ÂLİ İMRÂN SURESİ
AYETLER: 98-200
Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile
98. De ki: "Ey kitab ehli, Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini İnkâr ediyorsunuz?"
99. De ki: "Ey kitab ehli siz, (gerçeği) gördüğünüz halde Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek» İman edenleri niçin o yoldan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir."
Yüce Allah'ın: "Deki: Ey kitap ehli...niçin Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz" buyruğundakî: "Çeviriyorsunuz" buyruğu, Allah'ın dininden döndürüyorsunuz demektir. el-Hasen ise bu kelimeyi şeklinde okumuş olup, bunlar da: den gelen iki ayn söyleyiştir.
Tıpkı kokuşan eti anlatmak üzere: demek ile, yine kokup değişmesini anlatmak üzere kullanılan tulleri gibi.
Onu ri göstermeye yeltenerek" buyruğunda: Onlara ölçerek verdiklerinde..." (el-Mutaffifin, 83/3.) buyruğunda da olduğu gibi, "lâm" harfi hazf edilmiştir. Meselâ; Ona bunu istedim; denildîgı gibi, "lâm!l harfi kullanılmaksızın da denilir. Ona yardım eltim, anlamındadır.
Eğrilik: Dinde, sözde ve davranışla meyletmek, sapmak ve doğru yoldan uzaklaşmak demektir, harfi üstün okunursa duvar ve benzeri dosdoğru olan herşey hakkında eğriliği anlatmak için kullanılır. Bu açıklamalar Ebu Ubeyde ve başkalarından nakledilmiştir.
Yüce Allah'ın: Davetçiye hiçbir tarafa eğrilmeden uyup giderler" (Tâ-Hâ, 20/108) da, onun çağrısından eğrilip başka tarafa dönemezler, anlamındadır. Belli bir yer hakkında, orda ikâmet edip durdu, manasına kullanılır ki, duran anlamını veren ism-i faili şeklinde gelir. Şair der ki:
"Olur ki onların boş arsalarını yahut çadırlarının izlerini görürüz, Diye siz de bizimle birlikte kalır mısınız?"
"Eğri adam" huyu kötü adam demektir. Ayaklarında nisbeten eğrilik bulunan atların halini anlatmak üzere de bu kökten gelen kelimeler kullanıldığı gibi, "el-A'veciyye" önceleri cahiliyye döneminde bilinen bir at çeşidi idi. Bunun, -fazla aralık olmaksızın- ayaklar arasında mesafelerin uzaklığını anlattığı da söylenmiştir ki, bu da at için övücü bir özelliktir.[1]
Yüce Allah'ın: "Siz, gördüğünüz halde" buyruğu, aklınız erdiği halde anlamındadır. Bu, siz Tevrat'ta Allah'ın kendisinden başka hiçbir dini kabul etmediği din İslâm'dır, yazısını gördüğünüz ve buna tanıklık ettiğiniz halde anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü Tevrat'ta, Muhammed (sav)'ın nitelikleri de yazılıdır. [2]
100. Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri çevirirler.
Bu âyet-i kerime, Evs ile Hazrecliler arasında fitneyi -Peygamber (sav) ile ardı arkası kesildikten sonra- yeniden körüklemek isteyen bir yahudi hakkında inmiştir. Bu yahudi aralarında oturmuş ve onlara iki kabileden birisine mensub birisine ait ve aralarındaki savaşa dair söylemiş olduğu bir şiiri okudu. Bu sefer, diğer kabile şöyle demişti. Bizim şairimiz de filan filan gün hakkında şöyle dedi. Bunun sonucunda olaydan bir parça etkilenmiş gibi oldular ve şöyle dediler: Haydi gelin» önceden olduğu gibi savaşı bir daha alevlendirelim- Bunun üzerine onların bir bölümü: Ey Evslîler geliniz. Diğerleri ise, ey Hazrecliler geliniz, diye seslendiler. Bir araya toplandılar, silahlarını aldılar, savaşmak üzere dizildiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Peygamber (sav) da geldi. Ve iki saf arasında durarak, yüksek sesle bu âyet-i kerimeyi okudu, Evslilerle, Hazrecliler Hz. Peygamberin sesini işitince ona kulak verip dinlediler. Okumasını bitirince silahlan bıraktılar, biribir-lerinin boyunlarına sarılıp ağlaşmaya başladılar. Bu açıklama, İkrime, İbn Zeyd ve İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.[3]
Bu şekilde şiir okunmasını sağlayan kişi, yahudi Şâs b. Kays idi. O, Evslilerle Hazreclîler arasına daha önce aralarında cereyan eden savaşları hatırlatacak kimseyi göndermişti. Peygamber (sav) ise gelip onlara durumlarını hatırlattı. Böylelikle onlar, bu işin şeytanın bir dürtüsü ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladılar. Ellerinden silahlarını bıraktılar, ağladılar, biribir-lerinin boyunlarına sarıldılar. Daha sonra da dinleyip itaat edenler olarak Peygamber (sav) ile birlikte gittiler. Bunun üzerine yüce Allah da: "Ey İman edenler," yani Evs ve Hazrecliler "eğer kendilerine kitap verilenlerden bîr zümreye1" yani, Şâsa ve arkadaşlarına "İtaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak geri çevirirler" âyetini inzal buyurdu
Cabir b. Abdullah dedi ki: Bu isimize muttali olmasından en çok hoşlanmadığımız kişi Rasûlullah (sav) idi. O da geldi ve bize eliyle işaret etti, biz de bu işten vazgeçtik, Allah da aramızı bulup barıştırdı. Bunun üzerine biz fbu işe muttali olduğundan dolayı) Rasûlullah (sav)'ın haberdar olmasından daha çok sevindiğimiz kişi olmadı. Ve ben, başı itibariyle ondan daha çirkin ve daha vahşetli, sonu itibariyle de ondan daha güzel bir gün görmedim.[4]
101. Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da Peygamberi bulunurken, nasıl kâfir olurdunuz? Kim Allah'a sımsıkı sarılırca muhakkak doğru yola iletilmiştir.
Yüce Allah, bu ifadeyi hayret üslûbu ile kullanmıştır. Yani: "Allah'ın âyetleri Kur'ân-ı Kerîm, "size okunup, aranızda da Peygamberi" Muhammet! (sav) "bulunurken, nasıl kâfir olursunuz?1 İbn Abbas dedi ki: Cahiliyye döneminde Evs ile Hazrec arasında oldukça kötü bir savaş sürüp gidiyordu. (İslâm'dan sonra) aratannda cereyan eden bu olayları sözkonusu ettiler, biribir-lerine karşı kılıç çekerek ayaklandılar. Peygamber (sav)'ın yanma gidildi, bu durumdan ona söz edildi, O da yanlarına vardı. Bunun üzerine şu: "Allah'ın âyetleri size okunup, aranızda da Peygamberi bulunurken,..'* buyruğundan itibaren, "Siz, bir ateş uçurumunun tam kenanndayken, sizi oradan kurtar-dı'Câyet 103) buyruğuna kadar olan bölüm nazil oldu.
Bu âyeti kerime(ler.)In kapsamına, Peygamber (sav)'ı görmeyenler de girer. Çünkü, onların arasında kalan Hz. Peygamber'in sünneti, bizzat onu görmenin yerini alır ez-Zeccâc der ki: Bu hitabın, Peygamber (savcın ashabına has olması da mümkündür. Çünkü, Rasûlullah (sav) aralarında bulunuyor, onlar da onu görüyorlardı. Aynı şekilde bu hitabın ümmetin tümüne o3ma-sı da mümkündür. Çünkü, onun eserleri, alâmetleri, ona verilmiş bulunan Kur'ân-ı Kerîm, Rasûlullah (sav):ın aramızda imiş gibi yerini tutmaktadır. İsterse biz onu görmeyelim. Katade de der ki: Bu âyet-i kerimede gayet açık iki büyük alâmet vardır. Bunların birisi Allah'ın Kitabı, diğeri Allah'ın Peygamberidir. Allah'ın Peygamberi geçip gitti, Allah'ın Kitabına gelince, Allah onu aralarında kendi katından bir nimet ve rahmet olmak üzere kalıcı bıraktı. Allah'ın helâl ve haramı, ona itaat ve masiyet orada belirtilmiştir.
Nasıl", nasb mahailindedir Edatın sonundaki "f harfi, Halil ve Sibeveyh'e göre, İki sakin harfin yanyana gelmesi dolayısıyla nasb olunmuştur. Bu harf için, fethanın tercih edilme sebebi, "fâ"dan önceki harfin "yâ" olmasıdır. "Yâ" ile esreyi bir arada telefîuz ağır geldiğinden (üstün) olmuştur.
Yüce Allah'ın: "Kim Allah'a sımsıkı sarriırsa", kim Allah'ın dinine ve itaatine sımsıkı sarılarak korunursa, "muhakkak doğru yola İletilmiştir." Doğru yolu izleme muvâfakiyeti ona ihsan edilmiş ve gösterilmiştir.
İbn Cüreyc, "Allah'a sımsıkı sarıhrsa" buyruğunu, Allah'a iman ederse diye açıklamıştır, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Her kim Allah'a sımsıkı sarılırsa; yani kim Allah'ın ipi olan Kur'ân-ı Kerîm'e sıkı sıkıya yapışırsa, demektir. Çünkü onun vasıtasıyla başkasından vazgeçer ve başkasına karşı korunacak olur ise, bu kökten gelen ifadeler kullanılır. ifadesi ise, kendisi ile korunulacak şeyi ona hazırladım, anlamındadır. Bir şeye sımsıkı yapışan, sarılan herkes hakkında mu'sim ve mu'tasim denilir. Bir şeyi önleyen herseye de âsim denilir. Ferazdak der ki:
"Ben asımlar (koruyucular) olan Temim oğullarının oğluyum Gece ve gündüzün en büyük musibetleri geldiğinde."
Şair Nâbiğa da der ki:
"Korkusundan dolayı gemi tayfası sımsıkı saran (mu'tasım); Alabildiğine yorulan, kendisini ter bastıktan sonra geminin dümenine.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Sımsıkı sarılmış (mu'sim) olarak, o işte kendisini şarta bağladı; Ve bunun için sebeplere yapışmayı bıraktı ve tevekkül etti."
Bir kimsenin açlığını Önlemeyi ifade etmek için de: denilir. Araplar, yemek, bir kimsenin açlığını önlediği vakit derler. İşte bundan dolayı Sevîk (.kavutta da "Ebu Âsim" künyesini vermişlerdir. Ahmed b, Yahya dedi ki: Araplar ekmeğe âsim ve câbir adını verirler. Daha sonra şu beyiti okudu:
"Sen beni kınama, bunun yerine câbiri (ekmeği) kına.
Çünkü çirkin sözleri söylemek zorunda beni bırakan câbirdir."
Yine araplar, ekmeğe âmir adını da verirler, dedi ve şu beyiti okudu:
"Ebû Mâlik (açlığın künyesi) mûtad olarak yanıma Öğle vakitleri gelir Gelir de yükünü âmirin (ekmeğin) yanında bırakır."[5]
102. Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öykce korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.
Bu buyruğa dair açıkla mala fimizi tek başlık halinde sunacağız:
Buhârî'nin Murre'den, onun da Abdullah'tan rivayetine göre, Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Allah'tan gereği gibi korkmak, O'na itaat edilmesi ve asi olunmaması, anılıp unutulmaması, O'na şükredilip, nankörlük edilmemesi şeklinde olur."[6]
İbn Abbas der ki: Bu, bir göz açıp kırpacak kadar bir zaman dahi Allah'a asî olmamaktır,
Müfessirlerin açıkladıklarına göre, bu âyet-i kerime nazil olunca, Ashab-ı Kiram, buyruğun ağırlığım hissederek: Ey Allah'ın Rasûlii, buna kim güç yetirebilir? diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah: "O kaide gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" (Teğâbün, 64/16) buyruğunu indirdi ve bu âyet-i kerimeyi nesli etti.
Bu açıklama Katade, er-Rabî’ ve İbn Zeyd'den nakledilmektedir. Mukatil der ki: Âl-i İmran'da bu âyetin dışında neshedilmiş bir buyruk da yoktur.
Bir diğer görüşe göre Yüce Allah'ın: "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun" buyruğu bu âyet-i kerimeyi açıklamaktadır.
Yani, siz gücünüz yettiğince ve nasıl kormak gerekiyorsa öylece Allah'tan korkun.
Bu, daha doğru bir açıklamadır. Çünkü nesih, ancak İki âyet4 kerimenin bir arada anlaşılmasına (cem'a) imkân olmadığı halde sözkonusu olur. Bir arada bunları anlamak mümkün olduğundan dolayı, neshe gitmemek daha uygundur.
Ali b- Ebi Talha'nın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiş: Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler,, Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun" âyet i kerimesi nesholmuş değildir, "Nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun" buyruğunun anlamı ise, Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece cihad etmeleri, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından etkilenmemeleri ve kendilerinin de çocuklarının da aleyhine dahi olsa, adaleti uygulamaları demektir.
en-Nehhâs der ki: Müslümanların âyet-i kerimede sözü edilen her bir şeyi yerine getirmeleri bir farzdır ve bunda nesh vaki olmamıştır.
Yüce Allah'ın: "Ve ancak müslümanlar olarak can verin" buyruğunun anlamı ise, daha önce Bakara Sûresi'nde (2/132, ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [7]
103- Topluca Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştirdı. O'nun nimeti sayesinde kardeşler ohıverdiniz. Siz bîr ateş uçurumunun tam kenarın-dayken, sizi oradan O kurtardı. Doğru yola eresiûiz diye Allah, âyetlerini size işte böylece açıklar.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız;
1. Allah'ın İpine Sarılmak:
Yüce Allah'ın: Sarılın" buyruğundaki (isim-mastar) ismet, korunmak demektir. İşte "bezraka"ye ismet denilmesi burdan gelmektedir, Bezraka ise, kafilenin korumaya alınması demektir. Bu da kafile ile birlikte, kafileyi rahatsız edecek kimselere karşı koruyacak kimseleri göndermek suretiyle olur. İbn Haleveyh der ki: Bezraka kelimesi Arapça değildir. Farsça bir kelimedir. Araplar bunu arapçalaştırmışiardır. O bakımdan; sultan, kafile ile birlikte bir bezraka gönderdi, denilir.
Habl (İp): müşterek (birçok anlam için ortak olarak kullanılan) bir kelimedir. Dilde asıl anlamı ise, kendisi aracılığı ile istenilen ve gerek duyulan şeye ulaşılan sebep demektir. el-Habl, boyun ve omuzu birbirine bağlayan ip. Yine, kumdan uzunca devam eden dalga da bu anlamdadır. (Haccetmek üzere gelen bedevî Arabın sözlerinin nakledildiği) lıadis-i şerifteki: "Allah'a yemin ederim, üzerinde vakfe yapmadığım bir habl yoktur. Benim hacom oldu mu? [8] şeklindeki ifadesi de bu anlamdadır. Yine lıabl, hayvanın burnundan bağlanan yulara da denilir. Ahid ve ant anlamına da gelir el-A'şâ der ki:
"Eğer bir kabilenin ahi di eri (hıbâl) ona (deveme) sınırları geçirirse; O vakit a, senin için başka bir kabileden ahid alır."
Buradaki ahid'den kastı da emândır.
Habl, aynı mamanda büyük musibet anlamına da gelir. Kuseyyir der ki:
"Ey Azze, iyice anlamak için acele etme!
Samimi mi geldiler laf getirenler, yoksa musibetlerle (hanl'in çoğulu: hebûl ile) mi?
Hibâle ise, avcının şebekesine denir Alıİd anlamında olanı müstesna, bütün bunların hiçbirisi âyet-i kerimede kastedilmiş değildir. Bu açıklama İbn Abbas'tan gelmiştir. İbn Mes'ûd ise der ki: Allah'ın ipi, (hablullah) Kur'ân-ı Kerîmdir.[9] Ali ve Ebû Said el-Hudrî de bunu Peygamber (sav!)'dan rivayet ettiği gibi, Mücahid ve Katade'den de buna benzer bir açıklama rivayet edilmiştir. Ebu Muaviye'nin el-Hecerî'den, Onun, Ebu'l-Ahvas'dan, Onun da Abdullah'dan rivayetine göre Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: "Şüphesiz bu Kur'ân-ı Kerîm hablullahtır (Allah'ın ipidir)."[10]
Taki b. Malıled rivayetle der ki: Bize Yahya b. Abdulhamid anlattı, bize, Huşeym el-Avvam b. Havşeb'den anlattı, o, eş-Şa'bi'den, O, Abdullah b. Mes'ud'dan rivayetle dedi ki: "Topluca Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin" buyruğu cemaat olun demektir. Yine ondan ve başkalarından çeşitli yollarla böyle bir açıklama rivayet edilmiştir. Bütün bunların manası birbirine yakın ve birbiriyle iç içedir. Şüphesiz yüce Allah, birbirimizle kaynaşmamızı emretmekte ve ayrılığı yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık, (tefrika) helak olmaktır, cemaat ise kurtuluştur. Şöyle diyen İbnü'l-Mübârek'e Allah'ın rahmeti olsun:
"Şüphesiz cemaat hablullahtır. Ona yapışın, Onun sapasağlam kulpuna yapışarak korunun." [11]
2. Geçmiş Ümmetlerdeki Tefrika ve İslâm Ümmetinin Çeşitli Fırkaları:
Yüce Allah'ın: "Ve ayrılığa düşmeyin" buyruğu, yahudiler ve hıristiyan-lar kendi dinlerinde ayrılığa düştüğü gibi, siz de dininizde ayrılığa düşmeyin, demektir. Böyle bir açıklama İbn Mes'ud ve başkalarından nakledilmektedir. Bunun hevâ ve değişik maksatlara uyarak tefrikaya düşmeyiniz, bunun yerine Allah'ın dininde kardeşler olunuz, anlamında olması da mümkündür. Böylelikle bu, onların biribirleriyle olan ilişkilerini koparmalarım, biribirlerine sırt çevirmelerini önlemiş olur. Bundan sonra gelen yüce Allah'ın şu buyrukları da bu anlama delildir: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, düşmanlar İdiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz."
Bununla birlikte bu âyet-i kerimede fer'î konularda ayrılığın haram olduğuna bir delil yoktur. Çünkü bu, ihtilâf değildir. Zira ihtilâf, kaynaşmanın ve bir araya gelmenin imkânsız olduğu şeyler hakkında kullanılır. İçtihada dayalı meselelerin hükmünde ihtilâfa gelince, bu konularda ihtilâf, farzların delillerinden çıkartılması ve Şeriatın anlam inceliklerinin ortaya çıkartılmak istenmesi dolayısıyladır. Ashab-ı Kiram da değişik olayların hükümleri hakkında ihtilâf edegelmiştir. Buna rağmen onlar, biribirleriyle ülfet halindeydiler, kaynaşma halindeydiler. Rasûlullah (.sav) de: "Ümmetimin ihtilafı bir rahmet-tir" [12] diye buyurmuştur.
Yüce Allah, ancak fesada sebep teşkil eden ihtilafı men etmiştir. Tirmizînin Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayetine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Yahudiler yetmiş bir yahut yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da buna yakın sayıda fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır." Tirmizî der ki: Bu sahih bir hadistir. [13]
Yine bu hadisi, İbn Ömer'den şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Is ra i loğu 11 arı5 nın başına gelenlerin aynısı adım adım ümmetimin de başına gelecektir, O kadar ki, onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz Wailoğulları yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi cehennemde olacaktır. Bir tanesi müstesna." Peki bu fırka hangisidir? Ey Allah'ın Rasûlü! diye soran ashaba, Hz. Peygamber: "Benim ve ashabımın yolunu takib edenler" diye cevap vermiştir. Bu hadisi, Abdullah b. Ziyad el-İfrîkî yoluyla, Abdullah b. Yezid'den, o, İbn Ömer senediyle rivayet etmiş ve: Bu, hasen, garib bir hadistir. Biz bunu ancak bu yoldan gelen rivâyetiyle biliyoruz, demiştir/3'
Ebu Ömer <İbn Abdul-Berr) der ki: Abdullah el-Ifrikî, sika bir ravidir. Kavmi onun sika olduğunu belirtip ondan övgüyle söz ettiği halde, başkaları da onun zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
Ebu Dâvud da Sünen'inde, Muâviye b. Ebi Süfyan'dan Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Şüphesiz sizden önceki kitap ehli kimseler yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Ve şüphesiz bu millet, pek yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmiş iki fırkası cehennemde bir tanesi cennette olacaktır. Bu ise, cemaattir. Benim ümmetimden öyle bir takım topluluklar çıkacak ki, bu hevalar onlarda, bir kişinin bünyesinde yayılıp girmedik hiçbir damar, hiçbir eklem bırakmayan kuduz hastalığının ya-yıldrğı gibi yayılacaktır." [14]
İbn Mâce'nin Sünen'inde de Enes b. Malik'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûluüah (sav) buyurdu ki: "Her kim yalnızca Allah'a ihlâs, O'na hiçbir kimseyi ortak koşmaksızin ibadet, namaz kılmak ve zekât vermek üzere dünyadan aynlırsa, O, Allah kendisinden razı olmuş olarak Ölmüş olur," Enes dedi ki: İşte bu, rasûllerin getirdiği ve sözlerin bir birine karışıp hevâ-ların ihtilâfa düşmeden önce tebliğ ettikleri, Allah'ın dinidir. Bunu doğrulayan buyruk ise, yüce Allah'ın Kitabında nazil olan son buyruklar arasındadır. Yüce Allah buyuruyor ki: "Eğer tevbe ederlerse" yani, putları ve putlara ibadeti terk ederlerse "ve namaz kılıp zekât verirlerse..." (et-Tevbe, 9/5) Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır: "Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir." ( et-Tevbe, 9/11) Bunu, Nasr b. Ali el-Celıdamî'den, o, Ebu Ahmed'den, o, Ebu Cafer er-Razî"den; o, er-Rabi b, Enes'den, o, Enes yoluyla rivayet etmiştir* [15]
Yetmişiki Fırka:
Ebu'l-Ferac d-Cevzî de der ki: Şayet bu fırkalar bilinmekte midir denilecek olursa» buna cevap şudur: Bizler, ayrılmanın tefrikanın gerçekleştiğini biliyoruz. Fırkaların asıllarını da biliyoruz. Her bir fırkadan belli bir kesimin yine birçok fırkalara da ayrıldığını görüyoruz. Her ne kadar bütün bu fırkaların isimlerini ve görüşlerini tamamıyle bilemiyor isek dahi, bizler, bunlar arasında çıkmış bulunan şu ası! fırkaları biliyoruz: Haruriye, Kaderiye, Cehmiyye, Murcİ'e, Rafizîler ve Cebriyye... Kimi ilim ehli de der ki: İşte bütün sapık fırkaların asü bu aitı fırkadır. Bunların lıerbirisi de on iki fırkaya ayrılmıştır. Böy-ielikle bunların toplamı yetmiş iki fırka etmektedir:
Harıtriyye oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunların birincisi,
Ezrakîlerdir. Derler ki: Biz hiçbir kimsenin mü'min olduğunu bilemeyiz. Kendi görüşlerini kabul edenlerin dışında bütün ehl-i kıbleyi tektir ederler.
İbâziye der ki: Bizim görüşümüzü kabul eden mü'mindir, ondan yüz çeviren ise münafıktır.
Sa'lebîier der ki: Allah herhangi bir kaza veya kader tayin etmemiştir.
Nazimiye der ki: Biz imanın ne olduğunu bilmiyoruz. Ve bütün yaratıklar mazurdur.
Halefiye'nin iddiasına göre ise, erkek olsun, kadın olsun kim cihadı terk ederse o kimse kâfir olur
Kuziyye (bazı nüshalarda: Kurevİyye, bazılarında da Kudriyye) derler ki: Kimsenin kimseye dokunmaya hakkı yoktur. Çünkü onun pislikten temiz olup olmadığını büemez, Tevbe edip gusledinceye kadar onunla oturup yemek yiyemez.
Tenziyye der ki: Kimse kimseye malım veremez. Çünkü belki o kişi malı hakkeden bir kimse değildir. Bunun yerine hak ehli ortaya çıkıncaya kadar onu yere gömer.
Şemrâhiyye der ki: Yabancı kadınlara dokunmakta bir sakınca yoktur. Çünkü onlar bir çeşit reyhandırlar.
Ahnesiyye der ki; Ölmüş bir kimseye ölümünden sonra ne hayır ulaşır, ne de şer,
Hakemiyye der ki: Her kim bîr yaratılmışın hükmüne başvurursa o kimse kâfirdir.
Mu'tezite der ki: Biz, Ali ve Muaviye'nin durumu hakkında şüphedeyiz. O bakımdan bizler her iki kesimden de beriyiz.
Afeymûniyye der ki: Bizim sevdiklerimizin rızası ile olmadıkça kimse imam olamaz.
Kaderiye de oniki fırkaya ayrılmıştır.
Bunlardan el-Akmeriyye şu iddiadadır: Yüce Allah'ın adaletinin şartlarından birisi de kullarını kendi işlerinde serbest bırakması ve kendilerinin ma-sîyet işlemelerine de engel olmasıdır.
Seneviyye'riin İddiasına göre ise, hayır Allah'tan, şer şeytandandır.
Mu'tezile, Kur'ân-ı Kerîm'İn mahlûk olduğunu söyleyip, rububiyetin sıfatların» inkâr eden kimselerdir.
Keysaniyye şöyle der: Bizler bu fiillerin Allah'tan mı, kullardan mı olduğunu bilemiyoruz. Aynı şekilde, daha sonra insanlar sevap mı görecek, ceza mı görecekler onu da bilemiyoruz.
Şeytaniye der ki: Allah şeytanı yaratmamıştır.
Şerikiye der ki: Küfür dışında bütün kötülükler kaderle tesbit edilmiştir.
Vekmiye der ki: Yaratıkların fiillerinin ve sözlerinin bir zatı (hakiki kişi-ligi) yoktur. Hasenenin de, seyyienin de bir zatı yoktur,
Zibriyye der ki (bazı nüshalarda Zebunediyye): Allah'tan indirilmiş olan her bir kitap ile amel haktır. İster neshedici olsun, ister nesli edilmiş olsun.
Mes'adiyye (kimi nüshalarda Mütebberiye)'nin iddiasma göre, isyan edip sonradan tevbe edenin tevbesi makbul değildir.
Nâkisiye'nin iddiasına göre ise, Rasûlullah (sav)'a olan bey'ati nakzeden (yani bozan) için günah yoktur.
Kasıhyye ise, İbrahim b. en-Nazzam'ın; her kîm Allah'ın bir şey okiuğu-
nu İddia ederse, o kimse kâfirdir, şeklinde sözüne tabi olmuşlardır.
Cehmiyye de aynı şekilde on iki fırkaya ayrılmıştır.
Muattıle'nin iddiasına göre, insan vehminden geçen her bir şey mahluktur, Allah'ın görüleceğini iddia eden kâfirdir.
Mureysiye der ki: Allah'ın sıfatlarının çoğunluğu mahluktur.
el-Meltezika ise, yaratıcı yüce Allah'ı her yerde kabul etmişlerdir.
Vâridiyye der ki: Rabbini bilen kimse cehenneme girmez. Oraya giren de bir dalıa ebediyyen çıkmaz.
Zenadika (kimi nüshalarda ZeyarikaJ der ki; Hiçbir kimse rabbi olduğunu ileri süremez. Çünkü böyle bir iddia ancak duyuların idrâkinden sonra mümkün olabilir. İdrak olunamıyan bir şeyin varlığından ise söz edilemez.
Harkiyye'nin iddiasına göre, kâfiri ateş yalnız bir defa yakar, ondan sonra da ebediyyen yakılmış olarak kalır ve ateşin sıcaklığını duymaz.
Mahlûkiyye'nin İddiasına göre Kur'ân mahlûktur (yaratılmıştıtr).
Fâniye'nin iddiasına göre, cennet ve cehennem fanidir, yok olacaktır. Aralarından; bunlar yaratılmamıştır diyenleri de vardır.
Abdiyye (kimi nüshalarda î'riyye) ise, peygamberleri İnkâr eder ve peygamberler aslında hakim (filizof) kimselerdir, derler.
Vakifiyye der ki: Biz, Kur'ân mahlûktur demeyiz, değildir de demeyiz.
Kabriyye ise, kabir azabını ve şefaati inkâr ederler.
Lafuziyye der ki: Brzim Kur'ân'ı teleffuz etmemiz mahluktur.
Murcie de on iki fırkaya ayrılmıştır
Târikiyye der ki: Yüce Allah'ın yaratıkları üzerinde kendisine iman dışında farz kıldığı bir yükümlülük yoktur. Her kim ona iman ederse dilediği her şeyi yapabilir.
Sâibiyye der ki: Yüce Allah, halkını dilediklerini yapsınlar diye sâib (serbest.) bırakmıştır.
Râciyye der ki: İtaat edene itaatkâr, isyan edene de isyankâr denilmez. Çünkü bizler, Allah nezdinde onun için neler olduğunu bilemiyoruz.
Sâlibiyye (bir nüshada: Şâkkiyye) derler ki: İtaat imandan değildir.
Beklşiyye (üç nüshada: Beyhesiyye, bir nüshada da Beysemiyye) derler ki: İman bir ilimdir. Hakkı batıldan, helâli haramdan ayırd edecek bilgiye sahip olmayan bir kimse kâfirdir.
Ameliyye der ki: İman bir ameldir.
Mankusiyye der ki: İman artmaz ve eksilmez.
Mustesniye der ki: İstisna (inşallah ben müzminim, demek) imandandır
Müşebbihe der ki: (Allah'ın) görmesi bir görme gibidir, eli de bir el gibidir.
Haşviyye der ki; Bütün hadislerin hükmünü bir kabul ederler Onlara göre, nafileyi terkeden bir kimse tarzı terketmiş kimse gibidir.
Zahiriyye ise, kıyası kabul etmeyenlerdir.
Bid'ıyye ise, bu ümmet arasında bid'atleri İlk olarak ortaya koyan kimselerdir.
Râfızîler de oniki fırkaya ayrılmışlardır
Alevîler derler ki: Risalet görevi Ali'ye idi. Ancak Cebrail yanlışlık etti.
Emriyye derler ki: Ali, Muhammed'le emrinde (peygamberlik işinde) ortaktır.
Şia der ki: Ali (r.a), Rasûlullah (sav)'dan sonra onun vasisi ve velîsidir. Ümmet ondan başkasına bey'at etmek suretiyle kâfir olmuştur.
îskakiyye der ki: Nübüvvet Kıyamet gününe kadar kesintisiz olarak devam edecektir. Ehl-i Beyt ilmini bilen herkes peygamberdir.
Nâvusiyye der ki: Ali ümmetin en faziletlisidir. Her kim ondan başkasını ondan faziletli bilirse, kâfir olur.
Imamiye der ki: Dünya, Hüseyin soyundan gelen bir imam olmaksızın var olmasına imkân yoktur, imama, Cebrail (a,s) ilim öğretir. O öldü mü, onun yerine bir başkasını getirir.
Zeydiye der ki: Hüseyin soyundan gelenlerin hepsi, namazlarda imamdır. Onlardan birisinin bulunduğu yerde başkalarının arkasında namaz caiz değildir. İyi olsunlar, olmasınlar.
Abbasiye; Hz. Abbas'ın halifelik konusunda başkalarından önce geldiğini iddia ederler.
Tenâsukiyye der ki: Ruhlar arasında tenasüh vardır. İyilik yapan bir kim-senin ruhu çıkar ve onun yaşaması ile mutlu olacak bir canlıya girer.
Rec'ıyye'nia iddiasına göre, Hz. Ali ve arkadaşları dünyaya geri dönerler ve düşmanlarından İntikam alırlar.
Lâine (veya Lâiniyye) ise, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz, Zübeyr, Muaviye, Ebu Musa, Hz. Âİşe ve başkalarına lanet okurlar.
Mutarabbisa abidlerin kılığına girerler ve her bir çağda işi kendisine nis-bet edecekleri birisini nasb ederler. Onun bu ümmetin Mehdisi olduğunu iddia ederler. O kişi öldü mü, bir başkasını nasb ve tayin ederler.
Cebriyye de oniki fırkaya ayrılmıştır. Bunlardan bir tanesi
el-Muztariyye adını alır. (Bazı nüshalarda Muztaribe). Bunlar derler ki: Hiçbir insanoğlunun yaptığı bir fiil yoktur. Aksine her şeyi yapan Allah'tır.
Efâliye der kir Bizim yaptığımız bazı fiillerimiz vardır. Fakat, bizim o konuda bir istitaatımız (yapıp yapmama gücümüz) yoktur, Bizler, ancak bir iple bir tarafa sürüklenen hayvanlar gibiyiz.
Mefrâğiyye der ki: Her şey yaratılmış bulunmaktadır. Şu anda hiçbir şey yaratılmamaktadır.
Neccâriyye'nin iddiasına göre, yüce Allah insanları, yaptıkları fiillerinden dolayı değil, kendi fiili dolayısıyla azaplandırmaktadır.
Mennâniyye der ki: Sen kalbinden geçene bak ve kalbinde hayır diye benimsediğin şeyi yap.
Kesbiyye der ki: Kul ne bir sevap kapanır, ne de cezayı gerektirecek bir şey.
Sâbikiyye der ki: İsteyen amel etsin, isteyen amel etmesin. Çünkü mutlu olan kimseye günahlarının bir zararı olmaz, bedbaht olan kimseye de iyiliğinin faydası olmaz.
Hibbiyye der ki: Her kim Yüce Allah'ın muhabbetinden bir kâse içecek olursa, onun üzerinden İslâm'ın rükünleriyle ibadet mükellefiyeti kalkar.
Havfiyye der ki: Yüce Allah'ı seven bir kimse O'ndan korkamaz. Çünkü seven sevdiğinden korkmaz.
Fikriyye (bazı nüshalarda Firkiyye, bir nüshada Nekriyye şeklindedir) der ki: Kimin ilmî artarsa, o oranda üzerinden ibadet düşer.
Haşebiyye der ki: Dünya bütün kullar arasında eşittir. Ataları Âdem'in kendilerine bıraktığı miras bakımından birinin ötekine bir üstünlüğü yoktur.
Menniyye der kî: Fiil de bizdendir, istitâa (fiile güç yetirebiimek) da bize aittir.
Yüce Allah'ın izniyle En'âm Sûresi'nin sonlarında da (6/153- âyet) bu ümmette daha fazla görülen tefrikaya dair açıklamalar gelecektir.
İbn Abbas, Simek el-Hanifi'ye şöyle demiş: Ey Hanin", cemaatten ayrılma, cemaatten ayrılma. Çünkü bundan önceki ümmetler tefrikaya düştükleri için helak oldular. Sen, yüce Allah'ın: "Topluca Allah'ın İpine sarılın ve ayrılığa düşmeyin" buyruğunu hiç işitmedin mi?
Müslim'in Sahih'inde Ebû Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah sizin için üç şeyden hoşnud olur ve sizin için üç şeyi de hoş görmez. Ona ibadet edip kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan, Allah'ın ipine topluca sarılıp ve ayrılmamanızdan razı olur. Üç şeyi de sizin için hoş görmez. Kıylukal (dedikodu), çokça sual ve malı zayi etmek.[16]
Yüce Allah bizlere, Kitabına ve Peygamberinin sünnetine sımsıkı sarılmayı, anlaşmazlık halinde onlara başvurmayı farz kılmış, Kitap ve Sünnete hem itikat, hem amel bakımından sımsıkı sarılmak ilkesi etrafında bir araya gelmemizi emretmiştir. Bu ise, sözbirliğini gerçekleştirmenin ve kendisi vasıtasıyla din ve dünya menfeatierinin gerçekleşebileceği, dağınıklığın düzene girdiği bir araya gelmenin ve anlaşmazlıktan kurtulmanın bir sebebidir. Aynı zamanda O, bizlere bir araya gelmeyi emretmiş ve iki kitap ehlinin karşı karşıya kaldığı tefrikaya düşmeyi de yasaklamıştır. İşte âyet-i kerimenin tam anlamı budur. Ayrıca bu âyet-i kerimede usulü fıkıh kitaplarının ilgili yerlerinde de belirtildiği gibi, icma'tn sahih oluşuna bir delil de vardır Doğrusunu en iyi bilen Allahtır
Yüce Allah'ın: "Allah'ın üzerinizdeki nimetüıl hatırlayın: Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz. Siz» bir ateş uçurumunun tam kenarındayken sizi oradan O kurtardı" buyruğu ile yüce Allah, nimetlerinin hatırlanmasını emretmektedir. Bu nimetlerin en büyüğü ise, İslâm ve onun Peygamberi Muhammed (sav)'e tabi olmaktır. Şüphesiz, onun sayesinde düşmanlık ve ayrılık ortadan kalkmış, sevgi ve kaynaşma başgöstermiştir. Maksat, Evs İle Haz-recliler olmakta birlikte, âyet-i kerimenin kapsamı geneldir.
Yüce Allah'ım "O'nun nimeti sayesinde kardeşler oluverdiniz" buyruğu da: Siz, İslâm nimeti sayesinde dîn kardeşleri oldunuz anlamındadır
Eğer suyunuz yerin cft-binegeçiverse..," (el-Mülk, 67/30). Yerin dibine geçecek olursa, demektir.
"Ihvân" kelimesi, Kardeş kelimesinin çoğuludur. Ona bu ismin veriliş sebebi, kardeşin kardeşinin yolunu İzleme maksadını güttüğünden dolayıdır.
Herşeyin kenarına da denilir. de aynı anlamdadır. Yüce Allah'ın: Yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın kenarına. " (et-Tevbe, 9/109) buyruğundaki "kenar, kıyı" anlamındaki kelime de buradan gelmektedir. Şair recez vezninde şöyle demektedir:
"Biz hacılar için bir kuyu kazdık
Kuyu ağzının üzerinde (kıyısında) yeşil ot bitmektedir.
ise, bir şeyin kıyısına gelmek demektir. Hasta ölümün, kertesine geldi" tabiri de buradan gelmektedir.
tabiri; ondan ancak pek az bir şey kaldı, anlamındadır. İbn es-Sikkît der ki: Kişinin ölümü yaklaştığı vakit, ay görülmeyecek Iıale yaklaştığında, güneşin de batışı esnasında hep: Ondan ancak pek az bîr şey kaldı, denilir. el-Accâc der ki;
"Güneşin battığı yahut da batmak üzere olduğu bir vakitte.
Bakmak isteyen kimselere baktırdığım, oldukça yüksek bir gözetleme yeri...*
Bu fiil, "yâ"lı olmakla birlikte, bunun "vâVlı bir kullanışı da vardır. en-Neh-hâs der ki: 'ın aslı dır. O bakımdan "eliP ile yazılır, fakat ima-
le yapılmaz. el-Ahfeş de der ki: Bunda imale yapmak caiz olmadığından "vav"h olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü imale "yâ"ya yakın bir şeydir. Ayrıca, bunun tesniyesi de şeklinde gelir
el-Mehdevî der ki: Bu buyruk, onların küfürden çıkıp imana girişlerini anlatan temsilî bir ifadedir. [17]
104. İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkerden alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Bu sûrede {21-22. âyetlerin tefsirinde) mârufu emredip münkerden alıkoymaya dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın: İçinizden" buyruğunda yer alan...den/ teb'îd (kısmilik bildirmek) içindir. Yani, iyiliği emredecek olanların ilim adamı olmaları gerekmektedir. Çünkü bütün İnsanlar ilim adamı değildir.
Bunun cinsi beyan etmek için geldiği de söylenmiştir. O takdirde: Hepiniz böyle olunuz, demek olur.
Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü birinci görüş, mârufu emredip, münkerden alıkoymanın farzı kifaye olduğuna delildir. Şanı yüce Allah da bunların kimliklerini: "Onlar ki, yeryüzünde kendilerine imkân ve iktidar verdiğimiz takdirde namazı dosdoğru kılarlar..." (el-Hacr 22/41) buyruğuyla tayin etmektedir. Bütün insanlar ise, bu şekilde bir imkâna mazhar kılınmamışlardır.
İbn ez-Zübeyr de bu buyruğu; "İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Allah'tan yardım dileyen bir topluluk bulunsun" anlamında
Kendilerine isabet edene kargı Allah'tan yardım dileyen" {ilavesiyle) diye okumuştur. [18]
Ebû 'Bekr el-Enbarî der ki: Bu fazlalık, İbn ez-Zübeyr tarafından yapılmış bir açıklamadır ve onun söylediği bir sözdür. Bazı nakikiler bu hususta yanlışlık yaparak bunu Kur'ân-ı Kerîm'in lafızları arasına almıştır. Benim bu söylediklerimin sahih oluşuna bana, babamın naklettiği şu hadis de delildir. Babam dedi ki: Bize, Hasen b. Arefe anlattı. Bize, Vekf anlattı. Vekîf Ebû Âsım'dan, o, Ebû Avn'dan, o, Subayh'dan dedi ki: Ben Osman b. Affân'î: "Mârûfiı emreden, münkerden alıkoyan ve kendilerine isabet edene karşı Allah'tan yardım dileyen..." şeklinde okuduğunu işittim. [19]
Aklı başında hiçbir kimse, Hz. Osman'ın bu fazlalığın Kur'ân-ı Kerîmden olduğuna asla inanmadığında hiçbir şüphe etmez. Çünkü o, bütün müslüman-ların imamı durumunda olan kendi Mushaf'ına bu ibareyi yazmamıştır. O, bu ibareyi sadece bununla öğüt vermek ve bundan önce gelen alemlerin Rab-binin sözünü te'kid etmek kastıyla zikretmiştir, o kadar. [20]
105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır*
Bu buyrukla, müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, yahudilerle lımstiyanlar kast edilmektedir. Kimisi de bununla kast edilenler, bu ümmetin bid'atçileridir, demişlerdir. Ebû Umâme ise, bunlardan kasıt, Harurahlar (Iiâricîler)dir demiş ve bu âyet-i kerimeyi okumuştur Cabir b. Abdullah ise: "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler" yahudilerle h iristi yani ardır, demiştir. Âyet-i kerimede: "Kendilerine geldi" buyruğu, çoğul olarak müzekker gelmiştir. Bunun (günlük konuşmada): “” şeklinde kullanılması da mümkündür. [21]
106. O gün nice yüzler ağarır, nice yüfcler kararır. O zaman yüzleri kara olanlara: "İmanınızdan sonra küfre saptınız ha! İşte kâfir olmanızın cezası olarak tadın azabı!" denir.
107- Ama yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
İ. Kıyamet Gününde Kimi Yüzler Ağaracak, Kimi Yüzler Kararacaktır:
Yüce Allah'ın: "O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır" buyruğu ile Kjyamet günü kast edilmektedir, insanlar, kabirlerinden diriltil ece ki eri vakit, mü'minlerin yüzleri ağarmış olacak, kâfirlerin yüzleri de kararacaktır.
Bu ağarıp kararmanın, herkesin kendi kitabını (amel defterini) okuyacağı vakit olacağı da söylenmektedir. Mü'min, kitabını okuyup da, kitabında hasenatının yazılı olduğunu görünce buna sevinir ve yüzü ağarır. Kâfir ile münafık da kitabını okuyup orada günahlarını göreceği vakit, yüzü simsiyah kesilir.
Bir başka görüşe göre, bu husus amellerin tartılacağı sırada olacaktır. İyilikleri ağır basarsa yüzü ağarır, kötülükleri ağır basarsa yüzü kararır.
Bİr diğer görüşe göre de bu husus, Şanı Yüce Allah'ın: "Ey günahkârlar! Bugün siz ayrılın" (Yasin, 36/59') denileceği vakit sözkonusu olacaktır.
Başka bir görüşe göre, Kıyamet günüs her bîr kesime kendi mabudunun etrafında toplanması emrolunacaktır. Onlar, bu batıl mabutlarına gidecekleri vakit üzülecekler ve yüzleri simsiyah kesilecektir Mü'minler, ehli kitab ve münafıklar ise yerlerinde kalacaklardır. Yüce Allah mü'minlere: "Rabbinlz kim?"der, oniar: Rabbimiz aziz ve celil olan Allah'tır, derler. Bu sefer onlara: "Onu görürseniz tanır mısınız"? diye sorucak, onlar da: Biz onu tenzih ederiz. Ancak O bize kendisini tanıtırsa biz de G'nu tanırız, derler. Onlar da yüce Allah'ı dileyeceği şekilde görecekler. Bunun üzerine mü'min olanlar yüce Allah'a secde ederek yere kapanacaklar. Yüzleri kar gtbi bembeyaz kesilecektir, Münafıklarla kitap ehli ise, secde edemeyecek halde kalacaklar, bundan dolayı üzülecek ve yüzleri simsiyah kesilecektir, işte yüce Allah'ın: "O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır" buyruğunda anlatılan budur.[22]
Ağarır, kararır" anlamındaki buyrukların "t" harfleri, üstün yerine esreli de okunabilir. Çünkü, Ağardı" denildiği vakit hemze esreli söylenir, işte başa gelen "t" de böylece esreli okunabilir. Bu da Temimlilerin şivesidir. Yahya b. Vessab da bu şiveye göre okumuştur. ez-Zührî ise: diye okumuştur. Bunda da "te" harfinin esreli okunması caizdir. Bununla birlikte şeklinde "yüzler" anlamındaki kelimenin mü^ekker kabul edilmesi suretiyle "ye" ile de okunması mümkündür. "Yüzler" anlamındaki kelimenin; şeklinde okunması da caizdir. Tıpkı: "Belirli vakitleri geldiği zaman" (el-Murselât, 77/11) buyruğunda f'vav" harfi yerine) hemze ile söylenmesi gibidir. Yüzlerin ağarması, nimetlerle aydınlanıp parıldaması, kararması ise, can yakıcı azabın kendilerini yorup bitirmesidir. [23]
2. Bu Azap Kimler Hakkındadır:
Muayyen olarak kimlerin böyle olacağı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas der ki: Sünnet ehlinin yüzleri ağaracak, bid'at ehlinin yüzleri kararacaktır.
Derim ki: İbn Abbas'ın bu sözünü, Gassân'ın kardeşi Malik b. Süleyman el-Herevî, Malik b. Enes'den, o, Nafi'den, o, İbn Ömer'den şöyle rivayet etmiştin İbn Ömer dedi ki: Rasûlullah (sav), Allah'ın: "O gün nice yüfcler ağarır, nice yüzler kararır" buyruğu hakkında şöyle buyurmuştur: "Yani, sünnet ehlinin yüzleri ağaracak, bid'at ehlinin yüzleri kararacaktır." Bunu da Ebu Bekr Ahmed b. Ali b. Sabit el-Hatîb zikretmektedir.[24] O, bu hususta der ki; Bu hadisin Malik yoluyla rivayet edilmesi münkerdir.
Ata der ki: Muhacir ve Ensar'ın yüzleri ağaracak, Kurayza ve Nadiroğul-larının yüzleri ise kararacaktır Ubey b. Ka'b der ki; Yüzleri kararacak olanlar kâfirlerdir. Onlara şöyle denilecektir: Sizler, Adem'in sırtından küçücük zerreler gibi çıkartıldığınız vakit ikrarınız, dolayısıyla iman ettikten sonra küfre saptınız ha!. Bu açıklama, Taberînin de tercihidir,
el-Hasen der ki: Âyet-i kerime münafıklar hakkındadır. Katade ise mür-tedler hakkındadır, demiştir. İkrime ise: Bunlar kitap ehlinden bir kavimdir. Önceleri kendi peygamberlerini tasdik eden kimseler idiler. Muhamrned (sav)'i de peygamber olarak gönderilmeden önce tasdik edenlerdi. Ancak Mu-hamammed (sav) peygamber olarak gönderilince, onu inkâr ettiler. İşte yüce Allah'ın: "İmanınızdan sonra küfre saptınız hal" buyruğu buna işaret etmektedir. ez-Zeccâc'ın tercih ettiği görüş de budur.
Malik b. Enes de: Bu âyet-i kerime, hevâ ehli hakkındadır, demiştir.
Ebu Umame el-Bâhîlı Peygamber (sav)ıden: Bu, Haruralılar hakkındadır" dediğini nakletmektedir.[25] Bir başka haberde de Hz. Peygamber şöyle buyurmuş: "Bu, kaderiye hakkındadır.”
Tirmizî Ebû Gâlib'ten şöyle dediğini rivayet eder; Ebû Umânıe, Dimaşk kapısı üzerinde dikilmiş (kesik) bir takım başlar gördü. Bunun üzerine Ebû Umâ-me şöyle dedi: Bunlar ateşin köpekleridir. Gökyüzü altında öldürülmüşlerin en kötüleridir. Bunların öldürdükleri ise, en hayırlı maktullerdir. Daha sonra: "O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır...*1 âyetini sonuna kadar okudu. Ben, Ebû Umâme'y^ Bunu Rasûluİlah (savVdan bizzat sen mi dinledin? diye sordum, şöyle dedi: Eğer ben bunu Rasûlullah (savVdan bir, iki, üç -diyerek yediye kadar saydı- defa duymamış olsaydım. Hiç de bunu size nakl etmezdim. Tirmizt dedi ki: Bur hasen bir hadistir.[26]
Buhârî'ntn Sahih'inde de Seİıl b, Saad'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Fasûlullah (sav) buyurdu ki: "Sizden önce Havz'ın kenarına ben varmış olacağım. Her kim benim yanıma uğrayacak olursa, (o havuzdan) içer. Ondan İçen İse, ebediyyen bir daha susuzluk çekmeyecektir. Benim yanıma
Ebu Hureyre de Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet ederdi: "Kıyamet gününde ashabımdan bir topluluk Havz'a benim yanıma gelecekler. Bu sefer Havz'dan alınıp uzaklaştırılacaklar. Ben, Rabbinı, onlar benim as-babımdır (ümmetimdir), diyeceğim. Şöyle buyuracak: Sen, bunların senden sonra neler ortaya çıkardıklarını bilmiyorsun. Onlar, gerisin geri arkalarına dönüp irtidat ettiler." [28]
Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Her kim Allah'ın razı olmayacağı ve Allah'ın izin vermediği şekilde Allah'ın dininde bir takım değişiklikler yapar, değiştirir yahut bidatler ortaya koyacak olursa, şüphesiz ki o, Havz'ın etrafından kovulup uzaklaştırılan, yüzleri kararacak olan kimselerden olacaktır. Elbetteki en çok uzaklaştırılıp kovulacak olanlar da müslümanlann cemaatine muhalefet edip onların yolundan ayrılanlardır. Çeşitli fırkalanyla Haricîler, farklı sapıkh ki arıyla Râfizîler, türlü hevâ ve hevesleriyle Mutezilîler gibi. Bütün bunlar değiştirmiş ve bid'at çıkarmış kimselerdir.
Aynı şekilde haksızlık, zulüm, hakkı gizlemek, hak ehlini öldürmek, hak ehlini zelil etmek suretiyle aşırıya kaçan zalimler, masıyetleri hafife alıp büyük günahları açıkça işleyen kimseler, çeşitli sapıklık, hevâ ve bîd'at sahibi kimseler de böyledir. Bütün bunların âyet-i kerime ile haberde -açıkladığımız gibi- kastedilen kimseler olacaklarından korkulur Bununla beraber cehennemde ebediyyen kalacak olanlar, ancak ve ancak kalbinde iman namına hardal tanesi ağırlığı *cadar dahi hiçbir şey bulunmayan inkarcılardır. İb-nü'1-Kasım der İd: Bazan sapık fişkalara mensup olmayanlar arasında bu sapık fırkalar arasındakileidendalıa kötüler de bulunabilir. Yine o, şöyle derdi: İlılâs masiyetlerden uzak durmakla mükemmel olur[29]
3. îmandan Sonra Küfrün Cezası:
Yüce Allah'ın: O zaman yüzleri kara olanlara..." buyruğunda: "Şöyle denilecektir" anlamındaki ibare hazf edilmiştir. "İmanınızdan sonra küfre saptınız ha!..," Yani onlar, Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorulduğu vakit; evet dedikleri o misak gününde iman etmişlerdi. Bu sözler yahudile-re söylenecektir. Çünkü onlar, Muhammed (sav) peygamber olarak gönderilmeden önce ona iman ediyorlardı, Fakat peygamber gönderilince onu inkâr ettiler.
Ebu'1-ÂHye der ki: Bu, münafıklara söylenecektir. Onlara: Açıktan açığa imanınızı İkrar ettikten sonra, gizliden gizliye de kâfir mi oldunuz? denilecektir.
Arap dili bilginleri şart edatının cevabında "fe" harfinin mutlaka gelmesi gerektiğini icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü bir kimsenin Zeyd'e gelince, o da yola koyulacaktır, ifadesi, Ne olursa olsun Zeyd yola koyulacaktır, manasındadır.
Yüce Allah'ın: "Ama yüzleri ağaranlar ise..." buyruğunda sözkonusu edilenler, Yüce Allah'a itaat ve onun ahdine vefa gösteren kimselerdir.
"Allah'ın rahmeti içindedirler, onlar orada ebedi kalacaklardır." Yani, O'nun cennetinde ikram ve ihsan yurdunda ebedi ve devamlı kalacaklardır Şanı yüce Allah bizi de onlardan kılsın. Bizi türlü bid'at ve sapıkların yolla-nndan uzak tutsun, iman edip salih amel işleyenlerin yollarına muvaffak etsin. Âmîn. [30]
108. Bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah âlemlere zulmetmek istemez.
109- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Yüce Allah'ın: "Bunlar Allah'ın âyetleridir" anlamındaki buyruk, rnübtedâ ve haberdir. Maksat da Kur'ân-ı Kerîm'dir.
"Onları sana hak olarak" yani, doğrulukla "okuyoruz." Bundan maksat da, biz sana Cebrail'i indiriyoruz, Cebrail de onlan sana okumaktadır, demektir- ez-Zeccâc: "Bunlar Allah'ın âyetleridir" buyruğu, zikrolunan bu buyruklar, Allah'ın hüccet ve delilleridir demektir, diye açıklamıştır.
Şunlar," aslında "bunlar" manasınadır. Çünkü, bu âyet-i kerimelerin indirilmesi sona erdiğinden dolayı adeta uzaklaşmış gibi olduğundan, bu işaret zamiri getirilmiştir. Bununla birlikte "Allah'ın ayetleri" anlamındaki ifadenin, "bunlar" anlamındaki işaret zamirinden bedel olması ve sıfat olmaması da mümkündür. Çünkü, müphem olan belirtisiz bir kelime, izafet He nitelendirilmez.
"Allah, âlemlere zulmetmek istemez." Yani O, günahsız oldukları halde onlara azab etmez.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." el-Mehdevî der ki: Bu buyruğun kendisinden önceki buyruklarla İlişki yönü şudur: Şam Yüce Allah, mü'minlerle kâfirlerin durumunu sözkonusu edip de, kendisinin âlemlere zulmetmek istemediğini belirttikten hemen sonra kudretinin genişliğini ve zulme ihtiyacı olmadığını sözkonusu etti. Çünkü, göklerde ve yerde bulunan herşey O'nun mülkü ve tasarrufundadır.
Bu âyetin (109- âyetin) yeni bir söz başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah bununla kullarına, göklerde ve yerde bulunan herşeyin kendisinin olduğunu beyan etmektedir ki, yalnız O'ndan dilekte bulunsunlar, yalnız O'na İbadet etsinler, O'ndan başka hiçbir kimseye ibadet etmesinler. [31]
110. Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Mârufu emreder, münkerden akkorsunuz ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inanmış olsalardı, kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler olmakla birlikte çoğu fasıllardır.
Bu buyrukların: "Siz İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" bölümüne dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
İ. Ümmetlerin En Hayırlısı Olan Bir Ümmet:
Tirmizî, Beliz b. Hakîm'den, o, babasından, o da dedesi yoluyla rivayet ettiğine göre, Beliz b. Hakîm'in dedesi Rasûlullah (savVı şanı yüce Allah'ın: "Siz İnsanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz* buyruğu ile ilgili olarak şöyle buyururken dinlemiş; "Siz yetmiş ümmetin tamamlayıcısısımz.
Allah nezdinde bunların en hayırlıları ve en değerlileri de sizlersiniz." Tirmi-zi der ki: Bur hasen bir hadistir.[32]
Ebû Hureyre de der ki: Biz, insanlar arasında, insanlara en hayırlı olan kimseleriz. Zincirlerle onları İslam'a sürükleriz.[33]
jbn Abbas der ki: Bunlar, Mekke'den Medine'ye hicret edip, Bedir ve Hu-deybiye'de lıaztr bulunan kimselerdir.[34]
Ömer b. el-Hattab da şöyle demiştir: Onların yaptıklarını yapan, onlar gibi olur.
Denildiğine göre burada sözü geçenler, Muhammed (sav)'ın ümmetidir. Yani, onların arasından salih kimselerle, fazilet ehli olan kimseler kast edilmektedir. Kıyamet gününde diğer insanlara karşı şahidük edecek olanlar da -Bakara Sûresi'nde de (2/143. âyet, 2. başlıkta) geçtiği gibi- onlar olacaklardır.
Mücahid der ki: "Siz, İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" buyruğunun yerine gelmesi, âyet-i kerimede sözü geçen şartların gerçekleştirilmesine bağlıdır, Bunun, Levh-i Mahfuzda siz böylesintz, anlamına geldiği söylendiği gibi, siz iman ettiğinizden bu yana en hayırlı bir ümmetsiniz anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir başka açıklama da şu şekilde yapılmıştır: Bunun böyle olması, Peygamber (sav)'ın ve onun ümmetinin geleceğinin daha önceden müjdelenmiş olmasıdır
Buna göre buyruğun anlamı şöyledir: Sizler, sizden önce gelen kitap ehline göre, en hayırlı bir ümmetsiniz. el-Ahfeş der ki: Burada "en hayırlı üm-merten kasıt, en hayırlı din mensubu sizlersiniz, demektir. Daha sonra el-Ahfeş (burada ümmetin din anlamına kullanıldığını açıklamak üzere) şu be-yiti nakletmektedir:
"Yemin ettim ve ben artık senin içinde herhangi bir şüphe bırakmadım; (Sana) kendisi itaatkâr olduğu halde bir dine mensup birisi (bu yemini dolayısıyla) hiç günahkâr olur mu?"
Âyet4 kerimedeki “” fiilinin nakıs değil de tam olduğu da söylenmiştir. Yani siz, en hayırlı bir ümmet olarak yaratılmış ve var edilmişsinizdir. Buna göre "en hayırlı ümmet" anlamındaki İbare hat'dir. Buradaki “” in zaid olduğu da söylenmiştir. O takdirde anlam: Siz en hayırlı bir ümmetsiniz" şeklinde olur. Sîbeveyh de şöyle bir mısra nakletmektedir:
"Ve oldukça kerim olan bizim komşularımız...”
Yüce Allah'ın: ^Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz?" (Meryem, 19/29); "Düşünün ki siz, bir zamanlar çok az idiniz de O, sizi çoğalttı" (el-A'râf, 7/86) buyruklarında ki bu kökten gelen kelime de bunun gibidir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Hatırlayın ki siz, bir zamanlar azlıktınız..."(el-Enfâl, 8/261)[35]
Süfyan, Meysere el-Eşcaî'den, o, Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hureyre'den: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bîr ümmetsiniz" buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Siz, insanları zincirlerle İslâm'a çekiyorsunuz.[36]
en-Nehhas der ki: Buna göre ifadenin takdiri; Sız, insanlar için en hayırlı bir ümmet oldunuz, şeklindedir
Mücahidin görüşüne göre ise ifadenin takdiri şöyle olun Siz, insanlar için en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü sizler iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar-sınız.
Şöyle de açıklanmıştır: Mulıammed (sav)'ın ümmetinin en hayırlı bir ümmet oluşu, onun (tebliğine muhatap olan) ümmetin arasında müslümanUğın daha çok oluşundan, iyiliği emredip, münkerden alıkoymanın onlar arasında daha bir yaygın oluşundan dolayıdır.
Şöyle de denilmiştir: Bu husus, Rasûlullah (sav)'ın ashabı içindir. Nitekim Hz. Peygamber'in: "İnsanların en hayırlısı benim (aralarında peygamber olarak gönderilmiş olduğum) bu neslimdir" [37] buyruğu da buna benzemektedir. [38]
2- Bu Ümmetin En Hayırlıları:
Kur'ân-ı Kerîm'in nassı ile, bu ümmetin en hayırlı ümmet olduğu sabit olduğu gibi, hadis imamlan da Imran b. Husayn yoluyla Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: "İnsanların en hayırlıları benim (çağdaşım olan) neslimdir Sonra, onlardan sonra gelenler, daha sonra da onlardan sonra gelenler."[39]
Bu hadis-i şerif de bu ümmetin öncekilerinin daha sonra gelenlerden daha faziletli olduğunu göstermektedir. İlim adamlarının büyük çoğunluğu da bu görüştedir, Onların bu görüşüne göre, Peygamber (sav)'ın sohbetinde bulunup, ömründe bir defa dahi olsa, onu görmüş olan kimselerin kendisinden sonra gelenlerden daha faziletli olduğunu, Hz. Peygamberdin sohbetinde bulunmak faziletine denk hiçbir amelin bulunmayacağını kabul etmişlerdir.
Ebû Ömer (İbn Abdİ'1-Berr) ise, ashabdan sonra gelenler arasında genel olarak ashab arasında bulunanlardan daha faziletli kimselerin bulunabileceğini ve Hz. Peygamber'in: "İnsanların en hayırlılan benim neslimdir" buyruğunun umum ifadesi ile anlaşılmaması gerektiğim kabul etmektedir. [40] Buna delili de şudur: Bir nesilde daha çok faziletli olan da bulunabilir, daha az faziletli bulunan da bulunabilir. Nitekim H2. Peygamberin nesli arasında imanını açıkça izhar eden münafıklar topluluğu ve Hz. Peygamberin kendilerine yahutta bazılarına hadler uyguladığı büyük günah sahibi kimseler de vardı. Ve kendilerine: "Hırsız, içki içen, zina eden kimse hakkında ne dersiniz?" dîye sormuştur. Yine, kendi çağdaşı bulunanlara da yüz yüze: "Ashabıma sövmeyiniz" demiştir. [41] Halici b. el-Velid'e de Ammâr hakkında: "Senden daha hayırlı olan kimseye sövme" [42] diye buyurmuştur. Ebu Umame'nin rivayetine göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Beni görüp de bana iman edene ne mutlu. Beni görmediği halde bana iman eden kişiye de yedi defa ne mutlu!" [43]
Ebû Dâvûd et-Tayalisî'nin Müsned'inde de şöyle bir hadis yer almaktadır: Muhammed b. Ebi Humeyd'den, o, Zeyd b. Eslemeden, o babasından, o, Ömer (r.a)'dan dedi ki: Rasûlullah (say)'ın yanında oturuyordum. Şöyle buyurdu: "Yaratıklar arasında imanı en üstün olanların kimler olduğunu bilir misiniz?" Biz: Meleklerdir, dedik. O: "Onların iman etmeleri elbette gerekir. Ama onlardan başkaları. (Onlardan iman bakımından daha üstündür")." Biz, Peygamberlerdir dedik. Bu sefer: "Onların zaten iman etmeleri gerekir, Haytr, onlardan başkalarıdır." Daha sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Yaratıklar arasında iman bakımından en üstün kimseler, henüz atalarının sulblerinde bulunan, beni görmedikleri halde bana iman eden, yazılı bir takım kâğıtlar görüp de onlarda bulunanlar gereğince amel eden bir takım insanlardır. İşte bunlar bütün yaratıklar arasında imanları en üstün kimselerdir." [44]
Salih b. Cübeyr de Ebu Cum'a'dan şöyle dediğini rivayet eder: Ey Allah'ın Rasûlü, bizden daha .hayırlı bir kimse var mıdır? diye sorduk. O, şöyle buyurdu: "Evet, sUcten sonra gelen ve iki kapak arasında bir kitap görüp onda bulunanlara iman eden, bana da beni görmedikleri halde iman eden bir topluluktur.[45]
Ebû Ömer der ki: Ebu Cum'a'rtın Hz. Peygambere arkadaşlığı (sohbeti) vardır. Asıl adı da Habib b. Sibâ'dır Salih b. Cübeyr ise, tabiinin sika râviİeruv dendir.
Ebû Salebe el-Huşenî de Peygamber (sav)'dan şöyle dediğini rivayet eder: "Şüphesiz önünüzde Öyle bir takım günler vardır ki, o günlerde dini üzere sabır ve sebat gösterecek bir kimse, tıpkı kor ateşi avucunda tutan kimse gibi olacaktır. İşte o günlerde amel eden kimseye onun gibi ameîde bulunan elli adamın ecri kadar ecir verilecektir." Ey Allah'ın Rasûlü, onlardan birisinin ecri kadar mı diye sorunca: "Hayır, sizden birisinin ecri kadar" diye buyurdu.[46]
Ebu Ömer CÎbn. Abdİ'1-Berr) der kir İşte bu: "Hayır, sizden" lafzını, kimi muhaddisler zikretmemişlerdir, Ömer b. el-Hattab da Yüce Allah'ın: "Siz, İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" buyruğunun açıklaması ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: Kim sizin yaptığınız gibi yaparsa, o da sizin gibi olur.
Hadis-i şeritler arasında her hangi bir tearuz (çatışma, çelişki) yoktur. Çünkü, birincisi hususi bir anlam ihtiva etmek üzere varid olmuştur. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Bu hususa dair hadislerin açıklanması ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir; Hz. Peygamber'in çağdaşı olan nesilin üstün kılınması, onlann kâfirlerin çokluğu dolayısıyla imanları bakımından garip olmaları, kâfirlerin eziyetlerine sabredip katlanmaları, dinlerine sımsıkı sarkmalarıdır. Şüphesiz bu ümmetin dalıa sonra gelecek olanları da, kötülüğün, {"aşıklığın, haksızca kan dökmelerin, masiyetlerin ve büyük günahların açıktan açığa işlendiği bir zamanda, bu dini dosdoğru uygulayıp, ona sımsıkı sarılıp Rablerine itaat üzere sabır ve sebat gösterecek olurlarsa, işte onlar da böyle bir durumda gariplerden olurlar. Böyle bir durumda onlann amelleri, tıpkı kendilerinden öncekilerin amellerinin temiz ve bereketli olduğu gibi, temiz ve bereketli olur. Bu açıklamaya tanıklık eden hususlardan birisi de Hz, Peygamber'in: "İslâm garip olarak başladı ve başlangıçtaki haline dönecektir. O halde gariplere ne rnutlu" [47] buyruğudur.
Yine Ebu Salebe'nin rivayet ettiği hadis de burca tanıklık ettiği gibi, Hz, Peygamberdin: "Ümmetim Öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı hayırlıdır bilinemi-yen bir yağmur gibidir" [48] buyruğu da buna tanıklık etmektedir. Bu hadisi de Ebu Dâvud, et-Tayalisî ve Ebu Isa et-Tirmizî rivayet etmişlerdir.
Hişam b. Ubeydullah er-Rârf de bunu Mâlik'ten, o, ez-Zührî'den, o da Enes'den şöylece rivayet etmektedir: Enes dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Ümmetimin misali yağmura benzer. Onun öncesi mi hayırlıdır, yoksa sonrası m] bilinmez. [49] Bunu Darakutnî "Musned-u Hadisi Malik" adlı eserde de kaydetmektedir.
Ebu Ömer (İbn AbdiJl-Berr) der ki: Hişam b. Ubeydullah sika bir ravidir. Bu hususta (hadis alimleri) farklı kanaatlere sahip değildirler
Rivayete göre Ömer b. Abdulaziz, halifeliğe gelince, Salim b. Abdullah'a şöyle bir mektup yazmış: Sen, bana Ömer b. el-Hattab'ın yaşayış ve davranışını yaz ki, ben de ona göre amel edeyim. Salim ona şunu yazdı: Eğer sen, Ömer'in uygulamasını yapacak olursan, Ömer'den daha faziletli olursun. Çünkü senin zamanın, Ömer'in zamanı gibi değildir. Senin etrafında bulunan adamların da Ömer'in etrafındaki adamlar gibi değildir. [50] Ömer b. Abdulaziz, çağının fukahasına da (bu şekilde) mektup yazdı, hepsi de ona Salim'in dediğine benzer şeyler yazdılar.
Değerli bir takım ilim adamları, Hz. Peygamber'in: "İnsanların en hayırlısı benim çağımda yaşayan neslimdir" hadisi ile: "İnsanların en hayırlısı ömrü uzayıp, ameli güzel olandır. En kötüsü de, ömrü uzayıp ameli kötü olandır" [51] hadisleri arasında bir tearuz bulunduğunu kabul etmişlerdir. Ebu Ömer ise şöyle demektedir: Bu hadîs-i şerifler rivayet yollarının tevatür derecesine ulaşması ve güzel olmasına rağmen, bu ümmetin başı ile sonu arasında eşitliğin bulunmasını gerektirmektedir. Yani daha önce belirtildiği şekilde, ilim ve din ehlinin yüksek görülmediği, fışkın ve kötülüklerin, haksızca kan dökmelerin çok olduğu, mü'minin zelil kılınıp facir'in üstün kılındığı ve din garip olarak başladığı gibi, tekrar garip hale döndüğü, dini yerine getiren kimsenin kor ateşi avucunda tutan kimse gibi zora katlandığı, fa-sid bir zamanda İman ve ameli salihe bağlı olmak halinde böyledir. İşte böyle bir durumda bu ümmetin başı ile sonu arasında amellerin fazileti birbirine eşit olur. Bundan Bedir ve Hudeybiye'ye katılanlar müstesnadır. [52] Bu bölümde varid olmuş hadisler üzerinde dikkatle düşünen bir kimse, açıkça doğruyu anlayıp görür. Allah da lütfunu dilediği kimseye verir. [53]
3. iyiliği (Marufu) Emredip, Kötülükten (Münkerden) Alıkoymak:
Şanı Yüce Allah'ın: "Marufa emreder, münkerden akkorsunuz" buyruğu, l>u ümmete, bunu yerine getirdikleri ve bu niteliğe sahib oldukları sürece bir övgüdür. Eğer, münkere karşı çıkıp onu değiştirmeyi terkedecek, münker işlemek üzere birbirleriyle anlaşacak olurlarsa, o takdirde bu övgüyü hak etmezler, bunun yerine yerilirler. Bu, onların helak edilişlerine de sebep teşkiî eder. İyiliği emredip, münkerden alıkoymaya dair açıklamalar, bu sûrenin baş taraflarında (3/21-22. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın: "Kitap ehli de inanmış olsalardı, kendileri İçin hayırlı olurdu" buyruğunda yüce Allah, Kitap ehli'nin Peygamber (sav)'a iman etmelerinin kendileri için daha hayırh olduğunu, onlardan kimisinin mü'min, kimisinin fâsık olmakla birlikte, fâsık olanlarının da daha çok olduğunu haber vermektedir. [54]
111. İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Yüce Allah'ın: ^İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler" buyruğu ile kast edilen, onların (verebilecekleri zararın) yalanları, tahrifleri ve iftiralarından ibaret olduğunu anlatmaktadır. Yoksa, onların galip gelecekleri anlamında değildir. Bu açıklama, el-Hasen ve Katade'den nakledilmiştir
Buna göre, âyet-i kerimedeki istisna muttasıldır. Manası da şöyle olur: Onlar sîze ancak az miktarda bir zarar verebilirler. Buna göre "ezâ" kelimesi» mastar gibi kullanılmıştır.
Âyet-i kerime Allah'ın, Rasûlüne ve mü'minlere bir vaadidir. Buna göre, kitap ehli onları mağlup edemeyeceklerdir. Kendileri kitap ehline karşı zafer kazanacaklar ve kitap ehlinin mü'minlere, kökten imha gibi bir zarar görmeleri söz konusu olmayacaktın Onlardan görecekleri zararlar, iftiralarla, tahriflerle eziyet vermekten ibaret kalacaktır. Sonunda güzel akibet ise mü'min-lerin olacaktır.
Buradaki istisnanın munkatf olduğu da söylenmiştir. Anlam da şöyle olur: Onlar asla sîze zarar veremeyeceklerdir. Bununla birlikte size, İşittirecekleri sözlerle sizi rahatsız edeceklerdir.
Mukatil der ki: Yahudilerin elebaşları olan Ka'b, Adiy, Nu'man, Ebû Rafı', Ebû Yâsir, Kinane ve İbn Suriyâ, kendi kavimleri arasından İman eden,
Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarına müslüman olmaları sebebiyle eziyet vermeye koyuldular. Bunun üzerine yüce Allah: "İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler" yani onlar, ancak dilleriyle sizi rahatsız edebilirler, buyruğunu indirdi.[55] İfade burada tamam olmaktadır.
Daha sonra yüce Allah: "Sizinle savaşsalar bile, size arkalarım dönüp kaçarlar" yani, bozguna uğrarlar. Burada da ifade tamam olmaktadır. "Sonra kendilerine yardım da edilmez" buyruğu da yeni bir cümledir. Bundan dolayı bu buyruğun sonunda "nun" harfi sabit olmuştur.
Bu âyet-i kerime Peygamber (sav)'ın bir mucizesidir. Çünkü, ona karşı savaşan yahudiler ona arkalarım dönüp kaçmışlardır.
112. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah'tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış o intakı rı müstesna. Allah'ın hışmına uğradılar. Üzerlerine de miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
113. Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.
114. Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar. Mârufu emrederler, münkerden vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar sa-lihlerdendir.
115- Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar. Allah takva sahiplerini en iyi bilendir.
Yüce Allah'ın: "Nerede bulunurlarsa bulunsunlar" nerede ele geçirilir ve onlarla karşılaşılırsa karşılaşılsın; "üzerlerine zillet vurulmuştur" buyruğu
Üt kastedilenler, yalıudilerdir. İfade burada tamam olmaktadır.
Bakara Sûresî'ndc onlara zilletin vurulmasının anlamına dair açıklamalar (2/61. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Allah'tan bir ahde ve insanların ahdine sığınmış olmaları müstesna" buyruğu ise, bir önceki buyruktan yapılmış, munkatı' bir istisnadır. Yani, fakat onlar Allah'tan gelen bir ahde sığınırlar, demektir. İnsanların ahdinden kasıt İse, onlara verdikleri zimmet ahdidir. "İnsanlarla kastedilenler, Muham-med (sav) ile müminlerdir. Onlar, Muhammed (sav)'e ve mü'minlere haraç verirler, onlar da kendilerine cman verirler. İfadede bir ihtisar vardır. Yani: Allah'tan bir ahde bağlı olarak korunmaları hali müstesna; şeklindedir ki, bu hazf edilmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ yapmıştır.
"Allah'ın hışmına uğradılar" buyruğunda ki: Döndüler," demektir. Bunun, yüklenip taşıdılar anlamına geldiği de söylenmiştir. Sözlükte bunun asıl anlamı ise, öyle bir hışım onİardan aynlmaz bir şeydir, manasmda-dır Bakara Sûresi'nde de (2/61, âyetin tefsirinde) bu açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah onları neden bu şekilde cezalandırdığını da: "Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürme-lerindendir. Bu» onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır" diye buyurarak açıklamaktadır. Yine buna dair yeterli açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/61. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Daha sonra şanı yüce Allah: "Bepsî"bîr değildir^ diye Vıabeı -veTirrektt-din İfade burada tamam olmaktadır. Buyruğun anlamı da şudur; Kitap ehli ile Muhammed (sav)'ın ümmeti eşit değildir. Bu şekildeki açıklama İbn Mes'ud'dan nakledilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kitap ehlinden iman edenlerle kâfirler birbirine eşit değildirler. [56]
Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi:
Ebû Hayseme Züheyr b. Harb şunu nakletmektedir: Bize, Haşim b. el-Ka-sim anlattı. Bize, Şeyban anlattı; O, Âsım'dan, o, Zir'den, o da İbn Mes'ud'dan dedi ki: Rasûhjllah (sav) bir gece yatsı namazını geciktirdi. Daha sonra Mescide çıktı, herkesin bu namazı beklemekte olduğunu gördü. Şöyle buyurdu: "Din sahiplerinden yüce Allah'ı bu saatte sizden başka zikreden hiçbir kimse yoktur." (İbn Mes'ud) der ki: Ve şu âyet: "Hepsibir değildir, kitap ehlinden... bir topluluk vardır... Allah takva sahiplerini en iyi bilendir" buyruklarım indirdi. [57] İbn Vehb de buna benzer bir rivayet nakletmektedir,
İbn Abbas der ki: Yüce Allah'ın: "Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır" buyruğu, Peygamber (sav) ile birlikte iman edenler hakkındadır.
İbn İshak da İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakleder: Abdullah b. Selâm, Sa'lebe b. Sa'ye, Esid b. Sa'ye, Esid b. Ubeyd ve yalıudilerden İslâm'a giren diğerleri müslüman olup iman ve tasdik ederek İslâm'a yönelip, İslâm kalplerinde yerleşince, yahudilerin alimleriyle küfre sapanları şöyle demişlerdi: Muhammed'e îman edip tabi olanlar, ancak bizim kötülerimizdir. Eğer bunlar bizim hayırlılarımız olsalardı, atalarının dinini terkedip bir başkasına gitmezlerdi. Bunun üzerine şant yüce Allah: "Hepsi bir değildir, kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır... İşte onlar salihlerdendir" buyruklarını İndirdi.
el-Ahfeş der ki: İfade; kitap ehlinden öyle ümmete mensup kimseler, yani öyie güzel yol izleyen kimseler vardır ki... takdirindedir. Bu takdire, delil olarak da şu mısrayı zikretmektedir:
"Kendisi (emre) itaatkâr olduğu halde, bir ümmet sahibi {güzel bir yola sahip bir kimse) hiç günahkâr olur mu?"
İfadede İıazif olduğu ve ifadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Kitap ehlinden (emirleri) uygulayıp duran bir topluluk da vardır. Bu şekilde olmayan bir topluluk da vardır. Yüce Allah, birisini zikretmekle yetinip, ötekini sözkonusu etmemiştir. Ebû Züeyb'in şu beyitinde olduğu gibi:
"Kalbim ona gitmek hususunda bana karşı çıktı. Ben de onun emrine itaat ediyorum.
Ama bilemiyorum onun arkasından gitmek doğru mudur?"
O, bununla doğru mudur, yanlış mıdır demek istemiş, fakat ikincisi (anlaşıldığından) hazf edilmiştir.
el-Ferrâ der ki: Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk ile kâfir olan bir topluluk birbirine eşit olamaz.
en-Nehhâs ise der kî: Bu, çeşitli bakımlardan yanlış bir görüştür. Birincisi, bu Topluluk" kelimesinin; Bir, eşit" kelimesi ile reF etmektedir. Bu durumda; Değil" kelimesinin ismine herhangi bir şey avdet etmemekte, buna karşılık fiil gibi değerlendirilmeyen kelime ile reP etmekte ve gerek olmayan ifadeleri de takdir etmektedir. Zira daha önceden kâfirlerden söz edilmiştir. O halde, bunu takdir edip malızûf kabul etmenin uygun bir yönü de yoktur.
Ebu Ubeyde ise der ki: Bu, Arapların Pireler beni yediler ve arkadaşların gittiler11 şeklindeki sözlerini andırmaktadır. [58] en-Nehhâs der ki: Bu da yanlıştır. Çünkü, onlardan daha önce söz edilmiştir. Halbuki, "pireler beni yediler" anlamındaki kullanımda ve benzerlerinde, bunlardan daha önceden söz edilmemiş olmalıdır.
Yüce Allah'ın: uGeceleri" yani, gecenin çeşitli zamanlan anlamındadır. Bunun tekili; şeklinde gelir, Bu kelime burada zarf olarak nasb edilmiştir.
"Secdeye vararak” buyruğu ise, namaz kıldıklarını anlatmaktadır. Bu açıklama el-Ferrâ ve ez-Zeccâc'dan nakledilmiştir. Çünkü Kur'ân okumak, rükû ve sücud halinde sözkonusu değildir. Bunun bir benzeri de Yüce Allah'ın: "Ve O'na secde ederler" (el-A'raf, 7/206) buyruğudur. Yani, ona namaz kılarlar, demektir. Furkan Sûresi'nde de; "Onlara Rahman (olan Allah)'a secde edin, denildiğinde..." (el-Furkan, 25/60); en-Necm Sûresinde de: "Artık Allah'a secde edip ibadet edin" (en-Necm, 53/62") diye buyuru İma ktadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu buyrukla özellikle bilinen secde anlatılmak istenmiştir. Ancak âyetin nüzul sebebi bu görüşü reddetmekledir. Diğer taraftan önceden, İbn Mes'ud'dan gelen hadiste zikrettiğimiz gibi maksat, yatsı namazıdır. Puta tapıcılar ise, akşam karardı mı, hemen uyurlar. Muvahhidler ise, yatsı namazında Allah'ın âyetlerini okuyarak Allah'ın huzurunda ayakta dururlar. Nitekim yüce Allah, onların ayakta duruşlarını sözkonusu ecmekle birlikte: "Secdeye vararak...” diye de buyurmaktadır. Yani onlar, kıyamla birlikte secde ederler anlamındadır.
es-Sevrî der ki: Burada sözkonusu edilen, akşam ite yatsı namazı arasındaki namazdır. Maksadın gece namazı olduğu da söylenmiştir. Önceki kitaplan okuyan Şeybeoğullanııdan birisinin de şöyle dediği nakledilmektedir: Biz, aziz ve celil olan Rabbin sözleri arasında şunu da buluyoruz: Gece karardı rnı, tek başına kalan bir deve veya bir koyun çobanının, hiç gece saatlerinde ayakta durarak, secde ederek ibadet eden kimse gibi olduğu mu zannedilir?
"Onlar Allah'a... inanırlar." Yani, Allah'ın varlığını ikrar ve kabu] ederler. Muhammed (sav)'ı da tasdik ederler.
"Mâruftı emrederler." Bunun, umum ifade ettiği söylendiği gibi bununla, Peygamber (sav)'a tabî olmanın emredilmek maksadında olduğu da söylenmiştir,
"Münkerdea vazgeçilirler." Münkerden vazgeçirmek, Allah'ın emirlerine muhalefetten vazgeçirmek dernektir, "Hayırlara koşuşurlar." İşledikleri hayırlara, sür'atlice ve herhangi bir şekilde ağırdan almaksızın yönelirler. Çünkü onlar, bu hayırlann sevaplannın ne kadar çok olduğunu bilirler. Vakit geçmeden önce amellerini işlemekte ellerini çabuk tutarlar, diye de açıklanmıştır.
"İşte onlar, sâlihlerdendir." Yani, salihlerle birlikte olanlardır, Salihler ise, Muhammad (sav)'ın ashabı olup, cennettedirler.
"Yaptıkları hayırlardan asla mahrum bırakılmazlar" buyruklarında geçen Yaptıkları" kelimesi ile "Ondan mahrum bırakılmazlar" anlamındaki kelimeleri, el-A^meş, İbn Vessâb, Hamza, el-Kisaî, Hafs ve Halef, her ikisinde de "yâ" ile, "Allah'ın âyetlerini okuyup duran topluluğ"a dair haber olmak üzere okumuşlardır. Aynı zamanda bu, İbn Ab-bas'ın da kıraatidir, Ebu Ubeyd'in tercih ettiği kıraat de budur. Diğerleri ise, her İki yerde de (.ne hayır yaparsanız ondan mahrum bırakılmazsınız anlamında) muhatap sığası ile okumuşlardır. Çünkü daha önce yüce Allah 'in: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz" buyruğu geçmiştir. Ebu Hatim'in tercih ettiği kıraat de budur. Ebû Arar ise hem "ya" ile, hem de "te" ile okunuşun uygun olacağı görüşünde idi. Buyruğun anlamı da: Siz, hayır namına ne yaparsanız asla onun sevabından mahrum bırakılmazsınız. Aksine size hayırlarınızın sevabı verilir ve onun karşılığında mükâfat göreceksiniz, demektir. [59]
116. Küfre sapanların mallarının re çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalacaklardır.
Yüce Allah'ın: "Küfre sapanların" anlamındaki buyruk, nin ismidir. Haberi ise: "Mallarının ve çocuklarının Allah'a karşı kendilerine hiçbir Gaydası olmayacaktır" buyruğudur.
Mukatil der kî: Şam yüce Allah, kitap ehli mü'minlerini sözkonusu ettikten sonra, onların kafirlerini sözkonusu etmektedir ki, bu da yüce Allah'ın: "Küfre sapanların..." buyruğu ile dile getirilmektedir. el-Kelbî de şöyle demektedir: Yüce Allah, bu buyruğu bir müptedâ (söz başlangıcı) yaparak şöyle buyurmaktadır: Küfre sapanların mallarının çok olması ite çocuklarının çok olmasının Allah'ın azabına karşı kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. (Sair akrabalar arasından) çocuklann özellikle anılmaları ise, neseb itibariyle kendilerine en yakın olanların çocukları oimalanndan dolayıdır.
"Onlar cehennemliklerdir" buyruğu, bir müptedâ ve haberdir. Aynı şekilde: "Orada ebediyen kalacaklardır" anlamındaki buyruk da böyledir. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [60]
117. Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet ederek onu helak eden kavurucu soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna ben-zer. Allah, onlara zulmetmedi. Ama onlar, kendilerine zulmediyorlar.
Yüce Allah'ın: "Bu dünya hayatında onların harcadıkları şeylerin misali,- kavurucu bir soğuğu bulunan bir rüzgârın durumuna benzer" anlamındaki buyruğunda yer alan (» edatı, hem mastar manasını veren edat olabilir, hem de anlamında aidi hazf edilmiş bir ismi mevsul anlamında olabilir. Yani, onların o harcadıklarının misali.., anlamındadır. "Bir rüzgârın durumuna benzer" buyruğu ise, bir rüzgârın esişine benzer, anlamındadır.
İbn Abbas der ki: Âyet-i kerimede geçen Kavurucu soğuk," ileri derecede soğuk demektir. Bu kelimenin aslı itibariyle ses demek olan den geldiği söylenmiştir. O takdirde bu âyet-i kerimede bu kelime, şiddetle esen rüzgânn sesi demek olur. ez-Zeccâc ise der ki: Bu kelime o rüzgârda bulunan ateşin alevinin çıkardığı sestir. Bu manadaki açıklamalar Bakara Sûresinde (2/266. âyette) geçmiş bulunmaktadır. Hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir: Hz. Peygamber soğuk sebebiyle ölmüş bulunan çekirgeleri (yemeyi) yasaklamıştır.[61]
Âyeti kerimenin anlamına gelince: Kâfirlerin harcamalarının geçersizliğinin, boşa gitmesinin ve fayda sağlamamasının örneği, oldukça soğuk, kavurucu bir rüzgârın yahut da bir ateşin isabet edip yaktığı ve helak ettiği bir ekine benzer. O ekin sahipleri, ekinin kendilerine bir fayda sağlayacağını umu-yorken, artık ondan hiçbir fayda sağlayamaz olurlar.
Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah" böyle yapmakla "onlara zulmetmedi. Ama, onlar kendilerine" küfre sapmak, isyan etmek, yüce Allah'ın hakkını vermemek suretiyle "kendilerine zulmediyorlar."
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, ziraat zamanı dışında, yahut uygun olmayan yerlerde ekin ekmek suretiyle kendilerine zulmettiler. Şanı yüce Allah da bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koydukları için onları te'dip etti, Bu açıklamayı da el-Mehdevt nakletmektedir. [62]
118. Ey iman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi candan İsterler. Öfkeleri ağızlarından (aşmaktadır. Göğüslerinin gizlediği ise daha büyüktür. Stee âyetlerimizi açıkladık; eğer akıl ederseniz.
Bu buyruğa dair açıklamalan nnızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Kâfirlere Meyletmenin Yasakltğı:
Yüce Allah, kâfirlere meyletmeyi yasaklamayı burada daha da pekiştirmektedir. O halde bu buyruk, daha önce yer alan: "Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itaat ederseniz..." (Âl-i İmran, 3/100) buyruğu ile ilişkilidir. Âyet-İ kerimede geçen, (ve "sırdaş" anlamı verilen): el-Bitâne kelimesi mastardır. Tek kişiye de, çoğula da isim olarak verilebilir. Kişinin, bitâne ise, onun iç ve gizli işlerine muttali olan özel adamları ve yakınlarıdır. Bunun ash ise, (hem sırt, hem de elbise ve benzerlerinin yüzü anlamına gelen) zahr'ın zıddı olan batn (karın ve astar) dır. Bir kimsenin, bir diğer kimsenin özel adamı ve yakını olmasını anlatmak için de) denilir. Şair de der ki:
"İşte onlar, benim samimi adamlarandır. Evet ve hatta özel adamlarım. Hem onlar, her yakınım Mt tarafa, benim en yakın sırdaşlarımdır." [63]
2. Kâfir ve Sapıkları Sırdaş Edinmenin Yasaklanışı:
Yüce Allah, bu âyet-İ kerimeyle, müminlere, kâfirlerden, yahudilerden ve nevalarının arkasından giden sapık fırkalardan olanları içli dışlı kimseler, yakın kimseler edinmeyi, görüşlerini almayı ve işlerini görmeyi kendilerine havale etmeyi yasaklamaktadır. Denildiğine göre, senin itikat ve dinine muhalif olan hiçbir kimse ile karşılıklı konuşmaman gerekir. Şair der ki:
"Sen kişiye dair sorma. Onun arkadaşını sor. Çünkü herbir arkadaş beraber olduğu kimseye uyar."
Ebû Davud'un Sünen'inde yer alan rivayete göre, Ebû Hureyre, Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmekledir: "Kişi, arkadaşının dini üzeredir. O bakımdan sizden herhangi bir kimse kiminle arkadaşlık ettiğine bir baksın." [64]
İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Siz insanları kardeş edindikleri kimselerle değerlendirin.
Daha sonra yüce Allah, yakın ilişki kurmayı neden ve hangi husustan dolayı yasakladığını şöylece açıklamaktadır: "Onlar, size kötülük yapmaktan geri kalmazlar." Yani onlar, sîzin halinizin bozulması için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Bu da şu demektir: Onlar, zahiren sizinle savaşmıyor olsalar dahi, -ileride açıklaması geleceği üzere- size, hileler, tuzaklar kurmakta, sizi aldatmak uğrunda ellerinden gelen hiçbir gayreti esirgemezler.
Ebu Umame'den rivayete göre, RasÛluüâh (sav) yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri kalmazlar" buyruğu hakkında: "Onlar Haricîlerdir" dediğini rivayet etmektedir. [65]
Rivayete göre, Ebû Mûsâ el-E§'arî? zımmi bir kimseyi kâtip olarak göreve aldı. Ömer (r.a) ona bundan dolayı sitem eden bir mektup yazdı ve bu âyet-i kerimeyi hatırlattı Sonra Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Ömer (r.a)'ın huzuruna bir hesap getirdi ve bunu Hz. Ömer'e sundu. Hz. Ömer, yapılan bu hesabı beğendi. Daha sonra Hz, Ömer'e bir mektup geldi. Ebu Musa'ya: Senin kâtibin nerede? Gelsin de insanlara bu mektubu okusun, deyince, Ebu Musa: O mescid'e giremez, dedi. Hz. Ömer: Neden, o cüoüp mü? diye sorunca, Ebu Mûsâ: Hayır o bir hıristiyandır, dedi. Hz. Ömer onu azarladı ve şöyle dedi: Allah onları uzaklaştırmışken sen onları yakınlaştırma. Allah onları hakir düşürmüşken sen onları tebcil etme. Allah onların hain olduklarını söylemişken sen onlara güvenme.
Yine Ömer (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Siz, kitap ehlini görevlerinizde kullanmayın. Çünkü onlar, rüşveti helâl bilirler. Siz, göreceğiniz işlerinize ve yönettiğiniz raiyenizin işlerine yüce Allah'tan korkan kimseleri görevlendirerek yardım alınız.
Hz. Ömer'e: Burada Hireli bir hıristiyan vardır. Ondan daha iyi kâtiplik edecek, ondan daha güzel kalemle yazı yazacak kimse yoktur. Or senin yazı işlerini yürütmesin mi? denilince şu cevabı vermiş; Ben, mü'minleri bırakıp başkalarını sırdaş edinemem.
O halde zimmet ehlini kâtipliğe getirmek caiz değildir. Bundan başka alış verişteki tasarrufları da, onların vekâletleri de caiz değildir.
Derim ki: Bu günümüzde şartlar artık değişmiştir. Kitap ehlinden kimse ler artık kâtip yapılıyor, güvenilir kimse kabul ediliyor ve bunlar böylelikle ahmak ve cahil yönetici ve emirler nezdinde üstün mevkilere getirilmiş bulunuyorlar.
Buhârî'nin rivayetine göre, Ebu Said el-Hudrî, Peygamber (sav.)!den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Allah, ne kadar peygamber göndermiş ve ne kadar halife tayin etmiş ise, mutlaka onun iki türlü sırdaşı vardır. Bu sırdaşlardan bir türü ona iyiliği emreder ve iyiliği yapmaya teşvik eder. Diğeri ise, ona kötülüğü emreder ve kötülük yapmaya teşvik eder. (Kötülükten) korunan kimse İse, yüce Allah'ın koruduğu kişidir. [66]
Enes b. Malik de Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "'Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız ve mühürlerinize de Arapça (Hz. Muhammed'in mührü gibi) kazımayınız."[67] el-Hasen b. Ebİ'l-Hasen bunu şöylece açıklamaktadır: Hz. Peygamber bununla şunu kastetmektedir: Sizler, herhangi bir işiniz hakkında müşriklere danışmayınız ve mühürlerinize (yüzüklerinize) de "Muhammed (Rasûlullah) diye" kazımayınız.
el-Hasen der ki: Bunu doğrulayan da şanı yüce Allah'ın Kitabında yer alan: "Ey İman edenleri Sizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin..." âyetidir. [68]
3. Mümin Olmayan Sırdaşlar Kötülük Yapmaktan Geri Kalmazlar;
Yüce Allah'ın: Sizden başkasını1 yani, sizin dışınızda kalan-lan sırdaş edinmeyin. el-Ferrâ der ki: Yüce Allah'ın: "Bundan başka iş yaparlardı" (el-Enbiyâ, 21/82) bunun dışında işler yapar-iardı, demektir.
"Sizden başka ifadesi, yaşayış, güzel davranış ve itikada bağlılık noktasında sizden başkaları diye de açıklanmıştır.
Yüce Allah'ın: Geri kalmazlar" da, aleyhinize fesad teşkil edecek hususlarda ellerinden geleni yapmaktan geri kalmazlar, demektir. Bu buyruk ise: "Sizden başkasının sıfatı durumundadır.
Hiçbir gayret esirgemem ve; Kusurlu hareket et-
tim, esirgedim, diye kullanılır. Şair Îmruu'1-Kays der ki:
"Şüphesiz ki kişi, hayatta kaldığı sürece hiçbir zaman; -Üzerine düşeni yerine getirmekte kusurlu davranmasa dahi-iatediği işleri başaramaz.
ile aynı anlama gelir; fesat demektir. Bu fesat, (bozuluş) fiillerde, bedende ve akıllarda olabilir.
Hadisi şerifte de: Her kim (organı işlemez hale getirecek) bir şekilde yaralanır yahut da organları bozulacak olursa..."[69] diye buyurulmaktadır. Aklı bozulmuş kimseye de: denilir. ise, sevgi o kişinin aklını bozdu, demek olur. Şair Evs der ki:
"Ey Lübeynâ'nın soyundan gelenler!
Sizler ancak pazusu işlemez hale gelmiş bir elsiniz.
el-Ferrâ da şöyle bir beyit nakletmektedir:
"İbn Saad öyle bir baktı ki ve bununla hamle için hazırlık yaptı;
Bu hem seninle beraber olanların, hem de bineklerin bozuluşuna sebep olmuştu,
Kdtülük" kelimesi ikinci meful olarak mansub gelmiştir. Çünkü "geri kalmamak" anlamındaki fiil, iki mef ule teaddi eder^ Mastar olarak (mef'ul-i mutlak) olarak da mansub gelmiş olabilir. Yani, Onlar size, sizi bozacak şekilde kötülük yaparlar, demek olur. Cer harfinin hazfi ile nasb edildiğini kabul etmek de mümkündür.
Nitekim Araplar Vurmakla onun canını yaktım, derler.
Sıkıntıya düşmenizi isterler" buyruğundaki mastar manası vermek içindir. Onlar size zor gelen şeyleri severler, demektir ise, zorluk ve meşakkat demek olup, buna dair açıklamalar Bakara Sûresinde (2/220, âyet 8, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [70]
4. Kâfirlerin Açığa Vurdukları Öfkeleriyle İçlerinde Gizledikleri:
Yüce Allah'ın: "Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır" buyruğu, size olan
düşmanlıkları ve sizi yalanlamaları, ağızlarıyla ortaya çıkmaktadır, demektir.
Öfke (buğz), sevginin zıddıdır, (Âyet-i kerimedeki): ise, müen-nes bir mastardır.
Şam yüce Allah'ın, diller bir kenara özellikle ağızlan sözkonusu etmesi, gelişigüzel konuşmalarında bile bunu ortaya attıklarına işaret içindir. Onlar, öfkesi gözlerinden belli olan ve bunu gizlemeye çalışan bir kimseden daha da ileri derecededirler. İşte Hz, Peygamber'in; kişinin kardeşinin ırzına (şeref ve haysiyetine) gelişi güzel dil uzatmasını yasaklaması da bu anlamdadır. Eşek anırmak üzere ağzını açtı1' tabiri ile; Atlar ağızlarını açarak geldiler" tabirlerinde de aynı kökten kelimeler kullanılmıştır Bu hadisten kişinin kardeşinin şeref ve haysiyetine farkettirmeden dil uzatmasının caiz olduğu anlaşılamaz. Çünkü bu da, ilim adamlarının ittifakı ile haramdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîmde de: aKi-rniniz kiminizin gıybetini yapmasın" (el-Hucurât, 49/12) diye buyurulduğu gibi, Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (namus, şeref ve haysiyetleriniz) birbirinize haramdır." [71] Buna göre hadis-i şerifte "ağız açma"nın söz konusu edilmesi, bu konuda kişinin böyle bir sözü söylemesi ve bu konuda işi ileriye götürmesinin yasaklısına işaret etmektedir. Bunu biîelim. [72]
5. Düşmanın Düşmanı Aleyhine Şahidliği:
Bu âyet-i kerimede düşmanın, düşmanı aleyhine şahidliğinin caiz olmadığına delil vardır. Medinelilerle Hicaz ehli de bu görüştedir. Ebû Hanife'den ise bunun caiz olduğu görüşü rivayet edilmiştir. İbn Battal, İbn Şaban'dan şöyle dediğini nakleder: İlim adamları adalet sahibi olsa dahi düşmanın düşmam aleyhine şahidliğinin hiçbir hususta caiz olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Çünkü, düşmanlık adaleti ortadan kaldırır. Ya kâfirin düşmanlığı... [73]
6. Kâfirlerin Gizledikleri Kin:
Yüce Allah: "Göğüslerinin gizlediği İse daha büyüktür" buyruğu onların ağızlan ile açığa vurduklanndan daha fazla bir kin ve öfkeyi gizlediklerini haber vermekte ve bize bildirmektedir.
Abdullah b. Mes'ud Öfkeleri... takmaktadır" buyruğunu, fiili müzekker olarak; diye okumuştur. Çünkü -müen-nes olan kelimesi, yine "öfke" anlamına gelen -ve müzekker olan- ) ile aynı anlamdadır. [74]
119, İşte siz, öyle kimselersiniz ki onları seversiniz. Halbuki onlar sizi sevmezler. Siz, Kitabın tümüne inanırsınız. Onlar tee sizinle karşılaştıklarında: "İman ettik" derler. Yalnız, başlarına kaldıkları vakit de «ize karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. "Öfkenizden ölün" de. Gerçekten Allah, göğüslerin özünü çok İyi bilendir.
Yüce Allah'ın: "İşte siz» öyle kimselersiniz ki, onları seversinte" buyruğunda kastedilenler münafıklardır. Buna delil de yüce Allah'ın: "Sizinle karşılaştıklarında; İman ettik, derler buyruğudur. Bu açıklamayı, Ebu'1-Ali-ye ve Mukatil yapmışlardır. Burada "sevgi", temiz duygular beslemek, kötülük düşünmemek anlamındadır. Yani siz ey müslamanİar, o münafıklara karşı te/niz duygular beslersiniz. Onlarsa münafıklıkları dolayısıyla size karşı temiz duygular beslemezler.
Anlamın söyle olduğu da söylenmiştir: Siz onların İslâm'a girmelerini istersiniz, onlar ise sizin küfre sapmanızı isterler. Çoğunluğun ifade ettiği görüşe göre ise, burada maksat yahudilerdir. "Kitap" dan kasıt ise, ilâhî kitapların tümüdür. İbn Abbas der ki: "Siz kitapların tümüne İnanırsınız" demektir. Yahudiler ise Kitabın bir bölümüne inanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlara Allah'ın indirdiğine iman edin, denildiği zaman, biz, bize indirilene iman ederiz, derler" (el-Bakara, 2/91).
"Sizinle karşılaştıklarında iman ettik derler." Yani, biz Muhammede e onun Allah'ın Rasûlii olduğuna iman ederiz, derler. Ancak, "yalnız başlarına" kendilerinden olanlarla birlikte "kaldıkları vakit de" kendi aralarında "size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar." Size besledikleri kinden dolayı parmak uçlarını ağızlarına götürürler. Biri diğerine: Şunları görmüyor musunuz? Güçlendiler ve çoğaldılar, derler.
"Isırmak" gereğini yerine getirememekle birlikte ileri derecede öfke ve kin duymayı anlatan bir tabirdir. Ebû Talibin §u mısraı da bu türdendir:
"Bizim arkamızdan öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. Bir başka şair de şöyle dernektedir:
"Beni gördükleri vakit -Allah öfkelerini daha uzatsıti-Öfkeden dolayı başparmaklarının uçlarını ısırırlar."
Aynı kökten gelen ise, şehirlerde yaşayanların davarlara verdikleri küsbe, hurma çekirdeği ve öğütülmüş hurma çekirdeği gibi hayvan yemlerine denilir. Bir toplumun develerinin bu tür yemleri yediğini ifade etmek için de: denilir. tabiri ile, adeta hurma çekirdeği ile beslenmiş gibi semirmiş deve kastedilir. da oldukça hile-kâr ve son derece zeki kişi demektir.
Parmakları ıs ir malt ise, kişinin güç yetiremediği şeyleri elinden kaçırmaktan ötürü, yahutta değiştirmeye güç yetiremediği musibetlerle karşı karşıya gelen öfkeli ve kızgın kişinin davranışıdır. Burada ısırmak, dişlerle yapılan bir ısırmadır. Nitekim henüz çabuk geçip gitmiş bîrşey dolayısıyla eli ısırmak ve buna benzer, dişleri pişmanlıktan dolayı gıcırdatmak ve kederlenen kimsenin çakıl taşlarını sayması, yere çizgiler çizmesi gibi davranışlar da bu kabildendir. Bu şekilde ısırmak, "dâd" harfi ile yazılır. Zamanın musibeti anlamındaki da ise, noktalı "ti" ile yazılır. Nitekim şair (Ferazdak) şöyle demiştir:
"Ve ey Mervan'ın oğlu, zamanın musibetleri mal diye bir şey bırakmadı. Kökü tamamıyla kurumuş olan yahut da geriye azıcık bir kalıntıdan başkasını."
Parmak uçlan'nın tekili, şeklinde gelir
Ebu'l-Cevzâ bu âyeti okuduğunda, burada sözü geçenler İbâdiyedir, dermiş.[75] İbn Atiyye der ki: Bu nitelik, Kıyamet gününe kadar bid'at ehlinin bir çoğunda sözkonusu olabilir,
Yüce Alklı'ın: "Öfkenizle ölün» de. Gerçekten Allah göğüslerin özünü çok İyi bilendir." Denilse ki: Şanı yüce Allah bir şeye ol dediği zaman o da derhal olur, gerçeği varken nasıl olur da ölmediler.
Şöyle cevap verilir: Böyle bir soruya iki türlü cevap verilebilir: Bu hususta Taberî ve pek çok müfessir şöyle demiştir: Bu, onlara yapılan bir bedduadır. Yani, ey Muhammed de ki: Ölünceye kadar Allah sizin kin ve öfkenizi devam ettirsin. Bu açıklamaya göre, yüzlerine karşı bu sözlerle onlara beddua etmesi -yüzlerine karşı onlara lanet etmekten farklı olarak- uygundu.
İkinci cevap: Buyruğun anlamı şudur: Sen onlara arzuladıklarını ele ge-çiremeyeceklerini bildir. Çünkü ölümr onların bu arzularının gerçekleşmesine engeldir. Bu açıklamaya göre, beddua anlamı yoktur. Geriye ise azarlama ve onları öfkelendirme manası kalmaktadır. İşte bu mana Müsafir b. Ebî Amr'ın şu sözü de buna uygun bir anlam ihtiva etmektedir:
"O bizim aslımız hakkında dahi kötü temennide bulunur, Biz de kim kıskançlık ederse onun gözünü patlatırız."
Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu anlamı andırmaktadır: "Kim Allah'ın ona dünyada da âhirette de yardım etmeyeceğini sanıyor ise, derhal tavana bir ip bağlasın, sonra da koparsın" (el-Hacc, 22/15.)- [76]
120. Sîzlere bir İyilik dokunursa bu, omları üzer. Ama size bir kötülük dokunursa buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını kuşatandır.
Yüce Allah'ın: Sizlere bir İyilik dokunursa bu, onları üzer" buyruğunda "sizlere... dokunursa" anlamındaki fiili, es-Süle-mî, "yâ" ile, diğerleri ise "te" ile okumuşlardır.
Lafız, hoşa giden ve gitmeyen her şey hakkında umumîdir. Müfessirlerin sözünü ettikleri bolluk, kuraklık, mü'minlerin toplanıp biraraya gelmeleri, ara-lanna tefrikanın düşmesi ve buna benzer çeşitli açıklamalar^ bir takım örnekle ndirmelerden ibarettir. Açıklamalar arasında bir farklılık yoktur.
Âyet-i kerimenin İfade ettiği mana şudur: Bu kadar aşıfı derecede düşmanlık beslemek, kin duymak, müminlere gelen sıkıntılardan dolayı sevinmek gibi niteliklere sahip olanlar, sırdaş edinilmeye ehil ve layık kimseler değil-dir. Özellikle de dünya ve âhiretin kazanılması kendisine bağlı olan cihad ve oldukça büyük böyle bir işte bu, sözkonusu edilmemelidir. Şu beyiti söyleyen şair ne güzel demiş:
"Her bir düşmanlığın zamanla ortadan kalkması umulabilir
Sana kıskançlık duyduğu için düşmanlık edenin düşmanlığı müstesna."
'Sabreder" yani, onların eziyetlerine katlanır, itaate ve müminleri de veli ve dost edinmeye devam eder "ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez."
Ayet-i kerimedeki "size hiçbir zarar veremez" anlamındaki: buyruğu (Nâfi' tarafından): şeklinde okunmuştur. (Bu okuyuşa görede) bu fiil: arar vermek anlamına gelir. Şanı yüce Allah onların zararlarının sözkonusu olmamasını sabır ve takva şartına bağlamaktadır. O bakımdan bu buyruk, mü'minlere teselli ve onların maneviyatlarını bir güçlendirme sadedindedir.
Derim ki: İki el-Haremî[77] ile Ebû Amr da bu kelimeyi önceden de açıkladığımız gibi şeklinde; dan gelmiş gibi okumuşlardır. Yüce Allah'ın: Bir zararı yoktur" (eş-Şuarâ, 26/50) buyruğu da buradan gelmektedir. Âyet-i kerimedeki bu kelimede "ya" harfinin hazf edilmesi ise, iki sakinin bir arada olmasından ötürüdür. Çünkü, "ra" harfinin ötresi hazf edilecek olursa, geriye "ra" harfi de sakin, "yâ" harfi de, kalacağından, "yâ" harfi hazf edilmiştir. aYâ" harfinin hazf edilmesinin daha uygun gelmesi ise, ondan önce ona delâlet edecek bir şeyin ("dad" harfinin esre-sinin) bulunmasıdır. el-Kisaî ise, kendisinin: şeklinde ("yâ" yerine "vav"lı) kullanışını (Araplardan) işittiğini nakletmiş ve şeklindeki okuyuşu da caiz kabul etmiştir. Ayrıca, Ubey b. Kabin kıraatinde bu kelimenin diye okuduğunu da iddia etmiştir.
Kûfeliler ise şeklinde "râ" harfini şeddeli ve ötreli olarak okumuşlardır. Bu da Zarar verdi"den gelmektedir. Bunun "fe" harlı takdiri ile merru' olması mümkündür. "Size zarar vermez" anlamındadır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:
"Her kim iyilikler yaparsa Allah onların mükâfatlarım verecektir,"
el-Kisaî ve el-Ferrâ'nın görüşü budur. Yahud da bu fiil, takdim takdiri ile de merfu olabilir, Sibeveyh de ("bu şekildeki kullanışa) örnek olmak üzere şu mısraı nakleder:
"Şüphesiz ki senin kardeşin eğer yere yıkılacak olursa, sen de yere yıkılırsın.
Bu da şu demek olur: Şayet sabreder ve sakınırsanız, (onların hilesinin) size zararı olmaz. Bu fiilin meczum olması da caizdir. "Ra" harfi İse, iki sakinin yanyana gelişi dolayısıyla -ötreden sonra ötreyi tabi kılmak suretiyle-ötreli okunmuştur: Aynı şekilde "ra" harfini üstün okuyanlar da fiili meczum kabul ederek böyle okumuşlardır. "Râ" harfinin üstün okunuşu da iki sakinin yanyana gelmesi ve fethanın hafifliği dolayısıyladır. Bunu da Ebû Zeyd, el-Mufaddal'dan Âsim'dan rivayet etmiştir. Bu açıklamaları da el-Mehdevt nakletmektedir.
en-Nehhâs da şunu nakletmektedir: el-Mufaddal ed-Dabbî ise, Âsim'dan; şeklinde, iki sakinin yanyana gelmesinden ötüiü "râ" harfini es-reli okuduğunu İddia etmektedir. [78]
121. Hani sen, mü'tnjnleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek İçin erkenden aile halkın * o yanından ayrılmıştın. Allah Semi’dir, Alîm’dir.
Yüce Allah'ın: "Hani sen... erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın" buyruğunda yer alan: "İz: Hani" kelimesinde mukadder bir fiil amel etmektedir ki, ifadenin takdiri: Hatırla ki sen, erkenden -yani sabahleyin- ay-nlmıştın, şeklindedir. "Aile halkının yanından" buyruğu, Âişe'nin yanından, evinden ayrılmıştın, demektir.
"Müzminleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek için, erkenden aile halkının yanından ayrılmıştın. Allah, SemîTdir, Alîmdir" buyruğunda sözü edilen gazve Uhud'dur. Bu âyet, bütünüyle onun hakkında nazil olmuştur. Mücahid, el-Hasen, Mukatil ve el-Kelbî de bu gazadan kasıt Hendek ga-zasıdır, demişlerdir. Yine el-Hasen'den bunun Bedir günü diye açıkladığı da nakledilmektedir.
Ancak cumhur, bunun Ulıud gazvesi olduğu görüşünü benimsemiştir. Yüce Allah'ın: "O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu" diye başlayan bir sonraki âyet de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü sonraki âyette sözü geçen bu durum Ulıud günü olmuştu.
Müşrikler, Bedir gününün intikamını almak üzere üçbin kişilik bir ordu ile Medine'nin üzerine yürümüşlerdi. Medine'nin karşısında, vadinin kıyısında bulunan Uhud yakınlarında konaklamışlardı. Müşrikler, buraya hicretin otuz-birinci ayının başmda, hicretin üçüncü yılı Şevval ayının onikjsine rastlayan Çarşamba gününde varmışlar. Peygamber (sav) da henüz Medine'de iken Perşembe günü de orada kalmışlardı.
Rasûlullah (sav) rüyasında kılıcında bir parça körelmenin olduğunu ve bir takım ineklerin boğazlandığını, elini de oldukça sağlam bir zırha soktuğunu gördü. O, bu rüyasını şöylece yorumladı: "Ashabımdan bir gurup kişi öldürülecek, Ehi-i Beyt'imden de bir kişi bu öldürülecekler arasında bulunacaktır. Sağlam zırh ise Medine'dir." Bunu Müslim rivayet etmiştir. [79]
Bütün bunlar da bilindiği gibi bu gazada gerçekleşmişti.
Yerleştiriyordun" fiilinin aslı, şeklindeki maştan ile yer edinmek demektir, Hz, Peygamber'in: Bana kasten yalan uyduran bir kimse cehennemdeki yerini hazırlasın. [80] buyruğunda da bu kökten gelen fiil kullanılmıştır. Orada kendisine bir yer edinsin, demektir.
Buna göre "mii'rainleri.,, yerleştirmek için" buyruğu, onları savaşta dizmek için anlamındadır. Beyhakî'nin Enes (r.a)'den rivayetine göre Rasû-lullah/sav) şöyle buyurmuştur: "Ben rüyamda kendimi adeta bir koçun terkisine biniyormuşum gibi gördüm. Kılıcımın keskin tarafını kırılıyor gördüm. Bunu ben, kavmin (Kureyşlilerin) koçunu öldürmek diye te'vil ettim. Kılıcımın keskin tarafının kırılmasını da Ehli Beyt'imden, yakınlarımdan birisinin öldürülmesi diye te'vil ettim." [81]
Hz. Hamza şehid edildi ve Rasûlullah (sav) da müşriklerin sancaktarı olan Talha'yi öldürdü.
Musa b. Ukbe de İbn Şihab'dan şöyle dediğini nakleder: Muhacirlerin sancaktan, Rasûİullah (sav)'ın ashabından birisi olup şöyle demiştir: Ben Âsım'ım! İnşaalîalı (beraberimdekileri koruyacağım).
Said b. Osman'ın kardeşi Tallıa b. Osman el-Lahmî ona: Ey koruyacağım iddia eden (Âsim), teke tek çarpışmaya var mısın? deyince, adam; Evet, dedi. Bu adam çabuk davranıp Talha'nın başına bir kılıç darbesi indirdi. Ve bu kılıcını adamın sakalına varıncaya kadar vurdu ve onu öldürdü. Böylelikle müsİümanlann sancaktarının onu öldürmüş olması, Rasûİullah (sav)'m rüyasında gördüğünü ifade ettiği: "Bir koçun terkisine biner gibiyim" şeklindeki ifadesini doğrulamaktadır. [82]
122. O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi. Mü'm inler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.
Yüce Allah'ın; Hani buyruğunda âmil; Yerleştiriyordun'' fiili, yahut "Semdir, Alîm'dir" buyruğudur.
Sözü geçen "İki takımadan kasıt ise, Hazreclilerden Selimeoğulları ile Evs'den HariseoğuHarıdır. Bunlar Uhud günü ordunun iki kanadını oluşturuyorlardı.
"Bozulmaya yüz tutmuştu" buyruğu ise, korkaklığa kapılmak üzere idi, anlamındadır.
Buhârî'de Câbir (r.a)'dan şöyle dediği nakledilmektedir: "O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz: tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi" buyruğu bizim hakkımızda nazil olmuştur. Sözü geçen iki takım biz Hariseoğul-ları ile Selime oğullarıyız. Bununla birlikte biz, bu âyet-i kerime keşke inmese idi, diye temenni etmiyoruz. Çünkü Yüce Allalı'da: "Halbuki onların dostu Allah idi* diye buyurmaktadır. [83]
Bir başka görüşe göre bunlar, Harisoğullan ile Hazrecoğulları ve Nebîtoğul-larıdır. Nebît ise, Evsoğullarından Amr b. Malik'tir.
Dağılmaktan kasıt ise, korkaklığa kapılmaktan ibarettir. Sözlükte de bu böyledir. İki kesimin dağılıp bozulmaya yüz tutması ise, Medine'den çıkıştan sonra Abdullah b. Ubeyy'in, beraberinde bulunan münafıklarla geri dönmesi sırasında olmuştu. Yüce Allah, onların kalplerini sebat vererek geri dönmediler. İşte Yüce Allah'ın: "Halbuki onların dostu Allah idi" buyruğu bunu ifade etmektedir. Yani, bu isteklerini gerçekleştirmeye karşı kalplerini koruyan O olmuştu.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar savaşa çıkmayıp oturmak istediler. Bu ise onlar için küçük bir günahtı. Şöyle de açıklanmıştır: Bu bozuluş (yani savaşa çıkmamak isteği), sadece içlerinden geçen bir düşünce idi. Onlar bunu hatırlarından geçirmişlerdi. Yüce Allah da Peygamberini bu hususa muttali kıtarak, basiretlerini daha bir artırmış oldu. Bu şekilde bir gevşeme eğilimi, onların kasti olarak yapmak istedikleri birşey değildi, O bakımdan Allah da onları korudu. Biri ötekini (.bundan dolayı) yerdi, Peygamber (sav) ile çıkıp gittiler.
Rasûlullah (sav) da müşrikleri göreceği bir yere varıncaya kadar yoluna devam etti Medine'den bin kişilik bir kuvvet ile çıkmıştı. Ancak, Abdullah b. Ubey b. Selûl, kızarak üçyüz kişi ile birlikte geri dönmüştü. Kızmasının sebebi de, düşman üzerlerine gelecek olursa, Medinede oturup orada savaşma görüşünü ifade etmekle birlikte, görüşüne muhalefet edilmesiydi. O, bu görüşüyle Rasûlullah (sav)'ın görüşünü de paylaşmış oluyordu. Ancak, En-sar'ın çoğunluğu bunu kabul etmemişti. -İleride gelecektir-. Rasûlullah (sav), müslümanlarla birlikte Medine'nin dışına çıktı ve aralanndan yüce Allah'ın kendilerine şehidlik lütfettiği kimseler şehid oldu.
Malik, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Ulmd günü muhacirlerden dört kişi, ensardan da yetmiş kişi öldürüldü. -Allah hepsinden razı olsun-.
(Bir önceki âyette geçen): "Duracak yerler" anlamındaki “” kelimesi, oturma yeri demek olan “” ln çoğuludur. Anlam itibariyle duracak yer (mevkıf) gibidir. Ancak, bunun "oturmak" anlamındaki “” lafzı, bir yerde sabit olmayı anlatır. Özellikle de okçular, yerlerinde oturan kimselerdi. İşte, Uhud gazvesine dair açıklamalar kısaca bundan ibarettir, İleride yeteri kadar açıklamalar gelecektir, [84]
Uhud Gazvesi:
O gün müşriklerle birlikte başlarında Halid b. Velid'in bulunduğu yüz at (h) vardı. Müslümanların ise, yalnızca bir atı vardı. Rasûlullah (sav) bu gazvede yüzünden yara aldı ve alt çenesinin sağındaki Ön dişi atılan bir taşla kırıldı. Başındaki miğferi de yarıldı. Allah, ümmetine ve dînine yapmış olduğu hizmetleri karşılığında peygamberlerinden bir Peygambere sabrına karşılık verdiği mükâfatların en üstünü ile onu mükâfatlandırsın.
Peygamber (sav)'a bu şekilde zarar veren kişiler Leysoğullarmdan Artır b.
Kamia ile Utbe b. Ebi Vakkas idiler. Şöyle de denilmiştir: Büyük fakih Muhammed b. Müslim b. Şihab (ez-Zührî)'nin dedesi olan Abdullah b. Şihab, Rasûlullah (sav)'m alnını yaralayan kişidir el-Vakidî der ki: Bizce sabit olan Peygamber (sav)'ın yüzüne taş atan kişinin, İbn Kamia'dır. Onun dudağını kanatan ve ön dişini kıran kişi ise, Utbe b. Ebi Vakkas'dır Yine el-Vakidî, isnadını kaydederek Nafi' b. Cübeyr'in şöyle dediğini nakletmektedir: Ben, muhacirlerden bir kişiyi şöyle derken dinledim: Uhud'da hazır bulundum. Dört bir yandan okların yağdığını, Rasûlullah (savcın da bu okların ortasında yer aldığını ve bütün bunların ona isabet etmesinin önlendiğini gördüm. Ben, Abdullah b. Şihab ez-Zührî'nin de o gün şöyle dediğini gördüm: Bana Muhammed'i gösterin, bana Muhammed'i gösterin; eğer o kurtulursa kurtulmayayım, diyordu. Rasûlullah (.sav) ise, beraberinde hiçbir kimse bulunmaksızın onun yanıbaşında duruyordu. Sonra da onun yanından geçip gitti, Bu hususta Safvân kendisine sitem edince de: Allah'a yemin ederim onu görmedim Allah'a yemin ederim ki o, bize karşı korunmaktadır. Biz, onu öldürmek üzere kendi aramızda dört kişi olarak sözleşmiş ve antlaşmışük. Fakat bunu bir türlü gerçekleştiremedik, dedi.
Taşlar Rasûlullah (sav)'m üzerine yağarcasına geldi. Nihayet bir çukura düş-tü. Bu çukuru Ebu Âmir er-Rahib, müslümanlara bir tuzak hazırlamak kastıyla kazmış idi. Hz. Peygamber, yanı üzere çukura düşünce, Talha doğrulun-caya kadar onu kucakladı. Ebu Said el-Hudri'nin babası Malik b. Sinan, Rasûlullah (sav)'ın yarasından kan emdi. Başındaki miğferde bulunan iki halka da Rasûlullah'ın yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ise onları dişleriyle çekmeye çalışmış ve iki ön dişi bundan dolayı düşmüştü. O bakımdan Ebu Ubeyde'nin ön dişleri yoktu ve bu ona adeta bir güzellik veriyordu. -Allah ondan razı olsun.-
Yine bu gazada Hamza (r.a) şelıid düştü. Onu Vahşi öldürdü. Vahşi, Cübeyr b. Mut'im'im kölesi idi. Cübeyr de kendisine: Eğer Muhammed'i öldürecek olursan, atların yularlarını sana veririz (önderimiz yaparız), demişti. Eğer Ali b. Ebi Talİb'i öldürürsen, hepsi siyah gözlü yüz deve veririz. Eğer Hamza'yı öldürürsen, sen hürsün, demişti. Vahşi ise şöyle demişti: Muham-med'e gelince, onun Allah tarafından bir koruyucusu vardır. Kimse ona ulaşamaz. Ali'ye gelince, onun karşısına kim çıktıysa mutlaka onu öldürmüştür. Hamza'ya gelince, o da kahraman birisidir Bununla birlikte denk düşürüp onu öldüreceğimi umarım.
Hint de, Vahşi bu işe hazırlandığı yahut yanından geçtiği her seferinde: Haydi Ebu Deseme! Yüreğimizi soğut, sen de rahatla! diyordu.
Vahşi, bir kayanın arkasında pusuda yattı. Hz. Hamza da müşriklerden bir topluluğun üzerine bir hamle düzenlemişti. Hamle yapıp geri dönüp yanından geçince, ona attığı mızrak isabet etti ve Ölü olarak yere yıkıldı. -Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun ve Allah ondan razı olsun-.
İbn İslıak der ki: Hint, Hz. Hamza'nın karnını yarıp ciğerini çıkardı, ağzına koyup çiğnedi. Ancak, onu yutamadı. Ağzından dışarıya fırlatıp, daha sonra yüksekçe bir kayanın üzerine çıkarak, avazı çıktığı kadar bağırıp şu beyitleri okudu:
"İşte biz size Bedir gününün karşılığını verdik Savaştan sonra savaş, elbetteki alevli olur Utbe'nin (BedirMe) öldürülüşüne day an amıy ordum Kardeşimin de onun amcasının da ve Bekrimin de. Şimdi içimi rahatlattım ve adağımı yerine getirdim Ey Vahşi, göğsümdeki kini susturdun. Yemin olsun ki, Vahşi'ye teşekkür borcum vardır Kabrimde kemiklerim çürüyünceye kadar."
Usâse b. Abbâd b, Abdulmuttalib'in kızı Hint de Ona, şu şekilde cevab verdi:
"Sen Eedir'de de Bedir'den sonra da rezil oldun Ey ileri derecede kâfir ve son derece müfteri kişinin kızı! Yüce Allah, sabahleyin erkenden karşına aydınlık yüzlü, uzun boylu
Hâşimîleri çıkardı
Ellerinde delip geçen kesici her bir kılıç bulunan! Hamza benîm aralanım, Ali benim kartalım; Hani, Şeybe ve baban bana kötülük etmek istemişlerdi de Her ikisinin de göğsü kana bulanmıştı. Senin o kötü adağın ise en kötü bir adaktır!"
Abdullah b. Revâlıa da, Hamza (r.a) için şu ağıtı yakmıştı:
Ağladı gözüm, ağlaması da gerekir
Fakat ağlamama da, feryadın da yok faydası
O Allah'ın arslanı için hani, sabahleyin şöyle demişlerdi:
îşt-e Hamza! Öldürülen yiğit adamınız!
Bütün müslümanlar için musibet oldu, onun orada ölümü
Rasûhıllah için de bu bir musibetti.
Alâ'nın babası! Senin şehadetinden dolayı yıkıldık hep birlikte
Sense, çok üstün, iyilik sahibi ve hakları gözetendin.
Cennetlerde Rabbinin selâmı olsun sana
İçinde zeval bulmayan nimetlerin bulunduğu
Ey hayırlı Hâşim oğulları! Sabredin
Çünkü sizin bütün işleriniz hoştur, güzeldir,
Allah Rasûlü sabredendir, kerimdir
Konuştu mu O, Allah'ın emriyle konuşur.
Yok mu, benden Lüeyy'e şu sözü ulaştıracak:
Bugünden sonra devran dönecektir.
Bilme diler ve tadmadılardı bugünden önce;
Susamışı suya kandıran darbelerimizi.
Unuttunuz Bedir kuyusuna attıklarımızı
Hani sabahleyin o çabucak gelen ölüm gelmişti size
O sabah, yere yıkılmıştı Ebu Cehil
Kuşlar leşi etrafında döner dururdu,
Utbe ve onun oğlu da yıkıldılar hep birlikte.
O keskin kılıç ise, Şeybe'yi ısırmıştı.
Ve bizim Ümeyye'yi kan revan içeriainde bırakışmaz
Göğsünde saplanmış bir mızrak ile;
Rabîaoğullanniii tepelerini soruyorsunuz
İşte bizim kılıçlarımız o tepelere inen darbelerden körelmisler.
Hamza öldü diye sevincini izhar etme ey Hind!
Çünkü sizin izzetiniz de bir zillettir.
Ey Hind, ağlamana devam et ve usanmadan ağla! Çünkü
Sensin çokça gözyaşı döken, çokça kederli ve yakınlarını kaybetmiş kadın,"
Hz. Hamza'nın kızkardeşi Safiyye de onun için bir mersiye söylemişti. Bu da Siyret'te zikredilmiştir. Allah hepsinden razı olsun. [85]
Tevekkül:
Yüce Allah'ın: "Mü'minter» yalnız Allah'a güvenip dayansınlar" buyruğuna gelince, buna dair açıklanacak tek bir husus vardır. O da "tevekkül"e dair yapılacak açıklamalardır.
Tevekkül; sözlükte acizliğini ve başkasına güvenip dayandığım izhar etmek demektir. Bir kişi, başkasına güvenip dayanarak kendi işini göremeyecek olursa; “” denilir,
İlim adamları, tevekkülün gerçek mahiyeti hususunda farklı görüşlere sahiptirler.
Seni b. Abdullah'a tevekkülün mahiyeti hakkında soru sorulması üzerine şöyle demiştir: Bazıları tevekkül; gelenlere peşinen razı olmak ve mahlukat-tan ümit kesmek demektir. Bir başka kesim ise tevekkül; sebepleri terk edip, sebeplerin müsebbibine yönelmek demektir. Eğer sebep kişiyi müsebbipten alıkoyacak olursa, o kişinin yaptığı o işe tevekkül denilmez, demişlerdir Sehl ise şöyle demektedir: Kim tevekkül sebebe yapışmayı terketmek-le gerçekleşir derse, şüphesiz ki o, Rasûlullah (sav)'ın sünnetine karşı çıkmış olur. Çünkü şanı yüce Allah: "Artık ele geçirdiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yiyin* (el-Enfâl, 8/69.) diye buyurmaktadır. Ganimet ise, kulun kazancı ile ele geçirilen bir şeydir. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık boyunlarının üstüne ve onların her parmağına vurun. (el-Enfâl, 8/12) Bu da bir ameldir. Peygamber (sav) da: "Muhakkak Allah, (çalışıp kazanan) meslek sahibi kulunu sever[86] diye buyurmaktadır. Rasûlullah (sav)vm ashabı da Seriyye'den gelecek ganimetten ödenmek üzere birbirlerine borç verirlerdi.
Sehl'den başkaları da şöyle demişlerdir: Genel olarak fukâhanın görüşü budur. Bu görüşe göre: Yüce Allah'a tevekkül, Allah'a güvenmek, O'nun takdir ettiği hükmün mutlaka gerçekleşeceğine kat'İ olarak inanmak, yemek yemek, içmek, düşmandan sakınmak, silah hazırlamak, şanı yüce Allah'ın sünneti gereğince mûtâd olan şeyleri kullanmak gibi, mutlaka yerine getirilmesi gereken sebepleri yerine getirmek hususunda da onun Peygamberinin sünnetine tabi olmaktır.
Sufilerin muhakkik olanları da bu görüştedirler. Şu kadar var ki, onların kanaatine göre, bu sebepleri yerine getirmek suretiyle tatmin olup kalbin sebeplere yöneltilmesi halinde tevekkül adını almaya hak kazanılmaz, Çünkü sebepler, tek başlarına ne bir menfaat sağlayabilir, ne bir zarar Önleyebilir. Aksine, sebep de sonuç da şanı yüce Allah'ın fiilidir. Hepsi O'ndan-dır ve O'nun meşîeti İle gerçekleşir. Tevekkül eden kişi, ne vakit bu sebeplere kalbi ile meyledecek olur ise, artık o, bu isimden (mütevekkillikten.) sıyrılmış olur.
Diğer taraftan tevekkül edenlerin de iki hali sözkonusudur. Birincisi, tevekkül hususunda sağlamlaşmıs kişinin halidir. Böyle bir kimse kalbi ile bu sebeplerden herhangi birisine iltifat etmez ve ancak bu konudaki emir gereğince sebepleri yerine getirir. İkincisi ise, bu duruma gelmemiş olanın halidir ki, o da kimi zaman bu sebeplere iltifat etmekle birlikte, ilmi yollarla, kat'i burhanlarla ve halî zevkleriyle bunlara iltifatı nefsinden uzaklaştırır. O, bu durumunu, şanı yüce Allah, lütfü ile kendisini sağlam mütevekkillerin makamına ulaşürıncaya ve anilerin derecesine çıkartıncaya kadar devam ettirir. [87]
123. Andolsun ki siz, düşkünler iken Bedirde Allah size zafer vermişti. Allah'tan korkun ki, şükretmiş olasınız.
124. Hani sen» mü'minlcre; "İndirilmiş üçbin melekle Rabblnizin size yardım etmesi size yetmez mi?* diyordun.
125. Evet, sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize bu cihetlerinden gelirlerse, Kabbiniz stee nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1. Rasûluliah (sav)'ın Gazaları ve Bunlar Arasında Bedircin Yeri:
Şanı yüce Allah'ın: "Andolsun ki siz, düşkünler İken Bedir'de Allah size zafer vermişti" buyruğunda sözünü ettiği Bedir gazvesi, hicretin onseki-zinci ayında, Ramazan ayının onyedisine rastlayan cuma günü cereyan etmişti Bedir, bir suyun bulunduğu ve o suyun bölgeye adını verdiği bir yerdir. Şa'bî der ki: Bu su, Bedir adında Cüheyne'li bir adama aitti. O yere de bu ad verilmişti. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur. Vâkidî ve başkaları derler ki: Bedir, belli bir yerin adıdır. Başka bir şeyden aktarılmış (nakledilmiş) bir isim değildir. İleride yüce Allah'ın izniyle Enfâl Sûresi'nde (8/11. âyet-i kerimenin tefsirinde) Bedir'e dair açıklamalarda da bu husus gelecektir.
"Düşkünler" kelimesinin buradaki anlamı, sayıca az kimseler demektir. Çünkü, o sırada mü si umanların sayısı üçyuz onüç yahut üçyüz ondört kişi idi. Düşmanları ise, dokuzyüz ile bin kişi idi.
Düşkünler" kelimesi, 'in çoğuludur. Burada bu (düşkünlük; zül) istiare yoluyla kullanılmış bir isimdir. Yoksa onlar, kendi özleri itibari île aziz kimseler idiler. Şu kadar var ki, düşmanlarına ve yeryüzünde bulunan bütün kâfirlerin toplamına nisbetle sayıları düşünülecek olursa, onların düşkün görülmeleri ve yenilgiye uğramaları gerekirdi. Nasr, (mealde; zafer); yardım demektir. Allah, Bedir günü onlara yardım etmişti. O günde müşriklerin ileri gelenleri öldürülmüştü. Ve İslâm, o günün temeli üzerine bina edilmişti. Peygamber (savVın ilk savaşı idi. Müslim'in Sahihinde Bürey-de'den şöyle dediği nakledilmektedir: "Rasûlullah (sav) onyedi gaza yapmış ve onların sekiz tanesinde fiilen çarpışmıştır." [88]
Yine Müslim'de îbn îslıak'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Zeyd b. Erkam ile karşılaştım, ona şöyle sordum; Rasûlullah (sav) kaç gazada bulundu? O; Ondokuz gaza yaptı, dedi. Peki sen bunlardan kaçında onunla birlikte bulundun, diye sordum, bu sefer: Onyedi gazada bulundum dedi. Yine: Hz. Peygamberin yaptığı ilk gaza hangisidir? diye sordum, O: Zatü'l-U.sey-re veya Zatü'l-Uşeyr dedi. [89]
Bütün bunlar; tarih ve siyer bilginlerinin kabul ettiklerine muhalif görülmektedir. Muhammed b. Sa'd, Tabakat adlı eserinde şöyle demektedir: Rasûlullah (savVın gazvelerinin sayısı yirmiyedidir. Seriyye sayısı ise elli altıdır. Bir başka rivayette de kırk altıdır. Rasûlullah (sav)'ın savaştığı gazveler ise, Bedir, Uhud, Mureysi', Hendek, Hayber, Kurayza, Fetlı (Mekke'nin fethi), Huneyn ve Taif gazalarıdır. Yine İbn Sa'd der ki: Bize nakledenlerin İcma ile söyledikleri bunlardır Kimi rivayetlerde de Hz. Peygamber, Nadiroğullan, Hayber dönüşü, Va'di'l Kura ve el-Gabe gazvelerinde de savaşmıştır.[90]
Bu husus böylece ortaya çıktığına göre, şunları söyleyebiliriz: Zeyd de Bu-reyde de her biri kendi bildiklerini veya tanık olduklarını anlatmıştır. Zeyd'in: "Hz. Peygamber'in ilk gazvesi Zutü'l-Useyre (el-Uşeyre) gazvesidir" şeklindeki sözü de aynı şekilde tarih ve siyer bilginlerinin söylediklerine muhaliftir.
Muhammed b. Sa'd der ki: Zatül-Uşeyre gazvesinden önce, Hz. Peygamber'in bizzat yaptığı üç tane gazve daha vardır.[91]
İbn Abdi'1-Berr de; "ed-Durer fi'l-Meğazt ve's-Siyer" adlı eserinde şöyle demektedir:
Rasûlullah (sav)'ın bizzat katıldığı ilk gazvesi, Safer ayındaki Ebvâ gazvesidir. Şöyle ki, Hz, Peygamber Rebiül-evvel ayının onikisinde Medine'ye ulaştı. Rebiül-evvel ayının geri kalan zamanını Medine'de geçirdiği gibi, o yılın geri kalan süresini ve hicretin ikinci yılından da Saler ayına kadar olan süreyi Medine'de geçirdi. Daha sonra sözü geçen yılın Safer ayında Medine'ye Saad,b. Ubâde'yi yerine vekil bıraktı ve Veddan'a kadar gitti. Orada Damraoğulları ile bir banş antlaşması yaptı. Oradan Medine'ye savaşmaksızın geri döndü. İşte Ebvâ'a gazvesi diye bilinen gazve de budur. Sonra, Medine'de aynı yılın Rebiü'l-evvel ayma kadar kaldı. Daha sonra, aynı yıl içerisinde Medine'ye es-Saib b, Osman b. Maz'ûn'u yerine vekil tayin edip, Medine'nin dı-şına çıktı ve Radvâ tarafında Bavat denen yere kadar gitti. Ondan sonra da Medine'ye savaşmaksızın geri döndü. Daha sonra Rebiul-ulâ ayının geri kalan süresi ile Cuma de'kıla'nm bir miktarını Medine'de geçirdikten sonra Medine'nin dışına gazada bulunmak üzere çıktı, Medine'ye de Ebu Seleme b. Abdülesed'i vekil bıraktı. Milk yolu üzerinden Zatül-Useyre'ye doğru yola koyuldu.
Derim ki: İbn İshak, Ammâr b. Yâsir'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben ve Ali b. Ebi Talib, Yenbû'un iç taraflarındaki Zatü'l-Uşeyre gazvesinde iki yol arkadaşı idik. RasûlulLah (sav) oraya varıp konaklayınca, orada bir ay kadar bir süre ikâme etti. Orada Mudlicoğullan ile onların Damraoğulların-dan anlaşmalıları olanlarla bir barış antlaşması akdetti. Alî b, Ebi Talib bana şöyle dedir Ey Ebu'l- Yakzân (Ammar'ın künyesi), ne dersin, şu kendilerine ait (hurmalıktaki) pınar başında çalışan Mudi icoğu Harına mensup bir topluluğun yanına gidip onların nasıl çalıştıklarını bir görelim mi? Biz de onların bulundukları yere gittik, bir süre onların çalışmalarını seyrettik. Daha sonra uyku bizi bürüdü. Biz de toprağı bol bîr yerde küçük arıların bulunduğu bir yere gittik ve orada uyuduk. Allah'a yemin ederim ki, bizi Rasûlullah (sav) gelip ayağıyla uyandırıncaya kadar uyanmadık. Rasûlullah bizi uyandırınca, o topraklardan üstümüz başımız bulanmış olduğu halde kalkıp oturduk. İşle Rasûlullah (sav) o gün Ali'ye- (toprağa bulanmış olduğundan dolayı) "Bu ne hal Ey Ebû Turab (toprağın babası)! dedi. Biz de Hz. Peygambere durumumuzu anlatınca şöyle buyurdu: "Ben sizlere insanlar arasında en bedbaht iki adamın kimler olduğunu haber vereyim mi?" Biz: Bildir ey Allah'ın Rasûlü deyince, şöyle buyurdu: "Seımıd kavminden o dişi deveyi kesen Uhaymir ile ey Ali, sana şuranın üzerine vuran -deyip Rasûlullah (sav) elini başına koydu- ve bu darbesi dolayısıyla da senin şuranı kana bulayacak olan kişidir" dedi ve elini de sakalının üzerine koydu.[92]
Ebû Ömer {.İbn Abdi'1-Berr) der ki: Rasûlullah (sav) Cumadelûlâ'nın geri kalan'süresi ile Cumadeul-âhire'den bir kaç gün daha orada kaldı ve orada Mudlicoğullan ile barış antlaşması yaptıktan sonra savaşmaksızın geri döndü. İşte bundan birkaç gün sonra Bedir gazvesi meydana geldi. İşte, tarih vesiyer bilginlerinin hakkında şüphe etmedikleri husus budur. Buna göre Zeyd b, Erkam, ancak kendi bildiği bir hususu anlatmış olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Zatü'l-Uşeyre'ye "Zatül-Useyr ve Zatül-Uşeyr" de denilir.
İşte bundan sonra büyük Bedir gazvesi olmuştur ki, bu da o gazvede bu lunanlar için en üstün, en faziletli ve en büyük gazvedir. İlim adamlarının bü yük bir topluluğunun kanaatine göre, Allah, melekleri ile Peygamberine ve mü'minlere bu gazvede yardımcı olmuştur. Ayetin zahiri de buna delalet etmektedir. Yardım, Uhud'da değil de bu gazvede olmuştur. Bu yardımın Uhud gününde olduğunu söyleyenler ise, yüce Allah'ın: "Andolsun kî...Be-dlr'de Allah size zafer vermişti" buyruğundan "şükretmiş olasınız" buyruğuna (yani, 123. âyet-i kerimeye) kadar olan bölümü iki ifade arasında bir ara cümlesi olarak kabul etmektedir. İşte Amir eş-Şabînin görüşü budur. Ancak, diğerleri ona muhalefet etmişlerdir.
Diğer taraftan meleklerin Bedir günü savaşta bulunduğu ve çarpıştıklarına dair rivayetler, ardı arkasına gelmiş ve birbirini pekiştirmektedirler. Bunlardan birisi de Ebu Useyd Malik b. Rabia'nm sözleridir. Ebu Useyd, Bedir günü hazır bulunanlardan idi. O şöyle demiştir: Şu anda sizinle birlikle Be-dir'de bulunsam ve gözlerim görseydi, ben sizlere meleklerin çıkıp geldikleri dağ yolunu hiçbir şüphe ve tereddüde kapılmaksızın gösterecektim.[93] Ebu Useyd Malik b. Rabia'nın bu sözünü, Akil, ez-Zührî!den, o, Ebu Hazım Seleme b. Dinar yoluyla rivayet etmiştir.
İbn Ebi Hatim der ki: ez-Zührî'nin Ebu Hazım yoluyla bu tek hadisten başka yaptığı bir rivayeti bilinmemektedir. Ebu Useyd ise, denildiğine göre Be-dire katılanlar arasında en son vefat eden kişidir. Bunu, Ebû Ömer elîstîâb adlı eserinde ve başkaları da ifade etmişlerdir.
Müslim'in Sahih'inde de Ömer b. el-Hattâb'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Bedir günü Rasûlullah (sav) müşriklere baktı, onların bin kişi, ashabının ise üçyüz ondokuz kişi olduğunu gördü. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- kıbleye yöneldi, sonra da ellerini uzatarak Rabbine şöylece seslenmeye başladı:
"Allah'ım, bana olan vadini gerçekleştir. Allah'ım, bana vadettiğini ver, Allah'ım, eğer şu müslümanlar topluluğu helak olursa, yeryüzünde sana ibadet olunmayacaktır." Rasûlullah (sav) kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış olarak Rabbine seslenmeye devam edip durdu, Sonunda ridâsı omuzlarımn üzerinden düştü. Ebu Bekir yanına varıp rîdnsıru aldı ve tekrar omuzlarına koydu. Daha sonra arkasında durup şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi, Rabbine bu kadar niyaz ettiğin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği vadini yerine getirecektir. Bunun üzerine şanı yüce Allah: "Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da, O da: Şüphesiz Ben, size, meleklerden birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim; diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (el-Enfâl, 8/9) buyruğunu indirdi. Ve yüce Allah, meleklerle Peygamberine yardım etti.
Ebu Zumeyl der ki: îbn Abbas bana şunları anlattı: O gün müslümanlar-dan bir kişi önündeki müşriklerden birisini hızlıca takip ederken, üst taraflardan bir kamçı darbesi sesi ve bir süvarinin şöyle dediğini işitti; İleri ey Hay-zûm! Önündeki müşrike baktı ve sırt üstü yere yıkıldığını gördü. Yere düşen bu müşriğe bakınca da burnunun kırılmış ve yüzünün de -bir kamçı yemiş-çesine- yarılmış ve yüzünün her tarafının morarmış olduğunu gördü. Ensar'dan olan bu kişi gelip bunu Rasûlullah (sav)'a anlatınca, Hz. Peygamber de: "Doğru söyledin, bu üçüncü semadan yardıma gelen meleklerdendir." O gün müs-lümanlar, yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kist de esir almışlardı... diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[94] Bu hadisin geri kalan bölümleri de yüce Allah'ın izniyle Enfâl Sûresi'nin sonlarında (S/67. âyet 2. başlıkta) gelecektir. Böylelikle sünnet de, Kur'ân-ı Kerîm de cumhurun dediğini destekler mahiyette vârid olmuştur. Yüce Allah'a hamd olsun.
Harice b. İbrahim'den o, babasından rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) Hz. Cebrail'e: "Bedir günü meleklerden ilerle ey Hayzum! diyen kimdi?" diye sorunca, Cebrail de: "Ben semadakilerin hepsini tanımıyorum ki ey Muhammed" diye cevap verdi. [95]
Ali (r.a)'dan nakledildiğine göre» insanlara irad ettiği bir hutbesinde şöyle demiş: Ben, Bedir kuyusundan su çekmek isterken hiçbir şekilde benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgâr gelip gitti. Daha sonra yine -ondan önce eseni müstesna- benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgâr daha esti. (Hz. Ali'den bunu rivayet eden kişi) dedi ki: Zannederim bir şiddetli rüzgârdan daha söz etti.