HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

NİSÂ SURESİ
AYETLER 32-86

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

32. Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temen­ni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay okluğu gibi, ka­dınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lüt-fundan isteyin. Şüphesiz Allah, herşeyi çok iyi bilendir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1. Ayet-i Kerimenin Nüzul Sebebi:

Ttrmizî, Um Seleme'den şöyle dediğini rivayet eder: Erkekler gazaya gi­diyor, kadmlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yansım alı­yoruz. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin" buyruğunu indirdi. Mücahicl der ki: Yine bu hususta yüce Allah: "Şüphesiz müslüman erkekler ve müslüman kadınlar.” (el-Ahzab, 33/35) âyetini de indirdi. Um Seleme de, Medine'ye hic­ret ederek gelen ilk kadın olmuştu. Ebû îsa (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, İbn Ebİ Necîh'ten., o, Mücahid'den diye mürsel olarak, 13m Seleme böyle böyle dedi, diye rivayet etmiştir.[1]

Katade de der ki: Cahil iye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı, İslam'da bunlara miras verilip de erkeğe iki dişi payı mi­rastan verilince bu sefer kadınlar, keşke paylan erkeklerin paylan gibi olsay­dı diye temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: Bizler miras hususunda ka­dınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün ola­cağımızı umarız. Bunun üzerine: "Allah'ın kendisiylekiminizi kiminize üs­tün kıldığı şeyleri temenni etmeyin." âyeti nazil oldu. [2]

2. Temenni, Gıpta ve Kıskançlık:

Yüce Allah'ın: "Temenni etmeyin..." buyruğunda geçen temenni, gelecek ile alâkalı bir çeşit istekte bulunmaktır. Telehhüfiesef) ise, geçmiş ile alaka­lı bir isteğin türünü ifade eder. Yüce Ailalı müzminlere burada temenniyi ya­saklamaktadır. Çünkü, temenni ile gönül taalluk eder ve ecel unutulur. Îİim adamları, bunun kapsamına gıpta yasağının girip girmediği hususunda fark­lı kanaatlere sahiptirler.

Gıpta, kişinin arkadaşının durumuna gelmeyi -onun durumunun yok ol­masını arzulamasa dahi- temenni etmesidir. Cumhur -yani Mâlik ve diğerle­ri- bunun caiz olduğu görüşündedir. Bazılarına göre, f iz. Peygamber'in şu buyruğunda kast ettiği de odur: "İki şey dışında kıskançlık (hased) yoktur: Allah birisine Kur-an'ı Kerimi verir o da, gece gündüz onun gereğince amel eder, diğeri ise, Allah, kendisine bir mal verir o da gece gündüz onu intak eder,"[3] Hadis-i şerifte geçen "kıskançlık yoktur. buyruğu ile bu iki husus­taki gıptadan daha üstün ve daha büyük bir gıpta olamayacağı anlatılmak­tadır. Buhârî bu hadisin başında: "İlim ve hikmet hususunda gıpta etmek" di­ye bir başlık açmakla bu anlama dikkat çekmiştir.[4] el-Mühetleb der ki; Yü­ce Allah, bu âyet-i kerimede temenni edilmesi caiz olmayan şeyleri açıkla­maktadır. Bu da dünya malı ve benzeri şeyler hakkındadır,

İbn Atiyye der ki: Salih ameller hususunda temenni ise, güzel bir şeydir. Şu kadar var ki kişi, Allah'tan -daha önce sökünü ettiğimiz herhangi bir işi ile birlikte olmamak üzere bir takım temennilerde bulunacak olursa bu ca­izdir. Bu aynı zamanda Peygamber (sav)'m şu buyruğundaki hadisinde de gö­rülmektedir; "Diriltileyim sonra öldürüleyim... diye temenni ettim."[5]

Derim ki: Bu hadis-i şerif, Buharî'rün Sahihinde Kitabu't-Temennî (Temen­ni bölümü)'nün başına aldığı hadis-i şeriftir.[6] Bu ise, hayrı iyi davranışlar­da bujunmayı temenni etmenin ve bunları arzulamanın, güzelliğine delâlet etmektedir. Aynı zamanda bu hadis-i şerifte, şehidliğtn diğer hayırlı amellerdi den üstünlüğü de vurgulanmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, başka bir ame­li değil de şehidi İği temenni etmiştir. Bu ise, şehidliğin yüksek bir makam ol­ması ve bu makama yükselenlerin şerefi dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah ona bu şehidliği de ihsan etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: "Hayberde yediğim (zehirlenmiş koyundan) o lokma, kalbime giden da­marı kestiği o an, zaman zaman gidip gelmektedir..." [7]

Yine es-Sahih'ıe (Buhari'de) şöyie denemektedir: "Şehide temennide bu­lun, denilir- O da: Senin yolunda bir daha öldürülünceye kadar dünyaya ge­ri döndürülmeyi temenni ederim, diyecektir..." [8]

Rasûlullah (sav) de, Ebû Talib'in. Ebû Leheb'in ve Kureyş'in ileri ge­lenlerinin böyle bir şeyin gerçekleşmiyeceğini bildiği halde- iman etmeleri­ni temenni eder ve zaman zaman şöyle derdi: "Benden sonra gelip beni gör­meyecekleri halde bana İman edecek kardeşlerimi pek çok özledim." [9]

İşte bütün bunlar, eğer temenni, kine, nefretleşmeye götüren bir sebep ol-muyorsa, temenninin yasak olmadığının deliUeridir, Âyet-İ kerimede yasak kılınan temenni ise, bu kabilden (kin ve kıskançlığa kadar götüren türden) olan temennidir. Dolayısıyla, bunun kapsamına bir kimsenin bir diğerinin sa­hip bulunduğu dini veya dünyevi halini zeval bulmasını temenni etmek de girmektedir. Bununla beraber, zeval bulması istenen o hale sahip olmayı te­menni etmek ile etmemek arasında fark yoktur. İşte kıskançlık bizatihi bu-dur. Yüce Allah'ın: "Yoksa onlar, Allak lütfundan verdi diye insanları mı kıs­kanıyorlar?" (en-Nisâ, 4/54) buyruğunda kınadığı, yerdiği kıskançlık da iş­te budur.

Yine bir kimsenin müslüman kardeşi tarafından istenmiş bir hanıma talip olması, onun satın almak isetediği bir şeyi, vazgeçmeden satın almaya kal­kışması da bunun kapsamma girer. Bütün bunlar kjskançhğa ve nefretleşme­ye davetiye çıkartır. Kimi ilim adamı, gıptayı da mekruh görmüş ve gıptanın da âyet-i kerimedeki yasağın kapsamına girdiği görüşünü ifade etmiştir. Sa­hih olan ise, açıkladığımız üzere gıptanın caiz olduğudur. Başarımız Allah-tandır

ed-Dahhâk der ki: Bir kimsenin bir diğerinin durumunu temenni etmesi helâl olamaz. Nitekim: "Keşke Karun'a, verilenler gibi bize de verilseydi..” (el-Kasas, 28/79) buyruğu ile başlayan kıssada: Kendisinin, evinin ve malla­rının yerin dibine geçirilmesi üzerine: "Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle diyorlardı...Eğer Allah bize lııtfetmeseydi, bizi de elbette yerin dibine geçirirdi" (el-Kasas, 28/82) demeye başladılar. İşte Yüce Al­lah'ın bu buyruklarını gözonünde bulundurmak gerekir.

el-Kelbî der ki: Hiç bir kimse, kardeşinin malını, hanımını, hizmetlisini, bi­neğini temenni etmesin. Fakat, Allah'ım bana da onun gibi nzık ver deyiver­sin. Bu Tevrat’ta da böyledir,

Kur'ân-ı Kerimde de: "Allahtan, onun lütfundan isteyin" diye buyurul-makladır İbn Abbas der ki; Yüce Allah, bir kimsenin her hangi birisinin ma­lını, ailesini temenni etmesini yasaklamakta ve mü'min kullarına lütfundan dilekte bulunmasını emretmektedir.

Cumhurun lehine delil olanlardan birisi de, Peygamber (savcın şu buyru­ğudur: "Dünya ancak dört kişiyedir: Allah'ın mal ve ilim vermiş olduğu ve o da, bunlar vasıtasıyla Rabbinden korkan, akrabalık bağım gözeten, Allah'ın onda bir hakkının bulunduğunu bilen bir kimse. Bu mevkilerin en üstün olan­larıdır. Allah'ın, ilim vermekle mal vermediği bir kimse. Bu kişi samimi ni­yeti ile der ki: Eğer benim de bir malım olsaydı, mutlaka o malımda filanın amel ettiği şekilde amel ederdim. İşte bu niyetine göre ecir alır ve her iki­sinin de ecri birbirine eşittir." Hadisinde bunlar zikredilmiştir. [10] Hadîs da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bunu TInwi rivayet etmiş ve sahih ol­duğunu belirtmiştir.

el-Hasen der ki: Sizden herhangi bir kimse mal temenni etmesin. O ma­lın helakine sebep teşkil etmeyeceğini nereden bilebilir? Böyle bir ifade an­cak kişinin o malı dünya için temenni etmesi halinde doğru olur. Hayır mak­sadıyla o malı temenni edecek ohırsa, şeriat bunu caiz kılmıştır. Kul, Rabbine kavuşmak için o malı temenni eder, Allah'ın dediği olur. [11]

3. Erkek, Kadın Herkese Kazandığından Bir Pay Vardır: Yüce Allah'ın:

"Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi" buyru­ğu İle, sevap ve cezadan erkeklerin kazandıklarından bir payları olduğu gi­bi "kadınlara daH aynı şekilde bir paylan vardır. Bu açıklamayı Katade yap­mıştır. Buna göre tıpkı erkeklere verildiği gibi kadınlara da? bîr iyiliğe on ka­tı ile karşılık verilir ve mükâfatlandırılırlar.

İbn Abbas der ki: Bundan kasıt mirastır. Bu görüşe göre "kazanmak" isa­bet etmek anlamındadır. Yani erkeğe iki dışmin payt kadar mirastan pay var­dır. Yüoe Allah, kıskançlığı gerektiren hususları dolayısıyla bu şekilde temen­nilerde bulunmayı yasaklamış bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah, onların (er­kek ve kadınların) maslahatlarını onlardan daha iyi bilir. Onların maslahat­larına dair olan bilgisine dayalı olarak, aralarında mirası farklı şekillerde pay-laştırmıştır. [12]

4. Allah'ın Lütfundan Dilemek:

Yüce Allah'ın: "Allah'tan, O'mm HU fundan isteyin" buyruğu ile ilgili olarak TirmiZÎ, Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah'ın, lütfundan dileyin. Çünkü O, kendisinden dilekte bu­lunulmasını sever. İbadetin en faziletlisi de kurtuluşu beklemektir." [13] İbn Mâce, Ebû Hureyre (r.a")'ın şöyle dediğini rivayet eden Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Kim Allah'tan dilekte bulunmazsa, Allah da ona gazap eder." [14]

Bu da yüce Allah'tan dilekte bulunma emrinin vücup ifade ettiğini gös­termektedir. Bir ilim adamı da bu temadan hareketle bunu, nazım halinde şöy­le ifade etmiştir:

"Gaaaplartır Allah, O'ndan dileği terk edersen Gazaplanır insan kendisinden dilekte bulunulursa"

Mâliki fakihi Ahmed b. el-Muazil Ebu'î-Fadl da gayet güzel bir şekilde şöy­le demiştir:

"Sen naıklarını öyle bir tûmaenin yanında ara ki O'ndan istekte bulunulunca arada bir perdedarı yoktur Kendisinden dilekte bulunmayı terkedenlere buğzedip Dileklere bulunanlardan razı olan kimseden lütuf istemelisin Ve O kimse ki, buyurduğunda hemen söaü yerine gelir Bir kâtibe yazdırıp mühürlemeye gerek olmaksızın."

Bu hususa dair açıklamaları "Kam’ul-Hırsı bi'z-Zühdi ve'l-Kanaah"adlı eserimizde yeterince yapmış bulunuyoruz.

Said b. Cübeyr de der ki: "Allah'tan, O'nutit lütfundan isteyin" buyruğun­dan kasıt, dünyalık ile ilgili değildir. Bir görüşe güre de anlamı şudur: Siz yü­ce Allah'tan O'nu razı edecek şeyler işlemeye muvaffakiyeti isteyiniz. Aişe (r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rabbinizden karnınızın doyma­sı dahil her şeyi isteyiniz. Çünkü yüce Allah, bunu kolaylaştırın ayacak olur­sa, bu kolay bir şey değildir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Eğer vermeyecek ol­saydı, dilekte bulunmayı emretmezdi,

el-Kisâi ve İbn Kesir: "Allah'tan, O'nun lütfundan isteyiniz" şeklinde "sîn" ile "lârn” harfleri arasında hemzesiz olarak okumuşlardır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerimde geçtiği her yçrde onlann oku­yuşu böyledir. Diğerleri İse, bunu hemzeli olarak; “” şeklinde okumuş­lardır, Bu kelimenin aslı hemzelidir. Şu kadar var ki, tahfif için hemze hazf edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır, [15]

33. Anne-babanın ve yakın akrabanın terk ettiklerinden her biri için mirasçılar (mevâlt) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiblerini verin. Muhakkak Allah herşeye şâhİd olandır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

İ. Âyetin Nüzul Sebebi:

Şanı yüce Allah, her bir insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin (yakınlarının) olduğunu açıklamaktadır O halde her birisi Allah'ın kendisi için paylaştır­mış olduğu mirastan paylar alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Bu­harı, Kitabul-Feraiz'de Said b. Cübeyr'den gelen rivayetle yüce Allah'ın: "An-ne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçı­lar (mevalî) kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..," buyruğu hakkında İbn Abbas'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medi­ne'ye geldiklerinde, Ensar, Muhacir'e akrabası dururken mirasçı olurdu. Bu­na sebep ise, Rasûlullah (sav)'ın aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi. "Ya­kın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık* âyeti nazil olunca, ondaki bu hükmü "Yeminlerinizin bağladığı kîmselere de nasiblerini verin" buyruğu nesh etti. [16]

Ebu'l-Hasen b. Battal der ki: Bütün Bulıârî nüshalarında; "Her biri için mirasçılar (mevali) kıldık*1 buyruğunu: "Yeminlerinizin bağladığı kim­selere de..." buyruğu nesh etmiştir şeklînde naklolmuştur. Doğrusu ise, nesli eden ayetin: "Her biri için mirasçılar (mevâlî) kıldık" buyruğu, nesh olunanın ise: "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." buyruğunun mensûiı olduğudur. Taberî de böylece rivayet etmiştir. [17]

Selefin cumhurunun dar bu: "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." anlamındaki buyruğunu nesli eden âyetin, el-Enfâl Sûresi'nde yer alan: 'ya­kın akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince birbirlerine daha yakındırlar1' (el-Enfal, 8/75) buyruğu olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir. Bur İbn Ab-basv Katade ve Hasan-ı Basrî'den rivayet edildiği gibi, Ebu Ubeyd'in "en-Nâ-sîh ve'l-Mensûh" adlı eserinde kaydettiği görüş de budur.

Ayet-i kerime ile ilgili bir diğer görüş daha vardır: Bunu ez-Zührî, Said b, el-Müseyyeb'den rivayet etmiştir, Said der ki: Yüce Allah, cahiliyye dönemin-de kendi öz çocuklarından başka evlat edinip, İslam geldikten sonra miras bırakacak olanlara evlâtlıklarına vasiyetle bir pay vererek, miraslarının ya­kın akrabalarına ve asabelerinc verilmesini emretmektedir. Bir başka kesim de: Yüce Allah'ın: "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de..." buyruğu muhkemdir. Mensûh değildir demektedir. Yüce Allah, mü'minlere yeminle­ri ile bağlandıkları kimselere yardım ve nasihat ve buna benzer hakkettik­leri paylarını vermelerini emretmektedir. Bunu, Taberîyine İbn Abbas'tan nak­letmektedir. "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de" yardım, nasihat, on­lara bağışlarda bulunmak, gözetmek, onlara vasiyette bulunmak suretiyle "na­siplerini verin" Miras, artık sozkonusu değildir. Bu, aynı zamanda Mücahid ve es-Süddî'nin de görüşüdür.

Derim ki; en-Nehhâs bunu tercih etmiş ve Said b. Cübeyr'den de rivayet etmiştir. Neshe dair rivayet sahih değildir. Çünkü, Taberî'nin naklettiğine gö­re, ibn Abbas'ın da açıkladığı gibi, buyrukların arasını telif etmek mümkün­dür, Buharı bunu, Kitabu't-Tefsirinde rivayet etmiştir. [18] İleride Allah'ın iz­niyle el-Enfâl Sûresi'nde (8/75. ayet, 6- başlıkta) Zevil-Erham'ın mirasına da­ir açıklamalar gelecektir. [19]

2. Yeminlerle Bağlantılar:

Arapça'da; Her biri, bütünü, Arap dilinde kuşatıolık ve genellik an­lamını ifade eder. Bu kelime tek başına geldi mi, tüm nahivcilere göre, ira­dede mutlaka hazfedilmiş bir söz takdir edilir. Kimileri "herbiri-ne uğradım" tabirini kutlanmıştır; Önce ve sonra kelimeleri gibi.

Buyrukta hazfedilen kelimenin takdiri de "Her bir kim­se için mevâir yani mirasçılar kıldık" şeklindedir.

"Yeminlerinizin bağladığı kimselere" de kastedilen, Katade'den nakle­dildiğine göre, hilf (yemin antlaşması.) İle yapılan bağlantılar kastedilmekte­dir. Şöyle ki, bir kişi bir diğer kişi ile akidleşerek şöyle derdi: Kanım senin kanın, benim yıkmam senin yıkmandır. (Yani biz birbirimize yardımcı ve des­tek oluruz). İntikamım senin intikamın, savaşım senin savaşın, barışım senin barışındır. Sen de bana mirasçı olursun, ben de sana. Benden dolayı sen takibata uğrarsın ve senden dolayı da ben takibata uğrarım. Benim yerime sen diyet Ödersin, ben de senin yerine diyet öderim. O takdirde böyle bir ant-laşmalıya (el-Halif) diğer anlaşmalının mirasının altıdabiri verilirdi. Daha son­ra bu nesh edildi. [20]

3. Müşterek (birkaç mana için kullanılan); Mevlâ ve Veli Lafızları:

Yüce Allah'ın: "Mevâlî" lafzı ile ilgili olarak şunu belirtelim ki, mevlâ laf­zı birkaç mana hakkında kullanılan müşterek bir lafındır. Azad edene de, edi­lene de mevlâ adı verilmiştir. el-Mevlâ el-Esteİ ve el-Mevlâ el-Âlâ da denilir. Yardımcı olan kimseye de mevla denilir. Nitekim yüce Allah'ın: "Ve çünkü kâ­firlerin ise mevlası yoktur." (Muhammed, 47/11) buyruğunda olduğu gibi. Am­ca oğluna da mevla denilir, komşuya da mevla denilir. Yüce Allah'ın: "Her-biri için mevâlî Cmevlalar) kıldık" buyruğuna gelince, burada maksat asa-be bağlandır. Çünkü Peygamber (sav): "(Alacakları belli olan. mirasçıların al­dıkları) paylardan arta kalan en evla erkek asabeye verilir" buyurmuştur. [21]

Bilindiği gibi ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre esfel mevla değil de âlâ mevla asabelerdendir. Çünkü, azad eden kişi hakkında sözko-nusu olan mana, onun azad ettiği kimse üzerinde bir nimete sebep olduğu­dur. Adeta onun için bu nimeti icadeden kimse gibidir. İşte bu husus dola­yısıyla onun mirasına, (yani âla mevlâ diye bilinen) azad eden, esfel mevla diye bilinen azad edilenin mirasına hak kazanmıştır.

