HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

NİSÂ SURESİ
AYETLER: 1-21

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Nisa Sûresinin Hedefi Hakkında

"Ey İnsanlar, sizi bir tek kişiden yaratan Rabb'inizden ittikâ edin (çekinin)...” ( Nisa. 1).

Bil ki bu sûre, pekçok çeşit mükellefiyeti ihtiva etmektedir. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, bu sürenin başında insanlara, kadınlara, çocuklara ve yetimlere şefkat etmelerini, onlara acımalarını, onların haklarını kendilerine vermelerini ve onlar için mallarını muhafaza etmelerini emretmiştir. İşte bu mânayla da sûre son bulmuştur ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Senden fetva isterier. De ki: "Allah, kelalenin (babası ve çocuğu olmayanın) mirası hakkındaki hükmü şöylece açıklar..." (Nisa, ı?6) âyetinin belirttiği husustur. Cenâb-ı Hak bu sûrede, başka mükellefiyetlerden de bahsetmiştir ki bunlar temizliği, namaz kılmayı ve müşriklerle savaşmayı emretmesidir. Bu mükellefiyetler insanlara zor ve ağır geldiği için onlara meşakkatli olunca, hiç şüphesiz, bu zor mükellefiyetleri yüklenmenin gerekçesini zikrederek bu sûreye başlamıştır ki, bu da bizi yaratan Rabb'imizden ve bizi var eden ilahımızdan ittikâ etmektir. İşte bunun için Cenâb-ı Hak, "Eyİnsanlar, sizi yaratan Babb'inizden ittikâ edin (çekinin)..." buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır:[1]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey insanlar..." buyruğu hakkında Vahidî, İbn Abbas'tan şunu rivayet etmiştir: "Bu hitap, Mekkelileredir." Müfessir usulcüler; bu hitabın bütün mükelleflere olduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki, bu şu sebeplerden dolayı en doğru olan görüştür:

a) Bu âyette geçen "insanlar" kelimesi, başına eliflâm gelmiş olan bir çoğul lâfızdır. Binaenaleyh bu lâfız istiğrak (şümul ve umûm) ifâde eder.

b) Allah Teâlâ "ittika ediniz" emrini, O'nun, insanları tek bir nefisten yaratmış olmasına bağlamıştır ki bu illet, bütün mükelleflerin Hz. Adem'den yaratılmış olmaları sebebiyle, o mükellefleri de içine alır. İllet âmm olunca, hüküm de âmm olur.

c) İttikâ etmekle mükellef tutulma, sadece Mekkelilere ait değildir, Aksine, bütün insanlar hakkında umumî bir hüküm ifâde eder. lâfzı herkesi içine aldığına, "ittika etmek" emri yine herkes için âmm olduğuna ve bu mükellefiyet illeti de, ki bu onların tek bir nefisten yaratılmış olmasıdır, herkes hakkında umûmî olduğuna göre, bu hitabın Mekkelilere tahsis edildiğini söylemek, son derece uzak bir ihtimaldir. İbn Abbas'ın delili, Hak Teâlâ'nın "Kendisiyle birbirinize dileklerde bulunduğunuz Aliah'dan ve akrabalık (bağlânnı kırmak)dan sakının" (Nisa. –ı) buyruğunun Araplara mahsus olmasıdır. Çünkü "Allah aşkına" ve "akrabalık hakkı için" birşey istemek, Araplara mahsus bir Örftür ki, meselâ onlar, "Senden, Allah ve akrabalık hakkı içün istiyorum.." ve "Senden Allah ve akrabalık hakkı içün talep ve rica ediyorum" derlerdi. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk'ın "Kendisiyle birbirinize dileklerde bulunduğunuz Aliah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)dan sakının..." âyeti, Araplara mahsus otmuş olur. Bu sebeple de, âyetin baş kısmı olan "Ey insanlar..." hitabı, Araplara tahsis edilmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, âyetin evvelinde, "Rabb'inizden ittikâ ediniz" ve bundan sonraki, "Kendisiyle birbirinize dileklerde bulunduğunuz Aliah'dan ve akrabalık (bağlarım kırmakfdan sakının" ifâdesi, aynı muhataba müteveccih olarak gelmişlerdir. İbn Abbas'ın bu görüşüne de şu şekilde cevap vermek mümkündür: Usûl-ü fıkıhta, âyetin sonunun hususi olması, baş kısmının umumî olmasına mani olmaz şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın "Ey insanlar..." hitabı, bütün insanları içine alan âmm bir lâfız; O'nun, "Kendisiyle birbirinize dileklerde bulunduğunuz Aliah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)dan sakının" buyruğu da Araplara mahsus olmuş olabilir. [2]

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de iki sûreye, "Ey insanlar, Rabb'inizden ittikâ ediniz" hitabı ile başlamıştır. Bunlardan birisi bu sûredir ki, iş bu sûre, Kur'ân'in ilk yarısının dördüncü süresidir. İkincisi ise Hacc süresidir ki, bu sûre de, Kur'ân'ın ikinci yansının dördünce süresidir. Sonra Cenâb-ı Hak, bu sûrede "ittikâ ediniz" emrini, mebde'in, yaratılışın başlangıcını bilmeye delâlet eden hususa bağlamıştır ki bu, kendisinin insanları tek bir nefisten yaratmış olmasıdır. Bu da Yaratıcı'nın kudretinin, ilminin, hikmet ve celâlinin mükemmel olduğunu gösterir. Hacc süresindeki "ittikâ ediniz" emrini de, meâd, âhiret bilgisinin kemâline delâlet eden şeye bağlamıştır ki, bu da Hak Teâlâ'nın "Çünkü o saatin (kıyametin) zelzelesi müthiş bir şeydir" (Hacc 1) ifadesidir. Böylece Cenâb-t Hak, bu iki sûrenin evvelini "mebde"' ve "meâd" bilgilerine bir delil yapmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak, "Mebde'e delâlet eden sûreyi "meâd"a delâlet eden sûreden önce getirmiştir. Bu konu pekçok sırları ihtiva etmektedir. [3]

Takva (Allah'ı Sayma) İle İnsanların Bir Babadan Yaratılmalarının İlgisi

Bil ki Allah Teâlâ bize ittikâ etmemizi emretmiş, bunun peşinden de , bizi tek bir kişiden yarattığını zikretmiştir ki bu, ittikâ ediniz emrinin, O'nun bizi tek bir nefisten yaratmış olmasına bağlandığını hissettirmektedir. Binâenaleyh, bu hüküm ile o vasıf arasındaki münasebeti izah etmek gere­kir. Buna göre biz deriz ki, "Allah Teâlâ bizi tek bir nefisten yarattı "şeklindeki sözümüz, şu iki kaydı ihtiva etmektedir:

a) Allah Teâlâ'nın bizi yaratmış olması.

b) Bu yaratmanın keyfiyyeti ki, bu keyfiyyet de, Allah Teâlâ'nın bizi sadece tek bir insandan yaratmış olmasıdır. Bu iki kayıttan herbirinin, takvâ'nın vacip oluşunda tesiri söz konusudur.

Birinci kayıt, ki bu, Allah Teâlâ'nın bizi yaratmasıdır. Şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın bizi yaratması, O'nun mükellefiyetlerine bağlanmamızın ve emir ve nehiylerine boyun eğmemizin farz olmasının gerekçesi ve sebebidir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz:

a) Allah Teâlâ, bizim yaratıcımız ve zât ve sıfatlarımızın var edicisi olunca, biz O'nun kulu, O da bizim Mevtamız olur. O'nun bizim Rabb'imiz olması ise, emirlerinin kullan tarafından yerine getirilmesini; bizim O'nun kulu olmamız da, Rabb'e, Mûcid ve Hâlık'a inkıyâd ve boyun eğmemizi gerektirir.

b) Cenâb-ı Hakk'ın bizi yaratması, en büyük nimet ve nihayetsiz bir lütuftur. Çünkü sen yoktun, O seni var etti; sen ölüydün, O seni hayata kavuşturdu; sen acizdin, O sana güç ve kudret verdi ve sen câhildin, O sana öğretti... Nitekim Hz. İbrahim, "Ki O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir" (Şuara, 78) demiştir. Nimetlerin hepsi Cenâb-ı Hak katından olunca, kuluna, huşu ve inkiyâdını izhâr edip, inâd ve isyanı terkederek, o nimetlere mukabelede bulunması gerekir ki, işte bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın "Nasıl oluyor da, Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki siz ölü idiniz de, O sizi diriltti..." (Bakara, 28) âyetinde kastedilen husustur.

c) Cenâb-ı Hakk'ın bizim yaratıcımız, Halikımız, İlâh ve Rabb'imiz olduğu sabit ve kat'î olunca, bizim de O'na kullukla meşgul olmamız ve nehyettiği bütün şeylerden ittikâ ederek kaçınmamız gerekir. Yine, yaptığımız bu fiillerden hiçbirisinin, bir sevabı îcâb ettirmemesi gerekir. Çünkü bu tâatlerin, geçmiş nimetlerin mukabilinde yapılmış olması vacip olunca, bunların bir mükâfaatt gerektirmesi imkânsız olur. Çünkü, hak edene hak ettiğini vermek, başka bir şeyi gerektirmez. Bu, kutun tâatleri doğrudan, kendiliğinden yapmış olduğunu kabul etmemiz halinde böyledir.[4] Bu nasıl olur, bu imkânsızdır. Çünkü tâatleri yapmak, ancak Allahu Teâlâ onları yapmaya kudret verdiği ve o tâatleri yapmaya götüren sebepleri yarattığı zaman mümkün olabilir. Bu kudret ve sebepler bulunduğu zaman bunların hepsi birden, kuldan tâatlerin sadır olmasına vesile olur. Durum böyle olunca da, kulun yapmış olduğu o tâatler de, Allah Teâlâ'nın kuluna lütfetmiş olduğu bir in'âm olur. Mevlâ, kuluna nimetler tahsis edince, bu nimetler, kula başka bir in'âmda bulunmasını (yani kulun yaptığı bu tâatlere mukabil yeniden mükâfaatlar vermesini) gerektirmez. Bu da, Allah Teâlâ'nın bizim yaratıcımız olmasının O'nun kulu olmamızı ve yasakladığı bütün şeylerden kaçınmamızı gerektirdiğini izah etmeye bir işarettir.

İkinci kayıt, ki bu, Allah Teâlâ'nın bizi tek bir kişiden yaratmasının, kendisine tâatlerde bulunup, günahlardan sakınmamızı gerektirmesidir. Bunun izahı da şu şekilde yapılabilir:

a) Bütün insan tiplerini, tek bir insandan yaratmak, kudretin ne kadar mükemmel olduğuna en ileri derecede bir delildir. Çünkü bu yaratma işi, tabiat ve özelliğe göre olmuş olsaydı, tek bir insandan meydana gelen ancak sıfatlarda aynı ve, yaratılış ve karakter bakımından birbirine benzer şeyler olurdu. Biz ise insan tipleri arasında beyaz, siyah, kızılderili, esmer, güzel, çirkin, uzun veya kısa tipler görünce, bu durum onları yaratıp var edenin mûcib bir illet (sebep) ve müessir bir tabiat değil, hür ve irâde sahibi bir Fâil-i Muhtar olduğunu gösterir. İşte bu incelik, âlemin müdebbirinin her türlü mümkinata kadir, her türlü malûmatı bilen; âlim bir Fâil-i Muhtar (irade ve ihtiyarı olan bir fail) olduğuna delâlet edince, bu durumda O'nun tekliflerine, emir ve yasaklarına inkıyâd etmemiz gerekir. Böylece, Hak Teâlâ'nın "Rabb'inizden ittikâ ediniz.." emrinin "Sİzİ bir tek nefisten yarattı" buyruğuyla olan irtibatı son derece güzel ve yerinde olur. [5]

Akrabalığın Önemi

b) Allah Teâlâ "ittikâ ediniz" emrini zikredince, bunun peşinden yetimlere. kadınlara ve güçsüzlere iyilikte bulunmak emrini getirmiştir. Bütün insanların tek bir nefisten yaratılmış olmasının, bu ihsanda ve lütufta bulunma emrinde bir payı bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü akrabalar arasında mutlaka, muhabbet ve sevgiyi artıracak olan bir nevi münasebet ve bir arada bulunma söz konusudur. İşte bu sebepten dolayı insan, akraba ve ecdadının medhedilmesinden sevinir, onların kınanmasından ise kederlenir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), "Fatıma benim bir parçamdır. Ona eziyet veren şey, bana eziyyet verir"[6] buyurmuştur. Durum böyle olunca, bu iyilikte bulunma emrinin manası, bunun, insanların birbirlerine karşı şefkatlerinin artmasına vesile olmasıdır.

c) İnsanlar, herkesin aynı atadan gelme olduğunu bildiklerinde, birbirlerine karşı öğünüp kibirlenmeyi bırakıp, tevazu ve güzel bir davranış gösterirler.

d) Bu, âhiret alemine delâlet eder. Çünkü Allah Teâiâ, tek bir şahsın sulbünden farklı sıfatları olan insanlar meydana getirmeye ve tek bir damla nutfeden, terkibi harika ve sureti de son derece güzel olan bir insanı var etmeye muktedir olunca, O'nun ölüleri diriltmesi, ba's-ü neşr etmesi ve hesaba çekmesi nasıl imkânsız bir ihtimal sayılabilir? İşte bu bakımdan âyet, âhiret hayatına da delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-t Hak, "Kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırması, güze! hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfaatlandırması için.." (N«m.si)buyurmuştur.

e) Esamm: "Bunun manası şudur: İnsanların tek bir nefisten yaratılmış olmalarının gerektiği hususunda, aklî bir delil bulunmamaktadır. Aksine bu husus, ancak naklî delillerle bilinebilir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) herhangi bir kitabı okumamış ve herhangi bir hocadan da ders almamış olan bir ümmî idi. Binaenaleyh Hz. Peygamber, bu hususun böyle olduğunu haber verince bu, gaybden bir haber vermek olur ki, böylece de bu bir mucize olmuş olur. Netice olarak, Hak Teâlâ'mn "Sizi yarattı" buyruğu, Allah Teâlâ'mn birliğini bilmemize; O'nun "Tek bir nefisten.." sözü de, nübüvveti bilip tanımamıza bir delildir" demiştir.

Buna göre eğer, "Bu kadar çok insanın hepsinin, o küçücük tek bir nefisten yaratılması nasıl mümkün olabilir?" denilirse, biz deriz ki: Allah Teâlâ bununla neyi murad ettiğini beyân etmiştir. Çünkü Hz. Adem'in zevcesi, O'nun bir parçasından yaratılmış, sonra onların çocukları onların her ikisinin nutfesinden meydana gelmiş, daha sonra da bu iş daima böyle olduğu için, insanların hepsinin yaratılmasını Hz. Âdem'e nisbet etmek caiz olmuştur. [7]

Dördüncü Mesele

Müslümanlar, buradaki tek bir nefisten muradın, Hz. Adem olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak ne var ki, kelimesinden dolayı (yani semâNnüennes olduğun­dan) onun sıfatı da müennes kılınmıştır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha!.." , 74) âyetidir. Şair de, Baban halife.. Onu, bir başka halife doğurmuştu. Sen de bu kemale halefsin" demiştir. Dilciler, buradaki müennesliğin kelimesinin lâfzının nazar-ı itibara alınmasından ileri geldiğini söylemişlerdir. [8]

Hz. Âdem'in Eşinin Yaratılması

"Ondan da onun zevcesini yarattı" (Nis. 1).

Bu hususta birkaç mesele vardır: [9]

Birinci Mesele

Buradaki kelimesinden murad, Havva (aleyhimesselâm)'dır. Hz. Havva'nın Hz. Âdem'den yaratıldığı hususun­da iki görüş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu, ekseri âlimlerin kabul ettiği görüştür. Buna göre, Allah Teâlâ Hz. Adem'i yaratınca, O'nu bir sure uyuttu. Sonra da, O'nun sol kaburgalarının birinden Hz. Havva'yı yarattı. Hz. Adem uyandığında onu gördü, ona meyledip, onunla ünsiyyet kurdu. Çünkü o, Hz. Adem'in bedeninin bir parçasından yarattlmıştı.^Âlirnler bu görüşlerine Hz. Peyç-amber'in, "Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onu düzeltmeye kalkışırsan onu kırarsın. Onu eğri olarak bırakırsan ondan istifâde edersin. "[10]

İkinci görüş: Bu, Ebu Müslim el-İsfehânî'nin görüşüdür. Buna göre Hak Teâlâ'-nın, buyruğundan murad, "Onun çişinden, ani insan cinsinden, onun zevcesini yarattı" manasıdır. Bu, HakTeâtâ'nın "Allah sizin için, kendinizden zevceler yaptı" (Nah. 72), "Allah, onlara kendilerinden bir peygamber gönderdiği için.." (Âw imran, 164) ve "Andolsun, sfze kendinizden Öyle bir peygamber gelmiştir ki..." (Tevbe, 128) âyetlerinde olduğu gibidir. Kâdi birinci görüşün daha kuvvetli olduğunu söylemiştir. Çünkü ancak bu durumda, âyetteki "Sizi bir tek candan yarattı" ifâdesi, yerinde olmuş olur. Zira, şayet Hz. Havva da yoktan yaratılmış olsaydı, o zaman insan soyu bir candan değil iki candan (nefisten) yaratılmış olurlardı.

Kâdî'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verilir. "Âyetteki "bir kişiden" sözünün başındaki "mîn", ibtidâ-i gaye içindir. Yaratmanın ve yoktan varetmenin başlangıcı, bu tek can olan Hz. Adem olunca, "sizi bir tek candan yarattı" denilmesi yerinde olur. Yine Cenâb-t Hakk'ın, Hz. Adem'i topraktan yaratmaya kadir olduğu sabit olduğuna göre, Hz. Havva'yı da topraktan yaratmaya kadirdir. Durum böyle olunca, Hz. Havva'yı, Hz. Adem'in bir kaburgasından yaratmasının manası nedir?" [11]

Hz. Adem (a.s)'ın Yaratılması

İbn Abbas (r.a) şöyle demektedir: Hz. Adem'e, "Adem" ismi verilmiştir. Zira Allah Teâlâ onu, yeryüzünün kızıl, siyah güzel ve çirkin topraklarından yaratmıştır. İşte bu sebepten ötürü, onun çocukları arasında kızıl derili, siyah derili, güzel ve çirkin olanlar vardır. Onun hanımı da "Havva" diye adlandırılmıştır. Çünkü o Hz. Adem'in kaburgalarının birinden yaratılmıştır. Demek ki o, canlı (hayy) olan bir şeyden yaratılmış ve ona nisbetle de "Havva" diye adlandırılmıştır. [12]

Yoktan Yaratma Meselesi

Bir grup tabiatct, bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ'nin "Sizi bir tek candan yarattı.." buyruğu bütün insanların tek bir nefisten yaratıldığın) gös­terir. O'nun, "Ondan da onun zevcesini yarattı" sözü de, eşinin o nefisten yaratıldığına delâlet eder. Cenâb-ı Allah, daha sonra Hz. Adem hakkında, "Onu topraktan yarattı" (Am İmran, 59) buyurmuştur. Binâenaleyh bu, Hz. Adem'in de topraktan yaratıldığına delâlet eder. Allah Teâlâ, insanlar hakkında ise, "sizi ondan (topraktan) yarattık" çv&h&, ss) demiştir. Bütün bu âyetler, sonradan olan bir şeyin, önceden olan bir maddeden yaratıldığına ve herhangi birşeyin sırf ademden (yokluktan) yaratılmasının imkânsız olduğuna delâlet etmektedir."

