HOME

KURTUBİ TEFSİRİ

ÂLİ İMRÂN SURESİ
AYETLER: 1-97

Rahman ve Rahim Allah´ın Adı ile

(Medine'de inmiştir. 200 âyettir).

1- Elif, Lâm, Mim.

2- Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Hay'dır, Kayyûm'dur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [1]

1-Tek İlâh Allah'tır:

Yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yok­tur. Hay'dır, Kayyûm'dur" buyruğu ile başlayan bu sûrenin Medine'de in­diği icmâ' ile kabul edilmiştir. en-Nekkaş, bu sûrenin Tevrat'taki adının "Taybe" olduğunu nakletmektedir.

el-Hasen, Amr b. Ubeyd, Asım b. Ebi'n-Necûd [2] ve Ebû Ca'fer er-Ruâsî vasi "Elifini kat' ile şeklinde veBir, iki, üç, dört" gibi sayı isimleri vasi olmakla birlikte vakf takdir ettikleri gibi, "Elif, Lâm, Mîm" üzerinde de vakf takdir ederek "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şek­linde okurlar.

el-Ahfeş Said der ki: İki sakinin birarada bulunması dolayısıyla "Elif, Lâm, MînY'in "Mîm" harfini esreli olmak üzere şeklinde okumak da caizdir. ez-Zeccâc ise der ki: Bu, bir hatadır. Ağırlığı dolayısıyla Araplar böy­le demezler.

en-Nehhas der ki: Evla olan kıraat şekli âmmenin okuyuşudur. Eski na­hiv alimleri bu hususta değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh'in gö­rüşüne göre "Mîm"in fethalı okunması iki sakinin bir arada bulunması dola-yısıyladır. "Mîm"in fethalı okunmasını seçmeleri esre, "yâ" ve yine ondan önce esrenin bir araya getirilmemesi isteğidir. el-Kisaî der ki: Hecâ (alfabe) harf­leri ile vasi Elifleri bir araya gelecek olurlarsa, vasi Elifi hazfedilir ve hecâ harfi vasi Elifinin harekesi ile harekelenerek (meselâ) şöyle denilir: " Elif, Lâm, Mîmallah, Elif Lâm, mizkür, Elif, Lâm mîmiktarabet."

el-Ferrâ da der ki: Asü olan er-Ruâsî'nin de okuduğu şekilde "Elif, Lâm, Mîm Allahu..." şeklinde okumaktır. Böylelikle hemze'nin harekesi Mîm'e ve­rilmiş olmaktadır. Ömer b. el-Hattab da: "el-Hayyu'1-kayyâm" şeklinde okumuştur. Harice der ki: Abdullah (b. Mes'ud)ın Mushafında: "el-Hayyu'l kayyimu" şeklindedir. Bakara Sûresi'nin baş taraf­larında [3] sûrelerin başlarında yer alan Mukatta Harflere dair ilim adamları­nın görüşlerini önceden açıklamış bulunuyoruz.

Bu sûrede "Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur, Hay'dır, Kay-yûm'dur" başlı başına bir cümle olarak geldiğinden dolayı bu hususa dair bu görüşlerin tümünün bir anda burada düşünülmesi mümkündür. [4]

2- Aynı Sûreyi Birden Çok Rek'atte (Zammı Sûre Olarak) Okumak:

el-Kisâî'nin rivayetine göre Ömer b. el-Hattab (ra) yatsı namazını kıldır­dığı bir seferinde Âl-i İmran Sûresi'ni okumaya başlayarak "Elif Lâm Mim..." diye okumuş [5] ve birinci rek'ate yüz âyet, ikinci rek'atte de geri kalan yüz âyeti okumuştur.

Bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Bir sûreyi iki re­katta okumamalıdır. Eğer namaz kılan böyle yapacak olsa bu da yeterli gelir.

Mâlik, el-Mecmua'da, bunda bir mahzur yoktur, fakat yapılması gereken de bu değildir, demektedir.

Derim ki: Sahih olan bunun caiz olduğudur. Peygamber (sav) da akşam namazında A'raf Sûresi'ni iki rekate bölerek okumuştur. Bunu da yine Ne-saî rivayet etmiştir. [6] Ayrıca Ebu Muhammed Abdulhak da bunun sahih ol­duğunu bildirmiştir ki, ileride gelecektir. [7]

3- Bu Sûrenin Faziletine Dair Rivayetler:

Bu sûrenin faziletine dair birçok haber ve rivayet gelmiştir. Bunlardan ba­zılarına göre bu sûre yılan sokmasına karşı bir emân, yoksullara bir hazine, âhiret gününde bu sûreyi okuyanı savunacağı ve onun son âyetlerini gece­leyin okuyan kimseye geceyi namazla kılmış gibi ecir yazılacağı ve buna ben­zer diğer haberler bu kabildendir.

Darimî Ebu Muhammed, Müs/ıed'inde şunu zikretmektedir: Bize Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm nakletti, dedi ki: Bana Ubeydullah el-Eşcaî nak­lederek dedi ki: Bana Mis'ar nakletti, dedi ki: Bana Câbir, içinde düştüğü du­ruma düşmeden [8] önce eş-Şa'bî'den naklederek dedi ki: eş-Şa'bî dedi ki: Ab­dullah dedi ki: Gecenin son bölümünde kılacağı namazda Âl-i İmran Sûre-si'ni okumak yoksul bir kimse için ne büyük bir hazinedir. [9]

Bize Muhammed b. Said anlattı, bize Abdusselam, el-Cüreyrî'den, o Ebu's-Sillîl'den naklederek dedi ki: Bir adam kısas dolayısıyla takip edilecek oldu. O da gidip Mecenne vadisine sığındı. Burası öyle bir vadi idi ki, ora­da yürüyen bir kimseyi mutlaka bir yılan sokardı. Vadinin kenarında yüksek­çe bir yerde [10] iki rahip de vardı. Akşam olunca rahiplerden biri diğerine: Al­lah'a yemin olsun ki bu adam helak oldu demektir, dedi. Derken o adam Âl-i İmrân Sûresi'ni okumaya başladı. Bu sefer rahipler şöyle dediler: Bu adam Taybe Sûresi'ni okudu, kurtulması muhtemeldir Sabahı sağ salim etti. [11]

Mekhul'den de müsned olarak şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim Cum'a günü Âl-i İmrân Sûresi'ni okuyacak olursa, gece oluncaya kadar me­lekler ona rahmetle dua eder. [12]

Osman b. Affân'dan da senedini kaydederek şöyle dediğini zikreder: Geceleyin Âl-i İmrân Sûresi'nin sonlarını okuyana bu kişi bir geceyi namaz­la geçirmiş gibi yazılır. Ancak bu rivayetin senedinde İbn Lehîa [13] vardır.[14]

Müslim'de en-Nevvâs b. Sem'ân el-Kilâbî'den şöyle dediğini belirten bir rivayet yer almaktadır: Ben Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kı­yamet günü Kur'ân-ı Kerîm ve onun gereğince amel eden ehl-i Kur'ân olan­lar getirilir. Kur'ân'ın önünde Bakara Sûresi ve Âl-i İmrân yer alır." -Rasûlullah (sav) bu iki sûreye üç örnek verdi ve ben daha sonra bu üç örneği unut­madım. Devamla dedi ki: "Bu iki sûre ya iki bulut yahut da aralarında ışık ve aydınlık bulunan iki siyah gölgelik veya sahiplerini savunan dizi dizi kuş­lardan iki topluluk gibidir." [15]

Yine Müslim, Ebu Umame el-Bâhilî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlüllah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyunuz. Çünkü o Kıyamet gününde ashabına bir şefaatçi olarak gelecektir. İki ışık sa-çıcı sûre olan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini de okuyunuz. Çünkü her iki­si de Kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölgelik ya da sahiplerini savunan dizi dizi iki bölük kuş gibi geleceklerdir. Bakara Sûresi'ni okuyunuz. O sû­reyi almak (öğrenmek) bereket, onu terketmek hasrettir. Bâtılcılar da onun altından kalkamaz." [16] Muaviye [17] der ki: Burada geçen "baülcılar"dan kastın, sihirbazlar olduğu haberi bana ulaşmıştır. [18]

4- Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerine "ez-Zehrâveyn" Adının Verilişi:

Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine "ez-Zehrâveyn" adının verilişiyle ilgili ola­rak ilim adamlarının üç görüşü vardır:

1- Bunlar, ışık saçan iki sûredir. Bu da "ez-Zehr ve ez-Zuhre" kelimesin­den alınmadır. Bu adın veriliş sebebi ya o sûreleri okuyanın nurlarından ya­ni manalarından aldığı aydınlık ile hidâyet bulmasıdır.

2- Ya da onları okumaya karşılık, Kıyamet gününde (okuyucularına) ve­rilmesi sözkonusu olan eksiksiz nur dolayısıyladır. Bu da ikinci görüştür.

3- Bu iki sûreye bu ismin veriliş sebebi, her ikisini de Ebû Dâvûd ve baş­kalarının kaydettikleri şekilde yüce Allah'ın İsm-i Azam'ını müşterek olarak ihtiva etmeleridir. Yezid kızı Esmâ'dan gelen rivayete göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz yüce Allah'ın İsm-i Azamı şu iki âyet-i kerime­dedir: "Ve ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rah­mandır, Rahimdir" (el-Bakara, 2/263) âyetiyle Âl-i İmrân Sûresi'nde yer alan: "Allah O'dur ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, o Haydir, Kayyûm'dur" âye­tidir. Bunu aynı zamanda İbn Mace de rivayet etmiştir. [19]

Hadis-i şerifte (bu iki sûreyi nitelemek üzere geçen) "el-ğamâm: Bulut" ke­limesi, sarmaş dolaş bulut demektir. Tepeye yakın olduğu takdirde buna el-ğayaye (gölgelendirici herşey) adı verilir. "ez-Zulle (gölgelik)" de aynı şey­dir.

Hadis-i şerifin manası da şudur: Bu iki sûreyi okuyan kimse onları okumanın sağladığı sevabın gölgesindedir. Nitekim hadis-i şerifte: "Kişi sadaka­sının gölgesindedir"[20] denilmektedir.

Hadis-i şerifteki: "Onu savunurlar" ifadesinden kasıt da şudur: Yüce Al­lah, onların sevabı dolayısıyla, onun adına savunma yapacak melekler yara­tır. Nitekim kimi hadis-i şerifte: "Şüphesiz her kim: "Allah şahitlik etti ki ken­disinden başka hiçbir ilâh yoktur" (Âl-i İmrân, 3/18) âyetini okuyacak olur­sa Allah, Kıyamet gününe kadar kendisine mağfiret isteyecek yetmiş melek yaratır [21] buyurulmuştur. Hadis-i şerifte geçen: "Aralarında (her iki bulut arasında) ışık ve aydınlık olacaktır" ifadesi ise bunlardaki aydınlığa dikkat çek­mektedir. Çünkü "siyah" kaydı getirilince bunların karanlık olacağı vehmi uya-nabileceğinden böyle bir vehim "her ikisi arasında da bir aydınlık vardır" buy­ruğu ile ortadan kaldırılmaktadır. Yani bu iki bulutujn siyah olmalarından kasıt, oldukça kesif oluşları ve bu kesiflikleri sebebiyle altlarında bulunan ile güneşin sıcaklığı ve aşın harareti arasında engel teşkil etmeleri dolayısıyla bu böyle olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [22]

5- Sûrenin Baş Taraflarının Nüzul Sebebi:

Bu sûrenin baş tarafları, Muhammed b. İshak'ın, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr'den naklettiğine göre Medine'ye gelen Necran heyeti dolayısıyla nazil olmuşun Bu heyette bulunanlar hıristiyan olup Rasûlullah (sav)'ın ya­nına Medine'ye altmış süvari olarak geldiler. Bunların arasında şereflilerin­den ondört kişi vardı. Bu ondört kişi arasında da bütün işlerinin başı üç ki­şi vardı ki, bunlar heyetin emiri, görüş sahibi ve asıl adı Abdulmesih olan el-Âkib, diğeri ise gerçek koruyucuları, efendileri, toplantılarının başkanı el-Ey-hem adını taşıyan kişi, diğeri ise papazları ve alimleri bulunan, Bekr b. Vâ-iloğullarından birisi olan Ebu Harise b. Alkame idi. Bunlar ikindi namazının akabinde Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girdiler. Üzerlerinde bir çeşit Yemen elbisesi olan hibârları, cübbe ve ridâları vardı. Peygamber (sav)'ın ashabı: Biz onlar gibi güzel ve heybetli bir başka heyet görmedik, dediler. Dua va­kitleri girince kalktılar ve Peygamber (sav)'ın mescidinde doğuya doğru ibadet ettiler. Peygamber (sav): "Onlara ilişmeyin" buyurdu. Arkasından Medine'de birkaç gün daha kaldılar. Bu süre zarfında ise Rasûlullah (sav) ile Hz. İsa* hakkında tartışıp durdular. Onun Allah'ın oğlu olduğunu iddia etti­ler ve buna benzer daha başka oldukça çirkin ve tutarsız iddialarda bulun­dular. Rasûlullah (sav) da gözkamaştırıcı apaçık delillerle onların görüşleri­ni cevaplandırıyor, iddialarını çürütüyordu. Fakat onlar bunu bir türlü gör­müyorlardı. Onlar hakkında bu sûrenin başından itibaren seksen küsur kadar âyet nazil oldu. Nihayet iş, Rasûlullah (sav)'ın onları Mübahaleye davet etmesi noktasına kadar gelip dayandı. İbn İshak'ın Siretinde ve başka eser­lerinde zikredildiğine göre durum böyle olmuştur. [23]

3- O sana Kitabı, hak ile önündekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Tevrat'ı ve İncil'i de indirdi;

4- Bundan önce insanlara hidâyet olmak üzere. Furkan'ı da indir­di. Muhakkak ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere çetin bir azap vardır. Allah Azîz'dir, intikam alıcıdır.

"O sana kitabı" yani Kur'ân-ı Kerîm'i "hak ile" yani doğruluk ile "indirdi."

Burada "hak ile" buyruğunun açık ve nihaî delil ile indirdi, anlamına gel­diği de söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm peyderpey, kısım kısım indirilmiştir. İş­te bundan dolayı ardı arkasına indirmeyi ifade eden tef îl kökünden "nezze-le" diye buyurmuştur. Tevrat ve İncil ise bir defada indirilmiştir. İşte bundan dolayı (onlar hakkında): "enzele" diye buyurulmuştur.

Hak ile" buyruğundaki "be" harfi "kitab"ın halini bildirmek­tedir. Bu harf, hazfedilmiş bir kelimeye taalluk eder. Bu ise; Kitap, sana hak ile gelerek... takdirindedir. Bu kelime kelimesine taalluk etmez. Çün­kü bu kelime, bir tanesi cer harfi ile olmak üzere iki mefule geçiş yapmış­tır, üçüncüsüne geçiş yapamaz.

"Doğrulayıcı olarak" kelimesi ise intikal eden (değişebilen) bir hal olma­yıp te'kid edici bir haldir.[24] Çünkü onun başka türlü olması imkânsızdır. Yani uygun olmaması düşünülemez. Cumhurun görüşü budur. Bazıları ise bunda intikal olduğunu da takdir etmişlerdir. Yani o hem kendisini doğru­layıcı hem başkasını doğrulayıcı.

"Önündekileri" buyruğu ile kastedilen daha önce indirilmiş kitaplardır. Tevrat, aydınlık ve nur demektir. Bu kelime çakmak taşının alevi görüldü­ğü vakit kullanılan kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin aslı ise "tef ele" vezni üzere şeklindedir. "Te" harfi zaiddir. "Te" harfi hare­ke alıp ondan öncesi fetha olduğundan dolayı "elife kalbedilmiştir. Bu ke­limenin tef'ile vezninde olup "re" harfinin esre'den fetha'ya intikal ile müm­kündür. Nitekim (bazı lehçelerde): şeklinde söy­lendiği de görülür. Bu iki açıklama da el-Ferrâ'dan nakledilmiştir.

Halil ise der ki: Bu kelimenin aslının vezni "fev'ale" veznidir. Buna göre kelimenin aslı da şeklindedir. Birinci "vâv" kelimesinde ol-duğu gibi "te"ye kalbedilmiştir. Halbuki bu kelimenin aslı olup veznindedir ve aslı şeklindedir. Harekesi ile önceki harf fethalı ol­duğundan dolayı "ye" harfi "elife kalbedilmiştir. Arapçada "fev'ale" binası ise tef ale binasından daha çok kullanılır.

"Tevrat" kelimesinin: " Tevriye"den alındığı da söylenmiştir. Bu ise birşeyi ta'riz yoluyla (üstü kapalı) açıklarken diğer tarafını gizlemek de­mektir. Adeta Tevrat'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklama verilmeksizin birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden dolayı bu isim verilmiş gibidir. Bu da el-Müerric'in görüşüdür. Cumhur ise birinci görüşü kabul et­miştir. Buna sebep ise yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "....Biz Mûsâ ile Hâ-rûn'a furkanı ışık veren ve takva sahiplerine bir öğüt olarak verdik" (el-Enbiyâ, 21/48) buyruğudur. Burda "Furkan"dan kasıt ise Tevrat'tır.

İncil kelimesi ise "asi" demek olan "en-necl" kelimesinden "if'îl" veznin­de bir kelimedir. Çoğulu "enacîl" gelir. Tevrat'ın çoğulu ise "Tevârin" şeklin­dedir.

İncil, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir. Kişinin aslı olduklarından do­layı, anne ve babası kastedilerek "Allah onun iki nâciline de lanet etsin" de­nilir. İncil kelimesinin birşeyi çıkartmak, halini anlatmak için kullanılan; dan geldiği de söylenmiştir. Buna göre; İncil vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona bu isim verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, anne-babasından çıktığı için "neci" denilmesi bundan dolayıdır. Ni­tekim şair şöyle demiştir:

"Öyle bir topluluğa ki, onların ataları küçüklerine adiliği miras bırakmamıştır Aksine her babayiğit onların çocuklarıdır."

