HOME

FAHRUDDİN ER-RÂZİ TEFSİRİ

ÂLİ İMRÂN SURESİ
AYETLER: 1-41

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

"Bu sûre Medenî bir sûredir. Ayet sayısı ıkiyüz olup, Enfâl sûresinden sonra nazil olmuştur."

Elif, Lâm, Mim. Allah o Allah'dır ki O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Hay ve Kayyûmdur"

(Âli İmrân, 1-2).

ifâdesinin tefsiri, Bakara sûresinde geçti. Bununla ilgili bazı mesele­ler vardır: [1]

Elif lim Mîm ile ilgili Kıraat Vecihleri

Âsimin râvisi Ebû Bekr, buradaki mîm harfini sükûn ile, lafzının hemzesini de fetha ile okumuştur.

Diğer kıraat imamları ise, mim'i fetha ile okuyarak, lafzına vasletmişlerdir.

Âsim, şu iki sebepten dolayı o şekilde okumuştur:

a) Vakfa niyet edip, sonra da yeni başlamış olduğu için, hemzeyi açıkça gösterip okumak.

b) Vasi elifini kat' ederek okuyanların lehçesine göre olması, yani vasi elifini vasletmeyenlere göre okunmuş olmasıdır.

ile "lafza-i celâl" arasını fasledip hemzeyi izhar ederek okuyanlar ise, ululamak ve tazim etmek için böyle okumuşlardır.

Mîm harfini mansub okumanın iki türlü izahı vardır:

1- Birincisi Ferrâ'nın görüşüdür ki bunu Basralılardan pek çok kimse de tercih etmiştir. Bu görüşe göre harf isimlerinin sonu sükûndur. Sen; ty j tiyt (bir, iki, üç) dediğin gibi, "elif, lâm, mim" dersin. Bu takdire göre,

lafzı ile yeni başlanıyor olması gerekir. Biz "Allah" lafzı ile başladığımızda, hemzesini harekeli olarak okuruz. Fakat bu imamlar, hafiflik ve kolaylık olsun diye hemzeyi düşürmüşler ve hemzenin harekesini, ^ 'in mîm'i ile başla­masından dolayı, hemze varmış gibi olsun diye mîm'e vermişlerdir.

Buna göre şayet, "Eğer maksad bu iki kelimeyi birbirinden ayırmak ise, hemzeyi düşürmek imkânsız olur. Eğer maksad, bu iki kelimeyi birbirine vasletmek ise, harekeli olarak hemzenin kalması imkânsız oiur. Hemzenin durması imkânsız olunca, harekesi de, harekesinin mîm'e verilmesi de imkânsız olur?" denirse, biz deriz ki: Bunun yazıda düşmesi, fakat mânâca kalması ve mânâca bulunduğuna delâlet etmesi için harekesinin bırakılmış olması niçin caiz olmasın? Ferra'nın görüşünün izahı budur.

2- İkincisi Sîbeveyh'in görüşüdür. Buna göre, mîm'in harekelenmesinin sebebi, iki sakin harfin yan yana gelmiş olmasıdır. Âlimlerden çoğu bu görüşü kabul etmemişlerdir. Burada bir incelik vardır, fakat bunu özetlemek bile uzun sürer.

Ben diyorum ki: Bu hususta iki bahis vardır:

a) Harekenin kendisinin sebebi.

b) O harekenin fetha oluşu meselesi.

Birinci bahis, şu mukaddimelere dayanır:

Birinci mukaddime: İki sakin harf yan yana geldiğinde, onlardan birincisi med ve lîn harflerinden olursa, ona hareke vermek gerekmez. Çünkü bu iki sakin ve^benzeri harfleri telaffuz etmek kolaydır. Mesela, senin, ^jt\ '-İ* demen gibi... Fakat böyle olmazsa, birinci harfi harekelemek gerekir. Çünkü bu gibi iki sakini telaffuz etmek kolay olmaz. Zira telaffuz ancak hareke ile olur.

İkinci mukaddime: Sibeveyh'e göre, harf-i tarif sadece sakin olan lâm

harfidir. Sakin harf ile bir kelimeye başlamak mümkün olmaz. Bundan dolayı Araplar, harf-i tarif olan sakin lamın basma bir hemze getirip, lâm'ı telaffuz edebilmek için o hemzeye hareke vermişlerdir. Buna göre, harf-i tarif lâm'ından önce Araplar, harekeli başka bir harf bulurlarsa, o zaman sakin lâm'ı onunla okuma imkânı bulmuş olurlar. Eğer lâm'dan önce, sakin bir harf bulurlarsa, o sakini harekeleyerek, lâm'ı böylece okuyabilirler. Bu takdire göre hemze-i vasl'a ihtiyaçları kalmaz. Çünkü hemze-i vasl'a, lâm'ı okumak için ihtiyaç duyulur. Kendisi ile fâm harfinin telaffuzu mümkün olan harekeli bir harf bulunduğu zaman, hemze hem şeklen, hem manaca; hem hakîkaten, hem de hükmen hazfedilir.

Durum böyle olunca, varlığına hükmen delâlet etsin diye hemzenin harekesinin mim'e verildiği söylenemez. Çünkü buna, varlığına bir hükmün ve bir eserin taalluk ettiği yerlerde başvurulur. Fakat biz, durumun böyle olmadığını açıkladık. Böylece o hemzenin zâtı ve eseri ile tamamen düştüğünü anlamış oluruz. Binâenaleyh Ferrâ'rnn görüşü bâtıl olmuş olur.

Üçüncü mukaddime: Harf isimlerinin sonları sakindir ve bu hususta ittifak vardır.

Bu mukaddimeleri iyice anladığın zaman, biz deriz ki: Bizim ^«Jl sözü-müzdeki "mîm" sakindir. *İJl deyişimizdeki lam-ı tarif de sakindir. Böylece iki sakin bir araya gelmiş oldu. Binâenaleyh mîmi harekelemek ve hemzenin de hem şeklen hem de hükmen düşmesi gerekirdi. Sibeveyh in görüşü bu izaha göre sahih, Ferra'nın görüşü ise bâtıldır.

İkinci bahis: Birisi şöyle diyebilir: "Sakin harf, harekelendiği zaman kesre ile harekelenir. O halde burada niçin fetha ile harekelenmiştir?"

Zeccâc buna şöyle cevap verir: "Burada kesre uygun düşmemektedir. Çünkü (jı deki ^ kelimesinin, son mîm'inden önce yâ harfi bulunmaktadır. Eğer bu son mîm kesre ile harekelense, yâ harfi ile birlikte kesre de bulunmuş olur ki bu dile ağır gelir. Binâenaleyh kesre bırakılmış, fetha tercih edilmiştir."

Ebu Ali el-Fârisî, Zeccâc'ın bu görüşünü tenkid ederek şöyle der: "Bu, bizim J?r (Evet) dememiz ile bozulur. Çünkü bu sözümüzde râ harfi, kendisinden önce sakin yâ bulunduğu halde kesrelidir."

Bence bu tenkid zayıftır. Zira kesre, biraz ağırca bir harekedir, yâ harfi de onun kızkardeşidir. Bunlar bir araya geldiklerinde kesrenin ağırlığı artar. Sonra bundan, "Allah" lafzındaki son derece hafif olan elifi telaffuz etmeye geçilir. Böylece de dil, harekelerin en ağırından en hafifine geçmiş olur ki, bir anda iki zıddan birinden diğerine geçmek, lisana zor gelir. Fakat mîm harfini fetha ile harekelediğimizde, lisân mîm'in fethasından, "Allah" lafzının hemzesine geçmiş olur ki bu kolaydır. İşte Sibeveyh'in görüşünün açıklaması bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir. [2]

Sûrenin Nüzul Sebebi

Bu sûrenin sebeb-i nüzulü hakkında şu iki rivayet ileri sürülmüştür:

Birinci görüş: Bu, Mukâtil b. Süleyman'ın görüşüdür. Ona göre, bu sürenin başındaki bazı âyetler

yahudîler hakkında nazil olmuştur. Biz, bu hususu (Bakara, 1-2.) âyetinin tefsirinde zikretmiştik.

İkinci görüş: "Bu sûrenin başından, mübâhele âyetine (Âi-ümran.ei) kadar olan kısım hristiyanlar hakkındadır." Bu Muhammed b. İshflk'ın görüşüdür. O şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e, Necran'dan binitli yetmiş kişilik bir heyet geldi. İçlerinden ondördü onların eşrafından idi. Bu ondört kişinin üçü de kavmin iteri gelenlerinden idi. Bunlardan birisi başkanları idi ve adı da Abdu'l-Mesîh idi. İkincisi danışmanları ve en ileri görüşlü olanları idi. Ona "Seyyid" (Efendi) diyorlardı ve adı el-Eyhem idi. Üçüncüsü de, âlimleri, piskoposları ve müderrisleri idi ki adı Ebu Harise İbn Alkame idi. O, Benû Bekir İbn Vâil kabilesinden idi. Hristiyanlıktaki eğitim ve öğretimi, hristiyantığa yaptığı hizmetleri, çalışmaları sebebi ile ve ilmi ile meşhur olduğu için, ona Rum hükümdarları tarafından izzet ve ikramlara mazhar kılınarak, kendisine birçok mallar verilmiş ve idaresine birçok kiliseler bağlanmıştı. Necran'dan gelirken bir katıra binmiş, onun yularını da kardeşi Kürz b. Alkame çekmiştir. Ebu Hârise'nin katırı yürürken birden tökezler. Kardeşi Kürz, Hz. Peygamber (s.a.s)'i kastederek, "O uzaktaki helak olsun" deyince, Ebu Harise, "Aksine senin anan helak olsun" dedi. Bunun üzerine Kürz, "Niçin ey kardeşim?" deyince, o cevaben, "vallahi o bizim beklemekte olduğumuz peygamberdir" der. Kürz de, "Bunu bildiğin halde, ona inanmana mâni olan nedir?" der. Ebu Harise, "Şu krallar bize çok mallar verip, izzet-ü ikramda bulundular. Eğer biz Muhammedi tasdik edecek olursak, onlar bütün verdiklerini geri alırlar" dedi. Bu cevap Kürz'ün kalbinde bir ukde oldu. Müslüman oluncaya kadar bunu gönlünde sakladı. Müslüman olunca, bu hadiseyi anlattı.

Sonra bu üç ileri gelen reisleri, piskoposları ve danışmanları Hz. Peygamber (s.a.s) ile, dinlerindeki ihtilaflar üzerinde konuştular. Onlar bazan Hz. İsâ (a.s)'nın Tanrı olduğunu, bazan "Allah'ın oğlu" olduğunu, bazan da üçün (Baba-Oğul-Ruhul-Kudüs) üçüncüsü olduğunu söylüyorlardı. "O, Allah'tır" demelerine, "Çünkü ölüleri diriltir, anadan doğma körleri, alaca hastalığına musab olanları ve diğer hastalan iyileştirir, gayblan haber verir, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfler, o da uçardı' diye delil getiriyorlardı. O'nun, Allah'ın oğlu olduğu iddiasına da, "Çünkü O'nun bilinen bir babası yoktu" diye istidlal ediyorlardı. Onun, üçün üçüncüsü olduğu görüşlerine de, "Çünkü Allah "Biz yaptık," "Biz kıldık" diyor. Eğer Allah bir olsaydı "Ben yaptım" derdi, diye istidlal etmişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s) onlara "İslam'a giriniz" deyince, onlar, "Biz senden daha önce İslâm'a girdik" dediler. Bunun üzerine Hr. Peygamber (s.a.s), "Yalan söylüyorsunuz. Allah'a bir oğul isnad edip duruyorken, haça taparken ve domuz eti yiyip dururken, sizin müslümanlığınız nasıl doğru olur" dedf. Onlar da: "EğeT O, Allah'ın oğlu değil ise, onun babası kimdir?" dediler. Hz.

Peygamber (s.a.s) sustu ve bunun üzerine Allah Teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin başından seksen kadar âyeti indirdi.

Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s) onlarla münazaraya başlayarak, şöyle dedi:

"Bilmiyor musunuz, Allah ölümsüz olan bir Hayy'dır, diridir? Hz. İsa ise, ölümlüdür..."

"Evet biliyoruz.." "Bilmiyor musunuz ki, babasına benzemeyen hiçbir çocuk yoktur?"

"Evet biliyoruz.."

"Bilmiyor musunuz ki, Rabb'imiz her şeye hâkim ve kayyûmdur? Onu korur, gözetir, muhafaza eder ve rıztklandırır.. Halbuki İsa, bunların herhangi birini yapabilir mi?"

"Hayır..."

"Bilmiyor musunuz, yerde ve gökte bulunan hiçbir şey Allah'a gizil kalmaz? İsa ise, Allah'ın bildirdiğinden başka herhangi bir şeyi bilebilir mi?"

"Hayır..."

"Rabb'imiz, İsa'yı anasının rahminde dilediği gibi şekillendirdi.. Bunu bilmiyor musunuz?.. Rabb'imizin İse yemez-içmez ve abdest bozmaz olduğunu bilmiyor musunuz?"

"Evet biliyoruz."

"İsa'yı anası, bir kadının çocuğunu taşıdığı gibi taşımış, yine bir kadının çocuğunu doğurduğu gibi de doğurmuştur. O da, bir çocuğun beslenmesi gibi beslenmiş, gıdalanmıştı."

"Evet.."

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "O halde İsa, sizin iddia ettiğiniz gibi, nasıl bir ilâh olabilir?" dedi. Onlar da, bunu anladılar; ama sonra küfrân-ı nimette bulunarak, inkârı sürdürdüler.

Yine onlar inadlarmı sürdürerek:

"Sen, isa'nın, Allah'ın kelimesi ve Ondan bir ruh olduğunu zannetmiyor musun?" dediler. Hz. Peygamber de:

"Evet, öyle biliyorum" deyince, bunun üzerine onlar: "Eh, bu da bize yeter" diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Allahu Teâlâ, "İşte kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak, onun teviline yeltenmek için, onun müteşabib olanına tâbi olurlar. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, "Biz ona inandık. Hepsi Rabb'imiz kahndandır' derler. Akıl sahiplerinden başkası bunu iyi düşünemez" (ân imran, 7) âyetini indirdi.

Sonra onlar, bu âyeti kabul etmeyince Allahu Teâlâ Hz. Muhammed (s.a.s)'e onlarla "mübâhele"'yi (karşılıklı lanetleşmeyi) emretti.. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), onları "mübâhele" ye davet edince, onlar:

"Ey Ebâ'l-Kâsım, bizi bırak da bir düşünelim.. Sonra, yapmamızı istediğin şeyi yapmak için sana geliriz.." dediler ve, çekip gittiler.

Daha sonra bu üç kişi kendi aralarında birbirlerine, "Bu konuda ne diyorsunuz.." deyince, içlerinden birisi, "Ey, hristiyan topluluğu, Allah'a yemin ederim ki, sizler hiç şüphesiz Muhammed'in peygamber olduğunu biliyorsunuz.. Andolsun ki o size, peygamberiniz hakkındaki meseleyi çok güzel izah etti... Yine, yemin ederim ki, bir peygamber ile lânetleşmeye girmiş olan her kavmin, büyüğünün küçüğünün öldüğünü; eğer siz de bunu yaparsanız, bunun sizin kökünüzü kurutacağını biliyormusunuz.. Madem ki bu dinde kalmak istiyorsunuz, o halde o adamla bir anlaşma yapın, sonra da ülkenize dönün!" dedi. Bunun üzerine onlar, Allah'ın Resûlü'ne gelerek, şöyle dediler:

"Ey Ebâ'l-Kâsım, biz seninle lânetleşmemeye, seni kendi dininde bırakmaya, kendimiz de kendi dinimiz üzre kalmaya karar verdik.. O halde, malımız, mülkümüz hususunda anlaşmazlığa düştüğümüzde aramızda hükmedecek ashabından birisini beraberimizde yolla... Çünkü siz bizim nazarımızda kabule şayan kimselersiniz./'

Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara:

"Öğle sonu yanıma geliniz de, çok kuvvetli ve güvenilir bir hakemi sizinle beraber yollayayım.." dedi. Hz. Ömer ise içinden şöyle diyormuş: "Ben hiçbir zaman emirlikten hoşlanmadım. Fakat o gün, kendimin tayin edilmesini umuyordum. Öğle namazını Allah'ın Resulü ile kıldığımızda, O, selâmdan sonra, sağa ve sola bakmıyordu.. Ben de, beni görsün diye ileri atılıyordum. O ise, sürekli göz gezdiriyordu. Nihayet Ebû Ubeyde İbnu'l-Cerrâh'ı gördü. Onu çağırdı ve:

"Onlarla git; ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında hak ile hüküm ver"

dedi.. Hayatımda itk defa arzuladığım emirliği, idareciliği de Ebu Ubeyde alıp götürdü.."

Bil ki bu rivayetler dinî konuları açıklama ve her türlü şüpheyi giderme hususunda münazara etmenin peygamberlerin yöntemi olduğuna; münazarada bulunmanın ve meseleleri araştırmanın doğru olmadığını savunan "Haşviyye"nin yolunun ise kesinlikle bâtıl olduğuna delâlet etmektedir. Allah en iyisini bilendir. [3]

Bu Surenin Baş Tarafındaki Harika Tertip

Bil ki, bu sûrenin baş tarafı, çok güzel ve hayranlık verici bir tertip (söz dizisi) arzetmektedir. Bu böyledir,

çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) ile tartışmaya giren o hristiyanlara sanki şöyle denilmek istenmiştir:

"Sizler, ya Allah'ı tanımak veyahut da nübüvvet hususunda münazaa ediyorsunuz... Eğer münazaanız Allah hakkında ise, sizler Allah'ın bir çocuğu olduğunu söylüyorsunuz;Hz. Muhammed ise.O'nun bir çocuğu olmadığını söylüyor. Aklî ve kat'î delillerle hak, Hz. Muhammed'den yanadır. Çünkü aklî delillerle Cenâb-ı Hakk'ın Hayy ve Kayyûm olduğu sabittir. Hayy ve Kayyûm olanın ise, bir çocuğunun bulunması, aklen imkânsızdır. Eğer tartışmanız nübüvvet konusunda ise, bu da geçersizdir. Çünkü Allah Tevrat ve İncil'i Hz. Musa ve İsa'ya sizce hangi yol ile indirmisse aynı şey Hz. Muhammed (s.a.s) için de variddir. Bu yol ise, ancak mucize yoludur ki, bu mucize burada da mevcuttur. O halde, nübüvveti konusunda, O'nunla çekişmeniz nasıl mümkün olur?" İşte, âyetin münasebet vechi ve yönü budur... Bu, son derece güzel ve uygun bir münasebettir. O halde biz burada şu iki konuyu gözden geçirelim:

Birinci konu: Bu, "İlahiyaf'la ilgili konulardır. Biz şöyle diyoruz: "Allahu Teâlâ, Hayy ve Kayyûm'dur. Hayy ve Kayyûm olanın ise, bir çocuğunun bulunması imkânsızdır.. Biz Allahu Teâlâ'nın Hayy ve Kayyûm olduğunu söyledik.. Çünkü O, zâtı gereği "Vâcibu'l-vücud"dur. O'nun dışında kalan bütün varlıklar ise, zâtı gereği "mümkin", "muhdes" dir; onların meydana getirilmesi (tekvin), yaratılması ve icad edilmeleri, daha Önce izah etmiş olduğumuz gibidir. Bunlar, Hak Teâlâ'nın, "Allah (o AUah'dır ki), kendinden başka hiçbir Tanrı yoktur " (Bakara. 255) âyetinin tefsirinde geçmişti. Bütün bu varlıklar "muhdes" ve mahlûk (yaratılmış) olunca, onlardan herhangi birisinin Allah'ın çocuğu ve de ilâh olması imkânsız olur. Nitekim Cenâb-ı Hak: "Göklerde ve yerde olan herşey, istisnasız, O Rahman (pek merhametli) olan Allah'a bir kul olarak gelecektir" (Meryem. &4) buyurmuştur.