Kelâmcılar, onlara şöyle diyerek cevap vermişlerdir: "Birşeyi birşeyden yaratmak (halketmek) aklen imkânsızdır. Çünkü yaratılmış olan bu şey, eğer kendinden önce mevcut olan o şeyin aynt olursa, bu bir yaratma olmaz. Bu bir yaratma olmayınca da, başka birşeyden yaratılmış olması da imkânsız olur. Şayet biz, bu yaratılan şeyin kendinden önce mevcut olan o şeyden başka bir varlık olduğunu söylersek, bu durumda yaratılan ve sonradan meydana gelen bu şey, sırf yokluktan meydana gelmiş ve bulunmuş olur. Böylece, birşeyin başka birşeyden yaratılmasının aklen imkansız olduğu sabit olur. Bu âyetteki harf-i cerri, ibtidâ-i gaye manasınadır. Bu, şu demektir: Bu şeylerin, şeylerden meydana gelişinin başlangıcı, bir zaruretten ötürü değil, sadece öyle vâki olduğu içindir." [13]

Dördüncü Mesele

Keşşaf, sahibi, ism-i fail lâfzı ile, âyetin şeklinde de okunduğunu söylemiştir. Bu, mahzuf bir mübtedânın haberi olup, takdiri, "O, yaratandır.." şeklindedir. [14]

"... Ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip yayan (Rabb'iniz'den ittikâ edin). Kendisi adına birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarım kesmekten) sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir" (Nisa. 1).

Cenâb-ı Allah'ın, "İkisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip yayan (Allah)" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: [15]

İnsanların Bir Ana-Babadan Çoğalmaları

Vahidî, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu ile dağıtıp, yayma manasını murad ettiğini söylemiştir. İbnul-Muzaffer Bir ise şöyle dernektedir: (bess) senin eşyayı dağıtmandır. Mesela, "Atları.hücum içindağıtıp yay­dı" "Avcı, köpeklerini salıp dağıttı" "Allah, mahlûkatı yarattı ve onları yeryüzüne dağıttı" ve birisi halıları yaydığında, Ja^Ji cJS "halıları yaydım" denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Vayilıp serilmiş saçaklı halılar..." (Gâşiye, 16) buyurmuştur." Ferrâ ve Zeccâc, bazı Arapların, fiili"Allah mahlûkatı dağıttı" şeklinde kullandıklarını söylemişlerdir. [16]

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak, İkisinden erkekleri ve kadınları türetip yaydı" buyurmamıştır. Çünkü bu ifâde, bütün erkek ve kadınların bizzat o ikisinden yaratılmış olmalarını gerektirir ki bu imkânsızdır. İşte bundan ötürü Allah Teâlâ bu ifâde şeklini bırakıp, "İkisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip yaydı" buyurmuştur. İmdi, "Cenâb-ı Hak niçin, "ikisinden birçok erkekler ve birçok kadınlar.." dememiş ve niçin çokluğu kadınlara değil de erkeklere tahsis etmiştir?" denilir ise. biz deriz ki: Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Erkeklerin şöhretli oluşları daha fazladır. Binâenaleyh onların çoklukları daha çok görülür. İşte bundan ötürü, çok oluş bilhassa onlara tahsis edilmiştir. İşte bu durum âdeta, erkeklere yakışanın şöhret, ortaya çıkma ve görünme olduğuna; kadınlara yakışanın da gizlenmek ve sesini çıkarmayıp adının sanının anıimaması olduğuna bir dikkat çekmedir. [17]

Üçüncü Mesele

Bütün beşeriyyetin zerreler halinde olduğunu ve Hz. Adem'in sulbünde bulunduğunu söyleyenler, âyetteki, "İkisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip yaydı" buy­ruğunu zahiri manasına hamletmişler; böyle söylemeyenter ise, bu ifâdeden maksadın, "Onların çocuklarının onlardan türeyip çoğalması ve onların çocuklarından da yeni nesil ve toplulukların türeyip meydana gelmesi olduğunu söylemişlerdir ki, bu durumda bütün insanların, Hz. Adem ve Havva'nın evlatları oluşları mecazen olmuş olur.

Cenâb-ı Hakkın, "Kendisi adına birbirinize dilekierde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kesmekten) sakının, çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir" buyruğu ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [18]

Birinci Mesele

Asım, Hamza ve Kisaî, şeddesiz olarak diğer kıraat imamları ise, şeddeli olarak şeklinde okumuşlar­dır. Şeddeli okuyanlar, fiilin aslının olduğunu dü­şünmüşlerdir. Böyle tâ harfi, her ikisi de dil harflerinden olduğu, ön dişlerin dibinden çıktığı ve "hems" sıfatında müşrek oldukları için, sın harfine idğâm edilmiştir. Şeddesiz olarak okuyanlar, mahreçleri ve sıfatları aynı olan iki harf yanyana geldiği için, OjJftl~îî kelimesindeki tâ harflerinden birini hazfetmişler, böylece, birinciler idğam yoluyla kelimede i'lâl yaptıkları gibi, bunlar da hazf ederek i'lâl yapmışlardır. Bu böyledir, çünkü mahreç ve sıfatları aynı olan harfler bir kelimede bulunduklar) zaman bazan hazf, bazan da idğam ile hafifletilirler. [19]

Kelimesinde Hamza'nın Kıraatini Tenkide Cür'et Edenler

Sadece Hamza, mim harfinin cerriyle olmak üzere şeklinde okumuştur. Kaffâl (r.h) bu kıraatin, yedi kıraat imamının dışında Mücâhid ve başkalarından da rivayet edildiğini söylemiştir. Diğer kıraat imamlarının hepsi bu kelimeyi mîm harfinin nasbıyta şeklinde okumuş­lardır. Keşşaf sahibi: "Bu kelime üç harekeyle ve şeklinde okunmuştur Pekçok nahivci, Hamza'nın kıraatinin yanlış olduğu görüşünde birleşerek şöyle demişlerdir: "Çünkü bu okuyuş, zahir bir ismin mecrûr bir zamire atfedilmesin) iktiza eder ki, bu caiz değildir. Onlar bunun caiz olmadığına delil olarak şunlarla istidlal etmişlerdir:

a)Ebu Ali el-Farisî şöyle demektedir: Mecrûr zamir, harf demektir. Binaenaleyh, zahir bir ismin ona atfedilmemesi gerekir. Biz, mecrûr zamirin şu sebeplerden dolayı harf gibi olduğunu söyledik:

1-Bu zamir, tenvînin kelimeden ayrılmayışı gibi, kelimeden ayrılmaz. Bu böyledir, çünkü ** ve lk kelimelerindeki hâ ve kâf harflerinin, harf-i çerden kesinlikle ayrılma­dığını görürsün. Böylece bu, âdeta bir tenvîn gibi olmuş olur.

2- Nahivciler, tercih edilen görüşe göre muzâf olan münâdadan, müfred olan münâdadan tenvîni hazfetmeleri gibi, nida edatı olan yâ harfini hazfederler. Müfrea münâdadan tenvîni hazfetmeleri, meselâ onların, j»^ U demeleri gibidir. Böylece mecrûr zamir, işte bu bakımdan tenvîne benzemiş olur. Bu sebeple de, mecrûr zamirin tenvîn harfi gibi olduğu sabit olmuş olur. Netice itibariyle de, zahir ismin mecrûr zamire atfedilmemesi gerekir. Çünkü matuf ile matufun aleyh'in arasında bir benzerliğin bulunması, atfın şartlarındandır. Binaenaleyh burada bir benzerlik bulunmadığına göre, atfın caiz olmaması gerekir.

b) Ali İbn İsâ şöyle demektedir: Nahivciler, zahir ismin merfû zamir üzerine atfedilmesin! de uygun görmemişlerdir. Binâenaleyh, "Sen ve Zeyd git!" ve "Ben ve Zeyd gittim" denilmesi caiz değildir. Bilâkis nahivciler, demektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, Artık sen Rabb inle beraber git! Böylece ikiniz harbedin'' (Maıde. 24) bu­yurmuştur. Halbuki merfû zamir, bazan ayrılabilir. Binaenaleyh, zahir ismin, bazan ayrılabilmesi-sebebiyle mecrûr zamirden daha kuvvetli olan merfû zamire atfedilmesi caiz olmadığına göre, asla ayrılmayan mecrûr zamire atfedilmesi haydi haydi caiz olmaz.

c) Ebu Osman el-Mazinî de şöyle demektedir: "Matuf ile matufun aleyh müşterektirler. Birincisini, ikincisini birincisine atfetmenin caiz olması halinde, ancak ikincisine atfetmek caiz olur. Halbuki burada böyle bir mâna mevcut değildir. Çünkü senin, şeklinde söylemen caiz olmadığı gibi, demen de caiz değildir." [20]

Hamza'nın Kıraatinin Sabit Olduğu

Bil ki bu izahlar, kelimelerin kullanışlarında lisanda gelmiş olan rivayetleri reddetme hususunda pek kuvvetli görüşler değillerdir. Bu böyledir, çünkü Hamza, yedi kıraat imamından birisidir. Herhalde o, bu kıraati kendiliğinden bu şekilde okumamıştır. Aksine o bunu Allah'ın Resulünden rivayet etmiştir ki, bu da bu okuyuş şeklinin doğru olduğuna kesinkes hüküm vermeyi gerektirir. Kıyas, nakle karşı koyamaz, onun karşısında duramaz. Hele hele, örümceğin yuvasından daha zayıf olan bu gibi kıyaslar.. Hem bu kıraatin, şu iki türlü izahı da yapılabilir:

a) Bu, harf-i cerrin tekrar edilmesinin takdir edilmesi itibariyle böyie okunmuştur. Sanki, denilmek istenmiştir.

b) Bu kullanış, şiirde de gelmektedir. Nitekim Sîbeveyh bu manada olmaK üzere şunu söylemiştir:

"Bugün sen, muhakkak ki bizi hicvederek ve kınayarak sabahladın. Artık çek git! Sana ve günlere artık hayret etmiyoruz..."

Yine Sîbeveyh, 'Biz, bilezik takar, gibi kılıçlarımızı kuşanırız; onlarla topuk arasında iser geniş vadiler, derin uçurumlar vardır" demiştir. [21]

Kuranın Kullanmasına Bakmayıp Şiir Şevahidi Arayan Nahivcilerin Tenkidi

Şu nahivcilere şaşarım; zira onlar bu kullanış şekillerinin, bilinmeyen şu iki beyitle isbat edilmesini güzel görürler de, Kur'ân ilminde selef ulemâsının büyüklerinden otan Hamza ve Mücâhid'in kıraati ile isbât edilmesini uygun bulmazlar. Zeccfic da, Hamza'nın bu kıraatinin mâna bakımından bozuk olduğuna, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Atalarınızın adını anarak yemin etmeyiniz"[22] hadisiyle istidlal etmiştir. Binâenaleyh âyetteki lâfzını, ifâdesindeki zamire atfettiğin zaman bu atf, "akrabalar adiyle" de yemin edilebileceğini gösterir. Zeccâc'ın bu görüşüne de şu şekilde cevap verilebilir: "Bu, onların câhiliyye döneminde yapmış oldukları bir fiili nakletmektir. Halbuki, geçmişte onların bu fiili yaptıklarını nakletmek, gelecekte onu yasaklamaya ters düşmez. Yine Hz. Peygamber'in hadisi, yalnız ecdad adına yemin etmeyi yasaklamaktadır. Halbuki burada durum böyle değildir. Aksine o kimse önce Allah'a yemin etmiş, daha sonra da bu yeminine, akrabalara yemini eklemiştir ki, bu durum bu hadisin manasına da ters düşmez. Mecrûr olarak şeklinde okunan kıraate göre söylenecek sözün özü, işte budur[23]

Diğer Kıraatlerin İzahı

Bu kelimeyi nasb ile okuma hususunda da şu iki izah söz konusudur:

a) Ebu Ali el-Farisî ile Ali İbn İsa'nın tercih ettiği görüşe göre bu ifâdesinin mahalline atfedil m iştir. (Çünkü .ifâdesi, gayri sarih mef'ûl olduğu için mahallen mansûbtur). Nitekim şâir de, "Binâenaleyh, biz dağ değiliz, demir de değiliz!..." demiştir.

b) Ekseri müfessirierin görüşüne göre âyetin takdiri, "Akrabalardan, yani onlarla münasebeti kesmekten sakının..." şeklindedir. Bu Mücâhid, Katâde, Süddî, Dahhâk, İbn Zeyd, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşüdür. Bu izaha göre bu lâfız, âl' lâfzına atfedilmesi sebebiyle mansûbtur. Yani, "Allah'dan ve akrabalardan sakının" demektir. Bu da, akrabaların haklarından sakının, onları ziyaret ediniz ve onlardan kopmaymız, demektir. Vahidî (r.h), bu kelimenin "iğrâ" (teşvik ve tahrik) sebebiyle mansüb olabileceğini söylemiştir. Yani, "Akrabaları koruyun gözetin ve onları ziyaret edin" demektir. Bu, senin tıpkı "Aslandan sakın, aslandan sakın!..." demen gibidir. Vahidî'nin bu açıklaması, sıta-i rahimde bulunma­manın haram, onları ziyaret etmenin vacip olduğuna delâlet etmektedir. Merfû olarak okumaya gelince, Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Merfû olarak okunmasına göre kelimesi mübtedâ olup, haberi de mahzûftur. Buna göre sanki şöyle denil­miştir: "Akrabalar da sakınılması gereken şeyler cümlesindendir" veya "Akrabalar da,.kendileriyle istekte bulunulan şeyler cümlesindendir" manasında olmak üzere, "Akrabalar da böyledir..." [24]

Allah ve Rab Vasıflarının Delâleten Hakkında Güzel Bir İzah

Allahu Teâlâ önce, "Rabb'inizden sakının" demiş, sonrada "Allah'tan sakının" buyurmuştur. Bu tekrar hakkında

da şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, emri tekid ederek, ona teşvik etmektir. Bu, senin bir kimseye "Acele et, acele et!" demen gibi­dir. Buna göre senin bu ifâden, "Acele et!" ifâdesinden daha belîğ olur.

b) Cenâb-ı Hak ilk hitabında insanları yaratması ve diğer şeylerle onlara in'âm ve ihsanda bulunduğu için; ikincisinde ise, kendisi adıyla karşılıklı olarak istenildiği için, insanların birbirlerinden istedikleri şeyler tıususunda takvayı emretmiştir.

c) Cenâb-ı Hak birinci hitapta, "Rabb'inizden"; ikincisinde ise, "Allah'tan ittikâ ediniz" buyurmuştur. "Rabb" terbiye ve ihsana delâlet eden bir lâfızdır. "İlah" ise, O'nun hakimiyetine ve heybetine delâlet eden bir lâfızdır. Binaenaleyh, birincisinde terğib ve teşvike,ikincisinde de terhîb ve sakındırmaya binaen, insanlara sakınmalarını emretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Korku ve ümid ile Rab'lerine duâ ederler" Dördüncü Mesele

Bil ki Allah ve akrabalar adına istemenin şu şekilde olduğu söylenmiştir: Kişinin kendisiyle, başkasından bir şey iste­mekle söz konusu olan muradını te'kîd ve takviye ettiği; ondan hakkını alacağını veya onun yardımını ve desteğini talep ederken onun şefkatli ve_ merhametli olmasını temin etmek istediği ifâdeler kabilinden olmak üzere "Allah aşkına senden istiyorum" "Allah aşkına, sana halimi arzediyorum" "Allah'ın adına sana yemin ediyorum" denilmektedir. Hamza'nın kıraati mana bakımından açık olup, âyetin takdiri, "Kendisi ve akrabalar adına birbirinizden bir şeyler istediğiniz Allah'dan korkun..." şeklindedir. Çünkü, Arapların âdeti ve örfü, akrabayı zikrederek başkasının şefkatli olmasını talep etmektir. Meselâ onlar, "Allah ve akraba aşkına senden istiyorum" demektedirler. Çoğu kez onlar yalnız akrabayı zikrederek, "Akraban aşkına senden istiyorum" derlerdi. Yine müşrikler Hz. Peygamber'e mektup yazarak, "Allah ve akraban aşkına, bize falan ve falancaları elçi olarak göndermemeni istiyoruz..." demişlerdir. Bu kelimeyi mansûb okumanın anlamı da bu manaya gelir ki takdiri, "Allah'tan ve akrabalardan sakının, ittikâ edin" şeklindedir.

