Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
Avfî; Ibn Abbâs'tan rivayetle Nisa sûresinin Medîne'de nazil olduğunu söylemiştir. îbn Merdûyeh de Abdullah Ibn Zübeyr ve Zeyd İbn Sâbit'den, Abdullah îbn Lehîa tarîkıyla... İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir : Nisa sûresi nazil olunca Allah Rasûlü : Artık, bundan böyle hapis yok, buyurdular.
Hâkim, Müstedrek'inde der ki: Bize Ebu'l-Abbâs Muhammed Ibn Ya'kûb'uri... Abdurrahmân İbn Abdullah îbn Mes'ûd'dan rivayetine göre, Abdullah îbn Mes'ûd şöyle demiştir : Nisa sûresinde beş âyet vardır ki, onlarla birlikte dünya ve dünyadaki şeylerin benim olması beni onun kadar sevindirmezdi. Onlar:
«Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...» (Nisa, 40), «Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız...» (Nisa, 31), «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa, 48), «Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman sana gelip...» (Nisa, 64), «Kim bir kötülük yapar veya kendine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse Allah'ın Ğafûr ve Rahîm olduğunu görür.» (Nisa, 110) âyetleridir. Hâkim, şayet hadîsin isnâdındaki Abdurrahmân, babasından işitmişse —ki bunda ihtilâf edilmiştir— hadîsin isnadı sahihtir, demiştir.
Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in bir adamdan, onun da İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; Nisa süresindeki bu beş âyet hakkında İbn Mes'ûd şöyle demiştir: Muhakkak ki onlar (âyetler) benim için bütünüyle dünyadan daha sevimlidir. Bunlar da:
«Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız...» (Nisa, 31), «Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...» (Nisa, 40), «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa, 48), «Kim bir kötülük yapar veya kendisine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ın Ğafûr ve Rahîm olduğunu görür.» (Nisa, 110), «Allah ve peygamberlerine îmân edip onların birini diğerinden ayırmayanlara, işte onlara; Allah, mükâfatlarını verecektir. AUah Ğafûr, Rahîm olandır.» (Nisa, 152) âyetleridir.
Hadîsi İbn Cerîr el-Taberî rivayet etmiştir. Yine îbn Cerîr Salih el-Mürrî tarîkıyla... İbn Abbâs'tan rivayet eder ki, o şöyle demiştir: Nisa sûresinde nazil olan 8 âyet bu ümmet için üzerine güneşin doğup battığı herşeyden daha hayırlıdır. Birincisi: «Allah size bilmediklerinizi açıkça bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tevbe-lerinizi kabul etmek ister. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» (Nisa, 26)
İkincisi: «Allah sizin tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar da sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.» (Nisa, 27)
Üçüncüsü : «Allah (teklifleri) sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.» (Nisa, 28) âyetleridir. İbn Cerîr kalan beş âyet-i kerîme için Abdullah îbn Mes'ûd'un sözünü —yani onun zikrettiği beş âyeti— aynen zikreder.
Hâkim, Ebu Nuaym tarîkıyla... îbn Ebu Müleyke'den İbn Abbâs'ın: Nisa sûresini benden sorun, zîrâ Kur'an-ı Kerîm'i ben, daha küçükken okumuşumdur, dediğini rivayet eder ve bu hadîs Buhârî ve Müslim'in şartHrına göre sahihtir, fakat tahrîc etmemişlerdir, der.
(Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla)
1 — Ey insanlar; sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınızdan korkun. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan korkun da, akrabalık bağını kesmekten sakının. Muhakkak ki Allah; sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.
İlk Yaratılış
Allah Teâlâ yaratıklarına kendisinden korkmalarım —ki bu korkma; eşi ve ortağı olmayan tek Allah'a ibâdet ve kulluktur— emrediyor, kendilerini bir tek nefisten Âdem (a.s.) den, yarattığı gücüne, kudretine dikkatleri çekiyor. Ondan da eşini Havva (a.s.) yi var ettiğini bildiriyor. Allah Teâlâ Hz. Havva'yı, Hz. Âdem uyurken onun sol arka kaburga kemiğinden yaratmış, Hz. Âdem uyandığında Hz. Havva'yı görerek hoşlanmış ve birbirlerine ısınmış (yek diğerini yadırgamamış) lardır.
tbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre; o şöyle demiştir : Kadın erkekten yaratıldı ve Allah kadım erkeğe muhtaç kıldı. Keza erkeği topraktan (yerden) yaratan Allah onun da ihtiyâcını topraktan (yerden) kıldı. Kadınlarınızı hapsediniz. (Kadınlarınıza sahip olunuz.)
Sahîh bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur : Muhakkak ki, kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı da üst tarafıdır. Eğer onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın. Eğer ondan fay-dalanacaksan eğri olarak faydalanabilirsin.
Allah Teâlâ : «İkisinden (Hz. Âdem ve Hz. Havva (a.s.) dan) birçok erkek ve kadın (yaratan) üreten (onları sınıf sınıf, renk renk, nitelikleri ve dilleri ayrı ayrı, âlemin çeşitli köşelerine dağıtan) Rabbı-nızdan korkun. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan (O'na itaat etmek suretiyle) korkun da, akrabalık bağını kesmekten sakının.» buyuruyor.
îbrâhîm, Mücâhid ve Hasan burayı şöyle anlamaktalar : Kendisi adına senden şunu diliyorum demen gibi, Allah'tan korkun.
Dahhâk ise şöyle demektedir: Adına anlaşma ve akidler yaptığınız Allah'tan korkun. Akrabalık bağlarım kesmekten sakınarak onlara iyi davranın gidip gelin. Bu sözler îbn Abbas, Mücâhid, İkrime, Hasan, Dahhâk, Rebî' (îbn Enes) ve bunlann dışında birçoklarına aittir.
Allah Teâlâ buyuruyor:
«Allah sizin üzerinizde (sizin herbir işinizi ve durumunuzu) tam bir gözeticidir.»
Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyurur: «Ve Allah her şeye şâhiddir.» (Bürûc, 9)
Sahîh bir hadîs-i şerifte : Sanki görüyormuşun gibi Allah'a ibâdet et. Eğer sen O'nu görmüyorsan bil ki O, seni görmektedir, buyurarak herşeyi görüp gözeten Allah'ın murakabesine işaret edilmiştir. Yine bunun içindir ki; Allah Teâlâ burada yaratıkların aslının bir baba ve anneden olduğunu zikretmektedir. Böylece yekdiğerlerine sevgi besleyecekler, güçsüzlerine merhamet ve şefkat göstereceklerdir. Nitekim Sahîh-i Müslim'de Cerîr îbn Abdullah'dan rivayet edilen bir hadîs-i şerife göre; Mudar kabilesinden fakirlikleri sebebiyle eski-püskü elbiseler içinde bir grup geldiğinde; Rasûlullah (s.a.) öğle namazından sonra kalkıp halka bir hutbe îrâd etmiş; «Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınızdan korkun... Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde tâm bir gözeticidir.» âyetinden sonra: «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun. Ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.» (Haşr, 18) âyet-i kerî-me'sini tilâvet buyurarak, ashabını sadaka vermeye teşvik etmiş böylece kimisi dînâr ve dirheminden, kimisi buğdayından, kimisi de hur masından sadaka vermişti.
Müslim hadîsin tamâmını zikretmiştir.
İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri de Abdullah İbn Mes'ûd'dan Hut-bet'ül-Hâce de aynı hadîsi rivayet etmişlerdir. Orada şu ilâve vardır: Sonra üç âyet-i kerîme okudu ki «Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan... Rabbınızdan korkun...» âyeti bunlardandı.
2 — Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günâhtır.
3 — Eğer yetîm kızların haklarını gözetemeyeceğiniz-den korkarsanız; size helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz, o zaman bir tane almalısınız. Veya sahip olduğunuz câriye ile yetinmelisiniz. Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur.
4 — Kadınların mehirlerini seve seve verin. Şayet ondan bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlar iseler, onu afiyetle yeyin.
Yetim Kızların Hakkı
Allah Teâlâ, yetimler baliğ olduklarında mallarının kendilerine verilmesini emrederek, onların mallarının kendi mallarına katılarak yenilmesini yasaklıyor ve «Temizi murdara değişmeyin» buyuruyor.
Ebu Salih'ten naklen Süfyân es-Sevrî: Senin için takdir edilen helâl rızık; sana gelmeden önce acele ile haram rızka (haram nzık peşinden gitme) koşma, demiştir.
Saîd îbn Cübeyr der ki: İnsanların mallarından haram olam kendi helâl mallarınızla değiştirmeyin. Yine o şöyle diyor: Kendi helâl malınızı saçıp savurup da onların haram mallarını yemeyin.
Saîd tbn el-Müseyyeb ve Zührî de : Zayıf, çelimsiz malı vererek besili malı alma, demiştir.
İbrahim en-Nehaî Ve Dahhâk: Bozuk malı verip iyi malı alma, demişlerdir.
Süddî de şöyle der: Onlardan biri; yetimin koyunlarından semiz koyunu alır ve yerine arık koyunu koyar, sonra da; «koyuna koyun,» derdi. İyi (ayarından) dirhem alır, yerine bozuk dirhem koyarak «dirheme dirhem» derdi.
«Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin.» âyetinin tefsirinde Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Mukâtil İbn Hayyân, Süddî ve Süfyân İbn Htiseyn: Karıştırıp da hepsini (birlikte) yemeyin, demişlerdir.
«Çünkü bu, büyük günâhtır.» âyetindeki ( <^ysi\ ) kelimesini
İbn Abbâs «günâh» olarak tefsir etmiştir. İbn Merdûyeh'in Ebu Hü-reyre'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) a «çünkü bu, büyük bir günâhtır...» âyeti soruldu. Efendimiz ... büyük bir günâhtır, buyurdular. Ancak hadîsin senedinde bulunan râvîlerden, Muhammed İbn Yûnus zayıftır. İbn Abbâs'ın kavlinin benzeri Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, İbn Şîrîn, Katâde, Dahhâk, Mukâtil îbn Hayyân, Ebu Mâlik, Zeyd İbn Eşlem ve Ebu Sinan'dan da rivayet edilmiştir.
Sünen-İ Ebu Dâvûd'da rivayet edilen bir hadîs-i şerifte de bu âyetin anlamı «suçlarımızı (günâhlarımızı) ve hatâlarımızı bağışla» demektir.
İbn Merdûyeh, Ebu Uyeyne'nin kölesi Vasıl'a varan bir senedle... İbn Abbâs'tan rivayet eder ki; Ebu Eyyûb karısını boşamıştı da Rasûlullah (s.a.) ona: Ey Ebu Eyyûb, Ümmü Eyyûb'u boşamak günâhtır, buyurmuşlardı. İbn Şîrîn «hûb» kelimesinin «günâh» anlamında olduğunu söylemiştir.
Yine îbn Merdûyeh der ki: Bize Abdülbâkî'nin... Enes'ten rivayetine göre; Ebu Eyyûb, Ümmü Eyyûb'u boşamak istedi ve Rasûlullah (s.a.) dan bu konuda izin istedi. Efendimiz: «Ümmü Eyyûb'u boşamak günâhtır, onu tut (boşama), buyurdular. Bu konuda İbn Merdûyeh ve Hâkim Müstedrek'inde, Ali İbn Asım tarîkıyla... Enes îbn Mâlik'ten rivayet ederler ki; o şöyle demiştir: Ebu Talha, Ümmü Süleym'i boşamak istedi. Rasûlullah (s.a.) da ona : Muhakkak ki, Ümmü Süleym'i boşamak günâhtır, bundan vazgeç, buyurdular.
Buna göre âyet-i kerîme'nin anlamı şöyledir: «(Yetimlerin) mallarını kendi mallarınızla beraber yemeniz büyük bir günâh; büyük bir hatâdır, bundan sakının.»
Allah Teâlâ : «Eğer (kendileriyle evlendiğinizde) yetîm kızların haklarını gözetemiyeceğinizden korkarsamz; size helâl olan diğer kadınlardan ikişer... nikahlayın» buyuruyor. Sizden birinin yanında bir yetim kız bulunur da, ona mehr-i misil vermeyeceğinden korkarsa, onun dışındaki kadınlara yönelsin (ve onları nikâhlasın). Zîrâ onlar çoktur ve Allah Teâlâ bu konuda bir darlık (zorlaştırma) da koymamıştır.
Buhârî der ki: Bize İbrahim îbn Musa... Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet etti ki; birisinin (yanında) yetîm bir kız vardı. Onu kendine nikahladı. Yetîm kızın bir hurmalığı vardı ve adam burayı da kendi elinde tutuyordu. Yetîm kıza kendinden bir şey (mehir) vermemişti. Bunun üzerine «Eğer (kendileri ile evlendiğinizde) yetim kızların haklarım gözetemeyeceğinizden korkarsanız...» âyeti nazil oldu. Öyle sanıyorum ki: Kız hem bu hurmalıkta, hem de onun malında ortak idi de, demişti.
Yine Buhârî der ki: Bize Abdülazîz İbn Abdullah... Urve İbn Zü-beyr'den rivayet etti ki o, Hz. Âişe. (R. Anhâ) ye «Eğer (kendileriyle evlendiğinizde) yetîm kızların haklarım gözetemiyeceğinizden korkarsanız...» âyetini sormuş, o da şöyle demiştir : «Ey kızkardeşimin oğlu» bir yetîm kız, velîsinin evindedir ve velîsinin malında ona ortaktır. Kızın malı ve güzelliği velîsinin hoşuna gider de başkasının vereceği mehir kadar mehir vermek suretiyle onun mehrinde adaletli davranmak-sızın onunla evlenmek ister. İşte bu durumda yetîm kızların mehirle-rinde adaletli davranma ve âdet olan şekilde en yüksek mehri vermeksizin onlarla evlenmeleri yasaklanmış ve onların dışında hoşlarına gidecek kadınları nikahlamaları emredilmiştir. Urve der ki: Hz. Âişe (R. Anhâ) şöyle dedi: «Halk bu âyetten sonra Rasûlullah (s.a.) dan (yine) sordular. (Fetva istediler). Allah Teâlâ da : «Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar...» (Nisa, 127) âyetini indirdi.» Hz. Âişe (R. Anhâ) devamla : Allah Teâlâ'nın : «Nikâhlanmayı istemediğiniz yetîm kızlar hakkında...» sözüne gelince bu; sizden birinin malı ve güzelliği az olduğunda yetîm kızdan yüzçevirmesidir. Bu âyetle mallan ve güzellikleri az olduğunda onlardan yüz çevirmeleri nedeniyle adaletle olması dışında yetîm kadınlarla mal ve güzelliklerine göz dikerek evlenmekten men'edildüer.
Birden Fazla Kadınla Evlenme
Allah Teâlâ: «...İkişer, üçer ve dörder olmak üzere nikahlayın...» buyuruyor. Onlann (yetîm kızların) dışındaki kadınlardan dilediğinizi nikahlayın. Dileyen iki, dileyen dört nikâhlasın, Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Hamd, ...melekleri ikişer, üçer, dörder; kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsûstur.» (Fâtır, 1) buyuruyor ki; onlardan kiminin iki, kiminin üç ve kiminin de dört kanadı vardır. (Başka) delil olduğundan melekler için bu sayıların dışında kanat olmadığı anlaşılmaz. Bu âyette ise durum böyle değildir. Ve erkeklerin evlenebilecekleri kadın sayısı dörtle sınırlandırılmıştır ki, îbn Abbâs ve ulemanın cumhuru bu görüştedirler. Zîrâ burada makam ihsan (da bulunma, nimet verme) ve mübâh kılma makamıdır. Şayet dört kadından fazlasını aynı anda almak (nikâhlarını cem'etmek) caiz olsaydı elbette âyette zikredilirdi.
Şafiî der ki: Allah Teâlâ'nın emirlerini beyân edici olan Rasûlul-lah (s.a.) in sünneti delâlet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) dan başka hiç kimseye dörtten fazla kadım bir nikâhla toplama (aynı anda dört kadından fazlasıyla evlenme) caiz değildir. Şafiî —Allah ona rahmet eylesin— nin söylediği budur ve âlimler arasında bu konuda icmâ' vardır. Sadece Şia'dan bazılarından nakledildiğine göre; bir erkek, dörtten fazla kadını dokuza kadar nikâhı altında toplayabilir. Bazıları da sayı tahdidi koymamışlardır. Bir kısmı ise Rasûlullah (s.a.) m dörtten dokuza kadar kadınlarla evlenmesine dayanmaktadırlar. Nitekim bu husus, Buhârî ve Müslim'de sabittir. Onbir sayısına gelince : Buhârî buna şöyle bir yorum yapıp der ki: Bize Enes'den rivayet edildi ki; Rasûlullah (s.a.) onbeş hanımla evlendi, bunlardan onüçü ile zifaf vuku' buldu. Yanında (aynı zamanda) onbir tanesi bir arada bulundu. Vefatlarında dokuz hanımı vardı.
Âlimlere göre bu, ümmetinin diğer ferdlerine değil, sadece Rasûlullah (s.a.) a âit özelliklerdendir. Ve biz, ancak dört kadınla evleni-lebileceğine (dört kadının nikâhının bir erkekte toplanabileceğine) delâlet eden hadîs-i şerifleri de zikredeceğiz.
Bu Konudaki Hadîs-i Şerifler :
İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail ve Muhammed İbn Ca'ier*in... Sâlim'den, onun da babasından rivayetine göre; Ğaylân İbn Seleme es-Sekafî müslüman olduğunda, nikâhı altında on kadın vardı. Rasûlullah (s.a.) ona: İçlerinden dört tanesini seç, buyurdular. Hz. Ömer (r.a.) in zamanında Gaylân hanımlarını boşadı ve malını oğulları arasında paylaştırdı. Onun bu davranışı Hz. Ömer (r.a.) e ulaşınca: Hz. Ömer; öyle sanıyorum ki gökten gizlice haber aşıran şeytân, senin ölüm haberini alıp içine atmış. Herhalde sen çok yaşamayacaksın. Allah'a yemin ederim ki, ya kadınlarına döner (onları tekrar nikâhlar) ve malına onları döndürürsün, ya da onları ben sana mirasçı kılar Ebu Ra-ğâl'in kabrinin taşlandığı gibi senin de kabrinin taşlanmasını emrederim... dedi. (Ebu Rağâl, uğursuzluk ve zulüm için verilen bir örnektir.)