Yine, ilâh olanın Hayy ve Kayyûm olmasının gerektiği sabit olup, Hz. İsa'nın ise, çocuk olduğu, yeyip içip abdest bozduğu için, Hayy ve Kayyûm olamıyacağı da sübut bulunca; öte yandan hristiyanlar ise, Hz. İsa'nın öldürüldüğünü ve ölümü kendisinden savuşturmadığını iddia edip kabul edince, işte böylece Hz. İsa'nın Hayy ve Kayyûm olmadığı kesinlik kazanmış olur. Bu da, onun ilâh olamıyacığına kat'î olarak hüküm vermeyi gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın: "Hayy ve Kayyûm "{Bakara, 255» tavsifi, hristiyan-ların "teslîs" (üçleme) hususundaki görüşlerinin bâtıl olduğuna delâlet eden bütün delilleri ihtiva etmektedir."

İkinci konu: Nübüvvet'le ilgilidir; ki işte bu hususu Cenâb-ı Hak burada, son derece güzel ve mükemmel bir biçimde anlatmıştır. Bu böyledir. Çünkü HakTeâlâ: "O, sana Kftâb'ı hak olarak indirdi" (kuimran, 3)buyurmuştur ki bu, bir dava (iddia) durumundadır. Sonra Cenâb-ı Hak, bu davanın doğruluğuna delâlet edecek delilleri getirerek şöyle demiştir: "Ey yahudi ve hristiyanlar! Allahu Teâlâ'nın, insanlara hidayet olmak üzere Tevrat ve İncil'i inzal ettiği hususunda bize muvafakat ediyor ve Tevrat ve İncil'in ilahî kaynaklı iki kitap olduğunu kabul ve ikrar ediyorsunuz.. Çünkü Allahu Teâlâ, bunları indirirken, sözü hak olan ile sözü bâtıi olanı birbirinden ayırmaya delâlet edecek olan mucizeyi de birlikte göndermiştir. Mucize ile, doğru olan dâva ile yalan olan davayı birbirinden ayırmak mümkün olunca, hiç şüphe yok ki bu apaçık bir fark olmuş olur.

Sonra mucize olan bu hak ile bâtılın arasını ayırma işi, Tevrat ve İncil'in Allah katından indirildiği hususunda söz konusu olduğu gibi, Kur'ân'ın da Allah katından indirildiği hususunda da söz konusudur. Yol aynı olunca, bu durumda vâcib olan, Berâhime (Brahmanlar)'nin görüşünde olduğu gibi, ya hepsini yalanlamak veyahut da müslümanların inancında olduğu gibi, hepsini tasdik etmek olur. Ama, bunların bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek ise, bir cehalet ve bir taklittir.

Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiği şeyde, Kur'ân'da, ilahı tanıma hususundaki umdeler ile Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini isbat hususundaki umdeleri zikredince, bundan sonra geriye, O'nun dini konusunda7 tartışmaya girenler için herhangi bir mazeret kalmamıştır. İşte böylece, muhakkak ki Cenâb-ı Hak, bunun peşinden tehdit ve vaîdini getirerek, "Allah 'm âyetlerini inkâr edenler yok mu? Onlar için pek yaman bir azâb vardır. Allah, cezada amansız bir gâlib-i mutlakdir" (Aı-ı imran, 4) buyurmuştur.

Böylece zapta, (kavramaya), güzel tertip ve mükemmel telife bu sözden daha yakın bir kelâm bulunmasının mümkün olmadığı ortaya çıkmış oldu. Bu

miskîni, bu hususlara hidayet eden Allah'a hamdolsun. Sınırsız nimetlerine mukabil, şükür ancak O'nadır.

Allah'ın bu sözünden esas maksadın ne olduğunu özetledikten sonra, lafızlarından her birinin tefsirine geçebiliriz.

HakTeâlâ'nın:"Allah o Allah'dır ki, O'ndan başka hiçbir Tanrı yoktur" buyruğu, hristiyanlara bir reddiyedir. Çünkü onlar, Hz. İsa'ya ibâdet edileceğini söylüyorlar. Böylece Allahu Teâlâ, kendisinden başka hiç kimsenin ibâdete müstehak olmadığını beyan buyurmuş, sonra da bunu gösterecek hususları da onun peşinden getirerek, "Hayy ve Kayyûm'dur" buyurmuştur. "Hayy" çok faal olan ve en üstün derecede idrâk sahibi olan (fe'âl derrâk)'dır. "Kayyûm" ise, O'nun kendi zatıyla kaîm olması; mahlukâtın, yaşantılarında muhtaç olacakları gece ile gündüzü, sıcak ile soğuğu, rüzgâr ile yağmuru ve kendisinden başka hiç kimsenin kadir olamayacağı ve sayamayacağı nimetleri veren ve, bütün mahlûkatın işlerini tedbir eden varlık demektir. Nitekim Hak Teâlâ: "Allah'ın nimetlerini saymaya çalışsanız, sayamazsınız" (Nahi, ıe) buyurmuştur.

Hz. Ömer, burayı fûll ^i şeklinde okumuştur. Katâde ise el- Hayy kelimesini, "ölümsüz, diri olan"; el kayyûm kelimesini ise, "mahlûkatının işlerini, ecellerini ve rızıklarını tedbir eden, yöneten" diye tefsir etmiştir.

Saîd İbn Cübeyr'den, Hayy kelimesini, "Her canlıdan önce diri olan", " Kayyûm "u ise, "Eşi ve benzeri olmayan" diye tefsir ettiği rivayet edilmiştir.

Biz, Bakara sûresinde "el-hayyu'l-kayyûm" sözümüzün, Allah hakkında muteber olan bütün sıfatlan ihata ettiğini söylemiştik. "Mabûd" olanın, Hayy ve Kayyûm da olması gerektiği; aklın bedaheti ile hislerin de Hz. İsa (a.s)'nın hayy ve kayyûm olmadığına delâlet ettiği - Onlar Hz. İsa'nın öldürüldüğünü ve ölümden dolayı korku duyup çığlıklar attığını söylediği halde, Hz. İsa nasıl hayy ve kayyûm olabilir ki- sabit olunca, biz kesin olarak Hz. İsa'nın bir ilâh ve Cenâb-ı Hakk'ın da oğlu olmadığını anlamış olduk. Allah, zalimlerin söylemiş olduğu bu gibi şeylerden çok çok yücedir. [4]

"O, sana kitabı hak ve kendinden öncekileri de tasdik edici olarak indirdi. Bundan evvel de Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti" ( Âl-İ İmran. 3).

Cenâb-ı Hakk'ın: "O, sana kitabı hak ve kendinden öncekileri de tasdik edici olarak indirdi" buyruğuna gelince, kut ada geçen'' Kftap'' dan maksat Kur1 ân' dır. B\z. bu teUmenin iştikakını, Bakara sûresinin başında anlatmıştık. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın indirilmesini "tenzil"; Tevrat ve İncil'in indirilmesini ise, "inzal" ile ifâde buyurmuştur. Çünkü, "tenzil" çokluk ifâde eder. Allahu Teâlâ da Kur'ân-ı Kerim'i müteaddit detalarda parça parça indirmiştir. Böylece, bunda çokluk mânası bulunmuş olur. Tevrat ve İncil'i ise, tek bir defada indirmiştir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu kitaplar hakkında "inzal" kelimesini özellikle kullanmıştır. Bir kimse, "sizin söylediğiniz bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın: "Kitabı kuluna indiren Allah'a hamd olsun" (Kehf, ı>ve Biz onu hak olarak indirdik, o da hak olarak indî" (Isra, 105) âyetleriyle bir müşkillik arzetmektedir". (Zira buralarda Kur'ân'ın indirilmesini bildirmek için de inzal tabiri kullanılmıştır) diyebilir.

Bil ki Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'i şu iki vasıfla tavsif etmiştir.

Birinci vasıf: O'nun (= hak ite) sözüdür. Ebu Müslim bu tabirin şu mânâlara gelebileceğini söylemiştir:

a) Geçmiş ümmetlere dair ihtiva ettiği haberler konusunda sadık ve doğrudur.

b) O'nda bulunan va'ad ve vaîdler, mükellefi İnançlar ve ameller hususunda hak olan yola yapışmaya sevkedip, onu bâtıl yollara sülük etmekten de men eder.

c) O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran bir "kavl-İ fasl" olduğu, bir şaka (hezl) olmadığı mânasında olmak üzere, bir haktır.

d) Esamm şöyle demektedir: Bunun mânâsı, "Allahu Teâlâ Kur'ân'ı, mahlûkata vâcib olan kulluk, nimetlere şükür, huşu ve inkıyadı izhar etme anlamında bir hak ile; bazı kimselerin bazıları üzerinde bir hakkı olan adalet

ve muamelât hususlarındaki insaf ve itidal anlamındaki bir hak ile indirmiştir.." demektir, (Yani Kur'ân, Allahu Teâlâ'nın rnahlukatı üzerindeki hakları ile insanların birbirleri ile olan münasebetlerinde^ haklan bildirmektedir, demek istiyor.)

e) "Allahu Teâlâ o Kur'ân'ı, birbiriyle çelişen bozuk mânâlarla değil, hak ile indirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onu kulu (Muhammed'e) indirdi ve kendisinde hiçbir eğrilik yapmadı" (Kem, 1) ve "Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok şey bulurlardı" (Nisa. 82) buyurmuştur. [5]

Kur'ân'ın Önceki Semavî Kitapları Tasdik Etmesinin Mânâsı

İkinci vasıf: O'nun "Kendinden öncekileri de tasdik edici olarak" indirilmesidir. Bunun mânâsı, "Kur'ân-ı Kerim, peygamberlerin (a.s) kitaplarıyla, Allah (c.c)'dan haber verdikleri şeyi tasdik eder" demektir.

Sonra bu âyetle ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Allahu Teâlâ bununla Kur'ân'ın sıhhatine işaret etmek istemiştir. Çünkü, Kur'ân eğer Allah'dan başkası tarafından olmuş olsaydı, diğer kitaplara muvafık olmazdı. Zira Hz. Peygamber, hiçbir âlimle bir araya gelip görüşmemiş, hiç kimseye talebelik yapmamış ve hiç kimseden birşey okumamış bir "ümmî" idi. (Kur'ân'ın uydurulmuş olduğunu söyleyenlere göre) onu uyduranın vasfı böyle olunca, onun yalan ve tahriften uzak ve salim olması imkânsız olur. Peygamber ise böyle olmayınca, O'nun bu kıssaları ancak Allah'ın vahyi ile öğrenip haberdar olduğu ortaya çıkar.

b) Ebû Müslim şöyle demektedir: "Bundan murad şudur: Allahu Teâlâ bütün peygamberleri, zâtını bir tanımaya, O'na imân etmeye, O'nu kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmeye; adalet, ihsan ve her zaman yegâne çıkar ve faydalı yol olan dinî hükümlerle emretmeye davet etmek için göndermiştir. Binâenaleyh Kur'ân-ı Kerim, bütün bu hususlarda o kitapları (tahrif edilmemiş şekliyle) tasdik etmektedir.

Geriye ise, âyetle ilgili olarak şu iki soru kalmaktadır:

Birinci soru: Allahu Teâlâ, Kur'ân'dan önce indirilmiş olanları, niçin "onun önündei diye adlandırmıştır?

Cevap: O haberler son derece aşikâr olduğu için, onları bu isimle vasfetmiştir.

İkinci soru: Kur'ân, kendisinden önceki hükümlerin birçoğunu neshettiği halde, kendinden önceki kitapları nasıl tasdik etmiş olur?

Cevap: Kitapları Kur'ân ve O'nun peygamberi olan Hz. Muhammed'i müjdeleyici, hükümlerinin Hz. Muhammed gönderilinceye kadar geçerli olduğuna ve Kur'ân inince hükümlerinin mensuh olacağına defâlet edince, bu kitaplar Kur'ân'a muvafık olmuş olurlar. Böylece de Kur'ân, onları tasdik etmiş olur. Bazı ahkâmın dışında, Kur'ân'ın, o kitapları tasdik edici olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Çünkü, ulûhiyyet ile İlgili konuların delilleri, burada değişmez. O halde Kur'ân, Tevrat ve İncil'de varid olan haberler hususunda onları tasdik etmiş olur.

Sonra Allahu Teâlâ: "Bundan evvel de Tevrat'ı ve İncin indirmişti" buyurmuştur. Bu hususta birkaç mesele vardır: [6]

Tevrat Ve İncil İsimleri Hakkında Bilgi

Keşşaf sahibi şöyle demiştir: a'cemî (Arapça olmayan) iki isimdir. Bu kelimelerin Tevrat ve İncil iştikâklarıyla meşgul olmanın bir faydası yoktur."

Masan el-Basrî, hemzenin fethasıyla şeklinde okumuştur ki bu da bu kelimenin Arapça olmadığına delâlet eder. Çünkü, hemzenin fethasıylaI kalıbı, Arapça'nın vezinleri arasında yer almaz. Bil ki bu görüş, kendisinden kaçışın mümkün olmadığı hak bir görüştür. Bununla beraber, edebiyatçıların bu konudaki sözlerini nakledelim...

kelimesi hakkında, şu üç bahis vardır:

Birinci bahis: Kelimenin iştikakı hakkındadır. Ferrâ şöyle demektedir: "Tevrat" kelimesinin mânâsı, aydınlık ve nûr demektir. Bu kelime Arapların, çakmak taşını çeliğe vurup da ateş çıktığında söyledikleri, ifâdesinden alınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak:"Kasem olsun (tırnaklarıyla) ateş çıkaran (atlara).." (Adiyat, 2) buyurmuştur.

Yine Araplar, derler. Bunun manası, "Senin sayende hayır bana göründü" demektir. Buna göre Tevrat kendisi vesilesiyle hak zuhur edip ortaya çıktığı için, bu ismi almıştır. Bu mânaya Hak Teâlâ'nın, "Andolsun ki biz Musa ile Harun'a bir ziya, takva sahipleri için de bir şeref olan Furkân'ı verdik" (Enbiya, 43) âyeti de delâlet etmektedir.

İkinci bahis: Edebiyatçılar bu kelimenin vezni hakkında şu üç görüşü öne sürmüşlerdir:

Birinci görüş: Ferrâ, bu kelimenin aslının, tâ harfinin fethası, vâv harfinin sükûnu ve râ ile yâ harflerinin fethasıyla şeklinde olduğunu; ancak ne var ki yâ harfi hareketi otup, kendisinden önceki harfin harekesi de fethalı olduğu için, bu yâ harfinin elife çevrilmiş olduğunu söylemiştir.

İkinci görüş: Yine Ferrâ, "Bu kelimenin, vezninde olma­sının da caiz olduğunu; buna göre kelimenin aslının İjjjî şeklinde olabile­ceğini, ancak ne var ki, Tay kabîlesjnin lehçesine göre, râ harfinin kesresinin fethaya çevrildiğini; çünkü onların kelimesini kelimesini de şeklinde telâffuz ettiklerini" de söylemiştir.

Nitekim şair: ''Dünya hiçbir canlı İçin bakî ve ebedi kalıcı değildir. Hiçbir canlı da dünyada baki değildir" demiştir.

Üçüncü görüş; Bu, el-Halil ile Basrajıların görüşüdür. Buna göre keli­menin aslı, kalıbında olmak üzereür. Daha sonra birinci vâv harfi tâ harfine çevrilmiştir. Arapça'da bu tür "kalb"ler (çevirme) pek çoktur. Meselâ, (kültür, miras);i (çok yemenin sebep olduğu rahatsızlık) vetevekkül) kelimeleri gibi.. Daha sonra, yâ harfi harekeli olup, kendinden önceki harfin harekesi de fetha olduğu için, elife çevrilerek kelime halini almıştır. Bu kelime, aslında olduğu gibi yâ harfiyle yazılır. Bu görüşte olanlar, Ferrâ'nın görüşünü tenkid etmişlerdir.

Birinci görüşü hakkında, böyle bir kalıbın nadir olduğunu söylemişlerdir. Onlar sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: "Bizim ileri sürdüğümüz kalıbı ise çok kullanılmaktadır. Meselâ: (manastır); (kuşun kursağı, midesi) ve (eski şey) kelimeleri gibi.. Halbuki, kelimeyi daha çok kulla­nılan kalıba hamletmek daha münasiptir."

Ferrâ'nın ikinci görüşü hakkında da, "Bu, lafzı ancak Tay kabilesinin diline nisbet etmekle tam olur. Halbuki, Kur'ân, kesinlikte bu lehçeyle nazil olmamıştır" demişlerdir.

Üçüncü bahis: Tevrat kelimesi iki şekilde okunur: İmâle ve "tefhim" "kafin) ile.. Tefhim ile okuyanlar, râ harfinde tekrir sıfatı bulunduğu için, imâleyenâni olmasından dolayı okumuşlardır. Allah en iyisini bilendir.

(İncîl) lafzına gelince, bu hususta da şu görüşler ileri sürülmüştür:

a) Zeccfic şöyle demektedir: "Bu kelime, (Çocuk, aslolan, nesil) ökünden olup, kalıbındadır. Nitekim i denilir. Yani, "Allah, ebeveynine lanet etsin" demektir. İşte bundan dolayı bu kitap (İncil) bu

isimle adlandırılmıştır. Çünkü, İncîl, (hristiyanlık) dini hususunda kendisine başvurulan bir astl ve temeldir."

b) Bazıları da, İncil'in, Arapların bir şeyi çıkarıp ortaya koyduklarında söylemjş olduklarıtabirinden alınmıştır. Meselâ, kuyudan çıkartılan suya; su gözeden sızıp çıktığında dadenilir. Kendisi ile hak ortaya çıktığı için, İncil'e de bu ad verilmiştir.

c) Ebû Amr eş-Şeybanf şöyle demektedirkelimesi, karşılıklı çekişmek anlamına gelir. İşte bu sebeple bu kitap, hristiyan topluluğu kendisi hakkında çekişip tartışmaya girdiği için, "İncîl" diye adlandırılmıştır."

d) Bu kelime, "gözü büyük" anlamına gelen J£j kelimesinden alınmıştır. (geniş yara, mızrak yarası) denilmesi de, bundan dolayıdır. İncîl de, Allahu Teâlâ'nın onlar için gönderdiği bir nûr, bir ziya ve bir genişlik olduğu için, bu adı almıştır. [7]

Etimolojinin Bazan Tutarsız Olduğu

Ben derim ki, o edîblerin (dilcilerin) durumu çok şaşırtıcıdır. Onlar, her lafzın mutlaka bir başka şeyden alınmış olmasını âdeta şart koşuyorlar! Eğer durum böyle olsaydı, ya teselsül, ya da devr-i fasit gerekirdi. Bu iki şey de bâtıl olunca, önce, diğer kelimelerin kendisinden iştikak edebilmesi için, daha Önce vaz olunmuş başka lafızların bulunması gerektiğini itiraf etmek vâcib olur. Durum böyle olunca, onların bir başka şeyden müştak olduğunu söyledikleri bu lafzın, asıl; o başka lafzın ise, fere olması niçin caiz olmasın? Onlara, bunun fere, şunun da asıl olduğunu kim söylemiş ki?. Çoğu kez onların fere ve müştak olarak kabul ettikleri şey son derece meşhur; onların asıl kabul ettikleri berikisi ise, son derece saklı olabilir, tanınmaz..

