HOME

TABERİ TEFSİRİ

ÂLİ İMRÂN SURESİ

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

GİRİŞ

Âl-i İmran Suresi İkiyüz âyettir ve Medinede nazil olmuştur. "Âl-i İm­ran" "İmran ailesi" demektir. İmran, Hz. Musanın babasının adıdır. Hz. Merye-min babasının adı da İmran'dır.

İmran ailesi, içinden Peygamberlerin çıktığı mübarek bir ailedir. Bu Su­rede İmrandan, Hz. Meryemden, Zekeriyya aleyhisselamdaıı ve Hz. Meryemin Hz. İsayı babasız olarak dünyaya getimıesinden bahsedilmiş ve muhtemelen bu ailenin ismine izafeten bu Sureye "Âl-i İmran" adı verilmiştir.

Bu Surenin ilk seksen küsur âyetinin, Necran Ilıristiyanlanndan bir heye­tin, Medeniye gelişleri sırasında nazil olduğu rivayet edilmektedir. Yemende bulunan Necran Hıristiyanlarından bir heyet Medineye gelmiş, Resulullah (s.a.v.) ile dini konularda görüşmüşler yapmışlar ve Hz. İsa hakkında tanışmak istemişlerdir. Konuşmaların sonunda, kendilerine teklif edilen İslam dinini ka­bul etmemişler fakat İslamın hakimiyetini kabul etmek zorunda kalarak, vere­cekleri Cizyeyi toplamak üzere tayin edilen Ebu Ubeyde b. Cerrah ile birlikte memleketlerine dönmüşlerdir.

Sure-i Celilede, Hıristiyanların, Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkındaki yakı­şıksız isnatları ve sapık inançları reddedilmekte, Hz. İsanın, babasız olarak dün-yay gelişi ve bu olayın, Hz. Âdemin yaratılışında olduğu gibi bir mucize oldu­ğu, Allahın, dilemesi halinde bunlara benzer mucizeleri her zaman yaratabilece­ği ve Allah tealanın, Hz. İsayı kentti katma yükselttiği beyan edilmektedir.

Sure-i Celilede, Yahudi ve Hıristiyanların yani, bütün ehl-i Kitabın, İsla­ma karşı çıkışları, inançları saptırma ve Müslümanları dinlerinde bocalatma gayret ve çalışmaları açıklanmaktadır.

Mekke döneminde Müslümanlar açıkça hakaret ve işkenceye uğruyor, eziyete maruz kalıyorlardı. Ancak Medineye hicret edip orada teşkilatlanarak kuvvet bulmalarından sonra bu dönem kapandı. Fakat İslam düşmanları bu sefer de, Müslümanların inançlarım saptımıak ve zihinlerini bulandırmak için psiko­lojik savaşa başladılar. Özellikle ehl-i Kitap olan Yahudiler ve Hıristiyanlar, İslam dinine saldıraya geçtiler. İşte onların bu menfur çalışmaları Süren Celilede şöyle anlatılmaktadır.

"Kitap ehlinden bircemaat sizi doğru yoldan saptırmak isterler. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar da farkına varmazlar.[1]

"Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü halde Allahın âyetlerini niçin inkâr edi-yorsunuz. [2]

"Ey kitap ehli, için hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsa-nuz? [3]

"Kitap ehlinden bir cemaat şöyle dedi: "îman edenlere indirilene günün başlangıcından iman edin, sonunda inkâr edin. Belki dinlerinden dönerler[4]

"Onlardan bir cemaat, kitaptan olmadığı halde, tahrif ettiklerini, kitaptan sahasınız diye kitabı dilleriyle eğip bükerler "Bu, Allah katındandir." derler Halbuki o, Allah katından değildir. Böylece bile bile Ailaha karşı yalan söyler­ler[5]

"De ki; "Ey kitap ehli, niçin imân edeni Allahın yolundan men ediyorsu­nuz? Hak olduğuna şahitken o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz? Allah yap­tıklarınızdan habersiz değildir. [6]

Kitap ehlinin ve diğer İslam düşmanlarının, Müslümanların inançlarını bozmayı hedef alan çalışmaları karşısında, Müslümanların, hak yolda sebat et­meleri gerektiğini emreden ve Allahın, inananlara yardım edeceğini beyan eden âyetlerde ise şöyle buyurulmaktadır:

"Ey Muhammed, inkâr edenlere de ki: "Yakında mağlup olacaksınız ve toplatılıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir. [7]

"Şüphesiz ki Allah katında din İslamdır. Kitap verilmiş olanlar, araların­daki ihtiras yüzünden, ancak kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim Allahın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, hesabı çok çabuk görendir. [8]

"Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız ha-li müstesnadır. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allan­dır[9]

"Ey iman edenler, Allahtan korkun ve ancak Müslüman olarak Ölün. [10]

"Hep birlikte Allahın ipine sıkmışı sanlın ve sakın ayrılğa düşmeyin. Al­lahın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, birbirinize düşman idiniz. Al­lah, kalblerinizi birbirine ısındırıp kaynaştırdı da, onun nimetiyle kardeşler ol­dunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz. Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size-böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz." [11]

"Onlar, eziyetten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaştıkları za­man arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez. [12]

"Size bir iyilik dokunduğu zaman bu onların kötüsüne gider. Size bir kö­tülük dokununca da buna sevinirler. Eğer sabreder, Allahtan korkarsanız, onla­rın hileleri size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatmıştır. [13]

Surei-i Celilede Uhut savaşına da işaret buyuruluyor. Unut savaşı, başla­ması, cereyan ediş tarzı, sonucu ve bu sebeple inen hükmler ve tavsiyeler ile, ib­ret ve hikmetlerle dolu dehşetli bir olaydır. Bu olaya Surede: "Ey Muhammed, sabahleyin erkenden, ailenin yanından ayrılıp, müminleri savaş yerlerine yerleş­tirdiğini hatırla. Allah, herşeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir. [14] âyet-i Keri-mesiyle işaret ediliyor. Ve daha sonra Bedir savaşı hatırlatılıyor. Orada mümin­lerin, Allah tarafından gördükleri yardım beyan ediliyor.

Bundan sonra Cenab-ı Hakkın yüceliğine işaret eden âyât-ı kevniyyata, kâinat düzenindeki eşsiz âhenge dikkatler çekiliyor ve buyuruluyor ki:

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır. [15]

"Onlar, ayakta iken, otururken, yanlan üzerine yatarken Allahı zikreder­ler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Ve şöyle derler: "Rabbimiz, sen bunu boşa yaratmadın. Seni teşbih ve tenzih ederiz. Bizi, cehennem ateşinden koru. [16]

Gerçek dinin İslam olduğu büyük hakikati Sure-i Celilede tekrarlanarak

Duyuruluyor ki: "Şüphesiz ki Allah katında din İslamdır. Kitap verilmiş olanlar, sadece aralarındaki ihtiras yüzünden, kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim, allahın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, hesabı çok ça­buk görendir. [17]

"Eğer seninle mücadele ederlerse de ki: "Ben Allaha yöneldim. Bana tâbi olanlar da. Kendilerine kitap verilenlere ve okur yazarlığı olmayanlara de ki: "İslam oklunuz mu? Eğer Müslüman olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüzceviririerse sana düşen sadece tebliğidir. Allah, kullarını çok iyi görür. [18]

Müminlerin, başkalarını dost edinmemeleri hususunda da şöyle buyurulu­yor:

"Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan bekleyeceği hiçbirşey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allahıdir. [19]

Sure-i Celile, inanç mücadelesi, meydan muharebesi ve benzeri olayları dile getiriyor. Kitap ehli ve diğer İslam düşmanlarının yaptıklarını beyan ederek İslam tarihindeki en hareketli bir dönemi gözler önüne seriyor.

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla[20]

1- Elif, Lâm, Mim.

Mukatta'a harflerinin açıklaması Bakara suresinin başında geçmiştir. Bu açıklamalar için oraya bakınız. [21]

2- Allah, kendisinden başka ilah olmayan, daima diri olan ve yarat­tıklarını koruyup idare edendir.

Hakkıyla ibadet edilmeye layık olan ancak Allahtır. Ondan başka ibadet edilmeye layık olan hiçbir kimse yoktur. Çünkü Allah, rabhkta ve Hanlıkta tek­tir. O, devamlı diri olan, ölmeyen ve yok olmayandır. O, yarattıklarını koruyup nzıklandırarak onları sevk ve idare edendir.

Allah teaîa bu sure-i celileye kendisinin dışındaki varlıklarda Hanlık vasfının bulunmadığını, Hanlığın sadece kendisine ait olduğunu beyan ederek başlamıştır. Böylece Hz. İsanın Allah veya Allahın oğlu olduğunu zanneden Hristiyanlara cevap vermiştir.

Necran Hristiyanları tarafından gönderilen bir heyet Peygamber efendi­mizle tartışmış ve Hz. İsanın Allah veya Allahın oğlu olduğunu yahut da üç ila­hın üçüncüsü olduğunu iddia etmişlerdir. Peygamber efendimiz onlara hak dini tebliğ etmiş, Hz. İsanın da kendileri gibi insan ve Allahın Peygamberi olduğunu söylemiştir. İşte bu surenin bu âyeti de Hristiyanların bu bâtıl iddialarını redde­derek Allahın tek bir ilah olduğunu, ondan başka hiçbir Halım bulunmadığın be­yan etmiştir.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, Resulullaha gelen Hristiyan Necranlıla-rın heyetini şöyle anlatmaktadır: Necranhların heyeti altmış binekli olarak Re-sulullaha geldi. İçlerinden on dördü ileri gelenleriydi. Bu on döıt kişiden üçü de onların reisleri durumunda idi. Bunlar, Abdülmesih, Eyhem ve Ebu Harise b. Alkame isimli şahıslardı. Abdülmesih, toplumun emiri, fikri önderi, danışmanı ve görüşünden aynlınmayan kişisiydi Bu kişi, "Âkıb" diye vasıflandırılıyordu.

Eyhem, toplumun kendisine sığındığı, kervan reisliği yapan, dini toplan­tıları yöneten kişiydi. Bu de "Seyyid" diye vasıflandırılmıştı.

Ebu Harise b. Alkame ise toplumun Piskoposu, en bilgini, imamı ve okullarının yöneticisi idi.

Ebu Harise, bunların içinde yüksek mertebeler almış, kitaplarını okumuş ve dinlerinde iyi bir bilgi edinmişti. Öyle ki Hristiyan olan Rum Kralları ona iti­bar etmişler, maddi destekte bulunmuşlar, hizmetçiler tahsis etmişler, kiliseler yapmışlar ve ona bol bol ikramlarda bulunmuşlardır. Zira bu Krallara, Ebu Ha-risenin ilmi ve dinde ictihad derecesine vardığı haberi ulaşmıştı. Muhammed b. Cafer diyor ki: "Bu heyet Medinede Resulullaha geldi. Resulullah ikindi nama­zım kılarken Mecscid-i Nebevide onun yanına girdiler. Üzerlerinde Yemen elbi­seleri bulunuyordu. Onlar, Ebu Harise, b. Kâ'b kabilesinin elbiselerini ve örtüle­rini giyinmişlerdi. Onları gören Resulullahın s ah abi I erinden bir kısmı "Biz bun­lar gibi bir heyet görmedik" demişlerdi. Onların namaz vakitleri gelince Resu­lullahın Mescidinde namaz kılmaya başladılar. Resulullah sahabilerine: "Bıra­kın namazlarını kılsınlar." dedi. Onlar doğuya yönelerek namazlarını kıldılar. Onların yöneticileri durumunda olan on dört kişiydi ve isilmeleri şöyleydi: Ken­disine "Âkıb" ünvam verilen Abdulmesih, "Seyyid" unvanı verilen Eyhem, Ebu Harise b. Alkame Evs, Haris, Zeyd, Kays, Yezid, Nebih, Huveylid b. Anır, Ha-lid, Abdullah ve Yuhanna." Bunlar altmış kişiyle birlikte gelmişlerdi. Resulul­lah bunlardan Ebu Harise b. Alkame, Abdullah el-Âkıb ve Eyhem es-Seyyid ile konuştu. Eyhem, Kralın mezhebindeydi. Bazıları, Hz. İsanın Allah okluğunu, bazıları, Allanın oğlu olduğunu, bazıları da onun, üç ilahtan üçüncsü olduğunu söylüyordu.

Bu heyette bulunan iki papaz Resulullah ile konuşunca Resulullah onlara "Müslüman olun." dedi. Onlar da "Biz Müslüman olmuşuz" dediler. ResuluUiüı tekrara onlara; "Sizler Müslüman olmadınız. O halde şimdi mü si uman olun." dedi. Onlar: "Biz, sen Müslüman olmadan önce Müslüman olduk" dediler. Re­sulullah da: "Yalan söylüyorsunuz. Sizin Aziz ve Celil olan Alaha çocuk isnad etmeniz, Haça ibadet etmeniz ve domuz eti yemeniz, Müslüman olmanıza engel oluyor." dedi. Onlar: "O halde ey Muhammed, İsanın babası kim?" diye sordu­lar. Resulullah da onlara cevap veımeyip bir müddet sustu, tşte bu sırada Allah teala, Hristiyanlann ihtilafa düştükleri bu konu hakkında, Âl-i İmran suresinin başından seksen küsur âyeti indirdi ve buyurdu ki: "Allah, kendisinden başka ilah olmayan, daima diri olan ve yarattıklarını koruyup idare edendir." Allah te­ala bu sureye, kendisini Hri s ti yani arın iftiralarından arındırarak başladı. Bir ol­duğunu, yarattıklarından herhangi bir ortağı olmadığını beyan etti. Böylece Hristiyalarm uydurdukları inkarcılığı, ona denk ve emsaller isnad etmeyi red­detti ve onların, sapıklık içinde bulunduklarını beyan etti.

Reb'i b. Enes de Necran heyetinin konuşmalarından şunları rivayet etmiş­tir. "Bu Hristiyanlar Resulullaha geldiler. Meryemoğlu İsa hakkında onunla tar­tıştılar. Resulullaha: "İsanın babası kim?" diye sordular ve eşi ve çocuğa olmayan Allah tealaya karşı yalan sözler söylediler. Ve iftiralarda bulundular. Bunun üzerine Resulullah onlara: "Sizler bilmiyor musunuz ki her çocuk babasına ben­zer?" diye sordu. Onlar da "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rabbimizin, ölmeyen, devamlı hayatta kalan olduğunu, İs an in ise sonunda ölüp gideceğini bilmiyor musunuz?" dedi. onlarda "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rab­bimizin her şeyi sevk ve idare eden olduğunu, onları koruyup rızıklandirdığım bilmiyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah da: "Sizce İsa bunlardan herhangi birine malik midir?" diye sordu. Onlar da: "Ha­yır" dediler. Resulullah: "Aziz ve Celil olan Allaha, yerde ve gökte herhangi bir şeyin gizli kalmadım bilmiyor musunuz?" dedi. Onlar da "Evet biliyoruz." dedi­ler. Resulullah: "İsa, Allahm bildirdiği dışında, yerde ve göklerde olanlar hak­kında bir şey bilinni?" dedi. Onlar da "Hayır" dediler. Resulullah: "Rabbimiz, İsayi ana rahminde dilediği gibi şekillendirdi siz bunu biliyor musunuz?" dedi. Onlarda "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rabbimizin yemek yemediğini, su içmediğini, bizim gibi bir takım beşeri ihtiyaçlarının olmadığını bilmiyor musunuz?"dedi. Onlar da "Evet" biliyoruz." dediler. Resulullah: "Annesi İsaya, diğer kadınların hamile olması gibi hamile olmadı mı? Diğer kadınların çocuk doğurmaları gibi onu doğurmadı mı? İsa da diğer çocukların beslendiği gibi beslenmedi mi? İsa yemek yeyip su içmiyor muydu? Ve benzeri ihtiyaçlarını görmüyor muydu?" diye sordu. Onlar da: "Evet öyleydi." dediler. Resulullah da: "Böyle olan bir insan nasıl olur da sizin dediğiniz gibi olabilir?" dedi. Onlar, bu konuşmalardan sonra gerçeği anladılar. Fakat inkârlarında ısrar ettiler. İşte bunun üzerine Allah teala, ÂI-i İmran suresinin baş tarafındaki âyetleri indirdi.

Âyet-i kerimede, Allah teala kendisini "Daima diri olan" diye tercüme edilen sıfatıyla sıfatlandırmiştır. Müfessirler bu sıfata şu şekillerde izah etmişlerdir:

a- Muhammed b. Cafer ve Reb' b. Enes göre Allah teala, bu sıfatla kendi­sinin devamlı baki olduğunu zikretmiş, ölümün, yaratıkları için geçerli olduğu halde kendisinde bulunmayacağını belirtmiş, böylece Necran heyetine, ölümlü olan insanın hiçbir zaman ilah olamayacağını bildirmiştir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre Allah teala bu sıfatla kendisini dilediği her şeyi sevk ve idare etmeye gücü yetmekle ve dilediği her hangi bir şeyin, kendisi için imkânsız olmayacağı ile sıfatlandırmak istemiş ve kendisinin, her­hangi bir şeyi sevk ve idareye gücü yetmeyen putlar gibi olmadığını bildirmek istemiştir.

c- Başka bir kısım âlimlere göre, Allah teala bu sıfatla, kendisinin ezeli ve ebedi olan bir hayata sahip olduğunu belirtmek ve "Hayat" sıfatıyla sıfatlan­dığını bildirmek istemiştir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.

Yine âyet-i kerimede, Allah teala kendisini "Yarattıklarını koruyup idare eden" diye tercüme edilen sıfatıyla sıfatlandırmıştir.

Hz. Ömer ve Abdullah b. Mes'ud bu kelimeyi şeklinde, Alka-me-b. Kys ise şeklinde okumuştur. Taberi, birinci kıraatin çok yay­gın olması sebebiyle onu tercih etmiştir.

