HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

NİSÂ SURESİ
AYETLER 87-176

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

87. Allah (Odur ki) O'ndan başka ilâh yoktur. Andolsun ki O, ger­çekleşeceğinden hiç şüphe olmayan Kıyamet gününde hepini­zi mutlaka bir araya toplayacaktır. Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?

Yüce Allah'ın: "Allah (O'dur ki) O'ndan başka ilâh yoktur" buyruğu, mübtedâ ve haberdir "Andolsun ki O, mutlaka hepinizi bir araya toplayacaktır" buyruğunun başındaki "lâm" yemin içindir.

Bu âyet-i kerime, öldükten sonra diriliş hakkında şüpheye düşen kimse­ler hakkında nazil olmuştur. Yüce Allah kendi zaüna yemin ederek bunun gerçekleşeceğini bildirmektedir. Eğer "lam* dan sonra (fiilin sonunda) şedde­li bir "nûn" geliyor ise: o "lam" kasem "lâm"ıdır Buyruğun anlamı, ölüm ile ve yerin altında Kıyamet gününe kadar toplayacaktır derler, şeklindedir. Ba­zıları, buradaki “” edatı ifadede bir sıradır (fazladan gelmiştir), anlamı ise, mutlaka Kıyamet gününde hepinizi bir araya toplayacaktır şeklindedir.

Kıyamete bu ismin veriliş sebebi ise, insanların o günde, aziz ve celil olan âlemlerin Rabbi huzuruna kalkacaklarından dolayıdır. Yüce Allah şöyle bu­yurmakladır: 'Yoksa onlar, büyük bir gün için muhakkak tekrar diriltilecek-lerini sanmıyorlar mı ki. O günde insanlar Âlemlerin Rabbi'nin huzuruna kalkacaklardır." (el-Mutafîifln, 83/4-6) Şöyle de denilmiştir: Kıyamet günü, insanlar kabirlerinden kıyamet için kalkacaklarından dolayı bu ad verilmiş­tir. Yüce Altah şöyle buyurmaktadır: "O gün onlar, kabirlerinden hızlıca çı­kacaklardır." (el-Meâric, 70/43) Kıyamet kelimesinin aslı "vavlıdır.

"Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?" buyruğundaki "Söz" keli­mesinin nasb edilmesi, beyan olduğundandır. Anİamı, Allah'tan daha doğ­ru sözlü hiçbir kimse yoktur, demektir. Hamza ve el-Kisaî, “” kelimesi­ni "sâd" yerine "ze" harfi ile; “” diye okumuşlardır. Diğerleri, "sâd" ile oku­muşlardır. Kelimenin aslı "sâd" iledir. Bu iki harfin mahreç bakımından bi-ribirterine yakınlığı dolayısıyla "sad" yerine "ze" ile okumuşlardır. [1]

88. Allah, onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıverm işken, mü­nafıklar hakkında ne diye iki guruba ayrıldınız? Allah'ın saptır­dığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdı­ğına asla doğru bir yol bulamazsınız.

Âyetin Nüzul Sebebi:

^Münafıklar hakkında ne diye iki guruba ayrıldınız." Ne dîye birbirin­den farklı iki guruba, iki fırkaya bölündünüz. Müslim'de, Zeyd b, Sabit'ten gelen rivayet göre, Peygamber (sav) Uhud'a çıktığında beraberinde olanlar­dan bir kesim geri dönmüştü. Bunun ürerine Peygamber (sav)'ın ashabı, on­lar hakkında iki guruba bölündü, Kimisi: Onları öldürelim dedi, kimisi de: Hayır Öldürmeyelim, dedi. Bunun üzerine: "... münafıklar hakkında ne di­ye İki guruba ayrıldınız" ayeti nazil oldu. [2]

Bunu Tirmizi rivayet etmiş ve şunu eklemiştir: Peygamber buyurdu ki: "Bu Medine (Tıbe)'dir." Yine şöyle buyurdu; "Ateş nasıl ki demirin pisliğini gide­riyor ise, bu şehir de pislikleri öylece dışart çıkartır" Tirmizî dedi ki: Bu ha-sen, sahih bir hadistir. [3]

Buhârî de der ki: "Bu Tîbe'dir. Ateş nasıl ki gümüşün pisliklerini (yaban­cı maddelerini) uzaklaştırıyor ise, bu şehir de bu şekilde pis ve murdar olan­ları dışarı çıkartır" [4]

Burada kastedilen münafıklar, Uhutl günü Rasûlullah (sav)'a yardımdan vaz­geçip, onunla birlikte çıkmışken askerlerini de geri alıp çekilen Abdullah b. Ubeyy ve arkadaşlarıdır.

Nitekim buna dair açıklamalar, Âl-i İmran Sûresi'nde (3/153. ve sonraki ayetlerin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbas ise der ki; Bunlar Mekke'de iman edip hicreti terkeden bir top­luluktur. ed-Dalıhak der ki; Ayrıca bunlar şöyle derlerdi: Eğer Muhammet! (sav) galip gelirse, onun peygamber olduğunu bilmiş oluruz. Şayet bizim kav­mimiz galip gelirse biz bunu daha çok severiz. Bunun üzerine müslümanlar, bunlar hakkında iki guruba ayrıldılar. Bir kesim onUn dost ediniyor, bir ke­sim de onlardan uzak kalıyordu. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah da: "Münafıklar hakkında ne diye iki guruba ayrıldınız?" diye buyurdu.

Ebu Seleme b. Abdurrahman ise, babasından (Abdurrahman b. Avf tan) nak­lettiğine göre, bu âyet-i kerime, Medine'ye gelen ve müslüman olduklarını açıklayan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar Medine'nin sıtması­na ve ateşli hastalığına yakalandılar. Bunun üzerine baş aşağı döndürülüp, Medine'den çıkıp gittiler.

Peygamber (sav)'m ashabından bir gurup onlarla karşılaşınca: Ne diye ge­ri dönüyorsunuz? diye sordular, şu cevabı verdiler: Medine'nin sıcağından ra­hatsızlandık. O bakımdan orada kalmak işimize gelmedi. Bu sefer karşıları­na çıkanlar şöyle dediler: Bu hususta Rasûlullah (sav) sizin için uyulacak bir örnek olmuyor mu? Ashabın bir bölümü: Banlar münafıklık ettiler derken, bir bölümü de: Münafıklık etmediler, mîislümandırlar dediler.

Bunun üzerine yüce Allah da: "Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken, münafıklar hakkında ne diye iki guruba ayrıldı­nız" ayetini indirdi, [5]

Nihayet Medine'ye geldiler ve kendilerinin muhacir olduklarını iddia et­tiler. Bundan sonra da irtidat ettiler. Rasûlullah (sav) dan, ticaret yapmak üze­re kendilerine ait bir takım malları getirmek üzere Mekke'ye gitmek için izin istediler. Mü'minîer de onlar hakkında anlaşmazlığa düştü. Kimisi bunlar mü­nafıktırlar derken, kimisi de: Hayır rnü'mindirter, dedi.

Yüce Allah böylelikle onların münafık olduklarını açıkladı ve bu âyet-i ke­rimeyi indirerek onları öldürmeyi emretti. [6]

Derim ki: Bu konudaki (son) iki görüşü, bu ayetten sonra gelen: Allah yo­lunda hicret edinceye kadar..." buyruğu desteklemektedir. Birincisi ise na­kil itibariyle daha sahihtir.

Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin tercih ettiği de odur. "îki gurup" anlamına gelen: “” kelimesi hal olarak nasb olmuştur. Nitekim Ne diye ayaktasın dediğimizde, "ayaktasın" anlamındaki kelime hal'dir. Bu açıklama el-Ahfeş'den nakledilmiştir. Kûfeliler der ki: Bu, “” Ne diye . “"ın haberidir.

Nitekim, “” kelimelerinin haberi gibidir. Haberin başına da elif lam'ın gelmesini de caiz kabul ederler

el-Ferra ise "Onları baş aşağı etti" buyruğu, onları küfre dön­dürdü ve baş aşağı çevirdi demektir, der. en-Nadr b. Şumeyl ve el-Kisaî de böyle demiştir.

Bir şeyi baş aşağı çevirmek veya onun başını sonuna döndür­mek demektir. “” ise “” île aynı anlamda olmak üzere, baş aşa­ğı döndürülmüş, demektir. Abdullah ile Ubey (Allah ikisinden de razı olsun)"in kıraatinde ise, -hemzesiz olarak-: “” şeklindedir.

Abdullah b. Revaha der ki:

"Kapkaranlık bir fitneye başaşağı döndürüldüler

Gecenin karanlığım andıran, arkasından fitneler gelen”

Bir kişinin daha önceden kurtulmuş olduğu bir işe tekrar döndürüîmesi-ni ifade etmek için de: (jJji&i^r&J ) denilir.

(Bu kökten gelen) er-Rukûsiyye ise, hristiyanlarla Sâbİîler arasında bir inan­ca sahip olan bir kavimdirler.

Ekin dövüldüğü esnada öküzün harmanın ortasında durup, diğer öküiie-

rin de etrafında durması halinde, duran öküze: “” denilir.

"Allah'uı saptırdığım doğru yola getirmek mi istiyorsunuz?" Yani on­lar hakkında mü'minJer gibi hüküm verilmek sureciyle onları sevaba, ecre mi yöneltmek istiyorsunuz?

"Allah'ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın." Yanı, böyle biri­sini hidayete, doğruluğa ve doğruyu istemesine sebep olacak bîr yola ilete­mezsin. Bu ise, hidayetlerini kendilerinin yarattıklarını söyleyen Kaderiyye ve aynı kanaati savunan diğer fırkaların kanaatlerini reddetmektedir.

Nitekim, buna dair açıklamalar daha önceden (el-Fatiha Sûresi, 31- başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır. [7]

89- Onlar kendileri gibi sizin de kâfir olup böylece birbirinize eşit olmanızı arzu ederler. O halde Allah yolunda hicret edinceye ka­dar içlerinden kimseyi veli edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse, on­ları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürünüz. Ve onlardan hiçbir veli ve hiçbir yardımcı edinmeyin.

90. Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüsleri daratarak size gelenler müstesnadır. Allah dikseydi, elbette onları üzerlerinize saldırtır, sizinle savaşırlardı. Şayet onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar, sizinle barış içinde kalmak isterlerse artık Allah size onların aleyhine bir yol bırak­mamıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;

1. Münafıklardan Teberrî ve Hicret:

Yüce Allah'ın: **Onlar... sîzin de kâfir olmanızı arzu ederler" onlar da küfür ve münafıklıkta kendileri gibi ve eşit olmanızı temenni ettiler, de­mektir.

Yüce Allah da böylelerinden teberri edip uzaklaşmayı emrederek şöyle bu­yurmaktadır: "O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar, İçlerinden kim­seyi veli edinmeyin." Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Hic­ret edene kadar sizin onlarla hiçbir velayet bağınız yoktur." (el-Enfal, 8/72)

Hicret birkaç türlüdür. Bunlardan birisi Peygamber (sav)'a yardımcı olmak üzere Medine'ye hicret etmekti. Bu hicret, Hz. Peygamber (sav): "Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur" [8] buyruğuna kadar, İslâm'ın ilk dönemlerin­de vacip-(farz) idi.

Peygamber (sav) ile birlikte çıkılan gazalarda münafıkların hicreti (onlar­dan uzaklaşmak) de böyledir.

Dâr-ı harpçe İslama girenlerin hicret etmesi (.Dâr-ı İslâm'a göç etmesi) de aynı şekilde vaciptir,

Müslüman kimsenin Allah'ın kendisine haram kıldığı şeyleri hecr etmesi (onlardan uzak durması) da böyledir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyur­maktadır; "Muhacir, Allah'ın kendisine haram kıldığını hecr eden (ondan uzak duran) kimsedir." [9] Bu iki hicret yolu ise şu ana kadar sabittir (hükümleri devam etmektedir). Masiyet işleyen kimseleri de tehdit etmek üzere masiyet-lerinden vazgeçinceye kadar hecr edip tevbe edecekleri vakte kadar onlar­la konuşulmaması, onlarla birlikte oturup kalkılmaması da bir hicrettir. Ni­tekim Peygamber (sav) Ka'b b. Züheyr ile iki arkadaşına karşı böyle davran­mıştı. (et-Tevbe, 9/118. âyetin tefsiri)

"Eğer yüz. çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürünüz.11

Yani, şayet onlar tevhidden ve hicret etmekten yüz çevirecek olurlarsa, is­ter Harem bölgesinde, İster Harem'in dışında nerede olursa olsun onları esir alınız, öldürünüz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ancak, bundan bir takım istisnalarda bulunulmuştur ki, bunu da bir son­raki başlıkta ele alacağız. [10]

2. Yakalanıp Öldürülme Hükmünden İstisna Edilenler:

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar... müstesnadır."

Yani, böyle bîr kavim ile ilişkiye girip, aralanndakt himaye ve antlaşma­ların kapsamına girenler müstesnadır.

Buyruğun anlamı şudur: Sîzinle antlaşması bulunan bir kavim ile antlaş­ma yapmış kimseleri öldürmeyiniz. Çünkü, bunlar da (dolaylı olarak) antlaş­ma yaptığınız kavmin antlaşması çerçevesinde sayılırlar Daha sonra bu ant­laşmaların hükmü kaldırıldığından dolayı bu İstisna da kaldırılmış oldu. Bu­nun, böyle olduğu ise, Mücahid, İbn Zeyd ve diğerlerinin görüşüdür. Ayetin anlamı ile ilgili olarak söylenen en sahih görüş de budur.

Ebû Ubeyd der ki: "Sığınanlar" o antlaşmaya, intisab edenler an­lamındadır. el-A'şa'nın şu beyiti de bu kabildendir:

"O, intisab ettiğinde (nesebini açıkladığında, nesebim) Bekr b. Vaıl’e gider, der. Halbuki, burunlar yerde sürtülse de yine onu eair alan Bekr’lilerdir."

Görüldüğü gibi burada bu kelime, nesebini intisab etmek anlamında kul­lanılmıştır. el-Mehdevî der ki: Ancak böyle bir mana vermeyi ilim adamları kabul etmezler. Çünkü neseb, kafirlerle çarpışıp onları öldürmeye engel de­ğildir. en-Nehhas der ki: Böyle bir açıklama büyük bir yanlıştır. Zira bu, yü­ce Allah'ın müslümanlarla arasında herhangi bir neseb bağı bulunan bir kim­seyle savaşmayı yasakladığı kanaatini verir. Halbuki müşrikler ile ilk İs­lam'a girenler arasmda sağlam neseb bağlan vardı. Bundan da daha ağır (bil­gisizlik), bu hükmün önceleri sözkonusu olup sonradan nesli olduğunu bilmektedir. Zira te'vil ehli (.tefsir bilginleri") bu hükmü, Tevbe Sûresi'nin nesh ettiği üzerinde İcma etmişlerdir. et-Tevbe Sûresi ise, Mekke'nin fethinden ve savaşların ardı arkasının kesilmesinden sonra nazil olmuştur. Taberî de bu manada açıklamalarda bulunmuştur.

Derim ki: Kimi ilim adamı, intisab etmenin emân anlamına geldiğini açık­lamışlardır. Yani, emanı bulunanlara müntesıb olan bir kimse, emana bağlı olanların hepsi gibi o da emin olur. Yoksa buradaki intisab, akrabalık an­lamına gelen neseble alakalı değildir.

Kendileriyle Peygamber (sav) arasında bu şekilde bir antlaşma bulunan­ların kimlikleri hususunda farklı görüşler vardır. Bunların Müdlicoğulları olduğu söylenmiştir. el-Hasen'den şöyle dediği nakledilmiştir: Müdlicoğul­ları ile Kureyşliler arasında bir akid vardı. Kureyşlilerle Rasûİullah (sav) arasında da bir ahid vardı.

Ikrime de der ki: Âyet-i kerime Hilâl b, Uveymir^ Süraka b. Cu'şub, Huzey-me b. Amir b. Abdimenaf hakkında nazil olmuştur. Bunlarla Peygamber (sav") arasında bir ahid vardı. Bunların Huzaalılar olduğu da söylenmiştir.

ed-Dahhak, İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Sizinle araların­da antlaşma buiunan bir kavimden kastettiği, Bekr b- Zeyd b. Menatoğutla-ndır. Bunlar da barış ve ateşkes antlaşması çerçevesinde İdiler. [11]

3. Barış Antlaşması:

Bu âyeti kerimede kendileriyle savaşılan harb ehli kimseler iîe müslüman-lar arasında -eğer müs[umanların lehine bir maslahat varsa,- barış antlaşma­sının yapılabüeceğine bir delil vardır. Nitekim ileride -yüce Allah'ın izniyle-(8/72-75. ayetlerin tefsirinde 4 ve 5- başlıklarda) ve (9/4. ayet ve devamının tefsirlerinde) gelecektir. [12]

4. Savaşmak İstemeyenler:

Yüce Allah'ın: "Yahut hem sizinle, hem kavimleriyle savaşmaktan gö­ğüsleri daralarak size gelenler müstesnadır" buyruğundaki: "Da­ralmış, daralarak," anlamındadır. Lebîd der ki:

"Ovaya indim, o (atım) ise alabildiğine yüksek bir hurma ağacını andırıyordu. Hertürlü eksiklikten uzak ve hurma ağacının tepesindeki meyveleri toplamak isteyenlerin isteklerini elde etmekten yana göğüslerinin daraldığı bir hurma ağa­cı gibiydi."

Görüldüğü gibi burada şair; "uzun olan hurma ağacını toplamaktan yana göğüsleri daralmış kimseleri" kastetmekledir. Sözde 'îıasr" da, konuşan bir kimsenin konuşurken darlık ve sıkıntı çekmesi demektir. "el-Hasır" ise, sır­rı alabildiğine gizleyen kimse demektir.

Şair Cerîr de der kiı

"Andolaun, jurnalciler benim yanılmamı çok istediler. Fakat onlar, ey Umeym, senin sırrını alabildiğine gizleyen ve bu hususta çok cimri birisine rastgeldiler/dediler)."

Âyet-i kerimedeki "Daralmış olarak," buyruğunda -tahkik anla­mını ifade eden-: “” edatı gizlidir. Bunu el-Ferra söylemiştir. Bu buyruk da "Size gelenler"deki merfu' zamirden haldir. "Filan kişi aklı başından gitmiş olarak geldi" demeye benzer. Bunun bir haberden sonra İkinci bir haber olduğu da söylenmiştir. Bunu da ez-Zeccac demiştir. Yani size gelenler müstesnadır

Sonra da bunların durumlarını haber vererek : "Kalpleri de -sizinle savaşmaktan- daralmıştır" demektedir Buna güre “” buyruğu “”dan bedel olur. Bu kelimenin kavmin sıfatı olmak üzere cer mahal­linde olduğu da söylenmiştir.

Ubey'in kıraatinde ise: "Sizinle ar­alarında anlaşma bulunan bir kavme sığınan ve göğüsieri daralanlar müslesnâdır" şeklinde olup, “” Yahut... size gelenler, ibaresi yoktur.