Yine şayet Tevrat, çok açık olduğu için "Tevrat"; İncil de asıl olduğu için "İncil" olarak isimlendirilmiş olsaydı, açık ve zahir olan her şeyin Tevrat diye isimlendirilmesi gerekirdi. Böylece de bütün görünen hadiselerin Tevrat diye isimlendirilmesi gerekirdi.

Yine bir başka şeyin asit olan her şeyin de, İncil diye adlandırılması gerekirdi. Meselâ, çamur, küpün aslıdır; o halde çamurun İncil diye; altın, yüzüğün aslı; iplik de elbisenin aslıdır... Binâenaleyh, bütün bunların da incil diye adlandırılmaları gerekirdi.. Halbuki bunların, böyle isimlendirmediği herkesçe malumdur.

Sonra onlar, her kelimeye mutlaka bir asıl bulmak gerektiğini kendilerine zarurî görünce, onlar yine ilk konulmuş olan kelimeye sarılıyor ve şöyle diyorlar:

"Araplar şu iki lafzı, şu iki manaya, "vaz" yoluyla, tahsis etmişlerdir." İşin sonunda maksat ve gaye, yine "vaz"'a başvurmak suretiyle tamamlanınca, o halde daha niçin işin başında buna tutunmuyor ve kendimizi, bu kelimelerin aslını araştırmaya dalmaktan kurtararak rahatlatmıyoruz?..

Şunu da söyleyeyim ki, Tevrat ve İncil kelimeleri, Arabça olmayan iki isimdir. Bunlardan birisi İbranice, diğeri ise Süryanice'dir. O halde, daha nasıl aklı olan kimsenin, bunları Arapça kalıblara uydurmakla meşgul olması yakışır?.. Binâenaleyh, aklı olan kimseye yakışan en uygun yolun, bu gibi konulara iltifat etmemesi olduğu ortaya çıkmıştır. Allah en iyisini bilendir. [8]

"... Bundan Önce (Tevrat ve İncü't indirdi) (ki onlar) insanlar için bir hidâyetti. Hak ile bâtılı ayırdeden hükümleri indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler yok mu? Onlar için pek çeün bir azâb vardır. Allah cezada

amansız bir gâlib-i mutlaktır. Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbirşey Allah'a gizli kalmaz. Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren Odur. O'ndan başka hiçbir Tanrı yoktur. O, mutlakgâlibtir.

Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" (Âl-i İmrân, 4-6).

HakTeâlâ'nın "-.Bundan önce (Tevrat ve İncil'i) indirdi" buyruğuna gelince, bil ki Allahu Teâlâ, Kur'ân'ı indirmeden önce Tevrat ve İncil'i indirdiğini beyan etmiş, daha sonra da Tevrat ve İncil'i, insanlar için bir hidâyet rehberi olsunlar diye indirdiğini açıklamıştır.

Ka'bî şöyle der: "Bu âyet, Kur'ân'ın kâfirler için bir körlük olup onlar için bir hidâyet sebebi olmadığını iddia edenlerin görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eder. Cenâb-ı Hakk'ın: "O, onlara karşı bir körlüktür' (Fussüet. 44) âyetinin mânâsına, müşriklerin Kur'ân indiğinde, mecazî mânada olmak üzere, körlüğü seçmeleri de delâlet etmektedir. Bu, kavmi kendisini

dinlemediği zaman Nuh (a.s)'un söylemiş olduğu"Öenfm davetim, onların ancak kaçmalarını artırdı" (Nuh, s) demesi gibidir.

Bil ki, Hak Teâlâ'nın, "İnsanlar için bit hidâyettir" beyanı ile ilgili şu iki ihtimal bulunmaktadır:

1- Bunun, sadece Tevrat ve İncil ile ilgili olmasıdır. Bu takdire göre Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı "Hak" diye; Tevrat ve İncil'i ise, "Hidâyet rehberi" diye vasfetmiş olur ki, bu iki vasıf birbirine yakın şeylerdir. Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinin başında, Kur'ân'ı müttakiler için bir hidâyet rehberi olarak vasfetmiştL Öyleyse daha niye burada onu böyle vasf etmem iştir?" denilirse, biz deriz ki burada bir incelik söz konusudur: Çünkü biz Bakara sûresinde, Cenâb-ı Hakk'ın, bu hidâyetten ancak müttakiler istifâde ettiği için jS*^. w>^* "Müttakiler için bir hidâyet rehberi..." (Bakara. 2) buyurduğunu söylemiştik. Böylece Kur'ân bu yönden, başkaları için sadece müttakiler için hidâyet kaynağı olur. Ama burada, hristiyanlarla yapılan bir münazara söz konusu olup, onlar da Kur'ân sayesinde hidâyete ermeyince, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak burada Kur'ân hakkında, "O bir hidâyettir" demeyip, aksine "Onlar ister kabul etsinler isterse etmesinler, bu Kur'ân bizatihî bir haktır" demiştir. Tevrat ve İncil'e gelince, onlar bu ikisinin sıhhatine inanıyor ve biz müslümanlann, dinimizde, Tevrat ve İncil hakkında iftirada bulunduğumuzu iddia ediyorlardı. İşte, bundan dolayı Cenâb-t Hak, Tevrat ve İncil'i "hidâyet" diye vasfetmiştir. İşte, aklıma gelen budur. Allah, en iyisini bilendir.

2- Bu, müfessirlerin ekseriyetinin görüşüdür. Bu görüşe göre Cenâb-ı Hak, üç kitabı da "hidâyet rehberi" olarak vasfetmiştir. Böylece bu vasıf. Tevrat ve İncil'e mahsûs olmayıp, bütünüyle ilgili olmuş olur.

Cenâb-ı Hak sonra, "Hak ile bâtılı ay/rdeden hükümleri indirdi" buyurmuştur. [9]

Furkan Kelimesinin İzahı

Müfessirlerin ekserisi bu hususta şu üç görüşü Delinmişlerdir

a) "Furicân"dan maksat, Zebur'dur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Davud'a d* Zebur'u verdik" (Nisa, ıw) buyurmuştur.

b) Bundan maksat, Kur'ân-ı Kerim'dir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın şanını yüceltmek, hak ile bâtılın arasını ayırması sebebiyle de onu medhetmek için, tekrar zikretmiştir. Veya şöyle de denilebilir: Cenâb-ı Hak, yahudî ve hristiyanların aralarında, hak ve bâtıl hususunda meydana gelen ihtilâfların

arasını ayırsın diye Kur'ân't, Tevrat ve İncil'den sonra indirdiğini beyan etmek için, yeniden zikretmiştir. Bu mânaya göre bir tekrar bulunmamaktadır.

c) Bu, müfessirlerin ekseriyetinin görüşüdür. Buna göre bundan maksat şudur: "Allahu Teâlâ bu üç kitabı bir hidâyet rehberi, bir delil ve kılavuz kıfaığı gibi, aynı şekilde bunları helâl ile haram ve diğer şer'î hükümlerin arasını ayırdeden, furkân kılmıştır. Böylece "furkân" kelimesi, Allahu Teâlâ'nın bu kitaplarla, aklen ve naklen gerekli olan bütün şeyleri beyan ettiğine delâlet eden bir söz olmuş olur. Bu âyet hususunda müfessirlerin söylemiş olduğu sözün özeti, işte budur.

Bana göre burada bir problem vardır: Bu kelimeyi "Zebur" mânasına hamletmek uzak bir ihtimaldir. Çünkü Zebur'da, şer'î kanun ve hükümlere dair bir şey bulunmamaktadır. Hatta, onda va'z ü nasihattan başka bir şey de bulunmamaktadır. Binâenaleyh, çeşitli delilleri ve hükümlerin beyânını kapsayan Tevrat ve facfll "Furkân" diye nitelemek, Zebur'u bu şekilde tavsif etmekten daha evlâdır.

Bundan muradın Kur'ân olması hususuna gelince, Hak Teâlâ'nın: buyruğu makabline atfedilmiş olması itibariyle, uzak bir ihtimaldir.. Çünkü matuf, matufun aleyh'den başkadır. Kur'ân ise, ifâde­sinden önce zikredilmiştir. Binâenaleyh bu,"Furkân"ın Kur'ân'dan da başka bir şey olmasını gerektirir. İşte bu izahla, üçüncü görüşün de zayıflığı ortaya çıkar. Çünkü bu kitapların, hak ile bâtılın arasını ayıran olmaları hususu, öteki kitapların da vasfıdır. Her ne kadar pek nadir şiirlerde bulunsa bile, sıfatın mevsûfa atfedilmesi, Allah'ın kelâmına yakışan fesahat türünden uzak olup, zayıf bir şeydir.

Bana göre bu âyetin tefsirinde dördüncü bir izah şekii daha vardır ki, o da şudur: Burada zikredilen Furkân sözünden maksat, Allahu Teâlâ'nın bu kitapları inzal buyururken, bunlarla beraber indirmiş olduğu mucizeleridir... Bu böyledir, çünkü o peygamberler bu kitabı getirip de, onların Allah tarafından ümmetlerine indirilmiş birer kitap olduklarını iddia ettiklerinde, onlar bu iddianın isbâtı hususunda bir delile ihtiyaç duyarlar... Böylece de, onların iddiasıyla yalancıların iddiası arasında açık bir fark meydana gelmiş olur. Allahu Teâlâ onların iddialarına uygun bir şekilde olmak üzere o mucizeleri izhâr edince, gerçek dâva, iddia ile yalancı ve sahte dâva, iddia arasındaki fark ortaya çıkmış olur. Buna göre mucize, Furkân olmuş otur. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'i hak ile, Tevrat ve İncil'i de Kur'ân'dan önce indirdiğinden bahsedince, O, kitap ile beraber "gerçek Furkân") da indirdiğini beyân buyurmuştur ki, bu da o Kitap'ın doğruluk ve sıhhatine delâlet eden, onunla diğer muhtelif kitaplar

arasındaki farkı gösteren ezici ve kahir bir mucizedir. Bana göre, âyetin tefsiri işte böyledir. Farzet ki, müfessirlerden hiç kimse bunu söylememiş olsun.. Ancak ne var ki, ilâhî kelâmı buna hamletmek, mânânın kuvvetini, lafzın büyüklüğünü, nazmın ve tertibin dosdoğru olduğunu ifâde eder. Onların zikretmiş olduğu bu vecihier ise, bütün bunlara ters düşer. O hâlde bizim söylediğimiz şey, evlâ olanıdır. Allah ne murad ettiğini en iyi bilendir.

Bil ki, Cenâb-ı Hak, şu azıcık lafızlara, ilahî bilgileri alâkadar eden şeyler ile, nübüvvet konusunun izahını ilgilendiren bütün hususları yerleştirince, bunun peşinden, bu apaçık delillerden yüz çeviren kimseleri bu yaptıklarından men etmek için, bir tehdit ve vaîdi getirerek 'Allah'ın âyetlerini inkâr edenler yok mu? Onlar için pek çetin bir azâb vardır. Allah cezada amansız bir gâlib-i mutlaktır" buyurmuştur.

Bil ki bazı müfessirler bu âyeti, sadece hristiyanlarla ilgili kabul edip, umûm olan lafzı, sebeb-i nüzûlüyle sınırlamışlardır. Muhakkik müfessirler ise, "sebeb-i nüzulün hususî olmasının lafzın umumîliğine mâni olmayacağını söylemişlerdir. O halde bu ifâde, ilâhî delillerden yüz çeviren herkese şamildir.

Allahu Taâlâ sonra:"Allah cezada amansız birgâlibA mutlaktır" buyurmuştur.

jdj*lt kelimesi, mağlub edilemeyen, yenik düşürülemeyen gâlib kimse demektir kelimesi ise, cezalandırmak anlamına gelir. Bir kimse bir kimseyi cezalandırdığınddenilir. Leys de, bir kimse bir kim­senin yaptığı şeye ceza ile bir mukabelede bulunduğu zaman "Onu cezalandırıp intikamımı almadıkça, ondan razı olmam" denildiğini söylemiştir.

kelimesi, cezalandırma hususunda tam ve mükemmel bir kuvvetin bulunduğuna; püaiji ifâdesi ise, Cenâb-ı Hakk'ın bu cezayı ifâ edeceğine işaret etmektedirler. Buna göre, birinci sıfat "zatî", ikinci ise "fiilî" sıfatlarından olmuş olur. Allah en iyisini bilendir.

"Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren ö'dur. O'ndan başka hiçbir Tanrı yoktur. O, mutlak gâlibtir. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir."

Bit ki bu kelâmın şu iki hususa ihtimali vardır: [10]

Allah'ın Kayyûmiyetine Varlığın Delil Olması: Birinci İhtimal: Allahu Teâlâ, kendisinin "Kayyûm" olduğundan bahsedip, "Kayyûm" ise, mahtûkatın maslahatlarını ve işlerini ıslâh eden olunca, bu da ancak, birincisi, O'nun bütün kemmiyet ve keyfiyetlere göre onların ihtiyaçlarını bilmesi; ikincisi de, onların ihtiyaçlarım bildiğinde bunları gidermeye muktedir olması olan şu iki husus ile tamam olunca; yine aynı şekilde bunlardan birincisi, O'nun bütün malûmatları bilmesi; ikincisi de, O'nun bütün mümkinâtlara kadir olmasıyla tahakkuk edince, buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki ne yer­de, ne de gökte hiçbir şey, Allah'a gizli kalmaz" beyânı malûmatın tamamıyla ilgili olan ilminin kemâline işaret olur ki, böyle olunca da Cenâb-ı Hak, muhakkak ki ihtiyâçların mikdarlarını, zaruretlerin derecelerini biten, hiçbir taleb ve isteğin kendisini meşgul edemiyeceği ve İsteyenlerin isteklerinin çokluğundan dolayı, hiçbir isteği birbirine karıştırmayan bir yüce Zât olur.

Sonra O'nun, "Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren Odur" sözü de, O'nun bütün mümkinâta muktedir olduğuna işaret olur ki, bu durumda da Cenâb-ı Hak mahlûkatın hepsinin yararına olan şeyleri yaratıp halketmeye kadir olmuş olur. Bu iki husus olunca da, Cenâb-ı Hakk'ın adaletle hükmedeceği, bütün mümkinât ve kâinatın kayyûmu olduğu ortaya çıkmış oiur.

Sonra burada bir başka incelik daha vardır ki, o da, bahsettiğimiz gibi, Cenâb-t Hakk'ın "Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey, Allah'a gizli kalmaz" buyruğu ile ilmine işaret etmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın âlim olduğunu isbat etmenin yolunun naklî bir delil olması caiz değildir. Çünkü naklî delilin sıhhatinin de bilinmesi, "Hak Teâlâ'nın bütün malûmatı bildiğini" bilmeye dayanır. Aksine bunun yolu, sadece aklî delildir. Bunu da, şöyle diyerek isbat edebiliriz: Allahu Teâlâ'nın bütün fiilleri son derece muhkem ve sağlamdır. Muhkem ve yerli yerinde olan iş, onun failinin âlim birisi olduğuna delâlet eder. Allahu Teâlâ'nın âlim olmasının delili, bizim söylediğimiz bu husus olunca ve O da, kendisinin bütün malûmatı bildiğini, "Şüphe yok ki, ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" beyanıyla belirtince bunun peşinden buna delâlet eden aklî delili getirmiştir ki, o da şudur: Kendisinin, rahmin karanlıkları içerisinde şu hayranlık verici bünyeyi ve bu ilginç terkibi şekillendiren; onu, gerek şekil, gerek tabiat ve gerekse nitelikleri bakımından çeşitli olan uzuvlardan meydana getirmiş olan Zât olduğudur.

Buna göre bu bünyenin bir kısmı kemik, bir kısmı kıkırdak, bir kısmı atar ve toplar damarlar ve bir kısmı da kaslardan teşekkül eder. Sonra Cenâb-ı Hak, bunları birbirine, en güzel bir biçimde ve en mükemmel bir biçimde ekleyerek, onları bir tenâsüb içinde telif etmiştir. Bu da, O'nun kudretinin tanrılığına delâlet etmektedir. Çünkü O, nutfenin bir damlasından, karakter, şekil ve renk bakımından muhtelif olan şu uzuvları yaratabilmiştir...

Yine bu, Cenâb-ı Hakk'ın âlim olduğunu da gösterir. Çünkü, son derece muhkem ve güzel olan bir iş ancak, o işi çok iyi ve detayıyla bilen bir kimseden sudur eder. Buna göre Hak Teâlâ'nın: "Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren Odur" beyânı, Cenâb-ı Hakk'ın bütün mümkinâta kadir olduğuna ve, "Şüphe yok ki ne yerder ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" âyetinin ifâde ettiği mânanın doğruluğuna delâlet etmiş olur.

Allahu Teâlâ'nın bütün malûmatı bildiği ve bütün mümkinâta kadir elduğu sabit olunca, O'nun bütün ""muhdes've "mümktnât'm "kayyÛm"u olduğu da ortaya çıkmış olur. Böylece bütün bunların, daha önce CenâbJı Hakk'ın "Hayy" ve "Kayyûm" olduğuna dair zikredilen hususların bir izahı gibi olduğu ortaya çıkmış olur. Bütün bu incelikleri iyice düşünen kimse, bundan daha çok faydalı; tertibi bundan daha güzel olan ve kalblerde bundan daha fazla müessir olan bir kelâmın varlığının düşünülemeyeceğini anlamış olur. [11]

Hz. İsa'yı Tanrılaştıran Hristiyanların Bahaneleri

İkinci ihtimal: Bu, âyetlerin sebeb-i nüzule göre değerlendirilip açıklanmasıdır.Bu böyledir, çünkü hristiyanlar Hz.İsa'nın ulûhiyyetini iddia etmişler ve bu hususta şu iki çeşit şüpheye dayanmışlardır:

Bunlardan birisi, müşahedeye dayanan birtakım mukaddimelerden çıkarılan (istihraç) şüphedir.

Diğeri ise, ilzâmî olan birtakım mukaddimelerden çıkarılmış olan şüphedir.

Müşahedeye dayanan birinci şüpheye gelince, onların bu husustaki dayanakları şu iki şeyedir:

a) İlmi alâkadar eden husus.

b) Kudreti alâkadar eden husus...

İlimle ilgili olana gelince bu, Hz. İsa (a.s)'ntn gayb'den haber vermesidir. Meselâ o şu adama: "Sen evinde şunu yedin!.. berikine de: "Sen de evinde şunu yaptın!" diyebiliyordu. Hristiyaniarın bu çeşit şüpheleri,ilmi alâkadar etmektedir.

Onların kudretle ilgili olan şüphelerine gelince, bu, Hz. İsa'nın ölüleri diriltmiş olmast, anadan doğma körlerle, alacalı hastalan iyileştirmesi; çamurdan kuş gibi şekiller yapıp, ona üflemesi, akabinde de bunun, Allah'ın izniyle kuş olması., gibi hususlardan ileri geliyordu.