Şafiî, Tirmizî, îbn Mâce, Dârekutnî, Beyhakî ve başkaları da hadîsi bu şekliyle Ismâîl İbn Uleyye, Ğunder, Yezîd îbn Zürey, Saîd îbn Ebu Arûbe, Süfyân es-Sevrî, îsâ îbn Yûnus, Abdurrahmân İbn Muhammed el-Muharİbî, Fazl îbn Mûsâ ve bunların dışındaki hafızlar kanalıyla Ma'mer'den «İçlerinden dört tanesini seç.» sözüne kadar olan kısmını rivayet etmişlerdir. Hadîsin Hz. Ömer (r.a.) ile ilgili kısmını ise sadece İmâm Ahmed rivayet etmiştir. Bu kısım, güzel bir İlâve olmakla birlikte Tİrmizî'nin Buhârî'den nakline göre; Buhârî bu hadisi illetli görerek zayıf kabul etmiştir. Tirmizî hadîsi rivayet ettikten sonra; Buhârî'nin şöyle dediğini işittim der: Bu hadîs mahfuz değildir. Sahîh olan, Şuayb ve başkalarının Zührî kanalıyla Muhammed tbn Şüveyd'den rivayet ettiklerini; Sâlim'den, o da babasından rivayet etti ki, sakîf ten bir adam hanımlarını boşadı. Ömer de kendisine : Ya kadınlarına dönersin, ya da Ebu Rağal'in kabrinin taşlandığı gibi ben de senin kabrini taşlattırırım (ya da taşlarım), dedi.
Bu ta'lîl şüphelidir ki doğrusunu Allah bilir. Hadîsi Abdürrezzâk... Zührî'den, Mâlik de Zührî'den mürsel olarak rivayet etmişler, Ebu Zür'a da; bu daha sahihtir, demiştir.
Beyhakî der ki: Bu hadîsi bize Akîl Zührî'den rivayet etti. O da: Bu hadîs bize, Osman tbn Muhammed İbn Ebu Şüveyd'den ulaştı, dedi. Ebu Hatim ise; bunun vehm olduğunu, Zührî'nin Muhammed îbn Şüveyd'den naklen: Bize ulaştığına göre Rasûlullah (s.a.) (...) şeklinde rivayet ettiğini söyler. Beyhakî, bu hadîsi Yûnus ve İbn Uyeyne'nin Zührî'den onun da Muhammed îbn Şüveyd'den rivayet ettiğini söylemektedir. BU da Buhârî'nin ta'lîl ettiği hadîs gibidir. İmâm Ahmed'in Müs-ned'inden yukarıya aldığımız hadîsin isnâdındaki râvîler; Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre güvenilir kişilerdir. Sonra Ma'mer ve hattâ Zührî tarîkından başka kanaldan da rivayet edilmiştir.
Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ebu Ali el-Hâfız'ın... îbn Ömer'den rivayetine göre: Ğaylân İbn Seleme muslüman oldu. Yanında on kadın vardı ve onlar da onunla birlikte muslüman oldular. Rasûlullah (s.a.) öaylân'a, onlardan dört tanesini seçmesini emretti. Hadîsi Neseî de Sünen'inde bu şekilde tahrîc etmiştir. Ebu Ali îbn es-Se-ken: Hadîsi rivayette Serâr (?) îbn MÜceşşer tek kalmıştır, o da güvenilir bir râvidir, derken, îbn Maîn de onu güvenilir bulmuştur. Hadîsi Semeydâ îbn Vâhib de Serâr (?) dan rivayet etmiştir.
Beyhakî der ki: Ğaylân İbn Seleme hadîsi, bize Kays İbn el-Hâris kanalıyla Urve îbn Mes'ûd ve Safvân İbn Ümeyye'den rivayet edilmiştir.
Hadîsin delâlet ettiği hükme gelince; şayet dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmak, caiz olaydı —muslüman olduklarına göre- - Ğay-lân'ın diğer kadınlarıyla birlikte olmasına Rasûlullah müsâade buyururdu. Dördünü bırakıp diğerlerinden ayrılmasını emrettiğine göre; bu, hiçbir şekilde dört kadından fazlasıyla aynı ânda evli olmanın caiz olmadığına delâlet eder. Devam eden (eskiden nlkâhlanılmış) kadınlar hakkında durum böyle olunca, başlangıç halindeki hüküm de evleviyyetle böyledir. Allah Teâlâ doğrusunu en iyi bilendir.
Ebu Dâvûd ve İbn Mâce Stinen'lerinde Muhammed îbn Abdurrah-mân İbn Ebu Leylâ tarikiyle... Kays İbn el-Hâris'ten —Ebu Davud'un bir rivayetinde Haris îbn Kays îbn Umeyra el-Esedî'den— rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Müslüman olduğumda yanımda sekiz hanımım vardı. Bunu Rasûlullah (s.a.) a söyledim: Onlardan dördünü seç (ter-cîh et), buyurdular.
Hadîsin isnadı hasendir. Seneddeki bu gibi ihtilâf hadîsin başka şâhidleri de bulunduğu için herhangi bir zarar vemez.
îmâm Ebu Abdullah Muhammed îbn İdrîs eş-Şafiî Müsned'inde der ki: Bana İbn Ebu Zinâd'dan işiten birisinin... Nevfel İbn Muâvi-ye'den rivayet ettiğine göre; o şöyle demiştir : Yanımda beş kadın (karım) olduğu halde müslüman olmuştum. (Müslüman olduğumda beş hanımım vardı.) Rasûlullah (s.a.) bana: Dilediğin dört tanesini seç, geriye kalan birini bırak buyurdular. Hanımlarının en eskisi, yaşlı ve doğumdan kesilmiş olanı —ki 60 seneden beri benimleydi— boşadım.
Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî'nin de dediği gibi bütün bunlar, daha önce geçen Ğaylân hadîsinin sıhhatine delâlet etmektedir.
Allah Teâlâ : «Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz o zaman bir tane almalısınız. Veya sahib olduğunuz câriye ile yetinmelisiniz.» buyuruyor. Başka bir âyet-i kerîme'de de «Ne kadar isteseniz yine de kadınlar arasında adalet yapamazsınız» buyrulduğu üzere kadınların birden fazla olması halinde; aralarında adaletli dav-ranamamaktan korkarsanız, böyle bir endişesi olan kişi bir kadınla ya da odalık cariyelerle yetinsin. Zîrâ onlar arasında vâcib değildir, müs-tehabdır. Yaparsa güzeldir, yapmazsa günâhı yoktur.
Allah Teâlâ : «Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur...» buyuruyor. Bazıları —ki Zeyd îbn Eşlem, Süfyân İbn Uyeyne ve Şafiî bunlardandır— âyeti, ailenizin çoğalması için bu daha uygundur, şeklinde anlamışlardır. Bunlara göre bu, (Tevbe, 28) âyetinden alınmadır ve âyetteki ( *!>& ) fakirlik anlamınadır.
Ancak bu açıklama şüphelidir. Zîrâ hür kadınların sayılarının çoğalması ile ailenin çoğalmasından korkulacağı gibi, odalık cariyelerin sayılarının çoğalmasıyla da ailenin çoğalmasından korkulur. Bu konuda cumhûr'un kavli en sahihidir ki, buna göre anlam zulmetmemenize daha uygundur, şeklinde olacaktır.
İbn Ebu Hatim, îbn Merdûyeh ve Sahîh'inde İbn Hibbân diyorlar ki: Abdurrahmân İbn İbrâhîm kanalıyla... Hz. Âişe'nin, Rasûlullah'-dan rivayetine göre; efendimiz : «Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur» âyetini, zulmetmemenize daha uygundur, buyurmuşlardır.
İbn Ebu Hatim; babasının, bu hatalı bir rivayettir. Hz. Âişe'den mevkuf olarak rivayeti sahihtir dediğini nakleder.
İbn Ebu Hâtim'in söylediğine göre; İbn Abbâs, Hz. Âişe, Mücâhid, îkrime, Hasan, Ebu Mâlik, Ebu Rezîn, Nehaî, Şa'bî, Dahhâk, Ata el-Horasanı, Katâde, Süddî ve Mukâtil îbn Hayyân'ın (Adaletten) meyletmemenize, daha uygundur, şeklinde tefsir ettikleri'rivayet edilmiştir. İkrime merhum da Ebu Tâlib'in şiirini bu anlama delil getirmiştir. Ancak o, bu şiiri es-Sîre'de olduğu gibi nakletmiştir. İbn Cerîr bunu naklettikten sonra doğru şeklini de kaydetmiştir.
Allah Teâlâ : «Kadınların mehirlerini seve seve verin.» buyuruyor. îbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha; âyetteki ( jjb»jı ) kelimesinin mehir anlamına geldiğini, söylemiştir.
İbn İshâk şöyle der : Zührî, Urve kanalıyla Hz. Âişe'den nakleder ki; âyette geçen ( İULJI ) kelimesi, Fariza demektir. Mukâtil, Katâde ve İbn Cüreyc de aynı anlamı verirler. Ayrıca îbn Cüreyc müsemmâsını da ilâve eder.
İbn Zeyd de şöyle der : ( ;LUJ! ) arap dilinde, vâcib anlamınadır. Allah Teâlâ bu âyette kadınların ancak vâcib bir şey (mehir) mukabili nikâhlanacaklanm bildiriyor. Hz. Peygamberden sonra hiç kimseye vâcib olan mehir ödemeksizin nikahlamanın haksız yere ve yalan mehir kesmenin uygun düşmeyeceğini ifâde ediyor.
Bu konuda âlimlerin sözleri aşağı-yukarı şu anlamdadır:
Kadına mehir vermek, kesin olarak erkek üzerine vâcibtir ve bunu gönül hoşluğu ile vermelidir. Kişi nasıl hediye ve bahşişi gönül hoşluğu ile veriyorsa, kadına da mehrini aynı şekilde gönül hoşluğu ile vermesi gerekir. Mehir kesildikten sonra kadın, gönül hoşluğu ile mehrini, ya da mehrinin bir kısmını kocasına bağışlarsa koca, helâl ve temiz olarak ondan yesin. îşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ âyetin devamında: «Şayet ondan bir kısmını gönül hoşluğu ile size bağışlar iseler, onu afiyetle yeyin» buyurmuştur.
İbn Ebu Hatim der ki; Bize Ahmed İbn Sinan... Hz. Ali (r.a.) nin şöyle dediğini rivayet etti: Sizden biri birşeyden (hastalıktan) şikâyet ettiğinde hanımından üç dirhem, ya da ona yakın bir şey istesin. Onunla bal satın alsın, sonra da yağmur suyu alarak ikisini şifalı, bereketli ve âfiyetli bir ilâç halinde birleştirsin. (Satın aldığı bal ile yağmur suyunu birbirine katsın. Böylece şifalı, bereketli bir ilâç elde etmiş olur.)
Hüşeym, Seyyâr'dan o da Ebu Salih'ten rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Birisi kızını evlendirdiğinde onun önünden (kızı vermeden önce) mehrini alırdı. Allah Teâlâ bunu onlara yasakladı ve «Kadınlarınızın mehirlerini seve seve verin.» âyetini indirdi.
Bu hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr Taberî rivayet etmişlerdir.
îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Muhammed İbn İsmail'in... Abdur-rahmân İbn el-Beylemânî'den rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) : «Kadınlarınızın mehirlerini seve seve verin,» âyetini okudu. Orada bulunanlar; mehirler nedir, ey Alalh'ın Rasûlü? diye sordu. Hz. Peygamber; ailelerinin karşılıklı olarak razı ve hoşnûd olduğudur, buyurdu.
İbn Merdûyeh, Haccâc İbn Artât kanalıyla... Ömer İbn el-Hattâb'-dan rivayet etti ki, o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) hutbede üç kerre : Dul (kadın ve erkekleri) evlendirin (nikahlayın...) buyurdular. Bir adam kalktı ve; ey Allah'ın Rasûlü, onların aralarındaki mehir nedir? diye sordu. Allah'ın Rasûlü: Ailelerinin üzerinde uyuştuğu (karşılıklı razı ve hoşnûd oldukları) dur, buyurdu.
Hadîsin senedindeki İbn el-Beylemânî zayıftır ve hadîsin senedinde inkıta' vardır, (hadîs, munkatı' hadîstir.)
5 — Allah'ın sizi başına diktiği mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerini bunların geliri ile rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
6 — Öksüzleri evlenme çağına gelene kadar deneyin. O vakit kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz; mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf edip de tez elden yemeyin. Zengin olan sakınsın. Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin. Mallarını, kendilerine verdiğinizde yanlarında şâhid bulundurun. Hesâb sorucu olarak Allah kâfidir.
Yetimlerin Hakkını Gözetmek
Allah Teâlâ; bu ftyet-1 kerîme'de, insanların ticâret ve başka yollarla hayatlarının dayanağı olan mallar üzerinde beyinsizlere tasarruf (harcama) imkânı verilmesini yasaklıyor. Buradan, beyinsizlere hacr (tasarruftan men1) hükmü çıkarılır ki, bunlar da şu kısımlara ayrılır: Bazan hacr; küçüklükten dolayı olur. Zîrâ küçük (çocuğun) ifâdesi (meramım ifâde edebilmesi) alınmış (soyulmuş) tır. Bazen hacr; delilikten (delilik sebebiyle) olur. Bazı kere de akıl ve din noksanlığından olur. İflâs, kişinin borçlarla çevrilmesi (borçlarını ödemeye) yetmemesi halidir. Bu durumda alacaklılar hâkimden hacr karan almasını isterlerse hâkim onun üzerine hacr koyar.
«... mallarınızı beyinsizlere vermeyin.» âyeti hakkında Dahhâk, Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet eder : Onlar (beyinsizler) sizin oğullarınız ve kadınlanmzdır. Abdullah îbn Mes'ûd, Hakem İbn Uteybe, Hasan ve Dahhâk da; onlar, kadınlar ve çocuklardır, demişlerdir. Saîd İbn Cübeyr; onlar yetimlerdir, derken; Mücâhid, İkrime ve Katâde; onlar kadınlardır, demişlerdir.
İbn Ebu Hatim der ki: Bana babam... Ebu Ümâme'dan, Rasûlul-lah (s.a.) m şöyle buyurduğunu rivayet etti: Kocasına itaat edenler dışında kadınlar beyinsizdirler. İbn Merdûyeh hadîsi uzunca rivayet etmiştir.
İbn Ebu Hatim der ki: Müslim İbn İbrahim... Ebu Hüreyre'den «Mallarınızı beyinsizlere vermeyin» âyeti hakkında şöyle dediğini zikreder : Onlar, hadimlerdir, onlar insan şeytânlarıdır, onlar hadimlerdir.
Allah Teâlâ : «Kendilerini bunların geliri ile rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin» buyuruyor. Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet ediyor : Malını, Allah'ın sana verdiklerini ve sana geçimlik kıldığı şeyleri; karma ve çocuklarına verip de onların elindekilere bakma. Tersine malını elinde iyice tut. Malını, onların giyeceklerine, geçimlerine ve rızıklanna harcayan sen ol.
İbn Cerîr der ki: Bize İbn el-Müsennâ'nm... Ebu Musa'dan rivayetine göre; o şöyle demiştir : Üç sınıf var ki, Allah'a dua eder de Allah onların dualarına icabet etmez : Kötü huylu bir karısı olup da onu bo-şamayan adam, Allah Teâlâ: «... mallarınızı beyinsizlere vermeyin.» buyurduğu halde malını beyinsize veren adam ve birisinden alacağı olup da bu borcuna şâhid tutmayan adam.
Mücâhid «Onlara güzel söz söyleyin» âyeti hakkında; «iyilik ve sıla-i rahimde bulunun» demiştir.
Bu âyet-i kerîme aileye ve fiilen hacr altında bulunan kişilere yapılacak iyilikleri, onların giyeceklerine yapılacak harcamaları ve diğer harcamalarla güzel söz söylemeyi, ahlâkı güzelleştirmeyi düzenlemektedir.
Allah Teâlâ : «Öksüzleri evlenme çağma gelinceye kadar deneyin» buyuruyor. İbn Abbâs, Mücâhid, Hasan, Süddî ve Mukâtil İbn Hayyân âyetteki ( j£>\ ) kavlini deneme, sınama olarak anlamışlardır. «Evlenme çağına kadar» kısmını ise Mücâhid; baliğ oluncaya kadar, şeklinde anlamıştır. Ulemânın cumhuru da şöyle demişlerdir : Çocukta, bulûğa erme; bazen ihtilâm ile olur. İhtilâm; çocuğun rüyasında kendisinden çocuğun olmasını sağlayan suyu kuvvetle getiren şeyi görmesidir. Ebu Dâvûd Sünen'inde Mü'minlerin emîri Hz. Ali (r.a.) nin şöyle dediğini rivayet ediyor : Rasûlullah (s.a.) dan ezberledim ki, ihtilâm olduktan sonra yetimlik (öksüzlük) ve gün boyunca ev de dâhil olmak üzere susmak suretiyle oruç tutmak yoktur. (Cahiliye devrinde bir gün ve bir gece hiç konuşmadan durur ve bunu oruç tutma sayarlardı.)
Hz. Âişe ve sahabeden başkalarından rivayet edilen başka bir ha-dîs-i şerifte de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: «Üç kişiden kalem kaldırılmıştır, (günâhları sayılmaz) : İhtilâm oluncaya kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, ayılmcaya veya onbeş yaşını tamamlayıncaya kadar deliden. Bunu (yani onbeş yaşım tamamlama hususunu) Buhârî ve Müslim'de Abdullah îbn Ömer'den rivayet edilen şu hadise dayandırırlar : Abdullah îbn Ömer şöyle demiştir : Uhud günü beni Rasûlullah (s.a.) a gösterdiler. O sırada ondört yaşında idim. Benim harbe katılmama izin vermedi. Hendek muharebesi günü, beni Rasûlullah (s.a.) a gösterdiklerinde onbeş yaşında idim. Harbe katılmama izin verdi. Bu hadîs mü'minlerin emîri Ömer îbn Abdülazîz'e ulaşınca; bu fark, küçük ile büyük mânasındadır, dedi.