Bu ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Yahut göğüsleri daralmış erkekler veya bir topluluk olarak size gelirlerse, o takdirde bu, hal üzere nasb edilmiş bir mensubun sıfatı olur.

el-Hasen ise, bunu: "Yahut sizlere göğüsleri daral­mış olarak gelirlerse" şeklinde hal üzere mansub olarak okumuştur,

Mübteda ve haber olmak üzere bunun merfu' olması da mümkündür. (O takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: Yahut size gelirlerse ve kalpleri de... daralmış bulunuyorsa).

"Veya size göğüsleri daralmışlar olduğu halde gelirlerse" şeklinde bir okuyuş da nakledilmiştir. "Daralmışlar" anlamına ge­len kelimenin merfu1 okunması da bu takdirde caizdir.

Muhamed b. Yezid ise der ki: "” buyruğu onlar hakkında bir bedduadır (Anlamı: Kalpleri daralasıca onların, şeklinde olur).

“” Allah kâfire lanet etsin, demek gibi. Bunu da el-Müberred demiştir. Şu kadar varki, kimi müfessirler bunu zayıf kabul etmiş ve şöyle de­miştir: Bu açıklama, onların kavimleri ile savaşmamayı gerektirir. Oysa bu tu­tarsızdır. Zira kendileri de kâfirdirler, kavimleri de kâfirdirler. Ancak bunun anlamının doğru olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. O takdirde savaşma­mak müslümanlar hakkında, onlar için bir taciz» kavimleri hakkında da bir tah­kir mahiyetinde olur.

Buradaki "ev: veya"nin "vav" (ve) anlamında olduğu da söylenmiştir.

Şöyle buyurulmuş gibidir: Sizinle aralarında bir antlaşma bulunan bir kavme sığınıp, sizlere de gerek size karşı gerekse de sizinle birlikte savaş­maktan yana kalpleri daraldığından dolayı her iki kesimle de savaşmaktan hoşlanmayarak size gelirlerse...

Burada sözü geçenlerin bu esas üzere kendileriyle antlaşma yapılmış kimseler olmaları ihtimali de vardır. O takdirde bu bir çeşit ahtd ohır. Veya bunlar: Biz müslüman oluruz fakat savaşa katılmayız, diyen kimseler de ola­bilirler. İslâm'ın ilk dönemlerinde Allah kalplerinde takva için geniştik verin­ceye, İslâm için kalplerini açıncaya kadar bunun onlardan kabul edilmiş ol­ması ihtimali vardır,

Ancak, birinci görüş daha kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Yahut... savaşmaktan" buyruğu nasb mahallîndedir. Yani hem size karşı (hem kendi kavimlerine karşı) savaşmaktan yılmışlar olarak.., an­lamındadır. [13]

5. Mü 'minlere Ceza Olmak Özere, Allah Dilediği Takdirde Kâfirleri Musallat Kılabilir.-

Yüce Allah'ın: "Allah dileseydi, elbette onları üzerinize saldırtır, sizin­le savaşırlardı." Buyruğunda geçen, Allahın, müşrikleri müminlere musal­lat kılması (saldırtması), onlara bu gücü vermesi ve bu hususta onları güç-lendirmeşiyle olur. Bu da ya müslümanlar arasında münkerin yaygınlaşıp ma-siyetlerin ortaya çıkmasına karşılık bir ceza ve bir intikam ile olur. Ya da bir ibtilâ ve bir deneme için yapılır.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Biz, içinizden cihad edenleri ve saberdenleri açıkça ortaya çıkartalım ve haber terinizi açıklayalım diye sizleri imtihan edeceğiz" (Muhammed, 47/31.) Ya da bu, günahlarını temizlemek için de yapılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bir de Allah mü'minleri (günahlarından) temizlesin diye." (Âl-i İmran, 3/141)

Bundan önceki âyetler ile ilişki ve bağlantı cihetine gelince: Sizler hakla­rında anlaşmazlığa düştüğünüz münafıktan öldürünüz. Hicret etmeleri ve si­zinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme varıp o kavmin girdiği antlaş­manın kapsamına girenleri müstesna. O takdirde o antlaşmakların hükmü­nü alırlar

Yine, size karşı veya kavimlerine karşı savaşmaktan yana göğüsleri daral­mış halde size gelip sizin aranıza katılanlar da müstesnadır, böylelerini de öl­dürmeyiniz. [14]

91. Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz. Ne zaman fitneye döndürülürİerse onun İçine baş aşağı atılırlar. Şayet sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini çekmez­lerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. İ^te böylele-rine karşı size apaçık bir yetki verdik.

Allah'ın: "Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak iseteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz" buyruğunun an­lamı, önceki âyetin ifade ettiği anlam gibidir. Katade der ki: Bu âyet-İ keri­me hem Peygamber (sav)'ın nezdinde emin olmak, hem de kavimleri arasın­da emin kalrnak isteyen Tilıameli bir kavim hakkında nazil olmuştur. Müca-hid der kjr Bu, Mekkeli bir topluluk hakkında nazil olmuştur. es-Süddî de der ki: Bu âyet-i kerime, Nuaym b. Mes'ud hakkında inmiştir O, hem miislüman-Lar yanında emniyetteydi, hem de müşrikler arasında. el-Hasen der ki: Bu mü­nafıklardan bir topluluk hakkındadır.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerime, Esed ve Gatafanlılar hakkında na­zil olmuştur. Bunlar Medine'ye gelip İslama girdiler, sonra da kendi yurtla­rına geri döndüklerinde kâfir olduklarını açıkladılar.

Yüce Allah'ın: "Ne zaman fitneye döndürülürİerse, onun içine baş aşa­ğı atılırlar" buyruğundaki: "Döndürülürler" kelimesini, Yahya b, Ves-sab Üe el-A'meş "ra" harfini esreli olarak: “” diye okumuşlardır. Çünkü bu kelimenin aslı: “” şeklindedir. İki dal harfi idğam edildikten sonra birin­ci dal'ın esresi "re" harfine takınmış olmaktadır. Buradaki fitneye döndürül­mekten kasıt, küfre döndürülmektir. Buna çağrıldılar mı "içine baş aşağı atı­lırlar.'' Şöyle de denilmiştir: Yani sizler, sizden yana emin olmak için sîze kar­şı zahiren barış içerisinde olduklarını ortaya koyacaklar bulacaksınız. Fakat, herhangi bir fitne ortaya çıkacak olursa size karşı o fitneyi çıkartanlarla be­raber olurlar.

"Onun içine baş aşağı atılırlar" buyruğu ise, sizinle yapmış olduktan ant­laşmadan gerisin geri dönerler demektir. Anlamının şirke çağırıldıkları tak­dirde, tekrar şirke avdet eder ve dönerler, şeklinde olduğu da söylenmiştir. [15]

92, Bir mümin diğer bir mü'mini -yanlışlıkla obuası müstesna- öl-dürcmtz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse» mü'min bir kö­le-azad etmesi ve (ölenin) akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir* Onların (diyeti katile) sadaka olarak bağışla­maları müstesna. Şayet (öldürülen) mü'min olmakla beraber size düşman olan bir kavimden ise, o zaman katilin mü'min bir köle azad etmesi gerekir. Şayet kendileriyle aranızda bir antlaş­ma bulunan bîr kavimdcnse, o vakit akrabalarına bir diyet ver­mek ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Kim bulamazsa, -Allah'tan bîr tevbe olmak üzere- iki ay aralıksız oruç tutmalıdır. Allah çok iyi bilendir. Gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmi başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi ve Hata Yoluyla Öldürmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Bir mü'min diğer bir mü'mini -yanlışlıkla olması müs­tesna- öldüremez" diye başlayan bu âyet-i kerimesi, ahkâma dair ana âyet­lerden birisidir. Buyruk hata yoluyla olması dışında mü'min, mü'min bir kim­seyi öldürmemelidir, demektir. “” ifadesi, nefy' için değildir. Bu, haram kılmak ve yasaklamak içindir. Yüce Allah'ın: "Rasulullah'a eziyet vermeniz sizin, için olacak birşey değildir" (el-Ahzab, 33/53) buyruğunda olduğu gibi. Eğer bu nefyr anlamında olsaydı, hiçbir şekilde mü'min bir kimse bir diğer mü'mini lıata yoluyla dahi olsa öldürmez, demek oîurdu. Çünkü Allalı^ın nefyettiği birşeyin var olması mümkün olamaz-

Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Onların ağaçlarını bitirmek sizin için mümkün değildir"(en-Nemi, 27/60) Kulların o bahçelerin ağaçlarını bitirmeye ebediyyen güçleri olmaz.

Katade der ki: Buyruğun anlamı, AHah'ın ahdi ve hükmü gereğince onun böyle bir şey yapma hak ve yetkisi yoktur, şeklindedir. Şöyle de denilmiş­tir: Şu anda böyte bir hak ve yetkisi olmadığı gibi, geçmişte de böyle bir yet­kisi yoktu. Daha sonra birincisinden olmayan bir şekilde (yani kendisinden istisna edilenden olmayan bir şekilde) munkatı' bir istisnada bulundu. Munkatı' istisna ise, “” Ancak, anlamında değil de: “” Ama anlamında olan istisnadır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Hiçbir şekilde mü'minin mü'mini öl­dürmesine imkân yoktur. Ama hataen onu öldürecek olursa şu yükümlülü­ğü yerine getirmelidir. Sibeveyh ve ez-Zeccâc'ın görüşleri (Allah ikisine de rahmet eylesin.) budur. Yüce Allah'ın şu buyruğu da munkatı' istisnaya bir ör­nektir: "Onların bu hususa dair hiçbir bilgileri yoktur. Zanna tabi olmaktan başka.1* (en-Nisa, 4/157)

en-Nâbiğa da der ki:

'İkindi vakti, akşam üzeri kısa bir zaman durdum, ona sordum, Bana cevap veremedi ve kimse yoktu evde.

Olan yalnızca yerinden ayı rama dığmı aıkı bağlanmış binek bağlarıydı. Bir de kazılması zor bir yerde gereksiz yere su biriktirmek için havuzu andıran evinin etrafındaki çukurdu."

Görüldüğü gibi burada istisna edilen "bağlar" kendisinden istisna yapılan "kimse" nin gerçek anlamda cinsinden olmadığından dolayı onun kapsamı­na girmemektedir. (Yani bu istisna munkatı' dır). Bunun bir benzeri de bir başka şairin şu beyitidir:

"Sukam vadisi içinde teselli edecek hiçbir doat kalmayıp büsbütün boşalıverdi Orda sadece yırtıcı hayvanlar ve mazı ağaçlarına çarpan geçip giden rüzgar var."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ve bir şehir ki orada teselli verecek bir dost yok Yalnızca ceylanlar ve yaban inekleri vardır."

Bir diğeri de şöyle demektedir:

"Kimi adamlar ise meyvesiz kurma ağacına benzer Gölgesi de yoktur, ama hurma ağaçlan arasında saydır."

Bunu Sibeveyh nakletmektedir. Buna benzer .şiirler de pek çoktur. Bunun en güzellerinden birisi de Cerir'in şu beyitidir

"O öyle beyaz tenlilerdendir ki uzak bir yere yolculuk yapmamıştır Ve o, üzerinde yolculuk resimleri bulunan ince elbiselerin etekleri

müstesna yere basmış değildir."

Şair; İnce elbiselerin eteklerine basması dışında yere basmamıştır demig gibidir. Bu âyet-i kerime Ayyaş b. Ebi Rebia'nin ÂmiroğuHarından el-Haris b. Yezid b, Ebi Enise'yi aralarındaki bir kin dolayısıyla öldürmesi üzerine na­zil olmuştur. el-Haıis, müslüman olarak Medine'ye hicret edince, Ayyaş onunla karşılaşmış, müslüman olduğunu bilmeden onu öldürmüştü- Durum kendisine haber verilince Peygamber (sav)'ın yanına gelip şöyle dedi: Ey Al­lah'ın Rasulü, benimle Haris'in başından bildiğin olay cereyan etmiş bulunu­yor. Ben, onu öldürünceye kadar onun İslama girdiğini bilmiyordum. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[16]

Buradaki istisnanın muttasıl bir istisna olduğu da söylenmiştir. Yani, mü'min bir diğer mü'mini öldüremez ve ona kısas uygulayamaz. Hata ile onu öldürmesi hali bundan müstesnadır. Yine bu durumda ona kısas uygulamaz, ama bu durumda şunlar şunlar yapılmalıdır. Bir diğer şekil de, karar kılmak ve meydana gelmek anlamında “”'ın takdir edilmesidir.

Şöyle buyurulmuş gibidir; Hata ile olması müstesna, mü'min bir kimsenin diğer bir mü'mini öldürmesi olacak, meydana gelecek bir şey değildir. Çünkü hatalı hallerde mti'min bazen elinde olmayarak bu duruma düşebilir. Bu iki açıklama şekline göre ise istisna munkatı' olmaz.

Buna göre âyet-i kerime, kasten öldürmenin büyük bir iş olduğunu ve ol­maması gereken bir hadise olduğunu ihtiva etmiş olur. Şöyle denmiş gibi olur: Ey filan, unutmuş olman müstesna, senin böyle birşey söylemen olacak birşey değildir. Bu ise, her halükârda böyle bir sözü söylemeyi yasaklamak­la birlikte kasti olarak bu sözün söylenmesinin ne kadar büyük olduğunu ifa­de etmektedir. Âyetin anlamının: "Ve" hata İle dahi olsa öldüremez, şeklin­de olduğu da söylenmiştir.

en-Nehhas der ki: "İllâ” İstisna edatının "vav" anlamına kullanılması mümkün değildir. Arap dilinde böyle bir kullanım bilinmediği gibi, mana ba­kımından da doğru değildir. Çünkü hata yapılan bir şey yasak kılınmaz.

Diğer taraftan bu buyruğun hitap delilinden kâfirin müslümanı öldürme­sinin caiz olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü müslümamn kanı haramdır. Mü'minin burada özellikle anılması, onun şefkat, kardeşlik, merhamet ve aki­desini vurgulamak içindir. el-A'mes, "hataen" kelimesini üç yerde [17] de (bir) medli olarak “” seklinde okumuştur.

Hata yoluyla (yanlışlıkla) öldürme şekilleri ise, sayılamayacak kadar pek çoktur. Hepsinin ortak yönü ise öldürme kastının bulunmayışıdır. Mesela, müşriklerin saflarına atış yaptığı halde müslüman bir kimseye isabet ettirme­si, yahut önünden öldürülmeyi hakeden zina etmiş yahut muharip veya mür-ted bir kimse koşarken kendisi de onu öldürmek kastıyla arkasından gider­ken bir başkası ile karşılaşır ve karşılaştığı bu kimseyi o zannederek öldü­rürse bu da hata yoluyla bir öldürme olur. Veya bir hedefe doğru atış yapar­ken bir insana isabet ettirmesi ya da bunun gibi haller bu kabildendir. Bun­lar, hakkında görüş ayrılığı bulunmayan hususlar arasındadır.

Hatâ, “” dan bir isimdir. Eğer kasten yapılmamış ise, yanlışlık­la yapılan is demektir O bakımdan hata, “” yerini tutan bir isimdir.

Bir şey yapmak isterken, bir başkasını yaparsa; “Hata etti, denildi­ği gibi yine doğru olmayan bir iş yapan kimseye de “Hata etti, yanlış yaptı denilir.

İbnü'l-Münzir der ki: Şanı yüce ve mübarek olan Rabbimiz: "Birmü'min diğer bir mü'mini -yanlışlıkla olması müstesna- öldüremez... ve akraba­sına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir" buyruğu ile, hataen öldü­ren mü'minin diyet vereceğini hükme bağlamıştır. Rasulullah (sav)dan sa­bit olan sünnet de bunu tesbit etmiş, ilim ehli de hükmün bu olduğunu icma ile ifade etmişlerdir. [18]

2. Kısasın Uygulanma Hali:

Davud (ez-Zahirî), öldürmede hür ile köle arasında ve (yaralamalarda.) kı­sasın uygulanabileceği bütün azalarda kısas uygulanacağı görüşündedir. O, bu görüşünü yüce Allah'ın; "Biz onda onlara şunu yazdık: Cana karşılık can...yaralar da birbirine kısastır" (el-Maide, 5/45) buyruğuna dayandırır. Aynı zamanda Hz. Peygamberin: "Müslümanlar, kanlarıyla birbirlerine denktirler." [19] Buyruğuna da dayanmaktadır. Hz. Peygamber, görüldüğü gibi burada hür ile köle arasında bir ayrım gözetmemiştir. Aynı zamanda bu İbn Bbi Leyla'nın da görüşüdür,

Ebû Hanife ve arkadaşları ise derler ki; Öldürme dışında hürler ve köle­ler arasında kısas söz konusu değildir. Öldürme halinde, tıpkı hürre karşı­lık kölenin öldürülmesi gibi, köle karşılığında da hür öldürülür. Ancak, ya-ralama ve organlarda hiçbir şekilde aralarında kısas yoktur.

İlim adamları, yüce Allah'ın: "Bir mü'min diğer bir mir mini -yanlışlık­la olması müstesna- öldüremez" buyruğunun kapsamına kölelerin girme­diğini icma ile kabul etmişlerdir. Bununla yalnızca hürlerin kastedilip köle­lerin kastedilmemiş olduğunu belirtmişlerdir. Hz. Peygamber'in; "Müslü­manlar kanlarıyla birbirlerine denktir" buyruğu da bu şekildedir. Bununla yal­nızca hür olanlar kast edilmiştir, Cumhur bu görüştedir. Eğer öldürmeden da­ha aşağı hallerde hürlerle köleler arasında kısas söz konusu değilse, öldür­mede kısasın olmaması bundan daha uygundur. Bu husustaki açıklamalar eî-Bakara Sûresi'nde (2/178. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [20]

3. Hataen Öldürmenin Cezası ve Hikmeti:

Yüce Allah'ın: "Mü'min bir köle azad etmesi" buyruğu, mü'min bir köle azad etmesi gerekir, bu onun görevidir, demektir, İşte bu, yüce Allah'ın ha­taen öldürmeye ve ileride de geleceği gibi (bk. el-Mücadele, 58/3-4. âyetle­rin tefsiri) zihâr için de farz kıldığı keffârettir. İlim adamları hangi köleyi azad etmenin yeterli olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Abbas, el-Hasen, eş-Şa'bî, en-Nehaîr Katade ve başkaları derler ki: Mü'min köle demek, namaz kılan ve aklı imana eren köledir. Bu hususta küçük köle yeterli de­ğildir. Bu konuda sahih olan görüş de budur. Ata b. Ebi Rabah ise şöyle de­mektedir: Müslümanlar arasında doğmuş küçük köle de yeterlidir.

Aralarında Malik ve Şafiî'nin de bulunduğu bir topluluk şöyle demektedir: Öldüğü takdirde cenaze namazı kılınacağı ve defn edileceği hükmüne tabi tutulan her bîr kölenin azad edilmesi yeterlidir. Malik der ki: Bununla birlik­te namaz kılıp oruç tutanın azad edilmesi benim için daha bir sevimlidir.