Kâdî şöyle demektedir: "İşte bu durum, bazan aynı lâfızla pekçok farklı mânanın kastedilebileceğine delâlet eden şeylerden birisidir. Çünkü Allah'tan sakınmanın manası, akrabalardan ittikâ etmenin manasından başkadır. Allah'tan ittikâ etmek, O'nun tâatine yaptşıp, günahlardan kaçınma ile olur. Akrabalardan ittikâ etmek ise, onları ziyaret etmek, onlara iyilikte bulunup, ihsan ve ikramda bulunmakla olur." Kadî'nin bu görüşüne şöyle cevap verilebilir: Cenâb-ı Hak belki de bu lafzı iki kere tekrar etmiştir. Bu takdire göre de, bu problem ortadan kalkmış olur. [26]

Rahim (Akrabakk) Kelimesinin Mânası

Bazı âlimler, (i^"jJı kelimesinin, nimet manasına olan kelimesinden geldiğini söylemişler, bu görüşlerine de Hz. Peygamberin şu hadisini delîl olarak getirmişlerdir: O şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Ben, Rahmanım; o ise "Rahim" dir. Onun ismini kendi ismimden çıkarttım, türettim."[27] Bu teşbihin münasebet noktası, bu halin bulunmasından dolayı, insanların birbirlerine karşı merhametli olmasıdır. Bazıları da bu ismin bulunmasıyla in'âmda bulunmanın tahakkuk ettiği kelimesinden müştak olduğunu ve bunun asıl olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları da, bu iki kelimenin her biri başlıbaşına bir asıldır; bu gibi şeylerde tartışmak *se, birbirine yakın neticeler verir. [28]

Altıncı Mesele

Âyet, Allah aşkına bir şey istemenin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Mücahid, İbn Ömer'den Hz. Peygamber

(s.a.s)'in "Kim sizden Allah hakkı için bir şey isterse, ona veriniz"[29]dediğini rivayet etmiştir. Berâ İbn Azıb'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın Resulü bize yedi şeyi emretmiştir ki, bunlardan bir tanesi de "vemini yerine getirmek"tir. [30]

Sıla-i Rahm'in Önemi

HakTeâlâ'mn, "akrabalar" sözü, akrabanın hakkının büyük ve saygıya değer olduğuna ve sıtâ-i rahmi kesmemeyi tekîd ettiğine delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Demek, idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hem yeryüzünde fesad çıkaracak, akrabalık münasebetlerinizi bile parçalayıp keseceksiniz, öyle mi?" (Muhammed, 22): "Onlar bir mü'min hakkında ne bir yemin (buradaki kelimesinin akrabalık bağı olduğu söylenmiştir) ne de bir vecibe, hak hukuk gözetmezler" (Tevbe, ıojî "Rabb'in, "Kendisinden başkasına kulluk etmeyin ve ana ve babaya da iyi muamele edin" diye hükmetti" (isrâ,23)ve "Allah'a ibâdet edin, O'na hiçbir şeyi eş koşmayın. Anaya babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... iyilik edin" (Nisa, 36) buyurmuştur. Abdurrahman İbn Avf'tan Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Ben, Bamânım; o ise "Rahim"dir. O'nun ismini kendi ismimden çıkardım. Kim o ilgiyi devam ettirirse, ben de ona olan ihtimamımı devam ettiririm. Kim akrabasıyla münasebetini keserse, ben de onunla olan münasebetimi keserim'.[31]

Ebu Hureyre'den Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Kendisiyle Allah'a itaat edilip de, sevabı akrabayı ziyaret etmenin sevabından daha çabuk verilen hiçbir şey yoktur. Yine, kendisiyle Allah'a isyan edilip de, ikâbı haddi aşma ve yalan yemin etmenin ikâbmdan daha çabuk verilen hiçbir amel de yoktur."[32]

Enes'den de, Hz. Peyagamber (s.a.s)'in, şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Muhakkak ki, sadaka ve süa-i rahim sebebiyle Allah, ömrü uzatır; yine onlar sebebiyle Allah sû-i hatimeden korur, ve onlar vesilesiyle sakınılan ve istenmeyen şeyleri defeder."[33]

YineHz. Peygamber(s.a.s): "Sadakanmen üstünü, kâşth olan akrabana verdiğindir"[34] buyurmuştur. Buradaki, keli­mesinin, düşman manasına geldiği söylenmiştir. Böylece kitap ve sünnetin delaletiyle sıla-i rahmin vacip olduğu ve onun vesilesiyle mükâfaata nail olunacağı sabit olmuş olur. [35]

Kölelerin Hürriyete Kavuşma Sebebi Olarak Akrabalık

Sonra, Ebu Hanife (r.h)'nin mezhebinde olanlar, bu kaideye şu iki meseleyi de dayandırmışlardır:

a) Bir kimse kardeşi, kızkardeşi; amcası teyzesi gibi akrabalarına köle ve cariye olarak mâlik olursa, onlar hemen âzâd edilir. Çünkü mülkiyyet devam edecek olsa, icmâ sebebiyle, onların kendisine hizmet etmesini istemek helâldir. Ancak ne var ki, onların kendisine hizmet etmesini istemek, sıla-i rahmi inkıtaya uğratacak bir vahşettir. Bu ise, bu asla binâen, haramdır. Binâenaleyh, mülkiyyetin devam etmemesi gerekir.

b) Yakın akrabaya (nikâhı yakın olan akrabaya) yapılan bağıştan rücû olunmaz. Çünkü bu hibeden rücû, sıla-i rahmi inkıtaya uğratmaya sebebiyet veren bir vahşettir. Binaenaleyh, bunun caiz olmaması gerekir. Bu iki mesele hakkındaki söz, hilâfiyyat kitaplarında geçmektedir.

Sonra Cenâb-ı Hak bu âyeti, bir vâ'ad bir vaîd; bir terğîb ve bir terhîb olacak bir cümle ile bitirerek "Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeti­cidir" buyurmuştur, kelimesi, "Senin bütün fiillerini gözetleyen, muhafaza eden" anlamına gelmektedir. Sıfatı ve vasfı böyle olan kimseden sakınılması ve ondan bir şeyler umulması gerekir. Böylece Cenâb-ı Hak, kendisinin sırları ve en gizli olan şeyleri bildiğini beyân etmiş olmaktadır. O, böyle olunca da kişinin, yaptığı ve yapamadığı her şey hususunda (O'ndan) sakınması ve korkması gerekir. [36]

Bu Sürede Farz Kılınan Bazı Mükellefiyetler

"Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) yemeyin. Çünkü bu, muhakkak ki büyük bir günahtır" (Nisa, 2).

Bil ki, Cenâb-ı Hak bu sûreye, kuluna, Allahu Teâlâ'nın emir ve tekliflerine boyun eğmesinin, O'nun gazabına sebebiyet verecek şeylerden de sakınmasının farz olduğuna delâlet eden hususları zikrederek başlayınca, bundan sonra da kısım kısım mükellefiyetleri açıklamaya başlamıştır. [37]

Yetimin Hakkını Gözetmek

Birinci çeşit teklif: Bu, yetimlerin mallarıyla ilgili olan tekliftir ki, işte bu âyetin konusu da budur. Allah Teâlâ, önceki âyette sıia-i rahmi tavsiye buyurduğu gibi, bu âyette de yetimlerin haklarına riâyeti tavsiye etmiştir. Çünkü yetimler, kendilerinin işlerini görecek bir kefil ve üzerlerine titreyecek bir hâmî bulunmayan bir hale düşmüş­lerdir. Böylece onların durumları, ya anne ve babası veyahut da yakın akrabası olması sebebiyle, kendilerinin başını okşayan ve onlara şefkat edecek birileri bulunan kimselerin hallerinden ayrılmıştır. Böylece de Cenâb-ı Hak, "Ye­timlere mallarını verin" buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır: [38]

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Yetim, babaları ölmüş, böylece de babalarından ayrı kalmış kimselerdir. Binâen­aleyh, yetimliğin manası, tek kalmak demektir." Nitekim, "(tek kalmış kum tanesi(?) ve "Eşsiz İnci" denilmektedir. İnsanlarda yetimliğin baba tarafından; hayvanlarda yetimliğin ise, ana tarafından olduğu söylenmiştir." Keşşaf sahibi sözüne devamla şöyle demektedir: "Esasen bu isim, babalardan ayrılık devam ettiği için, büyüğe de küçüğe de verilir. Ancak ne var ki örfde bu isim, henüz buluğa ermemiş kimselere tahsis edilmiştir. Böyle bir kimse, işlerini görme hususunda, kendisine kefalet eden bir kefile ve işlerini yerine getiren bir kayyime muhtaç olmayacak bir duruma gelince, o kimseye artık yetim denilmez. Kureyş, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Ebu Talib in yetimi" diyorlardı. Onların bu sözü, ya kıyastan ötürü, veyahut da Hz. Peygamber'in kadr-ü kıymetini düşürmek için, O'nun amcasının evinde büyüyen bir çocuk iken üzerinde bulunduğu hali anlatmak içindir. Hz. Peygamber'in, "Bulûğa erdikten sonra yetimlik yoktur"[39] ifadesi, kelimenin kullanılışını değil, şer'î durumu öğretmektedir. Yani, kişi bulûğa erdiği zaman, ona küçük çocuğun hükümleri tatbik edilmez.

Ebu Bekr er-Razî, "Ahkâmu'l-Kur'ân"ında, dedesinin İbn Abbas'a, "yetim ne demektir? Yetimlik ne zaman sona erer?" diye bir mektup yazdığını, İbn Abbas'ın da ona, "Onun rüşdü ve rüşde erdiği görüldüğü zaman, onun yetimliği sona erer" şeklinde cevap verdiğini nakletmiştir. Rivayetlerin birinde de şu yer almaktadır: "Bir kimse, sakalını tutsa dahi, henüz onun yetimliği sona ermez." Böylece İbn Abbas, o kimsenin rüşdü görülmediği zaman, buluğa erdikten sonra bile o kimseye yetim sıfatının verilebileceğini haber vermiştir. Ebu Bekr şöyle demektedir: "Kocasından ayrılan kadına "yetim" denebilir." Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), buyurmuştur. Yani, "Kocasız kalan yetim kadın İle nikahı hususunda müşaverede bulunulur.."[40] Buradaki kadından, baliğa olduğu halde izin istenmiştir (Yani, bâliğa olduğu halde yetim vasfı ona verilebilmiştir). Nitekim şâir:

"Muhakkak ki kabirler, bekârları, yetim ve dul olan kadınlarla nikahlıyor."

Şu söylediklerimizden çıkan netice; "yetim" vasfının, lügat bakımından hem küçük hem de büyük yaşta kimseler için, örfte ise sadece küçük yaştakiler için kullanıldığıdır. [41]

Yetim Kelimesinin Cemi Hakkında

Burada şöyle bir soru vardır: "Yetim" kelimesi, nasıl "yetâmâ" şeklinde cemi yapılmıştır. Halbuki yetîm, fan

veznindedir ve fail vezninde olan kelimeler, ve (hasta, hastalar; ölü ölüler; yaralı yaralılar) kelimelerinde olduğu gibi, vezni üzere cemîlenir. Keşşaf sahibi, bu hususta şu iki izahın yapıldığını söylemiştir:

a) Şöyle denilebilir: "Yetim" önce şeklinde; daha sonra da vezninde şeklinde cemilenmiştir. Nitekim "esîr", "esrâ" (esirler) ve "esârâ" "üsârâ" (esirler) kelimesinde olduğu gibi...

b) Şöyle de denilebilir: "Yetîm" kelimesinin çoğulu "yetâim"dir. Çünkü "yetim", sahip ve fâris (atlj) gibi isimlerdendir. Sonra "yetâim" kelimesi, "yetâmâ" şekline dönüşmüştür.Kaffâl (r.h), bu kelimenin "nedîm", "nedâmâ" (pişman olanlar) kelimesi gibi, "yetîm" "yetâmâ" şeklinde; "şerîf", "eşraf" kelimesi gibi de, "yefîm" - "eytâm" şeklinde cemîlenebileceğini söylemiştir. [42]

Yetimin Mâlı Kaç Yaşında Verilir?

Burada ikinci bir soru da şudur: Biz, "yetîm" isminin, küçük yaşta olanlara verilebileceğini söyledik. Binaenaleyh ona, yetîm sayıldığı müddetçe malını kendisine teslim etmek caiz olmaz. O, malı kendisine verilecek kadar büyü­yünce de ona yetîm denmez. Öyle ise Cenâb-ı Hak niçin, 'yetimlere mallarını verin" buyurmuştur? Bu soruya şu iki şekilde cevap verilir:

1- "Buradaki yetimden murad, buluğa ermiş ve büyümüş kimselerdir" deriz. Sonra verdiğimiz bu manayı şu iki bakımdan izah ederiz:

a) Hak Teâlâ, onları bu kelimenin lügat manasına göre "yetim" diye adlandır­mıştır.

b) Allah, her nekadar o anda yetim olmasalar bile, yetimlik çağını henüz geçmiş oldukları için onları "yetim" diye adlandırmıştır. Bu, Allah Teâlâ'nın "Büyücüler, derhal secde ediciler olarak yere kapandılar" (Şuara, 46) âyetinde olduğu gibidir. Yani, "Secde etmezden önce büyücü olan o kimseler..." demektir. Yine Cenâb-ı Hak, "İddetlerini bitirdiler m/, artık onları ya tutun..." (Bakara.231)âyetinde, iddetin bitimine yaklaşma halini, "iddetin bitimi" diye ifâde etmiştir. Bu âyetteki yetimlerden muradın, buluğa ermiş kimseler olduğuna, "Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz zaman, karşılarında şahid bulundurun" (Nisa, 6) âyeti de delâlet etmektedir. Bulûğdan önce şahid bulundurmak yerinde olmayıp, ancak bulûğdan sonra doğru olur.

2- Buradaki "yetim" kelimesi ile küçüklerin kastedilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu manaya göre de âyeti şu iki şekilde izah ederiz:

a) Âyetteki "verin" kelimesi, bir emirdir. Emirler, geleceği de içine alırlar. Binâenaleyh bunun manası, "şu anda yetim olan o çocuklara, bu sıfatları gittikten sonra onlara mallarını verin" şeklinde olur. Bu izaha göre bir çelişki söz konusu olmaz.

b) Bu, "Yetimlere, yetimlikleri döneminde nafaka ve giyimlerini karşılayacak nisbette ihtiyaçları kadar şeyi verin" demektir. Bu mananın sağladığı fayda şudur: Onlar küçük iken, onlara mallardan harcamanın caiz olmayacağı sanılabilir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, bu emirle bunun mübahlığım beyan etmiş olur. Fakat bu manaya göre de şu problem ortaya çıkar: Eğer bu ifâdeden maksad bu olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, "mallarından" (bir kısmını) verin" derdi. Allah, onlara bütün mallarını vermeyi emrettiğine göre, bu mana düşer. [43]

Yetimin Malı Hakkındaki Âyetin Nüzul Sebebi

Ebu Bekir er-Râzi, Ahkâmu'l-Kur'ân'ında, Hasan el-Basrînin şöyle dediğini nakletmiştir: "Yetimlerin malları hakkında bu âyet nazil olunca, ashâb, onların mallarını kendi malla­rıyla birlikte tutmayı uygun görmemiş ve onları kendi malla­rından ayırmışlardı. Onlar bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s)'e şikayet ve arzedince Cenâb-ı Hak, "Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları yararlı ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileri İle bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerimizdir..." (Bakara. 220) âyetini indirmiştir. Ebu Bekir er-Râzi şöyle demiştir: "Ben, bunun râvinin bir hatası olduğunu sanıyorum. Çünkü bu âyetten maksad, yetimlere bulûğa erdikten sonra matlarını vermektir. Râvi bunu başka bir âyetle karıştırmıştır."

Sa'id İbn Cübeyr, İbn Abbas (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:'Cenâb-ı Hak, "Yetim, erginlik çağına erinceye kadar malına yaklaşmayın, ancak bunun en iyi bir suretle olanı müstesna..." (lsra.34)ve "Gerçekten, yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler.." (Nisa, 10)âyetlerini indirince, uhdesinde yetim bulunan herkes varıp yetimin yiyeceğini kendi yiyeceğinden, içeceğini de kendi içeceğinden ayırmışlardı. Ama bu durum, yetimlere çok güç ve zor gelmişti. Böylece yetimler bu durumu Hz. Peygamber (s.a.s)'e anlatınca, Hak Teâlâ, "Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları yararlı ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileri ile bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerimizdir.." (Bakara. 220) âyetini indirdi. Böylece de ashâb, bu durumda onların yiyeceklerini kendi yiyeceklerine, içeceklerini de kendi içeceklerine karıştırdılar."

Müfessirier bu hususta doğru olanın şu olduğunu söylemişlerdir: Bu âyet, yanında yetim ve zengin bir yeğeni olan Gatafan kabilesinden bir kimse hakkında nazil olmuştur. Çocuk bulûğa erince malını istemiş, amcası ise malını vermemişti. Bunun üzerine her ikisi de Hz. Peygamber'e müracaat etmişlerdi. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil oldu. Amcası bu âyeti işitince, "Allah'a ve peygambere itaat ettik. Büyük günah işlemekten Allah'a sığınırız" demiş ve malını ona teslim etmiş; Hz. Peygamberde: "Kim, nefsinin cim-liğiriden korunur ve bu şekilde Rabb isine itaat ederse, o yurduna (yani cennetine) konar" buyurur. Çocuk malını teslim alınca, onu Allah yolunda infak etmiş, Hz. Peygamber (s.a.s) de: "Mükâfaatsabitoldur günah ise kaldı" bu­yurmuştur. Bunun üzerine orada bulunanlar, "Ya Resûlallah, andolsun ki mükafaatın sabit olduğunu anladık, fakat şu çocuk malını Allah yolunda infâk ettiği halde, geriye günah ve mesuliyet nasıl kalır?" deyince O, "çocuğun mükafaatı sabit oldu, fakat babasmdaki mesuliyet ve günah devam ediyor" buyurmuştur. [44]

Beşinci Mesele

Ebu Bekir er-Râzî bu âyeti, yirmibeş yaşından sonra sefih (aklı kıt) olanın "hacr" altına alınamayacağına hüccet getir­miş ve şöyle demiştir: Çünkü, âyetteki "yetimlere mallarını verin " emri, mutlak bir emir olup, sefih olanı da içine alır. İster rüşdü görülsün, isterse görülmesin, âlimler bu yaştan önce rüşdün görülmesinin, malın ona verilmesinin vacip olmasında şart olduğuna ittifak ettikleri için, yirmibeş yaşından öncesi için bu âyetle amel edilmemiştir. Bu ittifak, yirmibeş yaşından sonrası için yoktur. Binâenaleyh âyetin emrini, bu yaştan sonrası için zahirî manasına göre almak gerekir.

Âlimlerimiz (Şafiî fakihleri), ona şu şekilde cevap vermişlerdir: Bu âyet, âmmdır. Çünkü Allah Teâlâ bu âyette yetimlerden genel olarak bahsetmiştir. Daha sonra yetimler, "Yetimleri deneyin" (Nisa, e> ve "Mallarınızı sefihlere (akılsızlara) vermeyin.." (Nisa. 5) âyetleri ile daha iyi anlatılmışlardır. Allah Teâlâ bu iki âyetle yetimler aklı kıt olduklarında, onlara mallarını vermeyi haram kılmış (ve böylece umûmi hükmü, tahsis etmiştir). Hâs olan âyetin âmm olan âyetten önce geleceğinde şüphe yoktur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Temizi, murdara değişmeyin" bu­yurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [45]

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi, âyetteki "değişmeyin" sözünün "değiştirmeyi istemeyin" manasında oldu­ğunu; "tebebddül" masdarının, "istibdat" manasına kul­lanılmasının pek nâdir olmadığını, nitekim isti'cal (acele etmesini istemek) manasına, "ta'accül" kelimesinin ve isti'hâr (gecikmesini istemek) manasına, "te'ahhur" kelimesinin kullanıldığını söylemiştir. Vahidi (r.h) de, birisi birşeyi birşeyin yerine aldığı zaman, denildiğini söylemiştir. [46]

"Kötüyü İyiye Değişmeyin" Buyruğu Ne Demettir?