Tahâvî, el-Hasen b. Ziyad'dan şunu nakletmektedir: Esfel mevlâ da âlâ mev-lâdan miras alır. Bu hususta da şu rivayeti delil gösterir: Adamın birisi köle­sini azad ettikten sonra vefat etti ve azad ettiği kimseden başkasını da geri­ye bırakmadı. [22] Bunun üzerine Rasûlullah (sav), onun. mirasını azad edile­ne verdi. Tahavî der ki: Bu hadis ile tearuz eden bir şey yoktur. O halde bu hadis gereğince hüküm vermek gerekir. Diğer taraftan bizler, köleyi azad ede­ni, azad ettiği köleyi var eden (varlığına sebep olan) bir kimse gibi kabul eder­sek, o takdirde onun bu durumu babanın durumuna benzer, Mevlây-ı esfe-lin (yani azad edilen kölenin) durumu da oğlun durumuna benzer. Bu da mi­rasta aralarında eşitliği gerektirir. Ve aslolan da aradaki bir ilişkinin genel kap­samlı olarak görülmesidir. Haberde de: "Bir kavmin mevlâsı (azadlısı) onlar­dandı/" [23] denilmektedir.

Buna muhalefet eden cumhur ise şöyle der: Miras akrabalık bağını gerektirir. Ortada akrabalık diye bir şey yoktur. Şu kadar var ki, bizler azad ede­ne miras verileceğini, onun azad ettiği kimseye bir ihsanda bulunmasından dolayı kabul etmiş bulunuyoruz. Böyle bir durum ise, mevlây-ı esfel olan (azad edilen) hakkında sözkonusu edilemez. Oğula gelince, babasının ha­lefi ve onun yerini tutan kişi olması, bütün insanlar arasında öncelikle onun hakkında sözkonusudur. Azad edilen kimse ise, kendisini azad eden kişinin yerine geçme selahiyetınde değildir. Çünkü, azad eden kişi, ona ihsanda bu­lunmuştur- Şeriat da onu, azad edilen kölesinin mirasında daha bir hak sa­hibi kılmak suretiyle ona mukabelede bulunmuştur. Bu husus ise, mevlây-ı esfelde sözkonusu olamaz. Böylelikle ikisi arasındaki fark ortaya çıkmakta­dır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [24]

4- Kıraat Farkları:

Yüce Allah'ın: Yeminlerimizin bağladığı kimsele­re..." buyruğunu Ali b. Kebşe, Hamza'dan çoğul ifade etmek üzere "kâf" har­fini şeddeli olarak; çokça bağladığı" diye okumuştur. Şu kadar var-ki, Hamze'den meşhur olan kıraat "kâf" harfi şeddesiz olarak Yeminlerinizin bağladığı" diye okuduğudur. Aynı zamanda bu Asıtn'ın ve el-Kisaî:nin de kıraatidir. Bu ise uzak bir kıraattir. Çünkü muakade (akidleş-me) ancak iki ve daha çok kişi tarafından yapılır. Bunun da babı (fala) (mu-fâla) dır. Ebu Cafer en-Nehhas der ki: Hamza'run kıraati, Arapça açısından bir parça kapalı olsa da, biraz kaideleri zorlamaktadır.

Bu okuyuşa göre ifadenin takdiri: Yeminlerinizin kendileriyle antlaşma akdettiği kimseler" demek olup, iki mef ule geçiş yap­mış (teaddi etmiş)dir. Bu da: Yeminlerinizin kendile­ri lehine antlaşma akdettiği kimseler" takdirindedir.

Bu ise, Allah'ın: Onlara ölçü ile...verdiklerinde" (el-Mutaffifin, 83/3) buyruğunda olduğu gibidir. Anlamı: Onlara ölçü ile verdik­lerinde" takdirinde olup» ikinci mef'ul hazf edilmiştir.Sana ölçtüm" denilince Sana bundan ölçtüm" demektir.

ÇÂyet-i kerimede) birinci (yani kendilerine akid yaptığınız kimseler anla­mını ifade eden) mef 1ûlün hazfedilmiş olması, sıla cümlesine bitişik oluşun­dan dolayıdır. [25]

5- Ahidlerinize Bağlı Kalınız:

Yüce Allah'ın: "Allah, herşeye şâhid olandır" buyruğu Allah, sizin onlar­la yaptığorz akidlere şahiddir ve O, akidlere tamı tamına bağlı kalmayı se­ver demektir. [26]

34. Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler (kavvâmdırlar)* Bu , Allah'ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkek­lerin mallarından intak etmelerinden dolayı böyledir. İyi kadın­lar itaatli olan ve Allah'ın korumasıyla kendileri de gizli olanı koruyanlardır. Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin; kendilerini yataklarında yalnız bırakın; (nihayet) dö­vün. Eğer size İtaat ederlerse, artık aleyhlerine yol aramayın. Şüphe yok ki Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1. Âyetin Nüzul Sebebi:

Yüce Allah'ın: "Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler" buyruğu müb-tedâ ve haberdir. Yani erkeklert kadınların nafakalarını sağlar, onları gereği gibi korur ve himaye ederler. Aynı şekilde yöneticiler, ümerâ ve gazaya çı­kanlar da erkekler arasından çıkar. Kadınlar hakkında bu durum sözkonusu değildir.: Kavvam ve Kayyım (yönetici ve işleri çekip çeviren) ifa­deleri aynı anlamda kullanılır.

Ayeti kerime, Sâ'd b, er-Rabr hakkında nazil olmuştur. Hanımı, Zeyd b. Ha­rice b.'Ebi Züheyr kızı olan Habibe, ona karşı serkeşlik etmiş, o da ona bir tokat atmıştı. Babası ise şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, kızımı ben onun ni­kâhı altına verdim, o da kalktı, onu tokatladı. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber: "Kocasına kısas yapsın" diye buyurdu. Kocasına kısas yapmak üzere ba­basıyla geri dönüp gidince, Hz. Peygamber: "Geri dönün. İşte Cebrail bana gelmiş bulunuyor" dedi. Yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi.

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Biz bir iş murad ettik, Allah da ondan başkasım murad etti" Bir diğer rivayette ise: "Ben bir iş diledim. Allah'ın dile­diği ise, hayırlı olandır" diye buyurdu. Ve verdiği birinci hükmü bozdu.[27]

Şöyle de denilmiştir: İşte bu red olunan hüküm hakkında yüce Allah'ın: "Sa­na o Kurân'ın vahyi tamamen ulaştırılmazdan önce de, onu (.okumakta) acele etme" (Tâ-Hâ, 20/114) buyruğunun nazil olduğu da söylenmiştir. İsmail b. tshak şunu zikreder:

Bize Haccac b, el-Minhâl ile Âlim b. el-Fadl -ki lafız el-Haccac'ındır- an­lattı dedi ki; Bize Cerir b. Hazini anlattı, dedi ki: Ben el-Hasen'i şöyle der­ken dinledim: Bir kadın Peygamber (sav)'e gelip şöyle dedi: Kocam yüzü­me bir tokat vurdu, Hz. Peygamber: "O takdirde ona kısas uygulamam ge­rekir1' diye buyurunca, yüce AHah: "Sana o Kuranın vahyi tamamen ulaş-tmlmazdan önce onu (okumakta) acele etme." (Tâ-Hâ, 20/114} ayetini indir­di Peygamber (sav) da: "Erkekler, kadınlar üzerine yöneticidirler" ayeti nazil oluncaya kadar hüküm vermemişti.[28]

Ebû Ravk der ki: Bu âyet-i kerime, Ubey kızı Cemile ile kocası olan Sabit b. Kays b. Şemmas hakkında nazil olmuştur. El-Kelbv de der ki: Bu âyet-i ke­rime, Muhammed b, Meslerne'nin kuzı Âmira ile onun kocası Sa'd b. er-Rabî hakkında nazil olmuştur. Bu âyetin nüzul sebebinin daha önce nakletti­ğimiz Um Seleme'nin sözü olduğu da söylenmiştir.[29]

Bu durumda, ayetlerin İfade düzeni ve aralarındaki ilişki şöyle açıklana­bilir: Kadınlar, miras hususunda erkeklerin üstün kılınışından sözetmeleri üze­rine: "Allahın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni et­meyin" (en-Nisa, 4/32) âyeti nazil oldu. Daha sonra yüce Allah, erkekleri mi­ras hususunda kadınlara üstün kılmasının, erkeklerin mehir vermek ve ka-dmların nafakasını, sağlamak yükümlülükleri dolayısıyla olduğunu beyan et­mekledir. Diğer taraftan erkeklerin bu şekilde üstün kılınmalarının faydası, neticede kadınlara racidir.

Şöyle de denilmektedir: Erkeklerin aklî olgunluk ve idarecelik bakımından bir üstünlükleri vardır. İşte bundan dolay] kadınlar üzerinde yöneticilik hakkı erkeklere verilmiştir. Yine denildiğine göre erkeklerin, kadınlarda bulunmayan bir şekilde ruhi bakımdan ve karakter itibariyle bir üstünlükle­ri vardır.

Çünkü erkeklerin karakterinde (tabiatında) hararet ve kuruluk baskın ol­duğundan dolayı, erkekte bir kuvvet ve bir çetinlik bulunur. Kadınların ka­rakterinde ise baskın olan, nemlilik ve soğukluktur, O bakımdan, yumuşaklık ve zayıflık anlamındaki hususlar karakterlerinde yer eder, [30] Bu bakım­dan, erkeklere, kadınlar üzerinde kıyam (yöneticilik, işlerini görüp gözetme) hakkı verilmiştir. Yüce Allah'ın: "Mallarından infak etmelerinden dolayı da böyledir" buyruğu dolayısıyla da bu hak onlara verilmiştir. [31]

2- Erkeklerin Hanımlarını Te'dip Hakkı ve Sınırı:

Bu âyet-i kerime, erkeklerin hanımlarını te'dip edebileceklerine delildir. Kadın kocasının haklarını koruduğu takdirde, erkeğin, hanımı ile kötü ge­çinmemesi gerekir.

"Kavvâm" ifadesi, fa'âl vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, bir şey üzerinde durmak, onu gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona ne­zaret etmek anlamındadır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kaim olmaları, işte bu çerçeve içerisindedir. Erkeğin, kadının işlerini çekip çevirmesi, onu te'dip etmesi, evinde tutması, onu (gereksiz yere) dışarı çıkmaktan alıkoy­ması ile olur. Kadının da kocasına itaat etmesi ve masiyet olmadığı sürece em­rini kabul etmesi görevidir. Buna gerekçe olacak fazilet, nafakayı karşılama yükümlülüğü, akıl, cihad, miras, emr-i bilmaruf ve nehy-î anılmünker husus­larında daha güçlü oluşu olarak gösterilmiştir. Bazıları sakallı oluşu da üs­tünlükte gözönünde bulundurmuş ise de, bunun hiç bir kıymeti yoktur. Çün­kü, bir kimsede sakal bulunmakla, sözünü ettiğimiz hususların hiçbirisi bu­lunmayabilir. el-Bakara Sûresi'nde bu kanaati reddeden açıklamalar (2/ 228. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [32]

3. Erkek Karısının Nafakasını Sağlayamazsa, Kadının Nikâhı Feshetme Hakkı Doğar mı?

İlim adamları, yüce Allah'ın: "Mallarından intak etmelerinden dolayı böy­ledir* buyruğundan şunu anlamışlardır: Koca, hanımıma nafakasını vermek­ten acze düşerse, artık onun üzerinde yönecici (kavvâm) olamaz. Onun üzerinde kavvâm olamayacak olursa, o takdirde kadın, bu nikâh akdini feshetmek hakkına sahip olur. Çünkü kendisinden dolayı nikahın meşru kı­lındığı maksat ortadan kalkmıştır. İşte bu bakımdan da, nafakayı ve kadının giyimini sağlamak hususunda zorlanması halinde, nikahın feshedilmesinin sa­bit olduğuna açık bir delalet vardır. Bu, Mâliki ve Şafiî'nin de görüşüdür.

Ebu Hanife ise, nikah fesli olmaz demiştir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın: "Eğer o darlık içindeyse, geniş bir zamana kadar mühlet veriniz' (el-Bakara, 2/280) buyruğudur. Buna dair açıklamalar yine bu sûrede de önceden geç­miş bulunmaktadır. [33]

4- İyi Kadınların Bazı Özellikleri:

Yüce Allah'm: "İyi kadınlar, itaatli olan ve Allah'ın korumasıyla kendi­leri de gizli olanı koruyanlardır" buyruğunda iyi kadınların durumu haber verilmektedir. Bundan maksat ise, kocaya itaati ve malında kocasının hazır olmaması halinde, kadının kendi nefsinde kocanın hakkım yerine getirme­yi ennr etmektir. Ebu Davud et-Tayalisî'nin Müsned'inde, Ebu Hureyre (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kadınların hayırlısı, kendisine baktığın, zaman seni sevindiren, emir verdi­ğin zaman sana itaat eden, yanında hazır olmadığın takdirde de kendi nef­sinde ve senin malında seni (haklarını) koruyan kadındır." Daha sonra şu: "Er­kekler, kadınlar üzerine yöneticidirler..." ayetini sonuna kadar okudu.[34]

Hz. Peygamber, Hz. Ömer'e şöyle demiştir: "Kişinin en hayırlı hazinesinin ne olduğunu sana bildireyim mi? O, saliha kadındır. Kocası ona baktığında onu sevindirir. Ona emrettiğinde ona itaat eder, yanında hazır bulunmadığın­da da onu korur." Bu hadisi de Ebu Dâvud rivayet etmiştir [35]

İbn Mes'ud'un mushafında îyi kadınlar itaat-lı olan... koruyanlardır" buyruğu şeklindedir. Bu şekil­deki bir çoğul kalıbı ise, dişilere has bir kalıptır. İbn Cinnî der ki: Cem'i tek­sir (yani îbn Mes'ud'un Mushaf'ında kine uygun çoğul) mana itibari ile daha uygun bir lafız görünmektedir. Çünkü bu çoğul şekli, çokluk anlamım ver-mektedirki, burada maksat olarak gözetilen de odur.

Allah'ın koruması ile" buyruğundaki "mâ" edatı mastar ma­nasını veren "ma"dır. Yüce Allah'ın kendilerini koruması sebebiyle... demektir- Bunun; Ki o; anlamında olması da doğru bir mana olur. O takdir­de,

Allah'ın koruduğu" kelimesindeki ait zamir nasb zamiri olur. (Ya­ni Allah'ın kendisini koruması ile.,, anlamına gelir).

Ebu Cafer'in kıraatinde lafzatullah mansup olmak üzere Allah'ı (onun hükümlerini) korumasıyla" şeklindedir. en-Nehhas der ki; Ancak lafzatullahın merfu olarak okunması daha açıktır. Yani o kadınlar, Allah'ın ko­ruması, yardımı ve doğrultması sayesinde kocalarının hazır olmamaları ha­linde, kocalarının haklarını koruyanlardır, anlamındadır.

Bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah'ın onları mehirleri ve geçimleri konusunda koruması dolayısıyla... Yine bunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Allah'ın onlardan korumalarım istediği kocalarına ait emanet­leri yerine getirmeleri sebebiyle...

Lafzatullahın üstün olarak okunmasının anlamına gelince: Onların, Allah'ı yani O'nun emrini yahut dinini korumaları suretiyle demektir. Bu okuyuşun takdiri ile ilgili olarak da: "Onların, Allah'ı (emrini yahut dinî-ni) korumaları sebebiyle" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu şekilde ço­ğulken daha sonra tekil olarak gelmiştir. Nitekim şöyle denilmiştir:

"Başa gelen musibetler onu helak ettiüer)*

Bu okuyuşun anlamı: Allah'ı (dinini) korumak suretiyle… şeklinde oldu­ğu da söylenmiştir. [36]

5. Serkeşliğin ve Ondan Endişe Etmenin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Serkeşliklerinden endişe ettiğnlz kadınlara.-7" buyruğun­da geçen O kadınlar, O kadın, kelimesinin çoğuludur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir, İbn Abbas der ki; "Endi§e ettiğiniz, korktuğunuz" buyruğu burada bildiğiniz ve kat'i olarak İnandığınız anlamın­dadır. Bu kelimenin asıl anlamı üzere kullanıldığı da söylenmiştir en-Nüşûz (mealde: serkeşlik etmek) kelimesi, isyan etmek demektir. Yeryüzünün tüm­sekçe yeri demek olan den alınmıştır.

Bir kimse, oturur iken kalkıp ayakta durursa; denilir.

Yüce Allah'ın: "Kalkın denildiğinde de kalkıveritı ki..." (el-Mücâdele, 58/11) buyruğundaki "kalkmak" da buradan gelmektedir. Ya­ni savaşa, yahut yüce Allah'ın emirlerinden herhangi bir emir için kalkın, de­mektir. Âyet-i kerimenin anlamı ise: Allah'ın kendilerine farz kıldığı kocaya itaat hususunda isyan etmelerinden, serkeşlik edip kabarmalarından korktu­ğunuz kadınlar, demektir.

Ebu Mansur el-Lüğavî der ki: Nüşûz, eşlerden her birisinin ötekinden hoşlanmaması demektir. Burada "ze" harfi yerine "sad" harfi geldiği takdir­de, o zaman geçimi kötü olan kadın hakkında kullanılan bir fiil olur. İbn Fa-ris der ki: Kadının nüşûz etmesi, kocasına karşı sert ve zorlu bir hal alması demektir Erkeğin nüşûz etmesi ise^ karısını dövmesi ve ona ağır davranma­sı, ondan uzak durması demektir.