Cinsiyet organının etrafında sert kılların çıkmasının bulûğa delâlet edip etmediği konusunda ihtilâf edilmiş ve üç görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan üçüncüsünde; çocuğun müslüman veya zimmı olmasına göre hükümün değiştiği belirtilir. Eğer çocuk müslüman ise tedâvî ihtimâline binâen bulûğa delâlet etmez. Zimmîlerin çocuklarına gelince; bulûğa ermelerinin ta'cîli (acele edilmesi) sadece onları cizye ile mükellef tutmak içindir. Dolayısıyla tedâvî edilmezler ve bunlar cinsiyet organının etrafında sert kılların çıkmasıyla bulûğa ermiş sayılırlar. Sahîh olan görüş ise bunun; bütün çocuklar hakkında bulûğa delâlet etmesidir. Zîrâ bu, fıtrî bir iştir ve bütün insanlar bunda eşittirler, tedâvî ihtimâli ise uzaktır. Sonra îmâm Ahmed'in rivayet ettiği şu hadîsdeki Rasûlullah (s.a.) m fiili de buna delâlet etmektedir: Atıyye el-Kurazî şöyle der: Kurayza (muharebesi) günü bizi Rasûlullah (s.a.) a gösterdiler. Kimin kılı bitmişse öldürüldü, kılı bitmeyenler ise serbest bırakıldı. Ben kılı bitmeyenler içindeydim, beni de serbest bıraktı.
Bu hadîsin benzerini dört Sünen sahibi tahrîc ederken Tirmizî; ha-sendir, sahihtir, demiştir.
Durum gerçekten böyle olup Sa'd îbn Muâz onlar hakkında: Muharebe edenlerin (muhâriblerin) Öldürülmesi ve çocukların esîr edilmesi, hükmünü vermişti.
İmâm Ebu Ubeyd Kasım İbn Sellâm, Kitâb'ül-Ğarîb'inde şöyle diyor : Bize îbn Uleyye'nin... Hz. Ömer (r.a.) den rivayetine göre bir çocuk, şiirinde bir cariyeye yapmadığı bir şeyi yaptığım iddia etmişti. Hz. Ömer (r.a.) : Bakın ona, dedi. Baktılar ki, henüz kıl bitmemiş (kıl çıkmamış) cezayı kaldırdı. Ebu TJbeyd «İbtihâr» ı iftira etmek olarak anlamıştır. İbtihâr, kişinin «yalancı olduğu halde (yalan yere) bir kadın hakkında ona şöyle şöyle yaptım.» demesidir. Eğer bu sözünde doğru olursa buna da ibtiyâr denilir.
Allah Teâlâ : «O vakit kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz; mallarını kendilerine teslim edin.» buyuruyor. Saîd îbn Cübeyr bu âyeti; onların dinlerinde bir düzelme ve mallarını korudukları görülürse, şeklinde anlamış; bu görüş, Abdullah İbn Abbâs, Hasan el-Basrî ve birçok imamlardan rivayet edilmiştir. Fakîhler de; çocuk, dini İçin faydalı olacak (dinini uygulayabilecek) yaşa ulaştığında, üzerindeki hacr çözülür (kaldırılır) ve velîsinin elinde bulunan malı onun tarafından kendisine teslîm edilir, demişlerdir. (Buradan anlaşılıyor ki; yetimin malının kendisine teslimi için ihtilâm görmesi yetmemekte, onda olgunluğun gözlenmesi de gerekmektedir.
Alah Teâlâ : «Büyüyecekler de geri alacaklar diye onları israf edip de tezelden yemeyin» buyurarak yetimlerin mallarını zorunlu bir ihtiyâç olmadan, onlar bulûğa ermeden israf ve acele ile yenilmesini yasaklıyor ve «Zengin olan sakınsın» buyuruyor. Kim, yetimin malından müstağni ise (ona muhtaç değilse) ondan sakınsın (ifetli davransın) ve ondan hiçbir şey yemesin. Şa'bî bunun (zengin olan için yetîm malının) ölü ve kan gibi haram olduğunu söylemiştir. «Fakir olan da uygun bir şekilde yesin.)»
îbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah îbn Süleyman'ın... Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayetine göre «Zengin olan sakınsın» âyeti öksüz malı hakkında nazil olmuştur.
Eşecc ve Hârûn îbn îshâk'ın... Hz. Aişe (R. Anhâ) den rivayet ettiğine göre «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyeti; öksüz malına bakıp onu ıslâh edenin, muhtaç olması halinde ondan yiyebileceği hakkında nazil olmuştur.
Bize babam... Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : «Bu âyet yetimin velîsi (vasisi) hakkında nazil olmuştur : «Zengin olan sakınsın, fakîr olan da uygun bir şekilde (yetîm malına baktığı kadanyla) yesin.»
Bu hadîsi Buhârî de îshâk kanalıyla... Hişâm'dan rivayet etmiştir.
Fakîhler diyorlar ki: Velinin şu iki durumdan hangisi daha az ise ona göre yetîm malından yeme hakkı vardır, yaptığı hizmetin benzerinin ücreti, ya da ihtiyâcının miktarı. Eli bollaştığında yediklerini geri verirler mi vermezler mi? bu konuda iki görüş vardır :
1 — Hayır, geri vermez. Çünkü fakîr olduğu zamanda yapmış olduğu çalışmanın bir ücreti olarak yemiştir. Bu, Şafiî'nin taraftarları katında sahîh olan görüştür. Zîrâ âyet, yemeyi bedelsiz olarak mübâh kılmıştır.
îmâm Ahmed der ki; bize Abdülvehhâb... Amr İbn Şuayb'dan, jo, babasından, o da dedesinden rivayet ediyor ki, bir adam Rasûlullâh (s.a.) a; benim malım yok ve bir yetimim var (ne yapayım?), diye sordu. Rasûlullâh (s.a.) : Yetiminin malından israf etmeksizin, saçıp dağıtmaksızın, malı kökünden bitirip tüketmeksizin ve kendi malını onun malıyla karıştırmaksızın —Râvî, Hüseyn'in şüphe ettiğini, ve son olarak, kendi malını onunki ile korumaksızın dediğini bildiriyor— yet buyurmuştur.
îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc. Amr îbn Şuayb'dan, o, babasından, o da babasından rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Bir adam Rasûlullah (s.a.) a gelerek: Yanımda bir yetîm var, onun malı var, —kendisinde hiçbir şeyi yoktu— Onun malından yiyeyim mi? diye sordu. Rasûlullah (s.a.) : Uygun bir şekilde, israf etmeksizin (ye), buyurdular.
Bu hadîsi Ebu Dâvûd, Neseî ve îbn Mâce Htiseyn'den rivayet etmişlerdir.
Ebu Hâtiir, İbn Hıbbân Sahîh'inde, îbn Merdûyeh de Tefsirinde Ya'lâ İbn Mehdî tarîkıyla... Câbir*den rivayet ediyorlar ki; bir adam Rasûlullah (s.a.) a : Ey Allah'ın Rasûlü, yetimi ne için (hangi durumlarda) döveyim? diye sordu. Allah Rasûlü: Çocuğunu ne sebeble döv-müşsen (dövüyorsan) o nedenle döv. Malını onun malıyla korumaksızın ve onun malını temelden yok etmeksizin, buyurdular.
İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hasan İbn Yahya... Kasım îbn Mu-hammed'den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Bir bedevî Abdullah İbn Abbas'a gelerek; benim kucağımda (yanımda) yetimler var. Onların da benim de develerimiz var. Ben kendi develerimi (sütünden ve kılından) faydalanmaları ve binmeleri için başkalarına (geçici olarak) veriyorum. Onların sütlerinden bana ne (kadarı) helâldir? diye sordu. İbn Abbâs; kayıp olan (deve)lerini arıyor, uyuz hastalığına karşı onları katranlıyor, havuzlarını sıvıyor ve sulayıveriyorsan (develerin) nesline zarar vermeksizin ve sağmakta aşın gitmeksizin için, dedi. Bunu Mâlik Muvatta'ında Yahya îbn Saîd'den rivayet etmiştir.
Yetîm malından herhangi bir bedel verilmeden yenilmesi görüşü Atâ İbn Ebu Rebâh, İkrime, İbrahim en-Nehaî, Atıyye el-Avfî ve Hasan el-Basrî tarafından kabul edilmiş (söylenmiştir.)
2 — İkinci görüşe göre; bir bedel verilmeli, geri ödenmelidir. Zîrâ yetîm malı haramdır, ancak bir ihtiyâçtan dolayı mübâh kılınır. İhtiyâç halinde muztar olan kişinin başkasının malını yemesinde olduğu gibi bedeli geri verilir, (verilmelidir).
Ebu Bekr İbn Ebu Dünya demiştir ki: Bize İbn Hayseme'nin... Hâ-rise'den rivayet ettiğine göre; Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Ben, kendimi bu mal karşısında yetîm velîsi mesabesinde tutuyorum. Eğer zengin olursam ondan sakınır, muhtaç olursam borç alır ve elim bollaştığında da geri öderim.
Hadîsin başka bir tarîktan rivayeti de şöyledir:
Saîd îbn Mansûr... Berâ'dan rivayet ediyor, Hz. Ömer, bana dedi ki: Ben kendimi Allah'ın malı karşısında yetimin velîsi mesabesinde tutuyorum. Muhtaç olursam, ondan alır, elim genişlediğinde geri veririm. Zengin isem ondan sakınırım.
Bu hadîsin isnadı sahihtir ve Beyhakî bunun bir benzerini İbn Ab-bâs'tan rivayet etmiştir. İbn Ebu Hatim de Ali İbn Ebu Talha kanalıyla «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyet-i kerîme'sinden; borç alma kastedildiğini îbn Abbâs'tan nakleder. İbn Ebu Hatim der ki : Bu görüşün bir benzeri Ubeyde, Ebu'l-Âliye, Ebu Vâil rivayetlerin birisinde Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Dahhâk ve Süddî'den rivayet edilmiştir. Süddî tarîkıyla... «Uygun bir şekilde yesin» âyet-i kerîme'si hakkında İbn Abbâs'ın «Üç parmakla yer» dediği rivayet edilmiş olup bu söz i'tidâl ve aşırılığa kaçmadan yeme anlamına alınmalıdır.
Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan... îbn Abbas'tan rivayet etti ki; o «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin.» âyet-i kerîme'si hakkında şöyle demiştir: Onun malından yer ve yetimi gıdâlan-dınr. Tâ ki yetimin malına ihtiyâcı kalmayana dek. İbn Ebu Hatim bu görüşün Mücâhid, rivayetlerden birinde Meymûn İbn Mihrân ve Hakem'den de rivayet edildiğini söyler.
Âmir eş-Şâ'bî ise şöyle diyor: Ölü eti yemek zorunda kalanın durumunda olduğu gibi, yetîmin malından ancak zor durumda (mecbur kaldığında) yiyebilir. Bu durumda yerse (sonradan) geri öder. Bu görüş İbn Ebu Hatim tarafından rivayet edilmiştir.
îbn Vehb şöyle diyor: Bana Nâfî İbn Nuaym rivayet etti ki; o, Yahya İbn Saîd ve Rabîa'ya «Fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» âyetinden sormuş. Onlar demişler ki: Bu, yetîm hakkındadır: Eğer fakîrse fakirliği ölçüsünde ona harcar, ondan velî için bir §ey yoktur. Ancak bu izah tarzı âyetin akışına uzaktır. Zira Allah Teâlâ «(Velîlerden) zengin olan sakınsın (onlardan) fakîr olan da uygun bir şekilde yesin» buyuruyor. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de de : «Yetîmin malına; erginlik çağına erinceye kadar en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın.» (En'âm, 152). Yetîm malına ancak onu ıslâh edici olarak yaklaşınız. Ona muhtaç olursanız ondan uygun bir şekilde yersiniz, buyurulmaktadır.
Allah Teâlâ buyuruyor: «Malılarını kendilerine verdiğiniz zaman...» Onlar bulûğa erdikten sonra ve kendilerinde olgunlaşma görürseniz, işte o zaman mallarını kendilerine teslîm edin. Mallarını onlara teslîm ettiğinizde «yanlarında şâhid bulundurun».
Bu, Allah Teâlâ'nm yetîm velîlerine bir emridir : Velîler, yetimleri bulûğa erip de mallarım onlara teslîm edeceklerinde teslîm aldığım inkâr etmemesi için yanlarında şâhid bulunduracaklardır.
Allah Teâlâ: «Hesâb sorucu olarak Allah kâfîdir.» buyurur. Ye-tîmlere bakmaları halinde ve onlara mallarını teslîm durumunda velîlerden hesâb sorucu, onları murakabe edici ve şâhid olarak Allah Teâlâ kâfîdir. Teslîm ettikleri mallar tâm ve eksiksiz mi, yoksa noksan ve eksik mi, işleri karıştırılıp hesabı birbirine katılmış mı? Bunların hepsini Allah. Teâlâ bilir. İşte bunun içindir ki, Müslim'in Sahîh'indeki bir hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Ey Ebu Zerr, ben seni zayıf görüyorum ve kendim için sevip istediğimi senin için de seviyorum. İki (kişi) üzerine asla emir olma ve yetîm malına velî olmaktan kesinlikle sakın.
7 — Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında kadınlara da bir pay vardır. Bunlar; az veya çok farz kılındığı şekilde bir paydır.
8 — Mîrâs taksim olunurken; yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa, onları da rızıklandırın. Hem de güzel söz söyleyin.
9 — Arkalarında küçük ve âciz çocuklar bıraktıkları takdirde, (çocuklar için) endîşe edecek olanlar, haksızlıktan çekinsinler. Allah'tan sakınsınlar ve sözü de dosdoğru söylesinler.
10 — Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.
Veraset Hükümleri
Saîd İbn Cübeyr ve Katâde diyorlar ki: Müşrikler malı sadece büyük erkeklere bırakıyorlar, kadın ve çocuklara mîrâs olarak hiçbir şey vermiyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır...» âyetini indirdi. Allah'ın hükmü karşısında hepsi müsavidir, ölüye nisbetle; akrabalık, kan-ko-calık ve hısımlık gibi, yakınlığa göre Allah'ın koymuş olduğu hisselerinde farklılık olsa bile, vâris olma konusunda hepsi eşittirler, hısımlık (el-Velâ) da mirasta nesebden olan akrabalık gibidir.
îbn Merdûyeh'in İbrahim İbn Herâse kanalıyla... Cabîr'den rivayetine göre; Ümmü Kücce Rasûlullah (s.a.) a gelerek; ey Allah'ın Ra-sûlü, benim iki kızım var, babaları öldü ve hiçbir şeyleri yok, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarında erkeklere bir pay vardır...» âyetini indirdi. Bu hadîs-i şerif mirasa dâir olan iki âyetin tefsirinde başka bir siyak ile gelecektir. Allah en iyisini bilir.
Allah Teâlâ buyuruyor: «... Mîrâs taksim olunurken... hazır bulunursa...» Burada maksadın vâris olmayan akrabalar mîrâs taksim olunurken hazır bulunursa... şeklinde olduğu söylenir. «Mîrâs taksim olunurken yakınlar, yetimler ve miskinler hazır bulunursa...» onlara da ölünün terekesinden bir miktar verilsin. Bu, İslâm'ın başlangıcında vâcib idi. Müstehab olduğu da söylenmiştir. Bu âyetin (hükmünün) neshedilip neshedilmediği konusunda iki görüş vardır : BUhârî, Ahmed İbn Humeyd tarîkıyla... İkrime'den «Mîrâs taksim olunurken, yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa...» âyeti hakkında îbn Ab-bâs'ın; bu âyet muhkemdir, mensûh değildir, dediğini rivayet etmiş, buna Saîd de İbn Abbâs'tan rivayetle tâbi olmuştur.
îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Kâsım'm... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, bu âyet durmaktadır, kendisiyle amel edilir, demiştir. Sevrî de İbn Ebu Necîh'den, Mücâhid'in bu âyet-i kerîme hakkında: O, mîrâs ehline gönülleri razı oldukça vâcibtir, dediğini nakleder. Abdullah İbn Mes'ûd, Ebu Mûsâ, Abdurrahmân îbn Ebu Bekr, Ebu'l-Âliye, Şa'bî, Hasan el-Basrî, îbn Şîrîn, Saîd îbn Cübeyr, Mekhûl, İbrahim en-Nehaî, Atâ İbn Ebu Rebâh, Zührî ve Yahya îbn Ya'mer'den de bunun vâcib olduğu rivayet edilmiştir.
İbn Ebu Hatim, Saîd ibn el-Eşecc kanalıyla... Muhammed İbn-Sî-rîn'den nakleder ki, o şöyle demiştir:
Ubeyde bir vasiyeti üstlendi ve bir koyunun kesilmesini emrederek bu âyetin sahiplerine (bu âyeti duyanlara) yedirdi ve şöyle dedi: Eğer bu âyet olmasaydı bu, benim malımdan olurdu.
Mâlik kendisinden tefsir sahasında rivayet edilen toplu bir cüz'de el-Zührî'den rivayetle şöyle demiştir: Malı taksim edildiği sırada Mus' ab'ın malından Urve'ye de verilmişti. Zührî bunun muhkem olduğunu söyler.
Mâlik, Abdülkerîm'den Mücâhid'in : O gönül hoşluğu ile olduğu sürece vâcib olan bir haktır, dediğini nakleder. Bu âyetin, (terekesinden) onlara (yakınlar, yetimler, miskinler) verilmesinin vasiyet edilmesini emrettiği görüşünde olanları zikredelim:
Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Cüreyc... Esma Bint Abdurrahmân ve Kasım îbn Muhammed'den rivayet etti ki; Abdurrahmân İbn Ebu Bekr'in oğlu Abdullah, babası Abdurrahmân'ın mîrâsuu bölüştürdü. Hz. Âişe henüz hayattaydı. Esma ve Kasım derler ki: Evde babasının malından vermedik yakın ve miskin bırakmadı ve «Mîrâs taksim olunurken, yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa...» âyetini okudu. Kasım anlatıyor: Bunu İbn Abbâs'a anlattım. O : İsabet etmemiş (doğru yapmamış) buna hakkı yoktu. Bu, ancak vasiyete bağlıdır ve bu âyet-i kerîme vasiyyet hakkındadır. (Eğer) ölen kişi dilerse onlara (malından verilmesini) vasiyet eder.
Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.
Bu âyetin bütünüyle mensûh olduğunu söyleyenleri, zikredelim:
Süfyân el-Sevrî, Muhammed İbn Sâib el-Kelbî'den... İbn Abbâs'm «Mîrâs taksim olunurken yakınlar... hazır bulunursa...» âyeti men-sûhtur, dediğini nakleder. İsmâîl İbn Müslim de Katâde vasıtasıyla İbn Abbâs'tan «Mîrâs taksim olunurken yakınlar... hazır bulunursa...» âyetinin kendinden sonra gelen «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında, Allah size şöyle emir buyuruyor...» (Nisa, 11) âyeti ile neshe-dildiğini nakleder.
