NİSÂ SURESİ
AYETLER 1-31
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı île (Medine'de inmiştir. 176 âyettir).
Bu sûre tek bir âyet dışında Medine'de inmiştir. Sözkonusu bu tek âyet: "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi...emreder" (en Nisa, 4/58) âyeti olup -ileride açıklanacağı üzere-Mekke'de fetih günü Osman b. Talha el-Haceb[1] hakkında nazil olmuştur. En-Nakkaş der ki: Bu sûrenin Peygamber {.sav)'ın Mekke'den Medine'ye hicreti sırasında nazil olduğu da söylenmiştir.
Kimisi de der ki: Yüce Allah'ın "Ey insanlar!" hitabının bulunduğu buyruklar, Mekke'de inmiştir, Alkarne ve başkaları da böyle demiştir. O bakımdan bu sûrenin, baş taraflarının, Mekke'de inmiş olduğunu andıran bir niteliği var demektir. Bununla birlikte Hicretten sonra nazil olan buyruklar, Medine'de nazil olmuştur. En-Nehhâs İse bu sûre Mekke'de inmiştir, der.
Ben derim ki: Birinci görüş daha sahihtir Çünkü Sahih-i Buharı'de Hz. Âi-şe'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Nisa Sûresi ancak ben Rasûlullah (savcın yanında bulunduğum sırada nazil olmuştur.[2] Âişe bununla Hz. Peygamber'in kendisiyle gerdeğe girmiş olduğunu kastedmektedir. Peygamber (sav)'ın, Âişe (r.anlıaJ ile Medine'de gerdeğe girdiği hususunda iiim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Diğer taraftan bu sûrenin hükümlerini yakından inceleyen bir kimse bu-nun hiç şüphesiz Medine'de inmiş bir sûre olduğunu açıkça anlar. Yüce Allah'ın: "Ey insanlar" hitabının yer aldığı buyruklar Mekke'de inmiştir, şeklinde kanaat belirtenlerin görüşü doğru bir görüş değildir. Çünkü Bakara Sûresi de Medine'de İnmiş bir sûre olmakla birlikte, o sûrede iki yerde: "Ey insanlar" hitapları yer almıştır. Nitekim bu husustaki açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/21 ve 168. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [3]
1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinizden korkun ve yine O'nun adı ile birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan sakının, akrabalık bağlarını kesmekten de. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı akı başlık halinde sunacağız: [4]
1- Bütün İnsanlar Tek Bir Candan'dır.
Yüce Allah'lıın: "Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan.., Rabbinizden korkun buyruğu ile ilgili olarak, daha ünce el-Bakara Sûresi'nde "en-Nâs: insanlar" kelimesinin iştikake, takvâ'nın, rabb'ın, yaratmanın, zevcin (eş) ve türetip yayma'mn (el-bess)'İn anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan dolayı bunları tekrara gerek yoktur.[5]
Âyet kerimede aynı zamanda yaratıcının varlığına da dikkat çekilmektedir.
"Tek kelimesinin müennes "te"si ile gelmesi "nefs" kelimesinin müennesliği dolayısıyladır. Nefs kelimesi ise kendisiyle müzekker kast olunsa dahi, müennes gelir. Bununla birlikte günlük konuşmada: "Tekbir nefisten" şeklinde gelmesi de mümkündür. O takdirde mana kastedilerek bu şekilde (müenneslik "te"si olmaksızın) söylenmiş olur. Bunun böyle gelmesine sebep, nefs ile Âdem (a.s)'ın kast edilmiş olmasıdır. Bunu Mü-cahid ve Katade söylemiştir Aynı zamanda bu kelime, bu şekilde îbn Ebi Ab-le tarafından müenneslik "te"sİ olmaksızın şeklinde de okunmuştur.
"Türetip yayan" buyruğunun anlamı yeryüzünde dağıtıp yayan, demektir Yüce Allah'ın ; "Etrafa saçılmış kıymetli yaygılar vardır" (el-Gâşiye, 88/16) buyruğunda kullanılan kelime de aynı köktendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Her ikisinden" yine kasıt, Hz. Âdem ile Hz. Havva'dır. Mücâhid der ki Hz. Havva Hz. Âdem'in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.[6]' Hadis-i şerifte de: "Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır'[7]' diye buyrul-makladır ki, bu da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35. âyet 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Bîr çok erkekler ve kadınlar" yani onların soyundan gelenleri yalnızca iki tür olarak yarattı. Bu buyruk, hunsanın müstakil bir tür olmamasını gerektirir. Fakat onun gerçek bir hüviyeti vardır ki, kendisini bu iki türe ait kılmaktadır. Bu da onun Hz. Âdem soyundan gelmesidir. O bakımdan daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/35, âyet 4. başlıkta) geçtiği üzere onda bulunan organların fazlalık ya da eksikliği gözönünde bulundurularak bu iki türden birisine katılır. [8]
2. Allah Adına Dileklerde Bulunmak:
Yüce Allah in; "Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de (sakının)" buyruğunda takva emri (Allah'tan korkmak, sakınmak) kendilerine emir yöneltilen kişilerin bu konuda dikkatlerini çekmek ve onları uyarmak için tekrar edilmiştir,
"Kendisinden** edatı da sıfat olmak üzere nasb mahallindedir. "Akrabalık bağı" anlamındaki iafızda buna alfedilmiştir. Yani Allah'a karşı gelmekten de sakının, akrabalık bağlarım kesmekten de sakının,
Medine'lileı: "Birbirinizden dileklerde bulunduğunuz anlamına gelen; kelimesini, şeklinde "t" harfini "sin" harfine idğam ile okumuşlardır. Kuleliler ise bunu, iki "t" bir arada geldiği için, birinci "t"yi hazf ederek "sîn"i de şeddesiz olarak okumuşlardır Çünkü bunun anlamının ne olduğu açıkça bilinmektedir. Yüce Allah'ın: Günah üzere birbirinizle yardımlaşmayınız" (el-Maide, 5/2) buyruğu ile: "; İnerde irce"{el-Kadr, 97/4) kelimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi. [9]
"Akrabalık Bağı"Anlamına Gelen: Kelimesinin Okunuşuna Dair Farklı Görüşler ve Açıklamaları:
İbrahim en-Nehaîf Kaiade, el-A'meş ve Hamza, bu kelimenin sonunu esreli (cer ile) okumuşlardır. Nahivciler bu konuda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Basra'h nahivcilerin ileri gelenleri bu şekilde okumak yanlış bir okumadır, böyle bir okuyuş helâl (caiz) olamaz, demişlerdir. Kufeli nahivciler ise; bu, çirkin bir okuyuştur, derler ve bundan fazla birşev söylemeyip neden çirkin olduğunu da belirtmezler. en-Nelıhâs ise, bu konuda "bil-diğim kadarıyla" kaydını da eklemektedir.
Sîbeveyh ise der ki: Aslında cer mahallindeki zamire (burada "kendisi adına" anlamına gelen deki zamiri kastediyor) atıf yapılmaz. Çünkü böyle bir zamir tenviri seviyesindedir. Tenvin'e ise ati" yapılmaz.
Bir gurup nahivci de der ki: Aslında bu (bu şekilde mecrur bir zamire değil de) bilinen bir şeye atfedil m iştir. Çünkü Araplar akrabalık bağı adına bi-ribirlerinden dileklerde bulunur ve: "Allah adına ve akrabalık bağı adına senden dilekle bulunuyorum" derlerdi.
el-Hasen, en-Nehaî ve Mücahid de âyet-i kerimedeki bu ifadeyi böylece açıklamışlardır. Mesele ile ilgili doğru olan da -ileride de görüleceği üzere-budur.
Ancak aralarında ez-Zeccac'ın da bulunduğu bazı kimseler bu görüşü zayıf kabul eder ve şöyle derler: Açık bir ismin, cer halinde, cerr'e sebep olan açıkça ifade etmedikçe, zamire atfedilmesi çirkin bir iştir. Mesela yüce Allah'ın şu buyruğunda buf açıkça zikredilmiştin "Biz onu ve onun. evini yerin dibine geçirdik" (el-Kasas, 28/81).
Bununla birlikte; Ona ve Zeyd'e uğradım, şeklindeki bir ifade çirkin görülmektedir. ez-Zeccâc, el-Mâzinî'den naklen der ki: Çünkü atfedilen ile kendisine atfedilen aynı ifadede ortaktırlar, onların herbirisi ötekinin yerini tutabilir. Buna göre; Zeyd'e ve sana uğradım kastıyla: ifadesi caiz olmadığı gibi; aynı şekilde; sana ve Zeyd'e uğradım kastıyla: ifadesi de caiz değildir. Sibeveyh'e göre ise böyle bir ifade çirkindir Ve ancak şiirde bunun kullanılması caiz olur, Şair'in şu ifadesinde olduğu gibi:
"Artık bugün yatın geldin, bizi yeriyor ve bize aövüp sayıyorsun
Çek git, artık sana da, günlerin bize gösterdiklerine de hayret etmiyoruz!"
Burada görüldüğü gibi; "Günler" kelimesinin başına " lıarf-i cerr'inî getirmeksizin " Sana" kelimesindeki kef harfine zaruret dolayısıyla atfetmiştir. Bir diğer şair'in şu beyti de bu kabildendir:
"Kılıçlarımızı yüksek direklere benzer yerlere asarız
Ve onlarla (kıbçlarla) topuklar (imiz) arasında oldukça genişçe bir mesafe vardır."
Burada görüldüğü gibi; Topuklar" kelimesini zorunlu olarak; onlarla... arasında" deki zamire atfetmiştir.
Ebû Ali (el-Farisî) der ki: Bu kıyasa (konuyla ilgili kurallara.) göre zayıftır. et-Tezkiretu'l-Mehdiyye adlı eserde el-Farisi'den nakledildiğine göre; Ebu'l-Abbas el-Müberred şöyle demiştir: Arkasında namaz kıldığım imam eğer: Ne de siz beni kurtarabilirsiniz" (ibrahim, 14/22) ile (aslolan bu kelimenin son "y" harfinin esreli değil de üstün okunmasıdır): "Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağını kesmekten de. diye (son "mim" harfini esreli) okuyacak olursa ayakkabılarımı alır, giderim.
ez-Zeccâc der ki: Zayıf ve Arapça bakımından çirkin olmakla birlikte Hamza'nin bu şekildeki kıraati dini inanç açısından da oldukça büyük bir hatadır. Çünkü Peygamber (sav): "Babalarınızın adına (babam hakkı için) diye) yemin etmeyiniz"[10] buyurmuştur. Allah'tan başkası adına yemin etmek caiz olmadığına göre, akrabalık bağı adına yemin nasıl caiz olur? Ben İsmail bin îshak'ın Allah'tan başkası adına yemin etmenin oldukça büyük bir iş olduğu kanaatini açıkladığını ve yeminin yalnız Allah adına yapılabileceğini ifade ettiğini gördüm.
en-Nehas der ki: Bazılarının: "Akrabalık bağı adına kelimesinin bir yemin olduğunu söylemeleri hem anlam hem de İ'rab bakımından bir yanlışlıktır. Çünkü Peygamber (sav)'dan gelen hadis bu kelimenin üstün okunması gerektiğine delâlet etmektedir. Şu'be, Avn b. Ebi Cuhayfe'den, o el-Münzİr b. Cerir'den o babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav)'ın yanında bulunuyorduk. Mudar'dan ayakları çıplak elbisesiz bir topluluk geldi. Rasûlullah {.sav)'ın yüzünün onların bu fakir halleri dolayısıyla değiştiğini gördüm. Daha sonra öğlen namazını kılıp müslümanlara hutbe irad ederek dedi ki: "Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz... ve akrabalık bağını kesmekten de" diyerek -son kelime olan akrabalık bağı anlamına gelen: kelimesini üstün okudu[11] sonra: "Kişi dinarından, dirheminden, bir ölçek buğdayından tasaddukta bulunsun...diyerek" hadisin geri kalan kısmını zikretti.[12]
Bunun ifade ettiği mana ise bu kelimenin nasb ile okunacağıdır. Çünkü Hz, Peygamber onları akrabalık bağlanın gözetmeye teşvik etmiştir. Yine Peygamber (sav)'tn: "Kim yemin edecekse ya Allah adına yemin etsin yahut sus-sun[13] dîye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur, İşte bu da: "Ben Allah adına ve akrabalık bağı adına senden istiyorum" diye ifade kullandıklarını söyleyenlerin' (yani âyet-i kerimedeki bu kelimenin esreli okunabileceğini söylemek isteyenlerin) görüşlerinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hbu tshak der ki: "Kendisi adına isteklerde bulunduğunuz" ifadesi, kendisi adına haklarınızı istediğiniz, demektir. Buna göre yine bu kelimenin es-reli olarak okunmasının bir manası olmaz.
Derim ki: İşte, dil bilginlerinin bu kelimenin esreli olarak okunmasının doğru olmadığını belirten konu İle İlgili olarak tesbit edebildiğim açıklamaları bunlardır. İbn Atiyye de bu görüşü tercih etmiştir. Ancak İmam Ebu Nasr Abdurrahim bin Abdulkerim el-Kuşeyrî bu görüşü red ederek kelimenin atfedilmiş olduğunu yani (esreli okunacağı görüşünü.) tercih ederek şunları söylemektedir: Böyle bir açıklama, dinin ileri gelen ilim adamlarınca red olunur. Çünkü kıraat imamlarının okudukları okuyuşların hepsi Peygamber (sav)'dan tevatür yoluyla sabit olmuştur ve bu ilim adamları bunu bilirler. Peygamber (savVdan herhangi bir şey sabit olduğu takdirde bir kimse bunu red edecek olursa, o Peygamber (sav)'ı reddetmiş ve onun okuduğu şekli çirkin görmüş olur. Bu ise oldukça sakıncalı bir konumdur ve böyle bir durumda dil ve na-hiv'in iteri gelen ilim adamları takh'd edilmez. Çünkü Arapça esas itibariyle Peygamber {savj'den öğrenilir. Hiç kimse de onun son derece fasih olduğu hususunda şüphe etmez. Konuyla ilgili nakledilen hadise gelince; bu tartışma götürür bir husustur. Çünkü Hz. Peygamber Ebu'l-Uşerâ denilen bir sa-habiye: "Baban hakkı için, keşke onun böğrüne bir darbe İndirmiş olsaydın"[14] dîye buyurmuştur. Diğer taraftan böyle bir yasak, Allah'tan başkası adına yemin hususunda varid olmuştur. Bu ise akrabalık bağı hakkı ile başkasına iltimasta bulunmak (tevessül) dir. Bu konuda da yasak söz konusu değildir. Yine et-Kuşeyrî der ki: Evet, bunun akrabalık bağs adına bir yemin olduğu söylenmiştir. Yani : Akrabalık hakkı için Allah'tan korkun, demeye benzer.
Nitekim: Baban hakkı için sen bunu yap" da denilmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de ise: "Yıldıza andolsun, Tûr'a andolsun, incire andolsun, ömrün hakks için" gibi yeminler de yer almıştır.
Ancak böyle bir açıklama oldukça zorlanarak yapılmış bir açıklamadır, {da denilmiştir).
Derim ki: Hayır, bunda bir zorlama sözkonusu değildir. Çünkü "Akrabalık bağı için" kelimesinin bu kabilden olması uzak bir ihtimal değildir. Böylelikle Yüce Allah, birliğine ve kudretine delâlet eden diğer yaratıklarına yemin ettiği gibi, bu akrabalık bağını tekid etmek için de ona yemin etmiş olmakta ve bu tekidi kendisinin yüce adı birlikte zikredecek kadar İİeriye götürmüş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Zaten yüce Allah'ın dilediği şeye yemin etme, dilediğini yasaklama, dilediğini mubah kılma hakkıdır. O bakımdan bunun da bir yemin olma ihtimali uzak değildir. Araplar da akrabalık bağı hakkı için yemin etmektedir, Diğer taraftan bu kelimenin başında "be" harfi kastetilmiş olmakla birlikte, şairin şu sözlerinde hazf edildiği gibi hazfedilmiş olması da uygundur:
"Onlar aşiretçe uğursuzdurlar ıslah edici değillerdir;
Ve ancak bir ayrılık dol ayısı ile kargaları öten kimselerdir.
Burada görıîîdüğü gibi kelimesi "be" harfi cerri gelmemiş olduğu halde mecrûrdur.
îbn ed-Dihân Ebu Muhammed Said b. Mübarek der ki: el-Kûfî zahirin (açık İsmin) mecrûr'a (mecrur zamire) affedilmesini caiz kabul eder ve bunun mümkün olduğunu söyler Şairin şu beyitİ de bu kabildendir:
"Yazıklar olsun sana ! Ya bana seslen yahut da; Yaşlı, aert tabiatlı ve sür'atli e eşeklerden metanetli, mütahammil olanlarını çağır."[15]
(Az önce geçen bir beyit'in son mısra'ı olan) şu mısra da bu kabildendir:
"Ve çek git artık, sana da günlerin getirdiklerine de hayret etmiyoruz. (.Yine az önce geçen) şu mısrada bu kabildendir:
Onlarla (kılıçlarla) topuklar(ımız) arasında genişçe bir mesafe vardır"
Şu mısra da bu kabildendir:
Sana ve ed-Dahhâk*a bir Hind kılıcı yeterî
Bir diğer şairin su beyti de bu kabildendir:
"Göğün ufuklarına çıkmak istedi de oralara
Çekip çıkartacak birisini bulamadı, yerde de oturacak bir yer bulamadı.
Bir diğeri de şöyle demektedir:
"Onda da bütün işlerde de boşa giden bir şey yoktur.
Onun gaybe dair herhangi bir emri ile hüküm verildi mi, mutlaka meydana gelir."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Bir bölüğün yanından geçiyorum, bilmiyorum ama Ölümüm orada mı gerçekleşecek, yoksa başka birisinde mi?"
Burada "başkasında" anlamına gelen; kelimesi, ".....de, da" anlamına gelen ile cer ma hal Ündedir.
İşte bazıları da Allah'ın: Orada hem sizin için hem de miktarını temin edemeyeceğiniz kimseler için bir çok geçimlikler yarattık." (el-Hicr, 15/20) buyruğundaki kelimesini Sizin İçin" kelimesindeki "kef" ve "mtm" harflerine atfetmiştir.