Bütün ilim adamlarının görüşüne göre kör, kötürüm, elleri veya ayakları kesilmiş yahut çolak olanın azad edilmesi yeterli değildir.

Çoğunluğunun görüşüne göre, topal ve tek gözü kör mü'min kölenin azad edilmesi yeterlidir. Malik der ki: Ancak aşın derecede topal olması bundan müstesnâdır.

Yine Mâlik, Şafiî ve çoğu ilim adamına göre iki elinden yahut ayakların­dan birisi kesilmiş köle yeterli değildir. Ancak Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre böyle bir kölenin azad edilmesi yeterlidir.

Yine çoğunluğuna göre, kendisine gelmeyen delinin azad edilmesi yeter­li olmadığı gibi, Mâlik'e göre, kimi zaman deliren, kimi zaman ayılan kim­senin dahi azad edilmesi yeterli değildir. Ancak Şafiî, bu şekilde bir kölenin azad edilmesini yeterli kabul etmektedir.

İmam Mâlik'e göre, birkaç yıla kadar azad edilecek kölenin azadı yeterli değildir. Şafiî'ye göre ise yeterlidir.

Yine Mâlik, Evzaî ve rey ashabına göre müdebber (azad edilmesi efendi­sinin ölümüne bağlı olan köle) nin azadı yeterli olmaz, Şafiî ile Ebû Sevr'in görüşüne göre ise yeterlidir. İbnü'l-Münzir de bunu tercih etmiştir.

Mâlik der ki: Kısmen azad edilmiş kölenin keffâret olarak azadı sahih de­ğildir. Zira yüce Allah: ''Bir köle azad etmesi gerekir" diye buyurmuştur Kıs­men azad edilmiş olanın ise, azadına bir köle azad edilmiş denilemez. Onun ancak bir bölümü azad edilmiştir

Bir köle azad edilmesinin emredilişindeki hikmetin ne olduğu hususun­da da tefsir alimleri arasında İ'arklı görüşler vardır. Köle azad edilmesinin farz kılınması, öldürenin günahını temizlemek ve onu arıtmak içindir, denilmiş­tir. Onun günah, kanı himaye altında bulunan bir kimsenin tedbirsizliği ve dikkati terk etmesi dolayısıyla ölmesine sebep olmasıdır.

Yine denildiğine göre öldürülen kimsenin şahsında yüce Allah'ın hakkı as­kıya alındığından dolayı ona bedel olmak üzere köle azad edilmesi farz kı­lınmıştır. Çünkü o ölenin bizzai. kendi i\et"smdc V>îv Uakkv vardı ki, bu da ha­yat nimetinden yararlanmak ve hayatta bulunanlara helal olan tasarruflarda bulunmaktır. Yüce Allah'ın o kişide bir hakkı vardı. Çünkü o kişi de Allah'ın kullanndan bir kul İdi. Küçük olsun büyük olsun, hür olsun köle olsun, müs-lüman olsun zımmi olsun kendisini hayvanlardan ve diğer akılsız varlıklar­dan ayırt eden "kulluk" sıfatı vardı. Bununla birlikte bu kimsenin neslinden Allah'a ibadet edecek ve itaat edecek kimselerin gelmesi de umulmakta idi. Onu öldüren kimsenin, sözünü ettiğimiz bu manaları gerçekleştirme fırsatı­nı ortadan kaldırmamış olduğu, belirttiğimiz bu hususu önlemiş olmadığı söy­lenemez. İşte bundan doiayı kefferati tazminat olarak ödemiştir. Bu hikmet­lerden hangisi olursa olsun, burada şu da açıklanmış olmaktadır: Bu nass her ne kadar hataen öldüren kimse hakkında ise de bu hususta kasten öldüren de onun durumundadır. Hatta ileride açıklanacağı üzere onun keffâretle bu­lunmakla mükellef olması öncelikle sözkonusudur Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [21]

4. Diyet:

Yüce Allah'ın: *Ve akrabasına teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir* buyruğunda sözü geçen diyet, maktulün kanının yerine geçmek üzere veli­sine ödenen şeydir.

"Teslim edilecek" buyruğu ise, ödenecek ve tediye edilecek anlamında­dır. Şanı yüce Allah, Kitab-ı keriminde diyette neyin ödeneceğini tayin etme­miştir. Âyet-i kerimede mutlak olarak diyet vacip kılınmıştır. Ancak âyet-i ke­rimede bunun âkile üzerine mi katile mi vadb olduğu da belirtilmemiştir. Bü­tün bunlar, sünnetten öğrenilmektedir. Şüpheslzkî âkilenin de bu dayanış­maya katılmasının vacip görülmesi, borçların ödenmesinde ye telef edilen şey­lerin tazminatında kabul edilen esas kaidelere, kıyasa muhaliftir. Ayrıca âki­le, [22] tarafından ödenmesi icab eden bu diyet, cezanın ağırlaştırılması için vacip kılınmış olmadığı gibi, öldürenin günahının da onlar üzerinde olduğu anlamından hareketle öngörülmemiştir. Ancak bu yalnızca bir dayanışma ola­rak vacip görülmüştür.

Ebû Hanife ise bunun, yardımlaşmanın nazar-ı itibara alınarak öngörüldü­ğü kanaatinde olduğundan, katilin divanında [23] kayıtlı olanlar tarafından bu diyetin ödenmesini Öngörmüştür.

Diyetin yüz deve olduğuna dair Peygamber (sav)'dan haberlerle sabit ol­muştur. Yine Peygamber (sav), Hayberde öldürülen ve katili belli olmayan Abdullah b. Sehl için Huvayyısa, Muhayyısa ve Abdurrahman'a ödemiştir. [24] Böylelikle bu, yüce Allah'ın Kitabında mücmel olarak zikrolunan diyetin, Pey­gamberinin lisanıyla bir beyanı olmuştur.

İlim ehli de, deve sahibi kimseler tarafındün yüz deve diyet ödeneceğini icma ile kabul etmekle birlikte deve sahibi olmayanlar üzerinde vacib olan diyet hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir kesim der ki: Altın kullanılan yerde yaşayanların ödemesi gereken di­yet bin dinardır. Bunlar iser Şam, Mısır ve Mağrip halkıdır.

Bu", Mâlik, Ahmed, İshak, rey ashabı ve iki görüşünden birisinde yani ka­dim görüşünde Şafiî'nin görüşüdür.

Aynı zamanda bu görüş, Hz, Ömer, Urve b. ez-Ziibeyr ve Katade'den de rivayet edilmiştir.

Gümüşün yaygın olarak kullanıldığı yerde yaşayanların ödeyeceği diyet, oniki bin dirhemdir. Bunlar Irak, Farisiler ve Horasan halkıdırlar, Mâlik'in gö­rüşü budur. O, bunu Hz. Ömer'den kendisine ulaşan şu habere binaen be­lirtmiştir: Hz. Ömer, kasabalarda oturan ahali hakkında diyetin kıymetini be­lirlemiş ve altının kullanıldığı bölge ahalisinin ödeyeceği diyeti bin dinar, gü­müşün kullanıldığı bölgelerde yaşayan ahalinin ödeyeceği diyeti oniki bin dir­hem olarak tesbit etmiştir. el-Müzenî der ki: Şafiî, diyet deve ile ödenir de­miştir Deve yeteri kadar bulunmayacak olursa, o takdirde Hz. Ömer'in kıy­metini belirlediği esasa göre dirhem ve dinar cinsinden ödenir. Bu ise, altın kullanan ahali için bin dinar, gümüş kullanan ahali için oniki bin dirhemdir

Ebû Hanife, arkadaşları ve es-5evrî ise şöyle demektedir: Gümüş diyet mik­tarı onbin dirhemdir. Bunu eş-Şa'bî, Abîde'den o, Hz. Ömer'den rivayet et­miştir. Buna göre Hz. Ömer, altın kullanan ahaliye diyeti bin dinar olarak tes­bit ederken, gümüş kullanan ahaliye de onbin dirhem olarak tesbit etmiştir. Varlıkları inek türünden olanlar ise ikiyiiz inek, koyun türünden olanlar bin koyun, deve türünden olanlar yüz deve, elbise ve kumaş sahipleri üzerine ise ikiyüz hülle (takım elbise) dır.

Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Bu hadis-i şerifte dinar ve dirhemlerin bedel ve kıymet olmak üzere değil de, bizzat diyetin kendilerinden ödene­ceği mal çeşitlerinden bir sınıf olduğunu göstermektedir. Hz. Osman, Hz. Ali ve İbn Abbas yoluyla gelen hadislerden zahir olan da budur. Fakat, Ebû Ha­nife, inek, koyun ve elbise hususunda Hz. Ömer'den yaptığı rivayete muha­lefet etmiştir. Ata, Tavus ve tabiinden bir kesim de bu görüşte olduğu gibi, Medineli yedi fakihin görüşü de budur.

İbnü'l-Münzir der ki: Bir kesim şöyle demektedir: Hür ve müslüman kim­senin diyeti, Rasulullah (sav)'ın tayin ettiği şekilde yüz devedir. Bundan baş­ka bir diyet yoktur. Şafiî'nin görüşü de budur, Tavus da böyle demiştir.

Yine İbnü'l-Münzir der ki: Hür ve müsîiiman bir kimsenin diyeti Rasulul­lah (sav)'ın tesbit ettiği şekilde her zaman için yüz devedir. Hz. Ömer'den, ödenecek dirhem miktarı hususundaki rivayetler muhteliftir. Ondan, bu ko­nuda gelen sahih hiç bir rivayet yoktur, çünkü hepsi mürsel rivayetlerdir. Bu hususta size Şafiî'nin görüşünü göstermiş bulunuyoruz ve bizim kanaatimiz de budur. [25]

5. Diyet Olarak Verilecek Develerin Yaşları:

Fukahâ, diyet olarak verilecek develerin yaşları hususunda farklı görüşle­re sahiptir, Ebû Davud, Amrb. Şuayb'dan, o, babasından, o da dedesinden, Rasulullah (sav)'ın hata yoluyla öldürülen kimsenin diyetinin yüz deve olduğuna dair hüküm verdiğini rivâyef etmektedir: Bu yüz devenin otuzu Bintu Mahâd (bir yaşını bitirmiş ikiye basmış dişi deve), otuzu Bintu Lebûn (üç ya­şına basmış dişi deve), otuzu Hikka (üçünü bitirip dört yaşına basmış dişi de­ve), on tanesi ele İbnu Lebun (üç yaşına basmış erkek deve).[26]

el-Hattabî der ki: Fukahâdan bu hadis gereğince görüş belirtmiş bir kim­se olduğunu bilmiyorum. Bunun yerine ilim adamlarının çoğunluğu diyetin beşli (yaş guruplarına göre beşte bir) olmak üzere ayrılacağını belirtmişler­dir. Rey ashabı ve es-Sevrî böyle dediği gibi» Mâlik, İbn Şîrîn ve Alımed b. Hanbel de böyle demişlerdir. Şu kadar var ki, bu beşli taksimdeki sınıflar hu­susunda farklı kanaatlere sahiptirler.

Rey ashabı ile Alımed der ki: Beşte biri ikiye basmış erkek deve (Benu Malı hâd), beşte biri ikiye basmış dişi deve ( Benatu Mahâd), beşte biri üçe bas­mış dişi deve (Benatu Lebûn), beşte biri üçünü bitirmiş erkek deve (Hikka), beste biri de beşe girmiş dişi deve (Cezea) olmak^üzere verilir. Bu görüş îbn Mes'ud'dan rivayet edilmiştir.

Mâlik ve Şafiî ise der ki: Beşte biri üçünü bitirmiş dişi deve t Hikka), beş­te biri beşe basmış dişi deve (Cezea), beşte biri üçe basmış dişi deve (Benâ-tu Lebûn), beşte biri ikiye basmış dişi deve (Benatu Mahâd), beşte biri de iki­ye basmış erkek deve (Benu Lebun) verilir. Bu görüş de Ömer b. Abdulaziz, Süleyman b. Yesar, ez-Zührî, Rabia, el-Leys b. Sa'd'dan nakledilmiştir.

el-Hattabî der ki: Rey ashabının bu hususta dayandıkları bir rivayet var­dır. Ancak- bu rivayetin ravilerinden birisi olan Abdullah b. Hışf b. Mâlik, meç­huldür. Bu hadisten başka bîr rivayet ile bilinmemektedir. [27] O bakımdan Şafiî, ravisinde sözünü ettiğimiz bu illet dolayısıyla bu doğrultuda görüş be­lirtmemiştir. Diğer taraftan yine bu hadiste, ikiye basmış erkek develerden (Benu Mahâd.)'m sözü edilmektedir. Halbuki bu yaştaki develerin zekat alı­nacak develerin yaşları ile bir ilgisi yoktur. Peygamber (sav)'ın de, Kasame ile ilgili rivâyetde, Hayberde öldürülen kişinin (ki, az önce geçtiği gibi bu Ab­dullah b. Sehl'dir) zekât develerinden yüz deve olarak diyetini ödediği riva­yet edilmiştir. Zekât alınacak develer arasında ise, iki yaşına basmış erkek de­ve (İbn Mahâd)'dan söz edilmemektedir,

Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Zeyd b. Cübeyr, Hışf b. Mâlikten, o, Ab­dullah b. Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) hata yoluyla öl­dürme diyetini beşte birlere ayırmıştır Ancak bu rivayeti Kûfeli ve Tayoğul-larına mensup Hışf b. Mâlik'ten başka merfu' olarak rivayet eden kimse yok­tur. O da meçhul bir ravidir. Zira ondan yine Cuşem b. Maviyeoğullarından olan ve Kûfelilerin güvenilir raviyerinden birisi olan Zeyd b. Cübeyr b. Har-mel et-Tai'den başka ondan kimse rivayet etmiş değildir.

Derim ki: Darakutnî Sünen'inde Hışf b. Mâlik'in bu hadisini Haccac b. Er-taa'dan o, Zeyd b, Cübeyr'den, o, Hışf b. Mâlik'ten, o da Abdullah b. Mesud'dan rivayet etmiştir, Abdullah b. Mesud dedi ki: Rasulullah (sav) ha­ta yoluyla öldürme diyetinde yüz; deve verileceği hükmünü vermiştir, Bun­lardan yirmisi üçü bitirmiş dişi deve CHîkka), yirmisi beşe basmış dişi deve (Cezea), yirmisi üçe basmış dişi deve (Benâtu Lebûn), yirmisi ikiye basmış dişi deve (Benâtu Mahâd), yirmisi de ikiye basmış erkek deve (Benu Mahâd) olacaktır.

Dârakuüıî der ki: Bu, hadis ilmini bilen ehil kimselerce değişik bakımlar­dan sabit olmayan zayıf bîr hadistir. Evvelâ bu, Ebû Ubeyde b. Abdullah b. Mesud'un babasından sahih senet ile yaptığı rivayete muhaliftir. Bu rivayet­te ise, tenkid edilecek bir taraf ve aleyhine yapılacak bir te'vil de yoktur. Ebû Ubeyde ise, babasının rivayet ettiği hadisi, babasının görüşünü, babasının fet­vasını Hışf b. Mâlik'ten ve benzerlerinden daha iyi bilen bir kimsedir. Abdul­lah b. Mes'ud ise, bir taraftan Rasulullah (sav)'ın bir mesele hakkında verdi­ği bir hükmünü rivayet ederken, diğer taraftan ona muhalif fetva vermeyecek kadar Rabbinden korkan, dinini koruyan bir kimsedir. Böyle bir şey Abdul­lah b. Mes'ud hakkında kesinlikle düşünülemez. Çünkü hakkında Rasûluî-lah (sav)'dan hiçbir şey işitmediği ve o hususta kendisine herhangi bir şey ulaşmadığı bir meselede şu sözü söyleyen kimsedir: Ben bu mesele hakkın­da kendi gömüşüme göre kanaat belirtiyorum. Eğer bu doğrusu ise Allah'tan ve Rasıılündendir. Eğer hata ise bendendir Bundan sonra ise ona verdiği bu fetvanın benzerinde Rasulullah fsavTın hükmüne uygun düştüğüne dair haber ulaşınca, arkadaşları bunun üzerine oldukça sevindiğini ve buna ben­zer bir şekilde sevindiğini görmediklerini tesbit ettiler. Çünkü onun fetvası Rasulullah (sav)'ın verdiği hükme uygun düşmüştü. Niteliği ve durumu bu olan bir kimsenin Rasulullah (say)'dan. bir şey rivayet ederken ona muhale­fet etmesi nasıl doğru olabilir? [28]

Bir diğer yönü: İkiye basmış erkek develerin sözkonusu edildiği rnerfu' ha­beri biz ancak Hışf b. Mâlik'in İbn Mesud'dan yaptığı rivayet yoluyla biliyo­ruz. Hışf ise meçhul bir adamdır, bunu da ondan Cuşemli Zeyd b. Cübeyr b. HarmeTden başkası rivayet etmiş değildir. Hadis ilmini bilen ehil kimseler ise, tanınmayan bir ravinin tek başına rivayet ettiği münferit bir haberi delil ka­bul etmezler. Onlara göre bir haberin ilim ifade edebilmesi, adaletli ve meş­hur bir ravi tarafından, yada meçhul diye nitelendirilemeyecek bir ravi tara­fından rivayet edilmesi şartına bağlıdır. Bir ravinin meçhul ravi olmaktan kurtulması ise kendisinden iki ve daha fazla ravilerin riveyette bulunmuş olma­sına bağlıdır. Bu niteliğe sahip olduğu takdirde o ravi meçhul olmaktan kur­tulur ve maruf, (bilinen), bir ravi olur.

Kendisinden yalnızca bir ravinin rivayette bulunduğu ve tek başına baş­ka kimsenin rivayet etmediği bir haberi rivayet eden kişiye gelince, bu riva­yette bir başkası da ona muvafakat edinceye kadar onun haberi alınmaksı­zın olduğu gibi bekletilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Bir diğer bakım­dan Hışf b. Mâlik'in hadisini Zeyd b. Cübeyr'den, o Hişf yoluyla el-Haccac b. Ertae'den başka rivayet etmiş bir kimse olduğunu bilmiyoruz. el-Haccac İse, tedlis yapmakla ve karşılaşmadığı, kendisinden de hadis dinlemediği kim­selerden hadis rivayet etmekle meşhur birisidir. Süfyan b- Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan ve İsa b. Yunus, onunla oturup kalktıktan, onu denedikten son­ra ondan hadis rivayetini terk etmişlerdir. Kişiyi bilip tanıyan ve onu iyice de­ğerlendiren kimseler olarak bunlar yeterlidir.