Avfî de «Mîrâs taksim olunurken yakınlar... hazır bulunursa...» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle şöyle diyor: Bu, ferâiz hakkındaki âyet nazil olmadan önceydi. Allah bundan sonra ferâizi indirdi ve her hak sahibine hakkını verdi. Böylece sadaka, ölen kişinin belirttiği kısımda kalmış oldu.
Bunları îbn Merdûyeh rivayet etmiştir.
îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize Hasan İbn Muhammed... İbn Abbâs'tan rivayet etti ki: «Mîrâs taksim olunurken yakınlar, yetimler ve miskinler de hazır bulunursa...» âyetini mîrâs âyeti neshetmiştir. Böylece ana-baba ve akrabaların bıraktıklarından az ya da çok herkes nasibine kavuşmuş oldu.
Yine İbn Ebu Hâtim'den: Bize Üseyd İbn Âsim... Saîd îbn el-Mü-seyyeb'den rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Bu âyet mensühtur. Bu uygulama ferâizden önceydi. Kişinin bıraktığı maldan bölüştürme sırasında hazır bulunduklarında yetimlere, fakirlere, miskinlere ve akrabalara da verilirdi. Sonra Allah Teâlâ bir hak sahibini kendi hakkına kavuşturdu. Ancak ölen kişi, malından akrabalarından dilediğine vasiyette bulunabilir.
Mâlik de... Saîd İbn el-Müseyyeb'den rivayetle : «Bu âyet mensûh olup mîrâs ve vasiyyet âyetleri ile neshedilmiştir.» demiştir.
İkrime, Ebu'ş-Şa'sâ, Kasım İbn Muhammed, Ebu Salih, Ebu Mâlik, Zeyd İbn Eşlem, Dahhâk, Ata el-Horasânî, Mukâtil İbn Hayyân ve Rabîa İbn Ebtr ^bdurrahmân'dan rivayet edildiğine göre; onlar da bu âyetin nıensûh olduğunu söylemişlerdir. Bu, fakîhlerin cumhurunun, dört imâm ve ashabının- mezhebidir.
Burada İbn Cerîr el-Taberî'nin tercih ettiği ve gerçekten garîb bir söz vardır ki; özet olarak şöyledir: Ona göre âyet şöyle anlaşılır : Va-siyyet malının taksiminde ölünün yakınları hazır bulunursa onlara da mirastan verin. Orada hazır bulunan yetimlere ve miskinlere ise güzel söz söyleyin.
Uzun bir ibare ve tekrarlardan sonra onun anlatmaya çalıştığı mânâ budur ki şüphelidir. Doğrusunu Allah bilir.
İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî şöyle demiştir:
«Taksim olunurken, yakınlar... hazır bulunursa...» âyetinde söz konusu olan mîrâs taksimidir. Birçokları da böyle söylemişlerdir. Mânâ; Ebu Ca'fer İbn Cerîr'in izahına göre değil, buna göredir. Bu takdirde şöyle mânâ verilecektir: Akrabalardan vâris olmayan fakirler, yetimler ve miskinler fazlaca bir malın taksiminde hazır bulunduklarında onların da gönülleri çeker, şunun ve bunun aldığını görünce, kendilerine bir şey verilmediği için ümitlerini keserler. Bu sebeple lutufkâr ve rahîm olan Allah; bir iyilik, bir sadaka ve bir ihsan olmak üzere onlara orta hallice bir şey verilmesini emretmiştir.
Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de de : «Her biri mahsûl verdiği zaman mahsûlünden yeyin, hasâd edildiği gün de hakkını verin.» (En'âm, 141) buyurarak muhtaçlar ve darlık çekenler görürler korkusuyla malı gizlice bir yerden bir yere nakledenleri yermektedir. Bahçe sahiplerinden haber verirken de şöyle buyurur: «Hani sabah olunca onu mutlaka devşireceklerine ve biçeceklerine yemîn etmişlerdi... ve gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Sakın bugün hiçbir yoksul çıkmasın karşımıza ve oraya girmesin diye.» (Kalem, 17, 23, 24)
Yine Allah Teâlâ buyurur ki: «Allah onları yere batırmıştır* Ve kâfirlere de bunun benzerleri vardır.» (Muhammed, 10)
Kim Allah Teâlâ'nın kendi üzerindeki hakkım inkâr ederse, Allah o kimseyi en kıymetli malında cezalandırır. Bunun içindir ki, bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur : Bir mala sadaka karışınca (sadaka olarak verilmesi gereken kısım verilmez de içinde bırakılırsa) o malı mutlaka bozar. Sadakasının verilmemesi o malın bütünüyle mahvolmasına sebep olur.
. «Arkalarında küçük ve âciz çocukları bıraktıkları takdirde (çocuklar için) endîşe edecek olurlar...» âyet-i hakkında Abdullah İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha diyor ki: Bir adam ölüm halinde olur, başka bir adam da onuri vârislerine zarar verecek bir vasiyette bulunduğunu duyar. İşte âyet bunlar hakkındadır. Allah Teâlâ vâsiy-yeti duyan kişinin Allah'tan korkmasını, ölüm halinde olanı doğrultmasını, doğruya iletmesini emretmiştir. O kişi vârislere bakmalıdır. Kendi vârislerinin telef olmasından korktuğunda, onlara ne yapılmasını seviyor ve istiyorsa karşısındakine de o yolu göstermelidir. Mücâ-hid ve birçokları da böyle söylemişlerdir.
Buhârî ve Müslim'deki bir hadîs-i şerife göre; Rasûlullah (s.a.) hasta halinde iken ziyarete gittiği Sa'd İbn Ebu Vakkâs'm yanma girdiğinde; Sa'd kendilerine: Ey Allah'ın Rasûlü, ben varlıklı biriyim. Bir tek kızımdan başka vârisim yok. Malımın üçte ikisini tasadduk ede-, yim mi? diye sordu. Efendimiz : Hayır, buyurdular. Ya yarısını? sorusu-" na da hayır cevabını veren Hz. Peygamber, onun, ya üçte birini? sorusuna da : Üçte bir mi, üçte bir çoktur, cevâbını verdi ve : Vârislerini zengin olarak bırakman, onları insanların verdikleri ile geçinen muhtaçlar olarak bırakmandan elbette daha iyidir, buyurdular.
Sahîh bir hadîste Abdullah İbn Abbâs şöyle demiştir : Keski insanlar üçte biri, dörtte bire indirmiş olsalardı. Çünkü Rasûlullah (s.a.) üçte bir (mi?) üçte bir çoktur, buyurmuşlardır.
Fakîhler de şöyle diyorlar: Şayet ölünün vârisleri zengin iseler; onun vasiyyetinde üçte biri aşması, fakîr iseler üçte birden az vasiyyet etmesi müstehab olur.
Şöyle de denilmiştir: «Arkalarında küçük ve âciz çocuklar bıraktıkları takdirde (çocuklar için) endîşe edecek olanlar haksızlıktan çe-kinsinler. Allah'tan sakınsınlar...» âyetini şöyle anlamak lâzımdır: «Yetimlerin mallarına dokunma hususunda Allah'tan sakınsınlar.» Nitekim başka bir âyette de : «Büyüyecekler de geri alacaklar diye israf edip de tez elden yemeyin» buyrulmaktadır.
Bu açıklama İbn Cerîr tarafından Avfî kanalıyla İbn Abbâs'tan nakledilmiş olup, güzel bir görüştür. Bunu ta'kîb eden âyette yetimlerin malım yeme hakkında vârid olan tehdîd de bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Anlatılmak istenen şudur: Kendinden sonraki nesline nasıl davranılmasını istiyorsan, insanların nesillerine de onların işlerini üstlendiğinde aynı şekilde davran. Sonra bil ki; yetim malını zulümle yiyen, ancak karnına ateş doldurmuş olur. İşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ: «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler karınlarına sadece ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.» buyuruyor. Yetimlerin mallarım sebepsiz yere yiyenler ancak kıyamet günü karınlarında tutuşup alevlenecek bir ateş yemiş olurlar.
Buhârî ve Müslim'de Süleyman îbn Bilâl kanalıyla... Ebu Hüreyre' den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûlullah (s.a.) şöyle.buyurmuşlardır : Cezayı gerektiren yedi şeyden sakının (uzaklasın). Ey Allah'ın Rasûlü, nedir onlar? diye sordular. Şöyle karşılık verdi: «Allah'a ortak koşmak, sihir, hak ile olması dışında Allah'ın haram kıldığı bir nefsi (kimseyi) Öldürmek, faiz yemek, yetîm malı yemek, harpte yüz çevirip kaçmak, suçsuz mü'min kadınlara iftira ile zina isnâd etmek.
İbn Ebu Hatim diyor ki: Bize babam'ın... Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Biz, ey Allah'ın Rasûlü İsrâ gecesi (Mi'râc gecesi) ne gördün? diye sorduk. Şöyle buyurdular: -
Beni götüren, Allah'ın yaratıklarının çok olduğu bir yere götürdü. Oradaki bir adamın deve dudakları gibi dudakları .vardı ve onların başında görevliydi. İnsanlar oradakilerden birinin derisini soyuyorlar, sonra ateşten bir kaya getiriliyor ve onlardan birinin ağzına konuluyor da ateş altından çıkıyordu. Bunun üzerine böğürüyor ve haykırıyor-lardı. Ben : Ey Cibril, kim bunlar? diye sordum. Bunlar yetimlerin mallarını zulümle yiyenlerdir. Böylece karınlarına ateş doldurulmuş oldular. Onlar çılgın ateşe gireceklerdir, diye cevâb verdi.
Süddî diyor ki: Yetîm malı yiyen kişi kıyamet günü ağzından, kulaklarından, burun ve gözlerinden alevler çıkar halde diriltilecek. Onu gören, onun yetîm malı yediğini bilecektir.
Ebu Bekr İbn Merdûyeh diyor ki: Bize İshâk İbn İbrahim İbn Zeyd... Ebu Berze'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Kıyamet günü bir kısım insanlar ağızlarından ateşler çıkarak dirilti-leceklerdir. Bunlar kimler ey Allah'ın Rasûlü? diye soruldu. Efendimiz, Allah Teâlâ'nın : «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler...» sözünü görmedin mi? buyurdular.
Hadîsi İbn Ebu Hatim Ukbe'den İbn Hibbân da Sahîh'inde... Ukbe İbn Mükerrem'den rivayetle tahrîc etmişlerdir.
tbn Merdûyeh diyor: Bize Abdullah İbn Ca'fer... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: İki güçsüzün —ki onlar kadın ve yetimdir— malı vebâlli kılındı. Rasûlullah (s.a.) bununla; size onların malından uzaklaşmanızı tavsiye ederim, demek istemiştir.
Daha önce Bakara sûresinde de geçtiği gibi, Atâ İbn Sâib kanalıyla... îbn Abbas'tan nakledildiğine göre; şöyle demiştir: «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler...» âyeti indirilince; yanında yetîm bulunanlar gidip yiyeceklerini ve içeceklerini yanlarındaki yetimlerin malından ayırdılar. Yetîmİn yiyecek ve içeceğinden bir şey arttığında bunu saklıyor veya yetîm onu yeyinceye, ya da bözuluncaya kadar bekliyorlardı. Bu, onlara zor ve ağır gelmeye başladı, durumu Rasûlullah (s.a.) a aktardılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için ıslâhta bulunmak hayırlıdır.» (Bakara, 220) âyetini indirdi. Râvî anlatıyor: Bunun üzerine onlar; yetimlerin yiyeceklerini kendi yiyeceklerine, içeceklerini kendi içeceklerine karıştırdılar.
11 — Çocuklarınızın, mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe iki dişinin hissesi kadardır. Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakılan malların üçte ikisi onlarındır. Şayet kız tek ise, yansı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana ve babadan herbirine bırakılan malın altıda biri; çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri, anasmındır. Kardeşleri varsa o vakit altıda biri arasınındır. Bu hükümler ölenin borcu ödenip yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar Allah'ın koyduğu farzlardır. Doğrusu Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
Mirasta Erkeğe İki Pay, Kadına Bir Pay
Bu ve bundan sonraki âyet ile bu sûrenin son âyeti ferâiz ilmine 'dair âyetlerdir. Ferâiz ilmi; bu üç âyetten çıkarılmıştır. Ferâize dâir vârid olan hadîsler ise bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Bu âyetlerin tefsiri sadedinde olanları buraya alacağız. Ancak meselelerin anlatılması, ihtilâflar, delilleri ile imamlar arasındaki münâkaşaların yeri «Ahkâm» kitabıdır. Yardım istenecek sadece Allah'tır.
Ferâiz'i öğrenmeyi teşvik sadedinde hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Bunların en önemlileri işte şunlardır: Ebu Dâvûd ve îbn Mâce, Abdur-rahmân îbn Ziyâd kanalıyla... Abdullah îbn Amr (r.a.) dan naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: İlim üçtür. Bunların dışında kalanlar fazlalıktır: Ya muhkem âyet, ya sabit ve kâim sünnet ya da adaletli bir fariza.
Ebu Hüreyre'den rivayete göre de Rasûlullah (s.a.) şöyle buyu^ rurlar: Ey Ebu Hüreyre, ferâiz öğrenin ve öğretin. Zîrâ o, ilmin yansıdır. Unutulacak ve ümmetimden ilk sökülüp atılacak olan da ferâiz olacaktır.
Hadîsi İbn Mâce rivayet etmişse de isnadında zayıflık vardır. Bu hadîs Abdullah İbn Mes'ûd'dan ve Ebu Saîd'den de rivayet edilmiş olup her iki rivayet de şüphelidir.
İbn Uyeyne der ki: Rasûlullah (s.a.) ferâiz'i, ilmin yarısı olarak isimlendirmiştir. Zîrâ bu, bütün insanların başına gelecektir.
Buhârî, bu âyetin tefsirinde der ki: Bize İbrâhîm İbn Musa'nın... Câbir İbn Abdullah'tan rivayetinde o, şöyle demiştir: Ben hastalandığımda; Selime oğullarının yanındayken Rasûlullâh (s.a.) ve Ebubekir yürüyerek beni ziyarete geldiler. Rasûlullah (s.a.) beni, hiçbirşeyi ak-letmez halde bulmuş, su istemiş, abdest almış ve benim üzerime de su serpmiş. Ben ayıldım ve sordum: Ey Allah'ın Rasûlü, malımı ne yapmamı emredersiniz? Bunun üzerine «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır...» âyeti nazil oldu.
Hadîsi Müslim ve Neseî de Haccâc İbn Muhammed el-A'ver'den, o da îbn Cüreyc'den rivayet etmişlerdir. (Hadîsçilerden) bir cemâat da Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla aynı hadîsi Câbir'den naklederler.
Bu âyetin nüzul sebebine dâir yine Câbir'den rivayet edilen bir diğer hadîs şöyledir:
İmâm Ahmed diyor : Bize Zekeriyyâ İbn Adiyy'in... Câbir'den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Sa'd İbn Rebî'in hanımı Rasûlullah (s.a.) a geldi ve; ey Allah'ın Rasulû, bu ikisi Sa'd İbn Rebî'in kızlarıdır. Babalan Uhud'da sizinle birlikte şehîd edildi. Amcaları bunlann mallarını aldı ve bunlara hiçbir mal bırakmadı. Bunlar, ancak mallan olursa nikâhlanacaklar, dedi. Allah Rasûlü : Bu konuda Allah hüküm verir, buyurdular.
Câbir devamla şöyle anlatır: Mîrâs âyeti nazil oldu ve Rasûlullah (s.a.) kızların amcalanna haber gönderip çağırttı ve : Sa'd'ın iki kızma üçte iki, annelerine sekizde bir ver. Kalanı senindir, buyurdu.
Hadîsi Ebu Dâvûd, Tirmizî ve îbn Mâce değişik tarîklerden ve Abdullah İbn Muhammed İbn Ukayl'den rivayet etmişler, Tirmizî; bunu sadece onun hadîsinden biliyoruz, demiştir.
İlerde geleceği gibi, birinci Câbir hadîsinin, bu sûrenin son âyetinin nüzul sebebi olduğu açıktır. Zîrâ onun sadece kız kardeşleri vardı. Kızları, mirasçı olarak babası ve erkek evlâdı da yoktu. Birinci Câbir hadîsini Buhârî'ye uyarak buraya aldık. Zîrâ o, bu âyetin tefsirinde hadîsi zikretmiş. İkinci Câbir hadîsi, bu âyetin nüzul sebebi olmaya daha muvafıktır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ: «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor : Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır» buyuruyor. Onlar hakkında adaletli davranmanızı emrediyor. Zîrâ Cahiliye devri halkı mîrâsın tamâmını erkeklere bırakır, kadınlara hiçbir şey vermezlerdi. Mirasta hakkı olma bakımından Allah Teâlâ aralarında eşitliği emretmiş; ancak iki sınıf arasında fark gözeterek, erkeğe, iki dişinin hissesini vermiştir. ■ Zîrâ erkek nafaka, külfet zahmetinden dolayı daha muhtaçtır. Erkek ticâret ve kazanç meşakkatleriyle boğuşmak zorundadır. O halde kadının aldığının iki mislinin ona verilmesi uygun olacaktır.
Ebu'l-Kâsım Abdurrahmân İbn Abdullah «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında, Allah Teâlâ size şöyle emir buyurur: Erkeğe, iki dişinin hissesi kadardır» âyetinden şu neticeyi çıkarır : Allah Teâlâ yaratıklarına karşı babanın oğluna acımasından, merhametinden daha fazla merhametlidir ki ana-babaya çocukları hakkında emirde bulunmuştur. Kaldı ki, kendisi de kendi zâtının, onlar (çocuklar) hakkında ana-babalarından daha merhametli olduğunu bilmektedir. Nitekim sahih bir hadîs-i şerîf'te anlatıldığına göre, Hasûlullah (s.a.) esîr bir kadının çocuğunu aradığını gördü. Kadın çocuğunu bulunca hemen aldı, göğsüne yapıştırdı ve emzirdi. Rasûlullah (s.a.) ashabına: Ne dersiniz, gücü yettiği halde bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? diye sordu. As-hâb-ı kiram; hayır, ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Efendimiz : Allah'a ye-mîn ederim ki Allah Teâlâ kullarına, bu kadının çocuğuna karşı merhametinden daha fazla merhametlidir, buyurdu.