Âyette bahsedilen değişmenin nasıl olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

Birinci izah: Ferrâ ve Zeccâc şöyle demektedir: "Size haram olan yetim mallarını, helâl kazançlarınız ve Allah'ın

yeryüzüne saçılmış rızıklarından sizin için mubah kılınmış helâl mallarınızla değiştirip de, o haramı helâl yerine yemeyiniz."

İkinci izah: "Kötü, murdar olan işi, yani yetimlerin mallarını (kendi mallarından) ayırma işini, onları koruyup muhafaza etmek demek olan güzel ve temiz işle değiştirmeyin." Bu, ekseri âlimlerin görüşüdür. Çünkü yetimlere velayet eden kimseler, onun malının iyisini alıp, yerine kendisinin daha kötü mallarını koyuyor, kendi kötü malını, yetimin iyi malı ile; kendi zayıf malını, yetimin semiz malı ile değiştiriyorlardı. Keşşaf sahibi bu açıklamayı tenkid ederek, "Bu şekilde yapma, bir tebeddül (değişme) değil, tebati (değiştirmedir. Ancak o kimsenin kendi arkadaşlarından birine cemile olsun diye, yetimin parasıyla onun zayıf malını, semîz mal yerine alması (değiştirmesi) müstesna" demiştir.

Üçüncü izah: Bu tebeddülün manası şudur: Onlar, daha sonra yerine koymak üzere yetimin malını yiyorlardı. Bunda da iyiyi kötü ile değiştirme oluyordu.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Onların mallarım kendi matta-larmıza (katarak) yemeyin" buyurmuştur. Bu ifadenin iki izah şekli vardır:

a) Bunun manası, "infâk ederken onların mallarını kendi mallarınıza katmayınız; sonra, kendisinden faydalanmanın helalliği hususunda kendi mallarınızla onların mallarını birbirinden ayıramazsınız.." şeklindedir.

b) Âyetteki edatının (harfi ceninin), (ile) manasında olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kim?" (âı-i imran, 52) buyurmuştur; yani Allah'la beraber" demektir. Ancak birinci görüş daha doğrudur.

Şunu bil ki, Allahu Teâlâ burada her ne kadar "yemek" işini zikretmişse de, bundan murad çalıştırmak, tasarrufta bulunmaktır. Çünkü, yetimin malını yemek nasıl haram ise, bunun gibi bu mallan yok edecek olan diğer tasarruflar da haram kılınmıştır. Bunun delili ise, malda yenilmesi uygun olmayan şeylerin bulunmasıdır. Böylece, yemek fiilinden muradın, tasarrufta bulunmak olduğu sübut bulmuş olur. Cenâb-ı Hak burada yemek fiilini zikretmiştir, çünkü tasarrufun büyük bir kısmı yemek için yapılır.

Eğer, "Cenâb-ı Hak önceki ifâdede haksız yere yetimlerin mallarını yemeyi haram kılınca, buna o malların tek başına ve başka mallarla beraber yenilmesinin haramlığı da dahil olmuştur. O halde, o malların, kendi mallarıyla yenilmesinin tekrar yasaklanmasının manası nedir?" denilirse, deriz ki:

Çünkü veliler, Allah'ın kendilerini nzıklandırmış olduğu helâl malları sebebiyle, yetimlerin mallarına muhtaç olmadıkları halde, bununla beraber yine de onlar yetimlerin mallarına göz dikiyorlardı. Bu sebeple de bu kabahat daha çirkin.oluyor ve daha fazla kınama gerekiyordu. [47]

Hûb Kelimesinin İzahı

Allah Teâlâ bundan sonra, yetimlerin mallarını, hangi haram cihetten olursa olsun, yemenin büyük bir günah olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Çünkü bu, muhakkak ki büyük bir günahtır." Vahidî (r.h.) şöyle demiştir: Buradaki kinayeli ifâde, yemek fiiline râcidir. Bu böyledir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "yemeyin" buyruğu, yemeye; "günâh" kelimesi de, büyük günaha delâlet etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Eyyûb'un annesini boşaman günahtır (Ey Ebu Eyyûb)."[48] "Bunun gibi, ve ifâdeleri de, isim ve masdarda üç okuyuş şeklidirler. Ferra şöyle demiştir: şeklindeki oku­yuş Hicazlıların, şeklindeki okuyuş da Temimtilerindir. Her ikisinin manası da, (günah)tır." Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Rabbim, tevbemi kabul buyur;günahımı ise yıka, ant'.' [49]Keşşaf sahibi, kelimeleri tıpkı (söz, ifâde, görüş) kelimeleri gibidir" demiştir. Kaffâl ise, "kelimenin aslı, acı ve eziyyet duymak anlamına gelen kelime­sinden gelmektedir. Binâenaleyh, kelimesi, irtikâb edenin, kendisinden bir acı duyacağı şeyi irtikâb edip yapmasına denilir" demiştir. Basralılar ise şunu söyle­miştir: "Hâ harfinin fethasıyla olmak üzsere kelimesi masdar, hâ harfinin ötresiyle kelimesi de isimdir. kelimesi ise, "binâ-i merre" dir. Sonra bu kullanışlar, ras)' (kelâm, söz, ifâde) kelimesinde olduğu gibi birbirine karışmıştır. Çünkü, kelimesi bir isim iken, sonra, as "Muhakkak ki ona öyle bir söz söyledim ki..." denildiğinde aynı kelime bu sefer masdar olmuştur." Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Hasan el-Basrî bu kelimeyi şeklinde okumuştur. Yine bu kelime, şeklinde de okunmuştur. [50]

Kist, İksat Kelimelerinin İzahı

"Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsamz..." (Nisa, 3).

Şunu bil ki bu, Cenâb-t Hakk'ın bu sûrenin başında zikretmiş olduğu hükümlerin ikinci nev'idir: Bu da, nikâhlar hakkındaki hükümdür. Bu âyette birkaç mesele bulunmaktadır: [51]

Birinci Mesele

Vahidî (r.h) şöyle demiştir: kelimesi, adaleti yerine getirmek manasındadır. Bir kimse âdil olduğu zaman, denilir. Cenâb-t Hak da şöyle buyurmuştur: olun, Allah âdil olanları sever" (Hucurât, 9). Aynı kökten gelen kelimesi ise, âdil ve insaflı olmak demektir. Bununla ilgili olarak da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olunuz.." (nis, 135). Zeccâc şunu söylemiştir: "Gerek kelimesinin, ge­rekse kelimesinin aslı, pay ve nasîb anlamına gelen kelimesinden gel­mektedir. Araplar, "zulmetti ve haksızlık yaptı" anlamında dedikleri zaman, bununla şunu demek isterler:* Arkadaşına düşen pay ve nasîb hususunda, ona zulmetti." Görmez misin ki Araplar, payına ve hissesine mukabil onu yendim, ait ettim anlamında olmak üzere demektedirler. İşte böylece kelimesi, "zulmetti, haksızlık yaptı, yendi galip geldi" gibi manalarda kullanılmaya başlamıştır. Yine Araplar dedikleri zaman, onların bundan muradı, o kimsenin adalet ve hakkaniyet sahibi olduğudur. Böylece kelimesi bir kimse, sözünde, fiilinde ve yemininde insaflı davranıp hakkını verdi, âdil oldu anlamlarında kullanılan fiili gibi kullanılmaya başlanmıştır. [52]

Ayetinin Nûzül Sebebi

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Adâlet gerine getirememekten korkarsanız.." buyruğu bir şart; "Sizin için helâl olan kadınlardan., nikâh edin" sözü de şartın cezası ve karşılığıdır. Bu ceza ve karşılığın bu şarta nasıl taalluk ettiğinin mutlaka açıklanması gerekmektedir. Müfessirlerin bu konuda birkaç izah şekli bulunmaktadır:

a) Urve'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Aişe (r.anha)'ye, "Eğer yetimler hakkında adaleti yerinegetiremfyeceğinizden korkarsanız..'' âyetinin manası nedir? diye sorunca, o şöyle dedi: "Yeğenim! bu yetim kızdır.. O, velîsinin evinde bulunur, velisi onun malına ve güzelliğine kapılır. Ancak ne var ki, en düşük bir mehirle onu kendine nikahlamak ister. Sonra onu kendine nikahlayınca, onu kendisine karşı müdafaa edecek ve kötülüğünü ondan savuşturacak bir kimsenin bulunmadığını bildiği için, ona adî bir şekilde davranır. İşte bunun için Cenâb-ı Hak, "Eğer, nikahladığınız zaman yetimlere zulmetmekten korkarsanız, onların dışında size helâl olan kadınlardan nikahlayınız" buyurmuştur. Hz. Aişe sözüne devamla şöyle demiştir: Sonra insanlar, bu âyetin peşinden, yetimler hakkında Hz. Peygamber'den fetva istediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: "Onlara dair fetvayı Allah veriyor: Kitapta yetim kadınlar hakkında size okunan..." (Nisa, 127) âyetini inzal buyurmuştur. Buradaki, "kitapta, yetim kadınlar hakkında size okunan..." ifâdesinden murad, bu âyetteki "Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkarsanız" b) Yetimler hakkında olan ve onların malını yemenin büyük günah olduğunu ifâde eden önceki âyet nâzit olunca, yetimlerin velileri, yetimlerin haklarında adaleti terk-etmeleri sebebiyle kendilerine bir günahın isabet etmesinden korktular, bu sebeple de onları velayetlerine almaktan kaçındılar. Bazan onlardan bir kimsenin nikâhı altında on veya daha fazla kadın bulunuyor, onlarsa oniartn haklarını yerine getiremiyor, aralarında adaleti yerine gevremiyorlardı. Bundan dolayı onlara, "Eğer yetimlerin haklarında adaleti yerine getirememekten korkup, onlara velî olmaktan çekmiyorsanız, aynı şekilde bütün kadınlara da âdil davranmamaktan korkun ve hanımların sayısını azaltın. Çünkü, onun bir benzerini işlerken, bir günahtan sakınan veya ondan tevbe eden kimse, hiç sakınmamış gibidir" denilmiştir.

c) Onlar, yetimleri velayetlerine almaktan sakınıyorlardı. İşte bundan dolayı onlara şöyle denilmiştir: "Yetimler hakkında korkuyorsanız, zinadan da sakının. Öyleyse, kadınlardan size helâl olanları nikahlayın ve haram olan kadınların etrafında dolaşmayın."

d) İkrime'den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Bir adamın yanında hem hanımları, hem de yetimler bulunurdu. Kendi malını hanımlarına harcayıp, hiç malt kalmayarak muhtaç duruma düşünce, bu sefer hanımlarına yetimlerin mallarını harcamaya başlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Zevceler çok olduğu zaman, eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkars&nız, biliniz ki bu korkunun yok olması için, dörtten fazla kadın nikahlamanız size haram kılınmıştır. Dört kadının hukukuna riâyet edememekten de korkarsanızr o zaman bir kadın katidir" buyurmuştur. Allahu Teâlâ burada fazla tarafı, yani dördü; eksik tarafı, yani biri zikretmiştir. Böylece de, bu iki sayı arasındaki sayılara dikkati çekmiş ve adeta, "Eğer dörtten korkarsanız üç; üçten korkarsanız iki; ikiden korkarsanız bir hanım size yeter" demiştir. Bu, en uygun görüştür. Buna göre Allah Teâlâ, çok kadınla evlenmesi halinde daha fazla harcamada bulunmak zorunda kalacağından, bu sebeple de yetimin malına el uzatması muhtemel olacağından, veliyi çok kadınla evlenmekten sakındırmıştır. [53]

"Sizin için helâl olan (diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Şayet adalet yapamıyacagıntzdan korkarsanız, o zaman bir (tane ile) yahut mâlik olduğunuz câriye (ile yetinin). Bu, sizin için eğrilip sapmamanıza daha yakındır" (Nisa, 3).

Bu âyetle ilgili birçok mesele vardır: [54]

Evlenmenin Hükmü: Farz Veya Mendub Olup Olmadığı

Ashâb-ı Zahir (âyet-i kerimenin zahirine tutunanlar), nikâhın vacip olduğunu söylemişler ve bu âyete tutunmuşlardır. Onlara göre bu böyledir, çünkü "nikâh edin" sözü bir emirdir. Emrin zahiri ise vücûb ifâde eder. İmam-ı Şafiî ise, nikâhın vacip olmadığının beyân edilmesi hususunda Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikâhla alacak bir bolluğa güç yeüremezse, o halde sağ ellerinizin mâlik olduğu mü'min cariyelerinizden (alsın). Allah sizin imanınızı çok iyi bilendir. Birbirinizden meydana gelmişsinizdir. O halde, fuhuşta bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere, onları sahiplerinin izniyle, kendinize nikahlayın. Mehirlerini de, güzellikle onlara verin. Onlar evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb etti mi, o zaman onlara hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı (verilir). Bu, içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır" (Nisâ..25) âyetine tutunmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, bu durumda evlenmeyi terketmenin, onu yapmaktan daha hayırlı olduğuna hükmetmiştir. Bu, nikâhın vacip ve farz olması bir tarafa, rrtendûb bile olmadığına delâlet eder. [55]

İkinci Mesele

Allah Teâlâ, "Size helâl olan şey..." buyurmuş, "Size helâl olan kimse..." buyurmamıştır. Bunun birçok sebebi vardır:

a) Allah Teâlâ, bununla cinsi kastetmiştir. Meselâ sen, "Yanında ne var?" dediğin zaman, muhatabın "Bir adam veya bir kadın" der. Bu sorunun manası, "Yanında olan şey, yanında bulunan hakikat nedir?" demektir.

b) kelimesiyle onun sılası, masdar takdirinde olup, buna göre ifâdenin takdiri, "Kadınlardan helâl olanları nikahlayın" şeklindedir.

c) ve kelimeleri, çoğu kez birbirlerinin yerine kullanılırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Semâya ve onu bina edene yemin olsun" (şems, s) ve "Ve siz de, benim taptığıma tapıcılar değilsiniz" (Kmîm, s> bu­yurmuştur. Ebu Amr İbnu'l-Ala şunu söylemiştir: "Gök gürül­tüsünün kendisini teşbih ettiği o varlığı (Allah'ı) tenzih ederim.." Cenâb-ı Allah da. "Onlardan, karnı üzere yürüyen vardır" {Nûr, ) buyur­muştur.

d) Allah Teâlâ, kadınları gayr-i âkiller mertebesine indirmek için yi zikretmiştir Cenâb-ı Hakk'ın, "Ancak ne var ki zevcelerine yahut sağ ellerinin sahip olduğu (cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesna... (Mümınun, 6) âyeti de bu kabildendir. [56]

Üçüncü Mesele

Vahidî ve Keşşaf sahibi şöyle demişlerdir: "Âyetteki "Sizin için hoş olanlar.." ifâdesinin manası "Size helâl olan kadınlardan" şeklindedir. Çünkü kadınlar­dan, nikahı haram ofanlar vardır. Onlar da, "Size anneleriniz, kızlarınız.... hararr. kılındı" (Nisa, 23) âyetinde zikredilen kadınlardır. Bence bu görüşü bir tetkik edip düşünmek lâzım. Çünkü biz, âyetteki "Nikâh edin" ifâdesinin, mübahhk ifâde eden bir emir olduğunu açıklamıştık. Binaenaleyh, eğer ifâdesinden murad. "Sizin için helâl olan kadınlar" manası olsaydı, âyet "Nikâhı size mubah olanlar nikâh etmenizi size mubah kıldım" cümlesi yerinde olurdu. Bu ise, âyeti bir mana ifâde etmekten çıkarır. Aynı şekilde, onların söylediği manaya hamletmemiz durumunda âyet mücmel olur. Çünkü, âyette helâllik ve mübahlığın sebepler zikredilmeyince âyet mücmel olmuş olur. Ama biz âyetteki *->Ü? U ifâdesini, nefsir hoşlandığı ve kalbin meylettiği kadınlar manasına alırsak, bu durumda âyet umum' olup, tahsis edilebilir. Usûlü fıkıhta sabit olan bir kaideye göre, icmal ile tahsis durumu arasında bir tearuz meydana gelirse, mücmelliği kaldırmak evlâdır. Çünkü tahsis edilmiş olan âmm ifâde, tahsis edildiği yerin dışında da hüccettir. Mücmel ifâde ise kesinlikle hüccet olamaz. [57]

Sayı Sıfatlarının Gayr-ı Munsarif Olması

Dördüncü kaide: "İkişer, üçer, dörder" ifâdesine gelince, bunun manası, "iki iki, üç üç, dört dört" demektir. Bu kelimeler gayr-i munsariftirler Bunların gayr-i munsarif olmalarının izahı ise iki şekildedir:

a) Bunlarda iki husus bir araya gelmiştir ki bunlar da "idi" ile "vasf'tır. İdi (muadil olma), senin bir kelimeyi zikredip onunla başka bir kelimeyi murad etmendir. Nitekim sen, dersin, bununla ve kastedersin. Burada da böyledir; sen de (ikişer) sözünle "iki iki" mânasını kastedersin; böylece de kelimesi, ma'dûl bir kelime olmuş olur. Bu kelimenin sıfat olmasına gelince; bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "ikişer, üçer, dörder kanatlı.. ."(Fatır. ^âyetidir. Bu âyette geçen kelimesinin bir vasıf olduğunda şüphe yoktur.

b) Bu kelimelerde iki udûl söz konusudur. Çünkü, yukarda beyan ettiğimiz gibi bunlar asıllarından değiştirilmiş (ma'dûl)tir; aynı zamanda da tekrardan udûl edilmiş, tekrar yapılmamıştır. Çünkü sen meselâ kelimesiyle, sadece "iki" veya "iki iki" manasını kastedersin. Sen, "Bana iki veya üç kişi geldi" dediğin zaman, bundan maksadın, sadece bu sayıdaki kimsenin geldiğini söylemektir. Ama, "Bana topluluk ikişer ikişer geldi" dediğin zaman, onların geliş şekillerinin iki iki olduğunu ifâde etmiş olursun. Binaenaleyh, bu lâfızlarda, iki çeşit sayının meydana geldiği sabit olmaktadır. Öyleyse bu lâfızların gayr-i munsarıf olmaları gerekir. Çünkü bir isimde, iki sebep beraber bulunduğunda, bu durum o ismin gayr-i munsarif olmasını gerektirir. Zira bu kelime, bu sebeple her iki tarafın da yerine geçer, böylece de fiile benzediği için gayr-i munsarif olur. Aynı şekilde onda iki yönden bir udûl meydana gelirse, yine gayr-i munsarif olması gerekir. Allah en iyi bilendir. [58]

Evlenmede Kölelerin Durumu

Muhakkik âlimler, "Hoşunuza giden kadınlar1ı size helâl olan kadınları nikahlayın" ifâdesinin kölelere şâmil olmadığını söylemişlerdir. Çünkü, buradaki hitap ancak bir kadın hoşuna gittiği zaman, onu nikâhlayabilen bir insanadır. Köle ise böyle değildir, çünkü o, efendisinin izni olmadan evlenemez. Buna Kur'ân-ı Kerim ve hadisler delâlet etmektedir.jKur'ân'dan delil Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah şöyle bir mesel îrad etti: "Hiçbir şeye gücü yermeyen memlûk bir kul..." (Nahi, 75) âyetidir. Bu âyetteki "Hiçbir şeye gücü yetmeyen" ifâdesi kölenin evlenme hususunda bağımsız olmasını nefyeder. Hadisten delile gelince, bu Hz. Peygamber'in şu sözüdür: "Hangi köle, efendisinin izni olmaksızın evlenir-

se, o zina etmiş olur'.'[59] Binâenaleyh zikrettiğimiz bu delillerle, bu âyetteki hitaba kölelerin dahil olmadığı sabit olmaktadır.