Yahya b. Main der ki: Haccac b, Ertae'nin rivayet ettiği hadis delil diye gös­terilemez. Abdullah b. İdris der ki: Ben el-Haccac'] şöyle derken dinledim: Kişi cemaatle birlikte namaz kılmayı terk etmedikçe yücelemez. Isa b. Yu­nus der ki: el-Haccac'ı şöyle derken dinledim: Namaza gidiyorum, bakıyo­rum ki hammallar, bakkallar beni sıkıştırıp duruyor. Cerir der ki: Ben Hac-câc'ı şöyle derken dinledim: Mal ve şeref sevgisi beni helak etti. [29]

(Dârakutnî) daha başka birtakım sebepler de sözkonusu etmektedir ki, bunlardan birisi de şudur: Güvenilir ravilerden bîr topluluk bu hadisi el-Hac­cac b. Ertae'den rivayet etmekle birlikte bu rivayeti ondan farklı olarak nakletmişlerdir. Buna benzer burada hepsini kaydetmemiz uzun sürecek da­ha başka gerekçeler de ileri sürmektedir. [30]

Sözünü ettiğimiz ve diğer hadis alimlerinin belirttikleri bu hususlar ise, Kû-feli alimlerin diyet hususunda kabul ettikleri görüşün zayıflığına delalet et­mektedir. Biz de bu kadarını yeterli görmekteyiz. Her ne kadar Îbnü'1-Mün-zir ilimdeki yüce kadrine rağmen -ileride de geleceği gibi- bu görüşü tercih etmişse de {zayıftır).

Hammad b. Seleme şöyle rivayet etmektedir: Bize Süleyman et-Teymi, Ebû Miclez'den, o, Ebû Ubeyde'den İbn Mesudun şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Hata yoluyla adam öldürmenin diyeti» beş Tane beşte bire bölünür, Bun­ların yirtni tanesi üç yaşını bitirmiş dişi deve (Hikka), yirmisi beş yaşına gir­miş dişi deve (Cezea), yirmisi iki yaşına basmış dişi deve (Bintu Mahâd ), yir­misi üç yaşına basmış dişi deve (Bintu Lebûn), yirmisi de üç yaşma basmış erkek deve (İbn Lebûn)dır,

Darakutnî der ki: İşte bu, isnadı hasen ve ravileri sika olan bir hadistir. Ay­rıca Alkame'den, o da Abdullah yoluyla buna yakın bir rivayet de nakledil­miştir. [31]

Derim ki: İşte Mâlik ve Şafiî'nin de görüşü budur. Onlara göre diyet, bu şekilde beşte birlere ayrılır. el-Hattabî der ki: Bir gurup ilim adamından ri­vayet edildiğine göre hata yoluyla öldürmenin diyeti dörtlü olarak kısımla­ra ayrılır. Bunlar ise, eş-Şa'bî, Nehaî ve Hasanı Basrî'dir. İshak b. Rahaveyh de bu görüştedir. Şu kadar var ki, bunlar şöyle demektedirler: Diyet olarak verilecek develerin yirmi beş tanesi Cezea (beş yaşına basmış dişi deve), yir­mi beş tanesi Hikka (üçünü bitirmiş dişi deve), yirmi beş tanesi Bintu Lebûn (üç yaşına basmış dişi deve), yirmi beş tanesi de Bintu Mahâd (iki yaşına bas­mış dişi deve) olurlar. Bu, Ali b, Ebi Talib'den de rivayet edilmiştir.

Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) der ki: Mâlik ve Şafiî'nin görüşü de Süleyman b. Yesar'dan rivayet edilmiştir. Bu hususta herhangi bir sahabiden birşey nak­ledilmiş değildir. Fakat MedineliLerin ameli buna göredir. Aynı şekilde İbn Cü-reyc de İbn Şihâb'dan böylece rivayette bulunmuştur.

Derim ki: Bizler, Mâlik ve Şafiî'nin kabut ettikleri görüşe uygun kanaati İbn Mesud'dan nakletmiş bulunuyoruz, Ebû Ömer der ki: Diyetlerde develerin yaşı kıyas yoluyla ve akıl yürütme yoluyla tesbit edilemez. Bu, ancak tabı ol­mak ve teslim olmak yoluyla alınıp delil olarak kabul edilmiştir. Rivayet yo­luyla alınan hükümlerde ise akün herhangi bir dahli sözkonusu değildir. Her­kes bu hususta selefinden sahih olarak nakledildiğini kabul ettiği yönde gö­rüş belirtmiştir. Allah hepsinden razı olsun.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği; Amr b, Şuayb yoluyla rivayet edilen ha­dis gereğince görüş belirten kimse bilinmemektedir, şeklindeki kanaati, İb-nü'l Münzir, Tavus ile Mücahid'den nakletmiştir. Şu kadar varki Mücahid, İki­ye basmış (otuz adet) dişi deve yerine, beş yaşına basmış otuz dişi deve ön­görmüştür, îbnü'l-Münzir, der ki: Ben ise birinci görüşü kabul ediyorum. Bu­nunla da Abdullah ile Darakutnî ve el-Hattabî'nin zayıf kabul ettikleri rey as­habının görüşünü (kabul ettiğini) kast etmektedir.

İbn Abdi'1-Berr (Ebû Ömer) ise der ki: Çünkü bu konuda belirtilen görüş­lerin en asgari olanı budur. Ayrıca Peygamber (sav)'dan bu görüşe uygun dü­şen şekilde rivayet ettiğimiz merfu' bir hadis de bunu ifade etmektedir.

Derim ki: İbnül-Münzir'in bunu tenkid etmekle beraber ve kendisi müç-tehid olmasına rağmen., hadis tenkidçilerinin sahih olduğu hususunda ken­disine muvafakat etmedikleri bir hadîs doğrultusunda nasıl görüş belirttiği­ne doğrusu hayret edilir. Şu kadar varki yanılmak ve unutmak bazan insanı etkisi altına alabilir. Kemal hiç şüphesiz celal sahibi aziz olan Allah'a aittir. [32]

6. Hata Yoluyla Öldürmede Diyeti Kimler Öder;

Nebiyyi Muhtar Muhammed (sav)'dan sabit olan haberler onun hata yo­luyla öldürmede diyeti âkilenin ödeyeceğini hükme bağladığı şeklindedir. İlim ehli de icma ile bunu kabul etmiştir. Hata yoluyla diyetin âkile tarafından öde­neceği üzerinde ilim ehlinin icma etmesi, Peygamber (sav)'ın beraberinde oğ­lu ile birlikte huzuruna giren Ebû Rimse'ye söylediği: "Bu oğlun sana karşı cinayet işlemez, sen de ona karşı cinayet işlemezsin" [33] hadisinde kastetti­ği cinayetin kastı olarak işlenen cinayetin söz konusu olduğuna, hata yoluy­la İşlenen cinayet olmadığına delil vardır,

Yine ilim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir. Tam diyetin üçtebirin-den fazla olan miktarını âkile öder. Ancak üçtebir hususunda farklı görüşle­re sahiptirler. İlim adamlarının cumhurunun (çoğunluğunun) kabul etliği gö­rüş şu ki: Âkile, kastî işlenen cinayetin ve cinayet itirafının diyetini ve sul­hun sonunda hükme bağlanan diyeti ödemez. Hata yoluyla ödenmesi gere­ken diyetten de ancak tam diyetin üçtebirinden sonrasını yüklenirler. Üçtebir ve aşağısı ise, cinayeti işleyenin malından ödenir.

Bir başka kesim de şöyle demekledir: Hata yoluyla işlenen cinayetin di­yeti, caninin âkilesî tarafından ödenir.

Derim ki: Bu, ister cinayet olsun ister daha fazlası olsun. Çünkü daha faz-lasını ödeyen elbetteki daha aşağısı olanını da öder. Nitekim, kasti öldürme­lerde Ödenmesi gereken diyetin az ya da çok olsun caninin malından öden­mesi gerekmektedir Bu, Şafii'nin görüşüdür. [34]

7. Diyetin Ödenme Keyfiyeti ve Âkilenin Kapsamına Girenler:

Diyetin hükmü, âkile tarafından taksitle ödenmesidir. Âkile, caninin asa-be otan akrabalarıdır Hanımın oğlu, hanımın asabelerinden değilse, âkile-den değildir Anne bir kardeşler de baba ve anne bir kardeşlerinin asabele-ri sayılmazlar O bakımdan onlar yerine hiçbir şekilde âkile olarak diyete iş­tirak etmezler.

Kişinin divan ehli diye bilinenler de Hicazlıların cumhurunun görüşüne gö­re âkileden değildirler Kuleliler ise şöyle demektedir: Eğer diyet ödemek du­rumunda olan kişi, divan ehlinden ise, onun divanında bulunanlar da âkiledirler. Bu durumda diyet, âkileye Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin hükmettiğine uy­gun olarak üç yıllık taksitlere bölünür. Çünkü diyet olarak verilmesi gereken develer gebe olabilirler O takdirde mükellefe zararı otur.

Peygamber (sav)'m diyeti bir defada vermesinde bir takım maksatları vardı. O, diyeti sulh ve diyet borcunu ödemek üzere haklılara teslim ediyordu. Bir diğer hikmet ise o, diyeti acilen ödeyerek karşı tarafın kalbini ısın­dırmak istiyordu. İslâm iyice yerleştikten sonra, ashab-ı kiram diyetin öden­mesini bu şekilde düzenlediler. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabî yapmıştır.

Ebû Ömer ise şöyle demektedir: Eski, yeni bütün ilim adanılan icma ile âki­le tarafından ödenecek diyetin, ancak üç senelik süre içerisinde ödeneceği­ni, bundan daha kısa bir süre içerisinde ödenmesinin sözkonusu olmayaca­ğını kabul etmişlerdir. Yine, âküeden diyet ödeme mükellefiyetinin bulûğa ermiş erkekler için sözkonusu olduğunu da icmâ ile kabul etmişlerdir. Siyer ve ilim adamları, îemâ ile şunu belirtirler: Cahiliye döneminde âkile diyeti yük­leniyordu. Rasûlullah (sav) da İslamda bunu böylece kabul etti. Calıiliye dö­nemi aralarındaki yardımlaşma ilkesine göre âkile tarafından diyet ödeme­sine katılıyorlardı. Daha sonra İslâm geldi ve Hz. Ömer divanı tesbit edin­ceye kadar durum böylece cereyan edegeldi. Fukahâ, ittifakla bunu rivayet ettikleri gibi, bu doğrultuda kanaat belirtmişlerdir. İcma ile şunu da kabul ederler: Rasûlullah (sav) döneminde de Ebü Bekîr-döneminde de divan di­ye bir şey yoktu. Divanı tesbit eden ve insanları bu şekilde bir arada topar­layan, her taraftaki ahaliyi bir el olarak tesbit eden ve onları kendilerine ya­kın olan düşmanla savaşmakla mükellef tutan Ömer (r.a.) oldu. [35]

8. Cenine (Annesinin Karnındaki Yavruya) Karşı Cinayet:

Derim ki: Bu bölümün kapsamında ve bu bölümde belli bir yer tutan hu­suslardan birisi de annesinin karnındaki ceninin öldürülmesidir. Bu da an­nesinin karnına vurulmak sureliyle annenin cenini önce canlı olarak düşür­mesi, sonra da bu ceninin ölmeğidir. Bütün ilim adamları der ki: Böyle bir durumda eğer hata yoluyla olmuşsa, tam bir diyet ödenir.

Kasten öldürmede ise, kasameden sonra tam diyet ödenir. Kasame (yemin ettirme") sözkonusu olmaksızın tam diyet ödeneceği de söylenmiştir. Ceninin, hayatta olup olmadığının ne ile anlaşılacağı hususunda görüş ayrılığı bulun­makla birlikte şu hususlarda fukahâ ittifak etmişlerdir: Cenin, ağlıyarak düş­se, yahut süt.emse veya mutıakkak nefes aldığı tesbit edilse, hayatta oldu­ğu anlaşılsa öldükten sonra tam olarak diyetinin ödenmesi gerekir Şayet ha­reket ederse, Şafiî ve Ebû Hanife'ye göre, hareket onun hayatta olduğunun delilidir. Mâlik ise şöyle der: Uzun süre hayatta oluşu ile birlikte olmadık­ça tek başına hareket hayatta oluşuna delil olmaz. Bütün ilim adamlarına gö­re ceninin erkek ve dişi olması arasında bir fark yoktur.

Şayet annesi, cenini ölü olarak düşürecek olursa, o takdirde erkek bir kö­le veya bir cariye vermek gerekir. Şayet kadın, karnına vurulduğu halde ço­cuğu düşürmez fakat, çocuk karnında bulunduğu halde annesi ölürse, o tak­dirde cenin için herhangi bir şey ödemek gerekmez. Bütün bu hususlarda ic­ma vardır. Görüş ayrılığı yoktur.

Bununla beraber el-Leys b. Sa'd ile Davud (ez-Zahirî)'den şöyle dedikle­ri rivayet edilmiştir: Karnına vurulduğu İçin ölen bir kadının ölümünden son­ra cenini ölü olarak bırakırsa, cenin karşılığında btr gurre ödenir. Hatta ölü­münden önce veya sonra ceninini düşürmüş olması arasında bir fark yoktur. Muteber olan anneye vurulması halinde annenin hayatta olup olmadığıdır.

Diğer fakihler ise şöyle demişlerdir: Anennin ölümünden sonra cenin ölü olarak çıkacak olursa, bir şey ödemek gerekmez. Tahavî ise, fukahânın çoğunluğu lehine delil serdederek şöyle demektedir: Beraberlerinde Leys de olduğu halde fukahâ görüş birliği halinde şunu kabul ederler: Kadın hayat­ta iken karnına vurulacak olursa, bundan dolayı cenini karnında bulundu­ğu halde ölür ve cenin düşmezse, cenin dolayısıyla birşey ödemek gerekmez. İşte ölümünden sonra ceninin düşmesi halinde de hüküm aynen böyledir, [36]

9. Gurre'nin Mahiyeti ve Konu île İlgili Diğer Hükümler:

Gurre (olarak ödenecek olan köle ve cariyenin) ancak beyaz olması ge­rekir. Ebû Amr b. el-Alâ Rasûİullah (sav)'ın: "Ceninde ya gurre köle veya gur­re cariye vardır" [37] buyruğu hakkında şöyle demektedir: Şayet Rasûİullah (sav), gurre demekle özel bir manayı kastetmemiş olsaydı (bu kelimeyi kul-lanmaksızın): Ceninde köle veya cariye vardır, demekle yetinirdi. Fakat o bu­nunla bunların beyaz tenli olmasını kastetmiştir. Dolayısıyla diyet olarak ve­rilecek köle ve cariyenin mutlaka beyaz tenli olmaları gerekir, başka türlü ka­bul olunmaz, Cenin karşılığında ödenecek bu köle ve cariyenin siyah olma­ları makbul değildir.

Gurre'nin kıymeti hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Mâ­lik der ki: Gurre'nin kıymeti, elli dinar, yahut altıyüz dirhemdir. Yani hür ve müslüman bir kimsenin diyetinin onda biridir. Yine hür olan ceninin anne­sinin diyetinin onda biridir. Aynı zamanda bu, İbn Şihab, Eabia ve sair Me-dineli alimlerin de görüşüdür.

Rey ashabı ise derler ki: Gurre'nin kıymeti beşyüz dirhemdir.

Şafiî der ki: Gurre'nin yedi yahut sekiz yaşında olması gerekir. Bu gurre'nin kusurlu olmakla birlikte (hak sahibi olan mağdur) kabul edilme mükellefi­yeti yoktur. Mâlik'in görüşüne göre ceninin diyetini ödemek durumunda olan kişi, bir gurre vermek ile annesinin diyetinin onda birini ödemek arasında muhayyerdir. Yani, eğer altın kullanan belde ahalisinden ise, yirmi dinar, gü­müş kullanan belde ahalisinden ise, altıyüz dirhem, ya da zekâtta kabul edi­len develerden beşte birlerini alır.

Mâlik ve arkadaşları derler ki: Gurre caninin malından ödenir. Bu, el-Hasen b. Hayy'ın da görüşüdür. Ebû Hanife, Şafiî ve arkadaşları ise, gurre'yi âki­le öder, demektedirler. Daha sahih olan da budur. Çünkü Muğire b, Şu'be'nin şu hadisi bunu ifade etmektedir:

Muğire b, Şu'be'nin rivayetine göre iki kadın ensardan iki adamın nikâhı altında, idiler. -Rivayetlerin birisinde birbirlerini kıskandılar denilmektedir O kadınlardan birisi diğerine çadırın direği ile vurdu ve onu öldürdü. İki adam Peygamber (sav)'m huzuruna gidip davalaştılar ve şöyle dediler: Ağlamamış, yemek yememiş, içmemiş, dünyaya gelirken sesi çıkmamış birisinin mi di­yetini ödiyeceğiz? Böyle birisinin kanı heder olmalıdır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (itirazı yapan bu sözlerini kafiyeli bir şekilde söylediğinden do­layı) şöyle buyurdu: "Bedevi arapların secı'eleri gibi mi seci'li konuşuyorsun?" Hz, Peygamber cenin hakkında bir gurre olarak diyet ödenmesini ve bunun kadının âkilesi tarafından ödenmesini hükme bağladı. [38]

Bu ise sabit ve sahih bir hadistir Görüş ayrılığı oiJuğu yerde gereğince hü­küm vermeyi gerektiren açık bir nassdtr. Öldürülen kadının diyeti, âkile ta­rafından ödenmesi gerektiğine göre, kıyas ve mantığa göre ceninin diyetinin de böyle olması gerekir. Bizim İİim adamlarımız ise, aleyhine hüküm veri­len kişinin söylediği: Nasıl diyetini öderim? şeklindeki sözünü delil göstere­rek şöyle demişlerdir: İşte bu, aleyhine hüküm verilenin muayyen bir kim­se olduğuna delalet etmektedir ki, bu da cinayeti işleyen kişinin kendisidir. Eğer ceninia diyetini âkilenin ödemesine hüküm vermiş olsaydı, şöyle de­mesi gerekirdi: Haklarında hüküm verilen kimseler dediler ki:

...Kıyasa göre ise, cinayet işleyen herkesin cinayetinin kendi aleyhine ol­ması (cezasının kendisi ödemesi) gerekmektedir. Bundan kendisine muarız başka bir delilin bulunmadığı ve bu kıyasa muhalif hüküm ifade eden deli­lin var olma hali müstesnadır. Mesela, muhalif kanaat belirtilmesi caiz olma­yan icma yahut kendisiyle tearuz halinde başka bir rivayetin bulunmadığı, adil ve ahad raviler tarafından nakledilen bir sünnetin nassı gibi. Bu gibi de­liller olduğu takdirde bunların gereğince (kıyasa muhalif dahi olsa) hüküm vermek icabeder. Yüce Allah da: "Her nefsin kazandığı (kötülük) mutlaka kendi aleyhinedir. Günahkâr hiçbir kimse de başkasının günahını yüklen­mez" (el-En!âm, 6/164) diye buyurmaktadır. [39]

10, Cenin Canlı Olarak Doğarsa:

Ceninin canlı olarak dünyaya gelmesi halinde diyet ile birlikte keffâretin gerektiği hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ölü oiarak doğması halinde ise keffâret hususunda görüş ayrılıktan var­dır. Mâlik der ki: Bu durumda hem gurre, hem de kefferat gerekir. Ebû Ha-nife ile Şafiî ise; ğurre gerekir, kefferat yoktur, derler

Gurre'nin ceninden miras alınıp alınmayacağı hususunda da ilim adamla-nnın farklı görüşleri vardın Mâlik, Şafiî ve arkadaştan derler ki: Ceninde öden­mesi gereken gurre, yüce Allah'ın Kitabı gereğince ceninden miras alınır. Çün­kü o bir diyettir,

Ebû Hanîfe ve arkadaşları der ki: Gurre yalnızca anneye aittir. Çünkü bu anneye karşı, onun organlarından bir organın kesilmesi yoluyla işlenmiş bir cinayettir. Ve gurre diyet değildir. Buna delil olan hususlardan birisi şudur: Diyetlerde gerektiği gibi, ceninde erkek veya dişi olması nazarı itibara alın­maz, işte bu da ceninin bir organ gibi değerlendirilmiş olduğunun delilidir.