Hristiyanlann, işte bu çeşit şüpheleri kudreti alâkadar eden şüphedir. Hristiyanların bu meselede, bu iki çeşit şüpheden başka herhangi bir şüpheleri yoktur. Sonra Cenâb-ı Hak, onların Hz. İsa'nın ulûhiyyeti konusundaki görüşleri ile, teslîs konusundaki görüşlerinin bâtıl olduğuna, tavsifiyle istidlal edip "İlâhın Hayy ve Kayyûm olması gerekir. Hz. İsa ise, ne Hayy'dır, ne de Kayyûm'dur" demek isteyince, Hz. İsa'nın bir ilâh olmadığına kesinkes hükmetmek gerekmiştir. Böylece de Cenâb-ı Hak, bu ifâdenin peşinden, bu iki şüpheye cevap olacak şeyi iyice izah etmek için, işte bu âyeti getirmiştir. [12]

Hristiyanların Delillerinin Çürütülmesi

Birinci şüpheye cevap: Bu şüphe ilmi alâkadar eden şüphe olup, bu da onların, "Hz. İsa gayblardan haber vermiştir. Binâenaleyh onun bir ilâh olması gerekir" demeleridir.

Cenâb-ı Hak bu şüpheye, "Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah a gizli kalmaz" diyerek cevap vermiştir. Bu cevabı şu şekilde açabiliriz: Hz. İsa'nın gayba dair bazı şeyleri bilmesinden onun ilâh olması gerekmez. Çünkü onun bunları ancak Allah'ın kendisine vahyetmesi ve ona bunları Öğretmesiyle bilebileceği muhtemeldir. Ancak şu var ki, onun gayba dair diğer bazı şeyleri bilip ihata edememesi, onun ilâh olmadığına kat'î olarak delâlet etmektedir. Çünkü ilâh, yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine saklı kalamıyacağr Zâttır. Çünkü ilâh, yaratan Zâttır. Yaratıcının ise, mutlaka, yarattığı şeyleri detayıyla bilmesi lâzımdır. Hz. İsa (a.s)'nın ise, bütün malûmatı ve mugayyebâtı (gaibleri) bilmediği zaruri bir keyfiyettir. Hem nasıl olur ki! Hhstiyanlar, Hz. İsa'nın, onun kendi ölümünden dolayı feryâd ü figân ettiğini söylüyorlar!... Eğer o, bütün gaybleri bilmiş olsaydı, kavminin kendisini yakalayıp öldürmek istediklerini, ve böylece de ona eziyyet edip acılar tattıracaklarını bilir ve böylece de onlar kendisini yakalamadan önce, onlardan kaçardı!.. Gayba dair bu şeyleri bilemeyince, onun bütün malûmatı ve mugayyebâtı bilmediği, haliyle ortaya çıkmış olur. Halbuki ilâh ise, hiçbir malûmatın kendisine saklı kalamıyacağı bir zâttır. Binâenaleyh, Hz. İsa'nın bir ilâh olmadığına'kesinlikle hükmetmek gerekir.

Böylece de gayba dair bazı şeyleri bilmek ile istidlal etmenin, ulûhiyyetin bulunduğuna delâlet edemeyeceği sabit olmuş olur. Ama, gayba dair bazı

şeyleri bilememek, o kimsenin bir ilâh olmadığına kesinlikle delâlet etmektedir. İlmi alâkadar eden birinci şüpheye verilen cevap işte budur.

İkinci şüpheye cevap, ki bu şüphe kudret ile ilgili olan şüphedir. Allahu Teâjâ bu şüpheye de, "Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren Odur" beyanıyla cevab vermiştir. Buna göre mâna şöyledir: Bazı şekil ve suretlerde, onun sözüne uygun olarak öldürüp diriltmenin bulunması, Hz. İsa'nın ilâh olduğunu göstermez. Çünkü, Allahu Teâlâ'nın bu diriltme sayesinde, onun mucizesini izhâr etmek ve ona ikramda bulunma ihtimali mevcuttur.

Ama, Hz. İsa'nın bazı suret ve şekillerde öldürme ve diriltmeyi meydana getirememesi, onun ilâh olmadığına delâlet eder. Bu böyledir, çünkü ilâh nutfenin en küçük parçasından, rahimlerde şu hayranlık uyandıran terkibi ve bu şaşırtıcı telif ve teşkili meydana getirmeye kadir olan zâttır. Hz. İsa'nın ise, bu tarzda öldürüp diriltmeye kadir olamadığı matûmdur. Hem nasıl olur ki?.. Eğer o buna kadir olsaydı, hristiyanların iddiasına göre, onu yakalayıp öldüren kimseleri, aksine o öldürürdü. Böylece, bazı şeylerde onun sözüne uygun olarak öldürüp diriltmenin bulunması onun bir itâh olduğuna delâlet etmeyeceği ortaya çıkmış olur. Ama, bazı şekil ve suretlerde, onun maksadına uygun bir şekilde öldürüp diriltmenin olamaması, onun bir ilâh olmadığına delâlet eder. Böylece şu anlattıklarımızla, bu ikinci şüphenin de hükümsüz ve mânâsız olduğu ortaya çıkmış olur.

İlzâmî olan İkinci şüpheye gelince, bu, ilzâmî olan birtakım mukaddimelere dayandırılan şüphedir. Bu da, iki çeşittir:

a) Hristiyanlar şöyle diyorlar: "Ey müslümanlar, Hz. İsa'nın beşer olan bir babasının olmadığı hususunda bize muvafakat ediyorsunuz. O halde, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olması gerekir!" İşte Cenâb-ı Hak buna da, "Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren O'dur" diyerek cevap vermiştir. Çünkü âyette söz konusu olan "şekillendirme" işi, Allah'tan sudur eden bir iş olunca, işte bu sebeple Allahu Teâlâ isterse onu, bir babanın nutfesi vasıtasıyla şekillendirir, isterse bir baba olmaksızın doğrudan doğruya şekillendirir. [13]

Hz. İsa'nın Allah'ın Kelimesi ve Ruhu Olmasının Mânâsı

b) Hristiyanlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Hz. İsa'nın, "Allah'ın kelimesi ve ruhu" olduğunu söylemiyor musun? İşte bu da onun, Allah'ın oğlu olduğuna delâlet eder.." dediler. Cenâb-ı Hak da, buna şu şekilde cevap vermiştir: "...Bu lafzı bir ilzamdır. Lafz ise, hakikî ve mecazî mânalara gelebilir.. Lafzın zahiri aklî delile ters düşecek bir biçimde varid olursa, müteşâbihat faslından olur. O halde bu lafzı tevil etmek gerekir. İşte, bu da Hak Teâlâ'nın, "Sana kitabı indiren O'dur. O'ndan bir kısım âyetler muhkemdir ki, bunlar kitâbm anası (esast)dır. Diğer bir kısmı da, müteşâbihtirler..." (âı-ı imrân buyruğu ile kastettiğidir. Bizim bu anlattığımız şeylerle, O'nun tavsifinin, Mesih'in ne ilâh, ne de Allah'ın oğlu olmadığına delâlet eden delile işaret olduğu ortaya çıkmış olur. Hak Teâlâ'nın, "Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizil kalmaz" beyânı, ilmi alâkadar eden şüphelerine cevap; "Analarınızın rahminde sizi nasıl dilerse öylece şekillendiren O'dur" beyanıise, onların, Hz. İsa'nın öldürüp diriltmeye kadir olması ile onun beşer olan bir babasının olmaması, bundan dolayı da onun Allah'ın oğlu olması gerektiği şeklindeki istidlallerine bir cevap; Hak Teâlâ'nın, "Sana kitabı indiren O'dur. O'ndan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar kitâbm anası (esası)dır. Diğer bir kısmı da, müteşâbihtirler..." (âı-i imrân, 7) âyeti de, onların Kur'ân'da, "İsa Allah'ın ruhu ve kelimesidir" şeklinde bulunan tavsîfe (Nisa, i7i)tutunmalarına bir cevaptır. Bizim söylediğimiz ve özetlediğimiz bu açıklamaları, kim iyice anlar ve kavrarsa, bu Kur'ânî ifâdelerin kısalıklarına rağmen, bu konuda kelâmcıların zikretmiş oldukları bütün şeylerden daha çok faydalı olduğunu ve daha iyi sonuç verdiğini ve, bu mesele hakkında söz konusu olabilecek bütün delilleri, şüpheleri, soruları ve bunların cevaplarını, işte bu âyetin içine aldığını anlar. Bizi, bütün bunlara ulaştıran Allah'a hamd olsun.. Allah bizi bunlara kavuşturmasaydı, biz kavuşamazdık...

Bu âyetlerin tefsiri hususunda bizden önceki müfessirlerin görüşlerini zikretmiyoruz. Çünkü buna ihtiyaç yoktur. İsteyen kimseler, kitaplara müracaat edebilirler. Sonra Cenâb-ı Hak, hristiyanların şüphelerine cevap verince, hristiyanları "teslîs" akidesinden men etmek için, tevhîd akidesini tekrar zikrederek, "O'ndan başka hiçbir Tanrı yoktur. Or mutlak gâlibh'r. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir" buyurmuştur. Buna göre Aztz, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin tamlığına; Hakîm ise ilminin mükemmelliğine işarettir. Bu da, Hz. İsa'nın bazı gaybları bildiğinin, bazı suretlerde öldürmeyi ve diriltmeyi meydana getirmeye kadir olduğunun onun ilâh olmasına kâfi gelmeyeceğine dair, daha önce geçmiş olan açıklamaların yeniden bir anlatımı ve te'kîdidir. Çünkü ilâhın kudretinin mutlaka tam olması gerekir, ki bu da bu tavsiftek ilminin de mükemmel olması gerekir ki, bu dalafzının ifâde ettiği hususlardır.

Geriye ise, âyetle ilgili bazı ince meselelerin izahı kalmıştır. Hak Teâlâ'nın,

"Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" buyruğundan murad, Allah'a hiçbir şeyin saklı ve gizli kalamayacağıdır.

Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hak, mutlak bıraksaydı daha belîğ olacağı halde, niçin "yerde ve gökte" buyurmak suretiyle kayıtlamıştır?" denilirse, biz deriz ki:

Bundan maksat, kullara, ilminin mükemmelliğini anlatmaktır. Onların bu mânayı ve inceliği anlamaları, gökler ve yerler zikredildiği zaman daha güçlü otur. Bu böyledir, çünkü hissiyatımız, göklerin ve yerin azametini görünce, aklın Allah'ın ilminin azametini tanımasına yardımcı olur. Hissiyat, matlûb oianı elde etme konusunda akla yardımcı olduğu zaman, anlama ve kavrayış daha tam, idrâk daha mükemmel olur. jşte bu sebepten dolayı, ince nüktelerin izah edilmesi istendiğinde, bu mânaları anlatmak için birer örnek zikredilir. Çünkü misâl getirmek, anlamaya yardımcı olur.

Cenâb-ı Hakk'ın:"Sizi şekillendiren O'dur" beyânına gelince, Vahidî şöyle der: "Tasvir" bir şeye bir suret ve şekil vermektir. Suret ise, o şeyin cüzleri arasında bir uyum sağlanmak istendiği zaman, o şeyin meydana gelen şeklidir. Bu kelimenin aslı, bir kimse bir şeyi eğdiği zaman söylenilenetmiş, onlara benzemiştir. Bu husustaki sözün tamamını, Hak Teâlâ'nın:"Onları kendine meyletttir" {Bakara, 260) âyetinin tefsirinde zikretmiştik.

Erhâm kelimesine gelince, bu rahim kelimesinin çoğuludur. Bunun kökü de, "rahmet" kelimesinden gelir. Bu böyledir, çünkü aynı anneden doğmak, kardeşlerin birbirine merhamet edip şefkatli davranmalarını gerektirir. İşte bu sebepten dolayı bu uzuv, "rahim" diye adlandırılmıştır. Allah en iyisini bilendir. [14]

"Sana kitabı indiren O'dur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da, müteşabihtirler. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak ve onun teviline yeltenmek için onun müteşabih olanma tâbi olurlar. Halbuki onun tevilini Allah 'dan başkası bilemez. İlimde derinleşmiş olanlar ise, "Biz ona inandık. Hepsi Rabb'imiz katındandır" derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebillir(Âl-i İmrân, 7).

Bit ki, bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: [15]

Birinci Mesele Biz, Hak Teâlâ'nın, 'Şüphe yok ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz" ifâdesinin, kendisinden önceki âyetlerle münasebeti hususunda şu iki ihtimalin bulunduğunu söylemiştik:

a) Bunun, Hak Teâlâ'nın "Kayyûm" olmasının bir takriri ve te'kîdi gibi olması.

b) Bunun, hristiyanların şüphelerine mukabil verilmiş bir cevap olması..

Birinci ihtimale göre biz deriz ki, Cenâb-ı Hak, kendisinin Kayyûm olduğunu ve mahlûkatın bütün maslahatlarını yerine getiren zât olduğunu oeyân etmek istemiştir. Mahlûkatın maslahatları ise iki kısımdır:

1- Cismanî, 2- Ruhanî...

Cismanî olanların en şereflisi, bünyenin düzgün ve yerli yerinde olması, mizacın da en güzel suret ve en güzel şekillere göre düzenlenmiş (tesviye) olmasıdır. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Analarınızın rahminde sizi şekillendiren O'dur" buyruğu ile murad edilendir.

Ruhanî maslahatların en şereflisi ise, ruhun, kendisiyle beraber bütün mevcudatın suretlerinin kendisinde tecellî eden parlak ve cifâlı bir ayna gibi olduğu ilimdir... Bu da, Hak Teâlâ'nın, "Sana kitabı indiren Odur" beyânı ile murâd edilendir.

İkinci ihtimale gelince, biz hristiyanların şüphelerinden birisinin de, Kur'ân'da Hz. İsa'nın sıfatıyla ilgili olarak geçen, "O, Allah'ın ruhu ve kelimesidir.." (nisa 171)âyetine sarılmaları olduğunu daha önce söylemiştik. İşte bu sebeple bu âyet ile Kur'ân'ın muhkem ve müteşabih âyetleri ihtiva ettiğini; müteşâbihata sarılmanın caiz olmadığını beyân buyurmuştur. Bu âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebeti işte budur. Bu ise, son derece güzet ve doğrudur. [16]

Muhkem Âyetler

Bit ki Kur'ân-ı Kerim, kendisinin tamamiyle muhkem yine tamamiyle müteşabih; aynı şekilde bir kısmı- nın muhkem, bir kısmının da müteşabih olduğuna delâlet etmektedir.

Kur'ân'ın tamamiyle muhkem olduğunu gösteren Cenâb-ı "Elif-Iâm:râ. Bunlar, hakîm (muhkem) olan bir kitabın âyetleridir" (Yunus, 1) verâ, (Bu), âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır" (Hûd, ıj âyetleridir.

Buna göre Cenâb-t Hak, bu iki âyette Kur'ân'ın tamamının muhkem olduğunu belirtmiştir. Bu mânadaki "muhkenV'den murad, Kur'ân'ın hak, lâfızları fasih, mânaları da sahîh bir kelâm olduğudur, kur'ân-ı Kerîm, lafızlarının fesahati ve mânalarının kuvveti bakımından, söylenilen bütün söz ve kelâmlardan daha üstündür. Bu iki sıfat hususunda, Kur'ân'a denk olabilecek bir söz söylemeye hiç kimse güç yetiremez. Araplar, muhkem yapılan ve çözülmesi mümkün olmayan sağlam akidler hakkında, "Bu muhkemdir!.." demektedirler. İşte, Cenâb-ı Hakk'ın, Kur'ân'ın tamamını muhkem diye vasfetmesinin mânası budur.

Kur'ân'ın tamamının müteşabih olduğunu gösteren ise,"Allah, sözün en güzelini müteşabih ve mesânî bir kitap halinde indirdi" (Zumer. 23) âyetidir. Bunun manası, "güzellik bakımından Kur'ân'ın bir kısmı bir kısmına benzer ve birbirini doğrular" demektir. Hak Teâlâ: "Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer O, Allah'dan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki onun içinde birbirini tutmayan birçok şey bulurlardı" (Nisa. 82) âyetiyle de işte buna işaret etmektedir. Yani, "Onun bir kısmı bir kısmını nakzeder, fesahat veya rekâkette söz birliği dağılırdı" demektir.

Kur'ân'tn bir kısmının muhkem bir kısmının da müteşabih olduğunu gösteren âyet ise, bizim şu anda tefsirini yaptığımız âyettir. Bu sebeple önce

lügat bakımından "muhkem" ve "müteşâbih"\n ne olduğunu; sonra da şeriat ödündeki mânâlarını tefsir etmemiz gerekir.

"Muhkem"e gelince: Araplar "Geri çevirdim, mâni oldum" mânasında derler. Zâlimi zulmünden men ettiği için hakime, "Hâkim" denilmiştir. Atın başkaldırmasını önledjği için, geme de denilmiştir. Neha demiştir. Yani, "Çocuğunu kötülüklerden men ettiğin gibi yetimi de men et." Cerîr ise, demiştir. Yani, "Cahillerinize (sefihlerinize) mâni olun, onları engelleyin." Yine, denilir. Yani, "Kendisine saldıracak kimseleri men edebilecek, muhkem ve sağlam bir yapı."... Uygun olmayan şeyleri engellediği için de "hikmef'e bu ad verilmiştir. [17]

Müteşâbih Âyetler

"Müteşâbih" kelimesine gelince bu, iki şeyden birinin^zihni tefrik etmekten âciz bırakacak bir tarzda, diğerine benzemesidir. Nitekim Hak Teâlâ:"Çünkü bizce birçok inekler birbirine benzemektedir"(Bakara, 70) cennet meyvelerinin vasfı hususundao, birbirinin benzerleri olarak onlara sunuldu" {Bakara,25)yani "görünüşleri aynı, tadları farklı olarak sunuldu" ve Kalbleri birbirine ne kadar da benzemişl.." (Bakara, 118) buyurmuştur. Yine, kişi iki şeyi birbirinden ayıramadığı zaman,

denilmesi de böyledir. Helâl-haram demeyip ihlâl eden kimselere de (ashâbu'l-mahârîk), ashâbu'ş-şubeh (şühpe ashabı) denilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: (bir başka rivayette deşeklindedir). "Helâl bellidir; haram da bellidir. Bu ikisi arasında ise, şüpheli birçok şeyler vardır.[18]

Sonra, insan, müteşâbih olan iki şeyi birbirinden ayırdetmede acze düşünce, -müsebbebe (neticeye) sebebin vasfını verme kabilinden olarak- kesin bir bilgiye ulaşamadığı şeyi insan "müteşâbih" diye niteler; Bunun bir benzeri de, "müşkil" kelimesidir. O, müşkil olduğu için, yani başkasının şekline girip, ona benzediği ve böylece de o İkisi birbirine benzeştiği için bu adla adlandırılmış; daha sonraysa, kapalılığı her ne kadar bu cihet itibariyle değilse bile, gizli ve kapatı olan her şeye, "müşkil" adı verilmiştir. Burada şöyle denilmesi de ihtimal dahilindedir: Müşkil, sabit olup olmadığı bilinemeyen, varlığı, akıl ve zihinde, yokluğuna müsavî ve ona müşabih olanı, birini diğerinden ayırdetmede ağırbasan taraf bulunmayan şeye denir. Nitekim bilinmeyen, malûm olmayana da müteşâbih denir.