Neci aynı zamanda sızıntı halinde çıkan su demektir. Su bir yerden sızın­tı halinde çıktığı vakit ifadeleri kullanılır. İşte bun­dan dolayı İncil'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla silinmiş, izleri kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.

İncil kelimesinin gözün genişliğini ifade etmek üzere kullanılan dan alınma olduğu da söylenmiştir. Oldukça geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için tabiri kullanılır. Şair der ki:

"Busra arasında parlak keskin bir kılıçla vurulmuş nice darbe ve Oldukça geniş nice mızrak yarası..."

Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncil'e bu isim verilmişin Çünkü İn­cil, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nur ve hem bir aydın­lık olan aslî bir kaynaktır. (İncil'den gelen): Tenâcul'un karşılıklı anlaşmaz­lık anlamında olduğu söylenmiştir. Buna göre insanların onun hakkında an­laşmazlıkları dolayısıyla bu kitap İncil adını almıştır. Şemir kimi lügatçilerden şunu nakletmektedir: Satırları fazla yazılı her bir kitaba "incil" denilir. "Nece-le" kelimesinin, yaptı, anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair der ki:

"Onun, o işte yaptığı gibi ben de yapıp gidiyorum."

Tevrat ve İncil'in Süryanice olduğu da söylenmiştir. İncil'in Süryanice "İn-cilon" olduğu da söylenmiştir. Bunu es-Sa'lebi nakleder.

el-Cevherî de der ki: İncil, Hz. İsa'ya verilen kitabın adıdır. Bu kelime hem müzekker, hem müennes olur. Bunu müennes olarak zikreden, sahifeyi kasteder, müzekker olarak kabul eden de kitabı kasteder.

Başkaları ise şöyle demektedir: Kur'ân-ı Kerîm'e de aynı şekilde İncil adı verilmiştir. Nitekim Hz. Musa'nın münacaat kıssasında şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Rabbim, ben Levhalarda, İndileri kalplerinde olan bir kavmin geleceğini görüyorum. Onları ümmetim kıl!" Ancak yüce Allah ona şöyle bu­yurdu: "O ümmet Ahmed ümmetidir." Salat ve selâm ona. İşte burada "İncil-ler" ile Kur'ân kastedilmektedir.

el-Hasen "el-Encîl" şeklinde okurken, diğerleri "iklîl" gibi esreli olarak "İn-cîl" okumuşlardır. Bu da iki ayrı söyleyiştir.

Eğer bu kelime Araplardan işitilmiş ise Arapların arapçalaştırdığı, Arap­ça olmayan isimlerden olması ve Arap dilinde benzeri bir kelime olmaması da mümkündür.

Yüce Allah'ın: "Bundan önce" Kur'ân'dan önce "insanlara hidâyet olmak üzere" buyruğu hakkında İbn Fûrek der ki: İfadenin takdiri, takva sahibi olan insanlara hidâyettir, şeklindedir. Bunun delili ise Bakara Sûresi'nde: "Takva sahipleri için bir hidâyettir" (el-Bakara, 2/2) buyruğudur. Böylelikle o, bu­radaki umumî ifadeyi Bakara Sûresi'ndeki özel ifadeye göre açıklamış bulun­maktadır. "Hidâyet olmak üzere" buyruğu hal olmak üzere nasb mahallin-dedir. "Furkân" kelimesi ise Kur'ân demektir. Buna dair açıklamalar daha ön­ceden yapılmıştır.[25]

5. Yerde olsun, gökte olsun şüphesiz hiçbir şey Allah'a gizli kal­maz.

Bu, yüce Allah'ın eşyaya dair bütün hususları etraflıca bildiğini haber ver­mektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de buna benzer buyruklar pek çoktur. Yüce Allah olanı da olacağı da olmayanı da bilendir. Durum böyle olduğuna göre; eş­yaya dair bilgiler İsa'ya gizli kalabildiğine göre; o, nasıl ilâh veya ilâhın oğ­lu olabilir?

6. Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- İnsanlara Şekil Veren:

Yüce Allah'ın: "Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur" buy­ruğu ile, yüce Allah bizlere, insanları annelerin rahimlerinde kendisinin şe­killendirdiğini haber vermektedir.

"Rahim" kelimesi rahmetten gelmektedir. Çünkü rahim (akrabalık) ken­disi sebebiyle insanların karşılıklı olarak merhamet göstermelerine sebeptir.

"Suret (şekil)" kelimesi ise birşeyi meylettirmek için kullanılandan gelmektedir. "Suret" buna göre belli bir şekle ve belli bir konuma benzeme­ye meyleden şeyin adıdır.

Bu âyet-i kerime ile yüce Allah, tazim edilmektedir. Muhtevası içerisinde Necrân hıristiyanlannın görüşleri reddedilmekte, Hz. İsa'nın şekil verilen kim­selerden olduğu ifade edilmektedir. Bu ise aklı başında herhangi bir kimse­nin inkâr edemeyeceği bir husustur. Yüce Allah Haşr Sûresi (22/5. âyette) ile Mü'minûn Sûresi'nde (23/12-14. âyetlerde) şekillendirmeye dair açıklamalar­da bulunmuştur. Aynı şekilde Peygamber (sav) de İbn Mes'ud tarafından ri­vayet edilen hadis-i şerifte buna dair açıklamalarda bulunmuştur ki, bu ha-dis-i şerif de yüce Allah'ın izniyle (az önce belirtilen yerde) gelecektir.

Yine bu âyet-i kerimede tabiatçıların görüşleri de reddedilmektedir. Çün­kü tabiatçılar tabiatı mutlak kahhâr (etkin güç) olarak kabul etmektedirler. Onların görüşlerini redde dair açıklamalar ise Tevhîd âyetinde (el-Bakara, 2/164. âyet 14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Adı Muhammed b. Sencer olan İbn Sencer'in [26] Müsned'inde de şu hadis-i şerif yer almaktadır: "Muhakkak yüce Allah ceninin kemiğiyle kıkırdaklarını erkeğin menisinden, onun yağ ve etlerini de kadının menisinden yaratır" denilmektedir.

İşte bu, çocuğun hem erkeğin hem de kadının menisinden yaratılmış ol­duğunun en açık delilidir. Yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizle­ri bir erkek ve bir dişiden yarattık..." (el-Hucurât, 49/13) buyruğundan açıkça anlaşılan da budur.

Müslim'in Sahihinde de Sevbân yoluyla gelen hadis-i şerifte şöyle denil­mektedir: Yahudi, Peygamber (sav)'a dedi ki: Ben sana yeryüzü insanları ara­sında bir peygamberin, yahut bir ya da iki kişinin dışında hiçbir kimsenin bil­mediği bir hususu sormaya geldim. Hz. Peygamber: "Buna dair bilgiyi sana verecek olursam bunun sana faydası olur mu?" diye sorunca Yahudi, dedi ki: Ben de kulaklarımla duymuş olurum. (Devamla) dedi ki: Ben sana çocuğun durumu hakkında sormaya geldim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Erke­ğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bir araya gelip de erkeğin menisi ka­dının menisinden üstün gelirse yüce Allah'ın izniyle erkek çocukları olur. Şa­yet kadının menisi erkeğin menisinden üstün gelirse Allah'ın izniyle çocuk­ları kız olur." [27]

Buna dair açıklamalar da yüce Allah'ın izniyle Şûra Sûresi'nin sonlarında (42/49-50) gelecektir. [28]

2- Allah, Dilediği Şekilde Şekillendirendir:

Yüce Allah'ın: "Dilediği gibi şekillendiren" buyruğu; güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık ve buna benzer mutluluk ve bedbahtlık gibi hususları ifade, eder.

İbrahim b. Edhem'den nakledildiğine göre Kur'ân okuyuculan onun mec­lisinde bildiği hadislerin bir kısmını dinlemek üzere bir araya geldiler. On­lara şöyle dedi: Beni meşgul eden dört şey vardır. Bunlarla uğraştığım için hadis rivayet edecek boş vaktim olmuyor. Ona-. Seni meşgul eden şeyler ne­lerdir? denilince şu cevabı verdi: Bunlardan birincisi şudur: Ben yüce Allah'ın şu buyruğunda sözünü ettiği Mîsâk Günü üzerinde düşünüyorum: "Bunlar cennetliktir ve aldırış etmiyorum, bunlar da cehennemliktir aldırış etmiyorum." İşte ben bu ayrımın yapıldığı vakit, bu iki kesimden hangisinde idim, bile­miyorum. İkinci husus rahimde bana şekil verildiği zamanda rahimler üze­rinde görevli olan melek: "Rabbim, bu bedbaht mıdır yoksa mutlu mudur?" diye sorduğunda cevabın ne olduğunu bilemeyişimdir. Üçüncü husus ölüm meleği ruhumu kabzedeceğinde: "Rabbim, küfür ile birlikte mi iman ile birlikte mi (ruhunu kabzedeyim)?" diyeceğinde ne cevap verileceğini bile­miyorum. Dördüncü husus ise: "Ey günahkârlar, siz bugün ayrılın!" (Yâsîn, 36/59) buyrulacağı vakit, ben iki kesimden hangisi arasında olacağımı bile­meyişimdir.

Daha sonra yüce Allah: "O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur" diye buyur­maktadır. Yani O'ndan başka yaradan, O'ndan başka suret ve şekil veren yok­tur. İşte bu, O'nün vahdaniyyetinin delilidir. Nasıl olur da İsa kendisi şekil­lendirilmiş iken şekil veren, kuvvet veren olabilir?

"O Azizdir" asla mağlub edilemez, "Hakimdir" hikmet sahibi olandır veya herşeyi sapasağlam yapandır. İşte bu da özellikle sözkonusu ettiği şe­killendirme hakkında daha da özel bir ibaredir. [29]

7. Sana Kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bun­lar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve te'viline yel­tenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler. Ancak akü sahipleri düşünür, öğüt alır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dokuz başlık halinde sunacağız:

1- Kur'ân'ın Müteşâbih Olanına Uyanlar:

Müslim'in rivayetine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: Rasûlullah (sav): "Sa­na kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bu­lunanlar fitne çıkarmak ve te'yiline yeltenmek İçin onun müteşâbih ola­nına uyarlar. Halbuki onun gerÇek te'vilini ancak Allah bilir, ilimde de­rinleşmiş olanlar: «Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır» der­ler. Ancak akıl sahipleri düşünür, öğüt alır" âyetini okudu. (Hz. Âişe) de­vamla dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Onun müteşâbih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah'ın isimlerini koyduğu (kas­tettiği) kimselerdir, onlardan sakınınız." [30]

Ebu Ğâlib'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eşeğin üzerinde olduğu halde Ebû Umâme ile birlikte gidiyordum. Dimaşk Mescidinin merdivenle­rine vardığı sırada dikilmiş (kesik) başlar gördü. Bu başlar ne oluyor? diye sorunca ona: Bunlar Irak'tan getirilen Haricîlerin başlarıdır, diye cevap ve­rildi. Bunun üzerine Ebu Umame şöyle dedi: Ateşin köpekleri, ateşin köpek­leri, ateşin köpekleri! Sema altında öldürülenlerin en kötüleridir bunlar. Bunları öldürenlere ve onlar tarafından öldürülenlere ne mutlu! dedi. -Ve bu sözlerini üç defa tekrarladı- sonra da ağladı. Ben: Ne diye ağlıyorsun ey Ebu Umâme? deyince şöyle dedi: Onlara olan merhametimden ağlıyorum. Çün­kü bunlar müslüman insanlardılar, İslâm'dan çıktılar. Daha sonra yüce Allah'ın: "Sana kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir...'' buyruğun­dan itibaren birkaç âyet okudu, daha sonra da: "Siz kendilerine apaçık de­liller geldikten sonra parçalanıp anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın..." (Âl-i İmrân, 3/105) âyetini okudu. Ben: Ey Ebû Umâme, bu sözü geçenler bun­lar mıdır, deyince o: Evet dedi. Bu senin kendi görüşüne dayanarak söyle­diğin "birşey mi yoksa Rasûlullah (sav)'dan işittiğin birşey mi? diye sorunca şöyle dedi: Eğer görüşüme dayanarak söylüyor isem şüphesiz ki o vakit ben pek cür'etkâr bir kimseyim demektir. Aksine ben bunu Rasûlullah (sav)'dan bir değil, iki değil, üç değil, dört değil beş değil, altı değil yedi defa değil (pek çok defalar) işittim.

Daha sonra da parmaklarını kulaklarına koyarak: Böyle değilse şu kulaklanm sağır olsun, dedi ve bu sözlerini üç defa tekrarladı: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "İsrailoğulları yetmişbir fırkaya ayrıldı. Bunlar­dan bir tanesi cennette, diğerleri cehennemdedir. Bu ümmet ise onlardan bir fazla fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan birisi cennette diğerleri ise cehennem­de olacaktır. " [31]

2- Muhkem ve Müteşâbihe Dair İlim. Adamlarının Görüşleri:

İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetler ile ilgili olarak farklı görüş­lere sahiptir. Câbir b. Abdillah -ki bu aynı zamanda eş-Şa'bi'nin, Süfyan-ı Sev-rî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin muktezasıdır- der ki: Kur'ân-ı Kerîm'in âyet­leri arasında muhkem, olanlar te'vili bilinebilen manası ve tefsiri anlaşılabi­len buyruklardır. Müteşâbih olanlar ise yüce Allah'ın, ilmini yalnızca kendi­sine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkâ­nı bulunmayan buyruklardır. Kimi ilim adamı der ki: Bu kabilden olanlara ör­nek, Kıyametin kopacağı vakit, Ye'cûc ile Me'cûc'un çıkması, Deccal'ın çık­ması, Hz. İsa'nın inmesi, sûre başlarında bulunan Mukatta Harfler gibi şey­lerdir.

Derim ki: Müteşâbihe dair yapılan açıklamaların en güzeli budur. Baka­ra Sûresi'nin baş taraflarında er-Rabî' b. Haysem'den [32] yüce Allah'ın bu Kur'ân-ı Kerîm'i indirdiğini ve dilediğinin bilgisini yalnızca kendisi için alı­koyduğunu belirten bir rivayeti nakletmiş bulunuyoruz. Ebu Osman da der ki: Muhkem, kendisi okunmaksızın namazın kabul olunmadığı Fatihatu'1-Ki-tap'tır. Muhammed b. el-Fadl der ki: Muhkem İhlas Süresidir. Çünkü bu sû­rede tevhidden başka hiçbir şey yoktur. Şöyle de denilmiştir: Kur'ân-ı Kerîm, bütünüyle muhkemdir, çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır." (Hud, 11/1) Yine Kur'ân'ın bütünüyle müte­şâbih olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah: "Müteşâbih bir kitap ola­rak..." (ez-Zümer, 39/23) diye buyurmuştur.

Derim ki: Ancak bu açıklamanın âyet-i kerimenin manasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü yüce Allah'ın: "Âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır" buy­ruğunun anlamı şudur: Yani bu âyetlerin sıralanışı ve dizilişi böyledir ve bu kitap Allah'tan gelmiş bir haktır. "Müteşâbih bir kitap olarak" buyruğu ise, bir kısmı'diğer bir kısmına benzemekte ve bir grubu ötekini tasdik etmek­te, demektir. Yoksa yüce Allah'ın: "Bazı âyetleri muhkemdir" buyruğu ile "di­ğer bir kısmı da müteşâbihlerdir" buyrukları ile kastedilen bu mana değildir. Bu âyet-i kerimedeki "müteşâbih" tabiri ihtimal ve benzerlik kabilinden-dir. Yüce Allah'ın: "Bize göre birçok inekler birbirine benziyor" (el-Bakara, 2/70) buyruğu kabilindendir. Yani biz onları birbirlerine karıştırdık. Yani "bir­çok inek çeşidi" anlamına gelme ihtimali vardır. Bu buyrukta "muhkem" ile kastedilen de bunun zıddıdır ki, o da herhangi bir karışıklığı bulunmayan ve tek bir anlamdan başkasına gelme ihtimali bulunmayan buyruklardır.

Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali ol­makla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri ka­lanı iptal edilecek olursa, bu sefer müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer'î hususların kendisine havale edildiği (o esas alı­narak yorumlandığı) bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer'î durumundadır.

İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar, yüce Allah'ın En'âm Sûresi'nde yer alan: "De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım.." (el-En'am, 6/151) buyruğundan itibaren üç âyetin sonuna kadar olan buyruklar­dır. İsrailoğulları hakkındaki: "Rabbin: «Kendisinden başkasına ibadet etme­yin, anne ve babaya iyilikle muamele edin» diye hükmetti..."(el-İsrâ, 17/23) buyruğu da muhkem buyruklardandır.

İbn Atiyye der ki: Bu bana göre (İbn Abbas'ın) muhkem buyruklara da­ir vermiş olduğu bir örnektir.

Yine İbn Abbas der ki: Muhkem buyruklar Kur'ân-ı Kerîm'in nâsih âyet­leri, haram kılan âyetleri, farz kılan âyetleri, kendisine iman edilen ve gere­ğince amel olunan buyruklarıdır. Müteşâbihler ise, mensûh âyetleri, mukad­demi, muahharı, emsali, yeminleri, kendisine iman olunup da, ancak gere­ğince amelin sözkonusu olmadığı buyruklardır.

İbn Mes'ud ve başkaları ise der ki: Muhkem buyruklar neshedici âyetler­dir. Müteşâbihler ise nesholunan buyruklardır. Katâde, er-Rabî' ve ed-Dah-hâk da böyle demiştir.

Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr der ki: Muhkem âyetler, kendilerinde Rabbin (insanlara karşı) kulların hüccetini, ismetini, (kanlarının, mallarının korunmasına sebep olan imanı), anlaşmazlıkların ve batılın bertaraf edilme­sini ihtiva eden buyruklardır. Bunların herhangi bir manaya hamledilmele-ri veya asıl anlamlarından başka anlama çekilip tahrif edilmeleri sözkonusu değildir. Müteşâbih âyetlerin ise başka bir anlama çekilmeleri, tahrif ve te'vil edilmeleri mümkündür. Allah bunlarla kullarını imtihan etmek istemiş­tir. Mücahid ve İbn İshak da bu görüştedir.

İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyetle ilgili yapılmış açıklamaların en güzelidir. en-Nehhas ise der ki: Muhkem âyetler ile müteşâbih buyruklar hakkında söy­lenmiş sözlerin en güzeli şudur: Muhkem âyetler bizatihi ayakta durabilen ve anlaşılması için başka buyruklara başvurmayı gerekli kılmayan âyetlerdir: "Kimse O'nun dengi ve benzeri değildir" (el-İhlâs, 112/4) ile: "Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" (Tâ-Hâ, 20/82) buyruk­ları gibi. Müteşâbih âyetler ise: "Şüphesiz Allah bütün günahları mağfiret edicidir" (ez-Zümer, 39/53) buyruğunun gereği gibi anlaşılabilmesi için yü­ce Allah'ın: "Şüphesiz Ben tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ediciyim" buyruğu ile: "Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez" (en-Nisâ, 4/48, 116) buyruklarına başvurulur.

Derim ki: en-Nehhas'ın bu sözleri İbn Atiyye'nin tercih ettiği görüşe açıklık getirmektedir. Bu açıklama kelimelerin dildeki anlamlarına da uygun düşmektedir. Çünkü "muhkem" kelimesi (j»£»-î) kelimesinden ism-i mef'ul-dur. "İhkâm" ise birşeyi sağlam yapmak demektir. Manasında, açık anlaşıl­masında karışıklık ve tereddüt bulunmayan buyrukların böyle olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü bu buyrukların kelime manaları gayet açıktır ve keli­me dizilişi de sapasağlamdır. Bu iki husustan herhangi birisinde gereken açık­lık ve sağlamlık bulunmayacak olursa o vakit müteşâbihlik ve karışıklık söz-konusu olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Huveyzimendâd der ki: Müteşâbih'in birkaç şekli vardır. Hükmün ken­disine taalluk ettiği şekil ise, ilim adamları arasında iki âyetten hangisinin di­ğerini neshettiği hususu ile ilgili görüş ayrılıklarıdır. Mesela, Hz. Ali ile İbn Abbas'ın, kocası vefat etmiş hamile kadın hakkında iki süreden daha uzun olanını iddet olarak bekleyeceği görüşündedirler. Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Mes'ud ve başkaları ise (iddetin) doğum yapmak olduğunu ve Kısa Ni­sa Sûresi (Talak Sûresi)nin dört ay on günlük iddeti neshettiğini söylerler. Ali ve İbn Abbas ise bunun nesholunmadığını kabul ediyorlardı. Mirasçıya va­siyetin nesholunup olunmadığı ile ilgili ihtilafları da buna bir örnektir.

Ayrıca eğer nesih olup olmadığı bilinmiyor, neshin şartları da bulunmu­yor ise, birbiriyle tearuz halinde olan âyetlerden hangisinin öne alınacağı hu­susundaki görüş ayrılığı da buna bir örnektir. Mesela, yüce Allah'ın: "Ve si­ze bunlardan başkaları helâl kılındı" (en-Nisâ, 4/24) buyruğu kendilerine malik olunması (cariye olmaları) halinde akrabaları bir arada tutmayı gerek­tirmektedir. Buna karşılık: "İki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kı­lındı) ancak geçen müstesna.." (en-Nisâ, 4/23) âyeti ise bunu yasaklamakta­dır. Yine bu tür müteşâbihlere bir örnek de Peygamber (sav)'den gelen ha­berler ile kıyasların birbirleriyle tearuz etmesidir.

İşte sözü geçen müteşâbih budur. Ancak bir âyet-i kerimenin farklı iki şe­kilde kıraati, ismin muhtemel olması yahut tefsiri gerektirecek şekilde müc­mel olması müteşâbih türünden değildir. Çünkü bunun vacip olan kısmı ya ismin kapsayabildiği miktardır veya onun tamamıdır. İki ayrı kıraat ise iki ay­rı âyet gibidir. Her ikisinin gereği ne ise, amel etmek gerekir. Nitekim: âyet-i kerimesi -ileride yüce Allah'ın izniyle Maide Sûresi'nde (5/6. âyette) açıklanacağı üzere- hem üstün hem de esreli okunmuştur.[33]

3- Müteşâbih Sanılan Bazı Buyruklara Örnekler:

Buhârî, Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Adamın birisi[34] İbn Abbas'a şöyle dedi: Ben Kur'ân-ı Kerîm'de benim için açıklanma­sı zor (muhtelif) bazı şeyler görüyorum. İbn Abbas: Nelerdir? diye sorunca adam şöyle dedi: Yüce Allah: "Sûr'a üfürüldüğünde o günde aralarında ak­rabalık bağı yoktur. Birbirlerini de sormazlar" (el-Mü'minûn, 23/101) diye buyururken, bir başka yerde: "Birbirlerine yönelip karşılıklı soru sorarlar" (Sâffât, 37/27) diye buyurmaktadır. Bir yerde: "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) diye buyrulurken bir başka yerde: "Rabbimiz, Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23 diyerek bu âyet-i kerimede de birşeyler gizleyecekleri bildirilmektedir. en-Nâziât Sûresi'nde yer alan: "Si­zi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü? Onu bina etmiştir... Bundan sonra da yeri yarıp döşedi" (en-Nâziât, 79/27-30) buyruğunda göklerin ya­ratılmasını yeryüzünün yaratılmasından önce zikretmekte, bir başka yerde ise: "Siz yeri iki günde yaratan Allah'ı inkâr ediyor ve O'na ortaklar mı kılıyor­sunuz?... İkisi de isteyerek geldik dediler" (Fussilet, 41/9-11) diye buyurmak­ta ve bu buyruğunda yerin yaratılmasından göğün yaratılmasından önce söz etmektedir. Yine yüce Allah: "Allah Gafurdur, Rahimdir" (en-Nisâ, 4/100); "Allah Azizdir, Hakimdir" (en-Nisâ, 4/158) ile: "Allah Semi'dir, Basirdir" (en-Nisâ, 4/134) diye buyurmaktadır. Bu buyruklar ise adeta daha önce böyle idi de [35] şimdi böyle değil gibi bir anlam çıkmaktadır.

Bunun üzerine İbn Abbas şu cevabı verdi: "Aralarında akrabalık bağı yok­tur" (el-Mü'minûn, 23/101) buyruğunda Birinci Nemadaki durum anlatılmak­tadır. Bundan sonra Sûra bir defa daha üfürülecek ve Allah'ın dilediği kim­seler müstesna, göklerde ve yerde bulunan herkes baygın düşecektir. İşte o vakit aralarında herhangi bir akrabalık bağı bulunmayacak ve birbirlerine so­ru sormayacaklardır. Bilâhare son üfürüşte ise birbirlerine karşı gelecek ve birbirlerine soru soracaklardır. Yüce Allah'ın: "Biz müşriklerden değildik" (el-En'âm, 6/23) buyruğu ile "Allah'tan bir söz gizlemezler" (en-Nisâ, 4/42) buyruğuna gelince; yüce Allah ihlas sahibi olan kimselerin günahlarını ba­ğışlaması üzerine müşrikler şöyle diyeceklerdir: Gelin biz de müşrik değil­dik, diyelim. Bunun üzerine Allah onların ağızlarına mühür vuracak ve bu sefer onların azalan yaptıklan işleri söyleyecektir. İşte böylelikle Allah'tan her­hangi bir sözü saklayamayacaklan ortaya çıkacaktır ve o vakit kâfirler keş­ke müslüman olsalardı, diye temennide bulunacaklardır. Yüce Allah yeri iki günde yarattıktan sonra semaya yönelerek iki günde de onları yedi sema ha­linde düzenledi. Daha sonra ise arzı yaydı ve orada suları ve meraları çıkar­dı. Arzda dağları, ağaçları, kum tepelerini ve gök ile yer arasındakileri diğer iki günde yarattı. İşte yüce Allah'ın: "Bundan sonra da arzı yayıp döşedi" (en-Nâziât, 79/30) buyruğunda anlatılan budur. Buna göre arz ve içindekiler dört günde, sema ise iki günde yaratılmıştır. Yüce Allah'ın: "Allah Gafurdur, Ra­himdir" buyruğu ise bizzat Allah kendi zatını kastetmektedir. Yani yüce Al­lah ezelden beri de böyleydi, ebediyyen de böyle kalacaktır. Yüce Allah, her neyi murad ederse mutlaka onun dilediği olur. Yazıklar olsun sana, Kur'ân-ı Kerîm senin için anlaşılmaz, tutarsız şeyler gibi görülmesin. Çünkü hepsi Allah'tan gelmiştir.[36]

4- "Diğer" Kelimesi:

Bu kelime "elif-lâm"a ihtiyaç bırakmamak özelliğine sahip olduğundan do­layı, munsarif değildir. Çünkü bu kelimede asıl olan "büyüklük, küçüklük" kelimelerinde olduğu gibi elif-lâm ile sıfat olmasıdır. Elif-Lâm'a ihtiyacı kal­madığından munsarif bir kelime olmaktan çıkmıştır. Ebu Ubeyd der ki: Arapların bu kelimeyi munsarif yapmamalarının sebebi bunun tekilinin ma-rife olsun, nekre halinde olsun munsanf gelmemesidir. Müberred bunu ka­bul etmeyip der ki: Durum böyle olduğu takdirde kelimele­rinin de munsarif olmaması gerekir. el-Kisâî der ki: Bu kelimenin munsarif olmayış sebebi sıfat oluşudur. Yine el-Muberred bunu kabul etmeyip der ki: kelimeleri de sıfattır, fakat bunlar munsarıftır. Sibeveyh der ki: Bu kelimenin elif Llâm'a muhtaç olmaması düşünülemez. Çünkü böyle olsay­dı marife olması gerekirdi. Nitekim kelimesinden alındığı için kelimesinin de bütün görüşlere göre marife olduğu görülmektedir. kelimesi de bu kelime elif-lâm'h halin yerine kullanılmıştır, diyenlerin görü­şüne göre de marifedir. Eğer bu kelimesi elif-lâm'a ihtiyacı olmayan bir kelime olsaydı, marife olması gerekirdi. Halbuki yüce Allah bu kelime­yi nekre olan bir kelime ile vasfetmiş bulunmaktadır.[37]

5- Kalplerinde Eğrilik Olanlar:

Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar" buyruğu mübtedâ olmak üzere merfû'dur. Bunun haberi ise: "Onun müteşâbih olanına uyar­lar" buyruğudur.

ez-Zeyğ: (Eğrilik); meyletmek (sapmak) demektir, Güneş (batıya doğru) kaydı, tabiriyle Gözler kaydı, tabiri burdan gel­mektedir. Asıl maksat terkedilip bırakıldığında da bu kökten gelen fiil kul­lanılır.

Yüce Allah'ın: "Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini meylet­tirdi (saptırdı)" (es-Saff, 61/5) buyruğundaki "sapma" kelimeleri de bu kök­ten gelmiştir. Bu âyet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bid'at sahibi bütün kesim­leri genel olarak kapsamına almaktadır. O dönemde bununla Necrân hıris-tiyanlarına işaret olunmuşsa dahi böyledir. Katâde, yüce Allah'ın: "İşte kalp­lerinde eğrilik bulunanlar..." buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak bunları söy­lemektedir: Eğer burda sözü edilenler Harurâlılar ile Haricîlerin değişik tür­leri değil ise, bunlarla kimlerin kastedildiğini bilemiyorum.

Derim ki: Bu şekildeki tefsir Ebu Umame'den merfu olarak daha önce geç­miş bulunmaktadır. [38] O kadarı sana yeterlidir. [39]

6- Kalplerinde Eğrilik Bulunanlar ve Fitnenin Peşinden Gidenler:

Yüce Allah'ın: "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'viline yeltenmek için onun müteşâbih olanına uyarlar" buyruğu ile il­gili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) şöy­le demektedir: Müteşâbih olana tabi olanların bu tabi oluşları, Kur'ân-ı Ke­rîm hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşâbihe tabi ol­maları ve bu maksatla müteşâbih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak de­ğildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan Zındıklarla Karmatîler böyle yap­mışlardır. Diğer bir maksatları da müteşâbihin zahirine inanılmasını isteme­leridir. Nitekim zahiren Allah'ın cisim özelliklerini taşıdığını ifade eden Ki­tap ve sünnetteki buyrukları bir araya getiren Mücassime böyle yapmıştır. So­nunda bunlar yüce yaratıcının mücessem, bir cisim şekli olan bir suret oldu­ğuna inandılar. Bu cisim ve suretin onlara göre yüzü, gözü, eli, yanı, ayağı, parmağı vardı. Yüce Allah bunlardan yüce ve münezzehtir. Yahut da bunlar müteşâbih olana bunların te'villerini açıklamak, manalarını izah etmek için tabi olurlar. Ya da bu hususta Hz. Ömer'e çokça soru soran Sabîğ'in yaptığı gibi yapmaya çalışır. Buna göre müteşâbihe tabi olanlar dört gruptur:

1- Kâfir olduklarından şüphe olmayan ve Allah Teala'nın haklarında tevbe etmeleri dahi istenmeksizin öldürülmeleri hükmünü verdiği kimseler.

2- Haklarındaki sahih görüşe göre kâfir oldukları kabul edilenler. Çünkü bunlarla putlara, şekillere ibadet eden kimseler arasında fark kalmaz. Bun­ların tevbe etmeleri istenir. Tevbe ederlerse mesele yok. Aksi takdirde irti-dat edene yapılan uygulama gibi bunlar da öldürülürler.

3- Müteşâbihlerin te'vil edilmelerinin cevazı hususundaki görüş ayrılığına binaen, bunun caiz olup olmadığı hususunda da ihtilâf edilmiştir. Bilindiği gi­bi selefin gösterdiği yol, müteşâbih buyrukların zahirinden anlaşılanın imkân­sız olduğunu kesin olarak belirtmekle birlikte, te'villerine kalkışmayı terket-mek şeklindedir. Bu konuda derlerdi ki: Nasıl geldilerse onları siz de öylece okuyup gidiniz. Bazıları ise bu buyrukların te'vilini açıkça yapmış ve onlardan mücmel olanlarının anlamlarından herhangi birisini kat'î olarak tayin etmek­sizin, dilde açıklanması mümkün olan açıklama yolunu izlemişlerdir.

4- Hz. Ömer'in Sabîğ'a uyguladığı gibi, ileri derecede te'dib hükmü veri­len haller. Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Selefin ileri gelenleri, Kur'ân-ı Kerîm'de-ki müşkil manaların tefsiri hakkında soru soranları cezalandırırlardı. Çünkü soru soran, eğer bu soruyu sormakla bir bid'ati yerleştirmek yahut fitneyi kö­rüklemeyi arzu ediyorsa, tepki görmeye ve büyük bir şekilde tazir edilme­ye layık bir kimsedir.

Şayet maksadı bu değil ise, işlediği bu günah dolayısıyla kınanmayı hak etmiş bir kimse demektir. Çünkü o dönemde Kur'ân-ı Kerîm'in indiriliş maksatlarından ve te'vilin hakikatlerinden tahrif edilmesi yolunda zayıf müslümanları şüpheye düşürmek ve saptırmak maksadını gütmeleri için in­karcı münafıklara bir yol icad etmiş oluyordu. Bu kabilden olanlara bir ör­nek. İsmail b. İshak el-Kadî'nin bize naklettiği şu haberdir. İsmail dedi ki: Bi­ze Süleyman b. Harb bildirdi. Süleyman Hammad b. Zeyd'den, o Yezid b. Hâ-zim'den, o Süleyman b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Sabîğ b. İsi Medine'ye geldi. Kur'ân-ı Kerîm'in müteşâbih buyruklarına ve bazı şeylere dair sorular sormaya koyuldu. Ömer (ra) durumdan haberdar olunca arkasından birisi­ni gönderip huzuruna çağırttı.

Önceden de ona kuru hurma dallarından bir miktar hazırlamış bulunuyor­du. Huzuruna gelince Hz. Ömer ona: Sen kimsin dedi. O da: Ben Allah'ın ku­lu Sabîğ'im dedi. Hz. Ömer de: Ben de Allah'ın kulu Ömer'im, dedikten son­ra elindeki kuru hurma dalını alıp üzerine yürüdü ve kafasını yaraladı. Ka­nı yüzüne akıncaya kadar vurmaya devam etti. Daha sonra Sabîğ: Bu kada­rı yeter ey mü'minlerin emiri, dedi. Allah'a yemin ederim, daha önce kafam­daki rahatsızlıkların hepsi gitmiş bulunuyor.

Sabîğ'in te'dibine dair rivayetler arasında farklılıklar vardır. Bu rivayetler­den ez-Zâriyât Sûresi'nde söz edilecektir. Daha sonra yüce Allah Sabîğ'a tev-be etme ilhamını vermiş, tevbeyi kalbine yerleştirmiş olduğundan tevbe et­ti ve güzel bir şekilde tevbesinde sebat gösterdi.

Yüce Allah'ın: "Fitne çıkarmak" buyruğunun anlamı da şudur: Yani şüp­he uyandırmak arzusu, mü'minlerin, işin içerisinden çıkamayarak aralarının bozulmasını istemeleri ve herkesin kendi sapık görüşlerine dönmesini sağ­lamaları demektir.

Ebû İshak ez-Zeccâc der ki: "Ve teviline yeltenmek için" buyruğunun an­lamı şudur: Bu gibi kimseler öldükten sonra diriltilmelerinin ve kendilerine hayat verilmesinin açıklanmasını istediler. Yüce Allah da bunun te'vilini (gerçekleşeceği vakti) ve zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği­ni onlara bildirdi. Ebu İshak der ki: Buna delil de yüce Allah'ın şu buyruğu­dur: "Onlar onun te'vilinden başkasını mı bekliyorlar. Onun tevilinin ge­leceği gün" yani onlara vadolunan öldükten sonra diriliş, amel defterlerinin verilmesi ve azap gibi kendilerine vadolunan şeyleri görecekleri için "evvel­ce onu unutanlar: «Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getir­mişlerdi» diyeceklerdir." (el-A'raf, 7/53) Yani bizler peygamberlerin önceden haber vermiş oldukları şeylerin te'vilini (akıbetini) görmüş bulunuyoruz.