îbn Cüreyc der ki, bu fiilin kadın hakkında kullanılıp, son harfinin "ze" ol­ması da "sad11 olması da aynı anlamı ifade der. [37]

6- Öğüt Vermek;

"Öğüt verin" buyruğundan kasıt, Allah'ın Kitabı ile onlara öğüt verin, de­mektir. Yani onlara, Allah'ın kendileri için vacib kılmış olduğu güzel arka­daşlık, koca ile güzel geçimi hatırlatın, kocasının, kendisi üzerindeki üstün­lüğünü itiraf etmesi gerektiğini hatırlatın. Öğüt verirken ayrıca der ki: Pey­gamber (sav) buyurdu ki: "Herhangi bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emr ederdim."; [38] "Kadın, deve sırtında olsa dahi, kendisini kocasından uzak tutamaz"; [39] "Herhangi bir ka­dın, kocasının yarağından ayrı olarak geceyi geçirecek olsa, sabahı edince­ye kadar melekler ona lanet eder." [40] Bir rivayette de şöyle denilmektedir: "Geri dönünceye ve elini kocasının eline koyuncayy. kadar..." diye buyurmak­tadır. Bu ve buna benzer buyrukları hatırlatarak (ona öğül verir). [41]

7. Te'dip Kastıyla Kadınları Yataklarında Yalnız Bırakmak:

Yüce Allah'ın: "Kendilerini yataklarında yalnız bırakın" buyruğuna ge­lince, "yataklarda" anlamına gelen kelimesini İbn Mes'ud, en-Nehaî ve başkaları tekil olarak Yatakta" diye oku muş t ardır. Adeta bunu çoğul anlamını da ifade eden cins ismi gibi kabul etmişlerdir.

Yatakta terk etmek (hecr) ise, onunla birlikte yatıp, cima etmeksizin ona sırtını dönmesi demektir. Bu açıklama İbn Abbas ve başkalarından nakledil­miştir. Mücahid der ki: Onlarla yattığınız yerler arasında bir mesafe bulun­sun. Bu açıklamaya göre, ifadede hazfedilmiş bir sözün varlığı kabul edilir Bunu da., uzaklık anlamına gelen hecr etmekten “”6 onlardan uzak du­run ifadesi desteklemektedir. Onu hecr etti, ondan uzaklaştı, ondan Hak düş­tü anlamındadır. Kadından uzak durmak İse, ancak onunla birlikte yatmayı terketmekle mümkün olur. Bu anlamdaki bir açıklamayı, ibrahim en-Kehaî, eş-Şa'bî, Katâde ve Hasan-ı Basrî de yapmış olup, İbn Vehb ve Îbnü'l-Kasım da bunu Mâlik'ten rivayet etmiştir. İbnü'NArabî de bunu tercih edip şöyle de­miştir: Bunlar buradaki emri maksadı daha çok gerçekleştirecek olan mana­ya hamletmişierdir. Bu da: Allah yolunda ondan uzak dur, demene benzer. İmam Mâük'in kabul ettiği asıl da budur,

Derim ki: Bu güzel bir görüştür. Koca, kadının yatağından yüz çevirecek olursa, kadın kocasmı seven birisi ise, bu ona ağır gelir ve doğru yola dö­ner. Şayet ona buğzeden birisi ise, böylece kadımn serkeşliği açıkça ortaya çıkar. Böylelikle serkeşliğin ondan olduğu da netlik kazanmış olur.

Buradaki lin çirkin söz demek olan "el-hucr" den geldiği de söy­lenmiştir. Yani onlara sert ve kaba söyleyiniz, bununla birlikte cima ve baş­ka maksatla onlarla beraber yatınız- Bu anlamda açıklamayı Süfyan yapmış­tır, İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Yani siz, onları evlerinde sağlamca bağlayınız. Bu da hicâr diye bilinen devenin kendisiyle bağlandığı ip olan ip ile "deveyi hecr etmek" tabirinden alınmış bir açıklamadır. Bu, Taberînin tercihidir. Taberî, bu tercihi yapmakla birlikte, diğer görüşleri de tenkid etmektedir. Ancak onun bu açıklaması tartışılır bir açıklamadır, Nitekim, Kadı Ebu Bekir b. el-Arabî de, Ahkâmu.'1-Kur'ân adlı eserinde bu görüşünü reddederek şunİan söyle­mektedir: Kur'ân ve sünneti çok iyt bilen bir alimin nasıl bir tökezlem esidir ki bu? Onu, böyle bir açıklamaya iten ise, İbn Vehb'in, Mâlik'ten rivayet et­tiği garip bir hadis-i şeriftir. Buna göre, Ebu Bekr es-Sıddık'in kızı ve ez-Zü-beyr b. el-Avvâm'm hanımı Esma, evinden dışarı çıkar gezerdi.

Nihayet bu hususta ona serzenişlerde bulunuldu. O da, hem kendisine hem de diğer kumasına serzenişte bulundu. Birinin saçını diğerine bağladıktan son­ra onlan ağır bir şekilde dövdü. Öbür kuması kendisini daha iyi koruyorken, Esma, kendisini korumadığından darbeler daha çok ona isabet ediyordu. Es­ma bu durumundan babası Ebu Bekr (r.a)'a şikayette bulundu. Babası ana şöyle dedi: Kızcağızım sabret. Çünkü Zübeyr salih bir insandır. Belki cennet­te senin eşin olur. Bana ulaştığına göre, bir koca evlendiği ilk hanım ile cen­nette de evlenir. Taberî burdan hareketle, bir taraftan lafzın bu manaya muh­temel olması, diğer taraftarı da ez-Zübeyr'in bu davranışı dolayısıyla bağla­yıp düğümleme anlamına geldiği görüşünü ortaya attı ve böyle bir açıklama­da bulundu.

İlim adamlanna göre, kadından bu şekilde uzak durmanın azami süresi bir aydır. Nitekim Peygamber (sav) da Hz. Hafsaya bir sır söyleyip, Hz. Âişe de bunu açığa çıkarıp her ikisi de Hz. Peygamberin aleyhine birbirine yardıma koyulunca böyle yapmıştı. [42] Bununla birlikte Allah'ın, îlâ yapan (hanımın­dan uzak kalacağına yemin edenj bir kimse için mazeret olarak belirlediği dört aylık süreye kadar bu işi uzatmaz. [43]

8. Ve, Nihayet Dövmek:

Yüce Allah'ın: "(Nihayet.) onları dövün" buyruğuna gelince, Allah, kadın­lara önce öğüt vermekle İşe başlanılmasını, sonra onlardan uzak durmayı em­retti. Şayet bunlar fayda vermeyecek olurlarsa, o takdirde dövmeye başvu­rulur. Çünkü kadını, yola getirecek ve kocasının hakkını ödemeye itecek olan odur. Bu âyet-i kerimede dövmek, etki ve iz bırakmayan, te'dip yollu döv­mektir. Bu daf bir kemiğini kırmayan, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyen dövmedir. Dürtmek ve benzeri şekillerdir. Çünkü bundan maksat salâhtır. Baş­ka birşey değildir. Helak olma sonucunu verecek bir dövme hiç şüphesiz taz­minatı gerektirir. Kur'ân-ı Kerim öğretmek ve te'dip etmek kastıyla, oğlunu te'dip edenin dövmesi hakkında da bunlar söylenebilir. Müslim'in Sahih'in-deki rivayete göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Çünkü sizler onlan Allah'ın emaneti ile aldınız. Allah'ın adı İle onların ferden size helal oldu. Sizin onlar üzerindeki hakkı­nız, hoşlanmadığınız herhangi bir kimseye yataklannızı çiğnetmemeleridir Eğer böyle birşey yapacak olurlarsa, iz bırakmayacak şekilde onları dövünüz." [44]

Bu hadisi Müslim, Hz. Cabir'in hacc ile ilgili uzunca hadisi arasında nak-letmiştir. Anlamı şudur: Onlarf gerek akrabalarınızdan, gerek yabancı kadın­lardan hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi evlerinize almamalıdırlar, işte Tirmizînin rivayet edip sahih olduğunu belirttiği A*nr b. el-Ahvas yoluyla ge­len hadis de buna göre yorumlanır. Amr b. el-Ahvas, Veda Haccında, Rasûlul-lah ile birlikte bulunmuştu. Hz, Peygamber, Allah'a hamdu sena etti ve öğütler verip nasihatiarda bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Şu hususa da dikkatinizi çekerim. Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çün­kü onlar, sizin yanınızda esir gibidirler. Siz onlar üzerinde bundan başka bir şeye sahip değilsiniz. Apaçık bir hayasızlık yapmış olmaları hali müstesna. Böyle bir şey yapacak olurlarsa, yataklarda onlardan uzak durunuz ve on­ları î.z bırakmayacak şekilde dövünüz. Size itaat edecek olurlarsa, onların aleyhlerine bir yol aramayınız. Şunu bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde hak­larınız vardır. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde bir hakkı vardır. Sizin kadın­larınız üzerindeki hakkınız: Hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğ­netmemeleri ve evlerinizde hoşlanmadığınız kimselere izin vermemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki haklarına gelince: Giyimlerinde ve yiyeceklerinde onlara iyilikte bulunmamzdır." Tirmizî dedi ki: Bu basen, sahih bir hadistir.[45]

Hz. Peygamber'în; "Apaçık bir hayasızlık buyruğuyla anlatmak istediği: Kocalarının hoşlanmayıp buğz ettikleri kimseleri evlerine almamaları demek­tir. Yoksa bundan kasıt zina etmeleri değildir. Çünkü zina haramdır ve bun­dan dolayı had gerekir.

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Maruf olan bir hususta size ita­atsizlik ederlerse kadınları, iz bırakmayacak bir şekilde dövünüz.[46]

Ata (b. Ebi Rebâh) da der ki: İbn Abbas'a şöyle dedim: İz bırakmayan mek ne demektir. O da, misvak ve benzeri şeyle dövmektir dedi. Yine riva­yet edildiğine göre, Ömer (r.a) hanımını dövmüş, bundan dolayı kınanma­sı üzerine şöyle demişti; Ben Rasulullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Erkeğe hanımını neden dövdüğü sorulmaz.[47]

9- İtaat Edenler Aleyhine Yol Yoktur;

Yüce Allah'ın: "Eğer sîze itaat ederlerse" yani serkeşlik etmekten vazge­çer, terkederlerse "artık aleyhlerinde yol aramayın" yani, söz veya iîüle on­lara karşs cinayet işlemeyin. İşte bu, onlar üzerinde üstün oluşun vurgulan­masından, te'dip edilmeleri için imkân verilmesinden sonra kadınlara zulmü yasaklayan bir buyruktur. Bunun; onların sizleri sevmeleri için onları mükel­lef tutmayın. Çünkü bu onların elinde olan birşey değildir anlamına geldiği de söylenmiştir. [48]

10- Çok Yüce ve Çok Büyük Olan Allah:

Yüce Allah; "Şüphe yokJd Allah çok yücedir, çok büyüktür" buyruğu ile, işaret yoluyla kocalara alçak gönüllü olmalarını, yumuşak davranmalarını em­retmektedir. Yani sizler, o kadınlara güç yetiriyor olsanız dahi, Allah'ın kud­retini hatırlayınız: Çünkü O'nun kudret elir her kişinin gücü üzerindedir. O bakımdan herhangi bir kimse, hanımına karşı üstünlük taslamaya kalkışma­sın. Allah, onu görüp gözetmektedir. İşte bundan dolayı, burada yüce Allah'ın, yücelik ve büyüklükle vasfedilmesi gayet güzel düşmüştür. [49]

11. Kadının Serkeşliği Dolayısıyla Kullanılabilecek Haklar:

Bu husus böylece sabit olduğuna göre, şunu bil ki: Aziz ve celil Allah, Kitab-ı Keriminde açıktan açığa dövmeyi yalnız burada ve bir de büyük had­leri gerektiren suçlarda emretmiştir. Böylelikle onlann, kocalarına olan ma-siyetleri ile büyük günahlar işlemekle onaya çıkan masiyeti eşit tutmuş gi­bidir. Bu konuda da imamlara (İslam devletinin yetkililerine) değil de göre­vi ve yetkiyi kocalara vermiştir. Yüce Allah'ın kadınları kocalara emanet ola­rak vermesi, bu konuda kocalara güvenmesi sebebiyle de sahi d ve beyyineye gerek kalmaksızın; hakimlere değil de kocalara bu yetkiyi vermiştir.

el-Mühetleb der ki: KadınSann cima hususunda kocalarından imtina etmeleri dolayısıyla kadınlan dövmeyi caiz kılmıştır. Ancak hizmette bulunmaması halin­de kadının dövülmesinin vücubu hususunda ihtilâf edilmiştir. Kıyasa göre, cima hususunda İmtina etmesi halinde dövmek caiz ise, kocanın kadın üzerindeki hak­kı olan maruf ile hizmet dolayısıyla da dövmesini vacib kılmaktadır.

İbn Huveyzimendâd der ki: Serkeşlik etmek, nafaka hakkını da evlilik do layısıyla sahip olduğu bücün haklan da ortadan kaldırır. Serkeşlik gösterme­si halinde kocanın iz bırakmayacak şekilde te'dip edici bir surette serkeşli­ğinden vazgeçinceye kadar dövmesi, Öğüt vermesi, yatağından ayrı durma­sı caizdir. Serkeşlikten dönecek olursa, bütün haklan da geriye döner. Aynı şekilde, te'dibin gerektirdiği herbir davranış da böyledir Kocanın karısını te'di-bi caizdir. Bununla birlikte üstün bir kadının ie'dibİ ile aşağılık birisinin te'di-binde durum farklıdır. Üstün kadının te'dibi kınamaktır. Aşağılık kadının te'di-bi ise kırbaçtır. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; "Kamçısını asıp da aile halkını te'dip edene Allah rahmet buyursun." [50] Yine şöyle buyurmuş­tur: "Şüphesiz Ebû Cehm omuzundan asasını bırakmıyan bir kişidir," [51]

Beşşar da şöyle demektedir:

"Hür olan kimse kınanır, sopa ise kölenin hakkıdır." İbn Dureyd de şöyle demiştir:

"Hür kimseye kınamak, devamlı bir engelleyicidir. Köleyi ise sopadan başka birşey engellemez."

İbnül-Münzir der ki: İlîm ehli baliğ a olmalan halinde bütün hanımların na­fakalarının kocalarına ait olduğu ve bunun vücubunu ittifakla kabul etmiş-lerdir. Bundan tek istisna ise, kocasına karşı serkeşlik eden ve ondan imti­na eden kadındır.

Ebu Ömer (İbn, Abdi'1-Berr) der ki: Gerdeğe girişinden sonra karısı ken­disine karşı serkeşlik eden üzerinden, hamile olması hali müstesna, karısı­nın nafakası sakıt olur. Şu kadar var ki, serkeşlik eden kadının nafakası hu­susunda İbnü'l-Kasım, f'ukaha topluluğuna muhalefet ederek onun da nafa­kasının vacib olduğunu kabul etmiştir Serkeşlik eden kadın, kocasına itaat­le dönecek olursa, bundan sonra o kadının nafakası kocasına vacib olur. Ser­keşlik dışında hiçbir sebep dolayısıyla, kadının, kocası üzerindeki nafaka hak­kı sakıt olmaz, Hastalık olsun, ay hali olsun, lohusalık olsun, oruç, hac, ko­casının yanında bulunmaması, sözünü ettiğimiz hususların dışında, haklı ya da haksız kocasının ondan uzak durması gibi bütün haklerde kadının koca­sı üzerindeki nafakası sakıt olmaz.[52]

35. Eğer aralarınım açılmasından korkar s anı/, o vakit, erkeğin ak­rabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da araları­nı bulur. Şüphesiz ki Allah, herşeyî bilendir, herşeyden haber­dardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Aralarının Açılmasından Korkutursa:

Yüce Allah'ın: "Eğer aralarının açılmasından korkarsanı/" buyruğunda yer alan "açılmak ve ayrılmak" anlamına gelen "şîkak^m manası ile ilgili açık­lamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/74. ayet üe 137- âyetlerde) geç­miş bulunmakladır. Sanki eşlerden herbiri.si, ötekinin yer almadığı bir tarai-îa bulunuyor ve o yöne çekiyor gibi bir anlam ifade etmektedir, ikisinin ara­yı nda bir ayrılığın varlığından korkarsanız, demektir.

Burada mastar zarfa izafe edilmiştir: Ayın aydınlattığı bir gecede yürümek ve arafe günü oruç tutmak hoşuma gider" gibi. Âyet-i kerimede de: Geceleyin ve gündüzün hilekârlı­ğınız..." (Sebe, 34/33) diye buyurulmaktadn-.

Şöyle de denilmiştir: "Arasında" kelimesi isim gibi kullanılmış ve ondaki zarf anlamı izale edilmiştir. Çünkü burada maksat onların durumları ve bir­birleriyle geçimleridir. Yani eğer sizler onların geçimlerinin ve arkadaşlıkla­rının arasında bîr uzaklık girdiğinden korkarsanız, "hîr hakem gönderin*1 an­lamındadır.

Buradaki "korkardanız" buyruğu ile ilgili görüş ayrılıklarına dair açıkla­malar da daha önceden (en-Nisâ, 4/2. ayet, L başlıkta) geçmiş bulunmak­tadır. Said b, Cübeyr der ki: Konu ile ilgili hüküm, önce ona öğüt vermesi­dir. Eğer kabili ederse mesele yok, değilse yatağından ayrılır. Bu sefer kabul ederse eder, aksi takdirde onu döver. Bundan sonra kabul ederse mesele yok, aksi takdirde hakim, kocanın ailesinden bir hakem, hanımın ailesinden bir hakem gönderir Ve onlar da zararın hangi taraftan geldiğini tetkik ederler. İşte bu durumda hul' denilen ayrılma şekli ortaya çıkar.

Şöyle de denilmiştir: Koca öğüt vermeden önce de dövmek hakkına sahip­tir. Ancak bu hususun, âyet-i kerimede tertip ile zikredilişi dolayısıyla birin­ci görüş daha sahihtir. [53]

2. Muhatapların Kimlikleri:

İlim adamlarının çoğunluğuna göre, yüce Allah'ın: "Eğer... korkarsam" buyruğuna muhatap olanların yöneticiler, ümerâ ve hakimler olduğu görü­şündedir. Diğer taraftan: "Her ikisi de aralarının düzelmesini isterlerse, Al­lah da aralarını bulur" buyruğunda kast edilenlerin de, İbn Abbas, Müca-hid ve diğerlerinin görüşüne göre, iki hakem olduğu söylenmiştir. Yani eğer her iki hakem aralarının düzelmesini isterlerse, Allah da o eşlerin ara­sını düzeltir. Bundan kastın eşîer olduğu da söylenmiştir. Yani eğer eşler ara­larının düzelmesini ister ve her iki hakeme verdikleri haberlerde doğru söyleyecek olurlarsa, "Allah da aralarını bulur."