İşte, lügat itibariyle "müteşâbih" ve "muhkem" kelimelerinin tahkiki budur. Biz deriz ki:

İnsanlar, muhkem ve mûteşabih kelimelerinin tefsiri konusunda birçok açıklamalarda bulundular. Biz de, muhakkik ulemâdan ekseriyetin benimsemiş olduğu özet izahı zikredeceğiz.. Sonra da, diğer insanların bu konudaki görüşlerini anlatacağız.

Diyoruz ki:

Bir mânâyı ifâde için konulmuş (mevzu) olan lafız, bu manadan başkasına da ya muhtemeldir, ya da değildir. Eğer lafız bir manayı ifâde için vaz' olunmuşsa ve bu mânadan başkasına da ihtimali yoksa, buna "nas" denilir.

Bu lafzın başka manaya da muhtemel olmasına gelince, bu durumda, lafzın iki mânadan birisine ihtimali ya diğerine baskın ve üstün (râcih) olur, veya böyle olmayıp, iki mânaya da ihtimali müsavi olur.

Eğer, lafzın iki mânadan birisine ihtimali diğerine râcih, yani üstün olursa, bu lafız, râcihe nisbetle "zahir", "mercûh"a, (kendisine üstün gelinilene) nisbetle de "müevvel" olarak isimlendirilir.

Lafzın iki manaya da ihtimalinin müsavi olması haline gelince, lafız, ikisine nisbetle "müşterek" belirtilmek suretiyle ikisinden birine nisbetle de "mücmel" olarak isimlendirilir.

Yaptığımız bu taksime göre şu sonuç ortaya çıkmıştır: Lafız ya "nass" ya "zahir", ya "müevvel", ya "müşterek", ya da "mücmel" olur.

"Nass" ve "zâhir"e gelince, bunlar tercih konusunda müşterekdirler. Ancak ne var ki "nass", başka mânaya mâni olan râcihtir. "Zahir" ise, başka mânâya mâni olmayan râcihtir. İşte bu ortak mikdar, "muhkem" olarak isimlendirilmektedir.

Mücmel ve müevvel'e gelince bunlar, lafzın bu mânaya delâletinin râcih olmadığı hususunda müşterektirler. Mücmel, her ne kadar râcih olmasa dahi, mercûh da değildir. Müevvel ise, ayrı bir delilin bulunması durumu müstesna, râcih olmasa bile mercûhtur. (İşte mücmel ile müevvel arasındaki) bu ortak hususiyet "mûteşabih" diye adlandırılmıştır. Çünkü anlayamamak, her iki kısımda da söz konusudur. Biz ise daha önce, ya bilinmeyen şeyin nefyi, zihnen o şeyin isbâtına benzediği için, yahut da kendisinde "teşâbüh"ün, benzeşmenin meydana geldiği lafız anlaşılmaz olduğu için, o şeyin "müteşâbih" diye isimlendirildiğini böylece de "sebeb"in ismini"müsebbeb"e ıtlak etmek suretiyle bu bilinmeyen şeye, "müteşâbih" lâfzının isim olarak verildiğini beyân etmiştik..

Muhkem ve müteşâbih hakkında son söz budur.

Sonra bil ki, lâfız iki mefhuma nisbetle de müsavi olursa burada zihin duraksar. Meselâ, hem "hayz"a, hem de temizlik mânasına gelebilen ijîlî kelimesinde olduğu gibi... Buradaki zorluk ve müşkillik, esas vaz' itibariyle lafzın iki mânadan birisi hakkında "râcih", diğeri hakkında da "mercûh" olmasında; sonra da "râcih"in bâtıl, mercûhun da gerçek olmasındadır. Bunun Kur'ân'dan misâli, Cenâb-ı Hakk'ın:

"Bir memleketi helak etmek istediğimiz vakit onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlanna emrederiz de, onlar orada İtâattan çıkarlar, böylece de Uahî söz onlar hakkında hak olur" (jsrâ. ıe> âyetidir. Bu âyetin zahirine göre, onlar, itâattan çıkmakla emrolunmaktadtrlar... Bu âyetin muhkemi ise, "Allah çirkin olanı emretmez" (A'râf, 28) âyetidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlerden nakletmiş olduğu, "Onlar bir hayâsızlık yaptıklarında, "Biz atalarımızı da bunu yaparlarken bulduk, Allah bize bunu emretti" (Araf.2a)şek­lindeki iddiaya bir reddiyedir. Cenâb-ı Hakk'ın,"Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (Tevbe. 67) âyeti de böyledir. "Nisyân" (unutmak) kelimesinin zahirî mânası, "ilm"in zıddıdır. Buna göre, kelimenin (kabul edilen) mercûh mânası da, terketmektir. (Yani, "Allah da onlara lütufta bulunmayı bıraktı, terketti demektir.) Bu husustaki muhkem âyetler ise, "Sen/n Habb'tn ünutucu değildir " (Meryem,64» ve "Benim Rabb'lm ne şaşırır ne de unutur!.." (Ta-hâ, 52) âyetleridir.

Şunu bil ki, bu çok büyük bir mevzudur. Diyeceğimiz şu ki, her bir mezheb sahibi, kendi mezhebine, görüşüne muvafık âyetlerin muhkem, muarızının görüşüne muvafık âyetlerin de müteşâbih olduğunu iddia etmektedir. Meselâ Mu'tezile, Cenâb-ı Hakk'ın 'Dileyen İmân etsin; dileyen kâfir olsun" (Kem, 29) âyetinin muhkem "Alemlerin Rabb'İ olan Allah dilemeyince, siz de dileyemezsiniz "(Tekvir, 29)

âyetinin de müteşâbih olduğunu öne sürmektedir. Ehl-i sünnet ise, bunu tersine çevirir... Bundan dolayı bu konuda, kendisine müracaat edilecek o(an bir kanunun tesbit edilmesi gerekir.

Buna göre biz deriz ki: Lafız iki manaya ihtimalli olur; onun, bu mânalardan birisine nisbetle ihtimâli râcih, diğerine nisbetle de ihtimâli mercûh olur ve biz de, lafzın mânasını râcih olana hamteder de mercûh olana hamletmezsek, işte bu "muhkem"; eğer biz lafzı, mercûh olan mânaya hamleder de râcih mânaya hamletmezsek, işte bu da "müteşâbih" olur. Buna göre biz deriz ki, lafzı râcih olan mânasından alıp rnercûh olan mânaya hamletmemiz için, mutlaka bu konuda ayrı bir delilin bulunması gerekir. Bu ayrı delil de, ya lafzı, ya da aklî bir delil olur.

Birinci kısım (lafzı delil): Biz deriz ki bu, bu iki lafzı delil arasında bir çelişki bulunduğu zaman hasıl olur. Bu iki delil arasında da bir çelişki bulunduğu zaman, diğerinin zahirini gözetmek için, birinin zahirî manasını bırakmak, bunun aksinden daha evlâ değildir. Meğer ki şöyle denilsin: Bunlardan birisi, o mânaya delâleti konusunda kat'î olur, diğeri ise kat'î olmazsa, işte bu durumda bir rüçhaniyet durumu meydana gelmiş olur. Veyahut da şöyle denilebilir: "Bunlardan her biri, her ne kadar râcih ise de, ne var ki onlardan birisi tercihe daha şayan (ercah) olursa, bu durumda bir rüçhaniyet sözkonusu olur. Ancak biz şöyle diyoruz: "Birinci durum bâtıldır; çünkü lafzî deliller kesinlikle kat'î olamazlar. Çünkü her lafzî delil, kelimelerin başka başka lehçelerdeki nakline, çeşitli sarf ve nahiv kurallarının nakline; müşterek, mecaz, tahsîs ve takdir (izmâr) gibi hususların olmamasına ve naklî delil ile aklî delil arasında bir çelişkinin bulunmamasına dayanır. Bütün bunların meydana gelmesi ise, kat'î olmayıp zannîdir. Zannî olan şeye dayanan şeyin, zannî olması ise daha uygundur. Böylece, lafzî delillerin hiçbirinin kesin bir delil olamayacağı ortaya çıkmış olur.

İkinci kısma (aklî delil) gelince, şöyle denilebilir: İki delilden biri, diğerinden daha kuvvetlidir. Eğer, her ikisinde de aynı ihtimal söz konusu ise, bu doğrudur; ancak, bu duruma göre lafzî delili zahirinden alıp, mercûh olan mânaya hamletmek zannî olur. Bu gibi şeylere ise, usûle dair (itikadı) meselelerde dayanmak caiz değildir. Aksine bu gibi delillere, furû-ı fıkıh meselelerinde dayanılır. Böylece zikrettiğimiz bu husus ile, lafzı râcih olan mânasından alıp mercûh olan mânaya vermek, kat'î (itikadî) meselelerde caiz değildir. Ancak, lafzın zahirinin imkânsızlığını ihsas ettirecek, aklî ve kat'î bir delilin bulunması durumu müstesna...

Biz kısaca şunu anlamış olduk ki, lafzi mercûh olan mânasında kullanmak, zahirî mânasına hamletmek mümkün olmadığı zaman caizdir. İşte bu durumda da, tevil yapmak gerekir. Böylece, lafzi râcih olan mânasından alıp mercûh olan mânasına hamletmenin, ancak râcih olan mânanın aklen imkânsız olduğuna dair kat'î - aklî bir delilin olması durumunda mümkün olacağı ortaya çıkmış olur. Sonra, böyle bir delil bulunup, mükellef de, Allah'ın muradının, o lafzın zahirinden murad edilen şey olmadığını anlarsa, bu durumda mükellef

mercûh olan o mânanın ne olduğunu bilmek zorunda değildir. Çünkü bunu bilmenin yolu ancak, bir mecazı başka bir mecaza, bir tevili başka bir tevile tercih etmekte olur. Bu tercih ise, ancak lafzî bir delil ile mümkün olur. Lafzî deliller ise, yukarda da açıkladığımız gibi zannîdirler; bilhassa, bir mercûh mânâyı başka bir mercûh mânâya tercih etme hususunda kullanılan deliller son derece zayıf olur.. Bütün bunlar, ancak bir zannı ve zayıflığı ifâde ederler. Kat'î meselelerde bu gibi delillere dayanmak imkânsızdır.

Metod bakımından şu güçlü tahkikten, incelemeden dolayı, lafzi zahirî mânâsına hamletmenin imkânsız olduğuna dair kat'î delillerin bulunmasından sonra, tevîl suretiyle o lafzın mânâsını tayine çalışmak olmaz.. Bu konuda söyleyebileceğimiz şeyler, işte bunlardan ibarettir. Doğruluk ve hidâyete ileten Allah'dır. [19]

Muhkem ve Müteşabih Hakkında Görüşler

Âlimlerin muhkem ve müteşâbih hakkındaki grüşleri

Birinci görüş: İbn Abbas (r.a)'dan nakledilen görüştür. O, şöyle demiştir: Muhkem âyetler, En'âm

süresindeki şu üç âyettir: "Deki: "Celin, üzerinize Rabbinizin neleri haram ettiğini ben okuyayım. O'na hiç bir şeyi ortak yapmayın. Anaya babaya iyilik edin. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de, onların da rızkını biz vereceğiz. Fuhşiyâtın açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram ettiği cana kıymayın. İşte (Allah) sizer aklınızı başınıza alasınız diye, bunları emretti. Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir suretle yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapm. Biz, hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi teklif etmeyiz. Bir söz söylediğinizde, (hakkında konuşacağınız kimse) akrabanız dâhi olsa, adaleti gözetin. Allah m ahdini yerine getirin. İşte (Allah) iyice düşünesiniz diye, size bunları emretti. Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. (Başka) yollara tâbi olmayın. Sonra sizi O (Allah)'m yolundan ayırır. İşte (Allah), tttika edesiniz diye, size bunları emretti" (En-am, 151-153). Müteşâbih âyetler ise, yahudilere müteşâbih gelen âyetlerdir. Bunlar, sûrelerin başlarında zikredilen hurûf-u mukattaadır. Çünkü yahûdiler, bu harfleri ebced hesabına göre mânâlandırıyor ve bunlardan ümmet-i Muhammed'in ömrünün ne kadar olacağını çıkarmak istiyorlardı. İşte bu nedenle, iş onlara karışık gelmiş ve müteşâbih olmuştur.

Ben de derim ki: Allah tarafından olan mükellefiyetler iki kısma ayrılır. Bunların bir kısmı, şeriatların değişmesi ile değişmesi caiz olmayanlardır. Meselâ, Allah'a itaat etmeyi, zulüm, yalan, cehalet ve haksız yere adam

Öldürmekten kaçınmayı emretmek gibi... Bir kısmı ise, şeriatlara göre değişen mükellefiyetlerdir. Meselâ, namazların sayısı, zekâtın miktarı, alış-veriş, nikah ve benzeri şeylerin şartları gibi... Buna göre birinci kısım, İbn Abbas'a göre muhkem diye adlandırılan kısımdır. Çünkü En'âm süresindeki üç âyet, bu kısmı kapsamaktadır.

Müteşâbih'e gelince bu, bizim mücme! diye adlandırdığımız şeydir. Bu da, aynı anda iki ayrı mânaya delâlet eden lafızdır. Çünkü bu lafızların, kendisiyle tefsir edilebildiği bütün mânalara delâletleri, mütesaviyen olup, ayrıca bir delil ile olmamaktadır. Nitekim biz bu hususu, Bakara sûresinin başında özetle açıklamıştık...

İkinci görüş: Bu da İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilmiştir. Bu görüşe göre Muhkem, nâsih olan; müteşâbih ise mensûh olan âyetlerdir.

Üçüncü görüş: Esamm şöyle demiştir: "Muhkem, delâleti açık ve sarih olandır. Meselâ, Allahu Teâlâ'nın, mahlûkatı yaratmasıyla alâkalı olarak şu âyetlerde bildirdiği şeyler gibi... "Sonra, nutfeyi de alaka haline getirdik" (Mü'minun, 16); "Canlı olan herşeyi sudan yarattık" (Enbiya, 30) ve, "Gökten r su indirdi de, o su f/e, size nzık olmak üzere, (çeşitli) meyveler bitirdi" (Bakara, 22). Müteşâbih ise, bilinip ortaya konulabilmesi için, düşünüp tefekkürde bulunmaya ihtiyaç gösteren şeydir. Meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, insanlar toprak olduktan sonra, onları yeniden dirilteceğine dair hükmetmesi gibi... Eğer onlar, bu hususu iyice tefekkür edip düşünürler ise, onlara göre müteşâbih olan, muhkem hale gelir. Çünkü ilk başta yaratmaya kadir olan, onu tekrar yaratmaya da kadirdir."

Bil ki, Esamm'ın bu sözü fazla açık değildir. Çünkü eğer o, "muhkem, delilleri açık olandır" sözüyle muhkemin, lafzının manasına olan delâleti belli ve râcih olan şey olduğunu; müteşâbih'in ise, böyle olmayan şey olduğunu ve bunun da ya denk olan mücmel, yahut da mercûh olan müevvel (el-müewelü'l-mercûh), (el-mücmelu'l-mütesâvî) diye iki kısma ayrıldığını kastediyorsa, bu, bizim daha önce zikretmiş olduğumuz husustur. Eğer bu ifâdesi ile muhkemin, delilsiz olarak mânâsının doğruluğu bilinen şey olduğunu kastediyorsa, bu durumda "muhkemin mânası: "Aklın zarurî olarak doğruluğunu bildiği şey"; müteşabih'in mânası ise: "Aklın delile dayanarak doğruluğunu bildiği şey" demek olur. Buna göre Kur'ân'ın tamamı müteşâbih olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra nutfeyi de 'alaka haline getirdik" (Müminun, 16) âyeti, doğruluğunun bilinmesi hususunda aklî delillere ihtiyaç duyulan bir husustur. Tabiatcılar bunun sebebinin ya tabiatlar ve mevsimler fusûl), yahut yıldızların tesirleri, ya da dört ana maddenin birleşme ve kaynaşma özellikleri olduğunu söyler. Keza ölümden sonra diriltilme ve hasrolunmanın isbatı bir delile muhtaç olduğu gibi o olayların Allah Teâlâ'ya isnâd edilmesi de bir delile muhtaçtır.

Esamin şöyle diyebilir: "Bu şeylerin hepsi bir delile muhtaç ise de bunlar, bir taraftan mukaddimeleri -nâdir istisnalar dışında-, hatalardan emin olunacak şekilde, tertipli ve açık olması itibariyle hakkındaki delil zahir olan, diğer taraftan hakkındaki delil gizli, mukaddimeleri hem çok, hem de tertipsiz olan diye iki kısma ayrılıp birinci kısma muhkem, ikinci kısma ise müteşâbih denir.

Dördüncü görüş: İster açık bir delil ile olsun, ister gizli bir delil ile olsun, bilinebilen herşey muhkem, bilinmeyen herşey de müteşâbihtir. Meselâ, kıyametin ne zaman kopacağını, insanların sevab veya cezalarının miktarını bilmek gibi.. Bunun bir benzeri, Allah Teâlâ'mn, "Sana kıyametin ne zaman demir atacağını sorarlar" (A-raf, 187) âyetidir. [20]

Müteşabihlerin Bulunmasındaki Faydalar

Kur'ân-ı Kerim'in bir kısmının muhkem, bir kısmının müteşâbih olmasının faydaları hakkındadır. Bil ki, bazı inkarcılar, Kur'ân-ı Kerim'i, müteşâbih âyetler ihtiva ettiği için tenkid etmiş ve şöyle demişlerdir:

"Siz diyorsunuz ki mahlûkatın bütün mükellefiyetleri kıyamet kopuncaya kadar, bu Kur'ân'a bağlıdır. Amma biz, değişik görüşlerdeki herkesin, kendi görüşünü isbat için Kur'ân'a tutunduğunu görüyoruz. Meselâ Cebriye, Allah Teâlâ'mn: 'Halbuki biz, o Kur'ân'ı iyice anlayabilmelerine mâni olmak için yüreklerinin üstüne perdeler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk" (En'âm.^gibi cebri ifâde eden âyetlere tutunurken, Kaderiyye (kaderi inkâr edenler), "Hayır, bu kâfirlerin fikridir. Nitekim Allah Teâlâ bu sözü, kınama siyakında olarak şu âyette kâfirlerden nakletmektedir: "O (kâflr)ler dediler ki: "Bizi davet edip durduğun (îmâna) karşı kalblerimiz örtü içindedir ve kulaklarımızda ağırlık vardır" t, 5); "Kalblerimiz perdelidir" dediler (Bakara, 88).

Yine âhirette Allah'ın görüleceğine inanan kimseler, "Ogün yüzler vardır, pınl pmldır. Rab'lerine bakarlar" (Kıyame, 22-23) âyetine tutunurken, ru'yetullahı kabul etmeyenlerde, "O'na gözler erişemez" âyetine tutunur. Allah için yönü (ciheti) kabul edenler, "Onlar, üstlerindeki Rab'Ierinden korkarlar" (Nam, 50) ve "Rahman (Allah) arşı istilâ etti" (Tâ-hâ, 5) âyetlerine; kabul etmeyenler ise, "O'nun benzeri gibisi (dahi) yoktur" (Şûra, 11} âyetine tutunurlar. Sonra bu gruplardan herbiri mezhebine uygun gelen âyetleri muhkem, uygun gelmeyen âyetleri ise, müteşâbih diye adlandırmıştır. Çoğu kez, bunların birini diğerine tercih işi, çok kapalı tercihlere ve zayıf izahlara dayanır. Binâenaleyh hakimolan Allah'a, kıyamete kadar dinin her hususunda kendisine başvurulacak bir merci olan bu kitabını, böyle kılmış olması nasıl yakışır? O, kitabını böyle müteşâbihlerden uzak, açık've net kılmış olsaydı, maksadın meydana gelmesine daha uygun olmaz mıydı?"