(Ebû İshâk devamla) der ki: Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Ya­ni öldükten sonra dirilişin vaktini Allah'tan başka kimse bilemez demektir. [40]

7- Te'vili Bilenler ve Tevilin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek tev'ilini ancak Allah bilir'' buyru­ğu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir. Aralarında Huyey b. Ahtab'ın da bu­lunduğu yahudilerden bir topluluk, Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöy­le dediler: Bize ulaştığına göre sana "Elif, Lâm, Mîm" buyruğu nazil olmuş­tur. Eğer sen bu söylediklerini doğru söylüyor isen, senin ümmetinin mül­kü ancak yetmişbir yıl olacaktır. Çünkü Elif Cümmel (Ebced) hesabına gö­re bir, Lam otuz, Mim de kırka tekabül eder. Bunun üzerine yüce Allah'ın: "Halbuki onun gerçek te'vilini yalnızca Allah bilir" buyruğu nazil oldu. Bu­na göre burada te'vil, tefsir anlamına gelir. Bu kelimenin te'vili şudur demek gibi. Ve işin sonunda evi edeceği (akıbeti) anlamına gelir. Bu kelimenin iş­tikakı ise İş sonunda şuna vardı, ifadesindeki kök­tendir, demek olur. Te'vil ettim, ise onu bu hale getirdim, demektir. Kimi fa-kihler bunu tarif ederek şöyle demişlerdir:

Te'vil, lafzın dışında kalan bir delile dayanarak lafızda kastedilen ihtima­li açığa çıkarmaktır. Tefsir ise lafzın beyan edilmesidir. "Onda rayb yoktur" yani şüphe yoktur; şeklindeki açıklama buna örnektir. Tefsirin aslı ise beyan etmektir. Bunu ifade etmek üzere:şekli kullanılır.

Te'vil ise anlamın beyan edilmesidir. Mü'minler tarafından onun hakkın­da şüphe sözkonusu değildir, ifadesinde olduğu gibi. Yahut o bizatihi hak­kın kendisidir ve bizatihi şüpheyi kabil değildir. Şüphe ancak şüphe edenin bir niteliği olabilir; şeklindeki açıklama da buna örnektir. İbn Abbas'ın ced (dede) hakkında: O da babadır, demesi de böyledir. Çünkü o, yüce Al­lah'ın: "Ey Âdemoğulları" buyruğunu te'vil ederek bu hükme varmıştır. [41]

8- İlimde Derinleşmiş Olanlar:

Yüce Allah'ın: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu ile ilgili olarak; bu, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mıdır, yoksa ön­ceki buyruğa atfedilmiş ve buna göre burdaki "vav" cem için mi kullanılmış­tır hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın: Onun gerçek te'vilini ancak Allah bilir" buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbas, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Ab-dulaziz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisaî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebu Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.

Ebu Nehîk el-Esedî de der ki: Sizler bu âyet-i kerimeyi vasi ile (durak yap­maksızın) okuyorsunuz. Halbuki bu kelime kat' ile okunmalıdır. İlimde de­rinlik sahibi olanlann bilgilerinin vardığı son nokta ise onlann: "Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" sözleridir.

Ömer b. Abdulaziz de buna benzer bir söz söylemiştir. Taberî buna ya­kın bir ifadeyi Yunus'tan, o Eşheb'den o da Malik b. Enes'ten rivayet etmiş­tir. Buna göre "derler" buyruğu derinleşmiş olanlar buyruğunun haberidir. el-Hattabî der ki: Şanı yüce Allah, kendisine iman edip içindekileri tasdik et­memizi emrettiği Kitabının âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısım halinde indirmiştir. Aziz ve celil olan Allah işte şöyle buyurmaktadır: "Sana Kitabı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir... Hepsi Rabbinizin katından­dır." Burada yüce Allah kitabının müteşâbih olanına dair bilgisini kendisine tahsis ettiğini ve O'ndan başka hiçbir kimsenin onun te'vilini bilemeyeceği­ni haber vermekte, daha sonra aziz ve celil olan Allah, ilimde derinleşmiş olanlann: Biz O'na iman ettik, şeklindeki sözlerini naklederek onlardan öv­güyle söz etmektedir. Şayet onların imanları sahih olmasaydı, ondan dolayı öğülmeye layık olmazlardı.

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerimede tam va­kıf yüce Allah'ın: Halbuki onun gerçek te'vilini an­cak Allah bilir" buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise: İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona iman ettik... derler" buyruğudur. Bu, İbn Mes'ud'dan, Ubey b. Ka'b, İbn Abbas ve Hz. Âişe'den de rivayet edilmiştir. Ancak Mücahid'den: "İlimde derinleşmiş olanlar"ı kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve derinleşmiş olanların te'vili bildiklerini iddia ettiği de rivayet edilmiştir. Bu görüşün le­hine kimi dilcileri de delil göstererek: Bunun: "İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek.." şeklindedir, der ve "derler" kelimesinin hal olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dil­cilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef ulu bir arada hazf etmezler. Hali ise fiil açıkça söylenmedikçe de zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenme­miş ise, hal de sözkonusu değildir. Şayet böyle birşey mümkün olsaydı "Abdullah binerek geldi" anlamında "Abdullah binerek" demek mümkün olur­du. Böyle birşeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur. Kişinin: "Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder" demesi gi­bi. Burada "ıslah eder" ifadesi Abdullah'ın halini bildirir. Nitekim şair -ki bu­nu Ebu Ömer: Ebu'l-Abbas Sa'leb şu beyiti okudu, diyerek bana okumuştur-şu sözleri söyler:

"Ben orada oldukça kızgın ve kısa bacaklı, yüksek hörgüçlü bir deveyi saldım; Yürürken kısadır, otururken uzun görülür."

Yani yürürken boyu kısadır, demektir.

O halde; nahivcilerin de konu ile ilgili görüşleriyle desteklemelerinin ya­nında ilim adamlarının genelinin görüşü, yalnızca Mücahid'in bu konudaki görüşünden daha uygundur.

Aynı şekilde şanı yüce Allah'ın, mahlukatından nefyedip kendisi hakkın­da tesbit ettiği bir şeyde, daha sonraları ortağının olması mümkün değildir. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruklarına bakalım: "De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (en-Neml, 27/65); "Onun vaktini ken­disinden başkası açıklayamaz" (el-A'raf, 7/187); "Onun Vechi (zatı) dışın­da herşeyyok olacaktır" (el-Kasas, 28/88). İşte bütün bunlara dair bilgiyi şa­nı yüce Allah, yalnız kendisine tahsis etmiştir. Bunlarda kendisinden başka­sını ortak etmez. Yüce Allah'ın: "Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir" buyruğu da böyledir. Şayet: "ilimde derinleşmiş olanlar" buy-ruğundaki "vav," nesak atfı için olmuş olsaydı, yüce Allah'ın: "Hepsi Rabbi-mizin katındandır" buyruğunun herhangi bir anlamı olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücahid'den başkasının söylemediği­ni belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbas'tan rivayet edildi­ğine göre: "İlimde derinleşmiş olanlar" buyruğu aziz ve celil olan Allah'm ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yeralıp onlar bu müteşâbihi bilmelerine rağmen: "Biz ona iman ettik" demektedirler. Ay­rıca er-Rabî', Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te'vile göre "Derler" ke­limesi "derinleşmiş olanlar" kelimesinin hali olmak üzere nasb durumundadır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Ve rüzgar ağlıyor kederinden Şimşek de bulutlar arasında çakıyor."

Bu beyitin iki anlama gelme ihtimali vardır. Burada "şimşek" kelimesi müb-teda, "parıldıyor" kelimesi de haber olabilir. -Birinci te'vile göre- Böylelikle önceki ifadelerle alakası olmayan bir cümle olabilir. Diğer taraftan ("şimşek") "rüzgar" kelimesine atfedilip "parıldar" kelimesi hal durumunda olabilir. Bu da ikinci te'vile göre böyle olur ki, "parıldayarak" anlamına gelir. Yine bu gö­rüşü ileri sürenler şanı yüce Allah'ın ilimde derinleşmiş olanları ilimde de­rinleşmiş olmakla övmüş olduğunu ileri sürerler. Cahilliklerine rağmen on­ları nasıl övmüş olabilir? Ayrıca İbn Abbas da: "Ve ben onun te'vilini bilen­lerdenim" demiştir.

Mücahid de bu âyet-i kerimeyi okumuş ve: Ben de onun te'vilini bilen­lerdenim, demiştir. Onun bu sözünü İmamu'l-Harameyn Ebu'l-Mealî ondan nakletmiştir.

Derim ki: Bir takım ilim adamları bu görüşü de birinci görüşün kapsamın­da kabul ederek şöyle demişlerdir: Sözün tam olarak takdirî ifadesi "Allah nez-dindedir" şeklindedir. Yani onun anlamı Allah nezdindedir ve onun te'vili­ni ancak Allah bilir, ifadesi ise müteşâbihatın te'vilini ancak Allah bilir, şek­lindedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onu kısmen bilirler ve ona iman et­tik. Hepsi Rabbimizdendir, derler. Onların buna dair bilgileri ise, muhkem­de yer alan deliller ve müteşâbihatın muhkem buyruklara havale edilerek açık­lanma imkânıdır. Onlar müteşâbihatın kısmen te'vilini bilip diğer bir kısmı­nı bilemeyince: Biz hepsine iman ettik, hepsi Rabbimizdendir, derler. O'nun sâlih şeriatinden olup ilmimizin kuşatamadığı gizliliklerin bilgisi Rabbimiz nez­dindedir.

Birisi kalkıp: Müteşâbihatın kısmen tefsiri, derinleşmiş olanlar için dahi için­den çıkılmaz bir hal almıştır. O kadar ki İbn Abbas: Ben "evvâh" ve "ğislîn" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmiyorum, demiştir; diye sorarsa, ona şöy­le cevap verilir:

Bunun böyle olması gerekmez. Çünkü İbn Abbas daha sonra bunu öğren­miş ve vakıf olduğu bilgiye uygun olarak tefsir etmiştir.

Bundan daha kesin bir cevap da şöyledir: Şanı yüce Allah, ilimde derin­leşmiş olan hiçbir kimse bunu bilemez, dememiştir ki, böyle birşey sözkonusu olsun. Birisi bilmeyecek olursa bir diğeri bilebilir.

İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların te'vili bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbas'a: "Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret"[42] şeklinde­ki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu Kitabının manalarını ona öğ­ret anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın: "İlimde de­rinleşmiş olanlar" buyruğu üzerinde vakıf yapmak ile ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbas, Ahmed b. Ömer: Doğrusu da budur demiştir. Çünkü onların "ilimde derinleşmiş olanlar" diye adlandırılmaları Arap dilini anlayan her­kesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerek­tirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka birşey bilmiyor iseler on­ların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiçbir şekilde bilinemez. Ruhun durumu, Allah Teala'nın gaybın bilgisini yal­nızca kendisine ayırdığı Kıyamet saatinin kopması gibi. Bu gibi şeylerin bil­gisi İbn Abbas'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamla­rı arasında: İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmezler, diyenlerin bu söz­den kastettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde bir­takım anlatım üslûplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te'vil edilir ve doğru te'vili bilinebilir. Bununla olabilecek doğru ol­mayan birtakım te'vil ihtimalleri de izale edilebilir. Yüce Allah'ın Hz. İsa hak­kında "Ve O, kendisinden bir ruhtur" (en-Nisâ, 4/171) buyruğu ve benzer­leri böyledir. Kendisine lutfedildiği kadarıyla bu kabilden pek çok şey bil­medikçe hiçbir kimseye râsih (ilimde derinleşmiş) adı verilemez.

Müteşâbih, mensûh olan buyruklardır, diyenlerin görüşlerine göre ise, râ­sih olanların te'vili bilmek (durumunda olanların) kapsamına sokulması mümkün olmakla birlikte, müteşâbih buyrukların bu tür ile tahsis edilmele­ri doğru olamaz.

Rusûh (derinleşmiş olmak); bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan herşeye râsih denilir. Bu kelime aslında cisimler hakkında kullanılır. Dağın sabit olması (rusûhu) ve ağacın yerde râsih olması gibi. Şair der ki:

"Kalbimde derin kök salmıştır Leylâ'nın sevgisi, Belirtileri dahi değişiklik gösterme yi kabul etmiyor."

"Fijanın kalbinde iman rasih oldu (iyiden iyiye yer etti)" denilir. Bazıları (Araplardan): söyleyişini naklederler ki, birikintinin suyunun yere geçmesi anlamını ifade eder. Bu tabiri İbnu'l-Fâris nakletmiştir. Buna gö­re bu kelime zıt anlamlı bir kelimedir.

kelimeleri hep bir şeyin içerisinde sebat etmek, yerleşmek anlamını ifade eder.

Peygamber (sav)'a ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğ­ru olan kimsedir. " [43]

Şanı yüce Allah: "Biz sana bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki insanlara ken­dilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın" (en-Nahl, 16/44) diye buyurmuş­ken, Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl müteşâbih olabilir ve Allah Kur'ân'ın tümünü na­sıl apaçık kılmamış olabilir? diye sorulursa şu cevap verilir:

Bundaki hikmet -Allahu a'lem- âlimlerin üstünlük ve faziletinin ortaya çık­masıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in tümü açık seçik olsaydı âlim olanların ol­mayanlara üstünlüğü ortaya çıkmazdı. Herhangi bir kitap tasnif eden de böy­le yapar. Kitabının bir kısmını açık, bir kısmını da müşkil (anlaşılması zor) şekilde yazar ve topluluk için bir yer bırakır. [44] Çünkü varlığı, bulunması önemsiz ve basit olan bir şeyin güzelliği de az olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [45]

9- Kur'ân Muhkemiyle Müteşâbihiyle Allah'tandır:

"Hepsi Rabbimizin katındandır" buyruğunda, muhkemiyle müteşâbihiy­le yüce Allah'ın Kitabına ait olan bir zamir vardır. İfadenin takdiri ise; onun tümü Rabbimizin katındandır, şeklindedir. "Hepsi" kelimesi zamire delalet et­tiğinden dolayı hazfedilmiştir. Çünkü bu kelime izafeti gerektiren bir söz­dür.

Daha sonra yüce Allah: "Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır" diye bu­yurmaktadır. Yani böyle bir sözü söyleyen iman eden, bilgisinin ulaştığı nok­tada duran ve müteşâbihin arkasından gitmeyi terkeden, ancak akıl sahibi olan bir kimsedir. Herşeyin "lübb"ü onun özü demektir. İşte bundan dolayı akla "lübb" adı verilmiştir. Sahipleri" kelimesi ise kelimesinin ço­ğuludur. [46]

8. "Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevir­me! Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağış­layansın."

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Bir Dua Örneği:

Yüce Allah'ın: "Rabbimiz... kalplerimizi çevirme" buyruğunda ".... der­ler" takdirinde hazfedilmiş bir söz vardır. Bu şekilde söylemek, ilimde de­rinleşmiş olanların sözü olarak nakledilmektedir. Anlamının: Ya Muhammed.... de!... şeklinde olması da mümkündür.

Denildiğine göre, kalbin çevrilmesi (zeyğ'i) dinden meyledip uzaklaşmak demektir. Peki, bunlar hidâyete ulaştırılmış iken, yüce Allah'ın kendilerini fe­sada döndürmesinden korkuyorlar mıydı denilecek olursa şöyle cevap ve­rilir:

Onlar, yüce Allah kendilerine hidâyet verdikten sonra kendilerine ağır ge­lecek ve bunun sonunda altından kalkmaktan kendilerini acze düşürecek şey­ler ile sınamamasını dilemişlerdir. Meselâ, yüce Allah'ın: "Şayet Biz onlara kendinizi öldürünüz yahut yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık..." (en-Nisâ, 4/66) buyruğunda sözü edilen sınama bu kabildendir.

İbn Keysan der ki: Bunlar yüce Allah'tan sapmamayı ve bunun sonucun­da da Allah'ın kalplerini haktan çevirmemesini istemişlerdir. Yüce Allah'ın: "Onlar sapıp eğrilince Allah da onların kalplerini çevirdi" (es-Saf, 61/5) buy­ruğunda olduğu gibi. Yani (dualarının anlamı şudur): Bize hidâyet verdiği­ne göre; hidâyetin üzere bize sebat da ver. Bizler haktan dönmeyelim ki, Se­nin de kalplerimizi haktan çevirmene müstehak olmayalım.

Bir görüşe göre de bu duanın önceki ifadelerle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki: Yüce Allah, sapkın kimseleri sözkonusu ettikten sonra kullarına sözü geçen haktan sapmış ve yerilen kesimden olmamalan için kendisine ne şekilde dua edeceklerini öğretmiş olmaktadır.

Muvatta'da Ebû Abdullah es-Sunabibî'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ebu Bekr es-Sıddîk'in halifeliği döneminde Medine'ye geldim. Onun arkasın­da akşam namazını kıldım. İlk iki rek'atte Ummu'l-Kur'ân (Fatiha Sûresi) ile birlikte mufassal bölümünün kısa sûrelerinden birer sûre okuduktan sonra üçüncü rek'ate kalktı. Ben de ona yaklaştım, adeta elbiselerim onun elbise­lerine değiyor gibiydi. O esnada Fatiha'yı ve: "Rabbimiz, bizi hidâyete erdir­dikten sonra kalplerimizi çevirme.." âyetini okuduğunu işittim.[47]

İlim adamlar» der ki: Hz. Ebu Bekir'in bu âyet-i kerimeyi okuması bir çe­şit kunut ve duadır. Çünkü o dönemde, irtidad edenlerin sıkıntılı durumla­rı başgöstermişti. Kunut ise bir grup ilim adamına göre, müslümanların ken­dileri adına korkmalarına sebep teşkil edecek büyük bir durum ile karşı kar­şıya kalmalarında akşam namazında da bütün namazlarda da caizdir.