•Buhârî burada der ki: Bize Muhammed İbn Yûsuf'un... İbn Ab-bâs'tan rivayetine göre; o şöyle demişti: (Daha önceleri) mal çocuğa kalır, ana-baba. için de vasiyyette bulunulurdu. Allah bunlardan dilediğini (sevdiğini) neshetti (kaldırdı da) erkeğe; iki dişinin hissesini, ana-babadan herbirine altıda bir ve üçte bir, kadına sekizde bir ve dörtte biri, kocaya da yarım ve dörtte biri verdi.
İbn Abbâs'tan naklederek Avfî: «Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında; Allah size şöyle emir buyuruyor: Erkeğe iki dişinin hissesi kadardır» âyeti hakkında şöyle der:
Allah'ın farz kılmış olduğu ferâiz, erkek çocuk, kız çocuk ve ana-babanın (mirastaki hisselerini beyân eden) âyetler nazil olunca bu; halkın ya da bazılarının hoşuna gitmedi ve dediler ki: Kadına dörtte bir, ya da sekizde bir, kız çocuğuna yarı veriliyor. Küçük çocuğa da veriliyor. Halbuki bunlann hiçbiri insanlarla harbetmez, ganimet kazanmaz. Ama bunu konuşmayın. Herhalde Allah Rasulü bunu unutuyor, ya da biz söylersek değiştirilir. Diğer bir kısmı da şöyle konuştular: Ey Allah'ın Rasûlü, biz kız çocuğuna babasının bıraktığı mirasın yarısını veriyoruz. Halbuki o, ata binmez ve (düşman olan) halkla savaşmaz. (Küçük) çocuğa da mîras veriyoruz. Halbuki bu da bir işe yaramaz. Onlar câhiliye döneminde böyle yapıyor ve sadece (düşman) kavimle harp edebilenlerle dâima büyüğe, mîrâs veriyorlardı.
Hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr de rivayet etmişlerdir.
Allah Teâlâ : «Eğer kadınlar ikinin üstünde ise, bırakılan malların üçte ikisi onlarındır» buyuruyor. Son âyetteki iki kız kardeş hakkındaki hükümden anlaşıldığına göre; buradaki üçte iki, İki kız çocuğu hakkındadır. Allah Teâlâ o âyette iki kız kardeşe üçte iki hisse vermiştir. İki kız kardeş, mirastan üçte iki hisseye sahip olduğuna göre, iki kızın da üçte iki hisseye evleviyetle sahip olmaları gerekir. Nitekim daha önce geçen Câbir hadîsinde Rasûlullah (s.a.) in, Sa'd İbn Rebî'in iki kızına üçte iki hisse verilmesine hükmettiğini görmüştük. Kitâb ve sünnet buna delâlet etmektedir. Allah Teâlâ yine: «Şayet kız tek ise, yarısı onundur» buyurmaktadır. Eğer iki kız için mîrâsm yarısı olsaydı; Allah Teâlâ bunu belirtirdi. Tek başına bir kız için hüküm konulduğuna göre bu; iki kızın, üç mesabesinde olduğuna delâlet eder. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ «Ana-babadan herbirine, bırakılan malın altıda biri.» buyuruyor. Ana-babanın mirastaki durumları şöyledir:
1 — Ana-baba çocuklarla birlikte mirasçı olurlar. Bu durumda onlardan her birine altıda bir hisse düşer. Ölenin sadece bir tek kızı varsa, malın yansı onundur. Ana-babadan her birerine altıda bir hisse vardır. Kalan altıda biri de, baba asabe olarak alır. Babanın hissesi böylece hem kendi hissesi ve hem de asabe olarak aldığının toplamıdır.
2 — Ana-baba tek olarak mirasçı olurlar, (başka mirasçı bulunmazsa) bu durumda anne üçte bir alır. Kalana, baba tek asabe olarak sahip olur. Böylece baba, ananın hissesinin iki mislini almış olur, ki bu da üçte ikidir. Bu durumda onlarla birlikte koca ya da kadın bulunursa koca yan, kadın da dörtte bir alır. Koca ve kadın hisselerini aldıktan sonra, annenin ne alacağı, konusunda âlimler ihtilâf etmişler ve üç görüş ileri sürülmüştür.
a — Anne, iki meselede, kalanın üçte birini alır. Zîrâ kalan, ona göre mîrâsın tamâmıdır. Allah Teâlâ ana-babaya verilenin yarısını vermiştir. O halde anne, kalanın üçte birini, baba da üçte ikisini alır. Bu, Hz. Ömer, Hz. Osman ve kendisinden gelen iki rivayetin sahihinde Hz. Ali'nin kavilleridir. Abdullah îbn Mes'ûd ve Zeyd İbn Sabit de bununla fetva vermişlerdir. Fukahâ-i SeVa'nın, dört imâmın ve Cum-hûr-u ulemânın da görüşü böyledir.
b — «Çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri anasımndır» âyeti, hükmü umûmî olduğuna nazaran anne, bütün malın üçte birini alır. Âyet-i kerîme, ölenin ana ile birlikte koca yada karı olmasından daha geneldir. Bu görüş İbn Abbâs'ındır. Hz. Ali ve Muâz îbn Cebel'den de bu görüşün benzeri rivayet edilmiştir. Şu-reyh ve Dâvûd îbn Ali ez-Zâhirî bununla fetva verirler, el-İ'câz fi ilm'il -Ferâiz adlı eserinde İmâm Ebu'l-Hüseyn Muhammed İbn Abdullah İbn Lebb£n el-Basrî de bu görüşü tercih etmiştir.
Ancak bu görüş şüphelidir, hattâ zayıftır. Zîrâ âyetin zahirinden terikenin tamamında tek kalmdığındaki durum anlaşılır. Bu meselede ise koca ya da karı hissesini alır, geriye kalan sanki terikenin tamamı olmuş olur ve daha önce de geçtiği üzere anne de bunun üçte birini alır.
c — Kan ile birlikte mîrâsçı olduğunda bütün malın üçte birini alır. Kan dörtte bir alacaktır ki, bu da on ikide üç eder. Anne de üçte bir alır ki, bu da onikide dört eder. Baba için de beş kalır.
Koca ile mîrâsçı olduğunda İse şayet bütün malın üçte birini alırsa babadan daha fazla almış olacağından dolayı kalanın üçte birini (sü-lüs'ül-bâkî) alır. Bu durumda mesele altın üzerinden yapılır, yarısı kocaya, kalanın üçte biri bir hisse olarak anneye, bundan sonra kalan da iki hisse olarak babaya verilir.
Bu görüş Muhammed İbn Sîrîn'den nakledilmiş olup ilk iki görüşün birleştirilmişidir. Bir şekilde onlardan her birerine uygun düşmektedir. Ancak bu görüş de zayıftır. Sahîh olan birinci görüştür. Allah en doğrusunu bilendir.
3 — İster ana-baba bir, ister baba bir ve isterse ana bir olsun erkek kardeşlerle birlikte mîrâsçı olmalan durumu: Bu kardeşler baba ile birlikte mîrâsdan bir şey alamazlar, ama annenin hissesini üçte birden altıda bire düşürürler. Onlar varsa anneye altıda bir verilir. Ananın ve babanın dışında başka vâris yoksa baba, kalanı da alır.
Zikrettiğimiz üzre iki erkek kardeş, cumhura göre kardeşler hükmündedir.
Beyhakî, İbn Abbâs'ın kölesi Şu'be kanalıyla îbn Abbâs'tan nakleder ki o, Hz. Osman'ın yanma girmiş ve; iki erkek kardeş annenin üçte bir almasını engellemez. Zîrâ Allah Teâlâ: «Kardeşleri varsa...» buyuruyor. Senin kavminin dilinde iki kardeş (Ehavân), kardeşler (İhve) anlamında değildir, demiş. Hz. Osman da: Ben, benden öncekileri, ülkede yaygın olan uygulamayı ve insanların tevarüs edegeldikleri şeyleri değiştiremem, diye cevap vermiştir.
Bu hadîsin sıhhati de şüphelidir. Zîrâ Mâlik îbn Enes bu Şu'be hakkında konuşmuş (ve onun zayıf olduğunu söylemiştir.) Şayet bu hadîsin İbn Abbâs'tan rivayeti sahîh olsaydı, onun çok yakın arkadaşları da buna kail olurlardı. Halbuki onlardan bunun zıddı nakledilmiştir. Abdurrahmân İbn Ebu Zinâd, Hârice îbn Zeyd'den, o da babasından rivayet eder ki o, şöyle demiştir: İki erkek kardeş, erkek kardeşler diye isimlendirilir. Ben bu konuya müstakil bir cüz- tahsis ettim.
İbn Ebu Hatim diyor : Bize babam... «Kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır.» âyeti hakkında Katâde'den rivayet etti ki; o şöyle demiştir: Anneye zarar veriyorlar ve kendileri de mirasçı olamıyorlar. Bir tek erkek kardeş ananın üçte birine mâni olmaz. Ancak bundan fazlası (birden fazla olurlarsa) mâni ölür. İlim ehlinin söylediğine göre; erkek kardeşler ananın üçte bir almasını engellerler. Zîrâ onları evlendirme görevi babanındır. Annenin değil de babanın nafakası da onların üzerinedir.
Bu söz güzeldir. Ancak İbn Abbâs'tan sahîh bir isnâdla rivayet edildiğine göre; o, ananın alması gerektiği halde erkek kardeşlerin engel oldukları altıda birin erkek kardeşlere âit olacağı görüşündedir. Bu şâz bir görüş olup îbn Cerîr bunu tefsirinde rivayet eder ve der ki: Bize Hasan İbn Yahya'nın... îbn Abbâs'tan rivayetine göre o, şöyle demiştir : Ananın almasına erkek kardeşlerin engel olduğu altıda bir, onların (erkek kardeşlerin) dır. Analarının bunu almasına, bu hisse babalarına değil de kendilerine âit olsun diye engel olmuşlardır. Bunu rivayet ettikten sonra İbn Cerîr der ki: Bu görüş, ümmetin bütününe muhaliftir. Bize Yûnus... îbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet eder : Kelâle, erkek çocuğu ve babası olmayan kişidir.
Allah Teâlâ : «Bu hükümler, ölenin borcu ödenip, yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır» buyuruyor. Selef ve halef âlimleri borcun vasiyyetten önce olduğunda icmâ' etmişlerdir.
Âyet-i kerîme dikkatle incelendiğinde bu, rahatlıkla anlaşılabilir.
İmâm Ahmed, Tirmizî, îbn Mâce ve tefsir sahipleri Ebu İshâk kanalıyla... Ali İbn Ebu Tâlib'den naklediyorlar ki o, şöyle demiştir: Siz «Bu hükümler, ölenin borcu ödenip, yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır» âyetini okuyorsunuz. Rasûlullah (s.a.) vasiyetten önce borcu öderdi. Ana oğullarının asılları (ana bir çocukların asılları) üvey ananın (yani baba bir ana ayrı) çocuklarından önce birbiri aralarında vâris olurlar. Kişi, baba bir kardeşinden önce ana-baba bir kardeşine vâris olur.
Tirmizî; bunu, sadece Haris el-A*ver hadîsinden bilmekteyiz ki, bazı ilim ehli onun hakkında konuşmuşlardır, der. Ben de derim ki: Fakat o, bir ferâiz hafızıydı; ferâiz ve hesâbla ilgilenirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ : «Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin, fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz» buyuruyor. Biz babalar ve oğullara mirastan hisse ayırdık. Câhiliye devrindeki durumdan farklı olarak mirasçı olma konusunda onlan eşit kıldık. İslâm'ın İlk günlerinde durum böyle değildi. Mal çocuğa bırakılıyor, ana-babaya da vasiyette bulunuluyordu. Nitekim bu husus, daha önce İbn Abbâs'tan rivayetle zikredilmişti. Allah eski durumu kaldırarak bu yeni nizâmı koydu. Onlara ve diğerlerine (Hem babalara, hem oğullara ve diğerlerine) yakınlıklarına göre hisse ayırdı. Zîrâ insana dünyevî veya uhrevî fayda, bazan da her ikisi birden; oğlundan değil de babasından gelebilir. Bazen de bunun tersi olabilir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin, fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz.» buyuruyor. Birinden fayda beklenir ve umulurken diğerinden de beklenip umulabilir. Bunun için hem ona, hem diğerine hisse ayırdık ve mîrâsçı olma bakımından her iki kısmı eşit kıldık, buyuruyor. Allah Teâlâ en iyisini bilir.
Allah Teâlâ : «Bunlar, Allah'ın koyduğu farzlardır.» buyuruyor. Zikretmiş olduğumuz mîrâs konusundaki geniş bilgi, vârislerden bir kısmına diğerlerinden daha fazla verilmesi Allah'ın hükmedip koyduğu farzlardır. Allah Teâlâ Alîm'dir, Hakîm'dir. Eşyayı yerli yerince koyar ve herkese yakınlığına göre kazandığını verir. Bunun içindir ki: «Doğrusu Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» buyurmuştur.
12 — Çocukları yoksa, eşlerinizin geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır. Çocuğunuz yoksa, sizin bıraktıklarınızın dörtte biri eşlerinizindir. Şayet çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır. Ancak bu; yaptığınız vasiyyet ve borç ödendikten sonradır. Eğer miras bırakan erkek veya kadın; çocuğu ve ana-babası olmayan bir kimse olur da, bir erkek veya bir kızkardeşi bulunursa, bunlardan her birine altıda bir düşer. Eğer onlar bundan çoksa-lar, zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bunlar, yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır. Bunlar Allah'tan bir vasiyyet (emir) dir. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
Miras Kaideleri
Allah Teâlâ erkeklere hitâb ediyor ve; çocuksuz ölen eşlerinizin bıraktığı malın yarısı sizindir, buyuruyor. Eğer çocukları varsa bıraktıkları mirastan vasiyyetleri yerine getirilip, borçlan ödendikten sonra dörtte biri sizindir. Daha önce de geçtiği üzere, borçlarının edası va-siyyetten öncedir ve âlimler bu konuda ittifak halindedir. Erkek çocukların, erkek çocukları da —kaç batın aşağı inerse insin— sulbî erkek çocukları hükmündedir.
Allah Teâlâ: «Sizin bıraktıklarınızın dörtte biri eşlerinizindir.» buyuruyor. Dörtte bir veya sekizde birde eşlerin sayısı önemli değildir. Hanım bir, iki, üç ya da dört bile olsa bunlar bu hissede müşterek hak sahibidirler.
«Ancak bu, yaptığınız vasiyyet ve borç ödendikten sonradır.» âyeti hakkında bilgi daha önce geçmişti.
Allah Teâlâ: «Eğer mîrâs bırakan erkek veya kadın; çocuğu ve anası-babası olmayan bir kimse olur da...» buyuruyor. Bu âyette geçen ( U^tf ); kelimesi ( JJ£\ ) den türetilmiştir. İkili, başı çevreleyen şeydir. Burada ( süülS ) ile kastedilen kişi; aslî ya da ferdî
olmayan, yakınları, kendisine mirasçı olan kişidir.
Nitekim Şa'bî'nin Ebu Bekr es-Sıddîk'dan rivayet ettiğine göre; kendisine «Kelâle» yi sorduklarında şöyle demiş. Bu konuda kendi görüşümü söyleyeceğim; eğer doğru ise Allah'tan, yanlış olursa benden ve şeytândandır. Bundan Allah ve Resulü beridirler. Kelâle, çocuğu ve babası olmayan (ölen) kişidir. Ömer İbn el-Hattâb halîfe olunca; ben Ebubekir'in görüşüne muhalefet etmekten utanırım, demiştir.
Bu hadîsi îbn Cerîr ve başkaları rivayet ederler.
İbn Ebu Hatim tefsirinde der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Yezîd'in... Abdullah tbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, şöyle demiş : Ömer İbn el-Hattâb(a yetişenlerin sonuncusuydum. O demiş ki: Söz benim dediğimdir. —Bunu üç kerre tekrarladı— Şöyle demişti: Kelâle erkek çocuğu ve babası olmayan (ve o halde ölen) kişidir.
Ali İbn Ebu Tâlib ve îbn Mes'ûd da böyle söylediler. Abdullah İbn Abbâs ve Zeyd İbn Sâbit'den vaşka vecihlerle gelen rivayetlerin sahîh olam da budur. Şa'bî, Nehaî, Hasan el-Basrî, Katâde, Câbir İbn Zeyd ve Hakem, Medine, Küfe ve Basralılar bununla fetva vermişlerdir. Fu-kahâ-i Seb'a (Yedi Fakîh), dört imâm, selef ve halef (âlimleri) ve hattâ bütün âlimler aynı görüştedirler. Birçoklarının bu konuda icmâ' ettiği nakledilmiştir.
Ebu Hüseyn tbn el-Lebbân, İbn Abbâs'tan, bunun hilâfına bir ri-* vâyet olduğunu söylemektedir ki, buna göre kelâle, erkek çocuğu olmayandır. Ancak İbn Abbâs'tan nakledilen rivayetlerin ilki sahîh olup herhalde râvî, onun kasdettiğini anlamamış olsa gerektir.
Mîrâs bırakan kişinin «Bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, bunlardan herbirine altıda bir düşer. Eğer onlar bundan çoksalar, zaj rara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar.» Sa'd îbn Ebu Vakkâs'm da içlerinde bulunduğu seleften bazılarının kanâatinden anlaşılacağı üzere, bu kız ya da erkek kardeş ana bir kardeştir. Katâde'nin rivayetine göre Hz. Ebubekir de âyeti bu şekilde açıklamıştır.
Ana bir kardeşler diğer varislerden birçok yönüyle ayrılırlar:
1 — Kendisi sebebiyle mirasçı oldukları kişiyle —ki bu da anadır— birlikte mirasçı olurlar.
2 — Erkek ve kızları müsavidir (eşittir).
3 — Ancak ölenin kelâle olması halinde, mirasçı olabilirler. Baba, dede, erkek çocuk, erkek çocuğun çocuğu ile birlikte mirasçı olamazlar.
4 — Erkek ve dişileri (kadınları) ne kadar çok olursa olsun hisseleri üçte birden fazla olamaz.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus'un... Zührî'den rivayetine göre; o şöyle demiştir: Ömer İbn el-Hattâb; anadan olan kardeşin mirasının aralarında erkekler dişiler gibi olmak üzere olduğuna hüküm verdi. Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî: Şayet Hz. Ömer Rasûlullah (s.a.) dan bu konuda bir şey bilmese idi böyle bir hüküm vermezdi. Yine bunun içindir ki. Allah Teâlâ da : «Eğer onlar bundan çoksalar... üçte birine ortak olurlar.» buyurmuştur, der.