İbn Hürmüz şöyle dermiş: Ceninin diyeti özel olarak ebeveynine aittir. Ba­bası üçte ikisi, annesi üçte birini alır. Onlardan hayatta olan bu hisseyi alır, Birisi ölmüş bulunuyor ise, kalan anne olsun baba olsun kalanlarına verilir, kardeşler herhangi bir şeyini miras alamazlar. [40]

11. Diyetin Bağışlanması Halinde de Keffâret Sakıt Olmaz:

Yüce Allah'ın: "Onların sadaka olarak bağışlamaları müstesna" buyru-ğundaki "{ jil*i H Sadaka olarak bağışlamaları" buyruğunun aslı (SjtJ-a^^l) şeklindedir. "Te" harfi, "sâd" harfine idğam edilmiştir, Tasadduk ise vermek demektir. Buyruğun ifade ettiği anlam da şudur: Ancak maktul'ün mirasçı­ları olan velileri, katili, Allah'ın kendilerinin lehine ve katiller tarafından öden­mesi icabeden diyeti ödemekten ibra ederlerse, o takdirde diyet ödemesi, ge­rekmez.

Görüldüğü gibi bu birinci türden olmayan bir istisnadır (munkati'dır). Ebû Abdurrahman ve Nubeyh, < ijjju^ ) şeklinde "sad" harfini şeddesiz ve ("ye" harfi ile değil de) "te" harfi ile okumuşlardır. (Sadaka olarak bağışlamanız müs­tesna, anlamında olur). Aynı şekilde Ebû Amr da böyle okumuştur. Fakat Ebû Amr, "sad* harfini de şeddeli okumuştur. Bu kıraate göre ise, ikinci "te"nin hazf edilmesi caizdir. Fakat "ye" ile okuyuşa göre "te"nin hazf edilmesi caiz olmaz, Ubey ve İbn Mesud'un Mushaflarında "( ^Ju*); Sadaka olarak bağış­lamaları" şeklindedir.

Yüce Allah için verilmesi gereken keffâret ise, velilerinin (katili) ibra et­mesi ile sakıt olmaz, Çünkü katil (hataen öldürmekle birlikte) yüce Allah'a ibadet etmekte olan bir kişiyi telef etmiştir.

O bakımdan Rabbine İbadet için bir başkasını kurtarması onun görevidir. Ancak velilerin hakkı olan diyet sakıt olur, (bu sakıt olmaz). Keffâret ise, yal­nızca caninin malından ödenmesi gerekir Onun âkilesi keffâretten herhan­gi bir şey yüklenmez. [41]

12, Kâfirler Diyarında Öldürülen Mü'minin Hükmü:

Yüce Allah'ın: "Şayet (öldürülen) mü'min olmakla beraber, size düş­man olan bir kavimden ise..." buyruğunda ele alınan bu mesele kâfirler di­yarında, yahut onlarla savaş esnasında kâfirlerdendir diye öldürülen mü'min hakkındadır.

İbn Abbas, Katade, es-Süddî, İkrime, Mücahid ve en-Nehaî'ye göre mana şudur: Eğer bu öldürülen kişi, iman etmekle birlikte "size düşman olan bir kavim" olan kâfir kavmi arasında kalmış mü'min bir kimse ise, onun İçin di­yet ödemek gerekmez. Sadece onu öldürmekten dolayı keffâret olarak bir kö­lenin hürriyetine kavuşturulması gerekir. Malik'ten meşhur olan görüş budur. Ebû Hanife de böyle demiştir.

Bu durumda diyetin düşmesinin iki sebebi vardır Birincisi, öldürülenin ve­lilerinin kâfir oluşudur. Onlara diyet ödenerek bu diyetle güç kazanmaları­na sebep olmak doğru değildir. İkincisi ise, İman ettiği halde hicret etmeyen bu kişinin hürmeti, az bir hürmettir. Bundan dolayî da diyet yoktur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "îman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar sizin onlara karşı hiçbir velayet (mükellefiyetiniz yok­tur." (el-İnfitar 8/72)

Bir kesim de şöyle demektedir: Diyetin düşmesine maktulün velilerinin kâfir oluşlarının sebep olarak görülmesi yeter.

Öldürme ister müslümanlar arasında hataen olmuş olsun, isterse de kav­mi arasında iken ve hicret etmemiş olduğu halde öldürülmüş olsun, ister hic­ret etmiş sonra da kavmine geri dönmüş olsun, bunun keffâreti sadece bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır, onun için diyet ödemek sözkonusu değil­dir. Zira diyetinin kâfirlere ödenmesi sahili olamaz. Şayet diyet ödemek icabetseydi, beytülmal lehine ve beytülmaî üzerine icabetmesi gerekirdi. Böy­le bir yerde ise diyetin vücubu sözkonusu değildir. İsterse öldürme İslâm di­yarında cereyan etmiş olsun. Şafiî'nin görüşü budur Evzaî, es-Sevrî ve Ebû Sevr de bu görüştedir.

Birinci görüşe göre, eğer mü'min İslâm diyarında Öldürülmüş ise, onun kav­mi (velileri, yakınları) harp diyarında bulunuyorlarsa, bu durumda beytülma-le diyetinin ödenmesi ve keffâret gerekir.

Derim ki: Müslim'im Sahih'inde Usame'den gelen şu rivayet de bu kabil­dendir. Usame dedi ki: Rasûlullah (sav) bizleri de bir seriyye ile gönderdi. Cühenelilere ait el-Hurukat denilen yerde sabah baskını düzenledik. Bir ada­ma yetiştim, o, lâilalıe illallah dedi. Ancak mızrağımı ona sapladım. Bundan dolayı içimde bir rahatsızlık belirdi. Bunu Peygamber (sav)'a anlattım. Rasûluİlah (sav): "O, lâilahe illallah dediği halde onu öldürdün ha" diye bu­yurdu. Ey Allah'ın Rasulü, dedim. O, silahtan korktuğu için o sözü söyledi. Şöyle buyurdu: "Bunu gerçekten mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı söylediğini anlayasin diye ne diye kalbini yarmadın." [42]

Hz. Peygamber bundan dolayı ne kısas uygulanmasına, ne de diyet veril­mesine hükmetti. Usame'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) daha sonra bana üç defa mağfiret diledi ve bir köle azad et, diye bu­yurdu. Ancak kısas veya diyet hükmünü vermedi.

İlim adamlarımın der ki: Kısasın neden sakıt olduğu gayet açıktır. Çünkü öldürme haksızca ve saldın kastıyla olmamıştır. Diyetin sakıt olmasının üç sebebi vardır. Evvelâ, Hz. Peygamber ona asıl olarak savaşmaya izin vermiş­ti. Dolayısıyla tıpkı sünnet yapan sünnetçinin ve doktorun uygulamasında gö­rülebildiği gibi kanı dökülmemesi gereken, bir canı yanlışlıkla telef etti.

İkinci olarak, öldürülen bu kişi düşmandandı. Müslümanlar arasında onun herhangi bir velisi yoktu ki, bu velisine onun diyeti ödensin. Çünkü Allah: "Şayet... size düşman olan bir kavimden ise” diye buyurmaktadır. Nitekim bunu az önce açıkladık.

Üçüncüsü ise, Usame, öldürdüğünü itiraf etmekle birlikte bu hususta başkası tarafından herhangi bir delil ortaya konulmuş değildir. Âkile ise iti­raf dolayısıyla diyete iştirak etmez. Üsame'nin, kendisinden diyetin ödene­bileceği bir malının bulunmaması da muhtemeldir.

Doğrusunu en İyi bilen Allahtır. [43]

13. Hata Yoluyla Öldürülen Kişi Müslümanlarla Antlaşması Bulunan Bir Kavimden İse:

Yüce Allah'ın: "Şayet kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir ka-vimdense..." buyruğu ise, hata yoluyla öldürülen zımmi ve muâlıid (antlaşmalı bir kavme mensup) kimse hakkındadır. Bu durumda da hem diyet, hem de kefiaret gerekir. Bunu, İbn Abbas, eş-Şa'bî, Nehaî ve Şafiî söylemiştir. Taberî de bunu tercih eder ve şöyle der: Şu kadar varki, yüce Allah burada öl­dürülenin durumunu müphem bırakarak, mü'minlerden ve harp ehlinden öl­dürülen kimse hakkında dediği gibi, bunun hakkında da "mü'min olmak­la beraber" diye buyurmamaktadır. Önce geçeni kayıtlı olarak zikretmekle birlikte burada onu mutlak olarak zikretmiş olması, öncekinden farklı oldu­ğunun delilidir.

el-Hasen, Cabir b, Zeyd ve yine İbrahim (en-Nehaî) der ki: Buyruğun an­lamı şudur: Şayet hataen öldürülen kişi, mü'min bir kimse olup sizlerle ant­laşması bulunan bir kavimden ise ve onlarla yaptığınız antlaşma da kendi­lerinden öldürülen kimsenin diyetini almaya daha bir lıak sahibi olmalarını gerektirmekte ise, böyle birisini öldürmenin keffareti, köle azad etmekle diyetini ödemektir. el-Hasen buradaki: "Şayet kendi­leriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimdense" buyruğunu:

"Şayet kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir kavimden olup, kendisi de mü'min ise..." diye okumuştur. el-Ha­sen der ki: Müslüman bir kimse, zımmi bir kimseyi öldürecek olursa, onun için keffâret sözkonusu değildir.

Ebû Ömer der ki: Hicazlılara göre âyet-i kerimenin anlamı, başta geçen yü­ce Allah'ın: "Bir mü'min diğer bir mü'mini -yanlışlıkla olması müstesnâ-öldüremez" buyruğu ile birlikte anlaşılır.

Bundan sonra ise yüce Allah: "Şayet... bir kavimdense" diye buyurmak­tadır ki, bununla kastettiği "öldürdüğünüz kişi mü'min ise" dir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

İbnü'l-Arabî de der ki: Bence uygun görüş, cümlenin mutlak ifadenin mu-kayyede hamledilmesi şeklinde anlaşılması gerektiğidir. [44]

Derim ki: İşte el-Hasen'in söylediğinin manası ve Ebû Ömer'in Hicazlılar-dan naklettiği de budur.

Yüce Allah'ın: "Bir diyet vermek" lafzının nekire olarak gel­mesi muayyen bir diyetin ödenmesini gerektirmemektedir.

Şöyle de denilmiştir. Bu, kendileriyle Peygamber (sav) arasında belli bir süreye kadar müslüman olmaları ya da kendilerine savaş ilan edilmesi şek-

lınde bir antlaşmaları bulunan arap müşrikleri hakkındadır. Bu antlaşmaklar­dan bir kimse öldürülecek olursa, onun için diyet ödemek ve keffarette bu­lunmak gerekirdi. Daha sonra bu yüce Allah'ın: "Müşrikler arasından kendileriyle antlaşmada bulunduğunuz kimselere Allah ve Rasulünden bir ültimatomdur bu" (et-Tevbe, 9/1) buyruğu ile nesh oldu. [45]

14. Kadının Diyet Miktarı:

İlim adamları kadının diyetinin, erkeğin diyetinin yarısı olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Ebû Ömer der ki: Kadının diyetinin, erkeğin diyetinin ya­rısının olmasının sebebi -Allahu a'lem- kadının, erkeğin mirasının yarısı ka­dar almasıdır. Yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olma­sıdır. Ancak bu, yalnızca hata yoluyla öldürmelerdeki diyet için böyledir.

Kasti öldürülmelerde ise erkekler için de kadınlar için de kısas sözkonu-sudur. Çünkü yüce Allah: "Can, cana karşılıktır" (el-Maide, 5/45) ile daha önce el-Bakara Sûresi'nde geçtiği üzre (2/178. âyet, 5- başlıkta) hür de hü­re karşılıktır. [46]

15. Birisinin Diğeri Üzerine Düşmesi, Çarpışma v.b. Hallerde Başkasının, Ölümüne Sebep Teşkil Etme Haline Dair Hükümler:

Dârakutnî, Musa b. Ali b. Râbah el-Lahmi'den şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Babamı şöyle derken dinledim: Gözleri görmeyen birisi, Ömer b. Hattab (r.a)'ın halifeliği döneminde bir hac mevsiminde şu mısraları okudu:

"Ey insanlar, ben görülmedik bir şeyle karşı karşıya kaldım

Hiç gözü görmeyen bir kimse, gözü gören ve sağlıklı birisinin diyetini öder mi?

Bu ikisi (gözü görmeyen ve sağlıklı kişi) birlikte düştüler

ve ikisi de kırılıp döküldüler."

Olay şöyle olmuştu: Âma olanı, gözü gören birisi çekiyorken her ikisi de bir kuyuya düştüler. Gözleri görmeyen görenin üzerine düştü ve gözü gö­ren öldü. Hz. Ömer de gözleri görenin görmeyen tarafından diyetinin öden­mesine dair hüküm verdi. [47]

İlim adamları biri diğerinin üstüne düşüp birileri ölenin durumu hakkın­da farklı kanaate sahiptirler. İbn ez-Zübeyr'den gelen rivayete göre, üstte olan altta kalanın diyetini öder amma, altta kalan üstte olanın diyetini ödemez. Ay­nı zamanda bu Şureyh, en-Nehaî, Ahmed ve İshak'ın da görüşüdür.

İmam Mâlik; biri diğerini çeken ve nihayette düşüp ölen iki kişi hakkın­da şöyle demiştir: Çekenin âkilesinin diyet ödemesi gerekir. Ebû Ömer der ki: Bu hususta görüş ayrılığının olduğunu sanmıyorum. -Doğrusunu en iyi bilen Allahtır ya- bizim mezhep alimlerimizden müteahhirlerden birisi ile Şa­fiî mezhebine mensup birisi şöyle demiştir: Bu durumda diyetin yarısını öder. Çünkü hem onun fiili hem de düşenin düşmesinden dolayı ölmüştür.

Bir kimse, bir diğerinin üzerine evin damından düşecek ve ikisinden bi­risi ölecek olurlarsa, el-Hakem ve İbn Şubrume derler ki: Onlardan hayatta kalan tazminatı öder. Şafiî ise, biri diğerine çarpan ve ikisi de bunun sonu­cunda ölen kimseler hakkında kendisine çarpılanın diyetinin, çarpanın âki-lesi tarafından ödeneceğini, buna karşılık, çarpanın ise diyetinin heder ola­cağını söylemiştir. Birbiriyle çarpışan ve bunun sonucunda ölen iki süvari hak­kında da şöyle demiştir: Bunların her birisi ötekinin yarım diyetini öder. Çün­kü bunların herbirisi hem kendi fiili, hem de diğerinin fiili dolayısıyla ölmüş­tür. Osman el-Betti ve Züfer de böyle demiştir.

Mâlik, Evzaî, el-Hasen b. Hayy, Ebû Hanife ve arkadaşları ise, birbirleriy­le çarpışıp Ölen atlılar hakkında şöyle der: Her birisinin diyeti diğerinin âki-lesi tarafından ödenir. İbn Huveyzimendâd der ki; Eğer, gemiyi yönlendiren kaptanın kendisi değilse birbiriyle çarpışan iki gemi ile atı o tarafa götüren süvari değilse birbirine çarpışan iki süvarinin durumu da bize göre böyledir.

Mâlik'ten, birbiriyle çarpışan iki gemi ile İki atlı hakkında her birisinin te­lef ettiği şeylerin tazminatını diğerine eksiksiz olarak vereceği görüşü de ri­vayet edilmiştir. [48]

16. Kitap Ehlinin Diyeti:

Bu kabilden olmak üzere ilim adamları kitap ehlinin diyeti İle ilgili tafsi­latta farklı görüşlere sahiptirler.

Mâlik ve arkadaşları derler ki: Kitap ehlinin diyeti, müslümanın diyetinin yarısıdır. Mecusî'nin diyeti ise sekizyliz dirhemdir. Bunlara mensup kadınla­rın diyeti bunun da yansıdır. Bu görüş Ömer b. AbcTulaziz, Urve b. ez-Zübeyr ve Amr b. Şuayb'dan rivayet edilmiştir. Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir: Yine bu manada, Süleyman b. Bilal, Abdurrahman b. el-Haris b. el-Ayyaş b. Ebi Rebiâ'dan, o, Amr b. Şuayb'dan, o, babasından, o, dedesi yoluyla, Pey­gamber (sav)ın yahudi ve hıristiyanın diyetini müstümanın diyetinin yarısı olarak tesbit ettiği rivayet edilmiştir. [49] Burada geçen Abdurrahman'dan, es-Sevrî de rivayette bulunmuştur,

İbn Abbas, eş-Şa'bî ve en-Nehaî derler ki: Kendileriyle antlaşma bulunan­lara mensup oianlardan hata yoluyla öldürülen kişinin mü'min ya da kalır ol­duğuna bakılmaksızın, şayet kavminin ahdi kapsamında ise, onun diyeti müs­lümanın diyeti gibidir. Bu, Ebû Hanife'nin, es-Sevrî'nin, Osman el-Bettî'nin ve el-Hasen b. el-Hayy'ın da görüşüdür. Onlar, bütün diyetleri eşit kabul eder­ler. Müslümanın, yahudinin, hıristiyanın, mecusinin, rnuahhid ve zımmi'nin diyeti birdir derler. Aynı zamanda bu, Ata, ez-Zührî ve Said b. el-Müseyyeb'in de görüşüdür. Bu konudaki delilleri ise yüce Allah'ın; "Akrabalarına bir di­yet vermek" buyruğudur. Bu da diyetin müslümanın diyeti gibi eksiksiz bir diyet olmasını gerektirmektedir. Bu görüşlerini Muhammed b. îshak'ın, Da-vud b. el-Husayn'dan, onun İkrime'den, onun İbn Abbas'tan Kureyzaoğullan ile Nadiroğullan kıssası ile İlgili olarak yaptıkları rivayetle desteklerler. Buna göre Rasûhjllah (sav) hiç bir fark gözetmeksizin onların diyetini tam bir diyet olarak tesbit etmiş ve ödemişti. [50]

Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) ise der ki: Bu, nisbeten gevşek bir hadistir, böy­le bir hadis delil olacak özelliğe sahip olmaz.