Tirraizî'nin rivayetine göre Şehr b. Havşeb şöyle demiş: Ben Umm Sele-me'ye şöyle sordum: Mü'minlerin annesi, senin yanında bulunduğu sıralar­da Rasûlullah (sav)'ın en çok yaptığı dua ne idi? Şu cevabı verdi: En çok yap-tığı dua şuydu: " Ey kalpleri evirip çeviren, kalbime dinin üzere sebat ver." Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. "Ey kalple­ri evirip çeviren, dinin üzere kalbime sebat ver!" duasını ne kadar da çok ya­pıyorsun? Şöyle buyurdu: "Ey Umm Seleme, kalbi Allah'ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir Âdemoğlu yoktur. O dilediğini doğ­ru bırakır, dilediğini de çevirir (hidâyetten uzaklaştırır)." Bunun üzerine Muâz (hadisin senedinde yer alan ravilerden birisi) yüce Allah'ın: "Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi çevirme" âyetini okudu. (Tir-mizi) dedi ki: Bu hasen bir hadistir.[48]

Bu âyet-i kerime Mu'tezile'nin: Allah kulları saptırmaz, yani "kendi fiille­rini yaratanlar kullardır" şeklindeki sözlerine karşı bir delildir. Şayet mey­lettirme, saptırma Allah tarafından olmasaydı yapılması caiz olmayan bir işin önlenmesi hususunda Allah'a dua etmek uygun düşmezdi.

Ebû Vâkid el-Cerrâh ise, "Rabbimiz!... kalplerimizi saptırma!" anla­mındaki buyruğunu (ûîjli fjî "İ) şeklinde fiili kalplere isnad etmek suretiy­le okumuştur. Bu ise yüce Allah'a yöneltilen bir dilektir. Her iki okuyuş şek­line göre âyet-i kerimenin anlamı şudur: Artık Sen, kalplerimizde hidâyetten sapıklığa doğru bir meyil yaratarak, kalplerimiz haktan çevrilmesin. [49]

2- "Bize Katından Bir Rahmet Ver"

Yüce Allah'ın: "Katından bize bir rahmet ver" yani nezdinden, Senin ta­rafından lütfederek bize rahmet bağışla, bizden herhangi bir sebep veya her-ha/ıgi bir amelin dolayısıyla değil. Bu ifade Allah'a bir teslimiyet ve O'na kar­şı bir acizliğin ifadesidir.

"Ledün" kelimesinin dört türlü söylenişi vardır. Birisi "lâm" harfi üstün, "dal" harfi ötreli, "nün" harfi sakin "ledun" şeklinde. En fasih söyleyiş budur. Diğeri ise "lam" harfi üstün, "dal" ötreli ve "nun" harfi de hazf edilmiş şek­linde (ledu diye); üçüncüsü ise "lâm" harfi ötreli, "dal" harfi sakin, "nûn" har­fi de üstün olmak üzere "lüdne" şeklinde; dördüncüsü ise "lâm" harfi üstün, "dal" sakin, "nûn" harfi de üstün "ledne" şeklinde.

Muhtemeldir ki mutasavvıfların cahilleri ile batınîlerin zındıkları bu ve ben­zeri âyet-i kerimelere yapışarak şöyle derler: İlim denilen şey, Allah'ın baş­tan beri herhangi bir kesb (ilim tahsili) sözkonusu olmaksızın kendiliğinden bağışladığı birşeydir. Kitapları ve yaprakları tetkik etmek ise bir perdedir. Ancak ileride bu konuya dair gelecek açıklamalarda belirtileceği üzere böyle bir iddia red olunur.

Âyetin anlamı da şudur: Bize rahmetinden sadır olan bir nimet bağışla. Çünkü rahmet, zati sıfata racidir. Rahmetin kendisinin hibe edilmesi düşü­nülemez.[50]

9. "Rabbimiz, muhakkak ki geleceğinde şüphe olmayan bir gün­de insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez."

Darmadağın olmalarından sonra onları öldükten sonra diriltecek olan Sen­sin.

Bu buyrukla Kıyamet günü için diriliş ikrar edilmektedir. ez-Zeccâc der ki: İşte ilimde derinleşmiş olanların bildikleri ve ikrar ettikleri; buna karşı­lık öldükten sonra dirilişe dair kendileri için müteşâbih (tereddüdü gerekti­ren) hale düşüp sonunda inkâra kadar giderek; muhalefet ettikleri şeyin ma­nası budur.

Rayb, şüphe demektir. Bunun ne anlama geldiğine dair açıklamalar Ba­kara Sûresi'nde (2/2. âyet) geçmiş bulumaktadır. Mîâd, kelimesi va'dden "miPâl" veznindedir. (Va'dolunan zaman, demektir).[51]

10. Kâfir olanların malları ve çocuklarının Allah'a karşı kendileri­ne hiçbir faydası olmaz ve onlar ateşin yakıtıdırlar.

Bu buyruğun anlamı açıktır. Yani onların malları da çocukları da onlara gelecek Allah'ın azabından hiçbir şeyi önleyemezler. es-Sülemî: "Hiçbir faydası olmaz" buyruğunu diye okumuştur. Buna sebep ise fiilin önceden geçmesi ve isim ile fiil arasına başka bir kelimenin girmesidir. el-Hasen de şeklinde ve ikinci ya'yi tahfif olsun diye sakin olarak oku­muştur. Şairin "şu sözlerinde olduğu gibi:

"Esma dolayısıyla bu ye's(im) yeter artık, yeter

Onun hastalığına -uzayıp gittiği için- şifa verecek de yoktur."

Şairin burada yerine demesi gerekirken, "ya" harfini (elif-siz olarak) serbest bırakmıştır. Buna benzer bir söyleyişin yer aldığı bir beyiti de el-Ferrâ nakletmektedir:

"Onların elleri sanki tertemiz çakılı bulunmayan hoş kokuda Birbirlerine gümüş para alıp veren kızların elleri gibidir."

Yüce Allah'ın: buyruğunda yer alan: edatı "yanında, nez-dinde" demektir. (Yani Allah'ın nezdinde faydası olmaz). Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.

"Ve onlar ateşin yakıtıdırlar." Yakıt (el-vekûd); odunun adıdır. Buna da­ir açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/124. âyette) geçmiş bulunmaktadır. el-Ha-san, Mücahid ve Talha b. Mûsârrif, "vav" harfini ötreli olarak “” şeklin­de ve "ateşin yakıtı olan bir odun" şeklinde muzaf takdir ederek (muzafın hazfedildiğini kabul ederek) okumuşlardır. Arapçada "vav" harfi ötreli oldu­ğu takdirde; demek gibi, demekde mümkündür. Bu kelime­nin "vav" harfi ötreli olarak okunması halinde, kelime masdar olur. Ateş alev­li bir şekilde yandığı vakit, bu tabir kullanılır. İbnu'l-Mübarek, el-Abbas b. Abdulmuttalib'den şöyle dediğini rivayet etmektedir. Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Bu din öyle bir yayılacaktır ki denizleri aşacak, denizler Allah tebâ-reke ve teâlâ yolunda atlarla aşılacak, daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan top­luluklar gelecek. Bunlar Kur'ân'ı okuduklarında bizden daha güzel okuyan (bilen) kim vardır, bizden daha bilgili kim vardır? diyecekler." Sonra ashabı­na yönelerek şöyle buyurdu: "Siz böylelerinin bir hayra sahip olacağını zan­neder misiniz?" Ashab: Hayır deyince şöyle buyurdu: "İşte bunlar sizdendir­ler; bunlar bu ümmettendirler ve bunlar ateşin yakıtıdırlar. "[52]

11. Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar âyetlerimizi yalanladılar da, Allah da günahlarından do­layı onları yakalayıverdi. Allah'ın azabı çok çetindir.

"De'b (mealde: gidiş)": Âdet ve durum demektir. Kişi çalışıp çabaladığı tak­dirde onun bu durumunu ifade etmek üzere bu kökten gelen kelimeler kul­lanılır. Deve binicisi tarafından yorulacak olursa yine bu kelime kullanılır. Ge­ce ve gündüze de "ed-dâibân" adı verilir. (Çünkü adetleri üzere sürekli ola­rak devam eder, giderler). Ebu Hatim der ki: Ben Yakub'un " Gidi­şi gibi" kelimesini hemzeyi üstün olarak okuduğunu ve ben küçük bir ço­cukken bana şöyle söylediğini hatırlıyorum: diye okumak, neye gö­re doğru olur? Ben ona: Sanırım: kökünden gelirse böyle söy­lemek doğru olur dedim. Benim bu açıklamamı kabul etti ve küçüklüğüme rağmen çok iyi bir değerlendirmede bulunduğumdan dolayı hayret etti. Bense böyle söylenip söylenemeyeceğini bilmiyordum.

en-Nehhâs der ki: "Böyle bir söz yanlıştır. Hiçbir zaman: denilmez.

Aksine denilebilir. Nahivciler böyle nakletmektedir ki,

bunlardan birisi de el-Ferrâ'dır. Bu söyleyişi "el-Mesâdir" adlı kitabında nakletmektedir. Nitekim İmruu'1-Kays şöyle demektedir:

"Ondan önce Umm el-Hureyris'ten de gördüğün gibi

Ve Me'sel'de komşusu olan Umm er-Rebab'dan gördüğün gibi."

"Deeb" söyleyişi de caizdir. Nitekim da söylenebilir. Çünkü bun­da boğaz harflerinden bir harf vardır."

Âyet-i kerimenin başındaki "kâf" harfi hakkında (dilciler) farklı görüşle­re sahiptir. Bunun şu takdirde ref mahallinde olduğu söylenmiştir: Onların gidişi Firavun hanedanının gidişi gibidir. Yani kâfirlerin sana karşı yaptıkla­rı, Firavun hanedanının Musa'ya yaptıklarına benzer.

el-Ferrâ ise şu anlama geldiğini iddia etmiştir: Firavun hanedanının kâfir oluşu gibi, Araplar da kâfir oldular. en-Nehhas ise der ki: Burada "kef" har­finin "kâfir oldular"a taalluk etmesi caiz değildir. Çünkü "kâfir oldular" ke­limesin cümlenin sılasına dahildir. Bir diğer görüşe göre buradaki "kef" harfi "Allah.... onları yakalayıverdi" buyruğuna taalluk etmektedir. Yani Al­lah onları Firavun hanedanım azapla yakaladığı gibi yakaladı.

Yine bir diğer görüşe göre bu buyruk: "Mallarının ve çocuklarının Al­lah'a karşı kendilerine hiçbir faydası olmaz" buyruğu ile alakalıdır. Yani mallarının ve çocuklannfh Firavun hanedanına fayda vermediği gibi, kendi­lerine de mal ve çocuklarının faydası olmayacaktır. Bu buyruk ise, "cihad-dan geri kalıp bizi mallarımız ve çoluk çocuğumuz oyaladı" diyenlere bir ce­vaptır.

Bunda "vekûd (yakıt)" dan türeyen mukadder bir fiilin amel etmesi, bu durumda benzetmenin yanmanın kendisi hakkında olması da mümkündür. [53]

Bu anlamı yüce Allah'ın şu buyrukları da desteklemektedir: "Firavun ha­nedanının ise kötü azap......ateştir. Onlar sabah akşam ona arzolunurlar.

Kıyametin kopacağı günde: Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine so­kun (diyecekler)". (el-Mu'min, 40/45-46) Bununla birlikte birinci görüş da­ha tercihe değerdir. İlim adamlarından birden çok kişi de o görüşü tercih et­mişlerdir.

İbn Arefe der ki: "Tıpkı Firavun hanedanı... gidişi gibi" buyruğu Firavun hanedanının adeti gibi; anlamındadır. Şöyle demek istiyor: Firavun haneda­nı peygamberlere zorluk çıkarmayı adet haline getirdikleri gibi; bunlar da in­kârı ve Peygamber (sav)'a zorluk çıkarmayı adet haline getirmişlerdir. el-Ez-herî de bu anlamda açıklamalarda bulunmuştur. el-Enfal Sûresi'nde yer alan "Firavun hanedanının gidişi gibi" (el-Enfal, 8/52) buyruğuna gelince; bu­nun da anlamı şudur: İşte Firavun hanedanı suda boğulmak ve helak edil­mekle cezalandırıldığı gibi, bunlar da öldürülmekle ve esir edilmekle ceza­landırıldı.

Yüce Allah'ın: "Onlar âyetlerimizi yalanladılar" buyruğunda "okunan âyetler"i kastetmesi muhtemel olduğu gibi, Allah'ın vahdaniyetine delalet et­mek üzere dikilmiş bulunan âyetleri de kastetmiş olması muhtemeldir. "... Al­lah da günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah'ın azabı çok çe­tindir."[54]

12. Kâfirlere de ki: "Siz mutlaka yenileceksiniz ve toplanıp cehen­neme sürüleceksiniz. Orast ne kötü döşektir!"

Burada kasıt yahudilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (sav) Be-dir'de Kureyş'i mağlub edip Medine'ye döndükten sonra yahudileri toplayıp onlara şunu dedi: Ey Yahudiler topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına ge­lenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakınınız. Sizler de bi­liyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda Allah'ın size ahdinde (buyruğunda) görmektesiniz. Yahudiler ona: Ey Muhammed de­diler. Savaşın ne olduğunu bilmeyen gafil bir topluluğu yenik düşürüp de on­lara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bi­zimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olÖuğumuzu göreceksin. Bunun üzerine yüce Allah: "Kâfirlere de ki: Siz mutlaka yenileceksiniz..." buyru­ğunu inzal buyurdu.

Buradaki Yenileceksiniz" kelimesinin "te" okunuşu yahudi-lere hitap olup bozguna uğratılacaksınız ve âhirette: "Toplanıp cehenneme sürüleceksiniz" demektedir. İkrime ve Said b. Cübeyr'in, İbn Abbas'tan ri­vayeti budur.

Ebû Salih'in İbn Abbas'tan rivayetine göre ise; yahudilerin, Uhud günü müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Buna göre bu kelime Yenileceklerdir" anlamında olur.

Yani Kureyşliler yenilecekler ve: toplanıp sürüleceksiniz" ke­limesi de: şeklinde ve "toplanıp sürülecekler" anlamında oku­nur ki bu da Nâfi'in kıraatidir.

Yüce Allah'ın: "Orası ne kötü döşektir!" buyruğunda kastedilen yer, ce­hennemdir. Âyetin zahirinden anlaşılan budur. Mücahid der ki: Anlamı ise, onların kendileri için hazırladıkları şey ne kötüdür! Bunun manası şöyle gi­bidir: Kendilerini cehenneme götüren o fiilleri ne kötüdür! [55]

13. Karşılaşan iki topluluğun durumunda sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kâfirdi. Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Al­lah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sa­hipleri için ibretler vardır.

Yüce Allah'ın: "Karşılaşan iki topluluğun... bir ibret (yani alâmet) var­dır." Burada (jt£) denilerek (cJl£) denilmeyişinin sebebi "âyet: ibret, alâ­met" kelimesinin müennesliğinin hakiki olmayışındandır. Bunun beyan an­lamına geldiği de söylenmiştir. Yani bu, sizin için bir beyan bir açıklama idi. Bu görüşte otanlar manayı göz önünde bulundurup lafza riâyet etmemişler­dir. İmruu'l-Kays^n şu beyitinde olduğu gibi:

"Dümdüz, yumuşak tenli, genç ve güzel, yumuşak huylu Taptaze yaprakları tomurcuklanmak üzere dalları kabarmış sorgun

ağacının çubuğu gibi..."

Burada şairin demeyişinin sebebi, sıfatın (lafzen müzekker olan -önceden geçmiş- asa anlamındaki kelimeye) ait olmasıdır.

el-Ferrâ der ki: Âyet-i kerimede fiilin müzekker gelmesi, fiil ile isim ara­sında sıfatın girmesinden dolayıdır. Sıfat, fiil ile isim arasına girdiğinden fi­il müzekker gelmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar, Bakara Sûresi'nde yüce Al­lah'ın: "Üzerinize yazıldı ki: Sizden birine Ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa... vasiyette bulunsun" (el-Bakara, 2/180. âyet 2. baş­lıkta) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

"Karşılaşan iki topluluğun" Bedir günü karşı karşıya gelen müslüman-larla müşriklerin "durumunda sizin için bir ibret vardır." Cumhur: ( üi» ): Biri" kelimesini onlardan birisi, anlamında olmak üzere ötreli okumuştur, el-Hasen ve Mücahid ise bunu esreli olarak («s») şeklinde, daha sonra da: "Diğeri ise kâfirdi" diye bedel olmak üzere okumuştur. İbn Ebi Able ise bu her iki kelimeyi de nasb ile okumuştur. Ahmed b. Yahya der ki: Hal olmak üzere nasb ile okumak caizdir. Yani her iki fırka, birbirinden ayrı ve birileri. Mü'min diğerleri kâfir olmak üzere iki fırka idiler.

ez-Zeccâc der ki: Nasb ile okunması; yani ben şu iki topluluğu kastedi­yorum, anlamına gelir.

Bir insan topluluğuna "fie" denilmesinin sebebi, ona fey' edilmesi yanı sı­kıntılı zamanlarda ona dönülmesi dolayısıyladır.

ez-Zeccâc der ki "fie" fırka, topluluk demektir. Başı gövdeden ayrıldığı­nı ifade etmek üzere "kılıçla başını fe'vetti" tabirinden alınmıştır.

Bu "iki topluluk" ile Bedir günü karşılaşan topluluklara işaret edildiğin­de görüş ayrılığı yoktur. Ancak bunun muhatabının kim olduğu hususunda farklı kanaatler vardır. Bir görüşe göre bununla mü'minlere hitap edilmiş ol­ması muhtemel olduğu gibi, bütün kâfirlere olması da muhtemeldir. Medi­ne yahudilerinin muhatab alınmış olması da muhtemeldir. Her bir ihtimali bir grup ileri sürmüştür. Mü'minlere hitabın faydası, ruhlarına sebat vermek, onlarda kahramanlık duygularını uyandırarak; -fiilen gerçekleştiği gibi- kendilerinin iki misli hat­ta birçok kat fazlası olan düşmanları üzerine atılacak hale gelmeleridir.