Ortak olma meselesinde âlimler ihtilâf etmişlerdir. Ortak olanlar; koca, anne ya da nene, annenin çocuklarından ikisi ana-babanın çocuklarından bir veya daha fazlası. Cumhûr'un kavline göre koca; yan hisse, ana veya nene altıda bir hisse, ananın çocuğu üçte bir hisse alır. Ana ve babanın çocuğu da ana (bir) kardeş olduğuna göre aralarındaki müşterek mîrâsta onlara ortak olur.
Böyle bir mesele mü'minlerin emîri Hz. Ömer îbn el-Hattâb'ın zamanında meydana gelmiş ve o, kocaya yan hisse, anneye altıda bir hisse, ananın çocuklarına da üçte bir hisse vermişti. Ana-babanın çocuk-lan şöyle diyerek itiraz etmişlerdi: Ey mü'minlerin emîri, tut ki babamız eşekti. Biz bir anneden değil miyiz? Bunun üzerine Hz. Ömer onlan da diğer (ana bir) kardeşlere ortak kılmıştı. Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan ortak kılmaya ilişkin sahîh rivayet vardır. Abdullah İbn Mes'ûd, Zeyd îbn Sabit ve Abdullah İbn Abbâs'-dan gelen iki rivayetten biri de böyledir. Saîd îbn el-Müseyyeb, Kadı Şureyh, Mesrûk, Tâvûs, Muhammed îbn Şîrîn, İbrahim en-Nehaî, Ömer İbn Abdulazîz, Sevrî ve Şureyk; bununla fetva vermişlerdir. Mâlik, Şa'bî ve İshâk îbn Râhûyeh'in mezheplerinde de böyledir.
Ali îbn Ebu Tâlib ise onları diğerlerine ortak etmez, üçte biri ananın çocuklarına verir. Ana-babanın çocuklarına ise bir şey vermezdi. Zîrâ onlar asabe oluyorlardı. Vekî' îbn el-Cerrâh der ki: Hz. Ali'nin bu görüşte olduğu hususunda kimse ihtilâf etmemiştir.
Bu görüş aynı zamanda Übeyy İbn Kâ'b ve Ebu Mûsâ el-Eş'arî'nin de görüşü olup îbn Abbâs'tan meşhur olan da budur. Şa'bî, İbn Ebu Leylâ, Ebu Hanîfe, Ebu Yûsuf, Muhammed îbn el-Hasan, Hasan îbn Zİyâd, Züfer îbn el-Hüzeyl, İmâm Ahmed îbn Hanbel, Yahya İbn Âdem, Nuaym İbn Hammâd, Ebu Sevr, Dâvûd İbn Ali ez-Zâhirî'nin mezheb-leri de böyledir. Ebu'lnHüseyn îbn el-Lebbân el-Farazî de «el-İ'câz» adlı eserinde bu görüşü tercîh etmiştir.
Vasiyyeti adalet üzre olsun, vârislerden bir kısmını mahrum etmek, hisselerini azaltmak, ya da Allah'ın kendilerine vermiş olduğu payı artırmak suretiyle zarar vermek ve zulmetmek için olmasın diye Allah Teâla: «Zarara uğratılmaksızm... bunlar yaptıkları vasiyyet ve borç ödendikten sonradır.» buyuruyor. Kim bunun hilâfına hareket ederse hikmetinde ve taksiminde Allah'ın zıddına hareket etmiş olur. Bunun İçin İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam'ın... îbn Abbâs'tan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Vasiyyete zarar vermek büyük günâhlardandır.
Bu hadîs yine îbn Abbâs'tan mevkuf olarak rivayet edilmiştir ve İbn Cüreyc; bu mevkuf rivayetin sahîh olduğunu söylemiştir.
Bunun içindir ki; imamlar, vâris lehine ikrar konusunda ihtilâf etmişlerdir: Vâris lehine yapılacak ikrar sahîh midir, değil midir? Bu konuda iki görüş vardır:
Vâris lehine ikrar sahîh değildir. Zîrâ vâris lehine ikrar sîgası ile vasiyette bulunmak töhmet sebebidir. Sahîh bir hadîs-i şerîf te Rasûlullah (s.a.) : Allah her hak sahibine hakkını vermiştir ve vâris lehine vasiyet yoktur, buyurmuşlardır. Ebu Hanîfe, Mâlik ve Ahmed İbn Han-bel'in mezhebleri bu görüştedir. Şafiî'nin eski görüşü de budur. Ancak yeni kavlinde o, bunun sahîh olacağına kaildir.
Bu görüş, Tâvûs, Atâ, Hasan, Ömer İbn Abdülazîz'in de görüşüdür. Ebu Abdullah el-Buhârî de Sahîh'inde bunu tercîh etmiş ve Râfi' İbn Hadîc'in, «Fezâriyye»nin kapılarının kapatıldığı şeyin dışında açılmamasını vasiyet etmiş olduğunu buna delil olarak getirmiştir. O (Bu-hârî) şöyle der : Bazı kimseler, kötü zanna sebebiyyet verir diye kişinin vârisleri lehine ikrarının caiz olmadığını söylemişlerdir. Halbuki Ra-sûlullah (s.a.) : Zandan sakının (kaçının). Zîrâ zan, sözlerin en yalan olanıdır, buyurmuşlardır. Allah Teâlâ da : «Şüphesiz ki Allah, size, emânetleri ehline vermenizi... emreder.» (Nisa, 58) buyururken bunu vâris ya da bir başkasına tahsis etmemiştir.
Buhârî'nin zikrettikleri burada bitiyor.
İkrar; sahîh ve vakıaya mutabık olduğu takdirde bu ihtilâf normaldir. Ancak ikrar bir hîle, vârislerin bir kısmının hissesini artırmaya, diğer bir kısmınınkini de azaltmaya vesile olacaksa bu ikrar icmâ' ile haramdır. Bunun delili «Zarara uğratılmaksızm. Bunlar, Allah'tan bir vasiyet (emir) dir. Allah Alîm'dir, Halîm'dir.» âyetidir.
13 — İşte bunlar Allah'ın hudududur. Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse; Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.
14 — Kim de Allah'a ve peygamberine isyan eder de hududunu aşarsa, (Allah) onu da içinde temelli kalmak üzere ateşe sokar. Hor ve hakir edici bir azâb vardır onun için.
Allah'ın Hududu
Allah Teâlâ'nın; ölülere yakınlıklarına, ihtiyâçlarına göre vârislere takdir etmiş olduğu bu farzlar (hisseler) ve ölçüler O'nun hudududur. Onları aşmayın ve onlara tecâvüz etmeyin. Bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurur:
«Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse (hile ve bir takım vesilelerle vârislerden bir kısmının hissesini arttırmaz, diğer bir kısmınm-kini eksiltmez, bilakis onları Allah'ın hükmüne, hisselerine ve bölüştürmesine bırakırsa) Allah, onu altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada temelli kalacaklardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Kim Allah'a ve Peygamberine isyan eder de hududu aşarsa (Allah) onu da içinde temelli kalmak üzere ateşe sokar. Hor ve hakîr edici bir azâb vardır onun için.»
Allah'ın verdiği hükmü değiştirmek; Allah'ın hükmüne muhalefet etmek suretiyle ona ve Peygamberine isyan etmektir. Bu da Allah'ın hüküm ve taksimine razı olmamaktan neş'et eder. İşte bunları Allah Teâlâ yakıcı ve devamlı azâbıyla alçaltmak suretiyle cezalandıracaktır.
îmânı Ahmed, Abdürrezzâk kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
Bir adam yetmiş sene hayır ehlinin işlediği amelleri işler de vasiy-yette bulunduğunda vasiyyetinde adaletten sapar (ve zulmeder) se (amel defteri) bu kötü ameli ile kapatılır ve ateşe girer. Bir adam da yetmiş sene kötülük ehlinin yaptığı amelleri yapar da vasiyyetinde adaletten ayrılmazsa (amel defteri) hayırla kapanır ve cennete girer. Sonra Ebu Hüreyre şöyle dedi: Dilerseniz : «İşte bunlar Allah'ın hudududur... Hor ve tahkir edici bir azâb vardır onun için...» âyetini okuyunuz.
Ebu Dâvûd Sünen'indeki «Vasiyyette zarar vermek» babında diyor ki: Bize Abd İbn Abdullah... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular:
Bir adam ya da kadın altmış sene Allah'a itaat eder ve tâatte bulunur da Ölüm vakti geldiğinde, vasiyyetinde zarar verirse ona ateş vâ-cib olur. Ravî der ki: Ebu Hüreyre burada : «Zarara uğratılmaksızın... bunlar, yaptıkları vasiyet ve borç ödendikten sonradır... İşte bu, en büyük kurtuluştur.» âyetini okudu.
Hadîsi Tirmizî ve İbn Mâce de Abdullah İbn Câbir kanalıyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî; hadîs hasendir, garîbdir dsmiştir. İmâm Ah-med'in rivayeti daha mükemmeldir.
15 — Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şâhid getirin. Onlar şehâdet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerde (göz altında) tutun.
16 — Sizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet -edin. Tevbe edip, ıslâh olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Çünkü Allah Tevvâb, Rahîm olandır.
Fuhşa Sed Çekmek İçin
İslâm'ın başlangıcındaki hükme göre, bir kadın zina eder de bu suçu doğru bir belge ile sabit olursa bir evde hapsedilir ve ölünceye kadar o evden çıkmasına izin verilmezdi (o evden çıkartılmazdı.) Bunun için Allah Tealâ: «Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı aranızdan dört şâhid getirin. Onlar şehâdet ederlerse ölünceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye —ki bu yol da Allah Teâlâ'nın bu hükmü neshetmesidir.— kadar evlerde (göz altmda) tutun.» buyuruyor.
tbn Abbâs; Allah Teâlâ'nın Nur Sûresinde sopa ve recm cezası ile neshetmesine kadar hüküm böyleydi, der.
İkrime, Saîd İbn CÜbeyr, Hasan, Atâ el-Horasânî, Ebu Salih, Ka-tâde, Zeyd İbn Eşlem ve Dahhâk'tan rivayete göre bu âyet mensûh-tur. Bu konu, üzerinde ittifak edilmiştir.
İmâm Ahmed diyor: Bize Muhammed tbn Ca'fer... Ubâde tbn Sâ-mit'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) a vahy indiğinde bu kendisine te'sîr eder, bu sebeple meşakkate uğrar (bu ona zor ve ağır gelir) ve yüzü değişirdi. Bir gün Allah Teâlâ kendisine vahy indirdi. Bu durumundan açılınca şöyle buyurdular: Benden alın (öğrenin ve rivayet edin); Allah onlara bir yol gösterdi: Dul dul ile, bakire bakire ile. Dula yüz değnek ve taş ile recm, bakireye yüz değnek ve bir yıl sürgün.
Hadîsi Müslim ve Sünen sahipleri muhtelif kanallardan... Ubâde'-den merfû* olarak rivayet etmişlerdir. Müslim'in lafzı şöyledir:
Benden alın, öğrenin. Benden alın, öğrenin. Allah onlara bir yol gösterdi. Bakire bakire ile (zina ederse) yüz değnek ve bir sene sürgün, dul dul ile (zina ederse) yüz değnek ve taşlanarak (öldürmedir).' Tirmizî; hadis hasendir, sahihtir, demiştir.
Ebu Bekr İbn Merdûyeh diyor: Bize Muhammed İbn Ahmed İbn İbrâhîm... Übeyy İbn Kâ'b'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : (Zina eden) iki bakire (ise) sopa vurulur ve sürgün edilir, iki dul ise sopa vurulur ve taşlanarak (öldürülür), iki ihtiyar ise taşlanarak (Öldürülür).
Hadîsin bu şekildeki rivayeti garîbtir.
Taberânî, îbn Lehîa kanalıyla... İbn Abbâs'tan naklediyor ki, o şöyle demiştir: Nisa sûresi nazil olunca, Rasûlullah (s.a.) : Nisa sûresinden sonra artık (zina eden kadınların) hapsedilmeleri yoktur, buyurdular.
Bu hadîs gereğince İmâm Ahmed İbn Hanbel zina eden dulun hem sopa hem de taşlanarak öldürülme ile cezalandırılacağına kail olmuştur. Cumhur ise zina eden dulun sopa vurulmaksızın taşlanacağı görüşündedir.
Onlar diyorlar ki: Rasûlullah (s.a.) Mâiz ve Gâmid kabilesinden olan kadım, iki yahûdîyi taşlamış ve taşlamadan önce onlara sopa vurmamıştır. Bu da gösteriyor ki sopa vurmak vâcib değildir. Bilakis onların söylediğine göre neshedilmiş, 'kaldırılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ : «Sizden fuhuş yapanların her ikisine de eziyet edin.» buyuruyor. îbn Abbâs, Saîd îbn Cübeyr ve başkalan bu eziyet vermenin sövme, ayıplama ve nalınla vurmak olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ bu hükmünü sopa ve taşlama cezasıyla değiştirinceye kadar onlar hakkındaki hüküm böyleydi.
îkrime, Atâ, Hasan ve Abdullah îbn Kesîr bu âyetin, zina eden erkekle kadın hakkında nazil olduğunu söylerken, Süddî evlenmeden Önce (bu fiili işleyen) gençler hakkında nazil olmuştur, der. Mücâhid zina eden iki erkek hakkında nazil olmuştur derken, sanki bununla livâta'yı kasdetmiştir. En iyisini Allah bilir.
Sünen sahiplerinin Amr îbn Ebu Amr kanalıyla... îbn Abbâs'tan naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : «Lût kavminin yaptığım yapan birini gördüğünüzde hem yapanı (fail) hem de yapılanı (mef'ûl) öldürün.»
Allah Teâlâ: «Tevbe edip ıslâh olurlarsa (yaptıkları şeyi bırakır, amellerini düzeltir ve güzelleştirirlerse) artık onlardan vazgeçin» buyuruyor. Artık onlara çirkin sözlerle kızıp ayıplamayın. Zîrâ günâhından tevbe eden, günahsız gibi olmuştur. Bir de «Çünkü Allah Tevvâb, Ra-hîm olandır.» Buhârî ve Müslim'de nakledilen bir hadîste şöyle buyu-rulur:
«Sizden birinin cariyesi zina ettiğinde onu sopayla dövsün ondan sonra artık ayıplamasın, azarlamasın». Yani yaptığının keffâreti olan haddi, cezayı uyguladıktan sonra bu yaptığından dolayı onu ayıplamasın.
17 — Allah; ancak, bilmeyerek kötülük yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Allah Alim'dir, Hakîm'dir.
18 — Kötülükleri işleyip dururken, ölüm gelip çatınca: Şimdi işte gerçekten tevbe ettim, diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir. İşte onlar için biz, elem verici bir azâb hazırlamışızdır.
Tevbe Kapıları
Allah Teâlâ; ancak bilmeyerek kötülük yapıp sonra da can boğaza gelmeden, ruhunu teslim alacak meleği görmeden önce bile olsa tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceğini haber veriyor.
Mücâhid ve birçokları Allah'a gerek hata ile ve gerekse kasden isyan eden herkesin günâhtan vazgeçinceye kadar câhil olduğunu söylemişlerdir.
Katâde, Ebu'l-ÂIiye'nin şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah (s.a.) in ashabı: Kulun düşmüş olduğu (işlemiş olduğu) her günâh bilgisizlik iledir, derlerdi.
Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.
Abdürrezzâk diyor ki: Bize Ma'mer, Katâde'nin şöyle dediğini nakletti : Rasûlullah (s.a.) in ashabı; ister kasden ister başka bir şekilde olsun kendisiyle Allah'a isyan edilen her şeyin bilgisizlik (cehalet) olduğu görüşünde birleştiler.
îbn Cüreyc der ki: Bana Abdullah İbn Kesîr, Mücâhidin, şöyle dediğini nakletti: Allah'a isyan olan bir şeyi yapan herkes; bu işi işlediğinde (işlediği sırada) câhildir. îbn Cüreyc, Atâ îbn Ebu Rebâh'ın, kendisine bu sözün bir benzerini söylediğini nakleder.
îbn Abbâs'tan naklen Ebu Sâüh : Kötü iş yapması, o kişinin bilgisizliği cümlesindendir, der.
«Hemen tevbe edenlerin...» âyeti hakkında Ali îbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder : O (hemen tevbeden mak-sad) işlediği günâhla, ölüm meleğine bakacağı zaman arasında tevbe edenler, demektir. Dahhâk : Ölümden önce olan herşey yakındır, derken, Katâde ve Süddî de; sıhhatte bulunduğu sürece, açıklamasını getirmişlerdir ve bu açıklama İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. Hasan el-Basrî âyeti; can boğazına gelmeden tevbe edenler, şeklinde anlarken', İlerime de; dünyamn tümü yakındır, demiştir.
Şimdi bu konudaki hadîs-i şerifleri zikredelim: İmâm Ahmed der ki: Bize Ali İbn Ayyâş'ın... Abdullah İbn Ömer' den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan naklettiğine göre; efendimiz şöyle buyurmuştur: Canı boğazına gelmedikçe Allah Teâlâ kulun tevbesini kabul eder.
Tirmizî ve İbn Mâce de bunu Abdurrahmân İbn Sabit İbn Sevbân hadîsinden rivayet etmişler ve Tirmizî; hadîs hasendir, garîbtir, demiştir, İbn Mâce'nin Sünen'inde Abdullah İbn Amr, şeklinde kayd edilmişse de bu vehimdir. Doğrusu Abdullah İbn Ömer'dir.
Ebu Bekr îbn Merdûyeh diyor; Bize Muhammed İbn Ma'mer... Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki o, Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işitmiş : Ölümünden bir ay evvel tevbe eden hiçbir mü'min kul yoktur ki; Allah onun tevbesini kabul etmesin. Bundan (ölümünden) daha yakın ve hattâ ölümünden bir gün ve bir saat öncesinde Allah kulun tevbe ettiğini ve ihlasını bilirse; tevbesini kabul eder.
Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki: Bize Şu'be'nin... Abdullah İbn Ömer'den naklettiğine göre; o şöyle demiştir : Kim ölümünden bir sene önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir ay önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir cuma önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Kim ölümünden bir saat önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Ben kendisine; ama Allah Teâlâ: «Allah ancak, bilmeyerek kötülük yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder» buyuruyor, dedim. Abdullah İbn Ömer; ben ancak sana Rasûlullah (s.a.) dan işittiğimi haber veriyorum, dedi.
Ebu'l-Velîd et-Tayâlisî, Ebu Amr el-kavzî ve Ebu Âmir el-Akadî de Şu'be'den böyle rivayet etmişlerdir.