Bil ki müteşâbihin faydaları hususunda âlimler birçok izahlar yapmışlardır:

1- Müteşâbih bulunduğu zaman, hakka ulaşmak daha zor ve güç olur. Güçlüğün fazla oluşu, daha çok sevabı gerektirir. Nitekim Allah Teâlâ: "Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden ve sabredenleri belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" (âı-i imran, 142) buyurmuştur.

2- Eğer Kur'ân'ın bütünü muhkem olsaydı, o zaman ancak bir tek mezhebe uygun düşerdi ve onun açık beyânı bu tek mezhebin dışındaki bütün mezhebleri bâtıla çıkarırdı. Bu da çeşitli mezheb sahiblerini onu kabulden ve onun üzerinde tefekkürden uzaklaştıran şeylerden olurdu. Halbuki Kur'ân'dan istifâde, ancak hem muhkem, hem müteşâbih âyetleri ihtiva ettiği zaman hasıl olur. Bu durumda her görüş ve mezheb sahibi, görüş ve mezhebini güçlendirecek, sözüne kuvvet verecek şeyi o Kur'ân'da bulmayı arzu eder. O zaman da bütün mezheb sahibleri onun üzerinde tefekkür ve teemmül etmeye gayret eder. Bu tefekkür ile (düşünme) teemmülü (incelemeyi) iyice yapınca, muhkem âyetler, müteşâbih olanların müfessiri olur ve bu yolla bâtıl yolda olanlar yanlışlarından kurtulup hakka ulaşırlar.

3- Kur'ân-ı Kerim hem muhkem, hem de müteşâbih âyetleri ihtiva ettiği zaman bu, onun üzerinde düşünen kimseyi, aklın delâlet ve yardımına muhtaç eder. O zaman da insan taklitçilik karanlığından kurtulur ve istidlal ile delilin ışığına ulaşır. Fakat bütün Kur'ân muhkem olsaydı, aklî delillere tutunmaya ve başvurmaya ihtiyaç duyulmazdı. O zaman ise insan, cehalet ve taklid içinde kalırdı.

4- Kur'ân-ı Kerim hem muhkem, hem de müteşâbih âyetler ihtiva ettiği için, insanlar onun te'vil ve tefsir yolları ile bazı âyetlerinin diğer bazısına tercihi yollarını öğrenmeye muhtaç oldular. Bunları öğrenme işi de, nahiv, lügat ve fıkıh usûlü gibi birçok ilimleri elde etmeye bağlı olmuştur. Eğer durum böyle olmasaydı, insan bu birçok ilmi elde etme ihtiyacı hissetmezdi. Kur'ân'da bu müteşabihlerin yer alması, işte bu büyük faydalardan dolayı olmuştur.

5- Bu, bu konudaki en kuvvetli ve önemli sebebtir: Kur'ân, avam -havas, âtim- câhil bütün insanlar için bir daveti ihtiva etmektedir. Avâm'ın karakteri, işlerin çoğunda hakikatleri idrâk etmekten kaçınır. Bundan dolayı daha başlangıçta avamdan birisi, cisim olmayan, mekan tutmayan ve işaretle

gösterilmeyen bir varlıktan haber verildiğini duyduğunda, o, bunun aslında olmadığını, "yok" olduğunu zanneder ve böylece ona kulak asmaz. Binâenaleyh en faydalı olan şekil, hayal ve tasavvur ettikleri şeylerin bir kısmına uygun düşecek ifâdelerle avama hitab olunmasıdır. Bu ifâde tarzının, işin asıl hakikatine delâlet eden unsurlarla da ihtiva etmesi gerekir. Birinci kısım, ki bu avamın daha işin başında hitâb olundukları şeylerdir, müteşâbihat; ikinci kısım -ki bu da onlar için işin sonunda anlaşılan şeylerdir- muhkemat babından olmuş olur. Bu konuda bizim derleyip sunabildiğimiz şeyler bunlardır. Allah, muradının ne olduğunu en iyi bilendir.

Bu konuları iyice kavradığına göre, biz yine tefsire dönelim:

Hak Teâlâ'nın: "Sana kitabı indiren O'dur" âyetindeki "Kitap"tan murad Kur'ân'dır.

Allah: "Onda bir kısım âyetler muhkemdir" buyur­muştur. Muhkem de, mânâları ya akli kesin delillerle kuvvetlendirilmiş olur ki bu kat'î meselelerde söz konusudur; yahut da mânâları kendisinden daha güçlü muarız delillerden hâlî olur.

Sonra Hak Teâlâ: "Ki bunlar kitabın anasıdır" buyurmuştur. Bu hususta iki soru vardır: [21]

Kitabın Esası Muhkem Âyetlerdir

Birinci Soru: Muhkem’in, müteşabih âyetin anası olması ne demektir?

Cevap: Arapçada "Ümm" (ana), birşeyin kendisinden meydana geldiği asıl ve temel demektir. Muhkem âyetler, zatları gereği manaları anlaşılır olup, müteşâbih âyetler de ancak muhkem yardımı ile anlaşılır olunca, şüphesiz muhkem, müteşâbihin annesi gibi olmuş olur. Şöyle de denilmiştir: İncil'de "Baba" lafzı şu şekilde geçmiştir: İncil'de, "Mahlûkatın kendisi sebebi ile ayakta durduğu, diriltilinceye kadar mahlûkatın kendisi sebebi ile sabit olacağı eşyayı yaratan kadîm Allah..." şeklinde bir tabir yer alır. Böylece İncil, bu manayı -oğulun babasından meydana gelmesi cihetiyle- "baba"lık mefhumu ile ifâde etmiştir. Amma sonra tercümede, velâdet doğurtma cihetiyle olan (biyolojik) babalık vehmi veren bir ifâde kullanılmıştır. Böylece Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değildir" (Meryem, 36)âyeti muhkem olmuş olur. Çünkü bunun mânası kesin aklî delillerle de kuvvet bulmuştur. Hak Teâlâ'nın, "İsâ, yalnızca Allah'ın peygamberi ve kelimesidir. Onu Meryem'e atmıştır. İkinci soru: Ce Allah taraûndan bir ruhtur" (Nisa, iti) âyeti ise, anlaşılması için muhkem âyetlere başvurulması gereken müteşâbih âyetlerden olmuş olur.

nâb-ı Hak, niçin "Kitabın anaları" dememiş de Kitabın anası" demiştir?

Cevap: Muhkem âyetlerin hepsi tek bir şey, müteşâbihin tamamı da diğer bir şey gibidir. Birisi diğerinin anasıdır. Bunun bir benzeri de, Hak Teâlâ'nın, "Meryem 'in oğlunu da, anasını da bir âyet kıldık" (Mü'mmûn, 50) âyetidir. Allah Teâlâ burada, "iki âyet kıldık" dememiştir. Hak Teâlâ, bu ikisinin tek bir âyet olması manasında, böyle demiştir. İşte burada da böyledir. [22]

Kelimesinin Husüsiyyeti

Daha sonra Cenâb-ı Allah: "Diğer bir kısmı da müteşâ-bihlerdir" buyurmuştur. Müteşâbihâtın ne olduğunu anladın. Buradaki, lafzına gelince, bunun hakkında Halil ve Sibeveyh şöyle demişlerdir kelimesi sadece bir yönden, diğerjsm-i tafdillerden farklıdır. Çünkü bu kelime ' kelimesinin çoğuludur, ise, lafzının müennesidir. vezni üzeredir. Bu vezin üzere olan (yani ism-i tafdil), veya harf-i tarif ile kullanılır. Ve' "Zeyd, Amr'dan efdaldir" veya "Zeyd, efdal (en üstün)dür"denilir.Buna konusunda lam-ı tarif harf-i cerrine tabidir. Buna kıyasen "Zeyd, Amr'dan daha başkadır" veya "Başka Zeyd" denilir. Ne var ki nahiv âlimleri, arf-i cerri'ni bu bâbtan hazf etmişlerdir. Çünkü bu kalıbın bizzat lafzı, harf-i cerri'nin mânasını gerektirir. İşte bundan dolayı onlar, lafzın bu delaletiyle yetinerek, harf-i cerrini kullanmamışlardır. Harf-i tarif olan elif-lâmharf-i cerri'ne tâbi olur, böylece ellf-lâm da düşer. Bu kelimenin efif-lâmsız kullanılması caiz olunca şeklini alır. Buna görjkelimesi, onun çoğulu olmuş olur. Böylece bu lafız, cemi ve müfredinde elif-lâmın düşmesi konusunda, benzerlerinin hükmünü almamış olur. [23]

Kalblerinde Eğrilik Bulunanlar

Sonra, Cenâb-ı Hak: "Kalblerinde eğrilik bulunanlara gelince" buyurmuştur. Bil ki, Allahu Teâlâ, kitabı Kur'ân-ı Kerim'in muhkem ve müteşâbih diye iki kısma ayrıldığını beyan edince, kalblerinde eğrilik bulunanların, Kur'ân'ın ancak müteşâbih âyetlerine tutunacaklarını bil­dirmiştir. kelimesi, "hakdan sapmak ve dönmek" anlamına gelir. Meselâ:. denilir ki, bu - sapıyor- sapmak" anlamındadır. Âlimler, Hak Teâlâ'nın, "Kalplerinde sapıklık vardır)ifadesiyle, kimlerin murad edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Rebî şöyle der:'"Bu kimseler, Necrfln heyetidir. Çünkü onlar Hz. İsa hakkında, Hz. Muhammed (s.a.s) ile tartıştıklarında şöyle demişlerdi: "İsâ, Allah 'm kelimesi ve Ondan bir ruh değil midir?" Attan 'm Resulü de, "Evet!" deyince, onlar, "Bu bize kâfidir" dediler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimeyi indirdi. aha sonra ise, "Muhakkak ki İsa'nın hali de, Allah nezdinde, Âdem'in hali gibidir" (Âli imrân, 59) âyetini inzal etti..."

Kelbî ise bunların yahudîler olduğunu söylemiştir. Çünkü yahudiler, bu ümmetin ömrünün ne kadar olacağını öğrenmek istemişler ve bunu da, sûrelerin başında bulunan hurûf-ı mukattaadan çıkarmak istemişlerdir.

Katâde ve Zeccâc ise, bu kimselerin, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü Cenâb-t Hak âyet-i kerimenin sonunda, "Halbuki onun tevilini Allah'dan başkası bitemez" buyurmuştur. Burda söz konusu olan, kıyametin kopma zamanından başkası değildir.. Çünkü Cenâb-ı Hak bu vaktin bilgisini, bütün canlılardan, hatta melekler ve peygamberlerden (a.s) dahi gizlemiştir.

Muhakkik ulemâ ise şöyle demektedir: Bu ifâde, bâtıla sarılan ve kendi bâtılı için müteşâbihle ihticâc eden herkese şâmildir. Çünkü lâfız '"amm" (umûmî) bir lafızdır. Sebebin hususî olması, lafzın umumiliğine mani değildir. Bu tabire, kendisinde bir karışıklık ve iltibas bulunan her husus dahildir. Allah'ın, Resulü Hz. Muhammed'e yardım edeceğine dair va'adiyle, kâfirlere azâb edeceğine dair vaîd ve tehdidi de böyledir. Nitekim kâfirler, "Bize, Allah'ın azabım getir!" (Ankebût, 29), "Bize kıyamet gelmeyecek" (Sebe1. 3) ve, "Bize melekler gelmeli değil miydi?.." (Hicr, 7) demişler, böylece de itikâd bakımından zayıf olan kimselerin akıllarını karıştırmışlardır. Yine bu ifâdenin muhtevasına, "Müşebbihe"nin, "Rahman Arşa istiva etti" (Ta-hâ, 5) buyruğu ile bulundukları istidlal de dahildir. Çünkü akim açık delaletiyle şu gerçek sabittir. Bir mekânda bulunan herşey, küçüklük bakımından ya bölünmeyen bir cüz gjbi olur, ki bu ittifakla bâtıldır; yahut da o şey o cüzden daha büyük olur, böylece de o şey bölünen bir mürekkeb nesne olur.. Her mürekkeb ise, mümkin ve muhdesdir.. İşte bu açık delil ile, Allahu Teâlâ'nın bir mekânda bulunmasının imkânsızlığı ortaya çıkar. Böylece de, Hak Teâtâ'nın: "Rahman olan Allah Arş'a istiva etti" (Tâ-hâ, 5) buyruğu müteşâbih bir ifâde olmuş olur. Buna göre kim bu âyetle istidlalde bulunursa, böylece o kimse müteşâbihe tutunmuş olur.

Mutezile nin. fiili tamâmiyle kula nısbet etme hususundaki delillerin zâhirleriyle istidlal etmeleri de böyledir.Çünkü aklî delille, fiilin sudûru, bir sebebin bulunmasına dayardtğı; o sebebin de Allah'tan olduğu, yine, ne zaman böyle olursa, sebep bulunduğunda fiilin meydana geleceği, sebep

bulunmadığında da fiilin meydana gelemiyeceği sabit olunca, işte bu durumda fiili tamamiyle kula nisbet etmek bâtıl ve herşeyin Allah'ın kaza, kader ve meşîetiyle olduğu sabit olur. Böylece de Mutezlle'nin delillerin zahirine tutunarak yapmış oldukları bütün istidlaller, müteşâbihat ile yapılan istidlal olmuş olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, kat'î delillerden yüz çevirip, işi delillerin zayıf olan zahirlerine hasreden bu kimselerin, kalblerinde haktan bir sapma bulunduğu ve, bâtılı yerleştirmek istedikleri için müteşabihatlara tutunduklarını beyân etmiştir.

Bil ki, dünyada sen, her grubun kendi görüşüne uygun olan âyetleri muhkem; muhaliflerinin mezhebine uygun düşen âyetleri de müteşâbih olarak isimlendirdiğini görürsün.. Bu iş böyledir.. Cübbaî'ye bir baksana.. Çünkü o, "Allah'a zulmü, yalanı ve "mâla yutâkı" nisbet eden "mücebbire", müteşâbihatla İstidlal eden kimselerdir" demektedir.

Ebu Müslim el- İsfehanî ise şöyle demiştir: "Fitneyi isteyen sapık kimse, dalâl âyetleriyle ilgilenen ve bunları, Allahu Teâlâ'nın, "Sâmfri onları saptırdı" (Tâ-hâ, 65); "Firavn, kavmini saptırdı, doğru yola iletmedi" (Tâ-hâ,79)ve "(Allah) onunla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz" {Bakara, 26) âyetleri ile beyân ettiği muhkem âyetlere başvurup onları tefsir etmeyen kimsedir. Yine onlar Hak Teâlâ'nın, "Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun nf'met ve refahtan şımarmış elebaşlanna emrederiz de orada İtaatten çakarlar" (isra. 16) âyetini, "Allah Teâlâ onları helak etmiş, fâsık olmalarını istemiş ve mahlûkâtını helak etmek için sebep aramıştır" diye tefsir etmişlerdir. Halbuki Cenâb-ı Hak, "Allah size kolaylık diler, güçlük İstemez" (Bakara, 185) ve "Allah size açıkça bildirmek ve size hidayet etmek ister" (Nisa, 26) buyurmuştur. Yine onlar, Hak Teâlâ'nın, "Biz, âhirete inanmayanların amellerini kendilerine süslü gösterdik de onlar şaşırıp kalıyorlar" (Nemi, 4) âyetini, "Allah Teâlâ'nın onlara şaşkınlığı süslü göstermesi, böylece de onların Kur'ân'daki hükümleri bozmalarıdır" diye tefsir etmişlerdir. Bu tıpkı Cenâb-ı Allah'ın: "Bir kavm, özlerindeki (güzel hal ve ahlâkı) değiştirip bozmadıkça, Allah da onların (halini) değiştirip bozmaz" , ıi) ve "Biz, ahâlisi zâlim olan memleketlerden başkasını helak etmeyiz"

59) âyetleri gibidir. Hak Teâlâ, "Onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler); "K/m doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faydasına bulmuş olur" (isrâ, 15) ve "Fakat Allah, size imânı sevdirdi, onu kalblerinizde süsledi" zahirinden çevirerek aldığını bilseydim! Malumdur ki bu durum ancak, açık aklî delillere başvurmakla tamamlanır.

Aklî deliller,Mu'tezile'nin görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eder. Çünkü onlara göre, bir müreccih olmaksızın, iki fiilden birincisini Allah'ın yapıp, ikincisini yapmadığını kabul etmek icab eder. 8u ise sâniin olmadığını bildirmek demektir. Bu da ancak şunu kabul etmekle mümkündür: "Kuldan sadır olan mükemmel düzenli iş, onu yapanın, onu bilmesine delâlet etmez." İşte bu durumda da, bir muhassis (seçici) olmaksızın, -ne daha fazla, ne daha noksan olmamak üzere- tam o belli rakamın seçildiğini söylemek gerekir ki, bu da sanii (yapanı) kabul etmemek demektir.

Bundan aynı zamanda muhkem bir fiilin sâdır olmasının, onu yapanın âlim olduğuna delâlet etmeyeceği neticesi de çıkar. O takdirde de Allah Teâlâ'nın fiillerinin sapasağlam ve muhkem olmasından, Allah'ın âlim olduğuna istidlalde bulunma kapısı kapanmış olur. Şayet göklerdeki ve yerdeki bütün canlılar bu delillere karşı birleşseler, yine de bu delilleri reddedemezler. İşte bu apaçık aklî deliller ortaya çıkınca, akıllı bir kimsenin kaza ve kadere delâlet eden, âyetleri müteşâbih sayması nasıl caiz olur? Bu anlattıklarımızdan, insanların nezdinde her zaman geçerli olan kanunun, kendi mezheblerine muvafık olan âyetlerin muhkem, muhalif olan âyetlerin de müteşâbih olarak kabul edilmesi olduğu meydana çıkmaktadır.

İnsaflı olan muhakkik âlim, âyetlerdeki bu işi üç kısma ayırır:

a) Zahiri, aklî delillerle sağlamlaşan âyetler. İşte gerçek muhkem âyet budur.

b) Zahirî mânâlarının imkânsız olduğuna dâir kat'î deliller bulunan âyetler. İşte Allah Teâlâ'nın muradının, onun zahirinden başka bir mânâ olduğuna hükmettiğimiz âyetler bunlardır.

c) Ne sübûtu, ne de nefyi hususunda hakkında böyle deliller bulunmayan âyetlerdir ki, böylesi âyetlerin hakkı, onlarda tevakkuf etmektir. O zaman böyle bir ifâde, "hakkındaki durumun karışması ve iki taraftan birisinin diğerinden aynlamaması" mânâsında müteşâbih olmuş olur. Fakat ağır basan zanna göre, bu ifâde ve âyetler zahirlerine göre hamledirilrler. İşte bu konuda söyleyebile­ceklerim bunlardan ibarettir. Allah Teâlâ, muradını en iyi bilendir.