Abdullah bin Yezid de (âyet-i kerimedeki): Akrabalık bağları" kelimesini mübtedâ olmak üzere ref ile okumuştur. Buna göre haber mukadderdir, takdiri de şöyledir; Akrabalık bağlarının ise gözetilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bunun iğrâ (teşvik) olması da muhtemeldir. Çünkü Araplar arasında iğra'yı ret"' edenler de vardır. el-Ferrâ bu kabilden olmak üzere şu beyitleri nakletmektedir:
"Şüphesiz ki aralarında Umeyr'in ve Umeyr'in benzerlerinin
bulunduğu bir kavim ile Yine birileri es-Seffâh olan bir kavim
Elbetteki yardıma çağıran: "Silaha, silaha (sanlın)" dediğinde Onlara karşı çıkmaya gerçekten değer."
Âyet-i kerîmedeki Akrabalık bağları" kelimesinin nasb ile kendisi adına1' kelimesinin mahalline atf olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu zamirin mahalli nasb'dır. Şairin şu mısra'ında olduğu gibi:
"...Çünkü biz dağ da değiliz, demir de değiliz."
Zaten Araplar da önceden Allah adına ve akrabalık adına senden istiyorum" derlerdi. Bununla birlikte bu kelimenin mansub okunması İle ilgili daha kuvvetli görülen görüş, -önceden de belirttiğimiz gibi- mansub bîr fiilin takdiri ile nasb edilmiş olmasıdır. [16]
3. Akrabalık Bağlarını Gözetmenin Hükmü:
Ümmet, akrabalık bağım gözetmenin vacib (farz), bu bağı kesmenin haram olduğunu ittifakla kabul etmiştir. Peygamber (sav)in, kendisine: Annemin akrabalık hakkını gözeteyim mi- diye soran Esmâ'y^: "Annenin akrabalık hakkını gözet" diye buyurduğu sahih rivayetle sabit olmuştur. [17] Annesi henüz kâfir olmakla birlikte onun akrabalık bağını gözetmesini emretmiştir.
Böylece akrabalık bağını gözetmenin gereğini tekid için, kâfirin dahi akrabalık bağını gözetmekte bir fazilet olduğu belirtilmiştir, Hatta Ebu Ha-nife ve onun arkadaşları eğer asebe ve hissesi belli bir mirasçısı (ashâbu'l-ferâiz) yoksa, zevi'l-erhâm'ın[18] mirasçı olacaklarını söyleyecek kadar bu konuda ileri gitmişlerdir.
Yine onların görüşlerine göre; akrabalık bağının saygınlığı dolayısıyla, ze-vi'1-erhâm olan akrabalar akrabaların! köle olarak satın alanların aleyhine azad edileceklerini dahi söylemişlerdir. Bunu Ebû Davud'un Peygamber (sav) 'in söylediğini rivayet ettiği: "Her kim kendisiyle evlenümesi haram olan bir zu rahimini (akrabasını) mülkiyetine geçirirse o kişi hürdür'[19] hadisi ile pekiştirmişlerdir. Aynı zamanda bu ilim ehli çoğu kimsenin de görüşüdür.
Bu görüş, Ömer bin el-Hattab (ra) ile Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet edilmiş, ashabı kiramdan bu hususla kendilerine muhalif olan kimse de bilinmeinektedir. Aynı zamanda Hasan-ı Basri, Cabir bin Zeyd, Ata, eş-Şa'bî ve ez-Zührî'nin de görüşü olup es-Sevrî, Ahmed ve İshak da bu kanaattedir
Bu konuda bizim ilim adamlarımızın (Maliki mezhebinin) üç görüşü vardır. Birincisine göre bu hüküm babalara ve dedelere hastır. İkincisine göre bu hüküm kardeşlerle alakalıdır. Üçüncü görüş İse, Ebu Hanife'nin görüşü gibidir.
Şafiî ise der ki: Çocukları, babalan ve anneleri dışında kişinin mülkiyetine geçirdiği kimseler, onun aleyhine azad edilmezler. Kardeşleri olsun diğer yakın akrabalarından olsun, herhangi bir kimse onun aleyhine azad edilmez.
Ancak doğru olan, belirtmiş olduğumuz ve aynı zamanda Tirmizî'nin de Nesâî'nin de rivayet ettiği hadis-i şerif dolayısıyla birinci olan görüştür. Bu hadisin rivayet yollarının en iyisi Nesâî'nin yaptığı rivayettir, O bunu Dam-ra'dan, o Süfyan'dan, o Abdullah bin Dinar'dan, o da İbn Ömer yoluyla rivayet etmiştir. îbn Ömer dedi ki; Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Her kim mahrem bir akrabasına (kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabasına) malik olursa bu, onun aleyhine olmak üzere azadedilir."[20]
Bu hadis-i şerif adil kimselerin adil kimselerden nakli ile sabit olmuş bir hadis olup hadis imamlarından her hangi bir kimse onunla ameli rerketme-yi gerektiren bir illet ile onu tenkid etmiş değildir. Şu kadar var ki Nesâî hadisin sonunda: "Bu münker bir hadistir" derken başkası da bu hadisi Dam-ra tek başına rivayet etmiştir, demiştir.[21] İşte hadisçilerin ıstılahına göre hadisin münker veya şazz olması bu demektir. Damra ise adil ve sika bir ravi olup, bir hadisi sika bir ravinin tek başına rivayet etmesi hadise zarar vermez. Doğrusunu en Eyi bilen Allah'tır. [22]
4, Süt Akrabalığı Yoluyla Zevi'l-erhâm (Yakın Akraba) Olanların Akrabalık Hakkım Gözetmek:
İlim adamları süt akrabalığı yoluyla zevi'l-erhâm olan akrabaların akrabalık bağım gözetmenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
İlim ehlinin çoğunluğu bu tür akrabaların, hadisin hükmü kapsamında olmadığını söylemişlerdir.
Kadı Şerik ise bu akrabaların da azad edileceğini söylemiştir.
Zahiri mezhebine mensup bazı kimseler ile kimi kelam alimleri çocuk babasına malik olduğu takdirde, babasının oğlunun aleyhine azad edilmeyeceğini söylemişler ve Hz. Peygamber'in şu buyruğunu delil göstermişlerdir:
"Bir oğulun babasını mükâfatlandırabilmesi, ancak babasını köle bulup ta onu satın atdığî ve onu azad ettiği takdirde mümkün olabilir."[23] Derler kî: Satın almak sahih olduğu takdirde mülkiyet de sabit olur. Mülkiyet sahibinin de tasarruf hakkı vardır.
Ancak bu, onların şeriatın maksatlarını bilmediklerini ortaya koymaktadır. Yüce Allah: "Ve anne-babaya da iyilik yapın,.." (el-İsrâ., 17/23)diye buyurmaktadır. Böylelikle kendisine ibadet emri ile anne-babaya iyiliğin gereğini bir arada zikretmiştir. Babanın çocuğunun mülkiyeli ve tahakkümü altında kalmaya devam etmesi ise asla iyilik olamaz. O halde ya: "Onu satın aldığı ve azad ettiği..," hadisinin gereğince onu azad etmelidir; yahut âyet-i kerime gereğince ona iyilik yapmak tçin azad etmelidir.
Cumhurun kanaatine göre ise hadisin anlamı şudur: Evlat babasını satın almakla babasının azad edilmesine sebep teşkil etçiğinden dolayı, şeriat babasını azad etmeyi tıpkı ondan vaki olmuş gibi çocuğa nisbet etmiştir.
İlim adamlarının mülkiyet yoluyla kimlerin azad edileceğiyle ilgili farklı görüşlerine gelince; birinci görüşün delili zikrettiğimiz şekilde Kitap ve Sünnetten anlaşılandır.
İkinci görüşün delili ise, evliliği haram kılan akrabalığın hadis-i şerifte anılan babanın akrabalığı gibi kabul edilmesidir. Esasen bir kimseye oğlundan daha yakın kimse bulunmaz. O bakımdan bu hadis-i şerif baba ile İlgili kabul edilir. Kardeş ise bu hususta ona yakın bir derecededir. Çünkü kardeş kardeşe baba yoluyla yakın olur. O bakımdan kardeş, ben onun babasının oğluyum diyerek kardeşine olan yakınlığını izah eder.
Üçüncü görüşün dayanağı ise az önce zikrettiğimiz Damra yoluyla gelen hadisi şeriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. [24]
5- "Akrabahk"ın Kapsamı:
Yüce Allah'ın: "Akrabalık bağı" buyruğunda sözü geçen akrabalık {er-rahim), mahrem olan ile olmayan arasında her hangi bir fark söz konusu olmaksızın bütün akrabaları kapsayan bir isimdir.
Ebû Hanife, yapılan hibeden vazgeçmenin yasaklılığı hususunda mahrem akrabalığa itibar eder. [25] Amca çocuklarına yapılan hibeden dönmek akrabalık bağım kesmek ve akrabalık sözkonusu olmakla birlikte caizdir. Bundan dolayı bu tür (mahrem) akrabalıklara miras, velayet ve diğer hükümler de ta-aliuk etmektedir.
Burada yalnız mahrem akrabalığı nazarı itibara almak, esasen herhangi bir dayanak sözkonusu olmaksızın Kitabın nassına bir fazlalıktır. Onlar (Hanefi'ler) böyle bir şeyi (mesnedsiz fazlalığı) bir nesli olarak değerlendirirler. Yine bu görüşte akrabalık bağım kesmenin gerekçesine bir çeşit işaret de vardır. Ayrıca onlar bunu (hibeden dönmeyi) amca çocukları, dayı ve teyze çocukları hakkında da caiz kabul etmişlerdir.[26] Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [27]
6. Yüce Allah'ın Gözeticiliği:
Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." O, her şeyi koruyup gözetendir, demektir. Bu açıklama İbn Abbas ve Mücahid'den nakledilmiştir. İbn Zeyd ise, her şeyi en iyi bilendir diye açıklamıştır.
"Gözetleyici" (er-Rakîb.) koruyucu anlamına geldiği söylendiği gibi, koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre gözetleyici (er-Rakîb), yüce Allah'ın sıfatlarındandır, er-Rakîb koruyan ve gözetleyen anlamındadır. Gözetleme halinde bu fiilden gelen kipler kullanılır. (Yine aynı kökten gelen): el-merkab, gözetl ey İçinin üzerinde durduğu ve etrafı görebilen yüksekçe yer (gözetleme kulesi) demektir. er-Rakîb belli paylan bulunan kısmet arama oklarından olan yedi okun üçüncüsünün adıdır.[28] Bir çeşit yılana bu ismin verildiği de söylenmiştir. O halde bu kelime müşterek bir lafızdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [29]
2- Yetimlere mallarım verin, temizi murdar olana değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin. Muhakkak ki bu, büyük bir günahtır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Yetimlere Mallarını Vermek:
Yüce Allah'ın: "Yetimlere mallarını verin" buyruğunda yer alan "yetim-ler"den kasıt, (bîr zamanlar) yetim olan kimselerdir. Yüce Allah'ın: "Ve sihirbazlar secdeye kapanıverdiler" (el-A'râf, 7/120) buyruğunda olduğu gibi. Çünkü hem Allah'a secde etmek, hem sihirbazlık birlikte olmaz. Aynı şekilde büluğ sözkonusu olduğu takdirde de yetimlik sozkonusu olmaz. Peygamber (sav)'e d& "Ebu Talibin yetimi" denilmesi daha önceki durumu nazarı itibara alınarak söyleniyordu.
*îtâ" mastarı vermek anlamındadır. Bağış ve verilen şey anlamına gelen "etv" kelimesi de bu kökten gelmektedir. Rüşvet anlamına gelen "ilâve" kelimesi de burdandır.
Yetim ergenlik çağına varmayan kimse hakkında kullanılır Bakara Sûre-si'nde (2/83. âyet 5- başlıkta) buna dair yeteri kadar açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerimelerde yetimlerin veli ve vasilerine hitab edilmektedir.
Mukatil ve el-Kelbî'nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerime, çokça malı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafan'lı bir kişi hakkında nazil olmuştur. Yetim, ergenlik çağma varınca amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Amcası: Çok büyük bîr günah işlemiş olmaktan Allah'a stğLnınz, diyerek inalı yeğenine geri verdi. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: "Her kim nefsinin dmriliğinden korunup bu şekilde geri döner (hakkı sahiplerine iade eder) ise artık o kendi yurduna konaklar" Burada ise yurdundan kasıt cennettir. Delikanlı bu malı eline geçirince onu Allah yolunda infak etti. Bu sefer Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ecir tahakkuk etti, fakat geriye günahı kaldı." Nasıl Ey Allah'ın Rasûlu? diye sorulunca Hz, Peygamber şöyle açıkladı: "Bu delikanlının ecri tahakkuk etti, takat günahı da babası üzerinde kaldı." [30] Çünkü babası müşrik bir kimse idi. [31]
2. Yetimlere Mallarını Verme Şekli:
Yetimlere mallarının verilmesi iki şekilde olabilir. Birincisi yetimin veliliği sözkonusu olduğu sürece yiyecek ve giyecek ihtiyacının karşılanması. Çünkü küçük yahut yaşı büyük olmakla birlikte sefih (beyinsiz) gibi malının tamamını alıp kullanma hakkına sahip olamayanlar için bu, ancak bu yolla mümkün olabilir,
İkincisi ise malı ona teslim etmek ve malında tasarruf etme imkânım verecek şekilde malı ona vermek. Bu da yetimin denenip reşitliğinin ortaya çıkması halinde sözkonusu olur. Böyle bir durumda olan kimseye "yetim" adını vermek mecazen olur. İbarenin anlamı ise; Önceleri yetim olan... şeklinde olur. Bu önceki durumda alınan ismin, sonraki halinde de devamını ifade eder. Nitekim önceleri sihirbaz olan (sonradan Hz. Musa'ya iman eden) ler hakkında da yüce Allah'ın: "Ve sihirbazlar secdeye kapaniverdiler" (el-A'râf, 7/120) buyruğu da bu kabildendir. Peygamber (sav) e da "Ebu Talib'in yetimi" deniliyordu. Artık velinin, yetimin reşitliğini gerçekten anladıktan sonra malını ona vermemesi haram olur ve vermediği takdirde asi olur. Ebû Ha-nîfe der ki: Yetim yirmibeş yaşına geldiği takdirde, durum ne olursa oisun malı ona teslim edilir. Çünkü o artık dede olacak yaştadır.
Derim ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede reşitliğin tesbit edilmesinden söz etmemiş te: 'Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşittik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin" (en-Nİsâ, 4/6) buyruğunda neden zikretmiştir. Hanefi mezhebine mensub Ebû Bekr er-Râzî, "Ahkamu'l-Kur'ân" adlı eserinde şunları söylemektedir: Yüce Allah bir yerde reşitlîk kaydını zîkretmeyip, bir diğer yerde reşîtlik kaydını zikrettiğine göre, bunların ikisi ile de amel edilmesi gerekmektedir. O bakımdan derim ki: Yetim 25 yaşma vardığı halde henüz akimi başına almamış (sefih) olup reşitiiği tesbit edilememişse dahi malının kendisine teslim edilmesi icabeder. Dalıa küçük olduğu takdirde ise bu iki âyet-i kerimeyle amei etmenin bir gereği olarak teslim etmek icap etmez. Ebu Hanife de der ki: Artık kişi reşitliğine erince (25 yaşma ulaşınca) onun dede olabilmesi söz konusu olur. Artık dede olabilecek yaşa geldiğine göre, yetim olduğu gerekçesiyle ve yetim adı altında ona malının verilmesi nasıl doğru olabilir? Böyle bir şey oldukça uzak bir ihtimal olmaz mı?[32]
İbnu'î-Arabî ise der ki: Böyle bir görüş banidir. Açıklanabilecek bir tarafı yoktur. Özellikle miktar belirten hükümlere dair onun kabul elliği görüşe göre; bunlar kıyas yoluyla sabit olamaz, aksine bunlar ancak nass'tan alınıp öğrenilebilir. Bu meselede ise böyle bir nass sözkonusu değildir. Yüce Allah'ın izniyle ilim adamlarının hacr'a dair görüşleri ileride (bu sûrenin 5, âyetinin tefsirinde) gelecektir. [33]
3. Yetime Malını Teslim Etme Halinde Hileli Yollara Sapmak:
Yüce Allah'ın: "Temizi murdar olana değiştirmeyin..." buyruğunun anlamı şudur; Yetimin malından olan semiz koyunu alıp zayıfını, hilesiz gümüş dirhemleri alıp hileli olanları vermeyiniz. Cahiliyye döneminde din diye bir şey tanımadıkları için, yetimlerin mallarını yemekten çekinmez, yetimin mallarından iyi ve kaliteli olanı alır, onun yerine kendi mallarından adi ve bayağı olanı verirler ve isme kargılık isim, başa karşılık baş derlerdi. Yüce Allah ise-bu şekildeki bir davranışı onlara yasakladı. Bu, Said bin el-Müseyyeb, ez-Zührî, es-Süddî ve Dahhak'm görüşüdür. Âyetin zahirinden anlaşılan da budur.
Şöyle de denilmiştir: Yani sizin için helâl olan kendi malınızı bırakıp, sizin için haram olan yetimlerin mallarını yemeyiniz. Mücahid, Ebu Salih ve Ba-zân derler ki: Allah'tan gelecek helâl rızkı beklemeyi bir kenara iterek^ elinizi çabuk tutup onların mallarından size murdar olanı yemeye kalkışmayınız. İbn Zeyd der ki: Cahiliyye dönemindeki insanlar kadınlara ve çocuklara mirastan bir pay vermez, mirasın en büyük bir bölümünü kendileri alırlardı. Atâ der ki: Bir şeyden anlamaz ve küçük yaşta olup yanında barındırdığın yetiminin aleyhine olarak kâr sağlama.
Bu iki görüş, âyetin zahirinden anlaşılanın dışında kalmaktadır.
("Değiştirme" kelimesi): Bir şeyi bir şeyle değiştirmek, birini ötekinin yerine almak, demektir Bedel kelimesi de aynı kökten gelmektedir. [34]
4. Velinin, Himayesindeki Yetiminin Mallarından Kendi Mallarına Karıştırması:
Yüce Allah'ın: "Onların mallarını mallarınızla (karıştırarak) yemeyin" buyruğu hakkında Mücalüd der ki: Bu âyet-i kerime harcamalarda malı karıştırmayı yasaklamaktadır. Araplar kendi harcayacakları nafakalarını yetimlerinin nafakalarına karıştırıyorlardı. Onlara bu şekilde davranmaları yasaklandı. Daha sonra bu, yüce Allah'ın: "Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir"{v\-Bakar<ır 2/220) buyruğu ile nesli olundu. İbn Fûrek, el-Hasen'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İnsanlar CAshab-ı kiram) bu âyet-i kerimeden (nafaka ve harcamaları) karıştırmanın yasaklandığı anlamın* çıkardılar ve kendiliklerinden bu işten uzaklaştılar. Bakara Sûre-si'ndeki âyet-i kerime ile, bu konudaki hüküm onlara hafifletildi.