İmâm Ahmed diyor: Bize Hüseyn İbn Muhammed'in... Abdurrah-mân İbn el-Beylemânî'den naklettiğine göre; o şöyle demiştir: Rasû-lullah (s.a.) m ashabından dördü bir araya geldi ve birisi Rasûlullah (s.a.) m; ölümünden bir gün önce Allah kulunun tevbesini kabul eder (Allah Teâlâ kulun tevbesini ölümünden bir gün önce kabul eder), buyurduğunu işittim, dedi. Diğeri; sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi? diye sordu. Evvelkisi evet, dedi. Diğeri şöyle devam etti: Ben de Rasûlullah (s.a.) in; Allah Teâlâ kulun tevbesini ölümünden (ölmeden) yarım gün önce kabul eder, buyurduğunu işittim, dedi. Üçüncüleri, sen Rasûlullah (s.a.) dan bunu mu işittin? diye sordu. O, evet deyince de şöyle dedi: Ben de Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işittim : Allah kulun tevbesini ölmeden bir kuşluk vakti kadar önce kabul buyurur. Dördüncüleri; sen bunu Rasûlullah (s.a.) dan işittin mi? diye sordu. Üçüncüleri, evet deyince de şöyle devam etti; ben de Rasûlullah (s.a.) ı şöyle buyururken işittim: Allah Teâlâ kulun tevbesini can çekişme-dikçe kabul buyurur.
Hadîsi Saîd İbn Mansûr da... Abdurrahmân İbn el-Beylemânî'den buna yakın lafızlarla rivayet etmiştir.
Ebu Bekr tbn Merdûyeh diyor: Bize İshâk îbn İbrâhîm îbn Zeyd' in... Ebu Hüreyre'den naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.) : «Allah kulu-* nun tevbesini can çekişmedikçe kabul eder» buyurmuştur.
îbn Cerîr der ki: Bize İbn Beşşâr'ın... Hasan'dan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Bana Rasûlullah (s.a.) in; Allah kulun tevbesini can çekişmedikçe kabul eder, buyurduğu haberi ulaştı.
Bu, Hasan el-Basrî (Allah o'na rahmet etsin) den menkûl, hasen ve mürsel bir hadîstir)
İbn Cerîr diyor ki: Bize İbn Beşşâr'ın... Katâde'den rivayetinde o şöyle demiştir: Biz Enes İbn Mâlik'in yanmdaydık. Ebu Kılâbe de oradaydı. Ebu Kılâbe rivayet edip dedi ki: Allah Teâlâ İblîs'e la'net ettiğinde; o mühlet istedi ve dedi ki: Senin izzet ve celâline yemîn ederim ki; onda rûh bulunduğu sürece Âdemoğlunun kalbinden çıkmayacağım. Allah Teâlâ da şöyle buyurdu : İzzetime yemîn olsun ki; Ben de kendisinde rûh bulunduğu sürece onun tevbesine engel olmayacağım (onun tevbe etmesini engellemeyeceğim ya da: Onun tevbesini geri çevirmeyeceğim.)
Bu ifade; merfû' bir hadîs-i şerifte yer almaktadır. Şöyle ki: îmâm Ahmed Müsned'inde Amr îbn Ebu Amr kanalıyla... Ebu Saîd'den, o da Rasûlullah (s.a.) dan rivayet ediyor ki; O, şöyle buyurmuştur: İblîs: Senin izzetine yemîn ederim ki, ruhları cesetlerinde olduğu sürece onları azdırıp yoldan çıkaracağım, dedi. Allah Teâlâ da : İzzet ve celâlime yemîn olsun ki, onlar Benden bağışlanma diledikleri sürece, onları bağışlayacağım, buyurdu.
Bu hadîsler, yaşama umudu içindeyken Allah'a tevbe edenin tev-besinin makbul olduğuna delâlet etmektedir. İşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» buyurmuştur. Yaşamaktan ümit kesip (ölüm) meleğini gördüğünde, can boğazda hırıldamaya başlayıp, göğüs ona dar gelir. Nefes hırıldayıp boğazın başına kadar çıktığında —ki can çekişme halidir— tevbe makbul değildir. O zaman, kaçılıp kurtulabilecek zaman da değildir. Buna delâlet etmek üzere Allah Teâlâ : «Kötülükleri işleyip dururken ölüm gelip çatınca: Şimdi işte gerçekten tevbe ettim, diyenlerin... tevbesi kabul değildir.» buyurmaktadır. Başka bir âyet-1 kerîme'de de şöyle buyurur : «Baskınımızı görünce : Yalnız Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, dediler. Ama baskınımızı görüp de öylece inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu Allah'ın kanunudur...» (Gâfir, 84-85)
Daha başka bir âyet-i kerîme'de de Allah Teâlâ; güneşin batıdan doğduğunu gördüklerinde yer yüzü halkının tevbesinin kabul edilmeyeceğine hükmederek şöyle buyurur: «Rabbmm âyetleri geldiği gün; kişi daha önceden inanmamış veya îmânından bir hayır kazanama-mışsa îmânı ona hiç fayda vermez.» (En'âm, 158)
Allah Teâlâ: «Kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir.» buyuruyor. Kâfir; küfür ve şirk üzere Öldüğünde pişmanlığı ve tevbesi ona fayda vermez. Yeryüzü dolusu dahi olsa ondan fidye de kabul edilmez.
İbn Abbâs, Ebu'l-Âliye ve Rebi' îbn Enes «Kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir.» âyeti şirk ehli hakkında nazil oldu, demişlerdir.
îmâm Ahmed diyor : Bize Süleyman İbn Davud'un... Ebu Zerr'den naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: Allah Teâlâ kulunun tevbesini hicâb (örtü) vuku' bulmadıkça kabul eder —ya da kulunu bağışlar—. Orada bulunanlar; hicabın vukuu da nedir? diye sorduklarında, şöyle buyurdu : Müşrik olduğu halde canının çıkmasıdır.
Allah Teâlâ da : «İşte biz onlar için elem verici (şiddetli ve devamlı) bir azâb hazırlamışızdır» buyuruyor.
19 — Ey imân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir. Apaçık hayâsızlık etmedikçe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın, onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki; bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onu çok hayırlı kılar.
20 — Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde; öncekine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, bir şey almayın. İftira ederek ve günâha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız?
21 — Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize karışıp katıldınız. Ve onlar, sizden kuvvetli te'minât da aldılar.
22 — Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Geçmişte olanlar artık geçmiştir. Çünkü o, çok çirkin ve iğrenç bir şeydi. Ve o, fena âdetti.
Eşlerin Ayrılması ve Birleşmesi
Buhârî naklediyor : Bize Muhammed îbn Mukâtil'in... îbn Abbâs'-tan rivayetine göre o, «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti hakkında şöyle demiştir:
Bir adam öldüğünde; ölenin vârisleri onun karısı üzerinde en çok hak sahibi olurdu. Dilerse onlardan birisi o kadınla evlenir, dilerlerse kadını (bir başkasıyla) evlendirirlerdi. Ve dilerlerse hiç evlendirmez-lerdi. Bu işe onlar kadının ailesinden daha lâyıktılar. Bunun üzerine, bu âyet nazil oldu.
Hadîsi Buhârî, Ebu Dâvûd, Neseî, îbn Merdûyeh ve îbn Ebu Hatim, Ebu İshâk eş-Şeybânî kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir.
Ebu Dâvûd diyor ki: Bize Ahmed İbn Muhammed îbn Sabi t'in... İbn Abbâs'tan naklettiğine göre; o, «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir. Apaçık hayâsızlık etmedikçe onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın» âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi akrabasının karısına vâris olurdu da, ölünceye ya da mehrini alıncaya kadar onu sıkıştırırdı, îşte Allah Teâlâ bunu yasakladı. Bu hadîsi sadece Ebu Dâvûd rivayet etmiştir. Ancak birçokları İbn Abbâs'tan bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Vekî'nin... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; câhiliyye devrinde bir kadının kocası Öldüğünde bir adam gelip kadının üzerine bir elbise atar ve o kadınla (evlenmeye) en lâyık aday o kişi olurdu. Bunun üzerine: «Ey îmân edenler, kadmlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir» âyeti nazil oldu.
Ali îbn Ebu Talha «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti hakkında İbn AbbâsMın şöyle dediğini nakleder: Bir adam ölür de arkasında bir câriye bırakırsa ölenin bir arkadaşı (dostu) cariyenin üzerine elbisesini atar ve onu insanlardan men'ederdi. Ya güzelce onunla evlenir, değilse ölüp de mirası kendine kalıncaya kadar hapsederdi.
Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre; Medine'de birisinin samîmi bir dostu öldüğünde gider (arkada bıraktığı) hanımının üzerine elbisesini atar ve onun nikâhına vâris olurdu. Bu takdirde o kadını bir başkası nikâhlayamazdı. O da kendini bundan kurtaracak bir fidye vermedikçe kadını hapsederdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız helâl değildir.» âyetini indirdi.
îbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre Zeyd İbn Eşlem bu âyet hakkında şöyle demiştir: Câhiliyye devrinde iken Yesrîb'de aralarından birisi öldüğünde malına vâris olan kişi, karısına da vâris olur, kadına vâris oluncaya ya da onu dilediği biriyle evlendirinceye kadar onu sıkıştırır, evlenmesini engellerdi. Tühâme halkı ise; erkeğin kadını boşayıp, verdiği şeylerin bir kısmını karşılık olmak üzere dilediği kişiyle evlenmesini şart koşmada'n, kadınla birlikte yaşamasını hoş karşılamıyorlardı. İşte Allah Teâlâ mü'minlere bunu yasakladı.
Ebu Bekr îbn Merdûyeh diyor ki: Bize Muhamrtıed İbn Ahmed İbn İbrahim'in... Ebu Ümâme İbn SehTden rivayetine göre; Ebu Kays îbn Eslet öldüğünde, oğlu; karısı ile evlenmek istemişti. Câhiliye devrinde bu mümkündü. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir» âyetini in-: dirdi. Bu hadîsi Muhammed İbn Fudayl'dan rivayet eden îbn Cerîr sonra îbn Cüreyc kanalıyla Atâ'nın şöyle dediğini kaydeder : Câhiliyye devrinde halk; birisi ölüp ardında karışım bıraktığında kadını kendilerinden bir çocuğa verirlerdi. İşte bu konuda «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız helâl değildir» âyeti nazil oldu.
îbn Cüreyc, Mücâhid'in şöyle dediğini rivayet eder: Bir adam öldüğünde ölenin oğlu; eğer isterse babasının eşini-nikahlama hakkına sahipti. Kadının oğlu yoksa onu ölenin kardeşiyle, ya da kardeşinin oğlu ile nikâhlarlardı.
îbn Cüreyc, İkrime'nin şöyle dediğini nakleder: Bu âyet Evs kabilesinden Kübeyşe bint Ma'n îbn Âsim hakkında nazil oldu. Kocası Ebu Kays İbn el-Eslet onu arkada bırakıp öldüğünde; oğlu onunla evlenmek istedi. O da Rasûlullah (s.a.) a gelip; ey Allah'ın Rasûlü, ben kocama vâris olmadım, onu terketmedim de. (Beni) evlendir, dedi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Ebu Mâlik'den rivayetle Süddî şöyle der: Câhiliyye devrinde bir kadının kocası öldüğünde; kocasının ailesi gelir ve onun üzerine bir elbise atardı. Eğer ölenin küçük bir oğlu, ya da bir erkek kardeşi varsa o büyüyünceye, ya da kadın ölüp de ona vâris oluncaya kadar kadını hapsederlerdi. Kadın boşanıp kurtulur ve kendi ailesine giderse, ya da üzerine bir elbise atılmazsa bu takdirde kurtulurdu. İşte bunun için Allah Teâlâ: «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız, size helâl değildir.» âyetini indirdi.
îbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre; Mücâhid bu âyet hakkında dedi ki: Kişinin yanında yetîm bir kız bulunur ve adam onun İşlerini üstlenirdi. Sonra da karım ölür ve onunla evlenirim, ya da oğlumla evlendiririm ümidiyle onu hapseder, yanında tutar (başkasıyla) evlen-dirmezdi.
Sonra İbn Ebu Hatim bu görüşün bir benzerini Şa'bî, Atâ Îbn Ebu Rebâh, Ebu Miclez, Dahhâk, Zührî, Atâ el-Horasânî ve Mukâtil İbn Hay-'yân'dan da rivayet edildiğini söyler.
Ben de derim ki: Âyet-i kerîme gerek câhüiyye devri halkının ve gerekse Mücâhid ve onun görüşünde olanların söylediklerini kapsamaktadır. Bu konuda meydana gelenlerin hepsi bunun bir çeşididir. Allah en iyisini bilir.
Allah Teâlâ «Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın.» buyuruyor. Onlara verdiğiniz mehrin tamâmını, ya da bir kısmını veya sizin üzerinizdeki haklarından birisini size bırakması için onların geçiminde kendilerine zarar vermeyin. Onlara zulüm ve eziyet etmeyin.
İbn Abbâs'tan naklen Ali îbn Ebu Talha «Onları sıkıştırmayın» âyeti hakkında şöyle der: Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmım alıp götürmeniz için, onlara zulmetmeyin. Burada, karısıyla beraber olmaktan hoşlanmayan bir adam kasdediliyor. Kadının adam üzerinde mehri vardır. Adam verdiği mehrin kadın tarafından kendisine iadesi için onu sıkıştırmaktadır. Dahhâk, Katâde böyle söylemiş, İbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiştir.
îbn el-Mübârek ve Abdürrezzâk... îbn el-Beylemânî'den naklen şöy-' le derler: Bu iki âyetten birisi; câhüiyye devrindeki durum hakkında, diğeri de îslâm dönemindeki durum hakkında nazil olmuştur. Abdullah İbn el-Mübârek «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti câhüiyye devrindeki durum hakkında; «Onları sıkıştırmayın» âyeti de îslâmî devredeki durum hakkında nâzü olmuştur, der.
«Apaçık hayâsızlık etmedikçe» âyetiyle İbn Mes'ûd, îbn Abbâs, Saîd İbn el-Müseyyeb, Şa'bî, Hasan el-Basrî, Muhammed îbn Şîrîn, Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, îkrime, Atâ el-Horasânî, Dahhâk, Ebu Kılâbe, Ebu Salih, Süddî, Zeyd İbn Eşlem ve Saîd İbn Ebu Hilâl zinanın kasdedü-diğini söylemişlerdir. Yani kadın zina ederse; vermiş olduğu mehri geri istemek ve onu sana bırakıncaya, ya da hülû' yolu ile senden boşanın-caya kadar sıkıştırmak hakkındır. Nitekim AUah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Onlara verdiğinizden bir şeyi geri almanız sizlere helâl değildir. Meğer, erkekle kadın, Allah'ın hududunu ikâme edemeyeceklerinden korkmuş olalar.» (Bakara, 229)
İbn Abbâs, İkrime ve Dahhâk'm söylediğine göre apaçık hayâsızlık; nefret etmek, kaçmak ve isyan anlamınadır.
İbn Cerîr ise bunun zina, isyan, kaçmak (yüz çevirmek), ağız bozukluğu vb. durumları içine aldığı görüşünü tercih etmiştir. Yani bu gibi durumlar; kadının, hakkının tamâmından ya da bir kısmından vazgeçmesine ve erkekten- ayrılmayı kabul etmesine kadar onun sıkıştırılmasını mübâh kılmaktadır. Bu iyidir ve en doğrusunu Allah bilir.
Daha önce geçtiği üzere Ebu Dâvûd, Yezîd en-Nahvî kanalıyla... İbn Abbâs'ın «Ey îmân edenler, kadınlara zorla vâris olmaya kalkmanız size helâl değildir.» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder : Kişi akrabalarından birinin karısına vâris olur, ölünceye, ya da mehrini kendisine geri verinceye kadar onu sıkıştırırdı. İşte Allah Teâlâ bunu yasakladı.
Bu hadîsin rivayetinde Ebu Dâvûd tek kalmıştır.
İkrime ve Hasan el-Basrî derler ki: Bu âyetin tamâmı âyetin ca-hiliyye devrindeki durum hakkında olmasını gerektirir. Halbuki Allah Teâlâ böyle davranılmasmı müslümanlara yasaklamıştır.
Abdurrahmân İbn Zeyd şöyle diyor ; Mekke'de Kureyş içinde «Azl» ( Jj**\ ) şöyle oluyordu: Bir adam şerefli bir kadını nikahlıyor, fakat kadın buna muvafakat etmiyordu. Erkek kadından ayrılmayı; ancak kendi izniyle evlenebilmesi şartıyla kabul ediyordu. Buna şâhidler getiriyor ve bu durum kadın hakkında yazılarak belgelendiriliyordu. Kadına birisi tâlib olduğunda; kadın kendisini daha önce nikâhlayana mehrini verir ve onu razı ederse adam onun evlenmesine izin veriyor, değilse onu sıkıştırıyordu. İşte Allah Teâlâ'mn «Onlara verdiğiniz meh-rin bir kısmını alıp götürmeniz için, onları sıkıştırmayın» âyetinin anlamı budur.
Mücâhid «Onlara verdiğiniz mehrin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın» âyeti Bakara sûresinde azl hakkındaki 232. âyet gibidir.
Allah Teâlâ «Onlarla iyi geçinin» buyuruyor. Onlarla güezl konuşun, işlerinizi ve durumlarınızı güç yetirebildiğiniz kadan ile güzelleş-tirin. Sana nasıl davranılmasmı istiyorsan, sen de öylece davran. Allah Teâlâ : «Kadınların da onlar üzerinde haklan vardır.» (Bakara, 228) buyuruyor. Allah Rasûlü : Sizin en hayırlınız ehline (hanımına) en hayırlı olanınızdır. Ben ehlime en hayırlı olanınızım, buyuruyor. Güzel geçim, devamlı güler yüzlülük, ehli ile oynaşmak, onlarla şakalaşmak, onların nafakasını (geçimini) geniş tutmak ve kadınlarını güldürmek efendimizin huylarmdandı. O kadar ki; mü'minlerin annesi Hz. Âişe ile yarışır ve bu davranışı ile ona olan sevgisini gösterirdi. Hz. Âişe şöyle diyor: Allah Rasûlü benim ile yarıştı. Ve ben onu geçtim. Bu, benim şişmanlamamdan Önce idi. Ben şişmanladıktan sonra, yarıştığımızda ise o beni geçti ve; işte bu, seninkine bir karşılıktır, buyurdu. Hz. Peygamberin kadınları onun akşamlayacağı evde her akşam toplanırlar, efendimiz bazı kere akşam yemeğini onlarla birlikte yer, sonra her biri kendi evine giderdi. Efendimiz hanımı ile bir örtü altında uyurlar, omuzundan ridâsım bırakır ve izar (iç çamaşırı) ile uyurdu. Yatsı namazını kıldıktan sonra evine girer, uyumazdan önce ehli ile bir miktar sohbet eder ve böylece onlara yakınlık sağlardı. Allah Teâlâ: «Sizin için, andolsun ki; Rasûlullah'ta güzel bir örnek vardır.» (Ahzâb, 21) buyuruyor. Kadınlarla geçim ve bunun tafsilâtının yeri «Ahkâm»' kitabıdır. Hamd Allah'a mahsûstur.