Bil ki Cenâb-ı Hak, sapık kimselerin müteşâbih âyetlere tabî olduklarını açıklayınca, bu konuda iki gayelerinin olduğunu beyân etmiştir:Birincisi, "sırf fitne aramak için...", İkincisi de, "Onun te'viline yeltenmek için.." ifâdesi ite gösterilmiştir.

Birinci gayeleri, fitne çıkarmaktır. Bil ki, "fitne" Arapça'da, "birşeyde£ aşırı davranıp ifrata düşmek" anlamına gelir. Meselâte Yani, "falanca dünyayı taleb etme hususunda aşırt gitti ve ölçüyü kaçırdı" denilir. Müfessirler, bu "fitne" kelimesinin tefsiri hususunda birkaç izah zikretmişlerdir:

a) Esamm şöyle demiştir: "Onlar, din hususunda böyle müteşâbih meseleleri kurcalayınca, dinî meselelerde birbirine muhalif düşmüşlerdir. Bu da birbirleriyle savaşmalarına ve karışıklıkların çıkmasına sebebiyet vermiştir. İşte burada bahsedilen fitne budur.

b) Bu müteşâbih âyetlere tutunmak, tutunanın kalbine bid'ati ve bâtıl düşünceyi yerleştirir. Böylece de o kişi, bu bâtıl fikre meftun olur. Hep onunla ilgilenir ve hiçbir şekilde bundan geri durmaz.

c) Dinde fitne, dinden sapmaktır. Malumdur ki, din konusundaki fitne ve fesattan daha büyük bir fitne ve fesat yoktur

İkinci gayeleri, müteşabihleri te'vtle yeltenmeleridir. Bil ki, "te'vil" kelimesi, tefsir etme ve açıklama manasındadır. Kelimenin Arapça'daki asıl mânâsı, "kendisine başvurulan merci ve dönülüp varılan yer" şeklindedir. Bu, "İş o hale varıp döndü" anlamında söylediğin şeklindeki ifâdeden alınmıştır. Bir şeyi, başka bir hale dönderip getirdiğinde dersin. İşte bu "te'vil" kelimesinin lügat mânâsıdır.

Daha sonra "tefsir" de te'vil diye isimlendirilmiştir. Cenâb-ı Allah, "Sana sabredemediğin şeylerin te'vittni haber vereceğim.." (Kehf, 7ö) ve "Bu hem hayırlı hem de te'vil olarak daha güzeldir" (Nisa, 59) buyurmuştur. Bu, lafzın kendisine dönüp vardığı mânayı haber vermektir. Bil ki, âyette geçen te'vilden murad şudur: Onlar, Allah'ın kitabında hakkında bir delil ve bir açıklama bulunmayan bir tefsire yöneliyorlar. Meselâ, kıyametin ne zaman kopacağını, her itaatkâr insanın sevabının ve her isyankâr kulun günahının mikdannın ne kadar olduğunu araştırırlar. Kâdî şöyle demiştir: "Bu kalblerinde eğrilik bulunan insanlar, müteşâbih âyetleri iki şekilde tefsir ederler:

a) Onları, gerçek manasının dışında bir mânâya hamlederler. Âyetteki "Sırf fftne aramak İçin" ifâdesinden murad budur.

b) Müteşâbih âyetlerden, delili olmayan hükümler çıkarırlar. Âyetteki "Onun teviline yeltenmek için..." ifâdesinden murad da bu dur."

Daha sonra Cenâb-ı Allah, bu kaiblerinde eğrilik olanların yolunu ayıplama hususunda daha fazlasını söyleyerek, "Halbuki onun tc'vütni Allah'dan başkası bilemez" buyurmuştur. Bu noktada âlimler ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki:

1- Bazıları şöyle demiştir: "Bu söz burada tamamlanmaktadır. Peşisıra gelen buyruğunun başındaki vâv harfi, vâv-ı ibtidâiyyedir." Bu görüşe göre, müteşâbih âyetlerin mânasını ancak Allah Teâla bilir. Bu, İbn Abbas, Hz. Aişe, Mâlik b. Enes (r.ahm) İle Kisâî, Ferrâ ve Mu'tezile'den Ebu Ali el-Cübbâî'nin görüşüdür. Bizce de, tercihe şayan görüş budur.

2- "Bu söz, kısmı ile birlikte tamamlanmaktadır." Bu görüşe göre, müteşâbih âyetlerin mânâsını bilme, Cenâb-ı Allah için söz konusu olduğu gibi, ilimde derinleşmiş olanlar için de söz konusudur. Bu, İbn Abbas, Mücâhid, Rebî b. Enes ve çoğu kelâmcılardan rivayet edilen bir görüştür. [24]

Müteşâbihlerin Mânâsını Yalnız Allah Bilir

Birinci görüşün doğruluğuna birçok hüccet delâlet eder:

Birinci hüccet: Lafzın râcih bir mânâsı olup, sonra da ondan daha kuvvetli bir delil bu râcih zahirî mânânın murad edilmediğine delâlet edince, biz Allah'ın muradının, bu hakikî mânânın mecazlarından birisi olduğunu anlarız. Mecazlarda ise bir çokluk vardır. Bu birçok ihtimalden birisini diğerine tercih, ancak lügavî tercihler ile olabilir. Lügâvî tercihler ise ancak zayıf bir zan ifâde edebilirler. Mesele, katî ve kesin olmayı gerektiren bir mesele olunca, zayıf zannî delillere göre konuşmak caiz değildir. Bunun misâli şudur: Cenâb-ı Hak, "Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara. 286) buyurmuştur. Sonra ise, bu âyetin tefsiri esnasında zikrettiğimiz beş delil ile açıkladığımız üzere, böylesi mükellefiyetlerin bulunduğuna kesin delil vardır. Biz böylece anlıyoruz ki, Allah Teâlâ'nın muradı, bu âyetin zahirinin delâlet ettiği mânâ değildir. Binâenaleyh âyetin lafzını, mecazi manalarından birisine hamletmek gerekir.

Mecazlarda ise birçok ihtimal söz konusudur. Bu ihtimallerden birisini diğerine tercih, ancak lügavî tercihlerle olur. Lügâvî tercihler ise, zayıf bir zan ifâde eder. Âyetteki mesele, zannî meselelerden değildir. Bundan dolayı, bu hususta zannî delillerle konuşmanın bâtıl olması gerekir. Yine Cenâb-ı Hak, "O Rahman arşı istiva etmiştir" (Ta-na. 5) buyurmuştur. Deliller, ilâhın bir mekânda olmasının imkânsızlığını göstermektedir. Böylece anlıyoruz ki, Allahu Teâlâ'nın bu âyetten muradı, âyetin zahirinin ifâde ettiği mânâ değildir. Ancak ne var ki bu lafzın birçok mecazî manaları vardır. O lafzı bu muhtemel mecazî mânâlardan birisine hamletmek zanni olan lügavi tercihlerle olur. Allah'ın zatı ve sıfatları hususunda zan ile konuşmak, müslumanların icmâsı ile caiz değildir. Bu delil, bu meselede kât'î bir delildir. Taassuptan uzak olan bir kalb bu delili kabul eder ve bozulmamış fıtrat bunun doğruluğuna şâhiddir. Muvaffakiyyet Allah'tandır.

İkinci hüccet: Bu âyetten önceki ifâde, müteşâbihin te'viline yeltenmenin kınanmış olduğuna işaret eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, "İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak ve onun te'viline yeltenmek için, onun müteşâbih olanına tâbi olur" buyurmuştur. Eğer müteşâbihi te'vile yeltenmek caiz olsaydı, Allah Teâlâ bunu zemmetmezdi.

Buna göre şayet, "Bundan maksadın, kıyametin vaktini araştırma olması niçin caiz olmasın? Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kıyametin demir atmasının ne zaman olacağını sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi ancak Rabb'imin nezdindedir" (A1*, 187) buyurmuştur. Yine âyette bahsedilen şeyden maksadın, sevâb ve ikâbın mikdarını, feth ve ilâhî yardımın ne zaman geleceğini araştırma olması niçin caiz olmasın? Nitekim onlar, "Bize melekleri getirmeli değil miydin?" (Her, 7) demişlerdir" denirse, biz de deriz ki: Allah Teâlâ Kitab'ını muhkem ve müteşâbih diye iki kısma ayırınca ve akıl bu taksimin, "lafzın râcih mânâsına hamlinin muhkem, râcih olmayan mânâsına hamlinin müteşâbih olması" cihetinden oluşunun doğruluğuna delâlet edip sonra Allah Teâlâ da müteşâbihin te'viline ve tefsirine yeltenenlerin yotunu kınayınca, bunun müteşâbihin bir kısmıyla ilgili olup, diğerleri ile ilgili sayılmaması, zahiri terk etme olur ki bu da caiz değildir.

Üçüncü hüccet: Allah Teâlâ, ilimde derinleşmiş kimseleri, "Biz ona inandık, hepsi Babb'imizin kahndandır" demeleri sebebiyle ve "İmân edenlerin onun Rab Teâlâ dan gelen bir gerçek olduğunu bilmeleri..." (Bakara, 26) sebebiyle medhetmiştir. Bu ilimde derinleşmiş olanlar, eğer müteşâbihi detaylı bir şekilde bilmiş olsalardı, müteşâbihe olduğu gibi imân etmelerinden dolayı medhedilmezlerdi. Çünkü birşeyi derinlemesine bilen herkesin ona mutlaka imân etmesi gerekir. İlimde derinleşmiş olan kimseler, Allahu Teâlâ'nın sınırsız malûmatı bildiğini kat'î delillerle bilen, Kur'ân'ın kelâmullah olduğuna ve onun bâtıl ve anlamsız şeyler söylemediğine inanan kimselerdir. Onlar Kur'ân'dan bir âyet duyup, kat'î deliller de onun zahirinin murad edilmesinin caiz olmadığına; aksine bundan muradın zahirî mânadan başka bir mâna olduğuna delâlet edip, sonra onlar bunun mânasının ne olduğunu, tayinini Allah'ın ilmine havale edip ve de bu mânanın, her ne olursa olsun, kesinlikle hak ve gerçek olduğuna kat'î olarak hükmettiklerinde.. İşte Allah'ı bilme hususunda derinleşmiş olan kimseler bunlar olmuş olurlar.,. Çünkü bu âlimleri, zahirin terked ileceği ne dair kesin hüküm vermeleri ve bundan neyin murad edildiğini alettayin bilememeleri, onları Allah'a imân etme ve Kur'ân'ın doğruluğuna kesin hüküm verme konusunda sarsmamış, etkilememiştir.

Dördüncü hüccet: Şayet Hak Teâlâ'nın, buyruğu, lafzına atfedilmiş olsaydı, o zaman Hak Teâlâ'nın,sözü, bir mütbedâ, başlangıç cümlesi olurdu ki, bu da fesahat zevkine yakışmayan bir durumdur. Bilâkis evlâ olanıVe onlar, "Ona îman ettik"

derler" veyahut e, "ona îman ettik" derler" denilmesidir.

Buna göre şayet, "Bu ifâdenin doğru anlaşılması hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a) Âyetteki sözü, haberdir ve buna göre cümlenin takdiri "Te'vili bilen bu âlimler, "Biz ona imân ettik derler" şeklindedir.

b) kelimesinin halidir" denilirse, biz deriz ki: Birinci ihtimal, kabul edilemez. Çünkü Allah Teâlâ'nın kelâmını, herhangibir takdire ihtiyaç duymayacak biçimde tefsir etmek, takdire ihtiyaç duyacak şekilde tefsir etmekten daha uygundur. İkinci ihtimale gelince, zi'l-hâl önceden geçen bir kelimedir. Burada ise hem Allah'ın adı, hem de "râsihûn" önceden geçmiştir. Binâenaleyh âyetteki, "Biz ona inandık" ifâdesinin, "Allah" lafzının değil, "râsihûn" lafzının hâli kılınması gerekir. Bu da âyetin zahirini terketmek olur. Binâenaleyh o görüş, ancak âyetin zahirini terketmekle tam olur. Bizim görüşümüzde ise, buna gerek kalmaz. Bundan dolayı, bu görüş daha evla olur.

Beşinci hüccet: Ayetteki,sözü, "Onlar, tafsilatını bildikleri şeye de, bilmedikleri şeye de inanırlar" mânâsındadır. Eğer onlar, herşeyi teferruatı ile bilmiş olsalardı, bu sözün bir mânâsı olmazdı.

Altıncı hüccet: İbn Abbas (r.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kur'ân'ın tefsiri dört çeşittir:

a) Herkesin bildiği tefsir.

b) Anadilleri Arapça olması c) Alimlerin bilebildiği tefsir.

sebebi ile, Arapların bilip anladıkları tefsir.

d) Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği tefsir.

Mâlik İbnu Enes (r.h)'e "istivâ"nın ne olduğu sorulduğunda, o şöyle cevap

vermiştir: "İstiva malumdur. Nasıl olduğu bilinemez. Ona îman etmek vacibtir. Onun ne olduğunu sormak ise bid'âttır."

Biz bu meselenin bir kısmını, Bakara sûresi'nin başında anlattık. Burada anlattıklarımız, orada anlattıklarımıza katılır ise, mesele hakkındaki izahımız tamamlanmış olur. Muvaffakiyyet Allah'tandır. [25]

Râsih (derin) Âlimler

Sonra Allahu Teâlâİlimde derinleşmiş olanlar ise, "Biz ona inandık. Hepsi Rabb'imtzin " derlet" Ve " kaç mesele vardır: [26]

Birinci Mesele

Arapçada "rusûh", birşeyin iyice içinde olmak demektir. Bil ki ilimde râsih olan, yakînî ve kat'î deliller ile Allah'ın zât ve sıfatlarını; Kur'ân'ın Allah'ın kelâmı olduğunu bilen kimsedir. Böyle birisi, Kur'ân'ın bir müteşâbih âyetini görüp, kat'î delil de Allah'ın muradının o âyetin zahirî mânâsı olmadığına delâlet edince, Allah'ın muradının âyetin zahirî mânâsından başka olduğunu ve o muradın hak olduğunu, âyetin zâhîrî mânâsının bırakılmasının, Kur'ân'ın sıhhatini tenkid etmede bir şüphe teşkil etmeyeceğini kesinkes anlamış olur.

" Cenâb-ı Allah onların daha sonra dediklerini nakletmiştir ki bunun mânâsı "Onlardan herbiri, "muhkem de, müteşâbih de Rabb'imizin katındandır" derler" şeklindedir. Bu ifâde ile ilgili şu iki soru vardır:

Birinci soru: Eğer âyett"Hepsi Rabb'imizdendir" denilmiş olsaydı, bu da yeterli olurdu. Öyle ise, âyette ayrıca (katında) lafzının ge­tirilmesindeki fayda nedir?

Cevap: Müteşâbih âyetlere îman hususunda, daha güçlü ifâdeye ihtiyaç duyulur. İşte bundan dolayı, ifâde daha te'kidli olsun diye, kelimesi zikredilmiştir.

İkinci soru kelimesinin muzâfun ileyhinin hazfi niçin caiz olmuştur?

Cevap: Çünkü bu kelime, muzâfun ileyhine kuvvetli bir şekilde delâlet etmektedir ve muzâfun ileyh hazfedilse bile mânâda bir karışıklık olmamaktadır.

Allahu Teâlâ daha sonra "Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir" buyurmuştur. Bu, Allah Teâlâ tarafından, "Biz ona inandık" diyenlere bir medh-ü senadır. Mânası ise, "Kur'ân'da bulunanlardan ancak aklı kâmil olan kimseler va'z-ü nasihat alır" şeklindedir. Bu ifâde, onların, Kur'ân'ı anlama hususunda akıllarım kullandıklarına ve zahirî mânâsı aklî delillere uygun olan âyetlerin muhkem, uygun gelmeyenlerin ele müteşâbih olduğunu anladıklarına, sonra hepsinin sözünde çelişki ve bâtılın'bulunması mümkün olmayan Allah'ın sözleri olduğunu bildiklerine, böylece de müteşâbih'in Allah katında mutlaka uygun bir mânâsının bulunduğunu idrâk ettiklerine âdeta delâlet etmektedir.

Bu âyet, aklî delillerden bahseden, bunlar ile Allah'ın zât, sıfat ve fiillerini bilmeye yol arayan ve Kur'ân'ı aklî delillere göre, dit ve i'râba uygun gelecek şekilde tefsir eden kelâmcıların makamlarının yüceliğini gösterir.

Bil ki, birşey ne kadar şerefli olur ise, onun zıddı da o kadar âdî olur. Aynen bunun gibi, Kur'ân'ı tefsire çalışan kimse, bu sıfatlan taşırsa, onun mertebesi de, Allah'ın medh-ü sena ettiği yüksek derecelere çıkmış olur. Usûl, dil ve nahiv ilimlerinde derinleşmeden Kur'ân hakkında söz söylendiğinde bu, Allah'ın muradından gayetuzak bir söz olur. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s'Kur'ân'ı sırf kendi anlayışına göre tefsir eden kimse, cehennemdeki yerine hazırlansın' buyurmuştur. [27]

Hidayet ve Dalâlet

"Ey Habb'imiz, bizi doğru yola ilettikten sonra, kalblerimizi saptırma.. Bize, kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı en çok olan sensin sen" (Âli İmran , 8).

Bil ki, Allah Teâlâ, ilimde derinleşmiş kimselerin, 'Biz ona iman ettik" dediklerini naklettiği gibi, yine onların, "Ey Rabb'imiz, bizi doğru yola ilettikten sonra, kalblerimizi saptırma. Bize, kendi katından bir rahmet bağışla..." diye dua ettiklerini de nakletmiştir. Önceki âyet delâlet ettiği için, bu âyetin başında öJjii "derler" lafzı hazfedil mistir. Bu durum, onlar göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. "Ey Rabb'imiz, sen bunları boşuna yaratmadın" (Aı-ümran, ısı>âyetinde de aynıdır. Ehl-i Sünnet ile Mu'tezile'nin bu âyet hakkındaki sözleri farklıdır:

Ehl-i Sünnetin görüşü açıktır ve şu şekildedir: Kalb, hem îmana hem de küfre yönelmeye elverişlidir. Bu iki taraftan birisine, ancak Cenâb-ı Hakk'ın yaratacağı bir irâde ve sebep olması halinde meyleder. Eğer bu irâde ve sebep, küfre götürür ise, işte bu hızlan (= yardımın kesilmesi), izâgâ (= saptırma), sadd (= engellemek), hatm ( = mühürleme), tab' (=* damgalamak), reyn ( = paslanma), kasve(= katılaşma), vakr( = ağırlık), kinân(= örtü) veKur'ân'da geçen benzeri lafızlar ile ifâde edilir. Eğer bu irâde ve sebep, îmana götürür ise, bu da tevfîk {= muvaffak kılma), reşâd (= doğruyu gösterme), hidayet, tesdîd (- doğrultup düzeltme), tesbit (= yerinde sağlamlaştırma), ismet (= muhafaza etme) ve Kur'ân'da geçen benzeri lafızlarla ifâde edilir.