Yüce Allah'ın: "Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriy­le görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda ba­siret sahipleri için ibretler vardır." Ebû Ali der ki: Bu âyet-i kerimedeki "gör­mek" göz ile görmektir. Bundan dolayı tek bir mef ûle geçiş yapmıştır. Mek-kî ve el-Mehdevî der ki: Buna "gözleriyle" buyruğu da delâlet etmektedir. Nafi' burada "görüyorlardı" anlamına gelen kelimeyi diye (yâ ile) okumayıp "te" ile: onları görüyordu" şeklinde okumuştur. Diğer­leri ise bunu "yâ" ile okumuşlardır.

"Kendilerinin iki katı" buyruğu ise "onları görüyordunuz" buyruğun­da bulunan "siz görüyordunuz"dan hal olmak üzere nasb mahallindedir. Cum­hura göre ise burada "görüyordunuz" buyruğunun faili mü'minlerin kendi­leridir. (Yani: Ey mü'minler! Siz kendiniz görüyordunuz). "Onları görüyor­dunuz" buyruğundaki "hum: onları" zamiri ise kâfirlere aittir. Ancak Ebu Amr, bu kelimenin "te" harfi ile şeklinde okunmasını kabul etmeyip şöy­le der: Eğer durum böyle olsaydı bunun yerine: "Onları kendinizin iki katı görüyordunuz" denmesi gerekirdi.

en-Nehhâs der ki: Bu gerekmeyebilir. Fakat; arkadaşlarınızın iki katı, anlamında olması mümkündür.

Mekkî der ki: "Onları görüyordunuz" şeklinde "te" ile okunuş "sizin için" buyruğundaki hitaba uygundur. O bakımdan burada hitabın müslümanlara "onları" zamirinin de müşriklere ait olması güzeldir. "Te" ile bu kelimeyi oku­yanların "sizin iki katınız" anlamında şeklinde okumaları gerekir­di. Böyle bir okuyuş ise hatta muhalefet dolayısıyla caiz değildir. Fakat hi­taptan gaibe yönelmek şeklindeki konuşma ve söz söyleyişleri görülegelmiş bir üsluptur. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Hatta siz gemiler­de bulunduğunuz zaman onlar da güzel bir rüzgarla gemileri götürdükle­rinde"(Yunus, 10/22); "Verdiğiniz her bir zekât" (er-Rum, 30/39) buyruğun­da (mü'minlere) hitap ettikten sonra gaib zamir kullanılarak: "İşte onlar kat kat mükâfat alanlardır" (er-Rum, 30/39) diye buyurmaktadır.

Buna göre "kendilerinin iki katı" anlamındaki kelimesindeki "hâ" ve "mîm" harflerinden oluşan zamirin müşriklere ait olması muhtemel­dir. Yani ey müslümanlar, siz müşrikleri gerçek sayılarının iki katı kadar gö­rüyordunuz. Bu ise mana itibariyle uzak bir ihtimaldir. Çünkü yüce Allah, müs-lümanların gözlerinde müşriklerin sayısını çoğaltmaz. Aksine O, bizlere müşriklerin sayısını mü'minlerin gözünde az gösterdiğini haber vermektedir. Buna göre mana şöyle olur: Ey mü'minler, sizler müşrikleri sayıca kendini­zin iki katı görüyordunuz. Gerçekte ise onlar mü'minlerin üç katı idiler. Yüce Allah böylelikle müşriklerin sayısını mü'minlerin gözünde azaltarak müş­rikleri kendilerine, kendilerinin iki katı gösterdi ki, manen güçlensinler ve cesaretleri artsın. Zaten onlara mü'minlerden yüz kişinin ikiyüz kâfiri yene­ceği bildirilmişti. Diğer taraftan müslümanların sayısını müşriklerin gözün­de azaltarak gösterdi ki, müşrikler müslümanlara karşı cesaretlensinler ve böy­lelikle Allah'ın onlar hakkındaki hükmü yerini bulsun diye.

Buradaki "kendilerinin iki katı" buyruğundaki zamirin müslümanlara ait olması da muhtemeldir. Yani siz ey müslümanlar, müslümanlan sahip oldu­ğunuz gerçek sayının iki katı gibi görüyordunuz. Yani siz bizzat kendinizi gerçektekinin iki katı gibi görüyordunuz.

Allah'ın bunu bu şekilde onlara göstermesinin sebebi, müşriklerle karşı­laşmaya karşı maneviyatlarını güçlendirmekti.

Fakat birinci te'vil daha uygundur. Buna yüce Allah'ın şu buyrukları da de­lâlet etmektedir: "Hani Allah onları rüyanda sana az göstermişti..." (el-En-fal, 8/43); "Hani siz karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor­du.." (el-Enf'âl, 8/44)

İbn Mes'ud'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Yanımda bulunan bir adama: Onları yetmiş kişi kadar görebiliyor musun? O: Zannederim onlar yüz kişidirler, demişti. Fakat esirleri aldıktan sonra bizlere bin kişi olduklarını ha­ber verdiler.

Taberî'nin bazılarından naklettiğine göre şöyle demişler: Allah, kâfirlerin gözlerinde mü'minlerin sayısını çok gösterdi. Öyle ki kâfirler mü'minleri ken­dilerinin iki katı zannettiler. Ancak Taberî bu görüşün zayıf olduğunu belirt­mektedir. İbn Atiyye ise der ki: Evet, bu görüş çeşitli açılardan reddedilir. Ak­sine Allah, müşriklerin sayısını (az önce de geçtiği üzere) mü'minlerin gö­zünde az göstermiştir. Bu te'vile göre "görüyordunuz" şeklindeki okuyuşta görenler, kâfirler olur. Yani siz ey kâfirler, mü'minleri kendilerinin iki katı ola­rak görüyordunuz. Önceden de geçtiği üzere kendinizin iki katı olarak gö­rüyordunuz anlamına gelme ihtimali de vardır.

el-Ferrâ ise bunun anlamının, kendilerini kendilerinin iki katı yani üç mis­li olarak görüyordunuz. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Dilde böyle bir anla­tım şekli bilinmemektedir. ez-Zeccâc der ki: Bu bir yanlışlıktır. Bütün ölçü­lere göre burada yanlışlık vardır. Çünkü bizler birşeyin mislini aklen ona eşit olarak biliyoruz. Onun iki mislini de onun iki katına eşit olarak aklımızla kav­rıyoruz.

İbn Keysan der ki: el-Ferrâ, görüşünü şu sözleriyle açıklar: Sen yanında bir köle varken: Bunun gibi bir köleye ihtiyacım vardır, dediğin takdirde se­nin hem o köleye, hem onun gibi başka bir köleye ihtiyacın olduğunu ifa­de ediyorsun. Aynı şekilde, ben bunun gibi iki kişiye muhtacım, dediğin va­kit senin üç köleye ihtiyacın var, demektir. Ancak kelimenin anlamı onun söylediği gibi değildir, dildeki kullanış da öyle değildir. el-Ferrâ'yı böyle bir yan­lışlığa düşüren ise müşriklerin Bedir gününde mü'minlerin üç misli olmala­rıdır. Böylelikle o, müşrikleri ancak bu şekilde gerçek sayılan kadar görme­lerinin mümkün olacağı vehmine kapılmıştır. Böyle bir ihtimal ise uzaktır, ma­na da bu şekilde değildir. Aksine şu iki sebepten dolayı Allah müşrikleri mü'minlere gerçek sayılarından başka şekilde göstermiştir. Bu sebeplerden birisi şudur: Yüce Allah, bunun daha uygun olduğunu görmüştür. Çünkü bu şekilde mü'minlerin kalpleri güç kazanmıştır. Diğer sebep ise bu, Peygam­ber (sav)'a bir âyet (mucize ve alâmetHir. İleride -yüce Allah'ın izniyle- Be­dir vak'asına dair açıklamalar (Âl-i İmrân, 3/123-125. âyetlerin tefsirinde) ge­lecektir.

Bu kelimenin "ye" ile okunuşuna gelince İbn Keysân der ki: Onları görüyorlardı" kelimesindeki "he" ve "mîm" (onlar) zamiri "diğeri ise kâfirdi" buyruğuna aittir. "Kendilerinin iki katı" buyruğundaki zamir ise "bi­ri Allah yolunda çarpışıyordu" buyruğuna aittir. Bu ise ifadelerin akışının delalet ettiğine uygun olarak zamir kullanmak kabilindendir. Bu da yüce Al­lah'ın: "Allah dilediğini yardımıyla destekler" buyruğudur. İşte bu da kâ­firlerin gözle görme itibariyle müslümanların iki katı olduklarını, fakat sayı­ca onların üç misli olduklarını göstermektedir. (İbn Keysân devamla) der ki: Burada görme, yahudilere aittir.

Mekkî ise der ki: Görmek Allah yolunda çarpışan kesim hakkındadır. Gö­rünen ise kâfir topluluktur. Yani Allah yolunda çarpışan topluluk, kâfirler top­luluğunu mü'min topluluğunun iki katı olarak görüyorlardı. Halbuki kâfir­ler topluluğu mü'min topluluğunun üç katı idi. Önceden de geçtiği üzere Al­lah kâfirlerim sayısını mü'minlerin gözünde azaltmıştır. Burada "sizin için bir ibret vardır" buyruğundaki hitap yahudileredir.

İbn Abbas ve Talha ise " Onları görüyorlardı" buyruğunu "te" harfini ötreli olarak Size iki katı oldukları gösteriliyordu" okumuş­lardır. es-Sülemî de meçhul fiil olarak "te" harfi ötreli okumuştur.

"Allah dilediğini yardımıyla destekler, şüphesiz bunda basiret sahip­leri için ibretler vardır." Bu buyruğun anlamı önceden geçmiş bulunmak­tadır. Allah'a hamdolsun. [56]

14. Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salma atla­ra, develere ve ekinlere aşırı düşkünlük insanlara süslenip hoş gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:

1- İnsanlara Güzel Gösterilen Şeyler:

Yüce Allah'ın: "... süslenip hoş gösterildi" buyruğu ile ilgili olarak ilim adamları süsleyip hoş gösterenin kim olduğu hususunda farklı görüşlere sa­hiptir. Bir kesim der ki: Bunu süsleyip hoş gösteren Allah'tır. Ömer b. el-Hat-tab (ra)'ın sözünün zahiri de budur. Bu sözü Buhârî nakletmektedir. [57]

Kur'ân-ı Kerîm'de de yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz yeryüzünde ne varsa ona bir zinet kıldık." (el-Kehf, 18/7) Hz. Ömer: Şimdi ey Rabb, onu bi­ze süslü gösterdiğin zaman (biz ne yapabiliriz)? deyince yüce Allah'ın: "De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?" (bir sonraki âyet) buyruğu nazil oldu.

Bir diğer kesim ise; burada süslü gösteren şeytandır, demektedir. el-Ha-sen'in sözünün zahirinden anlaşılan budur. O: Bunu kim süslü gösterdi? Dün­yayı onu yaratandan daha çok zemmeden kimse yoktur, demiştir.

Yüce Allah'ın süslü göstermesi, ancak faydalanmak için varetmek, gerçek şekilde hazırlamak ve insanın mayasında bu gibi şeylere eğilimi yaratmak şek­linde olur. Şeytanın süslü göstermesi ise vesvese, aldatma, uygun olmayan yollardan dünyalık elde etmeyi güzel gösterme şeklindedir.

Âyet-i kerime her iki halde de bütün insanlara yeni bir öğüdün ifadesi­dir, demektir. Bunun muhtevasında da Muhammed (sav)'ın çağdaşı olan ya-hudilere ve diğerlerine bir azar vardır.

Cumhur, meçhul fiil olarak: " Süslü gösterildi" şeklinde ve Aşırı düşkünlük" kelimesini merfu olarak okumuşlardır. ed-Dahhâk ve Mü-cahid ise malum fiil şeklinde: " Süsledi" ve: Sevgisini" şeklin­de rnansub olarak okumuştur. kelimesindeki "he" harfinin fetha ile harekelenmesi, isim ve sıfattan ayırdetmek içindir.

Şehevât; "şehvet" kelimesinin çoğuludur. Anlamı bilinen bir kelimedir. Ar­zulara uyup gitmek, insanı aşağılatır. Onlara itaat, bir helak demektir. Müs­lim'in Sahih'inde: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır, ateş de ar­zu ve şehvetlerle kuşatılmıştır" denilmektedir. [58] Bunu Enes, Peygamber (sav)'dan rivayet etmiştir.

Hadis-i şerifteki bu temsilin faydası şudur: Cennet ancak hoşa gitmeyen yollan aşmak ve bunlara katlanıp sabretmekle elde edilir. Cehenemden kurtulmak ise ancak arzu ve şehvetleri terkedip insanın bunlara karşı ken­disini dizginlemesi ile mümkün olur.

Yine Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Cenne­tin yolu oldukça zordur ve yüksektir. Cehenneme giden yol ise son derece kolaydır ve toprağı yumuşaktır. " [59] İşte Hz. Peygamber'in: "Cennet hoşa git­meyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem de arzularla kuşatılmıştır" hadisinin manası da budur. Yani cennetin yolu zordur ve tepelerden daha yüksek olan zorlu yerleri vardır. Cehenneme giden yol ise kolaydır. Zorluğu yoktur. Bunda herhangi bir tehlike ve sıkıntıya sebep olacak birşey yoktur. Hz. Pey­gamber'in: "Toprağı yumuşaktır" buyruğunun anlamı da budur: [60]

2- Kadınlar:

Yüce Allah: "Kadınlara" buyruğunda, insanların nefisleri onlara çokça ar­zu duyduğundan önce kadınları sözkonusu ederek başladı. Çünkü kadınlar, şeytanın attığı kementler ve erkeklerin fitneye düşmelerine sebeptir. Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: "Benden sonra erkekler için kadınlardan daha çe­tin bir fitne terketmiş değilim." Hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.[61]

Kadın fitnesi herşeyden daha çetin ve zorlu bir fitnedir. Denilir ki: Kadın­larda iki fitne vardır. Çocuklarda ise tek bir fitne vardır. Kadınlardaki fitne­nin birisi, akrabalık bağlarını kesmeye götürür. Çünkü kadın kocasına anne­lerle, kızkardeşlerle bağı kesmeyi emreder. İkinci fitne ise helâl, harama bak­maksızın mal toplama fitnesidir. Oğullara gelince onlardaki fitne bir tanedir. O da onlar için mal toplama tutkusudur.

Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur: "Kadınlarınızı yüksek odalarda iskân etmeyiniz ve onlara yazı yazmayı öğretmeyiniz." [62] Bu şekilde Rasûlullah (sav) erkekleri bundan sakındırmış olmaktadır. Çünkü onların yüksek yerlerde iskân ettirilmeleri dolayısıyla er­kekleri görmeleri sözkonusudur. Bu ise onları himaye etmek ve onları set-retmek değildir. Çünkü kimi zaman erkekleri görüp de bundan dolayı fitne ve bela sözkonusu olabilir. Diğer taraftan kadınlar erkekten yaratılmışlardır. O bakımdan kadının bütün derdi, erkektir. Erkek ise şehvet ile birlikte ya­ratılmıştır. Kadın da erkeğin sükûn bulduğu bir varlık kılınmıştır. Bu sebeble onlardan birine öteki hakkında güven duyulamaz.

Onlara yazı yazmayı öğretmekte de böyle bir fitne, daha da ileri derece­de sözkonusudur. eş-Şihâb'ın Kitabında Peygamber (sav)'ın: "Kadınlara (ge­reğinden çok) elbise almayınız ki, evlerinden dışanya çıkmasınlar." [63] diye bu­yurmaktadır.

İşte bundan dolayı insan bu dönemlerde eğer (evlenmeden) duramıyor ise dininin zarar görmemesi için dindar kadını araştırmalıdır. Nitekim Hz. Pey­gamber de: "Elleri toprakla dolasıca, sen dindar olan kadını seç" diye buyur­maktadır. Bu hadisi Müslim Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.[64]

İbn Mâce'nin Sünne'inde de Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet edil­mektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Güzellikleri dolayısıyla kadınlarla ev­lenmeyiniz. Çünkü onların güzellikleri onları aşağılatabilir. Mallan dolayısıy­la da kadınlarla evlenmeyiniz. Çünkü mallan onları azdırabilir. Fakat dinle­ri dolayısıyla onlarla evleniniz. Şüphesiz burnu delik, siyah fakat dindar bir cariye daha faziletlidir. " [65]

3- Oğullar:

Yüce Allah'ın: "Oğullara" buyruğu önceki buyruğa atfedilmiştir. Oğullar (anlamına gelen: el-benin) kelimesinin tekili: "ibn"dir. Yüce Allah, Hz. Nuh'tan haber vererek: "Şüphesiz benim oğlum benim aile halkımdandır" (Hud, 11/45) diye niyaz ettiğini bildirmektedir. Küçültme ismi de -Hz. Luk-man'ın söylediği gibi- "büney" şeklindedir.

Peygamber (sav)'ın Eş'as b. Kays'a şöyle dediği nakledilmektedir: "Ham-za'nın kızından bir oğlun var mı?" O: Evet ondan bir oğlum var; fakat onun yerine Cebeleoğullarından geri kalanlara yedirebileceğim bir tencere yeme­ğim olmasını tercih ederdim. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sen böyle de­sen dahi şüphesiz ki onlar, kalbin meyvesidir. Gözün aydınlığıdır. Bununla birlikte onlar (ölüm tehlikesine atılmaya karşı) insanı korkutur, cimriliğe iter, üzüntü ve kedere sebep olurlar. " [66]

4- "Kantar Kantar":

el-Kenâtîr kelimesi "kıntâr" [67] kelimesinin çoğuludur. Nitekim yüce Allah: "Ve öbürüne kıntârla (mehir) vermiş olsanız..." (en-Nisâ, 4/20) diye buyurmaktadır. Kıntar ise oldukça büyük ölçüde bağlanıp düğümlenmiş mal de­mektir. Rıtıl ve rubu' gibi ağırlık ölçüsü olarak kullanılan şeyin adı olduğu da söylenmiştir. Bu kadar ağırlığa ulaşan şeye de bu bir kıntardır, yani bir kın-tara denk ağırlıktadır, denilir. Araplar bir kişinin malı kıntar ağırlığını buldu­ğu takdirde: derler. ez-Zeccâc der ki: Kıntar kelimesi, birşeyin bağlanıp düğümlenmesinden ve sağlam hale getirilmesinden alınmıştır. Araplar birşeyi sağlam olarak yapan kimseye: O şeyi sağlam yaptın, derler. İşte köprüye "el-kantara" denilmesinin sebebi de bu şekilde sağlam yapılışından dolayıdır. Tarafe der ki:

(Devem) Rumlardan birinin muhkem yapmak ve her tarafını Tuğlalarla pekiştirmek üzere yemin ettiği bir köprü (kantara) gibidir."