Sonraki iiim adamlarından (müteahhirûn) bir kesim şöyle demiştir: Buradaki: e, a" edatı, ile, birlikte" anlamındadır
Yüce Allah'ın: Allah'a giden yolda Benim yardımcılarım kim olacak?" (es-Saff, 6l/l4) buyruğunda da olduğu gibi. el-Kutebîde şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Oldukça sağlam kulplara bağlı olarak, gölgeliklerde bağladıkları; Zayıf atları ile çadırların önlerini kapatırlar."
Ancak bu edat'ın bu anlama kullanılması pek uygun değildir. Bu konuda işinin erbabı olan ilim adamları der ki: " e, a" edatı asiî anlamı üzere icullanılmış olup, bu "izafet: eklemek, katmak" anlamım da ihtiva etmektedir. Yani onların mallarını kendi mallarınıza katıp eklemek suretiyle yemeyiniz. Böylelikle yetimlerin mallarının kendi mallan gibi olduğu kanaatine sahip olmaları sonucunda, o mallardan yemek veya yararlanmak suretiyle, yetimlerin mallarında tasarrufta bulunmaları yasaklanmaktadır. [35]
5, Yetimlerin Mallarını Yemek, Büyük Bîr Günahtır:
Yüce Allah'ın: "Muhakkak bu büyük bir günahtır" buyruğu, bu şekilde onların mallarım yemek büyük bir günahtır, demektir.
İbııi Abbas, el-Hasen ve başkaları böyle açıklamışlardır. Buradaki "Hûb" kelimesi günah manasınadır. Aslında bu kelime develeri yaptıklarından alıkoymak için kullanılır. Günaha "Hûb" denilmesi ise işlenmesi yasaklandığı içindir.
Nitekim dua esnasında da: Allah'ım bana Havbe'mi yani günahımı bağışla! diye dua edilir.[36] Havbe aynı zamanda İhtiyaç anlamına da gelir Yine dua esnasında: Havbe'mi sana arzediyorum, derken ihtiyacımı sana sunuyorum, demektir. Hûb, aynı zamanda yalnızlık anlamına da gelir. Hz, Peygamber de Ebû Eyyub'a: "Muhakkak Um Eyyûb'u boşamak büyük bir Hûb'dur" [37] diye buyurmuştur.
Bu kelimenin üç türlü söylenişi varır Birincisi "hâ" harfi ötreli olarak: şeklinde olup genel olarak bu şekilde okunmuştur ve bu, Hicazlıla-rın şivesidir el-Hasen: şeklinde okumuştur. el-Ahfeş dedi ki: Bu Te-mîmliler'in söyleyişidir, derken Mukati! bunun Habeşlilerin şivesi olduğunu nakletmektedir.
Hûb, bu kelimenin mastarıdır. Hiyâbe de aynı şekildedir. Yine Hûb isim de olabilir Ubey bin Ka'b ise bunu mastar olarak: şeklinde okumuştur. Bunun (azık anlamına gelen); "Zaad" kelimesi gibi bir isim olması da mümkündür. "Vav" harfinden sonra bir hemze ile "el-Hav'eb" geniş yer, demektir.
Yine bu, bir suyun da adıdır. "Allah ona Havbe'yi kattı" şeklindeki ifade, yoksulluk ve muhtaçlığı ona tattırdı, demektir. Kötü bir ihtiyaç ve yoksullukla geceledi, şeklindeki tabir de bu kabildendir. Burada 'ya' harfi aslında "vav"dır. Kendisini ibadete verdi, demektir. Yine bu kelime hüzünlenmek anlamına gelmekle birlikte; engellemek, alıkoymak için bağırmakta olduğu gibi, aşırı yüksek sesle bağırmak anlamına da gelir. Bir şeyden ağrı, sızı ve ızdırap duymaya da "tehavvub" denilir.
Tufayl der ki:
"Muhaecer sabahı bizim ta ciğerlerimizde duyduğumuz
Öfke ve üzüntü gibisini haydi siz de tadınız!" [38]
3. Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağıniidaii korkarsanız sîze helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyede r) ile yetinmelisiniz. Bu, sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı ondört başlık halinde sunacağız:
1. Adaletsizlikten Korkmak:
Yüce Allah'ın: " Eğer... korkarsanız" buyruğu şarttır. Bu şartın cevabı ise "... nikahlayın" buyruğudur. Yani eğer onlara vereceğiniz mehir. ve nafakalarında âdil davran ama maktan korkarsınız "size helâl olan kadınlardan..." yanı onlann dışında kalan kadınlardan, "nikahlayın"
Lafız, Müslim'in olmak üzere hadis imamlarının rivayetine göre Urve bin ez-Zübeyr, Hz. Âişe'den yüce Allah'ın: "Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir; Kardeşimin oğlu, bu velisinin himayesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velisinin mah iîe bir arada bulunmaktadır. Malı ile güzelliği İle velisinin hoşuna gittiğinden o da onunla evlenmek ister. Fakat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davranmadıkça ve böylelerine oniara ödenebilen mehr'in azami miktarını ödemedikçe nikahlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular... diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretti. [39]
İbn Huveyzimendâd der ki: İşte bundan dolayı biz şöyle deriz: Vast'nin kendi adına (himayesinde bulunan.) yetimin mahndan birşeyler satın alması ve kendi malından ona birşeyler satması -kendisini kayırmaksızın- caizdir. Müvekkilin vekil tayin ettiği kimsenin kendisi adına satın aldığını yahut o yetim kıldan satın aklığını tetkik etmesi hakkı vardır. Ayrıca Sultanın (devlet yetkilisinin) vasi'nin bu kabilden yaptıklarına nezaret etmek hakkı da vardır. Bıı konuda kendisini kayırdığı agkça ortaya çıkmadıkça herhangi bîr kimsenin babayı gözetim altında tutma hakkı ise yoktur. Ancak kendisini kayırdığı anlaşılırsa o takdirde Sultan bu işe müdahale: eder
Bu hususa dair açıklamadı11 bundan önce Bakara Sûresi'nde (2/220. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
ed-Dahhâk, el-Hasen ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerime cahiliyye dönemi ile İslâm'ın ilk dönemlerinde görülen, kişinin dilediği kadar hür kadtn-lar ile evlenebilme hükmünü nesi) etmekte (sona erdirmekteldir. AycM Kerime bu kadınların «ayısını döıt ile sınırlandırmıştır. İbn Abbas ile İbn Cübeyr ve başkaları da der ki: Âyet-i kerimenin anlamı şudur Eğer sizler yetimler hakkında adalet yapamayacağınızdan korkuyor iseniz, aynı şekilde kadınlar hakkında da korkunuz. Çünkü onlar yetimler hakkında haksızlıktan çekindikleri halde, kadınlar hususunda bundan çekinmezlerdi.
Korkarsanız" kelimesi zıt anlamlı kelimelerdir. Kendisinden korkulan şey, vukua geleceği bilinen; zan olunan bir şey de olabilir. Bundan dolayı ilim adamları buradaki "korkmak"ın açıklanması hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Ebu Ubeyde der ki burada "korkardanız" kesin olarak inanırsanız anlamındadır. Başkaları ise zannederseniz anlamınadjr derler. İbn Atıyye ise derki: İşte bu konuda maharetti ilim adamlarının tercih ettiği budur. Bu kelime: Kesin kanaat sahibi olmak anlamına değil de zannetmek şeklindeki asli anlamı üzere kullanılmıştır. Buna göre ifadenin takdirî şöyle olur: Her kim yetim kıza adil davranmak hususunda kusurlu hareket edeceği zanmna sahip ise, o yelim kızdan vazgeçsin.
Adalet yapmanız..." demektir. Adalet yapmayı ifade etmek üzere: denilir. Bir kimse başkasına haksızlık ve zulüm yaptığı zaman ise; denir. Allah da şöyle buyurmaktadır: Zalim olanlara gelince onlar cehenneme odundurlar" (el-Cin,72/15) burada " el-kasilün" zulüm ve haksızlık yapanlar, demektir. Hz, Peygamber de şöyle buyurmaktadır:
Dinde kist yapanlar Kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde olacaklardır, [40] Burada: "kist yapanlar11 adil olanlar, anlamındadır.
İbn Vessab ile en-Nelıai "te" harfini üstün olarak: şeklinde en ve (olumsuzluk edatı) takdiri ile okumuşlardır. Yanı; Eğer haksızlık yapmaktan korkardanız.., demiş gibi olmaktadır. [41]
2. "Size Helâl Olan Kadınlardan... Nikahlayın" Buyruğundaki “Mâ” Edatının Kullanılmasına Dair:
Eğer: Burada edsü asıl iri bari ile aklı bulunmayım varlıklar hakkında olmakla birlikte, nasıl olur da insanlar hakkında kullanılmıştır? diye sorulacak olursa, buna beş türlü cevap verilebilir:
Birinci cevap; Bu edat ile “O kimse” edatı birbirlerinin yerlerine kullanılabilmektedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: " Sema'ya ve onu bina edene andolsun ki..." (eş-Şems, 91/5) görüldüğü gibi burada bu edat, ;ıkıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan diğer edatın yerine kullanılmışın". Yine bir başka yerde yüee Allah (akıl sahibi için kullanılan edatı aklı olmayan hayvanlar hakkında kullanarak) şöylece buyurmaktadır: "Allah bütün hayvanları sudan yarattı. Onlardan bazısı karnı üzere yürür, bazısı iki ayak üzere yürür, bazısı dört ayak üzere yürür..." (en-Nur, 24/45)
Görüldüğü gibi burada üefsirini yapmakta olduğumuz âyetin bu bölümünde) "mâ" edatı akıl sahibi varlıklar olan kadınlar hakkında kullanılmakladır Çünkü bundan sonra yüce Allah "kadınlardan" diye buyurmakta ve müphem olan bir tabiri beyan etmektedir, ibn Ebi Able ise, akıt sahibi varlıklar için kullanılan edatı zikrederek: '
Helâl olan" diye okumuştur.
İkincisi: Basralılann dil bilginleri der ki: Bu edal akıl sahibi olmayan varlıklar hakkında kullanıldığı gibi sıfatlar hakkında da kullanılır. Mesela; yanında ne (kim) var? diye sorulur. Cevab olarak: Oldukça kibar ve şerefli birisi (insan); diye cevap verilir. O halde âyet-i kerimenin anlamı şudur: Kadınlardan helâl olanları nikahlayınız. Haram olan bir şey ise helâl olamaz. Yine Kur'ân-ı Kerîmde: Âlemlerin rabbi (dediğin) nedir?" (eş-Şuarâ, 26/23) diye soran Firavun'a Musa (as) da onun sorusuna uygun bir şekilde cevap vermiştir. İleride gelecektir.
Üçüncüsü, bazı kimseler bu âyel-i kerimedeki "mâ" edatının zari edatı olduğunu nakletmekledir. Yani; sizler nikahlanınayı hoş ve güzel bir şey gördüğünüz sürece... demektir. /Vneak İbn Atiyye der ki: Şu kadar var ki bu görüş bir parça zayıflın
Dördüncü cevap: el-Ferra der ki burada "mâ" edatı mastar ekidir. en-Neh-has ise; bu oldukça u^ak bir ihtimaldir. Çünkü; Hoş olaru nikahlayınız, demek doğru olamaz. el-Ccvherî der ki: Bu kökten gelen kelimenin, iiil ve mastar kullanılışı şöyledir: Alkame de der ki:
"Sanki onun kokusu burunda tütüyor gibidir
Beşinci cevap: Burada umâ"dan kasıt, akdin kendisidir. Yani helâl olan bir nikâh yapınız demektir. Ancak İbn Ebî Able'nin kıraati bu üç görüşü de reddetmektedir. Ebu Amr b. el-Ala'nın naklettiğine göre Mekkelliler gök gürültüsü işittiklerinde: Gökgürültüsü kendisini teşbih edenin şanı ne yücedir!" derler ve burada "mâ" edatını "men" anlamında kullanırlar. Yine onların: "Sizi bizlere müsahhar kılanın şanı ne yücedir" şeklindeki sözleri de aynı durumdadır.
İlimle uğraşan herkes, yüce Allah'ın: ^Eğer yetim kızlara adaletli davra-namayacağuuzdan korkarsanız..." buyruğunun muhalif mefhumunun söz-konusu olmayacağını ittifakla kabul eder. Çünkü müslümanların icma ile kabul ettiklerine göre; yetim kızlar hakkında adalet yapamayacağından korkmayan kimsenin de ikişer, üçer yahut dörder olmak üzere birden fazla kadını -tıpkı bundan korkanlar gibi- nikahlayabileceğim kabul etmişlerdir, işte bu da âyet-i kerimenin, bundan korkan kimselere cevap olmak üzere nazil olduğunun hükmünün bundan daha genel kapsamlı olduğunun delilidir. [42]
3. Yetim Kızın Bulûğdan Önce Nikâhlanması:
Ebû Hanife, bulûğdan önce yetim kızın nikahlanma s inin caiz kabul edilmesi hususunda bu âyet-i kerimeye delil dîye yapışır ve der ki:
Kızın yetimliği bulûğdan önce sözkonusudur. Bulûğdan sonra ise o yetim değil mutlak olarak bir kadındır. Buna delil şudur: Eğer baliğ olmuş bir kızı nikahlamak sözkonusu olsa herhangi bir şekilde onun misline ödenen mehirden daha aşağı ödemesi ona yasaklanmaz di. Çünkü bu durumda evlenecek olan kadının kendisi bunu kabul etmiş olur. Böyle bir durumda böyle bir nikah İcma ile caiz olur.
Malik, Şafii ve ilim adamlarının cumhuruna göre ise, böyle bir nikâh kiz bulûğa ermedikçe ve görüşü alınmadıkça caiz değildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kadınlar hakkında senden fetva isterler..." (en-Nisâ, 4/127.) "Kadınlar: en-Nisa" ise tıpkı erkeklerde "adamlar: er-Rical" kelimesi gibi ergenlik çağını geçmişler hakkında kullanılır. Adam (racul) kelimesi küçük yaştaki çocuğu kapsamaz. Kadınlar (nisa) ismi de aym şekildedir. Kadın (el-mer'a) küçük kızı kapsamaz. Yüce Allah aynı âyette: "Yetim kadınlar hakkında..."(en-Nisâ, 4/127") diye buyurmaktadır. O âyet-i kerimede sözü geçen bu yetim kadınlar» (tefsirini yapmakta olduğumuz) bu âyette sözü geçen yetim kızlardır Nitekim Hz. Âişe de böyle demiştir. Buna göre yaşı büyük yetim kız da âyet-i kerimenin kapsamına girmiş olduğundan onun izni alınmaksızın evlendirilmez. Küçük yetim kız ise nikâhlanamaz. Çünkü onun izni diye bir şey sözkonusu olmaz.
Bulûğa erdiği takdirde ise nikâhlanması caiz olur. Şu kadar var ki izni ile olmadıkça evlendirilmez. Nitekim Dârakutnî, Muhammed bin İshak'dan, o Nafi'den, o da İbn Ömer yoluyla rivayet ettiği hadiste de bu böyledir. İbn Ömer der ki: Dayım Kudame bin Maz'un beni kardeşi olan Osman bin Maz'un' un kızı ile evlendirdi. Muğire bin Şu'be o kızın annesinin yanına giderek ona mal vadinde bulundu ve kızını kendisine istedi. Durumu Peygamber (sav)'a götürülünce Kudame dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu, o kardeşimin kızıdır. Ve ben babasının tayin ettiği vasisiyim, onun hakkında da herhangi bir kusurum olmamıştır. Ben onu senin de faziletini ve bana olan akrabalığım bildiğin bir kişi ile evlendirdim. Rasûlullah (sav) ona şöyle dedi: "O yetim bir kızdır. Yetim olan kız ise kendi işini öncelikle kendisi halletmelidir". Böylelikle o kız benden alındı ve onu Muğire bin Şu'be ile evlendirildi. Dârakut-nî dedi ki: Bu hadisi Muhammed bin İshak Nafi'den işitmemiştir O bunu Ömer bin Hüseyin yoluyla Nafi'den işitmistir.[43]
Ayrıca bunu tbn Ebi Zi'b, Ömer bin Hüseyin'den, o Nafi'den, o Abdullah bin Ömer yoluyla şöylece rivayet etmiştir: Abdullah bin Ömer dayısı Osman bin Maz'un'un kızı ile evlendi. Abdullah dedi ki: Annesi Rasûlullah (sav)'a giderek; Benim kızım bu işten memnun değildir, dedi. Peygamber (.sav) Abdullah'a o kızdan aynlmaatm emretti, o da ayrıldı. Hz. Peygamber buyurdu ki: "Yetim kızları onların görüşünü sormadıkça nikahlamayınız. Susacak olurlarsa işte bu susmaları onların izni demektir". Abdullah'tan sonra onunla Muğire bin Şu'be evlendi.[44]
İşte bu, Ebû Hanife'nin nikâhın sahih olması için velinin şart olmadığı şeklindeki aslî kaidesine binaen söylemiş olduğu, yetim kız bulûğa erdi mi veliye ihtiyacı yoktur, şeklindeki görüşünü de reddetmektedir. Bu husus daha önceden el-Bakara Sûresi'nde[45] geçmiş bulunmaktadır Buna göre Hanefi'lerin; bu hadis-i şerif "izni ile olmadıkça5' buyruğu dolayısı ile baliğ olmayan kız hakkında yorumlanır, şeklindeki görüşlerinin de bir anlamı yoktur. Çünkü o takdirde ayrıca "yetim"den söz etmenin bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [46]
4. Yetim Kız'a Mehri Misil Verme Gereği:
Hz. Âişe'nin âyet-i kerimeyi açıklamasına dair söylediği sözlerinde (ki âyetin tefsirinin baş tarafında geçmişti), Malik'in görüşü olan mehr-i misil'e dair bir delil vardır. Aynı şekilde eğer mehir olarak verilen malın bir kısmı bozulur ve miktarında da bir aldatma sözkonusu olursa yine mehr-i misl'e başvurulacağına dair de bir delil vardır. Çünkü Hz. Âişe: "Onun benzerine verilen mehirden daha aşağısı ile...." diye bir ifade kullanmıştır. O halde mehr-i mislin her tür insan için durumlarına göre bilinen bir miktarda olması gerekmektedir.
