere) verilen bir isimdir.
b) Cenâb-ı Hak, 'Bununla beraber eğer ondan birazını gönül hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa, onu da içinize sine sine yeyin" (Nisa. i)buyurmuştur. Bu durum ise, âyân'a ait bir sıfattır.
Şafiî, Ebu Hanife'nin birinci istidlaline şu şekilde cevap vermiştir: Âyet, kadınlarla evlenmeyi mal vasıtasıyla talep etmenin caiz olduğuna delâlet eder. Burada, kadınlarla evlenmeyi maldan başka bir şeyle aramanın caiz olup olmadığı hususunda bir beyan yoktur. İkinciye de şöyle cevap vermiştir: "Vermek" lâfzı, âyânı (eşya) içine aldığı gibi, üstlenilen menfeâtleri de içine alır." Üçüncüye de şöyle cevap vermiştir: "Bu hitap, genel duruma göre yapılmıştır." Daha sonra Şafiî (r.h), menfaatin de mehir olabileceğine şu bakımlardan istidlalde bulunmuştur:
Birinci hüccet: Cenâb-ı Hak, Hz. Şuayb kıssasında, "(O zat Musa'ya) dedi ki: "Ben iki kızımdan birini -sen bana sekiz yıl işçilik etmek üzere- sana nîkâhlamayı arzu ediyorum..." (Kasas, 27) buyurmuş ve böylece menfaatlerin de mehir olabileceğini beyan buyurmuştur. Bizden önceki ümmetlerin şeriatlarında aslolan. o hükmü nesh eden bir nasih bulununcaya kadar o hükmün devam etmesidir.
İkinci hüccet: Bir kadın kendisini hibe ettiğinde, onunla evlenmek isteyen erkek (mehir olarak vermeye) bir şey bulamazsa, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Kuran dan Bir şeyler biliyor musun?" Adam, "Falanca sûreyi biliyorum." deyince, Hz. Peygamber "o kadını, Kur'ân'dan bttdfğtn o sûreye mukabil seninle evlendirdim."[83] Allah en iyi bilendir. [84]
Dördüncü Mesele
Ebu Bekr er-Razî şöyle demiştir: "Ayet, cariyenin azâd edilmesinin onun mehri sayılamıyacağına delâlet etmektedir. Çünkü âyet, mehrin mal olmasını gerektirir. Hz. Peygamber'in Safiyye'yi azâd edip, bu azâd etmeyi onun mehri sayması hadisesine gelince, bu Allah'ın Resulüne has olan fiiller cümlesindendir. [85]
Beşinci Mesele
Hak Teâlâ'mn, tabiri hakkında da şu iki izah yapılmıştır:
a) Bundan murad, onların nikah akdi yapmış olmaları sebebiyle, böyle namuslu olmalarıdır.
b) Buradaki bu namusluluğun, Hak Teâlâ'nın, "Onlardan başkası ise, size helâl edildi..." buyruğunda zikredilen helâllik hususunda bir şart olmasıdır. Birinci mana daha uygundur. Çünkü birinci manaya göre, âyetin hem umumîliği devam etmiş otur, hem de mânası malûm olmuş olur. İkinci manaya göreyse âyet mücmel olur. Ç