Kantara üstüne düğüm atılmış demektir. Adeta kantar düğümlenmiş bir mal gibi kabul edilir. İlim adamları kıntâr'ın miktannı tesbit etmekte çok fark­lı görüşlere sahiptirler.

Ubey b. Ka'b, Peygamber (sav)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Bir kıntar binikiyüz ukıyyedir." [68]

Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve ilim adamlarından bir­çok grup da bu görüştedir. İbn Atiyye der ki: Bu konudaki görüşlerin en sa­hih olanı budur. Fakat Kıntar, buna göre ukıyye'nin miktarının bölgelerde­ki farklılığına göre farklılık gösterir.

Kıntâr'ın on iki bin ukıyye olduğu da söylenmiştir. Bunu senediyle el-Büs-tî, Sahih Müsned'inde Ebu Hureyre'den rivayetle kaydetmektedir. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kıntar onikibin ukiyyedir. Bir ukıy­ye ise sema ile arz arasındakilerden hayırlıdır."[69]

Ebu Hureyre bu görüşü de benimsemiştir. Ebu Muhammed ed-Darimî'nin Müsned'inde Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Her kim bir gecede on âyet okursa o zikredenlerden diye yazılır. Her kim yüz âyet okursa kânitlerden yazılır, her kim beşyüz ile bin âyet okursa bir kıntar ecir almış olarak sabahı eder." Kıntar nedir? diye sorulunca: "Bir öküzün derisi­ni dolduracak kadar altındır" diye cevap verdi. Bu hadis mevkuftur. [70]

Ebu'n-Nadra el-Abdi de bu görüştedir. İbn Sîde, Süryanicede de böyle söy­lendiğini zikretmektedir. en-Nekkaş, İbnu'l-Kelbî'den, bu kelimenin Rumca-da böyle söylendiğini nakletmekdedir. İbn Abbas, ed-Dahhak ve el-Hasen der ki: (Kıntar) bin ikiyüz miskal gümüştür. [71] el-Hasen bunu merfu' olarak zikreder. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre kıntar onikibin dirhem gümüştür.[72] Altın olarak ise bin dinardır. Yani müslüman bir erkeğin diyeti kadar­dır. el-Hasen ve ed-Dahhâk'tan da bu görüş rivayet edilmiştir.

Said b. el-Müseyyeb, bir kıntar seksenbin (dirhem)dir, derken; Katade kın­tar yüz rıtıl altın yahut seksenbin dirhem gümüştür. Ebu Hamza es-Sumâlî ise der ki: Kıntar, Afrika ve Endülüs'te altın veya gümüşten sekiz bin miskaldır. es-Süddî, dörtbin miskaldir, derken; Mücahid yetmişbin miskaldir, demekte­dir.[73] Bu görüş, İbn Ömer'den de rivayet edilmiştir.[74]

Mekkî'nin naklettiği bir görüşe göre kıntar, altın veya gümüş olsun kırk bin ukıyyedir. İbn Side, el-Muhkem adlı eserinde de bunu belirtmektedir. De­vamla der ki: Kıntar berberîcede bin miskal demektir.

er-Rabi' b. Enes ise der ki: Kıntar üstüste yığılmış pek çok mal demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur. Yüce Allah'ın: "Ve onlardan birisine bir kıntar vermiş olsanız dahi" (en-Nisâ, 4/20) buyruğu da böyledir. Yani ona pek çok mal verdiyseniz, demektir. Hadis-i şerifteki kıntar da bu anlamda­dır: "Şüphesiz Safvan b. Umeyye cahiliyye döneminde kantar kantar mal bi­riktirdi. Babası da öylece kantar kantar biriktirdi." [75] Yani onu kantar kadar malı oldu demektir.

el-Hakem'den nakledildiğine göre kıntar yer ile gök arasıdır.

"el-Mukantara" kelimesinin anlamı hakkında da ilim adamlarının farklı gö­rüşleri vardır Taberî ve başkaları der ki: Bu kat kat katlanmış demektir. Ade­ta kantarlar üç, mukantara da dokuz kantar ifade ediyor gibidir. el-Fer-râ'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: el-Kanâtîr kelimesi kıntar'ın çoğu­ludur. el-Mukantara ise çoğulun da çoğuludur. O takdirde el-Mukantara do­kuz kanâtîra eşit olur. es-Süddî der ki: el-Mukantara dinar yahut dirhem olun­caya kadar sikke haline getirilmiş olan maldır. Mekkî de el-Mukantara tamam­lanmış anlamındadır der. Bunu el-Herevî de nakletmiştir.

Nitekim: da denilmektedir.

Kimi (dilciler) der ki: İşte yapının üstüste gelmesi dolayısıyla binalara "el-kantara" denilmesi bundandır. İbn Keysan ve el-Ferra der ki: Mukantara, do­kuz kıntardan daha aşağı olamaz. Yine denildiğine göre; mukantara malın ha­zır olduğuna ve mevcud olduğuna bir işarettir.

el-Büstî'nin Sahih'inde Abdullah b. Ömer'den Rasûlullah (sav)'ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmektedir: "Her kim on âyet-i kerime okuyarak namaz kı­larsa gafillerden yazılmaz. Her kim yüz âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa kanitlerden yazılır. Her kim bin âyet-i kerime okuyarak namaz kılarsa mu-kantirlerden (yani kantar kantar sevaba nail olanlardan) diye yazılır. " [76]

5- Altın ve Gümüş:

Yüce Allah'ın: "Altın ve gümüşe" buyruğundaki "altın" kelimesi (ez-ze-heb) müennestir. O bakımdan: Güzel altın" denilir. Çoğulu ise; diye gelir. Bunun kelimesinin çoğulu olması da müm­kündür. O vakit bu diye çoğul yapılır. Fi­lan kişi güzel bir yolda gitti, demektir. Yine "zeheb" kelimesi Yemen halkı için bir ölçektir. Bir kişi altın madenini görüp dehşete kapıldığı vakit: denilir.

Gümüş (fıdda)ün ne demek olduğu da bilinen birşeydir. Çoğulu şeklinde gelir. Buna göre (altın anlamına gelen) zeheb kelimesi gitmek an­lamına gelen dan alınmadır. (Gümüş anlamına gelen); fıdda keli­mesi ise dağılan birşey hakkında kullanılan dan alınmadır.

Ben topluluğu dağıttım, onlar da dağıldılar, tabiri de buradan gelmektedir. İşte bu iki kelimenin türedikleri köklerin bunlar ol­ması, bunların geçici oldukları ve sabit olmadıkları hissini vermektedir. Ni­tekim görülen de budur. Bu anlamı ifade etmek üzere söylenen sözlerin en güzeli bir şairin şu beyitleridir:

"Son söylediğin dinar işte ateştir Şu geçip giden dirhemin sonu ise kederdir İkisi arasında kişi evet, takva sahibi olursa Keder ile ateş arasında kalbi muazzebdir. [77]

6- Atlar:

Yüce Allah'ın: "Atlara" buyruğu müennestir. İbn Keysân der ki: Bana Ebu Ubeyde'den şöyle dediği nakledildi: "el-Hayl: Atlar" kelimesinin tekili "hâ­il" şeklindedir. " (Kuş anlamına gelen) tâir ve tayr" ile "(koyun anlamına ge­len) dâin ve dayn" kelimeleri gibi.

Bir diğer adı "el-feres" olan "el-hayl"e bu adın veriliş sebebi, yürüyüşün­de böbürlenmesidir (böbürlenmek demek olan ihtiyâl ile aynı kökten). Baş­kaları ise şöyle demektedir: Bu aynı kökten tekili olmayan çoğul isimdir. Te­kili ise "feres"tir. Nitekim kavm, raht, nisa, ibil ve benzeri kelimeler de böy­ledir. Hz. Ali'den nakledilen haberde Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: "Şüphesiz Allah atı rüzgardan yarattı. Bundan dolayı onu ka­natsız olduğu halde uçucu kıldı."

Vehb b. Münebbih der ki: Allah, atı güney rüzgarından yarattı. Yine Ve-hb der ki: Sahibinin getirdiği ne kadar teşbih, tekbir ve tehlil varsa mutlaka o at onu işitir ve onun gibisini söyleyerek ona cevap verir. Atlara ve onla­rın nitelikleri el-Enfâl Sûresi'nde (8/60. âyette) gelecektir.

Haberde nakledildiğine göre Allah, Âdem'e bütün hayvanları arzetti. Ona bunlardan tek bir tanesini seç denildi, o da atı seçti. Ona; kendin için güç kaynağı olan bir şeyi seçtin, denildi.

Bu bakımdan ata "el-hayr: hayır" adı verilmiş oldu.

Diğer taraftan ata "hayl" adının veriliş sebebi ise, onda aziz olma alame­tinin bulunuşudur. Ata binen bir kimse, Allah Teala'nın bunu kendisine ba­ğışlaması sebebi ile azizlik duygusunu duyar, yüce Allah'ın düşmanlanna kar­şı da böbürlenir. Ata "feras" adının veriliş sebebi, aslanın avının üzerine atıl­ması gibi, ileri atılarak mesafeleri katetmesidir. O bu uzaklıkları adeta birşe-yi elleriyle yakalayıp tüketircesine katetmektedir. Ata "arabî" adının veriliş sebebi, Hz. Âdem'den sonra Hz. İsmail'e Beytullah'ın temellerini yükseltme­sine mükâfat olarak verilmiş olmasıdır. Hz. İsmail de araptır. Böylelikle bu Hz. İsmail'e yüce Allah tarafından verilmiş bir nimet ve bağış oldu. Ondan dolayı da ata "arabî" adı verildi.

Hadis-i şerifte de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İçinde atîk bir atın bulunduğu eve şeytan girmez." [78] Ona "atîk" deniliş se­bebi ise, dişi aygırdan ve arap attan doğmamış olması (yani erkeği de dişi­si de arap at olmasıdır).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Atların hayırlısı siyah, alnında be­yazlık, burnu ve üst dudağı beyaz olandır. Bundan sonra ise yine alnında be­yazlık olup da dört ayağı da bileklerine kadar beyaz olandır. Sonra üç aya­ğı beyaz olup ön sağ ayağı vücudunun renginden olandır. Şayet siyah olmaz­sa siyah ile kırmızı arası rengi olup da bu şekilde benekleri olan at gelir." Bu hadisi Tirmizî, Ebû Katâde'den rivayet etmiştir. [79] Dârimî'nin Müsned'inde yi­ne Ebu Katâde'den rivayete göre adamın birisi: Ey Allah'ın Rasûlü demiş, ben bir at almak istiyorum, hangisini alayım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Sen siyah renkli, alnında beyazlık bulunan, üç ayağı bileklerine kadar beyaz olup sağ (ön) ayağı beyaz olmayan veya bu şekilde rengi siyah ile kırmızı arası olan bir Nesâî de Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) ka­dınlardan sonra atlardan fazla birşeyi sevmezdi. [81]

Hadis imamları Ebu Hureyre'den Rasûlullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "At üç türlüdür. Bir adam için ecre sebeptir, bir adam için örtüdür, bir adam için de vebaldir." Hadis uzuncadır. Hadisin yaygınlığı onun tamamını zikretmeye ihtiyaç bırakmamaktadır.' [82]

İleride Enfâl Sûresi (8/60) ile Nahl Sûresi (16/8. âyet)de yüce Allah'ın iz­niyle atlara dair hükümlerden yeteri kadar söz edilecektir. [83]

7- Nişanlı Atlar:

Yüce Allah'ın: "Nişanlı atlar" buyruğundan kasıt, Said b. Cübeyr'e göre otlak ve meralarda yayılan atlar demektir. Çünkü bu şekilde yayılan hayvan ve koyunlara "sâime" denilir.

(Nişanlı atlar diye meali verilen: el-müsevveme ile aynı kökten).

Yine bu maksatla salınan hayvan hakkında denilir. sa­lıverilen hayvanı anlatmak için kullanılır.

İbn Mace'nin Sünen'inde Hz. Ali'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ra­sûlullah (sav) güneşin doğuşundan önce hayvanların (develerin) otlaklara sa­lınmasını (sevm) ve süt veren hayvanların kesilmesini yasaklamıştır. [84]

Burada "es-sevm" kelimesi otlamak üzere salmak anlamındadır. Yüce Allah da: "Ve içinde (hayvanlarınızı) yaymakta olduğunuz (ot ve) ağaç(lar) bundandır" (en-Nahl, 16/10) diye buyurmaktadır. el-Ahtal der ki:

"İbn Bez'a'nın (Husayn ez-Zühlî'nin kardeşi Şeddâd b. el-Münzir) yahut da onun gibi diğerinin (bununla da Havşeb b. Rüeym'i kastediyor) misali; Senin için daha uygundur! Ey develeri otlatan (deve çobanm)ın oğlu!"

Otlayan her bir davara da: "es-sevâm" denilir.

Bir görüşe göre burada "nişanlı atlar"dan kasıt, cihâd için hazırlanmış ola-n atlardır. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Mücahid der ki: Salma atlar de­mek, semiz ve güzel atlar demektir. İkrime der ki: Salma atlar'dan kasıt, gü­zelliğin gözkamaştırıcı hale getirdiği atlar demektir. en-Nehhâs da bu açık­lamayı tercih etmiştir ki; bu da Gözalıcı adam, ifadesinden alın­madır.

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir. el-Müsevveme, alamet de­mek olan sîmâ kelimesinden gelmekte olup atların yüzlerine alamet vurmak demektir. el-Kisâî ve Ebu Ubeyde'nin görüşü budur.

Derim ki: Lafzın bütün bu anlamlara gelmesi muhtemeldir. O halde "sal­ma atlar"dan kasıt otlaklarda yayılan, diğerlerinden ayırdedilmeleri için ni­şanlanmış, güzel ve (cihad için) hazırlanmış atlar demektir.

Ebu Zeyd der ki: Bunun aslı atın üzerinde vücudunun diğer bölgelerin­den farklı olacak şekilde bir yün parçası veya bir alamet koymaktır. Bu da o atların meralarda diğerlerinden ayrılması için yapılır. Dilci İbn Faris, Müc­mel adlı eserinde der ki: el-Müseweme, eyer takımları üzerinde olduğu halde salınan atlar demektir. el-Muerric (Ebu Feyd Amr b. el-Haris es-Sedu-sî Basralı nahiv bilgini) der ki: Müsevveme'den kasıt, dağlanarak nişanlan­mış atlar demektir. el-Muberred ise her tarafta bulunup tanınan anlamında­dır der. İbn Keysan ise, ablak atlar demektir, der. Hepsinin de "sima" keli­mesine yakın bir anlamı vardır. er-Rabia der ki:

"Ve eğiltilerek zayıflatılmış, ok gibi alâmetti (müsevvemât) atlar ki; Üzerlerinde cinleri andıran bir topluluk vardır." [85]

8- Davarlar:

Yüce Allah'ın: "Davarlara" buyruğu ile ilgili olarak İbn Keysân der ki: Eğer "neam" denilecek olursa, bununla yalnızca develer kastedilir. Şayet "en'âm" denilecek olursa, hem deve hem de otlayan bütün davarlar buna girer. el-Fer-râ der ki: Bu kelime müzekker olup bunun müennesi yoktur. O bakımdan araplar: "( jjlj li; ijl*): İşte bu, suya giden bir davardır" derler. Çoğulu ise en'âm şeklinde gelir. el-Herevî der ki: "en-neam" kelimesinin müzekkeri de gelir, müennesi de gelir, "el-en'âm" kelimesi deve, sığır ve koyun türünden davarları ifade etmek için kullanılır. Şayet "en-neam" denilecek olursa o tak­dirde özellikle deve kastedilir. Şair Hassan der ki:

"Eskiden de böyleydi, halen de böyledir, orada bir tanıdık vardır Onun otlakları arasında alâmetti develeri var."

İbn Mace'nin Sünen'inde Urve el-Bârikî'den merfu olarak (Hz. Peygam-ber'den) şöyle dediği nakledilmektedir: "Develer sahipleri için bir güç kay­nağıdır, koyunlar berekettir, hayır ise kıyamet gününe kadar atların perçem­lerinde düğümlenmiştir."[86] Yine İbn Mace'nin Sünen'inde İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmektedir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Koyun cennetin hayvanlarındandır."[87] Yine orada Ebu Hureyre'den şöyle dediği riva­yet edilmiştir: Rasûlullah (sav) zenginlere koyun edinmelerini, fakirlere de tavuk edinmelerini emretti. Devamla buyurdu ki: "Eğer zenginler tavuk edi­necek olurlarsa o takdirde Allah kasabaların helak edilmelerine izin ve­rir." [88] Yine orada Um Hani'den rivayete göre Peygamber (sav) kendisine şöy­le demiştir: "Koyun edininiz, çünkü onda bereket vardır." [89] Bu hadisi Ebu Bekr b. Ebî Şeybe'den, o Veki'den o Hişam b. Urve'den, o babasından o Um Hani'den rivayet etmiştir ki, isnadı sahihtir. [90]

9- Ekinler:

Yüce Allah'ın: "Ekinlere" buyruğunda geçen "el-hars" kelimesi sürülen herşeyin adıdır. Bu kelime masdar olup ekine bu ad verilmiştir. Ekin kastı ile toprağı altüst eden kimse hakkında: denilir. O bakımdan "hirâse" ismi tahıl ekimi, bostan yapımı ve buna benzer diğer ziraat işleri hak­kında kullanılır. Hadis-i şerifte: "Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek" denilmektedir.[91]

Ekin ektim manasına denilir.