Yine Malik der ki: İnsanların (çeşitli kesimlerinin) bilinen nikahlama âdabı ve yine kendileri tarafından bilinen usulleri vardır. Yani bu hususta onların bilinen mehtrleri ve bilinen küfüvlükleri (denklikleri) bulunmaktadır. Malike; zengin bir kızı bulunan bir adamın, fakir bir kardeşi oğluyla evlendirmesi üzerine annesinin kiraz etmesi ile ilgili sorulan soruya o: Ben bu hususta o kadının söyleyebileceği bir sözünün (itiraz hakkının) bulunduğu görüşündeyim. Böylelikle bizzat babanın kendi kanaatine göre, annenin kendisine itirazı hakkını düşürecek kadar bir süre geçinceye kadar annenin itiraz hakkı olduğu görüşünü irade etmiştir. Bunun 'görüyorum" anlamına gelen ibarenin bir elif fazlasıyla; görmüyorum, şeklinde rivayeti de vardır. Ancak birincisi daha sahihtir,
Yetim olmayan kızın mehı-i mislinden daha aşağı mehir ile nikahlanma-sı caizdir. Çünkü âyet-i kerime yetimler hakkındadır Ayeti kerimenin mefhumu budur. Yetim olmayan kızın durumu bundan farklıdır. [47]
5- Yetim Kızın, Velisi İle Evlendirilmesi:
Yetim kız baliğ olup onun velisi de ona adil bir şekilde mehir verecek olursa o kızla evlenmesi caiz olur. Hz. Âişe'nin de açıklamasına uygun olarak, hem nikahlayan hem kendisine nikhâhlanan bizzat kendisi olur. Ebu llani-le. EvzaL, es-Sevri ve Ebu Sevr de bu görüşte olduğu gibi; tabiinden el-Ha-sen ve Rabia da bu görüşü ifade etmişlerdir. Aynı zamanda Ley s'in görüşü de budur.
Züfer ve Şafiî ise der ki: Velinin Suttan'ın izni olmadığı sürece o kızla evlenmesi: yahut o kı?.ı, kızın büyük dedesine kendisinden daha yakın olan bir veli taralından yahut böyle bir neseb akrabalığında onun gibi bir veli onunla evlendirihnedikçe caiz olmaz, Bizzat kendisinin akdın iki taralım üstlenerek hem nikahlayan hem de nikahlanan olması caiz değildir
Bu görüşlerine delil olarak da, Hz. Peygamberin: "Velisiz ve adil iki şahit olmaksızın nikâh olmaz41*1 * buyruğu sebebiyle, nikah akdinde velinin şartlardan bir şait olduğunu gösterirler. O halde nikahlayan ve nikahlananlar ile şahitlerin birden fazla olması icabeder Onlardan iki kişi bir kişi taralından temsil edilecek olursa, sözü geçenlerden birisi sakıt olur.
Bu mesele hakkında üçüncü bir görüş daha vardır. Buna göre; böyle bir kadın kendisini evlendirme işini üçüncü bîr şalı ısa havale eder Bu el-Muğire bin Şube'den rivayet edilmiş olup, Ahraed bin Hanbel de bu görüştedir. Bunu İbnü'l-Münzir zikreder. [48]
6. Helâl Olan Kadınların Nikâhlanması:
Yüce Allah'ın: "Size helâl olan kadınlardan,,." buyruğu (âyeti kerime-deki: "tâbe" kelimesi el~Hasen, Ibn Cübeyr ve diğerlerinden nakledildiğine göre; size helâl olan kadınlardan anlamındadır, Âyet-i kerimede nikâhı caiz olanların ztkredilmesiyle yetinilmiştir. Çünkü haram kılınan kadınlar pek çoktur.
İbn İshak, el-Cahderî ve Hamza "tâbe" kelimesini imale İle okumuşlardır. Ubey Mushaf'ında İse bu kelime (elif ile değil de) "ye" ile olup şeklinde yazılıdır. İşte bu da bu kelimenin imale ile okunacağına bir delildir.
"Kadınlardan" ifadesi de ergenlik yaşına ulaşmamış olanlara "kadınlar: en-Nisâ" demlemeyeceğinin delilidir, "en-nisâ" kelimesinin tekili ise "nisve-tün"dur. Nisveiün kelimesinin kendi kökünden gelen tekil bir lafzı yoktur. Bunun yerine "imraetün" denir. [49]
7. İkişer, Üçer Dörder Kelimelerine Dair Açıklama:
Yüce Allah'ın: "İkişer, üçer, dörder" buyruğu i'rab bakımından "mâ'dan bedel olmak üzere nasb mahallindedir. Bu kelimeler de nekire olup munsa-rıf değildir. Çünkü bu kelimeler hem adl'dir (başka vezinden nakledilerek kullanılmıştır) hem de birer sıfatta-. Ebû Ali böyle demiştir. Taberî ise bunların başına elif ve lam girmediği İçin marife olduklarını ve marifelik bakımından "Umer (Ömer)" durumunda olduklarını söyler. Bu açıklamayı da el-Kufi yapmıştır. Şu kadar var ki ez-Zeccâc bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Bir diğer görüşe göre bunların munsanf olmayış sebebi, lafız ve mana itibari ile üdl olmalarıdır. "Ühâd: birer birer" kelimesi (bir anlamına gelen) ehad ve vâhid kelimesinden, (ikişer anlamına gelen:) Me.snâ kelimesi isneyn i$-neyn'den, (üçer anlamına gelen) sülâse kelimesi selâse selâse'den, (dörder anlamını gelen) ruba' kelimesi de erbaa erbaa' den adPdir. Bunların herbi-risioİn söylenişi de iki türlüdür;
Fuâl ve Mef'al veznindenilir. Aynı şekîide Onar onar"a kadar böylece devam eder.
Ebu İshak es-Sa'lebî ise; şeklinde üçüncü bir görüş daha nakletmektedir: Tıpkı "Umer ve Zufer" kelimelerinin söylendiği gibi,
en-Nehaî de bu âyel-i kerimede böylece okumuştur. el-Mehdevî, en-Ne-lıai ve ibn Vessab'dan "ruba"1 kelimesinde "elif sız olarak; şeklinde okuduğunu nakletmektedir. Bu okuyuş "elif'İi okuyuştan daha hafif geldiği için kası1 edilmiştir.
Şairin şu beyitinde yaptığı gibi:
"Allah'tan gelen bir sel geldi,
Mahsulü bol bahçenin mahsulüne doğru"
es-Sa'lebî der ki: Bu bina (kip) de "dört" den fazlası, el-Kü mey t'ten nak ledilen şu beyit müstesna, kullanılmaz.
"Artık sen diğer adamlardan onar haslet ile ileri geçip
Onları geride bırakmcaya kadar sana yetişmekten ümitlerini kesmemişlerdi.
(Ama artık ümitlerini kestiler)."
İbn Dehhân der ki: Bazıları da bu konuda araplardan işittikleri ile yetinirler. Bu da "Uhâd" dan "rubâ'"a kadar olandır. İstisnası dolayısıyla da beyite itibar etmezler. Ebu Amr b. el-Hacib der ki:
Bu hususta: birer birer... dörder dörder" denir. Acaba bunların dışında dokuza kadar bu şekilde kullanılır mu kullanılmaz mı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Konu île ilgili görüşlerin en doğrusu; bu konuda kullanılacaklarına dair sabit bir rivayetin olmadığıdır. Buhârî de Sahih'inde bunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.[50]
Bu kelimelerin adi oluşuna gelince; bunlar adî olmayan sayıların kullanıldığı yerlerde kullanılmazlar. Mesela senBana iki kişi ile üç kişi geldi, diyebilirsin. Amma daha öncesinden bir çoğul ifade eden kelime gelmedikçe İkişer ve üçer geldiler, demek caiz olmaz. Çoğul ifade eden ismin gelişine örnek de şudur O topluluk bana birer, ikişer, üçer, dörder geldi, denilerek bu kip'ten kelimeler kullanılır ve aynca bir tekrara gidilmez. Burada olsun âyet-i kerimede olsun bu kelimeler hal mahal-iindedir; sıfat da olabilirler. Bu sayıların sıfat oluşları yüce Allah'ın şu buyruğunda açıkça görülmektedir: "Melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı yo-ratan..." (Fâtır, 35/1."). Burada bu sayılar "kanatlar"ın sıfatıdır ve bu kelimeler burada nekire (belirtisiz) olarak gelmişlerdir. Sâide b, Cueyye de der ki:
"Fakat benim yakınlarım öyle bir vadide bulunuyorlar ki
Orada yaşayanlar, in&anları ikişer, üçer takip edip yakalayan kurtlardır.
el-Ferrâ da şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Biz ona karşılık ikişer ve birer kişi öldürdük Aranızdan dört ve bir beşincilerini daha."
Görüldüğü gibi burada belirtisiz olduğu halde "kurtlar" kelimesini ikişer ve birer ile vasfetmiştir, el-Ferra'nın beyiti de böyledir. Yani biz ona karşılık bir takım kimseler öldürdük.
Buna göre bu isimler, ister marıfe İster nekire ile birlikte kullanılsınlar, munsarıf değildirler. el-Kisaî ile el-Ferrâ ise bunların sayı olarak kullanılmaları halinde belirtisiz olmaları dolayısıyla munsarıf olabileceklerini kabul ederken, el-Ahfeş ise eğer bunlar ismen zikredilecek olurlarsa, -artık adi olma özellikleri ortadan kalkmış olacağından- ister marife ister nekireli hallerde kullanılmış olsunlar, bunların munsarıf olacağını iddia etmiştir. [51]
8. Âyette Dörtten Fazla Kadın île Evtenitebileceğine Dair Delil Yoktur:
Şunu bil ki buradaki "ijdşer, üçer ve dörder" sayıları Kitap ve Sünneti anlamaktan uzak, bu ümmetin selefinin kabul ettiklerinden yüz çeviren ve aradaki "vav" harfinin cem edici olmak üzere (sayıları toplamak kastıyla) kullanıldığını iddia eden kimselerin söylediği gibi, dokuz kadın ile evlenmenin mubah olduğuna delâlet etmemektedir. Bu İddiada bulunanlar aynca Peygamber (sav)'ın dokuz hanım ile bir arada evli bulunduğunu ve bunların hepsini aynı anda nikâhı altında tuttuğunu belirterek görüşlerini desteklemeye çalışırlar. Bu cahilce iddiada bulunup bu görüşü ileri sürenler Eâflzîlerie bir takım Zahirîlerdir. Bunlar "ikişer" kelimesini iki diye anladıkları gibi "üçer ve dörder" kelimelerini de böylece anlamışlardır. Yine bazı Zahirîler bundan daha da çirkin bir iddiada bulunarak, onsekiz hanımı aynı anda nikâhı altında bulundurmanın mubah olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu iddialarını ileri sürerken bu kip'lerin tekrarı İfade ettiğini ve aradaki "vav"ın da toplam ifade etmek için kullanıldığını delil diye ele alırlar Buna göre bunlar ikişer'i iki iki anlamında kabul ettikleri gibi üçer ve dörder kelimelerini de böylece anlamışlardır. Ancak bütün buntar dili ve sünneti bilmemekten kaynaklandığı gibi, ümmetin icmaı'na da bir muhalefettir Çünkü ashab'dan olsun, tabiinden olsun herhangi bir kimsenin, nikâhı altında dört hanımdan fazla bulundurduğu işitilmiş değildir.
Malik, Muvatta\nd& en-Nesâî ve Dârakutnî de Sünen'lerinde rivayet ettiklerine göre, Peygamber (sav) Sakiflî Gaylan b. Umeyye'ye İslâm'a girdiği sırada -ki nikahı altında on tane hanım vardı- şöyle demişti: "Sen bunlardan dört tanesini seç ve diğerlerinden ayrıl."[52]
Ebû Davud'un Kitabında ela cl-Haris b, Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sekiz lıanıınım olduğu hakle İslâm'a girdim. Bundan Peygamber (savla sözedince: "Onlardan dördünü seç" diye buyurdu."[53]
Mukaiil de der ki: Kays bin el-Haris'in nikâhı allında sekiz hür kadın vardı. Eu âyet-i kerime nâzii olunca Rasûlullah (sav) ona dördünü boşamasını ve diğer dördünü do nikâbı akında tutmasını emr etti. Evet Mukati] "Kays bin el-Harİs11 diye nakletmişlir. Ancak doğrusu lîbû Davud'un da zikrettiği gibi bu kişinin adının fised'li Haris bin Kays olduğudur. Aynı şekilde Muhammed bin el-Hasen "Kitabu's Siyer el-Kebir"inâc bu kişinin Haris bin Kays olduğunu nakletmektedir. Bu rivayet f'ukalıâ taralından iyice bilinmektedir.
Peygamber (sav )'e bu kadar hanımla nikâhında tutmasının mubah kılınışına gelince; bu ileride el-Ahzab Sûresi'nde (33/50- âyette) açıklanacağı üzere bu, onun özeliiklerindendir.
Bu iddiada bulunanların aradaki "vav" harfinin toplam ifade ettiği şeklindeki iddialarına gelince; zayıf bir görüş olarak vav'ın bu anlamı ifade ettiği .söylenmese de yüce Allah, Araplara en fasih dil ile hitap etmiştir. Araplar ise dokuz demek varken onu bırakıp ta iki ve üç ve dört demezler. Aynı şekilde Araplar: Filan kimseye dört, altı ve sekiz ver deyip de doğrudan onsekiz demeyen kimsenin bu söyleyişini çok çirkin görürler. Burada "vav" ancak ve ancak bedel mahallindedir. Yani sizler İki nikahlamak istemezseniz onun yerine üç, üçle yetinmek istemezseniz onun yerine dön kadın nikâhhyabilir-siniz.
İşte bundan dolayıdır ki burada atıf "vav" ile yapılmış "ev: veya" ile yapılmamıştır. Eğer bu atıf "ev" ile yapılmış olsaydı, bu durumda meselâ iki hanımı bulunanın üçüncü bir hanımı nikâhlcımamasının, üçüncü hanımı bulunanın da dördüncü bir hanımı nikahlamamasınla anlaşılması mümkün olurdu.
Bu yanhş iddiada bulunanların "ikişer11 kelimesi iki, 'üçer" kelimesi üç, "dörder" kelimesi de dört diye anlaşılmayı gerektirir; demelerine gelince, bu konuda dil bilginleri onlarla aynı kanaatte olmadıklarından delilsiz bir iddiadır ve onların bir bilgisizliklerinin sonucudur. Diğer iddiada bulunanların cahillikleri de bu şekildedir. Bunlar "ikişer" kelimesinin iki iki, "üçer'in üç üç, "dörder"in dört dört anlamını ifade elliğini bilmedikleri gibi; İki iki, üç üç ve dört dörl'ün münhasıran o sayıyı ifade etmek İçin; ikişer, üçer ve dör-dcr'în ist1 bu anlama gelmediğini bilmediklerinden dolayıdır. Çünkü Araplara göre adi olarak kullanılan sayılarda, o kelimelerin aslıncüı bulunmayan fazladan bir mana v:ırdu\ O bakımdan Araplar: Atlar ikişer ikişer (mesnâ) geldi, dediklerinde, bundan kasıtları iki iki yani çifter çifter geldikleridir. el-Cev-lıerî der ki: Adi olan sayılar da bu şekildedir. Başkaları ise der ki: Sen: O topluluk barın ikişer yahut üçer yahut, teker veya onar geldi, diyecek olursan, bundan maksadın onların senin yanına tuk tek yahni ikişer ikişer veya üçer üçer yahut onar onar geldiklerini anlatmaktır. Asılda (yanf asıl sayı için kullanılan bir, iki, üç... sayılarında) ise bu anlam yoktur- Çünkü sen: Topluluk bana üç üç yahul on on geldi, diyecek olursan, o takdirde o gelen lopİulu-ğu üç: ve on sayılarına hasrettiğini ifade etmiş olursun. Fakat sen: Onlar bana dörder ve ikişer geldiler, diyecek olursan, sayılarını hasretmiş olmaksın. Aksine onların dört dön yahut iki İki geldiklerini kastetmiş olursun. Sayılarının daha fazla veya daha çok utmaları arasında fark olmaz.
O halde onların her bir kip'i o kip'in gerektirdiği miktarın asgarisini ifade ettiğini kendi kanaatlerine dayanarak Heri .sürmeleri delilsiz bir İddiadır. (Yani burada ikişerin iki. üçer'in üç daha.,, olmak üzere dokuz hanımla aynı anda evli olunabileceğini ve benzeri iddialarda bulunmak böyledir). [54]
9. Dört Hanım île Evli Bulunan Bir Kimsenin Beşinci Bir Hanım île Evlenmesi İle İlgili Görüş Ayrılıkları:
Müslüman ilim adamlarının dört hanını ile evli bulunan kimsenin, beşinci hamın ile evlenmesine dair görüş ayrıhklanna gelince; bu konuda Maiik ve Şaiîî der ki: Eğer bunun yasak olduğunu biliyor ise ona had uygulanır. Ebu Sevr de bu görüştedir. ez-Zülıri ise der ki: Bunun yasak olduğunu biliyorsa recm edilir. Bilmiyor İse iki haddin (yani zina için belirlenmiş iki cezanın) daha azı olan sopa vurmaktır. Bu durumda da kadına mehri verilir ve ebediy-yen bir daha biribirleriylc evienememek üzere biribirlerinden ayrılırlar.
Bîr başka kesime göre ise, herhangi bir hususta ona had sözkonusu değildir. Bu en-Nu'man'ın (Ebu Hanile'nin) görüşüdür. Yakub (Ebıı Yusuf) ile Mühammed ise der ki: Evlenîlinesi haram olan kimse ile haram akid halinde, ona had uygulanır, fakat bunun dışında kaian diğer nikâhlar dolayısıyla ona had uygulanmaz, Mccusj bir kadınla evlenmesi yahut bit akidde beş kadın İte evlenmesi, nıut'a evliliği yapması, şahitsiz evlenmesi efendisinin izni olmaksızın bir cariye ile evlenmesi halleri buna örnektir.