Müfessirler, bu sıfatın mânâsını iki şekilde izah etmişlerdir..

a- Mücahid ve Reb'i b. Enese göre mânâsı her şeyi koru­yarak, her varlığı rızıklandirarak dilediği şekilde bozma, değiştirme, artırma ve eksiltme yapmak suretiyle evirip çevirerek sevk ve idare edendir.

b- Muhammed b. Cafere göre ise mânâsı, bulunduğu yerde devamlı kalan ve ayrılmayan demektir. Yani, Allah teala, yaratıkları gibi bir yerden ayrılıp diğer yere gitmez. Değişmez, olduğu gibi ebediyyen devam eder. Halbuki Neeran heyetinin, kendsine Hanlık insad ettikleri Meryemoğlu İsa böy­le bir sıfata asla sahip değildir.

Taberi birinci görüşü tercih etmiş ve kelimesinin mânâsının, "Her şeyi nzi ki andırarak, savunarak, besleyerek ve kudreti dahilinde evirip çe­virerek sevk ve idare eden" demek olduğunu söylemiştir. Zira Araplar bu keli­meyi bu mânâda kulanmıslardır. Hz. Ömerin bu kelimeyi şeklinde okumasının sebebinin ise Hicazlıların şivesinden kaynaklandığını ve bu şekilde okuyarak başka bir mânâ kasetmediğini söylemiştir. [22]

3-4 Ey Muhammed, Allah, sana geçmiş kitapları tasdik eden hak bir kitap indirdi. İnsanlara doğru yolu göstermek için daha önce de Tevrat ve İncili indirmişti. Şimdi ise hak ile bâtılı ayıran (Kur'anı) indirdi. Şüphesiz ki Allanın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, her şeye galiptir, hak edenlerin cezasını verendir.

Ey Muhammed, rabbin sana, Tevrat ve İncile tâbi olanların ihtilaf ettikle­ri hususlarda, hakkı ortaya koyan bu kitabı indirdi. Bu k itap, Allah tarafından, önceki Peygamberlere indirilen kitapları tasdik eden bir kitaptır. Rabbin bu ki­taptan önce, insanlara Allahın birliğini ve dininin hükümlerini açıklamak için Musaya Tevratı, İsaya da İncili indirmiştir. Şimdi ise İsa hakkında ve diğer hu­suslarda hak ile bâtılı ayırdeden ve akılları tatmin edici kesin bir delil olan kur'aru indirdi. Şüphesiz ki Allahın âyetlerini, ilahhğım ve birliğini gösteren de­lilleri inkâr eden, İsayi ilah ve rab kabul eden kâfirlere, kıyamet gününde şiddet­li bir azap vardır. Allah, hükümranlığında her şeye galiptir. Azab etmeyi diledi­ği zaman, yapacağı azabı önleyecek hiçbir kimse yoktur. Allah, hak edenlerin cezasını verendir. Âyetlerini ve diğer delillerini inkâr edenlerden intikam alan­dır.

Bu âyet-i kerime, gerçek açıklandıktan sonra ona karşı inat edenler ve delillerle ispat edildikten sonra doğru yoldan ayrılanlar için bir ikaz ve tehdittir.

Ayet-i kerimede zikredilen ve "Hak ile bâtıl ayırdeden" diye tercüme edi­len kelimesi, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr tarafından Hz. İsa hak­kında ileri sürülen iddialar hususunda hakkı bâtıldan ayıran şeklinde izah edil­miş Katade ve Reb' b. Enes tarafından ise "îslamın bütün hükümleriyle hakkı bâtıldan ayıran" diye izah edilmiştir. Bunlara göre burada Kur'an-ı Kerimin sıfatıdır. Allah tela Kur'anı Hz. Muhammed (s.a.v.) e indirerek hak ile bâtılın arasını ayırmıştır. Kuranla nelerin helal nelerin haram olduğunu açıkla­mış, ceza hükümlerini beyan etmiş, farzları emretmiş, kendisine itaat edilmesini istemiş ve kendisine isyan edilmesini yasaklamıştır. İşte bu yolla Kur'an hak ile batılı birbirinden ayırmıştır.

Taberi buradaki kelimesinin, Resulullah ile Hz. İsa hakkın­da tartışan Hristiyanlann arasını ayırdeden mânâsına yorumlanmasının daha ev­la olduğunu söylemiştir. Zira bundan önceki âyette Allah teala Hz. Muhammed (s.a.v.) e kitabı indirdiğini beyan ederek Kur'anı indirdiğini zikretmiştir. Burada zikredilen nida Kur'an mânâsına almak faydasız bir tekrar olur ki, bu ilahi kelamda bulunmaması gereken bir şeydir[23]

5- Şüphesiz ki yerde ve gökte hiçbir şey Allaha gizli değildir.

Şüphesiz ki yerde ve gökte bulunan herhangi bir şey Allaha gizli değildir. O halde Meryemoğlu İsa hakkında tartışan şu Hristiyanlann durumu hiç ona gizli kalır mı? Elbette ki Allah onların bu hallerini çok iyi bilmektedir. Ve âhirette bu sapıklıklarının cezasını verecektir. [24]

6- Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren o'dur. Ondan başka ilah yoktur. O herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

O sizlere, annelerinizin kamında erkek, dişi, beyaz, siyah, kırmızı gibi di­lediği şekilleri ve renkleri verendir. İsayi da annesinin karnında şekillendiren o'dur. O halde bu durumda olan İsa nasd ilah olabilir? Allahtan başka ilah yok­tur. Hakkıyla ibadet edilmeye layık olan ancak o'dur. O, her şeye galiptir, emir­lerinde ve yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Abdullah, b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud ve diğer sahabilerin, bu âyetin izahında şunları söyledikleri rivayet edilmiştir: "Nutfe ana rahmine ulaştıktan sonra vücutta kırk gün dolaşır. Sonra kırk gün kan pıhtısı olarak kalır. Sonra kırk gün bir et parçası olarak kalır. Şekkillenme durumuna gelince Allah ona şeklini verecek bir melek gönderir. Melek iki parmağının arasında toprak getirir onu et parçasına karıştırır, yoğurur sonra ona, emrolunduğu gibi şekil verir ve: "Bu erkek mi olacak dişi mi? Cennetlik mi olacak Cehennemlik mî? Rızkı ne­dir, ömrü nedir? Eserleri ne olacaktır? Başına ne gibi musibetler gelecektir? di­ye sorar. Allah teala emreder melek te yazar. Kişi Ölünce vücudu, o toprağın alındığı yere defnedilir. [25]

7- Sana kitabı indiren o'dur. Onun (kitabın) bir kısım âyetleri muh­kemdir, (mânâsı açıktır) Bu âyetler kitabın anasıdır. (esasıdır) Diğer bir kı­sım âyetleri de müteşabihtir (anlaşılması güçtür) Kalblcrindc eğrilik bulu­nanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle, müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik hepsi rabbimiz kalından­dır." derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür.

Ey Muhammed, Kur'anı sana indiren Allahtır. O kur'anın bir kısım âyetleri açıktır, üzerinde başka türlü yorum yapılamaz. Bu âyetler, vaad tehdit, sevap, ceza, helal, haram, öğüt ve ibretleri açık bir şekilde anlatmaktadır. Bu

âyetler, dinin temeli olan kitabın esasıdır. Bunlar, farzları, cezaları, hükümleri ve bütün zaruri olan husustan kapsamaktadır. Kur'anın diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kelimeleri birbirine benzemekte fakat mânâları değişiktir. Kalblerinde haktan ayrılma, doğrudan sapma eğilimi bulu­nanlar bu müteşabih âyetlere uyarlar. Bunların gayesi karışıklık meydana getir­mek, fitne çıkannak ve Allanın, muhkem âyetlerle açıkladığı doğru izahı bıra­kıp âyetleri, kendi arzu ve istelerine göre yorumlamaktır. Halbuki bu müteşabih âyetlerin mânâlarını yalnızca Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olan sağlam bilgili âlimler ise şöyle derler: "Biz, müteşabih âyetlerin izahım bilmesek te muhkem ve müteşabih olan bütün âyetlerin rabbimiz katından geldiğine kesinlikle iman ederiz." Allanın kitabındaki müteşabih âyetler hakkında herhangi bir şey söyle­mekten çekinen ve bunlardan öğüt alanlar ancak akıl sahibi olan kimseledir.

Müfessirler, bu âyet-i kerimede bir kısım âyetlerin sıfatı olarak zikredi­len "Muhkem" kelimesinden ve diğer bir kısım âyetlerin sıfatı olarak zikredilen "Müteşabih" kelimelerinden neyin kastedildiği huşunda çeşitli görüşler zikret­mişlerdir:

a- Abdulla b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud, Katade, Rebi' b. Enes ve Deh-hakka göre "Muhkem" demek, hükümleri sabit olan, kendileriyle amel edilen veya nesheclici olan âyetler demektir. "Müteşabih" demek ise "Hükümleri nes-hedilmış olan ve kendileriyle amel edilmesi kaldırılan âyetlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Muhkem olan âyetler, neshedici olan, helali ve haramı belirten, cezalan ve farzları beyan eden, bu itibarla, iman edilen ve hükümleriyle amel edilen âyetlerdir. Müteşabih âyetler ise hükümleri kaldırılan, sonra zikredilmesi icabederken önce zikredilen, Önce zikredilmesi gerekirken sonra zikredilen, misal olarak verilen, yemin ola­rak zikredilen âyetlerdir. Bunlara iman edilir fakat amel edilmez.

b- Mücahide göre muhkem olan âyetler, Allahın, içlerinde helal ve haram hükümlerini kesin olarak zikrettiği âyetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise, lafız-lan farklı olduğu halde mânâları birbirine benzeyen âyetlerdir. Bu itibarla, bun­ların ifade ettikleri hükümler birbirine karıştırılırlar. Şu âyet-i kerimeler, bu gibi âyetleri heva ve heveslerine göre te'vil edenlere işaret etmektedir. "Şüphesiz ki Allah, sivrisineği ve ondan daha üstününü misal vennekten çekinmez. İman edenler onun rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise: Allah bu misalle ne kastetti?" derler. Allah bu misalle bir çoklarını saptınr, birçokları­nı da doğru yola iletir, Allah bununla, sadece yoldan çıkanları saptırır. [26]Al­lah hidayete erdirmek isterse onun gönlünü "İslama" açar. Kimi de saptırmak is­terse, sanki gö'ğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. İşte böylece

Allah, iman etmeyenlerin üzerine azap yağdırır, [27]Şu âyet ise bu gibi âyetlere iman edip teslimiyet gösteren kimseleri tasvir etmektedir. "Doğru yolu bulanla­ra gelince, Allah onların hidayetini artırır ve onlara "Takva" bahşeder. [28]

c- Muhammed b. Cafer b. Zübeyr'e göre ise, buradaki muhkem âyetlerden maksat, sadece bir mânâya tevili mümkün olan âyetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise birden çok mânâya te'vil edilmeleri mümkün olan âyetlerdir. Bu hususta Muhammed b. Caferin şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Muhkem âyeter, içlerinde Allahın kesin delilleri bulunan, mümin kullan günahlardan ko­ruyan, karşı çıkanları ve bâtılı mahkum eden âyetlerdir. Bunları konuldukları mânâlardan çıkarmak veya tahrif etmek kabil değildir. Müteşabih olan âyetler ise, çeşitli yönlere te'vil edilebilen, sapıkların, sapıklığa çekebilecekleri âyetlerdir. Allah kullarını, bir kısım helal ve haramlarla imtihan ettiği gibi bu âyetlerle de imtihan etmiştir. Bu âyetler, bâtıl te'villerle te'vil edilmemeli ve ge­çek mhanâl arından saptı nlmamalıdırl ar.

d- İbn-i Zeyde göre ise muhkem olan âyetler, geçmiş ümmetlerin ve onla­ra gönderilen Peygamberlerin kıssaalanm başka türlü anlaşılmaya imkan ver-meycek şekilde, açık, ve detaylı olarak beyan eden hayetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise, geçmiş ümmetlerin ve onlara gönderilen Peygamberlerin kıssalarını, çeşitli surelerde, birbirine benzeyen şekillerde anlatan âyetlerdir. Mesela, bir kıssa, lafızları aynı, mânâları farklı şekilde anlatılmış bir kıssa da lafızları farklı mânâları aynı şekilde anlatılmış olur.

Bu hususta îbn-i Vehb diyor ki: "İbn-i Zeyd, Hûd suresinin baş tarafı olan "Elif, Lâm, Râ" "Bu Kur'an, hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haber­dar olan Allah tarafından, âyetleri muhkem kılınmış ve sonra geniş olarak açık-İanmış bir kitaptır. [29]âyetlerini okudu. Sonra şunları söyledi: "Allah tela bu surenin, baştan yirmi dört âyetinde, Resulullahı zikretmiş, ondan sonra gelen yinTfnjört âyette de Hz. Nuhun hadisesini anlatmış ve sonunda şöyle buyurmuş­tur. "Ey Muhammed, sana vahyettiğimiz bu kıssa, gaip haberlerdendir. Bundan önce, sen de, milletin de bunu bilmiyordunuz. Sabret. Şüphesiz ki hayırlı sonuç Allahtan korkanlarındır. [30]Sonra Âd'ı daha sonra Salihi, daha sonra İbrahimi daha sonra Lut'u ve daha sonra da Şuaybi zikretmiştir. İşte bunlar, muhkem ola­rak zikredilen ve detaylı olarak anlatılan kıssalardır. Müteşabih olan kıssa ise Hz. Musanın, bir çok yerde zikredilen kıssasidır. Bu kıssaların hepsi aynı mânâya gelmektedir. Mesela Hz. Nuhun kıssasında geçen müteşabih kelimeler Onları gemiye yükle[31] onları alıp gemiye bindir. [32] Hz. Musanın kıssasında geçen müteşabih kelimelerimi/'•1 "Elini koynuna sok. [33]"Elini koynuna sok. [34]Bir de ne görsün o bir yılan olmuş. [35]"O hemen, apaçık bir yılan oluverdi[36] İbn-i Zeyd diyor ki: "Sonra Allah, te-ala Hud suresinde Hud'u on üç âyette, Salihi sekiz âyette, İbrahimi sekiz âyette, Lutu sekiz âyette, Şuaybi on üç âyette, Musayi dört âyette zikretmiştir. Böylece Hud suresinin yüz âyetinde Allah teala, Peygamberlerle kavimleri arasında hük­münü beyan etmiş, sonunda şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber, sana anlattığı­mız bu kıssalar, ülkelerin haberlerinden bazılarıdır. Onların bir kısmı hâlâ ayak­tadır. Bir kısmı ise, ekin gibi biçilip gitmiştir. [37] İbn-i Zeyd devamla diyor ki: "Kur'an-ı Kerimin müteşabih âyetleri hakkında, Allahın, imtihan etmeyi ve sap­tırmayı dilediği kimse şöyle der: "Ne oluyor bu meseleye de şöyle olmuyor?" "Ne oluyor bu meseleye de böyle olmuyor?"

e- Cabir b. Abdullahîan nakledilen diğer bir görüşe göre muhkem âyetler, âlimlerin, tevillerini bilebildikleri, mânâlarını anladıkları ve tefsir edebildikleri âyetlerdir. Müteşabih âyetler ise hiçbir kimsenin bilmeye imkân bulamadığı, bilgileri ancak Allahın nezdinde bulunan âyetlerdir. Mesela: Meryemoğlu İsanın gelme vakti, güneşin doğudan batma zamanı, kıyametin kopma anı ve dünyanın yok olma zamanına işaret eden âyetler bu türdendir. Çünkü bunların vakitlerini Ancak Allah teala bilmektedir. Bu görüşte olan âlimler, mânâları bilinmeyen âyetlere "Müteşabih âyetler" dinelimesinin sebebi olarak şunları zikretmişlerdir. "Allah teala, bazı surelerin başlarında bulunan gibi mukattaa harflere müteşabih âyetler "Birbirine benzeyen âyetler" ismini vermiştir. Zira bu âyetlerin lafızları birbirine benzemekte ve cümlelerin hesa­bında kullanılan Ebced hesabının harflerine mutabık olmaktadırlar. Resululiahın döneminde yaşayan Yahudilerden bir topluluk bu gibi harfleri, Ebced hesabıyla hesaplayarak İsi amin ve Müslümanların ne kadar devam edeceğini, Hz. mııham-medin ve ümmetinin ne zaman ortadan kalkacağını öğrenmeye çalışmışlardır. İşte Allah teala bu gibi insanların hayal ettikleri düşünceleri reddetmiş, onların iddialarını yalanlamış ve onlara bildirmiştir ki: Bu gibi müteşabih harfler aracı­lığı ile bir kısım şeyleri bilmeye çalışmaları boşunadır. Onlar, bu gibi bilgileri ne bu harfler aracılığı ile ne de başka bir yolla bilebilirler. Çünkü bu bilgileri ancak Allah bilir.