Abdullah b. Mesud'dan gelen hadis-i şerifte de: "Bu Kur'ân-ı Kerîm'i har-sediniz" denilmektedir.[92] Onu iyice tetkik ediniz, demektir. İbn Arabî der ki: Hars etmek, tetkik etmek, teftiş etmek demektir. Hadis-i şerifte: "En doğru isim ise el-Hâris'tir" [93] denilmektedir.

Çünkü haris kazanan demektir. Malın "ihtiras (peltek se ile) edilmesi" ka­zanılması demektir. "Milıras" ateş yakan "el-harâs" ise yayın kirişlerinin bağ­landığı yerdir. Çoğulu da "ahrise"dir. Kişi dişi devesini zayıflattığı takdirde "ahrese" tabiri kullanılır.

Muaviye yoluyla gelen hadiste şöyle sorduğu bildirilmektedir: "Su taşıyan develeriniz ne yaptı?" Onlar da: Bedir günü biz de onları biçtik, dediler. [94]

Ebû Ubeyd der ki: Bununla biz onları o günü zayıf ve güçsüz düşürdük, demek istemişlerdir.

Buhârî'nin Sahih'inde Ebu Umâme el-Bâhilî'den -toprağı sürmek için bir demir ve yine toprak sürmek için bazı aletler gördüğünde- şöyle dediği nak­ledilmektedir: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Bu bir top­luluğun evine girdimi, mutlaka o eve zillet girer." [95]

Denildiğine göre buradaki zillet'ten kasıt, yöneticilerin ve sultanların toprakla uğraşan kimselerden istedikleri arazideki haklardır.

el-Mühelleb der ki: Hz. Peygamber'in bu hadis-i şerifteki buyruğunun an­lamı -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- üstün hallere teşvik ve rızkı en şeref­li sanatlar yoluyla talep etmektir. Çünkü Peygamber (sav) ümmetinin ziraat-le uğraşarak Allah yolunda atlara binip cihad etmeyi zayi etmelerinden kork­muştur. Zira, çiftçilik ile uğraşacak olurlarsa, atların sırtına binmekle geçim­lerini kazanan ve atlara binen diğer ümmetler onlara galip gelir. Böylelikle Hz. Peygamber onları araziyi imar etmek ve bu gibi yorucu mihnetlere meyle­dip onlarla uğraşmak suretiyle değil de cihad ile geçimlerini sağlamaya teş­vik etmiştir. Nitekim Hz. Ömer'in şu sözlerine bakalım: "Zorlu ve haşin yaşa­yışa alışın. Yüklerinizi develerin sırtına vurun, atlara da bindikçe binin. Sakın deve çobanlan bu konuda sizi mağlub etmesin." Bu sözleriyle atlardan uzak­laşmamalarını ve atlara binerek bedenleri eğitmelerini emretmektedir.

Buhârî ve Müslim'de de Enes b. Malik'ten şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Bir müslüman bir ağaç diker yahut bir ekin eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan yiyecek olursa mut­laka bu, onun için bir sadaka olur." [96]

İlim adamları der ki: Yüce Allah burada dört tür malı zikretmektedir. Bun­ların her birini bir sınıf insan mal edinir. Altın ve gümüşü ticaret erbabı kim­seler mal edinir. Otlaklara salınan atları hükümdarlar mal edinir. Davarları, çölde yaşayanlar mal edinir. Ekini ise köy ve kasabalarda yaşayanlar mal edi­nirler. Böylelikle her bir sınıfın fitnesi mal edindiği bu tür ile olur. Kadın ve çocuklar ise herkes için fitne sebebidir. [97]

10- Dünya Hayatının Metâı:

"Bunlar dünya hayatının geçimidir." Yani dünya hayatında kendileriyle yararlanılan sonra da geçip giden, kalıcılığı olmayan şeylerdir. Bu buyruk­la yüce Allah dünyaya karşı zâhid olmayı teşvik etmekte; âhirete de rağbe­ti artırmaktadır. İbn Mace ve başkalarının Abdullah b. Ömer'den rivayetle­rine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Dünya bir metadır. Dünya me-taı arasında ise salih bir kadından daha üstün hiçbir şey yoktur. " [98]

Yine hadis-i şerifte: "Dünyada zahid ol (dünyaya rağbetin olmasın) Allah seni sever." [99] Yani dünya metaından olan ve zorunlu ihtiyaç fazlası olan mal ve makama rağbet etme.

Hz. Peygamber bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "Âdemoğlu-nun şu hususlar dışında kalanlarda bir hakkı yoktur: Mesken olarak kullana­cağı bir ev, avretini örtecek bir elbise ve kuru bir ekmek ile su." Bu hadisi Tirmizî el-Mikdam b. Madi Kerib'den rivayet etmektedir.[100]

Sehl b. Abdullah'a soruldu: Kul dünyayı ve bütün arzularını kolaylıkla na­sıl terkedebilir? O: Kendisine emrolunanlarla meşgul olarak, diye cevap verdi. [101]

11- Güzel Akıbet Allah Nezdindedir:

Yüce Allah'ın: "Oysa güzel dönüş yeri Allah nezdindedir" buyruğu mübtedâ ve haberdir. Meâb; dönüş yeri demektir. Dönmeyi ifade etmek üze­re denilir. İmruu'1-Kays der ki:

"Her uzak yerde dolaştırılıp durdum, o kadar ki; Sonunda ganimet olarak dönüşe razı oldum."

Bir diğer şair de şöyle demektedir:

"Ayrılıp giden herkes geri döner Fakat ölüm ile ayrılan geri gelemez."

kelimesinin aslı şeklindedir. Burada *vav"ın harekesi hem­zeye kalbedilip, ibdal ile "vav" yerine "elif" getirilmiştir. "Mekaal" kelimesi gibi. .

Âyet-i kerime dünyalığın azlığını vurgulamak, onun önemsizliğini belirt­mek, buna karşılık âhirette yüce Allah'a güzel bir şekilde dönmeye teşvik et­mek anlamındadır. [102]

15- De ki: "Size bunlardan daha hayırlısını haber veriyim mi? Tak­vaya erenler için Rablerinin katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Allah'ın rızası da vardır. Allah kullarını çok iyi görendir.

Soru: "Bunlardan" (Türkçede: Vereyim mi? (buyruğu) ile sona ermekte­dir. "Takvaya erenler için" buyruğu öne alınmış bir haberdir. "Cennetler"

kelimesi ise mübtedâ olmak üzere ref edilmiştir.

Sorunun: "Rablerinin katında..." buyruğunda bittiği de söylenmiştir. [103] Bu açıklamaya göre "cennetler" kelimesi "bunlar öyle cennetlerdir ki" takdirin­de gizli bir mubtedânın (haberi olmak üzere) merfudur. Bu açıklamaya gö­re ise "daha hayırlısını" kelimesinden bedel olarak "cennetler" kelimesinin iki esreli okunması da caiz olur. [104] Fakat birinci şekle göre böyle bir okuyuş caiz olmaz.

İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerime ile bundan önceki âyet-i kerime Hz. Peygamber'in şu buyruğunu andırmaktadır: "Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, şerefi, güzelliği ve dini. Ey elleri toprakla dolasıca! Sen dindar olanını nikahlayarak zafere ulaş." Hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. [105]

İşte "dindar olanı nikâhlamakla zafere kavuş" buyruğu bu âyet-i kerime­ye bir örnektir. Bundan öncekiler ise, bir önceki âyet-i kerimeye örnektir. Yü­ce Allah bunu dünyayı terkedenlerin maneviyatlarını güçlendirmek ve dün­yalığa sahip olamadıkları dolayısıyla da onları teselli etmek için zikretmek­tedir. Bu âyet-i kerimenin kelimelerinin anlamları, daha önce Bakara Sûre-si'nde-(el-Bakara, 2/25. âyet 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Rıdvan (rıza)" kelimesi "nza"dan masdardır. Bu da yüce Allah'ın cennet ehlini cennete koymasından sonra gerçekleşecektir. Yüce Allah onlara: "Si­ze daha fazla vermemi istediğiniz birşey var mı?" diye soracaktır. Onlar da: Rabbimiz bundan daha üstün herhangi bir şey olabilir mi? diyecekler. Yüce Allah: "Benim rızam (var); bir daha ebediyyen size azap etmeyeceğim." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [106]

Yüce Allah'ın: "Allah kullarını çok iyi görendir" buyruğu hem bir vaad-dir, hem bir tehdit. [107]

16. Onlar ki: "Rabbimiz, biz gerçekten iman ettik. Artık günahları­mızı bize bağışla ve o ateş azabından bizleri koru" diyenler;

17. Sabredenler, doğru olanlar, gönülden ibadet edenler (Allah yo­lunda) infak edenler ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyen­lerdir.

"Onlar ki" buyruğu yüce Allah'ın: "Takvaya erenler" buyruğundan bedel­dir. Bunu mef ul de kabul edebiliriz. Yani: "Onlar... diyenlerdir." Övmek su­retiyle nasb olarak da kabul edilebilir.

"Ey Rabbimiz biz gerçekten iman ettik" tasdik ettik. "Artık günahları­mızı bize bağışla." Bu, günahların bağışlanması için Allah'a yapılan bir du­adır. "Ve o ateş azabından bizleri koru." Buna dair açıklamalar Bakara Sûresi'nde (2/201. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Sabredenler" masiyetlere ve arzularına karşı direnenler. İtaatlere devam edenler diye de açıklanmıştır.

"Doğru olanlar" yani davranışlarında, sözlerinde samimi olanlar: "Gönül­den ibadet edenler" itaat edenler "infak edenler" Allah yolunda mallarını harcayanlar.

Yine Bakara Sûresi'nde bu hususlara dair açıklamalar eksiksiz bir şekil­de geçmiş bulunmaktadır. [108] Yüce Allah, bu âyet-i kerimede kendilerine cennetlerin vadolunduğu takva sahiplerinin durumlarını açıklamaktadır.

Yüce Allah'ın: "Ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyenlerdir" buyruğunun anlamı hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır.

Enes b. Malik der ki: Burada sözü geçenler, Allah'tan mağfiret dileyenler­dir. Katade ise, sözü geçenler namaz kılanlardır, demektedir.

Derim ki: Bu görüşler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bunlar hem na­maz kılarlar, hem Allah'tan mağfiret isterler. Özellikle "seher vakti"nin söz konusu edilmesi duanın vakti olması ve isteklerin karşılanma ihtimali yük­sek bir zaman olmasıdır. Rasûlullah (sav) yüce Allah'ın Hz. Yakub'un çocuk­larına söylediğini naklettiği: "Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" (Yu­suf, 12/98) buyruğunu açıklamak üzere şöyle buyurur: "Yakub onların bu mağfiret isteklerini seher vaktine erteledi." Bu hadisi Tirmizî rivayet etmiş­tir. [109] İleride gelecektir.

Peygamber (sav) da Hz. Cebrail'e: "Gecenin hangi vaktinde yapılan dua kabule şayandır?" diye sorunca Hz. Cebrail: Bilemiyorum, şu kadar var ki Arş seher vaktinde sarsılır" diye cevap verdi. [110]

"Seher" denildiği gibi "sehr" de denilir. ez-Zeccâc der ki: "Seher" gece­nin geçip ikinci fecrin çıktığı vakte kadarki zamandır. İbn Zeyd ise, bu va­kit gecenin sonuncu altıda biridir, demektedir.

Derim ki: Bundan daha sahih olanı, hadis imamlarının Ebu Hureyre'den naklettikleri şu hadis-i şeriftir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Aziz ve celil olan Allah, her gece gecenin ilk üçte biri geçince dünya semasına iner ve der ki: Ben melik olanım. Ben melik olanım. Var mı Bana dua eden? Ben de onun duasını kabul edeyim. Var mı Benden dilekte bulunan? Ben de ona istediği­ni vereyim? Benden mağfiret isteyen var mı? Ben de ona mağfiret edeyim. Ve bu tan yeri ağarıncaya kadar böyle devam eder, gider." Müslim'in bir rivaye­tinde ise "sabah fecr ağarıncaya kadar" şeklindedir. Lafız Müslim'indir. [111]

Bu buyruğun te'vili hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açık­lamaların en uygunu Nesâî'nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayet­tir: Ebu Hureyre ile Ebu Said'den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete gö­re şöyle demişlerdir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdiye emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verile­cek." [112] Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahili olduğunu ifade etmiştir. İş­te bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her tür­lü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi ka-bilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki... anlamındadır. Yine bu­radaki "iner" kelimesi "indirilir" şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bi­zim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir. Başarımız Allah'tandır. Bu­na dair açıklamalarımızı da "el-Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsnâ ve Sifatihî el-Ulâ" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [113]

Allah'tan Mağfiret Dilemenin Hükmü:

Allah'tan mağfiret dilemek mendubtur. Yüce Allah bu âyet-i kerimede ol­sun, başka âyetlerde olsun mağfiret dileyenlerden övgü ile söz etmiştir. Başka bir âyet-i kerimede: "Seherlerde de onlar mağfiret dilerler" (ez-Zâri-yât, 51/18.) diye buyurmaktadır. Enes b. Mâlik der ki: Biz seher vakti yetmiş defa istiğfar getirmekle emrolunduk. Süfyan es-Sevrî der ki: Bana ulaştığına göre gecenin ilk bölümü oldu mu bir münadî kânitûn (Allah'a dua edip de yalvaranlar)ın kalkması için seslenir. Onlar da bu şekilde kalkarlar ve seher vaktine kadar namaz kılarlar. Seher vakti oldu mu yine bir münadî: Nerde mağfiret isteyenler? diye seslenir. Bunun üzerine onlar da mağfiret isterler. Başkaları da kalkıp namaz kılar ve onlar da bunlara katılırlar. Tanyeri ağar­dı mı yine bir münadî şöyle seslenir: Haydi gafiller kalksın. Bunlar da kabir­lerinden diriltilen ölüler gibi yataklarından kalkarlar.

Enes'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiş: Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz yüce Allah buyuruyor ki: Ben yeryüzü hal­kını azab etmek istiyorum da mescidlerimi imar edenlere, Benim rızam için birbirlerini sevenlere, teheccüd kılanlara, seher vaktinde mağfiret isteyenle­re bakınca; onlar sebebiyle yeryüzü halkından azabı defederim." [114]

Mekhûl der ki: Bir ümmet arasında her gün yirmibeş defa Allah'tan mağ­firet dileyen onbeş kişi varsa Allah herkesi azab etmek suretiyle o ümmeti helak etmez. Bunu Ebu Nuaym "el-Hilye" adlı eserinde zikretmektedir.

Nâfi' der ki: İbn Ömer bütün geceyi ihya eder sonra ey Nâfi' seher vak­ti geldi mi? diye sorardı. Ben de kendisine: Hayır derdim. Bu sefer yine na­maz kılmaya devam eder sonra aynı soruyu sorardı. Ben kendisine: Evet de diğim vakit oturur, Allah'tan .mağfiret dilerdi.

İbrahim b. Hâtıb babasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: Seher vak­ti mescidin bir kenarında bir adamın şöyle dediğini işitirdim: Ya Rabbi, Sen bana emrettin, ben de Sana itaat ediyorum. İşte bu bir seher vaktidir, bana mağfiret buyur. Kim olduğuna baktım, onun İbn Mes'ud olduğunu gördüm.

Derim ki: İşte bütün bunlar istiğfarın, kalbin huzuru ile birlikte dil ile mağ­firet dilemek olduğunu göstermektedir. Yoksa İbn Zeyd'in dediği gibi, bu­rada mağfiret isteyenlerden kasıt, sabah namazını cemaatle kılanlar değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Lokman, oğluna şöyle demiş: "Oğulcuğum, horoz senden daha akıllı ol­masın. Sen uykuda iken o seher vakitleri seslenmesin."

İstiğfarda söylenecek sözler arasından tercih edilenler Buhârî'nin Şeddâd b. Evs'ten yaptığı şu rivayette zikredilenlerdir. Buhârî'nin el-Cami' es-Sahih'in-de (Şeddâd'ın) bundan başka bir rivayeti de yoktur. [115] Buna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İstiğfarın başı şöyle demendir:

"Allah'ım, Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen ya­rattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiğince Sana olan ahdim Sana olan va'dim üzereyim. Yaptıklarım kötülüklerinden Sana sığınırım. Üzerimdeki ni­metlerini itiraf ederim. Günahlarımı itiraf ederim. Bana mağfiret buyur. Şüp­hesiz günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur." (Devamla) buyurdu ki: "Her kim gündüzün bunu inanarak söyler de o gün akşamı etmeden ölür­se cennet ehlindendir. Her kim bunu geceleyin buna inanarak söyler de sa­bahı etmeden o gece ölürse cennet ehlindendir. " [116]

Ebû Muhammed Abdulgani b. Said, İbn Lehia'dan, o Ebu Sahr'dan o Ebu Muaviye'den, o Said b. Cübeyr'den o Ebu's-Sahbâ el-Bekrî'den o Ali b. Ebi Talib (ra)'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) Ali b. Ebi Talib (ra)'ın elin­den tuttuktan sonra şöyle buyurdu: "Sana günahların, karınca adımları sayı­sınca -veya ufak karıncaların adımlan sayısınca- olsa dahi, Allah'ın günah­larını -ki sana mağfiret olmuştur ya- mağfiret etmesini sağlayacak sözler öğreteyim mi?

Allah'ım, Senden başka hiçbir ilâh yoktur, Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, ben kötülük işledim, nefsime zulmettim, bana mağfiret buyur. Çünkü günahları Senden başka mağfiret edecek yoktur. "[117]

18. Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet et­tiler. O'ndan başka ilâh yoktur. O Azizdir, Hakimdir.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetin Önemi:

Said b. Cübeyr dedi ki: Kabe'nin etrafında 360 tane put vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca bu putlar yüzüstü secde eder gibi yıkıldılar.

el-Kelbî de der ki: Rasûlullah (sav)'ın Medine'de olduğu haberi yayılın­ca onun huzuruna Şam halkı yahudilerden iki alim geldi. Medine'yi görün­ce biri diğerine bu şehir ahir