Ebu Sevr der ki: Kğer böyle bir evliliğin kendisine helâl olmadığını biliyor ise şalı ilsiz evlenme hali dışında, bütün bu hallerde ona had uygulanması icabedeı\ Bu husuMa hanımlarının dördüncüsünün iddeli bitmeden önce kasti olarak beşinci bir kadını nikahlayan erkek hakkında en-Nehaî'ye ait olan üçüncü bir görüş daha vardır. Ona göre böyle birisine yüz sopa vurulur, fakat sürgüne gönderilme/.
İşte bizim (İslam) âlimlerimizin İbnü'l Münzır'in naklettiğine göre beşinci kadın ile ilgiiî fetvası bu olduğuna göre; ya bundan la/lasını nikahlamak hakkındaki görüşleri nü olabilir? [55]
10. Erkeğin Yatağından Uzak Katabileceği Süre:
ez-Zübeyr bin Bekkâr nakleder ki: Bana ibrahim el-Hizâmî Muhammed bin Ma'n el-Ğıfarî'den naklederek dedi ki: Kadının birisi Ömer bin el Hattab (r.a)'ın yanına gelerek şöyle dedi: Mü'minlerin emiri! Gerçek şu ki benim kocam gündüzün oruç tutar, geceleyin namaz kılar ve: Sen o yüce Allah'ın itaati gereğince amel ettiği için ben de ondan şikâyetçi olmaktan hoşlanmam. Hz. Ömer ona; Senin kocan ne iyi bir kocadır! dedi. Kadın Hz. Ömer'e aynı sözlerini tekrarladıkça o da ona aynı şekilde cevabım tekrarlıyordu. Bu sefer Ka'b el Esedî3 Hz. Ömer'e: Ey mü'mînlerin emiri, aslında bu kadın kocasının yatakta kendisinden uzak duruşundan şikâyet etmektedir, deyince Hz. Ömer ona: Onun bu sözleriyle ne demek istediğini anladığına göre haydi ikisi arasında hükmünü ver, dedi. Bu sefer Ka'b: Kocasını bana çağırınız, dedi. Kocası yanına getirilince ona şöyle dedi: Senin bu hanımın senden şikâyet etmektedir. Kocası: Yemek yahut içecek ile ilgili bir hususta mı? Ka'b: Hayır deyince, kadın (şiir halinde) şöyle dedi:
"Ey doğru ve hikmetli hüküm veren hâkim
Candan arkadaşımın me&cidi kendisini yatağıma gelmekten alıkoydu
Onun kendisini ibadete vermesi, yanımda yatmaya olan rağbetini giderdi
Ey Ka'b, haydi hükmünü ver ve bu konuda tereddüte mahal bırakma
O, gece gündüz bir türlü rahat uyku uyumuyor
Ben kadınlar ile ilgili hususlarda ondan övgüyle söz edemiyorum."
Bunun üzerine kocası da (şiir halinde) şu cevabı verdi:
Onun yatağına ve süslenmiş odasına rağbetimi azalttı: Çünkü ben inen sûrelerin dehşete düşürdüğü bir kimseyim Nahl Sûresi'nde ve yedi uzun sûrede Zaten Allah'ın Kitabında çok büyük korkutmalar vardır."
Ka'b'de aynı şekilde (şiir halinde) şu cevabı verdi:
"Be hey adam, bunun senin üzerinde bir hakkı vardır
Akh eren kimseler için dört günde bir payı vardır.
İşte sen bu kadına bunu ver ve gerekçe bulmaktan vazgeç!"
Daha sonra dedi ki: Aziz ve celil olan Allah sana İkişer, üçer ve dörder olmak üzere kadın nikahlamanı helâl kıldı. O bakımdan senin kendini Rabbi-ne ibadete verebileceğin üç gecen vardır.
Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, senin yaptığın bu işlerden hangisine hayret edeceğimi bilemiyorum. Bu ikisinin durum-
larını iyice anlamana mı? Yoksa aralarında verdiğin hükme mi? Haydi git, seni Basra Kadısı tayin ediyorum.
Ebû Hudbe İbrahim bin Hudbe de rivayet ederek der ki: Enes bin Malik bize şunu anlattı: Peygamber (sav)'ın yanma kocasının haksızlığına karşı yardım taleb eden bir kadın gelip dedi ki: Kadınların lehine olan benim lehime değildir; (çünkü) benim kocam her gün (yıl boyunca) oruçludur. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bir gün senin, bir gün onundur. İbadet için bir gün ve kadın için bir gün." [56]
11. Birden Fazla Kadınla Evlilikte Adaletin Gözetileceği Hususlar:
Yüce Allah'ın: "Şayet adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman
bir tane almalısınız" buyruğu ile ilgili olarak ed-Dahhâk ve başkaları der ki; Kadınlarına meyletmek, sevgi beslemek, cima, işret, dört, üç, yahut iki hanım arasında günlerini paylaştırmak hususlarında eğer adalet yapamamaktan korkarsanız "o takdirde bir tane almalısınız." Böylelikle yüce Allah günleri paylaştırmakta ve güzel geçinmek hususunda adaleti terke götüren birden fazla evliliği yasaklamaktadır. Bu da adaletin vacib oluşuna delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"O zaman bir tane almalısınız" anlamına gelen: kelimesi ref ile de yani şeklinde okunmuştur. Bunun anlamı da bir tane lıamm ile evlenmeniz yeterli olur, şeklindedir. el-Kisaî der ki: O zaman bir tek kadın ite evlenmek yeterli olur. Bu kelimenin mansub okunuşu ise bir fiil takdir etmeye göredir. Yani: O takdirde tek bir kadın nikahlayınız, demektir.[57]
12. Adalet Yapamayanın Cariyelerle Yetinmesi:
"Yahut sahibi olduğunuz cariye(ler)le yetinmelisiniz." Buyruğunda "sağ ellerin malik oldukian"ndan kasıt cariyelerdir. Bu buyruk, "o zaman bir tane almalısınız" buyruğuna atf edilmiş olup anlamı şudur: Yani bir kadın hakkında dahi adalet yapamayacağından korkarsa o takdirde o kimse, sağ elinin malik olduklanyla yetinmelidir.
İşte bu buyrukta sağ elin sahip olduklarının (yani cariyelerin) ilişkide ve gün paylaştırmada haklarının olmadığına delil vardır. Çünkü buyruğun anlamı şudur: "Şayet" paylaştırma hususunda "adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane almalısınız yahut sahibi olduğunuz cariyelerle yetinmelisiniz." Böylelikle sahip olunan cariyelerin tümü tek bir kişi gibi ifade edilmiştir. Bu da cariyelerin ilişki yahut gün paylaştırma hususunda hak sahibi olma ihtimallerini ortadan kaldırmaktadır. Şu kadar var ki salıip olunan cariyeler hususunda adalette bulunmak, onlara güzel şekilde sahip olup kölelerine yumuşak davranma vücubuna bağlıdır. Diğer taraftan yüce Allah âyel-i ktM'imede sahip olmayı ele nisbel etmiştir Çünkü bu, bir öv-gü sıkıtıdır Sağ el (el yemin) ise gücü dolayısıyla gü^el şeyleri yapmak hususiyetine sahiptir.
Onun ini ak eden el olduğu görülmüyor mit? Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "O kadar ki onun sol eli sağ elinin ne İnfak ettiğini bilmez." [58] Bey'at esnasında alı id veren el de odur. Yapılan yemine "yemin" adının verilmesi de buradan gelmektedir. Şeref sancaklarını kaldırıp yükselten de odur. Nitekim şair şöyle demiştir
"Herhangi bir sancağın şeref için yükseltilmesi halinde Hemen onu Evs'li Arabe, sağ eliyle (yemîn ile) alıp kaldırır." [59]
13. Haksızlıktan Uzak Durmaya Götüren Yol:
Yüce Allah'ın: "Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" buyruğu, bu sîzin haktan sapmamanız ve zulme gitmemeniz için daha uygundur, demektir. Bu şekildeki açıklama İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir.
Bir kimse zulmedip haktan meylettiği vakit bu fiil kullanılır. Ok hedefinden saptığı zaman da bunu ifade etmek üzere denilir, îbn Ömer de: "Şüphesiz ki o, ölçü ve tartısı haktan sapan bir kimsedir" derken bu kökten gelen kelimeyi kullanmıştır. Şair de der ki:
"Allah Rasûlüne uyduk, dediler de Rasûlün sözünü bir kenara bıraktılar Ve ölçülerde haksızlık yaptılar (adaletten uzaklaştılar),"
Ebû Talib de der ki:
"Doğruluk terazisi ile (tartar) ve bir arpa dahi çalmaz Onun haktan asla sapmayan bir de kendinden şahidi vardır.
Bir başka şairde şöyle demektedir:
"Üç kişi ve (geçimlerini kendileriyle sağladığım) üç dişi deve Zaman gerçekten benim geçindirdiğim kimselere (ehl-i iyalime) karşı gerçekten zulmetti, haktan saptı."
Kişi fakir ve yoksul düştüğü takdirde "ayn" harfinden sonra "vav" yerine "ye" harfi ile olmak üzere): denilir. Nitekim yüce Allah'ın: Şayet bir fakirlikten korkarfianız..." (et-Tevbe, 9/28) buyruğu da bu kabildendir Şairin şu beyiıi de beyledir
"Fakir bilemez ne zaman zengin olacağını Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini"
Fakir bir kişiyi ifade etmek üzere '"âil" topluluğu ifade etmek üzere "'ay-le" denilir İhtiyaç hali muhtaçlık ve fakirliğe de ayle ve 'file denilir. Aynı zamanda bir şey bir kimseye ağır ve zor geldiği takdirde de ("ayn" harfinden sonra "vav" ile olmak üzere): "'âle ye'ûlu" denilir.
Şafiî derki: "Bu sizi haksızlıktan daha çok alıkoyar" buyruğunda yer alan: 'm. geçindirmekle yükümlü olduğunuz aile halkınızın çoğalmasını engeller, anlamında okluğunu söylemiştir.
es-Sa'lebî der ki: Böyle bir açıklamayı ondan başka bir kimse yapmamıştır. Çünkü bir kimsenin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi yelmek üzere): e'âie yu'îİu denilir. İbnü'f-Arabi İse bu kelimenin, sekizincisi sözkonusu olmamak üzere yedi anlam İhtiva ettiğini iddia etmekledir. Bunlar meyletmek, artmak, zulmetmek, fakir düşmek, ağır gelmek anlamlandır. Bunları İhn Dureyd nakletmiş-tir. el-Hansâ İse şöyle demektedir;
"Ve aşirete za.te.iL üzerindeki ağır yükler yeterli gelir,"
Altıncısı, evjad-ı İyalin ilılıyaçlannı karşılamak anlamında. Nitekim Hz, Pey-pamber'in: " Ve geçindirmekle yükümlü olduğun kimselerden başla[60] buyruğu da bu kabildendir. Yedincisi galip gelmek anlamındadır. Nitekim Sabn laştı" ifadesi de bu kabiEdendir. Geçindirmekle yükümlü olduğu çoluk çocuğu çoğalan kimse için de: denilir. Ancak geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkının çokluğu anlamında bunu kullanmak doğru değildir.
Jerinı kî: es-Sa'lebî'nin: "Bunu ondan başka söyleyen yoktur'1 şeklindeki sözüne gelince; Dârakutnî bunu Süncn'tnde Zeyd bin Eslem'e isnadı ile zikretmiştir. Bu Cabir bin Zeyd'in de görüşüdür. Bunlar ise İslam alimlerinden ileri gelen iki imamdır, (Önder ilim adamıdır). Bu imamlar hu görüşü Şafiî'den önce Ueri sürmüşlerdir. İbnü'l-Arabi'nin zikrettiği şekilde bunun yalnızca yedi anlamı vardır, bunun dışındaki anlamları doğru değildir, şeklindeki açıklaraalan ise doğru olamaz. Nitekim biz bu kelimenin "işin zor ve içinden çıkılamaz bir hal alması" anlamına da kullanıldığını belirtmiştik ki bunu el-Cevherî nakletmektedir. el-Herevî ise öaribu'I-Hadîs adlı eserinde şunları söyler: "Ebû Bekr der ki bu kelime, bir kimsenin yeryüzünde yolculuk etmesi Cayn" harfinden sonra "ye" harfi gelecek şekilde) anlamında da kullanılır. el-Ahmer dedi ki: Bir iş bir kimseyi aciz bıraktığı takdirde:
denilir. '*
Bu kelimenin geçindirmekle yükümlü olduğu iyalin çokluğu anlamında kullanılışına gelince; el-Kisaî, Ebû Amr ed-Dûrî ve İbnü'l-A'rabî bunu zikretmiştir. el-Kisâî Ebu'l-Hasen Ali bin Hamza der ki: Araplar bu kelimeyi ("ayn" harfinden sonra "vav" harfi gelmek suretiyle) kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin çokluğunu ifade etmek üzere kullanırlar. Ebu Hatim de der ki: Şafiî Arap dilini bizden daha iyi bilen bir kimse İdi. Bu kelimenin bazı kabilelerce bu anlamda, kullanılmış olması muhtemeldir. Müfessir Sa'lebî ise der ki: Hocamız Ebu'l-Kasım bin Habib dedi ki: Ben Ebu Umer ed-Dû-rî'ye buna dair soru sordum -ki o dil hususunda tartışılmaz bîr önderdi-. Şöyle dedi: Bu Himyerlilerin bir söyieyişidir. Daha sonra da şu beyiti okudu:
"Şüphesiz ki ölüm her canlıyı alıp yakalar
Evet, bunda şüphe yoktur, isterse onun davarları ve çoluk çocuğu
alabildiğine çok olsun."
Ebû Amr bin el Alâ da der ki: Arapların kelimeleri farklı anlamda kullanmaları artık alabildiğine çoğalmış bulunuyor, O kadar ki artık ben bir yanlış konuşan herhangi kimseden yanlış bir şey öğrenmekten korkar oldum.
Talha bin Musarrif, "Bu sizi haksızlıktan alikoyar..." anlamına gelen: buyruğunu -"ayn" harfinden sonra "vav" ile değil de "ye" ile-: şeklinde okumaktadır ki, Şafiî'nin, açıklamasına delili de budur.
İbn Atiyye derki: ez-Zeccâc ve başkaları *"âle" kelimesinin iyal'den gelişi ile ilgili açıklamayı şu sözleriyle tenkid etmektedirler: Şanı yüce Allah çokça cariye edinmeyi mubah kılmıştır. Bu ise geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin sayısını çoğaltmayı gerektirir O halde bu buyruğun; geçindirmekle yükümlü olduğunuz kimselerin sayısının çok olmamasına daha yakındır anlamında olması nasıl düşünülebilir?
Ancak böyle bir tenkid doğru değildir. Çünkü cariyeler, aslında satış suretiyle kendilerinde tasarrufta bulunulan bir maldır. Kişiyi zor durumda bırakan geç indirilmesi gereken kimseler ise ancak yerine getirilmesi gereken
haklara sahip hür kadınlardır. İbnü'l-A'rabînin naklettiğine göre Araplar kişinin geçindirmekle yükümlü olduğu aile halkı çoğaldığı takdirde ("ayn" harfinden sonra "ye" harfi ile olmak üzere): derler.[61]
14. Erkek Kölenin Evlenebileceği Kadın Sayısı:
Kölenin dört kadın ile evlenebileceğini caiz görenler bu âyet-i kerimeyi delil getirirler. Çünkü yüce Allah: "Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise görüldüğü gibi helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâlı-lamaktır. Bu buyrukta hür ile köle ayırımına gidilmemiştir. Bu Dâvûd (ez-Zâhirî) ve Taberi'nin görüşüdür. Malik'ten meşhur olan görüş bu olduğu gibi; Muuaîta'ındaki ifadelerinden de onun bu görüşü kabul ettiği anlaşılmaktadır.[62] Aynı şekilde Ibnü'I Kasım ve Eşheb de ondan bunu böylece nakletmiş-tir. İbnü'i Mevâzîn naklettiğine göre de İbn Vehb, Mattk'ten kölenin ancak iki hanım ile evlenebileceğini rivayet etmektedir. Ayrıca bu, aynı zamanda el-Leys'in de görüşüdür, demektedir.
Ebû Ömer (İbn Abdi'1-Berr) der ki: Şafiî, Ebû Hanife ve bunların arkadaştan ite es-Sevrî ve Leys bin Sa'd kölenin iki kadından fazlası ile evlenemeyeceğini söylerler. Ahmed ve İshak da bu görüştedir. Ömer bin el-Hattab, Ali bin Ebi Talib ve Abdurrahman bin Avf'dan köle hakkında iki kadından fazlasını nikâhlaya maya cağına dair rivayet gelmiştir. Ashabdan onlara muhalefet eden kimse olduğunu da bilmiyorum. Bu, aynı zamanda Şa'bî, Ata, İbn Şîrîn, el-Hakem, İbrahim ve Hammad'm da görüşleridir.
Bu görüşün lehine olan delil ise, kölenin boşama hakkı ve haddine dair hükme kıyasta bulunmaktır. Kölenin haddi hür kimsenin haddinin yarısıdır. Boşama sayısı da ikidir. îlâ'da bulunma süresi de iki aydır, Ve buna benzer köleye dair hükümleri bu şekilde belirtirken, diğer taraftan köle dört kadın nikahlayabilir demesinin bir çelişki olduğunun söylenmesi uzak bir ihtimal değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [63]
4. Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin. Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Kadınlara Mehir Verme Gereği:
Yüce Allah'ın: "Kadınlara mehillerini hoşnutlukla verin" buyruğunda-ki "Mehirler" kelimesi çoğul olup bunun tekili “” kelimesidir. el-Ahfeş dedi kir Temimoğulları bunun tekilini “” diye çoğulunu da: “”diye söylerler. Bununla birlikte istendiği takdirde ("dal" harfi) üstün ile de okunabilir, sakin de okunabilir. eS-Mâzinî dedi ki: Kadının meh-rini İfade etmek üzere "sad" harfi esreli olarak "sidâk" denilmekle birlikte, fethah olarak (sadak şeklinde) denilemez, Yakub ve Ahmed bin Yahya da en-Nehhâs'dan bunun üstün ile okunabileceğim nakletmîşlerdir.
Bu âyet-i kerimede hitap kocalaradır, Bu görüş İbn Abbas, Katade, İbn Zeyd ve İbn Cüreyc'in görüşüdür. Yüce Allah kocalara eşlerine gönül hoş-nuluğu ile mehirlerinİ vermelerini, onu karşılıksız bağışlamalarını emretmiştir.