Şafiî de der ki: Yahudi ile hıristiyanın diyeti, müslümanın diyetinin üçte bi­ri kadardır. Mecusi'nin diyeti ise sekizyüz dirhemdir. Bu konudaki delili de şudur: Bu miktar, bu husustaki görüşlerin asgarîsidir. Zimmet ise yakin bir delil veya bir hüccet olması müstesna beridir. (Borçsuz ve mükellefiyetsiz ka­bul edilir.) Aynı zamanda bu görüş, Hz, Ömer ile Hz. Osman'dan rivayet edil­miştir, İbnü'l-Müseyyeb, Ata, el-Hasen, İkfime, Amr b. Dinar, Ebû Sevr ve İs-hak da bu görüştedir, [51]

17. Azad Etmek İçin Köle Bulunamayacak Olursa:

Yüce Allah'ın: "Kim bulamazsa" yani kim azad "etmek üzere köle bulamaz, ve yahutta köle satın alabilecek kadar serveti yoksa, "Allah'tanbîr tevbe ol­mak üzere İki ay aralıksız oruç tutmalıdır." O kadarki, arada bir gün oruç tutmayacak olursa, yeniden başlar. Cumhurun görüşü budur. Mekkî de eş. Şa'bî'den şöyle dediğini nakletmektedir: İki ay oruç tutmak, gücü yetemeyecek kimseler için hem diyetin, hem de köleyi hürriyetine kavuşturmanın ye­rine geçer. İbn Atiyye der ki: Ancak bu görüş bir yanılmadır. Çünkü diyeti ancak âkile öder. Katil'in mükellefiyeti değildir. Taberî ise bu görüşü Mes-ruk'tan nakletmektedir. [52]

18. Aralıksız İki Ay Oruç Tutması Gereken Hastanın Hükmü ve Kadının Ay Hali Olması:

Ay hali olmak, kesintisiz oruç tutmaya engel değildir. Bu konuda görüş ay­rılığı yoktur. Böyle bir kadın temizlendikten sonra eğer geciktirmeksizin ge­ri kalan orucuna devam edecek olursa, bunun dışında herhangi bir mükel­lefiyeti yoktur. Eğer fecirden önce temizlenecek olur da, temiz olduğunu bi­le bile o günün orucunu terk ederse, bir gurup ilim adamına göre yeniden orucuna başlaması gerekmektedir. Bunu Ebû Ömer söylemiştir.

Peşpeşe tutulması gereken iki ay orucun bir bölümünü tutmuş hastanın hükmü hakkında da iki farklı görüş belirtmişlerdir. Mâlik der ki: Yüce Allah'ın Kitabı gereğince kesintisiz iki ay oruç tutması icabeden herhangi bir kimse­nin bir mazereti, hastahlğı veya ay hali gibi bir sebebi olmaksızın oruç aç­ma hakkı yoktur. Yolculuk yapıp yolculuğunda oruç açma hakkı da yoktur.

Hasta olması halinde, iyileştikten sonra orucuna devam eder, diyenler ara­sında Said b. el-Müseyyeb, Süleyman b. Yesar, el-Hasen, eş-Şa'bî, Ata, Mü-cahid, Katade ve Tavus da vardır

Said b. Cübeyr, en-Nehaî, el-Hakem b. Uyeyne ve Ata el-Horasanî ise, has­ta olduğu takdirde iyileştikten sonra orucuna yeniden başlar, derler. Bu ay­nı zamanda Ebû Hanife'nin, arkadaşlarının ve el-Hasen b. Hayy'ın da görü­şüdür. Şafiî'nin iki görüşünden birisi de böyledir.

Şafiî'nin bir başka görüşü daha vardır: Mâlik'in dediği gibi, önceki orucu­na kaldığı yerden devam eder. İbn Şubrume der ki: Eğer orucuna devam et­mesini engelleyen bir mazereti varsa, tıpkı ramazan orucunda olduğu gibi, yalnızca orucunu açtığı o gününü kaza eder.

Ebû Ömer der ki: Orucuna kaldığı yerden devam eder diyenlerin delili, şu­dur. Böyle bir kimse hastalığı dolayısıyla peşpeşe orucu devam ettirememek­te mazurdur ve bunu kasten kesmiş değildir. Yüce Allah ise, kasfî olmayan davranışları atfetmiştir. Yeniden orucuna başlar diyenlerin delili ise, peşpe-şe oruç tutmanın herhangi bir mazeret dolayısıyla sakıE olmayan bir farz olu­şu ve kestiği takdirde günaha düşeceğidir Bu da namaza kıyasen böyledir. Çünkü namaz, ardı arkasına kılınan rekâllerdir. Herhangi bir özrü dolayısıy­la namazını yarıda kesecek olursa, namazını yeniden kılar, kaldığı yerden na­mazına devam etmez. [53]

19. Bu Ceza Bir Tevbedir:

Yüce Allah'ın: “Allah'tan bir tevbe olmak üzere" buyruğu mastar (meful-i mutlak) olarak nasb edilmiştir. Anlamı ise, o günahtan bir dönüş olarak.,.

Hata yoluyla öldürenin böyle bir tevbeye ihtiyaç duyması, gereken şekil­de sakınmaması dola yısıy ladır. Halbuki onun bu konuda gereken şekilde sa­kınması ve dikkat etmesi gerekirdi.

Şöyle de denilmiştir: Yani o, bu şekilde peşpeşe oruç tutsun. Çünkü yü­ce Allah, köleyi hürriyetine kavuşturmak yerine bedel olmak üzere oruç tut­masını kabul etmek üzere onun yükümlülüğünü hafifletmiştir. Nitekim yü­ce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: "Allah nefislerinize karşı hainlik etmekte olduğunuzu bildiği için teubenizi kabul etti." (el Bakara, 2/187) Ya­ni yükünüzü hafifletti. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: "O, sizin bu­nu sayamayacağınızı bildiği için tevbenizi kabul etti.” (el-Müzemmil, 73/20) [54]

20, Allah Her Şeyi Bilendir, Hakimdir:

"Allah" bilinmek durumunda olan her şeyi *çok iyi bilendir." Ezelde de, ebedde de. "Gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.* Hükümleri sapasağlam­dır, her şeyi yerli yerinde yapandır. [55]

93. Kim de bir mü'mini kasten öldürürse, cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kasten Öldürmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Kim de... öldürürse" buyruğundaki; "Kim," şart edatıdır. Cevabı ise... "Cezası” buyruğudur. İleride gelecektir.

İlim adamlar^ kasten öldürenin nitelikleri hususunda farklı kanaatlere sa­hiptirler. Ata, en-Nehaî ve başkaları şöyle demektedir: Kılıç, hançer, mızrak ucu ve buna benzer kesmek, koparmak için hazırlanmış ve sivriltilmiş demir aletlerle öldüren veya taş ve buna benzer öldürücü olduğu bilinen ağır şey­lerle öldüren kimse kasten öldüren kimsedir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Demir aletle olsun, taş, sopa veya bundan başka bir araçla olsun, başkasını öldüren herkes kasten öldüren kim­sedir. Cumhurun görüşü de budur. [56]

2. Kasten Öldürme, Hata Yoluyla öldürme ve Kasta Benzer Hata İle Öldürme:

Yüce Allah Kitab-ı Keriminde, kasten öldürme ile hata yolu ile öldürme­yi sözkonusu ederek, kasta benzer öldürmeyi sözkonusu etmemiştir. Böyle bir öldürmeyi kabul edip etmemek hususunda ilim adamlarının farklı görüş­leri vardır. İbnü'l-Münzir der ki: Mâlik, böyle bir öldürme çeşidini kabul et­memektedir. Mâlik der ki; Allah'ın Kitabında ancak kasten öldürme ile ha-taen öldürmeden sözedilmektedir. Bunu, el-Hattabî de Mâlikten nakleder ve şunu,da söylediğini ekler: Kasta benzer öldürmeyi ise biz bilmiyoruz.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Mâlik ile Leys b. Sa'd, kasta benzer öl­dürme çeşidini kabul etmezler. Onlara göre ısırmak, tokat vurmak, kamçı vur­mak, sopa ile vurmak ve buna benzer çoğunlukla öldürücü olmayan şeyler­le öldürülen bir kimse kasten Öldürülmüş olur ve bu durumda kısas gerekir,

Yine Ebû Ömer der ki: Ashab ve tabiinden bir gurup da ikisinin bu görü­şünü ifade etmişlerdir. İslâm aleminin değişik bölgelerindeki fukahânın ço­ğunluğu ise, bütün bu öldürme şekillerinin kasta benzer öldürme olduğu görüşündedirler. Ayrıca bu, Mâlik'ten de zikredilmiş olup, İbn Velıb ile ashab ve tabün'den bir gurup da bu görüştedir,

İbnü'l-Münzir der ki: Kasta benzer öldürme, bizim mezhebimizce gereğin­ce amel olunan bir husustur. Kasta benzer öldürmeyi kabul edenler arasın­da eş-Şa’bî, el-Hakem, Hammad, en-Nehaî, Katade, Süfyan-ı Sevrî, Iraklılar ve Şafiî de vardır. Aynca biz bunu, Ömer b, el-Hattab ve Ali b. Ebi Taiib (r.an-lıuma)!dan da rivayet etmiş bulunuyoruz.

Derim ki: Sahih olan da budur. Çünkü hakkında ihtiyatlı davranilmasma en layık olanlar kanlardır, Zira, aslolan bu kanların bedenleri İçerisinde muhafaza edilmesidir. Kan, ancak en ufak bir tereddüdün sözkonusu olma­dığı, apaçık bir sebep ile mubah olabilir. Böyle bir öldürme şeklinde ise mü-bahlığı su götürür, tartışılır. Zira böyle bir öldürme çeşidi, bir bakıma kastı, bir bakıma da hataen öldürme olarak değerlendirilebileceğinden hakkında kasta benzer öldürmedir, dtye hüküm verÜmîşEir.

Çünkü bu durumda vurmak her ne kadar kasıt îse de öldürmek kastı yok­tur. Bu öldürme kastı olmaksızın meydana geldiğinden dolayı bir taraftan kı­sas sakıt olur, diğer taraftan da diyet taglîz edilir (ağırlattırılır). Sünnette de buna benzer hükümler ifade edilmiştir.

Ebû Davud, Abdullah b. Amr yoluyla Rasûlullah (sav)1 in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedir: "Kamçı ve asa ile meydana gelen kasta benzer ha­ta ile öldürmenin diyeti, kırkının karnında yavruları olması şartıyla yüz de­vedir." [57] Dârakutnî de, îbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmektedir:

Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim kasten öldürülürse, elinin kazandı­ğının bir cezası olmak üzere o da kısasen öldürülür. Haîaen öldürmede ise, diyet vardır, kısas yoktur. Her kim taş, sopa veya kamçı ile öldürülür fakat kimin tarafından öldürüldüğü belli değilse, o takdirde onan diyeti deve yaşları ağırlaştırılmış olarak verilir."[58]

Yine Dârakutnî, Süleyman b. Musa yoluyla Amr b. Şuayb'dan o, babasın­dan, o da dedesinden şöyle dediğini rivâyec etmektedir:

Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kasta benzer öldürmenin diyeti, kasten öl­dürmedeki gibi, (fakat) ağırlaştırıhr. Ancak, böyle bir kimse öldürülmez." [59] Bu açık bir nasstır.

Tavus; sopa, kamçı veya taş atımı sırasında kendisine atılan bir şey isabet edip de ölen kimse hakkında şöyle demektedir: Bunun karşılığında diyet öde­nir. Fakat, onu öldürenin kim olduğu bilinemediğinden dolayı da ona karşılık kimse öldürülmez. [60]

Ahmed b. Hanbel de der ki: Hadis-i şerifte geçen "ne (veya kim) olduğu belirsiz (el-ammiyya'r raassup ve dayanışma duygusu dolayısıyla muamma olan ve neden olduğu açığa çıkmayan îş demektir. İslıak der ki: Bu tabir bir topluluğun karşılıklı olarak galeyana gelip birbirlerini öldürmeleri halidir Ke­limenin aslı, sanki işi karışık hale getirmek demek olan "ta'miye yani muarn-malaştırm.ak"tan alınmış gibidir. Bu açıklamaları Dârakutnî zikretmektedir. [61]

Ağırlaştırılmış Diyet (Diyet-i Muğallaza):

Kasta benzer öldürmeyi kabul edenler, ağırlaştırılmış diyetin miktarı hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler.

Ata ile Şafiî der ki; Ağırlaştırılmış diyet, otuzu Hikka (dört yaşma basmış dişi deve), otuzu Cezea (beş yaşına basmış dişi deve) ve kırkı da Muhli! (ya­ni, on yaşma girmiş deve) dir. Bu görüş, aynı şekilde Hz. Ömer, Zeyd b. Sa­bit, Muğire b. Şu'be ve Ebû Musa el-Eşarî'den de rivayet edilmiştir. Mâlik'İn kasta benzer öldürmedir diye kabul ettiği hallerdeki görüşü de budur.

Mâliki mezhebinde meşhur olan görüşe göre, Mâlik ancak, oğlunu kıhç ile vurup öldüren MüdliclLnin oğluyla başından geçen olayın benzerleri hakkın­da kasta benzer öldürmenin olduğunu kabul eder.

Şöyle de denilmiştir: Kasla benzer öldürmelerde ağırlaştırılmış diyet, dört­te birlere bölünür: Bunun dörtle biri üçe basmış dişi deve (Bintu Lebun), dört­te biri dörde basmış dişi deve (Hikka), dörtte biri beşe basmış dişi deve (Ce-zea)? dörtte biri de ikiye basmış dişi deve (Bintu Mahâd) olur.

en-Numan (Ebû Hanife) ile Yakub (Ebû Yusuf }'un görşü de budur. Ayrı­ca bu görüşü Ebû Davud, Süfyan'dan o, Ebû Islıak'tan o, Âsim b. Damra'dark, o da Hz. Ali'den de rivayet etmiştir. [62]

Bu diyetin beşte birlere ayrılacağı da söylenmiştir. Yirmi tanesi iki yaşma basmış dişi deve, yirmi tanesi üç yaşına basmış dişi deve, yirmi tanesi üç ya­şına basmış erkek deve, yirmi tanesi dört yaşına basmış dişi deve, yirmi ta­nesi de beş yaşma basmış dişi deve. Bu da Ebû Sevr'in görüşüdür.

Şöyle de denilmiştir: Bunun kırk tanesi beş yaşma basmış dişi deve (Cezea) ile dokuzuna yeni basmış (Bâzil) deve arasında, otuzu ise dört yaşına basmış dişi deve, otuzu da üç yaşına basmış dişi deve. Bu görüş Osman b. Affân'dan da rivayet edilmiş olup, Hasan-ı Basri, Tavus ve ez-Zührî de bu gö­rüştedirler.

Şöyle de denilmiştin: Otuzdört tanesi hamileliğinin yan dönemini tamamlamış ve dokuz yaşına basmış dişi deve, otuzüç tanesi dört yaşına basmış di­şi deve, otuzüç, tanesi de beş yaşına basmış dişi deve. eş-Şa"bî ve en-Nehaî de böyle demiştir. Ayrıca bunu, Ebû Davud, EbuM-Ahvas'dan, o, Ebû İs-hak'dan, o Âsim b. Damra'dan, o da Hz. Ali yoluyla rivayet etmiştir. [63]

3. Kasta Benzer Öldürmelerde Diyeti Ödemekle Mükellef Olanlar:

Kasta benzer öldürmede diyetin kimler tarafından ödenmesi gerektiği hususunda da ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. el-Harİs el-Utli, îbn Ebi Leyla, İbn Şubrume, Katade ve Ebû Sevr derler ki: Bu diyeti, öldüren kişi ken­di malından öder. eş-Şa'bî, en-Nehaî, el-Hakem, Şafiî, es-Sevrî, Alımed, İshak ve Rey ashabı ise, âkile tarafından ödenir, derler.

İbnü'l-Münzir der ki: Şa'bî'nin görüşü daha sahihtir. Çünkü Ebû Hureyre Peygamber (sav)'ın ceninin diyetinin, öbür kadını vurarak öldüren kadının âkilesi tarafından ödenmesini hükme bağlamıştır. [64]

4. Keffareti Gerektiren Öldürmeler:

İlim adamları kasten öldürmenin diyetini yüklenmeyeceğini akilenin ve böyle bir öldürmenin diyetinin cinayeti işleyenin malından ödeneceğini ic-ma ile kabul etmişlerdir. Buna dair açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûre-si'nde (2/178. ayet, 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine ilim adamları, hata yoluyla öldürenin keffârette bulunacağını icma ile kabul etmekle birlik­te, kasten öldürmekçe keffaretin gerekip gerekmediği hususunda farklı ka­naatlere sahiptirler.

Mâlik ve Şafiî ise, tıpkı hata ile öldürmede olduğu gibi, kasten öldürenin de keffârette bulunacağı görüşündeydiler. Şafiî der ki: Hata yoluyla öldürme­de keffâret vacip olduğuna göre, kasten öldürmede keffâretîn vacip olması öncelikle sözkonusudur. Yine Şafiî: Yanılma halinde sehiv secdesi meşru kı­lındığına göre, kasten yapılan bir kusur dolayısıyla sehiv secdesinin meşru kılınması öncelikle sözkonusudur. Kastı öldürme halinde sözü edilen keffâ­ret, hata yoluyla öldürmede vacip olanı ıskat edecek değildir, der. [65]

Şöylede denilmiştir: Kasten öldürene keffâret ancak affedilip öldürülme-mesi halinde katile vacip olur. Şayet kısasen öldürülecek olursa, malından alınacak bir keffâret yükümlülüğü yoktur. Böyle bir keffâretin icabettiği de söylenmiştir.