Bu mukaddimeyi anladığın zaman biz deriz ki: Fakîhlerin çoğu, dört kadınla evlenmenin, köleler için değil, hür erkekler için meşru olduğu görüşüne varmışlardır. İmam Mâlik âyetin zahirî manasına tutunarak, "köle için de, dört kadınla evlenmesi helâldir" demiştir. Bu görüşe karşı, itimada şayan cevap şudur: İmam Şafiî, zikrettiğimiz hususun dışında diğer iki yönden daha, bu âyetin hür erkeklerle ilgili olduğuna delil getirmiştir:

1- Allah Teâlâ bu ifâdeden sonra, "Şayet adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz, o zaman bir (tane ile)r yahut mâlik olduğunuz (cariyeler) ile yetinin" buyurmuştur ki, bu ancak hür erkekler için söz konusudur.

2- Allah Teâlâ, "E£er (kadın mihrinden) birazını gönül hoşluğu İle size bağışlamış olursa, onu da afiyetle yiyin" (nm, 4) buyurmuştur. Halbuki köle, hanımının mihrinden gönül hoşluğu ile bağışladığı şeyi yiyemez, çünkü o bağışlanan, efendisine âit olur. İmam Malik, "İki müstakil umûm? ifâde (peşpeşe) geldiğinde ve bunlardan ikincisine bir kayıt-şart dahil olduğunda bu, şartın önceki umûmî ifâdeye de dâhil olmasını gerektirmez" demiştir. İmam Şaflf buna, "Bu âyetlerdeki hitaplar, bir sıra üzere gelmiştir. Binaenaleyh bazılarının hür erkeklere hâs olduğu anlaşılınca, hepsinin hür erkeklere âit olduğu da anlaşılmış olur" diyerek cevap vermiştir.

Bazı fakihler, âyetin zahirî manasının köleleri de içine aldığını söylemişler, fakat bu umumî manayı kıyas ile (hür erkeklere) tahsis etmişler ve şöyle demişlerdir: "Köle oluşun, talak ve iddet bekleme meselelerinde olduğu gibi, nikahın haklarını eksik yapmada da bir tesiri bulunduğunda ittifak ettik. Evlenilecek kadınların sayısı meselesi de, nikah hukukundan olduğuna göre, köle için, hür erkeklere meşru olan sayının yansının söz konusu olması gerekir." Birinci cevap daha uygun ve daha güçlü... Allah en iyisini bitir. [60]

Sayısı Mahdut Olmayacak Miktarda Kadınla Evlenmeyi Mubah iddia Edenler

Başıboş bir güruh, istenildiği kadar sayıda kadınla evlenmenin caiz olduğu görüşüne varmışlar ve Kur'ân ile Hadis'ten buna delil getirmişlerdir. Onlar, Kur'ân'dan delil olarak, şu üç bakımdan bu âyete tutunmuşlardır:

1- "Sizin için helâl olan kadınlardan... nikah edin" emri mutlak olarak bütün sayıları içine alır. Çünkü içinden istisna yapılamayacak hiçbir sayı yoktur. İstisnanın hükmü ise, eğer istisna olmamış olsaydı ifâdenin hükmüne dahil olacak olanı hükmün dışında bırakmaktır.

2- Âyetteki "ikişer, üçer, dörder olmak üzere" ifâdesi, bu umumî manayı tahsîs edip (sınırlandıramaz). Çünkü bazı sayıları bilhassa zikretmek, o hükmün diğer sayılarda da bulunmasını nefyetmez. Aksine biz şöyle deriz: Bu sayıların zikredilmesi, günah ve yasağın mutlak olarak kaldırıldığına delâlet eder. Meselâ insan, çocuğuna "Dilediğini yap, ister çarşıya, ister şehre, ister bahçeye git" dediğinde, bu, serbestliği tamamen o çocuğun kendisine verdiğinin ve ondan mes'uliyet ile yasağı tamamen kaldırdığının mutlak ifâdesi olur, yoksa bu, sadece saydığı o yerler için izin verdiği manasına gelmez. Aksine saydığı ve saymadığı herşeye bir izin manasına gelir. Bu âyette de böyledir. Bir de, bütün sayıları saymak güçtür. Bundan dolayı, Sizin için helâl olan kadınlardan nikah edin" sözünden sonra, Allah Teâlâ sadece bazı sayıları zikredince, bu bütün sayılar için iznin bulunduğuna bir işaret olmuştur.

3- Atıf vâvı, mutlak cem' (toplama, bir arada bulunma) manasım ifâde eder. Binaenaleyh âyetteki "ikişerveüçervedörder"tabiri, bütün bun­ların toplamının helâl olduğunu ifâde eder. Bu da toplam olarak dokuz eder. Hatta doğrusu toplam onsekiz eder. Çünkü "ikişer" lâfzı, sadece ikiden ibaret değil, aynı zamanda iki iki demektir. "Üçer" ve lâfızlarında da durum aynıdır."

Bu iddiada olanların, hadisten delilleri iki bakımdandır:

1- Hz. Peygamber (s.a.s)'in, dokuz hanımla evli iken vefat ettiği tevatürle sabittir. Hem sonra Cenâb-ı Hak, "Ona uyun" (Araf, 15e) diye bize, peygambere uymamızı emretmiştir. Emrin en hafifi de mübahlığı ifâde etmesidir.

2- İnsanın sünneti, yolu ve gidişatıdır. Dörtten fazla hanımla evlenmek Hz. Peygamberin yolu olduğuna göre, bu aynı zamanda O'nun bir sünnetidir. Sonra O, "Benim sünnetimden yüz çeviren, benden (ümmetimden) değildir"[61] buyurmuştur. Bu hadisin zahiri, dörtten fazla kadınla evlenmeyi terkeden kimseyi kınamayı, en azından bunun caiz olduğunu söylemeyi gerektirir. [62]

Mezkur İddianın Reddedilmesi

Bil ki, fakîhler hasrı isbât ederlerken iki şeye dayanmaktadırlar:

a) Haber.. Rivayet edildiğine göre, Gıylân müsiüman olduğu zaman, uhdesinde on tane hanımı bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona, "Hanımlarından dördünü nikâhında tut geriye kalanları da ayır, boşa" buyurdu. Yine rivayet edildiğine göre, Nevfel İbn Muâviye müsiüman olduğu zaman, uhdesinde beş tane hanım bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona, "Dördünü nikâhında tut birisini boşa" buyurdular.

Şunu bil ki, bu usûl şu iki bakımdan zayıftır:

1- Kur'ân-ı Kerim, bu haber ile hasrın tahakkuk etmediğine delâlet edince, bu, Kur'ân-ı Kerim'i haber-i vâhid ile neshetmek olur ki, bu ise caiz değildir.

2- Bu haber, bir durum hakkındadır. Belki de Hz. Peygamber (s.a.s) o kimseye, dört hanımı nikâhında tutmasını, diğerlerinden ise ayrılmasını emretmiştir; çünkü dört hanımla diğerlerini bir arada tutmak, neseb veya emzirme sebebiyle caiz değildir. Özetle, bu haber hakkında bu ihtimal daima söz konusudur; binaenaleyh, böylesi haberlerle Kur'ân'ı neshetmek mümkün değildir.

b) Bu, belli başlı merkezlerdeki fakihlerin dörtten fazla kadın almanın caiz olmadığı hususunda icmâ etmiş olmalarıdır ki kendisine itimad edilen görüş de budur. Burada iki sual söz konusudur:

1- İcmâ ne nesheder, ne de nesholunur. O halde nasıl olur da bu âyeti icmâ neshetmiştir denilebilir?

2- Ümmet içinde nâdir de olsa dörtten fazla kadınla evlenmenin haram olmadığını söyleyenler bulunmaktadır. Binâenaleyh icmâ, az sayıda da olsa bazı kimselerin muhalefet etmesi ile vakî olmamış olur?

Birinci soruya şöyle cevap verilir: İcmâ, Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında, bunu nesheden bir hükmün bulunduğunu ortaya koymaktadır. İkinci soruya da şöyle cevap verilir: Bu icmâ'ya, ehl-i bid'at'ın muhalefetine itibar edilmez.

Eğer, "Hal sizin dediğiniz gibi olsaydı, o zaman en uygun olan "ikişer veya üçer veya dörder" denilmesi olurdu. O halde niçin, âyette atıf harfi olarak jl (veya) değil de "ve" getirilmiştir?" denilir ise deriz ki: Şayet Cenâb-ı Hak, j' lâfzını kullansaydı bu, bunun ancak bu kısımlardan sadece biri hakkında caiz olmasını ve, "onlardan bir kısmı iki kadınla, diğer bir kısmı üç kadınla evlenir, bir diğer kısmı da dört kadınla evlenir" manasında olmak üzere, müslümanlara bu kısımları beraberce yapmanın caiz olmamasını gerektirirdi. Cenâb-ı Hak, bu ifâdeyi vâv harfi ile birbirine atfedince, bu durum herkesin bu hallerden herhangi birini tercih edebilmesinin caiz olduğunu ifâde etmiştir. Bunun bir benzeri de, bir kimsenin bir topluluğa, "Bin dirhem olan şu parayı ikişer ikişer ve üçer üçer ve dörder dörder bölüşün" demesidir. Onun, bu sözünden maksadı, o gruptakilerden bir kısmının ikişer dirhem almalarının, diğer bir kısmının üçer dirhem almalarının ve üçüncü bir kısmın da dörder dirhem almala­rının caiz olduğunu anlatmaktır. İşte bu âyette de edatının zikredilmeyip "vâv" harf-i atfının zikredilmesinin faydası, söylediğimiz bu husustur. Allah en iyi bilendir. [63]

Yedinci Mesele

Hak Teâlâ'nın, kelimeleri, "hoş olan, helâl olan "ifâdesinden "hal" olarak mahallen mansubtur. Buna göre mana, "sizler bu sayılarca, yani ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder olmak üzere size helâl olan (hoşunuza giden) kadınlardan nikahlayınız" şeklindedir.

Hak Teâlâ'nın, "Şayet adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz, o zaman bir (tane ile), yahut mâlik olduğunuz (cariyeler) ile (yetinin)" emriyle ilgili olarak birkaç mesele vardır: [64]

Adalet Yapılamazsa Erkek Bir Tek Kadınla Evlenir

Bunun manası şöyledir: "Eğer bu sayıdan fazlasında adalet edememekten korktuğunuz gibi, bu sayıdaki hanımlar arasında da adaletli davranamamaktan endişe ederseniz, tek bir hanımla veya cariyelerle yetininiz." Böylece Cenâb-ı Hak, suhulet ve kolaylık bakımından, tek hanım ile, sayısını tahdid etmediği cariyelerin birbirine denk olduğunu beyân etmiştir. Ömrüme yemin ederim ki, cariyelerin sorumlulukları daha az ve yükleri de mehirli (hür) hanımların yüklerinden daha azdır. Onlara ister az, ister çok ver; aralarındaki taksimatta (onlarla yatmada) ister eşit davran, ister davranma; onlara ister azil yap, ister yapma, sana bundan dolayı bir sorumluluk ve günah gerekmez. [65]

İkinci Mesele

Ayetteki lâfzı, tâ harfinin fethası ile şeklinde okunmuştur. Buna göre mana şöyle olur: "O zaman bir tane ile yetinin, veya bir kadını seçin, birden çok kadınla evlenmeyi terkedin. Çünkü bütün işler adaletle dönüp, dolaşır. Adaleti hangisinde bulursanız, onu yapın." Yine bu ketime, merfu olarak 5^ j» şeklinde de okunmuştur. Buna göre manası, "O takdirde bir tanesi yeter, veya, size bir hür kadın yahut sahip olduğunuz cariyeler kâfidir" şeklinde olur. [66]

Şafiî'ye Göre Nafile İbadetle Meşguliyet Evlenmekten Efdaldir

İmam Şafiî (r.h), nafile ibâdetlerle meşgul olmanın, evlenmekten daha faziletli olduğu görüşünü açıklarken bu âyeti delil getirmiştir. Bu böyledir. Çünkü Hak Teâlâ, bu âyet-i kerimede, insanları tek kadınla evlenme ile câriye edinme arasında muhayyer bırakmıştır. İki şey arasında muhayyer bırakma, o işte arzu edilen hikmet bakımından o ikisinin eşit olduğunu hissettirmektir. Bu tıpkı, bir doktorun "Elma veya nâr ye" demesine benzer. Bu ifâde, maksadın tam yerine gelmesi hususunda, bu iki meyveden herbirinin diğerinin yerini alabileceğini bildirmektedir.

Nasıl Âyet-i kerime'nin bu eşit oluşa delâlet ettiği gibi akıl da aynı şekilde buna delâlet etmektedir. Çünkü evlilikten maksad sükunet bulmak, birlikte yaşamak, dini ve evin işlerini koruma altına almaktır. Bütün bunlar, her iki şekilde de hâsıl olur. Yine bir kadının câriye olup, sonra efendisinin onu azâd ederek onunla evlendiğini farzedersek, bu durumda evlenme ile câriye edinmenin birbirine eşit olduğu apaçık ortaya çıkar. Bu âyet-i kerime ile evlenme ve câriye edinmenin birbirine eşit olduğu sabit olunca, biz deriz ki: Nafile ibâdetlerle meşgul olmanın, câriye edinmekten daha faziletli olduğunda icmâ etmiştik. Binaenaleyh nafile ibâdetlerle meşgul olmanın, nikahlan maktan da faziletli olması gerekir. Çünkü eşit iki şeyden birisinden üstün olanın, diğerinden de üstün olması gerekir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Bu, sizin için eğilip sapmamanıza daha yakındır" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili iki mesele vardır: [67]

Birinci Mesele

Âyetteki kelimesi en yakın (akrab) manasınadır ve ifâde "Bu, sapmamanıza daha yakındır, daha uygundur" takdirindedir. Söz kendisine delâlet ettiği için, bu ifâdedeki harf-i cerrinin hazfedilmesi güzel olmuştur. [68]

Tabirinin Tefsiri Hakkında

Âyetteki tabirinin tefsirinde birkaç vecih bulunmaktadır:

a) Bu, "zulmetmemenize ve (haktan) sapmamanıza.." manasındadır. Müfessirlerin ekserisince tercih edilen görüş de budur. Bu mâna merfû bir hadis olarak rivayet edilmiştir. Çünkü Hz. Aişe (r. anha), Hz. Peygamber (s.a.s)'i Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, sizin için eğilip sapma­manıza daha yakındır" ifâdesi hakkında, "zulmetmemenize..."; başka bir rivayette de "sapmamanıza daha yakındır" dediğini rivayet etmiştir. Vahidî (r.h), bu iki lâfzın da rivayet edildiğini söylemiştir. kelimesinin aslı, meyletmektir. Nite­kim, terazinin kefesi meylettiğinde zulmettiğinde "Hakim hükmünde zulmetti" denilir. Çünkü hakim zulmettiği zaman, haktan meyletmiş, sapmış olur. Nitekim, Ebu Talib hakkında şâirler şöyle demişlerdir:

"Bir taneyi dahi eksiltmeyen bir adalet terazisi ve doğruluk tarttsıyla, haksızlık etmeksizin, onu tarttı..."

Rivayet olunduğuna göre bir hakim bir bedevinin aleyhine hükmetmiş de, bunun üzerine bedevî,hakime "Bana zulüm mü ediyorsun?" demiştir. Yine pay arttığında yine ben, hissede bir arttırma yaptığımda, denilir. Pay arttığı zaman, (terazinin) dengesinin bozulacağı herkesçe malumdur. Böylece kelimenin iştikakı hakkındaki bu açıklamalar, bu lâfzın aslının meyletmek manası olduğuna delâlet etmiştir. Sonra örf gereği bu kelime, haksızlık yapmak ve zulmetmeye meyletme manasında kullanılmıştır. Ekseri âlimin taraftar olduğu bu görüşün izahı hakkındaki sözümüz bundan ibarettir.

b) Bazı âlimler, bu tabirin manasının, "muhtaç olmamanıza daha ^yakındır" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Nitekim, fakir kimse mânasında Jîte J*-j denil­mektedir. Bu böyledir, çünkü bir kimsenin çoluk çocuğu az olduğu zaman, harcaması da az olur. Harcaması az olduğu zaman da, başkasına muhtaç olmaz.

c) Şafiî (r.h)'den, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu sizin için eğilip sapmamanıza daha yakındır" tabirinin manasının, "Bu, çoluk çocuğunuzun çoğalmamasına daha yakındır" şeklinde olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ebu Bekr er-Razî, Ahkâmu'l-Kur'ân'ında şöyle demektedir: "Âlimler, Şafiî'nin bu hususta şu üç yönden yanıldığını söylemişlerdir:

1- Selef ile, bu âyetin tefsirini rivayet eden herkes arasında, bu âyetin manasının, "Meyletmemenize ve zulmetmemenize daha yakındır" şeklinde olduğu hususunda bir ihtilâf yoktur.

2- Bu, lügat bakımından da yanlıştır. Çünkü âyetin metni, "Bu, çoğalmamanıza daha yakındır" şeklinde olsaydı, o zaman Şafiî'nin söylediği doğru olabilirdi. Ama âyetteki, lâfzını, manasına almak, lügat bakımından bir hatadır.

d) Allah Teâlâ tek bir hanımı, veya mülk-i yemîn ile cariyeyi, aile içinde kadınlar mesabesinde zikretmiştir. Bir kimsenin, istediği sayıda mülk-i yemini ve cariyesi olacağı hususunda bir ihtilâf yoktur. Böylece biz, bu tabirden maksadın, çoluk çocuğun çokluğu olmadığını anlamış olduk. Bu meseleyi eleştirme hususunda Nazm sahibi el-Cürcani dördüncü bir görüş daha zikretmiştir ki, bu da şudur; Allah Teâlâ âyetin evvelinde, ' 'Şayet, adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (tane ile yetinin)" buyurmuş, ama, "fakir olmaktan korkarsanız.." dememiştir. Binaenaleyh, cevabın da bu şarta atfedilmesi, (ona göre olması) gerekir. Bu şartın cevabı ise, ancak adaletin zıddı olan bir şey ile olur ki, bu da çoluk çocuğun çokluğu değil, "zulüm" ve "cevr" dir.

Ben derim ki: Birinci soru, son derece tutuK ve bozuktur. Çünkü Şafiî (r.h)'den, müfessirlerin, âyetin manasının "zulmetmemenize, cevretmemenize.." şeklinde olduğu görüşleri hakkında bir tenkid nakledilmemiştir. Ancak ne var ki o, bu hususta başka bir izahta bulunmuştur. Usulü fıkıhta şöyle bir kaide yer almaktadır: Önceki âlimler, âyetin tefsiri hususunda bir izahta bulundukları zaman, onların bu izahları daha sonra gelen âlimleri, o ayetin tefsiri hususunda başka bir izahta bulunmalarına mani değildir.. Eğer bu caiz olmasaydı, o zaman, daha sonra gelen âlimlerin, Allah'ın kelâmını tefsir hususunda istinbât ettikleri, ortaya koydukları o ince manalar, merdûd ve bâtıl olmuş olurdu. Bunun böyle olduğunu ise, ancak aciz bir mukallidin söyleyebileceği malumdur. Ebu Bekr er-Razî'ye, Şafiî'nin ileri sürmüş olduğu bu manayı, sahabe ve tabiûndan hiç kimsenin söylememiş olduğunu kim haber vermiştir? Biz bunu nasıl^ söylemiyelim ki? Çünkü Tavus İbn Keysân'ın, Hak Teâlâ'nın bu âyetini, "Bu çoğalmamanıza daha yakındır" şek­linde okuduğu meşhurdur. Önceki âlimlerin bunu bir kıraat kabul ettikleri sabit olunca, kıraati bir tefsir addetmeleri, haydi haydi uygun olur. İşte yapılan bu izahla, bu tenkîd hususunda Ebu Bekr er-Razî'nin ne kadar bilgisiz olduğu ortaya çıkmıştır.

İkinci soruya gelince, biz deriz ki: Sen bu lâfzın iştikakını Müberred'den naklettin. Fakat sen, müçtehid ve önde gelen âlimlerin başlarını tenkid etme hırsından, cehaletinden ve bilgisizliğinin şiddetinden ötürü, Müberred'in zikretmiş olduğu bu tenkidin yerinde oımadığını bilemedin. Bunun yanlışlığı pekçok yönden izah edilebilir:

1- Hisse artıp çoğaldığında, denilir. Bu mana, meyletmek manasına yakın bir manadır. Çünkü o şey fazlalaştığında onu arzu etme cihetleri ve isteme gerekçeleri çoğalmış olur. Durum böyle olunca da âyetin manası, "Bu, çoğalmamanıza daha yakındır" şeklinde olur. Çünkü sizler çoğalmadığınız zaman, insan zulüm ve haksızlığa düşmez. Çünkü zulüm, çoğalıp insanların birbirine karışmasıyla olur. İşte bu şekildeki açıklamayla, bu tefsir cumhurun tercih etmiş olduğu ilk tefsire yakın bir tefsir olmuş olur.

2- Bir kimse, dediği zaman, ona, "Bunun manası ne demektir?" denildiğinde onun, "Bunun manası, boyu uzun, izzet ve ikramı çok" demesi yerinde ve güzel olur. Bundan murad, ifâdesinin tefsirinin, onun boyunun uzun olması değildir. Bilâkis o kimsenin bu sözünden maksadı, sadece bu manadır. Bu şekildeki ifâde şeklini, beyân alimleri bir şeyi kinaye ve ta'rîz yoluyla açıklama diye isimlendirmektedir. Bunun neticesi tek bir metoda varıp dayanır ki bu da, bir şeye, onun ayrılmaz unsurlarını (levazımını) zikrederek işaret etmektir. Burada, ailenin kalabalık olması, haktan meyletmeyi ve çevri gerektirir. Binaenaleyh, Şafii (r.h) ailenin kalabalık olmasını, haktan meyletme ve cevr'den kinaye kabul etmiştir. Zira ailenin kalabalık olması, her halükârda zulüm ve haktan meyletmeden ayrılmaz. Böylece Şafiî bu manayı mutabakat yoluyla değil, aksine kinaye ve istilzam suretiyle tefsir kabul etmiştir. Bu ise Allah'ın kitabında meşhur ve bilinen bir usûldür. Şafiî, Arapça'nın bütün söz üslûplarını iyice kavramış olduğu için, bu sözü bu şekilde zikretmesi yerinde ve güzeldir. Ebu Bekr er-Razi'ye gelince, o bilgisi yetersiz ve Arapçanm ifâde özelliklerini bilmekten uzak olunca, muhakkak ki bu sebeple bu husustaki en güzel ifâde tarzını bilememiştir.

3- Keşşaf sahibi'nin zikretmiş olduğu şu husustur: "Bu tefsir, senin föyi "Adam, çoluk çocuğunu baktı, onları bakıyor, bakımını üstleniyor" tabirinden alınmadır. Bu, bir kimse çoluk çocuğuna harcamada bulunduğu zaman demeleri gibidir. Çünkü çoluk çocuğu çok olan kimsenin, onlara bakması lâzımdır. Bunda da, takva, helâl kazanç ve temiz rızık sınırlarına riâyet etmeyi güçleştiren durumlar söz konusudur." Böylece bu yapılan izahlarla, müslümanların imamlarından Şafiî (r.h)'nin zikrettiği şeyin son derece güzel ve yerinde olduğu; bu konudaki tenkidin ise ancak bilgisizlik ve cehaletten kaynaklandığı sabit olmuş olur.

Üçüncü soruya gelince ki, buda "Ailenin kalabalık olması, kadın hür ya da Köle olması bakımından bir farklılık arzetmez" şeklindeydi, buna da şu iki yönden cevap verebiliriz:

a) Kaffal (r.h)'in ileri sürmüş olduğu şu husustur: Cariyeler çok olduğu zaman, efendilerinin onlara kazanç sağlamak için çalışmayı teklif etme hakkı vardır. Cariyeler kazanç temin edince de, hem kendilerine hem de efendilerine harcamada bulunurlar. Böylece de aile, yani çoluk çocuk yükü azalmış olur. Ama hanımlar hür olduğunda, durum böyle olmaz.

b) Evin kadını cariye olduğunda, efendisi de onlara harcamada bulunamadığında, onları satarak onların sıkıntısından kurtulur. Ama, kadınlar hür olduğu zaman, onlara mutlaka harcamada bulunması gerekir. Örf, koca hanımını nikâhında tuttuğu müddetçe, hanımın ondan mihrini isteyemeyeceğine delâlet etmektedir. Ama, kadını boşamaya uğraştığında, hanımı ondan mihrini ister, böylece de koca bir sıkıntıya düşmüş olur.

Dördüncü soruya gelince, ki bu Nazm sahibi el-Cürcanî'nin zikretmiş otduğu husustur; buna da şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

a) Kâdî'nin söylemiş olduğu şu husustur: "Şafiî'nin öne sürdüğü mana, daha tercihe şayandır. Çünkü, tabiri zulüm ve cevr manasına hamledilirse, bu bir tekrar otur. Çünkü bu mâna, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkarsanız" ifâdesinden anlaşılmaktadır. Ama biz bu kelimeyi, Şafiî'nin ileri sürdüğü mânaya hamledersek, burada herhangi bir tekrar söz konusu olmaz. Binâenaleyh, bu mâna daha yerindedir."

b) Şöyle de diyebiliriz: Farzedelim ki durum sizin söylediğiniz gibi olsun.. Ancak biz, Şafiî'nin zikretmiş olduğu mananın, incelendiği zaman ilk tefsire râci olduğunu da beyân etmiştik. Ancak ne var ki bu, kinaye ve tâ'riz yoluyla anlatılmıştır. Durum böyle olunca, böyle bir soru ortadan kalkmış oiur. İşte bu mevzûdaki konunun tamamı bundan ibarettir. Muvaffakiyet ancak Allah'tandır.

İkinci Hüküm: "Kadınlara Mehir Veriniz"[69]

"(Aldığınız) kadınların mehirlehni yürekten isteyerek ve (Allah'ın) bir atiyyesiolarak verin. Bununla beraber ondan birazını gönül hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa, onu da içinize sine sine yeyin" (Nisa, 4)

Âyette birkaç mesele vardır: [70]

Kadınlara Mehirlerini Veriniz

Cenâb-ı Hakk'ın, 'Kadınlara., veriniz" emrinin kime hitap olduğu hususunda iki görüş vardır:

a) Bu, hilab kadınların velilerinedir. Bu böyledir, çünkü cahiliyye döneminde Araplar, kadınlara mehirlerinden hiçbirşey vermiyorlardı. İşte bundan dolayı, kızı olan kimseye derlerdi ki, bunun manası şudur: "Sen, onun mihri olarak bir deve alır; onu develerine katarsın, böylece de malın çoğalır, büyür" İbnu'l-A'râbî ise, bu ifâdede geçen (nafice) kelimesinin manasının, "Bir kimse kızını kocaya verdiği zaman almış olduğu ücret, (başlık parası, olduğunu söylemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak bunu yasaklamış, onu sahibine vermeyi emretmiştir. Bu, Kelbî ve Ebu Salih'in görüşü olup, Ferrâ ile İbn Kuteybe'nin tercihidir.

b) Bu hitap, kocalaradır. Onlar, kadınlara mehirlerini vermekle emrolunmuşlardır. Bu da Alkame, Nehaî, Katâde'nin görüşü olup, Zeccâc'm da tercihidir. Zeccac şöyte demiştir: "Burada velilerden bahsedilmemiştir. Bu ifâdeden önceki ifâdeler de, nikâh eden, evlenen kocalara bir hitaptır." [71]

İkinci Mesele

Kaffâl(r.h) şöyle demektedir: "Bu ifâdedeki iyi "veriniz" ifâdesinden maksat, vermektir. Bundan muradın, "üstlen­mek, iltizam etmek, emri kabul etmek" olması da muhte­meldir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar..." (Tevbe, 29) buyurmuştur. Bunun manası, "O cizyeyi tazmin edip, üstlenecekleri zamana kadar"dır. Binaenaleyh, birinci izaha göre bu ifâdeden maksat, sanki "onlar hanımları için belirledikleri o mehirleri vermekle emrolunmuşlardır" şeklindedir. İkinci takdire göre ise murad, "İster belirlenmiş olsun, isterse belirlenmemiş olsun, kadınların tereleri ancak bir bedel mukabilinde mubah olur" demektir. Ancak, Hz. Peygamber'e has bir hüküm olan, kendisini O'na hibe etmiş olan kadınların durumu müstesna..." Kaffal (r.h) sözünü şöyle sürdürür: "Bu sözün her iki manayı da ihtiva etmesi caizdir." Allah en iyi bilendir. [72]

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi, tabirinin manasının, "onların mehirleri" şeklinde olduğunu söylemiştir. Şureyh hadisine göreyse, İbn Abbas kadınlara mehir verilmesine hükmet­miş, bu kelimeyi, tabirinin tahfifli şekli olarak şadın fethâsı, dalın da sükûr kelimesinin çoğulu olarak da, şadın ötresi, dalınca sükunuyla şeklinde kumuştur. Yine bu kelime, kelimesinin, şeklinde de söylenmesi gibi, kelimesinin müsakkal (dâl harfinin ötreli olarak okunması) şekliyle olmak üzere, sâd ve dâl harflerinin dammesiyle müfred olarak şeklinde de okunmuştur. Vahidî, harflerinin bu tertip üzere dizilmiş olmasının, kemâl ve sıhhat manalarına delâlet için olduğunu; işte bu sebeple de, nikâh kendisiyle tam ve mükemmel olduğu için, mihrin de ve diye isimlendirildiğini söy­lemiştir. [73]

Nihle'nin Mânası

Âyetteki, kelimesinin ne olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:

a) İbn Abbas, Katâde, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd bunun manasının, "'arz kılınmış bir hak olarak.." "Cat olduğunu

söylemişlerdir. Onlar, kelimesini kelimesiyle tefsir etmişlerdir, çünkü Arap­ça'da, kelimesi din, inanç, şeriat, yol ve mezhep anlamlarına gelmektedir. Meselâ, bir kimse bir şeyi din olarak kabul ettiğinde,; yine "dini, mezhebi11 manasında "onun mezhebi şudur" denilir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, yani "Onlara mehillerini verin. Çünkü bu, bir nihledir, yani bir din, bir şeriat ve bir mezheptir. Din ve mezhep olan şeyler ise, farz olan şeylerdir" demektir.

b) Kelbî, bu kelimenin manasının, "bîr bağış ve hibe olarak..." şeklinde olduğunu söylemiştir. Nitekim, "Falancaya bir şey hibe ettim, bağışladım, bağışlıyorum, bağışlamak ve hibe etmek" denilir. Kaffâf (r.h) da şöyle demektedir: "Bu kelimenin aslı, bir şeyi kendisine ait olmayan bir kimseye nisbet etmektir. Nitekim, denilir. Yani, "Bu, gerçek söyleyenine nisbet edil­meyen bir şiirdir" demektir. O yine sen bir şeyi iddia ederek onu kendine nisbet ettiğin zaman, "Onu kendime mal ettim" dersin. Bu görüşe göre, mehir kimin tarafından yapılmış bir bağıştır? Bu hususta iki ihtimaf bulunmaktadır:

Bu, kocanın yaptığı bir bağıştır. Bu böyledir, çünkü koca mehre karşılık hiçbiı şey elde edemez. Çünkü nikahtan sonra kadına malik olma hususunda kadının ferci, nikâhtan önceki gibidir. Binaenaleyh koca ona mihrini vermiş, fakat ondan, o mihre karşılık, elde edeceği bir bedel alamamıştır. Buna göre bu mihir, karşılığında herhangibir bedel olmayan bir bağış, hibe manasında olmuş olur. Kocanın, nikâh akdiyle o kadından hak ettiği, elde ettiği şey mülkiyyet değil, onun mübahlığını elde etmek, te'min etmektir. Başka âlimler ise şöyle demektedirler: "Allah, şehveti giderme ve çocuk doğurma gibi nikâhın temin ettiği menfaatleri, karı-koca arasında müşterek bir husus kabul etmiş, daha sonra da kocaya hanımına mihir vermesini emretmiştir ki, böylece bu, doğrudan doğruya Allah'tan bir bağış olmuş olur."

c) Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Âyetteki ib*j tabiri, "gönül hoşluğu ile.." demektir. Çünkü Arapça'da bu kelime, bir karşılık almaksızın bağışta bulunma manasına gelir. Nitekim, bir adamın oğluna malından birşeyler vermesi de bu kelimeyle ifâde edilir. Bir karşılık beklemeksizin verilen şey, ancak gönül hoşluğu ile verilir. Binaenaleyh Allah Teâlâ, kadınlardan birşey istemeksizin ve onlarla çekişmeksizin mihirlerini vermeyi emretmektedir. Çünkü davalaşma yoluyla alınan şeye, bağış (nihle) denilemez." [74]

Beşinci Mesele

Biz, "nihle" kelimesini "din" manasına alırsak, âyetteki bu kelimenin mansub olmasının iki izah şekli vardır:

a) Kelime mef'ûlün lehtir. Buna göre âyetin manası, "O kadınlara mihirlerini, dinin bir hükmü olarak veriniz" şeklinde olur.

b) Kelime, "mehirler" lâfzından haldir. Yani, "şer'î ve farz bir hüküm olması Allah'tan bir din olarak.." demektir. "Nihle" kelimesini bağış manasına alırsak, kelimenin mansub olmasını izah hususunda yine iki izah şekli söz konusudur:

a) Kelime, masdar (mefûl-ü mutlak) olduğu için mansubtur. Çünkü "nihle" kelimesi de, "îtâ" kelimesi de vermek manasınadır. Buna göre sanki, "kadınlara, mehirlerini gönül hoşluğu ile veriniz" denmektedir.

b) Kelime, hat olduğu için mansubtur. Kelimenin, hal sayılmasına göre de şu iki ihtimal bulunmaktadır:

1- Bu, âyetle kendilerine hitab olunan muhataplardan haldir. Yani, "Onlara mehirlerini, bağışlayan ve gönül hoşluğu ile veren kimseler olarak veriniz" demektir.

2- Bu, âyetteki ifâdesinden haldir. Yani, "gönül hoşluğu ile verilmiş bir bağış olarak mehirleri..." demektir. [75]

Halvet-i Sahiha Mehri Vacip Kılar mı?

Ebu Hanife (r.h), halvet-i sahîhanın mehrin verilmesini vacip kıldığını söylemiştir. Şafiî (r.h) ise, bunun aksi görüştedir. Ebu Hanife, görüşünün doğruluğuna bu âyeti delil getir­miştir. Bu böyledir, çünkü bu âyet mutlak olarak (bir şarta bağlı olmaksızın) mihrin tastamam verilmesini gerektiriyor. Bir dokunma (cinsî münasebet) ve halvet-i sahiha bulunmadığı durumlarda, bu âyetle amel edilmemiştir. Fakat bu ikisinden biri bulunduğunda, âyetin muktezasına göre amel etmek (mehri vermek) gerekir.

Bizim (Şafiî) âlimlerimiz, âyetin umûmî olduğunu, "Eğer, onlara bir mehtr belirlemiş olduğunuz baldef kendileriyle cinsi münasebette bulunmadan o kadınları boşarsanız..." (Bakara, 237) âyetinin ise, bu durumdaki kadınlara sadece mihrin yarısının verileceğine delâlet ettiğini ve binâenaleyh hususi olduğunu; husûsî âyetin, umumî âyetten önce nazar-ı itibara alınacağını söylemişlerdir. [76]

Kadın Mehrinden Vazgeçip Kocasına Bağışlayabilir

Cenâb-ı Allah'ın, "Bununla beraber ondan birazını gönül hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa, onu da içinize sine sine yeytn" buyruğuna gelince, bil ki Allahu Teâlâ erkeklere, kadınların mıhırterin'ı vermeyi emredince, bunun peşinden kadının mehirden vazgeçip onu kocasına bağışlamasının caiz olduğunu da zikretmiştir. Bundan maksat, kadının gönül hoşluğu ile mehri terketmesi halinde dahi, erkeğin onun mehrini vermesi gerektiği zannına kapılmamasıdır. Âyette ilgili birkaç mesele vardır: [77]

Birinci Mesele

kelimesi, temyiz olması cihetiyle mansûbtur. Buna göre mâna ve takdir, "Eğer onların nefisleri, gönül hoşluğu ile sizin için mehrin bir kısmından vazgeçerse..." şeklinde olur. Ama âyet-i kerimede fiilin faili "nefisler..." kelimesi, bizzat fiilindeki nûn harfi olmuş, böylece de "nefs" kelimesi temyiz olarak getirilmiştir. Nitekim Araplar,"Sen, yüz cihetinden gü­zelsin" derler. Aslında güzel olmak fiilinin faiti yüz kelimesidir. Ama, güzel olmak işi yüzün sahibine nibet edilince kelimesi, fiilden dolayı temyiz olarak ifâde edilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Onunla gözüm aydın oldu" ve "Onun yüzünden göğsüm daraldı" denilmesidir. (Aslında bu cümleler-deki failler, ve kelimeleridir.) [78]

İkinci Mesele

Âyet-i kerimede kelimesi müfred olarak getirilmiştir. Çünkü bundan maksad, fiilin konumunu beyân etmektir.