Burada hitabın velilere olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü de Ebû Salih ileri sürmüştür. Çünkü kadının velisi onun mehrini alır ve ona birşey vermezdi. Bu şekilde davranmaları yasaklandı ve bu mehri kadınlara vermekle emrolundular el-Kelbî bir rivayetinde der ki: Cahiliyye döeminde veliler, velayetleri altında bulunan bir kadını evlendirdiklerinde eğer onunla beraber yaşıyor iseler az olsun, çok olsun mehrinden ona bir şey vermezlerdi. Şayet yabancı bir kadın ise, bir deve sırtında onu kocasına götürür ve ona bu deveden başka bîr şeyi de vermezdi. İşte bunun üzerine; "Kadınlara mehir-terini hoşnutlukla verin" âyeti nazil oldu.
el-Mu'temir bin Süleyman babasından naklen dedi ki: Hadramî, âyet-i kerimeden kastın kadınları şiğar yoluyla (yani bir kadını verip öbürünü almak karşılığında) evlenen kimselerdir' işte bunlara mehir tayin etmeleri emrolun-du, demektir.
Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir. Çünkü zamirler aynıdır ve genel olarak hepsi de kocalara aittir ve maksat tâ kocalardır. Çünkü yüce Allah daha önce: "Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağmızdan korkar-sanız... kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin* diye buyurmaktadır. Bunlar .ise zamirler arasında bir uyumun olmasını ve ilkinde zamir ne ise, sonrakinde de o olmasını gerektirmektedir. [64]
2. Kadına Mehir Vermenin Hükmü:
Bu âyet-i kerime kendisi ile evlenilecek kadına mehir vermenin vücubu-na delildir. Bu hususta da icmâ' vardır Bu konuda, Iraklılardan bir takım ilim ehlinden gelen rivayet müstesna, görüş ayrılığı yoktur. Bunlara göre elendi kölesini kendisine ait bir cariye ile evlendirecek olursa, ona mehir öde-
mek icabetmez. Ancak bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü yüce Allah: "Kadınlara mehirlerini hoşnutlukla verin" diye buyurmakta ve umumi bir ifade kullanmaktadır. Başka bir yerde de: "Onları velilerinin izni ile nikahlayın, mahirlerini de güzellikle kendilerine verin" (en-Nisa,4/25) diye buyrul-maktadır, Yine ilim adamları icmâ' ile mehrin çokluğunun herhangi bir sınırı olmadığını belirtmekle birlikte; İleride yüce Allah'ın: "Önceki yüklerle mehir vermiş olsanız bile" (en-Nisâ,4/20) buyruğunda açıklanacağı üzere, mehrin aZL hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bu buyruğun "mehirlerini" anlamına gelen: kelimesini "sad" harfini üstün, "dal" harfini de ötreli olarak okumuşlardır. Katâde ise bu kelimeyi "sad" harfini ötreli, "dal" harfini de sakin olarak okumuştur, en-Nehaî ve İbn Vessâb ise bu iki harfi de ötreli ve tekil olmak üzere şeklinde okumuşlardır. [65]
5. Mehir Allah'ın Kadınlara Bir Bağışıdır:
Yüce Allah'ın: Hoşnutlukla" buyruğu "nûn" harfi hem esreli, hem de ötreli olmak üzere iki türlü okunabilir
Bu kelimenin aslı vermekle alakalıdır Mehir (sidâkj da yüce Allah'tan kadına bir atiyye, bir bağıştır. Bunun kocalar tarafından herhangi bir anlaşmazlığa mahal vermeksizin gönül hoşluğu ile verilmesi anlamında olduğu söylenmiştir.
Katâde bu kelimeyi, yerine getirilmesi gereken bir fariza olmak üzere verin, diye açıklamıştır. İbn Cüreyc ile İbn Zeyd miktarı belli, adı konulmuş bir farz olmak üzere verin, diye açıklarlar.
Ebû Ubeyd de der ki: Nihle olabilmesi için, onun adının konulmuş ve miktarının bilinmiş olması gerekir. ez-Zeccâc ise bu kelime; siz bunu dinî bir yükümlülük olarak yerine getiriniz, anlamındadır. Çünkü nihle kelimesi diyanet ve millet fdin ve şeriat) anlamındadır. Onun nihlesi budur, denilirken, dini budur, denilmek istenmektedir
Böyle bir açıklama ise cahiliyye döneminde mehri alıp yiyenlere bir hi-tab olarak kabul edilmesi halinde güzeldir. Nitekim kadınlardan birisi kocası hakkında şunları söylemektedir:
"O bizim kızlarımızdan mehirlerini almaz."
Başkasının yaptığı gibi yapmaz, dernek istemektedir. İşte bu buyrukla yüce Allah, mehri velilerinden alıp onu hanımlara verilmesini emretmektedir.
"Gönül hoşluğuyla" kelimesi başına takdir edilen bir fiildeki kocalara ait
zamirden, bir hal olmak üzere nasb edilmiştir ki söz konusu bu ful in takdiri de: "( U*j /jijL^l ) Onlara gönül hoşluğu ile mehir veriniz" şeklindedir, Bunun tefsiri (temyizi) olmak üzere nasb edildiği de söylenmiştir. Yine hal mahallinde ve zikredilen kelimenin kökünden olmamak üzere mastar (yani farklı kökten mef ulu mutlak) olduğu da söylenmiştir. [66]
4. Kadının Mehrini Bağışlaması:
Yüce Allah'ın: "Bununla beraber gönül hoşluğu île stee onun bir kısmını bağışlarlarsa-.." buyruğunda kocalara hitap edilmektedir. Bu hitab umumu ile kadının mehrini kocasına bağışlamasının -ister bakire, ister dul olsun-caiz olduğunun delilidir. Fukahanın cumhuru da bu görüştedir.
Ancak İmam Malik, bakirenin mehrini kocasına hibe etmesini kabul etmemekte ve böyle bir yetkinin metırin mülkiyeti kadına ait olmakla birlikte, velinin olduğunu kabul etmektedir. el-Ferrâ ise bunun velilere hitab olduğunu iddia eder. Çünkü veliler Ccahiliyye döneminde) melıri alır ve ondan ka~ dınlara bir şey vermezlerdi. O halde, velilere mehirden ancak kadsnın gönül hoşluğu ile verdiği miktar muhalidir. Bununla birlikte birinci görüş daha sahihtir. Çünkü buyrukta bundan önce velilerden söz edilmemektedir.
"Onun* buyruğundaki zamir ise mehre aittir. İkrime ve başkaları da böyle söylemiştir.
Âyet-i kerimenin nüzul sebebine gelince; nakledildiğine göre bazıları eşlerine ödedikleri mehirden kendilerine herhangi bir şeyin geri dönmesinden çekindiler ve buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size..." âyeti nazil oldu.[67]
5. Mehrini Bağışlayan Kadının Bağışından Vazgeçmesi:
İlim adamları kendisi adına tasarrufta bulunma imkânına sahip kadının mehrini kocasına bağışlaması halinde, bunun gerçekleşeceğini ve kadının artık bu bağıştan vazgeçme hakkının olamayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şu kadar var ki kadı Şüreyh böyle bir kadının bundan geri dönebileceği görüşündedir. Yüce Allah'ın: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bîr kısmını bağışlarlarsa...n buyruğunu delil göstermiştir. Eğer mehrini geri isteyecek olursa bu, onun gönül hoşluğu ile bunu vermediğini ifade eder.
İbnü'l-Arabî der ki: Böyle bir açıklama batıldır. Çünkü artık o gönül hoşluğu ile onu bağışlamış, bunu yemiştir. Artık kadının bu konuda söyleyecek bir sözü kalmamıştır. Zira maksat fiilen yemek değildir. Aksine bu böyle bir şeyin helâl olacağını kinaye yoluyla ifade eder. Bu da açıkça anlaşılmaktadır. [68]
6. Kadının Şart Koşarak Mehrini Bağışlaması:
Kadın nikâh akdi sırasında kendisinden başka bir kadın ile evlenmemesini şart koşup bundan dolayı da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlayacak olsa, sonra da kocası başka bîr kadın ile evlenecek olursa; İbnu'l-Kasım yoluyla gelen rivayete göre, kocanın herhangi bir sorumluluğu sözkonusu değildir. Çünkü kadın esasen koşulması caiz olmayan bir şart ileri sürmüştür. Nitekim Berîre'nin yakınları vela (sahiplik hakkı) onu satanın ait olmak üzere Hz. Aişe'nin Berire'yi azad etmesini şart koşmuşlardı. Ancak Peygamber (sav) akdi sahih kabui ederken ileri sürdükleri şartı iptal etmiştir.[69]
İşte burada kadının kocasının ödemesi gereken mehrinin bir kısmını düşürmesi sahih, fakat akdin bu şekilde yapılması ve burada böyle bir şartın ileri sürülmesi batıldır.
İbn Abdu'l-Hakem ise dedi ki: Şayet kadının mehrinden onun misline ödenen mehir kadarı veya daha fazlası kalmış ise, artık kocasından dönüp bir şey geri alamaz. Eğer mehrinin bir kısmını indirmiş ve bu sefer kocası ondan başkası ile evlenmiş ise, kendi misline ödenen mehrin tamamını rücû! yoluyla alır. Zira koca bu hususta kendi aleyhine bir şart kabul etmiş, buna karşılık ise kadının kendisinden alması gereken bir miktarı koca almıştır. O halde Hz. Peygamber1 in: "Mü'minler kabul ettikleri şartlara riâyet ederler" [70] buyruğu dolayısıyla bu şartına bağlı kalması icabeder. [71]
7. Azad Etmek Mehir Olur mu?
Âyet-i kerimede azad etmenin mehir olamayacağına delil vardır. Çünkü azad etmek bir mal değildir. Zira kadın bunu hibe edemeyeceği gibi kocanın da bunu yemesine imkân yoktur.
Mâlik, Ebû Hanife, Züfer, Muhammed ve Şafiî de bu görüştedir,
Ahmed bin Hanbel ile tshak ve Yakub (Ebu Yusuf) ise der ki: Bu mehir olur ve böyle bir kadının azad edilmesi dışında bir mehri sözkonusu değildir. Zira Hz. Safiyye ile ilgili ve hadis imamları tarafından rivayet edilen hadis bunu ifade etmektedir. Buna göre Peygamber (sav) Hz. Safiyye'yî azad etti ve onun azadına onun mehri otarak kabul etti.[72] Enes'den de böyle bir uygulama yaptığı rivayet edilmektedir. Zaten Hz. Safiyye İle ilgili bu hadisi rivâyefeden de odur
Ancak birincileri şu sözleriyle buna cevap verirler: Hz. Safiyye ile ilgili hadiste buna dair delil yoktur. Çünkü Peygamber (sav) nikâh hususunda mehirsiz olarak evlenmek gibi bir özelliğe sahipti. Hz. Zeyneb ile de evlenmesi velisiz ve mehîrsiz olmuştur. O bakımdan bir kimsenin bü şeyleri delil olarak ileri sürmemesi gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [73]
8. “” Kelimesinin Nahiv Açısından Durumu:
Bu kelimenin burada beyân (temyiz) olduğu için nasb edildiği söylenmiştir. Sibeveyh Üe Kûfeli nahivciler mansub gelen kelimenin beyân'dan önce gelmesini caiz kabul etme2İer. Ancak el-Mâzinî ve Ebu'l-Abbas el-Müberrid, amilin fiil olması halinde bunu caiz kabul ederler. Örnek olarak da şu mıs-rayı naklederler:
"Ve ayrılmak dolayısıyla gönül hoşnut olmaz."
Kur'ân-ı Kerîmde de yüce Allah; Gözleri zelil olarak... çıkarlar" (el-Kamer, 54/7) diye buyurmaktadır. Bu takdire göre bu kelimenin: Derisi çatlarcasına yağla dolup taştı ve yüzü güzelletti" şeklindeki ifadeler kullanılabilir. Sibeveyh'in görüşünü kabul edenler derler ki: Bu masradaki "nefs" kelimesi, temyiz olmak üzere nasb edilmiş değildir. "Yani: kastediyorum" takdirinde bir fiil dolayısıyla nasb edilmiştir. Durum böyle olduğu takdirde bu beyit, âyet-i kerimedeki bu kelimenin bu şekilde okunuşun(un temyiz dolayısıyla olduğun)a delil gösterilemez. ez-Zeccâc da der kir Bu mısraın rivayeti:
"Ve benim nefsim ayrılıktan hoşlanmaz" şeklindedir.
Bununla beraber eğer âmil da olduğu gibi munsarıf olmayan bir kelime olursa mümeyyizin takdim edilmesinin caiz olmayacağını herkes ittifakla kabul etmiştir. [74]
9. Mahirden Yemenin Miibak Oluşu:
Yüce Allah'ın: "Onu da— yeyin" buyruğundan kasıt, şeklen yemek değildir. Bundan kasıt hangi yolla olursa olsun mubah olduğudur. Bundan sonra gelecek olan yüce Allah'ın: *Şüpheyok ki zulümle yetimlerin mallarını yerler..."(en-Nisâ, 4/10) buyruğunda kast edilen yemek ile aynı şeydir. Bur-da da maksat görüldüğü gibi bizzat yemek değildir. Şu kadar var ki yemek, maldan yararlanma şekillerinin en İleri derecesi olduğundan dolayı çeşitli tasarruf şekilleri "yemek" diye İfade edilmiştir.
Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Cuma gününde namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın." (el-Cumua, 62/9) Bilindiği gibi burada bizzat alış verişin şekil olarak kendisi kast edilmemektedir. Aksine maksat nikâh ve buna benzer kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan şeylerdir. Ancak burada alış verişin zikrediliş sebebi, onun kişiyi Allah'ı zikretmekten alıkoyan en önemli husus oluşundan dolayıdır. [75]
10. Bağışlanan Mehrin Katıksız Helâl Oluşu:
Yüce Allah'ın: Afiyetle buyruğu "onu yiyin" buyruğunda-ki "o" zamirinden hal olmak üzere nasb edilmiştir. Bunun hazfedilmiş bir mastarın sıfatı olduğu da söylenmiştir. Yani gönüllerinizin hoşluğu ile afiyette ye-yin, anlamında olur. Birinci kelimenin mastarı şeklindedir. Herhangi bir zorluk ve sıkıntı sözkonusu olmaksızın gelen her şeye denilir. Bu kelime kelimesinden ismi faildir.[76]
ın günah olmaksızın 'ın da onda sizi rahatsız edecek, hastalık verecek bir şey olmaksızın, anlamına geldiği de söylenmiştir. Kuseyyir der ki:
"Arasına herhangi rahatsızlık verici bir şey karışmaksızm aiîyet olsun, Azze'ye bizim haysiyet ve şerefimiz helâl görüp çiğnedikleri,"
Hanımının mehrinden kendisine bağışladığı birşeyleri yiyen Alkame'nin huzuruna bir adam girdi ve ona şöyle dedi: Afiyetle yenilmesi söylenenden sen de ye!"
el-Henî! kelimesinin yenilmesi esnasında rahatsızlık vermeyen ve afiyetle yenilen helâl şey; el-merî kelimesinin ise sonucu itibariyle güzel olan, rahatsızlık ta vermeyen eziyet de vermeyen tam anlamıyla hazmedilen şey demek olduğu da söylenmiştir.
Âyet-i kerimede bu buyrukla anlatılmak istenen şudur: Siz dünya hayatında onun sizden isteneceğinden âhirette de bundan dolayı size bir sorumluluk geleceğinden korkmaksızın yeyiniz. Bu anlama İbn Abbas'ın Peygamber (sav)'dan yaptığı su rivayet de delâlet etmektedir. Hz. Peygambere su: "Bununla beraber gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa onu da afiyetle yîyüı" buyruğu hakkında soru sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: "Hanım eğer zorlanmaksızın, bu hususta herhangi bir otorite size bu konuda hüküm vermeksizin, kendi İradesiyle kocasına bir bağışta bulunacak olursa. Yüce Allah bundan dolayı âhirette sizleri sorumlu tutmayacaktır"
Hz. Ali'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sizden herhangi bir kimse bir şeyden rahatsızlık duyacak olursa hanımından mehrinden kendisine bir dirhem vermesini istesin, sonra onunla bal satın alsın ve yağmur suyu ile birlikte onu içsin. Böylelikle yüce Allah onun hem ile merî (afiyetle yenendi ve gökten indirilen mübarek suyu bir arada yemesini sağlamış olacak. Doğrusunu en İyi bilen Allahtır[77]
5. Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin. Bir de onlara güzel söz söyleyin.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı on başlık halinde sunacağız:
1. Âyetler Arası İlişki ve Vasi Tayini:
Yüce Allah: 'Yetimlere mallarını verin" (en-Nisâ, 4/2 i buyruğunda yetimlere mallarının verilmesini emr edip hanımlara da mehirlerinin ulaştırılmasını buyurduktan sonra, sefih (aklı ermeyen, beyinsiz, bunak") baliğ olmayan kimseye de malının verilmesinin caiz olmadığını beyan etmekledir O halde âyet-i kerime yetimler için vasi, veli ve kefil (ihtiyaçlarını görüp gözetecek kimse) tayininin sabit oluşuna bir delildir.
İlim ehli icma ile müslüman, hür, güvenilir ve adil bir kimsenin vasi tayin edilmesinin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak hür bir kadını vasi tayın etmenin cevazı hususunda farklı görüşleri vardır.
Genel olarak ilim ehli kadının vasi tayin edilmesinin caiz olduğunu kabul ederler. Ahmed bin Hanbel de Hz. Ömer'in Hz. Hafsa'ya vasiyette bulunduğunu delil gösterir.
Ata'bin Ebi Rebah'tan rivayet olunduğuna göre o kocası tarafından vasi tayin edilen kadın ile illgili olarak şöyle demiş: Kadın vasi olamaz. Koca böyle birşey yapacak olursa kavminden başka bir erkeğe bu vasilik görevi havale edilir.