Hz. Peygamber (s.a.s) "Mü'minin kalbi Rahman Allah'ın parmaklarından ikisi arasındadır"[28] buyurmuştur. Hadiste geçen bu iki parmaktan murad, bahsettiğimiz iki sebeptir. İnsan, iki parmağı arasındaki birşeyi, o iki parmağı ile evirip çevirdiği gibi, kalb de Hakk'ın o iki sebebi vasıtası ile, o iki sebep arasında evrilir çevrilir. Kim insaflı olur, işi zora koşmaz ve bunu bizzat kendinde dener ise, bu mânâyı gözle görüyormuş, elle tutuyormuş gibi bulur. Herhangi bir yaratıcı ve müessir olmadan îmana ve küfre götüren bu iki sebepten birisinin meydana gelmesini mümkün gören kimse, Yaratıcıyı inkâr etmiş olur; İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) "Ey kalbleri ve gözleri evirip çeviren (Allah'ım), kalbimi dinin üzere sebatlı kıl"[29]

demiştir ki bu, bizim söylediğimiz manadadır.

İlimde derinleşmiş olanlar, Allah'ın indirdiği muhkem ve müteşâbih'in hepsine îman edince, Hak subhânehû ve Teâlâ'ya, kalblerini Hakk'a meylettirdikten sonra bâtıla saptırmaması hususunda yalvarıp yakarmıslardır. İşte bu, Kur'ânî bir tahkîk ile de güç bulmuş aklî bir görüştür.

Bu söylediklerimizi şu husus da te'kîd eder: Allah Teâtâ, mü'minleri, müteşâbih âyetlerin peşine düşmeyip, onlara olduğu gibi toptan îman ettikleri ve onlara dalmadıkları için medhetmiştir. Binâenaleyh onların, bu zamanda olduğu gibi, müteşâbih âyetler üzerinde konuşmaları tuhaf olur. Bu sebeple onların, muhkem olduğuna inandıkları için, bu duayı yapmaları gerekir. Sonra Allah Teâlâ, onların böyle duâ etmeleri sebebiyle, bu ifâdeyi onları medh ve sena etme sadedinde getirmiştir ki, bu da bu âyetin muhkem âyetlerin en güçlülerinden olduğuna delâlet eder. Bu, son derece kuvvetli bir izahtır.

Mu'tezile ise, "Deliller, kalpleri saptırmanın Allah'ın fiili olmasının caiz olmayacağına delalet ettiği için, bu âyeti te'vil etmek gerekir" demişlerdir.

Onların delillerini (Bakara, âyetini tefsir ederken zikrretmiştik.

Onların bu konuda, özellikle kendisiyle Ihticâc ettikleri şey ise "İşte onlar sapıp eğrüdikleri zaman, Allah da onların kalble-rini saptırdı" (Sai, 5) âyetidir. Bu, sapıklığın başlangıcının kullar tarafından olduğu hususunda açık bir ifâdedir. Onların bu âyet hakkında yapmış olduğu te'viller ise, şunlardır:

a) Bu te'vîli Cübbaî öne sürmüş, Kadî de tercih etmiştir. Buna göre: sözünden maksat, "kendisiyle kalblerinin îman sıfatı üzere olmayı sürdürdüğü fiillerini men etmel" demektir. Bu böyledir, çünkü Allahu Teâlâ, men edilmeye müstehak olduklarında lütuflarını onlardan men edince"Allah onları saptırdı" denilmesi caiz olur. Bunun bu şekilde olacağına, Hak Teâlâ'nınlütuf: "İşte onlar sapıp eğrildlkteri zaman, Allah da onların kalblerfnf saptırmıştır" (Sai, 5) âyeti de delâlet eder.

b) Esamm şöyle demektedir: Bunun mânâsı, "Kalblerimizin kendisiyle sapıp meyledeceği bir belâya bizi mübtelâ kılma!" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı, "Şayet biz onlara, "kendinizi öldürün, yahud yurtlarınızdan çıkın" diye yazsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Onlar, kendilerine öğütlenen şeyi hakkıyla yapsalardı, bu hem kendileri in muhakkak ki daha hayırlı, hem de (îmanlarını) daha da sağlamlaştırmış olurdu" (Nisa, 66) âyeti gibidir. Yine O, "O, Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerinin tavanlarını gümüşten yapardık" (Zuhrut. 33) buyurmuştur ki, bunun mânâsı, "Kendisiyle sapıp meyletmekten emin olamayacağımız ibâdetlerle bizi mükellef kılma!" demektir. Bazen bir kimse şöyle diyebilir: "Beni, sana eziyet verecek şeylere sevketme, zorlama!" Yani, "Meydana geldiğinde, sana eziyet vermiş olacağım şeyleri yapma!" demektir.

c) Ka'bî de, ifâdesinin mânasının, "Bizi sapıtmış kimseler diye adlandırma!" şeklinde olduğunu; nitekim bir kimse bir kimseyi kâfir olarak adlandırdığında"Falanca falancayı tekfir etti" denildiğini söyle­miştir.

d) Cübbaî bunun mânasının, "Bizi ulaştırıp götürdükten sonra, kalblerimizi senin cennetinden ve sevabından saptırma!" şeklinde olduğunu söylemiştir ki bu, doğruya birincisinden daha yakındır. Ancak ne var ki bu, başka bir şeye de hamledilebilir. Bu da şudur: Allahu Teâlâ'nın, o kimsenin o anda mü'min olduğunu; eğer ikinci seneye kalırsa (ömrü uzarsa) onun muhakkak ki kâfir olacağını bilmesidir. Buna göre, sözünün mânası, "o kimse

kâfir olmadan önce Allahu Teâlâ'nın o kimseyi öldürmesi" mânasına hamledilmiştir. Bu böyledir, çünkü onu ikinci seneye kadar diri olarak bırakmak, bir mânâda, onu cennet yolundan saptırmak demektir.

e) Esamm, ifâdesinin mânasının, "Bizi aklımızın nuruyla hidâyete erdirdikten sonra, cinnet getirmek suretiyle, aklın kemâlinden mahrum bırakma, saptırma!" şeklinde olduğunu söylemiştir.

f) Ebu Müslim ise, bunun mânasının, "sapmamamız için, bizi şeytandan ve nefsimizin şerlerinden koru..." şeklinde olduğunu söylemiştir.

Bu âyetin te'vili hususunda onların ileri sürdükleri görüşlerin tamamı budur ki, hepsi de tamamiyle zayıftır.

Birinci görüşleri: Bu zayıftır, çünkü onlara göre Allah'ın kudretiyle, haklarında lütuf olarak yapabileceği herşeyi yapması vâcibtir. Eğer bunu yapmazsa, uluhiyyeti geçersiz olur; hem câhil, hem de muhtaç olmuş olur. Böyle olan şeyin duâ ile taleb edilmesine zaten ihtiyaç kalmaz.. Aksine bu görüşün, Allah'a, lütuf fiillerinin tamamını vâcib kılmayan Bişr İbn Mu'temir ve arkadaşlarının görüşüne göre carî olması gerekir.

İkinci görüşleri de zayıftır. Çünkü eğer Allah, teklifteki katılığın, mükellefi kötü olan şeye sevketmede bir tesirinin olduğunu bilirse bu, Allah hakkında kötü bir şey olur. Eğer mükellefi çirkin olan bir şeye sevketme hususunda bunun kesinlikle hiçbir tesirinin olmadığını bilirse, kulun itaatkâr ve âsi olması hususunda, bunun varhğt, yokluğu gibi olur. Bu sebeple de, duayı bu yöne yöneltmenin herhangi bir mânası olmaz.

Üçüncüsü de zayıftır; çünkü, sapık ve kâfir diye isimlendirmek, varlık ve yokluk bakımından küfürle beraber bulunurlar. Halbuki küfür ve sapıklık, kulun ihtiyarıyladır. O halde, "Bizi sapıklık ve kâfir ismiyle isimlendirme" demenin ne faydası var?

Dördüncüsü de böyledir; çünkü, Allah'ın, o kimsenin ikinci sene kâfir olacağını bilmesi, onu daha önceden öldürmesini gerektirseydi, onun, o kimsenin ömür boyu kâfir olarak yaşayacağını, asla îman etmeyeceğini bilmesi onu yaratmamasını gerektirirdi.

Beşincisi de zayıftır; çünkü bu ifâde, o âyetten önce geçen, "Kalblerinde eğrilik bulunanlara gelince..." sözüyle ilgilidir.

Altıncısı da aynıdır; çünkü şeytandan ve nefsin şerlerinden korunmak takdir edilmişse, o.mutlaka olacaktır. O halde duâ etmenin faydası nedir? Eğer

takdir edilmemişse, onun olması da imkânsız olur. Bu durumda da duâ etmenin bir faydası yoktur. Böylece, bu anlattıklarımızla bütün bu hususların zayıf ve geçersiz; hak olan şeyin de bizim söylediğimiz şey olduğu ortaya çıkmış olur.

Buna göre eğer, "Bu görüşe göre Hak Teâlâ'nın: "İşte onlar sapıp eğrüdiklerî zaman, Allah da onların kalblerini saptırmıştır" (Sat, 5) buyruğunu nasıl tefsir ederiz?"denilirse, biz deriz ki, şöyle denilebilir: Ailahu Teâlâ onları baştan saptırmış, ama onlar da bundan sonra kendileri sapmaya devam etmişlerdir. Sonra ilk defa Allah'tan olan bu sapıklığa, birincisinden başka olan sapıklıklar terettüp edip, bitişmiştir. Bütün bunlarda herhangi bir aykırı durum yoktur.

Hak Teâlâ'nın: "Bizi doğru yola ilettikten sonra.,." ifâde­sine gelince, bunun mânası, "Bizleri ihtidaya erdirdikten sonra..." demektir. Bu da, kalbte hidâyetin meydana gelmesinin Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği hususunda açık ve sarih bir ifâdedir.

Sonra Cenâb-ı Hak "Bize, kendi katından bir rahmet bağışla" buyurmuştur. Bil ki kalbi, uygun olmayan şeylerden temizlemek, onu uygun olan şeylerle nûrlandırmaktan önce gelir. İşte bu sebeple bu mü'minler, Rab'lerinden önce kalblerini bâtıl ve bozuk inançlara meylettirmemesini; daha sonra da O'ndan kalblerini marifetullah nûrlanyla nurlandırmasını, uzuv ve organlarını da itaat süsüyle süslemesini istemişlerdir. Allah bütün rahmet çeşitlerini içine alsın diye, nekire olmak üzerej buyurmuştur.

Rahmet çeşitlerinin ilki, kalbte imân, tevhîd ve marifetullah nurunun bulunması; ikincisi, uzuv ve organlarda tâat, kulluk ve hizmet nurunun bulunması; üçüncüsü, dünyada emniyet, sıhhat ve kendi kendine yetecek miktarda geçim vasıtalarının bulunması; dördüncüsü, ölürken ölüm sarhoşluğunun kolay olması; beşincisi, kabirde soruların ve kabir karanlığının kolay olması; altıncısı, kıyamette ceza ve hitabın kolay olması, günahların affedilip iyiliklerin üstün getirilmesidir. Buna göre, Hak Teâlâ'nın buyruğu rahmetin bütün kısımlarını içine alır.

Susturucu, ve apaçık aklî delillerle, Allah'dan başka bir Rahîm'in, bir Kerîm'in olmadığı ortaya çıkınca, muhakkak ki Cenâb-ı Hak bu hususu, maksat ve gayenin ancak kendisi tarafından meydana getirileceğine aklın, ruhun ve kalbin dikkatini çekmek için, bu hususu sözüyle te'kîd etmiştir. Kula nisbetle, bu maksat ve gaye son derece yüce olduğu için, şüphesiz Cenâb-ı Hak da bu ifâdeyi nekire iilarak buyurmuştur. Buna göre kul sanki şöyle demek istemiştir: "Ya Rabbi! Senin rahmetinin en mükemmelini taleb ediyorum... Senin katından olan ve sana layık olan bir rahmet istiyorum..." Bu ifâde ise, rahmetin son derece yüce ve ulu olduğunu gösterir.

Sonra Cenâb-ı Ha "Şüphesiz bağışı en çok olan sensin sen" buyurmuştur. Buna göre kul, sanki şunu söylemiştir: "Allah'ım, bu duamla senden istediğim şey, bana nisbetle çok büyük bir şeydir, Ancak senin kereminin kemâline, cömertliğinin ve rahmetinin zirvesine nisbetle, önemsiz bir şeydir... O hâlde sen, eşyanın hakikâtinin, zâtının, mâhiyyetinin ve varlığının kendisinden meydana geldiği atiyye ve bağışında, çok bağışlayansın... Buna göre senin dışında kalan her şey, senin cömertliğinden, ihsan ve kereminden meydana gelmiştir.. Ey, lütfü ve iyiliği devamlı olan; ezelden beri ihsan sahibi olan Rab! Bu miskinin ümitlerini boşa çıkarıp, dualarını reddetme.. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, ikramda bulunanların en cömerdi, onu fazlınla rahmetine lâyık kıl!" [30]

"Ey Rabb'imiz, muhakkak ki sen, hakkında hiç şüphe bulunmayan bir gün için insanları toplayacak olansın!.. Şüphesiz, Allah sözünden caymaz"(Ali İmran, 9)

Bil ki, bu duâ ilimde derinleşen kimselerin sözlerinin geriye kalanıdır. Bu böyledir; çünkü onlar, Allah'dan kendilerini sapmaktan korumasını, hidâyet ve rahmetini kendilerine has kılmasını isteyince, sanki şöyle demek istemişlerdir: "Bu talepten maksadımız, dünya istekleriyle ilgili bir şey değildir... Çünkü bunlar, fani şeylerdir, sona ericidirler. Bu duamızdan en büyük gayemiz âhiretle ilgili olandır... Çünkü biz, ey Rabb'imİz, senin, hesaba çekmek için kıyamette insanları bir araya getireceğini biliyoruz.. Yine, senin va'adinden ve sözünden dönmeyeceğini; sözünün yalan olmadığını da biliyoruz... Kalbleri haktan sapan kimseler, orada devamlı bir azâb içinde kalırlar... Tevfîkini, hidâyetini ve rahmetini verip, kendilerini mü'min kıldığın kimseler ise, orada ebedî saadet ve ikramlar içinde bulunurlar..." Buna göre bu duadan en büyük maksat, âhiret ile ilgili olan kısımdır.

Geriye âyetle ilgili birkaç mesele kalmıştır: [31]

Birinci Mesele

Hak Teâlâ'nın: o buyruğunun takdiri, "İnsanları hakkında şüphe olmayan bir günde, hesaba çekmek, cezalandırmak için toplayacak olansın" şeklindedir. Buna göre bu ifâdeden maksat açık olduğu için M kelimesi hazfedilmiştir. [32]

İkinci Mesele

Cübbaî şöyle demektedir: "Mü'rninlerin sözü kısmında bitmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın, kavlidir. Buna göre insanlar, "Ey Rabbimiz, muhakkak ki sen, kendfsmde hfp şüphe bulunmayan bir gün için insanları toplayacak olansın!" dediğinde, Allahu Teâlâ da, onları bu konuda tasdik etmiş ve onların sözlerini, "Şüphesiz, Allah sözünden caymaz" diyerek te'kîd etmiştir. Bu, Hak Teâlâ'nın bu sûrenin sonunda, mü'minlerden naklettiği:

"£y Rabbimiz, peygamberlerinin lisânı ile bize va'adetmiş olduğun şeyleri ver bize... Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkarma. Şüphe yok ki sen, sözünden asla dönmezsin" (âı-i imrân, 194) âyeti gibidir."

Bazı âlimler de, bunun gaibten muhataba geçilmek suretiyle bir iltifat olduğunu söylemişlerdir. Kur'ân-ı Kerim'de bunun misalleri pek çoktur. Nitekim Hak Teâlâ:"Nihayet siz gemide bulunduğunuz ve gemiler de güzel bir rüzgâr ile bunları akar gibi götürdükleri zaman..." (Yunus. 22) buyurmuş, (hitaptan gıyaba geçmiştir.)

Buna göre şayet "Mü'minler bu âyette(ÂMimran, 194) âyetinde de demişlerdir" denilirse, ben derim ki:

Allah en iyisini bilir ya, İkisi arasındaki fark şudur: Bu âyet (âli imran, 9) heybet ve ta'zîm makamında getirilmiştir. Yani ulûhiyyet, mazlumun hakkını zâlimden almak için haşir ve neşrin (ölümden sonra dirıltilmenin) bulunmasını gerektirir. Buna göre O'nu, burada İsm-i Âzamıyla zikretmek, daha muvafık ve evlâdır. Ama Âl-i İmran 194'dekifl buyruğuna gelince, bu makam, kulun Rabb'inden kendisine lütfuyla in'âmda bulunmasını ve günahlarım bağışlamasını istediği makamdır. Buna göre bu makam heybet makamı değildir. İşte bundan dolayı şüphesiz Cenâb-ı Hak, (âli imran, 194) buyurmuştur. [33]

Hak Teâlâ'nın Vaidinden (Azaptan)Geçmesi

Cübbaî bu âyette, fasıkların mutlaka azapla tehdid edildikleri hususunda istidlal ederek, şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın Vaîdinden "Çünkü vaîd de, "Rabb'imizin bize va'adettiğinl hak olarak bulduk. Siz de, Rabb'inizin (tehdit olarak) size va'adettiğinigerçek olarak buldunuz mu?" (Araf, 44) âyetinin delaletiyle, va'ad lafzının kapsamında ele alınmıştır. Buna göre kelimeleri aynı mânayı ifâde eder. AHahuTeâlâ da bu âyette, miadından caymayacağını haber vermiştir. Böylece bu âyet, O'nun vaîdinden de caymayacağına bir delil olur."

Cevap: Biz, Allahu Teâlâ'nın, fâsıkları mutlaka azapla tehdid ettiğini kabul etmiyoruz. Daha doğrusu bu ceza, ulemâ arasında ittifakla "tevbe etmeme şartına" bağlandığı gibi, bize göre Cenâb-ı Hakk'ın affetmeme şartıyla da mukayyettir. Nasıl siz bu şartı ayrı bir delille isbât ettiyseniz, bunun gibi biz de, affın bulunmamasını ayrı, munfasıl bir delille isbât ettik.. Biz, Allahu Teâlâ'nın onları tehdit ettiğini kabul ediyoruz, ama bu vaîdin (tehdîdin) "va'ad" lafzının kapsamına girdiğini kabul etmiyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın, . 44) buyruğuna gelince, biz deriz ki bunun, Cenâb-t Hakk'ın:arı elim bir azâbla müjdele" (âı-i imrân, 21) ve "Tâd (o azabı!) Hani sen, çok uluf çok şerefli idin!" (Duhân. 49) âyetlerinde olduğu gibi olması niçin caiz olmasın? Yine bundan muradın, "Onların, putlarından Allah katında kendilerine şefaat etmelerini beklemesi.." olması niye caiz olmasın? Böylece bu va'adden (Araf, 44) murad, putlardan beklemiş oldukları bu fayda ve menfaat olur.. "Vaîd" meselesiyle ilgili sözümüzün tamamı, Bakara sûresinde, "Hayır! Kim bir kötülük kazanır da, suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa, onlar cehennemliktir, onlar orada, ebedî olarak kalıcıdırlar" (Bakara, si) âyetinin tefsirinde geçmişti..

Vahidî, "Basît" adlı eserinde, başka bir izahtan da bahsederek şöyle der: "Bunun, düşmanların vaîd (tehdit)'ine değil de dostların va'adine hamledilmesi niçin caiz olmasın? Çünkü vaîd'den caymak, Araplar nezdinde güzel bir şeydir." Vahidî sözüne devamla, "Bunun delili ise, Arapların bunu methetmeleridir. Nitekim şair

' 'O, sürür verici bir şeyi va 'adettlğinde,