Taberi diyor ki: Muhkem ve müteşabih âyetler hakkında zikredilen bu görüşler arasında, muhkem ve müteşabihin te'viline en yakın olan görüş, Cabir b. Abdullahtan nakledilen bu son görüştür. Zira Allah teala, Peygamberi Mu­hammed (s.a.v.) e indirmiş olduğu bütün âyetlerini, ona ve ümmetine bir açıkla­ma ve bütün âlemlere bir yol gösterici olarak indirmiştir. Kur'anın içinde insan­ların muhtaç olmadıkları âyetlerin bulunması veya muhtaç oldukları hakle mânâlarını bilmeye imkânları bulunmayan bir kısım âyetlerin bulunması asla caiz görülemez. Madem ki durum böyledir, o halde Kur'an-ı Kerimde bulunan bütün âyetlere, Allanın kulları muhtaçtırlar. O âyetleri anlamak zorundadırlar. Ancak, bu âyetlerin bazılarını anlamak kolaydır diğer bir kısım âyetler vardır ki onların mânâlarından bir çok yönlerini anlamaya insanların ihtiyaçlan var iken yine o mânâların bazı yönlerini anlamaya insanların ihtiyaçlan yoktur. Mesela şu âyet-i kerime bu kabildendir." "...Rabbinin alâmetlerinden bir kısmının geldi­ği gün, daha önce inanmamış veya imanıyla bir iyilik kazanmamış olan bir nef­se, iman fayda vermeyecektir. [38]Bu âyet-i kerimede. Allanın hangi alâmetleri geldiği zaman kişinin iman etmesinin fayda vermeyeceği beyan edil­memektedir. Kulların, mücerred akıllanyla bunu bilmeye imkânları yoktur. Bu nedenle Resulullah, geldiği takdirde iman etmenin artık fayda vermeyeceği alâmetin, güneşin batıdan doğması alameti olduğunu beyan etmiştir. Burada kulların bilmeye muhtaç oldukları mânâ, tevbenin fayda verdiği vaktin sıfatını bilmeleridir. Resulullah da bunu açıklamıştır. Burada kulların, tevbenin fayda vermeyeceği zamanı, yılı, ayı ve günleriyle sınırlandırılmış olmaya ihtiyaçlan olmadığından Allah teala onlara bu gibi zamanlan bildirmemiş, Resulullah da onlara açıklamamıştır. Zira, bunu bilmeleri onlara ne tlini yönden ne de dünya açısından herhangi bir fayda sağlayacaktır. İşte Allah tealanın, âyetlerin mânâlarından kendi nezdinde saklı tuttuğu ve kullarana öğretmediği mânânalar bu gibi mânâlardır. Yahudiler de, mukattaa harfler ve bu gibi mânâları bilmeye çalıştıklanndan Allah teala, onlara bu gibi mânâları bilemeyeceklerini ve bunla-n ancak kendisinin bildiğini beyan etmiştir. Evet, müteşabih olan âyetler daha önce zikrettiğimiz gibi İsanın inmesini belirten, güneşin batıdan doğmasını bil­diren, kıyametin kopacağını haber veren vb. âyetlerdir. Bunlann ifade ettikleri vakitlerin ne zaman geleceği bilinmemektedir. Bunlann bilgisi ancak Aİlaha ait­tir. Bunlann dışında bulunan bütün âyetler ise muhkemdir. Muhkem âyetler, ya herkesin anlayabileceği şekilde açık ve seçiktirler veya birçok şekilde tefsir edi-lebilcek mahiyettedirler. Bu mânâlan ya bizzat Allah teala açıklamıştır veya Hz. Muhammed, onları ümmetine izah etmiştir. Bu itibarla bunlann mânâlan, üm­metin âlimlerine gizli kalmamıştır. .

Ayet-i kerimede "Muhkem âyetler, kitabın anasıdır (esasıdır)" Duyurul­maktadır. Müfessirler bu ifadeden neyin kastedildiği hakkında iki görüş zikretmislerdir.

a- Bazılarına göre bunlara "Kitabın anasıdır" denmesinin seebi farzların, cezaların ve diğer hükümlerin onların içinde olmasındandır. Zira Araplar, her şeyin ileri gelenini kelimesini ilave ederek ifade ederler. Mesala Mekkeye Merv şehrine Kervanın reisine adım vermişlerdir. İbn-i Zeyde göre ise "Kitabın anası" de­mek "Kitaptaki âyetin her türünü içinde toplayan" demektir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise "Kitabın anası" ifadesinden maksat, surelerin baş taraftandır. Çünkü sureler bu baş taraflanyla tanınırlar. Mesela, Bakara suresi ile tanınır. Âl-i İmran suresi ile tanınır.

Âyet-i kerimede geçen ve "Kalblerdeki eğrilik" diye tercüme edilen kelimesi, Muhammed b. Cafer tarafından "Kalblerinde haktan sap­ma eğilimi bulunanlar" şeklinde, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes'ud tarafından ise "Kalblerinde şek ve şüphe bulunanlar" şeklinde izah edil­miş, İbn-i Cüreyc de, bunlardan maksadın münafıklar olduğunu söylemiştir.

Âyet-i kerimede "Kalblerinde eğrilik bulunanlar, âyetlerin müteşabih olanlarına uyarlar." buyrulmaktadır. Yani, kalblerinde haktan sapma meyiii bu­lunanlar, âyetlerin lafızları birbirine benzeyen ve mânâlan çeşitli ol ani an n a tabi olup onu çeşitli şekillerde yorumlarlar ki kalblerinde bulunan sapma ve hak yol­dan ayrılma hastalıklarına bir bahane bulsunlar. Onlar, ayetlerin te'villerini bil­mekte güçsüz olan kimselerin kafalarım karıştırsınlar. Böylece kendi sapikhkla-nnı aşılama imkânı bulsunlar.

Abdullah b. Abbas bu ifadeyi şöyle izah etmiştir. Kalblerinde haktan sap­ma eğilimi bulunan insanlar, muhkem olan âyetleri müteşabih olan âyetlere gö­re, müteşabih olan âyetleri de muhkem olan âyetlere göre yorumlamaya çalışır­lar. Böylece insanlann kafalarını kanştın-nak isterler. Allah da onların kafalarını kanştınr.

Muhammed b. Cafer ise âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmiştir: "Kalblerinde haktan sapma duygusu bulunanlar, uydurdukları ve bid'at olarak icadettikleri şeyleri tasdik ettirmek için kitabın âyetlerinden çeşitli şekillerde yorumlanabilecek olanlarına uyarlar ki söylediklerine delil olsun ve ortaya bir şüphe atmış olsunlar.

Süddi de âyetin bu bölümünü şöyle izah etmiştir: Kalblerinde haktan sap­ma duygusu olanlar, neshedilen ve nesheden âyetlere tabi olurlar ve şöyle der­ler: "Niçin nesheden âyet gelinceye kadar, neshedilen âyetle şöyle amel edildi?" Sonra o bırakıldı ve nesheden âyetle amel edilmeye başlandı? Daha önce gelip te neshedilen âyetle amel etümıektense daha baştan itibaren son gelen âyetle amel edilmiş olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Buna göre Kur'anın bir yerinde geçen bir âyetle amel eden kimse cehennem azabına uğratılmakla tehdit edilmek­te, başka bir yerde zikredilen bir âyette aynı ameli işleyene herhangi bir ceza vaadedilmemektedir. Bu nasıl olur?" derler ve böylece insanları saptırmaya çalı­şırlar.

Müfessirler bu âyette zikredilen ve kalblerinde haktan sapma isteği bu­lunduğu bildirilen kişilerden kimlerin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir:

a- Rebi' b. Enes, bunların, Resulullaha gelen Necran Hrıstiyanlan olduk­larını söylemiştir. Bu hususta Rebi'nin şunları söylediği rivayet edilmektedir." Necran Hristiyanlarının heyeti Resulullaha gelmiş, onunla tartışmaya girmiş ve şöyle demişlerdir: "Sen, İsamn, Allanın sözü ve ruhu olduğunu zannetmiyor musun?". Resulullah onlara "Evet o öyledir." demiştir. Hristiyanlar da "Senin bu sözün bizim için kâfidir." demişler, işte bunun üzerine Allah teala "Kalble­rinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle Kur'anın, müteşabih olan âyetlerine uyarlar." âyetini indirmiştir. Başka bir âyetinde de buyurmuştur ki: "Allah katında İsamn durumu da Âdemin durumu

gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra da ona "Ol" dedi ve o da Oluver­di[39]

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise, âyetin bu bölümünde zikredilen, sap­ma duygusu taşıyan insanlardan maksat, Yasirb. Ahtab, Huyey b. Ahtab gibi Resulullahın ve ümmetinin ne kadar devam edeceğini gibi mukattaa harflerden çıkannaya çalışan Yahudilerdir. İşte Allah teala bu Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur: "Kalblerinde hidayeten sapma isteği bulunan bu Yahudiler, çeşitli yönlere çekilebilen mukattaa harflerini te'vil etme­ye geriştiler. Bundan maksatları fitne çıkarmak ve heva ve heveslerine göre âyetleri yorumlamaktır."

c- Katade ve Hz. Aişeden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bö­lümünde zikredilen "Kalblerinde sapma duygusu bulunan kişiler "deri, 'maksat, Kur'an-ı Kerimin çeşitli te'villere ihtimali bulunan âyetlerini yanlış bir şekilde yorumlayarak Resulullahın getirdiği dine bid'at sokmak isteyen her insandır. Bu hususta Katadenin şunları söylediği rivayet edilmektedir. Katatle: "Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle Kur'anın müteşabih âyetlerine uyarlar" âyetini okuduktan sonra demiştir ki: "Şa­yet, Haruriye (Harici) fırkası ve Sebeiyye fırkası bu insanlardan sayilmazlarsa başka kimler sayılacaktır? Yemin olsun ki, Bedir savaşına katılan, Hudeybiye-de Resulullah ile birlikte Biat-i Rıdvan'ı yapan muhacirlerde ve Ensarda, bilgi edinmek için yeteri kadar haber, öğüt almak isteyen için yeteri kadar öğüt bulunmaktadır. Yeter ki kişi, aklını kullanıp gözünü açsın. Şüphesiz ki Hariciler, Medinede, Samda ve Irakta Resulullahın sahabileri bulunduğu bir zamanda Müslümanlara karşı çıktılar. O gün Resulullahın hanımları da hayattaydı. Valla­hi, sahabilerden ve Resulullahın hanımlarından ne bir erkek ne de bir kadın Ha­ricilere katıldı. Onlar, Haricilerin durumlarını tasvip etmiyorlar ve onlara mey­letmiyorlardı. Bilakis onlar, Resullahın, daha sonra ortaya çıkacak olan bu in­sanları ayıpladığını ve onları sıfatlarıyla tanıttığını anlatıyorlardı. Evet, sahabi-ler, Haricilere kalberiyle buğzediyor, dilleri ile yeriyor onlarla karşılaştıktan za­man elleriyle de sert davranıyorlardı. Yemin olsun ki eğer Haricilerin tutumları, doğru bir yol olsaydı onlar ümmetle birleşirdi. Fakat onların yollan sapıklıktı. Bu nedenle aynlığa düştüler. Evet, herhangi bir husus Allanın gönderdiği hü­kümler dışındaki bir şeyden kaynaklanırsa, o hususta çokça ihtilaf edildiğini gö­rürsün. Hariciler, uzun zamandan beri bu işi istiyorlardı. Onlar bu işte başarılı olabildiler mi? Sübbahallah... Bu kavmin sonra gelenleri, daha önce geçmiş olanlardan nasıl oluyor da ibret almıyorlar? Şayet onlar hidayet üzere olsaydılar. Allah onlan galip getirir ve başarıya ulaştınrdı, onlara yadım ederdi. Fakat onlar bâtıl üzere olduklan için Allah onlan yalanladı ve ayaklanın kaydırdı. Gördüğü­nüz gibi Hariciler, her başlannı kaldırdıklarında Allah onlann delillerini çürüt­müş, konuştuklarını yalanlamış ve kanlannı akıtmıştır. Batıl düşüncelerini içle­rinde gizlediklerinde de bu düşünceleri kalbelerinde bir yaraya dönüşmüş ve kendileri için bir üzüntü kaynağı olmuştur. Eğer onlar bunu açığa vuracak olur­larsa Allah onların kanlannı akıtmaktadır. Allaha yemin olsun ki onların edin­dikleri din kötü bir dindir, Siz ondan kaçının. Allaha yemin olsun ki Yahudilik bid'attir, Hristiyanlık bid'attır. Sebeilik bid'attır. Bunlar ne Allanın kitabında ne de Peygamberin sünnetinde bulunan şeylerdir.

Bu âyetin izahında Hz. Aişenin de şunlan söylediği rivayet edilmektedir.

Resulullah: "Sana kitabı indiren o'dur. O kitabın bir kısım âyetleri muhkemdir, (mânâsı açıktır) bu âyetler kitabın anasıdir. (esasıdır) Diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir (anlaşılması güçtür) Kalblerinde eğirilik bulunanlar, fit­ne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyar­lar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik. Hepsi rabbimiz katındadır." derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür." âyetini okudu ve sonra şöyle buyurdu: "Ey Aişe, sen, kitabın müteşabih âyetlerine uyanları gördüğün zaman bil ki, işte Aİlahın zikrettiği kimseler onlardır. Siz onlardan kaçmın[40]

Taberi diyor ki: "Ayetin zahiri gösteriyor ki bu âyet, Allah tealanın, Re-sulullaha indirdiği müteşabih âyetlere dayanarak Resulullah ile tartışmaya giri­şen kimseler hakkında inmiştir. Bu tartışma Hz. İsa hakkında veya ResuUillahin ve ümmetinin ömrü hakkındaki tartışmadır. Çünkü "Bunların açıklamasını sade­ce Allah bilir." ifadesi göstermektedir ki, Resulullah ile tartışmaya girişenkim-seler, müteşabih âyetlere dayanarak bilmek istedikleri zamanı (iğrenmeye çalış­mışlardır.

Ayet-i kerimede "Fitne çıkarmak için müteşabih olanlarına uyarlar" buy-rulmaktadır. Burada zikredilen "Fitne"den maksat, "Allaha ortak koşmak"tır. Yani, kalblerinde sapıklık bulunanlar Allaha ortak koşmak istedikleri için mânâları anlaşılamayan müteşabih âyetlere uyarlar." demektir.

Mücahid ve Muhammed b. Cafere göre ise buradaki fitne"den maksat, şüphe sokmak ve insanların kafalarını kanştınnaktır. Yani, kalblerinde sapıklık bulunanlar, Kur'anın, çeşitli mânâlara yorumlamaya müsait bulunan müteşabih âyetlerine tabi olurlar ki, insanların kafalarını karıştırsınlar, böylece kalblerinde bulunan bâtıl düşüncelere bir delil bulabilsinler.

Taberi de bu görüşün daha evla olduğunu beyan etmiştir. Âyetin kinler hakkında indiği hususunda da Özetle şunları söylem iştir: "Her ne kadar bu âyet, yukarıda zikrettiğimiz müşrikler hakkında inmişse de, Kur'anın müteşabih âyetlerini te'vil ederek hak ehline karşı tartışmaya girişen, muhkem âyetleri bı­rakıp müteşabih âyetleri alarak müminlerin kafasını karıştıran, böylece Aİlahın dinine bid'at sokmak isteyen her bid'atçı bu âyetin kapsamına girmektedir. Bu bid'at ister Hristiyanhğa tabi olanlar tarafından ortaya atılmış olsun isterse Ya­hudiliğe tabi olanlar tarafından,ister Mecusiler tarafından ortaya atılmış olsun, isterse Sebeiler tarafından, ister Hariciler tarafından ortaya atılmış olsun isterse kaderi inkâr eden Kaderiyeciler veya Cüheymiîer tarafından. Nitekim Resullah bu hususta:

"Ey Aişe sen, kitabın müteşabih âyetlerine uyanları gördüğün zaman bil ki işte Allahm zikrettiği kimseler onlardır. Siz onlardan kaçının. [41] buyurmuş­tur." Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Fitne kelimesinin izahında, bundan maksadın, şüphe sokmak ve insanların kafasını kanştırak olduğunu söyleyen görüşü tercih edip te bundan maksadın Allaha ortak koşmak olduğunu söyleyen görüşü tercih etmeyişimizin sebebi şudur: Zaten bu âyet-i kerime, müşrikler hakkında inmiştir. Müşriklerin, tekrar müşrikliğe dönmek istemeleri söz konusu değildir. Halbuki onların, müteşabih âyetleri yorumlayarak insanların kalbine bazı şüpheleri sokmaları ve müminlerin kafalarını karıştırmaları, kendilerinden beklenen davranışlardır. Bu itibarla fitneyi bu son anlamda yorumlamak daha evladır.

Âyet-i kerimede "Arzularına göre açıklamak (Te'vil etmek) niyetiyle mü­teşabih olanlara uyarlar." buyrul m aktadır. Müfessirler, müşriklerin, müteşabih âyetleri, hangi şekliyle te'vil ettikleri takdirde heva ve heveslerine göre te'vil et­miş olcaklan hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbasa göre buradaki te'vüden maksat, Yahudilerin Kur'andaki gibi mukattaa harfleri, cümlelerin hesabında kulandan Ebced hesabıyla hesap yaparak Hz. Muhamme-din ve ümetinin ömürünü bilmek istemeleridir. Yani, kıyametin ne zaman kopa­cağını tesbit etmeye çalışmalarıdır.

b- Süddiye göre ise buradaki te'vilden maksat, bir kısım insanların neshe-dici son hükümlerin gelmesinden Önce onların ne zaman geleceklerini bilmeye çalışmalarıdır.

c- Muhammed b. Cafer b. Zübeyre göre ise buradaki te'vilden maksat, Kur'an-ı Kerimin, çeşitli yorumlara müsait olan müteşabih âyetlerini, kalblerin­de sapma bulunanların sapıklıkları doğrultusunda yorumlanılarıdır.

Taberiye göre ise, buradaki te'vilden maksat, Abdullah b. Abbas ve Süd-dinin dediği gibi, müteşabih âyetleri, geleceğe ait vakitleri bilmek için te'vil et­mektir. Zira Allah teala, yapılan bu te'vili, kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini beyan etmiştir. Allah tealadan başkasının bilmeyeceği şeyler ise, daha önce de beyan edildiği gibi, gelecekle ilgili vakit ve olaylardır.

Âyet-i kerimede "Oysa bunların açıklamasını (te'vlini) sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik, hepsi rabbimiz katından-dır." derler. Buyrulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyî iki şekilde izah etmişlerdir.

a- Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz ve Malikin bu âyet-i kerimeyi mealde zikredildiği şekilde tefsir ettikleri rivayet edilmektedir. Bunlara göre âyetin mânâsı şöyledir: "Bu müteşabih âyetlerin te'viîini yalnızca Allah bilir. İlimde ileri gidenler bilmezler. Onlar, bu gibi âyetlere iman ettiklerini bildirirler.

b- Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, Rebi' b. Enes ve Muhammed b. Caferden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün te'vili şöyledir. "Müteşabih olan âyetlerin te'viîini ancak Allah ve ilimde ileri gitmiş olanlar bi­lir. İlimde ileri gitmiş olanlar, onların te'villerini bilmeleriyle birlikte, "Biz bun­ların hepsinin rabbimizin katından olduğuna iman ettik." derler.

Görüldüğü gibi birinci görüşte olanlar, cümlenin "Bunun te'viîini ancak Allah bilir." ifadesiyle bittiğini "İlimde ileri gidenler" ifadesinin yeni bir cümle olduğunu söylemişlerdir. İkinci görüşte olanlar ise, "Bunun te'viîini ancka Allah bilir." ifadesiyle cümlenin bitmediğini, ilimde ileri gidenlerin de "Allah" lafzına bağlı olan edatla bağlandığını, bu itibarla, müteşabih olan âyetlerin mânâsını hem Allah tealanın hem de ilimde ileri gidenlerin bildiğini söylemişlerdir. Ta-beri birinci görüşü tercih etmiş ve ilimde ileri gidenlerin, müteşabih âyetlerin te'villerini bilmeyeceklerini söylemiştir. Taberi, "Te'vil" kelimesinin Arapçada mânâsının, "Tefsir etmek, baş vurmak, bir şeyin neticesinf almak" mânâlarına geldiğini söylemiş ve buna dair Arap edebiyatından şiir örnekleri göstermiştir.

Âyet-i kerimede geçen ve "İlimde ileri gidenler" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Sağlam bilgi elde eden, bilgi-

lerini kuvvetlice ezberleyen ve bilgilerine şek ve şüphe katmayan âlimlerdir." Ebudderda ve Ebu Ümame el-Bâhilî Resulullahtan" sarsılmaz şekilde sağlam olan" kimdir? diye sorulduğunu, Resulullahın da: "O, yeminini yerine getiren, lisanı doğruyu söyleyen, kalbi söylediğine göre doğru olan ve karnı iffetli olandır. İşte "İlmi sarsılmaz derecede sağlam olan bu­dur." buyurduğunu söylemişlerdir.

Abdullah b. Abbas, Süddi ve İbn-i Cüreyeden nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen âlimlerin "İlimleri sarsılmayan" sıfatıyla sıfatlanmalarının sebebi, onların müteşabih âyetlere "Biz bunlara iman ettik. Hepsi rabbimizin katmdadır." demelerindendir. Yani onlann ilimlerinin sarsıl­maz olması, imanlarının sağlam oluşundandır. [42]

8- Onlar: "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblcrinıîzi (haktan) kaydırma, bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz kî sen çok bağışta bulunansın, (derler.)

O, ilimde ileri gidenler derler ki: "Ey rabbimiz, bizi hidayete kavuşturup iman etmeye muvaffak kıldıktan sonra, kalblerimizi doğruluktan kaydırma. Kendi katından bizlere rahmet, başarı ve hakta kararlılık bahşet. Şüphesiz ki, sen kullarına nimetini çokça nasibedensin.

Taberi diyor ki: "Allah teala bu âyet-i kerimede sağlam ilim sahibi olanları: "Ey rabbimiz, sen bizim kalblerimizi hidayete erdirdikten sonra haktan saptırma." şeklindeki dualarından dolayı övgüsüne layık gördüğüne göre kaderi inkâr eden bir kısım cahillerin. "Allanın, bazı kullarının kalblerini itaatinden saptırması bir zulümdür." demelerinin açık bir yanlışlık olduğu ortaya çıkmak­tadır. Zira mesele onlann iddia ettikleri gibi olsaydı: "Ey rabbimiz, bizi hidayete kavuşturduktan sonra kalblerimizi haktan saptırma." diyenler övülmez bilakis kınanırdı. Ve ilimde ileri gidenler: "Ey rabbimiz, sen bizim kalblerimizi haktan kaydırma." derlerken, "Ey rabbimiz sen, bize zulmetme, bize haksızlık yapma." demiş olurlardı ki böyle bir duayı ilmi sağlam olanlar değil cahiller yapmış ola­bilir. Çünkü Allah teala kullarına asla zulmetmez, onlara haksız davranmaz. Ni­tekim bunu kullarına bildirerek şöyle buyurmuştur: "... Rabbin, kullarına karşı asla zulmeden değildir. [43]

Kaderi inkâr eden Kaderiyye fırkasının ileri sürdüğü iddia fasit olduğuna göre buradan anlaşılmaktadır ki, Allah tealanın, kullarından bazılarının kalbini itaatinden saptırması onun tarafından bir adalettir. Bu nedenledir ki, kendisin­den, kalblerini saptırmamasını isteyen kullarını övmüştür. Nitekim bu hususta Allah tealanın nezdinde büyük mevkii olan Resulullahın dahi ondan kalbini hakta kararlı kılmasını ve değiştirmemesini istemesi de bu gerçeği göstermekte­dir. Bu hususta Resulullahtan, birbirini destekleyen çeşitli hadisler rivayet edil­miştir.

Şehr b. Havşeb, Ümrnü Selemeden şunları işittiğini rivayet etmiştir.

Ümmü Seleme demiştir ki: "Resulullah (s.a.v.) dualarında çokça "Ey kalbleri çeviren AHahım, sen benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." derdi. Dedim ki "Ey Allanın Resulü, kalbler değişir mi? Resullah buyurdu ki: "Evet, Allahın, Âdemoğullarından yarattığı hiçbir beşer yoktur ki onun kalbi Allahın paımakla-nndan iki parmağı arasında bulunmuş olmasın. Eğer Aziz ve Celil olan Allah dilerse o kalbi düzeltir, dilerse kaydırır. Biz, rabbimiz olan Allahtan dileriz ki bizi hidayete kavuşturduktan sonra kalblerimizi haktan kaydırmasın. Yine on­dan dileriz ki bize katından rahmet bahşetsin. Çünkü o, çokça bahşedendir." Ümmü Seleme diyor ki: Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, benim, kendim için yapacağım bir duayı bana öğretmez misin?" Resulullah dedi ki: "Evet, öğreti­rim." De ki: "Ey, Peygamber Muhammedin rabbi olan Allahim, sen benim gü­nahlarımı affet, kalbimin öfkesini gider ve sağ kaldığım müddetçe beni saptıran fitnelerden koru. [44]

Diğer bir rivayette Şehr b. Havşeb diyor ki:

"Ümmü Sekmeye dedim ki: "Ey müminlerin annesi, Resulullah senin ya­nında kaldığı zaman onun en çok yaptığı dua neydi?" Dedi ki: "Onun en çok yaptığı dua: "Ey kalbleri (halden hale) çeviren Allahım sen kalbimi dinin üzere sabit kıl." duasıydı. Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, "Ey kalbleri çeviren Allahım sen kalbimi dinin üzere sabit kıl." şeklindeki duanı ne çok yapıyorsun?" dedi ki: "Ey Ümmü Seleme, hiçbir insan yoktur ki onun kalbi Aziz ve Celil olan Allahın pamuklarından iki parmağı arasında bulunmuş olmasın. O, dilediğini düzeltir dilediğini kaydırır. [45]

Enes, b. Malik diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) "Ey kalbleri çeviren Allahım, sen kalbimi elinin üzere sabit kıl." diyerek çokça dua ederdi. Dedim ki: "Ey Al­lahın Resulü, biz sana ve getirdiklerine iman ettik sen bizim için korkuyor mu­sun?" Dedi ki: "Evet, çünkü kalbler, Allahın parmaklarından iki pamıağı arasın­dadır. O, bunları dilediği gibi çevirir[46]

Nevvas b. Sem'an el-Kilâbî diyor ki: "Ben Resulullahin şöyle buyurduğu­nu işittim: "Hiçbir kalb yoktur ki o, âlemlerin rabbi olan Allahın parmaklarından iki parmağının arasında bulunmuş olmasın. O, kalbi düzeltmek istediğinde düzeltir, kaydırmak istediğinde de kaydırır." Nevvas diyor ki: "Resullah şöyle derdi: "Ey kalbleri çeviren Allahım, sen, kalblerimizi dinin üzere sabit kıl. Tera­zi, Aziz ve Celi olan rahmanın elindedir. Onun ketlerinden birini kaldırıp diğe­rini indirir. [47]

Abdullah b. Amr b. el-Ass diyor ki:

"Ben, Resulullahin şöyle buyurduğunu işittim:" Şüphesiz ki bütün Âdemoğullannın kalbleri, Aziz ve Celil olan rahmanın parmaklarından iki par­mağının arasındadır. O kalblerin hepsi bir kalb gibidir. Allah onlan dilediği gibi çevirir. Ey kalbleri çeviren Allahım, sen bizim kalblerimizi itaatma[48]

9- Ey rabbimiz, muhakkak ki sen, geleceğinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez." der­ler

Ey rabbimiz, şüphesiz ki sen, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gü­nünde insanları bir araya toplayacak olansın. O gün bizleri affet ve esirge. Şüp­hesiz ki sen, sana iman edene ve Peygamberlerine tabi olana yaptığın vaadden dönmezsin.

* Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu âyet-i kerime Allah te al anın sıfatları­nı haber verir mahiyete ise de aslında Kur'anın tümüne iman edenlerin duaları­nın bir kısmını beyan etmektedir." [49]

10- Şüphesiz ki inkâr edenlerin malları ve evlatları, Allaha karşı ken­dilerine hiçbir şey sağlamaz. İşte onlar, ateşin yakıtıdırlar.

Şüphesiz ki, Yahudi, münafık ve diğer kâfirlerden, hakkı söyleyen Mu­hammedi inkâr edenleri, mallan ve evlatları, Allanın azabından koni yamayacak ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Âhirette cehennemin yakıtı işte bun­lardır.

* Allah inkâr etmenin en büyük suç olduğunu ve Allahı inkâr edenleri hiçbir şeyin kurtaramaycağmı başka bir âyet-i kerime de şöyle beyan ediyor: "İnkâr edip kâfir olarak ölenlerin hiç birinden yeryüzünü dolduracak kadar altın fidye verseler bile kabul olunmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onların bir yardımcıları da yoktur. [50]

11- Bunların durumu, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin du­rumu gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıvcrdi. Allah, cezası çok şiddetli olandır.

Bu kâfirlerin davranışı, Firavunu ailesinin ve onlardan önce geçen Nuh, Hud, ve Lut gibi Peygamberlerin , azgınlaşan ümmetlerinin davranışları gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıp helak etti. Malları ve evlatları kendilerine fayda vermedi. Allah, kendisini inkâr edene ve Peygamberini yalanlayana karşı cezalandırması çok şiddetli olandır.

* Allah teala bu âyette, kâfirleri, daha bu dünyadayken azgınlıkları sebe­biyle helak ettiğini beyan etmekte ve müminleri, kâfirler karşısında güçsüz olsa­lar dahi, onlardan çekinmemeye teşvik etmektedir. Bu kâfirlerin akıbeti, Fira­vun ve diğer azgın kavimlerin akıbeti gibi olabilir. O halde müminler, kendile­rinden güçlü olsalar bile kâfirlerden korkmamalıdırlar,

Ayet-i kerimede zikredilen ve "Firavun ailesinin durumu" diye tercüme edilen kelimesi, Reb'i b. Enes tarafından "Firavun ailesinin âdeti" şeklinde, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Mücahid tarafından "Firavun ailesinin ameli ve

işi" şeklinde, Süddi tarafından ise "Firavun ailesinin yalanlaması" şeklinde izah edilmiştir. Taberi de kelimesinin asıl mânâsının "Bir işi yoğun bir şekilde yapmak ve onu yaparken yorulmak" olduğunu , sonra bu kelimenin hal, durumve âdet mânâlarında kullanıldığını söylemiştir. [51]

12- Ey Muhammet!, inkâr edenlere de ki: "Yakında mağlup olacak­sınız ve toplatılıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir."

Ey Muhammed, Yahudilerden olan şu kâfirlere de ki: "Yakında bir hezi­mete uğratılıp bir araya biriktirilecek ve cehenneme sürüleceksiniz Cehennem ne kötü bir döşektir."

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimenin, Bedir savaşında müşrikler mağlup edildikten sonra, kendilerine Müslüman olmaları teklif edilen Yahudiler hakkında indiğini söylemiştir.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resulullah Bedir savaşında Kureyşlilere ağır kayıplar verdirdikten sonra Medineye gelmiş bütün Yahudileri Beni Kay-nuka çarşısında toplamış ve onlara: şunu söylemişti: "Ey Yahudi topluluğu, Ku-reyşin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Müslüman olun." Bunun üze­rine Yahudiler şu cevabı vermişlerdir: "Ey Muhammed, savşmasını- bilmeyen acemi Kureyşlilerden bir kaç kişiyi öldürmen seni gururlandırmasın. Eğer sen, bizimle savaşacak olsan bizim ne olduğumuzu ve bizim gibileriyle karşılaşma-

mış olduğunu anlarsın." İşte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. [52]

Âyet-İ kerime, Yahudilerin de yakında Müslümanlara mağlup olacakları­nı haber vermiştir. Nitekim daha sonra Yahudilerle yapılan anlaşmayı onların bozarak müslümanlara ihanet etmeleri üzerine Yahudiler cezalandırılmış ve bir kısmı Medineden sürgün edilmiş, diğer bir kısmı ise öldürülmüştür. [53]

13- (Bedir savaşında) Karşılaşan iki toplulukta sizin için ibret vardır. Birisi Allah yolunda savaşıyordu diğeri ics kâfirdi. Onlar, karşı tarafı göz­leriyle iki misli olarak görüyordu. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, görecek gözleri olanlar için bir ibret vardır.

Ey Yahudi topluluğu, savaşta karşı karşıya gelen şu iki taplulukta sizin için konan: "Mağlup olacaksınız." hükmünün doğruluğunu gösteren bir delil ve alâmet vardır. Bunlardan Peygamber ve ashabının meydana getirdiği topluluk, Allanın dini için savaşıyordu. Kureyş müşriklerinden oluşan diğer topluluk ise inkarcılık uğrunda savaşıyordu.

Müslüman topluluk, kâfir topluluğun sayılarının, kendi sayılarının iki ka­tı olduğunu bizzat gözleriyle görüyorlardı. Allah, kullarından dilediğini zaferiy­le destekler. Şüphesiz ki az topluluğun, çok topluluğa galip gelmesinde, aklını kullanan ve gerçekleri gören basiret sahipleri için âyetler ve ibretler vardır.

* Âyette zikredilen, iki tapluHıktan, Allah yolunda savaşanlardan maksat, Abdullah b Abbas, İkrime ve Mücahide göre Bedir savaşında, Kureyş müşrikle­rine karşı savaşan Resulullah ve sahabileridir. Kâfir topluluktan maksat ise bu savaşta Resulullaha karşı savaşan müşriklerdir.

Âyet-i kerimede: "Onlar, karş tarafı gözleriyle iki misli olarak görüyor­lardı." buyurulmaktadır. Kurralâr âyetin bu bölümündeki "Görürler" diye tercü­me edilen fiilini üç şekilde okumuşlardır.

1- Medine Kurralan bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kira-ata göre âyetin mânâsı şöyledir. "Ey Yahudiler, birbirleriyle karşı karşıya gelen

Müslüman ve müşrik topluluğunda sizin için bir ibret vardır. Bu topluluklardan Müslüman olanlar, Allah yoluda savaşıyorlardı. Kureyş müşrikleri ise müslü-manlara karşı mü'cadele ediyorlardı. Ey Yahudiler, sizler müşriklerin sayısının, Müslümanların iki katı olduğunu bizzat gözünüzle görürsünüz. Buna rağmen Müslümanlar onlara galip gelmişlerdir. Siz de bundan ibret alın. Kureyş müşrik­lerinin akıbetine uğramayın."

Görüldüğü gibi bu izaha göre Yahudiler, müşriklerin, Müslümanların iki katı olduğunu bizzat gözleriyle görmüşlerdi.

2, Bütün Küfe ve Basra kurralan ve Mekke kurralarının bazıları bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kirataa göre âyetin mânâsı çeşitli şekil­lerde izah edilmiştir.

a- Ey Yahudiler, birbirleriyle karşılaşan toplulukta sizin için bir ibret var­dır. Bunlardan bir topluluk Allah yolunda savaşan Müslümanlardır. Diğeri ise inkarcı olan kâfirlerdir. Müslümanlar, müşrik topluluğun kendilerinin İki kati olduğunu bizzat gözleriyle görmüşlerdir. Buna rağmen yılmamışlar ve onları mağlup etmişlerdir.

Görüldüğü gibi bu izaha göre Allah teala, müşriklerin gerçek sayısını Müslülanlara az göstermiştir. Çünkü müşriklerin sayısı, Müslümanların üç misli kadar hatta üç mislinden de fazla idi. Allah onların sayısını müminlere bu âyette zikredildiği gibi bir ara kendilerinin iki katı kadar gösterdi. Diğer bir durumda da müşriklerin sayısını müslümanlara kendi sayılan kadar gösterdi,

Abdullah b. Mes'ud bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şunları söylemiş­tir: "Bu durum, Bedir savaşında olmuştur. Biz, müşriklere baktık. Onların bizim iki katımız olduklarını gördük. Tekrar onlara baktık. Bu defa onların bizden tek bir kişi dahi fazla olmadıklarını gördük. İşte bu son durum, Aziz ve Celil olan Allanın şu âyetinde zikredilmektedir. "O gün düşmanla karşılaştığınızda Allah, olması gereken emri yerine getirmek için onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allaha döndürülür. [54]

b- Abdullah b. Abbas ise burada, görenlerin müslümanlar, görülenlerin de müşrikler olduğunu söylemiş, müslumanların, müşriklerin sayısını k endileri-nin iki katı gördüklerini ve bu sayının, müşriklerin gerçek sayısı olduğunu, Al­lah tealanın, onların sayılarını müminlerin gözünde azaltmadığını, çünkü onla­rın sayısının altı yüz yirmi altı olduğunu söylemiştir. Ancak Allah teala, Mü­minlere yardım ederek kâfirleri mağlup ettiğinden, müminlerin yükünü bu şekil­de hafifletmiştir." demiştir. Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbastan nakledilen bu görüş, Bedir savaşma katılan müşriklerin sayısı hakkında birbirini destekle­yen çeşitli haberlere muhaliftir. Zira, Bedir savaşına katılanların sayıları hakkı nda dokuz yüz ile bin arası mı yoksa bin mi oldukları hakkında ihtilaf edilmiştir. Dokuz yüz'den aşağısı söz konusu olmamıştır. Mesala Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ud Bedir savaşma katılan müşriklerin sayısının bin olduğunu söylemişler­dir. Bu hususta Hz. Alinin şunlan söylediği rivayet edilmektedir.

"Biz, Medineye gidince oranın meyvelerinden yedik. Oranın havası bize ağır geldi ve sıcaklık bizi perişan etti. Resulullah, Bedir hakkında haber toplu­yordu. Müşriklerin, oraya yöneldikleri haberi bize ulaşınca Resulullah Bedire doğru yürüdü. Bedir. Bir kuyunun adıdır. Biz, müşriklerden önce o kuyuya var­dık. Kuyunun başında müşriklerden iki kişi bulduk. Bîri Kureyştendi diğeri de Ukbe b. Ebu Muaytın kölesi idi. Kureyşli olan adam kaçtı. Biz, Ukbe b. Ebi Muaytın kölesini yakalayıp getirdik. Biz ona "Topluluğunuzun sayısı ne ka­dar?" diye her sorduğumuzda o bize "Vallahi onların sayılan çok, kendileri güç­lüdür," diyordu. Müslümanlar da, bunu söyledikçe onu duyuyorlardı. Nihayet onu Resulullaha getirdiler. Resulullah ona "Topluluğunuzun sayısı ne kadar?" dedi. O da: "Valahi onların sayılan çok, kendileri güçlüdür."eledi. Resulullah, sayılannı söylemesi için son derece çaba harcadı. Fakat adam diretti. Sonra Re­sulullah ona: "Kaç deve kesiyorsunuz?" dedi. O da "Her gün on deve." diye ce­vap verdi. Bunun üzerine Resulullah: "Topluluk bin kişidir. Çünkü bir deve yüz kişi içindir." buyurdu[55]

Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Biz müşriklerden birini Bedirde esir almış­tık. Biz ona "Sayınız kaç kişiydi?" diye sorduk. O da: "Bin kişiydi." dedi.

Urve b. Zübeyr, Katade, Rebi' b. Enes ve ibn-i Cüreyc ise, Bedir savaşına katılan müşriklerin sayısının, bin ile dokuz yüz kişi arasında olduklarını söyle­mişlerdir. İşte bütün bu rivayetler, Abdullah b. Abbastan nakledilen rivayete muhaliftir. Bu nedenle müşriklerin sayısı dokuz yüzden fazladır.

c- Diğer bir kısım âlimler ise, Allah tealanın, müslümanlara müşriklerin sayısını az gösterdiğini, bunun müslümanlar için bir mucize olduğunu aslında müşriklerinin sayısının, ise dokuz yüzden fazla olduğunu söylemişlerdir. Bu gö­rüşte olan âlimlere göre Allah teala, müşrikleri müslümanlara az göstermiştir. Fakat Allah teala burada, Yahudilere müşriklerin sayısının müsîüm ani ardan faz­la olduğunu buna rağmen müslümanların onlara galip geldiğini beyan etmek is­temiştir. Âyetin baş tarafındaki "Sizin için " Zamiri ile açıkça Yahu­dilere hitabedilmiş, buradaki"Onlar görürler" şeklindeki üçüncü şahıs fiili ile Yahudiler kastedilmiştir. Arapçada ikinci şahsa hitabederken üslu­bu değiştirip üçüncü şahsa konuşur gibi hitabetmek caizdir ve bu hitap sanatına "İltifat" denmektedir. İşte bu âyette de bu sanat mevcuttur. Nitekim şu âyet-i ke­rimede bu sanat açıkça görülmektedir. "Sizi karada ve denizde yürüten Allahtır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri tatlı bir rüzgârla muntazam götürürken ve yol­cular da neşeli iken bir fırtına çıkarak onlara her taraftan gelip çepeçevre kuşa­tıldıklarını anlayınca "Dini sadece Allaha tahsis ederek ona şöyle dua ederler: "Yemin olsun ki sen bizi bu durumdan kurtarırsan şükredenlerden oluruz. [56]İzahını yaptığımız bu Âl-i İmran suresinin on üçüncü âyetinde ifade edilen "Gö-renler"den maksadın Yahudiler olduğunu söyleyen âlimler demişlerdir ki: "Eğer denecek olursa ki, nasıl olur da Yahudiler, müşrikleri, müslümanların iki katı olarak görmüş olabilirler? Halbu ki müşrikler, müslümanların üç katı idiler. Ce­vaben deriz ki: "Yahudiler, müşrikleri müslümanların iki katı olarak gördüler." ifadesinden maksat "Yahidiler, müslümanların sayısı ile birlikte müşriklerin sa-yısmı iki kat olarak gördüler." demektir. Buna göre, müşriklerin sayısının dokuz yüzden fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Arapçada bu gibi üsluplar kullanılmak­tadır.

d- Başka bir kısım âlimler ise, Aîlah tealanın, müslümanları kafirlere, kendi sayılarının iki katı olarak gösterdiğini söylemişlerdir.

Taberi diyor ki: "Bu görüş, âyetin zahirine terstir. Çünkü Allah teala baş­ka bir âyetinde her bir gurubun gerçek sayısını diğerine az gösterdiğini, müslü­manlara zafer nasibetmek için savaşmayı teşvik ettiğini beyan etmiş ve buyur­muştur ki: "O gün düşmanla karşılaştığınızda Allah, olması gereken emri yerine getirmek için onlan sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah döndürü!ür." [57]

3- Diğer bazı âlimler bu fiili şeklinde okumuşlardır. Mânâsı "Allah onlan size iki kat olarak göstemıiştir." şeklindedir.

Taberi diyor ki: "Bu kıraat şekillerinden tercih edilen şeklinde olanıdır. Bunun mânâsı ise "Müslümanlar, kâfir olan fırkayı kendi sayılarının iki katı olarak görüyorlardı." şeklindedir. Allah, kâfirlerin gerçek sayılarını mü­minlere bir defasında bu kadar azaltarak göstermiş diğer bir defasında da kendi sayılan kadar göstermiştir. Başka bir defasında ise onlann sayılarını müslüman-lann gözünde iyice azaltmış Öyle ki müslümanlar onları, kendi sayilanndan da­ha az olarak tahmin etmişlerdir. Nitekim Abdullah b. Mes'ud bu hususta şöyle demiştir: "Bedir savaşında müşrikler bizim gözümüze az gösterildi. Öyle ki, ya­nımda bulunan birine dedim ki: "Sen bunlann yetmiş kişi olduklarını görüyor musun?" O da dedi ki: "Ben onların yüz kişi olduklannı görüyorum. "Bundan sonra biz, müşriklerden bir adam esir aldık. Ona sorduk ki: "Siz kaç kişiydiniz? O da dedi ki: "Bin kişiydik." Taberi diyor ki: "Abdullah b. Mesuddan nakklilen bu haber göstennektedir ki Müslümanlar, müşriklerin sayısını değişik zamanlar­da, farklı şekillerde takdir etmişlerdir. Hepsinde de onlan, gerçek sayılarından daha az gömıüşlerdir. Allah teala, müslümanların bu halini, iki fırkanın da ger­çek sayısını bilen Yahudilere haber vererek onlan, ibret almaya, sayılannın çok­luğu ile gururlanmamaya ve müşriklerin başına gelenlerin kendi başlarına gelmesinden kaçınmaya çağınnıştır.

Bazı âlimler, iki taraftan birinin diğerini çok gömıesi ifadesinden, sayıları çok görülenlerin müminler olduğunu zira gökten meleklerin inerek müminleri desteklediklerini söylemişlerdir. Diğer bazı alimler ise, sayılan çok görülenlerin kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Bunlar diyorlar ki: "Bedir savaşında müminle­rin sayılan üç yüz küsur kişi iken kâfirlerin sayısı dokuz yüz küsur idi." Taberi bu görüşü tercih etmiştir.

Mücahid diyor ki: "İki topluluğun karşılaştığı gün, müslüman ve kâfir topluluklann karşı karşıya geldiği Bedir savaşı günüdür." [58]

14- Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili at­lara, havyanlara ve ekinlere karşı duyulan aşırı istek, insanlara süslü göste­rildi. Oysa bunlar, sadece dünya hayatının geçici malıdır. Varılacak güzel yer ise Allah kalındadır.

İnsanlara, arzuladıkları, kadın, oğul, kantar kantar altın ve gümüş, gören­lerin boşuna giden mükemmel güzilliklere sahip besili ve nişanlı atlar, deve sı­ğır, koyun gibi havyanlar ve ekinler güzel gösterildi. Bu sayılanlar, dünya haya­tında hoşa giden geçimliklerdir. Allanın katında ise, takva sahipleri için, gidile­cek güzel yerler vardır.

*Âyfet-i kerime, dünya nimetlerinden insanın en çok hoşuna giden şeyleri zikretmekte ve bunların, hayır yolunda kullanılmadıkları takdirde kişiyi gaflete düşürüp rabbinden uzaklaştırabileceklerine dikkati çekmekte ve bunların başın­da da kadınları zikretmektedir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırak-madım[59] Yine Resulullah (s.a.v.) kadınlara hitaber şöyle buyurmuştur:

"Ben, akh ve dini eksik olan siz kadınlardan, kararlı bir erkeğin aklını da­ha çok çelen bir varlık görmedim." Kadınlar:

Ey Allanın Resulü, dinimizin ve aklımızın eksikliği nedir? diye sordu­lar. Resulullah buna cevaben buyurdu ki:

Bir kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğinin yarısı değilmi dir." (Bir erkeğin şahitliği yerine iki kadının şahitliği gerekmiyor mu)? Kadınlar dediler ki:

- Evet. "Resulullah da buyurdu ki:

- İşte bu, kadının aklının eksikliğindendir. "Ve tekrar sordu:"

- Kadın, hayız halindeyken namazını ve orcunu bırakmaz mı? Dediler ki:

- Evet. Resulullah bunun üzerine de buyurdu ki:

- "İşte bu da onun dininin eksikliğindendir. [60]

Oğulların ve malların da insanlar için bir imtihan vesilesi olduğunu şu âyet-i kerime de ifade etmektedir: "Bilin ki mallarınız ve oğullarınız sizin için ancak bir imtihandır. Büyük mükâfaat ise elbette Allah nezdindedir. [61]

Resulullah (s.a.v.) kişinin sahip olduğu atların da kendisini yoldan çıkar­maya vesile olabileceğini beyanla buyuruyor ki:

"At bazı kimseler için sevap işleme vasıtası, bazı kimseler için ihtiyaç gi­derme vasıtası bazi kimseler için de bir günah işleme aracıdır. At, şu kimseler için sevap işleme vasıtasıdır: O kimse atını Allah yolunda kullanır. Onu çayıra veya bahçye bağlar. At ipinde bağlı iken bile, çayır ve bahçeden dokunduğu şeyler o kişi için sevap kaynağıdır. Şayet ipini koparıp bir veya iki kere yukarı kalkarak şahlanacak olsa, bundan meydana gelen iz ve eserler ve dışkı dahi o kişi için sevap kaynağıdır. Şayet at, sahibinin arzusu hilafına, geçtiği bir nehir­den su içse bile bu da o kişi için bir sevap kaynağıdır. Evet, böyle bir at, sahibi için sevap kaynağıdır. At, şu kimse için de ihtiyaç gidenne vasıtasıdır. O kimseatını, kimseye muhtaç olmamak ve iffetli bir şekilde yaşamak için besler. Sonra da Allanın, o atın boynu ve sırtı üzerindeki hakkını unutmaz. İşte at bu kişi için vasıtasıdır. O kimse atı, böbürlenerek ve gösteriş için ve müslümanlara karşı kullanmak için besler. İşte bu kimsenin beslediği at kendisi için bir günah işle­me vasıtasıdır. [62]

Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Resulullahın, AH ahin hak Peygamberi olduğunu bildikleri halde ona tabi olmayan Yahudileri kınamaktır.

Âyet-i kerimede geçen kelimesinde ifade edilen miktarın öl­çüsünün ne olduğu hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.

a- Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Asım b. Ebinnücud, Ebu Hureyre ve Übey b. Kâ'ba göre bir kıntar, bin iki yüz Ukıyyedir. [63] Bu hususta Taberi, Übey b. Kâ'b'ın Resulullahtan, bir kınların bin iki yüz Ukiyye olduğuna dair bir hadis rivayet ettiğini zikretmiştir.

b- Hasan-ı Basri, Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bir Kıntar, bin iki yüz Dinardır. Bu hususta da Taberi Hasan-ı Bas­rinin, Resulullahtan Mürsel bir hadis rivayet ettiğini zikretmiştir.

c- Abdullah b. Abbas, Dehhak ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre bir Kıntar'dan maksat, on iki bin Dirhem veya Bin Dinardır.

d- Said b. el-Müseyyeb, Katade, Ebu Salih ve Süddiden nakledilen başka bir görüşe göre bir Kıntar, seksen bin dirhem veya yüz Rıtl'dır.

e- Mücahid ve Abdullah b. Ömerden nakledilen başka bir görüşe göre bir Kıntar, yetmiş bin Dinardır[64]

f- Ebu Nadraya göre bir Kıntar, bir öküz derisi dolusu kadar altındır[65] Rebi' b. Enese göre bir Kıntar "Çokça mal" demektir.

Taberi diyor ki:" Arapçayı bilen ilim erbabı, Arapların kınları belli bir öl­çüyle smirlamadaklarını, bu kelimenin, ağırlığı ölçülen cisimler için kullanıldı­ğını söylemişlerdir. Bu görüşün isabetli olması gerekir. Çünkü o belli bir miktar olsaydı yukarıda izah edilen farklı görüşler ortaya çıkmazdı. Kıntar hakkında doğru olan görüş Rebi1 b. Enesin dediği gibi onun "Çok mal" demek olduğunu söyleyen görüştür.

Ayette geçen ve "Kıntar" kelimesinin pekiştirici sıfatı gibi tercüme edilen kelimesinden maksat, Rebi' b. Enes, Katade ve Dehhaka göre "kat kat ve çokça" demektir. Süddiye göre ise bu kelimeden maksat, "Dinar ve dir­hem şeklinde basılmış" demektir.

Taberi diyor ki: "Kıntar kelimesinin ifade ettiği miktar hakkında Enes b. Mâlikin, Resulullahtan bir hadis rivayet ettiği zikredilmektedir. O da Resululla-hnı "Kıntar iki bindir." Hadisidir, Şayet bu hadisin senedi sahih olsaydı bunu bı­rakıp başkasına başvurmazdık.

Âyet-i kerimede, atların sıfatı olarak zikredilen ve "Besili" diye tercüme edilen kelimesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edil­miştir.

a- Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Ebza, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri Rebi' b Enes ve Mücahidden nakledilen bir görüşe göre keli­mesinden maksat, "Otlayan" demektir.

b- Mücahid, İkrime, ve Süddiden nakledilen başka bir görüşe göre bura­da geçen kelimesinden maksat, "Güzel ve mükemmel" demektir.

c- Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat "Nişaneli ve alâmetli" demektir.

d- İbn-i Zeyde göre kelimesinden maksat, "Cihad için hazır­lanmış" demektir.

Taberi diyor ki: "Atların sıfatı olarak zikredilen kelimesi hakkında beyan edilen görüşlerden tercihe şayan olan "Alaca olarak nişanlanan ve güzel görünümlü olan" demektir. Zira Arapçada kelimesinin mânâsı "Nişanlanmak ve belirtmek" demektir. Güzel görünümlü atlar, Allah te-ala tarafından, renkleri ve alacahklarıyla nişanelenmiş, şekilleri güzel gösteril­miştir.

Âyet-i kerimede zikredilen diğer "Hayvanlardan maksat ise, En'am sure­sinin yüz kırk üç ve yüz kırk dördüncü âyetlerinde zikredilen, koyun, keçi, sığır ve devedir.

Âyet-i kerimenin sonunda "Varılacak güzel yer ise Allahin kalındadır." buyrulmaktadır. Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki "Kıyamet gününde Allahin nezdinde can yakıcı azap ve dehşetli bir ceza bulunduğu halde, nasıl oluyor da Allahm katında varılacak güzel bir yer bulunduğu zikrediliyor? Ceva­ben denilir ki: "Burada, özel vasıftaki insanların varacakları yer bildirilmekte­dir. Bunlar da takva sahibi müminlerdir. Eğer o varılacak güzel yerin neresi ol­duğu sorulacak olursa oranın, bundan sonra gelen âyette, Allah tealanın zikretti­ği yer olduğu söylenir. [66]

15- Ey Muhammcd, de ki: "Size, bundan daha hayırlısını haber ve­reyim mi? Allahtan korkanlar için rablcri katında, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allanın rızası vardır. Allah, kullarını çok iyi görendir.

Ey Muhammed, de ki: "Dünya hayatının çok sevilen geçimliklerinden daha üstün ve hayırlısını size bildirip öğreteyim mi? Şöyle ki: Allanın farzlarım yerine getirip yasaklarından kaçınarak ona itaat eden ve ondan korkanlar için rableri katında, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedi olarak kalacakları cen­netler, dünyadaki kadınlarda bulunan hayız ve nifas gibi tiskindirici şeyler ken­dilerinde bulunmayan tertemiz eşler ve Allanın rızası vardır. Allah, kullarının yaptıklarını çok iyi görür. Kimin kendisinden korktuğunu, kimin de kendisine karşı çıkıp isyan ettiğini iyi bilir. İyilik yapanı mükâfaatlandınr, kötülük yapanı ise cezalandırır.

* Müfessirler, bu âyetteki soru cümlesinin nerede bittiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Bazılarına göre ifadesinde bitmiştir. Buna göre âyetin mânâsı "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?" demektir.

Taberi bu görüşü tercih etmiştir.

b- Diğer bazılarına göre som ifadesinde bitmiştir. Buna gö­re de âyetin mânâsı şöyledir: "Ben size, rablerinden korkanlar için daha hayırlı olanı haber vereyim mi?"

Allah teala burada, en sonunda cennetlikleri rızasına kavuştaracağını zik­retmiştir. Çünkü nimetlerin en yücesi, Allahin rızasını kazanmaktır. Bu sebep­lerdir ki müminler birbirlerine dua edip en iyi dileklerini sunarlarken "Allah senden razı olsun" temennisinde bulunurlar. Bu hususta Ebu Said el-Hudriden Resulullahın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah, cennetliklere, "Ey cennetlikler," diye seslenecek, onlar da "Leb-beyk ve Sa'deyk" "Emret, emret. Emrinle mutluyuz, emrinle mutluyuz ey rabbi-miz. Hayır senin ellerindedir." derler. Allah da "Razı oldunuz mu?"diye sorar. Onlar da "Ey rabbimiz, nasıl razı olmayalım? Sen bize, yaratıklarından hiçbir kimseye vermediğin nimetleri verdin." derler. Allah: "Ben size, bunlardan daha üstünün vereyim mi?"der. Onlard da "Ey rabbimiz, bunladan daha üstün ne ola­bilir?" derler. Allah da "Sizin üzerinize rızamı indiririm, artık ondan sonra size bir daha gazap etmem."der[67]

16- Onlar şöyle derler: Rabbimiz, şüphesiz biz iman ettik. Günahla­rımızı bağışla ve bizi cehennem azabında koru.

O takva sahipleri, Allaha şöyle yalvaranlardır: Ey rabbimiz, şüphesiz ki biz sana, Peygamberine ve Peygamberlerinin senin katından getirdiklerine iman ettik. Sen bizim günahlarımızı affmi a ört ve bizi cehennem azabından koru. Onunla bize azap etme. [68]

17- Onlar, sabredenler, doğru söyleyenler, itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vaktitlerinde af dileyenlerdir.

Allahın cennetine ve nzasina erişecek olan o takva sahipleri, sıkıntıların­da ve zorluk anlarında ve haram işlememek için sabredenler, imanlarında, söz­lerinde ve işlerinde doğru olanlar, Allaha itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar, seher vakitlerinde de rablerinden af dileyenlerdir.

* Müfessirler bu âyette zikredilen ve "Af dileyenler" diye tercüme edilen kelimesinden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikret­mişlerdir.

a- Katadeye göre, buradaki ( vakitlerinde namaz kılanlar" demektir. kelimesinden maksat, "Seher

b- Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik ve Cafer b. Mu-hammed göre buradaki kelimesinden maksat, seher

vakitleride Allahtan affedilmelerini dileyenlerdir. Taberi de bu görüşü tercih et­miştir.

c- İbn-i Zeyde göre ise buradaki ( sabah namazlarını cemaatle camilerinde kılanlardır. kelimesinden maksat, [69]

18-AlIah, kendisinden başka ilah olmadığına, adaleti ayakta tutarak şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Allahatn başka ilah yoktur. O, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Allah, yarattıkları arasında adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka ilah olmadığına, bütün varlıkların yaratıcısı olması hasebiyle kendisinden başka hiç­bir şeyin gerçek ibadete layık olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sa­hipleri de Allahtan başka ilah olmadığına, Allahtan başkasını rab edinenlerin yalancı olduklarına şahitlik etmişlerdir. Allah, kendisinden başka ilah olmayan dır. O, her şeye galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Müfessirler, bu âyette zikredilen "Allah şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler." ifadelerindeki şahitliği çeşitli şekillerde tefsir etmiş­lerdir.

a- Bazılarına göre buradaki şahitlikten maksat, bilinen bir şeyi haber ver­medir. Buna göre Allahın şahitliği, kendi varlık ve birliğini haber vermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise, Allahın kendilerine bildirdiği varlığı ve birliğini haber vermeleridir.

b- Diğer bazılarına göre ise, Allahın şahitliği, kendisinin, mevcudatı yara­tarak varlığını göstermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise Allahın varlı­ğını gösteren mevcudatı görüp bu sebeple Allahın varlığını kabu etmeleridir.

"Adaleti ayakta tutma" sıfatının kime ait olduğu hakkında da farklı görüş­ler zikredilmiştir. Taberinin tercih ettiği görüşe göre bu, Allah tealanın sıfatıdır. Buna göre âyetin mânâsı, mealde zikredildiği gibidir.

Diğer bazı âlimlere göre de bu sıfat, ilim sahiplerine aittir. Bu görüşe gö­re âyetin meali şöyle olmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir". Allah teala bu âyet-i kerime ile, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile tartışmaya girişen Hristiyan Necran he­yetinin, Hz. İsaya isnad etmiş oldukları "Allanın oğlu" şeklindeki iddialarını reddetmiş, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını eşi benzeri ve emsali bu­lunmadığını beyan etmiştir. Buna hem bizzat kendisini hem de Meleklerinin ve âlim kullanılın şahitlik ettiklerini beyan etmiştir. Böylece Resulullah ile asılsız bir tartışmaya girişen Hristiyan Necranlıların heyetine cevap vermiş ve onları susturmuştur. [70]

19- Şüphesiz ki Allah katında din, İslamdır. Kendilerine kitap veril­miş olanlar, aralarındaki ihtiras yüzünden ancak kendilerine Hini geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim, Allahın âyetlerini inkâr ederse şüphesiz ki Al­lah, hesabı çabuk görendir.

Şüphesiz ki Allanın, şeriat olarak Peygamberi vasıtasıyla gönderdiği ve ondan başkasını kabul etmediği hak din, İslamdır. Kendilerine İncil verilen Hristiyanlar, aralarındaki düşmanlıktan, başkanlık, saltanat ve Hükümdarlık ih­tirası yüzünden, ancak kendilerine ilim geldikten ve gerçeği tam olarak anladıktan sonra ihtilafa düştüler. Kim, AH ahin, düşünüp ibret alacaklar için ortaya koyduğu âyet ve delillerini inkâr ederse bilsin ki Allah, çok hızlı hesap gören­dir. Her insanın amelini kolaylıkla ve süratle tesbit edip karşılığını verendir.

"Allah, hesabı çok çabuk görendir." demek, Allah, bütün yaratıkları en kısa zamanda hesaba çeker ve bir işi yapması onu, diğer işten alıkoymaz." de­mektir. Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadir. "Kim İs-lamdan başka bir din ararsa onun dini asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. [71]

Taberi diyor ki: "Burada zikredilen "Din" kelimesinin asıl mânâsı "itaat etmek ve boyun eğmek"tir. "İslam" kelimesinin mânâsı da "Zelil bir şekilde bo­yun eğmek ve teslim olmak"tır. Bu mânâlara göre âyetin izahı şöyledir: "Allah katında gerçek itaat, dillerin ve kalblerin boyun eğerek Allaha kulluklarını ikrar etmeleri, emir ve yasaklarında zelil bir şekilde itaat etmeleridir. Bu hususta bö­bürlenmemeleri, itaatten ayrılmamaları herhangi bir yaratığını ilahlıkta ve rab-lıkta ona ortak koşmam al and ir.

Ayette "Kendilerine kitap verildiği" zikredilen kimselerden maksat, Mu-hammed b. Cafer b. Zübeyre göre, kendilerine İncil verilen Hristiyanlardır. Al­lah teala, bunlara, İsa hakkında ve diğer hususlarda doğru olanı bildirdikten sonra onlar, sadece birbirlerine düşmanlıklarından, başkanlık ve saltanat sevda­larından dolayı bu hususlarda ihtilafa düşmüşler. Hz. İsa hakkında çeşitli iftira­larda bulunmuşlardır. Onların bu ihtilafları, cehaletlerinden değil, birbirlerine düşmanlıkları d an, mal ve mevki hırslarındandır.

Rebi' b. Enese göre ise bu âyette zikredilen "Kendilerine kitap verildiği halde ihtilafa düşenler"den maksat, Yahudilerdir. Çünkü, Hz. Musaya Ölüm ge­lip çatınca İsraioğullanndan yetmiş kadar âlimi çağırdı ve Tevratı olanlara tes­lim etti ve Tevratm koruyuculuğunu onlara verdi. Fakat her âlim Tevratın bir bölümünü yanına aldı. Musa Öldükten sora yerine Yuşa b. Nün geldi. Birinci, ikinci ve üçüncü asırlar geçince Yahudilerin arasına ayrılık düştü. Bunlar, o yet­miş kişinin âlim olan evlatlarındandı. Öyle ki, onlar birbirlerinin kanlarını dök­tüler. Aralarında kötülükler oldu ve bu işi de "Kendilerine ilim verilenler" sırf dünyanın mülk ve saltanatına olan hırslarından dolayı yaptılar. Bunun üzerine Allah.da onlara zorbalarını musallat kıldı. Rebi b. Enes diyor ki: Hz. Ömerin oğlu Abdullah bu âyeti çokça okur ve derdi ki: "Kendilerine kitap verilenler sırf düyyanin malını ve saltanatını istemelerinden dolayı ihtilafa düşmüşledir. Val­lahi bize de İhtilaf, dünyaya düşkünlükten gelmiştir. Aslında bizi, Allanın kitabı ve Resulullahın sünnetine göre idare eden ve onların mucibince bizden hesap soran bir kişi başımızda bulunduktan sonra bizim ona karşı çıkmamızı gerekti­ren herhangi bir sebep yoktur. Fakat bize ihtilaflar, dünyaya düşkün olma yü­zünden gelmiştir." [72]

20- Eğer seninle mücadele ederlerse de ki: "Ben, Allaha yöneldim. Bana tabi olanlar da. Kendilerine kitap verilenlere ve okur yazarlığı olma­yanlara de ki: "İslam oldunuz mu?" Eğer Müslüman olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüzçevirirlersc sana düşen sadece tebliğdir Allah, kullarını çok iyi görendir.

Şayet Hristiyanlar, İsa hakkında seninle tartışmaya girer ve bâtıl iddialar­la seninle cedelleşirlerse de ki: "Ben, dilimle, kalbimle ve bütün azalarımla yal­nızca Allaha boyun eğip teslim oldum. Bana tabi olanlar da Allaha teslim oldu­lar. Kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristiyanlarla okur yazarlığı olmayan Arap müşriklerine de ki: "Teslim oldunuz mu? Yani, Allanın birliğini kabul edip ibadeti ve ilahlığı sadece ona tahsis ettiniz mi? Şayet onlar Müslüman olur­larsa, yani boyun eğip sadece Allaha kulluk ederlerse, şüphesiz ki onlar, doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer onlar, senin davet ettiğin tevhid inancından, İslamdan yüzçevirirlerse, ey Muhammed, bil ki sen, sadece tebliğ edicisin. Sana düşen ancak, ilahi hükümleri tebliğ etmektir. Allah, kulların yaptıklarını çok iyi gören­dir. Onlara, amellerinin karşılğım verecektir.

Peygamber efendimiz, bütün insanlığın, kendisini Peygamber olarak kabul edip İslam dinine iman etmesi gerektiğini beyan ederek buyuruyor ki:"Muhammedin nefsi kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki bu ümmet­ten herhangi bir kimse Yahudi ve Hristiyan da olsa, beni duyduğu halde bana gönderilenlere iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur. [73]

21- Allahın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere Peygamberleri öl­dürenleri ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenleri can yakıcı bir azapla müjdele

Ey Muhammed, Yahudi ve Hristiyanlar gibi, Allahın, âyetlerini İnkâr edenleri, Zekeriyya, Yahya ve benzeri Peygamberleri haksız yere öldürenleri ve yine insanlardan, adaleti emredip Allaha isyan etmeyi yasaklayan kimseleri öl­dürenleri, can yakıcı bir azapla müjdele.

Bu âyet-i kerime, her ne kadar özel olarak Yahudi ve Hristiyanlardan bir gurup hakkında nazil olmuşsa da hükmü geneldir. Yani, bu çeşit fiilleri işle­yen herkes, sonunda can yakıcı bir azaba uğrayacaktır.

Ma'kil b. Ebi Miskin, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyette zikredilen "Adaleti emredenlerden maksat, İsrailoğullarının, Allahın gönderdiği vahyi in­sanlara tebliğ edenleridir. İsraioğullan, Peygamberlerini öldürdükleri gibi böyle olan isanları da öldürürlerdi. Bu hususta Ebu Ubeyde b. el-Cerrah diyor ki: "De­dim ki "Ey Allahın, Resulü, kıyamet gününde insanlardan azabı en şiddetli ola­cak olanlar kimlerdir?" Resulullah da buyurdu ki: "Bir Peygamberi öldüren ve­ya kötülüğü emredip iyiliği yasaklayandır." Sonra Resulullah bu âyeti ve bun­dan sonra gelen âyeti okudu ve daha sonra şöyle buyurdu: "Ey Ebu Ubeyde, İs-railoğullan, bir günün başlangıcında kırk üç Peygamber öldürmüşlerdir. Bunun üzerine İsrailoğullarının ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirenlerden yüz on iki kişi, Peygamberleri öldürenlere iyiliği emredip kötülükten sakmdirmaya gi­rişmişler, bunun üzerine, Peygamberleri öldürenler o kimseleri de günün sonun­da öldürmüşlerdir. Aziz ve Celil olan Allah işte bu âyetinde bu kimseleri zikret­mektedir." [74]

22- İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa çıkanlardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

İşte o, Allahın âyetlerini inkâr eden, haksız yere Peygamberleri öldüren ve insanlara adaletli olmayı emredenleri katledenler hem dünyada hem de âhirette amelleri boşa gidenlerdir. Dünyada kendilerine lanet okunması ve kı­nanmaları ile amelleri boşa gitmiştir. Çünkü onlar, bâtıl bir yolda va sapıklık üzere bulunmuşlardır. Bu sebeple Allah onların adım sanını yok etmiş, onları lanetlemiş ve yüzlerindeki maskeyi düşürmüştür. Âhirette ise nimetlerden mah­rum olmaları ve cehennemde ebedi kalmaları ile amelleri boşa çıkacaktır. Onla­rın, Allaha karşı herhangi bir yardımcıları ve Allahın azabından kurtaranları da yoktur. [75]

23- Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun? Ara­larında hüküm vermesi için Allahın kitabına çağmlıyorlar da sonra onlar­dan bir kısmı yüzçeviriyor. Zaten onlar, devamlı yüz çevirenlerdir.

Ey Muhammed, kendilerine Tevrattan biraz pay verilen o insanları gör­mez misin? Onlar, seninle tartıştıkları bazı konularda, aralarında hüküm vermesi için Allahın katından geldiğini kabul ettikleri Tevratin hükümlerine çağırılıyor-lar da içlerinden bir gurup yüzçeviriyor. Zaten onlar, bile bile yüzçeviren bir topluluktur..

Müfessirler, bu âyette Yahudilerin, hükmünü kabul etmeye davet edil­dikleri kitabın hangi kitap olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbasa göre bu kitaptan maksat, Tevratür. Resulkıllah, çeşitli fırkalara ayrılan Yahudileri, Tevratın, neshedilmemiş bazı hükümlerini kabul etmeye davet etmiş fakat Yahudiler bundan yüzçevirmişlerdir. Ayet-i ke­rime bu hususa işaret etmektedir. Said b. Cübeyr ve İkrime bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini rivayet etmişlerdir. "Resulullah, Medinedeki "Beytül Medaris" denen yerde bir Yahudi topluluğunun yanına vardı ve onları Allaha davet etti. Nuaym b. Amr ve Haris b. Zeyd, "Ey Muhammed, sen hangi din üzeresin?" dediler. Resulullah de: "İbrahimin milleti ve dini üzereyim." dedi. Onlar, "İbrahim Yahudi idi." dediler. Resulullah da onlara: "O halde gelin Tevrata baş vuralım. Bizimle sizin aranızda o bulunsun." dedi. Onlar kabul et­mediler. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi ve bundan sonra ge­len âyeti indirdi. -

b- Katade ve İbn-i Cüreyce göre ise bu âyette Yahudilerin, hükmünü ka­bul etmeye davet edildikleri kitaptan maksat, Resulullaha indirilen Kur'an-ı Ke­rimdir. Resulullah, Yahudileri, aralarında hak ile hüküm vermek için Kur'ana davet etmiş fakat Yahudiler bundan yüzçevirmişlerdir. Bu hususta Katadenin, şunları söylediği rivayet edilmiştir: "Bu âyette davet edildikleri zikredilenler, Allah düşmanı Yahudilerdir. Onları aralarında hüküm varılmak için Allanın ki­tabı Kur'ana ve aralannda hüküm vermesi için Hz. Muhammede çağırılmışlar­dır. Fakat onlar, Hz. Muhammedi kendi ellerinde bulunan Tevrat ve încilde ya­zılı olarak buldukları halde onun davetinden yüzçevirmişler, kabul etmemişler­dir.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan Resulullahın hicret ettiği Medinenin çevresinde bulunan Yauhidilerin iman ettikleri Tevratın hü­kümlerini kabule çağırıldıklarını söyleyen görüştür. Resulullah. Yahudileri Tev­rata, kendileriyle ihtilaf ettiği hususlar için davet etmiştir. Aralarında ihtilaf et­tikleri hususlar, Resulullahın Peygamberliği de olabilir, Hz. İbrahİmin Peygam­berliği ve dini de olabilir. İslamı kabul etmeleri de olabilir, herhangi bir cezanın tesbiti hususu da olabilir.

Çünkü Yahudiler, bütün bu meselelerde Resulullah ile ihtilafa düşmüşler, Resulullah da onlan Tevratın hükmüne davet etmiş, onlar ise bunu kabul etme­mişler bazıları da Tevratın hükümlerini Resulullahtan gizlemeye çalışmışlardır. Ayet-i kerimede, Resulullahın, Yahudileri hangi hususta Tevratın hükmüne da­vet ettiği beyan edilmemektedir. Bu itibarla, bizim, ihtilaf konusu mesele için "Şu meseledir." dememiz, delilsiz bir iddia olur. Zaten bizim, o meseleyi bilme­ye ihtiyacımız da yoktur. Çünkü Yahudiler, yukarıda zikredilen bütün bu mese­lelerde Resulullahın davetini kabul etmek zorundaydılar. Fakat onlar kabul et­mediler ve Allah tealanın kitabında yerilmeyi hak etmiş oldular. [76]

24- Bu onların, "Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün dokunacaktır." demelerindendir. Yaptıkları iftiralar, dinleri hususunda kendilerini aldat­mıştır,

Yahudilerin, Tevratın hükmüne karşı çıkmalarının gerekçesi şu sözleri­dir. "Ateş bize sadece buzağıya taptığımız kırk gün müddetle dokunacaktır."

Yani, "Tevrata karşı çıkabiliriz. Zira biz, sadece buzağıya taptığımız gün sayısı kadar yanacağız." Onları, dinleri hususunda "Biz, Allanın oğulları ve dostlarıyız." diyerek uydurmuş oldukları yalanlan ve hurafeler aldatmıştır. [77]

25- Geleceğinde şüphe olmayan günde onları topladığımız ve herke-sizin kazandığı kendisine tam olarak verilip hiçbir haksızlığa uğratılmadığı zaman onların halleri ne olacak?

Onları, gelmesinde şüphe olmayan âhiret gününde bir araya toplayacağı­mız zaman onların hali ne olacaktır? O korkunç günde onların görecekleri azap ve .cezalandırma ne büyük olacaktır. O gün harkese kazandığı hayır ve şerrin karşılığı tam olarak verilecek ve kimse zulme uğratılmaktan ve hakkının yen­mesinden korkmayacaktır. Çünkü iyilikte bulunanın iyiliği eksiltilmeyecek, kö­tülük yapan ise hak ettiği cezadan fazlasıyla cezalandırılmayacaktır. [78]

26- Ey Muhammcd, de ki: "Ey mülkün sahibi Allahım, mülkü diledi­ğine verir dilediğinden de o mülkü alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz ki sen, her şeye kadirsin.

Ey mülkün sahibi, ey dünya ve âhiret hükümranlığını elinde bulunduran Allahım, sen mülkü dilediğine verir onu malik yapar ve onu dilediğine hakim kılarsın. Dilediğinden de mülkü alıp onu mahrum edersin. Mülkü ve hükümran­lığı dilediğine verir onu aziz kılarsın. Dilediğinden de mülkü ve hükümranlığı alır, düşmanlarım ona musallat ederek zelil kılarsın. Hayır ancak senin elinde­dir. Şüphesiz sen, her şeye kadirsin. Senden başka hiçbir kimsenin bunlara gücü yetmez.

Bu âyet-i kerime, hükümranlığın Allaha ait olduğunu, yarattıkları üze­rinde dilediği gibi tasarrufta bulunuğunu, kendi hikmeti gereği bazılarını aziz bazılarını da zelil kıldığını, buna kimsenin müdahale edemeyeceğini beyan et­mektedir. Katade diyor ki: "Bu ayeti kerime, Resulullahın, İranın ve Bizansın yönetiminin ümmetine verilmesini istemesi üzerine nazil olmuştur. Ve mülkün asıl sahibinin Allah teala olduğunu, onu kullarından dilediğine verip dilediğin­den de çekip alacağını beyan etmiştir. [79]

27- Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve dilediğini de hesapsız olarak rızık-landınrsın,

Ey Allahım sen, eksilttiğin gecenin saatlerini, uzattığın gündüzün içine ve gündüzün saatlerini de gecenin içine katarsın. Sen ölü olan meniden diri olan insanı çjkanr, diri olan insandan ölü olan meniyi çıkarırsın. Dilediğini de hesap­sız olarak nzıklandırırsın. Zira senin hazinelerin eksilmez.

Abdullah b. Abbas, Mücahid, Hasan-ı Basri, Katade, Dehhak ve İbn-i Zeyd "Gecenin gündüze, gündüzün de geceye katılmasını" gece ve gündüzün uzayıp kısalması olarak tefsir etmişlerdir. Yani geceler kısaldığında kısaltılan saatler gündüzlere, gündüzler kısaltıldığında da kısaltılan saatler gecelere ekle­nir." demişlerdir.

"Ölüden dirinin, diriden de ölünün çıkarılması" ifadesi müfessirler tara­fından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

a- Abdullah b. Mes'ud, Mücahid, Dehhak, İsmail b. Ebi Halid, Katade, Said b. Cübeyr ve İbn-i Zeyde göre bu ifadeden maksat, bütün canlı varlıkların, ölü mahiyetinde olan meniden, meninin de canlı varlıklardan çıkarılmasıdır,

b- İkrimeye göre ise, "Çekirdekten hurma ağacının, hurma ağacından çe­kirdeğin, taneden başağın, başaktan tanenin, yumurtadan tavuğun, tavuktan da yumurtanın çıkarılmasıdır.

c- Hasan-ı Basriye göre bu ifadeden maksat, ölü mahiyetinde olan kâfirden müminin, müminden de kâfirin çıkarılmasıdır. Hasan-ı Basri demiştir ki: "Müminin gönlü diri olduğu için ona "Diri" kâfirin kalbi de "Ölü" olduğu için ona da "Ölü" denilmiştir."

Taberi, bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, diriden maksadın, insan, ölüden maksadın da meni olduğunu söylemiştir. Taberi, diri olan varlığın cisminden koparılan veya ayrılan he şeye "Ölü" dendiğini, meni de insanın vücudundan ayrıldığı için ona bu ismin verildiğini bu meniden de canlı varlıklar meydana geldiği için onlara da "Diri" dendiğini zikretmiştir. Taberi bu âyetin "Allahı nasıl inkâr ederseniz? Halbuki siz, ölüler idiniz sizi o diriltti. Sonra öldürecek, sona tekrar diriltecektir. Nihayet ona döndürüleceksinz. [80]âyetine benzediğini söylemiştir. Taberi diyor ki "Bu ifadeyi" Taneden başak, başaktan tane, yumurtadan tavuk, tavuktan yumurta, müminden kâfir, kâfirden mümin çıkarma." şeklinde izah edenlerin izahlarının makul bir yönü varsa da âyetin zahirinin, insanlar arasında kullanılan dile göre yorumlanması daha uy­gundur. [81]

28- Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allahtan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sa­kınmanız hali müstesnadır. Allah sizi, kendisinden sakındırır. Sonunda dö­nüş ancak Allahadir.

Müminler, diğer mümin kardeşlerini bırakıp ta düşmanları olan kâfirleri dost ve yardımcı edinmesinler. Dinleri hususunda onlarla samimi olup müslü-manların sırlarını onlara aktarmasın!ar. Bunu yapanların, Allahtan bekleyecek­leri hiçbir şeyleri yoktur. Allah onlardan beridir. Onlar da Allahtan uzaktırlar. Ancak kâfirlerden çekinme haliniz müstesnadır. Bu durumda dillerinizle dostlu­ğunuzu söyleyip kalblerinizle onlara düşmanlık besleyebilirsiniz. Allah sizi, kendisinden sakındırır. Ona karşı isyan etmeyin ve düşmanlarım dost edinmeyin. Öldükten sonra dönüşünüz ancak Allahadir. O, sizleri âmellerinize göre he­saba çekecektir.

* Bazı müminlerin, Yahudilerden arkadaşları vardı. Onlarla dostluk kuru­yorlardı. Sahabilerin bir kısmı bunlara "Yahudilerden uzak durun. Sizi dinini?_-den çıkarıp iman etmenizden sonra sizi saptırmasınlar. Onlarla arkadaşlıktan çe­kinin" demişlerdi. Buna rağmen, dostluk kuran müminler bu öğüdü dinlemedi­ler ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Abdullah b. Abbas, İkrime, Ebul Âliye ve Dehhak, "Takiyye'nin dille olabileceğini, amel ile caiz olmadığını söylemiş­lerdir. Yani, kâfirlerin hakimiyeti altında bulunan kimseler, onlar tarafından, ha­yati bir tehlikeye düşecek şekilde tehdit edildikleri takdirde dilleriyle günah olan sözleri söyleyebilirler. Kâfirlerin dostları olduklarını lisanen ifade edebilir­ler. Fakat bir puta secde etmeleri istendiğinde tehdit ne olursa olsun boyun eğ­meleri caiz olmaz. İkrime, tehdit edilen kişinin hayati bir tehlike karşısında, kendisinden isteneni söyleyebileceğini ancak başka bir nıüsKimamn kanını akı-tamayacağmı ve malını gaspedemeyeceğini söylemiştir.

Katade ise burada zikredilen "Onlardan sakınmanız hali müstesnadır." di­yen tercüme edilen ifadesini "Ancak sizinle akra­ba olan kâfirler müstesnadır. Onlara akrabalık alakası gösterebilirsiniz." şeklin­de İzah etmiştir.

Taberi, Katadenin bu izahının, âyetin zahirinden uzak olması hasebiyle makbul olmadığını söylemiştir. [82]

29- De ki: "içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. O, göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadirdir.

Ey Muhammed, kâfirleri dost edinen şu insanlara de ki: "Sizler, kâfirleri dost edinme meselesini içinizde gizleseniz de, dillerinizle ve davranışlarınızla açığa vursanız da Allah onu bilir. Çünkü hiçbir şey ona gizli değildir. Allah, göklerde bulunanları da yerde bulunanları da bilir. O halde Allah, kalbinizde bulunan, kâfirlere muhbbet besleme duygusunu veya bu duygunuzu açıkça gös­termenizi nasıl olur da bilmez Allah, her şeye kadirdir. Kâfirlere karşı dostluk beslemenizin cezasını derhal verebilir. [83]

30- Herkesin, yaptığı hayırı ve işlediği kötülüğü hazır bulacağı o kı­yamet gününde kişi, yaptığı kötülükle kendisi arasında uzun bir mesafe bu­lunmasını isteyecektir. Allah, sizi, kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı çok merhametlidir.

Ey müminler, o günü düşünün ki, herkes yaptığı hayırı ve işlediği kötülü­ğü önünde hazır bulacak, işlediği kötülük ile kendi arasında uzun bir mesafe bu­lunmasını arzu edecektir. Allah, sizleri kendisinden sakındırır. O gün, azabına uğramaktan kaçınmanızı ister. Allah, kullarına karşı çok merhametli olandır. Kullanın ceza ve gazabından sakındırması da merhametininin gereğidir.

Müfessirler, bu âyet-i kerimeyi, irabına göre şu şekillerde izah etmişler­dir:

Bazılarına göre bu âyetin mânâsı şöyledir; Kişi yaptığı hayır ve işlediği kötülükleri önüne serilmiş vaziyette gördüğü o kıyamet gününde kendisiyle o günün arasında uzun bir mesafe bulunmasını arzular."

Diğer bazılarına göre ise mânâ şöyledir: "Hatırlayın o günü ki herkes yaptığı hayırı önünde hazır bulacaktır. İşlediği kötülüklerle kendisi arasında da uzak bir mesafe bulunmasını arzulayacaktır.

Yine diğer bazılarına göre âyetin mânâsı şöyledir: Hatırlayın o günü ki herkes yaptığı hayırı hazır bulacaktır. Şayet bir kötülük işlemiş ise de onun, kendisinden çok uzak olmasını isteyecektir.

Başka bir kısım alimlere göre ise âyetin izahı şöyledir: Allah sizi, kendi­sinden g günde korkutur ki, o gün herkes yaptığı hayın önünde hazır bulacaktır. Kişi o gün işlediği kötü amel ile kendisi arasında uzun bir mesafe olmasını ister. [84]

31- De ki: "Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Ey Muhammed de ki: Eğer sizler, gerçekten, Allahı sevdiğinizi iddia edi­yorsanız iddianızı ispatlamak için bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve geçmiş­teki günahlarınızı bağışlasın. Allah, günahları çokça bağışlayan ve kullarına karşı çok merhametli davranandır.

Şurası bir gerçektir ki Allahı tanıdığını ve sevdiğini iddia eden herkesin Allanın Peygamberi olan Hz. Muhammedi de tanıması ve sevmesi ve de onun yolundan ayrılmaması gerekir. Resulullahın yolundan ayrılan herkes, sapıklık içindedir. Bu hususta Resulullah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyumaktadir:

"Kim, bizim, üzerinde bulunduğumuz yolun dışında başka bir amel işler­se o amel reddedilir. [85]

Müfessirler bu âyetin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikretmişlerdir.

a- Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Resulullah döneminde bir kısım insanlar "Biz, rabbimizi seviyoruz." de­mişlerdir. Bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirmiş ve Hz. Mu-hammede emretmiştir ki "Biz rabbimizi seviyoruz." diyenlere de ki "Eğer sizler, gerçekten Allahı seviyorsanız onun Peygamberi olan bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin." Böylece Allaha teala, Hz. Muhammede uymayı, sevgisi için bir alâmet, ona karşı çıkmayı da azabı için bir nişane yap­mıştır.

b- Muhammed b. Cafer b. Zübeyre göre ise bu âyet Hz. İsa hakkında Re­sulullah ile tartışan Necran Hristi yani arının heyeti hakkında nazil olmuştur.

Taberi diyor ki: "Bu son görüş tercihe şayandır. Zira bu surenin başından buraya kadar, doğrudan veya dolaylı olarak Necran heyeti zikredilmiştir. Sure­nin başından buraya kadar, Resulullah döneminde yaşayıp ta "Biz Allahı seviyoruz" diyen bir topluluktan bahsedilmemiş, aynca Hasan-ı Basriden rivayet edilen bu haberin sıhhatine dair herhangi bir delil de bulunmamıştır. Ancak Ha­san-ı Basri, bu toplulukla, Necran heyetini kastetmiş olursa o zaman da âyetin nüzul sebebi, bizim tercih ettiğimiz sebep olur. Yani, Allah tela bu âyet-i keri-mesiyle kendisini sevdiklerini iddia eden Necran heyeti Hristiy ani arına, Hz. Muhammede tabi olmalarını ve ancak ona tabi olduklarında kendisini sevmiş olabileceklerini bildinniş, Allah rızası için Hz. İsayı sevdikleri iddialarının da ancak Hz. Muhammede tabi olmalarıyla doğru olabileceğini beyan etmiştir. [86]

32- De ki: AUaha ve Peygambere itaat edin. Şayet onlar, davet ettiğin şeyden yüzeevirirlersc onlara söyle, şüphesiz ki Allah, bile bile hakkı inkâr eden o kâfirleri sevmez.

Ey Muhammed, sana gelen Necran heyetine de ki: "Allaha ve Peygambe­ri Muhammede itaat edin. Şayet onlar, davet ettiğin şeyden yüz çevirirlerse on­lara söyle, şüphesiz ki Allah, bile bile hakkı inkâr eden o kâfirleri sevmez. [87]

33-34- Şüphesiz ki Allah, Âdemi, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlerden üstün kıldı. Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.

Şüphesiz ki Allahı, Âdemi, Nuhu, İbrahim ailesinden olan müminleri, İmran ailesinden olan müminleri, dini yönden, bütün âlemlerden üstün kıldı. Çünkü onlar müslümandı. Bunlar, din ve takva bakımından, ihlas ve tevhid inancı yönünden birbirlerinden olan soylardır. Allah, kullarının sözlerini işiten ve yaptıklarını çok iyi bilendir.

Katade diyor ki: "Allah teala bu âyette iki üstün insanı ve iki salih aile--yi zikretmiş ve bunlan âlemlerden üstün kıldığını beyan etmiştir. Hz. Muham­med. (s.a.v.) de bu iki aileden biri olan Hz. İbrahim ailesindendir.

Âyet-i kerimede "Onlar birbirlerinin soyundandı." buyuruluyor. Burada onların, kan bağı açısından birbirlerinden olduğu kastedilmeyip, din, takva, dü­rüstlük bakımından birbirlerinin aynı oldukları, Allaha itaat ve samimiyette bir­birlerine benzedikleri belirtilmektedir. Cenab-ı Hakkın, onları üstün kılması hu­susu şöyle açıklanabilir:

Allah teala, Hz. Ademi balçıktan yarattı, ona ruhundan üfledi, melekleri ona saygı için secde ettirdi. Ona her şeyin ismini öğretti. Onu önce cennetine yerleştirip daha sonra, hikmeti gereği yeryüzüne indirdi. Böylece Hz. Âdem, di­ğer varlıklara karşı seçkin bir kimse oldu.

Allah teala, Hz. Nuhu ise, insanların ilk defa putlara tapması ve kendisine ortak koşması zamanında Peygamber olarak gönderdi. Ona uzun ömür verip do­kuz yüz elli sene kadar insanları hak yola davet ettirdi. O insanlar, Nuhun eniri­ni dinlemeyince, ona tabi olanların dışında bütün insanları suda boğdu. Böylece Nuhu seçkin bir insan kıldı.

Allah teala Hz. İbrahimi de diğer insanlardan seçmiş, Hz. Muhammed (s.a.v.) dahil bir çok Peygamberi onun soyundan göndermiştir.

Burada "Seç i İm işler" den olduğu zikredilen îmran ailesinden maksat da Hz. Meryemin babası İmrandır. Allah teala onun soyundan Hz. Meryemi ve on­dan da insanlığın ilk yaratılışını hatırlatmak üzere, babasız olarak Hz. İsayı meydana getimıiş böylece İmran ailesini de seçin kılmıştır. [88]

35- Bir zaman İmranın karısı şöyle demişti: "Rabbim, karnımda ta­şıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden ka­bul et şüphesiz sen, çok iyi işiten, çok iyi bilensin.

Bir zaman Meryemin annesi, İnsanın da ninesi olan, İmranın karısı, Fa-kuz kızı Hanne şöyle demişti: "Ey rabbim, kamımda bulunan çocuğu, yalnızca senin Beytül Makdisine hizmet etmesi için adadım. Benim adak yapmamı kabul et. Şüphesiz ki sen, duamı çok iyi işiten halimi de çok iyi bilensin."

Âyet-i Kerimede zikredilen İmranın karısı, Fakuzun kızı Hannedir. Bu kadın Zekeriya (a.s.)m karısının kızkardeşidir. Kocası ise Yaşhim oğlu İm-ran'dır. Hannenin karnındaki çocuğu, Allanın evine hizmet etmek için adaması­nın sebebi Muhammed b. İshak tarafından şu şekilde rivayet edilmiştir: Mu­hammed b. İshak demiştir ki: "Zekeriyya ile îmran, iki bacı ile evlendiler. Bu bacılardan biri, Zekeriyyanm oğlu Yahyanın annesi diğeri ise İmranın kızı Mer­yemin annesidir. (Yani, Yahya ile Meryem teyze çocuklarıdır.) İmran, karısı Hanne, Meryeme hamile iken vafat etti. Hanne, ileri yaşlarına kadar çocuk do-ğurmamıştı. O, Allah tealanın seçkin kıldığı bir ailedendi. Bir gün, bir ağacın gölgesi altında otururken bir kuşun, yavrularını beslediğini gördü ve kendisinin de çocuğu olmasını arzuladı. Allah tealaya, kendisine çocuk vermesi için yal­vardı bundan sonra Meryeme hamile kaldı. Hamileliği sırasında kocası İmran vefat etti. Hanne de kamında bulunan çocuğu Allaha adadı. Onu adamasının mânâsı şuydu. Adanan çocuk Kiliseye vakfedilmiş oluyordu. Artık o çocuk sa­dece Allaha kulluk ediyor ve ondan dünyevi bir fayda beklenmiyordu.

Âyette zikredilen ve "Sadece sana hizmet etmek üzere" diye tercüme edi­len ifadesinden maksat, dünyevi herhangi bir meşgaleden uzak, hürrAHaha ibadete tahsis edilmiş" demektir. Mücahid, Şa'bi, Saitl b. Cübeyr, Katade, Süddi, Rebi1 b. Enes, Dehhak ve İkrime bu ifadeden maksadın, çocuğun Havra ve Kiliseye hizmet etmeye tahsis edilmesi olduğunu söylemişlerdir. Böy­le bir kimse, dünya işleriden elini çektiği için "Hürriyetine kavuşturulmuş" mânâsına gelen vasfı verilmiştir. [89]

36- Onu doğurunca şöyle dedi: "Rabbim, ben onu kız doğurdum: Halbuki Allah onun ne dourduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değil­dir Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve neslini, kavulmuş Şeytanın şerrinden sana emanet ediyorum."

İmranın karısı Hanne, adadığı çocuğu doğrunca şöyle dedi: "Ey rabbim, ben, adadığım çocuğu kız doğurdum. Halbuki Allah, her yarattığının ne doğur­duğunu çok iyi bilir. Bu sebeple Hannenin bunu belirtmesine gerek yoktu. Han­ne, rabbine karşı mazeretini belirterek şöyle devam etti "Erkek kız gibi değildir. Erkek, hizmet etmeye daha elverişlidir. Zira kız, doğum ve hayız gibi durumlar­dan ötürü, Beytül Makdise yani Kudüsteki mabede bazan giremez. Ayrıca erkek daha güçlü ve daha kararlıdır. Ben çocuğa Meryem adını koydum. Ben -onu ve soyunu, kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emanet ediyor ve himayene bırakı­yorum.

Allah, İmranın karısının duasını kabul etti. Meryemi ve oğlu İsayı Şey­tanın şerrinden korudu. Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz (s.a.v.) in şöyle buyurduğu rivayet ediliyor:

"Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, anasından doğrdu anda Şeytan ona do­kunmuş olmasın. Çocuk, Şeytanın bu dokunmasından dolayı ilk defa ağlar. An­cak Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır."

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki: "Bu hususta isterseniz şu âyeti okuyun. "Meryemi ve neslini, kavulmuş Şeytanın şerrinden senin himayene sığındırırım. [90]

Diğer bir hadis-İ şerif de şöyle Duyuruluyor:

"Bütün insanlar analarından doğdukları zaman, Şeytan onların iki böğrü­ne dürter. Meryem oğlu İsa hariç, Şeytan ona da dürtmeye teşebbüs etmiş fakat onu koruyan perdeye çarpmıştır. [91]

Aynca Hz. Meryemin annesinin bu üuasi üzerine Hz. Meryem ve banın günah işlemedikleri, Allah tealanın, Hz. İsaya verdiği kesin iman ve ihlas sebe-, biyle onun, karada yürür gibi denizlerin üzeride de yürüdüğü rivayet edilmekte­dir. [92]

37- Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu, güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekcriyyayi, onun bakımına memur etti. Zckkcriyya, Mcryc-min bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. "Bu sana nereden geldi ey Meryem? "dedi. Meryem: "O, Allah tarafından-dır. Şüphesiz ki Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır." dedi.

Rabbi Meryemin, Beytül Makdisin hizmetine tahsis edilmesini annesin­den güzel bir şekilde kabul etti. Ve Meryemi, erginlik çağına erinceye kadar, yerden biten çiçekler gibi koruyup büyüttü. Zekeriyyayı, onu yetiştirmekle gö­revlendirdi. Zekeriyya, Meryemin bulunduğu özel yere her girdiğinde onun yanında çeşitli nziklar buluyordu. Onun yanında yaz mevsiminde kış meyveleri kış mevsiminde de yaz meyveleri görüyordu. Bunun üzerine Zekerriya: "Bu n-ziklar sana nereden geliyor ey Meryem?" diye sordu Meryem: "Bunlar, Allanın katından gönderilen nzıklardir." diye cevap verdi.

* Âyet-i kerimede geçen ve "Zekeriyyayi onun bakımına memur etti." şeklinde tercüme edilen ifadesi, İki şekilde okunmuştur.

a- Hicaz, Medine ve Basra kurralan bunu şeklinde okumuş­lardır. Bu kıraata göre bu ifadenin manâsı "Zekeriyya kendiliğinden onun bakı­mını üzerine aldı." demektir.

b- Bütün Küfe kurralan ise şeklinde harfinin şeddesiyle okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin mânâsı ise "Allah, Zekeriyyayı Meryemi bakmaya vaziflendirdi." şeklindedir. Taberi bu son kıraat şeklini ve bu izah tarzını tercih etmiş ve özetle şunları söylemiştir. "Bize erişen haberlere gö­re Zekeriyya ile diğer bir kısım insanlar, Hz. Meryemi bakıp büyütme hususun­da ihtilaf etmişler sonra oklarını Ürdün nehirine atmak suretiyle Kıır'a çekmiş­ler, neticede Kur'a Hz. Zekeriyyaya çıkmış ve Meryemi bakıp bütümeyi üstlen­miştir. Kur'anın nasıl çekildiği hususunda bir kısım ilim ehli şunu söylemişler­dir: "Oklarını Ürdün nehrine atınca Zekeriyyanin oku, nehrin bir kenarında diki­lip kalmış su onu götürememiş, diğer oklan ise alıp gitmiştir. Bu durumda diğer tartışanlar içinde Zekeriyyanın, Meryemin bakımına daha layık olduğunu gös­termiştir. Diğer bir kısım âlimler de, kur'ada Zekeriyyanın okunun nehirden yu­karı doğru yükseldiğini, diğerlerinin oklarının ise nehire düşüp gittiğini, bunun da Zekeriyyanın Meryeme bakmaya daha layık olduğunu göstermeye delil oldu­ğunu söylemişlerdir.

İkrime: "Bunlar, sana vahyettiğimiz gaip haberlerindendir. Meryemin iş­lerine kim bakacak diye kalemlerini atıp kur'a çekerlerken sen, yanlarında değil­din. Bu hususta çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun. [93]âyetini izah ederken şöyle demiştir. "Onlar, kalemlerini (asalarını) attılar. Onlan su alıp gö­türdü. Sadece Zekeriyyanın kalemi yukarı doğru yükseldi. Su onu götüremedi. Bunun üzerine Meryemin bakımını Zekeriyya üzerine aldı.

Süddi, "Rabbi onu güzel bir şekilde kabu etti ve onu güzel bir şekilde ye­tiştirdi." âyetinin izahında şunları söylemiştir: Annesi Meryemi doğurduktan so­ra onu bir beze sarmış ve Mabedin mihrabına götürmüştür. (Bazı âlimlere göre ise Meryemi ergenlik çağına eriştikten sonra oraya götürmüştür.) Mabedde Tev-ratı yazanlar, kendilerine bu gibi kimseler getirildiğinde onun kimin bakıp eği­teceğini tesbit etmek için aralarında kur'a çekiyorlardı. O zaman da Tevratı ya­zanların en efdali olan Hz. Zekeriyya da onların içinde bulunuyordu, Meryemin teyzesi, Zekeriyyanın hanımı idi. Meryemi getirip onun bakımı hususunda ara­larında kur'a çekmeye teşebbüs edince Zekeriyya onlara "Buna bakmaya en la­yık olan kimse benim. Çünkü onun teyzesi benim hanımımdır." dedi. Fakat kur'a çekenler, onun teklifini kabul etmediler. Ürdün nehrine gittiler. Kendisiyle yazı yazdıkları kelemlerini Ürdün nehrine attılar. Kalemi dikilip kalan kimse Meryemin bakımını üstlenecekti. Hepsinin kalemi suya kapılıp gitti. Sadece Ze­keriyyanın kalemi sanki çamura saplanmış gibi suyun üzerine saplanıp kaldı. Böylece Zekeriyya Meryemin bakımını üzerine aldı. Onu evine götürdü. Âyette zikredilen "Mihrap"tan maksat da onun evidir.

İkrime ise, Meryemin bakımı işini şöyle anlatmaktadır: Meryemin annesi onu bir beze sararak alıp Hz. Musamn kardeşi Harunun oğlu olan Kâhinin oğul­larına götürdü. Kâhinin oğullan Kâbenin hizmetçileri gibi Beytül Makdisin hiz­metçileri idiler. Meryem onlara "Alın bu adağı, ben bunu buraya hizmete ada­dım. Bu benim kazımdır. Adetli olan, kiliseye giremez ve ben bunu tekrar evi­me döndürmem." dedi. Onlar da: "Bu bizim İmamımızın kızıdır." dediler. Çün­kü İmanın bunların namazlarını kıldıran İmamlan ve kurbanlarını kesen rehber­leriydi. Orada bulunan Zekeriyya "Bunu bana verin. Çünkü onun teyzesi benim hanımımdır." dedi. Onlar ise "Bu bizim İmamımızın kızı, gönlümüz onu sana teslim etmeye razı değil." dediler. İşte o zaman, Tevratı yazdıkları kalemlerle kur'a çektiler. Kur'a Zekeriyyaya çıktı. O da Meryemin bakımını üzerine aldı.

Diğer bir kısım âlimler, Hz. Zekeriyyanın, Meryemin bakımını üzerine alması hususunda özetle şunları söylemişlerdir: "Meryemin annesi Hanna, Mer­yemi doğurduktan sonra kocası gibi o da Ölmüştür. Zekeriyyanın hanımı Faku-zun kızı "İşâ" Meryemin teyzesi idi. Bu sebeple Zekeriyya Meryemi kur'a çek­meden yanına almış bakıyordu. Fakat İsraioğullannın uğradıkları şiddetli kıtlık­tan dolayı Zekerriyya, Meryemin bakımını devam ettimnekte güçlük çekmeye başladı. Bu sebeple aralarında kur'a çektiler. Yine de Meryemin bakımı Zeke-riyyu ya düştü. Fakat Allah teala, Meryeme bol nzıklar verdi ve onu Zekeriyya­ya yük yapmadı.

Taberi bundan önceki göriişü tercih etmiş, Hz. Zekeriyyanın, Meryemin bakımını daha başlangıçta kur'a ile düstlendiğini söylemiştir.

Âyet-i kerimede Zekeriyya Meryemin bulunduğu mihraba her geldiğinde onun yanında yiyecek nzık buldu." Duyurulmaktadır. Zikredilen rıziktan mak­sat, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Mücahide göre mevsimi olmadığı halde görülen üzümdür. Delıhak, Katade, Rebi' b. Enes, Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu rızıktan maksat, yaz mevsiminde görülen kış meyveleri, kış mevsiminde de görülen yaz meyveleridir. Muham-med b. İs hak a göre ise, burada zikredilen rızıktan maksat, Zekeriyyanın Merye­me götürdüğü yiyecekler dışında başka nzıklardır.

Âyette zikredilen "Mihrap" kelimesinden maksat, "Mabedin on kısmı" demektir. Aslında her toplantı yerinin ve namazgahın ön kısmına bu isim veril­mektedir. Âyet-i kerimede Zekeriyya (a.s.) in Meryeme "Ey Meryem bu sana nereden geldi?" şeklinde nzıklan sorduğu zikredilmektedir. Zekeriyyanin bunu sornıa sebebi şudur, Zekeriyya, Meryemin üzerine yedi kapıyı kilitliyor ve dışa­rı çıkıyordu. Sonra yanma girdiğinde yaz mevsiminde kış meyvesini, kış mevsi­minde de yaz meyvesini buluyordu. Gördüğü bu durumdan dolayı hayrete düşü­yor ve Meryeme" Bu sana nereden geldi?" diye soruyor Meryem de bu nzıkla-nn Allah katından gönderildiğini ifade ediyordu. [94]

38- İşte orada Zekeriyya rabbine dua etti. Ey Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil ihsan et. Şüphesiz ki sen, duayı çok iyi işitensin." dedi.

İşte orada Zekeriyya, kendisinin ihtiyar hanımının da kısır olmasına rağ­men, rabbine yönelerek dua etti ve şöyle dedi: "Ey rabbim, katından bana temiz ve salih bir evlat bahşet. Şüphesiz ki sen, sana yalvaranın duasını çok iyi işiten ve kabul edensin.

Âyet-i kerimede, Zekeriyya (a.s.) Meryemin, hiçbir vasıta olmaksızın belli nzıklarla nzıklandırıldığını görünce, yaşının büyük hanımının da kısır ol­masına rağmen, AHahın kendisine çocuk vermesini arzuladi. İsta orada rabbin-den kendisine temiz bir soy vermesini niyaz etti. Bu hususta Siiddi diyor ki: "Zekeriyya, Meryemin bu halini görünce dedi ki "Meryeme kış mevsiminde yaz meyvesini, yaz mevsiminde de kış meyvesini veren rab, bana da müsait olmayı­şıma rağmen elbette ki çocuk vermeye kadirdir. Sonra kalkıp namaz kıldı. Gizli olarak rabbine şu âyetlerde zikredilen münacaatlarda bulundu. "Hani bir zaman Zekeriyya rabbine gizlice niyaz etmişti." Şöyle demişti: "Rabbim, zayıfladım, bir deri bir kemik kaldım, saçlarım ağardı. Ey rabbim, şimdiye kadar sana dua edip te hiç mahzun ve mahrum olmadım." "Doğrusu ben, kendimden sonra yerime geçecek yakınlarımdan endişelendim. Hanımımın da çocuğu olmuyor. Ba­na, yerime geçecek bir oğul lütfet." "Bana ve Yakup oğullarına vâris olsun. Onu, nzanı kazananlardan eyle. [95]"Zekeriyya yi da hatırla. O, bir zaman rab­bine: "Rabbim, beni tek başıma evlatsız bırakma. Vârislerin en hayırlısı sensin." diye niyaz etti[96]

Taberi diyor ki: "Nesil (zürriyet) kelimesi "Tek bir kimse" mânâsına da gelir. "Çok kimseler" manâsına da. Ancak, burada nesilden maksat, tek bir kim­se demektir. Çünkü Zekeriyya (a.s.) başka bir duasında "Bana bir veli (Oğul) bahşet[97] demiş. "Veliler bahşet" dememiştir. [98]

39- Zekeriyya mabedde kalkıp namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: "Allah sana, kendi sözüyle meydana gelen (İsayı) tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir Peygamber olan Yahyayı müjdeliyor."

Zekeriyya mabedin ön tarafında, ayakta durup namaz kılarken melekler ona şöyle seslenmişlerdi. "Ey Zekeriyya, şüphesiz ki Allah seni, Yahya adında bir oğul ile müjdeliyor. O, babasız olarak yalnızca Allahın "Ol" demesiyle mey­dana gelecek olan İsayı tasdik eden, İbadetinde ve ahlakında milletinin şereflisi olan, son derece iffetli ve salih kullarından bir Peygamberdir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Seslendiler" diye terdim edilen fiili bütün Medine kurcası tarafından ve bir kısım Basra ve Küfe kurrası tarafın­dan, Kur'anda zikredildiği şekliyle müennes fiil olarak okunmuştur. Küfe âlimlerinden bir kısmı ise bu fiili şeklinde, müzekker olarak okumuş­lardır. Bu kıraata göre âyetin bu bölümünün mânâsı şudur: "Cebrail Zekeriyya-ya şöyle seslendi." Abdullah b. Mes'ud, âyetin bu cümlesini ikinci kıraatin ifade ettiği manâyı ifade eder şekilde şöyle okumuştur.Süddi de âyete ikinci kıraat şekline göre mânâ vermiş, meleklerden maksadın, sadece Cebrail okluğunu söylemiştir.

Taberi iki kıraat şeklinin de yaygın ve sahih olduğunu, ancak Hz. Zeke-riyyaya seslenen kimsenin Cebrail değil melekler topluluğu olduğunu söyleme­nin daha doğru olacağını zikretmiş, Kur'an-ı kerimi, te'vilini ihtiyaç olmadıkça Arap dilinde kullanılan en açık ifade şekillerine göre tefsir etmenin daha doğru olacağını söylemiştir. Bu da "Melekler" ifadesinden sadece Cebrail değil, me­lekler topluluğu olduğunu gösterir,

Âyet-i kerimede, meleklerin Hz. Zekeriyyayı oğlu Yahya ile müjdelediği zikredilmektedir. "Yahya" kelimesinin asıl mânâsı "Hayatını devam ettiren ve yaşayan" demektir. Katade, Hz. Yahyaya bu adın verilmesinin sebebinin, Alla­nın onu imanla ihya etmesi olduğunu söylemiştir.

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Allanın sözü ile meydana geldiği bildiri­len kişiden maksat, Mücahid, Rakkaşi, Katade, Rebi' b. Enes, Süddi, Dehhak, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen rivayetlere göre Hzl. İsadır. Çünkü o, Allah tealanm "Ol" demesiyle babasız olarak Hz. Meryem in rahminde olmuştur. Bu sebeple ona "Allahm sözü" denmiştir. Taberi diyor ki; Bazı Bas-ralı alimler, burdaki "Allanın sözü" ifadesinden maksadın, Allanın kitabı oldu­ğunu söylemişlerdir. Onların bu görüşlerine göre tefsir etme, cesaretten başka bir şey değildir."

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Efendi" diye tercüme edilen "Seyyid" ke­limesi Katade ve Said b. Cübeyr tarafından "Halim selim" şeklinde izah edilmiş, Mücahid ve Rakkası tarafından "Allah nezdinde üstün olan" şeklinde izah edil­miş, Dehhak, Süfyan es-Sevri ve Abdullah b. Abbas tarafından "Hafim, selim ve takva sahibi" şeklinde izah edilmiş, İlerime tarafından ise "Gazabına mağlup olmayan" şeklinde izah edilmiştir. İbn-i Zeyd de "Seyyid" kelimesinden maksa­dın "Şerefli kimse" demek olduğunu söylemiştir. Katade "Vallahi Yahya ibadet­te de, yumuşak ahlaklı olmakta da, ilimde ve takvada da efendiydi." demiştir.

Âyet-i kerimede zikre