Hitabın velilere olduğu da söylenmiştir, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer korkarsanız" yani, eşler arasında bîr aynlığın olduğunu bilirseniz, "o vakit, erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gön­derin." Her iki hakem, ancak kocanın ve kadının akrabalarından olmalıdır. Çünkü bunlai\ karı-kocanın hallerini daha iyi bilirler. Adalet ehli kimseler­den, bakışları sağlam ve tutarlı, fıkhî basireti ve bilgisi olan kimselerden ol­malıdırlar Şayet akrabaları arasında bu ige elverişli kimse bulunmayacak olur­larsa, o vakit, onların dışında adaletli ve bilgili İki kişi gönderilir, Bu da her iki tarafın işi, anlaşılmaz olup kötülüğün hangisinden olduğu bilinmemesi ha Ünde sözkomısudur. Şayet kimin zalim olduğu bilinecek olursa, o vakit, o za­limden karşı tarafın hakkı alınır ve zararı izale etmeye mecbur tutulur.

Şöyle de denilmektedir Kocanm akrabalanndan olan hakem, koca ile baş-başa kaiır ve ona şöyle der; Bana kalbinde olanı bildir. Sen bu kadını sevi­yor musun, sevmiyor musun? Bunu bana söyle ki, ben de senin maksadını bilmiş olayım. Eğer koca: Bu kadına benim ihtiyacım yoktur, sen bana on­dan alabildiğini al ve beni ondan ayır, diyecek olursa, o takdirde serkeşliğin koca tarafından olduğu bilinir. Şayet: Ben onu seviyorum. Malımdan ona is­tediğini al ve beni ondan ayırma diyecek olursa, onun serkeşlik etmediği an­laşılır. Kadın tarafından gönderilen hakem de, kadınla başbaşa kalır ve ona söyle der: Kocanı seviyor musun, sevmiyor musun? Eğer kadın, beni ondan ayır, malımdan ne istiyorsa ona ver diyecek olursa, serkeşliğin kadın tarafın­dan olduğu bilinir. Şayet: Bİ?i birbirimizden ayırma. Fakat onu nafakamı artırmaya, bana iyi davranmaya teşvik et, diyecek olursa, bu sefer serkeşliğin kadın tarafından olmadığı anlaşılır. Her iki hakem de, hangi tarafın serkeşliik ettiğini açıkça anlayacak olursa, o kişiye yönelerek öğüt verirler, azarlar­lar, yaptığından uzak durmasını söylerler. İşte yüce Allah'ın: “O vakit, erke­ğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" buy­ruğunda anlatılanlar bunlardır. [54]

3. Kadınların îtaat ve Serkeşlikleri Halinde Hakemlerin Yetkileri:

İÎİm adamları derler ki: Bu âyet-i kerime kadınları aklî bir şekilde taksime tabi tutmuştur. Çünkü kadınlar, ya itaat ederler, ya serkeşlik ederler. Serkeş­liğin sonunda da ya itaate dönüş sözkonusudur, yahut değildir. Eğer birin­ci husus (İtaate dönüş) sözkonusu olursa terkediîirler, Çünkü Nesaî şunu ri­vayet etmiştir: Akîl b. EbîTâlîb, Utbe b. Rabia'nm kızı Fatıma ile evlendi. O, Falıma'nın yanına girdi mi, Fatma; ey Haşimoğulları Allah'a yemin ederim ki, ebediyen kalbim sizi sevmez. Nerde boyunları gümüş ibrikleri andıranlar, bu­runları dudaklarına doğru sarkanlar, nerde Utbe b- Rabia, nerde Şeybe b. Rabia ? derdi. Karısı böyle söylerken, kendisi sesini çıkarmazdı. Nihayet birgün kızgın ve bezgin bîr halde yanına girince, yine karısı ona: Nerde Utbe b. Ra-bia ? deyince, o da: Oraya girdiğinde cehennemde sol tarafında onu görecek­sin. Bunun üzerine elbiselerini üzerine alıp gitti. Hz. Osman'ın yanına var­dı, ona durumu anlattı. O da İbn Abbas ve Muaviye'yi gönderdi. İbn Abbas dedi ki: Ben bunları mutlaka birbirinden ayıracağım. Muaviye: Ben Abdime-nafoğuilarından iki yaşlıyı birbirinden ayırmam dedi, Yanlarına vardıkların­da, üzerlerine kapılarını kapatıp, işlerini düzeltmiş olduklarını gördüler.[55]

Eğer, anlaşmazlık içerisinde olduklarım, başarıîıadıklarını, işlerinin daha da kötüye gittiğini görecek olurlarsa, iki hakem, bütün güçleriyle on tan bir­birleriyle kaynaştırmaya çalarlar. Onlara Allah'ı, beraber geçirdikleri zaman­lan hatırlatırlar. Eğer vazgeçer ve dönerlerse, onları bırakırlar. Şayet başka bir durum sözkonusu olur ve birbirlerinden ayrılmalarını uygun görürlerse, bu sefer onları birbirlerinden ayırırlar. Hakemlerin onları bu şekilde ayırma­sı, karı-koca aleyhine olmak üzere caizdir. Belde hakiminin hükmü buna uy­gun düşsün yahut düşmesin farkeimez. Bu hususta karı-koca onlara ister ve­kalet vermiş olsun, ister vermemiş olsun yine farketmez. Böyle bir durum­daki ayrılık ise bain bir talaktır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Koca, bu hususta hakemlere vekâlet verme­diği sürece hakemler, onları birbirlerinden boşayamazlar, Durumu imama (halifeye ya da yetkili kıldığı kimseye) bildirmelidirler. Bu onların şahid ve iki elçi olmaları esasına göredir. Sonra İmam, isterse onları ayırır ve hakeme de ayırmaları emrini verir. Bu Şafiî'nin iki görüşünden birisidir. Kuleliler de bu görüştedir. Aynı damanda bu, Ata'nın, İbn Zeyd'in ve el-Hasen'in de görü­şüdür- Ebu Sevr de böyle demiştir.

Sahih olan birinci görüştür ve hakemlerin vekâlet olmasa bile boşama yet­kisine sahip olduklarıdır. Bu da Mâlik'in, Evzai'nin ve îslıak'ın görüşüdür, Hz. Osman, Ali ve İbn Abbas'tan, eş-Şa'bî ve en-Nehaî'den de bu görüş rivayet edilmiştir. Şafiî'nin görüşü de budur. Çünkü yüce Allah: "Erkeğin akrabasın­dan bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" diye buyurmak tadLr. Bu da şanı yüce Allah'ın bu iki hakemin vekil ve şahid değil, iki kadı olduklarına dair açık bir nassıdır Vekilin ise şeriatte özel bir ismi ve özel bir anlamı vardır. Hakemin de şeriavte özel bir ismi ve öze! bir anlamı vardır. Şa­nı yüce Allah, bunların her birisinin ne anlama geldiğini açıklamış olduğu­na göre, alim kişi bir tarafa, şâz görüş ortaya atan bir kişinin bile bunların birisinin manasını öteki ile karıştırmaması gerekir.

Dârakutnî, Muhammed b, Sîrîn'den o, Abîde'den, "Eğer aralarının açıl­masından korkar s anız, o vakit erkeğin akrabasından bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin" ayeti hakkında dedi ki: Bir erkek ve bir ka­dın, Hz, Ali'ye, herbirisi ile bir gurup insan bulunduğu halde geldi. Hz- Ali onlara emir verdi. Bu topluluk da erkeğin akrabalarından bir hakem, kadı­nın akrabalarından bir hakem gönderdiler. Hz. Ali iki hakeme şöyle dedi: Va­zifenizin ne olduğunu biliyor musunuz? Eğer onlan, ayırmayı uygun görür­seniz, onları ayıracaksınız. Bu sefer kadın şöyle dedi: Ben lehimde ve aley­himde olanıyla Allah'ın Kitabında olana razıyım. Koca da dedi ki: Ayrılığa ra­zı olmam. Bu sefer Hz. Ali şöyle dedi: Yalan söyledin. Allah'a yemin ederim kadının ikrar edip kabul ettiğinin bir benzerini sen de ikrar edip kabul et­mediğin sürece sana hiçbir fırsat tanımam. [56]

Bu, isnadı sahih ve sabit bir hadis olup, Hz. Ali'den, İbn Sirin'den o, Abi­de yoluyla ve değişik yollarla sabit olarak rivayet edilmiştir. [57] Bunu Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) söylemiştir. Şayet iki hakem vekil yahut şahid olsalardı, Hz. Ali onlara görevinizin ne olduğunu biliyor musunuz demezdi. Bunun yeri­ne: Size hangi hususlarda vekalet verildiğini biliyor musunuz derdi. Bu da gayet açık bir husustur.

Ebu Hanife de, Hz. Ali'nin kocaya söylediği "Kadının razı olduğu şeye sen de razı olmadıkça buradan ayrılamazsın" sözünü delil göstermiştir İşte bu, Ebu Hanife'nin mezhebine göre, onların, kocanın rızası île olmadıkça aynlmayacaklarına delil görülmektedir. Diğer tara İta a, icma ile kabul olunan asıl kaide şu ki, talak, kocanın elinde yahut da kocanın bu yetkiyi verdiği kim­senin elindedir. Mâlik ve ona tabi olanlar ise, devlet yetkilisini, köle ve in-nî'nin (iktidarsızın) aleyhine boşamada bulunması kabilinden kabul etmiş­lerdir. [58]

4- Hakemler Arasında Ayrılık Olursa:

Eğer iki hakem arasında aynlık görülürse, söyledikleri geçerli olmaz ve gö­rüş birliği halinde kabul ettikleri şey dışında hiçbir sözleri bağlayıcı olmaz. Bir mesele hakkında hüküm veren iki hakem hakkında durum böyledir. On­lardan birisi ayrılığa hüküm verse, diğeri de buna hüküm vermeyecek olsa, yahut onlardan birisi belli bir mal ödenmesi hükmünü verse, diğeri bunu ka­bul etmese, ikisi de ittifak etmedikleri sürece, her iki hüküm de birşey ifa­de etmez.

Mâlik, üç Ealak ile karı-koca'yı boşayan iki hakemin durumu hakkında şöy­le demektedir: Bu üç talaktan birisi bağlayıcıdır. Onların tek bâin bir talak­tan daha fazlasıyla ayırma yetkileri yoktur. Bu İbnü'l-Kasım'ın da görüşüdür.

Yine İbnü'l-Kasım der ki: Eğer bu hususta iki hakem görüş birliğine varır­larsa, üç talâk da bağlayıcı olur. el-Muğire, Eşlıeb, İbn Mâcişûn ve Esbağ da bu görüştedir. tbnu'l Mewâz der ki: Hakemlerden birisi bir talak, diğeri üç talak hükmünü verecek olursa , bir Ealak s özk onu su dur. İbn Habib de Es-bağ'dan bunun bir değer ifade etmeyeceğini nakletmektedir. [59]

5- Tek Bir Hakem Yeterli midir?

Tek bir hakem göndermek yeterlidir. Çünkü yüce Allah, zina hususunda dört şahid ile hüküm verdiği halde, Peygamber (sav) zina eden kadına yal­nızca Uneys'i göndermiş ve ona: "Kadın zina ettiğini itiraf ederse, onu rec-met! demişti." [60] Abdulmelik de el-Müdevuene'de böyle demiştir.

Derim ki: Tek kişinin hakem olarak gönderilmesi caiz olduğuna göre, eş­ler bir kişiyi hakem kabul edecek olurlarsa bu da yeterlidir. Hatta, her iki­sinin buna razı olmaları halinde bunun caiz olması öncelikle söz konu su dur,

Yüce Allah, hakemleri gönderme hususunda eşleri değil de onların dışın­da kalanları muhatap almıştır. O halde, eşlerin kendileri iki hakem gönde­rip her ikisi hüküm verecek olurlarsa hakemlerin hükmü geçerli olur. Çün­kü bize göre tahkim (hakem kabul etmek) caizdir. Hakemlik uygulaması her meselede geçerlidir. Ancak bu, hakemlerin herbirisinin başlı başına adil olmaları halinde böyledir. Eğer hakem adil değilse, Abdulmelik: Hakemin hükmünün nakzolacağını (bozulacağını) söylemektedir, Çünkü bunlar ken­dilerini aşan. bir işe kalkışmışlardır.

İbni’l-Arabî der ki: Sahih olan adil hakemin vereceği hükmün geçerli ola­cağıdır. Eğer bu şekilde bîr hakem tayin etme bir vekalet verme ise, bilindi­ği gibi vekilin fiili geçerlidir. Eğer bir tahkim ise, onlar o hakemi kendilik­lerinden Öne geçirmiş oluyorlar, Vekâlet verme hususunda etkili olmadığı gi­bi, ğarann bunda da herhangi bir etkisi olmaz. Diğer taraftan yargı mesele­leri tümüyle ğarara (aldanma, hata yapma, kandırılma risk ve ihtimali) daya­lıdır, Mahkûmun aleyhine hükmün kendi için ne gibi sonuçlar getireceğini bilmesi bu konuda gerekli değildir.

(Devamla) İbnü'l-Arabi der ki: İki hakem tayini meselesini yüce AİSah açık hükme (nassa) bağlamıştır. Ve eşler arasında herhangi bir ayrılığın yahut an­laşmazlığın ortaya çıkması halinde hükmün bu şekilde olacağını bildirmiş­tir. Bu ise, ümmetin hakem göndermek hususunda bunun asıl dayanağı teşki) ettiği üzerinde icma ile kabul ettiği büyük bîr meseledir. Hakem gön­dermenin doğuracağı sonuçlann tafsilatı hususunda ümmet alimleri ihtilaf et­miş olsa dahi bu böyledir.

Diğer taraftan, bu hususta Kitab ve Sünnetin gerektirdiğinden gafil olup: İki hakem emin bir kimsenin eline teslim edilir diyen bizim beldemizin halkına gerçekten hayret edilir. Açıkça göreceğiniz gibi, nassa karşı bir inat­laşma vardır. Bu hususta onlar, ne Allah'ın Kitabına danıştılar, ne kıyas yap­makla yetindiler. Ben bu konuda gerekli uyarı ve teşviklerimi yaptığım hal­de, kan-koca arasındaki anlaşmazlık halinde iki hakem gönderme teklifini. yalnızca bir hakim kabuî etti, sahi d ile birlikte yemine dayanarak hüküm ver­meyi de bir başka hakimden başkası kabul etmedi. Allah bu hususta bana im­kân verince de, (kadı olunca da.) gereken şekliyle Sünneti uygulamaya ko­yuldum. Her taraflarını Örten cehaletleri dolayısıyla sen bizim beldemizin hal­kına hayret etme! Fakat, iki hakemden hiçbir haberi bulunrmyan Ebu Hanîfe'ye hayret et; hatta Şafiî'ye İki defa hayret et! Çünkü Şafiî şöyle demiştir "Bu ayetin zahiren ifade eder gibi göründüğü husus, bunun her iki eşi de bir­likte kapsayan hususlara dair olduğudur. Tâ ki, her ikisinin hali bu durum­da birbirine benzesin, Bunun böyle olması şundandır: Ben yüce Allah'ın, ko­canın serkeşlik etmesi halinde, karı-kocanın birbirleriyle sulh etmelerine izin. verdiğini gördüğüm gibi, Allah'ın hududunu ayakta tutamamaktan korkma­ları halinde ise, hul1 yapmalarına izin verdiğini gördüm. Bu ise, (hul'un) an­cak hammın rızası ile olabileceği ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır.

Yine yüce Allah, kocanın bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak isledi­ği takdirde, önceki hanıma verdiğinden herhangi bir şey almasını yasakla­mıştır. Bizim aralarında anlaşmazlık doğmasından korktuğumuz hususlarda. iki hakem göndermeyi emrermesi de, bu iki hakemin hükmünün eşlerin hük­münden ayrı olacağının delilidir. Durum böyle olduğu takdirde, kocanın ai­lesinden bir hakem, hanımın ailesinden de. bir hakem gönderilir. Her iki ha­kem, ancak eşlerin nzası ve vekil tayin edilmeleri ile güvenilir iki şahıs ola­rak gönderilirler. Bu konuda uygun gördükleri takdirde iki hakem onları bir araya da getirebilir, birbirinden ayırabilir de. îşte bu, iki hakemin her iki eşin vekili olduklarının delilidir." [61]

36. Allah'a ibadet edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-baba-ya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşularınıza ve uzak komşularınıza, yanınızdaki arkadaşa» yolda kalmışa, elle­rinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, büyüklenip böbür­lenenleri elbette sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onsekiz başlık altında sunacağız:

1- Allah'a Şirk Koşmaksızm İbadet:

İlim adamları icma ile bu âyet-i kerimenin, üzerinde ittifak olunan muh­kem buyruklardan olduğunu, bundan hiç bir şeyin nesli olmadığını kabul et­mişlerdir. Aynı şekilde bütün (ilâhî) kitaplarda da bu âyet-i kerime böylece yer almıştır. Bu böyle olmasaydı dahi, buna dair Kitabta bir hüküm indiril­memiş olsa bile, aklî bakımdan bu böylece bilinecekti. Daha önce ubudiye­tin hüküm koymak ve tercihte bulunmak (ihtiyar) yetkisine sahip olana (Allah'a) karşı zillet arzetmek ve ihtiyacını sunmak anlamında olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, kullarına kendisinin huzurunda zilletlerini arzetmelerini ve bu­nu yaparken de ihsâsiı olmalarını emretmektedir. Âyet-i kerime, amellerin Al­lah'a ihlâs ile yapılmaları, riya ve benzeri şeylerin şaibelerinden arındırılma­ları gerektiği hususunda aslî bir dayanaktır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık kim Rabbine kavuşma­yı ümid ederse salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak tutmasın." (ei-Kehf, 18/110) Bu o, kadar önemlidir ki, kimi ilim adam­larımız şöyle demiştir: Bir kişi serinlemek kastıyla abdest alsa, yahut mide­sini rahatlatmak için oruç tutsa, bununla beraber de yüce Allah'a yaklaşma­yı niyet eıse, bu yeterli olmaz. Çünkü o, Allah'a yakınlaşmak niyetine bir de dünyevî bir niyeti karıştırmıştır. Halbuki, halis olmayan amel, Allah için olamaz. Nitekim yüce Allah: "Şunu bitki, halis din yalnız Allah'ındır" (ez-Zümer, 39/5) diye buyurmaktadır. Yine bir başka yerde de: "Onlar Allah'a ancak dini yalnız O'na halis kılanlar olarak ibadet etmekle etnrolundular" (el-Beyyine, 93/5.) diye buyurmaktadır. Aynı şekilde imam olarak namaz kıl­dırmakta olan bir kimse, bir başkasıntn rükûa eğilmekte olduğunu hissede­cek olursa, onu (rükûdan kalkma vakti sona ermişse) beklemez. Çünkü, onun da rükûa eğilmesini beklemek suretiyle rükûnun yüce Allah'a ihlâsla yapıl­mış olmasını ortadan kaldırır.

Müslim'in Sahihinde Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Şanı yüce ve mübarek olan Allah buyurdu ki: "Ben ortaklar arasında şirke en muhtaç olmayanım. Her kim bir amel işleyip de o amelde Benimle beraber Benden başkasını ortak edecek olursa, onu o şirk koşmasıyla başbaşa terkederim."[62]

Dârakutnî Enes b. Malik'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulûllab (sav) buyurduki: "Kıyamet gününde mühürlü sabiteler getirilir. Bunlar yüce Allah'ın huzurunda dikilir. Yüce Allah meleklere bunu bırakın, bunu kabul edin, diye buyurur. Melekler derler ki: İzzetin hakkı için biz hayırdan baş­ka birşey görmemiştik (de ona binaen yazmıştık). Aziz ve celil olan Allah, -ki O, en iyi bilendir- şöyle buyurur: Bu benden başkası içindi. Ben bugün ancak kendisiyle Benim rızam aranmış bulunan ameli kabul ediyorum," [63]

Yine Dârakutnî, ed-Dahhâk b. Kays el-Fİhrî'den şöyle dediğini rivayet et­mektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Muhakkak yüce Allah şöyle buyur­maktadır: Ben hayırlı bir ortağım. Her kim Benimle birisini ortak koşacak olur­sa, o şey Benim ortağıma aittir. Ey insanlar, amellerinizi ihlasla, yalnız yüce Allah için yapınız. Çünkü muhakkak Allah, ancak kendisi için ihlâsla yapı­lanı kabul eder. Hiçbir zaman bu Allah içindir ve akrabalık hakkı İçindir, de-meyinim. Çünkü o takdirde o, akrabaltk hakkı için olur. Ondan Allah için hiç-birşey olmaz. Hiçbir zaman; Bu Allah içindir ve bu sizin içindir, demeyiniz, O takdirde o, (hepsi) sizin için dediğiniz kimseler için olur ve onlardan yü­ce Allaha ait hiçbir şey olmaz." [64]

Şirkin Mertebeleri: [65]

Bu husus sabit olduğuna göre, şunu bil ki, ilim adamlarımız (Allah onlar­dan razı olsun) şöyle demişlerdin Şirkin üç mertebesi vardır ve hepsi de ha­ramdır. Şirkin esası, ulûhiyeünde Allah'ın ortağının bulunduğuna inanmak­tır. İşte en büyük şirk ve cahiliye şirki budur. Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Al­lah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını diledi­ğine bağışlar" (en-Nisa, 4/48) Buyruğunda kastedilen şirk de budur.

Bundan hemen bir sonraki mertebe ise, fiilinde yüce Allah'ın ortağı oldu­ğuna inanmaktır Bu da: Allah'tan başka herhangi bir varlık, bir fiili bağım­sız olarak meydana getirip icad eder, diyenlerin görüşüdür. Böyle bir varlı­ğın ayrıca ilâh olduğuna inanmasa dahi bu bir şirktir. Bu ümmetin mecusi-leri olarak bilinen Kaderiye gibi. Cibril Hadisinde de görüldüğü gibi, İbn Ömer, bunlardan u^ak olduğunu ifade etmiştir. [66] Bundan sonraki mertebe ise, ibadette Allah'a ortak koşmaktır ki, bu da riyakârlıktır. Riyakârlık ise, yü­ce Allah'ın yalnızca kendisi için yapılmasını emretmiş olduğu İbadetlerden herhangi birisini başkası için yapmak demektir. İşte haram oluşunu beyan et­mek üzere birçok âyet-i kerimelerin ve hadis-i şerifin varid olduğu şirk tü­rü de budur. Bu amelleri iptal eden bir iştir. Ve oldukça gizlidir. Cahil ve an­layışsız olan kimseler bunu bilemezler.

Allah, Haris el-Muhasibî'den razı olsun ki, o bunu, er-Riâye adlı eserinde açıklamıştır. Ve riyanın amelleri bozduğunu da beyan etmiştir. İbn Mâce'nin Sünenînde, Ebu Said b. Ebi Fedale el-Ensarîden -ki ashab-ı ki ramdandır- şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah buyurdu ki: "Allah kendisinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bir gün olan Kıyamet gününde, öncekileri de sonrakileri de toplayıp biraraya getirdiğinde, bir münadi şöyle seselenecek-tir: Her kim, aziz ve celil olan Allah için yapması gereken amelinde bir baş­kasını ortak koşmuş ise, haydi gitsin o amelinin ecrini Allah'tan başkasının nezdinde arasın. Çünkü şüphesiz Allah, ortaklar arasında, ortaklığa en ihti­yaç* olmayandır." [67] İbn Mâce'de, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Bizler el-Mesih el-Deccal hakkında konuşurken, Rasulul­lah (s.a) yanımıza çıkageldi ve şöyle dedi: "Bence sizin için el-Mesih el-Dec-cal'den daha da korkulması gereken bir şeyi size haber vereyim mi?”. Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Evet bildir, Ey Allah'ın Rasulü dedik. Şöyle buyurdu; "O, gizli şirktir; kişi namaza kalkar durur da, bir kişinin kendisine baktığını gördüğünden dolayı namazını süslemesidir." [68]

tbn Mâce'de Şeddad b. Evs'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz ümmetim için en çok korktuğum şey, Alla­h'a şirk koşmalarıdır. Ben onların güneşe, aya ve puta tapacaklarını söyle­miyorum. Şu kadar var ki, Allah'tan başkası İçin yapacakları ameller ve ita­at edecekleri gizli bir şehvetten (korkuyorum), [69]

Bunu ayrıca Tirmizî el-Hakîm (Nevâdirü'î-Usûl'de) [70] rivayet etmiştir, ileride el-Kehf Sûresi'nin sonlarında (.18/110. âyetin tefsirinde) bu hadts-i şe­rif gelecektir, orada ayrıca gizli şehvetin mahiyeti de açıklanacaktır. [71] İbn Lehîa de, Yezict b. Ebi Habib'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlul-lah (sav)'a gizli şehvet hakkında soru soruldu da o da şöyle buyurdu: "Giz­li şehvet, kişinin gelip etrafında oturulmasını sevdiği için öğrenmesidir."

Sehl b. Abdullah et-Tüsteri (r.a) der ki: Riya üç türlüdür. Birincisi, kişinin fiilini aslı itibarı ile Allah'tan başkası için yapması ve bununla berabai' o fi­ilinin Allah için yaptığım bilinmesini istemesidir. Bu bir çeşit münafıklık ve imanda şüpheye düşmektir. İkinci çeşit; Bir işe Allah için başlar, Allah'tan baş­kası da ona muttali oldu mu, bundan sevinir ve gayrete gelir. Böyle bir kim­se tevbe edecek olursa, bütün yaptığını yeniden iade etmelidir.

Üçüncüsü ise, ilılas ile bir amele başlayıp, Allah için o amelini bitirir, bu hali ile o kişi bilinir ve bundan dolayı övülür, o da bu övülmeden huzur du­yarsa, işte yüce Allah'ın yasakladığı riya budur. Sehl der ki: Lukman, oğlu­na şöyle demiş: Riyakârlık, amelinin ecrini dünya yurdunda istemendir. Halbuki, iyi insanların ameli âhiret için olmalıdır. Ona riyanın İlacı nedir di­ye sorulunca, o da ameli gizlemektir dedi. Peki, amel nasıl gizlenilir diye so­rulunca, şöyle dedi; Açıktan yapmakla mükellef tutulduğun amele ancak ih-lâs ile gir (başla). Açığa vurmakla mükellef tutulmadığın şeye de, Allah'tan başka hiçbir kimsenin muttali olmasını isteme- Yine devamla der ki: İnsan-lann muttali olduğu hiçbir ameli sen amelden sayma. Eyyûb es-Sahüyanî der ki: Ameli dolayısıyla mevkiinin bilinmesini istiyen bir kimse akıllı bir kim­se değildir. Derim ki: Sehl'in: "Bir amele ihlas ile başlayıp..." ifadesi ile ilgi­li olarak şunları söyliyelim: Eğer o kişinin, başkalarının söyledikleri dolayı­sıyla huzur ve sükûn bulup sevinmesi, kalplerinde yer edip bundan dolayı kendisini övmeleri, ona saygı ve ta'zim göstermeleri, iyilikte bulunmaları, onlardan elde etmeyi İstediği mal ve bundan başka birtakım şeylere nail oîmak için olursa, bu yerilen bir şeydir. Çünkü, böyle birisinin kalbi, onların o ame­line muttali olmaları dolayısıyla sevinçle dolup taşmış demektir. Velevki onlar, o amelini yapıp bitirdikten sonra muttali olmuş olsunlar.

Kendisi ameline muttali olmalarım sevmemekle, Allah'ın insanları mutta­li kılmasını sevmekle ve Allah'ın lütfü dolayısıyla sevinmesine gelince; onun bu sevinci Allanın lütfuyla bir itaat olur. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmak­tadır; "De ki, Allah'ın lütfü ve rahmetiyiz ve yalnız bunlarla sevinsinler. Bu onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır." (Yunus, 10/58). Buna da­ir geniş açıklamalar ve bu açıklamaların tamamlanması, el-Muhasibî'nin er-Riaye adlı eserindedir. Bu bilgilere vakıf olmak isteyenler, oraya baksınlar.

Yine Selıl'e, Peygamber (sav)'ın: "Ben bir ameli gizlice yapıyorum da, ona muttali olunur ve bundan dolayı bu benim hoşuma gider." [72] Hadisi soru­lunca şu cevabı vermiş: Bunun hoşuna gitmesi Allah'ın açığa vurduğu ame­li dolayısıyla şükretmesi bakımından veya buna benzer bir cihetten dolayı­dır. İşte bu açıklamalar, riyakârlık ve amellerin Allah İçin ihlas ile yapılma­sı gereğine dair yeterli özettir Bakara Sûresİ'nde (2/139- âyette) İhlasın ger­çek mahiyeti ile ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah'a lıamd olsun. [73]

2. Anne-Baba Hukuku:

Yüce Allah'ın: "Ana-babaya... iyilik edin" buyruğuna gelince, (köle olma­ları halinde) anne-babayı azad etmenin, onlara yapılacak iyilikler tümiesin-den olduğu bu sûrenin baş tarafında açıklanmış bulunmaktadır. İleride Sub-hân (el-İsra) Sûresİ'nde onlara iyilik yapmanın hükmü (17/23-24. âyetlerin tefsirinde 2-14. başlsklarda) yeterince açıklanacaktır. îbn Ebî Able, "iyilik yapın" kelimesini ötrelî olarak şeklinde okumuştur. Yani on­lara iyilik yapmak vaciptir. Diğerleri ise onlara iyilik yapın, anlamında olmak üzere bu kelimeyi nasb ile okumuşlardır. îtim adamları der ki: Lütuf ve ih­sanda bulunan yaratıcıdan sonra, şükre, iyi davranmaya, onlara iyilik ve ita­atle bağlı kalmaya, boyun eymeğe en layık olan kimseler, Allah'ın kendisi­ne ibadet, itaat ve şükrü ile iyilikte bulunmayı zikrettiği kimselerdir. Bunlar-sa anne ve babadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bana ve anne-baba na şükret diye..." (Lukman, 31/14) İkisi de Vasıflı olan Şube ve Huşeym'ün Ya'la b\ Ata'dan o, babasından o, Abdullah b. Amr b. el-As'dan naklettiğine göre: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Rabbîn rızası, anne-babanın rızasına bağ­lıdır. Onun gazabı da anne-babanın gazabından ötürüdür."[74]

3. Akrabaya, Yetimlere ve Yoksullara İyilik:

Yüce AHahın: "Akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edin" buyruğuna gelince, buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresİ'nde (2/83. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) geçmiş buiunm akta dır. [75]

4. Komşular:

Yüce Allah’ın: "Yakm komşularınıza ve uzak komşularınıza”, iyilik edin" buyruğuna gelince: Yüce Allah, komşunun korunması, hakkının ye­rine getirilmesini emretmiş ve onun haklarına gereken riâyetin, gösterilme­sini de hem Kitabında, lıern Peygamberinin diliyile tavsiye etmiştir. Nitekim yüce Allah, anne-baba ve akrabalardan sonra komşu hakkını sözkonusu ede­rek: "Yakın komşularınıza* diye buyurduğu gibi: "U/ak komşularınıza" ya­ni yabancı komşularınıza da iyilik edin diye buyurmuştur. "el-Câr el-cunub"u yabancı komşu diye açıklayan İbtı Abbas'tır. Sözlükte de "el-cunub" uzak ve yabancı demekti):. Filan kişi ecnebidir sözü de buradan gelmektedir. Uzak­lık anlamına gelen "cenabet" de böyledir. Dilciler şu beyiti zikrederler:

"Artık sen beni Nâil'den[76] uzak tutmak suretiyle mahrum bırakma beni; Çünkü ben çadırlar ortasında yabancı kalmış bir kişiyim."

el-A'şâ da der ki:

"Uzak bir yerden Hureya'e ziyaretçi olarak geldim

Fakat Hureys bana birşeyler bağışlamaktan yana donuk idi.

el-A'meş ile el-Mufaddal, Uzak komşuknmza" buyruğunu şeklînde ikinci kelimedeki ''cim1' harfini üstün ve "nun" harfini sakin olarak okumuştur ki, bu da bu kelimenin bir başka söyleyişidir. Ara­da herhangi bîr akrabalık bulunmadığı takdirde denilir. Çoğulu da; şeklinde gelir.

Burada bir muzafın takdir edildiği de söylenmiştir. Buna göre; yanı bulu­nan, komşu takdirindedir. Yan tarafta (bitişik komşu) anlamına geldiği de söy­lenmiştir.

Nevt" eş-Şami der ki: "Yakın komşu”dan kasıt, müsiüman komşudur, "uzak komşu”dan kasıt ise, yahudi ve hıristiyan komşudur.

Derim ki: Buna göre, komşu hakkına riâyetin tavsiye edilmesi, müsiüman olsun, kâfir olsun emrolunmuş ve teşvik olunmuş bir iştir. Sahih olan görüş de budur. İyilik yapmak, bazan gözetmek anlamındadır. Bazan güzel geçin­mek, eziyet vermekten uzak durmak ve onu korumak anlamına da gelir.

Buhari, Aişe (r,anha)'dan Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, nerdeyse onu mi­rasçı kılacak zannettim." [77] Ebu Şureyh Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

"Allah'a yemin ederim kî iman etmiş olmaz. Allah'a yemin ederim ki iman etmiş olmaz. Allah'a yemin ederim ki iman etmiş olmaz"- Ey Allahın Rasûlü kim (den sözediyorsunuz)? diye sorulunca, şöyle buyurdu: "Vereceği sıkın­tılardan yana komşusu kendisini emniyette hissetmeyen kişi." [78]

İşte bu, bütün komşular hakkında umumi bir buyı-uktur. Hz. Peygamber üç defa yemin etmek suretiyle ve komşusuna eziyet eden bir kimsenin ka­mil bir iman ile iman etmiş olmayacağını belirterek, komşuya eziyeti terk et­meyi tekid etmiştir, O halde, rnü'minin komşusunu eziyet vermekten çekin­mesi, Allah'ın ve Rasûlünün yasakladığı şeyden uzak durması, her ikisinin de ra2i olacağı ve kullarını işlemeye teşvik ettikleri şeylere de rağbet duyması gerekmektedir. Peygamber (savVdan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Komşular üç türlüdür Bir koms.u vardır ki, üç hakkı vardır. Bir komşu var­dır ki, iki hakkı vardır. Bir komşu vardır ki, bir hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, müsiüman ve yakın akraba olan komşudur. Bunun komşuluk hak­kı, akrabalık hakkı ve müslüman olmak hakkı vardır. İki hakkı bulunan kom­şu, müsiüman komşudur. Bunun müslümanlık dolayısıyla bir hakkı ve kom­şuluk dolayısıyla bir hakkı vardır. Bir tek hakkı olan komşu ise, kâfir kom­şudur. Bunun yalnızca komşuluk hakkı vardır. [79]

5. Yakın Komşu ve Bazı Haklarına Örnekler:

Buhârî, Âişe (r.anha)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Benim iki tane komşum vardır. Bunların hangisine hediye ve­reyim. Şöyle buyurdu: " Kapısı sana daha yakın olana" [80]

Bir gurup ilim adamı, bu hadis-i şerifin, yüce Allah'ın, "Yakın komşula­rınıza* buyruğundan ne kastedildiğini açıkladığı görüşündedir. Bu ise, mesken itibari ile sana yakın olan komşu demektir. "Uzak komşu" isey meske­ni senden uzak olandır. Ayrıca bunu, komşu lehine şuf anın gerekliliğine de delil göstermişler ve Hz. Peygamberin: "Bitişik komşu buna daha bir hak sa­hibidir" [81] hadisi ile desteklemişlerdir.

Fakat bunda buna dair delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Hz. Aişe, Pey­gamber (sav)'a komşulardan kime hediye vermekte başlayacağına dair soru sormuş, Hz. Peygamber de, kapısı kendisine daha yakın olandan bağlıyaca­ğını, böyle bir komşunun ötekilerinden daha önce geldiğini bildirmiştir.

İbnü'l-Münzir der ki: Bu hadis-i geril;, duvarı bitişik olmıyan kimse hakkın­da da komşu tabirinin kullanılacağına delildir. Ebû Hanife, bu hadisin zahi­rinden uzaklaşarak şöyle demiştir; Bitişik komşu eğer şufayı istemez, (şufa talebinde bulunmaz) buna karşılık ona bitişik olan ancak (satılan) eve biti­şik, yolu da, duvan da yoksa, o komşunun bu evde şuf’a hakkı yoktur. Hal­buki genel olarak ilim adamları şöyle demektedir Kişi komşuları lehine bir vasiyette bulunacak olursa, ona bitişik olan komşuya da verilir, diğerlerine de verilir. Ancak Ebû Hanife, genel olarak ilim adamlarından (.onların kanaatlerinden), ayrılarak: Yalnızca bitişik olan komşuya verilir, demektedir. [82]

6. Komşuluk Sınırı:

Komşuluğun sınır» hususunda insanlar farklı görüşlere sahiptir. el-Evzaî şöy­le dermiş: Her taraftan kırk ev. İbn Şihab da böyle demiştir. Rivayet edildi­ğine göre, bir adam Peygamber (sav) gelip şöyle demiş: Ben bir kavmin kal-dığı mahallede konakladım. Onların arasında bana en yakın komşu olanla­rı bana en fazla eziyet edenleridir. Peygamber (sav), Ebû Bekir, Ömer ve Ali'yi mescidlerin kapılarında yüksek sesle şöyle bağırmak üzere gönderdi: "Şunu bilinki, kırk ev komşudur. Komşusu vereceği zararlardan emniyet altında ol­mıyan btr kimse, cennete giremez."[83]

Ha. Ali b. Ebi Talİb der ki: Ezan sesini işiten kişi komşudur. Bir kesim de şöyle demiştir: Namaz için kamet getirildiğini duyan kişi o mescidin kornşu-sudur. Bir diğer kesim de şöyle demektedir; Bir kimse ile aynı mahallede, ya­hut aynı şehirde oturan kimse komşudur. Yüce Allah da; "Eğer münafıklar... vazgeçmezlerse... sonra da onlar orada ancak az bîr zaman seninle komşu­luk tcterler," Cel-Ahzab, 33/60) diye buyurmakta ve böylelikle onlarm Medi­ne'de bir arada bulunmalarını komşuluk olarak değerlendirmektedir. Kom­şuluğun bir takım mertebeleri vardır ve biri diğerine daha çok yakındır. Bunların en yakın olanları ise zevcedir. Nitekim şair şöyle demiştir;

"Ey komşum, (hanımım) bâin talakla benden boş ol! Sen haydi sen boş oldun." [84]

7. Komşuya İyilik Yapma Örnekleri;

Müslim'in Ebû zer'den rivayet ettiği şu hadiste komşuya iyilik türlerinden bimine örnek Ebû Zer dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Ey Ebû Zer, sen bir çorba pişirecek olursan suyunu çok kat ve komşularını gözet."[85]

Böylelikle Hz. Peygamber üstün ahlâkî değerlere teşvikte bulunmuştur. Çünkü bu şekildeki davranışlar, karşılıklı sevgiyi, güzel geçimi doğurduğu gibi, ihtiyacı ve fesadı da defederler. Komşu komşusunun penceresinin çı­kardığı kokulardan rahatsız olabilir. Belki, onun çoluk çocuğu vardır da, bun­ların zayıflannın o kokular dolayısıyla o yemeğe canı çeker. Onların. İhtiyaç­larını karşılamak durumunda olan. kimse ise, çoluk çocuğunun acıları ve bun­dan dolayı karşı karşıya kalacağı mükellefiyet ona ağır gelebilir. Bilhassa on­ların sorumluları zayıf veya dul bir kadın ise, bu zorluk daha bir artar, bu acı ve hasret daha da ileri derecelere vanr.

Denildiğine göre, Hz. Yakub'un Hz. Yusuf'un ayrılma cezasına sebep bu olmuştu. İşte bütün bunlar onlara götürülüp verilecek bir parça yemeğe on­ları ortak etmek suretiyle bertaraf edilir İşte bu anlam dolayısıyla Hz. Pey­gamber yakın komşuya hediye vermeyi teşvik etmiştir. Çünkü yakın komşu, komşusunun evine girip çıkana bakar. Bunları gördüğü vakit, bu hususlar­da ona ortak olmayı arzular.

Yine gaflet ve gafil avlanabilme zamanlarında karşıkarşıya kalabildiği bir ihtiyaç halinde, komşunun yardımına en çabuk koşan yine komşudur. Bun­dan dolayı evi daha yakın olmakla birlikte kapısı daha yakın olana (hediye vermekle) başlamayı irşad buyurmuştur.

Doğrusunu en İyi bilen Allahtır. [86]

8. Hediyeleşme Adabı:

İlim adanılan der ki: Hz. Peygamber: "Suyunu çok kat!" buyurmakla cim­ri olana işi kolaylaştırmaya oldukça incelikli bir şekilde dikkat çekmiş, işa­ret buyurmuştur. Artırılacak olan şeyi parasız olan su dîye belirlemiştir. Bundan dolayı o: "Bir çorba pişirdiğin zaman onun etini artır" dememiştir. Çünkü bunu yapmak herkes için kolay değildir

Şair ne güzel söylemiş:

"Birdir benim tencerem ile komşumun tenceresi O tencere bana gelmeden önce ona gider."

Hz. Peygamberin: "Sonra komşularından bir aile halkını gör ve onlara bu çorbadan maruf olan birşeyler gönder"[87] buyruğu sebebiyle hakir görülen ve oldukça basit ve Önemsiz şeyler hediye olarak verilmez. "Onlara maruf olan birşeyler gönder" sözü, hediye olarak verilmesi örf haline gelmiş olan birşey gönder, demektir. Az bir miktar her ne kadar hediye olarak verilen şey­lerden ise de? bu azıcık miktar bu seviyeye çıkamıyabilir. Eğer azıcık mik­tardan fazlasını hediye edemiyecek durumda, ise, onu hediye ediversin ve onu da basit ve önemsiz görmesin. Kendisine hediye verilen kabul etmelidir. Çün­kü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Ey mü'min kadınlar, sizden herhan­gi biriniz, yanık bir koyun bacağı olsa dahi komşusuna (yereceği hediyeyi) asla önemsiz görmesin." Bunu Mâlik, Muvattâ adlı eserinde zikretmiştir.[88]

Biz bu hadisteki "Ey mü'min kadınlar" anlamına gelen: ke­limesindeki "mü'mineler" anlamına gelen "el-MÜ'minat" kelimesini muzaf ola­rak değil, merfu olarak kaydetmiş bulunuyoruz. İfadenin takdiri İse: şeklindedir. Nitekim Ey kerim adamlar! denil­mesi de böyledir Görüldüğü gibi burada da münâdâ olan; ibaresi hazf edilmiştir. Kadınlar anlamına gelen; kelimesi ise, buna sıfat takdirin­dedir. Mü'mineler ise "kadınlar" kelimesinin sıfatıdır- Bunun izafet şeklinde diye söyleneceği söylenmiş ise de birincisi daha çok görülen bir husustur. [89]

9. Komşu Haklarının Kapsamı:

Komşuya gereken şefkati göstererek, onun bir kerestesini (kendi duva­rına) yerleştirmesine engel olmamak da komşuya ikram kabilindendîr. Rasûlullah (say) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse, komşusu­nun kendi duvarına bit1 kalası gömüp yerleştirmesine engel olmasm." Daha sonra Ebû Hureyre şöyle der: Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdi­ğinizi görüyorum? Allah'a yemin ederim ki, ben bunu sizin huzurunuzda gö­zünüzün önünde açıkça söyİüyeceğim. (Bundan geri durmayacağım).[90]

Buradaki "kalas" kelimesi çoğul olarak ve: Kalaslarına şeklinde çoğul olarak da, tekil olarak da rivayet edilmiştir. Ayrıca "aranızda, önünüz­de" anlamına gelen: kelimesi de kollarınız arasında (veya önünüz­de)" anlamına gelecek şekilde: diye de rivayet edilmiştir. Mutlaka ben bunu atacağım ifadesi ise; ben bu sözü ve bu olayı mutlaka size nakle­deceğim! demektir,

Buna dayanarak bunun vücup ifade ettiği mi söylenecektir, yoksa mendup-luk ifade ettiği mi? Bu hususta ilim adamlan arasında görüş ayrılığı vardır.

Mâlik, Ebû Hanife ve arkadaşları bunun komşuya iyilik yapmak, onu müsamaha İle karşılamak, ona ihsanda bulunmaya teşvik anlamında olduğu görüşündedirler Yoksa bu bir vücup ifade etmez. Buna delil ise Hz, Peygam-ber'in: "Gönül hoşluğu ile olmadıkça müslüman bir kimsenin malı helal ol­maz"[91] hadisidir. Derler ki: Hz. Peygamberin "Komşusuna engel olmasın" buyruğunun anlamı da tıpkı Hz. Peygamberin şu buyruğundakî mana gibi­dir: "Sizden herhangi birisinden hanimi mescide gitmek üzere izin İstiyecek olursa ona engel olmasın.[92] Bunun ise herkese göre ifade etçiği mana, ko­canın bu hususta göreceği salah ve hayra göre mendupluk ifade ettiğidir.

Şafiî, arkadaşları, Ahmed b. Hanbel, tshak, Ebû Sevr, Davud b. Ali ve ehl-i hadisten bir gurup da bunun vücup ifade ettiği kanaatindedirler. Derler ki: Şayet Ebû Hureyre, Peygamber (sav)'den işittiklerinden vücup anlamını çı­kartmamış olsaydı, vacip olmayan birşeyi onlara vacip kılmazdı. Aynı zaman­da bu, Ömer b. el-Hattab (r.a)'ın da görüşüdür. Çünkü o, Muhammed b. Mes-leme'nin arazisinden geçecek su arkı ile ilgili meselede» ed-Dahhâk b. Ha-life'nin lehine, Muhammed b. Mesleme'nin aleyhine hüküm vermiş, Muham­med b, Mesleme: Vallahi olmaz deyince, Hz. Ömer de şöyle demişti: "Valla­hi onu senin karnının üzerinden olsa dahi ordan geçireceğim" dedikten son­ra Hz. Ömer, cd-Dahhak'a su arkını oradan geçirmesini emretmiş, cd-Dah-hak da böyle yapmıştı.

Bunu da Mâlik Muvatta'da rivayet etmiştir.[93]

Şafiî de "er-Bed" adlı eserinde Mâlik'in bu bölümde Hz.Ömer'e muhalif sa­habeden her hangi bir kimse bulunmadığını iddia etmekte ve Mâlik'in bu­nu rivayet edip kitabına almasına rağmen bunu delil olarak kabul etmeyip kendi görüşüne istinaden reddetmesini tepki ile karşılamaktadır. Ama Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) şöyle demektedir: Durum Şafiî'nin iddia ettiği gibi de­ğildir. Çünkü Muhammed b. Mesleme'nin bu husustaki görüşü Hz. Ömer'in görüşüne muhalifti.

Ensar'ın[94] görüşü de aynı şekilde Hz. Ömer'in görüşüne muhalif idi. Ab-durrahman b, Avf'ın kendisine ait olan bir suyu, bir başkasının bahçesinden geçirmesi kıssasında ve bunu değiştirmesinde de (Ha. Ömer'e muhalif kana­ate sahip olan ashabın) bulunduğunu görmekteyiz. Ashab-ı kiram arasında görüş ayrılığı bulunduğu takdirde ise, kıyasa başvurmak gerekir. Kıyas, müslümanların kanlarının, mallarının, ırzlarının özel olarak gönül hoşluğu ile olanları müstesna, birbirlerine haram olduklarına delâlet etmektedir. İşte Pey­gamber (sav)'dan sabit olan da budur. Ebû Hureyre'nim Bana ne oluyor ki sizin bundan yüz çevirdiğinizi görüyorum. Allah'a yemin ederimki bunu önü­nüze atacağım, şeklindeki sözü, veya buna benzer ifadesi, bu husustaki ka­naatin hilâfına delil olarak gösterilebilir. Ancak birinci görüşün sahipleri şu şekilde cevap vermektedirler: Burada irtifak hakkı gereğince hüküm vermek, sünnetten sabit olan delil ile Hz. Peygamberin: "Gönül hoşluğu ile olmadık­ça müslüman bir kimsenin malı helal olmaz" buyruğunun kapsamı dışına çık­maktadır. Çünkü bunun anlamı temlik ve tüketmektir. Bu hadiste irtifak hak­kıyla alakalı birşey yoktur. Çünkü Peygamber (sav) bu ikisi arasında hüküm bakımından fark gözetmiştir. O bakımdan Rasûlullah {.sav)'ın fark gözettiği şeylerin aynı hükümde bir arada görülmemesi gerekir. Yine Mâlik şunu nakletmektedir: Medine'de Ebû'l-Muttalip adında bu şekilde hüküm veren bîr hakim varmış. Bu görüşün sahipleri ayrıca el-A'meş'in Enes'den rivayet et­tiği şu haberi de delil gösterirler; Enes dedi ki: Uhud gününde bizden bir genç şehid düştü. Annesi yüzündeki toprağı silip: Müjdeler olsun sana, ne mutlu sanaki cennetliksin demeye koyuldu. Peygamber (sav) ise ona şöyle dedi: "Nerden biliyorsun? Belki o, kendisini ilgilendirmeyen hususlar hakkında söz söyler ve kendisine zarar vermeyen şeylere mani oluyordu." el-A'meş'in Enes'den hadis dinlediği sahih bir rivayet yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.[95] Bu açıklamaları Ebû Ömer yapmıştır. [96]

10. Komşunun İrtifak Hakları:

Vârid olan'bir hadis-İ şerifte Peygamber (sav), komşunun irtifak hakları­nı bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Bu hadisi Muaz b. Cebel şöylece riva­yet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûiü Komşunun hakkı nedir? dedik. Şöyle bu­yurdu: "Senden borç isterse ona borç verirsin. Senden yardım İsterse ona yar­dım edersin. Muhtaç olursa ona verirsin. Hastalanırsa onu ziyaret edersin. Ölürse cenazesinin arkasından gidersin. Ona bir hayır isabet ederse bu se­ni sevindirir ve bundan dolayı onu tebrik edersin. Ona bir musibet isabet eder­se bu da seni rahatsız etmeli ve bundan dolayı ona taziyetlerini bildirirsin.

Tencerenin koku ve dumanı ile onu -ona o tencereden bir kepçe gönder­medikçe- rahatsız etmezsin. Yukardan onun evini gözetlemek üzere ve ona gelecek rüzgarı kapatsın diye onun izniyle olmadıkça binanı ondan daha yük­seğe çıkarmazsın. Herhangi bir meyve salın alacak olursan ondan ona da he­diye gönder. Aksi takdirde gizlice onu evine sok. Çocukların ondan herhan­gi bir parçayı alıp dışarı çıkarak onun çocuklarını bu sebepten dolayı rahat­sız etmesin. Benim söylemek istediğimi iyice anlıyor musunuz? Allah'ın rah­meti ile esirgediği az sayıdaki kimseter müstesna, komşunun hakkı ödene­mez." Veya buna yakın ifadelerle bunu açıkladj. Bu hadis kapsamlı bir ha­distir Ve hasen bir hadistir. İsnadında, Ebû'i-Fadl, Osman b. Macar eş-Şeybani vardır ki, pek hoş karşılanan bir ravi değildir. [97]

11. Komşuluk Haklarının Sabit Olması İçin îman Şart mıdır?

İlim adamları der ki: Komşuya ikrama dair hadis-î şerifler, kayıtlı oîarak de­ğil, mutlak olarak gelmiştir. Açıkladığımız gibi kâfir dahi bunun kapsamın­dadır. Bu hususta vârid olan haberde ashabın şöyle dediği nakletilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, biz onlara (kâfir komşularımıza), kurban etlerinden ye-direlim mi? Hz. Peygamber; "Müşriklere müslümanîann kestiği kurbanlıklar­dan birşey yedirmeyiniz" diye buyurmuştur. <2)*

Hz. Peygamberin, müşriklere mü si umanların kestikleri kurbanlardan ye­dirmeyi yasaklaması, muhtemeldirki, kurban kesenin kendisinin de yemesi, zenginlere de yedirmesi caiz olmayan kişinin ve zimmetinde vacip olan kur­bandır. Zenginlere yedirmesinin de mümkün görüldüğü vacip olmıyan kur­banlara gelince, bundan zimmet ehline yedirmek caizdir. Peygamber (sav) da kurban etinin dağıtılması esnasında Hz, Aişe'ye: "Yahudi komşumuzdan başla1' diye buyurmuştur.[98]

Yine rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Arar b. el-Âs'ın ailesi arasında bir koyun kesilmiş idi. Abdullah eve gelince üç defa: Yahudi komşumuza hedi­ye ettiniz mi? diye sordu. Çünkü ben RasüluHah (sav)'ı şöyle buyururken din­ledim: "Cebrail bana komşuyu o derece tavsiye etti ki, neredeyse onu miras­çı kılacak sandım." [99]

12. Yakıtı Arkadaş:

Yüce Allah'ın: "Yanınızdaki arkadaşa" buyruğundan kasıt, yol arkadaşı­dır. Taberî muttasıl senetle naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) ile birlikte as­habından bir kişi vardı. Her ikisi de birer deve üzerinde idi. Rasûllah (sav) su kenarındaki bir koruluğa girdi- Oradan birisi eğri olan iki sopa kopardı. Ağaçlar arasından çıkıp düzgün olanını arkadaşına verdi. Arkadaşı: Ey Allah'ın Rasûlü, bu daha çok senin hakkmdır deyince, Hz. Peygamber, "Asla, Ey fi­lân. Çünkü bir başkasıyla arkadaşhk ederi her bir kişi, onunla yaptığı arka­daşlıktan -günün kısacık bir anı kadar dahi olsa- sorumlu tutulacaktır " di­ye buyurdu.[100]

Rabia b. Ebi Abdurrahman da der ki: Yolculuğun kendine göre üstün ada­bı, ikâmet halinin de üstün adabı vardır. Yolculuk halindeki üstün adap, azı­ğı bol bo! başkasına verebilmek, arkadaşlarla az anlaşmazlık çıkarmak ve Al­lah'ın gazap ettiği şeyler dışında çokça şakalaşmak. İkamet halinde üstün ada­ba gelince, mescidlere nnutad bir şekilde gitmek, Kur'an okumak ve Allah yo­lunda çokça kardeşleri bulunmak, Esedoğullanndan birisi -ki, bunun Hâtem- Taî olduğu da söylenmiştir- şöyle demiştir:

"Eğer arkadaşımın ayrıca bir bineği olmayıp, benim bineğimin arkasında değilse,

Hiçbir zaman benim ayağım bineğin üzerine çıkmaz.

Eğer benim azığımın yansı onun azığı olmazsa,

Ben azıksız da kalayım, benim fazladan hiçbirşeyim de olmasın.

Sahib olduğumuz şeylerde içinde bulunduğumuz bu durumda ikimiz de ortağız.

Bazen şöyle görüyorum:

Benim lütfumdan nail olduğu için adeta o bana lütuf etmiş gibidir."

Hz. Ali, İbn Mes'ud ve İbn Ebi Leylâ: "Yanınızdaki arkadaş" dan zevce olduğunu söylemişlerdir. İbn Güreye ise der ki: Yakın arkadaş, senden fayda sağlar umuduyla seninle arkadaşlık yapıp yanından ayrılmayandır. An­cak birinci görüş daha sahihtir. Bu İbn Abbas, İbn Cübeyr, îkrime, Mücahid ve ed-Dahhak'ın da görüşüdür. Âyet-i kerime umum ifadesi dolayısıyla bü­tün bu hususları da kapsıyor olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. [101]

13. Yolda Kalmış;

Yüce Allah'ın: "Yolda kalmışa..." buyruğu İle ilgili olarak Mücahid der ki: Bundan maksat, senin yanından yolu sana uğrayıp geçip giden kimsedir.

Yol (es-Sebîl) geçip gidilen yol demektir. (Îbnü's-Sebil yol oğlu şeklinde-yolcunun yola nisbet edilmesi ise, onun yoldan geçmesi ve yoldan aynlmaması dolayısıyladır. Ona birşeyler vermek, ona yumuşak davranmak, ona git­mek istediği yeri göstermek ve doğruya yöneltmek de yolcuya yapılacak iyi­likler cüm! esindendir. [102]

14. Ellerinizin Altında Bulunanlara da İyilik Edin:

Yüce Allah: "Ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin" buyruğu ile, sa­hip olunan kölelere de iyilikte bulunmayı emretmektedir. Peygamber (sav) de bu emri beyan etmiştir. Müslim ve başkaları el-Ma'rur b. Süveyd'den şöy­le dediğini rivayet etmektedirler: Rebeze'de iken yolumuz Ebû Zer'e uğra­dı. Ebû Zer1 in üzerinde de bir bürde (sarınılan bir örtü), kölesinin üzerinde de onun gibi bir bürde vardı. Biz Ey Ebû Zer, dedik. İkisini bîr araya getir­sen tam bir hülle olurdu. Şöyle dedi: Benim ile kardeşlerimden bir diğeri ara­sında sözlü bir atışma olmuştu. Onun annesi arap değildi. Annesi dolayısıy­la onu ayıpladım. Beni Peygamber (sav)'e şikâyet etti. Peygamber (sav) ile karşılaşınca şöyle buyurdu; "Ey Ebû Zer, sen kendisinde cahüiyye (nin) iz­leri bulunan birisisin/' Ey Allalı'm Rasûlü, dedim. İnsanlara şovenin annesi­ne de babasına da söverler. Şöyle dedi: "Ey Ebû Zer sen, kendisinde cahi-liyye (nin) İzleri bulunan birisisin. Bunlar sizin kardeşlerinizdîr. Allah onb-rı elinizin altına hizmet etmek üzere vermiştir. O bakımdan yediklerinizden onlara yediriniz, giydiklerinizden onlara giydiriniz. Onlara ağır gelecek, al­tından kalkamıyacaklan işleri yüklemeyiniz. Eğer yükleyecek olursam?., on­lara yardımcı olunuz."[103]

Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre: Bir gün bindiği bir katırın terki­sine kölesini de bindirdi. Birisi ona şöyle dedi: Onu indirsen de bineğinin ar­kasından yürüse, Ebû Hureyre şöyle dedi: Ateşe dönüşmüş iki demet odu­nun, yakabildikleri kadar beni yakacak şekilde benimle yürümeleri benim için kölemin arkamda yürümesinden daha sevimlidir. Ebü Davud da, Ebû Zer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûllulah (sav) şöyle buyurdu: "Kölele­riniz arasından size uygun bulduğunuz kimseye yediğinizden yediriniz, giy­diğinizden giydiriniz- Size uygun düşmeyeni de satınız ve Allah'ın yarattık­larına azap etmeyiniz."[104] Yine Müslim, Ebû Hureyre (r.a)'dan Peygamber (sav.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Yedirmek ve giydirmek kölenin hakkıdır. Köleye kaldırabileceğinden fazla iş yükletilmez."[105] Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse, kölem ve ca­riyem demesin. Bunun yerine, fetam (oğlum") ve fetatî (kızım) desin."[106]

İleride Yusuf (a.s) Sûresİ'nde buna (feta) kelimesine dair açıklamalar ge­lecektir, (12/30-36 ve 62. âyetler) Böylelikle Peygamber (sav), efendilere, üs­tün ahlâkî değerlere bağlılığı teşvik etmiş, iyilikte bulunma yollarını göster­miş, alçakgünüllülük yolunu izlemelerini istemiştir. Tâ ki, kendilerinin kö­leleri üzerinde üstün bir meziyetleri olduğu görüşüne sahip olmasınlar. Çünkü herkes Allah'ın kuludur ve mal Allah'ındır. Fakat Allah, insanların ki­mini kimine müsalıhar kılmıştır. Kimini kiminin mülkiyetine vermiştir. Bunu da nimetini tamamlamak ve hikmetini gerçekleştirmek için yapmıştır. Eğer onlara, kendilerinin yediklerinden daha az yedirecek olur, giydiklerinden ni­telik itibariyle daha aşağı ve daha az miktarda giydirecek olurlarsa, bu hu­susta üzerlerindeki görevleri yerine getirmeleri şartıyla caiz olur, bu konu­da görüş ayrılığı da yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Müslim'in rivayetine göre, Abdullah b. Artır, bir seferinde huzuruna gelip giren haznedarına şöyle demiş: Köleiere yiyeceklerini verdik mi? O Hayır de­yince, Abdullah: Git onlara yiyeceklerini ver. Çünkü Rasûlullah (sav): "Sahib olduğu kölelerine vereceği yemeği engellemesi kişiye günah olarak yeter di­ye buyurmuştur" dedi.[107]

15. Köleye ve Hizmetçiye Yapılan Haksızlıkların Kefareti:

Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğu sabittir: "Her kim kölesine yapmadı­ğı bir işin cezasını (haddini) vurur yahutta yüzüne bir tokat atarsa, bunun kef-fâreti o köleyi azad etmesidir."[108] Bundan maksat, haddi gerektiren bir su­çu olmadığı halde had miktarına ulaşacak kadar kölesini dövmesidir,

Ashab-ı kiramdan bir topluluğun dövmek hususunda köleleri lehine ço-cuklanna kısas uyguladıkları, çocukları kısası kabul etmemeleri halinde de köleyi azad ettikleri rivayet edilmiştir,

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Kölesine zina iftirasında bulunan bir kimseye Kıyamet gününde seksen celde olarak had ona uygulanır."[109] Yi­ne Hz, Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kölelerine kötü davranan bir kimse cennete girmez.[110] Hz. Peygamberin bir başka buyruğu da şöyledir:

“Kötü huyluluk bir uğursuzluktur. Mülkiyeli altında bulunanlara güzel bir şekilde davranmak bir berekettir.[111] Akrabalık bağım gözetmek, ömrü artı­rır, sadaka da kötü bir ölümle ölümü bertaraf eder."[112]

16. Köle mi Efdaldir, Hür Olan mı?

İlim adamları bu kabilden, hür mü daha faziletlidir, yoksa kölemi husu­sunda ihtilâf etmişlerdir. Müslim, Ebû Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ed­er: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Islah edici mülkiyet akındaki kölenin iki ec­ri vardır." Ebû Hureyre'nin nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer Allah yolunda cilıad, hac ve anneme iyi davranmak gereği bulunmasaydı, kö­le olduğum halde ölmeyi arzu edecektim.[113]

îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre de, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: "Şüphesiz ki köle, efendisine karşı samimi ve doğru davranır, Allah'a iba­detini de güzel bir şekilde yaparsa, ecri ona iki kat verilir."[114]

İşte bunlar ve buna benzer buyrukları kölelerin daha faziletli olduğunu söy­leyenler delil diye göstermiştir. Çünkü köle, İki cihetten muhataptır: Bir ta­raftan Allah'a ibadet etmesi istenmiştir, diğer taraftan da efendisine hizmet etmesi istenir. İşte Ebû Ömer Yusuf b. Abdil-Berr, en-Nemrî ile Hafız Ebû Be­kir Muhammed b. Abdullah b. Ahmed el-Amirî el-Bağdadî bu görüştedir.

Hürrün daha faziletli olduğunu söyleyenler de şu sözleriyle görüşlerini de­lille ndirmektedirler: Din ve dünya işlerinde tam bir bağımsızlık ancak hür­ler için gerçekleşir. Köle ise bağımsızlığı olmadığından doîayı yitik şahıs ve zorla istenen yere çekip çevirilen alet tle, mecburen emir altına verilmiş bir canlıya benzer. Bundan dolayı köle, şahidlik etmek makamından ve birçok velayetlerden birtakım hak ve görevleri ifa edebilmek, makamları işgal ede­bilmek, selahiyetinden mahrum edilmiş, ona uygulanan hadler, hürlerin hadlerinden daha aşağı tutulmuştur. Bunlar kölenin kadrinin daha aşağı ol­duğunu hissettirmektedir.

Hür kimseden her ne kadar bir tek cihetten talepte bulunulsa dahi o yönde onun vazifeleri daha çoktur. Onun görevlerini ifa ederken karşı kar­gıya kaiacağs sıkıntı ve yükümlülükler daha büyüktür. O bakımdan sevabı da daha fazladır.

İşte Ebû Hureyre: "Şayet cihad ve hac olmasaydı..." sözleriyle buna işaret etmektedir. Yani şayet bu işleri yerine getirememe dolayısıyla kölenin kar­şı karşıya kaldığı eksik konum olmasıydı... (köle olmayı temenni edecektim) demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [115]

17. 'Hz. Cebrail'in Diğer Tavsiyeleri:

Enes b. Mâlik, Peygamber (sav)den şöyle buyurduğunu rivayet ermekte­dir: "Cebrail bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, neredeyse onu mirasçı kılacak zannettim.[116] "Kadınları bana o kadar çok tavsiye etti ki, az kal­sın onları boşamayı haram kılacağını zannettim. Köleleri bana o kadar çok tav­siye etti ki, adeta onlar için belli bir süre tayin edip o süreye eriştiler mi» azad olacaklarını hükme bağlıyacağını zannettim." [117] "Bana misvak kullanmayı o kadar çok tavsiye etti ki, ağzımın derisinin soyulacağından korktum." [118] ...Ne­redeyse... soyulacaktı diye de rivayet edilmiştir-, Gece namazı kılmayı bana o kadar çok tavsiye etmeye devam etti ki, neredeyse1 ümmetimin hayırlıla­rının geceleyin, hiç uyuyamayacaklannı zannettim." Bunu Ebû'1-Leys es-Se-markandî, Tefsir'inde zikretmiştir. [119]

18. Allah Büyüklenip Böbürlenenleri Sevmez:

"Allah büyüklenip böbürlenenleri elbette sevmez" buyruğu, onlardan razı olmaz demektir. Şanı yüce Allah, bu niteliğe sahip olanları sevmiyeceği, onlardan razı olmayacağını belirtmektedir. Yanf böyleleri üzerinde Allah'ın nimetinin etkileri görülmez. Bu da bîr çeşit tehdittir.

Büyüklenen kimse, (el-Muhtât) kibir duyan kimse demektir. Böbürlenen (el-fahûr) ise, büyüklük taslamak kastıyla kendi menkıbelerini (güzel halle­rini) anlatıp durandır. Falır etmek, yükselip kabarmak, başkalarına karşı haddini aşmak demektir. Özellikle burada bu iki niteliğin anılış sebebi, bu iki olumsuz niteliği taşıyan kimselerin bunların etkisi altında kalarak, fakir akraba, fakir komşu ve âyet-i kerimede sözü edilen diğerlerine karşı büyük-Lenmcye götürüp, Allah'ın bunlara iyilik yapma emrinin zayi olmasına sebep teşkil ettiklerinden ötürüdür.

el-Mufaddal'ın naklettiğine göre Asım, Yakın komşularınıza" anlamındaki buyruğu, "cim" harfini üstün ve "nun" harfini de sakin olarak: şeklinde okumuştur. el-Mehdevî der ki: Bu okuyuş, bir muzafın hazf edilmiş olması takdirine bina endir. Yani yakın tarafında bulunan kom­şu demektir. el-Ahfeş de şunu nakleder:

"Bütün insanlar bir yanda, emir de bir yanda."

Yan (el-Cenb), cihet ve taraf demektir. Akraba cihetinden... demektir Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [120]

37. Onlar ki, cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler ve Al­lah'ın Ki t fuy la kendilerine- verdiğini gizi iye illettik. Biz o İnkar­cılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır.

Yüce Allah'ım "Onlar ki cimrilik edenler, insanlara cimriliği emredenler.. buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Nahiv Bakımından Cümlenin Durumu:

Yüce Allah'ın: "Onlar ki cimrilik edenler" anlamındaki: buyruğundaki; "Onlar ki" buyruğu, (önceki âyeite geçeen):

"Onlar ki..." buyruğunda yer alan O kimseleri buyruğundan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu sıfat olmaz. Çünkü O kimsej o kimseler ile, O şey, o şeyler edatları ne vasfedilirler, ne de sıfat olurlar. Bu buyruğun Böbürlenen kelimesindeki zamirden bedel ol­mak üzere ref mahallinde olması da mümkündür. Aynı şekilde bunun ref ma­hallinde olup. ona (bir sonraki âyetin) atfedilmesi de caizdir. Bunun müp-ledâ olup, haberinin mahfuz olması da caizdir. Yani: Onlar ki, cimrilik eden­ler... onlar için şu şu vardır. Yabutla haberin: "Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar... zulmetmez" (en-Nisâ, 4/40) buyruğunun olması da mümkündür. Yine bu buyruğun, lafzının hazfı ile mansub olması da mümkündür. O tak­dirde âyet-i kerime mü'minler hakkında olur.

Bu açıklamaya göre âyet-i kerime şunu ifade eder: Cimrilik edenler Allah tarafından sevilmezler. O halde ey mü’minler, adı anılan kimselere iyilikte bu­lununuz, Çünkü şüphesiz Allah, iyilik yapmaktan alıkoyan niteliklere sahip olan kimseleri sevmez. [121]

2. Cimrilik Yapanlar, Cimriliği Emredenler:

Yüce Allah'ın; "Cimrilik edenler, insanlara cin iriliyi emredenler" buy­ruğunda zikredilen ve şeriat tarafından yerilen cimrilik, yüce Allah'ın farz kıl­dığı şeyleri edâ etmekten uzak durmaktır. Bu da yüce Allah'ın: şu "Allah'ın lütfü kereminden kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler zannet­mesinler fei..." (Ali îmran» 3/180) buyruğunu andırmaktadır. Esasen Ali İmran Sûresi'nde cimrilik ve cimriliğin gerçek mahiyetine dair açıklamalar İle, cimrilik İle eli sıkılık (eş-Şuh) arasındaki farka dair yeterli açıklamalar geç­miş bulunmaktadır {3/180, âyet 2 ve 3. başlıklar).

İbn Abbas ve diğerlerinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme ile kastedilen­ler ya hu dilerdir. Çünkü yahudiler, hem mallan dolayısıyla böbürlenen ve cim­rilik edip büyuklenen kimselerdir, hem de Allah'ın Tevrat'ta indirmiş oldu­ğu Muhammed (sav)'in niteliklerine dair buyrukları da gizlemiş olanlardır.

Bu buyruklar İle takiyye yaparak (iman etmediklerinin ortaya çıkması halinde karşı karşıya kalacakları durumlardan sakınarak) infak ve iman eden münafıklar kastedilmiştir Yani şüphesiz Allah, büyüklenip, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmediği gibi -i'râba dair belirttiğimiz şekilde- cimrilik eden kimseleri de sevmez.

"Biz o inkarcılar için küçültücü bir azap hazırlamışızdır" buyruğunda yüce Allah, cimrilik eden mü'minlere yaptığı azap tehdidi ile, kâfirleri tehdidi arasında bîr fark bulunduğuna dikkat çekmekledir. Bunu da birinci şe­kilde davrananları sevmeyeceğini, ikinciler için de küçültücü bir azabın bu­lunduğunu beİirterek ifade eimektedîr.[122]

38. Hem onlar Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hakle, mal­larını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır. Şeytan kime arka­daş olursa (bilsin ki) o, kötü bir arkadaştır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;

1- Riyakârlık Yapanlar:

Yüce Allah, bir önceki âyet-i kerimede geçen "Onlarki, cimrilik eden­ler...dir" buyruğuna buradaki "Mallarını İnsanlara gösteriş için harcayanlardır" buyruğunu atfetmiş bulunmaktadır. Bunun (bir önceki âyet-i kerime­nin sonunda geçen) 'inkarcı kâfirler"e atfolduğu da söylenmiştir. O takdir­de bu buyruk cer mahallinde olur. "Vav" harfinin fazladan geldiği görüşün­de olanlar ise, ikinci buyruğun birincisinin haberi olmasını caiz kabul eder. Cumhurun kanaatine göre bu buyruk münafıklar hakkında nazil olmuştur Çünkü yüce Allah: "Gösteriş için" diye buyurmaktadır. Gösteriş ve riyakâr­lık İse münafıklıktan gelir.

Mücahid yahudiler hakkında inmiştir derken, Taberi bu görüşü xayıf bulmaktadır. Çünkü yüce Allah, bu kesimde Allah'a ve âhiret gününe imanın söz-konusu olmadığını belirtmektedir. Yahudiler ise, böyle değillerdir.

İbn Atiyye der ki: Mücahid'in açıklaması, mübalağa ve onlar için bağlayı­cı bîr buyruk olması şeklinde açıklanabilir. Zira onların âhirete imanları kendilerine fayda vermeyeceğinden ötürü hiç imanları yok gibidir.

Bu âyet-i kerimenin Bedir gününde insanlara yemek yediren kimseler hak­kında nazil olduğu da söylenmiştir. Bu kimseler Mekke'nin ileri gelen ele-başlarıdır Bunlar insanlara, Bedir savaşma katılsınlar diye İnfâkta bulunmuş­lardı. İbnü'İ-Arabî der ki: Riyakârlık olsun diye yapılan harcamalar, aslında Kurân'ın fayda vermeyeceğini belirlediği hükümler arasında yer alır.

Derim ki: Buna yüce Allah'ın Kitab-ı Keriminden şu buyruğu da delil teş­kil eder: “De ki: Gerek isteyerek, gerek istemiyerek infak edin. Sizden asla kabul olunmayacaktır" (et-Tevbe, 9/53). İleride buna dair açıklamalar da gelecektir. [123]

2. Şeytanın Arkadaşlık Ettiği Kimseler:

Yüce Allah'ın: "Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır" buy ruğunda hazfedilmiş bir ifade vardır ki, bunun takdiri de şöyledir: "Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri halde... harcayanların" arkadaşları şeytan­dır. "Şeytan kime arkadaş olursa, o kötü bir arkadaştır."

Arkadaş anlamına gelen "el-Karîn™ kelimesi, kişi ile birlikte bulunan kim­se demektir. Arkadaş ve candan dost anlamındadır. Adiyy b. Zeyd der ki:

"Sen kişiyi sorma. Onun arkadaşının kim olduğunu sor. Çünkü herbir arkadaş kendi arkadaşına uyup gider."

Buyruğun anlamı şudur: Her kim dünya hayatında şeytanın dediklerini ka­bul ederse, şeytanı arkadaş edinmiş, onunla birlikçe olmuş oîur.

Şu anlama gelmesi de mümkündür: Cehennemde şeytanın kendisiyle bir­likte tutulacağı kimsenin bu arkadaşı ne kadar kötüdür! Yani, arkadaş ola­rak şeytan çok kötüdür, Ayet-i kerimenin sonundaki; *Arkadaş," tem-yîz olmak üzere mansubtur. [124]

39- Onlar, Allah'a ve âhiret gününe iman edip te Allah'ın kendileri­ne verdiğinden infak etselerdi ne kaybederlerdi ki, Allah onla­rı çok İyi bilendir.

“Mâ” Edatı mübtedâ olarak ref’ mahallinde da onun haberidir. Ve bu kelime "O ki" anlamındadır 'nin tek bir isim olması da mümkündür. Birincisine göre ifade Bundan dolayı ne zararla­rı olur? takdirindedir.

İkincisine göre ise, Ne kaybederler ki? takdirindedir.

"Allah'a ve âhiret gününe iman edip" yani vacibül-vücud olan Allah'ın varlığını tasdik ile, Rasûlünün getirdiği âhirete dair tafsilatı doğrulamış olsalardı, "Allah'ın kendilerine verdiğinden de infak etselerdi ne kaybeder­lerdi ki?" "Allah onları çok iyi bilendir" buyruğunun anlamına dair açık­lamalar daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmaktadır. [125]

40- Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, (yapılan iş) bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mü­kâfat verir.

Yüce Allah'ın; "Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi iulmetmez" buy­ruğunun anlamı şudur: İşledikleri amellerin sevaplarını bir zerre ağırlığı ka­dar dahi azaltıp eksiltmek. Aksine bunun dahi karşılığını onlara verir ve bun­dan dolayı onları mükâfatlandırır.

İfadeden maksat, yüce Allah'ın, az olsun çok olsun asla zulmetmiyeceğidir. Nitekim yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah, insanlara en ufak bir şey dahi zulmetmez" (Yunus, 10/44) buyruğu da böyledir.

Zerre; İbn Abbas ve diğerlerinden nakledildiğine göre kırmızı karıncadır. Kırmızı karınca ise karıncaların en küçüğüdür. Yine İbn Abbas'tan nakledil­diğine göre zerre, karıncanın kafasıdır. Yezid b. Harun da der ki: Zerrenin ağırlığının olmadığını iddia ettiler. Nakledildiğine göre, adamın birisi bir ek­mek koydu ve zerre denilen bu kanncalar bütünüyle üzerini kapattı. Tekrar o ekmeği tarttı ve bu karıncaların ekmeğin ağırlığım artırma diki arım gördü.

Derim ki: Kur'an-ı. Kerim ve Sünnet-i Seniyye ise zerrenin bir ağırlığı ol­duğuna delalet etmektedir. Tıpkı bir dinarın ve onun yarısının bir ağırlığı olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır

Zerrenin hardal tohumu olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Hiçbir nefse hiçbir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağır­lığınca olsa bile Biz onu getiririz..." (el-Enbiyâ, 21/47) Bundan başka açık­lamalar da yapılmıştır. Özetle söyleyecek olursak, bütün şeyler arasında en az ve en küçük olandır. Müslim'in Salih'inde Enes'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah hiç bir ınıTmine bir hase-ne kadar dahi haksızlık etmez. O, hem bunun sebebiyle dünyada bağışta bu­lunur, hem de ona karşılık âhirette mükâfat verir. Kâfire gelince, Allah için yaptığı iyilikler karşılığında dünyada ona yedirilir. Nihayet âlıirete vardığın­da onun karşılığını göreceği herhangi bir İyiliği kalmamış olur." [126]

Yüce Allah'ın: "O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır buyruğu sevabı­nı çoğaltır demektir. Hicazlılar "İyilik" kelimesini ötreli diye okumuşlardır. Fakat genel olarak kurra bunu mansub okurlar. Birinci oku­yuşa göre (vît); Olursa kelimesi, meydana gelirse,anlamında olup, tam bir fiil olur, İkinci okuyuşa göre ise, eksik (yardımcı) bir fiil olur. Yani onun yap­tığı iş iyilik olursa demektir. el-Hasen: "Onu kat kat artırır" anlamındaki ke­limeyi azamet nun'u ile, Onu kat kat artırırız» şeklinde okumuş­tur. Diğerleri ise* "ye" ile okumuş olup, daha sahih olan budur. Çünkü "Ve­rir" buyruğunda da böyledir.

"Onu kat kat artırtr" anlamındaki kelimeyi, Ebû Recâ şeklinde okurken, diğerleri ise diye okumuşlardır. Bu iki okuyuş da çokluk anlamım ifade eden iki ayrı söyleyiştir. Ebû Ubeyde der ki: "Onu kat kat artırır1 buyruğunun anlamı, onu pek çok kat fazlası ile çoğaltır de­mektir. şeklinde şeddeli okuyuş, iki kat yapar anlamındadır. Kendi katından" da kendi nezdinden dernektir.

Bu kelimenin şeklinde dört türlü söylenişi vardır. Bu ke-fime nefse izafe edildiği takdirde, "nün" harlı şeddeli gelir. Başına; "... den" kelimesi gelmiştir ki, bu kelime bu şekilde geldiği takdirde gayenin baş­langıcını ifade eder. İndinden, nezdinden kelimesi de böyledir. Her ikisi de böyle bir benzerlik arzettiklerinden dolayı, bunun başına 'in gel­mesi güzeldir. Bundan dolayı Sibevylı, bu kelime hakkında; bu, gayenin ba­şını teşkil eden yer demektir, diye açıklamada bulunmuştur.

"Büyük bir mükâfat" dan kasıt cennettir. Müslim'in Sahih'inde Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen uzunca hadis olan -ki Şefaat hadisi diye bilinir- şöy­le denilmektedir: "Nihayet mü'minler cehennemden kurtulurlar. Nefsim elin­de olana yemin ederim ki, sizden .herhangi birinizin dünyadaki hakkı uğrunda mücadele etmesi, mü'minlerin cehenneme atılmış buİunan kardeşleri hakkında Rableri ile mücadelesinden daha ileri derecede bir mücadele de­ğildir. Diyecekler kh.Rabbimiz onlar da bizimle beraber oruç tutuyorlardı. Na­maz kılıyor, haccediyorlardı. Bu sefer onlara, şöyle denilir: Haydt tanıdığı­nız kimseleri oradan çıkartınız. Bunların suretleri cehenneme haram kılınır ve oradan cehennemin, kiminin bacaklarının ortasına kadar, kiminin dizka-paklanna kadar alıp yaktığı pek çok kimseyi çıkartırlar. Ve sonra şöyle der­ler: Rabbimiz kendisini çıkartmamızı emrettiğin kimselerden orada kimse kal­madı. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur; Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına bir dinar ağırlığı kadar bir şey bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yi­ne pek çok sayıda çıkartırlar, sonra şöyle derler: Rabbimiz, oradan çıkartma­mızı emrettiklerinden kimseyi orada bırakmadık. Sonra yine şöyle buyurur: Geri dönünüz. Kalbinde hayır namına yarım dinar ağırlığı kadar birşey bul­duğunuz herkesi oradan çıkartınız. Yine çok sayıda kimseyi çıkartırlar. Son­ra şöyle derler: Rabbimiz, bize emrettiklerinden hiçbir kimseyi orada bırak­madık. Tekrar şöyle buyurur: Haydi dönünüz. Kalbinde zerre ağırlığı kadar hayır namına birşeyler bulduğunuz kimseleri çıkartınız. Yine çok kimseyi çı­kartırlar, sonra: Rabbimiz, orada hayır namına birşey bırakmadık derler". Ebû Said el-Hudri şöyle derdi: Eğer bu hadisin doğruluğu konusunda beni tas­dik etmiyor iseniz, arzu ettiğiniz takdirde: "Allah şüphesiz zerre ağırlığı ka­dar dahi zulmetmez. O» bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lüıfundan bir mükâfat verir" âyetini okuyunuz. [127]

İbn Mes'ud'dan da rivayete göre o, Peygamber (savVın şöyle buyurdu­ğunu nakletmektedir: "Kıyamet gününde kul getirilir, (hesab için) durduru­lur. Herkesin önünde bîr münadi şöyle seslenir: İşte bu, filan oğlu filandır. Her kimin bunun üzerinde bir hakki varsa gelsin hakkını alsın. Sonra şöyle buyurur: Haydi bunlara haklarını ver. Der ki: Rabbim, dünya elimden kaçıp gitmiş bulunuyor, ben bunların haklarını nereden verebilirim? Yüce Allah, me­leklere şöyle buyurur: Bunun salih amellerine bîr bakınız. Hak sahiplerine o amellerinden veriniz. Eğer geriye zerre ağırlığı kadar bir iyilik kalmış ise, melekler derler ki: Rabbimiz -ki O, bunu onlardan daha iyi bilir- bu artık her hak sahibine hakkını vermiş ve geriye zerre ağırlığı kadar bir iyiliği kalmış bulunuyor Yüce Allah, meleklere şöyle der: Onu kulumun lehine kat kat ar-tınmz. Rahmetimin fazileti sayesinde onu cennete koyunuz. İşte bu buyru­ğu tasdik eden de: "Allah şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır" buyruğundadır. Eğer bu kul bedbaht bir kimse ise, melekler şöyle derler: İlahımız, bunun iyilikleri tükendi, geriye kötülükleri kaldı. Ondan hak isteyen pek çok kişi de kaldı. Yüce Allah şöy­le buyurur: Onlann (hak sahiplerinin) günahlarından alınız, onun günahla­rına ekleyiniz, sonra ona cehenneme gitmek üzere bir belge yazınız." [128]

Bu âyet-i kerime, bu açıklamaya göre hasımlar hakkındadır. Şanı yüce Al­lah da bir hasmın bir diğer hasım üzerindeki hakkından zerre ağırlığı kadar bir miktar, dahi düşürüp zulmetmez ve ondaki o hakkını, hak sahibi lehine tahsil eder. Onun geriye kalan zerre ağırlığı kadar bir iyiliği dolayısıyla da­hi onu haksızlığa uğratmaz. Aksine bu iyiliğinden dolayı ona sevap verir ve bunu onun için kal kat artırır, çoğaltır. İşte yüce Allah'an: "O, bir iyilik olur­sa, onu kat kat artırır" buyruğu bunu adatmaktadır.

Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmekledir: Rasûlulullah (sav)'ı şöy­le buyururken dinledim: "Şüphesiz şanı yüce Allah, mümin kuluna, bir tek iyiliğine karşılık ikimilyon iyilik verir." Daha sonra Ebû Hureyre şu âyet-i ke­rimeyi okudu: "Allah, şüphesiz zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. O, bir iyilik olursa onu kat kat artırır ve lütfiından büyük bir mükâfat verir." Abı de dedi kî: Ebû Hureyre şöyle dedi: Yüce Allah da: "Büyük bir mükâfat" di­ye buyurduğuna göre bunun miktarını kim takdir edebilir? [129]

İbn Abbas ve İbn Mes'ud'dan da bu âyet-i kerimenin, güneşin üzerinde doğduğu şeylerden daha hayırlı olan âyetlerden birisi olduğuna dair sözle­ri önceden geçmiş bulunmaktadır.[130]

41. Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur?

Yüce Allah'ın: "Nice ohır?" kelimesinde ikinci "fe" harfinin üstün olması "fe" harfinin sakin okunması halinde iki sakinin bir arada olacağın­dan dolayıdır. “” edatı ise, zaman zarfıdır. Bundaki amil ise, "Ge­tirip" fiilidir.

Ebû'1-Leys es-Semerkandî şunu nakletmektedir: Bize el-Haİil b, Alımed an­lattı dedi ki: Bize İbn Meni' anlattı dedi ki: Bize Ebû Kâmil anlattı dedi ki: Bize Fudayl, Yunus b. Muhammed b. Fedale'den anlattı. Yunus babasından naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) Zaferoğulları arasında bulunduktan sıra­da yanlarına gelip, Zaferoğulları (nın.) kaldığı yerde bulunan kaya parçası üze­rine oturdu. Beraberinde ise İbn Mes'ud, Muâz ve ashabından birkaç kişi da­ha vardı. Birisine Kur'an okumasını emretti. Kur'an okuyan şu: "Her ümmet­ten birer şahld getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur" buyruğuna varınca, Rasûlullah (sav) yanakları islanmca-ya kadar ağladı ve şöyle buyurdu: "Rabbim, bu benim aralarında bulundu­ğum kimseler hakkında böyledir. Peki, benim görmediğim kimseler hakkın­da (tanıklığım) nasıl olacak! [131]

Buharı de Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasûlullah (sav) bana; "Bana kur'an oku" dedi. Ben, kur'an sana indirilmiş olduğu halde sana Kur'an mı okuyayım diye sorunca, şöyle buyurdu: "Şüp­hesiz ben Kur'an-t Kerimi benden başkasından da dinlemeyi severim"- Ona, Nisa Sûresi'ni okudum. Nihayet; "Her ümmetten birer şahid getirip, bun­lara karşı da seni şahid getireceğimiz iaman halleri nice olur" ayetine ge­lince; "Bu kadar yeter" dedi. Gözlerinin yaş akıttığını gördüm. [132]

Müslim de bu hadisi rivayet etmiş ve: "Bu kadarı yeter" buyruğu yerine şun-lan nakleder: Başımı kaldırdım -veyahut da yanımdaki bir adam beni dürte­rek işaret etti bunun üzerine başımı kaldırdığımda-gözyaşlarının aktığını gördüm. [133]

İlim adamlarımız der ki: Peygamber (sav)'m ağlaması, bu âyet-i kerimenin ihtiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin ağırlığı dolayısıyla dır. Zira Peygamber­ler, ümmetlerine karşı doğrulayıp, yalanladıklarına dair şahidler olarak ge­tirileceklerdir. Hz.. Peygamber de Kıyamet gününde bir şahid olarak getiri­lecektir. Yüce Allah'ın: "Bunlara" buyruğu ile de hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kafirlere işaret vardır. Özellikle Kureyş kâfirlerinin anılmasının sebe­bi, azabın bu Kureyş kâfirleri üzerinde diğerlerine göre daha ağır olacağın­dan dolayıdır. Çünkü onlar, mucizeleri ve Allah'ın onun elleri vasıtasıyla or­taya çıkardığı harukulâde halleri görmekle birlikte inad ettiler.

Âyet-i kerimenin anlamı da şudur: "Her ümmetten birer şahid getirip, bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman" Bu kâfirlerin kıyamet gü­nünde halleri nasıl olacaktır. Azaba mı uğratılacaklar, yoksa nimete mi mazhar olacaklardır? Bu, azar anlamında bir istifham (sorudur).

Buradaki işaretin bütün ümmete olduğu da söylenmiştir. İbn Mübarek şöy­le nakleder: Ensar'dan bir adam, el-Minhâl b. Amr'dan kendisine şunu anlattığını haber vermektedir: el-Minhâl naklettiğine göre o, Said b. el-Müseyyeb'i şöyle derken dinlemiş: Sabah akşam Hz. Peygambere ümmetinin arzolunma-diğı hiçbir gün yoktur O, onları simaları ile ve amelleri ile tanır. İşte bun­dan dolayı haklarında şahidlik edecektir. Nitekim Şanı Yüce ve Mübarek olan Allah: "Her ümmetten birer şahid" yani peygamberlerini getirip bunlara karşı da seni şahid getireceğimiz zaman halleri nice olur" diye buyurmak­tadır.

"Nice" kelimesi malızûf bir fiil üe nasb mahallindedir. ifadenin tak­diri önceden de belirttiğimin gibi; halleri nice olur şeklindedir. Gizli olan bu fiil de bazan, "Zaman" kelimesinin i'rabdaki yerini tutar, deki amil olan fiil de; "Getirip" fiilidir; "Şahid" kelimesi de haldir

Bu âyetin okunuşu ile ilgili hadis-i şerifteki fıkhi inceliklerden birisi de şu­dur: Öğrencinin hocasına okuması ve okuyuşunu ona arzetmesi caizdir. Bunun aksi de caizdir. Yüce Allah'ın izniyle Lem Yekûn Sûresi'nde (.98. sû­re olan el-Beyyine Sûresi'nde) nakledeceğimiz Ubey hadisinde buna dair açık­lamalar gelecektir. [134]

42. O gün initâr edenler ve O peygambere isyan edenler, yerle bir edilselerdi temennisinde bulunacaklardır. Allah'tan hiçbir sö­zü de gizleyemeyeceklerdir.

İsyan edenler" kelimesindeki "vav" harfinin ölre olması, iki sa­kinin ardarda gelmesinden dolayıdır. Bu harfin esreli okunuşu da caizdir, Na­lı' ve İbn Amir, "... bir edilseler" kelimesini "te" harfi ötreli, "sîn" har­fi de şeddeli olarak ; şeklinde okumuşlardır. Hamza ve ei-Kisaî de böy­le okumakla birlikte onlar, "sin" harfini şeddesin okurlar. Diğerleri ise, laiiin zikredilmediğl bina-i meçhul (meçhul fiil) olmak üzere "te" harfini ölreli, "sin" harfini'de şeddesiz okumuşlardır.

Buyruğun anlamı da şudur: Keşke Allah onları yerle dümdüz etse. Yani on­ları yerle bir etse. Bir diğer anlamı da şöyledir: Keşke Allah, onları diriltme-se idi ve yer, üzerlerinde dümdüz olarak kalsalardı. Çünkü onlar, topraktan nakledilip diriltiîmişlerdir. Birinci ve ikinci kıraate göre ise, "yer* faildir. An­lamı da şöyle olur: Yer yarılsa da içine girseler diye temenni edeceklerdir. Şöy­le de açıklanmıştır. Buradaki "te**; harfi Üzerinde, anlamındadır. Yani

keşke yer onların üzerlerinde dümdüz edilse. Bu da keşke yer yarılıp ta, on­lar da içine girip üzerlerinden dümdüz edilse diye temenni edeceklerdir de­mek olur. Bu açıklama da el-Hasen'den nakledilmiştir.

"Sin" harfinin şeddeli okunması bir Hte"nin "sin"e idğam edilmesi esasına göredir. Şeddesiz okunması ise bu "te"nin hasfedilmesi esasına göredir.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar, hayvanların toprak olduklarını görüp, ken­dilerinin ise cehennemde ebediyyen kalacaklarını öğrenecekleri vakit bu te­menn