Allah Teâlâ «Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki; bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onu çok hayırlı kılar.» buyuruyor. Umulur ki; onları yanınızda tutmada sabretmeniz onların bunların hoşlanmaması ile birlikte size dünya ve âhirette çok hayırlar getirecektir. Nitekim İbn Abbâs bu âyet hakkında şöyle demiştir: Bu, erkeğin kadına şefkat göstermesi, Allah'ın kendisine bir çocuk ihsan etmesi ve bu çocukta bir çok hayırların bulunmasıdır. Sahîh bir hadiste şöyle buyuru-lur: Bir mü'min; mü'min kadına kızmasın, öfkelenmesin, onun bir huyuna kızarsa diğer bir huyundan hoşnûd olur.
Allah Teâlâ: «Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde; öncekine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, bir şey almayın. İftira ederek ve günâha girerek ona verdiğinizi geri alır mısınız?» buyuruyor. Sizden birisi karısından ayrılmak ve onun yerine bir başkasını almak istediğinde, ona yüklerle mal vermiş olsa bile verdiği mehirden kat'iyyen bir şey almasın.
Âyette geçen ( jlU^UI ) kelimesi hakkında Âl-i İmrân sûresinde yeterli bilgi vermiştik. Burada tekrarına gerek görmüyoruz.
Bu âyet kadına çok mal ile mehir vermenin caiz olduğuna delâlet eder. Hz. Ömer İbn el-Hattâb çok mehir vermeyi yasaklamış, sonra bu görüşünden dönmüştür. Bunu rivayet eden İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail'in... Ebu'l-Acfâ'dan naklettiğine göre; o, Ömer İbn el-Hattâb'ı şöyle derken işitmiş: Kadınların mehirlerinde aşın gitmeyiniz, şayet bu, dünyada bir şeref ya da Allah katında bir takva olsaydı Allah Rasûlü bu (şeref ve takvaya) en lâyık olamnızdır. Allah Rasûlü kadınlarından hiçbirine fazla mehir vermemiştir. Onun kızlarından hiç birine oniki okkadan fazla mehir verilmemiştir. Eğer kişi karısına verdiği mehir ile imtihan edilirse; sonunda ona karşı içinde bir düşmanlık doğar ve nihayet : (Sana kavuşabilmek için) kırbanın ipine bile muhtaç oldum, der. İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri bu hadîsi değişik yollarla... Ebu'l -Acfâ'dan rivayet etmişlerdir. Ebu'l-Acfâ'nın ismi Heram İbn el-Müsey-yeb'dir. Tirmizî; bu, hasen, sahîh hadîstir, demiştir.
Bu hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: Hafız Ebu Ya'lâ diyor ki: Bize Ebu Hayseme... Mesrûk'tan rivayet etti ki; o şöyle demiştir : Ömer îbn el-Hattâb Rasûlullah (s.a.) m minberine çıktı, sonra şöyle dedi: Ey insanlar size ne oluyor da kadınların mehirlerini çoğaltıyorsunuz? Rasûlullah (s.a.) ve ashabı arasında mehir dörtyüz dirhem ve daha az olurdu. Mehirleri çoğaltmak, Allah katında bir takva ya da bir şeref olsaydı siz bunda onlara yetişemezdiniz. Bir kişinin hanımının mehrini dörtyüz dirhemden daha fazla arttırdığını ben kesinlikle bilmiyorum. Râvî anlatmaya şöyle devam eder: Ömer minberden indi, Kureyş'ten bir kadın onun karşısına çıkarak; ey mü'minlerin emî-ri, kadınların mehirlerini dörtyüz dirhemin üstüne çıkarmalarını insanlara yasakladın mı? dedi. O da: Evet, dedi. Kadın: Allah'ın Kur' an'da indirdiğini işitmedin mi— diye sordu. Ömer o, hangisi? dedi. Kadın: Allah Teâlâ «Yüklerle mehir vermiş olsanız bile» buyurmuyor mu? dedi. Ömer, ey Allah'ım bağışla, bütün insanlar Ömer'den daha bilgili imiş, diyerek döndü ve minbere çıktı: Kadınların mehirlerini dörtyüz dirhemden fazla yapmanızı yasaklamıştım, dileyen malından dilediği kadar versin, dedi. Ebu Ya'lâ der ki: Zannediyorum, bu, kimin hoşuna giderse yapsm gönül hoşluğu ile olanını yapsın, demişti.
Hadîsin isnadı ceyyid ve kuvvetlidir.
Hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: İbn el-Münzir der ki: Bize îshâk İbn İbrâhîm... Ebu Abdurrahmân es-Sülemî'den nakletti ki; Ömer İbn el-Hattâb: Kadınların mehirlerinde aşırı gitmeyiniz, dedi. Bir kadın; ey Ömer, senin buna hakkın yok. Allah teâlâ : ( ^Ş\j s-ai j* \j^aJ j**-ı»*) «Mehir olarak yüklerle altın vermiş olsanız bile.» buyuruyor. —Abdullah İbn Mes'ûd'un kırâetinde böyledir— Ondan bir şey almanız size helâl değildir, dedi. Ömer: Bir kadın Ömer'le hasım-laştı ve onu mağlûb etti, dedi.
Hadîsin diğer bir yoldan rivayeti şöyledir: Zübeyr İbn Bekkâr dedi ki: Bana amcam, Mus'ab İbn Abdullah'dan, o da dedemden naklettiler ki; Ömer İbn el-Htatâb şöyle demiştir : Zü'1-Gussa'nın kızı bile olsa kadınların mehirlerini artırmayınız. —Ömer bu sözüyle Yezîd İbn el-Husayn'ı kastediyordu— kim fazla, yaparsa, fazlalığı Beytülmâle koyanın. Kadınlar tarafından uzun boylu yassı ve çökük burunlu bir kadın : Buna hakkın yok, deyince Ömer; niçin? diye sordu. Kadın: Çünkü Allah Teâlâ «Yüklerle mehir vermiş olsanız bile» buyurmuştur, dedi. Hz. Ömer bir kadın isabet etti de, bir erkek hatâ etti dedi.
Allah Teâlâ bunu (önceki kadına verilen mehrin geri alınmasını) hoş karşılamayarak: «Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize kanşıp katıldiniz.» buyuruyor. Siz ona, o da size katılıp karıştığı halde mehri kadından nasıl geri alırsınız? İbn Abbâs, Mücâhid, Süddî ve birçokları bu ifâde ile cinsî temas'ın kastedildiğini söylemişlerdir.
Buhârî ve Müslim'de rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü karşılıklı olarak la'netleşen karı kocaya; onların la'netleşmeleri bittikten sonra; Allah biliyor ki, ikinizden birisi yalancıdır. İçinizde tevbe edecek var mı? diye üç kerre sordu. Adam ey Allah'ın Rasûlü, malım (ne olacak) diye karısına vermiş, olduğu mehrin ne olacağını sordu. Allah Rasûlü : Sana mal yok. O, değil de, sen doğru söylemişsen vermiş olduğun mehir onun fercini helâl kılman karşılığıdır. Eğer ona karşı yalan söylemişsen vermiş olduğun mal, ondan çok uzaktır, buyurdular.
Ebu Davud'un Sünen'inde ve başka kitaplarda kaydedildiğine göre; Busra İbn Ektem örtüsü içinde bir kadınla evlenmişti. Bir de baktı ki; kadın zinadan hâmile imiş. Rasûlullah (s.a.) a geldi ve durumu ona anlattı. Allah Rasûlü mehrin kadına âit olduğuna hükmetti, aralarım ayırdı ve kadmın sopa ile döğülmesini emretti. Sonra şöyle buyurdu : Çocuk senin kölendir, mehir de ondan faydalanman (kadınla temasta bulunman) karşılığıdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teâlâ : «Onu nasıl alırsınız ki; birbirinize karışıp katıldınız.» buyurmuştur.
«Ve onlar sizden kuvvetli te'mînat da aldılar.» âyetinden maksadın «akid» olduğu İbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr'den rivayet edilmiştir.
Süfyân es-Sevrî... îbn Abbas'ın «Onlar sizden kuvvetli te'mînat da aldılar.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder : Kuvvetli te'mînâtı iyilikle tutmak; ya da güzellikle salıvermektir.» (Bakara, 229). İbn Ebu Hatim de bu görüşün benzerinin İkrime, Mücâhid, Ebu'l-Âliye, Hasan, Katâde, Yahya İbn Ebu Kesîr, Dahhâk ve Süddî'den de rivayet edildiğini söyler.
Rebî' îbn Enes'ten naklen Ebu Ca'fer el-Râzî bu âyet hakkında şöyle der : Kuvvetli te'mînat; onları Allah'ın emâneti ile almanız, onların terelerini (namuslarını) Allah'ın kelimesiyle helâl kılmanızdır. Allah'ın kelimesi ise hutbedeki teşehhüd'dür. O, şöyle devam eder: Teşehhüd, miraçta Rasûlullah (s.a.) a verilenlerdendir. Ona şöyle denmiştir: Senin, kulum ve Rasûlüm olduğuna şehâdet etmedikçe senin ümmetine hiçbir hutbe caiz değildir. Hadîsi İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.
Müslim'in Sahîh'İnde Câbir'den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.) veda haccı hutbesinde şöyle buyurdular: Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Siz, onları Allah'ın emânı ile aldınız. Onların ferclerini (namuslarını) Allah'ın kelimesiyle helâl kıldınız.
«Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın.» âyetinde babaların hanımları onlara bir hürmet olmak üzere, onları ta'zîmden dolayı ve babalardan sonra kendileriyle temasta bulunulmasından korumak üzere haram kılınmaktadır. Hattâ babanın bir kadını sadece ni-kâhlamasıyla (nikâh akdi yapmasıyla) o kadın oğula haram olur. Bu, üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. İbn Ebu Hatim diyor ki: Bana babam... Adiyy İbn Sâbit'ten o da ansârdan bir adamdan nakletti ki; o şöyle demiş : Ebu Kays —îbn el-Eslet— öldüğünde —ki o ansârın sâlih kişilerindendi— oğlu Kays onun karısıyla evlenmek istedi. Kadın; ben seni bir oğul olarak görüyorum, sen kavminin sâlihlerindensin. Ben, Allah Rasûlüne gidip danışacağım, dedi. Rasûlullah (s.a.) a gelerek : Ebu Kays öldü, dedi. Allah Rasûlü : Hayırdır, buyurdular. Kadın : Oğlu Kays beni istedi. Halbuki o kavminin sâlihlerindendir. Ben onu sadece bir oğul olarak görüyorum. Ne emredersin? diye sordu. Allah Rasûlü ona: Evine dön, buyurdu. Ve; «Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın» âyeti nazil oldu.
İbn Cerîr der ki: Bize Kasım... İkrime'nin; «Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın. Geçmişte olanlar artık geçmiştir») âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: Bu âyet Ebu Kays İbn el-Eslet hakkında inmiştir. O, Ümmü Ubeydullah Bint Sahr ile evlenmek istemişti ve kadın babası Eslet'in nikâhı altındaydı. Yine bu âyet Esved İbn Halef hakkında inmiştir ki; o da babası Halefin yanında olan Ebu Talha İbn Abdüluzza îbn Osman İbn Abdüddâr'm kızı ile evlenmek istemişti. Yine bu âyet Fâhite Bint Esved îbn Muttalib İbn Esed hakkında inmiştir. O da Ümeyye îbn Halefin yanında idi ve kendisinden sonra oğlu Saf-vân İbn Ümeyye onunla evlenmek istemişti.
Süheylî; çocuklarının babalarının kadınlarıyla evlenmelerinin câ-^ hiliyyet devrinde âdet olduğunu sanmıştır. Nitekim bunun için Allah Teâlâ «Geçmişte olanlar artık geçmiştir» buyurmuştur. Diğer bir âyette de Allah Teâlâ «îki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Geçmişte olanlar artık geçmiştir» buyurmuştur. Süheylî şöyle der : Bunu, Kinâne îbn Huzeyme yapmış, babasının karısı ile evlenmiş ve ondan Nadr İbn Kinâne adlı oğlu olmuştur. Allah Rasûlü : Nikâhtan doğurdun, zinadan değil, buyurmuşlardı. Süheylî şöyle devam eder: Bu da delâlet ediyor ki; bu nikâh onlarda caiz idi ve böyle yaparlarsa aralarında nikâh sahîh kabul edilirdi.
İbn Cerîr diyor ki: Bize Muhammed îbn Abdullah... İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet etti: Babaların kadınları ve iki kız kardeşin birlikte nikâhlanması dışında, câhiliyye devri insanları Allah'ın haram kıldıklarını haram kabul ederlerdi. Allah Teâlâ «Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın» ve «İki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır» âyetlerini indirdi. Atâ ve Katâde de böyle söylemişlerdir. Ancak Süheylî'nin Kinâne olayı hakkında naklettikleri şüphelidir. En doğrusunu Allah bilir. Her halde bu, bu ümmete haramdır ve son derece çirkindir. Bunun için Allah Teâlâ : «Çünkü o çok çirkin ve iğrenç bir şeydir ve o fena âdetti» buyurmuştur. Yine bunun içindir ki; Allah Teâiâ. başka âyetlerde de : «Kötülüğün gizlisine de, açığına da yaklaşmayın.» (En'âm, 151). «Zinaya yaklaşmayın. Muhakkak ki o azgınlıktır ve yol olarak da kötüdür.» (İsrâ, 32) buyurmuş, burada da ( Ll* ) kelimesini ilâve etmiştir. Bu, haddi zâtmda büyük bir iştir. Ve karısıyla evlendikten sonra oğullarının babalarına karşı kin ve öfke beslemelerine sebep olur. Zîrâ çok kere bir kadınla evlenen kişi; kadının Önceki kocasına karşı kin ve kızgınlık besler. İşte bunun içindir ki; mü'minlerin anneleri (Hz. Peygamberin hanımları) bu ümmete haram kılınmıştır. Zîrâ onlar Hz. Peygamberin hanımları olduklarından bu ümmetin anneleridir. Rasûlullah (s.a.) da baba makâmındadır. Hattâ onun hakkı —icmâ' ile— babaların hakkından daha büyük tutulmuştur. O'nun (s.a.) sevgisi mü'minlerin kendilerini sevmelerinden daha önde tutulmuştur.
Atâ îbn Ebu Rebâh «Çünkü o, çirkin ve iğrenç bir şeydir.» âyeti hakkında; Allah ona (bunu yapana) buğz eder, demiş. «Ve o fena adetti.» âyeti hakkında da; bu yola giren insanlar için ne kötü yoldur, bundan sonra bunu yapan, dininden dönmüş olur ve öldürülür. Malı da Beytülmâl için ganimet sayılır, demiştir. Nitekim İmâm Ahmed ve Sünen sahipleri Berâ îbn Âzib'den, o da dayısı Ebu Bürde'den —bir rivayette îbn Ömer'den, başka bir rivayette de amcasından— naklediyor ki Rasûlullah (s.a.) onu babasının ölümünden sonra onun karısıyla evlenen bir adamı öldürmek ve malını almak üzere göndermişti.
İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyin,.. Berâ İbn Âzib'den nakletti ki, o şöyle demiştir : Bana amcam Haris îbn Amr —ya da Umeyr— uğradı. Yanında Rasûlullah (s.a.) .m kendisine bağladığı bir de sancak vardı. Ben; ey amca, Rasûlullah (s.a.) seni. nereye gönderdi? diye sordum. Şöyle dedi: Beni babasının hanımı ile.evlenen bir adama gönderdi ve boynunu vurmamı emretti.
MES'ELE
Âlimler; babanın evlenerek, câriye olarak ya da şüphe ile temasta bulunduğu kadınların evlâda haram olduğu hususunda birleşmişlerdir. Ancak cinsî temas olmaksızın şehvetle yaklaştığı yabancı ise, bakılması helâl olmayan yerlerine baktığı kadınların haram olup olmadığı konusunda ihtilâf etmişlerdir. İmâm Ahmed'den bunun da haram olduğu rivayet edilmiştir. îbn Asâkir, Hadîc —Muâviye'nin kölesidir— in' hal tercümesinde rivayet ediyor ki; o şöyle demiştir: Muâviye için beyaz ve güzel bir câriye satın alındı ve çıplak olarak yanma götürüldü. Elinde bir kırbaç vardı, onu kadının şeyine doğru uzatarak şöyle dedi: Bu şey, eğer onun şeyi olsaydı? Bunu Yezîd İbn Muâviye'ye götür, dedi. Sonra; hayır, dedi. Bana Rebîa îbn Amr'ı çağır, dedi. Rebîa Fakîh idi. Yanına girince : Bu (câriye) bana çıplak olarak getirildi. Onun şurasını şurasını gördüm ve onu Yezîd'e göndermek istedim, dedi. Rebîa : Böyle yapma ey mü'minlerin emîri. Bu (câriye) onun için olmaz, dedi. Muâ-viye; fikrin güzel, dedi. Sonra; bana Abdullah İbn Mes'ade el-Fezârî'yi çağır, dedi. Onu çağırdım. Çok esmer bir adamdı. Muâviye; bunu al ve çocuğunu bununla beyazlat, dedi. Râvî şöyle anlatır: Bu Abdullah îbn Mes'ade Rasûlullah (s.a.) in kızı Fâtıma'ya verdiği onun da terbiye edip (yetiştirip) âzâd ettiği köledir. Daha sonra Hz. Ali'ye (Allah ondan razı olsun) karşı Muâviye ile birlikte olmuştur.
23 — Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anaları, gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, size haram kılındı. Eğer üvey kızlarınızın anaları ile gerdeğe girmemişseniz, onlarla evlenmenizde bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın karıları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramd