HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

ÂLİ İMRÂN SURESİ
AYETLER: 113-158

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

Ehl-i Kitabın Hepsi Aynı Durumda Değildir.

"Hepsi bir değildirler. Ehl-i Kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhtret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten sakındırırlar. Hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar, salthlerdendtrler. Onlar ne hayır işlerlerse, muhakkak ki bundan mahrum bırakılmayacaklardır. Allah, takva sahiplerini çokiyi bilendir" (Âl-i Imran, 113-115),

Âyet hakkında birkaç mesele vardır:[1]

Birinci Mesele

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hepsi bir değildirler" buyruğu hakkında şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Hak Teâlâ'nın bu beyanı, tam bir sözdür. O'nun, "Ehl-i kitabın İçinde, kaim bir ümmet vardır" sözü, "Hepsi bir değildirler" ifâdesinin beyan ve izahı için, müste'nef bir sözdür. Bu, Hak Teâlâ'nın, "Marufu emredersiniz... "(Aw , 110)buyruğunun, O'nun, "Siz en hayırh bir ümmetsiniz..." sözünün bir beyânı olması gibidir. Buna göre mâna, "Bahisleri geçen Ehl-i Kitâb, aynı değildirler..." şeklinde olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, ''Onlardan iman edenler vardır. Onların çoğu ise, fasıktır" (âm imran, no) âyetinin bir izahı olmuş olur. Sonra söze yeniden başlayarak şöyle buyurmuştur: "Ehl-i kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır." Bu görüşe göre şu iki ihtimal ortaya çıkar;

a) Cenâb-ı Hak, "Ehl-i Kitabın içinde, kâim bir ümmet vardır" deyince, sözün tamamlanması için, "Onlar içinde, kınanmış ve mezmum ümmetler de vardır" denilmesi gerekirdi. Ama ne var ki, Cenâb-ı Hak bu kısmı zikretmemiştir. Çünkü Araplar, iki zıddan birisini söyledikleri zaman, diğerini söylemeye lüzum ve ihtiyaç hissetmezler. Ama işin hakikati şu ki, iki zıd birlikte öğrenilir. Böylece iki zıddan birini zikretmek, müstakil ve tek başına ikisi hakkında bîr bilgi ifâde etmektedir. İşte bundan dolayı diğer zıddı zikretmemek güzel olmuştur. Nitekim şair Ebû Zueyb de şöyle demiştir:

"Kalbim beni ona (sevgiliye) çağırdı; bense, muhakkak ki itaatkâr bir kişiyim. Ama onun, sevgilinin matlûbuna irsâd edip etmediğini bilmiyorum."

Şâir burada mânasını da murad etmiş, ama -&JJ* kelimesini zikrettiği için, Jiîi kelimesini zikretmem iştir. Bu, Ferrâ ve İbnu'l-Enbâri'nin görüşüdür.

Zeccâc ise, "Mezmum olanlar da vardır" kısmını takdir etmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü bu ifade, bundan önceki âyetlerde geçmişti. Binaenaleyh, ikinci kez takdir etmeye hacet yoktur" demiştir. Çünkü biz, "iki zıd aynı anda bilinince, o iki zıddan birisini zikretmek, diğerini zikretmeye ihtiyaç btrakmaz" demiştik. Bu, "Zeyd ve Abdullah, eşit değillerdir; çünkü Zeyd akıllı dindar ve zekidir" denildiğinde, "oysaki Abdullah böyle değildir..." cümlesini söylemeye gerek kalmaması gibidir. İşte burada da böyledir. Cenâb-i Hakk'ın, "Hepsi bir değildirler" buyruğu daha önce zikredilince, bir takdire gerek kalmamıştır.

b) Hak Teâlâ'nın "Hepsi bir değildirler" sözü, tam bir kelâm değildir. Binâenaleyh, bu ifâdede vakf yapmak caiz değildir. Aksine, bu ifâde kendinden sonraki cümlelerle de alâkalı olan bir sözdür. Buna göre kelamın takdiri, "Ehl-i kitaptan, kaim olan ümmet ile, mezmum olan ümmet aynı değillerdir" şeklinde olur. Buna göre, kelimesi ile merfû nin isminden bedel olmuş) olur. Bu, nahiv-cilerden, "(Beni pireler yedi)" sözünü tecviz edenlere göre söylenmiş olan bir ifâdedir. Bu takdire göre, "mezmum ümmet" takdir edilmesi mutlak surette, gerekir. Bu, Ebû Ubeyde'nin tercih ettiği görüştür. Ama ne var ki, ekseri nahivciler, bu ve benzeri istimallerin, zayıf bir ifâde olduğu hususunda ittifak ettikleri için, bu görüşü kabul etmemişlerdir. Allah en iyi bilendir. [2]

(Sevaen) Kelimesi Hakkında İzah

Arapça'da, denilir. Yani, "Falanca falancaya eşit, müsavidir"; "falanca kavim,eşit, müsavi..." kelimesi, tesniye ve cem'i olmayan bir masdardır. Bu kelime hakkındaki izah, Bakara sûresinin 6. âyetinde geçmişti. [3]

Ehi- Kıtap'tan Burada Maksad Kimlerdir?

Ehl-i Kitap'tan muradın kimler olduğu hususunda iki görüş vardır:

a) Cumhurun benimsediği görüşe göre, bunlardan murad Hz. Musa ve İsa'ya inanan kimselerdir. Rivayet olundu­ğuna göre, Abdullah İbn Selâm (r.a) ile arkadaşları müslüman olunca, yahudilerin bazı ileri gelenleri onlara, "Siz kâfir oldunuz ve hüsrana uğradınız" dediler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların faziletini beyân etmek için bu âyeti indirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ önceki âyette, ehl-i kitabı mezmûm (kötü) birtakım sıfatlarla tavsif edince, bütün ehl-i kitabın aynı olmayıp, içlerinde iyi sıfatlarla ve beğenilen hasletlerle mevsûf kimseler bulunduğunu beyân etmek için, bu âyeti zikretmiştir. Sevrî şöyle demiştir: "Bu âyetin, akşam ile yatsı arasında namaz kılan bir topluluk hakkında indiği haberi bana ulaşmıştı." Atâ'nın ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu âyet, Hz. İsa (a.s)'nın dininde olup, Hz. Muhammed'i tasdik eden kırk Necranlı, otuziki Habeşli ve üç Rum (Bizanslı) hakkında nazil olmuştur."

b) Âyet-i kerimedeki Ehl-i Kitaptan maksad, bütün din mensuplarından, kendilerine kitap verilmiş olan herkestir. Bu izaha göre, müslümanlar da, bu ifadenin muhtevasına girmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sonra biz o kitabı kutlarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık" (F&tır. 32) buyurmuştur. Buna, İbn Mes'ud (r.a)'un şu rivayeti de delâlet etmektedir: "Hz. Peygamber (s.a.s) yatsı namazını geciktirdi. Sonra cemaat, namazı beklerlerken, evinden mescide çıkarak şöyle dedi: 'Dikkat edin. Din mensupların­dan sizden başka hiç kimser şu anda Allah'ı zikretmiyor"[4] dedi ve bu âyeti okudu. Kaffâ 'r.h) "Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Orada bulunanlar, ehl-i kitap'tan imân etmiş olan bir kısım idi. İşte bundan dolayı "Ehl-i kitap'tan, Hz. Muhammed (s.a.s)'e imân eden, bu kimselere denk hiç kimse yoktur" denilmiş ve onlar da, ehl-i kitap'tan imân etmeyenlerin uykuda olduğu bir saatte yatsı namazını kılmışlardır" demiştir.

Şöyle de denilebilir: Bu tabirden murad, Hz. Muhammed (s.a.s)'e inanan herkestir. Allah Teâlâ onları "ehl-i kitap" diye adlandırmıştır. Sanki şöyle dkadr "KerKİtennı ehl-i kitap diye adlandıran o kimselerin halleri, o kötü hnionür. Fakat Allah'ın "Ehl-i kitap" dediği müslümanların durumları ve halleri şöyle şöyledir: Bu ikisi hiç denk olur mu?" Buna göre, bu âyetten maksad, "Sîzler... en hayırlı bir ümmetsiniz" âyetini te'kid etmek için ehl-i İslâm'ın faziletini beyan etmektir. Bu tıpkı, "Mümin olan kimse, imandan çıkmış olan kimse gibi midir? Onlar (hiçbir zaman) denk olamazlar" (Secde. ıs) âyetine benzer. [5]

Burada Övülen Kimselerin Haiz Olduğu Sekiz Vasıf

Sonra bil ki Allah Teâlâ, bu âyette bahsedilen topluluğu sekiz sıfatla medhetmiştir: [6]

Kaim Ümmet Olmanın Mânası

Birinci sıfat: Onlar, kâim bir ümmettirler. Bu hususta şu görüşler vardır:

a) Onlar devamlı namaz kılar ve gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okurlar. Böylece Cenâb-ı Hak onların teheccüdlerini (gece namazlarını), "gece saatlerinde Kur'ân okurlar" diye beyan etmiştir. Bu, "Onlar, gecelerini Rab Taâlâ için secde ederek ve kâim (ayakta) olarak geçirirler" b) Onlar, hak dine sarılma hususunda bir rahatsızlık hissetmiyorlar. Bu, "Sen üzerinde ayak diretip (ısrarla) durmadıkça..." yani, "devamlı ödemesini İsteyerek, peşini bırakmayarak, o hususta ısrarlı olarak durmadıkça..." iM-ûmnn. 75)âyeti gibU dir. HakTeâlâ'nın, "Adaletiayakta tutarak..."(Âi-iimran.i8)âyeti de böyle­dir.

Ben derim ki: Bu âyet, müslümanın kulluk hakkını yerine getirdiğine; "Adaleti ayakta tutarak..." ifâdesi de Allah'ın adalet ve ihsan hususunda rubûbiyyet hakkını yerine getirdiğine delâlet etmektedir. Böylece Allah'ın lütfü ile, anlaşma tamamlanmıştır, Nitekim Allah Teâlâ, "Siz ahdinizi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdim: yerine getireyim" (Bakara. 40) buyurmuştur. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür. O, görüşüne Hz. Ömer (r.a)'in şu rivayetini delil getirmiştir: "Ya Rasûlellah, ehl-i kitaptan bazıları, bizim hoşlanacağımız şeyleri de söylüyorlar. Keşke onları yazsak." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) kızdı ve şöyle dedi: "Ey Hattab oğlu Ömer. Yahudilerin şaşırdığı gibi siz de mi şaşıracaksınız." Hasan el-Basri, "bura­daki mütehewikûn"kelimesinin, "şaşıranlar ve tereddüt edenler" manasında olduğunu söylemiştir. (Hz. Peygamber (s.a.s) sözünü şöyle sürdürmüştür): "İyi biliniz! canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben size bu dini tertemiz ve arınmış olarak getirdim." Bir başka rivayette ise Hz. Heygamber (s.a.s), o söz karşısında şöyle demiştir: "Muhakkak ki siz, Tevrat ve İncil'de bulunan hükümlerle amel etmekle mükellef değilsiniz. Siz ancak, onlara iman etmek ve onlann ilmini ancak Allah'a havale etmekle emrolundunuz ve bu vahiy ile bana sabah akşam indirilene iman etmekle mükellef tutuldunuz. Muhammed'in canını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa benim zamanımda yaşamış olsalardı, bana iman eder ve tâbi olurlardı." İşte bu haber, bu din üzere sebat edip başka bir dinle ilgilenmemenin vacip olduğuna delâlet eder. İşte bu sebeple hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak onları, bu âyetle bu şekilde methederek, "Ehl-î kitap içinde kâim bir ümmet vardır" buyurmuştur.

c) tabirinin mânası, "Dosdoğru, âdil, müstakim" demektir. Bu senin, 'Dosdoğru, dümdüz oldu" manasında olmak üzere, "Çubuğu doğ­rulttum, o da doğruldu, dümdüz oldu" tabirinden alınmıştır. Bu söz de, Hak Teâlâ'nın, "Siz en hayırlı bfr-ümmetsiniz" buyruğunun bir izahı gibidir. [7]

Gece Saatlerinde Allah'ın Âyetlerini Okumak

İkinci sıfat: Hak Teâlâ'nın, "Gece saatlerinde, Allah'ın âyetlerini okurlar" tavsifidir. Bu ifâde hakkında da birkaç mesele vardır: [8]

Birinci Mesele

O’nun (okuyorlar) ve (iman ediyorlar) kelimeleri (ümmet) kelimesinin sıfatı olduğu için mahallen merfudurlar. Yani, "kâim, okuyan ve iman eden bK topluluk" demektir. [9]

İkinci Mesele

"Tilâvet", okumak demektir. Kelimenin aslı: "Peşinden getirmek" anlamındadır. Buna göre tilâvet sanki, bir lafzı başka bir lafza eklemek, bitiştirmek demektir. [10]

Üçüncü Mesele

Bu ifâdede geçen "Allah'ın âyetleri" tabiriyle bazan, Kur'ân'ın âyetleri; bazan da Cenâb-ı Hakk'ın zâtına ve sıfatlarına delâlet eden çeşitli varlıklar murad edilir. Burada ise, birinci mâna kastedilmiştir. [11]

Dördüncü Mesele

Bu kelamda geçen tül "gecenin saatleri" tabirinin Arapçada aslı, vakitler ve saatler" demektir. kelime­sinin müfredi dır Bu tıpkı "bağırsak" ve sinin müfredi dır. Bu tıpkı, "bağırsak" ve (bağırsaklar) kelimeleri gibidir. Veyahut da kelimenin müfredi, ilk harfi kesre, ikincisi de sakin olmak üzere, kelimesidir. Tıpkı (tulum) ve (tulumlar) kelimesi gibi.. Kaftâl (r.h) şöyle demiştir: "Sanki "teenni" kelimesi de bundan alınmıştır. Zira teennî, saatleri ve vakitleri bekleyip gözetlemektir." Yine haberde de, Hz. Peygam­ber (s.a.s)'in, cumaya en son gelen bir adama, "Sıkıntı verdin, geç geldin "[12]yani "vakitleri uzaklaştırdın, geciktirdin" dediği rivayet edilmiştir. [13]

Secde Etmenin Ehemmiyeti

Üçüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, 'Onlar secde ederler" tavsifidir. Bu hususta da şu izahlar bulunmaktadır:

a) Bu cümlenin, "okurlar" fiilinden hâl olması muhtemeldir. Buna göre sanki onlar, "Tam bir inkiyâd ve huşûya erebilmek için, secdede Kur'ân okuyorlardı. Ancak ne var ki Kaftâl (r.h) tefsirinde, bunun caiz olmayacağı hususunda bir hadis zikretmiştir. Bu da Hz. Peygamberin şu sözüdür: "Dikkat edin. Ben, rükû ve secde yaparken, Kur'ân okumaktan nehyolundum."[14]

b) Bu cümlenin, müstakil bir söz olması da muhtemeldir. Buna göre mana, "Onlar, bazan namazda Allah için olan hertürlü huzû ile, Allah'ın rahmet ve fazlını arzu ederek namaz kılıyorlardı" şeklindedir. Bu, tıpkı "Onlar, gecelerini Rableri için secde ederek ve kâim (ayakta) olarak geçirirler" (Furkan. 64) ve "Yoksa o, âhiretten korkarak, Rabb'inin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır ve kıyamda durur bir halde tâat ve ibâdet eden kimse (gibi) midir?" (zomer. 9) âyetleri gibidir. Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: "Onlar ayaklarıyla (kıyamda durarak) başlarını, başlarıyla (secde ederek) ayaklarını dinlendiriyorlardı. Bu, rahatlığı isteme, yorgunluğu giderme ve arzuyu ortaya çıkarma manasınadır."

c) Bu tabirden maksad, onların namaz kılmaları da olabilir. Allah onları, "gece namaz kılma" ile tavsif etmiştir. Namaz; secde, rükû ve teşbih kelimeleriyle de ifâde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rükû edenlerle rükû ediniz..." yani "namaz kılınız" (Bakara, 43), ve "Haydi akşama girerken, sabaha ererken Allah'ı teşbih edin" (Rûm. 17) yani "namaz kılın" buyurmuştur.

d) Bu tavsîfin, "Onlar, Allah için huşu ve huzû duyuyorlardı" manasında olması da muhtemeldir. Çünkü Araplar bazan "huşCTyu "secde" kelimesi ile ifâde ediyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ, "Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'a secde eder..." (N«hi. 49) yani huşu duyarlar." Bütün bu izahlar Kaffâl (r.h)'a aittir.

Dördüncü sıfat: "Allah'a veâhiretgününe inanırlar.." âyetinin ifâde ettiği sıfattır. Bil ki yahudiler de, gece ibâdeti yapıyor ve Tevrat'ı okuyorlardı. Cenâb-ı Hak, rnü'minleri teheccüd ve Kur'ân okuma ile medhedince, peşisıra "Allah'a ve âhiretgününe inanırlar.." vasfını getirmiştir. Biz, Allah'a imanın, bütün peygamberlere imanı; âhirete imânın ise günahlardan sakınmayı icap ettirdiğini izah etmiştik. Yahudiler ise, Allah'ın bütün peygamberlerini kabul etmiyor ve günahlardan sakınmıyorlardı. Binâenaleyh onların mebde' ve me'âda imanları söz konusu değildir. Bil ki insanın kemale ermesi hakkı lizatihi (sırf-kendisi için, gaye olarak), hayrı ise onunla amel etmek için (vasıta) olarak) tanımasıyla olur. En faziletli amel, namaz; en faziletli zikir, Allah'ı zikir ve en faziletli bilgi ise, mebde' ve me'âdı bilmektir. Buna göre HakTeâlâ'nın, "Gece saatlerinde secdeye kapanarak, Allah'ın âyetlerini okurlar" buyruğu onların yaptıkları sâlih amellere; "Allah'a ve âhiret gününe imân ederler" buyruğu ise, onların kalplerinde meydana gelen bilgilerin faziletine bir işarettir. Bu ise, onların amelî ve nazarî kuvvelerindeki mükemmelliklerine işarettir. Bu, insanın en mükemmel hâlidir ki, "insanlık derecelerinin sonu, meleklik dereceleri­nin başlangıcıdır" denilen bir mertebedir. [15]

İyiliği Yayma, Kötülüğü Önleme

Beşinci sıfat: "İyiliği emrederler" âyetinin ifâde ettiği sıfattır.

Altıncı sıfat: "Kötülükten nehyederler.." âyetinin ifade ettiği sıfattır. Bit ki İnsanın kemâlinin en ileri derecesi, kişinin tam ve tanrılığın zirvesinde olmasıdır. Buna göre insanın kemâli gerek amelî (pratik) gerek nazarî kuvveler bakımından mükemmel olmasındadır. Bu, daha evvel zikredilmişti. İnsanın ileri bir kemal derecesinde olması ise, noksanı olan insanları tamamlama (noksanlarını giderme) hususunda say-ü gayret göstermeleridir ve bu, şu iki yolla olur:

a) Noksanı olan insanları, uygun şeyleri yapmaya irşâd etme ki bu, ma'rufu (iyiyi) emirdir.

b) Onları, uygun olmayan şeyleri yapmaktan nehyetmek ki bu da nehy-i münkerdir. İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Onlar ma'rufu emrederler, yani Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini emrederler. Onlar, münkerden nehyederler, yani, Allah'a şirk koşmaktan ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetini inkâr etmekten nehyederler." Bil ki, maruf ve münker kelimeleri, âyette mutlak olarak zikredilmiştir. Binâenaleyh, delil olmaksızın bu lafızları tahsis etmek (sınırlandırmak) caiz değildir. Bundan dolayı bu kelimeler, hertürlü ma'ruf ve münkeri içine alır. [16]

Hayır İşlerinde Yarışma

Yedinci sıfat: "Hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar..." âyetinin ifâde ettiği sıfattır. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Onlar, ölüm sebebiyle fırsatını kaçıracaklar* endişesiyle hayırlara koşarlar.

b) Onlar, hiç ağırlık hissetmeden, hayırları seve seve yaparlar. Buna göre şayet,

"Acelecilik kmanmış birşey değil midir? Hz. Peygamber (s.a.s): "Acele şeytandandır, teenni (acele etmeme) ise Rahmandandır"[17]

buyurmuştur. Acele etme ile sürat (yarış) arasında ne fark vardır?" denilir ise, biz deriz ki: "Sür'at, bir an önce yapılması gereken şeyi yapmak manasında kullanılır. Acele bir an önce yapılması gerekmeyen şeyi yapmak manasında kullanılır. Buna göre Müsaraat (yarışma), dinî hususlardaki arzunun çok olması manasına tahsis edilmiştir. Çünkü birşeyi şiddetle arzu eden kimse, çabuk davranmayı gecikmeye tercih eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Habb'inizin mağfiretine müsaraat ediniz (koşunuz)" (Ah imran, 133). Yine aynı şekilde, "Ya Rabbİ hoşnud olasın diye, sana yönelerek acele ettim" cra-hâ, 84) âyetinin delâleti ile, acele etmek mutlak manada kınanmış değildir. [18]

Salih Kişilerden Olmaları

Sekizinci sıfat: "İşte onlar, sâlihlerdendir" âyetinin ifade ettiği sıfattır. Bunun manası, "İşte vasfedildikteri bu sıfatlara sahip olanlar yok mu, onlar halleri Allah yanında güzel olup, Allah'ın kendilerinden razı olduğu sâlihler cümlesindendir" şeklindedir. Bil ki, bu şekilde vasıflanma, medih ve övgünün zirvesidir. Buna, Kur'ân da akıl da delâlet eder.

Kur'ân'ın delâlet edişine gelince bu şöyledir: Cenâb-ı Hak, peygamberlerin büyüklerini bu vasıflarla medhederek, Hz. İsmail, Hz. İdris, Hz. Zülkif I (a.s) ve diğer peygamberleri zikrettikten sonra, "Onları rahmetimize soktuk. Onlar gerçekten sâlihlerdendi" (Enbiya, 86) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Allah, Süleyman (a.s)'dan naklederek, "Rahmetinle beni de sâlih kulların arasına sok" (Nemi, 19} buyurmuştur. Aynı şekilde "Şüphesiz Allah, Cebrail ve sâlih müminler o (Peygamber (s.a.s)'in) yardımcısıdır" (Tahrim, 4) buyurmuştur.

Aklın delâlet edişi ise şöyledir: "Salah" (iyi olma), Fesâdtn (kötülüğün) zıddıdır. İster akide konusunda, ister fiiller konusunda olsun, olması uygun olmayan herşey fesâddır. İşte meydana gelen herşey, olması uygun olan şeyler babından olunca, "salah" (iyilik) hali meydana gelmiş demektir. Böylece sâlih olma, en mükemmel dereceye delâlet etmektedir. [19]

Sâlihler Yaptıklarının Karşılığından Mahrum Kalmazlar

Hak Teâlâ, bu sekiz sıfatı zikredince Onlar ne hayır işlerlerse, muhakkak ki bundan mahrum bırakılmayacaklardır. Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bu âyet-i kerime ile ilgili birkaç mesele vardır: [20]

Nüzul ve Lâfzın Hususiyeti Hükmün Umumiyetine Mani Değildîr

Hamza, Kisaî ve Asımın râvisi Hafs, gâib sigasıyla olmak üzere yâ harfiyle, şeklinde okumuşlardır. Çünkü söz, mâkabliyle, yani ehl-i kitabın mü'minlerini, Kur'ân okumak, namaz kılmak,1 iman etmek, emr-i ma'rûf, nehy-i münker yapmak, hayırlarda yarışmak ve bildikleri hiçbir şeyi zayi etmeme gibi vasıflarla nitelemekle ilgilidir. Bundan maksad ise şudur: Yahudilerin cahilleri Abdullah İbn Selam'a, "Hz. fvluhammed'e iman etmekle hüsrana uğradınız" deyince, Cenâb-ı Hak, "Aksine, onlar en büyük dereceye nail oldular" buyurdu. Böylece bunun gayesi de, o iman edenlerin kalblerınden bu câhillerin sözünün tesirini çıkarmak için, o mü'minleri yüceltmektir. Çünkü bu tabir, her ne kadar lâfız itibariyle, yukarda bahsi geçen Ehl-i kitabın mü'minlerine râci ise de, illet bakımından diğer insanlar da bu ifâdenin muhtevasına dahildirler.

Diğer kıraat imamları ise, bu ifâdeyi muhâtab sigasıyla olmak üzere tâ harfiyle şeklinde okumuşlardır. Buna göre bu, "Ehl-i kitabın mü'minle-rin fiillerinden bahsettim" mânasında olmak üzere, mü'minlerin hepsini muhatab alan yeni başlayan bir hitaptır. Sonra Cenâb-ı Hak, "Yukarda bahsedilen ehl-i kitabın müminleri de sizin cemaatinize dahil olarak ey müminler topluluğu! Ne hayır yaparsanız, ondan mahrum bırakılmayacaksınız" buyurmuştur. Bu şekilde kıraat etmenin faydası, bu âyetin hükmünün lâfız bakımından bütün mükelleflere şâmil olmasını temin etmektir Bu âyetin benzeri âyetlerin de, herhangi bir topluluğa ve sınıfa tahsis edilmeksizin, bütün insanlara hitab edici bir biçimde getirilmesi de bu durumu kuvvetlendirmektedir. Meselâ, "Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" Bakara, 197); "Ne hayır infâk ederseniz, onun karşılığı size tastamam verilecektir" sakara, 272) ve "Kendiniz için Önden ne hayır yollarsanız, Allah katında onu bulacaksınız" (Bakara, no)âyetleri gibi... Ebû Amr'dan ise, her iki kıraatle de okuduğu nakledilmiştir. [21]

İkinci Mesele

tabirinin mânası, "Onun sevabı ve mükâfaatından mahrum bırakılmayacaksınız" demektir. Cenâb-ı Hak, karşılığını vermemeyi, şu iki sebepten dolayı (örtmek, karşılığını vermemek, men etmek) kelimesiyle ifâde etmiştir.

a) Allah Teâlâ mükâfaat vermeyi "şükr" kelimesiyle ifâde etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Çünkü Allah, tâatlerin ecrini veren (jf &) ve hakkıyla bilendir" (Bakara, 158) ve "işte onların çalışmaları meşkûr (ve makbul) olur" (isra, 19) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, mükâfaat vermeyi şükr olarak adlandırınca, vermemeyi de küfr olarak isimlendirmiştir.

b) Arapça "küfür" kelimesi, örtmek, gizlemek anlamına gelir. Örtmek, gizlemek manasına geldiği için, mükâfaat vermemek küfür olarak tavsif edilmiştir.

Buna göre eğer, ve kelimeleri tek bir mef'ûl alırken, meselâ (nimete şükretti) ve "Onu gizledi, örttü, nankörlük etti" denilirken, Hak Teâlâ burada niçin buyurarak, kelime iki mef'ûl almıştır?" denilirse, biz şöyle de­riz: Biz burada kullanılan "küfr" maddesinin men etmek ve mahrum bırakmak manalarına geldiğini beyan etmiştik. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizler ondan, mahrum bırakılmayacaksınız, onun ecrinden men olunmayacaksınız..." demiş olur. [22]

Üçüncü Mesele

"İhbât" (iyi amellerin yani sevapların düşürülmesi) görüşüne kail olup "muvazene" yani (sevaplarla günahların

denk olma) fikrini ileri sürenler bu âyetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Âyetin sarih ifâdesi, kulun fiilinin tesirinin kula mutlaka ulaşması gerektiğine delâlet etmektedir. [(Yapılan iyiliğin) kötülükten belli bir miktarı sürmediğini kabul ettiğimiz halde, yapılan kötülükle belli bir miktar iyiliğin geçersiz olduğunu kabul edersek, bu durumda âyetin mânası fiil düştüğü halde, o şahıstan o miktarda bir sevap düşürülmezse (eksiltilmezse), bu âyetin muktezası geçersiz olur.] Bu âyetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapmışsa onu görecek. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa, onu görecektir" (znzâi, 7-8) âyetleridir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir" buyurmuştur. Bunun manası ise şudur: Allah Teâlâ onların mahrum edilmeyeceklerini ve kendilerine bir karşılığın mutlaka verileceğini haber verince, bunun delilini zikretmiştir, o da şudur: "Mükâfaat ve karşılık vermeme ya unutmadan dolayı olur; böylej bir şey ise, Allah hakkında mümkün değildir. Çünkü O, her türlü malumatı bilendir. Veyahut da böyle bir şey aczden, cimrilikten ve kendisinin ona ihtiyacı olmasından ileri gelir ki, böyle bir şey de imkânsızdır. Çünkü Allah, sonradan olan bütün varlıkların ilâhıdır. Binâenaleyh "Allah" lafzı, O'nun hakkında acziyyetin, cimriliğin ve muhtaç olma halinin bulunamayacağına delâlet eder. O'nun alîm vasfı da, O'nun hakkında cehaletin söz konusu olamıyacağma delâlet eder. Bütün bu haller Allah hakkında muhal olunca, bir karşılık ve mükâfaat vermeme işi de imkansız olur. Çünkü bir şeyin hakkını vermemek, ancak saydığımız sebeplerden ileri gelir... Allah en iyi bilendir. Hak Teâlâ, müttakîferi bol sevapla müjdelemek ve kendi katında ancak muttaki olanların kurtuluş ve başarıya nail olacağına işaret etmek için, her şeyi bildiği halde, burada, "Allah takva sahiplerini çok iyi bilir" buyurarak, yalnız müttakileri zikretmiştir. [23]

Kafirlere Malları da, Evlâtları da Fayda Vermez

"O inkâr edenler yok mu? Onların ne malları ne de evlatları Allah'ın azabını önlemekte asi* kendilerine fayda veremeyecektir. İşte bunlar, cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar" (Al-i İmran, 116).

Bl ki AHahu Teâtâ, men' ile teşvik etmenin; va'ad ile vaîdi birlikte zikretmek için, bir keresinde, ikâb ve cezalandırılma konusunda kâfirlerin durumunun; bir Keresinde de. sevap ve mükâfaat konusunda mü'minlerin halinin nasıl bahsetmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, Ehl-i kitaptan iman eden kimseleri, önce geçmiş olan güzel sıfatlarla niteleyince, bunun peşinden de o kâfirlere atol vafcTri getirerek, "O inkâr edenler yok mu? Onların ne mallan, ne de evlatları... (ayda veremeyecektir" buyurmuştur. Âyette birkaç mesele vardır: [24]

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "O inkâr edenler" tavsifi hakkında şu iki açıklama vardır:

1 - Bundan murad, kâfirlerin bir kısmıdır. Sonra bu görüşte olanlar, şu izahları yapmışlardır:

d) İbn Abbas şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bu tabirle Kurayza ve Nadîr kabilelerini kastetmiştir. Çünkü Hz. Peygambere karşı gelme hususunda yahudilerin liderlerinin maksatları, sadece maldır. Bunun delili Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki, "Âyetlerimi az bir paha ile değişmeyin..." (Bakara. 4i> âyetidir.

b) Bu, Kureyş müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil, malı ile çok iftihar ediyordu. İşte bundan dolayı hakkında, "Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar mal ve gösterişçe daha güzeldiler" (Meryem. 75) ve "Öyleyse (durmasın) meclisini davet edip (toplasın). Biz de zebanileri çağırırız" (Aiak. 17-18) âyetleri nazil olmuştur.

c) Bu âyet-i kerime, Ebû Süfyan (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü O, Bedir ve Uhud savaşlarında, Hz. Muhammad (s.a.s)'e düşmanlıkla müşriklere çokça mal verip vardım etmiştir.

2- Ayet, bütün kâfirler hakkında umûmîdir. Çünkü onların hepsi, mallarının çokluğu ile üstünlük taslıyor, Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabını fakir olduktan için ayıplıyorlardı. Onların ortaya attıkları şüphelerden birisi de söyle demeleridir: "Eğer Muhammed hak üzere olsaydı, Rabbi onu böyle fakirlik ve sıkıntı içinde bırakmazdı." Ve çünkü âyetin lâfzı umûmîdir ve onu tahsis edip (sınırlayacak) herhangibir delil yoktur. Lâfzı umûmî manası üzere bırakmak gerekir. Birinci görüşte olanlar şöyle diyebilirler: "Allah Teâlâ bu âyetten sonra, "Onların tnfâklannm misali" (Atı imnm ur) buyurmuştur. Ayetteki (infâk ederler..) ifâdesindeki Cemî zamiri, 'İnkâr edenler..." tabirinden anlaşılan kimselere râcîdir. Âyetteki" Ojm? keli­mesi, kâfirlerin bir kısmına hastır. Binâenaleyh bu ifâdenin de, "hâs" olması gerekir. [25]

İkinci Mesele

Allah Teâlâ, bu âyette bilhassa malları ve çocukları zikretmiştir. Çünkü cansızların en faydalısı mallar, canlıların

en faydalısı ise çocuklardır. Daha sonra Hak Teâlâ, kâfir­lerin, âhirette bu iki şeyden kesinlikle faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur ki bu, onlann o iki şeyin dışındaki şeylerden öncelikle faydalanamayacaklarını gösterir. Bunun bir benzeri de, "O günde ne mal fayda verir, ne de oğullar.. Ancak Allah'a tamamen setim bir kalp İle gelenler müstesna...'' (şûarâ, 88-89); "Hiçbir kimsenin hiçbir kimseye hiçbir fayda veremeyeceği bir günden korkun...." (Bakara, 48); "Onlann hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak (kadar) şeyi fidye verse bile, katiyyen makbul olmaz.." (Aı-Mmran,9i)ve "Sizi bizim huzurumuza yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlatlannızdır..." (seter. 37) âyetleridir. Allah Teâlâ, onların, çocuklarından ve mallarından istifâde edemeyeceklerini beyan buyurunca, "İşte bunlar cehennem ehlidir.'Onlar, orada ebedî kalıcıdırlar" buyurmuştur.

Alimlerimiz bu âyeti, günahkar müslümanların cehennemde ebedî kalmayacaklarına delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: "İşte bunlar cehennem ehlidir" âyeti, hasr (sadece) manası ifâde eder. Çünkü "İşte bunlar Zeyd'in arkadaşlarıdır, başka kimseler değil" ve "bundan istifâde edenler, işte bunlardır; başkaları değil.." denilir. Bu cümle hasr ifade ettiğine göre, cehennemde kâfirlerden başka hiç kimsenin ebedi kalmayacağı sabit olmuş olur. [26]

Kâfirlerin Harcadıkları Mal Boşa Gider

"Onların bu dünya hayatında İn&k ettikleri şeyin misali, kendilerine zulmeden kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hâli gibidir. Onlara Allah zulmetmedi. Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar" (Âl-i İmran, 117).

Bil ki Allahu Teâlâ, kâfirlere mallarının fayda vermeyeceğini beyân edince, onlar matlarını bazan çeşitli hayır yollarında harcadıkları için, insanın aklına onların bu gibi intaklarından faydalanabilecekleri geliyor. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, o şüpheyi bu âyetle izale edip, onlar bu infâklarıyla Allah'ın rızasını kastetmiş olsalar bile, bundan faydalanamayacaklarını beyân buyurmuştur. [27]

Bu Âyetteki Teşbihin Nevi ve İfâde Ettiği Mâna

Bu âyetle ilgili bazı meseleler vardır:

Birinci Mesele

"Mesel" (misâl) teşbih için çok kullanıldığından dolayı adetâ benzetilen şeyin bir alemi gibi olan benzer şey demektir. Netice-i kelâm, soğuk rüzgârın ekinleri yok edip helak etmesi gibi, onların küfürleri de intaklarının sevabını yok edip boşa çıkarır.

İmdi şayet, "Bu takdirde onların infâkları, helak olan ekine benzetilmektedir. O halde, infflklan kavurucu ve soğuk bir rüzgâra nasıl benzetilir?" denirse, biz deriz ki "Teşbih (benzetme), iki kısımdır:

1- İki cümlenin cüzleri arasında benzerlik bulunmasa bile, iki cümlenin maksatları arastnda bir benzerliğin bulunması; buna, teşbih-i mürekkeb adı verilir.

2- İki cümleden kastedilen şeyler ile, iki cümlenin cüzleri arasında bir benzerliğin bulunması... Binâenaleyh biz âyetteki teşbihi, birinci kısım benzetmeden sayarsak, böyle bir soru zail otmuş olur.

Fakat onu ikinci kısım teşbihten kabul edersek, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bunun takdiri, "küfürlerinin, infâK ettikleri şeyi yok etmede misali, ekini helak eden rüzgâr gibidir" şeklindedir.

b) "Onların intaklarının misâli, rüzgârın helak ettiği şey gibi, yani ekin gibidir."

c) Belki de Cenâb-ı Hak, "İnfök ettikleri şey..." ifâdesini, onların Hz. Muhammed (s.a.s)'e karşı asker toplamak ve O'na eziyet vermek için yaptıkları intaklara (harcamalara) işaret için getirmiştir. Bu infâk, onların yaptıkları hertürlü hayır ve taatı helak etmiştir. Bu izaha göre herhangibir takdir, takdim veya te'hire ihtiyaç duyulmaksızın, teşbih dosdoğru olmaktadır. Bunun manası şöyledir: "Onların daha önce yapmış oldukları iyi ve güzel şeyleri boşa çıkarma hususunda intaklarının misali, ekini yok etmede kavurucu ve soğuk bir rüzgâr gibidir." Bu izah, burayı yazarken hatırıma gelen bir izahtır. Çünkü onların, Hz. Peygamber (s.a.s)'e eziyet için yaptıkları harcamalar, küfrün en büyüğünden ve sâlih amelleri boşa çıkarmada en müessir şeylerdendir. [28]

İnfaktan Burada Murad Olunan Şey

Alimler, intakın tefsiri hususunda ihtilaf etmiş ve şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

1- Burada intaktan murad, onların âhirette istifâde etmeyi umdukları bütün amelleridir. Allah, bunu infâk diye isimlen­dirmiştir. Nitekim O, "Şüphesiz ki Allah, (kendi yolunda) savaşan ve (bu uğurda öldürüp öldürülen mü'minlerin canlarım ve mallarım, karşılığında cennet (vermek) üzere satın almıştır. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da O'nun üzerine hak bir vaaddır. Allah kadar ahdine vefö eden kimdir? O halde (ey mü'minler) yapmış olduğunuz bu-ahş verişten dolayı sevinin..." (Tevbe, m) buyurmuş ve bu işi bir altş-veriş olarak nitelemiştir Bu izahın doğruluğuna, "Siz, sevdiğiniz şeylerden Infak etmedikçe, asla iyiliğe ermiş olamazsınız.." <âm imren, 92> âyeti ile, ve "Mallarınızı aranızda bâtıl (yollar) İle yemeyin" (Nisa, 29) âyet-i kerimesi delâlet eder. Bu âyetlerdeki iyilik ve yemeden murad, bütün hayır işleri ve hertürlü faydalanmadır.

2- En münasib olan, buradaki intaktan muradın, mal intakı olmasıdır. Bunun delili ise, bu âyetten Önce gelen, "Onların ne malları ne de evlatları Allah'ın azabını önlemekte asla kendilerine fayda veremeyecektir" âyetidir. [29]

Üçüncü Mesele

"İnfâk edenlerden" maksad, bütün kâfirler veya bazı kâfirlerdir. Bu hususta iki görüş vardır:

1- Bundan murad, bütün kâfirlerdir. Çünkü hepsinin intakı da ya dünya ya da âhiret menfaatından dolayı olur. Eğer bunlar dünyevî menfaattar için yapılmış ise, bunun kâfir şöyle dursun, müslüman hakkında da bir faydası yoktur. Eğer âhiret menfaati için yapılmış ise, o bundan âhirette de istifade edemez. Çünkü inkârı. onun kâfirin bundan istifade etmesine mânidir. Böylece kâfirlerin her türtü nfakmın, âhirette bir fayda vermeyeceği sabit olmuş olur. Belki de onlar mallarını, marethaneler, ribatlar ve köprüler yapmak, fakir, yetim ve dullara iyilik etmek gibi hayır yollarında infâk etmişlerdir. Bu şekilde infâk yapan, bunlara karşılık büyük sevaplar umar. Fakat âhirete vardığında, küfrünün bütün bu hayırları silip götürdüğünü görür. Böyle bir kâfir, bir ekin ekip de ondan büyük verim bekleyen, fakat ortalığı kasıp kavuran bir rüzgârın isabeti ile ekini yanan ve bundan dolayı elinde sadece üzüntü ve keder kalan bir kimse gibi olur.

Bu durum, kâfirlerin mallarını hayır yollarında harcamaları halinde böyledir. Ama, "nesela Hz. Peygamber (s.a.s)'e eziyet etme, müslümanları öldürme ve beldelerini ~arap etme gibi iyi bir iş yapıyoruz zannı ile iş yaparken aslında isyan yapma hallerine gelince, işte bu durumda birinci durum hakkında verdiğimiz hüküm bu durum için daha doğru ve daha kuvvetli olarak vardır. Bu âyetin benzeri, "Biz, orûann yaptıktan işlere yöneldik ve onları saçılmış zerreler (değersiz şeyler) yaptık " (Fufkan, 23); "Kâfirler şüphe yok ki mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar. Onlar, o (mallarını) infâk edecekler, sonra bu onlara bir yürek acısı olacak.." (Entaı, 36) ve O, kâfirlerin amelleri çöldeki bir serap gibidir.." (Nur, 39} âyetleridir. Bütün bu âyetler, kâfirlerin iyiliklerinin sevap getirmediğine delâlet eder. Bütün bu hususlar, "Allah mcak müttakilerin (İyiliklerini) kabul eder" Bil ki, biz bu âyet-i kerimeyi, kâfirlerin âhirette ellerinin boşa çıkacağı şeklinde açıkladık. Yine, bu âyet-i kerimenin, kâfirlerin dünyada ellerinin boşa çıkacağı manasıyla tefsir edilmesi de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü onlar, asker toplayıp ordular kurmak için çok mal hacamışlar, birçok meşakkatlere katlanmışlar; sonra da iş onların aleyhine dönmüş, Allah İslâm'ı üstün kılarak onu kuvvetlendirmiş, kâfirlerin bu harcamalarından ise, geriye sadece hayal kırıklığı ve hüsran kalmıştır.

2- Bundan murad, kâfirlerin bir kısmının durumunu bildirmektir. Bu görüşe göre, âyetin izahı hakkında birkaç görüş bulunmaktadır:

a) Münafıklar mallarını Allah yolunda harcıyorlar, ama bu "takiyye" yoluyla ve m ûslü mani ardan korktukları için oluyordu.. Böylece müslümanlara "müdârâ" yapıyorlardı. İşte âyet, onlar hakkında nazil olmuştur.

b) Âyet-i kerime, Bedir gününde, Allah'ın Resulü (s.a.s) aleyhine dayanışma içine girdikleri zaman Ebu Süfyân ve yandaşları hakkında nazil olmuştur.

c) Âyet-i kerime, yahudilerin en adi ve sefil tabakasının, tahrifte bulunmaları için kendi âlimlerine harcamada, intakta bulunmaları hakkında nazil olmuştur.

d) Bundan murad, o (bazı) kâfirlerin, tnfâk ettikleri ve aslında böyle olmadığı halde, Allah'a bir yakınlaşma vesilesi olmasını umdukları şeylerdir. [30]

Dördüncü Mesele

Âlimler (kavurucu soğuk rüzgâr) kelimesi hakkında ihtilâfa düşerek, birkaç izah yapmışlardır:

a) Müfessirlerin ve dilcilerin ekserisi şunu demiştir:kelimesi, şiddetli soğuğa denilir." Bu, İbn Abbas, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür.

b) kelimesi, sıcak ve yakıcı rüzgâra, (âdeta) kaynayan ateşe denilir. Bu, Ebu Bekr el-Esamm ve Ebu Bekr İbn el-Enbari'nin tercihidir. İbnu'l-Enbarî şöyle demiştir: "Ateş, alevlendiği sırada bir ses çıkardığı için jUtt diye isimlendirilmiştir. Yine kapının gıcırtısına, denilir. "Şiddetli soğuk, ürkütücü ses çıkaran rüzgâr" kelimesi ise meşhurdur, kelimesi ise, sayha, çığlık anlamın­dadır. Nitekim şu âyette de bu anlamdadır: "Derken karısı çığlık atarak geldi" (Zariyat, 29). İbnu'l-Enbarî senediyle İbn Abbas'tan, O'nun ifadesi hakkında "Onda bir ateş vardır" dediğini rivayet etmiştir. Her iki görüşe göre de, teşbihten kastedilen gaye elde edilmiştir. Çünkü, bu rüzgâr, helak edici soğuk bir rüzgâr da olsa birdir, yakıcı ve hararetli bir rüzgâr da olsa birdir. Çünkü her iki durumda da o, ekini ve mahsûlü yok eder.. Böylece de teşbih yerinde ve doğru olmuş olur. [31]

Beşinci Mesele

Mu'tezile bu âyet ile, amellerin "ihbâf'ına istidlal etmiştir. Onlara göre: "Bu böyledir, çünkü, nasıl bu rüzgâr o ekinleri yok ediyorsa, bunun gibi küfür de yapılmış olan "intakı" yok etmekte, geçersiz kılmaktadır. Bu da ancak biz, "Eğer küfür olmasaydı, bu infâk âhirette faydalar temin etmeyi gerektirecekti " dediğimizde o doğru olur. O zaman da "ihbât" görüşünü öne sürmek sahihtir." Bizim âlimlerimiz buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: "Amel sevabı, ancak va'ad hükmünden dolayı gerektirmektedir. Allah'ın va'adi ise, imanın bulunmasıyla mukayyettir. Küfür bulunduğundaysa, şart bulunmadığı için şarta konu olan şey de bulunamaz.. Çünkü küfür onu, daha önce bulunuyorken izâle etmiş, yok etmiştir. "İhbât" görüşünün batıl olduğuna dair deliller Bakara sûresinin tefsirinde (Ayet. 217) geçmişti.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurup..." buyurmuştur. Bu tabir hakkında bir soru bulunmakta­dır. Oda: "Niçin "Kavmin ekinlerini vurup" demekle yetinilmemiş de, "kendilerine zulmedenler" ifâdesi getirilmiştir? Bundaki fayda nedir?" denilrnesidir.

Deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendilerine zulmedenler" tabirinin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Onlar Allah'a isyan ettiler, böylece de, kendilerine bir ceza olsun diye, ekinlerinin helak olmasına müstehak oldular. Bu ifâdenin zıkredilmesindeki gaye de şudur: "Bu, onların infâk ettikleri şeyleri, ortadan tamamen kaybolan, kendisinden geriye hiçbir şey kalmayan bir şeye benzetmektir." Kâfir olan zâlimlerin ekini ise, külliyen yok olup giden ve kendisinden, ve dünyada ve de âhirette hiçbir fayda temin edüemiyen bir ekindir. Müslüman mü'minlerin ekini ise, külliyyen kaybolmaz. Çünkü onun ekini görünürde, maddi olarak gitse bile, mâna bakımından kaybolmaz. Çünkü Allah Teâlâ, ekinlerinin maddi olarak gitmesi sebebiyle onlara arız olan bu üzüntüye mukabil, onların sevabını arttırır.

b) Bu ifâdeden maksat, onların, ekinlerini ekilmeyecek bir yere ekmiş veyahut da ekim zamanının dışında ekmiş olmalarıdır. Çünkü "zulm", bir şeyi uygun olmadığı yere koymaktır. Bu açıklamaya göre, "vech-i teşbih" kuvvetlenmektedir. Çünkü ekini yerinde ve zamanında yapmayan kimse, mutlaka ziyan eder. Sonra bu ekine soğuk rüzgâr da isabet edince, onu eken haydi haydi ziyana uğrar. Burada da böyledir; çünkü kâfirler infâkı yerinde ve zamanında yapmayıp, ayrıca da buna küfürlerinin uğursuzluğu isabet edince onun ziyankâr olmaması imkânsız olur. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak sonra, "Onlara Allah zulmetmedi Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar" buyurmuştur.

Bu tabirin mânası şudur: "Allahu Teâlâ, onların intaklarını kabul etmemek suretiyle onlara zulmetmemiştir. Fakat onlar, bu infâk ve harcamaları, Allah katında makbul olmalarına mâni olacak bir biçimde yapmış oldukları için, kendilerine^zulmet-mişlerdir." Sâhib-i Keşşaf şöyle demiştir: kelimesi, Fakat nefislerine, onlara zulmediyorlar..) anlamında, şedde ile şeklinde okun­muştur. deki şan zamirinin düştüğünü kabui ederek, şeklinde oku--nak caiz değildir. Çünkü bu, ancak şiirde caiz olur. [32]

Müminlerden Başkasını Sırdaş Edinmeyin

"Ey iman edenler! Kendilerinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar, size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Şüphesiz, onların kin ve buğzlan, ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur.

Göğüslerinde gizledikleri ise, daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık" (Au İmren, 118).

Bil ki Allahu Teâlâ, mü'min ve kâfirlerin hallerini açıklayıp izah edince, bu âyette, mü'minleri kâfirlere karışmaktan sakındırmaya başlamıştır. Burada birkaç mesele vardır: [33]

Birinci Mesele

Âlimler, Allahu Teâlâ'nın, mü'minleri, kendileriyle içti dışlı olmaktan nehyetmiş olduğu kimselerin kimler olduğu hu­şunda ihtilâf edip şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

a) Bunlar, yahudilerdir. Çünkü (Medine'li) müslümanlar, yahudilerle kendileri arasında süt kardeşliği ve çeşitli andlaşmalar bulunduğu için her ne kadar din konusunda kendilerine muhalefet etseler bile, geçim meselelerinde kendilerinin İyiliklerini isterler zannıyle, onlarla müşaverede bulunuyorlar ve onlara yakınlık duyuyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu âyetle onları bundan nehyetmiştir. Bu görüşü benimseyenlerin delili şudur: "Bütün bu âyetler, baştan sona kadar yahudilere hitap etmektedir. İşte bunun gibi, bu âyet de böyledir.'1

b) Bunlar, münafıklardır. Bu böyledir, çünkü mü'minler, münafıkların sözlerinin zahirine aldanıyor ve onların doğru söylediklerini zannederek, onlara kendi sırlarını ifşa ediyor ve onları, kendi gizli hallerine muttali kılıyorlardı. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ onları, bundan men etmiştir. Bu görüş sahiplerinin delili ise, Hak Teâlâ'nın, bu âyetten sonra gelen, "Sizinle buluştukları zaman, "inandık" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları zaman da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının ucunu ısırırlar" (âı-i imran. m» âyetidir. Malumdur ki bu hal, yahudilere uygun düşmez. Bilakis bu, münafıkların sıfatıdır. Bunun bir benzeri de, Bakara süresindeki, "Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklar\ndaysar "iyi biliniz ki biz sizinle beraberiz. Biz ancak alay ediyoruz" derler"

(Bakara, 14) âyetidir.

c) Bundan murad, kâfirlerin bütün nevileridir. Bunun delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendinizden başkasını" buyurmasıdtr. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minleri, mü'minierden başkasını sırdaş edinmekten men etmiştir. Buna göre bu, bütün kâfirlerden nehyetmek olmuş ve Cenâb-ı Hak, "Ey İman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin" (MümteNne, i) buyurmuştur. Bu hususu şu rivayet de tekid etmektedir: Ömer İbnu'l-Hattab (r.a)'a şöyle denilmiştir: "Burada, hıfz bakımından kendisinden daha kuvvetli ve daha güzel yazı yazan bir kimse, bilinmeyen Hîre'li bir hristiyan bulunmaktadır. Eğer münâsib bulursan, biz onu kendimize kâtib edineceğiz.." Hz. Ömer bunu kabul etmeyerek, "Bu durumda sen, mü'minierden başkasını sırdaş edinmiş olursun" dedi ve bu âyeti, müslümanlardan başkalarını dost edinmekten nehyetmeye bir delil kabul etti.

Bazı âlimlerin bu âyetten sonraki kısmın münafıklardan bahsettiğini delil getirerek bu görüşü reddetmeleri, âyetin baş tarafının umum ifâde etmesine mâni değildir. Çünkü Usûl-ü fıkıhta şu kaide bulunmaktadır: Âyetin evveli umum, sonu da hususî olursa, âyetin sonunun hususî olması, başının umûmî olmasına mani değildir. [34]

Bıtane (Sırdaş) Kelimesinin Mânası

Ebu Hatîm, Esmâî'den rivayet ederek şunu söylemiştir: Bir

kimse, bir kimsenin çok yakın arkadaşı olup, onun işlerinin iç yüzüne vakıf olduğu zaman, denilir. Buna göre kendisiyle müfred ve cem'in adlandırılmış olduğu bir masdardır Bir kimsenin durumlarına muttali olup iç yüzüne vakfı olan kimseler hakkında da denilir. Kelimenin aslı, dış yüzün tersi olan "batn", "karın" kelimesidir. Elbisenin asdarına da, denilmesi de bundandır. Netice olarak; kişinin kendisine yaklaştırıp, sırdaşı edindiği kimseye denilir. Çünkü bu kimse, ona çok yakın olma hususunda, neredeyse onun karnına yakın gibidir, onunla içli dıştı olmuş gibidir. [35]

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu buyruğu, nefy siyakında nekre olarak gelmiştir. Ki bu da, umûm ifâde etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizden başkaları..." kaydı hakkında birkaç mesele vardır: [36]

Birinci Mesele

kaydının manası, "m üs I umanlardan başkaları", "Sizin din kardeşlerinizden başkası" şeklindedir. lafzını bu mânaya hamletmek güzeldir. Nitekim bir kimse, Kardeşlerimize ihsanda, ikramda bulundun" manasını kasdederek, "Bize lütfettin, bize ihsanda bulundun" der. Cenâb-ı Hak da, onların atalarının yaptığını kastederek, "Haksız yere peygamberleri öldürürler" (âı-ı imran, 21) buyurmuştur. [37]

İkinci Mesele

Hak Teâlâ'nın, ifâdesinde iki ihtimal bulunmaktadır:

a) Bu kaydın, O'nun, "edinmeyiniz..." ifadesiyle ilgili olma­sıdır. Yani, "sizin dışınızda hiç kimseyi dost edinmeyiniz" demektir.

b) Bu ifâdenin, âyette geçen İflas (sırdaş) kelimesinin stfatı olmasıdır. İfâdenin takdiri ise, "'Sizin dışınızda olan bir dost, sırdaş edinmeyin"şeklindedir. Buna göre şayet'ü ifadesiyle ifâdesi arasında ne fark vardır?" denilirse, biz şöyle deriz:

Sîbeveyh şöyle demiştir: "Araplar, en mühim olanı ve kendilerini daha çok ilgilendiren şeyi önce zikrederler. Burada maksat, sırdaş edinme değildir. Buradaki maksat, onlardan sırdaş edinme meselesidir. Böylece, "sizin dışmızdakileri dost edinmeyiniz" ifâdesi,maksadı anlatmada daha güçlü bir ifade olmuş olur. [38]

Üçüncü Mesele

Bu ifâdenin başındaki edatının zaid olduğu söylendiği gibi, tebyîn için olduğu da söylenmiştir ki, bu durumda mâna, "Dininizin münteşibleri dışında kalanlardan dost edinmeyiniz..." şeklinde olur. Buna göre eğer, "Bu âyet, mutlak anlamda, kâfirlerden dost edinmenin yasak olmasını ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızdan Allah sizi men etmez" (Mumtetıine. 8) ve "Allah sizi ancak, sizinle din muharebesi yapmış olanlardan men eder..." (Mümtehine, 9)buyurmuştur. O halde, bu iki durum nasıl uzlaştınlabilir?" denilirse, biz deriz ki: "Hususî olan hükmün, umumî olan hükme tercih edildiği hususunda şüphe yoktur..." [39]

Bu Sırdaşlığı Yasaklamanın Sebepleri

Bil ki, Allahu Teâlâ mü'minleri, kâfirleri sırdaş edinmekten men edince bu yasaklamanın sebeplerini de şöylece beyan buyurmuştur:

1- Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler" buyruğudur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [40]

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: Bir kimse bir işte kusur ettiği zaman, denilir. Sonra bu kelime, Arapların tazminî olarak[41] şeklindeki kullanışlarında iki mef'ûl almıştır ve bunun manası şöyledir: "Senden nasihatimi esirgemedim ve sana karşı elimde olan hiçbir imkânı esirgemedim." [42]

İkinci Mesele

fesâd ve noksan manasınadır. Nitekim (şairler) "Tek başınıza olduğunuz sürece ancak, pazusu eksik bir el gibisiniz'' yani'' pazusu güçsüz" demişlerdir. Yine, aklı noksan olan kimseye, aentlmesı de böyledir. Hak Teâlâ da, "Eğer içinizde onlar da (savaşa) çksalardi, size şer ve fesadı artırmaktan başka birşey yapmazlardı 47) buyurmuştur. [43]

Üçüncü Mesele

Âyetteki "(Onlar) size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler' ifâdesi, "Onlar, sizi zarara sokmak ve sizin işlerinizi bozmak hususunda olanca gayretlerini sarfederler" temektir. Nitekim, "Ona nasihat hususunda elimden geleni yaptım" manasında yine şer için de "Ona elimden gelen kötülüğü yaptım"[44]

Dördüncü Mesele

Âyetteki kelimesini, bizim de söylediğimiz gibi, burada iki mef'ûl alan fiili nasbetmiştir. Bu kelimenin, mef'ul-ü mutlak olduğu için nasbedilmi olduğunuda söyleyebilirsin. Çünkü tabirinin manası, “Size kesinlikle kötülük yapamazlar" demektrr.

2- Cenâb-ı Hakk'ın, "Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler" âcesidir. Bununla ilgili bir kaç mesele vardır: [45]

Birinci Mesele

"Onu sevdim" manasında tâ denilir. Burada geçen kelimesi, zarar ve zorluğun ileri derecesi demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer

Allah dileseydi, sizi muhakkak zorluğa ve meşakkate sokardı" (Bakara. 220) buyurmuştur. [46]

İkinci Mesele

Âyetteki lâfzı, mâ-i masdariyyedir. Şuâyette olduğu gibidir: "Size olan bu (azab), yeryüzünde haksız yere ttneıfiden ve taşkınlık göstermenizdendtr" (MOmm. 75) yani, şımarıklı­ğınız ve taşkınlığınız sebebiyledir. Ve 'Göğe ve onu Wna edene, yere ve onu yayıp döşeyene yemin olsun.." yani, onu yapana, onu döşeyene..." (Şems, 5-6). [47]

Üçüncü Mesele

Âyetin takdiri, "Onlar, gerek dininiz, gerekse dünyanız hususunda sizi çok zarara sokmayı arzularlar" şeklindedir. [48]

Dördüncü Mesele

Vahidî (r.ht, müste'nef bir cümle olduğu için, bu ifâdenin i'rabtan bir mahalli olmadığını söylemiştir. Bu ifadenin, Allah lâfzının sıfatı olduğu da ileri sürülmüştür ki bu doğru değildir. Çünkü bu lâfız, "size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler" cümlesiyle tavsif edilmiştir. Eğer, ' 'Size sıkmh verecek şeyleri arzu ederler'' cümlesi de, o lâfzın sıfatı olmuş olsaydı, o zaman iki sıfatın arasına atıf harfinin gelmesi gerekirdi. [49]

Beşinci Mesele

Allah'ın "Size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler.." buyruğu ile, "Size sıkinn verecek şeyleri arzu ederler.." buyruğu arasında, mana bakımından şu farklar vardır:

a) Onlar, dininizi bozmada kusur etmezler. Eğer buna muvaffak olamazfarsa, en büyük zararlara düşürmeyi arzu ederler.

b) Onlar, dünyevî işlerinizi bozmada kusur etmezler. Onlar bunu yapamadıkları zaman, sizi zarar ve zorluğa düşürme arzuları yok olmaz.

c) Onlar, sizin işlerinizi bozmada kusur etmezler. Eğer onlar, başka bir engelden dolayı bunu yapamazlarsa, bunu yapma arzusu kalblerinden yine de gitmez.

3- Allah Teâlâ'nın, "Buguzlan ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" ifadesidir. Bununla ilgili olarak da birkaç mesele vardır: [50]

Birinci Mesele

en şiddetli kin manasınadır. (en büyük zarar) kelimesine nazaran, (zarar) kelimesi nasıl ise, kelimesine nazaran kelimesi de aynıdır. [51]

İkinci Mesele

kelimesi (ağız) kelimesinin cem'idir. Bunun aslı kelimesidir. Bunun delili ceminin şeklinde gelmesidir. (komşu) kelimesinin cem'i ve (tasma) keli­mesinin cem'i de şeklinde geldiği gibi, kelimesi de Siyi şeklinde cemi olmaktadır. Bir insan güzel söz söylediğinde ağzı geniş olduğu zaman denilir. Binâenaleyh (ağız) kelimesinin aslının vezni üzere, olduğu; sonra hafiflik olsun diye hâ harfinin hazfedilip, vâvın yerine, her ikisi deşefevi (dudak) harflerinden olduğu için mîm harfinin getirilmiş olduğu sabit olmaktadır. [52]

Üçüncü Mesele

Hak Teâlâ'nın, "Buguzlan ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" buyruğunun, münafıklar hakkında olduğunu söylerse, tefsirinde şu iki izah yapılır:

a) Münafığın, sözünde nifakına delâlet eden ve sevgi ile nasihat hususunda samimiyetten uzak olduklarına delâlet eden birşey mutlaka bulunur. Bunun bir benzeri de, "Andolsun ki sen onları, sözlerindeki üslûbundan tanırsın..." (Muhammea. 30) âyetidir.

b) Katâde şöyle demiştir: "Birbirlerini bu durumdan haberdâr ettikleri için, müslümanlann münafık ve kâfir dostlarından buğuz dışa vurur." Fakat bu ifâdenin yahudiler hakkında olduğunu söylersek, bu durumda âyetin tefsiri, "Onlar, sizin peygamberinizi ve kitabınızı yalanladıklarını açıkça gösterir ve sizi cahillik ve ahmaklık ile nitelerler. Birisinin cehalet ve ahmaklıkta ısrar ettiğine inanan kimsenin onu sevmesi imkânsız olur ve ona her durumda kesin buğzeder. İşte Cenâb-ı Hakk'tn "(Onların) buguzlan ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" buyruğundan maksadı budur.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Göğüslerindegizledikleri ise, daha büyüktür" buyurmuştur. Yani, "Münafığın dilinde tezahür eden kin ve buğz alâmetleri onun kalbinde yer eden nefretten; yine onun lisanında zuhur eden kin alâmetleri, onun kalbinde bulunan kindarlıktan daha azdır", demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, mü'minlere, bu sırları ortaya koyup izhar etmesini, onlara olan nimetlerinden birisi olduğunu beyân buyurarak, "Eğer düşünürseniz, yani akıl, anlayış ve dirayet ehlinden iseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık" demiştir. O'nun, ifâdesi, "Dost ve düşman olmaya müstehak olan durumları eğer ayırd edebilirseniz" şeklinde de tefsir edilmiştir ki, maksat, insanları bu âyeti düşünme ve bu delilleri tefekkür etme hususunda aklı kullanmaya teşvik etmektir. Allah en iyi bilendir. [53]

Siz Onları Sevseniz de Onlar Sizi Sevmezler

“İşte siz o kimselersiniz ki, onları seversiniz; halbuki onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tamamına inanırsınız, onlar ise sizinle karşılaştıklarında, "İnandık!" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "Ceberin kininizle." Muhakkak ki Allah, onların sinelerinde olan herşeyi hakkıyla bilir" (Âl-i knran, 119).

Bil ki, bu ifâde, mü'minleri münafıklarla içli dışlı olmaktan menetmenin bir başka şeklidir. Âyet ile ilgili birkaç mesele vardır: [54]

Birinci Mesele

Seyyid es-Serahsî (Allah ona selâmet versin) şöyle demistir: "Âyetin başındaki lâfzı, tembih edatıdır. kelimesi mübteda, kelimesi de onun(haberidir. cümlesi ise, ism-i işaretten hal olarak nasb mahallindedir. Yine Siy kelimesinin manasında olması, cümlesinin onun sılası ve sılasiije birlikte ism-i mevsulün, kelimesinin haberi olması da caizdir." Ferrâ ise, " kelimesi haber, cümlesi ise ikinci bir haberdir" demiştir. [55]

Bu Sevme ve Sevmemenin Ne Şekillerde Tezahür Ettiği

Hak Teâlâ, bu âyette üç şey zikretmiştir. Bunlardan herbiri, mü'minin mü'min olmayanları kendisine sırdaş edinmesinin caiz olmayacağına delâlet etmektedir:

a) Âyetteki, "(Siz) Onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler" ifâdesi... Bu cümlenin izahı hakkında birkaç görüş vardır:

a) Mufaddal şöyle demiştir: "Âyetteki "Onları seversiniz" ifâdesi, "Siz onlar hakkında, en hayırlı şey olan İslâm'ı istersiniz" manasındadır. 'Halbuki onlar sizi sevmezler" tabiri de, "Çünkü onlar, sizin küfür üzere kalmanızı arzu ederler" manasındadır. Şüphe yok ki bu, helak olmayı gerektirir.*

b) "Sizlerle onlar arasındaki süt kardeşliği ve akrabalıktan dolayı, siz onları seversiniz. Halbuki onlar, müslüman olmanızdan dolayı sizi sevmezler."

c) "Siz onları, size karşı "inandık" demeleri sebebiyle seversiniz. Halbuki onlar, d) Ebû Bekr el-Esamm şöyle demiştir: "Sizler onları, çeşitli âfet ve sıkıntılara düşürmek istememek suretiyle seviyorsunuz. Onlar ise sizi çeşitli belâ ve sıkıntılara düşürmek, başınıza her türlü musibetin gelmesini beklemek suretiyle sizi sevmezler."

e) "Siz onları, Peygamber (s.a.s)'i sevdiklerini söyledikleri ve Peygamberi seven sevileceği için seversiniz. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'i sevdiğiniz, kendilerinin ise ona boğzettiklerini bildikleri için sizi sevmezler. Buğzedileni sevene de buğzedilmiş <*jr.r

f) Sizler onları söversiniz. Yanf onlara karışır, dinî sırlarınızı onlara açarsınız. Hribuki onlar sizi sevmezler, yani, size aynı şekilde davranmazlar."

Bil ki yaptığımız bütün bu izahlar, mü'minlerin onları sevmesini, onların da auğzetm elerin i gerektiren sebeblere işarettir ki bütün bunlar âyetin muhtevasına dâhidir. Allah Teâlâ, mü'minlere, onların kendilerine kin beslediklerini ve onların bu buğzetmelerinde haksız olduklarını bildirince, bu husus tabiî ve şer'î bakımdan, mû'minlerin münafıklara buğzetmesine sebep olmuştur.

Bunun ikinci sebebi, "Siz kitabın tamamına inanırsınız" Ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: [56]

Birinci Mesele

Âyette bir hazif vardır ve takdiri şu şekildedir: "(Onlar kitaba inanmadıkları halde) siz kitabın tamamına inanırsınız." Bu hazif yerinde bir haziftir. Çünkü biz iki zıddın birlikte anlaşılacağını söylemiştik. Binâenaleyh iki zıddan birisinin zikredilmesi, diğerinin z^redilmesine gerek bırakmaz. [57]

İkinci Mesele

Cenâb-ı Mak, burada "kitap" kelimesini şu sebeplerden dolayı müfred olarak getirmiştir:

a) Kitap cinsi manasına alınarak.. Bu, Arapların, "insanların elinde dirhem (para) çoğaldı" demeleri gibidir. Bundan mak­sat "paralar, dirhemler"dir.

b) Masdar ancak, te'vil edilerek cemî sayılır. İşte bu sebepten ötürü "kitap" yerine kütüb" denilmez. Eğer birisi böyle der ise, bu da tevessüan caizdir. (Normal bir cevaz sayılmaz.) [58]

Üçüncü Mesele

Sözün takdiri şöyledir: "Siz, bütün kitaplara imân edersiniz. Onlar ise, buna rağmen size buğzederler. Öyle ise, onlar sizin kitabınızın hiçbir şeyine imân etmezlerken, daha ne diye onları seviyorsunuz?" Bu ifâdede, "Onlar, sizin hak dâvanızda sebatınızdan. kendi batıl davalarında daha katıdırlar" denilerek, şiddetti bir tevbîh (azar) yapılmıştır. Bunun bir benzeri de. ' Siz elem duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin gibi elem duyuyorlar. Halbuki siz. Allah'tan onların ümtd etmeyecekleri şeyleri umuyorsunuz" . it) âyetidir.

t Müslümanların onlarla içli dışlı olmalarının çirkinliğinin üçüncü sebebi de, "Onlarsizinle karşılaştıklarında ' 'inandık'' derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar" (Aı-i imran. 119) âyetinin ifâde ettiği husustur. Bunun manası şudur: Onlar, birbirleriyle başbaşa kaldıklannda, mü'minlere karşı düşmanlığın ve kinin en ilerisini ortaya korlar. Qyle ki bu şiddet onların, parmaklarının ucunu ısırmaları derecesine varır. Bu, tıpkı birimizin gayesini elde edememekten dolayı, iyice öfkelenip, alabildiğine hüzünlendiği zaman, parmaklarının ucunu ısırması gibidir. Kızan insanların böyle yapması çok rastlanan birşey oduğu için, "parmakları ısırma" kızgınlıktan kinaye olan bir tabir halini almıştır. Öyle ki, ortada hakiki manada bir ısırma bulunmasa bile, kızan kimseler için, "O, öfkesinden parmaklarını ısırıyor" denilmiştir. Müfessirler, "Onlar, mü'minlerin birbirleriyle ülfet edip, söz birliği ettikleri ve birbirlerinin aralarını buldukların» gördükleri için, bu denli öfkelenmişlerdir" demişlerdir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Deki: "Ceberinkininizle..."buyurmuştur ki bu onlar için, ölünceye kadar kinlerinin artmasına yapılan bir bedduadır. Onların kinlerinin artmasından murad ise, kinlerinin artmasını gerektiren İslâm'ın daha fazla kuvvet buluşu, ve müsfümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile hizy içine düşmeleridir.

Buna göre, "De kt: "Geberin kininizle..." ifâdesi, kinlerini sürdürmelerini emirdir. Müslümana ve İslâm'a kin tutmak ise küfürdür. Binâenaleyh bu, onların küfürde devam etmelerini emretme olur ki caiz değildir?" denilir ise, biz deriz ki: "Bunun, onların gayzmın artmasını gerektiren şeylerin artması, yani İslâm'ın kuvvet bulması manasında bir duâ olduğunu beyân etmiştik. Böylece, bu sual sakıt olur. Bir de bu, onlar arzuladıklarına ulaşmazdan önce, ölmelerine duâ etmedir.

Daha sonra da Cenâb-ı Allah, "Muhakkak ki Allah, onların sinelerinde olan herşeyi hakkıyla bilir" buyurmuştur ki bununla ilgili birkaç mesele vardır: [59]

Birinci Mesele

kelimesinin, müzekkerin nisbeti için konulmuş bir kelime oluşu gibi, kelimesi de müennesin nisbeti için konul­muş bir lâfızdır. Buna göre tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların herbiri, bir hal oldukları için ona nisbet edilmiş ve böylece o hal, kalbin adetâ sahibi Binâenaleyh bu tabirin manası, "Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan, niyetler, ard niyetler ve maksatları bilir" şeklindedir. [60]

İkinci Mesele

Keşşaf sahibi, bu İfâdenin de (De ki) kelimesinin, mefûlü (mekulu'l-kavl) olabileceği gibi olmayabileceğini de söylemiştir. Birinci ihtimale gelince, bu durumda takdir şöyle olur: "Onlara, kendileriyle başbaşa kaldıklarında kin ve hasedlerinden dolayı gizlice parmak uçlarını ısırdıklarını haber ver ve de ki: "Allah, sizin aranızda gizlediği­niz şeylerden daha gizlilerini bilir. Bu da, göğüslerde sakladıkları şeylerdir. Binâen­aleyh siz, sırlarınızın Allah'a gizli kalacağını sanmayınız..."

İkinci ihtimale gelince bu da, bu ifâdenin, sözünün mef'ûlü olmamasıdır. Buna göre bunun manası şudur: "Ey Muhammed, onlara bunu söyle.. Benim, seni onların gizlemiş oldukları şeylere muttali kılmama şaşma. Çünkü ben, bundan daha gizlisini bilirim; bu da onların kalplerinde saklayıp da, dilleriyle izhar etmedikleri şeylerdir.." Burada herhangi bir sözün söylenmiş olmaması ve Hak Teâlâ'nın "Geberin kininizle..." ifâdesinin de, İslâm'ı aziz kılmak ve bu vesileyle de onları zelil kılarak o kâfirlerin kin ve hasetlerinden helak olacaklarına dair, Allah'ın peygamberine olan va'adini gerçekleştirmek için onun nefsini hoş tutmak, ümit ve beşaretini güçlendirmek gayesiyle Hz. Peygamber'e bir emir olması da muhtemeldir. Buna göre sanki, Hz. Peygamber'e "Bunu nefsine söyle" denilmiştir. Allah en İyi bilendir. [61]

Mü'minleri Sevindiren İşler Münafıkları Üzer

"Eğer size bir iyilik dokunursa onlan tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse, onunla sevinirler. Eğer sabreder, sakınırsanız onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphe yok ki Allah, onlann yaptıkları herşeyi ihata edicidir" (Al-i İmran, 120)

Bil ki bu âyet, münafıkların sıfatlarının bir tetimmesidir. Böylece Cenâb-ı Hak, onlarda bulunan kötü sıfatlar ve çirkin fiillerin yanında, mü'minlerin başına çeşitli belâ ve sıkıntıların inmesini gözlediklerini beyân etmiştir. Âyette birkaç mesele vardır: [62]

Birinci Mesele

kelimesinin asıl manası, el ile dokunmaktır. Daha sonra teşbih yoluyla, kişiye dokunan, isabet eden her şey (dokunan) diye isimlendirilmiştir. Meselâ Arapça'da, "Falancaya yorgunluk ve bitkinlik isabet etti" denilir. Nitekim Cenab-ı Hak da, "Bize, hiçbir yorgunluk da dokunmamıştır" (Kat, 38) ve "Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman..." (isrâ.67) buyurmuştur. Keşşaf sahibi şöyle demektedir; "Burada "İsabet etmek" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer sana bir iyilik isabet ederse bu, onların hoşuna gitmez. Şayet sana bir kötülük isabet ederse..." frevbe, 50); "Sana isabet eden her iyilik, Allah'tandır. Sana isabet eden her kötülük de, kend/ndendfr" (Nisa, 79) ve insan ken­disine şer dokundu muf feryadı basandır. Ona hayır dokununca da çok cimridir" (Meâric, 19-20) [63]

İkinci Mesele

Buradaki (iyilik) kelimesinden maksat, muhtelif durumlardaki dünya menfaatidir. Meselâ, beden sağlığı, bolluk, bereket, ganimet elde etmek, düşmanlara hükümran olmak; dostlar arasında da bir sevgi ve yakınlığın, ülfetin bulunmasıdır.kelime­sinden murad İse bunun zıddı olan şeylerdir ki, bunlar da hastalık, fakirlik, düşman karşısında hezimete ve yenilgiye uğramak, dostlar arasında ayrılıkların bulunması, öldürülmek, yağmaya ve baskına uğramak vb. şeylerdir. Böylece Allah Teâlâ, onların, müslümanlar için çok çeşitli iyi hal ve durumların meydana gelmesinden dolayı üzülüp kederlendiklerini; müslümantarın başına gelen muhtelif kötülüklerden dolayı da sevindiklerini de beyan buyurmuştur. [64]

Üçüncü Mesele

Arapçada (Birşey kötü oldu, kötü oluyor, o şey kötüdür) denilir. kelimesinin müennesi kelimesidir. "çirkin oldu, kötü oldu" anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Yaptıkları şey ne çirkindir!" (Maide, 66) âyetin-deki kelimesi de bu anlamdadır. (En kötü, en çirkin) kelimesi de, "En iyi, en güzel..." kelimesinin zıddıdır.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Eğer sabrederseniz" buyurmuştur. Yani, "Allah'ın tâatine ve, bu uğurda karşılaşacağınız sıkıntı ve hüzünlere sabrederseniz..." demektir. "Ve sakınırsanız" yani, "Sizi nehyettiği herşeyden sakınır da, bütün işlerinizde Allah'a tevekkül ederseniz.." demektir. [65]

Siz Sabreder ve İttika Ederseniz Onların Hileleri Size Zarar Vermez

Cenâb-ı Hak sonra, "Onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez" buyurmuştur. Burada birkaç mesele bulunmaktadır: [66]

Birinci Mesele

İbn Kesir, Nâfİ ve Ebû Amr, ya harfinin fethası, dâd harfinin kesresi ve vâv harfinin de sükûnuyla şek­linde okumuşlardır. Buna göre kelime, "zarar verdi, zarar vermek" anlamındaki fiilinden iştikak etmiş olur. Diğer kıraat âlimleri ise, dâd ve şeddeli râ harfinin ötresiyle şeklinde okumuşlardır ki, bu durumda fiilin aslı (zarar vermek, sıkıntı vermek) masdarındandır. tabirinin aslı, cezimli olmak üzere idi. Râ harfleri birbirine idğam edildi, bi­rinci râ harfinin dammesi dâd harfine nakledildi. Son râ harfinin harekesi de, en yakın harekeye, yani dâd harfinin dammesine tâbi kılınarak ötre yapıldı. (Böylece ifâde halini aldı). Bazı âlimler de burada bir takdim ve tehirin bulunduğunu, buna göre ifâdenin, şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Keşşaf Sahibi ise şunu demiştir: Mufaddal, Âsım'dan, râ harfinin fethasıyla şeklinde rivayet etmiştir[67]

İkinci Mesele

kelimesinin manası, insanın, başkasını istenmeyen bir durumla yüzyüze getirmek için, hileler, yollar, çareler araştırmasıdır. İbn Abbas, buradaki kelimesini, "düşmanlık" diye açıklamıştır. [68]

Üçüncü Mesele

kelimesi, masdar olmak üzere mansubtur. "Herhangi bir zarar, hiçbir zarar" manasındadır. [69]

Dördüncü Mesele

Âyetin manası şöyledir: "Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda sabırlı olan ve Allah'ın nehyettiği hususlardan da ittika eden herkes, muhakkak ki Allah'ın muhafaza­sında olur. Bundan dolayı o kimseye, kâfirlerin tuzağı ve hilekârlartn hilesi zarar vermez ."

Bu hususta, sözün tahkîkî izahı şudur: Allahu Teâlâ, "Ben cinleri de insanları Ğar ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât. 56) âyetinde de buyurduğu gibi, varlıkları sırf kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kul, ubudiyet ahdini yerine getirir de, Allah Teâlâ, onu afatlardan ve korkulardan korumada rubûbiyyet ahdini fazlasıyla yerine getirir (bunu ifa etmemekten münezzehtir). İşte bu hususa, Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'tan ittika ederse, (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder ve onu hatır-u hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır" rraiak. 2-3» âyetiyle işaret etmiştir. Bu, Allah'ın o kimseye, her türlü kolaylığı vereceğine bir işarettir. Bir filozof: "Haset ettiğin kimseyi rezil etmek istediğinde, faziletler kazanmak için çalış" demiştir.

Daha sonra Hak Teâlâ, "Şüphe yok ki Allah onların yaptıkları herşeyi İhata edicidir" buyurmuştur. Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır: [70]

Birinci Mesele

Buradaki fiil, "Allah, onların size düşmanlık olarak yaptıkları şeyi bilir ve bundan dolayı onları cezalandırır" manasına gayb sigasıyla (Yaptıkları herşeyi) şeklinde okunmuştur. Bu fiil, muhatab sigasıyla (tali olarak) JjUiu U? (yaptıklarınızı) şeklinde okunduğunda manası, "Allah, sizin sabır ve takva olarak yaptıklarınızı bilir ve ihâtâ eder. Binâenaleyh size, müstahak'olduğunuz şeyleri yapar" demek olur. [71]

İkinci Mesele

"Muhît" (ihata eden) lâfzının Allah hakkında kullanılışı mecazîdir. Çünkü birşeyi ihata edip kuşatan, o şeyi her

tarafından saran demektir ki, bu cisimlere ait bir sıfattır. Fakat Allah Teâlâ, herşeyi bilip, bütün mümkinlere kadir olduğu için mecazî olarak herşeyi "muhît" sayılması caizdir. "Allah onları arkalarından kuşatıcıdır" (Burûc, 20); "Allah kâfirleri kuşatıcıdır" (Bakara, 19); "Onlar, bunu ilmen ihata edemezler" (Tâhâ. 110) ve "O, onların nezdinde olup biteni kuşatmış, herşeyi sayı ile saymıştır" (Cinn, 28» âyetleri de aynı manadadır. [72]

Üçüncü Mesele

Allahu Teâlâ, buyurmuş, fakat buyurmamıştır. Çünkü Araplar, daha mühim ve daha ilgili şeyi cümle içinde önce zikreder­ler. Burada maksad, Allah'ın âlim olduğunu beyân etmek değil, aksine amellerin Allah'ın malumu olduğunu ve onlara bir karşılık vereceğini beyân etmektir. İşte bu sebeple burada amelleri bildiğinden bahsetmiştir. Allah en iyi bilendir. [73]

Uhud Savaşından Önce Hz. Peygamberin Müminlere Savaş Düzeni Vermesi

"Hani sen, mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah semî' ve âltmdir. O zaman içinizden iki zümre nerede ise bozuluyordu. Halbuki onların yardımcısı Allah'di. Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" (Al-i İmran, 121-122)

Bil ki Allah Teâlâ, "Eğer sabreder, sakınırsanız onlarin hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" buyurunca, bunun peşistra onlar sabredip ittikâ ettiklerinde, ilâhî nusret, yardım ve onlardan düşmanın zararlarını gidermedeki ve sabretmedikleri takdirde bunun aksini yapmadaki sünnetullahına delâlet eden hususu zikretmiş ve "Hanisen, mü'minlerisavaşa uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın..." buyurmuştur. Bu: "Onlar, Uhud gününde savaş için çok sayıda kimse idiler. Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet edince, hezimete uğradılar. Halbuki Bedir günü savaşa yetecek sayıda adamları yoktu ve savaşa hazırlıklı da değildiler. Fakat Resûlullah (s.a.s)'tn emrine itaat etlikleri için galip gelip düşmanlarına üstün oldular" demektir ki, bizim görüşümüzü te'kid eder. Burada bir başka izah da şudur: Uhud gününde mü'minlerin kırılmaları münafık Abdullah İbn Übeyy'in ordudan ayrılmasıyla vuku bulmuştur. Bu da münafıkları sırdaş edinmenin caiz olmayacağına delâlet eder. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [74]

Birinci Mesele

Âyetteki "Hanisen, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyruğu hakkında şu.üç izah yapılmıştır:

a) Âyetin takdiri, "erkenden ayrıldığın o vakti hatırla..." şeklindedir.

b) Ebû Müslim şöyle demiştir: "Bu ifâde, atıf vâvı ile, "(Bedir savaşında) karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda dögüşüyordu, diğeri ise kâfirdi..." (Ah imran, i3)âyetine atfedilmiştir. Yani Hak Teâlâ, şöyle demek istemiştir: "Allah'ın mü'minlere yardım ettiğini bilesiniz diye, Allah'ın az olan mü'minlere, sayısı çok kâfirlere karşt yardım etmesinde sizin için ibret alınacak pek çok şey vardır. Hz. Peygamber (s.a.s), mü'minleri savaşa uygun yerlere yerleştirmek için evinden erkenden çıkışında da onlar için böyle ibret vardır."

c) Bu ifâdenin âmili, lâfzıdır. Takdiri ise "Allah, onların yaptıklarım ve erkenden... çıktığın zamanı bilir" şeklindedir. [75]

Bunun Hangi Savaş Olduğunda Farklı Görüşler

Âlimler, bu günün hangi gün olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ekseri âlimler "Bu, Uhud günüdür" demişlerdir. İbn Abbas, Süddi, İbn İshâk, Esamm ve Ebu Müslim'in görüşü budur. Bunun, Bedir günü olduğu söylenmiştir ki,

bu Hasan el-Basrî'nin fikridir; Ahzâb (Hendek) günü olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da Mücahid ve Mukatil'in görüşüdür. Bu günün Uhud günü olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:

a) Siyer âlimlerinin ekserisi, bu âyetin Uhud savaşı hakkında nazil olduğunu öne sürmüşlerdir.

b) Hak Teâlâ bu âyetin hemen peşinden, "Andolsun ki Allah size, Bedtr'de yardım etmişti" (âm imren. 123) buyurmuştur ki, aşikâr olan, bu sözün önceki söze atfedilmesidir. Matufun, "matufun aleyh"ten başka olması gerekir. Bunun, Hendek günü olduğu görüşüne gelince, ashâb, Ahzâb gününde değil de Uhud gününde Hz. Muhammed'e muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, bu ifâdenin Uhud kıssası hakkında olması daha uygundur. Çünkü bu kıssanın zikredilmesinden maksat, Hak Teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve İttikâ ederseniz, onların Meleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (ÂM imran, im) âyetini izah etmektir. Böylece bu günün Uhud günü olduğu ortaya çıkmıştır.

c) Müslümanların kırılmaları ve düşmanların baskın çıkması, Ahzâb gününden ziyâde, Uhud gününde meydana gelmişti. Çünkü Uhud gününde onlar, sahabenin ileri gelenlerinden büyük bir topluluk öldürmüşlerdi. Ahzâb günündeyse böyle bir şey olmamıştır. Binaenaleyh âyeti Uhud gününe hamletmek daha evlâ olur. [76]

Uhud Savaşı Konusunda Hz. Peygamber’in İstişare Etmesi

Rivayet olunduğuna göre müşrikler çarşamba günü Uhud'da karargâh kurdular. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) ashabı ile istişare etti ve daha önce hiç çağırmadığı halde Abdullah İbn Übeyy'i çağırıp onunla da istişare etti. O ve çoğu ensar, "Ya Resûlullah Medine'de kal, onlara doğru çıkma. Biz şimdiye kadar hangi düşmana karşı çıktıksa, hezimete uğradık. Fakat hangi düşman üzerimize geldiyse, biz de onu hezimete uğrattık. Sen içimizde iken, ya nasıl olur? Binâenaleyh onları bırak, eğer orada durur iseler, kötü bir yerde durmuş olurlar. Yok eğer üzerimize gelirlerse erkeklerimiz onlarla yüz yüze harbeder, kadın ve çocuklarımız onlara taş atarlar. Eğer dönerler ise, umduklarını bulamadan pişman olarak geri dönmüş olurlar" dediler. Diğer bazıları da: "Bizi, şu köpeklere karşı çıkar da kendilerinden korktuğumuzu zannetmesinler" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): "Hüyamda, yanımda bir sığır kesildiğini gördüm ve bunu hayra yordum. Kılıcımın ucunda bir gedik gördüm ve bunu da bir hezimete yordum. Sanki sağlam bir zırha sokulduğumu gördüm. Bu zırhı da Medine diye yordum. Medine'de kalıp, onları kendi haline bırakmaya ne dersiniz?" buyurdu.

Bedir savaşına katılamayan ve Ubud'da Allah'ın kendilerine şehâdeti nasîb ettiği bir grup müslüman, "Bizi, düşmana karşı çıkar" dediler ve bu hususta sonuna kadar ısrar ettiler. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s)'de ümmeti hatırına zırhını giydi. O zırhını giyince, ısrar edenler pişman oldular ve "Biz ne kötü yaptık! Hz. Peygamber'e vahiy geldiği halde, Ona yol göstermeye kalktık" diye pişman oldular da, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Ya Resulallah, nasıl istiyorsan öyle yap" dediler. Hz. Peygamber de,' 'Ümmeti hatırına zırhını giyen bir peygambere, savaşmadan o zırhı çıkarmak yakışmaz" dedi. [77]

Hz. Peygamberin Askere Savaş Düzeni Vermesi

Cuma günü, namazdan sonra çıktı. Cumartesi sabah şevvalin ortasında Uhud'un Şi'b bölgesine ulaştılar. Piyade olarak yürüyordu. Ashabını savaş için saf haline getirdi. Safları o kadar düzgün yapıyordu ki ileri çıkan bir göğüs gördüğünde "geri çekil" diyordu. Uhud vadisinin bir tarafına kondu, kendinin ve askerinin sırtını Uhud dağına verdi. Abdullah İbn Cübeyr (r.a)'i okçulara kumandan yaparak, "Düşmanın arkamızdan saldırmaması için, bizi oklarınızla koruyun" dedi. Okçulara da, 'Burada sağlam durun, düşman sizi görünce dönecektir. Sakın dönenleri takip etmeyin ve buradan kesinlikle ayrılmayın" dedi.

Hz. Peygamber (s.a.s), Abdullah İbn Übeyy münafığının görüşüne muhalefet ettiği için bu, onun gücüne gitmiş ve "O, çocukların sözünü tuttu da benimkini tutmadı" demişti. Sonra kendi adamlarına da: "Muhammed, düşmanı ancak sizinle yenebilir. Ashabına, düşmanın kendilerini görünce hezimete uğrayacağını va'ad etti. Binâenaleyh onların düşmanlarını gördüğünüz zaman siz bozulunuz, onlar da bozulur ve peşinizden gelir. Böylece iş, Peygamberin dediğinin aksine olmuş olur" dedi. İki ordu karşılaşınca Abdullah ibn Übey, üçyüz arkadaşıyla kaçınca geriye yediyüz müslüman kaldı. Sonra Hak Tealâ onlara güç verdi, böylece onlar müşrikleri bozguna uğrattılar. [78]

Mü'minler Galip Gelince Okçuların Çoğunun Yerlerinden Ayrılmaları

Mü'min okçular, müşriklerin bozguna uğradığını görünce ve Allah Teâlâ onları böylece müjdelediği için bu hâdisenin Bedir gibi olacağını düşünerek, kaçanların peşine düştüler ve arzuladıkları şeyi Allah onlara gösterdikten sonra, Peygamberin emrine muhalefet ederek mevzilerini terkettiler. Böylece Allah Teâlâ, Peygambere bir daha muhalefet etmesinler ve Bedir günü elde ettikleri zaferin Allah'a ve Resûlullah'a itaat etmelerinin bereketiyle olduğunu ve Allah Teâlâ'nın onları düşmanla başbaşa bırakması halinde onlara mukavemet edemeyeceklerini bilsinler diye, bu gibi hareketlerden onları iyice koparmak istedi. Sırf müslümanların Hz. Peygamber'e muhalefetleri yüzünden Cenâb-ı Hak müşriklerin kalplerinden korkuyu alıverdi ve tekrar dönüp hücuma geçtiler. [79]

Müslüman Ordusunun Dağılması

Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s)'in etrafından dağıldılar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Hani siz, durmadan uzaklaşıyor ve hiç kimseye bakmıyordunuz. Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu" <âı-i imran, 153) buyurmuştur. O esnada Hz. Peygamber (s.a.s)'in yüzü yaralandı ve dişi kırıldı. Talha (r.a)'nın Hz. Peygamberi korurken kolu kesildi. Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında sadece Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Talha ve Hz. Sa'd (radyaltahu anhüm) kalmıştı. Asker arasında "Muhammed öldürüldü" sesleri yükseldi. Ensar'dan künyesi Ebû Süfyan olan birisi Ensara şöyle sesleniyordu: "Allah'ın Resulü işte, Allah'ın Resûtü işte.." Bunun üzerine muhacir ve Ensar ona doğru geldiler. Bu savaşta müslümanlarda yetmiş kişi şehid olmuş, pek çok kişi de yaralanmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s), "Kardeşini savunan müslümana Allah merhamet etsin" buyurdu ve bera­berindekilerle birlikte müşriklerin üzerine hücum etti. Onları, ölüler ve yaralılar verdirerek uzaklaştırdı." En iyisini Allah bilir. [80]

Bu Kıssadan Çıkan Ders

Bu kıssanın gayesi şudur: Kâfirler üçbin, müslümanlar ise bin, hatta daha az idiler. Sonra Abdullah İbn Übeyy üçyüz kadar adamıyla müslümanlardan ayrılınca, Hz. Peygamber (s.a.s) yediyüz kişiyle kaldı. Bundan dolayı Allah Teâlâ onlara yardım etti de kâfirleri hezimete uğrattılar. Sonra onlar Hz. Peygamber'in emrine muhalefet edip, ganimet elde etme arzusuna düşünce, durum aleyhlerine çevrildi de bozguna uğradılar ve olan oldu. Bütün bunlar, Hak Teâlâ'nın, "Eğer sabreder ve ittikâ ederseniz, onların hileleri size hiçbir surette zarar veremez" (âı-i imran, 120) buyruğu ile, düşmanla yüzyüze gelip ona karşı koyanın, Allah'ın kendisine yardım ettiği kimseler; düşmandan yüz çevirip kaçanın da, Allah'ın kendisinden yardımını kestiği kimseler olduğu hususunu te'kid eder. [81]

Dördüncü Mesele

Bir kimseyi bir yere yerleştirip ondurduğunda, denilir. kelimeleri de, konak­lama yeri anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Savaşa uygun yerler" ifâdesinin manası, "savaşma yerleri, savaşma mahalleri" elemektir. Araplar, ve kelimelerinin mekân manasında kullanılmaları hususunda sınırı geniş tutmuşlardır. HakTeâlâ'nın, "Hak ve doğruluk meclisinde..." (Kamw, 5$) ve "Sen makamından kalmadan Önce" (Nemi, 39) âyetleri de böyledir. Yani, "Sen, meclisinden ve hüküm yerinden kalkmadan önce..." demektir. Cenâb-ı Hak burada, şu iki sebepten dolayı, mekânı, yeri lafzıyla ifade etmek istemiştir.

a) Hz. Peygamber (s.a.s) onlara bulundukları yerde kalmalarını ve oradan hiç ayrılmamalarını emretmişti. Bir yerde oturan kimse, oradan ayrılmaz. Böylece Cenâb-ı Hak, onların orada kalmakta memur olduklarına ve kesinlikle oradan ayrılmayacak­larına dikkat çekmek için orasını diye isimlendirmiştir.

b) Savaşanlar bazan, düşmanla yüzyüze gelinceye kadar belirli mıntıkalarda bulunur; gerektiğinde de, savaşmak için oralardan kalkarlar. İşte Cenâb-ı Hak o yerleri, bu sebepten dolayı diye adlandırmıştır. [82]

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın "Hani sen, mü'minleri savaş için uygun yerlere yerleştirmek üzere, erkenden ailenden ayrılmıştın" buyru­ğudur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s) sabah erkenden Hz. Aişe'nin hanesinden ayrılmış ve yaya olarak Uhud'a kadar gitmiştir. Bu, Mücahİd ve Vakıdî'nin rivayetidir. Böylece bu nass, Hz. Aişe (r.anha)'nin (o sıralarda) Hz. Peygamber'in hanımı olduğuna delâlet etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak, "Temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlaradır" (Nûr, 26) buyurmuştur. Böylece bu nass, Hz. Aişe'nin her türlü çirkin fiillerden tertemiz ve uzak olduğuna delâlet eder. Bakmaz mısın? Hz. Nuh'un çocuğu kâfir olunca Cenâb-ı Hak, "O, senin ailenden değildir" [Nuh, 46) buyurmuştur. Lût (a.s)'un karısı da böyledir (TıMn, 10).

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Allah, herşeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Yani, "Allah sizin sözlerinizi hakkıyla duyan, sizin kalplerinizde sakladığınız şeyleri ve niyetlerinizi yine hakkıyla bilendir," Biz daha önce, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu harp konusunda ashabıyla müşavere ettiğini zikretmiştik. Ashabından bazıları O'na, "Medine'de kal!" bazıları da, Medine dışına çık" demişlerdi. Onların her bir kısmının böyle söylemelerinde birer maksatları var idi. Her bir görüşe de hem taraftar, hem de muhalif olanlar var idi. İşte bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "den onların dediklerini bihakkın işiten ve gizlediklerini de bihakkın bilenim" buyurdu.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [83]

Birinci Mesele

Hak Teâlâ'nın bu beyânında âmil olan kelimenin ne olduğu hususunda şu açıklamalar yapılmıştır:

a) Zeccâc, bunun âmilinin kelimesi olduğunu, mana­nın da, "Yerleştirmek işi o zamanda idi" şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Bunun âmilinin, O'nun sözünün olması..

c) Bu ifâdenin, sözünden bedel olması da caizdir. [84]

İkinci Mesele

Âyette bahsedilen iki taifeden maksat, Ensârdan olan iki kabiledir ki bunlar da, Hazreç'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Harise'dir. Abdullah İbn Ubey münafığı ordudan ayrılınca, bu iki grup da İbn Ubeyy'e tabi olmayı gönüllerinden geçirmişlerdi. Ama Cenâb-ı Hak onları korudu da, böylece onlar Resulullah'ın yanında kaldılar. Alimlerden bazıları şöyle demişlerdir: Allahu Teâlâ bu iki cemaatın kim olduğunu açıkça söylemeyip müphem bırakmış ve bunu gizli tutmuştur. Binaenaleyh bizim, Allah'ın saklı ve gizli tuttuğu şeyin perdesini kaldırmamız caiz olmaz. [85]

Cenâb-ı Allah'ın Günahkâr Kimseyi Himaye Etmesi Meselesi

kelimesi, korkmak ve çığlık atmak anlamlarına gelir. Buna göre şayet, "Bir şeye kastetmek, azmetmek demektir. Binâenaleyh, âyetin zahiri bu iki taifenin korkmaya ve savaşı bırakmaya azmettiklerine delâlet eder. Bu ise masiyettir. O halde daha nasıl bu iki cemaat hakkında "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" (tatman, 122)denilebilir?" denilirse, buna şöyle cevap verilir:

kelimesiyle bazan azmetmek, bazan düşünmek, bazan kişinin zihninden bazı şeyler geçirmek kastedilir; bazan ise bu kelimeyle, düşmanın gücüne, sayısının çokluğuna, teçhizatının mükemmel olduğuna delâlet eden bir mâna murad edilir. Çünkü, kendisinden böyle şeyler sadır olan kimsenin, kalbinin zayıflamasına sebebiyet veren şey kendisinden sadır olması sebebiyle, korkmayı ve feryâd etmeyi aklından geçirmiş olmakla vasfedilmesi doğru olur. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman içinizden iki zümre, neredeyse bozuluyordu" buyruğu onlardan herhangi bir masiyet ve günahın çıkmış olduğuna delâlet etmez. Hem, onlardan böyle bir masiyetln sudur ettiği farzedilse bile, bu masiyetin, O'nun, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dı" buyruğunun delaletiyle, büyük günahlardan değil de küçük günahlardan olduğu söylenebilir. Çünkü böyle bir şeye kastetmek, eğer büyük günahlardan olsaydı, Allah'ın onların yardımcısı olması söz konusu olmazdı.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Halbuki onların yardımcısı Allah'dtr" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır:4. [86]

Birinci Mesele

Abdullah İbn Mesud, bu tabiri "Allah onların yardımcısıdır" şeklinde okumuştur. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı "Mü'm/nterden Mtaft? vuruştuklannda..." (Hucurat, 9) buyurması gibidir. [87]

İkinci Mesele

Bu tabirin mânası hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Bundan murad, bu niyetin, onları Allah'ın dostluğundan çıkarmadığını beyân etmektir.

b) Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Allah Teâlâ, onların yardımcısı ve onların işlerinin idarecisidir. O halde daha nasıl onlara bu korku ve, Allah Teâlâ'ya tevekkül etmeme yakışabilir?

c) Burada, bu korku ve hezimete uğramanın vuku bulmadığına dikkat çekmek söz konusudur. Çünkü Allah Teâlâ, bu iki grubun da dostudur. Böylece, tevfiki ve ismetiyle onlara yardım etmiştir. Bundan maksat, Hak subhânehû'nun muvaffak kılması ve doğruya iletmesi olmasaydı, hiçkimsenin günahların karanlıklarından kurtulamayacağını beyân etmektir. Bu izahın doğruluğuna, O'nun, bu sözün hemen peşinden getirmiş olduğu, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" ifâdesi de delâlet etmektedir.

Buna göre şayet, "Bazı kimselerin, bu âyet nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Allah'a yemin olsun ki, Allah bize o ikigrubun dostu ve yardımcısı olduğunu haber vermişken, o iki gurubun kasdetmiş olduğu şeye bizim kastehnemiş olmamız bizi sevindirmedi?" dediğini rivayet etmelerinin manası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun mânası, Allahu Teâlâ'nın, onları övmesi, haklarında, kendisinin onların yardımcısı olduğunu söyleyen bir âyet indirmesi ve bu düşüncenin onları Allah'ın oostluğundan çıkarmamış olması sebebiyle onlar için meydana gelmiş olan şereften dolayı çok büyük bir sevinç ve neşe duymaktır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur, kelimesi babından bir masdardır. Bu kelime, bir kimse bir işi kendi üzerine almayıp, o hususta başkasının yeterliliğine itimad ettiği zaman söylenilen, falancaya bıraktı" tabirinden alınmadır. Âyet-i kerime, insanın, kendisine arız olan kötülük ve belâları, Allah'a tevekkül ederek savuşturmasının ve bu tevekkül ile feryadı, figânı yok etmesi gerektiğine bir işaret vardır. [88]

Bedirdeki Yardım Takva Sebebiyle Olmuştu

"Andolsun ki, siz daha zayıf olduğunuz halde Allah size "Bedir"de kati bir zafer verdi. Binâenaleyh Allah'tan ittikâ edinr tâ ki şükretmiş olasınız" (Âl-t İmran, 123).

Âyetin öncesi ile irtibatı hususunda iki izah vardır:

a) Allah Teâlâ, Uhud'dan bahsedince peşisıra Bedir savaşı kıssasını getirmiştir. Çünkü müslümanlar Bedir günü, alabildiğine fakir ve güçsüz idiler. Kâfirler ise, bunun aksine son derece güçlü ve kuvvetli idiler. Daha sonra Allah Teâlâ bu müslümanları, müşriklere galip kıldı ve bu, insanın maksad ve gayesine ancak Allah'a tevekkül ve O'nun yardımını dilemesiyle ulaşabileceğine delâlet eden en kuvvetli delillerden biri oldu. Bu hadiseyi zikretmenin maksadı, "Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (ân imran. 120) ve "Mü'minîer ancak Allah'a tevekkül etsin" (ân imran. 122) âyetlerini te'kid etmektir.

b) Allah Teâlâ bu iki cemaatin, nerede ise bozulmak üzere olduğundan bahsetti, daha sonra da, "Halbuki onların yardımcısı Allah'di. Mü'minîer ancak Allah'a tevekkül etsin" yani, "yardımcısı ve destekçisi Allah olan kimselere böyle dağılma, korku ve za'af nasıl uygun düşer!" buyurdu. Cenâb-ı Hak, bunu Bedir hadisesi ile te'kid etti. Çünkü müslümanlar, o zaman son derece güçsüz idiler. Allah Teâlâ onlara yardım ettiği için, gayelerine ulaşmış ve düşmanlarını ezmişlerdi. İşte burada da böyledir. Âyetin öncesi ile münâsebetinin izahı budur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: [89]

Bedr Kelimesi Hakkında

"Bedir" kelimesi hakkında şu görüşler vardır:

a) "Bedir", bu ismi taşıyan bir adamın sahip olduğu kuyunun ismidir. O kuyu, sahibinin adıyla adlandırılmıştır. Bu, Şa'bî'nin görüşüdür.

b) "Bu kelime, bir kuyunun adıdır. Bu, bir yerin, sahibinin ismi verilmeksizin başka bir isimle isimlendirilmesi gibidir." Vahidî ve hocalarının görüşü böyledir. Bunlar, Şa'bî'nin görüşünü kabul etmemişlerdir. Bedir, Mekke ile Medine arasında bulunan bir su (kuyu)dur. [90]

İkinci Mesele

kelimesi, "zelil"in çoğuludur. Vahidî şöyle demiştir: "Fa'tl vezni üzerinde bulunan kelimeler sıfat iseler, "zarif"

kelimesinin "zurefâ"; "kesir" kelimesinin "küserâ" ve "şerik" kelimesinin "şürekâ" vezninde cemî olması gibi, fu'alâ vezninde cemîlenirler. Fakat Araplar muzaaf (şeddeli) olan kelimeleri, fu'alâ vezninde cemîlemekten kaçınmışlardır. Çünkü onlar eğer, "kalîT'in cemisi olarak halîl"in cemisi olarak demiş olsalardı, aynı cinsten iki harf bir arada bulunmuş olurdu. Bundan dolayı fu'alâ kalıbını bırakıp "ef'ile" kalıbına dönmüşlerdir. Çünkü fa'îl vezninin cemilerinden birisi de "ef'ile"dir. Meselâ ve kelimelerinde olduğu gibi. Böylece Araplar, "zelil" kelimesini Âb1 şeklinde cemî yapmışlardır. Keşşaf sahibi, kelimesinin cem-i ktllet vezninde olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın da, onların zelil oluşlarının yanısıra saytca azlıklarına delâlet etmesi için bu vezni zikrettiğini söylemiştir. [91]

Üçüncü Mesele

Âyetteki "Siz daha zayıf olduğunuz halde..'' cümlesi "hai"dir. Müslümanlar şu sebeplerden dolayı zelil (zayıf) idiler:

a) Allah Teâlâ, "Halbuki şeref, kuvvet vegâlibiyyet Allah'ındır, peygamberindir mirilerindir" (Monâtikûn. a> buyurmuştur. Binâenaleyh burada bahsedilen zilletin, bu âyetin manasına ters düşmeyecek şekilde tefsir edilmesi gerekir. Bu da, kelimenin, "müstümanların sayılarının az olması, hallerinin zayıflığı, silah ve mallarının yetersizliği .caüşmana karşı koyacak gücü olmama" ile tefsir edilmesidir. Buna göre buradaki zilletin manası, düşmana karşı koyamamadır ki bunun zıddı izzettir. İzzet de, şeref, Mjvvet ve gâlibiyyet demektir. Müslümanların Bedir'de üçyüz küsur oldukları, sadece r>ir tek süvarilerinin bulunduğu, ekserisinin piyade olduğu ve çoğu kez bir grubun tek deve ile idare ettikleri; kâfirlerin ise ikibin kadar oldukları, çok silah ve mükemmel hazırlıklarının yanısıra yüz civarında süvarileri bulunduğu rivayet edilmiştir.

b) Belki de bundan murad, sayıları ve silahları az olduğu için, müslümanların, müşriklerin|inanç ve iddialarına göre zelil sayılmalarıdır. Bu husus, Cenâb-ı Hak, kâfirlerin "En şerefli ve kuvvetli olan, oradan en zelil olanı muhakkak çıkaracaktır" , s) dediklerini nakletmesi gibidir.

c) Sahabe Mekke'de, kâfirlerin bir güç ve servet içinde olduklarını görüyorlardı. Bu vakte kadar, kâfirler üzerinde bir hükümranlığın kurulduğu görülmemişti. Böylece, onların heybetleri müslümanların kalplerinde varlığını sürdürüyor, onların büyük ve kuvvetli sanılması, gönüllerinde yer ediyordu. Bu sebeple müslümanlar, onlardan korkuyor ve onlardan çekmiyorlardı.

Daha sonra Hak Teâlâ, "Resûlüyle sebat etme hususunda Allah'tan korkunuz"; "Umulur ki, takvanız ile, Allah'ın size nimet olarak vermiş olduğu yardıma şükretmiş olursunuz" buyurmuştur. Veyahut da "Cenâb-ı Hak size. kendisine şükredeceğiniz bir başka nimeti in'âm eder" şeklindedir. Böylece şükür in'amın sebebi olduğu için, Cenâb-ı Hak şükür kelimesini "in'âm etmek" kelimesi yerinde kullanmıştır. [92]

Üçbin Meleğin Yardıma Gelmesi

"O vakit sen mü'minlere, "İndirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetmez mi size?" diyordun"

(Âl-i İmran, 124).

Bu âyette birkaç mesele vardır: [93]

Birinci Mesele

Müfessirler, bu va'adin Bedir gününde mi, yoksa Uhud gününde mi meydana geldiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. edatının âmilinin izahı dâ, bu iki görüşe göre yapıl­maktadır. Biz bu va'adin Bedir gününde yapıldığını söylersek, ifâdesinin âmili, "Allah size zafer verdi" ifâdesi olur. Buna göre ifâdenin takdiri şöyledir: "Sizler zayıf olduğunuz halde, Allah size zafer verdiğinde sen mü'minlere... diyordun." Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylediğimizde, kelimesi, "Hani erkenden yola çıkmıştın..." sözünden ikinci bedel olmuş olur. [94]

Melek Gönderme Vaadi Uhud İçin Yapılmıştır

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki:

Birinci görüş, bu va'adin tahakkuk ettiği günün Uhud günü olduğunu söylemektedir. Bu, İbn Abbas, Kelbî, Vahidî Mukâtil ve Muhammed İbn İshâk'ın görüşüdür. Bu görüşün birkaç yönden delili vardır:

Birinci delil: Bedir gününde Hz. Peygamber'e, bin melek ile yardım olunmuştu. Allahu Teâlâ Enfâl sûresinde, "Hani siz, Rabb'inizden yardım istiyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size ard arda gelen bin melek ile yardım edeceğim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (EnMi, 9) buyurmuştur. O halde Bedir gününde üçbin ve beşbin meleğin indirilmesinden nasıl bahsedilebilir?

İkinci delil: Kâfirler Bedir günü bin veya bine yakın bir sayıda idiler. Müslümanlar ise, bunların üçde biri kadardı. Çünkü müslümanların sayısı, üçyüz küsur idi. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ Bedir günü bin melek indirdi. Böylece kâfirlerin sayısı, müslümanların sayısı hâriç, meleklerin sayısına denk olmuştu. İşte bu nedenle kâfirler bozguna uğradılar. Aynı şekilde Uhud gününde, müslümanların sayısı bin, kâfirlertnki ise üçbin idi. Bu günde de, Bedir'de olduğu gibi, müslümanlar kâfirlerin üçte biri kadardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ bu günde, kâfirlerin sayısı, müslümanlar hariç meleklerin sayısına denk olsun diye, üçbin melek indirmeyi va'adetti. Böylece bu husus, müslümanların, Bedir'de onları hezimete uğrattıkları gibi, Uhud'da da bozguna uğratabileceklerine bir delil olmuş oldu. Sonra bu üçbin melek, o gün müslümanların kalplerinin kuvveti artsın ve korkuları şilinsin diye beşbine çıkarılmıştır. Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylersek, bu mananın meydana geleceği malumdur.

Üçüncü delil: Allahu Teâlâ, "(Düşmanlar da) ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size alemetli beş bin melekle imdâd edecektir" (âı-i Imran, 125> buyurmuştur. Bundan murad, "Size düşmanlarınız ansızın geldiklerinde..." demektir, Düşmanların müslümanlara ansızın geldiği gün, Uhud günüdür. Ama Bedir gününde, düşmanları onlara gelmemiş, aksine onlar (müslümanlar) düşmanlarına gitmiştir. [95]

Uhud Savaşını Kabul Etmekteki Müşkil

Buna göre şayet, "Hak Teâlâ'nın, "İndirilen üçbin melekle Babb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi?" âyetinin Uhud günü hakkında olduğunu söylersek, sonra bu yardım da meydana gelmeyince, yalan söylenmiş olur" denilirse buna iki şekilde cevap verilir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın beşbin melek indirmesi, müslümanların ganimetler konusunda sabredip ittika etmelerine bağlanmıştır. Sonra birkısım müslümanlar da ganimetler hususunda sabr ve ittikâ etmeyip, aksine Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet etmişlerdir. Binaenaleyh, şart tahakkuk etmeyince, "meşrut" da bulunmaz.. Üçbin melek indirmesi hususuna gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) bunu, savaş için elverişli mahallere yerleştirdiği ve kendilerine, bu mahallerde katıp sebat etmelerini emrettiği mü'minlere va'adetmiştir. İşte bu da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in onlara, o mahallerde kalmaları şartıyla, bu va'adde bulunduğunu gösterir. Onlar bu şarta riayet etmeyince, haliyle meşrut da meydana gelmemiştir.

b) Biz, meleklerin inmediğini kabul etmiyoruz. Vakıdî'nin Mücâhid'den rivayet ettiğine göre o şöyle elemiştir: "Uhud günü melekler geldiler, ama savaşmadılar." Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in sancağı Mus'ab İbn Umeyr'e verdiği, Mus'ab şehid edilince onu, Mus'ab'ın suretinde olan bir meleğin aldığı, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in, ileri geç, ya Mus'ab dediği, bunun üzerine meleğin, "Ben Mus'ab değilim!" cevabını verdiği, böylece Hz. Peygamber (s.a.s)'in bunun, kendisine yardım eden bir melek olduğunu anladığı., rivayet edilmiştir. Yine Sa'd İbn Ebî Vakkas (r a) m şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O gün ben ok atıyordum; attığım oku bana, beyaz ve güzel yüzlü bir adam geri getiriyordu. Ben, onun kim olduğunu bilmiyordum. Bunun üzerine ben onun bir melek olduğunu zannettim, (anladım)" Bu hususun izahı hakkında söyleyeceğimiz şey, bundan ibarettir.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki, bu açıklamaya göre, âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebet vechi şudur: Allahu Teâlâ Uhud savaşını zikretmiş, daha sonra da, "Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur. Yani, tevekküllerinin, sayılarının ve teçhizatlarının çokluğuna değil, yalnız Allah'a olması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ, zelil bir halde iken, size Bedir'de zafer ihsan etmiştir. Tıpkı bunun gibi, Cenâb-ı Hak diğer yerlerde de, savaş meydanlarında da bu gibi şeylere kadirdir. Cenâb-ı Hak sözü daha sonra Uhud kıssasına getirerek, "O vakit sen müminlere, "indirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi size?" diyordun" buyurmuştur. [96]

Ekseriyete Göre, Melekler Bedir Günü Gelmiştir

İkinci görüş: Bu va'adin Bedir günü meydana gelmesidir ki, bu ekseri müfessirinin görüşüdür. Bu görüşte olanlar, görüşlerinin doğruluğu hususunda şu delilleri getirmişlerdir:

Birinci hüccet: Allah Teâlâ, "Andolsun ki siz daha zayıf olduğunuz halde, Allah size Bedir'de kafi bir zafer verdi" (âı-ı imran. 123), "O vakit sen mü'minlere, ... diyordun" (âıi imran, 124) ve şöyle şöyle buyurmuştur. Böylece bu ifâdelerin zahiri, Allahu Teâlâ'nın onlara, Hz. Peygamber (s.a.s)'in mü'minlere bu sözü söylediğinde yardım etmiş olmasını gerektirir ki bu da, Hz. Peygamber'in bu sözü Bedir gününde söylemiş olmasını gerektirir.

İkinci hüccet: Sayının ve teçhizatın azlığı Bedir gününde daha fazla söz konusudur. Bu günde, kalplerin takviye edilmesine daha çok ihtiyaç vardır. Binâenaleyh bu sözü, Bedir gününe hamletmek daha evlâ olur.

Üçüncü hüccet: Cenâb-ı Hakk'ın üçbin melek indireceğine dair va'adi, herhangi şarta bağlanmamış ofüp mutlaktır. Binaenaleyh, bunun meydana gelmiş olması gerekir. Bu ise ancak, Uhud değil, Bedir gününde meydana gelmiştir. Hiç kimse, neteklerin indiklerini, fakat savaşmadıklarını söyleyemez. Çünkü va'ad, üçbin melekle yardım etmek şeklinde idi. Ve, meleklerin sırf indirilmesiyle de yardım tahakkuk etmez; aksine meleklerin bizzat yardım etmesi, destek vermesi gerekir. Meleklerin yardımı ise, Uhud gününde değil. Bedir gününde olmuştur.

Sonra bu görüşte olanlar, birinci görüşte olanların delillerine cevap vermiş ve şöyle demişlerdir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e, Bedir günü bin melekle yardım edilmiştir'.' şeklindeki birinci delilinize iki bakımdan cevap verilir:

1 - Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabını bin melekle desteklemiş, sonra onlara ikibtn melek daha göndermiştir. Böylece meleklerin sayısı üçbin olmuştur. Sonra buna ikibin melek daha ilâve etmiş ve sayı beşbine ulaşmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) ashabına sanki, "Rabbinizin size bin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar da, "Evet, yeter" demiş. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s), "Rabb'inizin üçbin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar yine, "Evet, yeter" diye cevap vermişler. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, "Eğer sabreder ve m uttaki ferden olursanız, Rabb'iniz sizi beşbin melekle destekleyecek" demiştir. Bu, hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabına söylediği rivayet edilen şu söz gibidir:

"Cennet ehlinin dörtte biri olmanız sizi sevindirir mi?" Dediler ki: "Evet, sevindirir." Bunun üzerine, "Cennet ehlinin üçte biri olmanız sizi sevindirir mi?" buyurdu. Dediler ki, "Evet, sevindirir." Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Ben sizin, cennet ehlinin yansı olmanızı umuyorum" buyurdular."[97]

2- Bedir savaşına katılanlara, Enfâl sûresinde zikredildiği üzere, bin melek ile yardım edilmiştir. Sonra müslümanlara, bazı müşriklerin kalabalık bir sayıyla Kureyşlilere yardım etmek istediği haberi ulaşınca onlar bundan korkmuşlar ve, sayılarının azlığından dolayı bu onlara çok zor gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, mü'minlere, "Eğer kâürler Kureyşlilere yardımcı olarak gelirlerse, ben de size beşbin melekle yardım ederim" va'adinde bulunmuştu. Sonraysa, bu yardım Kureyş'e gelmemiş, aksine, Kureyş'in hezimete uğradığı haberi kendilerine ulaşınca da gerisin geriye dönmüşlerdi. Bundan dolayı da müslümanların, bine ilâve sayıdaki bir yardımla desteklenmesine gerek kalmamıştı.

"Kâfirler Bedir gününde bin kişiydiler, bunun için de Cenâb-ı Hak bin melek indirmişti. Uhud gününde ise üçbin kişi olduklarından, Cenâb-ı Hak üçbin melek indirmiştir" şeklindeki ikinci delilinize gelince, buna da şöyle cevap verilir: Bu güzel bir "takrîb"dir; deliller güzel sevkedilmiştir. Fakat bu, durumun böyle olmamasını gerektirmez. Bilakis Cenâb-ı Hak, iradesine göre, sayıyı ister artırır, isterse eksiltir.

"Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa..." (ân imran, 125) buyruğuna tutunmak olan üçüncü delile ise şöyle cevap verilir:

Müşrikler, Hz. Peygamber ve ashabının Kureyş kervanına saldırdığını duyduklarında, kalplerindeki kin ve kızgınlık artmış, toplanarak Hz. Peygamber ve (ordusunun) üzerine yürümeyi tasarlamışlardı. Sahabe bunu duyunca korkar, bunun üzerine de Cenâb-ı Hak onlara, şu haberi verir: "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa, Rabb 'iniz size beşbin melekle yardım edecektir.'' İşte bu iki görüşün ortaya konulmasında söylenilmiş olanların neticesi bundan ibarettir. Allah, kendi muradını en iyi bilendir. [98]

Gelen Meleklerin Adedi

Âlimler meleklerin sayısı hakkında ihtilâfa düşmüştür. Meleklerin sayısı hakkındaki görüşlerin tesbitini şöyle yapabiliriz: Âlimlerden bazıları, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya ilâve etmişler ve şöyle demişlerdir: Çünkü üçbin melekte yardım etmede bir şart söz konusu değildir. Beşbin melek ile yardım etme ise, sabretmeye, muttakî olmaya ve de, kâfirlerin ansızın mü'minlere gelmesine bağlanmıştır. Binâenaleyh, bunların başka başka olması gerekir. Bu görüş zayıftır. Çünkü beşbin melekle yardım etmenin bir şarta bağlanmış olmasından, onun cüz'ü ve kısmı olan üçbin melekle yardım etmenin de aynı şartla meşrut olması gerekmez. Bir kısım âlimler ise, eksik olan sayıyı fazla olan sayının içinde mütâlâa etmişlerdir.

Birinci ihtimâlin kabul edilmesi haline gelince: Eğer biz âyet-i kerimeyi Bedir kıssasına hamledersek, o takdirde meleklerin sayısı dokuzbin olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bin, üçbin ve beşbin sayılarını zikretmiştir ki, bunun toplamı dokuzbin eder. Eğer âyeti Uhud kıssasına hamledersek, bu takdirde burada bin sayısı zikredilmem iştir. Bilâkis bu kıssa hakkında üçbin ve beşbin sayıları zikredilmiştir ki, toplamı sekizbin eder.

İkinci ihtimalindi bu, eksik olan sayıyı fazla olan sayıya girdirmek idi,-kabul edilmesi haline gelince, bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Meleklerin sayısı beşbindir. Çünkü onlara bin melekle yardım va'adedilmiştir. Sonra ise buna diğer ikibtn ilâve edilmiş, böylece onlara üçbin melek ile yardımın va'adedilmiş olması gerekmişti. Sonra bu sayıya ikibin daha ilâve edildi, böylece de onlara beşbin melekle yardım edileceği va'adedilmiş oldu.

Biz âlimlerin birinin şöyle dediğini rivayet etmiştik: "Bedir'e katılan müsiümanlara Din melek ile yardım edilmiştir." Denildi ki, Kürz İbn Câbir el-Muharibî, müşriklere yardım etmeyi isteyince, bu müsiümanlara zor geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ıs.a.s) onlara, 'Müşriklere yardım gelmesi halinde, Rabb'fnizİn de stze üçbin ve beşbin melekle yardım etmesi yetmez mi stze?" demiştir. Sonraysa müşriklere yardım gelmemiştir. Aynen bunun gibi, binin üzerindeki melekler, müsiümanlara yardıma gelmemiştir. İşte bu açıklamalar, hepsi de muhtemel olan izahlardır. Allah, muradını en iyi bilendir. [99]

Meleklerin Fiilen Savaşıp Savaşmadıkları

Tefsir ve siyer âlimleri, Allah Teâlâ'nın, Bedir günü melekleri* indirdiği ve meleklerin kâfirlerle savaştığı hususunda icmâ etmişlerdir. İbn Abbas (r.a), "Melekler, Bedir gününden başka bir günde savaşmamışlardır. Bedir'in dışındaki savaşlarda ise, sadece sayı ve destekçi olarak bulunuyorlar; ne savaşıyorlar, ne de vuruşuyorlardı." demiştir. Bu görüş aynı zamanda, ekseri âlimlerin görüşüdür. Ebu Bekr el-Esamm ise, bu fikri şiddetle reddetmiş ve bunun aleyhine şu delilleri getirmiştir:

Birinci hüccet: Tek melek, bütün yeryüzünü helak edebilir. Meşhur olan şudur ki, Cebrail (a.s) kanadını Lût kavminin dört şehrinin altına sokmuş ve kanadı yedinci kat yer tabakasına kadar ulaşmış; sonra da onu göklere kaldırarak altını üstüne getirmiştir. Binâenaleyh Cebrail (a.s) Bedir gününde hazır bulunduysa, müslümanların kâfirlerle savaşmasına ne gerek var? Sonra, onun hazır bulunduğunu kabul etmemiz halinde, diğer melekleri göndermenin faydası ne ki?

İkinci hüccet: Kâfirlerin ileri gelenleri meşhur idiler. Yine, bu meşhur kâfirlerin her birinin karşısında da bilinen ve tanınan bir sahabe bulunmaktaydı. Durum böyle olunca, o kâfirlerin öldürülmesini kâfirlere isnad etmek imkânsız olur.

Üçüncü hüccet: Eğer melekler savaşmış olsalardı, onlar ya insanların onları gördüğü yerde bulunurlardı, veyahut da insanların görmediği yerde.. Eğer insanlar onları görmüşlerse, onları ya insan suretinde görmüşlerdir, veyahut da başka bir surette. Birinciyi kabul edersek, bu takdirde Hz. Peygamber'inordusundan müşahede edilen miktarın üçbin veya daha fazla olması gerekirdi ki, hiçkimse bunu söylememiştir. Birde Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu" (Enta\. 44) âyetinin aksine olmuş olur. Eğer müslümanlar o melekleri, insan suretinde görmemişlerse, o zaman o insanların kalplerine çok şiddetli bir korkunun düşmesi gerekirdi. Çünkü, meselâ cinni gören kimse çok korkar.. Bu husus ise, kesinlikle nakledilmemiştir.

İnsanların melekleri görmemiş olması durumunda kelamın takdiri şöyle olur:

"Melekler savaşıp, düşmanların başlarını koparıp, karınlarını deşip ve kâfirleri atlarından düşürdükleri zaman insanlar, bunu yapanlardan hiç kimseyi görmedikleri halde, bu fiillerin meydana geldiğini müşahede ediyorlardı. İşte bu gibi şeyler, en büyük mucizelerdendir. Bu durumda, böyle bir hali inkâr edenin inatçı bir kâfir olması gerekir. Böyle bir inkâr olmadığına göre, bu delilin yetersizliği de ortaya çıkar (yani insanların melekleri görmemiş olması ihtimali geçersiz olur.)

Dördüncü hüccet: İnen bu meleklerin, ya kesîf veyahut da latîf bir cisim oldukları söylenebilir. Birinci ihtimale göre onları herkesin görmüş olması ve, onları görmenin, başkalarını görmek gibi olması gerekir. Halbuki durumun hiç de böyle olmadığı bilinen bir gerçektir, Eğer onlar, mesela hava gibi latîf cisimler idiyseler, onlarda katılık, sertlik gibi özellikler bulunmaz; böylece onların atlara binmiş olmaları da imkânsız olmuş olur. Bütün bunlar ise, sizin de kabul ettiğiniz hususlardır.

Bil ki böyle bir şüphe, ancak Kur'ân'ı ve nübüvveti inkâr eden kimseye yakışır. Ama Kur'ân'ı ve peygamberliği kabul eden kimseye, böyle bir şey söylemesi hiç mi hiç yakışmaz. Kur'ân nassının bunu belirtmiş olması ve bu hususun, rivayet edilmiş olan haberlerde mütevâtir derecesine ulaşmış olması sebebiyle, Ebû Bekr el-Esamm'ın bunu inkâr etmemesi gerekirdi. Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş Uhud'dan döndüğünde meclislerinde başarılarını konuşuyor ve şöyle diyorlardı: "Biz Bedir gününde gördüğümüz alaca atları ve beyaz adamları Uhud'da görmedik.." Ortaya atılan bu şüpheyi Allah'ın kudretinin kemâliyle karşılaştırdığımızda, böyle bir şüpheye yer kalmaz, ortadan kaybolur. Çünkü Allah Teâlâ bütün mümkinâta kadir olduğu için, istediğini yapar, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu için, dilediği her şeye hükmeder. [100]

Meleklerin Mü’minlere Yaptıkları Yardımın Şekli

Alimler, meleklerin yardımının şekli hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları onların mü'minlerle birlikte savaştıklarını; bazıları da bu yardımın, onların kalplerine kuvvet vererek, onlara muzaffer olacaklarını bildirerek ve kâfirlerin kalplerine korku atarak olduğunu söylemişlerdir. Yardım hususunda açık o(an husus şudur ki, melekler, kendilerine ihtiyaç hissedildiğinde savaşta bizzat orduya katılmışlardır. Savaşta bizzat orduya katılmalarına ihtiyaç kalmaması ve mü'minlerin kalplerini güçlendirmek için orada bulunmalarının yeterli olacağını söylemek de caizdir. Müfessirlerden pekçoğu meleklerin Bedir'de savaştıklarını; diğer savaşlardaysa savaşmadıklarını iddia etmişlerdir. [101]

Beşinci Mesele

"Yetmez mi size..?" buyruğu hakkındadır. "Kifâye" rnasdarının manası, ihtiyacı gidermek ve işi yerine getirmek demektir. Birisi, bir başkasının ihtiyacını giderdi­ğinde "Ona, o şu işte yetti" denilir. "İmdad" masdarının manası, bir seyi peyderpey vermektir. Mufaddal, bu imdadın, takviye ve yardım şeklinde olması halinde denildiğini; ek yardım şeklinde olması halinde de denildiğini ve, Hak Teâlâ'nın, "denizde ona yardım eder.." (Lokman. 271 buyruğunda da böyle olduğunu söylemiştir. [102]

Altıncı Mesele

İbn Amir kelimesini, teksir ve mübalağa sigasıyla, zâ harfini şeddeli ve fethalı olmak üzere, şeklinde okumuştur. Diğer kıraat imamları ise. zâ harfinin fethasıyla . desız olarak şeklinde okumuşlardır ki, bunlar iki kullanıştır.[103]

Yedinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: Kalplerini kuvvetlendirmek, onları sebata teşvik edip azimlendirmek ve Allah'ın yardı­mına güvenlerini artırmak için. meleklerin ineceği va'adi ce yapılmıştır. "Size yetmez mi?' ifâdesinin mânası. "Onlara, üçbin melekle yapılan yardımın yetmeyeceği zannını reddetmek olup istifhâm-ı inkarîdir. yani yeteceğini ifâde etmektir " Azlıkları, zayıflıkları ve düşmanlarının sayısının çoklukları sebebiyle, onların zaferden ümidi kesmiş kimseler gibi olduklarını ihsas ve buna işaret I olumsuzluğu tekid eden j) edâtıyla beraber gelmiştir. [104]

Elbette sizsabreder, ittiko ederseniz, onlar da ansızın üstünüze gelecek oiurLırsj. Rabbiniz size nişanlı besbin melekle yardım edecektir (Al-ı liman 12)

Âyette birkaç mesele vardır: [105]

Birinci Mesele

kelimesi, edatımdan sonra gelen ifâde için olumluluk ifâde eder. Yanı mâna şudur: 'Bilâkis, bu yardım size yetecektir." Böylece bu kelime, mutlaka yeteceğini göster­miştir. Cenâb-ı Hak sonra, "Siz sabreder, ittika ederseniz, onlarda ansızın üstünüze gelecek olurlarsa..." buyurmuştur. Yani, "Eğer müşrikler, ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size, bundan daha fazla sayıdaki meleklerle yardım eder. Bu da beşbin melektir." Buna göre beşbin meleğin gelmesi, üç şartın tahakkuk etmesine bağlanmıştır: Sabır, takva ve kâfirlerin ansızın bastırıvermesi... Bu şartlar bulunmadığı için, meşrut da bulunmamıştır. [106]

İkinci Mesele

kelimesi, tencere kaynadığında Arapların söylemiş olduğu "Tencere kaynadı" tabirinden alınma bir masdardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Nihayet emrimiz gelip de finn kaynadığı zaman./' (Hûd, 40) buyurmuştur. Bu kelimenin, tencere kaynarken suyun kabarmaya başladığı ilk yere denildiği de söylenmiştir. Sonraysa Araplar bu lâfzı, istiare yoluyla, sürat ve hız anlamında kullanmıştır. Nitekim "Falanca geldi ve süratle geri döndü" denilir. Fıkıh usûlcülerinin, "Emir, fevr veya terahî içindir" (Emir derhal veya gecikmeli olarak yapmayı ifâde eder) sözleri bu kabildendir. Bunun ifâde etmek istediği mana, "Düşmanın gelişinin hızlılığını, isteğini ve süratini" ifâde etmektir. [107]

“Alâmetli” (Nişanlı) Tabirinin Manası

İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsim, vâv harfinin kesresi ile, kelimeyi şeklinde, yani "kendilerini husûsî bir takım alametlerle alametlendirmiş oldukları halde" mana­sında okumuşlardır. Rivayetlerin çoğu, o meleklerin atlarını bir takım nişanlarla ala-metlendirdiklerini ifâde eder. Diğer kıraat imamları ise, bu kelimeyi, vâv'ın fethası ile şeklinde, yani "Allah veya kendileri tarafından alâmetlendirilmiş olarak" manasında okumuşlardır. Buna göre, bu kelimenin ifâde ettiği "tesvîm" (alâmetlendirme)den ne murad edildiği hususunda şu iki görüş vardır:

a) kelimesi, "bir şeyi başkalarından ayıran ve tanınmasını temin eden alâ­met" manasınadır. Bunun tefsiri, (Ah iman. 14> âyetinin tefsirinde geçmişti. Bu alâmet, düşmanla karşılaşıldığında süvarinin tanınmasını sağlayan şey­lerdir. Nitekim hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s)'in Bedir günü "Kendinizi alâmettendttinlz. Çünkü melekler de kendilerini alâmetiendirdiler" dediği yer almıştır. İbn Abbas (r.a), "Melekler, kendilerini sarı sarıklar sararak alâmetlendirmişler ve atlarını da nişan lam ıslardı. Onlar, alın ve kuyruklarına beyaz yünler takılmış alaca atlar üzerinde idiler " demiştir. Hz. Hamza İbn Abdulmuttalib (r.a)'in, deve kuşu tüyü takarak; Hz. Ali (r.a)'nin beyaz yün takarak; Hz. Zübeyr (a.s)'in sarı sarık sararak; Ebu Bücane (r.a)'nin kırmızı sarık sararak kendilerini alâmetlendirdikleri rivayet edilmiştir.

b) Bu kelime, "salıverilmiş" manasınadır ve Arapların otlağa salıverilmiş develer tçin kullandıkları "Deveyi saldım" tabirinden alınmıştır. Bu fiilin "tef'îl" babında denilir. Bu tıpkı senin ve demen gibidir. Bu kelimeyi vâvın kesresi ile "müsevvimîn" şeklinde okuyanlara göre manası, "melekler, kâfirleri öldürmek ve esir etmek için, atlarını onların üzerine salıverdiler" şeklinde olur. "Müsevvemin" diye okuyanlara göre ise mana, "Hayvanların otları ve bitkileri helak etmesi gibi, Allah Teâlâ da müşrikleri helak etsinler diye, melekleri onların üzerine salmıştır" şeklinde olur. [108]

Bu Yardımın Müminleri Müjdelemek İçin Yapılması

"Allah bu (yardımı), ancak size bir müjde olsun ve kalpleriniz onunla yatışsın diye yaptı. Nusret ancak aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır. (Bir de bunu)kâfirlerin Heri gelenlerini kessin, yahut onlan tepesi aşağı getirip de emellerine kavuşmayantar olarak gerisin geri dönsünler diye (yaptı)" (Âl-i İmran, 126-127).

Bu âyetteki (Bunu., yaptı) ifâdesindeki zamir masdara râcîdir. Hak Teâlâ sanki, "Allah bu yardım ve desteği, ancak muzaffer olacağınıza bir müjde yaptı" buyurmaktadır. Bir önceki âyetteki (size yardım edecek) buyruğu bu yardıma delâlet etmektedir ve yardım bu âyette zamirle ifade edilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ ' (Kesilirken) üzerlerine Allah 'm ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu bir Ûsktır" (Enam. 121) buyurmuştur. Bu, "Onu yemek bir fısktır" manasına gelir. Buna, "yemeyin" fiili delâlet etmektedir ve bundan dolayı zamirle ifâde edilmiştir. Zeccâc, "Bu âyet, "Allah, bu yardımı ancak size bir müjde olsun diye zikretmiştir" manasın-dadır" demiştir. "Büşrâ" kelimesi, masdarından bir isimdir. Bu kelimenin izahı (Bakara. 85) âyetinin tefsirinde geçmişti. [109]

Fiilin İsme Atfedilmesinin İzahı

Allahu Teâlâ daha sonra, "ve Kalpleriniz onunla yatışsın dîye.." buyurmuştur. Bununla ilgili bir soru vardır, o da şudur: Âyetteki kelimesi fiil, kelimesi ise isimdir. Fiilin isme atfedilmesi güzel kabul edilmez. Binâenaleyh ya ''ancak size bir müjde ve itminan olsun diye.,.", veyahut da "ancak sizi müjdelemek ve kalpleriniz itminan bulmak için..." şeklinde olmast gerekirdi. Öyle ise hiçin bunlar bırakılmış ve fiilin isme atfedilmesi yoluna başvurulmuştur? Buna iki şekilde cevap verilir:

1- "İmdâd" kelimesinin zikredilmesinde iki gaye bulunmakta olup bunlardan birisi, arzu edilme bakımından diğerinden daha kuvvetlidir. Bu gayelerin birincisi, mü'minlerin kalbine neşe vermek, onları neşelendirmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "ancak bir müjde olsun diye" buyruğu ile murad edilen budur. İkincisi ise, Allah'ın yardım ve muzafferiyetinin onlarla beraber olduğu, bu sebeple de savaştan korkmamaları hususunda bir itminan ve güven meydana gelmesidir. Esas maksad da, işte budur. İşte, arzu edilme bakımından bu iki durum arasında bir farklılığın bulunduğuna dikkat çekmek için Cenâb-ı Hak bu iki ifâdeyi ayrı ayrı zikretmiştir. Binaenaleyh bunun bir müjde olması, arzu edilen bir şeydir; ama daha güçlü olarak arzu edilen ise, bu itmi'nân ve güvenin meydana gelmesidir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, illet bildiren lâm harfini itmi'nân fiilinin başına getirerek, "ve., yatışsın, güven bulsun di­ye,." buyurmuştur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, ' 'Hem onlara binmeniz için, hem zînet için de atları, katıdan, merkepleri yarattı" (Nam. 8) buyruğudur. Esas maksat binmek olduğu için, illet bildiren lâm harfi, "binmek'' fiilinin başına getirilmiştir. İşte, burada da böyledir.

2- Cevap sadedinde bazıları şöyle demiştir: Buradaki vâv harfi zaiddir. Kelamın takdiri ise, "Allah bunu ancak, kalpleriniz onunla yatışsın diye size bir müjde yapmıştır" şeklindedir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Nusret ancak Allah'ın yanındadır" buyurmuştur. Bundan maksat, mü'minierin tevekküllerinin meleklere değil ancak Allah'a olması gerektiğidir. Bu, kulun imanının ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'l-esbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle ereceğine dikkat çekmektedir. Allah'ın, "Aziz ve hakîm olan" tavsifine gelince, "azîz" kelimesi O'nun kudretinin kemâline; "hakîm" kelimesi ise O'nun ilminin kemâline işaret etmektedir. Binâenaleyh kulların ihtiyaçları Hak Teâlâ'ya gizli kalmaz ve O, kulların dualarına icabette acze düşmez. İşte muzafferiyet ancak böyle olan bir zat'ın rahmetinden; yardım da ancak böyle olan bir varlığın lütf-u kereminden beklenebilir. Hak Teâta daha sonra "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin..." buyurmuştur. Bu ifâdenin başındaki lâm harf-i cerri, "Nusret ancak, aziz ve hakim olan Allah'ın yanındadır" cümlesine mütealliktir. Buna göre manası, "Allah Teâlâ'nın size, melekleri imdada göndererek yardım etmesinden maksadı, o mü'minlerin kâfirlerden bir gmbu kesmeleri, yani onları vurup öldürmeleridir. Yine bu lâm harf-i ceninin, ifâdesine ma'tuf olduğu da söylenmiştir. Fakat bu ifâde, başında atıf vâvı olmaksızın getirilmiştir. Çünkü cümlenin kısımları birbirine yakın olduğu zaman atıf harfinin düşürülmesi caizdir. Bu, efendinin hizmetkârına, atıf harfini hazfederek, "Sana, benim hizmetimi görmen, bana yardım etmen ve hizmetimi yerine getirmen için ikramda bulundum" demesi gibidir. Çünkü bu cümlenin kısımları birbirine yakın oldukları için atıf harfi düşmüştür. İşte burada da böyledir. Âyetteki kelimesi, bir taife ve cemaat manasınadır. Burada "vasat" (orta) kelimesinin değil de "taraf" kelimesinin getirilmesi yerinde olmuştur. Zira.birşeyin ortasına ancak onun bir tarafından aldıktan sonra ulaşılabilir. Bu, "Kâfirlerden size yakın olanlarla muharebe ed/n" (Tevbe, 123) ve "Görmediler mi kt biz yeryüzüne yönelerek onu etrafından eksiltiyoruz" (Ra'd,4i) âyetlerine uygundur.

Sonra Cenâb-ı Allah "yahut onian tepesi aşağı getirir" buyurmuştur, kelimesi Arapça'da birşeyi yüz üstü yere vurmaktır. Meselâ "Onu, yüz üstü yere vurdum, o da yüz üstü yere çakıldı" denilir. Kelimenin izahı budur, sonra ileride yine izah edilecektir. Bundan murad, rezil rüsvay etmek, helak itmek, lanetlemek, hezimete uğratmak, kızmak ve zelil kılmaktır. İşte bu kelimenin tefsiri hakkında müfessirler, bunları zikretmişlerdir.

Âyetteki "emellerine kavuşamayanlar" kelimesine gelince, keli­mesi, mahrumiyet manasınadır. Bu kelime ile "ye's" arasındaki fark şudur: Haybet, ancak birşey umulduğunda meydana gelir. Ye's ise, bazan birşeyin olmasını umduktan önce, bazan da sonra olur. Bu sebeple "ye's"in zıddı, recâ (ümit), haybet'in zıddı ise "zafer" (elde etme)dir. Allah en iyisini bilir. [110]

'İşten hiçbirşey sana ait değildir. (Allah) ister onların tevbesini kabul eder, ister onları azaplandmr. Çünkü onlar zâlimdirler" (Âl-I Imran. 128). [111]

Âli İmran 128. Âyetinin Nüzul Sebebi Hakkında Rivayetler

Bu âyetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bu âyetin sebeb-i nüzulüne dair iki görüş vardır:

a) Meşhur olan görüşe göre, bu âyet-i kerime Uhud kıssası hakkında nazil olmuştur. Bu görüşte olanlar üç değişik izah üzere ihtilaf etmişlerdir:

1- Hz. Peygamber (s.a.s), kâfirlere beddua etmek isteyince bu âyet nazil olmuştur. Bunu söyleyenler de üç ihtimal zikretmişlerdir:

Birincisi: Rivayete göre Utbe İbn Ebî Vakkas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in başını yardı ve dişini kırdı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s)'in yüzünden kanlar akmaya başladı. Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim (r.a) ise, bir taraftan Hz. Peygamber'in yüzündeki kanları yıkarken, bir taraftan da, "Kendilerini yaratıcılarına inanmaya çağıran peygamberlerinin yüzünü kanlara boyayan bir kavim nasıl iflah olur!" diyordu. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) o kâfirlere beddua etmek isteyince, bu âyet nazil oldu.

İkincisi: Salim İbn Abdullah'ın babası İbn Ömer (ra.)'den rivayet ettiğine göre, Hz. Muhammed {s.a.s), müşrik topluluklara lanet ederek şöyle demiştir: "Allah'ım Ebu Süfyan'a lanet et; Hars İbn Hişam'a lanet et; Safvan İbn Ümeyye'ye lanet et!" İşte bunun üzerine, o âyet nazil olmuştur. Âyetteki "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğunun de gösterdiği gibi, Cenâb-ı Hak bu kimselerin tevbesini kabul etmiş ve bunlar çok güzel müslümanlar olmuşlardır.

Üçüncüsü: Bu âyet, Hz. Hamza İbn Abdulmuttalib (r.a) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), savaş meydanında Hz. Hamza'nın cesedini ve ona müşriklerin yaptığı işkenceleri görünce, "Yemin ederim ki ben de onlardan otuz kişiye işkence yapacağım" demişti ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Kaffâl (r.h) şöyle demiştir: "Bütün bunlar Uhud savaşında olmuştur. Binaenaleyh âyet, hepsi hakkında birden nazil olmuş olup, bütün ihtimallere hamletmek imkansız değildir."

2- Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhaletet eden ve mevzilerini terkeden müslüman okçulara lanet etmek istemesi sebebiyle nazil olmuştur. Böylece Hak Teâlâ, onu bundan menetmiştir. Bu, İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilmiş olan görüştür.

3- Hz. Peygamber (s.a.s), emrine muhalefet eden, bozguna sebep olan ve kendilerine beddua ettiği müslümanlar için istiğfar dilemek istedi de bu âyet nazil oldu. İşte bütün bu ihtimal ve izahlar, "Bu âyet, Utıud kıssası hakkında nazil olmuştur" şeklindeki görüşümüze dayanmaktadır.

b) "Âyet-i kerime başka bir hâdise hakkında nazil olmuştur, o da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s), ashabının seçkinlerinden bir topluluğu, Kur'an öğretmeleri için Bi'r-i Ma'ûne halkına göndermişti. Âmir İbn Tufeyl, askerleriyle birlikte onların üzerine gitti ve onları yakalayıp öldürdü. Hz. Peygamber {s.a.s) buna çok üzüldü ve kâfirlere *irk gün beddua etti. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur." Bu, Mukâtil'in görüşü olup, uzak bir ihtimaldir. Çünkü ekseri âlimler, bu âyet-i kerimenin Uhud kıssası hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Sözün gelişi de buna deiâlet eder. Burada sözün başı ve sonuyla ilgisi olmayan bir kıssa anlatmak uygun değildir. [112]

Hz. peygamber'in İsmeti Hakkındaki Şüpheye Cevap

Bu âyetin zahiri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yapma durumunda olduğu bir iş hakkında gelmiş olduğuna delâlet etmektedir. Böylece bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'i o davra- nıştan menetmek gibi olmuştur. Bu durumda ortaya şöyle bir müşkil çıkmaktadır: E