İlim adamlarının köleye vasiyet hususunda da farklı görüşleri vardır. Şafiî, Ebu Sevr, Muhammed ve Yakub (Bbu Yusuf) bunu kabul etmezken; Malik, Evzai ve îbn Abdi'I-Hakem ise bunu caiz kabul ederler, Bu -kendi kö-
İesini vasi tayin etmesi halinde- Nehaî'nin de kabu] eîtiği bir görüştür. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (2/180. âyet 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [78]
2. Sefihlerin Kimliği:
Yüce Allah'ın: "es-Sufehâ: Beyinsizler" buyruğu ile ilgili olarak "sefeh" kelimesinin anlamına dair açıklamalar bundan Önce e3-Bakara Sûresi'nde (2/13. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
İlim adamları burada sözü geçen, sefihlerin kim oldukları hususunda farklı görüşlere sahiptir. Salim el-Aftas, Said bin Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar yetimlerdir, onlara mallarınızı vermeyiniz. en-Neh-hâs der ki: Bu, bu âyet-i kerime hakkında söylenenlerin, en uygunudur. İsmail bin Ebi Halid de Ebu Malik'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiş: Bunlar küçük çocuklardır. Onlara mallarınızı vermeyiniz. Bu maliarr berbat ederler, telef ederler ve elinizde bir şey kalmaz. Süfyan da Humeyd el-A'rac'den o da Mücahid'den, bunların kadınlar olduğunu söylediğini rivayet etmektedir. en-Nehhâs ve başkaları ise, bu, sahih olmayan bir görüştür, demektedirler, Çünkü Araplar bu kelimeyi kadınlar hakkında çoğul yapacak olurlarsa "sefâih yahut sefîhât" derler. Zira kadınlar için kullanılan (ve bu kelimenin kadın için kullanılan tekili olan sefîhe'nin vezni) taile'nin çoğulu, çoğunlukla bu şekilde gelir.
Şöyle de açıklanmıştır: Sen doğru dürüst ticareti bilmeyen bir kimseye malım mudarebe ortaklığı için yahut bir vekilin eline teslim etme! Hz. Ömer'den de şöyle dediği rivayet edilmekledir: Kim tefekkuh etmezse (konu ile ilgili gerekli dini bilgileri bulunmazsa) bizim pazarlarımızda ticaret yapmaya kalkışmasın. İşte yüce Allah'ın: "Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" buyruğundan kastedilen budur. Yani hükümleri bilmeyen kimselere mallarınızı verme-yiniz-
Bunun mallar kâfirlere tesJim edilmez, anlamında olduğu da söylenmiştir. O bakımdan ilim adamları müslüman bir kimsenin alım satım için zım-mi birisini vekil tayin etmesini yahut da malını ona mudarebe yoluyla vermesini mekruh görmüşlerdir.
Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a) dedi ki: Burada sözü geçen sefihler (beyinsizler), hacr altına alınmayı hak eden herkestir. Bu kapsamlı bir açıklamadır.
İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sefîh'in hacr altına alınması hususuna gelince, sefıh'in çeşitli halleri vardır: Birisinde küçüklüğü dolayısıyla hacr altına alınır. Delilik yahut başka bir sebep dolayısıyla, kit akıllı olması hali, kendi malını gereği gibi koruyup gözetememesi ve kö*ü tasarrufta bulunması hali. Baygın kimseye gelince, tmam Malik, bu durumunun çabucak gelip geçmesi dolayısıyla hacr altına alınmamasını daha güzel görmüştür.
Hacr bazan kişinin bizzat kendisi hakkında söz konusu olur, bazan da kişinin başkası hakkında sözkonusu olur. Kişinin kendi hakkı dolayısıyla hacr altına hangi hallerde alınacağından az önce söz ettik. Başkasına ait haklar sebebiyle hacr alüna alınanlar ise; köle, borca batmış, ölüm hastalığında olan kimsenin malının (vasiyet edebileceği miktardan arta kalan) üçte ikisinde tasarruf, iflas etmiş ve kocası bulunan kadının, kocasının hakkı dolayısıyla hacr altına alınması ve kendi hakkı hususunda bakire kızın hacr altında bulunması.
Küçük ve delinin hacr altına alınacağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Büyüğün hacr altına alınması ise kendi malında kendisi adına güzel tasarrufta bulunamayacağından ve kendi malını uygun olmayan yerlerde telef etmeyeceğinden emin olunamadığı içindir. O bu haliyle küçüğe benzediğinden hacr altına aİmır. Böylesinin hacr altına alınacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Buna dair açıklamalar gelecektir. Malını masiyetlerde, kendisini Allah'a yaklaştırıcı ibadetlerde ve mubah şeylerde telef etmesi arasında ise bir fark yoktur. Allah'a yakınlaştı nen amellerde malını telef eden kişiyi mezhebimize (Maİiki mezhebine) mensup ilim adamları hacr akına almak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesini hacr altına alırken kimisi de hacr altına almaz. Kölenin hacr edilmesi hususunda görüş ayrılığı yoktur. Borca batmış olanın elindeki mal ise alacakları lehine elinden ahnır. Çünkü bu hususta aslıab-ı kiram'ın icmaı vardır. Aynca Hz. Ömer böyle bir uygulamayı Cü-heyneli Useyfi' adındaki birisine yapmıştır. [79] Bunu Mâlik el-Muvatta'da. zikreder. Bakire kız da bu hali devam ettiği sürece hacr altındadır. Çünkü kendi işini gereği gibi çekip çeviremez. Onun bu durumu, evlenip insanlar onun yanına girip çıkıncaya, kendisi de evinden dışarı çıkıp yüzünü açıp faydalıyı zararlıdan ayırd edecek hale gelinceye kadar devam eder. Kocasının hakkı dolayısıyla hacr altında tutulan evli kadına gelince; buna sebep ise Rasû-lullah (sav)'m şu buyruğudur: "Kocası nikâhına sahip olmuş bir kadının üçte biri dışında kendi malında tasarrufu caiz değildir," [80]
Derim ki: Malını arttırması dolayısıyla ve savurgan olmaması dolayısıyla [81] hacr altında olmasa dahi, hükümleri bilmeyen kimseye de malı teslim edilmez. Buna sebep ise hangi alıç verişin fasit, hangisinin sahih olduğunu, hangisinin helâl, hangisinin haram olduğunu bilmeyişjdir. Alış verişlere dair bilgisizlik hususunda zımmi de onun gibidir. Diğer taraftan zımmi olan bir kimsenin faiz ve benzeri birtakım işlemlere gireceğinden de korkulur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Tefsir alimleri burada malın sefihlere ait olmasına rağmen muhataplara izafe edilmesinin sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Bir görüşe göre mallar muhatapların elinde olduğundan dolayı kendilerine izafe edilmiştir. Bu muhataplar ise o maliara nezaret eden kimselerdir. O bakımdan ifadede bir genişletme yoluna gidilerek onlara nisbet edilmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "... Kendinize Allah tarafından bir selâm almak üzere selam, veriniz" (en-Nûr, 24/61); "Kendi kendinizi öldürmeyiniz1* (el-Bakara, 2/54) Bunun muhataplara izafe ediliş sebebinin, onların mallarının da muhatapların mallarının türünden oluşu dolayısıyladır. Çünkü mallar bütün insanlar arasında elden ele intikal etmek, birisinin mülkiyetinden diğerinin mülkiyetine geçmek bakımından ortak bir niteliğe sahiptin Yani bu mallar ona ihtiyaç duymaları halinde onlarındır. Tıpkı sizin ırzınızı koruyan, sizi himaye eden, kadrinizi yükselten ve işlerinizi görmenizi sağlayıp ayakta tutan mallarınız gibi.
Ebû Musa el-Eş:arî, İbni Abbas, Hasan ve Katade'nin .söyledikleri bir başka görüş daha vardır: Burada kasıt, gerçekten muhatapların kendi mallandır. İbn Abbas der ki: Geçimine sebep olan kendi malını hanımına ve oğluna vererek, sen onların elindekine bakacak ve sana bakmalarını gözetleyecek hale düşen bir fakir olma. Aksine onlara infak eden bizzat sen ol.
Bu açıklamaya göre burada sefihlerden kasıt, kadınlar ve çocuklardır. Yani kişinin küçük çocukları ve hanımıdır. Bu, Mücahid ve Ebû Mâlik'in sefihler hakkındaki görüşleri ile birlirte ele alınır. [82]
3. Sefihin Hacr Altına Alınmasının Hükmü:
Âyet-i kerime sefihin hacr altına alınmasının caiz olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah bunu: "Mallarınızı beyinsizlere vermeyin" diye buyurduğu gibi bir başka yerde de: "Eğer üzerinde hak olan borçlu sefih ya da zayıf bir kimseise... onun velisi adaletle yazdırsın" (el-Bakara, 2/282.) diye buyurmaktadır. Böylelikle zayıf kimsenin velayet altına alınmasını sözkonusu ettiği gibi, sefihin de velayet altına alınmasını ifade etmektedir,
"Zayıf* anlam İtibariyle küçük anlamını da ihtiva eder. Sefih ise anlam itibariyle baliğ olmuş büyük kimseyi ifade eder. Çünkü sefihlik bir yergi ismidir. İnsan ise sahip olmadığı şeyler dolayısıyla yerilmez. Diğer taraftan baliğ olmayan kimseden kalem kaldırılmıştır. Onun yeriimesi ve vebal altında kalması sözkonusu değildir. Bu açıklamayı el-Hattâbî yapmıştır. [83]
4. Hacr Altına Alınmadan Önce Sefihin Fiilleri:
İlim adamları hacr altına alınmadan önce sefihin fiilleri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik ile, -İbnü'l-Kasım dışında kalan- bütün Mâliki alimler derler ki: İmam onun elini alıkoymadığı sürece sefihin bütün işleri ve yaptıkları caizdir. Aynı zamanda bu Şafiî'nin ve Ebu Yusufun da görüşüdür.
İbnül-Kasım ise der ki: İmam onun elini tasarruftan çekmese dahi böyle birisinin tasarrufları caiz değildir. Esbağ ise der ki: Eğer sefih olduğu açıkça ortada ise onun fiilleri merduttur. Şayet sefıhîiği açıkça ortada değilse imam onu hacr altına alıncaya kadar fiilleri reddolunnıaz,
Suhnûnf Malik'in konu İle ilgili görüşüne şöylece delil getirmektedir: Eğer hacr'den önce sefihin fiilleri red edilecek olursa imamın herhangi bir kimseyi hacr akına almasına ihtiyaç kalmaz.
İbnü'l-Kasım'm delili ise Buhârtnin Câbir (ra> yoiuyla rivayet ettiği hadis-i şeriftir. Buna göre başka hiçbir malı bulunmayan adamın birisi bir köleyi azad eder. Peygamber (sav) ise onun bu azadını geri cevirir.[84] Bundan önce de onun için herhangi bir hacr sözkonusu değildi. [85]
5- Büyüğün Hacr Altına Alınması:
Büyüğün hacr altına alınması hususunda fukahânın farklı görüşleri vardır. Malik ve fukahânın cumhuru hacr altına alınabileceğini söylerken, Ebû Hanite âkil olarak bulûğa ermiş bir kimsenin, malını ifsad eden bir kişi durumunda olmadığı sürece, hacr altına alınmayacağını söylemektedir. Bu şekilde olduğu takdirde yirmibeş yaşma ulaşıncaya kadar malı ona teslim edilmez. Yirmibeş yaşına vardığı takdirde ise, malını ister ifsad eden bir kimse olsun, ister olmasın her durumda maJı kendisine teslim edilir. Çünkü böyle bir kişi oniki yaşında iken hanımını hamile bırakabilir. Altı ay sonra bunun bir çocuğu olup, nihayette baba ve dede de olur. İşte ben dede olabilecek yaşa gelen bir kimseyi hacr altına almaktan utanırım, der
Yine Ebu IlanEfe'den şöyle dediği nakledilmiştir: Malının kendisine verilmeyeceği süre içerisinde eğer (malını) ifsad edici bir şekilde bulûğa ererse mutlak olarak onun tasarrufları geçerlidir. Bununla birlikte ihtiyaten malı kendisine teslim edilmez.
Ancak bütün bunlar gerek aklî bakımdan (kıyas bakımından), gerekse rivayet açısından zayıftır.
Dârâkutnî şunu rivayet eder: Bize Muhammed b. Ahmed b. eJ-Hasen es-Savvaf anlattı. Bize Hâmid b. Şuayb haber verdi. Bize Şureyh b, Yunus haber verdi, Bize Yakub b. İbrahim -ki bu kadı Ebu Yusuftur- haber verdi. Bize Hişanı b, Urve'nin babasından haber verdiğine göre, Abdullah b. Cafer, ez-Zübeyr'e gelip şöyle dedi: Ben şunları şunları satın aldım. Buna karşılık Ali, mü'minierin emirine gidip bu hususta bana hacr koymasını istemeyi düşünüyor. ez-Zübeyr dedi ki: Satişta ben de seninle ortağım. Bunun üzerine Hz. Alî, Hz. Osman'a varıp şöyle dedi: Cafer'in oğlu (Abdullah) şunları şunları satm aldı, haydi onu hacr altına al. Bu sefer ez-Zübeyr; Bu satışta ben de onun ortağıyım deyince Hz. Osman şöyle dedi: Ben kendisine ortağın Zü-beyr olduğu bir alış verişte bulunan bir kimseyi nasıl olur da hacr altına alırım? Yakub (Ebu Yusuf) der ki; Ben hacr altına alınacağı görüşünü kabul ediyorum ve bu kanaatteyim. Böyie bir durumda hacr akında bulunan kimsenin alış verişini iptal ederim. Eğer hacr altına alınmadan önce alır veya satarsa onun bu alış verişini caiz kabul ederim, Yakub b. İbrahim der ki: Ebu Hanife ise böyle bir kimseyi hacr altına almaz ve konu ile ilgili hacr altına alınma görüşünü de kabul etmez. [86]
Buna göre Hz. Osman'ın: Ben böyie bir adamı naşı! hacr akma alabilirim? görüşü büyüğün hacr altına alınmasının caiz oluşuna delildir. Çünkü Abdullah b. Cafer Habeşistan'da iken dünyaya gelmiştir. Orada müslümanlann ilk doğan çocuğu da odur. Babası ile birlikte Peygamber (sav)'ın huzuruna Hayber'in fethedildiği yıl geldi ve Hz. Peygamber "den hadis dinledi, hadis belledi, Hayber gazvesi ise lıicretîn beşinci yılında olmuştu. Bu da Ebu Hanifc'nin görüşünü reddetmektedir. İleride yüce Allah'ın izniyle bunun delili de gelecektir. [87]
6. Allah'ın Geçimlik Kıldığı Mallar;
"Allah'ın sizin için geçimlik kıldığı mallarınızı..." Sizin geçiminiz ve dininizin salâhı için varetmiş olduğu mallarınızı... Buyruğunda yer alan: ... ki" kelimesi, ayrıca "te" harfinin esreii okunuşu ile: yine "te" harfinin sakin olarak okunması İle: şeklinde olmak üzere üç türlü söylenişi vardır.
Bu kelimenin resniyesi (ikili) de aynı şekilde üç türlü gelmektedir. Birincisi şeklinde, ikincisi "nün" harfi hazf edilerek: şeklinde, üçüncüsü ise "nün" harfi şeddeii olmak üzere; şeklindedir.
Bu kelimenin çoğul halinin söyleniş şekillerine gelince; yüce Allah'ın izniyle bu sûrede yeri gelince (4/15. âyet 2. başlıkta) gösterilecektir.
(Mealde; "Geçimlik" diye ifade edilen);) aynı anlamda olmak üzere ayakta tutan şey, unsur demektir. Mesela, filan kişi aile halkının ve evinin "kıyamı ve kıvamıdır" denilirken yine; filan kişi durumunu ikame etmektedir denilirken ıslah edip düzeltmektedir, anlamındadır kelimesinde yer alan "kaf harfi esreli olduğu için (âyet-i kerimede olduğu gibi) "vav" harfi "ye" harfi ile ibdal edilmiştir (değiştirilmiştir).
Medine'lilerin bu kelimeyi okuyuşu ise "elif siz olarak: şeklindedir. el-Kisâî ile el-Perrâ "Kıyam ve kivânT kelimelerinin (âyet-i kerimede yer alan): J'K.ıyâm" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu kelime mastar (mef'ûl-i mutlak) olmak üzere nasb edilmiştir. İşlerinizin kendisi ile ıslâh olduğu ve sizin geçinmek için bir araç kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin, takdirindedir.
el-Ahfeş bu kelimenin; işlerinizi ayakta tutan, işlerinizi gören şeyler anlamına geldiğini söylemiştir. O bu kelimenin çoğul olduğu zehabına kapılmıştır. Basraİılar İse bu kelimenin 'in çoğul olduğunu söylerler. Yani Allah malları eşyanın bir kıymeti olarak belirlemiştir, demektir. Ancak Ebu Ali bu görüşün hatah olduğunu belirterek şöyle der: Bu kelimenin aslı) şeklinde olup: kelimeleri gibi bir mastardır. Fakat AraplarınAtlar kelimesinin, at kelimesinin çoğulu ve benzeri erinde k i "vav" harfinin çoğul yapılırken "ye" harfine dönüştürülmesinde olduğu gibi, bîr istisna teşkil etmiştir. 'ın anlamı, durumun ıslahında sebat ve bu hususta devamlılık demektir
el-Hasen ve en-Nehaî; O ki" kelimesinin çoğulu olmak üzere şeklinde okumuşlardır. Ancak avam bu kelimeyi şeklinde çoğul lafzı ile okumuşlardır. el-Ferra" der ki Arapçada çoğunlukla; o kadınlar ki, o mallar ki kelimelerinde (ismi mevsullan) çoğul olarak kullanırlar. Aynı şekilde malların dışında kalan çoğul isimler de böyledir. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir. [88]
7. Yetimlerin Nafakalarının Mallarından Karşılanması:
Yüce Allah'ın: "Kendilerine bunlardan yedirîn, giydirin" buyruğunun anlamının, siz o mallarda onîar için harcanmak üzere belli bir miktar tesbit edin, şeklinde olduğu söylenmiştir Bu İse kişinin nafakasını ve giyeceğini karşılamak durumunda olduğu eşi ve küçük çocukları hakkında sözkonusudur O halde bu buyruk, çocuğun nafakasının babaya, kadının nafakasının da kocaya düştüğünün delilidir.
Buhârî'de, Ebu Hureyre (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav!) buyurdu ki: "Sadakanın en faziletlisi geriye bir zenginlik bırakandır Yukarıdaki el aşağıdaki elden üstündür. Ve sen öncelikle geçimini sağlamak durumunda olduğun kimselerden başla. Kadın; Ya bana yiyecek verirsin yahut beni boşarsın, der. Köle: Beni yedir ve beni çalıştır, der. Eviat da:
Beni yedir, beni kime bırakırsın? der." Ey Ebu Hureyre sen bunu bizzat Ra-sûluüah (sav)'dan duydun mu? diye sorduklarında o şöyle dedi: Hayır, bu Ebu Hureyre'nin (söylenen ifadelerden çıkardığı güzel sonuçlardan birisidir. [89] el-Mühelleb dedi ki: Hanımın ve çocukların nafakasını sağlamak icma ile vacibtir. Bu hadis de bu hususta bir delildir. [90]
8. Baliğ Olup Malı ve Kazancı Bulunmayan Oğulların Nafakasının Hükmü:
İbnü'i-Münzir dedi ki: Oğullardan bulûğa erip de malı ve kazancı bulunmayanların nafakası hususunda fukananın farklı görüşleri vardır. Onlardan bir kesim babanın erkek baliğ oluncaya kadar kız çocuklarına da evlenip onlarla gerdeğe girilinceye kadar infak etmekle yükümlü olduğunu söylemişlerdir. Şayet onunla gerdeğe girildikten sonra kocası onu boşar yahut ölürse babasının ona nafaka vermek yükümlülüğü kalmaz. Eğer onunla gerdeğe girmeden önce boşayacak olursa, nafakası eskiden olduğu gibi babasına aittir. [91]
9. Torunun Nafakası:
Oğlun oğlunun nafakasını dede karşılamakla yükümlü değildir. Bu, Mâ-lik'in görüşüdür. Bir diğer kesime göre ise dede erkek çocuklar ergenleşin-ceye, kız çocuklar da ay hali oluncaya kadar torunlarına nafaka vermekle yükümlüdür. Bulûğa ermelerinden sonra ise kötürüm olmaları hali müstesna nafakalarını vermek yükümlülüğü yoktur. Malları bulunmadığı sürece çocukların erkek yahut kız olmaları arasında bir fark olmadığı gibi, kendi çocuğu, çocuğunun çocuğu da ne kadar aşağıya inerse insin, ondan başka kendilerine nafaka verecek gücü bulunan bir babalan bulunmadığı sürece nafakalarım kendisi verir Bu da Şafiî'nin görüşüdür.
Rir başka kesim ise, babanın nafakasına muhtaç olmayacakları bir şekilde malları bulunmaları hali dışında, erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, bulûğa ermiş olsun, bütün çocuklarının nafakasını babalarının sağlamasını vaciptir. Bunu da Hz. Peygamber'in Hind'e söylemiş olduğu şu: "Sana ve çocuğuna maruf ölçüler içerisinde yetecek miktarını al [92] hadisinin zahirinden çıkartırlar:
Ebû Hureyre yoluyla rivayet edilen: "Oğul: Bana yiyecek ver, beni kime terk ediyorsun der" ifadesi de şunu göstermektedir: Böyîe bir sözü kazanmaya ve meslek icra etmeye gücü yetmeyen bir kimse söyler Bulûğ yaşına ulaşmış olan bir kimse ise böyle bir söz söylemez. Çünkü bu yaşa gelen bir kişi artık kendisi için çalışacak ve kazanacak bir yaşa gelmiş demektir. Yüce Allah'ın: "Nihayet evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." (en-Nisâ, 4/6) buyruğu buna delildir. Bu ayet-i kerime de evlilik çağma ulaşmayı bu hususta bir sınır olarak belirlemiştir,
Hadisteki: "Kadın: Ya bana yiyecek verirsin yahut da beni boşarsın der" ifadesi ise: "Geçim darlığı dolayısıyla hakim karı-kocayı birbirinden ayırmaz. Kadının sabretmesi gerekir ve hakimin hükmü ile nafaka onun zimmetine (borç olarak) taalluk eder" diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bu da Ata ve ez-Zührî'nin görüşüdür, Kûfeliler de yüce Allah'ın şu buyruğuna yapışarak bu kanaate sahip olmuşlardır: "Eğer borçlu ödeme zorluğu çeken bir kimse ise ona kolaylık zamanına kadar bir mühlet veriniz." (el-Bakara, 2/280) Derler ki: O halde kocaya da nafakayı kolaylıkla ödeyebileceği bir zamana kadar süre tanımak icabeder. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Sizden eşi bulunmayanları nikahlayın..." (en-Nûr, 24/32) buyruğu ile ilgili olarak derler ki: Burada yüce Allah fakirin dahi evlendirilmesini teşvik etmiştir. Fakirliğe rağmen evlenmelerini teşvik etmişken fakirliğin hakim yoluyla boşanmalarına sebep olarak görülmesi caiz olamaz. Ancak ileride yeri gelince açıklanacağı üzere bu âyet-İ kerimede onların lehine delil olacak bir taraf yoktur. Görüş ayrılığı halinde ise, hadisteki ifadeler birer nass'dır (açık ve kafi delildir). Âyet-i kerimede bitabın, kendi nezareti altında bulunan malından yetime infak etmek üzere veliye yönelik olduğu da söylenmiştir, Nitekim burada malın kime izafe edildiği hususuna dair görüş ayrılıkları açıklanırken de buna işaret etmiştik.
Vasi, yetimin malına ve durumuna göre infak eder. Şayet yetim küçük, malı da çok ise, o yetime süt anne ve dadılar tutar ve ona bol bol harcamada bulunur. Eğer büyük ise ona yumuşak ve güzel elbiseler alır, güzel yiyecekler yedirir, hizmetçiler tayin eder. Şâyel daha aşağı bir durumda ise durumuna göre harcamada bulunur. Eğer bundan da aşağı durumda bulunursa, o takdirde yemeğinin kaliteli olması gerekmez ve ihtiyaç kadar ona giyecek alır.
Şayet yetim, malı bulunmayan bir fakir ise, o takdirde îmanı'ın (İslâm Devlet Başkanı'nın ve bu konuda yetkili olanların) Beytü'l-Mal'den onun nafakasını, karşılamalar] gerekir. İmam bu işi yapmayacak olursa, o takdirde ona yakınlık sırasına göre müslümanlar nafakasını karşılamakla görevlidir. Annesi ise bu konuda en yakın olan kişidir. Böyle bîr durumda annenin çocuğuna süt emzirmesi ve onun ihtiyaçlarını görmesi gerekir. Buna karşılık da ne ondan ne de başka herhangi bir kimseden rücü' yoluyla herhangi bir şey alamaz. el-Bakara Sûresİ'nde yüce Allah'ın: "Anneler çocuklarını iki bütün, yıl emzirirter..."buyruğunu açıklarken (2/233- âyet 1, 2,.. başlıklarda) bu hususta açıklamalarda bulunmuştuk. [93]
10. Yetimlere Güzel Söz Söylemek:
Yüce Allah'ın: "Birde onlara güzel söz söyleyin" buyruğunda onlara yumuşak hitap edilmesi, güzel vaadlerde bulunulması istenmiştir.
Güzel (maruf) sözün mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunun onlara: Allah size bereketler ihsan etsin, sizi himayesine alsın, sizin iyiliğinize olan şeyleri takdir buyursun, ben senin sadece bir nezaretçinim, malın için böyle bir ihtiyat senin faydanadır; sana gibi onlara dua etmek anlamına geldiği söylendiği gibi, bunun anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara güzel vaadlerde bulununuz. Yani; eğer reşit olursanız biz de sizlere mallarınızı teslim ederiz, deyiniz. Baba da oğluna şöyle der: Nihayetle benim malım sana varacaktır. Allah'ın izniyle reşit olup da ne şekilde tasarrufta bulunacağım öğrendiğin takdirde bu mala sen sahip olacaksın gibi,., [94]
6. Yetimleri evlilik çağına erdikleri zamana kadar deneyin. Şayet onlarda bir reşitlik görürseniz mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler diye onları İsrafla tez elden yemeyin. Zengin olan afiflik etsin, fakir olan da örfe göre yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman onlara karşı şah id bulundurun. Hesap sorucu olarak Allah yeter.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onyedi başlık halinde sunacağız:
1. Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah'ın: "Yetimleri... deneyin" buyruğundaki ibtilâ; denemek anlamındadır. Buna dair açıklamalar daha
önceden (el-Bakara, 2/49. âyet 13-başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bu âyet-i kerime yetimlere mallarının geri verilme keyfiyetini açıklama sadedinde herkese yönelik bir hitaptır.
Denildiğine göre âyeti kerime Sabit b- RifVe ile onun amcası hakkında nâzı! olmuştur. Şöyle ki: Rifa'e vefat ettiğinde oğlu (Sabit) küçüktü. Amcası
Sabit, Peygamber (sav)'ın yanına varıp şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, benim himayemde küçük bir yetimdir Onun malından bana helal olan nedir ve malını kendisine ne zaman geri vereyim? Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.[95]
2. Yetimlerin Denenmesinin Mahiyeti:
İlim adamları buradaki "deneme^nin mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre buradaki denemek, vasinin himayesi altındaki yelimin ahlâkını yakından takip etmesi, onun ne gibi maksatlar peşinde olduğuna kulak vermesi demektir. Bu suretle onun ne kadar necib olduğunu öğrenir, kendi maslahatları hususunda malını eüinde tutmak noktasındaki gayretini yahut da bunları, ihmal edip etmeyeceğini bilir. Eğer bu konuda İyi şeyler tesbit edecek olursa bizim (mezhebimize mensup) İlim adamlarımız da, başkaları da şöyle derler: Kendisinde tasarrufa müsaade edeceği kadar malından bir miktarı ona teslim etmesinde bir sakınca yoktur. Şayet o, malım artırıp çoğaltır, güzel bir şekilde İdare edecek olursa, o takdirde deneme gerçekleşmiş olur. Bu durumda vasinin de bütün malım yetime teslim etmesi icab eder. Eğer ona teslim ettiği malda kötü tasarrufta bulunursa, yetimin malını yanında alıkoyması İcab eder.
Bununla birlikte ilim adamları arasında: Küçük çocuğu deneyip de reşit olduğunu tesbit ederse, üzerindeki velayeti kalkar ve artık malanı ona teslim etmesi, malında serbestçe tasarrufta bulunmasına müsaade etmesi gerekir, diyen ilim adamı yoktur. Çünkü yüce Ailalı: "Evlilik çağına erdikleri zamana kadar" diye buyurmaktadsr.
Fukahâdan bir topluluk da şöyle demektedir: Küçük için iki durumdan birisi sözkonusudur. Ya erkek çocuktur yahut kız çocuktur Erkek çocuk ise nasıl İdare edip tasarrufta bulunduğunu öğrenmek için bir ay bir süreyle evin nafakasını kendisinin görüp gözetmesini ister. Yahut da kendisinde tasarrufta bulunmak üzere ona az bir miktar mal verir. Bununla birlikte o malını telef etmemesi için de onu gözetmeyi İhmal etmez.
Telef edecek olursa, vasinin onun. tazminatım ödemesi de gerekmez. Eğer yetimin uygun olanı araştıran bir kimse olduğunu görürse, malım ona teslîm'eder ve bu hususta ona karşı da şahid tutar
Eğer himayesi altındaki çocuk kız ise, ipin eğirlilmesi pamuğun teslim edilip ücretinin ödenmesi ile eğrilmiş İp olarak geri alınması ve bunun kalitesinin kontrol edilmesi hususunda eğiıicileri yakından ukibi gibi; ev hanımının bu ve benzeri işleri ve evini idare etmesi, işlerini yakından takip edebilmesi için gerekli miktar verilir.
Eğer bu kız çocuğunun reşit olduğunu lesbir ederse aynı şekilde malını ona teslim eder ve ona karşı şahid bulundurur. Aksi takdirde her ikisinin de reşitliği ortaya çıkıncaya kadar hacr altında kalmaya devam ederler.
el-Hasen, Mücalıid ve başkaları der kî: Akılları, dindarlıkları ve mallarım artırıp çoğaltmaları hususunda onları denerler. [96]
3. Bulûğ ve Bulûğa Dair Bazı Hükümler:
Yüce Allah'ın: "Evlilik çağına erdikleri zamana kadar..." buyruğundan kasıt, ergenlik çağına ulaşmaktır. Çünkü yüce Allah bir başka yerde: "Sizden çocuklar baliğ oldukları takdirde..." (en-Nûr, 24/59) diye buyurmakladır. Burada da baliğ olmaktan (ei Hulum) kasıt, bulûğ ve nikâlılanabilme halidir.
Bulûğ beş husus ile anlaşılır. Bunların üçü erkekler ve kadınlar arasında müşterektir. İkisi ise kadınlara hastır; bunlar da ay hali olmak ve gebe kalmaktır. Ay hali olmakla gebe kalmanın bulûğ demek olduğu hususunda ve farzlarla şer'î hükümlerin bunlar dolayısıyla vacib olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur.
Ancak geri kalan üç hususta görüş ayrılıkları vardır. Bunlardan ikisi olan tüylerin bitmesiyle yaş hakkında Evzâi, Şafiî ve İbn Ilanbel şöyle derlen On-beş yaş ihtilâm olmayanın bulûğ yaşıdır. Aynı zamanda bu İb<~ wchb, Ksbağ, Abdulmelik b. el-Macışun, Ömer b. Abdulaziz ile Medme'lilerdcn bir gurubun görüşüdür. İbnü'l-Arabi de bunu tercih etmiştir. Bunlara göre bu yaşa ulaşan kimselere hadler uygulanır ve farzlar; eda etmesi gerekir.
Esbağ b. el-l-'erec der ki: Bizim kabul eniğimiz görüş ise şudur: Farzların yerine getirilmesinin gerektiği ve hadlerin uygulanabileceği bulûğ sınırı, onbeş yaştır. Bu benim en hoşuma giden ve bence en güzel görüştür. Çünkü cihadda ve savaşta hazır bulunan kimseye ganimetten payın verildiği yaş sının budur.
Buna delil olarak îbn Ömer'in Hendek Gazvesi günü Rasûlullah'a arze-dilmesinî gösterir. O sırada İbn Ömer onbeş yaşında bulunuyordu. Hz. Peygamber de onun savaşa katılmasına izin vermişti. Oysa Uhud günü savaşa katılması için henüz daha ondört yaşında bulunduğundan bu izni vermemişti. Bunu Müslim rivayet etmiştir.[97]
Ebû'Ömer İbn Abdi'1-Berr derdi kî: Bu, doğum tarihi bilinen kimse hakkında böyledir. Ne zaman doğduğu ve kaç yaşında olduğu bilinmeyen ya-hud da yaşını kabul etmeyen kimse hakkındaki uygulama ise, Nafı'den, onun Eslem'den, onun da Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan yaptığı rivayete göre amel edilir. Buna göre Hz. Ömer ordu kumandanlarına şöyle bir mektup yazmıştır: "Şunu bilin ki, ustura kullanımına başlamamış hiçbir kimseye cizye yükümlülüğü koymayın." Hz. Osman da hırsızlık yapan bir genç çocuk hakkında: "Durumuna bakınız, eğer eteklerinde kıl bitmiş ise elini kesiniz" demiştir. Atiyye el-Kurazî der ki: Rasûlullah (sav) Kurayza oğullarının kontrol edilmesini emr etli. Onlardan her kimin tüyleri bitmiş ise hepsini Saad b. Mu-az'ın verdiği hüküm gereğince öldürdü. Henüz tüyleri bitmemiş olanları da hayatta bıraktı. Ben de henüz tüyleri bitmemiş olanlardan idim. O bakımdan bana ilişmedi.[98]
Malik, Ebu Hanife ve başkaları ise der ki: İhtüarn olmayan bir kimse hakkında artık o yaşa erişen herkesin mutlaka ihtilâm olduğu yaşa ulaşmadıkça baliğ olduğuna hüküm verilmez. Bu yaş ise onyedi yaştır. Artık had uygulanmasını gerektiren bîr iş yapacak olursa, ona had uygulanır.
Malik de bir seferinde şöyle demiştir: Böyle birisinin baiig olması sesinin kalınlaşması ve burun yumuşağının sertleşmesi ile anlaşılır.
Ebû Hanife1 den bir diğer rivayet daha gelmiştir ki; bu da ondokuz yaşı ile bulûğa hükmedileceği şeklindedir. Daha meşhur olan da budur. Kız çocuğu hakkında ise şöyle demektedir: Kız çocuğunun bulûğu onyedi yaşına ulaşmakla tahakkuk eder. Bununla birlikte gözetim altında bulundurulur, el-Lu'hıî ise ondan, onsekiz yaşa ulaşmakla kız çocuğun baliğ olacağı rivayet etmektedir.
Dâvûd (ez-Zâhirî) der ki: llıtilam olmadıkça çocuk kırk yaşına varsa dahi yaşı sebebiyle bulûğa ermiş kabul edilmez.
Tüylerin (koltuk altlarında ve etekte) bitmesine gelince; kimi fukaha: Bu bulûğa delil kabul edilir, demektedir. Bu da İbnü'l-Kasım ve Salim'den rivayet edilmiştir. Malik de bir seferinde böyle demiştir. Şafiî'nin iki görüşünden birisi bu olduğu gibi, Alımed, İshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir. Bunun bulûğun bizzat kendisi olduğu da söylenmiştir. Şu kadar var ki onunla kâfirler hakkında hükme varılır ve tüyleri bitmiş olan öldürülür, tüyleri henüz bitmemiş olan kimseler ise esir alınan çocuklar arasına katılır. Bu da Şafiî'nin Atiy-ye el-Kurazî yoluyla gelen (az önce kaydedilen) hadis dolayısıyla söylediği bir diğer görüşüdür. Henüz sertleşmemiş tüylere ve biter gibi görünen dipsiz kıllara itibar edilmez. Hüküm bizzat kıllara terettüp eder.
Îbnü'l-Kasım der ki: Malik'î şöyle derken dinledim: Bana göre uygulama Ömer b. el-Hattab hadisine göredir: Eğer artık o ustura kullanıyor ise mutlaka ona had uygularım. Esbağ der ki; İbnü'l-Kasîîn bana dedi ki: Bununla birlikte ben hem tüylerin bitimi hem de bulûğ bir arada olmadıkça ona had-din uygulanması hoşuma gitmez.
Ebû Hanife ise der ki: Tüylerin bilimiyle herhangi bir hüküm sabit olmaz.
Böyle bir şey bulûğ da değildir. Bulûğa delil de olamaz, ez-7,ührî ve Ata derler ki: İhtilam olmayana had yoktur. Aynı zamanda bu Şafiî'nin de görüşüdür. Bir seferinde Malik de bu görüş