Kendisini öldürenin de malından keftaret ödenme yükümlülüğü vardır.

es-Sevrt, Ebû Sevr ve Rey ashabı der kî: Keffaret ancak yüce Allah'ın va­cip kıldığı yerde vaciptir, İbnü'l-Münzir der ki: Biz de bu görüşteyiz. Çünkü, keffâretler ibadettir. Bu konuda bunların temsil yoluyla (kıyas yoluyla) va­cip kılınmaları caiz olamaz. Herhangi bir kimsenin Kitap, sünnet veya icma İle olmadıkça, Allah'ın kullarını yerine getirmekle sorumlu tutacağı bir far­zı tesbit etmek yetkisi yoktur, caiz değildir. Kasten öldüren kimseye kefta-ret ödemeyi öngörenlerin açıklamaları delil olabilecek bir özellikte değildir. [66]

5, Bir Topluluğun Birisini Hata Yoluyla Öldürmesi Hali:

Bir topluluğun hata yoluyla birisini öldürmesi halinde hükmün ne olaca­ğı hususunda, ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir kesim der ki: Her birisinin ayrı ayrı keffârette bulunması gerekir el-Hasen, Ikrinıe, Nelıaî, Haris el-Uklî, Mâlik, Sevrî, Şafiî, Ahmed, İshak, Ebû Sevr ve Rey ashabı da böyle demişlerdir. Bir başka kesim ise, hepsi tefc bir keffaret ödemekle yü­kümlüdürler, demektedirler. Ebû Sevr böyle demiştir. Aynı zamanda bu gö­rüş el-Evzaî'den de nakledilmiştir. ez-Zührî ise, köle azad etmek ile oruç tut­mak ketîareti arasında fark gözeterek, mancınık ite atış yapan ve birisini Öl­düren bir topluluk hakkında şöyle demiştir: Hepsinin bir köle azad etmele­ri gerekir. Eğer azad edecek köle bulamayacak olurlarsa, onların her birisi aralıksız iki ay oruç tutar.[67]

6. Kasten Öldürmenin Vebalinin Büyüklüğü:

Nesaî şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize el-Hasen b- îshak el-Merve-zî -sika bir ravidir- haber vererek dedi ki; Bana Halid b. Hidâş anlatarak de­di ki: Bize Hatim b. İsmail, Beşir b. el-Muhacir'den anlattı: Beşir, Abdullah b. Bureyde'den, o, babasından naklederek dedî ki: Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Mü'minin öldürülmesi, Allah nezdinde dünyanın zeval bulmasından daha büyük bir şeydir." [68] Yine Abdullah (b. Mes'ûd) dan şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kulun kendisinden ilk hesa­ba çekileceği şey namaz, insanlar arasında ilk hükme bağlanacak meseleler ise, kanlar hakkında olacaktır." [69]

İsmail b. İshak da, Nafi b. Cübeyir b. Mut'im'den, o, Abdullah b. Abbas'dan birisinin kendisine şöyle bir soru sorduğunu rivayet etmektedir: Ey Ebu'l-Ab­bas, katilin tevbesi sözkonusu mudur? İbn Abbas, bu soruya hayret eden bir kişinin edası ile: îkî yada üç defa sen ne diyorsun? diye sorduktan sonra, İbn Abbas şöyle dedi: Yazıklar olsun sana, böyle birisinin tevbesi nasıl mümkün olur? Ben Peygamberimizi (sav) şöyle buyururken dinledim: "(Kıyamet gü­nünde) maktul boyun damarlarından kan akarak, başını ellerinden birisine asmış, diğer eliyle de katilini yakasından tutup sürükleyerek getirir. Niha­yet (Allah'ın huzurunda) durdurulurlar. Bu sefer maktul, şanı yüce Allah'a şöy­le der: Rabbim, bu beni öldürdü. Yüce Allah katile: Sen artık bedbaht oldun, der ve katil alınıp cehenneme götürülür.”[70] el-Hasen'den de şöyle dediği ri­vayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ben, mü'minin öldürülmesi hu­susunda (katilin cezasının indirilmesi için) Rabbime müracaat ettiğim kadar hiç bir hususta Rabbime müracaat ecmiş değilim. Ancak benim isteğimi bir türlü kabul etmedi." [71]

7. Kasten Bir Mü'min Öldürenin Tevbesi Mümkün mü:

Kasten bir mü'mini öldüren bir katilin tevbe etmesinin mümkün olup ol­madığı hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Buharî, Said b, Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir; Bunun (Tefsir etmekte olduğumuz âyet) hakkında Kûfeliler ihtilâfa düştüler. Bunun üzerine ben de, bunu öğ­renmek için İbn Abbas'ın yanına yolculuk yaptım. Ona bu âyet-i kerime hak­kında sordum, şöyle dedi: Şu: "Kim de bir mü'minİ kasten öldürürse, ce­zası... cehennemdir" âyeti, (bu hususta) son nazil olan âyettir. Onu herhan­gi bîr şey nesh etmiş değildir. [72]

Yine Nesâî, ondan şöyle dediğini rivayet etmektedir: İbn Abbas'a mü'min bir kimseyi kasten öldürenin tevbesinin mümkün olup olmadığım sordum, bana hayır dedi. Bu sefer ben ona, el-Furkan Sûresi'nde yer alan: "Onlar ki, Allak ile birlikte başka bir ilaha iman etmezler..." (el-Furkan, 25/68) âye­tini okudum, şöyle dedi: Senin bu dediğin âyet Mekke'de inmiştir. Onu Medine'de inen: "Kim de bir mü'mini kasten öldürürse cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş,” âyeti bunu nesh etmiştir. [73] Zeyd b. Sabit'ten de buna benzer bir rivayette bulunarak en-Nisa Sûresi'ndeki bu âyetin el-Furkan Sûresi'ndeki âyetten altı ay sonra nazil olduğunu nakletmekledir. Bir diğer rivayette ise sekiz ay sonra nazil ol­duğu belirtilmektedir. Her ikisini de Nesâî, Zeyd b. Sabit'ten nakletmiştir. [74]

İşte Zeyd b- Sabit ile İbn Abbas'tan gelen bu haberlerle birlikte bu âyet-i kerimenin ifade ettiği umumi manayı, Mutezile mezhebi kabul ederek, işte bu, yüce Allah'ın: "Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisa, 4/48) buyruğundaki umumi ifadeyi tahsis etmektedir derler ve âyet-i kerimede sözü geçen tehdidin kesinlikle bütün katiller hakkında geçerli olduğu görüşü­nü ifade ederek, her iki âyet-i kerimenin arasını da şu sözleriyle telif etme­ye çalışmışlardır; Bu İki âyete göre takdir şöyledir: Allah, kasten öldürme dı­şında bundan başka dilediğine mağfiret eder, demektir.

Aralarında Abdullah b. Ömer'in de bulunduğu -ki bu, aynı zamanda Zeyd ile İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir- bir grup ilim adamı, kasten öldürenin tevbe etmesinin mümkün olduğu görüşündedirler. Yezid b. Harun rivayet­le şöyle demektedir: Bize, Ebû Mâlik el-Eşcai, Sa'd b. Ubeyde'den şöyle de­diğini haber vermektedir:

Bir adam İbn Abbas'a gelerek şöyle dedi: Bir mü'mini kasten öldüren kim­senin tevbesi mümkün mü? İbn Abbas hayır, onun cehennemden başka ce­zası yoktur, dedi. (Sa'd b. Ubeyde) dedi ki: Adam gittikten sonra onunla otu­ranlar ona: Sen bize katilin kabul edilecek bir tevbesinin mümkün olduğu şek-ttnde fetva veriyordun. O, şöyle dedi: Ben, bunun mü'min bir kimseyi öldür­mek isteyen kızgın bir kişi olduğunu zannediyorum. (.Sa'd) dedi ki: Arkasın­dan bir adam gönderdiler, gerçekten de halinin bu olduğunu tesbit ettiler.

Ehli Sünnetin görüşü de bu doğrultudadır ve sahih olan da budur. Bu âyet-i kerîmenin tahsis edilmiş olduğunu kabul ederler. Böyle bir tahsisin delili ise, konu ile ilgili bir takım âyet-i kerimeler ve rivayetlerdir. Ehli Sünnet alim­leri, bu âyet-i kerimenin Mikyes b. Dubabe (Subabe de rivayet edilmiştir) hak­kında nazil olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Mikyes, kardeşi Hişam b. Du­babe ile birlikte İslama girmişti. Hişam'ın. Neccaroğulları tarafından öldürül­müş olduğunu gördü. Bu hususu Peygamber (.sav.Va bildirince H£. Peygam­ber Mikyes'e, kardeşini öldüren kişiyi teslim etmelerini emreden bir mektup yazdı. Onunla beraber Fihr oğullarından da bir adam gönderdi. Neccaroğul-ları ise şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz onu kimin öldürdüğünü bilmiyo­ruz. Fakat bizler diyetini öderiz, deyip ona yüz deve ödediler.

Daha sonra Mikyes, beraberindeki adam ile birlikte Medine'ye döndüler. Bu sefer Mikyes, Fihroğullarmdan olana saldırarak kardeşine mukabil onu öl­dürdü, develeri alıp gitti ve Mekke'ye mürted ve kâfir olarak geri döndü. Şu beyitleri de okuyup duruyordu:

"Ben ona (kardeşime) karşılık olarak Fihr'liyi öldürdüm ve diyetini yükledim Pari1 kalesinde yaşayan Neccaroğullarımn ileri gelenlerine; Böylelikle ben yayımı çözmüş oldum intikamımı da aldım Ve ben putlara geri dönen ilk kişi oldum,"

Bunun üzerine Rasûlullah (sav); "İster Harem bölgesinde, ister onun dı­şındaki helal bölgede olsun, asla ona eman vermiyorum" dedi ve Mek­ke'nin fethedildiği günü, Kabe'nin örtülerine asılmış olduğu halde bulunsa dahi öldürülmesini emretti.[75]

İşte bu husus, tefsir ehlinin ve din alimlerinin nakli ile sabit olduğuna gö­re, bunun müslümanlar hakkında anlaşılmaması gerekmektedir. Diğer taraf­tan bu âyetin zahirini delil olarak almak, yüce Allah'ın: "Çünkü iyilikler, hiç şüphesiz günahları giderir" (Hüd, 11/114); "O, kullarının tevbelerini kabul edendir"(eş-Şura, 42/25) üe "Ondan başkasını da dilediğine bağışlar" (en-Nisâ, 4/48) buyruklarının zahirinin ifade ettiği manayı almaktan daha uygun değildir. Bu âyet ile zikrettiğimiz diğer âyetlerin zahirlerini bir arada almak ise çelişkidir. O halde tahsis kaçınılmaz bir şeydir. Diğer taraftan, el-Furkan'da-ki âyet-i kerime ile bu âyet-i kerimenin arasını bulmak mümkündür. Ortada nesli de yoktur, tearuz da sözkonusu olmaz. Bu da en-Nisâ Süresindeki âye-cin mutlak ifadesinin Furkan Sûresi'ndeki âyetin mukayyed ifadesine ham-ledilmesiyle olur. Böylelikle buyruğun anlamı şöyle olur: İşte bunun cezası şöyle şöyledir, tevbe eden müstesna. Özelliklede bu hükümleri gerektiren ay­nı şey ise bu, böyle olmalıdır. Bu şey ise katildir. Bunun gerektirdiği ise ce­za vaadi ve tehdididir

Kasten mü'mini öldürenin tevbesinin kabul olunacağına dair haberler ise pek çoktur. Ubâde b. es-Sâmit'in şu ifadelerin yer aldığı hadisi buna örnek­tir: "Bana, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, zina etmemek, hırsızlık yap­mamak, hak ile olması müstesna Allah'ın haram kıldığı canı öldürmemek üze­re bey'at ediniz. Aranızdan kim bu bey'atte verdiği sözü eksiksiz yerine ge­tirirse, onun ecrini vermek Allah'a aittir. Her kim bunlardan her hangi bir şey işleyecek olur da buna karşılık cezalandırılırca, bu da onun için bir keffaret olur. Her kim bunlardan bir şeyler işler ve Allah da onun bu işlediğim setr edecek olursa, o vakit işi Allah'a kalmıştır. Dilerse onu atfeder, dilerse onu azaplandırır." [76] Bu hadisi, hadis imamları rivayet etmiş, Buharı ve Müslim de bunu kitaplarına kaydetmişlerdir.

Ebû Hureyre'nin yüz kişiyi öldürmüş birisine dair rivayet ettiği hadisi de bu kabildendir. Bu hadisi de Müslim Sahihinde, îbn Mace süneninde riva­yet ettiği gibi, başkaları da bunu rivayet etmişlerdir. [77] Bu hususta sabit ol­muş benzer başka haberler de vardır.

Diğer taraftan başkasını öldürdüğüne dair şahadette bulunulup, kendisi de kasten öldürdüğünü ikrar ederek, maktulün velileri tarafından devlet yetki­lilerine getirilen ve bunun sonucunda kendisine had uygulanıp kısasen öl­dürülen bir kimsenin âhirette cezalandırılmayacağı ve Ubade b. es-Samit ha­disi gereğince, icma ile bu tehdidin hakkında söz konusu olmayacağı nok­tasında Mutezile de bizimle aynı görüşü paylaşmaktadır. O halde, Mutezile­nin; *Kim de bir mü*inini kasten ölüdürse cezası... cehennemdir" âyetinin ifade ettiği umumi anlamı delil diye ileri sürmelerine imkân kalmaz ve zik­rettiğimiz diğer naslar ile bu buyruğun umumu tahsis edilmiş olmaktadır.

Durum böyle olduğuna göre, o halde uygun olan, açıkladığımız şekilde âyetin tahsis edilmiş olduğunu kabul etmek veya İbn Abbas'tan söylediği nak­ledilen şu kanaate göre hamledilmiş olduğunu kabul etmektir.

îbn Abbas der ki: Âyet-i kerimede geçen "kasten öMtirmekwden maksat, onun öldürülmesini helal kabul etmektir. Bu ise, icma ile küfre varır.

Bir başka topluluk da şöyle demektedir: Katil tevbe etsin yahut etmesin ilâhî meşîete bağlıdır. (Yani Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse azaplan-dırmaz). Bunu da Ebû Hanife ve arkadaşları söylemiştir.

Eğer; yüce Allah'ın: "Cezası, orada ebediyyen kalmak üzere cehennem­dir. Allah ona gazab etmiş..." buyruğu zaten böylesinin kâfir olduğuna de­lildir, çünkü yüce Allah, ancak imandan çıkmış bir kâfire gazab eder; deni­lecek olursa, deriz ki; Bu bir tehdittir. Yapılan tehdidi gerçe&ieştfrmeme&: ise bir lütuf ve bir keremdir. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Gerçek şu ki, ben ne zaman onu tehdit eder veya ana vaadde bulunursam Tehdidimi gerçekleştirmem, fakat verdiğim aözü yerine getiririm "

Bu (açıklama) daha önceden geçmiştir.

İkinci bîr cevap: Şayet Allah, ona bunun cezasını verecek olursa,., böyle cezalandırır, demektir. Yani günahının büyüklüğü dolayısıyla o buna layık­tır, böyle bir cezayı hakeder demektir. Bunu Ebû Miclez, Lâhik b. Humeyd ile Ebû Salih ve başkaları böylece ifade etmişlerdir.

Enes b. Mâlik de Rasûlullah (savadan şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: "Allah bir kula sevap vâdedecek olursa onu yerine getirir. Eğer ona ce­za tehdidinde bulunacak olursa, bu da Allah'ın dilemesine (.meşîetine) bağ­lıdır. Dilerse onu cezalandırır, dilerse onu affeder."

Anc;ık bu son iki te'vil şeklinde su götürür tararlar vardır. Birincisini ele alalım. el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama su götürür. Çünkü yüce Rabbimizin buyruğu, değişikliği ve verilen sözü değiştirmeyi kabil değildir. Ancak, bu buyrukla umumi olanın tahsis edilmesinin kastedilmesi müstesna. O taktirde bu, konuşmalarda caizdir. İkincisine gelince, şüphesiz merîu' olarak yapılan bu rivayet (Enes'in hadis rivayeti) ile ilgili olarak en-Nehhâs şöyle de­mektedir: Bu açıklama şeklindeki yanlışlık gâyeî açıktır. . Çünkü yüce Allah: "îşte bu, onların cezası kâfir olmalarından ötürü.,• ce­hennemdir" (el-Kehf, 18/106) diye buyurmuş, fakat hiç kimse de, eğer on­ları cezalandıracak olursa cehennemle cezalandıracaktır, dememiştir. Ayrıca Arap dili açısından da böyle bir açıklama hatalıdır. Çünkü bu buyruktan son­ra: "Allah onagazab etmiş.,."diye buyurmaktadır. Bu ise onu cezalandıra­caktır anlamındadır.

Üçüncü bir cevap: Böyle bir kimse, şayet tevbe etmez, günahlarında ısrar eder ve Rabbinin huzuruna küfür ile çıkacak olursa, isyanı sebebiyle ceza­sı cehennemdir. Hibetullalı "en-Nâsİk ve7-Mensûk"adlı eserinde şöyle der: Bu âyet-i kerime, yüce Allah'ın: "Şüphesizki Allah kendisine ortak koşam affetmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder" (en-Nisa, 4/48 ve 116) buyruğu ile nesh olunmuştur. Bu hususta, insanların icmaı vardır.

Ancak İbn Abbas ile îbn Ömer, bu âyetin muhkem olduğunu söylemişler­dir. Şu kadar var kif onun bu dediği de su götürür, çünkü konu umum ve umumun tahsisi konusudur, nesh konusu değildir. Bu da İbn Atiyye'nin gö­rüşüdür.

Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü nesh, haberler hakkında söz-konusu olmaz, Çünkü buyruğun manası, Allah onu cezalandıracaktır, şeklin­dedir. en-Nehhâs da MeÛnli'l-Kur'an adlı eserinde şunları söylemektedir: Na­zar ehli (ilahi buyrukları iyice tetkik eden kimseler) alimlerine göre bu hu­sustaki görüş, buyruğun muhkem olduğu ve tevbe etmediği takdirde onu ce­zalandıracağı şeklindedir. Şayet tevbe edecek olursa durumunu: "Şüphesiz ki ben, tevbe eden, iman eden... kimseye çok çok mağfiret ediciyim" (Tâ-Hâ, 20/82) buyruğu ile açıklamış bulunmaktadır. İşte bu da (kasten katil de) bunun kapsamı dışında değildin Diğer taraftan ebedi kalmak, ifadesi (her za­man) devamlılığı gerektirmeyebilir,

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Senden önce hiçbir kimseye ebe­dilik vermedik. (Çok uzun ömür vermedik) (el-Enbiya, 21/34) diye buyurul-maktadır. Yine bîr başka yerde şöyle buyurulmaktadır: "Malının gerçekten kendisine ebedi hayat verdiğini sanır." (el-Hümeze, 104/3)

Şair Züheyr de şöyle demektedir:

"Ve ebedi hiçbir şeyi (görmüyorum); şu sapasağlam duran dağlardan başka."

İşte bütün bunlar, ebedîlik (el-Huld) kelimesinin bazan ebedi kalmak an­lamından başka bir anlamda da kullanıldığım göstermektedir. Çünkü bilin­diği gibi dünyanın zeval bulmasıyla bunlar (dağlar) ve âyet-i kerimede sö­zü edilen ebedilikler zeval bulacaktır.

Aynı şekilde Araplar da şöyle demektedir: Yemin ol­sun ki, filan kişiyi ebediyyen hapiste bırakacağım." Ancak, hapisin sonu ge­lir ve biter. Hapsohınan kimsenin durumu da böyledir,

Dûa ederken kullanılan şu sözler de bu kabildendir: "Allah mülkünü daim kılsın, günlerini de ebedileştirsin." Bütün bu hususla­ra dair bu açıklamalar, hem lafzan, hem de mana itibariyle daha önceden geç­miş bulunmaktadır. (el-Bakara, 2/35- âyetin tefsiri).

Yüce Allah'a hamd olsun. [78]

94. Ey iman edenler, Allah yolunda cihada çıktığınız zaman iyice araştırın ve size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak: "Sen mü'm in değilsin demeyin." İşte Allah'ın katın­da nice ganimetler vardır. Önceleri siz de böyle idiniz de, Allah size lütfetti. O halde iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıkları­nızdan haberdardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

l. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın: "Ey İman edenler, Allah yokunda cihada çıktığınız zaman iyice araştırın" buyruğu da, savaş ve cihada dair buyruklarla ilişkilidir.