Bu beyân ise, müfred kelimeyle de elde edilir. Bunun bir misâli de, "yirmi dirhem" ifadesidir (yani, denilmemiştir). Ferrâ, "Şayet kelimeler çoğul getirilmiş olsaydı daha doğru olurdu. Nitekim Cenâb-ı Hak, : "(Yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğra­yanları size haber vereyim mi?" (Kehf. 103) buyurmuştur. [79]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Ondan" ifâdesindeki teb'îz için değil, tam aksine beyân içindir. Buna göre mana, "Mihir olan o cinsten herhangi bir şeyden..." demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O halde murdardan, putlardan kaçının" (Hacc. 30) buyurmuştur. Bu böyledir, çünkü kadın mihrin hepsini gönül hoşluğu ile bağışlasa, kocasının o mihri tamamen alması helâldir. [80]

Dördüncü Mesele

Bu ifâdenin zamirinin mercii, mihirter veya o şeydir. Bu tıpkı, 'Ve ki: "Size bundan, yani arzu ettiğiniz o şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi?" (Aı-i İmran, 15) âyetinde olduğu gibidir. Rivayet olunduğuna göre Ru'be, cildi beyaz lekeler kaplamışcasına, onda beyaz, beyaz siyah karışımı taktadır" dediğinde ona, bu şiirdeki ifâdesindeki zamir eğer "hutût" lâfzına râci ise, yok"sevâd' ve "belak" kelimelerine râcî ise, demeliydin" deni­lince o, "Ben bu şekil ile, "Sanki şunun gibi..." demek istedim" demiştir. Burada yapılabilecek bir başka izah da şudur: Âyetteki "sadakat" kelimesi "sadak" (mihir) manasınadır. Çünkü sen "kadınlara, mihrini veriniz" desen, bununla da maksad ifâde edilmiş olur. Üçüncü bir izah da şudur: Zamirin müzekker olarak getirilmesinin faydast, zamiri o mihrin bir kısmına râci kılmaktır. Bunun gayesi ise, kadınları mihrin bir kısmını bağışlamaya teşviktir. [81]

Beşinci Mesele

Âyetin manası şu şekildedir: "Eğer onlar, onlarla geçimsizliğiniz veya huysuzluk yapmanız bunun sebebi olmaksızın, mihirlerinden bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlarlarsa, onu yeyin ve harcayın." Âyette bu konuda bu yolun darlığına ve ihtiyatlı davranmanın gerektiğine dâir bir delil (işaret) vardır. Çünkü uenâb-ı Allah, şartı gönül hoşluğunun olmasına bağlayarak, "gönül hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa.." buyurmuş, fakat "eğer size hibe eder ve cömert davranırlarsa.." dememiştir. Bu, burada o kadının bizzat kendisinin o bağışladığı şeyden gönül hoşluğu ile ayrıldığını bildirmedir. [82]

Tabirinin İzahı

ve kelimeleri, "Yemek hoşuna gitti ve afiyetle yendi" tabirinden alınmış iki sıfattır. Bu, yemek boğazdan yağ gibi akıp, külfetsiz yendiğinde denilir. yiyenin hoşuna giden şey; kelimesinin de, neticesinden memnun kalınan manasına olduğu söylenmiştir. Yine bunun, boğazdan kolayca akıp giden şey ve boğazdan midenin girişinekadar olan kısma (yemek borusuna), yemek­ler içinde kolayca akıp gittiği için, denildiği de söylenmiştir. Vahidî, dilcilerin bazısından kelimesinin, uyuzu katran sürerek tedavi etmek manasına olan masdarına dayandığı görüşünü nakletmiştir ki buna göre bu kelime, uyuzdan şifâ bulma manasınadır. Müfessirler, âyetin manasının "Onlar, mihirlerini kocalarına gönül hoşluğu içerisinde hibe edip bağışladıklarında, kocalarına bundan dolayı, dünyada da âhirette de bir soruşturma ve kovuşturma (mesuliyet) yoktur" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Özet olarak diyebiliriz ki bu ifâde, helâl kılmak, mubah oluşu ve o hususta herhangi bir mesuliyetin olmadığını iyice belirtmekten ibarettir. [83]

Yedinci Mesele

Âyetteki kelimeleri mahzuf bir mef'ûl-ü mutlakın sıfatıdırlar. Yani bu, "O bağışlananı kemâl-i afiyetle yiyin" takdirindedir. Yahut da bunlar, "Onu yeyiniz" ifâdesindeki "onu" zamirinden haldir ve takdiri, "O, afiyet olduğu halde, onu yeyiniz" şeklindedir. Bazan âyetteki ke­limesinin sonunda vakıf yapılıp (durulup), daha sonra ifadeleriyle, bir duâ veya sanki denilmiş gibi, mefûlü mutlak yerine geçen iki sıfat olarak başlanılır.[84]

Nisa 4 Âyetinin İhtiva Etliği Fıkhi Ahkâm

Bu âyet pek çok hükme delâlet eder:

a) Mihır, kadının hakkıdır. Kadının velisinin bunda bir hakkı yoktur.

b) Kadın, mihrini bocasına bağışlayabilir, kocası da bunu kabul edebilir. Çünkü âyetteki "Onu da içinize sine sine yeyin" ifâdesi, her iki manaya da delâlet etmektedir.

c) Kadın, mihrini eline almadan ("kabz"dan) önce de bağışlayabilir. Çünkü Allah Teâlâ, iki durumu birbirinden ayırdetmemiştir

Burada şöyle bir mesele vardır: Hak Teâlâ'nın, "Onu da içinize sine sine yeyin" emri, mihrin bir mal (ayn) olması durumunu içine alır. Ama mihrin bir borç olması haline şamil değildir. Çünkü zimmette (uhdesinde borcu) olan şey için "Onu da içinize sine sine yeyin" denilemez.

Bu meseleye karşı biz deriz ki: Âyetteki "Onu da içinize sine sine yeyin" buyruğundan maksad, bizzat yemek değil, aksine bu hususta tasarrufta bulunmanın mubah oluşudur. Âyette bizzat "yeyin" lafzı zikredilmiştir. Çünkü mal elde etmenin en büyük gayesi, yeyip içmektir. Bunun bir benzeri de, "Gerçekten yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler..." (Nisa, ıo)ve "Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin" {Bakara, 188) âyetleridir. [85]

Mihrînî Hibe Eden Kadın Hibesinden Rûcû Edebilir

Âlimlerden bazıları, "Kadın mihrini önce bağışlar, sonra da onu geri isterse, onun bunu gönül hoşluğu ile bağışlamadığı anlaşılmış olur" demişlerdir. Şâ'bî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Bir kadın, kocasılle beraber, kocasına bağışlamış olduğu şeyi geriye istediği için Kadı Şureyh'e baş­vurmuşlar. Kadı Şureyh kocaya "Onu kadına geri ver" hükmünü verince, adam "Allah Teâla, "Birazımgönü! hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa..." buyurmamış mıdır?" dedi. Bunun üzerine Kadı, "Eğer kadın bunu gönül hoşluğu ile bağışlamış olsaydı, bundan caymazdı" demiştir. Yine Kâdı'nın "Ben, kadının hîbe edişini bozuyorum, erkeklerin hîbe edişini bozmuyorum. Çünkü kadınlar aldatılırlar" dediği de rivayet edilmiştir.

Anlatıldığına göre, Ebu Mu'ayt soyundan bir adama hanımı, mihri olan bir dinarı bağışlar. Bir ay sonra adam, onu boşar. Bunun üzerine kadın onu Halife Abdulmelik İbn Mervân'a şikayet eder. Adam da, "O, bana bu mihri gönül rızasıyla bağışlamıştı" der. Abdulmelik, "Âyette bu ifâdeden daha sonra, "Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz, öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız biler içinden hiçbirşey almayın" (Nisa, 20) âyeti gelmektedir, ona mihrini geri ver" der.

Hz. Ömer (r.a)'in, kadılarına (hâkimlerine) şu şekilde mektup yazdığı rivayet edilmiştir: "Kadınlar bir arzu ve bir korkusundan dolayı mihirlerini bağışlarlar. Hangi kadın mihrini bağışlar, sonra da bundan vazgeçmek isterse, bu onun hakkıdır." Allah en iyisini bilir. [86]

Üçüncü Hüküm: Sefihlere Mallarında Tasarruf Yetkisi Vermeyin

"Allah'ın sizi başına diktiği mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine, bunlardan yedirin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin" (Nisa, 5).

Bil ki bu, bu sûrede zikredilen hükümlerin üçüncü çeşididir.

Bil ki bu âyetin, önceki âyetlerle ilgisi şu şekildedir: Sanki Cenâb-ı Mak şöyle demektedir: "Ben, yetimlere mallarını, kadınlara da mihirlerini vermenizi emrettim. Bunu, onlar âkil baliğ, ve mallarını koruyabilecek bir halde oldukları zaman size emrediyorum. Fakat onlar akıllı veya bâtiğ olmazlarsa, veyahut da âkil-baliğ olduktan halde, müsrif bir sefih olurlarsa, onlara bu halleri zail oluncaya kadar mallarını vermeyip, elinizde tutunuz. Bütün bunlardan maksad ise, zayıf ve âciz kimselerin mallarını koruma hususundaki ihtiyattır." Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [87]

Birinci Mesele

Âyetin izahı hakkında iki görüş vardır: Birinci görüş: Bu âyet, velilere bir hitaptır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Ey veliler, velayetiniz altında bulunan ve sefîh olan kimselere mallarını vermeyiniz" demiştir. Bunun velilere bir hitap olduğunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Kendilerine, bunlardan yedirin, giydirin" ifadesidir. Yine bu görüşe göre, bizim de izah ettiğimiz gibi, âyetin kendisinden öncesiyle ilgisi yerinde ve güzel olur.

Buna göre şayet, "Bu izaha göre, "sefihlere mallarını vermeyiniz" denilmesi gerekirdi. O halde ne diye "mallarınızı vermeyiniz" denilmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Bunun cevabı konusunda şu iki açıktama yapılmıştır:

a) Allahu Teâlâ. malı onlara (velilere), mâlik oldukları için değil, sadece onda tasarrufta bulunabilmeleri itibariyle nisbet etmiştir. Nisbetin yerinde ve güzel olabilmesi için, en ufak bir sebebin bulunması kâfidir.

b) Böyle bir nisbet, nev' birliği, şahıs birliği yerine konulmak suretiyle yerinde ve güzel olmuştur. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki..." (Tevbe, 128): "O halde sağ ellerinizin mâlik olduğu mü'mtn cariyelerinizden..." (Nisa. 25);".... Nefislerinizi öldürün.." (Bakara, 54) ve "Sonra sizler, yine onlarsınız ki kendilerinizi öldürüyorsunuz..." (Bakara, 85) ifâdeleridir. Onlardan hiç kimsenin kendini öldürmediği malumdur; onlar ancak birbirlerini öldürmüşlerdir. Binâenaleyh hepsi aynı türden olmuşlardır. İşte burada da böyledir; çünkü mal, insan türünün kendisinden faydalanıp kendisine muhtaç olduğu bir şeydir. İşte bu tür birliğinden dolayı, sefihlerin mallarının, velîlerine nisbet edilmesi yerinde ve uygundur.

İkinci görüş: Bu âyet, babalara hitaptır. Böylece Cenâb-ı Hak o babaları, çocukları sef?h olup, kendi başlarına mallarını koruyamayarak onu ıslâh edemeyince, mallarının tamamını veya bir kısmını onlara vermeyi nehyetmiştir. Çünkü böylesi durumda malları onlara vermede tfsâd söz konusudur. Bu izaha göre, malların onlara (babalara) nisbet edilmesi, mecazî manada değil, hakîki manada olmuş olur. Bu görüşe göre âyetten kastedilen, zayi etmeme ve tüketmeme hususunda, matı korumaya ve çalışıp çabalamaya teşvik etmektir. Bu da, onların bütün mallarını yememeleri ve tüketmemeleri gerektiğine delâlet etmektedir. Kişi ölümün yaklaştığını hissedince, vereseleri için, malını muhafaza edecek bir güvenilir, emîn kişiye malını vasiyyet etmesi gerekir.

Biz, iki sebepten dolayı birinci görüşün daha müreccah olduğunu söylüyoruz:

a) Nehyin zahirinin "tahrim" ifâde etmesi, bu tercihin delillerinden birisidir. Ümmet-i Muhammed, bir kimsenin malından istediği kadarını küçük çocukları ile kadınlarına hibe etmesinin haram olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Yine ümmet-i Muhammed, velînin, sefihlere mallarını vermesinin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Durum böyle olunca, âyeti ikinci görüşe değit, birinci görüşe hamletmek vacip olur. Allah en iyi bilendir.

b) Allahu Teâlâ âyetin sonunda, "Ve onlara güzel söz söyleyin" buyurmuştur. Böyle bir vasiyyetin yetimlere yapılmasının daha uygun Hüçeceğinde şüphe yoktur. Çünkü kişi, tabiatının muktezası olarak, çocuklarına haliyle müşfiktir. Bınaenaıeyn, onlara ancak maruf ve güzel olan şeyleri söyler. Böyle bir vasiyyete ancak, yabancı yetimler için gerek duyulur. Ayeti her iki görüşe hamletmek de imkânsız değildir. Kadî, buna hamletmenin uzak bir ihtimal olduğunu, çünkü bunun (Uû'j*' "Malla­rınız" ifâdesini aynı anda hem hakîkî, hem de mecazî manaya hamletmeyi gerektireceğini söylemiştir. Kadî'nin bu görüşüne, "Hak Teâlâ'nın "mallarınızı..." sözü, o malların onlara, tasarrufu mümkin kılacak bir tahsisle tahsis olmasını ifâde etmektedir. Sonra bu tahsis, hem kendisinin mülkü olan mallarda, hem de yetim çocuğun mülkü olan malda söz konusudur. Ancak ne var ki velînin, çocuğun malında tasarruf etmesi gerekir. İşte böyte bir farklılık, Cenâb-t Hakk'ın "mallarınızı..." sözünden anlaşılan mefhumun dışına çıkan bir mefhûmda bulunmaktadır. Durum böyfe olunca, bu lâfzı, -lâfzın her ikisi arasında müşterek bir manayı ifâde etmiş olması bakımından- hem hakîkî, hem de mecazî manaya hamletmenin uzak bir ihtimal olmadığım" söyleyerek cevap vermek mümkündür. [88]

Sefihlerden Maksad Kimlerdir?

Âlimler, âyet-i kerimedeki süfeha (beyinsizler) tabiriyle neyin murad edildiği hakkında şu görüşleri zikretmişlerdir:

a) Mücahid ile Ceveybir'in Dahhak'tan rivayetine göre, buradaki "süfehâ" kelimesinin ister karılar, ister anneler,

isterse kızlar olsun, kadınlardır. Bu, İbn Ömer'in mezhebidir. Bunun böyle olduğuna Ebu Umâme'nin Hz. Peygamber'den rivayet etmiij oldutju şu hadis de delâlet etmek­tedir:

"İyi biliniz ki, ateş ancak sefihler için yaratılmıştır." Hz. Peygamber bunu üç kere söyleyip (O, sonra şöyle devam etti): 'İyi biliniz ki sefihler, kocasına itaat eden kadın hariç kadınlardır."

Buna göre eğer, "Sefîhlerden murad kadınlar olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, (garib, yabancı, el) kelimesinin çoğulu ve geldiği gibi; kelimesinin çoğulu olarak da veya demesi gerekirdi" denilirse, Zeccâc bu soruya, (fakir kadın) kelimesinin çoğulunun (fakirler) şeklinde gelmesi caiz olduğu gibi, kelimesinin çoğulunun da şeklinde gelmesi caizdir" diyerek cevap vermiştir.

b) Zührî ve İbn Zeyd, buradaki sûfehâ kelimesiyle, çocukların sefîh olanlarının, kastedildiğini ve "Senin geçimini temin eden malını sefih çocuğuna verme. Zira o o malı ifsâd eder" dendiğini söylemişlerdir.

c) İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Katâde ve Said İbn Cübeyr'in görüşüne göre, âyette geçen süfehâ lafzından, hem kadınlar hem de çocuklar kastedilmiştir. Bunlar şöyle demektedirler: "Bir kimse hem hanımının, hem de çocuğunun sefîh ve ifsadçı olduğunu anlarsa, onlardan hiçbirini malına hükümran kılması uygun düşmez. Çünkü onlar, bu malı ifsâd ederler, yok ederler."

d)Âyetteki süfehâ kelimesinden murad,malı muhafaza edecek kadar aklı ve izanı olmayan herkestir. Böylece bu lâfzın muhtevasına kadınlar, çocuklar, yetimler ve böyle olan herkes dahil olmaktadır. Bu görüş daha uygundur; çünkü delil olmaksızın tahsis etmek caiz olmaz. Biz Bakara sûresinde sefîhliğin, akıl yetmezliği olduğunu söylemiştik. İşte bundan dolayı fâsık kimseye de sefih denilmiştir, çünkü onun ilim ehli ve dindar kimseler nezdinde bir ağırlığı ve saygınlığı yoktur. Aklı noksan olan kimse de, aklının yetmezliğinden dolayı işte sefih diye adlandırılmıştır. [89]

Üçüncü Mesele

Bu kimseler hakkında kullanılan sefîhlik, zem ve kınama ifâde eden bir sıfat değildir. Bu, Altahu Teâtâ'ya isyan manasını ifâde etmez. Onlar, sadece akıllarının azlığı, malı muhafaza etme hususunda temyiz kabiliyetlerinin yetersizliğinden dolayı "sefih" diye adlandırılmışlardır. [90]

Malın Ehemmiyeti Neden İleri Gelir?

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'in pekçok yerinde mükelleflere, mallarını muhafaza etmelerini emretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "İsraf ile saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır" (isrâ. 26-27)r "Elini boynu­na bağlı olarak asma. Onu, tamamiyleaçma.. (Ne çok eli açık, ne de eli sıkı olma). Sonra kınanmış ve pişman bir halde oturup katırsın" (isra.29) ve "Onlar ki harcadıktan zaman ne israf, ne de eti sıkılık yapmazlar.." (Furkan, 67) buyurmuştur. CenâtH Hak, müdâyene âyetinde de (Bakara. 282-263) malı muhafaza etmeye teşvik etmiştir. Çünkü bu âyetlerde borcu yazmayı, akde şahidler tutmayı, (sefer esnasında da) rehin almayı emretmiştir. Akıl da bunu teyid etmektedir. Çünkü insanın, gönlü müsterih ve hoş olmadığı sürece, dünya ve âhiret menfaatlerini elde etmesi mümkün değildir. İnsanın gönlü de ancak mal vasıtasıyla hoş ve müsterih olabilir. Çünkü menfaatleri temin, zararları savuşturmak ancak mal sayesinde mümkün olabilir. Binaenaleyh, kim bu maksatla dünyayı talep ederse, dünya o kimse hakkında, âhiret saadetini kazanmaya yardım eden vesilelerin en büyüğü olmuş olur. Ama kim de o dünyanın bizzat kendisini, onu isterse, o zaman dünya, âhiret mutluluğunu elde etmekten uzaklaştıran sebeplerin en büyüklerinden olur. [91]

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, İ "Sizi başına diktigi..." tabirinin manası, "sizin geçiminiz ve hayatınızı sür­dürmeniz, ancak bu mal ile mümkün olabilir" şeklindedir.

Binaenaleyh mal, ayakta durabilmenin ve müstakil olarak yaşayabilmenin sebebi olunca, Cenâb-ı Hak onu, mübalağa yoluyla, "müsebbeb" (netice)'in ismini "sebeb"e ıtlak ederek diye adlandırmıştır. Yani "Bu mal, sizin ayakta durabilmenizin ve hayatınızı sürdürebilmenizin bizzat kendisidir" demektir. Nafi ve İbn Amir, bu ifâdeyi şeklinde okumuşlardır. Bazan denilmek­tedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Dimdik ayakta duran birdtne, İbra­him'in dinine./' (En-am.ıei) buyurmuştur. Abdullah İbn Ömer ise, vâv ile olmak üzere şeklinde okumuştur. ifâdesinin anlamı ise, "Kendisiyle ayakta durulan şey" demektir. Bu, senin kendisiyle mâlik olunulan şeye, demen gibidir. [92]

İsraf Edenin Hacrolunup Olunmayacağı

Şafii (r-h), bulûğa eren bir kimse, malını saçıp savurup onu. ıfsad ettiğinde, o kimsenin hacr altına alınabileceğini; Ebu Hanife (r.h) ise, bu kimsenin hacr" altına alınamaya­cağını" söylemişlerdir. Şafiî'nin delili şudur: Bu kimse sefihtir. Sefihin de hacr altına alınması gerekir. Biz onun sefih olduğunu söyledik; çünkü Arapçada sefih, "ağırlığı az olan kimse" demektir. Malını gereksiz yere saçıp savurarak onu telef eden kimsenin, insanların kalbinde bir ağırlığı.yeri ve saygınlığı yoktur. Böylece o kimse, insanlara göre ağırlığı olmayan bir kimse olmuştur. Binâenaleyh, o kimsenin sefih diye adlandırılması gerekir. Bu sabit olunca böyle bir kimsenin Cenâb-ı Hakk'ın, "Mallarınızı beyinsizlere (sefihlere) vermeyin..." âyetinin muhtevasına girmesi gerekir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Kendilerine bunlardan yedilin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin" buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, sefihe mal vermeyi yasaklayınca, bundan sonra şu üç şeyi anlatmıştır:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, emridir. Bunun manası, "Onlara harcayın, infâk edin" demektir. Kulların rızık vermesinin manası, vazîjelikimsenin, vakti gelince rızık ile alâkalı vazifede bulunmasıdır. Nitekim, denilir. Yani, bu fiili onlara icra etti, uyguladı demektir. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimede velilere sefihlerin mallarının "bir kısmım" onlara rızık olarak vermelerini buyurmamış, yani demeyip buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak onlara, sefihlerin mallarında ticaret yapmak ve onları verimli hale getirmek; böylece de onların rızıklarını asıl maldan, sermayeden değil, kârdan temin etmeleri suretiyle, mallarını geçimlerine vesile kılmalarını mretmiştir.

b)Cenâb-ı Hakk'ın, Onlarıgiydirin..."buyruğudur. Bundan maksad açıktır

c) Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve onlara güzel söz söyleyin ' buyruğudur. Allahu Teâlâ bunu emretmiştir, çünkü güzel söz kalplere tesir eder, böylece de sefîhliğin (manevi ezikliğini) izâle etmiştir. Ama güzel olmayan söz ise, sefihin bu halini ve eksikliğini fazlalaştırır. [93]

Kavl-i Maruf Ne Demektir?

Müfessirler, buradaki "güzel söz"ün ne demek olduğu hususunda, şu açıklamaları yapmışlardır:

a) Ibn Cüreyc ve Mücahid, bunun iyilik yapmak ve ziyarette bulunmak gibi, güzel va'ad olduğunu söylemişlerdir. İbn Abbas da, bunun, bir kimsenin "Şu ticaret yolculuğunda kar elde edersem, lâyık olduğun her şeyi sana yaparım; eğer savaşlarda ganimet elde edersen, sana (da) veririm..." demesi gibi olduğunu söylemiştir.

b) İbn Zeyd, bunun duâ olduğunu söylemiştir. Meselâ bir kimsenin, "Allah bize ve sana afiyet versin! Allah, senin hakkında bunu mübarek kılsın.." demesi gibi... Netice olarak, söz ve amele dair, gönüllerin kendisinde huzur bulup sevdiği, muhabbet duyduğu her şey "iyi"; gönüllerin hoşlanmadığı, yadırgadığı ve nefret ettiği her şey de, "münker- kötü, çirkin"dir.

c) Zeccac şöyle demektedir: "Bu tabirin manası, "Onları yedirmeniz ve giydirmenizin yanısıra onlara ilim ve amele taalluk eden dinî hususları da öğretin" şeklindedir."

d) Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "İyi söz, kendisine velayet edilen çocuk olursa, velînin ona, malın onun kendi malı olduğunu, kendisinin o malın sadece bekçiliğini yaptığını, yetimin çocukluk devresi bitince malını ona vereceğini o yetime anlatmasıdır. Bunun bir benzeri de, "O halde yetime gelince, (onu sakın) hırpalama" (Duhâ, 9) âyetidir. Bu, "Köleye yaptığın gibi, o yetime de ezici muamelede bulunma" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Şayet Rabb'İnden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen, kendilerine yumuşak söz söyle!" (isrâ. 28) âyeti de böyledir. Eğer kendisine velayet edilen kimse sefih olursa, veli ona va'z-ü nasihatta bulunup, onu namaza teşvik eder; malını saçıp savurmadan israftan men eder, ve ona malt saçıp savurmanın neticesinin fakirlik ve halktan dilenme olduğunu anlatır, ve benzeri şeyler söyler. İşte bu izah, naklettiğimiz diğer izahlardan daha güzeldir. [94]

Yetimlere Mallarının Teslim Edileceği Çağ

"Yetimleri, nikah (çağma) erdikleri zamana kadar, (gözetip) deneyin. O vakit kendilerinde bir akü ve salah gördünüz mü mallarım onlara teslim edin. Büyüyecekler diye bunları israf ile tez elden yemeyin. Kim zengin iser kaçınsın (o mala tenezzül etmesin). Kim de fakir ise, örfe göre (ondan biraz) yesin. Artık onlara mallarını teslim ettiğiniz vakit karşılarında şâhid bulundurun. Hesap sorvcü olarak Allah yeter" (Nisa, 6).

Bil ki Allah Teâlâ daha önce, "Yetimlere mallarını veriniz" diye, yetimlere mallarını vermeyi emredince, bu âyetle de, onlara mallarının ne zaman verileceğini beyân buyurmuş, bu âyeti zikretmiş ve bu âyette, onlara mallarını vermeyi şu iki şarta bağlamıştır:

a) Nikah çağına ermeleri...

b) Kendilerinde bir akıt ve salah (iyi hal) görülmesi... Yetimlerde, mallarının kendilerine verilebilmesi için mutlaka bu iki sıfatın bulunması gerekir. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [95]

Birinci Mesele

Ebu Hanife (r.h) şöyle demiştir: "Akıllı ve temyiz (iyiyi kötüden ayırma) gücü bulunan çocuğun, velisinin izni ile yapacağı tasarrufları sahihtir." İmam Şafiî {r.h), bunun sahîh olmadığını söylemiştir. Ebu Hanife, görüşüne bu âyeti delil getirmiştir. Çünkü, "Yetimleri, nikah (çağına) erdikleri zamana kadar, (gözetip) deneyin" âyeti, bu denemenin ancak buluğ çağından önce olmasını gerektirir. Bu deneme ve imtihandan murad, o yetimin alış-verişe uygun bir tasarruf halinin olup olmadığını denemektir. Bu deneme ise ona, alış-veriş hususunda müsaade edildiği zaman mümkün olur. Bu şey, bizzat bir deneme olmasa bile, içinden istisna yapılabilmesinin de delâlet ettiği gibi, denemenin içindedir. Mesela "Alış-veriş müstesna, yetimleri deneyiniz" denilebilir. İstisnanın hükmü ise, istisna bulunmadığı zaman, müstesnanın hükmüne girecek şeyleri, hükmün dışında bırakmaktır. Binâenaleyh âyetteki "Yetimleri., deneyin" ifâdesinin, velilere, buluğ çağına gelmeden önce o yetimlere alış-veriş hususunda müsâade etmelerine dair bir emir olur ki, bu da onların tasarruflarının (alış-verişlerinin) sahih sayılmasını gerektirir.

Şafiî (r.h), Ebu Hanife (r.h)'nin görüşüne şöyle diyerek cevap vermiştir: "Hak Teâlâ'nın, "Yetimleri., deneyin" emrinden murad, yetimlere, küçük iken alış-veriş (tasarruf) izninin verilmesi değildir. Bunun delili, bu ifâdeden sonra, "O vakit kendilerinde bir akıl ve salah (iyi hal) gördünüz mü, mallarını kendilerine teslim edin" buyurulmuş olmasıdır. Cenâb-ı Allah, onlara mallarını, ancak bulûğa ermelerinden ve kendilerinde bir rüşd görülmesinden sonra verilmesini emretmiştir. Bu âyetin gereği olarak, yetimlere küçükken mallarını vermenin caiz olmadığı sabit olunca, küçük iken tasarruflarının da caiz olmaması gerekir. Çünkü bu iki durum arasında bir fark bulunduğunu hiç kimse söylememektedir. Binaenaleyh, anlattığımız gibi, bu âyetin Şafiî'nin görüşüne delil olduğu sabit olmuş olur. Hanefilerin delil olarak ileri sürdükleri şeyin cevabı şudur: Âyette bahsedilen denemeden maksad, o yetimin, iyiyi kötüyü birbirinden ayırdetmede bir anlayışının ve gücünün olup olmadığı hususunda aklını denemek ve durumunu iyice ortaya çıkarmaktır. Bu da velinin, çocuğun yanında alıp-satması, sonra da çocuktan bu alış-verişin durumunu, kârlı mı zararlı mı olduğunu açıklamasını istemesidir. Şüphe yok ki, bu kadarcık birşeyle de deneme ve imtihan gerçekleşmiş olur. Yine farzet ki biz o velinin, alıp-satması için o yetime birşeyler verebileceğini kabul ediyoruz. Fakat niçin bu kadar bir şeyin de onun alış-verişin in doğruluğuna delâlet ettiğini söylüyorsun? Aksine o kimse alış-veriş yapıp, bununla aklı denendiğinde, veli onun alış-verişini tamamlar. İşte bu da muhtemeldir. Allah en iyisini bilendir. [96]

Mükellefiyet Buluğla Başlar, Buluğun Alametleri

"Nikah çağına ermek"ten maksad, "Sizden olan çocuklar bulûğ çağına ulaştığı zaman..." (Nûr. 59» âyetinde zikredilen ihtilâm çağıdır ki, bu bütün fakîhlere göre, mevcut oldu­ğunda sahibine sorumluluk terettüb eden, hadlerin (cezaların) ve hükümlerin gerekli olduğu erkeklik çağına ulaşmaktan ibarettir. Âyette "ihtilâm", "nikah çağına ermek" diye ifâde edilmiştir. Çünkü "ihtilâm", cinsî münasebette atma suretiyle çıkan suyun (meninin) inmesidir.

Bil ki bulûğa ermiş olmanın beş alameti vardır. Bunların üçü, kadın ve erkek arasında müşterektir. Bu üçü ihtilâm, belli bir yaşa gelme ve kasıklarda sert kılların bitmesidir. Bunların ikisi ise sadece kadınlara ait olup, hayız ve hâmile olabilmedir. [97]

Rüşd (Aklın Emesi) Ne Demektir?

buyruğundaki "înâs" ile "rüşd"ün ne demek olduğunu mutlaka açıklamak gerekir. Buradaki kelimesi "anladınız" demektir. Bunun, "gördünüz" manasında olduğu da söylenmiştir. Arapça'da "înâs" kelimesinin asıl manası, "gözle görmek"tir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Tur dağı tarafında bir ateş gördü" (Kasas. 29) âyeti de böyledir. "Rüşd" kelimesine gelince, bunun, onun malının salaht (iyiliği) ile ilgili olmayan bir rüşd olmadığı malumdur. Aksine bununla şunun murad edilmiş olması gerekir: O da, o yetimin malının kıymetini bildiğinin, kendisinden bir israfın sâdır olmayacağının ve başkasının onu aldatamayacağının bilinmesidir. Sonra âlimler, buna dinî bakımdan olan iyi hâlin (salâhın) ilâve edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafiî (r.h)'ye göre, bu da gerekir. Ebu Hanife (r.h)'ye göre ise, dini bakımdan salah'a, bunda itibar edilmez.

Birinci görüş daha evladır ve ona bir çok şey delâlet etmektedir:

a) Lügatciler, "Rüşd, hayrı elde etmek, (bulmaktır)" demişlerdir. Dinî bakımdan müfsid olan ise, hayrı bulmuş olmaz.

b) "Rüşd" kelimesi, "ğayy" kelimesinin zıddıdır. Cenâb-ı Hak, "Hakikat rüşd ile gayy apaçık meydana çıkmıştır" (Bakara, 256) buyurmuştur. Gayy, dalâlet ve fesâd manasınadır. Hak Teâlâ, "Adem, Rabbine karşı geldi ve şaşıp kaldı (saptı)." (Tâ-m, 121) buyurmuş, âsî olanı "ğavî" (sapan) diye ifâde etmiştir. Bu, rüşdün ancak dinde sâtih (iyi) olma ile gerçekleşeceğine delâlet eder.

c) Cenâb-ı Allah, "Firavun'un işi reşid değildi" (MM, 97) demiş ve Firavun'un rüşd sahibi olmadığını göstermiştir. Çünkü o, dinî bakımdan iyi olan şeyleri gözetmezdi. En iyisini Allah bilir.

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Bu ihtilâfın özü şudur: İmam Şafiî (r.h), fasıka (günahkâra) "hacr" uygulanacağı görüşündedir, Ebu Hanife (r.h) ise bu görüşte değildir. [98]

Dördüncü Mesele

Âlimler, kişi reşîd olmadan bulûğa erdiğinde, kendisine malının verilemiyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra Ebu Hanife'ye göre, o yirmibeş yaşına varıncaya kadar malı kendisine verilmez. Bu yaşa gelince, o ne olursa olsun ona malı verilir. Ebu Hanife şundan dolayı bu yaşı nazar-ı itibara almıştır: Ona göre erkeğin bulûğ çağı onsekiz yaşıdır. Bu yaşa Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Yedi yaşma geldiklerinde çocuklara, namaz kılmalarını emredin"[99] hadis-i şerifinden ötürü, insanın hallerinin değişmesinde {dönüm noktası) olan bu yedi yaş da, bu onsekize ilâve edilince, yirmibeş yaşında insanın hallerinin değişebilene çağı tamamlanmış olur. Bu durumda da, ister rüşdü görülsün ister görülmesin malı o yetime teslim edilir. Şafiî (r.h) ise, rüşdü görülmediği müddetçe o kimseye kesinlikle malının verilmeyeceği görüşündedir. Bu aynı zamanda İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed (r.h)'in de görüşüdür.

Ebu Bekir er-Râzi, bu âyeti Ebu Hanife'nin tahine delil getirerek şöyle demektedir: "Rüşd, mücmel olarak akıl manasına gelir. Allah bu lafzı nekire olarak getirip, bir miktar da olsa bir rüşdü varsa, aklı bir miktar eriyorsa onunla yetinmiş, rüşdün diğer şartlarını aramamıştır. Binaenaleyh âyetin zahiri, akıl ouıununca, âyetteki rüşd şartının da bulunacağını gösterir. Böytece de malının ona verilebilmesi gerekir. Fakat yirmibeş yaşın altında olanlar için, âyet-i kerime ile amel olunmamıştır. Yirmibeş yaşın üstündekiler hakkında, âyetin ifâde ettiği hükme göre amel etmek gerekir."

Ebu Bekir er-Râzî'nin (el-Cessâs'ın) bu görüşüne şu şekilde cevap verilir: Hak Teâlâ, "Verim/eri., deneyin" buyurmuştur. Bundan muradın, onları mallarını korumadaki faydalarla ilgili hususlarda deneme olduğunda şüphe yoktur. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O vakit kendilerine, bir rüşd (bir akü ve iyi hal) gördünüz mü, mallarını onlara teslim edin" buyurmuştur. Bu emirden muradın, "Eğer siz onlarda, mallarını koruma ve faydalarını anlama hususunda bir rüşd görürseniz" şeklinde olması gerekir. Çünkü âyetten bu mana kastedilmemiş olursa, nazım (sıra) bozulur ve âyetin parçalarının birbiriyle ilgisi kalmaz. Bu sabit olunca, âyette muteber olan şartın malın faydalarını gözetme hususundaki rüşdün mevcudiyeti olduğunu anlamış oluruz. Böylece de, Ebu Bekir er-Râzî'nİn istidlali düşer. Hatta bu âyet onun aleyhine bir delil olur. Çünkü o, malın faydalarını gözetmeyi, o malın yetime verebilmesinin bir şartı saymıştır. Yirmibeş yaşından sonra da bu şart bulunmayınca, malın ona verilmesinin caiz olmaması gerekir