Cihada çıkmak," burada yeryüzünde yürümek, yol tepmek an­lamındadır. Ticaret, gaza veya bir başka maksatla yol alındığı vakit:

Yeryüzünde vurdum (yol teptim), denilir ve harfi cerri kullanılır. Bu harf-i cer olmaksızın bu ifade kullanılacak olursa, def’i hacet için çıkmak demek olur Hz. Peygamberin şu buyruğunda olduğu gibi: İki kişi defi hacet için çıkarak, ferclerini açmış oldukları halde konuşmaya koyulmasın­lar. Çünkü şüphesiz Allah buna gazap eder." [79]

Bu âyet-i kerime, bir rnüslüman topluluğu hakkında nazil olmuştur. Bun­lar, yolculuklarında, beraberinde bir deve ve satmak üzere bir kaç koyun bu­lunan bir adamla rastlaştılar. Bu adam onlara selam verip: "Lâ ilahe illallah Muhammedu'r-Rasulullah" dediği halde, müslümanlardan birisi hamle yapa­rak onu öldürdü. Bu hususu Peygamber (sav)'a anlatınca, Hz. Peygamber'e bu ağır geldi, bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil oldu. Buharı de bu­nu, Ata'dan, o, İbn Abbas yoluyla rivayet etmektedir İbn Abbas dedi ki: Be­raberinde birkaç koyun bulunan bir adama, müslümanlar arkadan yetiştiler. O da esselâmu aleykûm dediği halde onu öldürdüler ve beraberindeki ko­yunlarım aldılar. Bunun üzerine yüce Allah: "Dünya hayatının menfaatini arıyarak..." buyruğuna kadar bu âyet-i kerimeyi indirdi. Dünya hayatının menfeati ise, orada sözü geçen birkaç koyundu. Buhârî der ki: İbn Abbas bu­rada; şeklinde okumuştur. [80] Buhâri’den başka kaynaklarda da şöy­le denilmektedir: Rasulullah (sav) o adamın diyetini akrabalarına götürüp tes­lim etti ve beraberindeki koyunları da geri iade etti.[81]

Bu olayda katil ile maktulün tayini hususunda farklı kanaatler vardır. Ço­ğunluğun benimseyip, İbn İshak'ın da Sîretî ile Ebû Davud'un Musan-nef'mâe, İbn Abdi'l-Berr'in el-îstiâb1 ında yer alan rivayete göre, katil Muhal-lim b. Cessâme, maktul ise Amir b. el-Edbat'dı. [82]

Hz. Peygamber, Muhallim'e beddua etmiş ve bundan sonra ancak yedi gün yaşamıştı. Daha sonra defnedildiği halde yer onu kabul etmeyip dışarı atmış­tı. Bir daha defnedildi. Yine yer onu kabul etmedi. Üçüncü defa da defne­dilince yine yer onu kabul etmedi. Yerin onu kabul etmediğini görmeleri üze­rine onu, oradaki dağ yollarından birisine bıraktılar. Hz. Peygamber de şöy­le buyurdu: "Muhakkak yer ondan daha kötü olanlarını da kabul eder." el-Hasen der ki: Yerin bundan daha kötü olanları da atıp kabul ettiği halde bu­nu dışarı çıkarması, bir daha aynı işi yapmamaları için onlara bir öğüt idi.[83]

İbn Mâce'nin Sünen'inde İmran b. Husayn'dan şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Rasuhıllah (sav), bir müslüman askerî birliğini müşrikler üzerine gönderdi. Müşriklerle oldukça şiddetli bir çarpışma yaptılar. Müşrikler önlerinden kaçmamakla birlikte onlara karşı da koyamadılar. Yakınlarımdan olan birisi, müşriklerden birisine mızrağı ile hamle yaptı, tam üzerine atıla­cağı sırada adam, "Allah'tan başka ilah olmadığına şahidlik ederim. Şüphe­siz ki, ben müslümanim" dediği halde, mızrağını ona sapladı ve onu öldür­dü. Bu akrabam daha sonra Rasulullah (sav)'a gelerek, Ey Allah'ın Rasülu de­di, helak oldum. Hz. Peygamber bir ya da iki defa ona: "Ne yaptın ki" diye sordu. O da yaptığını Hz. Peygambere bildirdi. Bunun üzerine Rasuluİlah (.sav) ona şöyle dedi: "Peki neden içini yarıp kalbinde neler olduğunu öğrenme­din?" Adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, şayet içini yarsaydım kalbin­de neler olduğunu bilebilir miydim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Hayır, ama sen ne onun söylediği sözü kabul ettin, ne de onun kalbinde ne oldu­ğunu bilebilirdin." Rasulullah (sav) sustu ve ona birşey demedi. Aradan fazla bir zaman geçmeden o yakınım öldü ve biz de onu defnettik. Ancak, toprağın üstüne çıktı. Bir düşman onun üzerini açmış olabilir, dediler. Yine onu defnettik. Daha sonra çocuklarımıza onu korumalarını emrettik. Yine top­rağın üstüne çıktı. Bu sefer; Çocuklar uyuklamış olabilirler, dedik. Yine onu defnettik. Sonra da onu bizzat kendimiz koruduk. Sabah olduğunda yi­ne toprağın üstüne çıkmıştı. Bu sefer biz de onu şu dağ yollarından birisi­ne bıraktık. [84]

Denildiğine göre bunu öldüren kişi, Usame b. Zeyd, öldürülen kişi ise, Ga-tafanlı ve FezarelÜere mensup olmuş Fedek ahalisinden Murreoğullarından Mirdas b.-Nehik imiş. İbnü'l-Kasım da Malik'den naklederek böyle demiştir.

Yine denildiğine göre, sözü geçen bu Mirdas, geceleyin İslama girmiş ve aile halkına durumu haber vermişti. Peygamber (sav), Usame'ye durumun ne kadar ağır olduğunu anlatınca o da, bir daha Lallahe illallah diyen hiçbir kim­seyle çarpışmayacağına dair yemin etmiş. Buna dair açıklamalar daha önce­den geçmiş bulunmaktadır.

Katilin Ebû Katade olduğu da söylenmiştir, Ebû'd-Derda olduğu da söy­lenmiştir. Bununla birlikte, Öldükten sonra yerin kabul etmeyip dışarı attığı kimsenin sözünü ettiğimiz Muhallim adındaki zat olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Belki de bu haller birbirine yakın zamanlarda Cbirkaç defa) cereyan etmiş de olabilir. Ve âyet-i kerime bütün bunlar hakkında nazil ol-muş.olabilir. Peygamber (sav)'ın müslüman olup da öldürülmüş o kişinin aha­lisine koyunlarım ve deveyi geri gönderdiği, diyetini de onlara ulaştırdığı ve bunu da kalplerini telif etmek üzere yaptığı da rivayet edilmiştir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır. es-Sa'lebî'nin naklettiğine göre, sözü geçen seriyye-nin kumandanı, Leys'li Galip b. Fedale imiş. Bunun el-Mikdad olduğu da söy­lenmiştir. Bunu es-Süheylî nakletmektedir, [85]

2. Araştırmak (Tebeyyun):

Yüce Allah'ın: "İyice araştırın" buyruğu teemmül edin, tetkik edin, inceleyin demektir, şeklindeki kıraat, cemaatin (büyük çoğun­luğun.) kıraatidir, Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim'in tercihi de budur.

Derler ki: Tebeyyünü (iyice araştırmayı.) emreden, iyice sağlamlaştırmayı (tesebbüt) da emretmiş demektir. Bu fiil, hem müteaddi, hem de lâzım (ge­çişli ve geçişsiz) dir. Hamfe ise bu kelimeyi, üç noktalı "se"den sonra, tek noktalı "be" harfi gelecek şekilde "tesebbüt"den diye okumuştur. An­cak, bu hususta şeklindeki okuyuş daha pekiştiriri bir anlam ifade et­mektedir. Çünkü insan, tesebbütte bulunmakla birlikte tebeyyiinde buluna-mıyabilir. zaman edatında şart anlamı vardır. Bundan dolayı şanı yüce AUah'ınr İyice arastana" buyruğunun başına "fe" harfi gelmiş bu­lunmaktadır. Şairin şu mısraında oluduğu gibi bu edat, şart edatı olarak da kullanılabilir:

"Sana bir darlık ve aıkıntı isabet edecek olursa, buna güzel bir şekilde katlan!"

Fakat bu edatın şart edatı olarak kullanılmaması şairin şu beyitinde oldu­ğu gibi daha güzeldir:

"Nefis arzulayıcıdır. Sen ona teşvikte bulunursan

Fakat onu aza döndürecek olursan da kani olur."

Tebeyyun ile tesebbüt, öldürme hususunda, ikâmet halinde olsun, yolcu­luk halinde olsun vaciptir ve bunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Özellikle sefer halinin sözkonusu edilmesi ise, âyet hakkında nazil olduğu olayın se­ferde vaki olmuş olmasıdır. [86]

3. Selâm, Teslimiyet Arzetmek ve Barış:

Yüce Allah'ın: "Size selâm verene, dünya hayatının menfaatini arayarak sen mü’min değilsin demeyin" buyruğunda geçen "es-Selâm", Selem ve Silm ile aynı anlamı ifade eder. Bunu Bulıârî söylemektedir, [87] Bu kelime bütün bu şekillerde okunmuştur. Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, "es-Selâm" oku­yuşunu tercih etmiştir. Akli ilimlerde uzman kimseler (ehlü'n-nazar) ona muhalefet ederek burada: “” okuyuşu daha uygundur. Çünkü burada bu okuyuş, itaat ve teslimiyet göstermek demektir, Nitekim yüce Allah bir baş­ka yerde şöyle buyurmaktadır: "Biz hiç bîr kötülük yapmazdık (diyerek) teslimiyet arzederler" (en-Nahl, 16/28) Buna göre "es-Selem" teslimiyet göstermek vç itaat etmek demektir. Yani, eliyle itaat et­tiğini bildirip size teslimiyet arzedene ve sizin davet ettiğiniz şeyi izhar edene sen mü'min değilsin, demeyiniz.

Burada zikredilen es-Selâm, size es-Selâmu aleykûm demesidir. Bu da bir önceki görüşe racidir. Çünkü onun İslam selamını vermesi itaat ve teslimi­yetini ifade eder. Bununla tarafsız olduğunun ve savaşmayı terkettiğinin kas­tedilmiş olması ihtimali de vardır. Çünkü, kimse ile beraber olmayan kimse­ler hakkında "filan kişi selâmdır" yani tarafsızdır, denilir. Silin ise, sulh (barış) demektir. [88]

4. Selâm Verene Eman Vermemek:

Ebu Cafer'den "Sen mü'min değilsin" buyruğunu: “” Sen kendisi­ne eman verilmiş kimse değilsin, eman altında değilsin, (anlamına gelecek) şeklinde ikinci "mim" harfini üstün olarak (mü'men şeklinde) okumuştur. Bu ise himaye altına alınan kimse (değilsin) demektir.[89]

5. Akdi Olmayan Kâfirin Öldürülmesi:

Ahdi olmayan bir kâfir ile bir müslüman karşılaşacak olursa, onu öldür­mesi caiz olur. Şayet laiiahe illallah diyecek olursa, onu öldürmesi caiz ol­maz. Çünkü bunu söylemekle kanını, malını ve aile halkını himaye altına alan, îslâmın kulpuna yapışmış olur. Şayet bu sözü söyledikten sonra onu öldü­recek olursa, ona karşılık o öldürülür.

Bu şekilde bazılarını öldürmüş kimselerden, öldürülmenin sakıt oluş se­bebi ise, onların te'vilde bulunarak, bu sözü söyleyen kimsenin kendisini ko­rumak için, silahtan korktuğundan bunu söylediğini kabul etmeleri ve bu sö­zün öldürülmekten koruyabilmesi için tam bir itminan ile söylenmesi gerek-tiğine kani olmaları idi. Peygamber (sav), ne şekilde söylerse söylesin bu sö­zün koruyucu olacağını haber vermiştir. İşte bundan dolayt Usame'ye şöy­le demişti: *O halde ne diye onun kalbini açıp bakmadın, O takdirde bu sö­zü gerçekten (kalbinden iman ile) söyleyip söylemediğini öğrenebilirdin," [90] Bunu Müslim rivayet etmiştir.

Yani o vakit bu sözü söylerken doğru mu söylemiştir, yalan mı söylemiş­tir görürdün. Buna ise imkân yoktur O halde geriye sadece dilin imanı açığa vurması kalmaktadır. İşte bu, oldukça önemli ve büyük bir fikhi konudur.

O da şudur: Hükümler, galip zanla ve zahire bağlı olarak verilir. Yoksa kafi kanaatlere ve gizliliklere muttali olmaya bağlı değildir. [91]

6. Selâm Verenin Hükmü:

Şayet, "selâmun aleykûm" diyecek olursa, bunun arkasında neyin yer al­dığını bilmedikçe yine öldürülmez. Çünkü böyle bir şey tartışılabilir bir ko­nudur.

Malik, "ben eman istemek üzere geldim" diye beyanda bulunan bir kâfir hakkında şöyle demiştir: Bunlar içinden çıkılması zor hususlardır. Görüşü­me göre böyle bir kimse, güven bulacağı bir yere kadar götürülür. Müslüman olduğuna dair lehinde hüküm verilmez. Çünkü onun hakkında küfür sabit olmuştur. Dolayısıyla söylediği söze delalet edecek şeyin ondan açığa çık­ması kaçınılmaz bir şeydin Ben müslümanım, ben mü'minim demesi yeter­li olmadığı gibi, namaz kılması da yeterli değildir." Tâ ki, Peygamber (sav)'m: "Ben, insanlarla lailahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum" sö­zünde, kanın koruma altına alınmasının kendisine bağlı kıldığı sözü (kelime-i tevhid'i) söyleyinceye kadar. [92]

7. Müslüman Olmayan Bir Kimsenin, Namaz Ya da İslama Has Fiillerden Birisini Yapması:

Şayet kâfir bir kimse namaz kılar yahut İslamm özelliklerinden olan bir fi­ili işleyecek olursa, ilim adamlarımız (Maliki mezhebi alimleri) hakkında fark­lı kanaatlere sahiptirler, İbnü'l-Arabî der ki: Görüşümüze göre böyle bir kim­se bunları yapmakla müslüman olmaz. Şayet ona: Bu namazın arkapılani ne­dir? diye sorulacak olursa, o da: Benim bu kıldığım namaz, müslüman ola­rak kıldığım namazdır, derse ona; Lailahe illallah, de denilir. Şayet bunu söy-İeyecek olursa, doğru söylediği ortaya çıkar. Eğer bunu söylemeyi kabul et­mezse, onun bu davranışının bir oyun olduğunu öğrenmiş oluruz. Bununla birlikte böyle bir davranışta bulunmakla müslüman olacağım kabul edenle­rin görüşüne göre, irtidat etmiş olur. Ancak sahih olan bunun irtidat değil de asli bir küfür olduğudur.

Aynı şekilde, "selâmun aleykûm" diyen kimseye de bu sözü (tevlıid keli­mesini) söylemesi teklif edilir. Söyleyecek olursa, doğruyu bulması tahakkuk eder, söylemeyecek olursa, inadı açıkça ortaya çıkar ve öldürülür. İşte yüce Allah'ın: "İyice araştırın" yani, tebeyyün ve tesebbtit edin buyruğunun an­lamı budur. Yani o müşkil durumu açıkça ortaya çıkartın ve acele etmeyin. (Görüldüğü gibi) tebeyyün ile tesebbüt de aynı anlamı ifade etmektedir. Herhangi bir kimse onu öldürecek olursa, yasaklanmış bir iş yapmış olur. Eğer Peygamber (sav)'ın Muhallim'in bu yaptığı işin ağırlığın] ifade etmesi ve kab-

finden dışarıya atılışının nasıl olduğu sorulacak olursa, şöyle deriz: Çünkü Hz, Peygamber, Muhalllm'in, o kişinin müslüman olduğuna aldırış etmedi­ğini ve cahiliyye döneminde aralarındaki kin dolayısıyla kasti olarak onu öi-dürüp müslüman oluşuna aldırış etmediğini bilmişti. [93]

8. Dünya Hayatının Geçici Faydası île Gerçek Zenginlik:

Yüce Allah'ın: Dûnya hayatının menfeatini arayarak" yani onun malı­nı almak isteyerek,.. Dünya hayatının metaına; denilmesi bunun ge­lip geçici sebat bulmayan zail olucu oluşundan dolayıdır. Ebu Ubeyde der ki: Bütün dünya hayatının metaına "ra" harfi üstün olarak "arad" denilir.

"Dünya hazır bir araz'dır. Ondan İyi olan da yer facir olan da yer" tabirindeki "araz" da bu kabildendir "Ra" harfi sa­kin olarak ise dinar ve dirhem dışındaki mallara denilir. Buna gö­re her arz arazdır fakat her araz, arz değildir. Müslim'in Sahihinde de Pey­gamber (sav)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Zenginlik fazla mal sa­hibi olmak değildir. Asıl zenginlik nefis zenginliğidir." [94] İlim adamlarından birisi de bu anlamdan hareketle şu beyitleri söylemiştir:

"Sana yetene kanaat getir ve razı olmayı elden bırakma Çünkü bilemezsin sabaha çıkar mısın, akşamı eder misin? Zenginlik çokça mal sahibi olmak demek değildir ancak, Zenginlik te fakirlik te nefsin kendisindendir."

İşte bu, Ebû Ubeyde'nin: Mal, mal edinilen her şeyi kapsar, şeklindeki sö­zünün doğruluğunu ortaya koymaktadır. (Sibeveyh'in) Küabu'I-Ayn'ınâz ise şöyle denilmektedir: Araz, dünyada nail olunan şeydir.

Yüce Allah'ın: Siz dünya hayatının malını arzu ediyor­sunuz" (el-Enfal, 8/67) buyruğu da buradan gelmektedir. Çoğulu ise "aruz" gelir. İbn Faris'in el-Mücmel'\nâe de şöyle denilmektedir: Araz, İnsanın kar­şı karşıya kaldığı hastalık yahut benzeri şeylerdir.

Dünya arazı ise, dünyada bulunan az veya çok mala denilir. Arz ise, na­kit olmayan sair eşyalara denilir. Bîr gey zuhur edip imkân sahibi olursa onun, hakkında da; denilir. Arz (en) de uzunluğun zıddıdır. [95]

9- Allah'ın Lütuflarma Rağbet Etmek:

Yüce Allah'ın: "İşte Allah'ın katında nice ganimetler vardır" buyruğu, yü­ce Allah taralından herhangi bir yasak istenmeksizin helalinden ve uygun gö­rülen şekilde yerine getirilecek şeylere karşılık Allah'ın vaadi olduğunu or­taya koymaktadır. Yani durum böyle olduğundan ötürü, siz akılsızca tasar­ruflarda bulunmayınız. Çünkü "önceleri siz de böyle idiniz" yani siz de bir zamanlar kendinize gelecek bir zarar korkusuyla kavminizden imanınızı gizliyordunuz. Nihayet Allah size dini güçlendirmek ve müşrikleri yenik dü­şürmek suretiyle Jütufta bulundu. İşte şu anda onlar (müşrikler) da böyledir. Onlardan her birisi kendi kavmi arasında size nasıl ulaşacağını hesap etmek­te, beklemektedir. Dolayısıyla böyle birileri siz